Ecotopianetwork

YAŞAMINI ELE GEÇİR!


Ey Tüketici! Bugün seni sabahtan akşama eşek gibi çalışmak zorunda bırakan şey ne biliyor musun?
Yaşam şartları mı? Hayır, değil…
5 yılda bir sözde “özgür iradenle” seçtiğini zannettiğin iktidarlar ve koruyuculuğunu yaptığı küresel patronlar düzeni.

Ey Yurttaş! Seni AB, ABD ve Bağımsız T.C. şeytan üçgenine hapseden şey ne biliyor musun?
Bugüne kadar yaşamlarımızı ve hayallerimizi otoritelerin ve iktidarların ellerine teslim etmen ve onların karşısında el pençe divan durmandır.

Ey devletine sadık kalmaya ant içmiş olan vatandaş! Senin devletine borçlu hissetmen nedendir? Hepimiz bu dünyaya anadan doğma gelmedik mi?
Kula kulluk etmek nedendir? Dünyayı kasıp kavuran krizler, savaşlar ve çevresel yıkımlar o borçlu hissettiğin zorbaların elleriyle yapılmıyor mu?

Efendilerin gibi yaşamak için çırpınırken bu sistemin, sen onlar gibi yaşamaya başladığın anda başkalarını sefalet ve esaret çukuruna batıracağını nasıl görmezsin? Yıllardır her seçtiğin vekil seni sırtından vurmadı mı?

Ey Seçmen! Her 5 yılda bir seçtiklerinden rahatsız olduğunu söylüyor, şikayet edip duruyor ve onların vaatlerini yerine getirmediklerinden dolayı nefret ediyorsun…Fakat seni de o koltuğa oturtsalar aynısını yapmayacak mısın?

Vekil olarak atadıklarının eninde sonunda zorbalar olacağını nasıl görmezsin? Hangi hükümet, hangi iktidar halkla iç içe geçmiştir ki? Hangi iktidar savaşmamış, hangi iktidar sömürmemiş ve hangi iktidar senin arzularını ve hayallerini bastırmamış ki?

Ey İnsan! Irak’ta, Filistin’de, Çeçenistan’da, Afrika’da, Nepal’de, Endonezya’da, Kürdistan’da akan kan senin kanın değil mi? Peki bu kan neden akıyor, farkında mısın? Tüm bu kötülüklerin kaynağı her geçen gün dünya üzerinde virüs gibi yayılan küresel sömürücü-yok edici ölüm makinesi değil mi?

Sen TV’lerde, şehrin caddelerindeki vitrinlerde sunulan renkli ve şaşalı yaşamların nelere mal olduğunun farkında mısın? Çin’de, Malezya’da, burada ve tüm dünyada insanlığın bu ölümcül makinenin paslanmaz birer dişliye dönüştürüldüğünü göremiyor musun?

Hayatın boyunca uğruna emek ve zamanını harcadığın, alın teri döktüğün yaşam standartları acaba senin gerçekten insani olarak ihtiyaç duyduğun şeyler mi, yoksa kapitalist patronların daha fazla kar etmek için senin beynine kazıdıkları sahte gereksinimler mi? Bunu bir düşün!

Madem bu yaşam biçiminden memnunsun o zaman sistemin kesintiye uğrayacağını veya kendi kendini eninde sonunda imha etmek zorunda kalacağı kıyamete hazır mısın? Hayır! Hazır değilsin. Neden mi? Çünkü zorbalık sistemi gözünü boyamış senin? Patronlar, zenginler veya dünyayı yönetenler kendilerini kurtarırken o zaman milyarlarca insanı da kurtaracaklarına inanabiliyor musun? O zaman ne yapacaksın?!

Renkli yaşamları yaşama ümidin senin gözünü kör etmiş. Ama kaçınız Koç’lar veya Sabancılar gibi yaşayabilirsiniz ki? Ancak bir kaçınız…Ya diğerleri? Ya bu zirveye çıkma çabanda yok edilen insanlık değerleri?
Güven, Paylaşım, Yardımlaşma, Dayanışma, Kendi hayatını belirleme…

Ne kadar eskimiş ve soyut kavramlar değil mi? Hem de bu devirde…JBu devirde güvenme ve paylaşmak ha!! Kıs kıs güldüğünüzü görebiliyorum…Bugün komşumuzu bile tanımadığımız bir çağdayız ve bu her geçen gün
paranayok bir toplumun salgın hastalık gibi yayılmasını beraberinde getiriyor. Kimse kimseye güvenmiyor…Neden mi?

Çok açık değil mi? Dünyayı parsel parsel parçalamış bir insanlık nasıl olur da paylaşımdan ve kardeşlikten bahsedebilir. Dünya üzerindeki herkesi her şeyi sömürülecek bir mala-paraya indirgemiş bu yaşam biçiminden daha ne beklenebilir ki? İnsanlığı TV’lerdeki şov programlarında arayacağına neden sen bir adım atmıyorsun bunun için…?Sence bu düzen insani değerler üzerinde mi inşa edilmiş? Bunun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz…Çok iyi biliyorsun ama bunun yaşamın bir yasası olduğuna inandırılmışsın.

Seni eşek gibi çalışmak zorunda bırakan bu düzen acaba senin buna gerçekten ihtiyacın olduğu için mi işler? Peki öyleyse dünya üzerinde milyonlarca insan açken bu insanların kat kat doyabilecekleri yiyecek sence çöplere veya denizlere neden atılıyor? Bunu hiç düşündün mü? Dünya üzerindeki üretim tüm insanlığın ihtiyacının çok çok fazlasını ürettiği halde neden hala milyonlar aç? Bunu sordun mu hiç kendine? En lüks mekanlarda, tüketilen yemeklerin dışında artık olarak atılan yemekler kaç insanı doyurabilirdi tahmin edebilir misin?

Ya savaşlar? Savaşlar ne için yapılır bilir misin? Dur söyleme, vatanın müdafaası için değil mi? Peki karşıdaki halklar da aynı mantıkla giriyorlarsa bu savaşa, hangimiz haklıyız? Elbette ki, hiçbirimiz haklı değiliz, hiçbirimiz haksız da değiliz? O zaman kim suçlu? Elbette ki seni ve düşman olduğun halkları vatanın müdafaasına çağıran ve gözünü diğer halkların ve senin emeğine göz dikmiş olan devletlerin ve iktidarların ta kendisidir. Sen kendi halinde ve insani değerlerle işleyen ve başka toplumların topraklarına göz dikmeyen bir toplum içinde yaşasaydın savaşa ihtiyaç duyar mıydın hiç? Elbette ki duymazdın…

Aslında sen neyin doğru olup olmadığını ve ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyorsun…Bunu bizler dillendirmesek de biliyorsun…İktidarlarda, otoritelerden ve efendilerinden nefret ediyorsun…Ama bu zincirleri kıramayacağını düşünüyorsun. İktidar karşısında o kadar acizleştirilmiş ve yalnızlaştırılmışız ki. Nereye sarılsak bir iktidar aracına dönüşüyor. Bir zamanlar ezilenlerin kurutuluşu için emekçinin iktidarı söylemiyle ortaya çıktı kimileri…Ama sonuç ne oldu, yine ezilenlerin bürokratlar, otoriteler tarafından zorbaca ele geçirilmesi ve acizleştirilmesi oldu…

Hayır! Artık buna senin olmasa da bizim tahammülümüz kalmadı…YETER ARTIK! Efendilerden ve senin bu ölüm sessizliğinden nefret ediyoruz…Daha ne bekliyorsun? Kalk Artık ayağa ve yaşamın boyunca yapacağın en onurlu “işi” yap…AYAKLAN! Bu dünyaya geliş amacının “eşek gibi çalışmak ve boyun eğmek” olduğunu düşünen ve sana düşündürten asalaklara karşı AYAKLAN! Birilerinin iktidarlarını beslemek için değil, aksine kendi yaşamını yeniden eline geçirmek için AYAKLAN! Otoriteyle tüm bağlarını kopar ki, özgürlüğün sorumluluğunu almayı öğren! Özgürlük bir sorumsuzluk, “bana necilik” arzusu değildir…Aksine topluluk içerisinde kendi kendine karar almanın, ve sorumluluk almanın, öz-disiplinin ta kendisidir. Doğada küçücük bir hayvan bile kendi yaşamını otoritelere emanet etmeyecek kadar güçlü ve özgür…

Ya sen! dur da bir bak kendine! Otoritesiz-efendisiz-uzmansız ve “bir bilensiz-yol gösterensiz” nasıl hayatta kalmayı düşünüyorsun…Düşünemiyorsun..Ama biz sana düşündürtmek için buradayız! Evren içerisindeki her varlıkta olduğu gibi Efendilerinin de kıyameti gelecek…Ve sen bu kıyamete hazır olmayı bırak, farkında bile değilsin!

Bu kıyamet senin kurtuluşun için senin elinden olmalı. Önce kendin için ve sonra dünyadaki tüm kardeşlerin için , hatta dünyanın kendisi için bu kıyameti senin getirmen gerekir. Çünkü bu kıyamet, bin yıllardır sana yapışmış olan bir ur gibi büyüyen bu hastalığı söküp atman için tek yoldur.

Bizler bu kıyamete hazırlanıyoruz, yaşamlarımızın ve özgürlüğümüzün sorumluluğunu alıp başka bir yaşamın tohumlarını şimdiden atmaya yelteniyoruz…Bunun için bir araya geliyoruz…Hiçbir politika ve ideoloji etrafında buluşmuyor aksine, yaşamsal ve insani bir birlikteliği ön görüyoruz…Bu nedenle yeni kavramlarla ortaya çıkıp kafaları bulandırmak istemiyoruz…

Bizler anarşistleriz, anti-otoriterleriz! Adlarımız hayallerimizi ve tüm insanlığın ve gezegenin kurtuluş arzusundan başka bir şeyi ifade ediyor. Ne iktidara talibiz, ne de sizden oy istiyoruz! Sizi kışkırtıyor, direniyor, sözümüzü ve eylemimizi yaymaya çalışıyoruz…İstediğimiz tek şey yaşadıklarının ve huzursuzluklarının temelini bulmana yardımcı olmak ve o temeli birlikte ortadan kaldırmaktır…İşte sorunların üstesinden gelebilmenin en temel yolu da bu…!

Önce birlikte dayanışma ve paylaşım içinde yaşamayı öğrenmek ve daha sonra bu ilişkileri yaymak gerek. Biz bu özgürleşme nehrine kendimizi salıveriyoruz…Özgür ve başka ilişkiler ve yaşamlar kurmanın yollarını birlikte arıyoruz…Her eylemimiz özgürleşme yolunda bir deneyimdir, bir öğrenme ve öğretme sürecidir…

Ey insan! Senden tek şey istiyoruz. Yapman gerekeni yapmanı istiyoruz…Yoksa her zaman olduğu gibi başkaları seni senin adına kurtaracak ve her defasında daha da saplanacaksın acizlik ve kölelik batağına!!

Not: Anarşist Dayanışma Ağı tarafından dağıtılan bir bildiri…

UK Vahşinin Günlüğü 52. sayıdan…

http://hasat.org/forum/Yasamini_Ele_Gecir_-k5555.html

Aralık 3, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ezilenler, isyan, ozyonetim, tahakkum / somuru, tuketim karsitligi | | Henüz Yorum Yok

Küreselleşme kadına ne getirdi? Emet Degirmenci

2000′li yılların başlangıcı dünyamızda belki de kara bulutların çöktüğü en acı yıllardan biri olarak tarihe geçecektir. Filistin’li kadının dediği gibi, “bu döneme tanıklık etmekten acı duyuyorum.”
Küreselleşmeye kadın açısından baktığım bu yazının kaleme alındığı günlerde ikinci Irak savaşı günceldi. 11 Eylül 2001 olayı sonrası dünyada Amerikan emperyalizmi tarafından özellikle islam ülkelerine karşı sürdürülen bir savaş atmosferi söz konusu oldu. Dolayısıyla, yazının ilk bölümünde genel olarak kapitalist küreselleşmenin kadına ne getirdiği konu edilirken ikinci bölümünde kadının savaş durumunda yaşadıklarına değinmeye çalıştım.
Semayenin küreselleşmesiyle yalnızca gezegenimizdeki ekolojik çeşitliliğin yok edildiğine tanık olmadık. Değişik tatların, kokuların ve renklerin yok edildiğini görürken aynı zamanda burnumuza dayatılan tüketim toplumuyla insanların sürekli fakirleştiği, korku içinde yaşadığı, sürekli tatminsizlik ve mutsuzluk duyduğu bir dünya yaratıldı. Bu araştırmayı yaparken bazen iki/üç kuşak birarada küreselleşmenin kıyaslandığı web sayfaları buldum. Önce o bilgilerin çok basit olduğununa kanaat getirip dikkate almak istemedim. Ancak sonradan onun yalın ama önemli olduğunu düşündüm. Örneğin, bir anneanne ve kız torunun dünyasına göz atalım. Dorothy 80 yaşında, Amerika’nın Oklahoma eyaletinde yaşıyor ve bugün hala gençliğinde bahçesine ekip biçtiği günleri onları ve komşularıyla paylaştığı zamanları özlemle anlatıyor. Kız torunu Janet ise 18 yaşında her yaz tatilinde olmasa bile sıkça denebilecek sıklıkla dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan yakınlarını ziyaret etme olanağına sahip ve bunu da küreselleşmenin nimetlerinden sayıyor. Fakat Janet’in ya da Fatma teyzenin torununun kendisinden (aşağıda beirtecegimiz nedenlerle) daha mutsuz olduğu aşikar.

Küreselleşme’nin anlamı kadın için farklı mı?
Küreselleşmenin basit anlamı: Gana’daki kabile reisinin ayakkabısının Nike olması; Türkiye’deki kadının taklit de olsa çocuğuna Adidas marka spor takımı almaya çalışması; bunun yanında Nike’ın fabrikasında günlüğü bir dolardan hiç bir sosyal güvencesi olmaksızın çalıştırılan Endenozyalı kadın’ın çocuğuna o markadan giydirmesinin hayal olduğu; Datça’daki arkadaşımın çocuğunu kapıya getirilen mis kokulu köy yoğurdu yerine (daha hijyenik anlayışıyla?) Nestle markalı yoğurtla beslemesi; Etiyopya’da kahve yetiştiren kadının 60 yıldan beri emeğinin sömürülmesi; hatta bu sömürünün günden güne artırılarak bugün kilosu 16 sente sattığı kahve karşılığında sırtını örtecek giysi bile alamaz duruma gelmesidir.
1980-90 arasında IMF, 70′den fazla ülkede yeni paketle “sway” adı altında “uyum programları”na girişmişti. Dolayısıyle, Doğu Avrupa, Güney Asya, Latin Amerika, Karaibler ve Afrika ülkelerindeki fakirlik gittikçe arttı. Dünya Bankası her yıl 40.000 yeni özel firmaya iş olanağı sağlarken projelerinin %65-70′ı başarışızlığa uğradı. Doğal değerlerin yağmalanmasına Asya’da ve Doğu Avrupa’da yerel halk tarafından kuvvetli karşı çıkışlar oldu. Örneğin, Türkiye’de Normandy/Newmont firmasının Bergama’daki hukuk dışı altın madenine karşı direnişin Dünya Bankası raporlarında yer alması bunlardan biridir.
Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA), Amerikan Serbest Ticaret Alanı (FTAA) gibi bölgesel sermaye birlikleri yatırımlarını Latin Amerika’nın en ücra köşelere taşıdılar. Elbette bunlar yapılırken gözleri kamaştıran büyük dolar işaretleri ön planda olduğundan etik ve ahlaki değerler tanınamazdı. Bu bağlamda, örneğin; Meksika’da yollar en ücra köşelere kadar NAFTA için asfaltlandı. Böylece başlangıçta Amerika’daki işler Meksika’ya kaymış gibi görünse de, Meksika’da nüfusun 75% ‘i fakirleşmiş duruma geldi. Oysa aynı oran 1981 de 49% idi. Yalnızca 260.000 insan, nitelikli işçi olarak eğitim görmüş, özellikle elektronik sanayinde kadınlar ve renkli derili işçiler çok az ücretle çalıştırılır duruma gelmişti. Bunun yanında NAFTA endüstri bombardımanı yaparken çevrenin ve ekolojik değerlerin korunması için kayda değer bir yatırım gerçekleşmedi. Bu nedenle, Kuzey Amerika ve Meksika sınırında büyük boyutta çevre kirliliği ve dolayısıyle bozulan halk sağlığı gündeme geldi.
Sonuçta küreselleşmenin etkisi halkın her katmanı için ayrı olsa da, kadının yaşamına biraz daha farklı yansıdı. Bunu aşağıda dünyanın çeşitli yerlerinden verdiğim örneklerle açmaya çalışalım.
Küreselleşmenin bugünkü dünyamızda gözlenen kültürel, politik ve ekonomik etkileri:
Kapitalist küreselleşmenin asıl ana boyutu tüketimdir. Bu kapsamda uluslarası tekellerin çıkarları doğrultusunda kuzey ülkelerinde refahı artırmak ön plandaydı. İşgücünün çok ucuz olduğu Çin’de, Hindistan’da ya da Endonezya veya Malezya’da üretilen ucuz mallar Amerika, Avustralya gibi gelişmiş ülkelerin insanlarına bolca sunuldu. Çok tüketmek, zenginlik anlamında empoze edildiğinden kadınlar dünkünden daha fazla bugün, tüketimin hem öznesi hem de nesnesi durumuna getirildi.
Uluslararası 100 büyük tekelin %90′ının gelişmiş ülkerden olması, bunların üçte birinin ise kuzey Amerikalı, diğerlerinin de Avrupalı ve Japonya’lı olması tablonun netliğini gösterir. Aradaki uçurumu vurgulamak için birkaç uluslararası endüstriyi ele alırsak; Hollandalı Petrol fırması Shell’in gelirinin Venezuella’nın yıllık kalkınması için ürettiği toplam üretim gelirinden fazla olduğu, General Motors(GM) ‘un üretim yapmak için kapladığı alanın İrlanda, Yeni Zelanda ve Macaristan kadar olduğu düşünülürse olayın dehşeti sanırım biraz daha net anlaşılır(1). Zengin ülkelerdeki nüfusun %82’si genişleyen refah olanaklarından yararlanırken dünya nüfusunun geri kalan toplamına yalnızca %51′lik bir pay düşmektedir. Ayrıca, Güney ülkelerinin doğal zenginliklerinin çevre standartları ve hukuk sistemini tanınmaksızın çıkarılıp götürülmesi için şeffaflık adı altında fason hükümet dışı örgütler (NGO’lar) yaratıldı. Elbette bu demek değildir ki tüm sivil toplum örgütleri sahte. Özellikle Türkiye’de sistemin sivilleşmesi için bağımsız olan hükümet dışı gönüllü kuruluşların çabalarına çok ihtiyaç var. Dünyanın öteki yerlerindeki benzerleriyle dayanışmaya da bir o kadar gereksinim oldugu gibi.
Ne amaca hizmet ettiği anlaşılmayan gönüllü kuruluşlarda çalışan kadın oranı erkeklere nazaran genelde daha fazladır. Kadınlar kendilerini anlamlı bir işe adadıklarını düşünürken perde arkasında neler olduğunun farkında değildiler. Günümüzde de özellikle gelişmiş ülkelerde korunmasız ve eğitimsiz kalmış çocuklar, kirletilen çevre, kanser araştırmaları için yardım gibi ” Dünyayı Değiştirin” ilanlarını sıkça duyar ve görür olduk. Böylece kadının enerjisi bir yerlere kanalize edilerek sosyal patlamalarda oynayacağı rol azaltılmaya çalışıldı.
Hintli ekofeminist eylemci yazar Vandana Shiva son yıllarda McDonalds, Kentuky gibi ayak üstü yiyecek ağlarına karşı Hintli çiftçilerle bir kadın hareketi oluşturmaya başladı. Beijing Kadın Konferansında hükümet dışı kuruluşlar forumunda bu amaca yönelik bir forum gerçekleştirdi. Dünyada birkaç dev kuruluş tarafından çeşitli mekanizmalarla yiyecek güvenliğinin nasıl kontrol altına alındığı tartışılırken, genç bir kadın Ronald McDonald’ın izinsiz olarak orada (hükümet dışı organizasyonlar forumunda) bulunduğunu dile getirerek “McDonald’ın kültürel emperyalizmin, ekolojik sömürgeciliğin ve insan sağlığını tehlikeye atan sahte bir yiyecek sembolü olduğunu ve ayrıca dünyadaki çocuk emeğini sömüren firmaların başında geldiğini haykırır (2).
Küreselleşme karşıtı hareket 1980′lerde neoliberal politikanın doğmasına tepki olarak şekillenmeye başlasa da Seattle’daki çıkışla şekillendi. Seattle protestolarını politik olarak renkli kılan görüntülerden biri de, bazı uluslarası tekellerin yönetici kadınlarıydı. Örneğin, CNS’ın (CNSNews.com: The Cybercast News Service) yönetici editörü Barbara Laurence’ın protestolarda en ön sıralarda yer alması gibi.
Ekonomik çıkarlar doğrultusunda iletişim sektörünün hızla geliştirilmesi ise kapitalist küreselleşmenin yayılmasının bel kemiğidir. Ulaşım ve haberleşme teknolojisinin hız kazanması ve -özellikle kirli sanayinin taşındığı güney ülkelerinde- yerel yönetimlerin demokratik yapılarının zayıflatılması gibi. Bu amaçla gelişmekte olan ülkelerin çoğunda demokrasiyi geliştiren ilerici yönetimler yerine diktatörlük rejimleri –özellikle Amerika tarafından– desteklendi. Bu noktada 1960-65 yılları arasında (eski adı Kongo) yeni adı Zaire olan ülkenin ilk bağımsız başbakanı Patrice Lumumba’nın öldürülmesi sonucu Amerikanın o dönemki devlet başkanı Eisenhower’ın, Kongo’da bakır, altın, elmas gibi kıymetli madenler konusunda Amerikanın çıkarlarını koruma çabasına giriştiği anımsanmalıdır. Bu nedenle gerici Mobuto rejimi iş başına getirilmişti. O günden bugüne Kongo’da sık sık “kabile çatışmaları” olur. Ne hikmetse daha önce birarada barış içinde yanyana yaşayıp giden Kongo’nun kara derili barışçıl insanları birbirlerinin boğazlarına satırlarla saldırmaya başladılar. Ya da maden göçükleri altında gömülmeye başladılar.Böylece yaşayacak güvenli bir yer bulmak adına sepetini tepesine alan yüzlerce Kongo’lu kadın öksüz yetim kalmış çocuklarını nasıl doyuracağının kaygısını taşıyarak sık sık göç etmek zorunda kalmaktadır. Çaresizlik içinde kıvranan Afrika’nın bu rengarenk insanları içlerine düşürüldükleri dehşetin gerçek kaynağını sorgulayacak durumda olmadığı gibi, medya olayın gerçek yüzünü göstermez. Yalnızca eğitimsiz, cahil insanların birbirini kırdığı şeklinde bir görüntü yansıtılır.

