ecotopianetwork

Tüketim ve Hedonizm İlişkisine Dair

Okumak, yazmak ve yaşamak üzerine – Nurdal DURMUŞ

…..

Durun hemen gitmeyin! Madem okumaya başladınız sizlere sorularınıza cevap bulabileceğiniz ve okumak konulu araştırmalarınıza ipucu olabilecek bir kaynak kitaptan bahsetmek istiyorum.

Arthur Schopenhauer’in yaklaşık 170 yıl önce kaleme aldığı ve son iki asrın “okuma” eksenli başyapıtlarından biri olarak kabul edilen “Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine” adlı kitabından… Ünlü filozof Nietzsche’nin akıl hocası olan Arthur’un kitabını herhangi bir metinden öteye taşıyan kıymetse, 1800’lü yıllarla günümüz dünyasının en temel ‘insan, fikir ve yaşam’ problemlerinin hep aynı olduğunu; modern hayatın, ‘sıradan ve ahmak’ olanlarla ‘sofistike’ olanların aslında hiç değişmediğini, sadece çağlara göre kalıplarının üzerinde birtakım yöntem değişiklikleri olabileceği gerçeğini gösteriyor olmasından kaynaklanıyor. Örneğin Schopenhauer’in insanın varoluşu, düşünen varlık oluşu ve zihinsel gelişimiyle ilgili örneklemeleri insanın okuma, yazma ve yaşama karşısındaki hallerini anlatırken sergilediği anlatım tarzı ve saptamaları bugün de son kullanma tarihini yitirmemiş reçete olarak önümüzde durmakta.

Schopenhauer’in “Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine” isimli kitabı “İnsan Mutluluğunun İki Temel Düşmanı: Iztırap ve Can Sıkıntısı” bölümüyle başlıyor. İlk bölümde ‘sıradan ve ahmak’ olanlarla, ‘sofistike’ olanlar arasındaki can sıkıntısı ve sıkıntının niteliğinden bahseder.
Konu mutluluk: Schopenhauer “Sıradan insan, hayatının mutluluğunu kendi dışındaki şeylere, mala mülke, şana şöhrete, kadın ve çocuklara, dostlara, cemiyete ve benzerine bağlar; dolayısıyla bunları kaybettiğinde hayal kırıklığına uğrar ve mutluluğunun temeli çöker. Sadece zevkleri peşinde koşarak ömürlerini tüketirler ve vahşi bir hayvana benzerler. Her gün görülebileceği üzere; bunlar aynı zamanda servetlerini ve boş vakitlerini, kendilerine en büyük değeri kazandıran şey için kullanmadıklarından ötürü de eleştirilmelidirler.” der. Bu satırlar 1800’lerin dünyasından değil bugün yaşadığımız modern hayattan ve toplumumuzun içinde bulunduğu en büyük çıkmazdan bahsediyor gibi. Bu sözleri günümüzün tarifi olarak düşündüren durumsa, modern toplumların bugünün dünyasındaki en sinsi hastalıklarından biri olan ‘Hedonizm’i yani ‘Hazcılığı’ tarif ediyor olmasıdır.

Peki, nedir Hedonizm?

Schopenhauer’in ıztırap ve can sıkıntısı nedenlerinden yola çıkarak yaptığı sıradan insan hayatı tanımıyla ne kadar uyuşmaktadır?

Günümüzde hastalık olarak psikolojik sınıflandırmaya girmiş bu terimi uzmanlar nasıl tanımlıyor?
Kökeni nedir?

“—Ruh zenginliği hakiki zenginliktir.
Çünkü diğer bütün zenginlikler beraberinde kendilerinden daha büyük bela ve dert getiriler.”

Lukianos, Epigrammata 12

Hedonizm yunan düşünürlerinden Aristippos (İ.Ö.3.yy) ve Epikuros (Epikür) tarafından geliştirilmiş olan felsefi bir akımdır. Temel öğretisi ‘hayattaki en yüksek değerin haz (bedensel ve maddi zevkler) olduğu, ideal olan hayata bu yolla ulaşılacağı ana fikrini içermektedir. Günümüzde ise psikologların tanımıyla hazcılık; yaşamında sadece yeme-içme, eğlence ve cinsel hazzı ön planda tutan, her şeyi çok çabuk tüketen, elde etmeyi ihtiyaç düzleminden çıkartıp sahip olma hazzını tama duygusuna dönüştüren, bu uğurda karşılaştıkları engelleri aşacak tüm ahlak dışı yolları mubah gören, cemiyet hayatı, mal, mülk ve eğlencenin vazgeçilmez standartları olduğunu düşünen veya ekranlarda gördüğü bu tip ünlülere özenerek onların yaşam anlayışını benimseyip o yolda ilerlemeye çalışan, tatminsiz ve genelde kaybettiklerinde hayal kırıklığı ve mutsuzluk nedeniyle depresyona giren kişilerin durumunu tarif eden bir hastalıktır.

Arthur Schopenhauer’in zihinsel körlük yahut kötülüğün temelinde yatan şey, ruh boşluğu, (bönlüğü) olarak tanımladığı hedonizm günümüzde düşünceden, ideoloji, felsefe, sanat ve siyasi estetikten yoksun bir ortamda insan hayatını tüketim kuşatması altına alan en temel hastalıklardan biridir. Hazcılığın yaygınlaşması ve topyekûn hayatı kuşatmasının en temel sebeplerinden biri de hiç şüphesiz modernleşmeyle gelen tüketim ve buna dayalı yeni hayat standartlarını kabullenişimizden kaynaklanmaktadır. Modernizm, tüketim toplumu ve Hedonizm ilişkisi, bir yaşam kuramı olarak en belirgin şekilde özellikle sanayi devrimi sonrası kendini göstermiştir. Batı toplumu da sanayi devrimi sonrası tüketime endekslenmiş, düşünce algısına ve bu yeni yaşam standartlarına kapital müdahaleler yaparak satın alma algısının tanımını; ‘elde edilmek istenen ürünün yararlılığından ya da ihtiyaç olup olmamasından ziyade haz alma (tatmin) ya da sosyal statü kazanma eksenine’ kaydırmıştır.

Modern toplum olma biçimini adeta varoluş ilkelerini kaybetmek ve tüketim nesnesi konumuna indirgenmek alarak kabullenen insanlık; “Toplum, aile ve birey için iyi olan, ihtiyaç olan nedir?” sorusunu, “Sistem için ve siteme adapte olmak için iyi olan nedir?” olarak değiştirmeye zorlanmıştır. Bilinçlenme erdemini yitirmiş, kirli hayat olarak tanımlayabileceğimiz bu durum ahlak ve vicdan sorumluluğunu da şüphesiz rahatlatmaya ve tatmin etmeye ihtiyaç duymuştur. Bu sorgulamaya kılıf uydurmak için modern sitemin kapital yönlendirmeleri, “Daha ferah ve daha mutlu hayat bu yolla elde edilir.” tanımlaması getirmiş; dolayısıyla gerçeklik ve huzur da gözden çıkarılmıştır.

Modern hayatla sistemin gerektirdiği bencillik, açgözlülük ve sahip olma ihtirası gibi özelliklerin insanın varlığıyla başlayan özellikler olduğu ileri sürülerek, bunların sistemden değil, insanın doğasından kaynaklandığı kanıtlamak istemiştir. Dolayısıyla modernlik, vahye dayanan tek tanrılı dinlerin en temel özelliklerinin içini boşaltmış, her şarta şükretme ya da kanaatkâr olma durumunu da ötelemiştir. Modern hayat için önemli olan gelecek ve geçmiş kaygısı duymadan ‘şimdi’yi doya doya yaşamak, sürekli ruh zenginliği ya da huzur yerine her anı doyumsuz yapmak için durmadan yeni düşünceler geliştirerek insanların çıkarcılığını ve hazcılığını meşrulaştırmaktır. Daha vahim olan ise, bu sisteme direnen ahlak anlayışı ya da din olgusu dışlanarak, sistemin düşmanı ilan edilmiş kısaca bencilliğin, açgözlülüğün ve sahip olma ihtirasının bulunmadığı toplumlar ‘ilkel’, o toplumlarda yaşayan insanlar ise ‘çağ dışı’ ilan edilerek aşağılanmaya çalışılmıştır. Modernizmin en etkili eleştirmenlerinden Fransız yazar A. Touraine, ‘Modernliğin Eleştirisi’ kitabında “Modernlik fikri, geleneksel toplumun merkezindeki tanrı fikrinin yerine bilimi koyarak dinsel inançları ancak özel hayatın en mahrem gözeneklerine hapsetti. Siyaseti, ekonomiyi, ahlakı, bilimi, sanatı din-dışı unsurlarla inşa etti. Aynı şekilde entelektüel etkinliğin, dinsel inançlardan korunması üzerinde ısrarla durdu.” tespitiyle maneviyat ve Modernizm çatışmasına farklı bir tanım getirmiştir. Dolayısıyla ahlak ve din ekseninden uzaklaşan modern toplum algısı aynı zamanda hazcılığın temelinde yatan bencillik duygusunu körüklemiş, sadece bireyleri değil toplumun en önemli sosyal dinamiklerinden bölüşmek, yardım etmek, el uzatmak gibi ahlak kavramlarının da içini boşaltarak bireyin her şeye sahip olma ve bundan haz duyma dürtüsünü tetiklemiştir.

Sahip olma arzusu, modern insanın en temel boşluğu olunca; insanlık olgusu da duyarlılıklardan uzak yaşamaya, ihtiraslı olmaya, daha bireysel, daha açgözlü ve ne kadar çok şeyi olursa, o kadar mutlu olacağını sanan bir karakter tipini meydana getirmiştir. Bu durum aslında tam olarak günümüz toplumunun tarifi gibidir. Kapital sitemin en temel araçlarından olan şirketlerde bile yönetim anlayışı; satış hileleriyle tüketiciyi kandırma, medya ve reklam sektörünü kullanarak imajı ön plana çıkartma, tüketiciyi ihtiyacı olmayan şeylerin varlığıyla mutlu etme, daha çok kazanıp rakiplerini iflasa sürükleme, işçi sömürme ve daha çok servete sahip olmayı sağlayan her şeyi, her yolu deneyerek, rakiplerini ortadan kaldırmaya odaklanan kurumsal kimlik mantığına bürünmüştür. Dolayısıyla hazcılık sadece tüketen için değil daha geniş kapsamıyla üreten sitemler için de yazılı olmayan kurumsal bir kurala dönüşmüştür.

Bütün hayatını kendinden daha fazlasına sahip olanları kıskanmak ve kendinden az varlığı olanlardan da kendisi gibi olacakları korkusuyla geçiren birey ve kurumsal tanımlamalar, hazcılığa yeni bir radikal bakış açısı getirmiş; kısaca hazcılığı putlaştırmıştır. Voltaire’nin “Gerçek ihtiyaçlar olmadan gerçek hazlar olmaz.” cümlesinden hareketle, ihtiyacımız olmadan kazandığımız şeyleri sadece tüketebileceğimizi oysa asıl olanın tükenmeyen hazlar, yani gerçek ihtiyaçlara sahip olma olgusu olduğunu söyleyebiliriz. Schopenhauer’in deyimiyle yeninin ömrünü kısaltıp hemen tüketen, eskileştiren bencillik ve sahip olma dürtüsü, insanların mantık ve akıl donanımlarından öte duygularına hitap eder. Bu bencil sömürü düzeninin deşifre olmaması için tüketmeyi ve satın almayı kolaylaştıran araçları da icat eden düzene “banka kartlarını, kredi müessesini ve taksitle her ürünü satma” kurnazlığını örnek olarak verebiliriz.

Jean Baudrillard’ın başyapıtlarından biri olan “Tüketim Toplumu” kitabında dile getirdiği satırlar da hazcılık ve tüketim ilişkisini açıklarken “Gerçek ihtiyaçlar ile çağımızın yönlendirdiği sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda, kişi tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. İnsan bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluluğa dönüşür. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakır. Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir.” cümleleriyle tüketim ve hedonizm ilişkisini toplumunda at başı giden ve birbirinden ayrılmaz yapışık ikizler olarak tanımlamıştır…

Devam edecek…

http://www.on5yirmi5.com/genc/koseyazisi.aspx?c=18025&tag=jean+baudrillard

March 23, 2011 Posted by | sistem karsitligi, tuketim karsitligi | Leave a comment

Tüketim Toplumu Üzerine Kısa Notlar – Mutlu HAZAR

Giriş
Tüketim toplumu tabiri, Batı’da sanayileşme sonrası ortaya çıkan toplum şeklini tarif etmek için kullanılmaktadır. Seri üretimin artmasıyla hızla değişen arz-talep dengesi, üreticileri ve hükümetleri farklı politikalara itmiş, üretilenlerin hızlı tüketilmesini sağlamak maksadıyla türlü yollar denenmeye başlanmıştır.
Bu yolların en önemlileri elbette kitle iletişim vasıtalarıdır. Yazılı ve görüntülü basınla (TV) birlikte son yıllarda bu ikisini de geçeceğe benzeyen internet, tüketim toplumunu yönlendirmede ve manipule etmede kullanılan başlıca kaynaklardır.

Baudrillard’ın belirttiği gibi, artık ihtiyaçlar medya tarafından belirlenmekte, neyin ihtiyaç olduğunu düşünecek zamanı bulamayan tüketici, önüne sunulan alternatiflere ‘evet-hayır’ cevabından birisini verebilecek kadar bir zamanı ancak bularak, şuurlu olmaktan çok, gayri iradî ve şuursuz bir şekilde cevaplar üretmektedir.

A- Yeni yahut Tarihe Aykırı Diriliş
Baudrillard, tüketim toplumunun meydana gelişinin altında yatan sebepleri ortaya koyarken, şunları söylemektedir:

“Tarihte aynı olayların iki defa vuku bulduğu olur. Birincisinde bu olaylar gerçek bir tarihî değere sahipken, ikincisi birincisinin karikatürüdür ve grotesk (garip, acayip, fıtrî olmayan) bir serüvendir; efsane olmuş bir atıftan beslenir.”

Bu tespitin ardından Baudrillard, yitirdiğimiz değerleri, gerçeklerinin yerini tutamayan sunî düzenlemelerle telâfi etmeye çalıştığımızı belirtmektedir. Yeşilini yitiren hayatta yok olan insanlık, şehirlerin göbeğinde oluşturduğu sunî teneffüs borusu misali parklarla vicdanını rahatlatmaktadır. İnsanlık, tarihe karışmış bazı güzellikleri, ritüel biçiminde, zorla yeniden güncelleştirerek tüketmektedir.

Bu, tüketim toplumunun özelliğidir. Günlük haberlerin acımasız yalancılığı, kitle iletişimi yoluyla bütün felâketlerden yola çıkarak günlük hayatın sadeliğini ve sakinliğini yüceltmektedir. Cinayetler, hırsızlıklar ve tecavüzler her gün haber konusu yapılmakta, bunlardan yola çıkılarak faziletli bir topluma hasret yansıtılmaya çalışılmaktadır.

Tüketim toplumunda yayınlar paradokslarla doludur. Bir yandan asil evlilikler yüceltilirken, diğer yanda “televole” tarzı programlar ile, aldatma ve ihanet meşrulaştırılmaktadır. Ailelerin çöktüğü, toplumun felâkete sürüklendiği anlatıldıktan hemen sonra bütün ihanetlerin iç içe girdiği “yalan rüzgârları” estirilip kalan soylu kırıntılar süpürülüp atılmaktadır. Çünkü medya için önemli olan tüketim toplumuna, hızla tüketeceği malzemeyi pompalamaktır. Gâye, sahte ağlamalarla soylu tüketiciyi okşamak, ardından da bedenî hazlara ve doymaz ruhlara yalancı baharlar yaşatmaktır.

Yaşatılan baharlarda bir nostalji havası estirilir, erdemler tek tek sıralanırken, hedef, gerçeği yaşanıp bitmiş olayları sembolik olarak tekrar körükleyip tüketim kültürü oluşturmaktır: Tüketim kültürü ya da kültür tüketimi…

B- Kültürel Yeniden Çevrim (Recycling) veya Tüketilme
Yeniden çevrim herkes için, eğer dışarı atılmak, uzaklaştırılmak, yarışma dışı bırakılmak istemiyorsa, bilgisini, genelde kullanılabilir bilgi piyasasına sunma zorunluluğu doğurur. Kişi, “bilimsel” olmak ya da “dışarıda kalmamak” için kendisini bilgi gelişimi üzerinde temellendirmek ister.

Baudrillard “bilgi gelişimi” tabiriyle, bir yeniden çevrimi anlatır. Çünkü günümüzde moda, bilgidir. Enformasyon toplumunun içinde yaşayan her fert, bilgili olmak, gelişmeleri takip etmek zorundadır. Daha doğrusu öyle yapıyor görünmelidir. Yoksa aslında ortada bilgi geliştiren falan yoktur.

Günümüz insanının bilgiye ulaşma çabaları, modayı takip etme gayretiyle aynıdır. İkisinin de yaptırımı içtimaî muvaffakıyet yahut dışlanmadır. Dolayısıyla işimiz, rasyonel bir ilmî birikim süreciyle değil, rasyonel olmayan bütün diğer tüketim süreçleriyle dayanışma içindeki içtimaî yapıyladır.

Yaşadığımız çağda her şey yeniden çevrim sürecinin içindedir. Tabiat, sanat, bilim ve bunun gibi her şey…

Tabiat sevgisi, çevreyi koruma çabaları, kirliliğe karşı meydanlarda atılan nutuklar, sanki bütün kötülüklerin müsebbibi kendisi değilmiş gibi, insanoğlunun yaşanmış değerleri sunî olarak yeniden tüketme girişimidir.

Sanat eserlerinin en kıymetlisinden en bayağısına kadar aynı ortamlarda sergilendiği, kıymetsiz olanın kıymetlisine bir zarar vermediği görülür. Nadir sanat eserlerinin kopyalanıp seri olarak üretilmesinde bir mahsur yoktur. Çünkü çevrimde sıra onlara gelmiş, tüketilme zamanı medya tarafından ayarlanmıştır.

Kierkegaard’ın yüz binlerce adet satması, insanların kültür seviyesinin arttığının, onun anlaşılmaya başlandığının göstergesi değildir. Eser kendi özünü büyük ihtimalle kaybetmiş, satın alınan kitapların çoğu medyanın tesiriyle edinilmiş bir çoğu da büyük ihtimalle okunmamıştır. Çok satması, sadece çevrim sırasının ona gelmesindendir. Bu çarkın işleyişi nadiren bozulur. Halbuki fikir eserlerinin, cevherin kadrini bilecek azınlık tarafından takip edilmesi belki daha sağlıklıdır. Aksi takdirde eser, kendi referans kodunu kaybedip, harcanma sürecinde, modası gelen bir elbise ya da yeni üretilmiş bir çamaşır makinesiyle aynı semantik alanı paylaşacaktır.

Bilim için de aynı şey söz konusu olmaktadır. İnsanlar ilmî bir dergiyi okumak için aldıkları kanaatindedirler, fakat bir çoğu okunmadan kenarda bekler. Gaye, bir üst kültür seviyesinin paylaşıldığı topluluğa ait olma isteği ve gayretidir. Ortak kodları ve mesajları iletişim maksadıyla kullanabilme isteği, düşünmenin, bilgiyi kullanmanın üstündedir.

C- En Küçük Ortak Kültür
Televizyon ve radyoların düzenlediği yarışma programlarının aslında hiçbir öğretici yanı yoktur. Katılanların çoğunun heyecandan doğru cevap veremediği, ama yine de mutlu olduğu görülür. Çünkü istediklerini elde etmişlerdir; istedikleri şey paylaşımdır. Paylaşımın modern bir biçimi olan iletişim ve temas hedeflenmiş, o da başarılmıştır. Törenlerle yapılan paylaşımlar günümüzde yerini kitle iletişim araçlarıyla paylaşıma bırakmıştır.

İnsanlar, biyolojik bedenleriyle fiilî olarak bir şeyi paylaşmazlar. Paylaşılan, kitle kültürü olarak adlandırılabilecek en küçük ortak paydadır. Tüketim toplumunda ortalama ferdin sahip olması gereken en küçük standartlar ve moda olan işaretler bütününe ne kadar erişilirse, o kadar başarılı olunmuştur.

Kitle iletişimi, kültürü ve bilgiyi dışlamaktadır. Katılımlar, içi boşaltılmış semboller aracılığıyla gerçekleşir ve hayatın içinde birer merasime dönüştürülerek yüceltilir. Bunda tabiî ki yine yaygın olarak medya kullanılmaktadır.

Medya, tüketicinin davranışlarını yönetir ve insanlara zevkleri hatırlatıp, bu zevklerin nasıl olması gerektiğini öğretir. Reklâmlar, bu konuda ciddî yatırımlar yapılarak geliştirilmekte, insanların eğlenerek ve hoşlanarak seyredeceği şekle sokulmaktadır. Hâlâ “annesinin televizyonunu, margarinini, elektrik süpürgesini kullananlar” dışlanmakta, yeni modeller sunulmaktadır. Alternatiflerin sunuluşu öyle kurnazcadır ki, “alayım mı?” sorusunu sormak aklımıza bile gelmez, “hangisini almayalım?” sorusunu, farkında bile olmadan kendimize sorduğumuzu görürüz.

Reklâmlarda hep “prezentabl” (eli yüzü düzgün, gösterişli) tipler kullanılarak model insan paradigmaları oluşturularak önemli insanların “A” ürününü seçtiği ihsas edilmektedir. Tüketici bu durumda nesnenin faydalılığı ile ilgili soruya değil, nesnenin ona toplumda kazandıracağı statü ile ilgili soruya cevap vermektedir.

Netice
Sembollerle kuşatılmış sanal bir dünyada gibiyiz. Mahremiyetin dönüşümünü yaşıyor, kendimize ait bir hayat süremiyoruz. Ferdiyetçiliğin zirvesine çıkma aşkıyla yaşadığımız yılların sonunda en tepeden uçuruma yuvarlanırken, bireyselleşmeyle mahremiyetin farkını çok geç görmenin acısını çekiyoruz. Ne “ben” olarak kalabiliyor ne “biz”e ulaşıyoruz. Başkaları tarafından kurgulanmış bir hayatın figüranlığını yapıp senaryomuzu “öteki”lere yazdırıyoruz. En kötüsü de bunun farkında olmamamız.

Kaynak
- Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, Ayrıntı Yayınları.

March 23, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, tuketim karsitligi | Leave a comment

Nükleer Alçaklık – ERDAL KALKAN

İnsanın doğa üstünde kurmaya çalıştığı hâkimiyet paranın hâkim olduğu özel mülk edinme döneminde, artık doğayı yıkıcı bir karakter kazanmıştır. Bilim ve teknolojinin sağladığı olanaklar, kapitalist emperyalist sisteminin elinde, birer doğa düşmanı makineye dönüşmüş ve onun bir parçası olan insan neslini yok eden bir döneme evrilmiştir.  Çevre felaketleri, küresel ısınma, temiz suya erişim sorunu, gezegenin insan için yaşanabilir bir yer olmaktan çıkmaya başlaması eşitsiz paylaşımın, aç gözlü sermaye düzeninin sonuçları olarak görülmektedir. Böyle bir düzende kurallar ve açıklık siyasal ve ekonomik güç ilişkisini kendi lehine kullananların izin verdiği ölçüde gerçekleşebilecektir.

Sanki hayata pamuk ipliği ile bağlıyız. O kadar korunaksız ve ince bir bağ ki bu; kımıldamadan, nefes almadan, sadece baka kalıyoruz. Bir an sonrası cehennemi bir ateş, çamur ve radyasyon sanki. Korkudan çok bir utanç hâkim oluyor. Beyinlerimiz daha çok bir utanma çukurunda debeleniyor. ‘Cehaletin örgütlü bir güç’ olduğunu ve hayatımızı yönettiğini görüyoruz, sanki insan nesli karanlığın içinde kaybolan oyunculara dönüyor.

İnsan neslinin tamamını, küçük bir kaymak tabakanın himayesine sokma eyleminin, eşitsiz zenginleşmenin temel itici gücünün,  hemen her araçla ve de ‘iliştirilmiş’ insanlarla, ona hizmet etme becerisinin gösterilmesi olduğunu biliyoruz. Bilinçler iğdiş edilerek, Japon halkının sağduyusu ve bağlılığı sömürülmüş, insanlar, çalışma koşulları değiştirilerek, mesai kavramı olmadan, işi bitiren, birer tamamlayıcı nesneye dönüştürülmüştür. Kalite çemberleri, hatasız üretim, hatanın yemek molalarında ve mesai saatleri dışında çözümü, (sınırı olmayan) daha fazla üretim için esnek çalışma gibi iş hayatına yeni sokulan son nesil çalışma biçimlerinin temel örnekleri burada, Japonya’da görülmüştür. ‘Çok çalışmaktan ölmek’ münferit bir olay olmaktan çıkmış, bu durum çalışma koşulları literatürüne Japonya’dan girmiştir. İnsanlar bu yoğunluğun altında ezilmişler, nükleer ise hayata hâkim olmuştur. İnsanların önemli çoğunluğu durumun denetlenemeyeceğini anlayamamışlardır. Gerçek büyük bir insanlık felaketiyle ancak anlaşılabilmiştir. Maalesef bugün felakete dönüşen Japon mucizesinin altında bunlar yatmaktadır.

İnsanın doğa üstünde kurmaya çalıştığı hâkimiyet paranın hâkim olduğu özel mülk edinme döneminde, artık doğayı yıkıcı bir karakter kazanmıştır. Bilim ve teknolojinin sağladığı olanaklar, kapitalist emperyalist sisteminin elinde, birer doğa düşmanı makineye dönüşmüş ve onun bir parçası olan insan neslini yok eden bir döneme evrilmiştir.  Çevre felaketleri, küresel ısınma, temiz suya erişim sorunu, gezegenin insan için yaşanabilir bir yer olmaktan çıkmaya başlaması eşitsiz paylaşımın, aç gözlü sermaye düzeninin sonuçları olarak görülmektedir. Böyle bir düzende kurallar ve açıklık siyasal ve ekonomik güç ilişkisini kendi lehine kullananların izin verdiği ölçüde gerçekleşebilecektir.

Tedbirsizlikler, kârın bir kısmının heba olmasıyla çözülecekken felakete ve parçalanan insan bedenlerine ve aile dramlarına neden olmuştur. Elbistan Termik Santrali’nde ve sayısız iş kazasında yaşanan felaketler önceden rapor edilebilmiştir, fakat öngörü kamu denetimini sağlayamamıştır. Onca naklen kıyamete rağmen Bakanımızın ve Başbakanımızın sarf ettikleri sözler aslında kör, sağır edici,  herhangi bir akıl ve bilgi kırıntısından yoksun kapitalist aklın, yağma düzeninin itirafı şeklindedir. İnsan böyle bir aklı neyle ifade edecek, aymazlıkla mı, aptallıkla mı, absürt komedi ile mi? Ama belli ki bu Memleket-i Putin ve hempalarına, Japon mucizesi altında yatan riyakarlığa teslim edenlerle İkitelliye nükleer atık bırakılmasına izin verenler aynı akla sahipler. Burada belirtelim, İkitelli’de nükleer atıkla temas eden aile üyelerinin bir tanesi ölmüştür, yaşayanlarsa tıpkı tahmin ettiğimiz gibidir.

Bergama’da siyanürle altın arayanların atık tankları patladığında ya da sızma görüldüğünde enerjiden sorumlu bakanımız, çevre bakanı veya başbakanımız ‘risksiz yatırım olmaz’ mı diyecekler?  Kırk bin pınarlı İda dağlarının suyuna ve havasına siyanür karıştığında ‘biz bunu kalkınma için’ yaptık mı diyecekler? Akkuyu fay hattında, Sinop nükleer yatırımı içinse Karadeniz’ de fay olup olmadığı araştırılmış mıdır, yöre halkının ne kadarı bu projelere evet demiştir? Ülke topraklarının hemen hemen tamamı deprem kuşağında bulunan ülkemizde nükleer enerji tesisi yapmak hangi bilimsel kritere uygun.

Bilimi kullanıp silah sanayi yaratmak bilimden ne kadar uzaklaşmaksa ülkemize ‘son nesil nükleer enerji tesisi yapıyorum’ demek aynı şeydir. Yatırım, bizim gibi koca bir ülkede eski kapitalist ülkeleri aynı yöntemlerle taklit etmek değildir. Yeterince de taklit edilmiştir. Örneklerden sadece biri, anne sütünde ağır metallere rastlanan Dilovası’dır. İnsan neslini tehdit eden ve çoğu ülkede nükleer silahlar için kurulan nükleer teknoloji artık eski bir teknolojidir, yeni değildir olsa olsa alçaklıktır.

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11739-nukleer-alcaklik

March 22, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, antinükleer | Leave a comment

Çek Cumhuriyeti’nde Kürk Çiftlikleri – Michal Kolesar

kninice010-23-of-40

2010 yılı Ekim ve Kasım aylarında bir kaç arkadaşla beraber Çek Cumhuriyeti tarafından sahiplenilen topraklardaki kürk çiftliklerini ziyaret ettik. Cehenneme 2006 ve 2007 yıllarında gitmiştim, şimdi farklı hayvanları aynı kafeslerde, aynı kaderi beklerken görüyordum. Besle ve  öldür. Bir deri bir kemik kalmış cesedi at gitsin ya da bırak birisi yesin, geri kalanın da kanı iyice akıtılsın ve  satışa çıkarılsın. 

Fotoğraflarda ve videolarda gördüğünüz hayvanların çoğu birkaç hafta  içerisinde anı olacak. Benim için acı dolu, net anılar. Yıllar geçse bile buna alışamadım..

Minkleri ve tilkileri mağazaların vitrinlerinde görüyorum, onlara sokaklarda rastlıyorum. Palto olarak, ceket olarak, kürk aksesuarı olarak, bot aksesuarı olarak.

Bana artık bitap düşmüş bir şekilde, başı öne eğik bakan bir tilkiyi düşünüyorum. Bir başkası aklıma geliyor, içinde bulunduğu o küçücük bölmede metal tabağı tırmalayıp duruyordu. Aklıma  ölü bir mink geliyor, onu tozların arasından çıkarmıştım. Yaşayan bir başka mink geliyor aklıma, diğer bir minke sımsıkı sokulmuştu, beraber ısınmaya çalışıyorlardı. Bir de kaçan bir minki hatırlıyorum, kafeslerin arasında koşup duruyordu. Bütün o ağlamaları, bağırmaları, çığlıkları düşünüyorum.

Onların yuvalarını çaldılar, ormanlarını çaldılar, sularını çaldılar, hepsini ölümcül bir sıkıntıyla yer değiştirdiler, küçücük bir kafeste sonlarını bekliyorlar. Ardından gaz vererek ya da enjeksiyonla ölüm geliyor.

Bu çiftlikleri benimle beraber ziyaret eden ve benzin parasını karşılayan herkese teşekkür ederim.

syr-10-of-21

syr-14-of-21

syr-18-of-21

Çeviri: CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/03/17/cek-cumhuriyetinde-kurk-ciftlikleri/#more-691

March 22, 2011 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Gıdada Dönen Oyunlar – Toprak üretim bandı değildir!

El değmemiş yörelere ulaşıp en kolay biçimde en çok kara ulaşmak isteğiyle Afrika’nın içlerine uzanan yolları inşa eden, madenler kazan beyaz adamın kestiği ormanlardan, kazdığı damarlardan hala oluk oluk kan akıyor. Kuzey Amerika’da ormanları yiyip tüketmek için yollar açanlar bugün dünya tarımının yok oluşuna giden yolu da aynı umursamazlık içinde inşa ediyorlar.

GMO-GerHer zaman olduğu gibi sağlığımızla ilgili bir tartışma, medya yayınlarının ve gazete yazarlarının, tekellerin yanında saf tutma çabaları ile bir karmaşaya döndü. Bizim popüler yazarlarımızın yazıları Red Kit’teki şarlatan doktorların ilaçlarına benziyor. Ambalajı çok süslü, büyük bir bağırış, şamata ve temaşa ile satışa sunuluyor ve “derde devadan gayrı” her işe yarıyor. Basınımızda sür git devam eden bağırtıya bakıyoruz “GDO hakkında her şey” başlıklı yazılarda her şey var; sadece şu sorulara cevap yok.  GDO nedir? Ne işe yarar? Neden yapılır? Yapan nasıl yapar? Yiyen nasıl yer?
Yarınlar’ın çevre konusundaki tutumunu daha önceki yazılarımızda ilan etmiştik. Dileyen okurlarımız “Çevreye Saygılı Tüketiciler Olmayacağız” başlığı ile ilan ettiğimiz bu konudaki görüşlerimize internet sitemizden ulaşabilirler. GDO konusunda devam eden laf kalabalığına bakınca bu konuda bazı çizgilerin kalın biçimde çizilmesi gerektiğini ilan etmek ihtiyacı duyduk.
GDO, bir üretim tekniği değildir. Kapitalistlerin daha fazla kar amacı ile açtıkları ve sonunda kitlesel açlığa gidecek bir yoldur. Yağmur ormanlarını, “depo alanı açmak”, “ineklere otlak açmak” gibi aklın almayacağı bir gerekçeyle yok edenlerden başka bir şey beklemek saflık olurdu zaten. Onlar için üretim tekniğinin iki nedeni olabilir; birincisi kar maksimizasyonu, ikincisi askeri teknolojinin yükseltilmesidir. Para kazanmak ve adam öldürmek amaç olmadan adım atmaları mümkün değildir. Osmanlı’da yabancıların inşa ettiği ilk demiryolu hatlarına bakınız. El değmemiş yörelere ulaşıp en kolay biçimde en çok kara ulaşmak isteğiyle Afrika’nın içlerine uzanan yolları inşa eden, madenler kazan beyaz adamın kestiği ormanlardan, kazdığı damarlardan hala oluk oluk kan akıyor. Kuzey Amerika’da ormanları yiyip tüketmek için yollar açanlar bugün dünya tarımının yok oluşuna giden yolu da aynı umursamazlık içinde inşa ediyorlar.

Neden GDO?
GDO’ların içinde sakladıkları şey adında saklı, Genetiği Değiştirilmiş Organizma. “Duyarlı çevreciler” biraz da naif bir tutumla GDO’lu “şeylere” “Frankeştayn Gıda” adını takmışlar, oysa üreticiler bile ürettiklere şeylere “gıda” diyemedikleri için “organizma” diyorlar, eskiden sebze olan ama şimdi akrep veya balık geni taşıyan bir “şeye” nasıl olur da “gıda” dersiniz? Bir de sorun bulmuşlar hep birlikte bağırıyorlar, GDO alerji yaparmış. Soya fasulyesine alerjisi olmayan birisi, içinde bulunan ne idüğü belirsiz yaratık genine alerjisi olduğu için rahatsız olabilirmiş. Tabii bu düzeyde bir muhalefet yapıp, bir de üzerine cevizden, fındığa, baldan, yoğurda kadar bin bir tane ilgisiz ürünü de işin içine katınca pek muhterem yetkililerimiz de, “alerjisi olan yemeyiversin, yediyse karbonatlı suyla maden suyu içsin, o da olmadı gelsin ben öpüvereyim de geçsin alerjisi” demeye getiren açıklamalar yapmaya başladılar. “GDO nedir?” demeden, “fındıkta var mı?” “çayda yok mu?” “Binde dokuz mu var, yüzde iki mi var?” demeye başladık. Bu ülkede öldürücü dozda tarım ilacı kalıntısı bulunan sebze-meyve hallerde serbestçe satılıyor, ihraç edildiği ülke gümrüğünden sağlığa aykırı diye iade edilen yiyecekler zincir mağazalarda hemen yer buluyor, “siz hangi laboratuarda ne GDO’su tespit edeceksiniz ey zübükzadeler” diye soran olmadı, olanların da ne yazık ki sesi gür çıkmadı.
GDO tartışmalarında gözden kaçan en önemli gerçek GDO’nun neden ortaya çıktığıdır? Bu sorunun cevabı verilmeden GDO hakkında söz söylemek mümkün değildir. Bu soruya verilen cevapları inceleyelim.

GDO tezlerine cevaplar
Ortaya atılan savlardan birisi “Dünyada açlık olduğu bu nedenle üretimi arttırmak gerekliliği” iddiasıdır. Sadece ABD’de bulunan evcil hayvanları beslemek için kullanılan kaynakla dünyadaki açlık sorunu sona erebilir. ABD’de bulunan inekleri beslemek için kullanılan tarım ürünleri de dünyadaki açlığı sona erdirebilir. Fiyat politikası nedeniyle pazara sürülmeyen ürünler pazara sürülebilse, açlığın çözümü yolunda önemli bir adım atılmış olur. Fiyat politikası yüzünden ekilmeyen ürünler sorunu, (besin olarak kullanılabilen ürünler yerine süs bitkisi veya üst gelir grubuna yönelik minyatür sebze vb. yetiştirilmesi sorunu) ortadan kalksa açlık sorunu ortadan kalkar. AB’nin uyguladığı kotalar yüzünden atıl duran tarım arazileri kullanılsa veya Türkiye gibi ülkelerde çiftçinin ekonomik gücünün ortadan kalkması nedeniyle boş olan araziler ekilmeye başlansa açlık sorunu gene çözülebilir. Gördüğümüz gibi açlık konusunda bir çırpıda ne çok çözüm saydık, üstelik tüm bu çözümler sistem içi çözümlerdir. Batı dünyasının kozmetik sanayine ayırdığı sermayenin bu işe kanalize edilmesi halinde veya batının sömürgeci geçmişi nedeniyle sömürülen ülkelere hakları olan tazminatın ödenmesi halinde de dünyadaki açlık sorunu sona erdirilebilir. Ama bu yazıda kapitalist paradigmalar içinde kalmak tercih edilmektedir. Açıkça görüldüğü üzere kapitalistlerin umurunda olsa dünyadaki açlık sorununu ortadan kaldırmak mümkündür. Ancak açlık çekenlerin bir pazar olmaması nedeniyle kapitalist üretici onları ne görebilmekte ne de duyabilmektedir.
“Daha az zahmetle daha çok ürün elde etmek hedeflenmektedir.” Bu iddiaya göre GDO, değiştirilmiş genetiği sayesinde zararlılarla kendi kendine savaşacak ve bu sayede daha az tarım ilacına ihtiyaç duyulacaktır. Tarım ilacını para ile alıyor olmasak, bu yalana belki inanabilirdik, oysa modern çağda hiçbir firma, tek amacı para kazandıran bir sektörü ortadan kaldırmak olan bir icada imza atamamıştır. Bu tür buluşlar, yeni üretim teknikleri, patentinin satın alınması, hatta patent sahibi firmanın satın alınması gibi yöntemlerle buzdolabına kaldırılmıştır. GDO’lu ürün içeriğindeki canavar genler sayesinde bazı tarım “zararlılarını” bertaraf edeceğini doğru kabul etsek bile, tarım ilaçlarına yönelik ihtiyacı ortadan kaldırmayacağını tohum üreten firmalar dahi belirtmektedir.
“Ürünlerde standardizasyon sağlanacak, üretim takvimi şaşmaz bir kesinliğe yaklaşacaktır.” Bu iddianın şimdilik büyük ölçüde doğru olacağını kabul etmek gerekir. Ürünler aynı sürece tabi olacak, tohum atıldıktan kaç gün sonra çimleneceği, ne zaman hangi ilacın/hormonun verileceği, hangi boya kaç günde ulaşacağı ve ne zaman hasat edileceği önceden bilinebilecektir. Genetik bozulmanın çevre ve özellikle tozlanmayı sağlayan böcekler üzerinde yaratacağı etkiler, gen kaçması sonucu civar bitkilerde ve toprakta meydana gelen bozulmanın etkileri ile birleşince orta vadede bu “tanrısal takvim” hesabının tutmayacağını öngörmek kehanet değildir.
Ama biz bugüne bakıyoruz, ticari tüm bitki türlerinin tohumdan, hasada hangi süreçten geçeceğinin zaten biliniyor olduğunu, bu süreçte birkaç haftalık sapmalar yaşanmasının simsarlar/tüccarlar eliyle kar fırsatları yaratmak dışında bir zarar yaratmadığını göz önüne aldığımızda bu standardizasyon hevesine daha yakından bakmak gerekmektedir. Sürece biraz dikkatle bakan herkesin göreceği üzere kapitalizmin heveslendiği şey, toprağı bir üretim bandına çevirmekten başka bir şey değildir. Sermaye sahibi tüm girdi ve çıktıları kontrol altında tutacağı bir süreç yaratmak hevesindedir. Tohumun kimden alınacağı, sürecin hangi gününde hangi marka ilacın kullanılacağı, hangi aşamada hangi marka hormon kullanılacağı önceden belirlenmiştir. Emperyalist çağda kapitalistler kitaba tam anlamıyla uygun davranmakta, sermayenin tümüyle kendi elinde toplanmasını hedeflemektedir. Heveslendikleri şey tüm tarımsal üretimin, aynı sermaye grubunun farklı şirketlerine hizmet edilecek entegre bir sürece dönüşmesidir. Toprağın sahibi olan çiftçi sınıfsal konumunu kaybedecek, kendi toprağı üzerinde olmasına rağmen GDO’lu ürünün patent haklarını elinde tutan firmanın işçisi haline dönüşecektir.

Çiftçi üretim sürecine yabancılaşacak
GDO’nun tehlikesi alerji yapması değil, tohumun toprağa, çiftçinin tarıma yabancılaşacak olmasıdır. Tarih gözlerimizin önünde tekerrüre girişmiştir. Önümüzdeki dönemde yaşayacağımız şey çiftçinin üretim sürecine yabancılaşması olacaktır. Bugün bu tür bir iddia bize fütüristik gelebilir. Toprağı asırlardır eken biçen ellerin, tarımsal üretim sürecine yabancılaşması inanılması güç bir iddia gibi gelebilir. Oysa tohumluk ayırmayı bırakmakla başlayacak olan bu sürecin, çiftçiyi toprağın dilini anlamaz hale getirmesi sadece bir veya iki nesil sürecektir. Bugün kendi toprağının sahibi olan çiftçi, bu toprağın üzerinde sertifikalı tohumun boyunduruğu altına girecek, önce tohum fabrikasının acentesi, sonunda maaşlı elemanı görünümüne girecektir.
Çiftçi ürettiği mahsul içinden tohum alamayacak; mekanik biçimde, sertifikalı tohum paketinde yazan günde, paketin üzerinde yazan ilacı paketin üzerinde yazdığı biçimde uygulamak dışında hiçbir şey yapamaz hale gelecektir. Asırlardan süzülen tecrübe ile bildiği yöntemlerin pamuk veya domates görünümlü akrebin üzerinde bir işe yaramadığını hatta zararlı olduğunu görecek, sadece talimatları sıkı sıkıya uygulamak dışında bir seçeneğinin olmadığını fark edecektir. Bu durumun kitaptaki adı yabancılaşmaktır. Ürettiği parçanın takılacağı makine hakkında bilgisi olmayan bir işçi gibi çiftçi de yüzlerce yıla dayanan, nesillerden beri biriktirilmiş olan üretim tekniğini diğer bir deyişle bilgi sermayesini, (know-how) yitirecektir. Üstelik toprağının sahibi olan çiftçi cebine bir kuruş girmediği halde toprağını (sermayesini) tohum tröstlerine devretmiş olacaktır.
Etrafındaki tarlalarda GDO’lu ürün ekilen bir çiftçi, kendisi GDO’lu ürün ekmiyor olsa dahi, tozlaşma yoluyla gerçekleşen gen kaçması denilen genetik transferden ötürü tohumluk ayıramaz hale gelebilecektir.
Burada bazı okurlar haklı olarak, “ben domatesi daha ucuza yedikten üstelik çiftçinin cebine de para girmeye devam ettikten sonra sermayesinden kime ne” diyebilirler. Sözleşmeli çiftçiler kısa dönemde eskisinden daha çok para da kazanabilirler. Ancak GDO’lu ürünlerin uzun vadede nelere neden olacağı bilinmemektedir. Bugün çok verimli olduğu söylenen bir türün aradan on yıllar geçtikten sonra ne olacağını bilen hiç kimse yoktur. Bugün kar hırsıyla önüne geçen her şeyi ezen bir sel gibi akan bu tohumlar, normal üretim biçimini ve normal tohumları yok ettikten sonra ortaya çıkacak olan bir sorun, çok kısa sürede tarımsal üretimde kitlesel açlık tehlikelerine neden olabilecek bir mesele haline gelecektir.
Bu anlattıklarımız bazılarına kara ütopyalar gibi gelebilir. Onlara Türkiye’de 2001 krizinde canlı canlı gömülen piliçleri hatırlatmak isteriz. Adına “tavukçuluk” denildiği halde aslında “piliç taşeronluğu” olan bir sistem kurulmuştu ülkemizde. Yurtdışından gelen civcivler, yurtdışından gelen yemlerle beslenip 28 gün sonra “tavuk” oluyorlardı. Bu 28 gün boyunca onlara bakan kişilerin süreç hakkındaki bilgileri ithal piliçlere, ithal yemleri vermekten ibaretti. 2001 krizinde döviz bir anda aşırı değer kazanınca yem ithalatı durmak zorunda kaldı. Sözde tavuk çiftlikleri ellerindeki civcivlere 28 günün kalan kısmında bakıp, büyütme işini yapamadılar. İthal yem olmadığında yapacakları konusunda hiçbir bilgileri yoktu. Tavukları açtıkları çukurlara gömdüler. Kontrol etmek isteyenler için o günlerin gazetelerine ulaşmak çok kolay.  
Kitlesel açlık tehlikesinin doğması içim mutlaka genetik bir felaket olmasına da gerek yok. Kapitalistlerin kar hırsıyla yaptıkları bu hesapsız saldırılar savuşturulamazsa; finanssal bir kriz, tohum şirketinin bir fikri mülkiyet davasına konu olması, hatta büyük hissedarı öldükten sonra karısı, çocukları ve metresi ile çocukları arasında çıkacak bir anlaşmazlığın doğuracağı bir dava bile milyonlarca insanı açlıkla burun buruna getirebilecektir.

http://www.yarinlar.net/sayi-25-aralik-2009/gidada-donen-oyunlar-toprak-uretim-bandi-degildir.html

March 22, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, tarim gida GDO | Leave a comment

Gösteriş Kurbanları: Hayvanları Giymek Acı ve Izdırap Giymektir – Marc Bekoff

Ocak 2011. Avcı, tilkinin göğsüne ve ciğerlerine basarak onu ezerek öldürüyor.

Bu masum zavallının göğüs kemikleri insanın dizi kullanılarak kırılmış.

Bir dağ aslanı yavrusu yakalandıktan sonra sopayla sindirilmiş durumda.

Marc Bekoff

Etoloji Yazıları

Öncelikle bu yazının korkunç özünden dolayı özür dilerim, öte yandan  kürk endüstrisinin korkunçluğu ile ilgili gerçeği öğrenmek de yaşamsal bir öneme sahip. Born Free son zamanlarda ABD’deki kürk kapanlarının inanılmaz zulmü ile ilgili bir rapor yayınladı. Görünen o ki hayvanlar için durum son derece dehşet verici ve korkunç, insanın havsalasının alamayacağı kadar hem de. Bir çok canlı gaddarca davranışlara maruz kalıp bacak kapanlardan göğüs kafesi ezme, suda boğma,  boğazlama ya da tuzağa düşürme yöntemleriyle öldürülüyor. Kürk kapanları hakkında çok az yasal düzenleme var, bu sayıca az düzenlemeler ya çok az bir tetkikle ya da hiç umursamadan ihlal ediliyor. Ayrıca çok fazla sayıda “zayiat” var; çünkü hedef olmayan hayvanlar da rutin bir şekilde öldürülüyor.

Bir insan birisini giymeye karar verdiğinde, bu bir seçimdir, neyi giydiği değil kimi giydiğine dair bir seçimdir. Birisinin vücudunu sıcak tutmak ya da gösteriş merakı adına gereksiz yere  ölmüş bir hayvan giymeyi seçmiş oluyorlar insanlar. Ve, bunu yapmalarına hiç gerek yok.

Kürkünün işe yaramayacağına karar veren avcı bu güzel çakalı atmış…


Suda boğarak öldürülen hayvanlar

Kürkü kullanılmayan (Çin ya da Kore’de olmadığı için büyük olasılıkla) zavallı bir kedi de kablo kapanına yakalanınca boğularak ölmüş.

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/03/16/gosteris-kurbanlari-hayvanlari-giymek-aci-ve-izdirap-giymektir/

March 22, 2011 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Uygarlığın sonunda gezintiler… Ergin Yıldızoğlu

IPAD için birbirinin üstüne çıkan, meta manyağı yapılmış insanlar bu uygarlığın ürünü. Fukuşima’da patlama noktasına gelen reaktörler de, tüp gazla reaktör arasındaki farkı bilmeyen, fay hattına bomba kurmaya kalkan siyasetçi de bu uygarlığın ürünü. Tsunami insanları kentleri önüne katıp götürürken borsada portföy boşaltmaktan başka bir şey düşünemeyenler de…

Günlük yaşamın, tüm çözülmeden birikmeye devam eden çelişkilerine karşın, dayanılabilir bir biçimde sürebilmesi için yok sayılması gereken “şey”lerden birinin aniden ortaya çıkması halimizin (G)erçeğini kısa bir süre için de olsa gözler önüne seriyor.

Japonya depremi ve tsunami tam da böyle bir duruma işaret ediyor. Bu vesileyle başımızı kaldırıp halimizin genel durumunun, ortalıkta pıtrak gibi boy göstermeye başlayan “semptom”larına bakınca da aslında epey bir süredir kapitalist uygarlığın sonunda dolaştığımızı, bir türlü bu kabustan çıkamadığımızı görüyoruz.

Sık sık aklıma Samuel Beckett’in End Game (Oyunun Sonu) yapıtı geliyor. Kör ve kötürüm Hamm iskemlesinde oturuyor. Uşağı Clov’a soruyor “ne oluyor ne oluyor”. Clov cevap veriyor, “Bir şey kendi seyrini izliyor”. Hamm yine soruyor “Clov… Biz… Biz bir anlam kazanmaya başlamış olabilir miyiz?” Clov: “Sen ve ben? Dalga mı geçiyorsun?” Belki de ben bu konuşmayı doğru anımsamıyorum, ama bir şey fark etmiyor. Kapitalist uygarlık da kör ve kötürüm Hamm’ın yaşamı gibi artık hiçbir anlam kazanamadan, bir anlam üretemeden seyrini izliyor, dokunduğu her şeyi, insanlar dahil, kar peşinde tüketip, moloza dönüştürerek ilerliyor.

Deprem, tsunami doğal felaketler. Bunu anladık, peki patlama noktasına gelen nükleer santraller neyin ürünü? Santraller patlama noktasına gelirken, panik halinde, borsada felaketi fırsata çevirmeye çalışanlar kim? Sonra gazete köşelerinde “Yoksulluktan kurtulmak istiyorsan nükleer enerji şart” diye yazanlar bu uygarlığın sonsuza kadar devam edeceğini var saymıyorlar mı? Enerji tüketimini artırmadan zengin olunamaz. Artırmak için tek yol nükleer enerji değil mi? Bu yüzden Çin ve Hindistan 218 yeni nükleer santral yapmayı planlamıyor muydu?

Neden olmasın? Tüm göstergeler, bugünkü trendlerin, geleneksel enerji kaynaklarının, yenilenebilir kaynakların, bu uygarlığın enerji gereksinimlerini karşılamasının olanaksız olduğunu söylemiyor mu? Kapitalist uygarlıkta yaşamaya devam ettiğimiz sürece…

‘Bakın gerçekçi olmak gerekiyor. Bize acilen enerji lazım, bize acilen sermaye fazlasını emecek devasa projeler lazım. Nükleer santral bu iki gereksinime de cevap veriyor. Bu kapitalist makineyi çalıştırmak için gerekirse fay hattının üzerine bile kurarız.’ İyi de bu makine bizi öğütüyor, bize ne oluyor, bu oyunu oynamak zorunda mıyız?

Hep gelip bu gerçekçilik duvarına çarpıyoruz. Bu duvar yıkılacak gibi görünmüyor. Üniversitelerden medyaya, en bilgicinden en cahiline sesler bize hep bunu söylüyor.

Ama dört ay önce Tunus, Mısır firavunlarının devrilebileceği kimin aklına geliyordu. Gerçekçiler için 17 Aralık gününe kadar böyle bir olasılık var mıydı? Sonra her şey değişmeye başladı, bir kapı açıldı tarihte, yeni olasılıklar döküldü ortalığa. Bu kapı hala kapanmış değil ki…

İnsanı, doğayı yavaş yavaş öldüren bir uygarlığın sonunda her şeyi yok edebileceğini hayal edebiliyoruz da, sıra onu ortadan kaldırarak kendimize yeni bir yol açmaya, başka bir yaşam kurmaya gelince, aklımızın enerjisi tükeniyor, zaman ve egemenlerin boyu gözümüzün önünde uzadıkça uzuyor, dönüp gerçekçi olmak gerektiğine karar veriyoruz sonunda; günlük zamanın yeknesak akışına kendimizi terk ediyoruz ve her şeyi tüketen o makine kendine yeni yakıtlar bularak yoluna devam ediyor.

Peki, hadi gelin iyice gerçekçi olalım. Derin bir mali kriz patlak verdi. Devletler ellerindeki tüm kaynakları bu krizi çıkaranları kurtarmaya yönlendirdiler, hani her yıl kendilerine milyarlarca dolar ikramiye verenler var ya onlara… Sonra kasalar boşaldı. En azından ekonomik büyümeyi teşvik edecek bir şeyler yaparak gelirlerini arttırıp, kasalarını doldurmaya çalışabilirlerdi değil mi? Hayır bu krizden en çok zarar görenlere, yoksullaşanlara işlerini kaybedenlere ve kaybedecek olanlara dönüp, “Hadi bakalım bir şeyler verin, hep birlikte fedakarlık filan…” diyorlar; bankaları batıranlar milyarlarına milyarlar katmaya devam ediyorlar, kasa bir türlü dolmuyor. Gerçeklik bu!