Dünyayı Gözetleme Enstitüsü’nün(Worlwatch Institute) yetkin araştırmacılarından Michael Renner (Kaynak Savaşının Anatomisi kitabının yazarı); eğer cep telefonu satın alıyorsanız Kongo’da askerlerin değerli cevher alanlarını kontrol etmesi için sürüp giden savaşa destek oluyorsunuz demektedir. Uluslararası madencilik firmalarının üçüncü dünyanın doğal ve kültürel değerlerini yağmalarken, çevre ve insan haklarını ihlal ederken, sivilllere karşı olan şiddet artırılmakta, çocuk askerlerin sayısı büyürken küçük kız çocuklarının seks pazarlarında satılması çığ gibi artmaktadır.

Küreselleşme kadına ne getirdi?
Küreselleşmeyle, kadın için zaten oldukça sembolik olan sosyal fonlardan hızla kısıntıya gidildi. Bir yandan da kadınların kısıtlı çalışma güvencesi ve sosyal haklarının birçoğu rafa kaldırıldı. Dünya kadınlarının %70′i (1.3 milyar) yoksulluk sınırının altında yaşar. Bu tabloda, 1990′dan beri Güneydoğu Asya’da 30 milyondan fazla kadın ve çocuk cinsel tacize uğradı. Genelevlerde seks işçisi durumuna düşürüldüler. “The Slavery of Our Time” ya da Türkçe adıyla “Günümüzdeki Kölelik” başlığı altında incelenir (3).

Kapitalist küreselleşmeyle birlikte neoliberal politikalar kapsamında birçok ülke, ekonomilerini yeniden düzenlemek durumunda kaldı. Birçok firma iş yerlerini iş güvenliği yasalarının olmadığı (ya da zayıf olduğu), ucuz iş gücüne sahip yerlere kaydırıken yine kadınların haklarının budanması ilk planda hedeflendi. Elbette bu durum üçüncü dünya kadınlarına daha da zalimce yansıtıldı. Örneğin, Meksika’da kadının “çevik elleri”nin sebze paketlemede, Mısır’da kadınların “yumuşak elleri”nin pamuk toplamada kullanılması, Türkiye ve Çin hatta gelişmiş ülkelerde göçmen kadınların sosyal güvenceleri olmaksızın hazır giyim sanayinde çalıştırılması gibi. Tüm bu yukarıda sayılan sektörlerde iş güvenliğinin çok düşük olduğu koşullarda, düşük ücretlerle uzun saatler işçi çalıştırıldığı saptanmıştır.
Yeni ekonomik düzende firmalar birbiriyle yarışırken işçi ücretlerini azaltmak, sosyal güvencelerden kesmek ve ucuz işçi almak konusunda genellikle kadınlara yüklenir. Örneğin, Kanada’nın hazır giyim sanayinde düşük ücretle işçi çalıştırmak için genellikle kadın işçiler tercih edilir. Kamu sektörlerinin özelleştirilmesinden de kadınlar daha ironik bir şekilde paylarını alırlar. Kanada işçi konferansı; özel sektörde kadınların var olan işgücünün dörtte birini oluşturduğunu, kamu sektöründe ise bu oranın 2/3 olduğunu belirtir. Öte yandan 1986-93 Kanada Posta’sının tepe taklak gitmesi durumunda işsiz kalan kadın oranı, 3000 işçi içinde %83 gibi yüksek bir orandır(4).
Yukarıda belirttiğim sosyal ödeneklerin azaltılması da diğer bir konu. Ekonomik kriz dönemlerinde her zamankinden daha fazla kadınların ev/aile içi düzeni sağlayıp toplumsal düzen için denge unsuru olmaları beklenir. Kıtlık dönemlerinde bizde kadına söylenen “bul buluştur idare et işte” deyimi bir şekilde batılı toplumdaki kadının yaşamına da yansımıştır. Örneğin, eğitimin özelleştirilmesi bağlamında devlet okullarında sınıf kalabalıklığının artması, kalitenin düşmesi gündeme gelir. Bu durumda kadının çocuğuna eğitim vermesi için daha fazla vakit ayırması gerekir. Yaşlılara bakım gibi diğer bir fondan kesitiye gidilmesi ise diğer önemli bir nokta. Bu durumda da kadının evinde yemek pişirip götürülmesi gibi gönüllü işler hep yüceltilir. Bilhassa kadınların bu tür işleri yapması için teşvik edilirler. Kısacası kadın sosyal yaşamda doğrudan kendini temsil edip söz hakkına sahip olması gerekirken toplumsal ve bireysel yaşamında “bir açığı kapatan ya da bir deliği tıkayan” konumundadır.
Bir başka örnek Asya’dan. 1998′deki Asya krizi döneminde tekstil sanayisinde kadınlar hızla işsiz kalırken erkekler de işlerini kaybetmeye başladılar. İş sahibi erkeklerin firmaları çökerken kendileri depresyonla yüzleştiler. Kore hükümeti tam bu sırada ulusal bir slogan ortaya attı; “Erkeğinizin enerjisini yükseltin!”. Böylece kadın kendi psikolojisini unutup erkeğinin moralini/enerjisini nasıl yükselteceğine yoğunlaşmalıydı. Çünkü bu aynı zamanda bir devlet göreviydi(5).
Sermaye’nin küreseleşmesiyle birlikte sigortacılık ve banka endüstrisi gibi hizmet sektöründe çalışan kadın daha az ücrete daha az beceri gerektiren işlere yoğunlaşmak zorunda kaldı. Örneğin, geçen yüzyılın yarısında Hindistan’da banka sektöründe çalışan kadınlar %70 ağırlıkta idi. Keza, Malezya’da iletişim endüstrisinde çalışan kadın oranı yine benzeri kadardı. Fakat onların sahip oldukları işlerin çoğu veri girme, sekreterlik ve bankada basit işleri yapmak gibi fazla nitelik gerektirmeyen işlerdi. Aynı dönemde elektronik verileri işleme ve onların işletimi konusunda çalışan kadınların sayısı ancak %12 kadardı. Şirketlerin karar mekanizmalarında kadınların yer almasının ise hızla düştüğü bu gidişattan tahmin edilebilir. Örneğin, yaşadığım Avustralya gibi gelişmiş göçmen ülkesi olan bir ülke de bile göçmen kadınların çoğu, evlerininin garajlarında hiçbir sosyal güvencesi olmadan parça başına çeşitli endüstriyel işler yapmaktadırlar.
Kapitalist küreselleşme insanı günden güne yalnızlaştırırken sosyal dayanışma ve sevgiden yoksun insanların psikolojik problemleri de çığ gibi artmaktadır. Örneğin, istatistiklere göre en fazla genç intihar oranı Amerika ve Avustralya’dadır. İntihar oranlarında cinslere göre kıyaslama yapıldığında yine genç kızlar ve kadınların sayıca daha fazla olduğu görülür. Öte yandan yalnızlaşan kadın, değerlerini koruma adına bazen de köktendinci akımların çarkına girmektedir. Tutunacak bir dal ararken kendi özgürlüğünü küçük yaşta sorgulamaktan vazgeçmek zorunda bırakılmaktadır. Batı kültürü arasında en güçlü olan Amerikan kültürünün baskın olması nedeniyle örneğin, müslüman kadınlar kendi aralarında daha güçlü ve büyük birlikler oluşturarak kendilerini bir şekilde eritilmekten korumaya çalışmaktadırlar.

Dünyada sürüp giden gerginliğin nedeni ve kaynak hakimiyetine yönelik çatışmaların çoğu ise sivillere yönelik olmaktadır. Bu, Türkiye’de Alevi-Sünni, Kürt-Türk dünyada Müslüman-Hristiyan çatışması şeklinde olurken, Kosova’da, Afganistan’da ve Irak’takiler “yerel barışı koruma” adına yapılmaktadır. Birleşmiş Milletler kaynaklı barışın korunmasına çok az fonlar ayrılırken bu birliklerin neye hizmet ettiği de ayrı bir tartışma konusudur.
Dün Afganistan, bugün Irak yarın acaba hangi islam ülkesi Amerikan emperyalizminin saldırısına uğrayacak diye beklemeye başladık. Görünen o ki; Dünya’nın doğal kaynaklarına sahip olmak için sürdürülen savaş irili ufaklı sürdürülecektir. Çünkü savaşlar kapitalizmin içine düştüğü buhrandan çıkmak için çare olarak görülür. Şimdi de şiddetin en sistemlisi ve en vahşisine; savaş durumunda kadının yaşadıklarına göz atalım.
Savaş ve Kadın
Irak savaşı öncesi, kadınlar savaşı nasıl durdurabilir diye kafa yorup harekete geçmeye çalışırken, bugün ne yazık ki yeniden savaşta ve sonrasında kadının fiziksel ve psikolojik olarak içine düştüğü durumu irdelemek durumunda kaldık. Kadınların savaşlarda ve sonrasında neler yaşadıklarına bakarken tarihsel kökenine kısaca değinelim ve mitolojik döneme uzanalım. Örneğin, Troya savaşı döneminde Clytemnestra’nın yaşadıkları oldukça tartışmalıdır. Clytemnestra Mycenae kralının oğlu Tantalus ile evlidir . Ancak Agememnon Tantalus’u öldürüp Clytemnestra ile evlenir. Mycenae. Kocası öldürülen Clytemnestra ise yalnızca öldürülen kocası ve zoraki evlendirildiği adamın kurbanı değil aynı zamanda özgüveni ve varlığı kurban edilmiş bir kişiliktir.
Günümüzün modern silahlarla yapılan savaşlarında ve öncesinde cinsel taciz, kadına yöneltilen ikinci silahtır. Her savaşta ırza geçme; etnik temizlik ve politik bir kontrol yöntemi olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyle savaş, kadınlar için katmerli bir acıdır. Çünkü kadınlar sırf cinsiyetlerinden ötürü kendilerini işgalciye/fırsatçıya karşı nasıl koruyacaklarını düşünmek zorundadırlar. Çünkü savaş döneminde işgalci; tüm kültürel etnik ve ahlaki değerlerin ırzına geçmekle kalmaz; kadın’ın doğası/üretkenliği gereği kuşaktan kuşağa geçecek silinmesi olanaksız acılar bırakma çabasındadır.
Anlaşılacağı üzere kadınlar savaşın fiziksel ve psikolojik acılarını, yalnızca oğullarının ve eşlerinin cepheye gönderilmesiyle duymazlar. Genel savaş atmosferinin şiddetini üretkenlikleri gereği de yaşarlar. Aynı zamanda savaş onların döl yerlerinde, beyinlerinde, hücrelerindedir. Nasıl ki etnik temizlik sırasında Bosna’da bunlar yaşandıysa benzeri şeyler bugün Irak’ta yaşanıyor. Amerikan askerleri camilere girip orada dua edenleri rejim yanlısı diye yok edip görülmemiş muameleye tabi tutup savaş esir alınırken, onların eşleri ve kızkardeşleri de yaratılan karmaşanın kurbanı olmaktadır. Çünkü işgalci kendi soyunun, ırkının, ulusunun üstün olduğuna inanır. İşgalci askerler, yerli kadınlar üzerinde aşağılık fantazilerini tatmin ederler. Örneğin, Bosnada kadınlar yalnızca yerel askerler tarafından tacize uğrayıp ırzlarına geçilmedi. Aynı zamanda oradaki barışın bekçileri sayılan Birleşmiş Milletler askerleri tarafından da aşağılandılar. Örneğin, Bosna’nın Doboj’yöresinde Vilina Vlaş Otelinin Vişegrad denilen bölümünde toplanan yüzlerce kadının porno filmleri eşliğinde topluca ırzlarına geçilmiştir (6).
Gazete haberlerinde yer aldığına kadarıyla Nijerya da Agustos 2003 tarihinde yalnızca birkaç had safhada devam eden şiddet nedeniyle 12 yasından 80 yasına kadar 400den fazla kadın cinsel olarak asagılandıkları için şikayette bulunmus. İnsan acaba kayda gecmeyen ya da şikayet etme cesaretini gösteremeyen daha ne kadar kadar kadın ve kız çocuğu vardı diye düşmeden edemiyor. Filistin de yıllardır sürdürülen savaş terörü nedeniyle Filistinl İsrail askerleri tarafından ne tür aşagılanmalara uğradıkları ise, başlı başına ayrıntılı olarak araştırılması gereken önemli bir konu.
Sonuç yerine
Tüm bunlara karşın kadınlar örgütlenmeye devam ediyor. Örneğin, Arjantin annelerinin küreselleşme karşıtı etkinliklerde yer alıp tekellerin sözcülerini zorda bırakan sorular sormaları buna bir örnek* olarak gösterebiliriz. Ya da Hindistan’ daki çiftçi kadının, Monsanto gibi tohum tekellerine karşı kendi tohum kooperatifini kurma çabası, Zapatistaların EZLN örgütünde kadının etkinliği gibi umut ve umutsuzluk, çaba ve çaresizlik gibi zıtlıklar içinde şekillenmeye çalışıyor. Papua yenı Gine’nin Bougainville yöresinde Avustralya’nın Kakadu Ulusal Parkı’ndaki uranyum madenciliğine karşı kadınlar topraklarının uluslarası madencilik firmaları tarafından kirletilmesine direnmek için yıllardır örgütlü bir mücadele veriyorlar. Türkiye de sosyal adalet ve özellikle çevre, ekoloji ve yeşil hareket içindeki kadınların sayısı kayda değer ölçüde.
Kadınların örgütlenmesi madencilik firmalarının çevre ve insan hakları katliamlarına karşı Bergama, Hindistan, Papua Yeni Gine ve Endenozya gibi diğer ülkelerde de görülüyor. Ormanların yağmalanmasına, baraj yapımlarına, denizlerin ve suların kirletilmesine karşı kadınlar örgütlenip direniş gösteriyorlar. Kapitalist küreselleşmeye karşı daha güçlü ses çıkarmak için öğrenci kadınların kendi aralarında birlikler kurma çabası bugün de sürüp gidiyor. 11 Eylül sonrası gelişmiş ülkelerde göçmen kadınlar yaşadıkları ülkelerde maruz kaldıkları haksızlıkları, ayırımcılığı ve ırkçılığı açığa çıkarmak için destek grupları kurmaya başladılar. En önemlilerinden biri de Irak’taki savaşta canlı kalkan olan pek çok kadın bugün bize ilginç gözlemler aktarıyorlar.
Ya da RAWA( Revolutionary Association of the Women of Afganistan), Afganistan Devrimci Kadınlar Örgütü 1977′de Afganistan’daki sosyal adalet için insan hakları amacına yönelik kurulmuştu. 1992′de kadın hakları için sosyal, ekonomik, kültürel ve politik yaşam alanlarında Taliban tarafından önce bastırıldı sonra da tamamen inkar edildi. Çünkü RAWA, Taliban kurallarına taban tabana zıt amaçlı çalışmaktaydı. Daha sonra ise ABD’nin desteğiyle iktidara gelen yönetim tarafından 1992-96 yıllarında binlerce kadının, pek çoğuna işkence edildi (7) **.
RAWA bugünkü Afganistanın inşasında da oldukça kayda değer işler yapmaktadır. Kanunla eğitimi yasaklanan kadın ve kız çocukları eğiten bir yeraltı okulu, sekiz gezici tıp ekibi, Afganistandaki göçmen kadın ve çocuklara yardım için Pakistan’ın Quetta kentinde sağlık ocağı, Kabil’in en büyük öksüzler yurdunda 1000 çocuğa yiyecek, eğitim gereçleri, giyecek sağladı. Şimdi Afganistan’ın dokuz yerinde savaşta kimsesiz kalan çocukların eğitim ve barınma gereksinimlerini sağlıyor.
Günümüzde kapitalist küreselleşmeye karşı artık eski klasik sosyalizmin söylemi olan “enternasyonalizm”in yeterli olmadığı açıktır. Çünkü, bugün serbest ticaret ve pazar ekonomisini savunan liberal demokratlar da enternasyonalizmden söz etmektedirler. Avrupa Birliği olduğu gibi ulusların ekonomik kültürel değerlerinin birbiri içinde eritildiği bir ekonomik birliktelik de çözüm olarak görülemez. Öte yandan geliğmiş ülkelerde bize yutturulmaya çalışılan çok kültürlülük adı altında hakim kültürün etnik kültürleri asimile ettiği bir ortamda dünya vatandaşlığı ne ölçüde mümkündür? Kanımca kadınların özgürleşmesi, ancak sınırların olmadığı ya da herhangi bir ülkenin kimliğine gerek duyulmadığı bir gezegende mümkün olacaktır. Ancak öylesi bir dünya için kat edilecek çok uzun bir yol olduğu gerçektir.
Kadınlar nasıl bir küreselleşme karşıtı hareket içinde yer almalılar? Kendi sorunlarını açıkça dile getirebilecekleri, sürdürdükleri kampanyaları konu edebilecekleri ortamlarda var olmalılar. Örneğin, şu ana kadar sürdürülen dünya sosyal forumlarının böylesi ortamlar sağladığı soru isaretlerüyle dolodur. Her ne kadar 11 Eylül saldırısıyla liberal demokrasi adı altında ulus-devlet yeniden kan kazandıysa da bu böyle sürüp gitmeyecek. Bilinen bir şey var ki patriyarkın olduğu bir dünyada özgürleşmenin mümkün olmadığı açıktır. Bu nedenle küreselleşme karşıtı hareketin, ekolojiye, toplumsal barışa, insan haklarına ve sosyal adalete duyarlı olduğu kadar feminizme de duyarlı olması gerekir.
Tüm çabalarımıza rağmen “küresel köyümüz”de Irak savaşı gibi etik dışı bir savaşı durduramadık. Yüzlerce kadın, kız çocuğu “akıllı bombalar”ca ya da Amerikan askerlerinin silahından çıkan kurşunlarla yok edildi. Daha fazlası kimbilir kaç kuşak boyunca genlerinde savaşın acısını duyacak. Tüm bunlara karşın, yarına yine de umutla bakmak olası. Çünkü, genelde insanlar özelde kadınlar; kapitalist küreselleşmenin sonuçlarını ve acılarını bir kader olarak görmeyip mücadele ediyorlar. Daha fazla sayıda kadını bu mücadeleye katmalıyız. Çünkü etik değerlere dayalı başka bir dünyanın mümkün olduğunu biliyoruz. Bombalar, askeri diktatörlükler, gerici rejimler ve uyum yasaları, Can Baba’nın dediği gibi başka türlü bir şey benim istediğim söylemini engelleyemeyecek! Bir mum ışığının aydınlığında barışı, kardeşliği, dayanışmayı ve adaleti arayan kadınların sesinin günden güne artacağına inanıyorum.
1. CorpWatch March 22, 2001 http://www.corpwatch.org
2. Vandana Shiva Küreselleşme karşıtı harekette etkin rol oynar ve birçcok yayını bulunmaktadır.
3. Helton, A.C., and Jacobs, E., “Combating
Human Smuggling by Enlisting the Victims,” Migration World, Vol. XXVIII, No. 4, New York, 2000
4. Canadian Labour Congress, “Women’s Work: A Report.” 1997, http://unpac.ca/economy/images/sewing
6. Muslim Women and Globalization, http://www.stanford.edu
* (bu konuyu daha önceki sayıda ele aldığım için bu yazıda konu etmiyorum).
7. **Afgan Devrimci Kadınları, yeni projelerini anlatmak ve deneyimlerini paylaşmak ve yeni destekler bulmak için dünyanın çeşitli yerlerine ulaşmaya çalışarak esintiler yaratmaktadirlar. http://www.rawa.org
http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=101