Mısır’da Tunus’ta halk sokaklara döküldü ya hemen ardından yetişip yönlendirmeye ‘demokratikleştirmeye’ çalışıyorlar. Libya karışınca daha da demokrat kesilip, Kosova’da, Afganistan’da, Irak’ta toplam milyondan fazla insanın canına mal olduktan sonra iflas etmiş, “Liberal emperyalizm” zırvasını anımsayıp, askeri müdahaleye, işgale zemin yaratmaya başlıyorlar. Libya’da muhalefet “Hayır gelmeyin, bu bizim işimiz” diyor, ama kimse dinlemiyor. Ne de olsa Libya petrolü tatlı petrol, güzel petrol…

Bu arada Bahreyn’in Sünni “kralı” demokrasi talebiyle sokaklara dökülen Şii halkını tekrar geri sokmak için Suudi Kralı’nın ordusunu yardıma çağırıyor, Körfez ülkelerinden binlerce Sünni asker onlarca zırhlı araç, helikopter, uçak, tank Bahreyn’i işgal etmeye başlıyor, Kuveyt bile bu fırsatı kaçırmıyor. Gazeteler gelen askerlerin göstericileri av tüfekleriyle öldürmeye başladığını yazıyor. Sünni-Şii düşmanlığının ateşine petrol dökülüyor. Yemen despotu fırsattan istifade katliama başlıyor. Dönüp bakan yok. Gerçeklik bu.

Bu gerçeklikte başka şeyler de var. Japonya’daki felaket uluslararası şirketlerin tedarik zincirlerini kırdı. Gazetelerin aktardığına bakılırsa “IPad 2”nin stokları tükenince, dükkânların kapılarında bir gece önceden kuyruğa girenler, kim bilir içlerindeki hangi boşluğu doldurmak için metalardan medet umanlar, “şoka” girmişler. Aletin fiyatı 800 dolardan 13 bin dolara fırlamış. Kuyruktakilerden biri yerini 900 dolara satıp eve dönmüş.

O eve dönmüş ama Fukuşima santralindeki reaktörlerin patlamasını engellemek için gece gündüz aç uykusuz, kabul edilebilir radyasyonun üç katı kirlenmiş, kirlenmeye de devam eden ortamda ölümle yarışarak çalışan 300 işçinin eve dönme şansı yok. Çocuklarına ailelerine veda ederek, oraya, ailelerini, dostlarını, komşularını, yurttaşlarını hatta dünya insanını kurtarma için ölmeye gittiler. Pers imparatoruna karşı topraklarını korumak için Termopil geçidine giden 300 Ispartalı gibi… Kendilerini var eden toplum, kolektif için…

IPAD için birbirinin üstüne çıkan, meta manyağı yapılmış insanlar bu uygarlığın ürünü. Fukuşima’da patlama noktasına gelen reaktörler de, tüp gazla reaktör arasındaki farkı bilmeyen, fay hattına bomba kurmaya kalkan siyasetçi de bu uygarlığın ürünü. Tsunami insanları kentleri önüne katıp götürürken borsada portföy boşaltmaktan başka bir şey düşünemeyenler de… (Tam bu üç noktayı koymuştum ki, e-postama Japonya’da yeni yatırım fırsatlarını ballandıra ballandıra anlatan bir mesaj düştü.)

Ama bu uygarlık bu kadar değil. Karın, dondurucu soğuğun altında varlıklarını kanıtlayan Tekel İşçileri de, Tahrir Meydanı’ndakiler de ve nihayet Fukuşima’daki 300 işçi de bu yapıya ait. Ama onların hepsi, aynı zamanda, insanın, bu benmerkezci haz odaklı, kar makinesine tutsak uygarlığa bir türlü sığamayan, sığdırılamayan, her seferinde bu uygarlıktan başka bir şeyin olabileceğini bize anımsatan özelliklerini temsil ediyorlar. Biz uygarlığın sonunda dolaşırken onlar bize, gerçekçi olanın değil, gerçekliğe sığmayanın değerini anımsatıyorlar.

19 Mart 2011/Sendika.org

March 22, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, antinükleer, tuketim karsitligi | Leave a comment

Sessiz Devrim – Dr. Steve Best


(Ulusal Evsiz Hayvanlar Günü’nde yapılan bir konuşma)

17 Ağustos , 2002

Bizler hayvanlarla  ilgili, onları temel haklar ve içsel değerlerle donatan , artık onları eşya ya da kaynak olarak görmeyen,  kavramsal değişimlerin tam ortasındayız. Bu durum insan zihninin tarihinde en önde gelen türden evrimsel bir ilerleme, etik gelişimi ve ahlâk toplumunun genişleyip büyümesi anlamında önemli bir aşama.

Ama eski kavramlar zihinlerimizi ve ahlâkımızı  ilkel bir düşünce zindanına zincirlemeye devam ediyor: şu anda hayvanlarla ilgili yasalarımız ve dilimiz eski Roma günlerine, hayvanların, kadınların ve çocukların köle oldukları dönemlere kadar gidiyor. Zaman içerisinde insanlar resmî şekilde özgürleştirildi ama hayvanlar hâlen hapiste; yasaya göre eşya ya da meta olarak tanımlanıyorlar ve insanlar da onların hiç bir sorumluluğu olmayan efendisi, sahibi ya da Tanrıları olarak görülüyor. Eğer bir hayvanın ekonomik ya da “bilimsel” bir işlevi varsa,o zaman insanların yasal olarak hayvanlara istediği şeyi yapmasını engelleyecek hiç bir şey yok demektir. 

Dünyayı anlamak için kullandığımız dil son derece  önemli; bu dil düşüncelerimizi şekillendiriyor, kısıtlıyor; eğer doğayı bir makine gibi tanımlarsak o zaman ona varoluşumuza yabancı şeylerin bir parçası gibi davranırız. Aynı şekilde eğer hayvanlara eşya ve nesne muamelesi yaparsak, o zaman onlara yaşamı olmayan şeyler, sıradan basit metalar ya da kullanıp atılabilir objeler gibi bakmaya doğru meylederiz. Bu tür kavramlara minnet duyan insanlar hayvanları zincire vuruyor, hayvanları gıda, tıbbi ve eğlence kaynakları olarak sömürüyor; ya da mobilyalarını tırmıkladılar diye ötenazi uygulayarak öldürtüyorlar.

Ama hayvanlar ne bir nesne , ne de aptal canlılar; onlar bizimle temel ortak noktaları paylaşan yaşam özneleri: bu ortak noktalar; duygular, zengin bir sosyal dünya ve yaratıcı bir  zekâ. Bu şekilde hak sahibi olmayı hakediyorlar, onlara saygı göstermemizi hak ediyorlar, ve onları herhangi bir şekilde sömürdüğümüz zaman yanlış davranmış oluyoruz.

Değişimin mayası içinde, sessiz bir devrim bütün ülkeye yayılıyor; hayvanları savunanlar şehir kodlarındaki dili değiştiriyorlar, hayvan” sahibi” kelimesi yerine hayvan “koruyucusu” sözcüğünü koyuyorlar.  Eğer Los Angeles’te ya da Rhode Island’da kedi veya köpek lisansı için başvurursanız, artık o hayvanların sahibi değil koruyucusu oluyorsunuz.

Eğer hayvanlar bizim mülkümüz değilse, biz de onların sahibi değiliz. İnsanlar yaşamayan nesnelerin sahibi olabilir, yaşayan öznelerin değil. “Sahip” terimi, bir bağ olması gereken yere uçurum koyuyor; aslında bir ve tek olan bir biyolojik toplumu bölüyor; ve sorumluluk duymak yerine iktidar sahibi olmayı işaret ediyor. Ama koruyuculuk daha geniş bir ahlâki alan içerisinde hayvanların refah ve  iyi olma durumlarına ömür boyu etkin bir şekilde dahil olmaya işaret ediyor.

Koruyucuların hayvanlara yönelik sorumlulukları sadece hayvanlara zarar vermemek değil, ayrıca onlara iyi davranmak- yardımlarına ve  onları kurtarmaya gelmek, onları her türden istismar ve ihmalden kurtarmak, her kafesi açmak. Ölmek için bekleyen kedi ve köpekler; fabrika çiftlikleri ve mezbahalardaki kuş, domuz ve büyük baş hayvanlar; okyanustaki balina ve yunuslar; ve ormanlardaki ayı ve  kurtların hepsi bize muhtaçlar.

Hayvanlar karşılığında ancak bizim el uzatabileceğimiz bir yardım  çığlığıyla ağlıyorlar; bizlere reddedilemeyecek iç parçalayıcı gözlerle bakıyorlar; onlarla olan  ilişkimiz kutsal bir güven ilişkisi, bu ilişki asla bozulmamalı.

İşte bu yakınlık ve dayanışma ruhu içerisinde insan toplumunun bir parçası olan hayvanlarla bir araya geliyoruz; bizimle onlar arasındaki benzerlikler, bütün farklılıklardan ahlâken daha önemli ve daha bağlayıcı; evrimsel bir sürem içerisinde hepimiz tek bir yaşam ailesiyiz.

ABD’de her sene ötenazi metoduyla  milyonlarca evsiz hayvan öldürülüyor; kendi bölgemiz El Paso, Teksas’da geçen yıl 22 bin hayvan “uyutuldu”. 22 bin değerli yaşam. Yani;

Yüreğimize saplanmış 22 bin bıçak darbesi

22 bin gözyaşı

Anlayanlar için 22 bin darbe

Başarısız olduğumuz 22 bin an

Bu gece burada olmamız için 22 bin sebep

Bu gereksiz acı ve  öldürmelere son vermemiz için vermemiz gereken 22 bin söz.

Dostlarımız, arkadaşlarımız, sevdiklerimiz, aile üyelerimiz ve yaşam macerasında ortaklarımız olan hayvanlara  şunu söylüyorum: Ağlayışlarınızı duyuyoruz ve bizler de ağlıyoruz- toplumumuzdaki  herkesten size yardım etmesini, sizin bulunduğunuz bu derde büyük önem vermelerini, kaderimizin sizin kaderinize bağlı olduğunu anlamalarını ve tek tek her bir yurttaşın  bu güzel dünyanın ve onun göz kamaştırıcı yaşam biçimlerinin koruyucuları olmasını istiyoruz.

Çeviri : CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/03/13/sessiz-devrim/#more-627

March 14, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 2 Comments

Küreselleşme Kıskacında Trakya Tarımı – Emet Değirmenci

Emet Degirmenci
Küreselleşme Kıskacında Trakya Tarımı

1980 sonrası dünyada esen neo-liberalizm rüzgârı Turgut Özal’ın özelleştirme politikalarıyla Türkiye’nin tarımının da canına okumaya başladı. O tarihe kadar özellikle hububat üretiminde Türkiye dünyada kendine yeten birkaç ülkeden biriydi. Askeri rejimle demokratik hakların da ortadan kalktığı sonraki yıllarda ülkenin içine düştüğü ekonomik çıkmazlarla IMF uyum paketleri Trakya dahil ülke tarımını hızla (bilinçli olarak) küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye başladı. Bu da kendine özgü yeterliliği olan geleneksel aile tarımını yok etmekti.

Bir tarım uzmanı değilim. Uzun yıllardır ekoloji hareketine yalnızca Türkiye değil (son 13 yıldır yaşadığım değişik ülkelerde de katkı vererek) olup bitenler hakkında küresel bir profil görmeye çalışıyorum. Mühendis altyapısina sahip olmama yanı sıra son yıllarda (uzun süredir toplumsal projelerde kazandığım deneyimlere dayanarak) ekolojik restorasyon ve permakültürü (sürdürülebilir yaşam tasarımı) meslek edindim. Bu yazıda Trakya’nın tarımını küresel sermayenin etkisinde nereye gidebileceğini tartışacağım.

Avrupa Birliği’ne Uyum ve Küresel Sermaye:

Kapitalizmin ‘büyü ya da öl’ işleyişi 20. yüzyılda daha da içselleşti ve derinleşti. Daha önce geleneksel aile tarımıyla kendine yeten çiftçiler artık İngilizce’de adı ‘agribusiness’ olarak bilinen tarım işletmeleri haline gelmek ya da ortadan kalkmak durumundadır. Bir başka deyişle; artık çiftçi büyük alanlarda yığınsal ürün üretmelidir. Böylece büyük alanlarda aynı türden plantasyon yapılacak monokültürel tarım dayatılacaktı. Bu tür bir aktivite için de devasa çiftliklere gerek duyulacaktır. Buğünden belirtileri göründüğü gibi artık çiftçiler bir işletmeci olarak yanlarında ücretli elemanlar çalıştıracak, paketlemeyi ve ürün standardını (organik dahi olsa) endüstriyel pazarın belirlediği şekilde yapmak zorundadır. Ancak bu tür bir işletmecilik küçük parçalı topraklarda olmayacağından ve de tarım kredilerinin faizleriyle küçük çiftçinin yaşaması mümkün olamadığından bir dizi geleneksel aile tarımcılığı zaman içinde hızla yok olmaktadır. Çiftçi Sendikaları Başkanı Abdullah Aysu 2009 yılı itibariyle bu sayıyı ‘her 50 saniyede bir çiftçi iflas ediyor’ şeklinde dile getiriyor. (1) 2010 yılında Trakya ya yaptığım ziyaret sırasında duyduğum gibi topraklarını büyümekte olan (Avrupalı ya da yerli)büyüklere’ satmak zorunda bırakılan çiftçiler ise büyük kentlerde iş ve aş arama peşine düşüyorlar. Bazıları turistik yerlerde garson, şoför ya da temizlikçi gibi düşük nitelikli sayılan mevsimlik işlerde çalışırken bazıları da sattıkları tarlanın parasıyla köşe başı bakkalı açıp modern kent yaşamına ayak uydurmaya çalışıyor. Hatta elindeki sıırlı sermayesiyle köyün zorlularından kurtulup pembe hayaller kurabiliyor. Öyle ya… hatta çocuklarını da okutur kendi çektiği zorluklardan onları sakınmış olabilirdi. Bu yarı umutvar kent yaşamının cazibesiyle çiftçiliği sonlandırma süreci Trakya’da hala devam ediyor ki; burada gençleri tarlada çalıştırmak zordur deyimini sıkça duymaktayız.

Bunun yanında TEKEL, Et-Balık, SEK’e kadar bütün kuruluşların ortadan kaldırıldığını da eklemek gerekir. Küçük çiftçinin ürününü alan bir zamanların Trakya Birlik’i artık ayçiçeği yerine kanola bitkisi üretmeyi teşvik etmektedir. Oysa kanola yağı besin değeri olarak Batı ülkelerinde yüzüne en son bakılan yağdır.

Bir de yıllardır giremediğimiz şu Avrupa Birliği var…ve daha on yıldan önce girebileceğimizi sanmadığım Avrupa sevdası kendine yeterliliğimizi silip süpürme yolunda iken… Oysa Yunan ekolojistleriyle yaptığımız bir diiz çalışmada kendileri girdiklerine bin pişman olduğunu belirtir hep. Çünkü Avrupa Birliğinin istediği yönde üretim yapmak zorunda bırakılmaktan ve bu nedenle biyolojik çeşitliliğin azaldığından yakınılıyor. Hatta bazen eğer Avrupa’ya fazlaysa tonlarca ürünün tarlada bırakılmak zorunda olduğundan dem vuruyorlar. Bunun yanında yerel halkın gereksinim duyduğu o topraklarda yetişebilen gıdalar ise dışardan alınmak zorundadır. Bu durum şu anki Türkiye ye de yabancı değil diyebilirsiniz. Ama Avrupa Birliği parçası olunca da durum daha da vahim olabilir.

Monokültüre dayalı üretim Genetiği Oeğiştirilmiş Organizmaları (GDO) da beraberinde getiriyor. Örneğin Trakya’da üretilen kanola bitkisi bugün değilse bile yarın GDO’lu olabilir. Çünkü Türkiye’de de GDO’lar 2010 yılı itibariyle resmen serbest bırakıldı. Böylece komşu tarlada hala sağlıklı yiyecek yetiştirme şansı dahi tanımıyor. Çünkü araştırmacılar tarafından genetiği değiştirilmiş organizmaların polenleri 15 km kadar geniş bir alanı rüzgârla etkileyebilir deniliyor. Bunun yanı sıra GDO’lu tohum firmaları pazara yayılmak için cazip olanaklar yaratıyor. Örneğin zaten tohum alma zorluğu içinde olan çiftçi için haşere ve yabani ot öldürücülerle birlikte paket halinde tohum almak daha ekonomik görünüyor. Üstelik çıkacak tohumun terminatör tohum dediğimiz kısırlaştırılmış tohum olduğunu bilmeden. Böylece çiftçinin en doğal hakkı olan gelecek yılın tohumunu dahi kendi tarlasından alması önleniyor. Kısacası kendisine % 100 bağımlı çiftçiler oluşturuyor.

Trakya’da olup bitenler elbette dünyadan bağımsız değildir. Tarımın şirketleşmesi bizim gibi ülkeleri daha kısa sürede ve daha derinden sarsarken örneğin, Avrupa’da birazdaha entervali geniş 2 dakikada bir çiftçinin iflas ettiği Aysu’nun yukarıda belirttiğimiz yazısında açıklanıyor. Monsanto ve Cargil gibi dünya tohum tekelleri ise Türkiyede de görüldüğü üzre küresel ölçekte yayılmaya devam ediyor.

Küresel sermaye tarım işletmeciliğini elbette yalnız toprak birleşimiyle yapmıyor. Aynı zamanda Türkiye tarımını da havzalara ayırmaktadır. Bunu yaparken yörenin ekolojik bütünlüğüne ve yerel gereksinimlere bakmaksızın… Oysa Hintli bilim kadını, yazar ve aktivist Vandan Shiva önce ailenizin, sonra oturduğunuz yerdeki pazarın, eğer hala fazlanız kaldıysa bölge pazarının gereksinimini doyurun der. Uluslararası pazara gelince tüm bunlardan arta kalan gitmelidir diye de ekler. Shiva yazılarında ve konuşmalarında küresel kapitalizmin ‘Büyü ya da Öl’ politikasının Hindistan’da çok açık bir şekilde görüldüğünü sıkça dile getirir. Bu politikadan ötürü kredi borcunu ödeyemeyen ve kendine bir gelecek göremeyen çiftçilerin doksanlı yıllarda kitlesel halde intihar etmelerine tanık olan Shiva, bunun sonucu olarak NAVDANYA diye adlandırdıkları tohum koruma kuruluşunu halka dayanarak kurar. Böylece 200’den 20’ye düşmüş olan pirinç vb. bitki tohumunu koruyarak geleceği kendi ellerine almaya çalışmanın gğcğ ve onuru paylaşılır.

Bir de Trakya’daki Ergene Havzası‘na değinecek olursak yatırım ve diğer endüstride kullanılan kimyasallar sonucu Ergene Nehri’nin siyah ve köpüklü akmasının yanında Ergene havzasında oranın ekolojisine ve yerel halkın gereksinimlerine yönelik bir tarımın beli kırılmıştır. Çünkü sürekli revizyondan geçirilen havza modeli 2004 yılında yürürlüğe giren 1/100.000 ölçekli “Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı”nı da 2020 yılına yönelik TAB (Tarımsal Alt Bölge) ve TOB (Tarımsal Organize Bölge)larla “geleceğin tarımını şekillendiriyoruz” adı altında sürdürülebilir havza yönetiminden uzaklaştırılmak istenmektedir. Böylece küresel sermayenin güdümüne daha kolay sokulabilecektir.

TAB ve TOB’ lara karşı mücadele:

2009 yılında öne sürülen Trakya’nın toprak yapısına bağlı olarak 19 adet TAB, 12 adet de TOB kurulması hedeflenmektedir. Alt bölge planlaması olarak konu edilen TAB ve TOB projelerinin ne olduğu ve hangi amaca hizmet edeceği ise açık değildir. Trakyalı avukat Bülent Kaçar kaygılarını şöyle dile getiriyor:
Ergene nehrinde ve havzasında davalı idarece etkin idari tedbirlerle önlenmeyen kirliliğin, yeraltı ve yerüstü sularını da kirlettiği gerçeğini dikkate aldığımızda, revizyon plan olduğunu iddia eden “YENİ PLAN”ın kirliliğin önlenmesini hedeflemediği, aksine havzayı ve sularımızı kirletici yeni yüklerin bölgeye taşınmasına, yerleşmesine olanaklar sağladığı görülmektedir… Çünkü revizyon planında, sürdürülebilir yaşam ve bilimsellik esas alınmamıştır (2).

Kaçak sanayi yapılarına af getirerek meraların dahi zamanla kamusal alan statüsünden çıkarılıp özelleştirmeye açabilecek bu gidişata dur demek gerekir. Kaçar aynı yazısında 2004 Bütünleşik Sürdürülebilir Havza Yönetimi Statik değil dinamiktir diyor.

2009 da ABD’nin Washington eyaletinde küreselleşmeye karşı tarım içerikli katıldığım çalıştayda geleceğin sağlıklı tarım modeline ilişkin geçmişten bir dizi ders çıkarılıyor. Geleneksel aile tarımının geçmişte Amerikan nüfusunun %70 ini beslediği anımsatılıyor. Sağlıklı bir gelecek açısından tekrar o yöne doğru bir dönüş olması gerektiği üzerinde duruluyor ve halkın hükümete bu konuda büyük bir baskısı var. Bunu da 1970’ lerde başlattıkları Topluma Dayalı Tarım (Community Supported Agricultrure) yoluyla daha geniş ölçekte uygulamak istiyorlar. 20 yılı aşkın bir çabanın ürünü olan Toplum Destekli Tarım (TDT)’da bugün ülke genelinde yaklaşık 600 ekolojik aile tarımını koruyor. Böylece kentte yaşayan ve yiyecek yetiştirecek zamanı olmayan kişiler kırsal kesimdeki geleneksel tarım emekçisinin ürününü (üyelik sistemiyle) sürekli alacağını taahhüt etmiş oluyor. Bu şekilde kentli hem sağlıklı ürün tüketmiş oluyor, hem de yediği ürünün nereden geldiğini ve hangi koşullarda yetiştirildiğini biliyor. Hatta karşılıklı birbirini destekleyen bu bağ vasıtasıyla ekim ve hasat zamanlarında çiftçisinin düzenlediği festivallere katılarak konserve yapmaktan tohum korumaya kadar yeni beceriler kazanma olanağına sahip olup üreticisiyle yüzyüze bağlantı kurmuş oluyor. Buna benzer yerel üretim ve tüketim zinciri oluşturan sistem Avrupa’da ve Asya Pasifiğin birçok ülkesinde de yaygınlaşarak uygulanmaktadır. Örneğin Yeni Zelanda’daki TDT zincirine Wellington bölgesi odaklı iki yıl destek verdim ve sonuçta yeni bir diriliş yaşandığını görmek beni mutlu etti. Böylesi bir yapının insanlara ve doğal çeşitliliğe neler kattığını sonsuz. Aslında bize köy enstitülerini anımsatan kentle köyün bağlantısını sağlayacak biylesi bir modelin Türkiye de çok yakışacağını düşünüyorum. Trakya’da ve Türkiye’nin diğer bölgelerinde de buna benzer ekolojik üretici – tüketici zinciri kurulabilir. Yoksa ne AB’ye girmek ne de dünya pazarına açılmak için tarım işletmeleri kurup tarımı modernleştirmek biiz kurtarmıyacağı gibi daha da kütüye sirikleyecektir.

Neler Yapılabilir?

Çok geçmeden elimizde kalanları tutmak ve geliştirmek açısından diğer bir örnek de Latin Amerika’dan vereyim. Yukarda belirttiüim Washinton çalısmamızda 500 yıllık tarım örgütü La Via Campesina dan da çiftçi liderleri vardı. Via Campesinalı çiftçileri yüzyüze tanıdıktan Yiyecek Özgürlüğü Hareketine daha fazla zaman ayırmaya başladım. 2004 yılında İtalya’nın Roma kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Yiyecek Güvenliği Zirvesi’ nde umutvar bir çıkış göremeyen Vıa Campesina çiftçileri yerel ölçekte ve ülke bazında örgütlenme modeli önerdi. O günden bu yana dünyanın 160’dan fazla ülkesde örgütlenerek yiyecek üretiminde kadın-erkek eşitliğinden tarım işçilerinin etik ve insani koşullarda çalışmasına ve her ülkenin yiyeceği hakkında kendi politikasını oluşturması yolunda önemli adımlar atıyor. Kısacası Via Campesina tüm yiyecek üretiminin bir sistem olarak tümden demokratikleştirilmesi üzerinde duruyor. Trakyalı çiftçi bugün ürün bazında yapılanmakta olan tarım sendikaları ve genel olarak Türkiye Çiftçi Sendikaları şemsiyesi altında güç birliği yapabilir. Yoksa kente göç eden Trakyalı çiftçiye çok geçmeden kent yaşamı dar gelecektir. Çünkü yazın gidip kuru bakliyatını getireceği köy arazisi de zamanla ortadan kalkacaktır. Hatta ilerde köyüne dönüp sattığı tarlanın patronunun tarım işletmesinde asgari ücretle çalışmak zorunda kalabileecektir.

Gelişmiş ülkelerde tarım üzerine yapılan konferanslarda geleceğin en önemli mesleği sağlıklı yiyeceğin nasıl yetiştirildiğini bilen insan olaak tanımlanıyor. O halde bugün olup bitene karşı uyanık olmak ve TAB ve TOB’ lara karşı durmak gerekir. Türkiye’nin hala ağır metallerle kirlenmemiş topraklarında Avrupa ülkeleri binlerce dönüm arazi alarak organik tarım işletmeleri kurma yolunda ilerliyor. Biz gelecekte niye onların mevsimlik işçisi olalım? Anadolu’da hala kolektif ruh kaybolmadığına göre kendi aramızda kuracağımız kooperatifler yoluyla geleceğimizi planlayabiliriz. Üstelik yapılacak (yalnızca asık yüzlü kamu görevlilerinden oluşan değil halkın coşkusuyla yapılacak) yerel tarım festivalleri ve tohum değiş tokuşuyla şenlikli toplumu yeniden yaratabiliriz.

Permakültürle bugün dünyanın birçok ülkesinde bolluk yaratan yaşamlar kurulmaya çalışılıyor. Bir başka deyişle bunun adına bizim yabancısı olmadığımız bilge köylü tarımı ve de yaşam biçimi demek daha doğru belki de…. Aslında permakültürün kökleri Anadolu’da olduğu kadar diğer yerli halkların da yaşam biçimini yansıtıyor. Öyleyse birbirimizden öğrenerek tarıma ve yaşamımıza çeşitlilik katabiliriz. Örneğin Azteklerin teras tarımından Babil’in asma bahçelerine kadar öğreneceğimiz zevkli şeyler var. Üstelik permakültür yaşamı, tarımın ötesinde enerjiden su korunumuna ve toplumu yeniden tasarlamaya kadar uzanan bütünlükçü bir yaşam için beceri seti öneriyor. Bugün Afrika bile Plan Afrika programı kapsamında hükümet politikalarına böylesi bir yaşam tasarımını almış durumdadır.

Öteki önemli bir nokta da evladiyelik tohumun korunmasıdır. Hindistandaki gibi köy ve mahalle bazında tohum bankaları kurup tohum değiş-tokuşuyla geleceğimize sahip çıkmalıyız. Amerika devlet başkanlarından biri eğer silaha sahip olursan bir ülkenin toprağına ama yiyeceğini kontrol altında tutabilirsen yurttaşlarına da sahip olabilirsin demiş. Ben bunu günümüze uyarlayarak tohuma sahip olmanın geleceğe sahip çıkmak olacağını düşünüyorum. Çünkü tohumu olmayan nüfus aç kalır!

Dipnotlar:
1. Abdullak Aysu http://www.karasaban.net/her-50-saniyede-bir-ciftci-iflas-ediyor-2/
2.Trakya Planlanıyor (!) – Bülent Kaçar 12 Temmuz 2010 – http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31548
*. Emet Değirmenci ekoloji aktivisti ve permakültür uzmanıdır. Amerika ve Türkiye’de ekoljik restorasyon/permakültür danışmanlığı, tasarımı ve eğitmenlik yapmaktadır: http://www.koruora.com

http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=5232

March 9, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, kir yasami, somuru / tahakkum, tarim gida GDO | Leave a comment

Toplumsal Permakültür Küresel İklim Değişim Yaralarını Sarar Mı? Emet Değirmenci

…bu gezegende permakültürcüler diğer gruplardan daha önemli işler yapıyor.
-David Suzuki

Yukarıdaki deyimi Kanadalı biyolojist David Suzuki ekolojik krizin yoğunlaştığı ve küresel iklim krizinin net olarak yaşandığı 20. yüzyılın sonlarında söyledi. Permakültürün doğayla uyumlu insan yerleşimleri tasarımı olduğunu biliyordu. Permakültürle insanın kendini doğanın efendisi değil, bir parçası olarak görmesinin mümkün olduğunun da farkındaydı.

Bazı gelecek tahmincileri ‘permakültür küresel iklim değişimine çözüm üretebilir’ diyor. Permakültürün babalarından David Holmgreen de bunlardan biridir. Holmgreen permakültürün, küresel iklim değişimine ilişkin öngörülerde yenilenebilir enerjilerin yanı sıra enerji yoğun olmayan sistem tasarımlarına dayanarak umut veren bir gelecek vadettiğini vurguluyor. Bu yazıyla bu durumun nasıl mümkün olabileceğini göstermeye çalışacağım. Öncelikle permakültürün ne olduğuna, sonra nasıl işlediğine ve gelecek öngörülerinde permakültürün yerine dikkat çekip, sonuç bölümünde de permakültürün küresel iklim krizine nasıl merhem olabileceğine (yerine göre kendi gözlem ve deneyimlerimden örnek vererek) dikkat çekeceğim.

Permakültür nedir ve nasıl doğdu?
Permakültür insan yerleşimiyle ilgili barınak ve enerji kullanımından toplumu yeniden kurmaya kadar bütünlükçü ekolojik tasarım yöntemidir. Permakültürün babası Avustralyalı Bill Mollison’un Bir Tasarımcının El Kitabı (1) nda değindigi şu nokta önemlidir:
… Bir permakültür sisteminde yapılacak iş en aza indirgenir. Atıklar kaynak haline getirilir. Sonuç olarak üretimde zenginlik ve aynı zamanda doğanın yeniden restore edilmesi sağlanır.

Permakültür kıtlık senaryolarına karşı bolluk, bir başka deyişle kendine yeterlilik yaratmayı amaçlar. Böylelikle kapitalizme ve endüstriyelizme karşı duruşu söz konusudur. Avustralya’da 7 yıl yaşamış biri olarak permakültürün neden dünyanın yeraltı suyu anlamında en kurak kıtasında doğduğunu anlayabiliyorum. Orada yaşadığım sürece uranyum madenciliğinden, asırlık ormanların yok edilmesine kadar bir dizi ekolojik etkinliğe katkı verdim. Bugün Avustralya’nın özellikle Mebourne, Sydney ve Brisbane gibi büyük kentlerinde mahalle bazında permablitz yani permakültür halk hareketi gelişiyorsa, bu aynı zamanda küresel iklim değişimi sonucu ülkenin karşılaştığı kuraklık ve susuzluk nedeniyledir. Kuraklık diğer ülkelerde yok mu diyeceksiniz. Ama Avustralya’nın yeraltı yapısı olarak dünyanın en kuru kıtası olduğunu unutmayalım.

Avustralya bugün permakültürü yasalarına geçirererek ülke politikasında permakültüre doğrudan yer vermeye çalışıyor. Permakültür üniversitelerin bazılarında yüksek lisans ve doktora eğitimi durumdadır. Umarım bir gün bu çabalar Avustralya ekolojisine olduğu kadar ekonomi ve politiğine de damgasını vuracak duruma gelir.

Avustralya’nın toprakları (Türkiye dahil dünyanın birçok yerinde olduğu gibi) hassasiyet bekliyor. Çok değil, 12 yıl önce o ülkeye göç ettiğim dönemde oğlumun bebekken Victorıa eyaleti ile New Sout Wales arasındaki büyük Murray Nehri kıyısında çektiğim fotografının yeri bugün adeta hayalet bir tablo oluşturuyor. Hayvancılık ve tarımda kullanılan kimyasallar o koca nehri kurutmuş durumdadır. O yanlış uygulamalar sonucu ülkenin bir kısmının hem toprağı tuzlandı, hem de bazı nehir ve dereleri kurudu. Bunun yanında dünyanın sekizinci harikası olarak bilinen Queensland kıyısındaki Great Barrier Reef mercanlarının renk ve canlılığı kaybolmuş, adeta bir kül tabakasıyla kaplanmış durumda. Hatta toprağı tuzlanan iç bölgelerde bazı evlerin duvarları yıkılıyor. Bunun yanında Avustralya’nın ekonomisinin madenciliğe dayandığını da anımsamak gerekir. Madencilik en fazla yeraltı suyu kullanan endüstridir.

Permakültürün kökü yerli/eski kültürlerde

Mollison permakültürün kökünün eski kültürlere ve yerli (aborijin) kültürüne dayandığını vurgular. Hatta permakültür sembolü; aborijinlerin bir düş zamanı (dream time) öyküsündeki yılanın çevrelediği doğayı ve onun yer ve gökle bağlantısını yansıtır. Mollison’un Japon doğal tarım felsefecisi ve çiftçisi Masanobu Fukuoka’dan da esinlendiği dikkat çeker. Fukuoka 96 yıllık yaşamının yaklaşık son 45/50 yılını endüstriyel tarımın yıkıcılığına karşı doğal tarım yöntemlerini geliştirip dünyayla paylaşmaya adadı. Fukuoka’nın deneyimlerini Ekin Sapı Devrimi kitabında toplayıp dünyada ilk kez yayınlanmasını sağlayan Amerikalı Larry Korn’la son yıllarda ortak çalışma fırsatım oldu. Kendisinden Fukuoka’yla ilgili öyküleri her seferinde başka bir tad alarak dinledim. Korn Fukuoka’nın öğrencisi olarak Japonya’nın güneyindeki ile çifliğinde geçirdiği zamanı ve Fukuoka ile ilgili kitaplara yansımayan izlenimlerini şöyle anlatır:

‘Sensei uzun saçlarım ve sakalıma rağmen beni sıcak karşıladı. Daha önce hiçbir yerde görmediğim (taneleri iri iri olan) pirinç tarlasına şaşkınlıkla yaklaştığımı görünce şöyle dedi: ‘Bu pirinç böyle muhteşem büyüdü. Çünkü bu tarla 25 yıldır hiç sürülmedi’ ” (2).

Doğaldır ki endüstriyel tarımın göz kamaştırdığı dönemde Fukuoka’nın yıllarca doğal tarım bilgi ve deneyimlerini derlediği kitabı uzun süre yayıncı bulamamış. Kimyasallar olamdan, toprağı belleyip sürmeden ona canlılık verilebileceğine kimse inanmamış. Oysa doğal tarım yöntemi bugün permakültür literatürüne girmiş durumdadır. Toprağa her yıl organik madde ilave ederek ona daha fazla can katılabileceği deneyimlerle kanıtlanmıştır.

Korn ayrıca Fukuoka’yı ilk kez Amerikaya davet ettiğinde Los Angeles’daki parklarda ve yol kenarlarında gördüğü her yeni bitkiyi nasıl heyecanla incelediğini paylaşır. Gezisi sonunda ABD’de en çok neyi ilginç bulduğunu sorar. Fukuoka’nın şu bu bitkileri demesini bekler. Fukuoka ise, “Los Angeles’taki insanların yağmuru nasıl uygunsuz buldukları” diye yanıt verir. “İnsanın bu denli doğadan kopmuş olmasına üzüldüm” der Fukuoka… Bu noktada Avustralya’daki aborijin arkadaşlarımın açık havadaki bir toplantı sırasında yağmur başlamışsa hiç istiflerini bozmadan konuya konsantre oldukları aklıma geliyor. Her bir damlanın kendilerini kutsadıklarını düşünürlerdi. Elbette sel felaketi altında yağmur altında kalmayı kastetmiyorum.

Permakültür Mollison tarafından 1970 lerde ‘kalıcı tarım’ (permanent agriculture) olarak geliştirildi. Daha sonraki yıllarda köktenci bir hareket olarak dünyaya yayılmaya devam etti ve ediyor. Örneğin, Afrikalıların bugün okullarda uyguladığı su kullanımını en aza indirgeyen Anahtar Deliği şeklinde bahçeler (Key Hole Gardens), Azteklerin ‘sihirli tenceresi’, Fransız ve Almanların kompost yığınından elde ettikleri enerjiyle sıcak su, Anadolu’nun saman evi ya da Hindistan’ın biyodinamik yöntemlerine ilişkin bilgi ve deneyim birikimi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Ve bunlar şimdi permakültürde kullandığımız ekolojik teknik ve yöntemlerden bazılarını oluşturur.

Permakültür etik ve ilkeleri
Mollison’un permakültürü etik temellere dayanır. Endüstriyelist bir dünyada etik gittikçe unutulmuş ve hatta tozlu rafları boylamış durumdayken böylesi bir yaklaşım yararlıdır. Kapitalist toplum doğada kaynak olarak görmediği herşeyi yok eder. Çünkü doğası gereği sürekli büyüme üzerine kurulmuştur. Oysa her canlının doğup büyümeye ulaştıktan sonra durduğu bir nokta vardır. Küresel iklim krizini de tüketime dayalı bu doğrusal büyüme yarattı.

Permakültürün üç temel etik ilkesi ise Yeryüzünü Koru, İnsanları Koru ve üçüncüsü de Ürettiğinin Fazlasını Paylaş’tır. Buna dördüncü bir etik ilke ekleyenler vardır ki; o da nüfusa ve tüketime sınır getirmeye dairdir. Bence sorun tüketime yönelik politikalarla insanın kendini doğanın bir parçası olarak görmekten uzaklaştırılmış olmasındadır. Kendini doğanın bir parçası olarak gören insan zaten kendi türünü de sınırsızca büyütmeyecektir. Yoksa bu ne Çin’de olduğu gibi hükümet politikasıyla, ne de başka bir zorlamayla olur. Tek çocuk politikasıyla erkek egemen toplumda kız çocuklarının kürtaj çöplüklerini boylaması, ya da diri diri gömülmesi insanlığın utancı değil midir? Bunun yanında ekolojistler arasında dahi üçüncü dünya nüfusunu yeryüzünde bir ‘ur’ olarak görenler vardır.

Bir başka örnek de Güney Doğu Asya’dan: Küresel iklim değişimi nedeniyle zamanla ülkenin %70′inin sular altında kalacağı öngörülen Bangaldeş’te son yıllarda kadınları kısırlaştırma politikası izlenmesi söz konusudur. Bu durum; yerlilerin sayıca artmasını istemeyen beyaz adamın kontrol politikasını anımsatıyor. İklim politikası olarak karbon ticaretini yürürlüğe koymak isteyen kapitalist mantık Bangaldeş’in ya da Pasifik’teki adaların sular altında kalmaya başlamasının asıl sorumlusu değil midir?

Yerli dilinde Aotearo denilen Yeni Zelanda’da İnnermost Gardens adlı sığınmacı ve yeni göçmenler için bir permakültür projesi geliştirdiğim(iz) dönemde oranın yerlilerinden öğrendiğim bir şey oldu: Doğadan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün! Demek istediğimi bu tümce çok güzel özetliyor. Permakültürle insanlara doğanın bir parçası olduğunu anımsatmaya ve doğanın her acısının bizim de acımız olduğunu anlatmaya çalışmalıyız. Asıl sorun doğaya yabancılaşmış ve onu kullanıp atılacak ya da atık depolanacak bir nesne olarak gören hiyerarşik toplumsal sistemlerdedir! Dolayısıyla permakültürü insanın doğayla bozulmuş ilişkisini ve onun etkisini gidermeye yönelik olarak düşündüğümden yerine göre ‘ekolojik restorasyon’ demeyi tercih ediyorum.

Permakültürle ekolojik tasarımlarımızda, enerji ve su kullanımından arazi kullanımına kadar her elementin birden fazla işleviolması ve her elementin ise birbiriyle entegrasyonu en önemli noktalardandır. Bir sistemin çıktısı diğer bir sistemin girdisi olmalıdır ki, atık üretilmesin.

Sınır etkisi (edge effect) dediğimizde de kullanılacak alanı azamiye çıkarılırken farklı tür ve ekosistemi çeşitlenmesini de amaçlarız. Bu durum komşuyla olan maddi iletişimi de doğrudan ilgilendirir. Örneğin, bahçemizi çit ya da duvarla soğuk bir şekilde ayırmak yerine ortaklaşmayı artıran çok yıllı yenebilir bitkilerden oluşan böğürtlen, asma, vb. dikine büyüyebilen bitkilerden bir alan yaratabiliriz. Böylece hem bütünlüğü oluşan geniş yeşil alanımız olur, hem de komşumuzla ortak paylaşımımızı artırabiliriz. Anadolu’nun bazı yerlerinde iki tarla arasını ‘an’ olarak isimlendirirler. Oralarda en ilginç otlar biter. Bu da kanıtlıyor ki sınırlarda yaratıcılık vardır. Bir başka örnek insan yerleşimlerinden verelim. Örneğin, gerek İstanbul, İzmir gibi tarihsel olarak etniklerin yaşadığı mahalleler olsun, gerekse Batı ülkelerinde, hakim kültürün dışındaki etnik toplulukların alanlarında hem farklı tatlar hem de farklı renkler ve hatta mimari biçimleri göze çarpar.

Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi ABD’nin Oregon ve Washington eyaletlerinde post-karbon kentleri yaratma yolunda bir dizi önlem alınıyor. Bunlardan biri herkesin kompost yapması ya da bahçe ve mutfağından çıkan organik atıkları belediyenin topladığı günlerde hazır etmesidir. Bunun yanında kaldırım ve kavşaklara yenebilir bitkilerden bahçeler oluşturmak ve bahçede yetiştirilen sebze ve meyvelerin fazlasını satmak ya da değiştirmek ve hatta kentte 2 keçi, 4 tavuk ve arı kovanı bulundurmak yasallaşmıştır. Bu yolla hem yiyecek güvenliği sağlanırken hem de karbon ayak izinin yerelliğe odaklanılarak azaltılması amaçlanmaktadır.

Mıntıka ve Sektör (Dilim) analizi
Tasarımlarımızda göz önüne alacağımız başka önemli bir nokta ise zon (mıntıka) ve sektör (dilim) analizidir. Zonları işlevsel kriterlere göre tasarlayabilmemize rağmen sektörleri ekolojik olarak bir arada uyum içinde yaşayacak şekilde düzenleme yaparız. Çünkü sektörler arazi ya da proje ile gelen özelliklerdir. Bizim insiyatif alanımız dışındadır. Onları değiştiremeyiz ancak gözleyip veri toplayarak tasarımımızı ona göre yapabiliriz. Örneğin, bir hastane tasarlarken pasif ve aktif enerji kullanımına dikkat etmek için ğüneşin mevsimlere göre proje alanını nasıl selamladığı, hakim rüzgarların nereden estiği, eğer kaçınılmazsa yakınında olan fabrika bacasından gelebilecek kirliliğe karşı nasıl önlem alabileceğimizi dikkate almalıyız.

Zonlara gelince; arazimizin büyüklüğünü mümkünse beş bölgeye ayılarak en sık kullandığımız alandan en seyrek kullanacağımız alana kadar ve her bölgeye gereksinime göre işlev, hatta birkaç işlev yükleyebiliriz. Böylelikle şifalı otlar bahçesi (örneğin) hastane mutfağının en yakınında (Zon 1’de) yer alırken, yaban hayatına yer ayırdığımız vahşi yaşam koridoru ise hastanenin en uzağındaki (Zon 5’de) yer almalıdır. Böylece hastalar o kimsenin rahatsız etmeyeceği yerde meditasyon yapabilsinler. Ara yerdeki 3. Zonda tavukların ya da kazların meyva ağaçları altında gezinmeleri hatta keçilerin ziyaretçi çocuklarıyla iletişim kudrukları bir alan olabilir. Böylece tavuklar/kazlar serbestçe gezindikleri yerleri doğal olarak gübrelerken topraktaki salyangoz vb. ‘zararlıları’ yem olarak kullanacaktır. Doğayla bütünleşmiş yaşam emek yoğun olmakla birlikte eğer başından itibaren akılcı bir sistem tasarlarsak sonraki yapılacak işi aza indirgemiş oluruz.

Gelecek öngörülerinde permakültür
Endüstriyel yaşamda herşeyin en üst noktaya geldiği dikkate alınırsa enerji yoğun olmayan yaşam kurmamamız gerektiği kaçınılmazdır. Enerji kullanımı açısından önümüzdeki yüzyıl ve ötesi için baktığımızda dört senaryo göze çarpar (5). Bunlardan birincisi yukarıda bahsettiğimiz kapitalizmin devasa enerji kaynakları yaratarak sürekli büyümeye devam etmesidir. Bu durumda öteki gezegenlerde yeni istila alanları aramamız gerekiryor. İkinci senaryo ise teknolojik stabiliteye dayanıyor. Eğer nüfus artışını durdurursak kaynak tüketimi de kendiliğinden azalacaktır. Bu senaryoya göre kimin ne kadar tükettiği dikkate alınmamış oluyor. Sanki bir Amerikalı ile Bangladeşli ya da bir Anadolu köylüsü ile Sabancı’nın yarattığı karbon ayak izi eşitmiş gibi…Üçüncü senaryo ise enerji kullanımını azaltmaya ve toplumu endüstri öncesi yaşam koşullarına çekmeye yöneliktir. Aynı zamanda gerek ekonomik gerekse ekolojik krizlerle nüfusun bir kısmının kendiliğinden zaten yok olacağı varsayılır. Küçük ekoköy dizilerinden oluşan binlerce nüfuslu bir topluluk eger tepeden inme yönetiliyorsa ve kendileri yönetime katılamıyorsa onlar adına başkaları karar verirken demokrasi ne kadar işleyecektir? Dördüncü senaryo ise çöküştür. Bir başka deyişle gelinen noktada uyğarlığın zaten çökmeye başladığıdır… Bu durumda vahşi yaşama dönmekten başka çare yoktur.

Permakültür ise bize yalnızca çöküşle var oluş arasında ümit vadetmekle kalmaz. Aynı zamanda yaratıcı yöntemlerle toplumu yeniden şekillendirmeyi ve evrimine yardımcı olmayı amaçlar. Bunu yaparken de merkezi olmayan insani boyutta yeşil teknonolojiler önerir. Kısacası teknik stabilite ile yeşil teknolojiler arasında yaratıcılığın kullanıldığı bir alanı temsil eder. Sürdürülebilir yaşam tasarımları için eğer kendi kendini yöneten ve besleyen sosyal ve maddi sistemler kurarsak bunu sağlamak mümkündür.

Toplumsal permakültürle küresel iklim değişiminin yaralarını nasıl sarabiliriz?
Bugün geldiğimiz noktada yaşamın her alanında ekolojik restorasyon gereklidir. Öyleyse öncelikle insanın doğayla bozulmuş ilişkisini onarmaya odaklanmalıyız. Bir Toplumsal Ekolojist olarak toplumsal odaklı bir permakültürü benimsiyorum. Seller yükselirken bir adaya ya da dağ başına çekilip kuracağımız ‘permakültür cenneti’nde huzur bulmamız mümkün olmadığına göre…
Permakültürün kökü eskiye dayanmakla birlikte insanlığın bugüne kadarki pratik bilgi ve deneyim birikimi de önemlidir. Permakültürde uygun teknolojiler olarak tanımladığımız merkezileşmiş olmayan teknolojilerle kendimize yeten ve komşu köy ve kasaba ya da kentle dayanışan yaşamlar oluşturabiliriz. Bu noktada kuracağımız sistemin boyutu önemli olmakla birlikte nasıl yönetildiği daha da önem taşımaktadır. Örneğin, yenilenebilir enerji olarak yöreye uygunsa rüzgar tribününe evet. Ama eğer bir kasabanın tüm enerjisi tek bir rüzgar enerjisi firması tarafından kontrol altına alınmışsa bu da merkezileşme demektir. Ayrıca tasarımımıza göre bir sistemin çökmesi durumunda öteki sistem devreye girmelidir ki; bu şekilde sistemimiz dirençli olsun. Bu da permakültürün tek bir kaynağa bağlı kalmaksızın çeşitlilikten direnç doğar ilkesidir.

Araştırmalara göre endüstriyel hayvancılık ve tarımın iklim değişimindeki payı en az beşte birdir. Türkiye’nin de gittikçe artan erozyon ve kuraklıkla yüzyüze olduğu hesaba katılırsa hem var olan uygulamaları değiştirmeyi hem de her damla suyun koruması ve yeniden kullanıma geçirilmesi gerekir. Bu uygulamalar yağmur suyu hasadından, suyun yeraltında ve yer üstünde tutulması ve gri su dediğimiz mutfak ve banyo sularının yeniden kullanılmasını içerir. Buna ek olarak; kent yaşamında su kullanım oranının tuvaletlerde %26 civarında olduğu dikkate alınırsa, bir apartman dairesinde dahi kullanabileceğimiz ve hiç kokusu olmayan kompost tuvaletleri düşünmeye başlamanın zamanıdır sanıyorum.

Bugün küresel iklim krizinin toplumsal, sosyal ve ekonomik boyutlara kadar yaşamımızın her alanını etkilediği açıktır. Oysa kapitalist sistem doğadaki her şeye kaynak olarak baktığı sürece artan kuraklıkta ne dereleri ne de yerin altını rahat bırakacaktır. Türkiye’de derereler ve nehirler üzerine kurulacak iki bini geçen küçük hidro elektrik santral (HES ler) ve yüzlerce maden ruhsatı gelecegimizin su kriziyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Elbette bunlara karşı duruşu sürdürmeliyiz. Permakültür uygulamalarıyla da bireysel olarak sürdürülebilir bir yaşam tasarlamanın ötesinde toplumsal değişimi amaçlarsak gerçek anlamda farklılık yaratmaya katkıda bulunabiliriz. Yoksa kapitalizm de yeşil teknolojiler kendini yeşillendirme çabasında…

Permakültür projelerinde ölçek önemli değildir. Bir dönümlük arazimizi planlayabileceğimiz gibi onlarca dönümlük ekoçiftlik veya ekoköy tasarlayabiliriz. 21. Yüzyılın başında Çin hükümeti permakültürcülere geleceğin eko kentlerini planlatmaya başladı. Günümüzün bir başka örneği de Afrika’dan: Zimbabve dahil bir dizi Afrika ülkesi kent ve kırdaki tarımı Afrikayı Planla (PlanAfrica ) kuruluşu altında permakültürcülere yaptırıyor ve bu ülke politikası haline gelmiş durumda. Türkiye’de belediyeler düzeyinde hareket edip çok geçmeden permakültür ve doğal tarım uygulamalarıyla kendine yeterliliğine adım atılmasını sağlamaya çalışmalıyız.

Yazının başlangıcında söz ettiğimiz David Suzuki’nin deyimi doğrudur. Permakültürcüler söz üretmekten ziyade iş üretmeye başka bir deyişle mümkün olanı göstermeye çalışırlar. Permakültür köktenci bir yaşam değişimi önerdiği için evrimci olduğu kadar devrimcidir. Hiçbir şey kendi başına var olmadığı gibi permakültür de ne eczacıdan alınıp sürülecek mucizevi bir merhem ne de spiritüel pratiklerle bir an kendimizi rahatlatacağımız ama sonra tekrar gerçekle yüzyüze geldiğimizde bunalıma gireceğimiz bir yöntemdir. Herkesin permakültürü kendine deyip en azından benimki tüm sistemi sorgulamaya yöneliktir. Elbette bu da birçok başka şeyden öğrenmeyi gerektiriyor. En önemlisi de neredeyse 15 yıllık permakültür tanışıklığı ve uygulamalarım bana permakültürün köklerinin Anadolu’daki bilge köylü yaşamında, Afrika’daki kadının anahtar deliği bahçesinde, Hindistan’daki çiftçinin biyodinamik tarımında ve Maorilerin toplumsal seramonilerinde olduğunu gösteriyor. O bilgelikleri bugünün gerçekliğiyle sentezleyebilirsek karbondioksit emisyonlarımızı 350ppm‘in dahi gerisine çekme kültürü geliştirebileceğimize inanıyorum.

[Yazı Üç Ekoloji Dergisi için yazıldı]

Kaynaklar:
1. Bill Mollison, Permaculture : A Designer’s Manual /Bir Tasarımcının El Kitabı.
2. Larry Korn, Fukuoka’nın kitabı ‘One Straw Revolution’ın (Ekin Sapı Devrimi, Kaos Yayınları) editörü .

Web sayfası: http://www.larrykorn.net
3. http://cityrepair.org/ Ekolojik mimar Mark Lakeman kurucularından.
4. Michael Doliner, Oil and War. http://www.swans.com/library/art13/mdolin21.html.
5.Gelecek Senaryoları- http://www.futurescenarios.org/content/view/16/31/

http://permakulturplatformu.org/?p=1263

March 9, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, ekokoy - permakultur, ekoloji, iklim, kooperatifler vb modeller, tarim gida GDO | Leave a comment

Dr. Steve Best Röportajı – Sol hayvan hakları hareketini niçin küçümsüyor?

Sizce anti-kapitalist Sol ve hayvan hakları hareketi arasında neden bu kadar çok gerginlik var?

Sol hayvan hakları hareketini küçümsüyor; çünkü Sol hem hümanist hem de tür ayrımcısı. Sol politikalar her zaman içni insan haklarıyla ilgilidir.

Hayvan hakları anlamında Sol’un ulaşabildiği en üst etik noktası hayvan refahçılığı, o da aslında hayvanlara işkenceye devam etmek için uydurulmuş bir kılıg, ayrıca endüstrinin etiği. Temiz Kömür gibi bir şey. 

Sol ayrıca hayvan haklarındaki insanları elitist olarak görüyor.  Farklı ırktan insanlar belki biraz haklı olarak hayvan haklarını savunanları ırkçı olarak görmese de bile ırkçılık karşıtı olarak da görmüyor.

Hayvan hakları hareketi ve vegan hareketinde bir beyaz elitizminde söz edebiliriz, buna  şüphe yok.

Hareket ağırlıklı olarak beyaz ve orta sınıf insanlardan oluşuyor. Pahalı ve  içine zulüm bulaşmamış ürünleri savunuyorlar. Ama elbette merkeze ulaşmıyor bu mesaj. Asla farklı ırktan insanları hedef almıyor. Beyaz ve siyah veganlar arasında büyük bir uçurum var. Gerçekten  çok izole bir hareket.

O halde bir dereceye kadar, hayvan haklarına yönelik eleştirilere katılıyor musunuz?

Evet. Benimle ilgili anlamanız gereken şey, benim Soldan yola çıkmış olduğum. Emperyalizme, cuntalara, neoliberalizme ve kapitalin yapılarına bakarak yola çıktım.

Marks ve bütün Sol Darwinci geleneği içselleştirdi. Kesinlikle doğal evrimi ve sosyal evrimi anlıyorlardı. Hayvanlar olarak nasıl evrim geçirdiğimizi ve toplumların tarih boyunca nasıl evrim geçirdiğini anlıyorlardı.