 

Kasım 20, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-kapitalizm, kadın - feminizm, sistem karsitligi, tahakkum / somuru | | Henüz Yorum Yok

Küreselleşme Kıskacında Türkiye’nin Ekolojik Tarımı – Emet Değirmenci

Endüstriyalist-kapitalizm; IMF (International Monatery Fund), Dünya Bankası (DB), 1995 den bu yana Dünya Ticaret Örgütü (DTO), Avrupa Birliği (AB)’nin Ortak tarım Politikaları (OTP) gibi organları vasıtasıyla tahakkümünü sürdürürüyor. Tarım da bu gidişattan fazlasıyla nasibini alıyor. Verilere göre ‘zengin ülkelerde tarımla uğraşanların sayısı genel nüfusa oranla çok azalmış durumda ve yalnizca % 2 ila %6 dolaylarındadır’(1). Bu oran 1990 ların gerçeğini göstermekle birlikte 21. Yüz Yılda durum daha da vahimdir.

Ülkemizde tarım politikaları, kapitalist Küreselleşmenin estirdiği neo-liberal rüzgârdan fazlasıyla nasibini almış durumda. Örneğin, Türkiye 1980 öncesine kadar kendi kendine yeten yiyecek ambarı iken 1980 sonrası sürdürülebilirliğini kaybetmiştir. Bu gün Türkiye her yıl milyonlarca tonluk buğday ve mısır gibi temel hububatı dahi ABD, Kanada ve Arjantin gibi ülkelerden satın almak zorundadır.

Günümüzde tarımla uğraşmak eskiden olduğu gibi artık kokusuyla rengiyle ve biyolojik çeşitliliğiyle bir kültür değil, bir ticaret haline dönüştürülmektedir. Bu merkezileşme ve ticarileşme sonucu küçük çiftçi ya kimliğini yitirerek büyük tarım isletmelerinin bir parçası haline gelmekte ya da tarihe gömülmektedir.

Ek olarak, çocukluğumuzun tatları bir nostalji haline gelirken onlara ulaşmak ve edinmek ise bir lüks haline getirildi. Bir başka deyişle; kapitalizm yaşamın organik akışını ve bütünlüğünü bozup sentetik bir yaşamı dayatmakla kalmadı aynı zamanda ulus ötesi şirketlerin çıkarına hizmet eden (örneğin, AB’ nin Ortak Tarım Politikası (OTP) vasıtasıyla) kimin ne kadar ne üretmesi gerektiğine kadar vermektdir. Öte yandan biyo-teknoloji devleri yaşamın başlangıcı olan tohumun yapısına dahi müdahale edip patentleme yoluyla çiftçiyi kendine yalnız göbekten değil, hücrelerinden bağımlı hale getirmektedir.

Bu bağlamda Türkiye yalnızca tarımın ticarileşmesi sorunuyla karşı karşıya değildir. Aynı zamanda Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) tehlikesini de içeren biyo-teknoloji iktidarının kucağına düşme tehlikesiyle de karşı karşıyadır.

Bu kapsamda ulus ötesi kuruluşların çıkarlarına yönelik olarak uygulanan IMF “uyum paketleri” sonucu tarımımız yalnızca dışa bağımlı olmakla kalmadı, Avrupa Birliği (AB) sevdasıyla neye nasıl, ne amaçla kimin yararına uyum sağlayacağını da şaşırmış durumdadır. Ayrıca tarımda eskiden kendi topraklarımızda üretip tadını ve kokusunu alarak yiyip içtiğimiz ürünlere karşı da yabancılaştırıldık. Artık onlar doğal ya da organik ürün kategorisinde bizim için değil Avrupalıları doyurmak için.

Bu yazıda küreselleşme kıskacında Türkiye tarımının ticarileştirilip merkezileşmesi ele alınıp ekolojik tarımının kimin ve ne için olduğu sorgulanacaktır. Ayrıca GDO ya da trans-genetik ürünler ve biyo- teknoloji iktidarına dikkat çekilip alternatifin ne olması gerektiği üzerinde durulacaktır.

Tarımın Ticarileştirilmesi

Kapitalist toplum 1960-70 arası “modern tarım tekniklerí” adı altında kimyasalların yaygın kulllanıldığı Yeşil Devrim’ i dayatmıştı. Bu yolla tarımda tek tür ekimi (mono-kültür’ü) gündeme getirip dünyanın bir çok yerinde toprakları çoraklaştırdı. Şimdi de ABD ve AB tekellerinin arkasında olduğu agro-business adı altında genetiği değiştirilmiş endüstriyel tarım ürünlerinin ekimini dayatıyor.

GDOlar kimilerine göre açları doyuran “yeşil altın”, kimilerine göre ise canlıların hayatını tehdit eden organizmalardır. Oysa biz altının ne menem bir şey olduğunu Bergama köylülerinin yıllardır süren onurlu mücadelesiyle öğrendik. Türlü acılar içeren altının adını bile duymak istemiyoruz. Hatta bu yeşil altın ekolojik bilincin gelişmemiş olduğu ülkelere “biyo-yakıt” adı altında empoze edilmektedir. Örneğin, dünyanın petrolce zengin ikinci ülkesi sayılan Irak’ın ABD tarafından işgali ve Ortadoğu’ da estirdiği saldırgan politikalar sonucu 2006 yılında ciddi bir petrol krizi belirdi. Benzeri bir kriz 1970 lerde güneş ve rüzgar gibi alternatif enerji araştırmalarına ayrılan fonların artmasına neden olurken 21. YY da Gerge Bush yönetimindeki ABD egemenliği iklim değişiminden etkilenen yalnızca New Orleans ta kara derili vatandaşlarını suya gömmmekle kalmıyor GDO’lu endüstriyel bitkilerin (tatlı sorgum ve mısır gibi ) Afrika ülkelerine “yeşil enerji” kaynağı adı altında endüstriyel tarım olarak teşvik ediliyor. Bir başka deyişle kapitalizm kendi yarattığı ekolojik krizi kullanma peşinde. Her şeyi yeşile boyayıp satmaya çalışmakta. Oysa GDO lu tarım da polenlerin rüzgar ve fırtınalarla kilometrelerce ötelere taşındığını biliyoruz. Üstelik sel ve yeraltı suları vasıtasıyla okyanus ötesine taşınması da söz konusu. Kısacası; yemiyoruz yedirmiyoruz yalnızca ısınmak ya da taşınmak için kullanıyoruz diye GDO lu tarım bitkilerinin ekilemesi de doğru görünmüyor.

Tarımın şirketleştirilmesi 1990 dan beri sürüyor. Tarım emekçilerinin yüzyüze ilişkiye dayanan çiftçilik mesleği artık bir kültür değil, tarım işletmeciliği haline getiriliyor. Büyük çiftliklerde makineler vasıtasıyla insan yüzü görmeden yürütülecek mekanik bir faaliyet. Dolayısıyla şimdiki yeşil devrim küçük değil, büyük işletmeleri zorunlu kılıyor. Bir başka deyişle kapitalizmin büyü ya da öl politikası. Elbette bu durumu nedenleri ve nasıllarıyla irdelemek lazım. Örneğin, görüşlerden biri, ‘Türkiye’nin bugüne kadar kendine özgü demokratik ve bağımsız bir tarım programının olmaması ve yönetenlerinin bağımsız davran(a)maması küresel ve kıtasal kapitalizmin çapraz ateşi altında olması. Bunun da Türkiye’nin tarım ve hayvancılığını çökertiyor’ olduğu yönünde(2) Apaçık ki; AB’nin dayattığı tarım işletmeleri politikası küçük çiftçileri silip süpürmeyi amaçlıyor. Çiftçiye değil işletmeciye gerek duyulduğundan küçük çiftlikler ya topraklarını büyüklere devredecek ya da ortadan silinecektir.

AB DE ÇİFTÇİLİK MESLEĞİNİ ORTADAN KALDIRMA YOLUNDADIR. YERİNE TARIMIN ŞİRKETLEŞMESİ DOĞRULTUSUNDA İLERLEYİŞİNİ ORTAK TARIM POLİTİKALARI (OTP) ARACILIĞIYLA SÜRDÜRÜLMEKTEDİR. AB’Lİ ÇİFTÇİLER İFLAS ETTİKÇE TOPRAKLARNI EN BÜYÜK TOPRAK SAHİPLERİNE SATILMA ZORUNLULUĞU GETİRİLMESİ, BÜYÜK TOPRAK SAHİPLERİNİ DAHA DA İRİLEŞTİRİLECEKTİR. TOPRAKLAR BÜYÜK TOPRAK SAHİPLERİNDE BİRİKTİKÇE ENDÜSTRİYEL TARIM UYGULAMASI AB’DE DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOLDA İLERLEMEYE DEVAM EDECEKTİR. OTP NA GÖRE KİMİN NE EKİP BİÇECEĞİNE DE “BÜYÜK BAŞLAR” KARAR VERECEK. ÖRNEĞİN TÜRKİYE’NİN BU YIL BİLMEM KAÇ TON SOYA FASULYESİNE İHTİYACI OLMASA DA BİRİLERİ İSTİYOR DİYE ONU EKMEK ZORUNDA KALACAKTIR. SONRA DA ÜRÜN FAZLASI ÇÖP BİDONLARINI BOYLAYABİLİR VE ÇİFTÇİ AÇ KALABİLİR O OTP Yİ UYGULAYANLARIN DERDİ DEĞİL. AŞAĞIDA DEĞİNİLECEĞİ ÜZERE YUNANİSTAN AB YE KATILDIKTAN SONRA BU TÜR DURUMLARLA KARŞI KARŞIYA KALDI. OYSA AB BÜTÇESİNİN YAKLAŞIK ÜÇTE İKİSİ OTP KAPSAMINDAKİ HARCAMALARA AYRILIYOR. UYGULANAN SÖZ KONUSU POLİTİKALAR MALİ YÜK OLUŞTURMANIN YANINDA BİR DE YUKARIDAKİ BAHSEDİLEN TEHLIKELER YARATILIYOR.

AB, OTP’ının Yunanistan’daki yansımalarına bakarsak büyü ya da öl baskına dayanamayan küçük çiftçi iflas ediyor. İşini kaybeden küçük tarım işletmeleri yine OTP yaptırım ve politikaları sonucu büyük işletmelerle birleştirilmekte. Ek olarak OTP’nin bu politikaları tarımla uğrasan nüfusun azalmasana neden olmuştur. Yani 200 dönüme sahip bir çiftçi iflas sonucu ya meslek değiştirmek zorunda kalıp bulabilirse turistik yerlerde hizmetçilik yapma yolları aramaktadır. Arazisini de o yöredeki en büyük arazi sahibine satmak durumundadır. Örneğin; ‘200 dönüm arazisini satacak olan çiftçi arazisini eğer varsa 500 dönüme sahip olana değil de 5000 dönüm arazisi olana satmak zorundadır. Bu yolla büyük toprak sahiplerinin toprakları sürekli büyütülüyor. Ek olarak, Yunan halkı kendi ihtiyaçlarına dönük değil, AB’nin çıkarlarına yönelik ekim yapmak zorunda kaldı. Üretilen meyvelerin %50-60′ý yok edildi ya da pazardan geri çekilmek zorunda kalındı’ (4). Başka bir deyişle OTP politikalara küçük çiftçileri öğütmüş, büyük çiftçilerin topraklarını büyütmüştür. OTP’deki söz konusu politikalar sonucu kırsalda nüfus azalmış ve silinecektir.

ÖTEKİ ZARARLARI İSE GELENEKSEL TARIMIN ORTADAN KALDIRILMASI OLMUŞTUR. YERİNE YENİ ENDÜSTRİYEL ÇİFTÇİLİK YERLEŞTİREREK PİYASADA YIĞINLARCA UZO, BEYAZ PEYNİR, KALAMATA ZEYTİNİ, VALENTİN PORTAKALI OLUŞTURULDU. AYRICA PAZARA UYGUN ÜRÜNLER İÇİN “YÜKSEK STANDARTLAR” KONULUP PAKETLEMEYE YÖNELİK AMAÇLAR ÇOK ENERJİ VE HAMMADDE GİDERİNE YOL AÇTI. BU PROGRAM BİYOLOJİK TARIM DAHİL VAR OLAN TÜM ÜRETİCİLERİ MERKEZİ BİR SİSTEM KAPSAMİNA ZORLADI.

Dolayısıyla AB tarafından dayatılan tarım politikalarının Yunanistan’da topluma maliyetine bakarsak; kırsal nüfusun (geçim sıkıntısı nedeniyle) azalmasının yanında rakamlarla ifade edilemeyecek bir toplum sağlığı sorunuyla yüz yüze gelindi. Çünkü kullanılan kimyasallar nedeniyle insanlar sayısız hastalıklara yakalandı. Ayrıca geniş ölçekli bir çevre maliyetini de göz önüne almak gerekir. ‘Bu nedenle Yunan tarımı yukarıda sayılan maliyetler söz konusu edilmeksizin Avrupalılaştırıldı’ (4).

Türkiye de tarımın şirketleştirilmesi tohum tekellerinin yasal olarak ülkeye girmesine kapı açmaktan GDO’lu katkı maddeleri konusunda ürünlerin etiketlenmemiş olamsına kadar geniş yelpaze göstermektedir. Ziraat Mühendisleri Odasının bilgilerine göre Türkiye’de tarlalarını cazip paralarla kiraya veren çiftçilerin karşılaştıkları durum trajik. ‘Eskişehir’in Çifteler ilçesinde iki köyde patates üretimiyle ilgili yaşanan bir olay çiftçileri çileden çıkardı. Amerikan şirketi Lambweston, 1998-1999 yılları arasında Çifteler’e bağlı Kör Hasan ve Abbas Halim Paşa köylerinde, patates ekmek üzere vatandaşlardan toplam 6000 dönüme yakın tarlayı kiraladı. Tarlalarını yüksek fiyatla kiraya veren köylüler, iki yıl boyunca normal patateslerin iki üç katı büyüklüğünde ürünlerin elde edildiði tarlalarında artık hiçbir üretim yapamadıklarını ancak beş yıl sonra keşfetti. Tarlalarda transgenik tohum ekimi yapılıp yapılmadığı bilinmiyor (7).

Öte yandan özelleştirme de, tarımın ticarileştirilmesinde önemli rol oynadı. ‘ IMF ve Dünya Bankası’nca kurgulanan hükümetlerimizce de uygulanan yerli-yabancı büyük tarım ve gıda şirketleri lehine olan bu yeni üretim yapısı ile çiftçilere tek taraflı sözleşmeli üreticilik dayatılarak kendi toprağında “bağımlı işçi” olma rolü biçiliyor. Hükümetler; IMF ve Dünya Bankası’nın kendilerine dayatılan uygulamalarını çiftçilere “yeniden yapılanma” diye, anlatıldı’ (3). Ön görülere göre ise AB uyum süreci çerçevesinde, ‘10 yılda 6 milyon çiftçinin daha mesleklerini bırakmaları bekleniyor. Böylesi bir programın uygulanması ne kadar doğru/akılcı, ne kadar insani, ne kadar ülke ekonomisine yararlı düşünmek gerekir’ (2).

Türkiye de tarımın özelleştirilmesinin tarihine bakarsak 24 Ocak karalarına dayandığını görürüz. O zamana kadar küçük ve orta boy çiftçi ürettigi üzüm ve zeytin ve zeytin yağı gibi mamullerini Taris’e, fındığını Fisko Birlik’e, Tütününü TEKEL’e satarak geçinip gidiyordu. Fakat daha sonraki yıllarda tarım da (başlangıcı Turgut Özal dönemine rastlayan) neo-liberal politikalarla özelleştirmenin pençesine düştü. Dolayısıyla IMF ve Dünya Bankası ve sonrada DTÖ yaptırımlarına göre KİT’ler ve Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri (TSKB) gibi en temel tarım kuruluşları dahi özelleştirildi.

Öte yandan 21. YY’in başlangıcından itibaren Türkiye de bu gidişata karşı bir direniş de söz konusudur. Aralarında tek tük de olsa bilim insanlarının da bulunduğu 100 e yakın sivil toplum kuruluşu GDO’ya Hayır Platformu çatısı altında halkı bilinçlendirmeye GDO lu tohum ve ürünlerin piyasada dolaşmasına karşı birşeyler yapmaya çalışmaktadırlar. Hareketin başından itibaren bu makelenin yazarlarının da içinde olduğu bir tarım duruş söz konusudur. Platform 2004’de düzenlediği ev yüksekliğinde Canavar Balon Turu’yla uluslararası GDOlu tarım şirketlerinin çıkarlarına göre hareket edilmemesini vurguladı. Yaşam Patentlenemez bildirgesi yayınlayıp binlerce imza toplayıp ilgili makamlara ilettildi. Basın açıklamalarıyla Türkiye de giren GDOlu ürünlere tepki gösterilirken biyo güvenlik yasasının çıkması ve GDO lu ürünlerin etiketlenmesi yolunda çaba sarfedilmektedir. Tarım Ve Kırsal Çevre Bakanlığı (TKCB) nı biyolojik çeşitliliği korumayı ülkeyi ticari amaçlı tarım ürünlerine açmakla özdeşleştirmemesi gerektiği konusunda uyarmaktadır. .

GDO’LU TARIM VE ZARARLARI

Monsanto, Syngenta, Bayer ve Cargill gibi çok uluslu biyo-teknoloji devlerine “dünyadaki açları doyurmak” dert olduğundan beri raflarda aylarca (hatta yıllarca) parlak kalacak ürünleri pazara sunmaktalar. Canlının kendi doğal yapısına ters olan GDO’ları tüketenlerin vücutlarında nasıl tehlikeler yaratıldığı henüz net olarak saptanamamakla birlikte GDO’ların yarattığı sağlığa zararlar artıyor. Örneğin çeşitli alerji ve kanser vakaların günden güne arttığına tanık oluyoruz. İlgili konuda tıp uzmanları antibiyotiğe dirençli bu ürünlerin tüketilmesi sonucu birçok hastalarını tedavi edemediklerinden yakınıyorlar.