Hatırlayın, Marks Darwin’den  çok etkilendi. Das Kapital: vOlume One’ı Darwin’e adamak istedi. Ama Darwin’den öğrenemediği şey Darwin’in  hayvan kontinyumu içerisinde türlerin devamlılığına yaptığı vurguydu. Bütün hayvanların zengin öznel dünyaları var, kompleks duyguları ve  ilgi çekici zihinleri var. Ancak Sol hayvanları makinelere indirgedi. 

Peki sizce  iki mücadelenin birbirine eklemlendiği yer neresi?

Hayvan haklarını savunanlar insanların ezilmesi ve hayvanların ezilmesi arasındaki bağlantıları kurmuyorlar.

Bağ kurmuyorlar; mesela, tür ayrımcılığı ve ataerkillik, ırkçılık ve tür ayrımcılığı arasında bağ kurmuyorlar. Tür ayrımcılığı ve kapitalizmin bir soykırım yaratmak için nasıl bir arada çalışabileceğini, her yıl sadece yemek için 50 milyar hayvanın küresel bir soykırımla nasıl öldürüldüğünü görmüyorlar.

Bu da çevreyi yıkıma uğratıyor. Yoksul insanlar tarım endüstrileri işe el koyabilsin diye topraklarından sürülüyor.

Bunların hapsi kurulması gereken bağlar, ama iki taraf da bunu yapmıyor.

Ama hayvanları sömürerek kapitalistler bir tüketici talebini yerine getirmiş olmuyorlar mı? Bu talebin sosyalist bir toplumda kaybolacağını düşünmüyorsunuz, değil mi?

Hayır, çünkü insanlar  tür ayrımcısılar.

Eğer bütün bunların nasıl beraber işlediğine bakmak isterseniz, fabrika çiftçiliğine bakabiliriz. Kapitalizmde fabrika çiftçiliği talep yaratan bir endüstri haline geliyor.

Bütün bu et ve süt ürünlerinin reklam edilmesi talebi harekete geçiriyor ve çıkar elde etmek amacıyla talebi doyurmak istiyor, bunu yapmak  için de mümkün olan et etkili teknolojik koşulları kullanıyor.

Yani bu da buradaki esas hedefin hayvanların insancıl şekilde refahlarının korunması olmadığını gösteriyor. Buradaki esas hedef yetkinlik. Kapitalizm Taylorizasyon ve endüstrileştirme yöntemlerini kullanarak hayvanların gıda olarak üretilmesini kitle-mekanize bir boyuta taşıyarak yapıyor.

Bunun sonuçları ne? İnsanların sağlığı yok oluyor: kanser, inme, obezite- dünyanın her yanında on binlerce insan ölüyor her gün.

Sebeplerden biri kesinlikle politik. İnsanlardan yiyecekleri saklayan, çalan, insanlara gitmesi gereken yiyeceklerden para kazanan otoriter rejimlerle alakası var bu durumun.

Ama kaynakların azalması  ile de  ilgisi var.Et yemenin ne kadar etkisiz olduğuyla  ilgili istatistiklere bakabilirsiniz.

Doğrudan topraktan yiyin; hayvanı bu denklemden çıkarın.  Yulaf ve mısırın %89’u büyük baş hayvanlara yediriliyor- insanlar yemiyor. Artık sera gazı emisyonunun en büyük sebebinin ulaşım endüstrisi değil tarım ticareti olduğunu söylüyorlar.

İki hareket sizce birbirinden neler öğrenebilir?

Sol’un hayvan hakları ve vegan hareketten öğrenebileceği şey bence bu son ayrımcılık biçinden, hiyerarşik tahakkümden ve önyargıdan kurtulmak olmalı. Hayat tarzlarına bakıp bu hayat tarzlarını prensipleriyle bir araya getirmeyi öğrenebilirler.

Vegan hareket ,hayat tarzı politikası güdüyor, toplumsal hareket politikası oluşturmaktan uzak. Bu yüzden veganlar toplumsal hareketlere bakıp böyle bir sosyal hareket haline gelmeliler.

Yapılacak çok şey var, veganizmi toplumsal bir hareket yapmak lazım, bağlantılardan ve adaletten daha çok konuşmak lazım, vegan kekleri filan bırakın. Mutfaklarınızdan çıkın artık !

scavenger.net sitesinden.

Çeviri: CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/03/07/dr-steve-best-roportaji/

March 7, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Border Controls and Freedom of Movement in an Age of Climate Chaos

Borders

We are here in Cochabamba partly to participate in the Migration and Climate Change working group. We are involved in the No Border network in the UK and Europe and have worked in solidarity with migrants at European and US-Mexican borders. We would like to take the opportunity of this space, to present our political positions around migration and to invite reflections and discussion with the perspectives that we find here in Bolivia.

Introduction:

Climate change is exacerbating factors which force people to migrate such as lack of access to land and conflict. The tiny proportion who attempt the expensive and dangerous journey, are met with militarised border controls on the journey to ‘Fortress Europe’ or North America. Labelled ‘illegals,’ they are denied basic rights and struggle to live in dignity, whilst becoming scapegoats for a range of social problems. The Global North states’ historical development of capital accumulation, colonialism and carbon emissions, means they have a unique responsibility towards those who are displaced. Only those with the correct papers and commodities are free to move around the world. Those seeking a better life or moving to survive are increasingly denied this option. Failure to cut emissions is tantamount to genocide. Climate Justice means defending the principle of freedom of movement for all. Here we expand on seven main points to explain how the No Borders position can focus the debate on the root causes.

1. NATION STATES CAN NOT SOLVE THE PROBLEM OF CLIMATE CHANGE

In the same way that the straight lines that divide so much of the world were drawn by European statesmen to divide colonial possessions; the infrastructure that makes up a state has been designed and developed by the rich and powerful for the benefit of their own class. All countries are ‘imagined communities,’ members of even the smallest nation never know, meet, or even hear of most of the other people in their country. This imagined community was created as a means to control the poor, to divide working people from their natural allies of other exploited people from across the globe. One of the reasons why we see that the COP process has failed is that at its core lies the inherent contradiction that nation states, who are competing economically, come together to solve the problem of climate change, which would have massive economic implications. Climate change is a symptom of economies which do not distribute wealth and instead need to keep on growing infinitely on a finite planet. To solve the climate crisis we must change the systems of production, consumption and exploitation of both natural resources and people. This also means a rejection of nationalism and the false division between citizens and non-citizens.

2. BORDERS EXIST TO PRESERVE INEQUALITIES

As a result of the hyper-exploitation of people and planet over the last hundred years we have increasingly unequal and therefore precarious societies. The position of gross inequality where 20% of the global population are responsible for 80% of global pollution, is the result of a long history of expropriation and oppression. Border controls can be seen as an attempt to avoid the inevitable consequences of imperialist conquest. Neo-liberal globalisation has continued to perpetuate the inequalities established during the colonial period. At one end of the spectrum we have carbon intensive lifestyles and a celebrity obsessed culture which is completely alienated from its devastating impacts. At the other are all those who struggle daily to live with basic dignity and enough food to eat. Immigration controls are used as a means to control labour and to restrict the ability of all workers to unite internationally. Immigration controls reinforce, spread and normalise racist attitudes by ensuring the existence of an “other”, “aliens”, “foreigners.” By intensifying immigration controls, whether to appease racists and fascists or for other reasons, racism is exacerbated.

3. BORDER CONTROLS ARE LETHAL AND YET INEFFECTIVE

Under global policies of ‘migration management’, borders mean watchtowers and barbed wire, and migrants are reduced to mere quotas. To realise their objectives, the European agency, Frontex – armed and in possession of considerable powers – executes a merciless hunt of migrants in maritime, aerial and terrestrial areas. This only forces people to seek alternative and inevitably more fatal access routes. For this reason there were 1,508 deaths at the EU border were recorded in 2008 alone.1 The EU policy of the “free movement of persons,” within its borders has gone hand in hand with an attempt to build ‘Fortress Europe’; externalising EU borders into Africa and Asia with EU border guards patrolling the Mediterranean, Libya and off the West Coast of Africa. This entire system is overseen by the The International Organisation for Migration, (IOM) a 120 member intra- governmental organisation headed by the USA, that aims to manage migration worldwide for the benefit of capital.

Although it is not widely reported, so called non-lethal technologies on borders exist, for example semi-intelligent fences and unmanned aerial drones. In response to the projected displacement from climate change technologies are being developed based on racist assumptions, for example technologies that could target certain racial groups. The very same arms companies are not only profiting from conflicts but are now bidding for border policy contracts and internal surveillance mechanisms.

Yet despite this border controls do not work as a barrier but more of a filter, only allowing through those who are deemed useful or profitable and excluding those who are not. They can also be counter-productive to their stated aims as people who would seek to migrate temporarily are kept permanently inside, as we see on the US-Mexico border. People will continue to move whilst conditions remain intolerable. We must fight for freedom to stay while at the same time work towards open borders which allow people to mitigate for themselves the consequences of climate change and capitalism.

4. THE END OF TOLERANCE

In the UK and Europe we have seen a shift away from tolerance and human rights in relation to migration. This has been a gradual process of erosion of civil liberties through the War on Terror and increasingly repressive immigration policies. A new category of people has been developed, an underclass of so called “illegals”. We see enforced destitution, the refusal of any state support, people are prevented from working legally, and live in fear of forced deportation. Far from being a bastion of human rights and dignity, the UK is the only European country to use indefinite imprisonment of asylum seekers and foreign nationals, including children. Terror suspects are held without trial. At the same time we see the rise of far-right political parties, such as the British National Party, who position anti-immigration discourses as the solutions to environmental problems. As the global recession affects the number of low-paid jobs available we see that immigrants are increasingly scape-goated for a range of problems from lack of housing to crime and societal breakdown. All this detracts attention from the real causes; capitalism and unequal social relations.

5. THE CATEGORY OF CLIMATE REFUGEE WILL NOT ADDRESS THE PROBLEM

The debate about immigration in Europe is dominated by right-wing views. Hence there is real fear about the terms of the climate refugee debate. Many fear that to open up the Geneva convention, which still provides at least come protection to political refugees, would risk losing it all together. But there are other important considerations as we attempt to build a political struggle for those displaced by climate change. To claim asylum in the UK or Europe is a demeaning and degrading process. Individualised stories of suffering and persecution must be proved to a very high level and many times are not believed, despite scars, trauma etc. The arguments around climate refugees seem to be following this same path, people are portrayed as helpless victims. Not only does this remove people’s political agency and , but carries the risk of merely appealing to the conscience of those who already accept a high level of degrading treatment for ‘others’ in the name of preserving their national identity.

6. WE MUST FOCUS ON STRUCTURAL CAUSES

We believe that a more empowering way of talking about the issues would focus on the structural causes, in a politicised context of anti-racism, anti-fascism and anti-colonialism. We must talk about people’s situation in terms of imperial relations, free trade agreements and the role of the military. States are already responding to the “threat” of people being displaced by climate change. If we limit ourselves to the discourse of refugees we will never be able to move beyond these divisions of human beings to a more egalitarian distribution of wealth and power. Therefore, we need a strong global movement that recognises the historic role of borders and immigration controls, and fights for truly universal principles of equality and liberty. This is made even more urgent by climate change, but we must not let this current crisis be used as a vehicle for the further entrenchment of repressive authority and exploitation.

7. CREATING POLITICAL SPACE TO IMAGINE A WORLD WITHOUT BORDERS

Until we step outside of constructed national interests we can never create real solutions to climate change. We must reject claims that borders equate to security. Unless we deal with the root causes of climate change, every person on the planet is a potential climate refugee. Rather than campaigning for a further category of people which can then be arbitrarily applied by those in power, we must demand Freedom to Stay and Freedom of Movement for All.

No Borders is an anti-authoritarian position rejecting any border regime which allows for the free flow of capital, whilst limiting the movement of human beings. We support the struggles for the freedom of movement and freedom to stay for all, and an end to the exploitation of people and resources around the world for the benefit of the few. We support the radical climate justice movement which challenges the use of the threat of climate chaos as an excuse for even more harsh migration and social controls. No Borders groups and their allies organise around many concrete campaigns including, camps of radical convergence, direct action to work in solidarity with migrant struggles, resisting immigration prisons and supporting anti-deportation campaigns. We are part of a transnational network of autonomous groups calling for unity between exploited people against the rich and powerful. We imagine a future without migration controls, capitalism or the state, based on the principles of freedom and equality.

People put their bodies in motion, and this motion is a movement. A movement against the borders, against the detention camps, against the world system as it stands. Not a movement of leaders and party campaigns, but of physical crossings and antagonism.

http://ayya2cochabamba.wordpress.com/texts-and-articles/border-controls-and-freedom-of-movement-in-an-age-of-climate-chaos/

March 1, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, sınırlara hayır | Leave a comment

“Vicdanlı” Başbakanla Görüşen Hayvansever Heyetine Açık Mektup

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye’deki hayvanların durumunun yasalar nezdinde iyileştirilmesi için bir avuç hayvansever olarak, biz hayvanse­verleri temsilen başbakanla görüştü­ğünüzü basından öğrendim. Habere ait fotoğraf karesine baktığımda İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın da yanınız­da, aynı masada yerini almış olduğu­nu gördüm ve hiç şaşırmadım. Yıllar­dan beri başkanı olduğu belediyenin hayvanlara yaptığını destekleyen ve onaylayan, perişan durumdaki, kaşek­tik, korkudan donakalmış hayvanla­rı sokaklardan toplatıp belediyesinin barınaklarına kapattıran, onlara binbir eziyeti, sistematik katliamı, soykırımı, reva gören Kadir Topbaş’la aynı masa­daydınız. Her gün lanet okuduğunuz o adamla vicdan muhasebesi yaptığınız o masada birlikteydi­niz…

Sizler, biz hayvan korumacıları, hayvan hakları savunucu­larını hiçbir şekilde temsil edemezsiniz. Çünkü hayvan nedir; ne çeker; ne yaşar; ne hisseder; biha­bersiniz. Bihaber ol­masaydınız “vicdan” kelimesini kullanır­ken bir kere durup düşünürdünüz. Yıllar boyunca hayvanları “süpürülmesi gere­ken çöp” olarak gö­ren, onları katleden, yaşamaya çalıştıkları sokaklardan ellerin­deki tüm olanakları seferber ederek on­ları süpürmeye uğ­raşan adamlarla aynı masadaydınız. Söz­de onların haklarını korumak için… İBB’nin Hasdal Barınağı’nda boğazla­nan onlarca yavru köpeği nasıl da unu­tup elleri kanlı o adamlarla aynı ma­saya oturabiliyorsunuz? Aaa, unuttum, siz hayvan hakkı koruyordunuz, değil mi? Masabaşında? Kendinizi her türlü pislikten arındırarak, toplumun ger­çekliğinden soyutlayarak ne de güzel koruyorsunuz hayvanları. “Vicdanlı” adamlarla masalara oturup hayvanlar için merhamet dileniyorsunuz. Hay­vanların daha kapsamlıca nasıl kökünü kazırız diye düşünen, fikri neyse zikri de yıllardan beri belli olan o adamlarla birlikte hayvanların haklarını koruya­caksınız, hem de yasayla. Sizde hiç mi mantık kalmadı da giyinip kuşanıp o adamlarla hayvanlar için merhamet di­lenmek için o masaya oturma cüretini gösterebiliyorsunuz? Size o temsil yet­kisini kim verdi? Hayvanlar mı? Yoksa aynı masaya oturmaktan bile imtina ettiğiniz bizler mi? Ne uğruna o adam­larla uzlaşmayı düşünebiliyorsunuz?

Size bu tür bir yetkiyi ne hayvanlar verdi, ne de biz verdik. Ama siz, ken­dinizi soyutladığınız bu toplum içeri­sinde toplumsal duyarlılığınızı cümle aleme göstermek, kanıtlamak için ken­dinize vazife edinip katillerle aynı ma­saya oturuyorsunuz. Riyakâr, reklam kokan, sahte gülümsemenizle hayvan­lar için her şeyin daha iyi olacağını id­dia ediyorsunuz. Aynı masada oturdu­ğunuz başbakanın da meğer ne kadar vicdanlı olduğunu söylüyorsunuz.

O “vicdanlı” adamın yönettiği devle­tin sınırları içerisinde her gün kadına şiddet, taciz, tecavüz uygulanıyor; ga­riban hayvanlar binbir eziyetle sokak­lardan toplanarak barınaklara hapsedi­liyor, buralarda katlediliyorlar, kesilip biçiliyorlar; seks işçiliğine zorlanan travestiler/transseksüeller nefret cina­yetine kurban gidiyor; anayasal hak diye kendilerine bahşedilen hakları kullanıp tepkisini dile getiren öğren­ciler ya da toplumun muhalif grupları gazlanıyor, coplanıyor, 19 yaşındaki bir kadın öğrencinin bebeği düşürü­lüyor eylemdeyken; insanlar sırf etnik kökenlerinden ötürü aşağılanıyor, yer­lerinden yurtlarından edilip sürgüne gönderiliyor, ailesinden insanlar gö­zaltında kaybediliyor; Roman bireyler halen aşağılanıyor, daha iyi bir yaşam kandırmacasıyla yıllardır sürdürdük­leri yaşam tarzlarından vazgeçmeleri isteniyor, yani yok sayılıyorlar; ağ­zını açıp tepkisini dile getiren, sözde demokratik kitle eylemi düzenleyip başka bir düzeni talep edenler yıllarca tutsak ediliyor; bu listeyi daha çoook uzatabilirim. Kendisine “çevrecinin daniskasıyım” diyen o vicdanlı adam ve ekibi, Türkiye’nin dört bir yanın­da HES kurdurtup her tarafta yaşamı işgal ediyor, bitiriyor, yaban hayvan­larını zorla göç ettiriyor, hayatı zin­dan ediyor onlara, ne için? Daha çok para için? Ama bunların hiçbirisi sizi ilgilendirmiyor, değil mi? Vicdanına inandığınız ve hayvanlar için merha­met dilendiğiniz adam, hayvansever­leri “bunlar da köpekleriyle yatıp kal­karlar” diyerek halihazırda toplumsal şiddete maruz kalan hayvana duyarlı kesimi bir de hedef gösteriyor. Ama si­zin umrunuzda olur mu ki? Siz “sosyal sorumluluğunuz”a bakarsınız sadece. Kiminle, hangi masaya oturmuşsunuz, neyin pazarlığını yapmışsınız, hiçbir önemi yok, değil mi? Demek ki kendi­nizi toplumdan ne kadar soyutlamışsı­nız ki bütün bu saydığım hak ihlalleri sizi hiç rahatsız etmi­yor? Sahi, hayvan de­yince aklınıza kedi-köpek mi geliyor sadece? Devletin iz­niyle vurdurtulan ve üzerinden para kaza­nılan yaşlı geyik sizi hiç rahatsız etmiyor mu mesela? Ağzınıza bir parmak bal çalın­ması da sizi rahatsız etmiyor? Aptal yeri­ne konmak? Seçim­lerden sonra istediği­nizi yapacağım diyor o “vicdanlı” adam. Siz de inanıyorsunuz, kabul gördüğünüz, o koskoca (!) Dol­mabahçe Sarayı’nda ağırlandığınız görüş­menizin olumlu geç­tiğini söylüyorsunuz. Hayvanlar bu ülkede yasalarla katledilir­ken halen inanıyorsu­nuz ya, helal olsun diyorum size. Bu kadar kör olabilmek herkesin becere­bileceği bir şey değildir çünkü. Ama siz her gün zihnimize işlenen o acıyla, işkenceyle, aşağılamayla dolu hak ih­lallerinden de rahatsız olmuyorsunuz ki bu durumdan rahatsız olmayan, bu durumları değiştirmek bir yana hak ihlali mağdurlarını oyalamayı bile be­ceremeyen bir diğer “vicdanlı” adamla oturup mutlu, mesut evlerinizde barın­dırdığınız hayvanlarınızın hikayelerini paylaşıyorsunuz.

Toplum hayvanları görmeye taham­mül bile edemezken, devlet bu taham­mülsüzlüğü körükleyerek, yani habire ortaya kuduz senaryoları atarak aha­liyi hayvanlara karşı galeyana getirip “steril toplum”u yaratmaya çalışırken, yine yıllardan beri hayvan konusunda fikrini açıklamış, belli etmiş devlet, yasalarını kullanarak hayvanların kö­künü kazımaya uğraşırken siz hangi hakkı, kimden talep ediyorsunuz? Bir hak ya vardır ya da yoktur, bunun tar­tışmasını kim olarak, hangi sıfatla ya­pıyorsunuz? Hem de hayvanın kökünü kurutmaya and içmiş devletten hay­vanlar için merhamet dilenerek, katil­lerle uzlaşmaya çalışarak?

Hayvan konusuna nerden bulaştınız, hiç bilmiyorum, ama size bir tavsiyem var. Yol yakınken dönün, hayvanla­rı siyasetçilere ve sosyal sorumluluk saçmalıklarınıza meze etmeyin, bıra­kın, sosyal sorumluluk projelerinizi başka alanlara yönlendirin. Hiçkim­senin zorla temsilcisi olmaya çalışma­yın. Hayvanları da bizleri de devletin, toplumun maskarası etmeyin. 5199 çıkarken alkışlamıştınız, bayram et­miştiniz, böylelikle yine devlet bir parmak balı ağzınıza çalmıştı, anlaşı­lan o ki yine ağzınıza bir parmak bal çalınacak. 5199 çıktı da ne oldu? Hay­vanların, yasalar dayanak gösterilerek öldürüldüğü bir sürece girilmiş oldu, kısırlaştırma zorunlu hale geldi, be­lediye barınakları mezbahaya döndü, eskiden belediyeler ulu orta hayvanla­rı zehirlerken şimdi dağa, taşa, bayıra atıyor; kapalı kapılar ardında istediği şekilde öldürüp geçiyor. Bu mu sizin zaferiniz, yere göğe sığdıramadığınız başarılarınız? Biraz “biz ne yapıyoruz, girişimlerimizin sonucu nereye varır” diye düşünün. Hayvanı tanıyana ka­dar da bir zahmet elinizi hayvanlardan çekin, zarar verdiğiniz yeter. Toplum hayvanla birarada yaşamaya bu kadar yabancılaşmışken, onlarla yaşamak istemediğini türlü talihsiz olayla belli etmişken yasa masa diye boşuna hiç uğraşmayın. Çocuk istismarcısı lehine rapor tanzim eden, tacize uğrayan ka­dını karakoldan kovan, yıllardır süren faili meçhul cinayetleri ya da arkasın­da başka güç odakları olduğu apaçık ortada olan suikastleri aydınlatmayan, dava dosyalarının zaman aşımıyla so­nuçlanmasına toplumu seyirci bırakan, töre cinayeti ya da erkek şiddetinden kadını korumayı bile beceremeyen, adalet aramak için adliye – ev arasında mekik dokuyan, yolları aşındıran in­sanları mağdur eden, doğayı çıkardığı yasayla tahrip eden devlet mi hayvanı koruyacak? Katliamı gerçekleştireni bulacak? Göstermelik olarak buldu­ğunda ne olacak? Bunları biraz olsun düşünün. Yakın tarihi de göz önünde bulundurarak biraz analiz yapmayı de­neyin. İyi niyetliyseniz bile katillerle aynı masaya oturup uzlaşmaya çalışa­rak hayvanların içinde bulunduğu zor koşulları daha da beter etmeyin. Ve artık farkına varın, devlet hayvan için gerçekten kılını kıpırdatmaz, “kıpır­datmış gibi yaptığı” zaman da infiale kapılmış olan sizleri susturmak, hay­vanlara çektirdiklerini sizlere unut­turmak için yerinden kıpırdar. Sonra hayvanlar yine aynı acıyla yaşamaya devam eder.

Kuduz Köpek

March 1, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekoloji, ezilenler, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Revolutionary Ecology – A Working Definition. By Storm Waters


Author’s Note: The following essay was built off of two previously published pieces: an essay in “Timber Wars,” by Judi Bari, and a pamphlet by the Revolutionary Ecology Collective in BurlingtonVT, published in Fall ’96 after the Democratic National Convention in Chicago.

Revolutionary Ecology is a term a growing number of activists are using to help define and broaden our analysis, commitment, and approach in dealing with the human-caused crises besieging this planet and all of its inhabitants. This is by no means a definitive or conclusive piece concerning the position of Revolutionary Ecology. We intend for this to open up an evolving debate in the struggle to liberate all life on Earth and allow for the uninterrupted continuation of evolutionary potential. This is not intended as a formal academic treatise; it was not conjured up in a programmed university setting and written by a scholar. Instead, this comes from the field-and represents among other things a synthesis of contributions on the subject by revolutionary activists well-known and unknown. In this case, “the field” refers to the various theaters where direct action takes place, be it a corporate board office, the streets, the classroom, the workplace, the household, in cyberspace, on the air waves, or at the edge of a threatened ecosystem

So what is Revolutionary Ecology? “Ekos,” the Greek word meaning “house,” or “home” is the root of the term (it is also the root of the word “economy”). Simply defined, ecology is the interrelationship of organisms and their environment (or studies thereof) and the term “revolutionary” indicates the instigation of very significant changes. Revolutionary Ecology calls for the fundamental transformation of all human activities which threaten every species’ evolutionary potential. This belief stems from the growing consciousness regarding the interconnectedness of all life, and the realization that human beings are not separate from (or in control of) Nature. This stance is also founded in a respect for the intrinsic value of all life forms, regardless of their apparent “usefulness” to the human agenda.

Revolutionary Ecology calls for liberation: the freedom for all life forms, human and nonhuman, to realize their potential. With this in mind, Revolutionary Ecologists take an anti-authoritarian/anarchistic approach and work for an end to all forms of domination: e.g., sexism, racism, and corporate control of land for profit, to name a key few. As anarchists we seek the ultimately dismantling of human hierarchies-which are ultimately self-serving to “leaders” and disempowering to ALL others.

Central to our practice is the belief that a revolutionary movement and future society should be modeled after natural ecosystems, which operate non-hierarchically, symbiotically, and derive their strength from diversity. Revolutionary Ecology is not bandwagon leftism or some arcane academic model. Revolutionary Ecology is part of an attempt not only to define the type of change we are working for, but to move beyond theories (a polite term for “mental masturbation”) and put these principles into practice. Life itself depends upon our success as a species in this endeavor.

In writing this we are assuming that those who read this are people largely disillusioned and angry with the current condition of life on earth: global forest destruction, ozone layer depletion, global warming; militarism, consumerism, extinction of species, utter collapse of life support systems, racism; air, water and food pollution; sexism, fascism, homophobia, and nationalism; abhorrent corporate multinationalism and industrialism; war, violence, and breakdown of community. All of these are exacerbated by the latest ideology of capitalism: neo-liberalism. The neo-liberalist ideology legitimates corporate control, proposing a “free” global market whose sole motive is profit and whose primary hindrances are social desires and environmental conservation. Evident in the socio-ecological consequences of agreements like NAFTA and GATT, FTAA and WTO, “neo-liberalism” further fuels an elite to control the Earth and all of its inhabitants, leading to desperation, degradation, and suffering for all of Life everywhere.

Roots of Revolutionary Ecology

Thus far, Deep Ecology led our collective members to accept that all life has intrinsic worth (an Earth-centered perspective). Social Ecology taught us that at the root of the ecological crisis is a social crisis and that the termination of systems of greed, domination, and oppression is the first step in the creation of an ecologically-based, sustainable, and harmonious society.