TÜRKİYE DE SÖZDE TRANS-GENETİK ÜRÜNLER YASAK AMA NEDENSE HALA BİR BİYO-GÜVENLİK YASASI YOK.

Tarım ve Kırsal Çevre Bakanlığı yurt içinde GDO lara tarım mücadele yükselirse biyo-güvenlik yasası üzerinde çalıştıklarını beyan ediyor. Kısacası tüketici masasına ne geldiğini hala bilmiyor. Bu balık genli bir domates olabileceği, gibi akrep genli mısır da olabilir. Maalesef şu andaki gerçekler gösteriyor ki; Türkiye AB ve ABD’nin GDO’ larını kolayca pazarlayabilecekleri cennet bir ülke konumundadır.

Ülkede açıklık ve demokrasinin olmaması da GDO lar konusunda araştırma yapıp ses çıkarmaya çalışan bilim insanlarının sesinin (çeşitli baskılarla) kısılmasına neden olunuyor. Arada çıkan cılız seslerden birine kulak verirsek “Gümrüklerimizden giren ürünlerin GDO içerip içermediğini bilemiyoruz. Hiçbir kontrol yapılmıyor, sadece ithalatçı beyanına dayalı hareket ediliyor” (5). Kısacası gümrüklerde bir kontrol mekanizması yok. Tamamen ürünü getiren firmanın insafına kalmış. Öyle görünüyor ki; Türkiye yalnızca gelişmiş ülkelerde yasaklanan tarım ilaçları için bir cennet değil gerekli önlemler alınmazsa gelecekte ulus ötesi GDO devleri için de bir fırsatlar ülkesi olabilir.

GDO araştırmacısı sosyal ekolojist Brian Tokar’ın açıklamalarına göre GDO ve tarim ilacı firmalarının hakimiyetini şöyle: 1999 da Monsanto Syngenta, Aventis, Dow ve Dupont haşere ve yabani otları yok edici ilaç piyasasının %60 ını ticari tohum piyasasının % 23ünü ve dünyadaki genetiği değiştirilmiş tohumların hemen hemen tamamını kontrol etmekteydi (6)

GDO tohum şirketleri deneme tohumu adı altında yanında yabani ot ve haşereleri öldüren ilaçları da birlikte vererek yoksul çiftçiye başlangıçta şirin görünüyor. Daha sonra da çiftçiyi göbekten değil hücrelerinden kendine bağlamlı kılıyor. Çiftçiye başta cazip gelebilecek bu durum daha sonra çiftçinin kendi tohumunu kaybetmesine neden oluyor. Çünkü GDO lu terminator tohum kısır olup toprağa atıldığında yeşermiyor. Böylece çiftçinin en doğal hakkı olan gelecek yıllarda toprağa atacağı tohum hakkı elinden almış olup ulus ötesi GDO şirketlerine sürekli bir bağımlılık yaratılıyor.

Hintli küreselleşme karşıtı aktivist, araştırmacı ve yazar bilim kadını Vandana Shiva Çalınmış Hasat kitabında trans-genetik tohum satan ‘Chargill şirketinin 1992 de ülkeye girerken arıların polenlerini aldıkları savını ortaya sürerek GDO paketlerini tanıttıklarını’ belirtir (10). Shiva ayrıca bu yolla biyolojik çeşitliliğin yok olması Hint köylülerini birkaç kat açlığa maruz bıraktığını belirtir. Çünkü köylüler yabani otları toplayıp bizim deyimimizle koca karı ilacı olarak kullanmaktadırlar. Ayrıca yabani otlarla beslenen onlardan değişik yemekler yapan binlerce köylü vardır. Bu tür açıklamalar bize hiç de yabancı değil. Çünkü Türkiye nin geleneksel beslenme şeklinde ve köylünün yaşamında yabani otlar (ve arıcılık) ‘in önemli bir yer tuttuğunu biliyoruz. Bir başka deyişle; Monsanto Chargıll vb ulus ötesi şirketler tarafından başlangıçta GDO’lu tohumun kullanılması her derde deva olarak tanıtılır. Oysa organik tarım yapanlar (rengarenk görüntüleri dışında) kelebek arı gibi böceklerin de bitki sağlığı için gerekli olduğunu vurguluyor. Örneğin, bugün Amerika da büyük ve göz alıcı rente olan monark kelebekleri GDO’lu tarım sonucu kaybolmuştur.
GDO firmalarının gerek araştırma sonuçlarını gerekse deneme üretim sonuçlarını halka açık yapmadıkları söylense de Türkiye de GDO lu üretim mevcuttur. Ziraat Mühendisleri Odası’nın açıklamalarına göre ‘ODTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü’nün yaptığı iki yıllık bir araştırmada, Türkiye’nin 8-9 ilinden domates, patates, mısır numunesi toplanır. Bu ürünler arasında 22 domatesten 17’sinin, 20 patatesten 12’sinin, 10 mısırdan 10′unun genetik yapısının değiştirildiği saptanmıştır (7). Özellikle uygun bir kontrol mekanizmasının olmadığı dikkate alınırsa bu tür örnekleri artırmanın mümkün olduğu açıktır.

Öte yandan Türkiye de satılan GDO’ lu tohum oldukça pahalı ve ülkede dolaşan , tohumun ABD ve İsrail menşeli olduğu öne sürülüyor. Üstelik bu tohum altından daha pahalı. Örneğin, ‘Sarıgöl’ün Dindarlı köyünde domates üretimi için temin edilen İsrail kaynaklı tohumun bir kilogramının 23 bin YTL mal olduğunu öğreniyoruz. Bir kilogram altın ise 17 bin YTL ye alınabilir’ (1). Buradan da görülüyor ki GDO lu tohumu ancak şirketleşen tarım firmaları alabilir. Deneme üretimi yapan çiftçi de kendi tohumunu kaybettiğiyle kalır.

Türkiye de Organik Tarım Kim İçin?

Dünyada 130 ülkede organik tarım yapıldığı söyleniyor. ‘Organik tarım yapılan 130 ülkeden 90’ı az gelişmiş ülkelerdedir’ (7). Bu da gösteriyor ki; zengin ülkeler bir yandan zararlı endüstrilerini ekolojik bilincin geri olduğu ülkelere taşırken öte yandan da onların geçmişte sanayi atıkları ev kimyasallarla kirletilmemiş topraklarını büyük organik tarım çiftliklerine dönüştürmektedir.

AB’NİN ORTAK TARIM POLİTİKALARI KAPSAMINDA ORGANİK TARIMI TEŞVİK ETMEK GİBİ BİR ÇABASI DA OLDUĞU GÖRÜLÜYOR. BU BAĞLAMDA GAP PROJESNDEN ANADOLU’NUN DİĞER YERLERİNE KADAR DOKUNULMAMIŞ TEMİZ TOPRAKLAR AVRUPALILAR İÇİN BİR KAYNAK OLARAK DEĞERLENDİRİLİYOR. DOLAYISIYLA TÜRKİYE DE ORGANİK TARIM YAPANLARA CAZİP DESTEKLER VAR GİBİ DE GÖZÜKÜYOR. AMA YİNE DE ORGANİK TARIMIN DAHİ ŞİRKETLEŞTİRİLMESİ KOŞULUYLA.

Verilere göre insan, canlı, toprak, su ve hava sağlığına saygılı biyo çeşitliliği koruyan organik tarım ‘2005 yılı itibariyle dünyada toplam 24,1 milyon hektarlık alanda yapılmaktadır. Türkiye ise birçok nedenle organik tarım alanı yalnızca 103 bin 190 hektardır. Bu oran, Türkiye de tarım yapılan arazilerin ancak yüzde 0,1’inde organik tarım yapıldığındandır ’ (2 ).

Öte yandan Avrupa Birligi (AB) ye girme hazırlıkları içinde olan Türkiye de organik (doğal) tarımın kimin çıkarına olduğu tartışılmalıdır. 2005 Yılının başında organik tarım kanununun kabul edilip yürürlüğe girmesi iyi bir işaret. Ancak bunun ne kadarı Türkiye pazarında yerel halkın alım gücüne yönelik satıldığı tartışma konusu. Örneğin, ‘Doğal yöntemlerle üretilenlerin 200 bin tonu aşkın meyve ve sebze tümüyle Avrupa ülkelerine ihraç ediliyor’ (7). Dedelerimiz ve büyük annelerimizin yapığı tarım biçimi “organik Yeni Tarım” adıyla pazarlanıp dışarıya satılan miktara göre oranlanırsa organik tarım ürünlerinin % 90 nı Almanya, Hollanda ve İngiltere pazarları içindir. Doğal ürünlere ulaşabilenlerin oranı Türkiye de ancak nüfusunun % 10’dur (6). Ancak ne kadar nüfusun bu pahalı ve lüx sayılan ürünleri almaya gücü yetiyor soru işareti. Çünkü sertifika bedeli el emeği ve büyük süpermarket zincirlerinin karını da hesaba katarsak doğal ürünlerin ederi halkın alım gücünü aşmakta ve üretilenlerin aslan payını Avrupalılar almaktadır. Bu hem sağlıklı beslenme ve hem de ekonomik alım gücü olarak dış odaklı yaşam kalitesine hizmet etmek anlamına gelmektedir’ (9).

Tarihi geçen yüzyıla dayanan ekolojik tarımın en önemli amaçlarıysa su kaynaklarını, toprak ve havayı kirletmeden çevre, bitki, hayvan ve insan sağlığını korumak. ‘Ülkemizde 1980’li yıllarda yaygınlaşan organik tarım, ilk olarak 8 ürüne yönelik başlamışken şimdilerde 179 ürün üretiliyor’ (7). Kirletilmemiş toprak yanında Türkiye AB için hem ucuz iş gücü deposu ve ucuz hammadde kaynağı ( hem de çevre politiklarının esnek olması nedeniyle) kolayca oraganik ürünlerini ve diğer üretimini artırabileceği bir potansiyel olarak görülmektedir.

* DİP NOT:

Her ülkenin standardı değişik olmakla birlikte bir ürünün ekolojik olduğunu gösteren sertifikası için son 10 ile 15 yıldır toprağın hiçbir sanayi atığıyla ve kimyasalla kirletilmemiş olması gerekir.Üreticinin organik koşullara göre çiftçilik yaptığını kanıtlayan belge belli otoriteler tarafından çok pahalıya veriliyor. Dolayısıyla küçük organik çiftliklerin böylesi bir sertifikayı alması ekonomik ve bürokratik olarak zor.

Aternatif Ne Olabilir?

Alternatifler bir dizi planı gerektirir. Öncelikle dünyanın geleceği için tarımın eskiden olduğu gibi tamamen organik halde çeşitli ekimin birbirini ve toprağı dengeleyeceği biçim olan günümüzün ekolojik kavramıyla perma-kültür ( perma culture) prensibine dayanmalıdır. Bu tür çiftliklerin tarım işletmeciliği amaçlı değil de yerel ekonomiye hizmet etmesi amaçlanmalıdır. Örneğin, 2003 yılında Hatay’ın Vakıflı köyünde 38 çiftçinin bir araya gelip ürettikleri mahsul]n de % 85 inin Avrupa’ya sattıldığını biliyoruz (8). Yurt genelinde bu tür çiftçiler “organik çiftçi koperatifleri” altında örgütlenebilir. Bu örgütlenme yurt genelinde doğal tarım yapanların dayanışmasını sağlayacağı gibi kapitalist Küreselleşmenin yıkıcılığına tarımda güçlü bir tavır almayı sağlayacaktır.

Ek olarak Hindistan daki gibi tohum kooperatifleri kurulabilinir. Bu birliktelik ulus ötesi tohum şirketlerinin hakimiyetine tarım bir direniş ve var olmayı yaratacaktır. Hindistan’da GDO lu organizmaları dayatan ulus ötesi şirketler için küreselleşme karşıtı gösterilerde dahi sesleri duyulan büyük bir örgütlenme var. Örneğin, 1995 yılında Hindistan’ın bağımsızlık gününde binlerce çiftçi GATT ın uygulamalarına tarım ses yükseltti. ‘Monsanto vb ulus ötesi şirketlerin hakimiyeti sonucu bugün 200 pirinç çeşidinden yalnızca 70 çeşit pirinç olduğu söylense de’ (11). Bu dayanışma vasıtasıyla köylüler birbirleri arasında tohum değiş tokuşu da yapıyorlar. Böylece tohumlarının geleceğini yapabilecekleri tohum kooperatifleri kurdular.

AB den medet umanlar için ‘Uluslararası Kooperatifler Birliği”nin 1984 “Avrupa Parlamentosu” seçimlerini destek bildirgesinde “Avrupa tarımsız,tarım kooperatifsiz olmaz” sloganı vardı. Ancak “AB’in uyum sürecinde Türkiye’ye verdiği ev ödevinin içinde kooperatif örgütlülüğüne ihtiyaç olduğuna işaret eden bir belirleme yoktur. Bunu sürecin IMF, DB, DTÖ ve OTP ile tarımın şirketleşmesine sürüklemek olarak değerlendirebiliriz’(2). Sonraki yıllarda böylesi bir kooperatif örgütlemesi başlatıldıysa da buradan görüleceği üzere AB nin Türkiye de uygulamaya çalıştığı politikanın iyileşmesi yalnızca halkın tepkisine bağlıdır.

MERKEZKEZİLEŞEN VE TİCARİLEŞEN TARIMDA TARIM KESİMİNDE AİLE İŞÇİSİ OLARAK ÇALIŞANLAR İLE DİĞER TÜM ÇALIŞANLAR SİYASİ, EKONOMİK VE SOSYAL HAKLARINI ELDE EDEBİLMELERİ İÇİN ÖRGÜTLENEBİLİR. ÇÜNKÜ GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE ŞİRKETLERİN TEK YANLI EGEMENLİK KURMALARI SONUCU ÇİFTÇİLİK MESLEĞİ ORTADAN KALKMAK ZORUNDA KALACAKTIR. GÖRÜNEN O Kİ; ESKİ TADLARI BİLEN YA DA ANLATILANLARDAN DUYUP ÖĞRENENLER ZAMANLA BİYOLOJİK YE DA ORGANİK ÇİFTÇİLİĞE YÖNELECEKTİR. ÇÜNKÜ TİCARİ PAZAR DIŞINDA KENDİLERİ, AİLELERİ, KOMŞULARI VE YEREL TÜKETİCİ İÇİN ZEHİRLİ KİMYASALLARI İÇEREN YİYECEKLERİ SUNMAK İSTEMEZLER. ÇİFTÇİ AYNI ZAMANDA GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALARIN ENDÜSTRİYEL ÇİFTLİKLERDE ÜRETİLMESİNE KARŞI DA UYANIK OLACAĞI İÇİN BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK (HEPSİ OLMASA DA ZAMNALA BİR KISMI) GERİ KAZANILABİLİR. BUNUNLA BİRLİKTE ÜLKE TATIMI ORTAK TARIM POLİTİKALARI VE DTÖ’NÜN YARGILAMALARINDAN DA UZAK DURACAKTIR. ÜSTELİK PAZARCILAR YEREL EKONOMİ VE YEREL PAZAR İÇİN OLAN ÜRÜNLERİ VE ORADA ÜRETİLEN MALI SATMAKTAN MEMNUN OLACAKTIR.

Bunlar için her şeyden önce Yunanlı dostların geçmişten ders alıp öğrendikleri gibi bir kırsal kesim politikasına ihtiyaç vardır. AB pazarına yönelik üretimde çiftçilerin bugün ürettikleri gelecekte karlı olmayabilir. Şu ana kadar küreselleşen pazara yetişmek kaygısıyla göz korkutucu bir tablo yaratıldı. Kaldı ki OTP sonucu Türkiye’nin var olan Avrupa pazarında yarışabilmesi mümkün değildir. Orada ne çiftçilerin, ne de tüketicilerin gereksinimleri dikkate alınıyor. Tüketicilere kimyasallarla kirletilmiş hatta genleriyle oynanmış ürünler dayatılıyor. Üretici ile tüketici arasında olan üçüncü kişi olan süpermarket politikası onların karşılıklı bağımlılıklarını ortadan kaldırıyor. Böylelikle küreselleşme kapsamında tarımın ticarileştirilmesine karşı çıkarken endüstriyel kapitalizmin süpermarket zincirine de karşı olmak gerekir Onların yerini rengarenk yerel pazarlar almalı. Dolayısıyla çiftçilerin kendi bulundukları çevreyi korudukları, kendi ihtiyaçlarına ve yaratıcılıklarına göýe geliştirdikleri, bölgelerinde ve yakın çevredeki öteki kooperatiflerle ve topluluklarla ilişki geliştirdikleri bir politikaya gereksinin olduğu açıktır.

BUGÜNKÜ GİDİŞATLA (ÜRÜNÜN EKOLOJİK OLARAK ONAYLANMASI) EKOLOJİK PAZAR YALNIZ YÜKSEK FİYATLARLA ÜRÜN ALINABİLEN ZENGİNLERİN İŞİNE YARIYOR. YEREL ÜRETİCİ-TÜKETİCİ KOLLEKTİFLERİ VEYA YEREL DEĞİŞİM ÜZERİNE KURULU TOPLUMSAL BİR SİSTEM YARATILARAK DAHA GENİŞ ÖLÇEKTE GEREKSİNİMLERİ TATMİN ETMEK OLASIDIR. BU TÜR BİR YÖNYEM (EKOLOJİK TARIM VE EKOLOJİK HAVYANCILIK) İZLENEREK BUGÜNKÜ FABRİKA TARIMINA KARŞI ANADOLU NUN GELENEKSEL TARIMI GERİ ÇAĞRILABİLİR. BÖYLECE ÇEVRESİNDE VE DÜNYADA OLUP BİTEN HAKKINDA FİKİR SAHİBİ OLAN BİLİNÇLİ EKOLOJİK ÜRETİCİ VE EKOLOJİK TÜKETİCİ AĞI YARATILACAKTIR.

BU MODELLE EKONOMİK KÜRESELLEŞMEYE KARŞI OLAN VE GELECEĞİN TOPLUMUNDA KENDİ KENDİNE YETEN ORGANİK BİR TOPLUMUNUN NÜVESİ YARATILACAKTIR. BU ÇİFTÇİLER YUKARIDA BAHSEDİLDİĞİ GİBİ YURTTA VE DÜNYA DAKİ GENEL SOSYAL HAK ARAYIŞI HAREKETİNE DE KATKI SAĞLAYACAKLARDIR. BU DA DOĞRUDAN DEMOKRASİNİN HAYATA GEÇİRİLDİĞİ KAPİTALİST KÜRESELLEŞMEYE KARŞI BİR HAREKET DEMEKTİR. GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE BURADA ESAS OLAN ORGANİK ÇİFTLİKLER, ORGANİK ÜRETİCİLER VE ORGANİK TÜKETİCİLER ARASINDA BİRBİRİNİ BÜTÜNLEYEN BİR AĞ YARATMAKTIR. AB İÇİNDE HER NE KADAR İLERİCİ VE DEMOKRATİK UNSURLAR VARSA DA BÖYESİ BİR YAPILANMAYI AB DEN YA DA DIŞARDAN BEKLEMEK SADECE HAYALPERESTLİK DEĞİL SAFDİLLİK OLUR.

EKOLOJİK ÜRETİM VE EKOLOJİK TÜKETİM ANLAYIŞINI YEREL KOOPERATİFLER VASITASIYLA HAREKETE GEÇİRMEK İÇİN İNSANIN İNSAN VE İNSANIN DOĞA ÜZERİNDEKİ TAHAKKÜMÜNÜN KALKMASI GEREKİR. KISACASI DOĞAYLA BÜTÜNLEŞMİŞ BİR TARIM KÜLTÜRÜNÜN YANINDA SOSYAL OLARAK DA KÜLTÜRÜN KÖKLÜ BİR DEĞİŞİKLİĞE İHTİYACI OLDUĞU GÖRÜLÜYOR.