Revolutionary Ecology can be viewed as a synthesis of the two which also incorporates other recognitions-like Ecofeminism, Revolutionary Unionism, Green Anarchism, and Luddism. Ecofeminism addresses the inextricable connections between the domination of women and the domination of the natural world. Revolutionary Unionism details class struggle with the analysis that all of us who work for others who profit from our labor are “wage slaves” and that the employing and working classes have nothing in common. Prior to the emergence of Revolutionary Unionism, the Luddites fought for community control of the human-scaled technology that put human needs before the accumulation of profit. Green anarchists recognize that any attempts to build sustainable, non-hierarchical communities must be based on an inherently ecocentric worldview. As Revolutionary Ecologists, we believe that technology must also be ecologically appropriate and that industrial “society” is inherently incompatible with both freedom and planetary health. We must understand that everything is interconnected. An injury to one is an injury to all. Multinational corporations that control “puppet” governments globally in conjunction with military/industrial states are largely responsible for the devastation of ecosystems, extinction of species, and the subjugation of human beings for profit. To the multinationals, we humans, all other species, and the Earth itself are viewed as resources to be devoured by a few in a hideous nightmare of profit margins. Under industrial corporate capitalism, ecocide and genocide are quite profitable for the ruling class.

Revolution or Reform?

If the major problems have been identified, how do we then begin to implement solutions? Alexis de Tocqueville wrote of the French Revolution that the old regime ended when popular forces coalesced in a “powerful movement of reform.” In today’s contexts coalescence is definitely necessary, but is reform? Does it make sense to reform decaying, anthropocentric hierarchical structures, such as a corrupted electoral process, the “market,” or any governmental bureaucracy-or should we be working for the disbanding of all structures/agencies that seek to “MANage” Life itself? It is our belief that a system so inherently flawed cannot be reformed-and that it is a blatant waste of time, energy, and resources to attempt such reform. Revolutionary Ecology is opposed to all management for power or profit. Such management leads to domination and the subsequent loss of biological and cultural diversity and freedom through the manipulation of control and power. The futility of reform and the necessity of revolution are hard for many liberals and reformists to swallow because it challenges their (comfortable and usually very privileged) worldviews.

So how can we coalesce and implement our objectives into a powerful global movement? We need to make clear the connections between all struggles for liberation. As Revolutionary Ecologists who recognize that ecosystem health is essential to human survival, we strive to: 1) learn from other (usually less privileged) sectors of humanity currently engaged in liberation struggles; and 2) explain our ecological view to others in the radical social movements while radicalizing the liberals and reformers in both the environmental and social justice movements. Symbiotically, activists from all approaches must work to understand the views we are each presenting for a holistic comprehension of how Life and Nature proceed on Earth. When we achieve understanding, the common enemy-the antithesis of Life-will be easier to disassemble because more people will be united around the greater cause, while continuing to focus on a variety of issues and levels.

The age old problem of ‘who controls the land and what it is used for’ is as relevant today as it was when the first human being decided land and its riches could be accumulated and that those human and non-human species alike who dwelled on that land could be subjugated. As we course through the 21st century, the problem has been intensified by the onslaught of multinational corporations who operate with the sanction of governments globally. Global deforestation has reached epidemic proportions-and we are now learning that forecasted global warming has actually been in progress for decades. Now, even the most remote places are becoming alarmingly accessible to multinational “development” speculators while already threatened by anthropogenic climate changes. The globalization of capital and the interweaving of financial and governmental institutions have also opened the flood gates for even greater destruction of ecosystems (ecocide) and the annihilation of traditional peoples, cultures, and values (genocide).

In the 1980s, many sectors of the radical environmental movement paid little attention to the social causes of ecological destruction. Similarly, the urban-based social justice movement has a difficult time recognizing the importance of biological issues, often dismissing as trivial all but concerns related to environmental racism. Yet in order to effectively respond to the crises we face today, we must merge these issues. The enemies of Life play upon our disagreements, isolating and factionalizing with terrifying effectiveness (and consequences) all of us in the world who work toward meaningful change.

Beginning with the very reasonable (yet no less revolutionary) concept that we must change or dispense with social practices that threaten the continuation of life on Earth, we need a theory of Revolutionary Ecology that will encompass social and biological issues, class struggle, and a recognition of the role of global corporate capitalism in the oppression of peoples and the destruction of Nature. That theory is called deep ecology, and it is the core belief of the radical environmental movement. The problem is that, in the early stages of this debate, deep ecology was falsely associated with such despicable right-wing notions as eco-fascism (a.k.a “ecological purity”), sealing the u.s. borders, applauding AIDS as a population control mechanism, and encouraging starvation in poor (primarily nonwhite) communities worldwide. This tragic misunderstanding was both perpetrated and then expanded upon by our enemies in the fascist “right,” which sent the social ecologists (and many others) justifiably scrambling to disassociate. Further, it has muddied the waters of our movement’s attempt to define itself behind a common philosophy.

Ecosystem protection is needed now more than ever due to the magnitude of the unprecedented destruction that is altering Earth and killing Life. Another equally important obligation humanity owes the Earth is eco-restoration; and eco-restoration is, as Howie Wolke so eloquently states, nothing short of RE-WILDING damaged ecosystems. For real ecosystem protection and parallel eco-restoration efforts to succeed on a long term basis, a cataclysmic change must transpire. “Band-aid” reforms intended to ensure the maintenance of biodiversity and ecological integrity provide no real long- term solutions. Deep ecology is a revolutionary worldview; these ideas as such do not constitute the Absolute Truth, nor do they represent a finished thought process. We seek to spark more debate and advance the discussion indefinitely.

Biocentrism and Ecocentrism

Deep ecology, or biocentrism, is the recognition that nature does not exist to serve humans. Rather, humans are one small (albeit no less significant) part of nature, one species among many. All species have a right to exist for their own sake, regardless of their usefulness to humans. And biodiversity is a value in itself, essential for the flourishing of both human and nonhuman life. Ecocentrism recognizes that Life and Community must be viewed from an ecosystem-based perspective-that compartmentalizing life (or “natural resources”) for anthropocentric convenience is inherently murderous to all Life, and is therefore consequently self-destructive for humanity. These principles are not just another political theory. Biocentrism is a law of nature that exists independently of whether or not humans recognize it. It doesn’t matter whether we view the world in an anthropocentric fashion: Nature still operates in a biocentric fashion-and will ultimately trump our delusions with hard-nosed reality. And the failure of modern society to acknowledge this-as we attempt to subdue all of Nature to human greed-has led us to the brink of collapse of the Earth’s life support systems. Only when human society embraces the ecocentric worldview do we have the chance to stave off the fruition of what has already become the greatest mass extinction in Earth’s history.

Biocentrism and ecocentrism are not new or modern concepts, and they certainly didn’t originate in western academia. It is ancient native wisdom, expressed eloquently in such sayings as “The Earth does not belong to us. We belong to the Earth.” But in the context of today’s industrial society, the concepts of biocentrism and ecocentrism, however primal, are profoundly revolutionary-challenging the current system to its very core.

The capitalist system is in direct conflict with the natural laws of biocentrism and ecocentrism. Capitalism, first of all, is based on the principle of private property: an elite class of humans owning the Earth for the purpose of exploiting it for personal profit. Most capitalists even believe they can “own” other humans (in one form/function or another). And though “slavery” has been superficially discredited in the mores of today’s dominant worldview, humans are still commodified in a global, industrial slave market-whether on a cash-crop plantation, an assembly-line factory, in prison, or in the sex-slave trade. The principles of biocentrism and ecocentrism discredit the concept that humans can own the Earth or any other living beings. How can corporate raider Charles Hurwitz claim to “own” the 2,000-year-old redwoods of Headwaters Forest in northern California, after signing a few papers to “trade” them for a junk bond debt? The attitude behind such actions is arrogant to the point of absurdity. Hurwitz is a mere blip in the life of these ancient trees; while he may (temporarily) have the power to destroy them, he does not have the right!

Even beyond private property, though, capitalism conflicts with biocentrism and ecocentrism around the very concept of profit. Profit consists of taking out more than you put in. This is certainly contrary to the fertility cycles of Nature, which depend upon a balance of give and take. But more importantly, where does this “profit” come from?

According to Marxist theory, profit is stolen from the workers when the capitalists pay them less than the value of that which they produce. The portion of the value of the product that the capitalist keeps, rather than pays to the workers, is called surplus value. The amount of surplus value that the capitalist can keep varies with the level of organization of the workers, and with their level of privilege within the world labor pool. But the working class can never be paid the full value of their labor under capitalism, because the capitalist class exists by extracting surplus value from the products of the workers’ labor. This analysis does not consider, however, that part of the value of a product comes not just from the labor put into it, but also from the natural resources used to manufacture the product. Surplus value (i.e., profit) is not just stolen from the workers; it is also pillaged from the Earth itself. A clearcut in a forest is the perfect example of a “piece” of the Earth from which surplus value has been extracted. If human production and consumption remained within the natural limits of the Earth’s fertility, then the supply would indeed be endless. But this cannot happen under capitalism because the capitalist class exists by extracting profit not only from the workers, but also from the Earth. Many acolytes of Marx will cite Critique of the Gotha Program to say that Marx did recognize Nature, as well as labor, as a source of value. But Marx makes the distinction between use value, which he says comes from nature and labor, and exchange value, which he says comes from labor alone. It would seem intuitively obvious to even the most casual observer that use value, provided by Nature, helps significantly to determine exchange value. Value, use value AND exchange value, comes from both labor and Nature.

Modern day corporations are the very worst manifestation of this pathology. A small business may survive on profits; its basic purpose is to provide sustenance for the owners, who are human beings with a sense of place in their communities. But a corporation has no purpose for its existence, nor any moral guide to its behavior, other than to accumulate profits. And global corporations now are beyond the control of any nation or government. In fact, the government is in the service of the corporations, its armies poised to defend their profits around the world and its secret police ready to infiltrate and disrupt any serious resistance at home.

Biocentrism and ecocentrism contradict Marxism. While Marxism represents a brilliant critique of capitalism, in practice it has not presented any solutions to the current ecological and social crises. Communism, socialism, and other “leftist” ideologies address only the redistribution of the spoils of ecological plunder more evenly among the various classes of a burgeoning human population. They do not come close to addressing the relationship of such a society to the Earth-or rather, they assume that this relationship will remain the same as it is under capitalism: that of a gluttonous consumer. To them, the purpose of the “revolution” is to find a more efficient and egalitarian way to produce and distribute consumer goods.

If it isn’t ecocentrically based, it ISN’T Revolution!

This total disregard of Nature as a life force, rather than just a source of raw materials, allowed many “Marxist” states to rush into industrialization without even the simplest, most basic environmental safeguards. This resulted in such notable disasters as the meltdown of the Chernobyl nuclear power plant, the oil spill in the Arctic Ocean, and the ongoing liquidation of the fragile forests of Siberia. It has left huge tracts of Eurasia with such a toxic legacy that vast areas are now uninhabitable. While Marx stated that the primary contradiction in industrial society is the contradiction between capital and labor-these debacles would indicate there is an equally important contradiction between industrial society and the Earth.

One of the principles of socialism is “production for use, not for profit.” Therefore, the imbalance is not as intrinsically built in under socialism as it is under capitalism. Many people envision variations of socialism that would not destroy the Earth and Life. These variations are very unlike Marx’s industrial-bureaucratic model however, and based much more closely on decentralized, loosely-organized, cooperative (as opposed to competitive), sustainable, anarcho-tribalistic approaches to community. Ecological socialism, among other things, would have to deal with the issue of centralism. The Marxist concept of a huge body politic relating to some central planning authority presupposes (1) authoritarianism of some sort; and (2) the use of mass-production technologies that are inherently destructive to the Earth and corrosive to the human spirit. Ecological socialism would mean organizing human societies in a manner that is compatible with the way that nature is organized. And the natural order of the Earth is bioregionalism, not statism.

Modern industrial society robs us of community-both with each other as well as with other species and the Earth. This creates a great longing inside us, which we are taught to fill with consumer goods and media garbage. But consumer goods, beyond those needed for basic comfort and survival, are not really what we instinctually crave. So our appetite is insatiable, and we turn to more and more efficient and dehumanizing methods of production to make more and more goods that do not satisfy us (e.g., luxury cars, cocaine, assault rifles, pornography). Yet-as activist and laborer Judi Bari stated-if workers really had control of the factories, they could begin by destroying the machinery and finding a more humane way to decide what we need and how to produce it. So to the credo “production for use, not for profit,” ecological socialism would add, “production for need, not for greed.”

Biocentrism and ecocentrism represent also a blatant contradiction of patriarchy. Patriarchy is the oldest and perhaps the deepest form of oppression on Earth. It’s so old and it’s so deep that we’re often (even in the most progressive-minded of human circles) discouraged from even naming it. The issue of patriarchy must be addressed by any serious revolutionary movement. The failure to address the patriarchy is one of the two greatest shortcomings of Marxism (the other is Marxism’s wholesale failure to address ecology).

Eco-feminism is a holistic view of the Earth that is totally consistent with the knowledge that humans are not separate from Nature. We can describe eco-feminism in two separate terms. The first is that there is a parallel between the way this society treats women and the way that it treats the Earth & Nature. And this is repeatedly displayed in expressions like “virgin forests” and “rape of the Earth”, for example. And the second is the very reason for the destruction of Nature by this society. Obviously part of the reason is capitalism. But beyond that, destruction of Nature in this society stems from the desire to suppress the feminine.

While men and women have both masculine and feminine traits, we can define “masculine traits” as conquering and dominance, and “feminine traits” as nurturing and life-giving. Under the current paradigm, the masculine traits of conquering and dominance are valued no matter who exhibits them (women or men). Conversely, the feminine traits of nurturing and life-giving are devalued and suppressed in this society, whether exhibited by men or women. The devaluing and suppression of feminine traits is a major reason for the destruction of the Earth. This relationship between the suppression of feminine values and the destruction of the Earth is actually much clearer in “third world nations” (to quote a very patriarchal term!) than it is in this society. Where colonial powers take over, when Nature is to be destroyed by imperialistic corporations coming into “third world” countries, one of the methods with which the colonial powers take over is to forcibly remove the women from their traditional roles as the keepers of the forest, farmlands, and food security. The women’s methods of interacting with each other as well as the fertility cycles of the Earth, is replaced by men, machinery, & toxics. Rather than nurturing the fertility of the Earth, they plunder the fertility of the Earth for “profit.” For this reason, many of the environmental movements in the so-called “third world” are principally women’s movements.

This phenomenon is less readily apparent in this society, but it is still here-especially when one takes the time to investigate the ecological and social dynamics in the many poor and Indigenous communities that pepper North America, as well as on undeveloped public lands adjacent to regions of human impact. Science is co-opted and corrupted to serve as the “authority” for this relentless assault on Nature for which this society is so directly responsible. Yet science is presented to us as neutral, as an objective path to knowledge, as something that’s value-free. But “science” as it is repeatedly misused by the ruling elite is not value-free; the “scientific methods” of western science are anything but “value-free”. In fact “science” was openly described by its founders as a masculine system that presupposes the separation of people from Nature and presupposes our “rightful” dominance over Nature. The initiation of the scientific method, the elevation of this as absolute truth and the only path to truth, began in 1664.

An entity called the “Royal Society,” composed of European male academicians, cultivated these theories. Their goal: “to raise a masculine philosophy, whereby the mind of men may be enabled with the knowledge of solid truths.” Read: this masculine philosophy will provide us with truth, as opposed to the more “superstitious” or “irrational” feminine perspective. How many women were burned at the stake in Europe and North America during this time as a result? And how much traditional knowledge and wisdom died with them? And remember those waves of “examinations” that have been administered to people over generations, used to justify hideously racist and sexist worldviews regarding an individual human’s intelligence, worth, and evolutionary capability? Many hundreds of thousands of European Jews were rejected by U.S. and western European immigration authorities in the 1920s and 30s because they didn’t perform well on such “aptitude” tests (thanks primarily to language and cultural barriers). So instead they were left for Hitler and Stalin to deal with…

“Sir” Francis Bacon (aptly named) said that the scientific method is a method of aggression. “The nature of things betrays itself more readily under vexation than in its natural freedom. Science is not merely a gentle guidance over nature’s course. We have the power to conquer and subdue her, to shake her to her foundations…to create a blessed race of heroes who would dominate both nature and society.” This is the “scientific method” upon which industrial capitalist interests (a.k.a the ruling classes) justify clearcuts, bovine growth hormones, toxic spills, war, & “medical research experiments” on Indigenous People, poor children, & prison inmates. So, now we see that western “society” has been justifying torture (of humans and non-humans alike) for quite some time…

Rene Descartes also named this “scientific method” that we learned in school “scientific reductionism:” in order to understand a complex problem, reduce it to its simpler form to know it, in order to “render ourselves the masters and possessors of Nature.” In short, reduce Nature to its “components” in order to “understand” (and exploit) Nature’s inner workings. The very concept of “scientific reductionism” is really the fundamental problem with science as it is (and has been) practiced, and it illustrates why “science” as it stands today is not a neutral objective path to knowledge.

The rise of this scientific method-this masculine method of knowledge, emerged during the same time period as the very violent suppression of women and their knowledge of the Earth, healing arts, pregnancy control & reproductive health, etc. that brought about the afore-mentioned witch hunts. It was a very aggressive and violent imposition of a masculine system of knowledge upon society as a whole. Bacon said to James I, “Neither ought a man to make scruple of entering and penetrating into those holes and corners when the inquisition of truth is his whole object-as your majesty has shown in your own example.” Read: nothing (or nobody) is sacred. The only way they can perpetuate the myth that the scientific method is objective is to remove it from the context of the social conditions from which it arose. It’s not objective-and it is certainly not the only method of knowledge. It is not the only path to truth and it’s not value-free. It is openly masculine and it openly presupposes the separation (segregation!) of humans from the Earth, and it incorrectly presupposes that the purpose of science is to dominate, manipulate, and exploit Nature.

Reductionist science brought upon the Earth nuclear bombs, pancreatic cancer, economic “sanctions,” Twinkies, the Exxon Valdez oil spill, genetically-modified organisms, Halliburton, global warming-& the so-called “Christian” “right.” It has not led ANYBODY to a true understanding of Nature or the Earth, because Nature’s components are not separable-they are interdependent. The Indigenous Ones have been telling us for over 500 years: “Man does not control the Web of Life-he is merely a strand in it; what he does to the Web (Earth and Life)-he does also to himself.” Science (and the scientist) must recognize this ancient but revolutionary concept, and to throw off the yoke of anthropocentric corporate capitalist control as it did that of the Roman Catholic Church during the European renaissance. And it must do so immediately, and by any means necessary, if it is to effectively serve us in defense of our lives and well-being. And scientists the world over must start by adopting the Precautionary Principle in ALL scientific research and thinking. The Precautionary Principle states that in the face of scientific uncertainty, we must take precautionary action. Shift the burden of proof on the perpetrator by asking three questions: 1) Is any potential harm preventable? 2) Do we have alternatives? 3) Do we know enough to act, and see this experiment safely through to the end? The fossil-fuel experiment currently plunging us headlong into global climate imbalance has no basis whatsoever in the Precautionary Principal.

Eco-feminism seeks a science of nature. And this science of nature is a holistic and interdependent one, where we treat the entire natural system and the way that all component forces interact. It recognizes that humans are part of Nature, and that our fates are inseparable; we must live harmoniously within the Earth’s natural fertility cycles, and we can enhance those fertility cycles by our increasingly-informed, ever-evolving interaction with natural processes. The holistic and interdependent eco-feminist view in which humans are inseparable from Nature is not any different than that of deep ecology or ecocentrism. So, to embrace biocentrism or deep ecology is to challenge this “masculine” system of knowledge that underlies the destruction of the Earth as well as the classist, fascistic justifications for the way our current “society” is structured. Any “scientist” who is not out in the field, on the ground, listening to the Land and the Wind and the Sky and the Indigenous Ones who live there (assuming any remain alive), is half-blind at best-and ultimately deceived.

Eco-feminism does not seek to dominate men as women have been dominated under patriarchy; in fact, true feminism doesn’t disempower ANYBODY! Rather, eco-feminism seeks balance; we need both the masculine and the feminine forces. Eco-feminism seeks that balance. The current society is tragically imbalanced-and we need a veritable groundswell of the feminine. We need a rise of individual women, and also a rise of feminist ideology among both women and men. Without this balance between the masculine and the feminine, we cannot make the changes necessary to return to balance with the Earth. The most successful of Indigenous societies evolved with balances of power between men and women, youth and elders, and between the various classes of warriors, shamans, etc. Revolutionary Ecology contradicts patriarchy and classism, embracing deep ecology/ecocentrism to challenge the core misconceptions of this current masculine, “rational” (read: misogynistic) system.

The systems currently enforced into place cannot be reformed. They are based on the destruction of the Earth and the exploitation of Life (including people). There is no such thing as green capitalism, and marketing quaint, over-priced “rainforest products” will not bring back the ecosystems that capitalism must destroy in order to ensure the flow of profits up the existing socio-economic pyramid. To be a serious ecologist, one must by necessity be a serious revolutionary. The Wilderness Protection Movement must be visionary in scope and not get bogged down in “band-aid” reform measures or single-issue politics. Reformist measures in the ecology movement are akin to straightening out your closet while the house burns down. One can look to worldwide conservation protection policies that have been legislatively fought for in the past to see that “band-aid” measures are ultimately fruitless. Many of these legislative policies have been eradicated by new governments which side with business interests to give them a free hand in the wanton destruction of the environment. In the u.s. for example, the “Healthy Forest Initiative” recently implemented by the Bush administration is a case in point: every National Forest can now be butchered by corporate timber interests regardless of existing laws-under the premise of eliminating burned, dead, or dying trees. As everyone with a modicum of ecological sense knows, every forest has fire and dying trees-and these play critical roles as crucial components of a healthy functioning ecosystem. Now lawmakers are rewriting ecosystem health with junk science and Orwellian newspeak concepts, putting every parcel of public land under the threat of the corporate chainsaw and bulldozer, further destroying evolutionary potential under the guise of “forest health”.

Back to the Future

The Revolutionary Ecology Movement requires a broad focus. Wilderness and Sacred Places must be preserved, and it is entirely appropriate for an ecology movement to center on protecting irreplaceable wilderness areas and endangered species-while launching into wholesale, global eco-restoration (re-wilding). But one cannot seriously address the destruction of Wilderness without addressing the social disharmony that is destroying it. The ecology movement cannot afford to separate itself from the social justice movement. The same Beast that manifests itself as resource extraction/ecological devastation in the countryside manifests itself as sexism, racism, classism, homophobia, and human exploitation in the cities, towns, and rural plantations that are rapidly blanketing the Earth. The ecology movement must recognize that it is just one front in a long, proud, history of resistance-and then work to make ecology the central theme across the spectrum of revolutionary struggles. A revolutionary ecology movement must organize among poor and working peoples all over the world. With the exception of the toxics movement and the Native Land Rights Movement, most U.S. environmentalists are white and privileged. This group is too invested in the system to pose it much of a threat. While a revolutionary ideology in the hands of privileged people can indeed bring about some disruption and change in the current system-a revolutionary ideology in the hands of working people can bring that system to a halt. For it is the working people who have their hands on the death machines, and only by stopping the machinery of destruction can we ever hope to stop this madness.

Why do we have neighborhood movements focused on the disposal of toxic wastes, for example, but we don’t have a worker’s movement to stop the production of toxics? Only when the factory workers refuse to make the poison-and only when the loggers refuse to cut the ancient trees-can we ever hope for real and lasting change. This system cannot be stopped by passive resistance alone. It is violent and ruthless beyond the capacity of any people’s (isolated) resistance movement. Massive non-cooperation represents a start-to be followed by mass direct action, destruction of the mechanizations in place to enforce the current insanity, experimentation with and implementation of sustainable alternatives, and gargantuan efforts across the globe toward both preservation and restoration of both ecological and (Earth-based) cultural paradigms.

Repression is the prevention of natural expression, activity or development, through force or manipulation. Repression can also be defined as the simple exclusion of desires from consciousness. Today’s ruling elite repress populations, and particularly potential acts of resistance, by means of police, military, and covert agencies readily at their disposal. The elite are few and the repressed are many, so the threat of resistance and rebellion to this system and its controllers is great.  In the “united states,” repression to counter the threat of direct action and other forms of resistance is most evident in the control of information and media. Media, from school textbooks, to newspapers, advertising and especially television, is perhaps the most effective tool the corporations possess for “dumbing down” the populace (a very deliberate strategy: so why is the Superbowl headline news every year for a week or more?). People think they are getting news when in fact they are getting secret (toxic) sauce smudged onto their McTerrorist bull-patties.

Something radically new beckons. To have healthy ecosystems, a healthy society is necessary-and vice versa. That is why we are calling for a revolutionary ecological approach. The future of Life on Earth depends upon it. Building a broader-based movement hence becomes even more crucial; there must be more of us working together to counter disinformation and promote real education, regaining a sense of community and direct democratic procedure while striving to protect, recover, and restore as much of Wild Nature and wild culture as is absolutely possible. In North America (and elsewhere) we have the opportunity to learn from the Traditional Wisdom cultivated over thousands of years of evolution by Indigenous Peoples. If the Earth loses its remaining Indigenous cultures, languages, and sacred-sites, then all of humanity-indeed, Life itself-loses. Forever. We will have no future. Those who have been sucked into believing that “modern technology” is the solution can move forward by looking back to an Earth-based wisdom that anthropocentric cultures have never offered (or even tried to understand). There is no sustainable development under capitalism; this is an oxymoron as deadly as it is ludicrous. One effective way to stop the enemy is through direct action applied to all the points of assumption, extraction, production, distribution, consumption, oppression, and exploitation. By any means necessary…

Finally, a critically-pertinent motive for writing this introduction to Revolutionary Ecology is to call into question any and all forms of environmental or social elitism, and to humble us even further into a keen awareness of who we are, who we could be, and what we face in our fight to realize our visions for freedom. If this seems too serious, it is only because the question it raises for everyone on this Earth is life or death. In the time it took you to read this essay, how many hectares of forest have been eradicated? How many species have gone extinct? How many children died as a result of starvation, disease, and war? How many women were raped? How many racist police beatings and executions occurred?

Albert Einstein explained to us that insanity is doing the same thing over and over and expecting a different result. Dr. Martin Luther King, Jr. elucidated the fact that we can live together as family or die together as fools. And most recently, the late, great Roberta Blackgoat, Dine’ matriarch and activist, said it most plainly: “They are taking away my life, my culture, my homeland…All I have left are my dreams and my footprints to show you that I was here. This they cannot take away from me-and I will fight forever.”

We have a choice…and the provision to choose. But we have very little time…

Storm Waters is an atmospheric scientist, revolutionary ecologist, grassroots activist, and radikal media producer who roams the Earth continually refining the meaning of the term Lowbagger. He is often observed shooting off his white male mouth in realms where the Wilderness interfaces the ghetto — pissing off allies and enemies alike.

http://lowbagger.org/revolutionaryecology.html

February 26, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, ekolojist akımlar, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Stop Consuming! Boycott Everything! Renewable Energy: Alternative Consumption and the consumption of alternatives

Here’s a question for all those genetic engineers out there: What do you get if you cross new-age greenie hippies with corporate greed?… 
Biodiesel of course! 
Apparently loads of plants produce oils that the lazy have discovered can be used to save them having to walk or cycle anywhere. Renewable energy is the term used to describe energy sources that haven’t been conclusively shown not to be renewable.

Dr. T. N. B. Kaimal of IICT, Hyderabad, has said that many plants will provide oil, listing a variety of plants that produce it. As many 25 families of plants have been catalogued for their oil richness. As Dr. Kaimal says with respect to castor seed oil: “if 100 million hectares is brought under cultivation we can get castor seeds of 150 million tonnes out of which we can get 50 million tonnes of oil”.

A hundred million hectares is a very large size. Indeed, it is four times the size of the entire United Kingdom. Thus in order to get 50 million tonnes of fuel oil we need to plant the whole of the UK, France, Belgium, Holland and Luxembourg, with no room for anything else! If it was possible to get two crops per year out of this, we would have 100 million tonnes of oil per year. This would provide one third of the USA’s annual imports, ignoring the amount they consume of their own production. This kind of calculation really brings home the scale of our profligate use of earth’s energy.

This level of production, inadequate though it is, would neccessitate a monoculture with an incredibly high input of bioicides and fertilisers. All in all not very green. The proponents of this `solution’ fall into two groups: desperate business leaders and stupid professional environmentalists. It seems very few people are willing to actually change their lazy habits in order to allow life to continue. If you suggest that a small amount of self-discipline is an essential part of any viable solution, you will come up against the full indignant wrath of the human rights lobby.

According to Stanford University’s Paul Ehrlich, humankind has co-opted for its use about 40 per cent of the net primary productivity on the planet — that is, of the energy fixed by photosynthesis each year. The earth is straining to it’s photosynthetic limits just to provide the rich “First World” with all the wasteful packaged crap that the food adulteration industry has foisted upon us, and now the ravaged fields must provide fuel for a billion lazy entities who will do anything rather than use their own energy to get around. (That’s five billion if we are aiming for social justice, but it seems the new age will be just as bad as the old on that score.)

This is by no means a new phenomenon; the idle races have been insinuating themselves into the human genome since before history began. This is just the latest advancement in the process that probably started with the enslavment of the dog and the horse. Paul Shepherd described this latter unfortunate soul as “that domestic animal which, more than any other symbolised and energised the worldwide pastoral débacle of the skinning of the earth… No wonder the horse is the end-of-the-world mount of Vishnu and Christ. As famine, death and pestilence, it was the apocalyptic beast who carried Middle East sky-worship and the sword to thousands of hapless tribal peoples and farmers from India to Mexico.” [1]

Along with hydro-electricty, wind power and tidal energy, plant fuels are the latest attempt by technocracy to stay in business. On the bright side, this does at least show that the corporations are slowly becoming aware that even they will have big problems very soon. All these so-called `solutions’ overlook the fact that energy sources are not the problem. The people who live in the third world — and that is most people — do not have anything like the amount of energy consumption that we do. Their low life expectancy and ill health is due to the fact that all the good land is taken up by western corporations to overfeed us, not because of a lack of televisions or electric toothbrushes. These people are living proof that the power consumption of the rich world is totally unnecessary. All these `renewable’ energy sources are not solutions at all, they are irrelevant to the problem.

The major problem that this planet has today is the incredible capacity a minority of humans has to consume ever increasing quantities of everything. This is the problem, yet it is never addressed; never even recognised. Instead the problem is seen as one of continuing to consume as much as possible; of finding alternative things to consume when the current consumables run out. The green gurus keep parroting out the same old crap about treading lightly on the earth, and their followers keep lapping it all up, sending in their subscriptions, buying the videos, going to the meetings, writing their letters, recycling their ideologies and reciting their platitudes — anything rather than face up to the fact that the party is over and hard times are on the way.

We are running out of slaves. There is a world shortage of slave material and the rich idle West is too deeply habituated to the `good’ life to see that it is time to face up to that reality. Never mind all the other species, we don’t even provide the whole human population with this level of consumption, most of the rest of humanity are slaves of the west too! The clever slave driver will not drive the slaves too hard; they are no use to him dead. We have not even been clever. Now we are scraping the bottom of the barrel. We have used up most of the earth’s available stored energy, and are laying into the latest deliveries. The soon-to-come shift into large scale plundering of this energy will further accellerate the already alarming rate of devastation. That these `solutions’ are being touted as `green’ is the ultimate example of Orwellian doublespeak. These people claim to be looking towards a new future — as indeed they are, with the same rapacious eye that the first colonialists viewed the `new’ world of 500 years ago.

So what is the solution then? All we need to do is to look at the problem: Consumption. It is very, very simple. We must reduce consumption. Now. Not in 2002 when the UN sets some kind of target. Not next year when the government raises some kind of tax a bit. What kind of lifeforms are we who need some kind of financial incentive to save ourselves from oblivion? Are we really so powerless that we can’t stop buying things until the government tells us we have to? Is it really the government’s fault that millions of supposedly free-thinking individuals go shopping in vast depersonalised hypermarkets miles from their homes on new bypasses built specially for that purpose? (an average of 75% of traffic on UK bypasses is local.)

I hear people whinge about how they just don’t have the time, or the local shops are too expensive… or some other feeble excuse. The worst excuse, and the most difficult one to overcome is the one about freedom of choice: “but people have the right to choose…” they whine, “you can’t tell people what to do.” Well, leaving aside their total blindness to the existence of all other life forms, what about the people in other parts of the world, who, to provide land for food to fill these supermarkets and tins to put it in, are forcibly removed from their homes to live in filthy shanty towns watching their children starve or go into prostitution? What about all the families devastated by war fought on their land over resources they will never see or even benefit from; wars to ensure the free flow of oil so that these pathetic mollycoddled perversions of humanity can excersize their `right’ to shop where they choose? Do these people really give a shit about anybody’s rights other than their own?

They claim not to know about all this, they say that they don’t boycott (old example this, sorry!) South African goods because (wait for it, mindless zombie statement no.1) “You can’t boycott everything, can you?”

So they don’t boycott anything!

Brilliant!

Blank smile, blank eyes, blank brain.

And then there are those who do their bit… “I do my bit for the environment.” they say. God, yes, perhaps I should do my bit for my dog, I won’t kick him on Thursday afternoons! They are just a load of pathetic sheep (sheep have been bred to be pathetic over thousands of years… just like a lot of humans) who can’t even be bothered to take responsibility for their own actions. If I buy a tin of food, who is responsible for the open cast mine where the tin was extracted from? Who is responsible for the pesticides used in producing the contents, or the transport infrastructre involved in getting it through the convoluted route from field to me? The government? Bill Gates?

Of course not. I must stop buying these things. I can’t extricate myself from the sick parasitic system overnight — the grip is too tight, real alternatives either don’t exist or are on the way out and very fragile. So this must be my priority. I may seek out those places, co-ops, small grocers etc and support them, find other people and work with them in the hope that we will enhance each other’s efforts. The alternatives may be difficult to get but this is of no relevance, if an alternative exists it is the thing to do, regardless of inconvenience. If no alternative exists this is usually a non-essential item.

(It is said that the main reason that community supported agriculture has not taken off is because the corporations are opposed to it. Could it perhaps be because the vast majority of the population are too apathetic to get up and find out about these things?)

I must stop working for the system, regardless of the personal hardship this may seem to entail. This is a personal thing. There is no set course, we must all find our own and help each other. No leader will be needed, we must take back our self-respect and stop relying on cult figures and green gurus, who are obviously not up to the task. We don’t need any experts to tell us what to do, we pretend that we need them because we don’t really want to do it. 
Stop consuming.

It seems bad, but if we do it, maybe we will start living again.

Footnotes

[1]^ Shepherd, Paul; “A Post-Historic Primitivism” from the collection “The Wilderness Condition” ed. Max Oelschlaeger. Island Press, 1992

February 25, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, tuketim karsitligi | Leave a comment

Solun Antroposentrik Türcü Söylemleri ve Rantçı Yaklaşımları Üzerine: HES Mücadelesi Doğa Koruma Mücadelesidir

HES Mücadelesi Doğa Koruma Mücadelesidir…

Merhaba dostlar ve yoldaşlar, 

Son birkaç aydır HES karşıtı mücadelelerin içine düştüğü durumu endişe ile takip etmekteyiz.Özellikle yıllardır eleştirmiş olduğumuz çevre STK’larının durumu, bu mücadele içerisindeki iki yüzlü tutumlarıyla daha da net ortaya çıkmıştır. Ancak HES karşıtı mücadele içerisindeki STK’lar dışında kalan grupların da geldiği nokta; bizim artık konuya müdahil olmamızı gerektirmiştir.

Daha önce yerelden gelen güçleri ile mücadele grupları kuran bu sivil oluşumlar, son dönemde ne yazık ki sol propagandanın güdümüne girmeye başlamıştır. Bizler yıllardır doğa savunma mücadelesi konusunda bu tehlikeye dikkat çekmeye çalışmış ve elimizden geldiğince buna karşı söylem ve eylem geliştirmiştik. Ancak foncu-küçük burjuva çevre STK’larına karşı alternatif olarak kurulan platformların da hantal bir solcu yapılanma haline geldiği; sol söylemlerin, dolayısıyla da türcülüğün ayyuka çıktığı yerler olmaya başladığı birçoğumuzun dikkatini çekmektedir. Ayrıca bu paltformlara destek veren meslek odalarının da birçok ulusal ve uluslararası kapitalist şirketten fon aldığını da buradan belirtmemiz gerekmektedir.Özellikle mimar ve mühendis odalarının aldıkları fonlarla binalarını yeniledikleri, bu fonları veren şirketlerin birçoğunun inşaat firması olduğu, bu firmalardan bazılarının HES inşaatlarıyla doğrudan veya dolaylı olarak ilişki içerisinde bulunduğu da göz önünde bulunan bir gerçektir.

Bizim için mücadeleyi solcunun-sağcının yapması asla sorun teşkil etmemektedir. Ancak mücadelenin doğa koruma mücadelesi değil de insanın mücadelesi şeklinde lanse edilmesine karşı bizim de susmamız mümkün değildir. HES’ler ve diğer santraller uygarlığın ve tüketim toplumunun gerekliliğinden dolayı yapılmaktadır.Yapılan her santral çevresindeki yaban hayatı alanlarını katlettiği gibi, hizmet verdiği fabrikalar ve üretim araçları ile doğanın yok edilmesine ayrıca ortam hazırlamaktadır.Alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarının bile kirli olduğunun ayyuka çıktığı bir dönemde, mücadelenin insan temelli bir mücadele olduğunu savunmak abesle iştigalden öteye gitmemektedir.Sorunun temel kaynağı insanın ta kendisidir, bu santraller insanların kullanımı için yapılmakta, hizmet verdiği fabrikalar insanların ruhsal ve maddi açlıklarını doyurmak amacıyla üretim yapmaktadırlar.Ancak tüketime mahkum olmuş, doğayla uyumlu yaşamdan tamamen kopmuş şehirli bireylerin bunu anlamasının zor olduğunu da çok iyi biliyoruz.

Ancak burada atlanan bir gerçek var ve bunun bizim açımızdan önemi büyük. Solcu grupların insan merkezli türcü söylemleri, yarın öbürgün bir sosyalist devrim olduğunda bizi nasıl bir doğal yıkımla karşı karşıya bırakacak bunu endişeyle takip ediyoruz.Bugün HES yapılacak bir köydeki 50 hanede yaşayan insanların, orada evini kaybedecek yaşam ortamından sürgün olacak onbinlerce vahşi canlıdan üstün olduğunu, mücadelenin bu insanların kültür ve yaşam mücadelesi olduğunu iddia eden zihniyet; yarın öbürgün iktidarı eline aldığında “Her şey insan için” zihniyetiyle doğayı tamamen yok edecek işler yapacaktır diye bir çekincemiz var.

Bu zihniyetin sonuçlarını son 100 yılda çok büyük acılar yaşayarak gördük.Karadeniz’de ayı popülasyonlarını onbinlerden yüzlü sayıların altına indiren de “kovanımı parçalıyor,bahçemi dağıtıyor” diyerek insan merkezli düşünen zihniyet olmuş; anadolu parsı sırf köy evlerinde duvar süsü olmak adına adını aldığı ortamda yok edilmiş; kelaynaklar tarım alanlarında çok çekirge var diyerek yapılan uçak ilaçlanmaları sonucu ölmüş kısır kalmış; leylek yuvaları göç zamanı elektrik telleri kopuyor diyerek bozulmuş ve yok edilmiş; toyların ve birçok bozkır kuşunun nesli tarımda kullanılan pestisitler yüzünden yok olmaya yüz tutmuştur. Bu bahsettiğimiz olayların hepsi de insanların daha rahat yaşaması, daha rahat tarım yapması ve daha çok para kazanması uğruna meydana gelmiştir.

Her Şey İnsan İçin söylemi, aslında tamamen liberal ve kapitalist dünya düzeninin de söylemidir.Bir fabrika sahibi de açtığı fabrikanın insan istihdamı ve insanların ihtiyaçlarına hizmet ettiğini iddia eder.Bugünkü sol söylemde de insanın tanrılaştırıldığı, herşeyin hakimi olduğu yönündeki bakış açısının da bundan hiçbir farkı olmadığını görüyoruz.En son bir partinin Fındıklı gençlik kollarının yaptığı “İnsanın Kelaynak Olası Geliyor” minvalindeki afişler, bizim bahsettiğimiz tehlikenin de ne boyutta olduğunu gözler önüne seriyor.İnsanlar yüzünden nesli tükenme tehlikesi altına girmiş bir canlıyla boy ölçüşme ve ondan üstün olduğunu iddia etmenin mantıklı bir açıklamasının olamayacağını düşünüyoruz.

Bir diğer nokta da yerel grupların şehirler içine hapis olmaya başlamaları, toprağın ve doğanın mücadelesinden iyice uzaklaşmaları da gözümüzden kaçmayan bir nokta olarak karşımıza çıkıyor.Tabi bu o grupların işleyiş şeklidir karışmak haddimize düşmez, ancak şehirden toprak kurtuluşu mücadelesinin nasıl verileceği; sadece tanıdık basın kuruluşlarında yayınlanan basın açıklamalarının ve kitlesel mitinglerin ne gibi bir faydası olacağı sorusu da kafamızı kurcalamaktadır.

Son olarak da HES karşıtı mücadelelerin bazı gruplar ve kişiler tarafından propaganda ve kendilerine adam toplama yeri olarak görülmesinden bahsetmemiz gerekmektedir. Biz  yeşil anarşistler, yeryüzü kurtuluşçuları ve hayvan kurtuluşçuları olarak kendi siyasi mücadelemiz olan konuda dahi propaganda faaliyeti ve adam devşirme gibi çabalar sarfetmezken; bazı grupların mücadeleyi propaganda alanı haline getirmesine asla izin veremeyiz.Bu mücadele doğanın kurtuluşu mücadelesidir ve yapılabilecek tek propaganda “Uzlaşmasız,istisnasız ve mazeretsiz bir biçimde doğaya yapılan saldırının durdurulması” söyleminin dışına taşmamalıdır.Hele ki bugüne kadar yaşanmış büyük doğal felaketlerinin temelinin SSCB gibi ağır sanayi hamlesi yüzünden en kirli şekilde üretim yapan bir ülke ve bunun kurucusu olan zihniyet olduğunu varsayarasak, bu propagandanın inandırıcılığının olmadığını da sizler de göreceksinizdir.

Son söz olarak şunu söylemek istiyoruz. Bizler doğanın korunması için çalışan her türlü sivil ve yerel halk hareketlerine sağcı-solcu-islamcı-ülkücü demeden destek verdik ve vermeye devam edeceğiz.Bizim derdimiz doğanın savunması ve ekolojik yıkımın önlenmesidir.Ancak mücadelenin üzerinden kimsenin parsa toplamasına ve yanlış propagandalarla mücadeleyi insan merkezli noktaya getirmemesi için de elimizden geleni yapacağız. 

Vahşiye Dönüş Fanzin

February 22, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, bu topraklar, eko-savunma, ekoloji, ekolojist akımlar, ezilenler, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, Su, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

21. Yüzyıl Devrimi / Sol Türcülüğünün Eleştirisi – Dr. Steve Best

(Tam metin)

Soruna Giriş

Özgürlük, haklar, demokrasi, şefkat etiği, barış, türler arası adalet ve ekoloji savaşında bir çok kaleyi kazanıyoruz.

Ama savaşı kaybediyoruz.

Hırs, şiddet, yağmalama, çıkar ve tahakküm savaşını. Uluslarlarası şirketlere, dünya bankalarına ABD imparatorluğuna, Batı askeri makinelerine karşı olan savaşı. Ekonomik büyümeyi, teknolojik gelişmeyi, aşırı üretimi, aşırı tüketimi ve aşırı nüfus artışını her yere yayan sistemlere karşı olan savaşı.

Son on yıllarda yaşanan yoğun sosyal ve çevresel mücadelelere rağmen, demokrası ve ekoloji mücadelesinde toprak kaybediyoruz. 


Son 20 yılda neoliberalizm ve küreselleşme, sosyal demokrasileri mahvetti, zengin ve yoksul arasındaki uçurumları genişletti, çiftçileri işsiz bıraktı, bütün dünyayı bir pazar haline getirdi. O eski tarz emperyalizm ve kaynak tüketiminin yanında artık insanlar genetik mühendislikle, biyokorsanlıkla, genlerin patentinin alınması, ve tohum kontrolüyle karşı karşıyalar. McDonaldlaştırma ve  tarım işi dünya çiftçilerini  bir yandan yutarken bir yandan da bütün çeşitliliği yok ediyor. İnsan gücü azalırken şirketlerin gücü büyümeye devam ediyor.

Ekolojik bozulma  işaretleri her yerde; azalan yağmur ormanlarından yok olmuş balıkçılığa, gözden kaybolan yabana ve yükselen deniz seviyelerine dek. Tarih boyunca toplumlar yerel çevrelerini yok ettiler; ama son 20 sene içerisinde insanlık küresel bir iklim değişikliğine sebep olunca gezegendeki ekolojiyi bozdu. Dahası, artık gezegen tarihinde yaşanan altıncı yok oluş krizinin içindeyiz, son yok oluş krizi dinozorlar çağında, 65 milyon yıl önce yaşanmıştı. Son beş tanesinden farklı olarak, bu seferki kriz insan eylemlerinden kaynaklı: dünyaya çarpan meteor biziz. Korumacı biyologlar, önümüzdeki on yıllarda dünyadaki bitki ve hayvan türlerinin üçte birinin yok olabileceğini öngörüyorlar. 2050 yılına kadar dünya nüfusu 9 milyar olacak, ve Çin’deki et tüketimi iki kat artacak; küresel et tüketimindeki artış BM’i sürdürülebilir bir geleceğe sahip olmak için tek geçerli yolun vegan beslenme tarzına doğru küresel bir kayma olduğunu söylemeye itti.

Küresel kapitalist sistem insanları, hayvanları ve doğayı yok ediyor. Sürdürülmesi imkansız son 300 yıllık endüstrileşmenin ve pazar ekonomisinin faturasını ödeme zamanı geldi. Bu sistemin insanîleştirilmesi, medenîleştirilmesi, yeşil dostu yapılması imkânsız; bu sistemin, akla gelebilecek bütün seviyelerde- politik, ekonomik, yasal, kültürel, teknolojik, ahlaki ve kavramsal boyutlarda bir devrimle aşılması gerekiyor.

Son otuz yılda çevreciliğin sosyal adalet olmadan ve sosyal adaletin de çevrecilik olmadan gerçekleştirilemeyeceğine dair artan bir farkındalık söz konusu. Bu bilgi bize ABD çevre hareketini, EarthFirst!’ün kereste işçileriyle ittifak kurmasını, Zapatistaların koalisyon oluşturmasını ve işçileri ve çevrecileri bir araya getiren 1999 Seattle Savaşı’nı hatırlatıyor.

Ama gene de bir şeyler eksik, denklem çözülmedi, strateji işe yaramıyor. Sadece bir türün çıkarları temsil ediliyor ama,  milyonlarca diğer türün çıkarları, sadece insan kullanımı için gerekli kaynaklar olarak görülenler hariç, dikkate alınmıyor bile. Ama son otuz sene içerisinde yeni bir toplumsal hareket doğdu- hayvan özgürlüğü. Hayvanları savunma hareketinin gücü ve potansiyeli henüz anlaşılmadı ama 21.yy politikasında eşit bir temsili de hakediyor. Bir çok sınırlarına rağmen kavranması ve toplumsal değişim projesine dahil  edilmesi gereken devrimci bir potansiyele sahip.

Barış, adalet, demokrasi, otonomi ve ekoloji adına mücadele eden ilerici insanların hayvan özgürlüğü hareketine duyulan ihtiyacı ve bunun geçerliliğini iki sebeple kabul etmesi gerekiyor. Birincisi, ahlâki bir açıdan hayvanların maruz bırakıldığı sömürü, acı ve gaddarlık öylesine büyük, derece ve tür olarak öylesine devasa ki merhamet, adalet, hak ve şiddete başvurmama gibi değerleri olduğunu söyleyen herkesten derin ahlâki ve politik tepkiler görmeyi hak ediyor. Her yıl insanlar 70 milyon deniz ve kara hayvanını onlardan gıda oluşturmak için katlediyor; milyonlarcası deney laboratuarlarında, kürk çiftliklerinde ve av alanlarında ve akla gelmeyen nice öldürme alanlarında öldürülüyor. İkinci olarak, stratejik anlamda hayvan özgürlüğü hareketi insan ve hayvan özgürlüğü için de temel bir öneme sahip. Bir çok açıdan insanların hayvanları tahakküm altına alması, insanın insanı da hakimiyet altına almasının temelini hazırlıyor, ayrıca küresel ekolojik krizi de tetikliyor. Hayvan özgürlüğüne dahil olmadan etikte, psikolojide, toplumda ve ekolojide devrimci değişiklikler meydana gelemez.

İnsan, hayvan ve dünya özgürlük hareketlerinin ayrılmaz bir biçimde birbiriyle bağlı olduğunu daha iyi anlıyoruz, hepsi özgür olana dek hiç biri özgür olamaz. Bu yeni bir görüş değil, aslında yitirilmiş  bir hakikat ve bir bilgelik. 2500 önce şu sözleri söylemiş olan Pisagor’u hatırlayın: “insanlar hayvanları katlettikçe birbirlerini öldürecekler. Gerçekten de cinayet ve acının tohumlarını ekenler neşe ve sevgi biçemezler.” Günümüzün acil konularından birisi de bu içgörünün manasını tamamen anlamaktır.

Sembiyotik, holistik ve birbirine  kitli ilişkilerini düşününce artık insan, hayvan ve dünya özgürlüğünden birbirinden bağımsız mücadelelermiş gibi söz etmememiz lazım; tersine topyêkun  bir özgürlükten söz etmemiz gerek. Topyêkun özgürlük derken, bütün canlıların mükemmel bir özgürlük ve mutluluk  durumuna ulaştığı türden metafizik bir ütopyadan söz etmiyorum. Tersine, holistik olarak hareketlerin birbiriyle ilişkisini, kapitalizmle diğer baskı modlarıyla ilişkisini ve  ortak zalimlere karşı sınıf, cinsiyet, ırk ve ulusal sınırların ötesinde sentetik ittifaklar kurduğumuz politik süreçlerden, demokrasiyi ekolojiye ve toplumsal adaleti hayvan haklarına bağlayacağımız teorik bir süreçten söz ediyorum.

Dünyanın “özgürlüğü”nden metaforik olarak söz ederken, bunu hayvanlar için gerçek anlamıyla kullanıyorum; çünkü onlar bütün sömürülen sınıflar ve  köle sınıfları arasında en eski, en büyük, en ihmal edilmiş ve en çok sömürülmüş grubu oluşturuyorlar. İnsanlar gibi hayvanlar da duyguları olan, bilinçli, hisseden ve düşünen canlılar olup istekleri, arzuları, çıkarları olan ve daha fazlasına sahip canlılar. Doyurulmak isteyen potansiyelleri ve becerileri, ancak doğal ortamlarında insan müdahalesi olmadan gerçekleştirilebilecek kompleks fiziksel, psikolojik ve sosyal gereksinmeleri olan canlılar. Hayvanlar insan tahakkümü ve sömürüsü sistemlerinden özgür olabilirler, olmalılar-sonuçta bunların yıkıcı sonuçları var- doğal evrimleri sonucunda dönüştükleri kompleks canlılar olarak hayatlarını yaşamak için özgür kalmaları gerekiyor.

İnsan/hayvan özgürlüğü denkleminin her iki yanında daha geniş vizyonlar ve politikalara gerek duyulduğunun altını çiziyor ve  sayıca çok az bulunan stratejik ittifaklar kurulması, yeni diyaloglar ve öğrenmeler geliştirilmesi gerektiğini söylüyorum. Bu tür bir ittifak politikası veganizm ve hayvan özgürlüğü dışlandıkça hem zayıf hem de soyut kalıyor. Bu konular artık  dogmatik , cahil ve türcü Solcular tarafından  görmezden gelinemez, marjinalize edilemez, dalga geçilemez ve sıradanlaştırılamaz. Aynı şekilde, veganlar ve hayvan hakları savunucuları tek konu odaklı ve  tecritçi bir bakış açısıyla yollarına devam edemezler, kapitalist sistemi değiştirmenin gereğini kavramak  ve elitizm, cinsiyet ayrımcılığı ve ırkçılık gibi kendi önyargılarıyla yüzleşmek zorundalar; ayrıca toplumsal adalet ve çevre hareketleriyle ittifaklar kurarak ekstrem hallerde bulunan yalıtılmışlıklarını aşmak zorundalar. Her hareketin diğer bir hareketten öğreneceği şeyler var, hiç bir hareket bir diğeri olmadan amacında ulaşamaz.

İktidara Çok Perspektifli Bir Yaklaşım

Topyekûn özgürlük politikası için iktidar ve tahakküme yönelik hem çeşitli hem de kapsayıcı bir kuram geliştirilmesi gerekiyor; çünkü farklı iktidar modlarının nasıl oluştuğu, evrim geçirdiği, birbirine karıştığı ve birbirini zorladığı anlaşılmadan ittifaklar oluşturmak kolay değil. İktidar; kompleks, biribirini kitleyen ve ayrıksı birşeydir, tek bir grubun ya da  ilgi alanının bakış açısından bakarak yeterince aydınlatılamaz.

Dünyamızdaki temel sorun sınıf  sorunu değil, çünkü sınıf, iktidarın tek tezahür biçimi değil; ayrıca  ilk biçimi ya da fontu da değil; sınıf, hiyerarşi etrafında organize olmuş daha geniş bir tahakküm sisteminin bir sebebi değil, bir semptomu. Hiyerarşi, farklılıkları üstün ve aşağı şeklinde sıralayan ve aşağı olanın üstün olanın gözünde hiç bir değeri olmadığı türden bir kafa yapısı ve bir kurumdur. Hiyerarşik tahakkümün kafa yapısı ve kurumlar ataerkillik, ırkçılık, devlet ve özel mülk gibi farklı olgulardan ortaya çıkar.