Sonuç Yerine

Çokuluslu tarım işletmeciliğinin nasıl yapılandığına bakarsak; Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) 1947 tarihinde imzalanıp 1948 tarihinde yürürlüğe girmiştir. GATT, Dünya ticaretine ilişkin kurallar koyan çok taraflı bir sözleşmedir. Dünya ticaretinin serbestleştirilmesidir. Küreselleşen kapitalizm için anayasa oluşturmaya çalışan GATT ve onun turları sonucu oluşan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), AB, OTP, ile AB’nin yaptığı reformlar sonrasında ulus ötesi şirketler ortak bir noktada buluşturuluyor (2). Bağımsızlık ve özgürlük kaygısında olanlar için küresel kapitalizmin ördüğü bu ağın dışına nasıl çıkılacağı ise halka dayanan tabandan bir örgütlenme ve alternatif yaratmakla mümkün.

Küresel kapitalist ağ ve “değişen dünyada” Türkiye tarım politikalarının karikatürize edildiği bir gerçektir. Bu ironik tabloda organik tarımın da şirketleşip endüstriyalist hale gelme tehlikesi vardır. AB içinde demokrasiden yana güçler varsa da Türkiye’nin ekolojik tarımı konusunda köklü bir kırsal yatırım politikası alternatifine gerek vardır.

Yerel ekonomiye hizmet eden yerel tüketici ve üreticilerin gereksinimlerine göre düzenlenecek bir ekolojik tarım politikası geliştirilmeli. Avrupa kiwi ve avakado istiyor diye Karadeniz’deki fındıkları ve çay bahçelerini söküp atma yoluna gidilmemelidir. Türkiye’nin fındığı da dünya da biricikliğini korumaktadır. En önemlisi de ülkenin doğal yapısına ve kendi ihtiyaçlarına göre GDO suz ve kimyasallar kullanmaksızın kendi kendine yeten geleneksel tarıma dönmek önemlidir. Çiftçilerin küresel kapitalizme tarım direnişleri ancak ve ancak kendi kurup denetleyecekleri tarım kooperatifleriyle olabilir.

YARARLANINLAN KAYNAKLAR:

1. Cengiz Başkaya şirketleþentarımhttp://www.ozguruniversite.org/guncel_marx.php erişim tarihi 12 Ağustos 2006.(erisim: 18 Eylül 2006).

2. Abdullah Aksu, Avrupa Birliði ve Türkiye’ nintarım Politikaları. Henüz yayınanmadı. Yazarının izniyle kullanıldı.

3. Çeşitli yazılardan http://www.gdoyahayir.org/yayinlar/yayin_02 (erişim: 12 Ağustos 2006).

4. Giorgos Kolempas Yunanistan Tarımı ve Küreselleşme Yunan Çiftçileri için Bir Çıkış Yolu Var mı? Bir Öneri “Eftopia” nın 2002 yılı yayını.

5. Prof Dr. Şeminur Topal la Yapılan söyleşi
GDO mağduru bir profesör anlatıyor. http://www.iyibilgi.com/index.php?s=haber&id=5898
(erişim: 1 Eylül 2006).

6. Şadi İdem Biyoteknolojinin Ardına Bakabilmek Toplumsal Ekoloji üç aylık politik ve kültür dergisi.Yaz 2005.

8. Wylie Harris Something old, something new
Turkey’s organic farmers try to survive their European honeymoon
http://www.newfarm.org/international/features/2005/0305/turkey.shtml, (erişim: 17 Mart 2005)

9. Emet Değirmenci Strugle Against GE and Who benefits of Turkish Organics : Henüz yayınlanmadı. “Eftopia” nýn 2006 yılı yayını için gönderildi.

10. Vandana Shiva Stolen Harvest: The Hijacking of the Global Food Supply (Çalınmış Hasat:Küresel Yiyecek , Cambridge, MA: South End Press 2000.

11. Vandana Shiva’ nın Dünya Ekonomik Forumu Karıtı konferenasta verdiği konuşmasından, Mebourne Avustralya, 2001.

http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=2355

 

Kasım 20, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, tahakkum / somuru, tarim gida GDO | | Henüz Yorum Yok

Jean Baudrillard yaşıyor!… ALİ MURAT YEL


Gerçekliğin yitirildiği bu dünyada simulasyon modeller gerçeğin yerini almaya ve bizi bunları sahiden yaşanmış tecrübelermiş gibi algılamaya yöneltmektedir. Bu durum o kadar ileri gitmiştir ki simulasyonlar da yeterli gelmeyip gerçeklik sanrısı ile gündelik hayatımız yeni baştan kurulmuştur.

GERÇEĞİN ÇÖLÜNE HOŞ GELDİNİZ

Aslında Baudrilard’nın bu tür fikirleri, özellikle de sınıf mücadelesinin sanayi ötesi toplumlarda simulasyon ile yer değiştirdiği anlayışı 1970′lerin başından beri akademik çevrelerce bilinmekteydi ve ancak 1999 yılındaki The Matrix filmiyle daha geniş çevrelere ulaşabilmişti. Türkiye’deki sinema izleyicilerinin çoğu da Baudrillard ile ilk defa Matrix filmiyle karşılaşmış olabilirler. Hatırlanacağı gibi, filmin başlarında Keanu Reeves’in canlandırdığı Thomas Anderson ya da Neo karakteri Baudrillard’nın Simulacra and Simulation: The Body, in Theory (Ann Arbor: University of Michigan Press, 1994) adlı kitabını açar ve oyuk içinden el altından gizlice sattığı bilgisayar programını çıkarır. Kitabın içi “On nihilism” bölümünden oyulmuştur ama aslında bu bölüm kitabın sonunda yer almaktadır ve muhtemelen filmin yönetmenleri bu bölümün yerini daha öne getirerek seyircinin dikkatini bu bölüme çekmeye çalışmış olabilirler. Zaten Matrix üçlemesinin sonu da bir nihilizme gitmektedir. Filmdeki Baudrillard’a yapılan en açık gönderme ise Laurence Fishburne’nun canlandırdığı Morpheus karakterinin bir sahnede Neo’ya, Baudrillard’nın artık klişe haline gelmiş meşhur sözü olan “gerçeğin çölüne hoş geldin” demesidir.

MODERNLİĞİN GERÇEKLİĞİ

Baudrillard’a göre kapitalizmin başdöndürücü bir şekilde ilerlemesiyle gündelik hayatımıza o kadar çok sayıda imaj, farklı ürün ve özellikle de görsel unsur girmiştir ki artık hiç bir şeyin orijinali kalmayıp büsbütün bir simulasyon veya taklitle ile yaşamaya başlandı. Japonların bonsai denilen minyatürleştirilmiş ağaçları bu simulasyonun belki de en güzel örneklerini oluşturmaktadır. Gerçeklik prensibi Baudrillard’nın en temel problemlerinden birisidir ve kapitalizmle birlikte gelen tüketici toplumlarda hakikat fertlerin gündelik hayatlarında duyumsadıkları bir his haline gelmiştir. Bir başka deyişle, insanlık, ya da en azından modern toplum, herhangi bir şeyin gerçekliğinin temsilinden gerçekliğe tekabül etmeyen bir simulasyona doğru ilerlemektedir. Bu süreçte işaret ve onun temsil ettiği gerçeklik arasındaki ilişki giderek muğlaklaşmaya başlamış ve işaret veya imaj ile gerçeklik arasındaki bağlantı da yok olmaya başlamıştır. Mesela, bir imparatorluk haritası bütün detaylarıyla tahakküm edilen toprakların bir temsilidir. Los Angeles’taki Disneyland da gerçeğin ve tarihin çocukça ama çok başarılı bir simulasyonudur ki aslında Los Angeles’in sözde “gerçekliği”nin belirginleşmesini sağlamaktadır. Bazı dinlerde de Tanrı’nın imajları o kadar çok kullanılmaktadır ki inananlar artık gerçek Tanrı’yı bir yana bırakıp bu imajlara tapınmaya başlamışlardır. Gerçekliğin yitirildiği bu dünyada simulasyon modeller gerçeğin yerini almaya ve bizi bunları sahiden yaşanmış tecrübelermiş gibi algılamaya yöneltmektedir. Bu durum o kadar ileri gitmiştir ki simulasyonlar da yeterli gelmeyip orijinali olmayan kopya anlamına gelen simulacrum terimiyle ifade edilen gerçeklik sanrısı ile gündelik hayatımız yeni baştan kurulmuştur. Hatta orijinali olmayan taklitler hayatımızı o kadar işgal etmiş ve gerçek hakikati ortadan kaldırmıştır ki yeniden kurmaca olarak üretilen gündelik hayat bir hyperreality, yani gerçeğin çok daha ötesinde bir gerçeklik halini almıştır.

Sorbonne Üniversitesi’nde Almanca eğitimi aldıktan sonra öğretmenlik yaparken aynı zamanda “Nesnelerin Sistemi” başlığıyla sosyoloji doktorasını tamamlamıştır. Paris-X Nanterre Üniversitesi’nde asistanlığa başladıktan sonra patlak veren 1968 öğrenci eylemlerinden etkilenmiş ve bu arada medya ile gündelik hayatımızda hiç dikkat etmeden kullandığımız araç-gereçler, ev eşya ve dekorasyonları ve hatta çamaşır deterjanı gibi sıradan ürünler üzerine çalışmalar yapmıştır. Daha sonra ekonomi temelli teorilerden uzaklaşarak modern toplumda gerçeğin kurgulanması sürecini kendisine problem edinmiştir. Simulasyon, simulacrum ve hyperrerality kavramlarıyla dünya çapında üne kavuştuktan sonra da bu konularda aralarında İstanbul Bilgi Üniversitesi de dahil olmak üzere, dünyanın çeşitli üniversitelerinde konferans ve seminerlere katılmış, bu arada da o günlerde meydana gelen I. ve II. Körfez Savaşları, 11 Eylül saldırıları, Francis Fukuyama’nın meşhur “Tarihin Sonu” iddiası gibi güncel olaylar hakkında sosyolojik ve felsefi açıklamalar yapmış, yine bu konular üzerinde pek çok eser üretmiştir.

* Fatih Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
http://yenisafak.com.tr/yorum/?t=16.03.2007&i=33844

Kasım 18, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-kapitalizm, tuketim karsitligi | | Henüz Yorum Yok

Kontrol Makinası: Teknolojiye Eleştirel Bir Bakış-D.Drawn(D-Teknoloji)

12-09-2002
Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, [...] ile gösterilmiştir.

“Teknolojiyi eleştirmek demek, … onu basitçe makinaların montajlanması [biraraya getirilmesi] olarak değil, toplumsal bir ilişki, bir sistem olarak ele almak; onun genel çatısını ele almak demektir. Bu, teknolojik aracın onu üreten toplumu yansıttığını, ve onun [teknolojinin] temerküz etmesinin [ing. introduction] bireyler arasındaki ilişkileri değiştirdiğini anlamak demektir. Teknolojiyi eleştirmek demek, insani faaliyetinin kâra tabi kılınmasını reddetmek demektir.”
– Daggers Drawn’dan

Teknoloji, içinde geliştiği düzenin toplumsal ilişkilerinden bağımsız olarak, bir boşlukta gelişmez. [Teknoloji] bağlamın [ona anlam kazandıran koşulların] bir ürünüdür, ve bu nedenle kaçınılmaz olarak bu bağlamı yansıtır. Bu nedenle, teknolojinin tarafsız [nötr] olduğu iddiası tamamen temelsizdir. Mevcut toplumsal düzenin yeniden üretilmesini garanti altına almak amacıyla geliştirilen diğer sistemlerden –hükümet, meta değişimi, evlilik ve aile, özel mülkiyet …– daha fazla tarafsız olamaz. Böylece, ciddi bir devrimci analizin teknolojinin eleştirel bir değerlendirmesini içermesi zorunlu olarak gerekir.

Teknolojiyle, basitçe bireysel varlıklar olarak araçları, makinaları veya hatta “makina montajlanması”nı kast etmiyorum; aksine [toplumsal ilişkilerin] ömrünü uzatan ve ilerleten, toplumsal ilişkileri yeniden üretmek amacıyla tasarlanmış, bütünleşmiş bir teknikler, makinalar, insanlar ve maddeler sisteminden bahsediyorum. Başlangıçtan itibaren açık olmak için, ben toplumsal ilişkileri teknolojinin ürettiğini söylemiyorum; ama, [teknolojinin] hakim sistemin gereksinimleriyle uyumlu olarak [toplumsal ilişkileri] yeniden üretmek üzere tasarlandığını söylüyorum.

Kapitalizmin toplumsal ilişkilere hakim olmasından önce, araçlar, teknikler ve hatta pekçok makina yaratılmış ve belirli işlere uygulanmaktaydı. Hatta kelimenin tam anlamıyla teknolojik olarak nitelendirilebilecek, sistematik teknik ve makina uygulamaları bile vardı. Bunun çoğunlukla tam da iktidarın katı bir düzene ihtiyacı olduğu yerlerde –manastırlarda, engizisyonun işkence odalarında, kadırgalarda [savaş gemilerinde], iktidar için yaratılan anıtlarda, hanedanlık Çin’i gibi güçlü imparatorlukların bürokratik, askeri ve polisiye yapılarında– kullanıldığını görmek oldukça ilginç. Ancak bunlar, kendi başlarına veya kendi küçük toplulukları içinde yarattıkları araç ve teknikleri kullanma eğilimine sahip olan büyük bir halk kitlesinin günlük yaşamı açısından, oldukça çevreseldiler [marjinaldiler].

Kapitalizmin yükselişiyle beraber, kaynakların büyük ölçekte çıkarımı ve işlenmesi gereksinimi, o zamana değin toplulukça paylaşılan [bu kaynaklara] gelişmekte olan kapitalist sınıf tarafından kanlı ve acımasız bir şekilde el konulmasına; ve emek de dahil olmak üzere kaynakların kullanımındaki azami etkinliğe erişilmesine imkan verecek, gittikçe daha fazla entegre hale gelen teknolojik bir sistemin geliştirilmesine yol açtı. Bu sistemin amaçları, kaynakların çıkarılması ve işlenmesindeki etkinliği çoğaltmak ve sömürülenler üzerindeki kontrolü arttırmaktı.

Endüstriyel tekniklerin ilk uygulamaları ticari gemicilikte, askeri gemilerde ve plantasyonlarda [büyük ölçekli tarım alanları] gerçekleşti. O zamanlar gelişebilen bu en sonraki [plantasyonlar], kâr amaçlı büyük ölçekli çiftçilik yapılan yeni bir sistemdi. [Bu sistem], ağır işlerde çalışmaya zorlanan bol miktardaki sözleşmeli [ing. indentured, bağıtlı] hizmetkar ve suçlunun ortaya çıkmasını sağlayan, köylülerin –özellikle de Britanya’da– mülksüzleştirilmesi [topraksızlaştırılması] ve insanları evlerinden kopararak hizmetkarlığa zorlayan Afrika köle ticaretinin gelişmesi sonucunda gelişebilmişti. İlki de [ticari gemicilik] keza büyük ölçüde sömürülen sınıfların mülksüzleştirilmesine dayanıyordu –pekçokları kaçırılıyor ve gemilerde çalışmaya zorlanıyordu. Bu bağlamda dayatılan bir endüstriyel sistem, işçilerin bir makinanın dişlilerini oluşturduğu ve birinin dahi kendine düşeni yapmamasının işin tümünü riske atacağı, işin eşgüdümlülüğü yönteminde olduğu üzere mamül [imal edilmiş] makinalar montajından temellenmemektedir.

Ancak, bu sistemin, sistemin kendisini tehdit eden bazı belirli yönleri vardı. Farklı bilgi ve deneyimlere sahip çeşitli mülksüzleştirilmiş grupları biraraya getiren plantasyon sistemi, yasadışı bir birlik ve ortaklaşa bir ayaklanma için zemin hazırlayabilecek etkileşimlere fırsat yarattı. Keza gemilerde kölelere benzer bir durumda yaşayan gemiciler, farklı yerler arasında bir çeşit mülksüzleştirilenler arası enternasyonalizm yaratacak bir iletişim aracı işlevi gördüler. Kuzey Atlantik sahillerinde 1600 ve 1700′lerde farklı ırklardan mülksüzleştirilmişlerin dahil olduğu, yasadışı birlikler ve ayaklanmalar sicili oldukça esinlendiricidir; ancak, bu aynı zamanda kapitalizmi tekniklerini daha da geliştirmeye zorlamıştır. Irkçı ideoloji ve işbölümü [ing. division of labor] bileşimi, siyah kölelerle Avrupa kökenli sözleşmeli hizmetkarlar arasındaki bir uçurum yaratmak üzere kullanıldı. Bunun yanısıra, sermaye –her ne kadar ekonomik olduğu kadar toplumsal nedenlerle– malların ve kaynakların taşınması olmadan yapamasa da, [sermaye] büyük ölçekte satmak üzere kaynakların imalat yoluyla metalara dönüştürülmesine ağırlık vermeye başladı.

Metaların üretiminde küçük ölçekli zanaatkarlara dayanılması, pekçok nedenle sermaye için tehlike oluşturuyordu. Ekonomik olarak, yavaştı ve etkin değildi; ve yönetici sınıfların eline yeterince kâr bırakmıyordu. Ama daha önemlisi, zanaatkarların görece bağımsız olmaları onların kontrol edilmesini güçleştiriyordu. Kendi çalışma saatlerini, kendi çalışma hızlarını vb. kendileri belirliyorlardı. Böylece, gemilerde ve plantasyonlarda oldukça etkin olduğunu ispatlayan fabrika sistemi, metaların imal edilmesine de uygulandı.

Yani, endüstriyel sistem basitçe (ve hatta esas olarak bile) metaların imal edilmesinde daha etkin olduğu için geliştirilmemiştir. Kapitalistler metaların bu şekilde imal edilmesiyle özel olarak ilgili değillerdi. Onlar daha ziyade; basitçe sermayenin yayılması, kâr yaratılması ve refah ve iktidar üzerindeki kontrollerini devam ettirme sürecinin bir parçası olarak metaları imal ediyorlardı. Böylece, fabrika sistemi –ki bildiğimiz üzere teknoloji demek olan tekniklerin, makinaların, araçların, insanların ve kaynakların bütünleşmesi [yekpare bir bütün haline gelmesi]– üretim sürecinin en devamsız [salınımlı, düzensiz] kısmını –yani, insan emeğini– kontrol etmenin bir yolu olarak geliştirildi. Aslında fabrika, –insani kısımlarda dahil olmak üzere– her bir kısmın diğer kısımlarla içsel olarak bağlantılı olduğu devasa bir makina olarak şekillendirildi. Sınıf mücadelesinin sistemdeki zayıflıkları gösterdiği üzere, bu sürecin mükemmelleştirilmesi zaman almasına rağmen, bu merkezi amaç başlangıcından itibaren endüstriyel teknolojiye içkindi; çünkü, [endüstriyel teknolojinin] gerisinde yatan neden buydu. Ludditler [19uncu yüzyılda İngiltere'de makinaların işçilerin zararına olduğuna inananlara verilen ad, makinaları kırmalarıyla tanınırlar] de bunun farkındaydı, ve bu onların mücadelesinin kaynağını oluşturuyordu.

Kapitalizmde geliştirilen teknolojinin, kesinlikle kapitalist yönetici sınıfın hayatlarımız üzerindeki kontrollerini devamlı kılmak ve arttırmak üzere geliştirildiklerini fark edersek, işyerlerindeki sınıf mücadelesine yönelik olarak geliştirilmeyen teknik ilerlemelerin sıklıkla askeri ve denetleme tekniklerinde olması hiç de şaşırtıcı olmaz. Sibernetik ve elektronik, bilginin daha önce bilinmeyen düzeylerde toplanması ve depolanmasını sağlıyor; giderek daha fazla yoksullaşan ve potansiyel olarak isyankarlaşan dünya nüfusunun çok daha fazla gözetlenmesini mümkün kılıyor. Keza bunlar, yöneticilerin kontrolü hiç kaybetmeden iktidarı merkesizleştirmesine imkan tanıyor –kontrol tam olarak, geliştirilen teknolojik sistemin içinde bulunuyor. Tabii ki tüm toplumsal yüzeyi kontrol etmek üzere atılan bu ağ, aynı zamanda bunun oldukça kırılgan olduğu anlamına da geliyor. Her yerde zayıf bağlantılar var, ve yaratıcı asiler bunları buluyor. Ancak mümkün olduğunca bütünü kontrol etme gereksinimi; zayıf bağlantıları yeterince çabuk bir şekilde onarabileceklerini umarak, düzenin yöneticilerini bu riskleri kabule zorluyor.

Böylece bildiğimiz haliyle teknoloji; tekniklerin, makinaların, insanların ve kaynakların entegre endüstriyel sistemi, tarafsız [nötr] değildir. Yönetici sınıfın çıkarları doğrultusunda yaratılmış; asla bizim gereksinim ve arzularımıza hizmet etmeyi amaçlamayan, aksine hakim düzenin kontrolünü daimi kılmayı ve çoğaltmayı amaçlayan özel bir araçtır. Anarşistlerin çoğu devletin, özel mülkiyetin, meta sisteminin, ataerkil ailenin ve örgütlenmiş dinin içsel olarak tahakkümcü kurumlar ve sistemler olduklarını; ve kendi uygun gördüğümüz bir şekilde yaşamlarımızı belirlemekte özgür olacağımız bir dünya yaratmak istiyorsak yıkılmaları gerektiğini kabul eder. Aynı anlayışın endüstriyel teknolojik sisteme uygulanmaması gariptir. Fabrikaların hiçbir tür bireysel girişime alan bırakmadığı, iletişime her polis ajanının erişebildiği ve onun nasıl kullanılabileceğini saptadığı devasa sistemler ve ağlar [ing. networks] tarafından hakim olunduğu, bir bütün olarak teknolojik sistemlerin insanlara gereksinimin ellerden ve gözlerden, bakım yapan işçilerden ve kalite kontrol müfettişlerinden daha fazla olmadığı bu çağda bile; “üretim araçlarının ele geçirilmesi” çağrısında bulunan anarşistler hala var. Ancak, bildiğimiz teknolojik sistemin bizzat kendisi tahakküm yapılarının bir parçasıdır. Sermaye tarafından sömürülenlerin daha etkin bir şekilde kontrol edilmesi için yaratılmıştır. Hayatlarımızı geri almak için, bu teknolojik sistem –devlet gibi, sermayenin kendisi gibi– yıkılmalıdır. Özel araçlar ve teknikler söz konusu olunca, bunun anlamı tahakküm dünyasına karşı sürdürdüğümüz mücadelemiz içinde belirlenecektir. Ancak özgürlükte arzuladıklarımızı yaratmak için imkanların önünü açmak üzere, kontrol makinasının yıkılması gerekecektir.

Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “The Machinery of Control” (Willful Disobedience dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002).
http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=9368

Ekim 31, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, isyan, tahakkum / somuru | | Henüz Yorum Yok

DÜNYANIN BÜTÜN İŞÇİLERİ ÇALIŞMAYI BIRAKIN!


Gezegen ve insanlık tarihi, varoluşundan bu yana böyle muazzam ve vahşi bir yıkıma ve yok oluşa sahne olmamıştı. İnsanlığın 3-4 milyon yıllık varlığının şu son 200 yılda bu kadar tehlikeli ve ölümcül olmamıştı. Gezegen ve insanlık bir kıyametin kıyısında…

İktidarlarını asırlardır baskı, kan, zulüm, zor ve kölelikle sürdüren tahakküm mekanizmaları, Sanayi Devrimi’nden bu yana iktidarlarını koruyabilmek, geliştirmek ve yayılabilmek için özgürleştirici olduğu inancıyla “ilerleme, gelişme ve modernlik” kavramları adı altında bütün toplum tarafından sahiplenilen teknolojiyi ve acizleştiren uzmanlaşmaya yol açan işbölümünü kullana gelmektedir.

İnsanlık Sanayi devriminden bu yana, kapitalizmin temel kaynaklarından biri olarak birer üretim aracına ve bir makinenin dişlisine indirgenmiş durumdadır. Hayatlarımız ve değerlerimiz çalışma ve iş hayatı tarafından işgal altındadır. Çalışma ve iş daha önceleri kölelerin efendileri için yapmak zorunda oldukları bir uğraşken son iki asırda insanoğlunun en büyük değeri haline gelmiştir. Üretmek, çalışmak, çalışkanlık, üretkenlik kavramları sistemi ayakta tutan ve sistemin üzerine dayandığı en büyük değerlerdir.

Sanayi toplumunun ikinci asrında yaşayan bir nesil olarak bu değerleri bugünden sorgulamak ve eleştirmek imkansız gibidir. Çünkü doğduğumuz günden bu yana hayatımızda “çalışmak, çalışmak ve hep çalışmak” olmuştur. Sistem insanlığı çalışmanın esaretine iterken aynı derecede de acizleştiriyor ve hayatta kalabilmek için çalışmak farz kılınıyor.

Fakat “çalışmak=hayatta kalmak” müthiş ve saçma bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Hayatta kalmak için çalışmak zorunda olmaya inanmak bugünkü uygarlığın en içi boş ve acizleştiren inançlarından biridir. Bugüne kadar bir işçinin açlığını gidermesi için bir fabrikada ömrü boyunca vida sıkmak zorunda olması, bir ofis çalışanının susuzluğunu gidermesi için bütün gününü bilgisayar başında ve dört duvar arasında kırtasiye işleriyle uğraşarak geçirmesi ve teknolojinin her geçen gün daha da gelişmesiyle kendi kendisini sürdürmesi ve yenilemesi için her geçen gün yeni angaryaları insanın gündelik yaşamına empoze etmesi kadar saçma bir yaşam biçimi görülmemişti. İnsanoğlu bir zamanlar kendi yiyeceklerini üretebilirken veya toplayabilirken, kendi barınmalarını sağlayabilirlerken veya kendi sağlıklarını koruyabilirken kısaca kendi kendilerine hayatta kalabilirken bugün yaşamlarını teknolojinin, ilerlemenin ve uzmanların ellerine teslim ederek acizliklerini gönüllü olarak ilan etmiş durumda.

İş saatlerinin ve çalışmanın daha azalacağı inancı öngörülerek geliştirilen teknoloji bugün her geçen gün artan angaryalara, yeni teknolojilere ve kendi kendisini sürdürmeye gereksinimi olduğundan insanlığı aksine daha fazla çalışmanın ve iş hayatının batağına sokmaktadır. Her geçen gün yeni teknolojiler ve yeni sektörler ortaya çıkıyor. Teknoloji ve sanayi özü itibariyle insanın değil teknolojinin ve sanayinin ihtiyacına göre işliyor. Teknoloji ve sanayi toplumu insanlığı her geçen gün kendisine bağımlı kılıyor. En basit yeteneklerimizi bile bize unutturarak teknoloji ve makine karşısındaki acizliğimizi yüzümüze vuruyor. Gündelik yaşamdaki en basit yeteneklerimizi bile iş ve çalışma hayatının hızına yetişebilmek için pratik olmak adına feda ediyoruz. Hayatlarımızı ve hayatlarımız üzerindeki sorumluluklarımızı uzmanların, eksperlerin ve bilir kişilerin ellerine teslim ediyoruz.

Teknolojinin ve daha fazla çalışmanın insanlığı bu acizlikten, gezegeni de yok oluştan kurtaracağını düşünüyoruz. Fakat kesinlikle yanlış düşünüyoruz..Çünkü bugün gezegeni ve insanlığı yok eden şey çalışmanın üzerinde temellendiği TEKNO-ENDÜSTRİYEL KAPİTALİST UYGARLIĞIN ta kendisidir.

Gezegeni kendi gelişimi ve çıkarı uğruna sömüren, talan eden, yok eden, insanlığı bir makinenin dişlisine indirgeyip birbirine düşüren, kendi yaşamını bile sürdüremeyecek kadar acizleştiren, dört duvar arası ve havasız olan kentlere hapseden, aç bırakan, katleden, köleleştiren insan dışındaki diğer canlıları teknolojinin emrindeki kölelere dönüştüren, onları katleden, kitlesel olarak imha eden bu sistem kendi varlığını ancak insanların onun için çalışmasıyla sürdürebilir. Onun için çalışacak kimse bulamazsa birkaç gün içinde çöküş sinyalleri vermeye başlar.

Onu ortadan kaldırabilmek için onun yaşam kaynaklarını sorgulamak kaçınılmazdır. Onun olmazsa olmaz değerlerine ve dayanak noktalarını sorgulamadığımız sürece varlığını sürdürecek ve sistem kendisini yeniden üretecektir.

Medya ve her türlü beyin yıkama aygıtı bize uygarlığın değerlerini fazlasıyla empoze etmiş görünüyor. Bu sistemi topyekün ortadan kaldırmakta ve her türlü tahakküm biçimini parça parça etmekte samimi olan Devrimci hareket bu sistemin üzerinde temellendiği “ilerleme, demokrasi, modernizm, teknolojik gelişme, çalışma-üretim” gibi değerleri sorgulamalıdır. Bu değerler sistemin insanlık arasında filizlendiği en meşru kavramlardır.

Tahakkümün ve köleliğin filizlendiği yer olduğuna inandığımız bu değerler, bugün ilaç şirketlerinin ilaçlarını satabilmeleri için yeni salgın hastalıkları yaymasını ve insanların her geçen gün tıp endüstrisine daha da bağımlılaşmasını, otomobil endüstrisinin küresel ısınmanın birinci nedeni olmasını ve muazzam bir ekolojik yıkımı getirmesini, hayvan endüstrisinin dünyayı hayvan otlakları açmak için çöle çevirmesini ve ormansızlaştırmasını,insanların gündelik yaşamın stresinden ve rutininden her geçen gün anti-depresanlara daha da bağımlılaşmasını, teknolojileri sürdürmek ve geliştirmek için yeni teknolojilere ihtiyaç duyulmasını ve angaryaların artmasını ve bu tekno-endüstriyel sistemin bitmek bilmeyen enerji kaynaklarına ihtiyaç duymasını ve bu ihtiyacını gidermesi için doğayı ve uygarlığın elinin değmediği alanları talan etmesini içeriyor.

Bizlere ihtiyaç olarak sunulan şeyler, aslında tamamen tekno-endüstriyel kapitalist sistemin ihtiyaçlarını karşılamak adına bize ürettirilen şeylerdir ve bu sistemin yıkımı yolunda mücadele etmek için sistemin can damarı olan üretimi reddetmek ve durdurmak gerekiyor. Olası yıkıcı bir hareketin özgürlükçü, çalışmanın, işbölümünün ve dolayısıyla teknolojiyle gelen uzmanlaşmanın olmadığı yerel ve desantralize bir yaşam biçimini geliştirmesi gerekiyor.

“Çalışmayı bırakın!” sloganı mantıklı bir öneri gibi görünmese de, arzuladığımız karşıt hareketin özgürlükçü ve tahakküm ilişkilerinin kırıntısının bile olmadığı, yerel ve doğayla uyumlu ilişki biçimlerini geliştirmesi halinde sistem adına çalışmak yerine, kendi kendimize, bize unutturulan yeteneklerimizi ve becerilerimizi yeniden kazanacağız ve kendi hayatlarımız üzerindeki kontrolü alabileceğiz.

Karşıt hareketin, çalışmak gibi sistemin kendini meşrulaştırdığı ve yeniden ürettiği değerleri yüceltmekten çok reddetmesi gerekiyor. Bu reddediş yaşam derdi olmayan, aylaklığı savunan küçük burjuva bir tavır değil, aksine hayatta kalmak ve ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için sorumluluk almakla alakalıdır. Ve sistemin can damarı olan çalışmanın ve üretimin karşısında bireysel değil toplumsal bir başkaldırıyı öneriyoruz. Çünkü biliyoruz ki, sistem üretim olmadan işleyemez.

Bunun için devrimi beklemek yerine, sistemi yeniden üretmeyeceğimiz ilişki biçimleri geliştirmek gerekiyor. Kendi hayatlarımız üzerinde kontrol alabileceğimiz, dayanışmayı ve paylaşımı merkeze alan yerel ilişki biçimlerine ihtiyacımız var. Özgürlükçü ilişki biçimlerini şimdiden yaratmadığımız sürece, devrimden sonra özgürlüğe ulaşmak bir hayalden öteye gitmeyecektir.

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=19233

Ekim 31, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, isyan | | Henüz Yorum Yok

KÜRESEL KAPİTALİZME KARŞI GEZEGENSEL İSYAN!

19-21 HAZİRAN TARİHLERİNDE SELANİK’TE GERÇEKLEŞEN EYLEMLERE DESTEK AMACIYLA İSTANBUL’DA DAĞITILAN BİLDİRİ….

Kapitalist p..ler 19-21 Haziran tarihleri arasında Yunanistan’ın Selanik kentinde yine gezegenin geleceği ve nasıl sömürüleceğini tartışmak üzere bir araya gelecekler…

Her zamanki gibi gezegenin ve üzerinde yaşayan canlıların daha fazla mahvedilmesiyle sonuçlanacak kararların alınacağı bu buluşmaya karşı muhalifler, anti-kapitalistler, anarşistler ve sosyalist-komünistler de orada olacaklar. Kapitalizme karşı öfkelerini haykırırlarken kendi alternatiflerini de halklara sunacaklar. Kimisi burjuva iktidarına karşı proletarya iktidarını önerecek, kimisi daha demokratik ve devletin daha az müdahale ettiği bir kapitalizm önerecek, kimisi de bütün iktidarlara karşı işçi konseylerini, sendikalarının veya birliklerinin oluşturduğu federasyonları önerecek…

Fakat kimse (belki de çok az kişi) gezegeni tehdit eden gerçek sorunun uygarlığın ta kendisi olduğu konusunda bir şeyler söylemeyecek. Bir çok eylemci sanki sorun sadece üretim araçlarının kontrolünün kimin elinde olduğuymuş gibi, kapitalizme saldıracak fakat uygarlık, teknoloji gibi kavramlara dokunmayıp onlara özgürlükçü bir nitelik atfedecek. Çünkü bir çoğumuza göre uygarlık insan olmanın ayrıcalığı, teknoloji ise doğaya karşı verilen mücadelede kurtuluş ve özgürlük silahımızdır. Hiçbirimiz medeniyetin ve konforun cazibesinden vazgeçmek niyetinde değiliz. Konfor, kolaylık, pratiklik, rahatlık ve insan olmanın ayrıcalıklılığı bugünkü uygarlığı ve teknolojiyi karşılıklı besleyen duygulardır. Hayatımız bu duygular üzerinden döner.

Ya, doğamızda var olan vahşilik, özgürlük, insanilik, doğrudanlık ve vicdani duygularımız…? Bu duygularımızı nasıl besleyeceğiz?

Daha eskisiyle kıyasladığımızda son 10.000 yıldır gezegende ne olup bittiğine bir baksanıza…Doğadan kopuş, yabancılaşma, evcilleşme, çalışma zorunluluğu, salgın hastalıklar, ekolojik yıkım, doğal ortamların yok edilmesi, doğal ormanların katli, erkek egemenliği, toprak için savaşlar, devletler, ordular, silahlar, katliamlar, küresel ısınma, boğucu endüstriyel kentler, trafik kazaları, hormonlu yiyecekler, obezite, kar için hastalık yayan ve iyileştiren tıp, hayvan türlerinin genetik veya türsel tahakkümü veya evcilleştirilmeleri, hayvan endüstrisi, yollar, virüs gibi genişleyen kentler ve daha sayısız bir çok sorun…

Sizce bunun tek nedeni sadece Kapitalizm mi? Tabii ki, hayır. 10.000 yıl öncesine tarım hayatına geçilene kadar bu sorunlardan hiçbiriyle karşılaşılmazken, doğadan kopuşla karşılaşılmaya başlanmıştır. Kısacası bütün sorunlar Uygarlıkla birlikte ortaya çıkmıştır.

Ve bugün verilmesi gereken mücadele Uygarlığın ta kendisine karşı verilmelidir. Aksi takdirde tarih her zaman tekerrür edecektir. Artık bir iktidardan başka birine, bir tahakkümden bir diğerine geçmek yerine top yekün bir yıkım istiyoruz. Devletlerin tahakkümü yerine teknolojinin ve uygarlığın tahakkümünü istemiyoruz.

İnsanlığın doğayla iç içe, ekolojik, kendi doğal yaşam alanlarında, hayvan-insan evcilleştirilmesinin, işbölümünün, çalışmanın, fabrikaların, kentlerin, otomobillerin, toplu taşıma araçlarının, yolların hayvan çiftliklerinin, devletlerin, orduların, federasyonların, işçi konseylerinin vs. olmadığı, yaşamak için teknoloji yerine işbölümünü gerektirmeyen küçük aletlerin kullanıldığı, küresel olmayan, özgür, anarşik ve vahşi bir gezegen istiyoruz.
İSYAN EDİLECEKSE UYGARLIĞA KARŞI OLMALI!

Ekim 31, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-kapitalizm, eko-savunma, isyan, sistem karsitligi, tahakkum / somuru | | Henüz Yorum Yok

BİLİM KAPİTALİZMİN İKTİDAR ARACIDIR

“BİLİM VE İKTİDAR” KİTABINDAN NOTLAR

-Dünyanın tüm bölgelerinde uygarlığa geçiş, işbölümünün kast sistemlerinin ve toplumsal eşitsizliğin belirlenmesiyle eş anlı olarak gerçekleşti. Mısır’daki piramitler ya da Çin Seddi için kölelerin çalıştırılması zorunluydu. Şiddet uygarlığın ayrılmaz bir parçası olageldi—Ilya Prigogine (Önsöz)…

*UYGARLIK ŞİDDETE DAYANIR…

-Bilim, Endüstri Devrimiyle eski toplumun geleneksel değerleri yerine kendi faaliyetinin iktidara yardım etmesini sağladı – Augusto Forti (Giriş)

*BİLİM KAPİTALİZMİN İKTİDAR ARACIDIR!

-2. Dünya Savaşı boyunca yürütülen askeri araştırmalar jet motoru, uyduları, dünya çevresinde yörüngeye oturan roketler, radar, elektroniğin ve bilgisayarların gelişmesi, DDT, penisilin ve daha bir çoklarının geliştirimesi gerçekleşti. Bilim, savaşın kazanılmasında etkili oldu—Augusto Forti (Giriş)

*2. DÜNYA SAVAŞI ESNASINDA BİLİM MUAZZAM ADIMLAR ATTI.

-Bilimin bize anlattıkları doğru olabilir, ama önemli olan yalnızca hakikat değildir –Federico Mayor

*BİLİM HERŞEYİN ÇARESİ DEĞİLDİR.

-İnsanın sömürülmesinin yeni değişkenleri, kol emeği, çalışma saatleri, ücret düzeyleri ve fabrika disiplini değil yalıtılma, ayrı tutulma, yalnızlık, ihmal edilme ve dışlanmadır.

*SÖMÜRÜ BİÇİMLERİNİN DEĞİŞİMİ…

-Bu yüzyıl İktidarın rasyonelleşmesine dayanır…

-Modern bilimsel düşüncenin kökeni Eski Yunan’a ve Akdeniz dünyasına dayanır –Augusto Forti

-Teknoloji gerçek fabrika sistemidir. Fabrika sistmi gerçek bir sistem olarak yani bir kurallar ve yönetmelikler kompleksi olarak görülür ki, bu da özünde teknolojinin hem bir pratik hem de aynı zamanda bir iktidar yapısı olduğu anlamına gelir.
Endüstri Devrimi geleneksel rutinden bir kopmayı işaret eder ve iktidarın farklı toplumsal failler arasında yeni bir dağıtımının yapılmasını zorunlu kılar—Franco Ferrarotti

*TEKNOLOJİ BİR İKTİDAR BİÇİMİDİR…

-Hem MArx hem de Marksistler teknolojinin yalnızca üretim sürecindeki arabulucu bir alet olmadığını göremiyorlar. Teknoloji, fabrika sisteminde doğrudan doğruya bir üretici güç haline gelmiştir ve doğrudan doğruya bir toplumsal rol oynar ve iktidarı yönlendirir.

*TEKNOLOJİ NÖTR DEĞİLDİR..

- Fransız Devriminden sonra insanlık doğal yerini yeniden inşa etmek zorundaydı; toplum bütünsel yeniden inşaya ihtiyaç duyuyordu. Yeni değerlerin keşfedilmesi ve bu değerlerin çeşitli toplumsal grupların temel ön varsayımları olarak işlev görecek şekilde formülleştirilmesi zorunluydu. Bireysel istenç, doğası gereği anarşizandır ve bundan dolayı bireysel istence güvenilmez. Ama bundan dolayı bireysel istence güvenilmez. Ama bunun tam tersine bilimin özneler arası bağlayıcı bir değeri vardır. Bilim bireysel tercih ilkelerine yaslanmaz. 18. y.y.’da Batı dünyasının büyük Endüstriyel ya da kapitalist piyasa ekonomilerinin ortaya çıkışından büyülenmişizdir. Bizler bugün hala 18. y.y. felsefi, ekonomik ve politik terimleri bazında kapitalizmden sosyalizme konuşuyor ve düşünüyoruz ve yeni toplumsal gerçekliklerin bundan böyle bu kategoriler içerisinde özümsenmeyeceğini fark etmiyoruz. Oysa 18. y.yılın ideolojik kavramsal çerçevesi eskidi.

*BİLİM FRANSIZ DEVRİMİNİN ÖNGÖRDÜĞÜ İKTİDARIN EN ÖNEMLİ ARACI HALİNE GELDİ

*BİLİM, BİREYSEL İSTENCE DAYANAMAZ, ÖZNELERARASI BAĞLAYICILIĞA DAYANIR.

-İktidardaki insanlar ancak bilimsel kültürün sağladığı araçlar hizmetlerine sunulduğu ölçüde yaşayabilir. Savaşabilir ve gerçekten güçlü olabilirler.

*İKTİDAR BİLİME DAYANIR.

-Bilim ve bilim adamları sıklıkla var olan iktidarlara hizmet eder.

*BİLİM İKTİDARA HİZMET EDER…

-Bilim bir kez tamamen örgütlü bir grup faaliyet haline geldikten sonra neredeyse kaçınılmazcasına bürokratikleşme eğilimine girer. Bunun bireysel yaratıcılık yeteneği üzerinde bariz şekilde olumsuz bir etkisi vardır.—Franco Ferrarotti (Endüstri Devrimi ve Bil. Tek. İkti.)

*BİLİM BÜROKRATİKLEŞME EĞİLİMİNDEDİR. BİREYSEL YARATICILIĞI YOK EDER.

-Bilim günümüzde devlete ihtiyaç duyar. Bilim 2. Dünya savaşından sonra dev bir girişim haline geldi. Bugün hükümetlerin para yardımı olmaksızın geliştirilebilecek tek bir bilimsel proje dahi yoktur muhtemelen..

-Tıp alanında Devrim 1937 yılında kükürtlü ilaçlarla başladı. Bu devrim, insana binlerce yıllık çaresizliğinden sonra, J. Bernard’ın anlatımıyla çok uzun bir süredir toplu ölümlere neden olan ölümcül hastalıklarla baş etme gücünü verdi- Gerard Huber

-20. y.y.’ın iktidarları ırksal ya da toplumsal ideolojilerini açıkça biyoloji üzerine kurdular. Bu doğal ayıklanma teorilerinin kullanılmasında ve bunların bir toplumsal eleme ve hiyerarşileştirme şemasına izdüşümünden oluşan “Sosyal-Darwincilikten” beslenir (3. Reich Nazi otoriteleri ve SSCB’deki Lisenkocular)

http://yabanil.net/?p=148

Ekim 31, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-kapitalizm, sistem karsitligi | | Henüz Yorum Yok

GDO’LU BESİNLERLERLE ZEHİRLENME ÖZGÜRLÜĞÜ BAŞLIYOR – Tayfun Özkaya

Picture 13

Gündemin domuz gribi ve açılım ile bu kadar yüklü olduğu bu günlerde 26 Ekim pazartesi günü Resmi Gazetede Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan bir yönetmeliğin zamanlaması doğrusu GDO severler için çok uygun idi. Yönetmelik Türkiye’yi GDO’ların ithaline ve kullanımına açtı. Artık GDO’lu ürünlerle zehirlenme özgürlüğü başlamıştır. GDO’lu ürünleri topluma yedirmek için önce haberi farkına varmadan yedirmek gerekir diye bazıları düşünmüş olabilir mi? Pazartesi medya bu olayla hiç ilgilenmedi. Salı günü ise birçok gazete ve web sayfasında haber ters verilmişti. Kimisi mamalarda artık GDO kullanılamayacağını, kimisi de Türkiye’ye GDO’ların giremeyeceğini yazıyordu. Yüzeysel izleyiciler için nerede ise çok güzel bir haber vardı.

GDO’lu ürünlerin sağlığa etkileri hayvanlar üzerinde yapılan epeyce araştırmaya konu oldu. Sadece bir tanesini verelim. İskoçya Rowett Enstitüsü’nden Dr. Arpad Pusztai’nin GD patates ile beslediği farelerin tümünün iç organlarında küçülme, sindirim sistemlerinde bozukluk, bağışıklık sistemlerinde çökme, kan yapılarında bozulma ve mide çeperlerinde kalınlaşma görüldü.           

Okuduğunu anlayacak herkesi yönetmeliği kendi gözleri ile okumaya çağırıyorum. Merak etmeyin beş sayfadan fazla değil. Bundan sonra sizin ve çocuklarınızın ne yiyeceği sizin elinizde. İnternette adres yerine  rega.basbakanlik.gov.tr yazıp tıklayın ve 26 Ekim 2009 tarihli Resmi Gazeteyi açıp kendiniz okuyun.

Madde 5/2’de yazanlar şöyle: 

“İthal edilen, üretilen veya dağıtımı yapılan GDO’lu gıda veya yemin çevre, insan veya hayvan sağlığı açısından olumsuzluğu tespit edildiğinde, gıda veya yem işletmecisi sağlığı ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak, Bakanlığı, diğer ilgili mercileri ve tüketicileri acilen bilgilendirmek ve söz konusu gıda veya yemi, piyasadan geri çekmek zorundadır.”

          Emriniz olur. Az sayıda istisnası ile dünyanın neresinde görülmüş, bir şirketin “yoğurdum ekşidir” dediği. Hindistan’da GDO’lu pamuğun verimsiz ve zararlı olduğunu 19 araştırma söylediği halde, bu araştırmaları hangi şirket dikkate almıştır.  

Madde 5/3’de şunlar yazıyor:

“GDO lu ürünlerin, bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasaktır.”

Yani “aslında GDO’lar zararlıdır, bu yüzden bebekleri şimdilik affediyoruz. Büyüyünce onlar da başlarlar yemeğe” demekteler. Daha başka söze gerek var mı?

Madde 5/7’de şunları okuyoruz:

  “Gıda veya yemin % 0,5 ten fazla izin verilmeyen GDO içermesi halinde ithalatına, işlenmesine, nakline, dağıtımına ve satışına izin verilmez.”

İnsan veya çevre sağlığına zararlı bir ürünün azıcık karışmasının bir sakıncası olmadığı söylenmek isteniyor. Birazcık mikrop zarar vermez gibi bir ifade. Zararlı bir organizmanın şakaya gelmeyeceğini bilmiyorlar mı?

Madde 5/8’de şunları okuyoruz:

GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz.”

Eee, pes yani. GDO’lu gıdaları üretenler o kadar ürünlerine güvenmiyorlar ki her hangi bir gıda üreten bir şirket paketin üzerine ürününde GDO kullanılmadığını yazamıyor. Tarım Bakanlığına öneriyoruz: “trans yağ kullanılmamıştır”, “katkı maddesi kullanılmamıştır”, “domuz eti kullanılmamıştır” yazılmasını da yasaklasınlar. Ne farkı var? Çok mu masum bu madde. Bu isteğin ABD’de GDO’lu ürün üreten şirketlerin talebi olduğunu biliyorlardı şüphesiz. 

GDO’ya Hayır Platformunun da açıkladığı gibi “GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların ve ürünlerinin de GDO’lu sayılması ve dolayısıyla etiketlenmesine ilişkin hiçbir maddenin yönetmelikte yer almaması da insan sağlığının hiçe sayıldığının en büyük göstergelerinden biridir.” İçtiğiniz süt artık çok daha tehlikeli olacak.

Yönetmeliği çiğneyenlere verilecek para cezaları büyük şirketleri ürkütecek düzeyde değildir.

Bütün bunlar insanlarımıza, çevreye yapılan bir zulüm değilse nedir? Artık GDO ile zehirlenme özgürlüğünüz var.

Ya şimdi ayağa kalk ve itiraz et,

Ya da sistemin mezbahasında uslu koyun olduğunu itiraf et.

Ekim 28, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-kapitalizm, bu topraklar, tarim gida GDO | | Henüz Yorum Yok

GDO’LAR SERBEST BIRAKILDI. ÜRETİCİLER VE TÜKETİCİLER BÜYÜK TEHDİT ALTINDA!!!

http://www.ekolojistler.org/gdolara-izin-veren-yonetmelik-yayinlandi-.-ureticiler-ve-tuketiciler-buyuk-tehdit-alt.html

n698280760_758165_2887

GDO’lara İzin Veren Yönetmelik Yayımlandı
ÜRETİCİLER VE TÜKETİCİLER BÜYÜK TEHDİT ALTINDA!!!

Tohumluklar dışındaki genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünlerini içeren gıda ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları kapsayan “Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmelik” 26.10.2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara karşı çıkan ekolojist örgütler ise tepkilerini dile getirmek için yeni bir eylemlilik sürecine hazırlanıyor..

Gdo’ların yem ve gıda olarak kullanılmasına izin veren yönetmelikle ilgili bir açıklama yapan Ekoloji Kolektifi, “Gdo’lara izin veren hükümete seslenerek, Kopenhag iklim değişikliği zirvesine giderken gdonu da al git” dedi. Geçtiğimiz hafta Akdeniz Üniversitesi’nin biyoteknolojik yöntemlerle tarımsal üretime izin veren yönetmeliğine dava açıldığını söyleyen açıklamada, gıdayı tekellerine almak isteyen şirketler ülkeyi yönetiyor denildi.

Yapılan açıklamada “Tarım ve Köy İşleri Banklığı tarafından yayımlanan gdolara izin veren bu yönetmelik ile Türkiye gıda emperyalizminin tutsağı haline gelmiştir, bundan sonraki süreçte kentliler yedikleri besinlerin, köylüler ve çiftçiler ise ürettikleri ürünlerin geleceğinin ellerinden alındığını bilmelidir” denildi. Açıklamanın devamında ise şu ifadelere yer verildi.

“Türkiye’de yaklaşık beş yıldır Biyogüvenlik sistemine ihtiyaç duyulduğunu Gdoya Hayır Platformu bileşenleri ile haykırıyoruz. Buna karşın gıdayı ve tohumu gdolardan koruyan bir yasayı hükümet çıkarmamak için ayak diriyor. Bu da yetemezmiş gibi Cartagene Biyogüvenlik Protokolün’deki yükümlülüklerinin bile gerisinde bir yönetmelikle Türkiye’nin kapılarını gdolu ürünlere sonuna kadar açıyor. Gıda ve yemlerde gdo kullanımını serbest bırakıyor.

Sınır Kapılarında Denetim Yok

Sadece antibiyotiğe direnç geni taşıyan gdolu gıdalar ile gdolu bebek mamalarının ülkeye girişi yasaklanıyor. Peki bu ürünlerin ülkeye giriş yapmadığının tespitinin nasıl yapılacağını soracak olursanız, bakanlık bu konuda bile hiçbir tedbir almaya gerek duymuyor. Bu konuda gerektiğinde bir düzenleme yapılacağı belirtiliyor. Peki bu hükümetin sayın Bakanlığı siz denetimini yapmadığınız bu ürünlerin ülkeye girip girmediğini nasıl denetleyeceksiniz. Daha önce sorduk bir kez daha soruyoruz, çocuklar için zararlı gördüğünüz gdolar neden büyükler için zararlı değildir.”

Basitleştirilmiş İzin Sistemi

Gdolu ürünleri Türkiye’ye ithal etmek isteyen kişi ve şirketler için basitleştirilmiş bir izin sistemi getiren yönetmelik kapsamında gdolu gıda ve yemlerin risklerinin hangi kriterlere göre yapılacağına ilişkin bir düzenleme yapılmıyor. Bu gıda ve yemlerin hangi koşullarda riskli olacağının belirli koşullara bağlanmamasının tüketiciler ve üreticiler açısından büyük sakıncaları olacağını belirten Ekoloji Kolektifi, “ekonomik ve sosyal risk kriterleri belirlenmediğinde, bu ürünlerin takibi ve denetimi konusunda bir alt yapı oluşturulmadığında, yem olarak giren ürünlerin tohum olarak kullanılmasının önü alınamayacağı gibi, bu gıdalardan kaynaklı yaşanacak sağlık sorunlarının da neler olduğunun tespitinin mümkün olamayacağını” belirtiyor.

GDO’lu Gıdalara Etiket Bile Yok

Genetiği değiştirilmiş ürünleri tüketmek istemeyen tüketicilere seçme hakkı bile tanımayan bu yönetmelik uyarınca ancak binde dokuzun üzerinde gdo içermesi durumunda bu gıda ve yemlerin etiketleneceğini düzenleniyor. Buna göre tüketicilerin hangi üründe gdo olduğunu bilebilme olanağı da tamamen ellerinden alınıyor. Gdosuz ürün üreticilerinin ise ürünlerinin üzerinde gdosuz olduğunu belirtmeleri yasaklanıyor.

GDO’lu Yemler Tohum Olarak Kullanılabilir

Gdolu yemlerin hayvanlar tarafından tüketilmesi ve hayvanlardan da insanlara bu gdoların geçişi karşısında bu ürünleri ithal eden, satan ve kullandıran kişilere hiçbir cezai sorumluluk getirilmiyor. Aynı zamanda bu yemelerin tohumluk olarak kullanılmasının nasıl engelleneceği, tohumluk olarak kullanıldığı zaman yaptırımın ne olacağı da yönetmelik de düzenlenmiş değil. Bu durum ülkenin genetik varlıklarını tehdit edeceği gibi tarım ve hayvancılık sistemlerinde de onarılmaz yaralara yol açabilir.

Köylüler ve Çiftçileri Zor Günler Bekliyor

Bu ürünlerin kullanılmasından doğacak zararla ilgili şirketlere para cezası dışında bir yaptırım ise öngörülmemiş. Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması Ve Uygulanmasına Dair Kanun, Yem Kanunu, Gıdaların Üretimi, Tüketimi Ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun hükümleri uyarınca, gdolu gıda ve yemlerden doğacak zararlarla ilgili adli ve idari para cezası öngören yönetmelik çiftçilerin ve köylülerin bu ürünleri kullanımlarından kaynaklanan doğrudan ve dolaylı zararlarının nasıl tazmin edileceğine yönelik bir ip ucu bile sunmuyor. Bu durumda ekosistem ve tarımsal yapılarda onarılmaz tahribata yol açan gdo üreticisinin ürünlerinin piyasadan toplatılması ve uygulanacak para cezası ile kurtulmasının alt yapısı oluşmuş durumda.

Dipten Gelen Sese Kulak Verin

Ekolojist sosyalist çiftçi, tüketici, kentli ve köylü örgütleri tarafından dava konusu edilmesi beklenen yönetmelik, iklim değişikliği zirvesine hazırlanan Türkiye’nin politik yönelimini de ortaya koyuyor. Aralık ayı içinde BM 15 taraflar Konferansı kapsamında iklim değişikliğine neden olan gıda, su, enerji, tarım gibi konularda, hükümetin gıdayı, suyu, toplum sağlığını önceleyen politikalara ağırlık vermeyeceğini gösteriyor. Gıda egemenliği ekseninde, tohumun ve tarımın kamusal politikalarla desteklenmesi; fosil yakıtlardan vazgeçilmesini, kentlerin kapitalist dönüşümüne karşı yeni bir sürece hazırlanılması gerektiğinin altını çizen Ekoloji Kolektifi, önümüzdeki günlerde, gıdanın, suyun, toprağın ve toplumun geleceği için dipten gelen dalga adı altında pek çok örgütün birleşik bir eylem süreci yaratacağını vurguluyor.

Ekolojistler.org haber
26.10.2009 Pazartesi

Ekim 26, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, tarim gida GDO | | Henüz Yorum Yok

Guatemala’da iki yerli lideri “maden şirketi” tarafından katledildi

- – 01 Ekim 2009

Guatemala’da iki gün içinde iki yerli lideri katledildi ve onlarca kişi de yaralandı. 27 Eylül günü Las Nubes’te yer alan Kanadalı HudBay Minerals’e ait Guatemala Nikel Şirketi’nin işlettiği nikel madeninin güvenlik görevlilerinin açtığı ateşte bir Qeqchi yerli lideri katledildi, bir düzine kişi de yaralandı. HudBay Minerals ise yaptığı açıklamada, katledilen kimse yokmuş gibi davranarak, madeni protesto eden göstericilerin şiddet olayları çıkararak şirketin beş güvenlik görevlisini yaraladığını iddia etti.

HudBay Minerals’in açıklamasında göstericilerin sağa sola saldırarak araçları ateşe verdiği, yerel bir polis karakolunu basarak buradan silah çaldıkları, ABDli bir STK’ya ait bir hastaneyi yerle bir ettikleri ve onlarca kişiyi yaraladıkları iddia edildi. Ancak bütün bu olaylara dönük en ufak bir iz bulunmaması ya da Guatemala polisinin iddia edilen olaylara dönük herhangi bir soruşturma açmaması, HuDBay Minerals’in yalan söylerken ayarı kaçırdığını ortaya koyuyor.

Olaya ilişkin hazırlanan ilk tutanakta şirketin güvenlik görevlilerinin madeni protesto eden yerlilere AK-47 makineli tüfeklerle ateş açtıkları ve topluluğun önde gelen kişilerini öldürmek üzere hedef gözeterek ateş ettikleri belirtilirken tutanakta, şirketin muhtemel amacının o bölgedeki yerlileri topraklarından kovmak olabileceği iddiası da yer aldı. Olayda hayatını kaybeden yerli liderinin Adolfo Ichi Chamán adlı bir öğretmen olduğu açıklandı.

Bir gün sonra bir silahlı saldırı daha

Chamán’ın cenazesinin kitlesel katılımla gerçekleştirildiği gün, yine El Estor bölgesinde yerli eğitimcileri ve aktivistleri taşıyan bir minibüse ateş açıldı. Bu saldırıda da Martin Choc adlı bir öğretmen hayatını kaybederken en az dokuz kişi de yaralandı.

Kanadalı şirketlerin sicili kabarık

Dünyada maden işletmeciliğinde neredeyse tekel konumunda olan Kanadalı maden şirketlerinin sicili oldukça kabarık. Maden işlettikleri yerlerde doğal hayatı tahrip eden, yaşayan halkı sürdüren, maden karşıtı hareketin aktivistlerini orduyla işbirliği içinde katleden şirketler, medyaya verdikleri rüşvetlerle de kamuoyu oluşturmak konusunda uzmanlaşmış durumdalar.

Madencilik faaliyetlerini yürütebilmek adına sahte ÇED (çevre etki değerlendirmesi) raporları, doğal hayatı yok etme, yanlışlıkla olan “kazalar”, yerli topluluklarının sürülmesi, rüşvet, yolsuzluk ve her türlü ahlaksızlığı hayata geçiren şirketlerin ciddi bir bütçeye sahip olmaları da Guatemala’da gayrı resmi bir saadet zinciri kurmalarını sağlıyor.

[UpsideDown World / Latinbilgi – S.T.]

http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=3061

Ekim 26, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-kapitalizm, eko-savunma, isyan, kir yasami, yerli - yerel halklar | | Henüz Yorum Yok

MST Topraksız İşçi Hareketi – Diyar Saraçoğlu

mst2
- – 04 Şubat 2009
(Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem terra)

Topraksız İşçi Hareketi (MST)serbest piyasa kapitalizmine ve onun ideolojisi olan neoliberalizme karşı Latin Amerika’da direnişte önemli rol oynayan hareketlerden biridir.

Topraksızlar, önceden belirledikleri büyük toprak sahiplerine ait toprakları işgal edip burada alternatif bir yaşam sürmekte. “İşgal et, diren ve üret”, kısa adıyla MST’yi anlatmanın en iyi yolu.

MST bütün eylemlerini 1964 Brezilya toprak yasasının “Özel mülkler, ekilmediği ya da mülk sahibi ile işçiler arasında çelişkiler ortaya çıktığı ya da çevresel zararın doğduğu koşullarda kamulaştırılabilir” ile ilgili maddesine göre yapmaktadır.

Askeri diktatörlükten uzun yıllar sonra, Brezilya yeni demokratik esintilerden nasibini alıyordu. Halkın memnuniyetsizliğini ortaya koyan eylemler hızla artmıştı, özellikle Sao Paulo’nun dış mahallelerinde önemli sendika mücadeleleri yaşanıyordu; bunlar İşçi Partisi ve sonrasında Birleşik İşçiler Sendikası’nın orijinal çıkış noktasını teşkil ediyordu.

Bu durum, diğer şeyler arasında, ordu tarafından uygulanan ekonomik modelde baş gösteren krizin yarattığı bir boşalmaydı. Bu krizin bir sonucu olarak, -ülkenin Güney ve Orta bölgelerinin kırsal kesimlerinin kapitalist modernleşmesi nedeniyle olduğu kadar Kuzey ve Orta-Batı bölgelerdeki kuraklık ve sefalet nedeniyle topraklarını terk eden- köylülerin şehirlerde iş bulma olasılıkları gittikçe azaldı. Diğer yandan, tarımsal koloni bölgelerine göç etmek de bir çözüm olarak işe yaramadı. Köylüler açısından tek çıkış yolunun yaşadıkları yerlerdeki toprağı yeniden ele geçirmelerine olanak sağlayacak farklı eylemler aramak olduğu -özellikle ülkenin bütün bölgelerinden yeterinden fazla işlenmemiş toprak olduğu göz önünde bulundurulursa- çok daha açık hale geldi. Böylelikle 70’li yılların sonu itibariyle toprak işgalleri başladı.
pict_cuh12_016_full

Hareket önceden belirlediği toprağı işgal edip geceleri kamyonlarla, traktörlerle getirdiği aileleri buralara yerleştirmekte. Yerleşimin ardından güvenlik en büyük sorun çünkü toprak sahiplerinin saldırıları her şekilde devam etmekte. İlk yerleşimden sonra karar alma sürecinden, toprağın işletilmesine kadar her şey kolektif olarak yapılmakta.
Hareket toprağı zapt etmenin ve köylü ailelerini yerleştirmenin yeterli olmadığının farkında; ayrıca köylüler için toprağı işleme koşullarını yaratmak ve yaşamlarını sürdürmeleri için zorunlu ihtiyaçları temin etmek zorunda. Teknolojik devrimin modern tekniklerini kullanmalarına olanak sağlayan teknik bilgi, krediler, tohumlar, makineler olmadan; ürünlerini satacakları pazarlar olmadan, toprak bir özgürlük alanı olmak yerine bir kâbusa dönüşüyor ve çareyi toprağı çok düşük fiyatlara satmakta ya da tamamen terk etmekte buluyorlar. Bu nedenle, MST toprağın zapt edilmesiyle mücadelenin bitmediği gerçeğinde ısrar ediyor; diğer hedeflerine ulaşmak için örgütlü bir biçimde mücadeleyi devam ettirmeleri gerekmekte.

Topraksızların mücadeleleri sırasında üretmeye çalıştıkları alternatif yaşam biçimine göz atacak olursak;

Kolektif karar alma: Herkesin söz sahibi olduğu hiyerarşik bir yapının olmadığı karar sürecini işletmekteler…

Alternatif Eğitim: Teorik ve pratik olarak, alışılan örneklerin aksine (bizim ve diğer ülkelerde verilen) eğitimler almaktalar.

Teorik Dersler: Gramsci, Rosa Luxemburg, Marx, Engels, Lenin, Paulo Freire
Pratik Dersler: Tarımda karşılaşılan Sorunlar

Yeni Tip Yapıların İnşaatı

Sağlıklı İlk Yardım

Alternatif Doğal Tıp: Tekellerin elinde bulunan sağlık sektörü karşısında kendi yetiştirdikleri bitkilerden oluşan ilaçların kullanıldığı, herkesin ücretsiz yararlandığı bir sağlık hizmeti sağlanmakta. Hareketin içindekiler “Eğer bir bitkiyi sen yetiştirirsen o seni iyileştirmek ister” mantığına sonuna dek inanmakta ve doğal tıp yöntemlerinin geliştirilmesi için sürekli çalışmakta.

Ekolojik Tarım: Tüm dünyayı ele geçiren GDO tohumlu tarım ürünleri yerine tamamen ekolojik bir tarım yapılmakta.

Öyle ki diğer herkes Topraksızların yaptıkları doğal tarıma o kadar güvenmekte ki Topraksızların işgal ettiği alanlardan elde edilen balları (tamamen doğal oldukları için) alabilmek için çok yüksek ücretler ödemeyi göze alarak sıraya girmiş vaziyette.

Ayrıca uluslararası tarım tekellerine karşı kendileri ve diğer küçük çiftçiler için tohumlar da üreterek terminatör tohumlara karşı üretimi sürekli kılmaktalar.

Bütün bunları gerçekleştirirken hareket hiçbir zaman bürokratik bir yapıya bürünmemiş vaziyette. Kolektif liderlerden oluşan harekette, genel başkan ya da sekreter gibi bir kavram yok. Böyle bir yapının oluşması halinde hareketlerinin amacından şaşacağına inanıyorlar.

MST kendi yol haritasını çıkartırken Marx’tan tutun da Mao’ya, Özgürlük Teolojisine, çevreci akımlardan, feminist hareketlere kadar birçok alandan fikirler çıkartarak şekillendirmekte. Toprak reformunun tek başına yeterli olmadığını bütün alanlarda bir değişim kaydedilmesi gerektiğini savunmaktalar.

Hareket kendi içerisinde değişimin de birebir gözlenebildiği bir yapıda. Örneğin Charles Trocate isimli işçi, harekete ilk katıldığında okuma yazma dahi bilmezken şimdi eğitim koordinatörü olarak çalışmaktadır.

MST sesini herkese duyurabilmek için birçok değişik yola başvurmakta. Büyük ve uzun yürüyüşler de bu yöntemlerden biri. 2006 yılında 12700 kişinin katılımdan oluşan 267 km uzunluğundaki büyük yürüyüşte seslerini daha iyi haykırma fırsatı buluyor hareket. Bu yürüyüşte herkesin kucağında yolu tamamlayan 8 aylık bebekten tutun da 89 yaşındaki yaşlılara kadar herkes yer almakta. Yürüyüş tüm yolculuk süresince büyük bir coşkuyla sürmekte. Bir yandan gitar çalıp, dans edip bir yandan da seslerini tüm dünyaya haykırıyorlar. Yürüyüş başkent Brasil’e varıldığında yapılan bir eylemle sona ermekte. Bu yürüyüş eylemi kendi tabirleriyle toprağın büyük toprak sahiplerinin elinde toplanmasına ve çokuluslu tekellere peşkeş çekilmesine karşı yapılmış bir eylem.

MST yürüyüş sırasında ve diğer birçok eyleminde

-Kadın Çiftçi Hareketi

-Baraja Karşı Hareket.

-Küçük Çiftçiler Hareketi

-İşgal Fabrikaları İşçileri

-ve Devrimci Kiliseler, gibi yapılanmalar tarafından da desteklenmekte. Böylece temelde aynı istekler için mücadele veren birçok yapının dayanışması da sağlanmakta.

Bütün bunları gerçekleştirirken maddi problemlerinin büyük kısmını ise yine kendileri karşılamakta. Yukarıda adı geçen hareketler de maddi desteklerini topraksızlardan esirgememekte.

MST yıllar süren mücadelesinden kendi deyimleriyle 4 sarsıcı kavramı ortaya çıkarmıştır:

Üretimden sanatsal üretim sürecine dek uzanan kolektif yaşam tarzı.

Beyinsel-Bedensel çalışmanın simgelediği eğitim sisteminin özgürlüğü.

Bir bakış birliği içerisinde fikirsel çeşitliliğe olan saygısı.

Neoliberal politikalar karşısında ısrarcı karşı duruşu.

Yaklaşık 30 yıllık bir geçmişe sahip olan topraksız hareketi her geçen yıl biraz daha büyüyüp gelişmekte. Şu anda hareketin işgal ettiği toprakların yüzölçümü İrlanda’nın, Belçika’nın yüzölçümünden daha büyüktür.

MST nihai hedefini “Demokrasi, ulusal egemenlik ve eşitliğe dayalı bir sosyalist toplum” olarak nitelemekte.

Topraksızlar kısacası başka bir dünya istiyor ve bunun için mücadelesine de her daim devam edecek… Ve bizim kendi mücadelemizde onlardan almamız gereken çok ders var.

Kaynaklar

* MST Web Adresi: http://www.mst.org.br

* Topraksızlar, Metin Yeğin

* http://en.wikipedia.org/wiki/Landless_Workers%27_Movement

* http://www.mstbrazil.org

diyarsaracoglu@gmail.com

http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=2447

Ekim 26, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-kapitalizm, ezilenler, isyan, kir yasami, sistem karsitligi, tahakkum / somuru, tarim gida GDO, yerli - yerel halklar | | Henüz Yorum Yok

Ahlaklı Tüketimin Tosladığı Duvar

Ertan Keskinsoy
(20.03.2006)

Hayvanlar üzerinde deney yapmayan, Greenpeace ve Uluslararası Af Örgütü gibi sivil toplum örgütlerine destek veren, kadına yönelik şiddete karşı kampanyalar düzenleyen the body Shop’u, kozmetik sektörünün lideri L’Oréal yuttu.

Birikim’in 195. sayısında dosya konusu “İnsan-hayvan: sorumluluk, hak, şefkat?” bağlamında bir yazısı yayımlanan Peter Singer, “hayvan özgürleşmesi” kavramının 30. yılı üzerine yazdığı yazısında, kavramın ilk kullanıldığı yıl olan 1973 ile bugünün arasındaki farklara dikkat çekiyordu. Hayvan özgürleşmeci hareketin önemli örgütlerinden biri olan PETA’nın (People for the Ethical Treatment of Animals / Hayvanlara Etik Muamele için Mücadele Edenler) şu anda dünyada 800 binden fazla üyesi var. Hayvan hakları yalnızca Batılı toplumların gündeminde üst sıralara tırmanmakla kalmadı; kalkınmakta olan toplumlarda gündem olmaya başladı.

Ancak kapitalizmin kuralları işledikçe bu gelişmenin de toslayacağı duvarlar var. Post-Fordist üretim biçimi, emek ve sermaye dışında bambaşka belirleyici parametreleri de ekonomik denkleme soktu. Marka değeri, tüketici çeşitliliği, ürün portfolyosu, vb. ‘maddi olmayan’ kavramlar, üretim ilişkileri içinde belirlenen değil, belirleyen olma gücüne kavuştular.

Bu denklemde tanıtılmayan, deforme edilen, bilerek uzakta tutulan kavramlar da var. Üretim sürecinin toplumsal, çevresel, psikolojik, hatta kültürel etkileri, ‘externalities/dışsallıklar’ başlığı altında paketlenip iktisat kitaplarının köşelerine itildi. Bir üretim sürecinin toplumsal/çevresel etkisinin nasıl olup da ‘dışsal’ bir sonuç olduğu bir türlü tartışılamadı. Üretim sürecinde böyle bir ketumluk süregiderken, çevre duyarlılığı, tüketim süreçlerinde yeni bir belirleyici olarak yerini aldı.

Tüketim kalıplarındaki bu değişiklik, üretim süreçlerinde yukarıda çizdiğimiz karamsar tablonun dışında, küçük soluk alma delikleri de açtı. Sonuçta, alanında tekel ya da oligopol olan birçok büyük firma, çevresel etkileri kısmen de olsa göz önünde bulundurarak üretim süreçlerinde küçük de olsa değişiklikler yapıp ‘mutlak çevresel yıkım’dan aritmetik olarak uzaklaştılar. Ayrıca var olan sistem içinde birçok küçük firma, ‘çevre dostu’ olmayı başlı başına bir değer olarak sunup pazarda bir yer edinmeyi başardı.

Bu konudaki en göz kamaştırıcı başarı öyküsüne sahip kozmetik firması The Body Shop, sahibi Anita Roddick tarafından geçtiğimiz haftalarda sektörün büyük balıklarından L’Oréal’e yaklaşık 942 milyon avroya satıldı. Bu, zarar eden bir kuruluşun hazin yok oluş öyküsü değil. Tam tersi, çevre ilkelerine sadık kalarak kâr eden bir örgütün hisse sahipleri açısından ‘mutlu’, dikkatli müşterileri açısından ‘mutsuz’ sonu.

The Body Shop serüveni, Singer’ın çığır açıcı kitabı yayımlandıktan bir yıl sonra, tam otuz yıl önce, 26 Mart 1976’da, İngiltere’nin güneyindeki Brighton şehrinde, küçük bir mağaza olarak başlamış. Altı ay sonra ikinci mağaza, iki yıl sonra da yurtdışındaki ilk mağaza açılmış. 1980’lere gelindiğinde büyüme, ayda iki yeni mağaza gibi akıl almaz bir hıza ulaşmış. Şu anda dünyadaki toplam mağaza sayısı 2.085. Bunların 11’i Türkiye’de.

1985 yılında şirketleşen The Body Shop, aynı yıl toplumsal sorumluluk kampanyalarına da imza atmaya başladı. Bu yıl Greenpeace’in “Balinaları Kurtarın” kampanyasına destek veren şirket, bir yıl sonra kendi çevre birimini kurdu ve kampanyalar düzenlemeye başladı. 1988 yılında Uluslararası Af Örgütü ile birlikte çalışan şirket, 2000 yılından itibaren kendi İnsan Hakları Ödülü’nü vermeye başladı.

Ürünleri için gereken hammaddelerin alımında da çevreye zarar verilmemesi gibi kıstaslara önem veren şirket, hammaddelerini dünyanın dört bir yanından, aracısız alıyor. Böylece üreticilerin cebine daha fazla para giriyor, ayrıca şirketin de kar marjı yükseliyor. 25 ülkede 35 toplulukla çalışan şirket, egzotik ürünlerinin doğal hammaddelerini Hindistan ve Honduras gibi ülkelerden sağlıyor.

Fransız şirketi L’Oréal ise, kozmetik sektörünün dev markalarından biri. Firma altında yaklaşık 42 bin kişi çalışıyor; bunların 2.400’ü araştırmacı. Her yıl yaklaşık 400 buluş gerçekleştirip bunların patentlerini alıyor. Firma, yaklaşık 150 milyar dolarlık dünya kozmetik pazarının yüzde 14’ünü elinde tutuyor. Gelecek yıl 100. yılını kutlayacak olan firma, Türkiye pazarına 1989 yılında girdi ve girdikten sonra özellikle belli başlı ürünlerde pazarda ağırlığını hissettirdi. Artık kozmetik dükkânlarına dönen birçok eczanenin vitrininde gördüğünüz ürün afişlerinin hemen hepsi L’Oréal’e ait.

Zaten Türkiye kozmetik pazarının yaklaşık yüzde 60’ı yabancıların elinde. Pazarın toplam yıllık cirosunun 600 milyon ile 1 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor. Dünyada kozmetik sektörünün en hızlı büyüdüğü bölge, Türkiye’nin de içinde olduğu Doğu Avrupa. Firmanın geçtiğimiz yılki küresel büyüme ortalaması yüzde 4-5 arasında iken, bu oran Türkiye’de yüzde 26 idi.

L’Oréal’in web sitesindeki (www.loreal.com) sürdürülebilir kalkınma perspektifleri bölümüne göz atınca etkilenmemek elde değil. Bu firma da, diğer birçok uluslararası firma gibi, çevre konusunda artan duyarlılığa ayak uydurmuş. İzlenen çevre dostu üretim politikaları sayesinde, elektrik tüketimi yüzde 7.8, taşınabilir atık üretimi de yüzde 16.8 oranında azaltılmış.

Son on yıl içinde hisse senetleri beş kat değer kazanan şirket, bize göz kamaştırıcı bir başarı öyküsü sunuyor. Ancak bu öykünün arkasında, insanların biraz daha güzel görünmeleri için Draize testine tabii tutulan, acı çeken, ölüme bırakılan ya da öldürülen hayvanlar var.

50 MİLYON HAYVAN DENEK OLACAK

İnsanların hayvanlar üzerinde yaptıkları deneyleri iki başlık altında sınıflandırmak mümkün. İlki, özellikle genetik ve moleküler biyolojideki yeni buluşlar yüzünden artış gösteren, temel biyolojik araştırmalar. İkincisi ise, insanların kullandığı ilaçların denendiği toksikoloji testleri. Her iki tür test de tartışmaya açık. Hayvanlar üzerinde denenen ilaçların yüzde 85’i, klinik deneme safhasında reddediliyor.

İşin kötüsü, Avrupa Birliği bünyesinde üzerinde toksikoloji deneyi yapılacak hayvan sayısı, önümüzdeki 20 yıl içinde 50 milyonu bulabilir. Bunun nedeni, Avrupa Birliği’nin yeni Kimyasal Madde Kayıt, Değerlendirme ve İzin Yönetmeliği / REACH (Registration, Evaluation and Authorisation of Chemicals) çerçevesinde yaklaşık 100 bin kimyasal maddenin değerlendirmesinin yapılacak olması.[1]

L’OREAL’İN KARNESİ ZAYIF

L’Oréal, kozmetik alanında hayvanlar üzerinde deneyde ısrar eden firmalardan biri. Üstelik bunu, kamuoyu önünde farklı açıklamalarda bulunmasına rağmen yapıyor. Şirket, 1989’da hayvanlar üzerindeki deneyleri tamamen durdurduğunu söylese de, PETA bunun doğru olmadığını ortaya çıkardı. L’Oréal, kozmetik ürünleri değil; ancak kozmetik ürünleri oluşturan içerikleri hayvanlar üzerinde deniyor. Uluslaraşırı şirket, bu deneyleri yirmi yıl içinde sona erdireceğini taahhüt ediyor.

Kozmetik sektöründeki temiz firmalar, “FCOD (Fixed Cut-Off Date / Sabit Son Tarih” adlı bir sistem uyguluyor. Bu sisteme göre, firma bir tarih belirliyor ve bu tarihten sonra hayvanlar üzerinde denenerek üretilmiş hiçbir kimyasal maddeyi kullanmıyor. The Body Shop’un belirlediği tarih, 1990. Yani, The Body Shop, 1990’dan sonra hayvanlar üzerinde denenerek elde edilmiş hiçbir kimyasal muhtevayı kullanmıyor.

Sermayenin çevreci hareketin yaşam biçimini içselleştirip ürünler yaratması, bu ürünleri ve ürünlerin tüketici kitlesini ‘portföy çeşitlendirmesi’ başlığı altında değerlendirmesi, ya da bu çerçevede yaratılmış alanlara nüfuz etmesinin ilk örneği değil bu. L’Oréal’in CEO’su Lindsay Owen-Jones, The Body Shop’u neden aldıklarını açıkça söylüyor: “The Body Shop’un değerlerinin ve ilkelerinin yol açtığı başarıya her zaman saygı duyduk. L’Oréal’in uluslararası pazarlardaki uzmanlık ve bilgisini The Body Shop’un kültürüyle birleştirmek, her iki şirkete de yarayacaktır.”

Hisselerinin bir bölümüne Nestlé’nin sahip olduğu söylenen L’Oréal’in The Body Shop’u alacağı söylentisi, Şubat sonunda yayılmıştı. Bu, The Body Shop’un hisse fiyatlarının yüzde 10 artmasına neden olmuştu. Eh, alan mutlu satan mutlu, herkes kârlı gibi gözüküyor. Bu ikiyüzlülükler silsilesinde insanların güzelleşmesi için öldürülen hayvanlara merhamet duymak için, şunu anımsatalım: Yakında, çok yakında, kafeslerde yaşamlarına son verebilecek iğneyi yemek üzere bekleyen deney hayvanlarından bir farkımız kalmayabilir.

——————————————————————————–

[1] Toksikoloji teknolojisinin geliştirilmesiyle hayvanların kullanılmasının önüne geçileceğini savunan bir yazı için: http://www.animalaid.org.uk/viv/sbt.pdf

http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=130&makale=Ahlaklı Tüketimin Tosladığı Duvar

Ekim 25, 2009 Yazan: ecotopianetwork | anti-kapitalizm, sistem karsitligi, tuketim karsitligi | | Henüz Yorum Yok