Hiyerarşinin temeli tarih öncesi dönemde saklı, doğal olarak hiyerarşinin toplumda ilk kez ne zaman nerede ve nasıl ortaya çıktığına dair farklı yorumlar ve keskin tartışmalar yapılıyor. Örneğin; Marksistlerin söylediği gibi doğanın tahakküm altına alınması insanların da hakimiyet altına alınmasına mı yol açtı, yoksa anarşist Murray Bookchin’in söylediği gibi insanların tahakküm altına alınması mı doğanın tahakküm altına alınmasına yol açtı?  Bazı kuramcılar bütün baskı modlarını tek bir olguya indirgemeye çalışıyorlar, ırk, cinsiyet veya sınıf gibi, bu tek olgunun diğerlerinin kendisinden meydana geldiği iktidar fontu olduğunu söylüyorlar.

En kötü şöhrete sahip olansa, klasik Marksistlerin bütün mücadeleleri sınıfa indirgemiş olması. Ataerkillik ve ırkçılık gibi toplumsal meseleler “soru” olarak görülüp ihtilaf yaratan konular olarak kenara konuldu, ayrıca varlıklarının tartışmalı bir hal alacağı türden bir devrim sonrası toplumu yaratana dek de ileri bir tarihe ertelendiler. Bürokrasilerin, cinsiyet ayrımcılığının ve ırkçılığın devlet sosyalizminin yaşandığı Çin ve Rusya gibi toplumlarda yeniden ortaya çıkması sonucu bu devletler tarafından bu bakış açısı reddedildi. Aynı şekilde radikal feministler ataerkilliğin tarihteki en temel hiyerarşi biçimi olduğunu söylüyorlar; ama türcülük ve insanın diğer hayvanları tahakküm altına almasının; sınıf, cinsiyet ve ırk gibi tahakküm biçimlerinin yapılanmasında hayati öneme sahip olduğuna dair elimizde güçlü kanıtlar var.

En iyi yaklaşım, çeşitli baskı modları arasında hem aynı olan ve her birisi için spesifik olanın ne olduğunu gören çok perspektifli bir optik geliştirmektir. Tarih boyunca evrim geçirmiş bir çok iktidar mekanizması ve modu bulunuyor, çoğu kez de birbirini zorluyor ve birbirini de kapsıyorlar- kapitalizm emek gücünü sömürmek ve ezilen grupları birbirinden ayırmak için ırkçılıktan ve cinsiyet ayrımcılığından besleniyor. Ancak; hiyerarşi özel mülkiyetin, ekonomik sınıfların ve devletin ortaya çıkmasından , ataerkillik de sınıf düzeni oluşmasan binlerce yıl önce  insan toplumunda oluşturulduğu için, bunlar aynı anda bağımsız iktidar sistemleridir.

İnsanlar; tarihi teolojik perspektiften, hümanist perspektiften, çevreci determinizm perspektifinden yazarken günümüze dek hayvan perspektifinden bu konuda ortaya konmuş çok az bir çaba görüyoruz. Marks bir keresinde “tarihin bilmecesi”nin, yani tahakkümün kökenlerinin teoriyle kavranıp pratikte komünizmle çözüldüğünü söylemişti; oysa aslında hiyerarşi ve tahakkümü sürdüren toplumların kökeni ve evrimi, hayvansal bakış açısı olmadan çözümlenemez; çünkü insanın diğer hayvanlara yönelik 10 bin yılı aşkın hakimiyeti insanın en önemli sorunlarını kavramak için yaşamsal bir öneme sahip; çünkü bu konuda bu sorunları çözmek için temel bir önem arzediyor.

Hayvansal Bakış Açısı Teorisi

Feminist bakış açısı teorisine göre baskı altındaki her grubun toplumun doğası ile ilgili önemli bir perspektifi ya da kavrayışı vardır. Farklı ırklardan insanlar, örneğin, sömürgeciliği ve ırkçılığın patolojisini aydınlatabilirler, öte yandan kadınlar tarih boyunca bu kadar çok farklı toplumsal iktidar moduna destek veren ataerkilliğin mantığını ortaya koyabilir.

Hayvanlar kendi acılarını insan diliyle ifade edemezler; ama ancak hayvansal bakış açısıyla- yani insanların diğer hayvanlarla nasıl bağ kurduğu ve onları nasıl sömürdüğünü analiz ederek- hiyerarşinin ortaya çıkışını ve gelişmesini kavrayabiliriz. Bu bakış açısı olmadan insanların hayvanlar, doğa ve birbiri üzerindeki tahakkümünün temel dinamiklerini; insan şiddetinin, savaşın, militarizmin ve soykırımın; devam eden hayvan kırımının; günümüzde yaşanan küresel ekolojik krizin ana sebeplerini kavrayamayız. Bu bakış açısından bakarak insanın insanı ezmesi ve insanın doğayı sömürmesinin köklerinin insanın hayvanları baskı altına almasında yer aldığını görebiliriz.

Bir çok antropolog on bin yıl önce tarım toplumunda hayvanların evcilleştirilmesine yönelik zalimliklerin aslında hiyerarşi, devletçilik ve diğer insanların sömürülmesi için gerekli kavramsal modelleri insan kültürünün ciğerine şiddet ekmeye başladığı süreç sırasında yarattığına inanıyor. Belki  de insan tarihi içerisindeki en azimli devrim avcı-toplayıcılıktan tarım toplumuna geçişte yaşanmıştır. Nomadik bir hayat tarzı yerine insanlar tek bir bölgede toplanmaya başladılar, doğanın onlara verdiği şeyler yerine hayvanları ve bitkileri beslemeye başladılar ve böylece yaban türleri evcilleştirmeye başladılar. Yaban bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi sürecinde ve tarihlerinde ilk kez gıda fazlası üretirken, çok önemli şeyler oldu: tarım toplumları hızlı bir nüfus artışı yaşadılar, topraklarını genişlettiler, ilk toplumsal hiyerarşi biçimine dönüşen bir işbölümü ortaya koydular, kendilerini doğadan bağımsız ve diğer hayvanlara üstün olarak görmeye başladılar, fiziksel ve canlı süreçleri kendi manipülasyonları ve kontrolleri için kullanmaya başladılar.

Avlanmanın, sürü gütmenin ve hayvanları evcilleştirmenin doğrudan bir sonucu olarak insanlar tahakkümcü bir dünya görüşü geliştirdiler ve hayvanların tahakküm altına alınması diğer insanların, doğanın ve bir çok hiyerarşilerin ve  patolojilerin geliştirilmesi için yolu açmış oldu. Hayvanların kontrol altına alınması, bedenlerinin ve biyolojilerinin manipülasyonu, şiddet uygulamada görünen kronik artışlar, başka bir yaşam öznesi üzerinde uygulanan hiyerarşi, yaşayan süreçlerin zorla manipüle edilmesi, hayvanların bir meta olduğu ve sahibinin bulunduğu ile ilgili kavramların ortaya çıkışı, onların çektiği acılara karşı geliştirilen kayıtsızlık- bütün bu pratikler ve tavırlar, ve hatta daha fazlası insan  kültürünü ve bilincini belirlemeye başladı. İktidar sistemleri, sosyal olarak kabul edilebilir şiddet biçimleri, her insanın diğer bir insanla olan ilişkisini kökten değiştiren, elitlerin farklılığı bir rütbe biçimi haline getirip doğayı, hayvanları , kendi toplum üyelerini, zenginlik ve iktidarlarını genişletmek amacıyla işgal ettikleri toplumları zorla boyun eğdirdikleri hiyerarşi ilkeleri kurdular.

Hayvanların tahakküm altına alınması ve sebep olduğu detaylı, incelikle işlenmiş ve köklü türcü ideoloji, insanların diğerlerini tahakküm altına aldığı sistemlerin kurulmasını kolaylaştırdı. Hiyerarşik düşüncenin prototipini oluşturdu ve böylece bir çok taktik ve teknolojinin kontrol altına alınmasıyla onun ideolojisini sağladı. Hayvanlar  ilk meta biçimiydi, miras alınmış bir zenginlikti, ilk kapitaldi ve ilk kölelerdi.

Hayvanların evcilleştirilmesi kadınların üreme ve emek amacıyla esir haline getirilmeleri amacıyla cinsel anlamda boyun eğdirilmelerine bir model teşkil etti, ayrıca Mezopotamya şehir devletlerinin de büyükbaş hayvanları yönetme biçimleri, kendi kölelerini üremeye zorlama ve emeklerini sömürmeleri için yolu açmış oldu. Tabii doğal olarak kölelik Sümer’de ortaya çıktı, bu bölge Orta Doğu’da merkezî bir bölge olup tarımın ortaya çıktığı yerdi, ayrıca hayvanların evcilleştirilme pratiklerinin bir uzantısı olarak evrim geçirmiştir. Hayvanların sömürülmesi, siyahların insanlıktan dışlanması ve  köleleştirilmesi için bir model, bir metafor oldu, teknoloji ve pratikler sağladı. Hadım etmekten zincire vurmaya, kulak kesmekten damgalamaya, aileleri yok etmekten açık artırmada satışa dek beyazlar hayvanları uzun zamandır boyunduruk altına almış olmanın bilgisine sahiptiler ve bu bilgileri 15-19.yy arasındaki uluslararası köle ticareti sırasında özgürce kullandılar.

Jim Mason’a göre çiftçilik bir çok farklı bölgede göründü; ama Orta Doğu; Mısır, Maya, İnka, Aztek, Çin ve Hindistan’dan gelen koyun, keçi, at ve büyük baş hayvanlar gibi büyük hayvanların evcilleştirilmesine bağlı ve bu durumdan güç alarak ortaya konmuş genişlemeci ve tahakkümcü bir hayat tarzına bağlılığı sebebiyle ayrılıyordu. Sürü sistemi çiftçi kültürlerine zenginlik ve güç bağışladı, çünkü onları savaşlara ve  işgallere yönlendiriyordu, hayvancılığın genişlemeye yatkın olan gereksinimleri sebebiyle böyle oluyordu; bu kültürler dikkat çekecek şekilde kaba ve agresif kültürlerdi. Orta Doğu’nun soyundan gelenler, gezegenin en merhametsiz ve güçlü hakimleri olma geleneğini sürdürmeye devam edenler Avrupalı ve Amerikalılardı.

Hayvanları boyunduruk altına almak,  diğer insanları kontrol etmek için kullanılan teknolojileri sağlamakla kalmadı, buna  kavramsal bir çerçeve de kazandırdı. MÖ 4. Yy’da Aristo açık hiyerarşik felsefeyi formüle etti. Herşeyin bir amaç uğruna var olduğu, bunun da mükemmellik ölçeğindeki daha ulu varlıkların ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu söyleyen teleolojik bir dünya görüşünü savundu. Bitkilerin amacı hayvanlara yem olmaktı, hayvanlar bize gıda oluyordu. İnsanların beyni en üst seviyedeydi, daha alt ya da aşağı zekaya sahip canlılar tam olarak insan değildi ya da hiç insan sayılamazdı. Böylece Aristo köleliği varlıkların doğal düzeninin bir parçası saymış oldu. Rasyonalizm felsefesi böyle doğdu; bu, insanların rasyonellik kategorisini kullanıp kendilerini hem hayvanlardan hem de diğer insanlardan radikal olarak ayrı tuttuğu düalistik bir mantıktır.

Ama bir zamanlar Batı, ataerkil – rasyonellik normlarını, insanlığın özü ve sosyal normalliğin ölçüsü kabul ediyordu, öncelikle hayvanları öteki olmanın ölçüsü olarak kullanınca, o zaman farklı, egzotik, koyu renkli insanları ve tipleri ya insan değilmiş gibi ya da alt-insan kategorisine dahil ederek görmek kolaylaştı. Böylece hayvanları insan toplumundan dışlamak için kullanılan kriterin aynısı bu sefer siyahları, kadınları, “delileri”, engellileri ve daha bir çok grubu dışlamak için kullanıldı.

İnsanın insanı tahakküm altına alması ve bunun savaş, kölelik ve sorkıyımla gerçekleştirilmesi genellikle kurbanların dil yoluyla aşağılanmasıyla başlar. Ancak insanlıktan çıkarmanın araçları ve metodları türetilmiş şeylerdir, çünkü türcülük Batı’nın diğer halklara olan gaddarlığnı cesaretlendiren, sürdüren ve meşrulaştıran kavramsal paradigmayı sağlamıştır. Tarih boyunca hayvanları kurban haline getirşimiz birbirimizi kurban haline getişirimizin modelini ve temelini oluşturmuştur. Tarih insanların hayvanları sömürüp katletmesi; ardından diğer insanlara hayvanmış gibi davranıp aynısını onlara yaptığını gösteren bir kalıbın varlığını ortaya koyuyor. Fethedenler ister Avrupalı emperyalistler, Amerikali sömürgeciler ya da Alman Naziler olsun Batılı saldırganlar kılıç oyunundan önce kelime oyunu oynadılar, kurbanlarına “fare”, “domuz,” maymun” ve “aşağılık hayvan” gibi isimlerle hitap ettiler.

Bir kez hayvan ya da alt-insan konumunda olup da beyaz Batılılardan daha alttaki bir evrimsel basamakta olduklarına ikna olunduktan sonra, baskı altına alınan insanlara uygun şekilde davranıldı; öncelikle hayvan gibi görüldükleri için hayvan gibi avlandılar. Ahlâki toplumdan dışlanan ilk sürgünler olarak hayvanlar ezilenleri çöp kutusuna atmak için uygun bir bahane oluyordu zalimler için. Sömürgecilik insanın hayvanlar alemine olan üstünlüğünün doğal bir uzantısıydı. Charles Patterson “Bir çok Avrupalı için beyaz ırk diğer aşağı ırklardan daha üstün olduğunu onları etki altına alarak göstermiş oluyordu, aynen insan ırkının bir bütün olarak onları kontrol altına alıp ezerek hayvanlara üstün olduğunu kanıtladığı gibi” diyor. Afrika, Hindistan, ve Avrupa sömürgelerindeki büyük hayvan avları Avrupa’nın toprağa, hayvanlara ve halklara hakim olduğunun bir sembolüydü ve bin yıl boyunca avcılık hem bir hakimiyet ritüeli oldu, hem de erkeğin hayvanlar ve kadınlardan üstün olduğunu ortaya koymanın bir aracı olma rolünü üstlendi.

Bütün Sol’un gözünden kaçansa, insanın hayvanları tahakküm altına almasını meşrulaştırmak için kullandıkları argümanların-yani hayvanların sözde akıl ve dile sahip olmadığı argümanının- emperyalistlerin yerli halkları katlederken ve erkekler kadınları sömürürken  kullandığı argümanla aynı olduğuydu. Tür ayrımcısı görüşe sahip hümanistler bu yüzden ironik olarak kendi hakimiyetlerini güçlendirirken bu tahakkümün kökenlerini anlamak için hayvansal bakış açısına yaklaşamıyorlar, ve böylece geçerli bir özgürlük politikasını geliştirecek bir duruma sahip olamıyorlar. Cinsiyet ayrımcılığı, ırkçılık ve engelli olmamanın üstünlüğü gibi ayrımcılıklara ek olarak tür ayrımcılığı da hem anti-semitizmde hem de Nazizmde doğrudan bulunuyor. Nazilerin Yahudileri ve entelektüel ve fiziksel anlamda “uygunsuz” buldukları diğerlerini böyle görmesi firavunların hayvanlarla aynı görülmesine dayanıyordu, ayrıca ırk ıslahı da “aşağı” hayat formları tarafından “kirletilmemiş” “saf” ve “üstün” bir ırk yaratma arzusuna dayanıyordu. Dahası,  hayvanlara yönelik gaddarlıklarını meşrulaştırmak için insanların başvurduğu “Güçlü olan haklıdır” ideolojisi de Nazi ideolojisinin merkezinde yer alıyordu. Hitler’in temel bakışı, doğanın mücadele yasasına göre işlediğiydi ve dünya görüşünü de  şöyle özetliyordu: “güce sahip olmayan hayatta olma hakkını kaybeder”. Bu bakışın kökleri insanların hayvanların hakimiyet altına almasında bulunuyor.

Son olarak,  Nazi toplama kamplarında kullanılan endüstriyel öldürme biçimlerinin ABD mezbahalarında 19. yüzyılın sonlarında kullanılan tekniklerden model alındığını söylemek  gerek. Yahudi soykırımı kurbanları hayvanların mezbahaya götürüldüğü aynı tren raylarında taşındılar, insanlar tavuk çiftliklerindeki tavuklar gibi bir araya tıkıştırıldılar, ve Auschwitz gibi öldürme alanlarının kendi mezbahaları vardı. Hayvanların topyekûn nesneleştirilmesi ve masum canların mekanize bir biçimde  öldürülmeleri insanlar için  kitlesel öldürmelere yönelik bürokratik yönetimlerin ve teknolojilerin kolayca kendilerine de  uygulanabileceği konusunda yapılmış bir uyarı anlamına gelmeliydi. Bu yüzden Theoro Adorno dokunaklı bir biçimde şu sözleri söylemişti: “Auschwitz bir insan bir mezbahaya bakıp da “ama onlar hayvan” diye düşündüğü zaman başlar.”

Sol Türcülüğünün Eleştirisi

(Marksist/sosyalist/ilerici) Sol, geleneksel olarak ekonomiyle  ilgili olmayan baskı biçimlerini anlama ve onları ele alma anlamında geride kaldı. Solun; ırkçılığı, cinsiyet ayrımcılığını, nasyonalizmi, dini, kültürü, günlük hayatı, ideoloji ve medyayı, ekolojiyi ve diğer konuları anti-kapitalist çerçevesine dahil edebilmek için on yılların geçmesi gerekti, ve bunu yapabilmek için de bir çok özgürlük hareketinin baskısını hissetmek zorunda kaldılar. Bu ekonomik indirgemeci çerçeveye ek olarak Solcuların spektrumu hiç bir eleştiri getirmeden insanmerkezci, tür ayrımcısı ve hümanist Batı kültürü ideolojilerini özümsemiştir. Alternatif, radikal ve özgürleştirici çerçevenin uzağında, Solculuk bir diğer baskı biçimi , kurumsallaşmış şiddet ve tahakküm kültürü olarak ortaya çıktı.

Bu tür miyop Solculuk sadece Karl Maks’tan kaynaklamıyor, onu sarıp sarmalayan geleneklerden de kaynaklanıyor, modern hümanizm ve Aydınlanma’dan yani. Elbette, şiddet dolu, baskı dolu, ataerkil Katolik kilisesi tarafından yönetilen bir dünyadan bilime, aydınlanmaya ve demokrasi, eşitlikçilik ve hakları temel alan modern dünyaya doğru atılan adımlar ilerici adımlardı.

Ancak aydınlanmayı daha derin yönlere doğru taşıyamayan hümanizm, insanları hayvanlardan ayrı ve üstün tutup dünyanın sadece kendi amaçları adına varolduğuna inanan ve vahşi olanı ehlileştirmeyi hedefleyen Greko-Romen ve Hristiyan insan merkezci geleneği sürdürdü. Hümanizmin büyüsüyle Batı insancılığı kendini ilahi bir konuma yükseltti ve doğayı hiç düşünmeden, ona kibirle kendisine boyun eğmeye zorlayarak imparatorluğunu genişletme projesini devam ettirdi. Hümanizm insanların doğadan ve hayvandan kopmasının altını çizdi, ortodoks Hristiyan kavramı olarak, amacımızın doğal dünyayı fethetmek ve ona hakim olmak olduğu inancını bir kere daha tasdik etti. Hümanizm insanın doğadan kopmasına dayalı katastrofik bir ilüzyona dayanan işlevsiz ve şiddet dolu bir dünya görüşüdür. Bu yanlışın hayvanlar ve  insanlar için özellikle de gelişmiş teknolojiler ve bilim artı doymak bilmez bir pazar mantığıyla hareket edildiğinde çok fazla gerçek sonuçları vardır.

Kapitalistlerden ve sanayiden hiç farklı olmayan Sol da birlik halinde büyümeyi, endüstrileşmeyi ve doğanın tahakküm altına alınmasını kutladı. Marks ve Engels ekoloji konularına biraz duyarlılık gösterdilerse de, hayvan refahçıları, vejetaryen ve anti-dirikesimcileri hayırseverler, alkol karşıtları ve naif reformistlerle aynı küçük burjuva kategorisinde değerlendiriyorlardı. İkisinin de bu hareketlerin doğru bilimi, şefkat etiğini, ahlâki ilerlemeyi ve sağlığı savunmadaki öneminden haberleri yoktu.  Darwin’in doğal seçilim teorisini benimserken onun yaşamın devamlılığı ve hayvanların zekâsına gösterdiği önemi görmezden gelerek hayvanları basit içgüdüleri tarafından yönetilen organizmalar şeklinde görülen Kartezyen modelleri tercih etmişlerdi.

Anarşistler  hiyerarşiyi sistemlerin sayıca  çok oluşunu analiz etme  konusunda başarılılar, Markistleri merkezî  sistemleri ve elit organizasyonlarında toplumsal iktidar dinamiklerini yeniden üretmeleri konusunda eleştirirken de oldukça iyiler. Ama söz konusu hayvanlar olunca, anarşistler Sol’dan daha iyi olmadı, hâlâ değil. Murray Bookchin radikal politikayla ekolojiyi harmanlamak için insan merkezci ideolojileri eleştirdi; ama hayvanları vahşi canavarlara indirgeyen aynı tür ayrımcısı  görüşü de sürdürdü. Bir çok türdeki akıl, dil, kültür ve teknolojinin varlığını belgeleyen bilimsel çalışmaları bir kenara bırakarak Bookchin hayvanların akıl ve dilden yoksun  aptal yaratıklar olduğu biçimindeki Kartezyen-Marksist görüşü kullanır. Hayvanlar bu sebeple “ birinci doğa”ya aittir, insan kültürünün dünyası olan yaratıcı “ikinci dünya”ya ait değildir. Bookchin demokrasiyi ekolojiye bağlarken bir öncülük görevini yerine getiriyordu; ama günümüzdeki küresel krizin en önemli sebeplerinden birini, tarım ticaretini görmezden geliyordu.

Bu yüzden Bookchin’in ekolojik kriz kategorisi oldukça ince ve boştur. Eğer hayvanları şu andaki kapitalist toplumların ölçeğinde sömürüyorsa hiç bir toplum ekolojik sürdürülebilirlik düzeyini başaramaz. Fabrika çiftçiliği, su kirliliği, yağmur ormanlarının yok olması, çölleşme, ve küresel ısınma gibi büyük sorunların birincil nedeni. Dahası, ekinlerin, toprağın ve suyun son derece yetersiz kullanması anlamına da geliyor. Küresel et kültürü dünya halkları arasında eşitsizliği ve yoksulluğu da  çoğaltıyor, büyük baş hayvan baronları ve tarım ticareti köylüleri ve çiftçileri topraklarından ve toplumlarından koparıyor, yoksul Güney uluslarının kaynakları zengin Kuzey uluslarına akıyor. Her türden solcu,  fabrika çiftliklerinin, kürk çiftliklerinin ve dirikesimcilerinin  en korkunç şiddet biçimlerini onaylayan ve köleliğin kötülüğünü idrak etmeden sözde insancıl bir şekilde kölelere nekazetle davranmayı öneren aynı refahçı görüşleri  önermeyi sürdürüyorlar.

Çoğu çevrecide görüldüğü gibi, Sol balıkçılıkla ilgileniyor, balıklarla değil; ormanlarla ilgileniyor ormanda yaşayan canlılarla değil; insan kullanımı için “kaynak”larla  ilgileniyor, yoksa hayvanların içsel değerleri olduğu ile değil. Solun çevresel ilgileri doğal dünyaya duyulan bir hürmet duygusundan kaynaklanmıyor, daha çok İnsan varoluşu için sürdürülebilir bir çevrenin önemini anlamış görünen “aydınlanmış bir insan merkezcilik”ten (net bir oksimoron) kaynaklanıyor. Her ne kadar vaatleri varsa da, insanın doğaya yabancılaşması ve doğaya yönelik kibir duygusuna yönelik eleştiriler, toplumun ekolojiyle “yeniden uyumlu hale getirilmesi”ni önerirken (Bookchin) içindeki milyonlarca duygu sahibi türü gözönüne almadan sadece fiziksel çevreye odaklanan bir “yeni etik” kavramının tür ayrımcısı, miyop ve yetersiz olduğunun altını bir kez daha çiziyor.

Hümanizmin sınırları, şovenizmi ve  ikiyüzlülüğü şiddet ve baskının insan kurbanlarının dile getirdiği şikayetlerde görülebilir, bu insanlar kendilerine “hayvan gibi” davranıldığını söylerken sanki sömürü ve işkencenin diğer hayvan türlerine uygulandığı sürece kabul edilebilir bir durum olduğunu da ortaya koyuyorlar. Hümanizmin sorunu –istediği kadar evrensel, geniş ve “ilerici” olursa olsun- bağnazlığın onu özgürleşme projesi olarak yetersiz bir hale sokması, başka araçlar kullanarak bir hiyerarşi ve tahakküm biçimi haline gelmesi. Anarşistlerin Marksist işçilerin devletini yeni bir isim altında devam eden aynı politik tahakküm olarak görmesi gibi, hayvan özgürlükçüleri de her türden insancılığı-ister liberal, Marksist ya da anarşist olsun- bir diğer kötülük dolu tahakküm ve  kontrol sistemi olarak görüyorlar.

Sol türcülüğünün görünümü “ilerici” dergi, gazete ve online sitelerde hayvan sömürüsü konusunun gündeme getirilmemesinde de kendini belli ediyor. 1990’ların başlarında ABD’deki solcu dergi The Nation, bir fabrika çiftliğinde çalışan işçilerin çalışma koşullarını eleştiren bir yazı yazmış ama kafeslerde sıkış tıkış yaşayan tavukların gaddarca sömürülmesi ile ilgili tek kelime etmemişti. Oysa Gale Eisnitz’in kitabı Slaughterhouse hem insanların hem de hayvanların sömürülmesini belgelerken öldürme alanlarında işçilerin hayvanları maruz bıraktığı şiddetin işçilerin ruhsal durumunu nasıl etkilediğini ve bu psikolojik etkinin kendini ev içi şiddete dek taşıdığını da gösteriyor.

Ünlü anarşist yazar Michael Albert’ın 2006 yılında br hayvan hakları dergisine söylediği şu sözleri düşünelim: “ben dünyayı daha iyi bir yer yapmak amacıyla var olan toplumsal hareketlerden söz ederken hayvan hakları aklıma gelmiyor. Gerçekten hayvan haklarını mesela kadın hakları, latin hareketleri vb gibi görmüyorum…hayvan hakları ve onu takip eden eylemlerin geniş ölçekli bir şekilde tartışılması gerekiyor… ama mesela bu durum bana Irak’taki savaşı önlemek ya ada haftada 30 saat çalışma hakkını kazanmak kadar acil görünmüyor.

Görece konforlu hayatlar yaşayan insanların çalışma saatlerinin azaltılmasını esir edilip işkence gören ve her yıl en korkunç şekillerde öldürülen milyarlarca hayvanın ızdırabının önüne koymayı anlamak zor. Sol’un çoğunda olduğu gibi Albert milyonlarca canlının acısına karşı şok edici bir duyarsızlık gösterirken insanları, hayvanları ve çevreyi hasta eden en ciddi problemler arasındaki derin bağları kavrama konusunda holistlik bir vizyon da geliştiremiyor.

1960’lardaki şiddet, ırkçılık, savaş ve toplumsal kargaşa arasında Martin Luther King, Jr. geleceğe dair bir “dünya evi” hayal ediyordu. Bu kozmopolit ütopyada dünyanın her yanından insanlar barış ve uyum içerisinde yaşayacak, din ruhsal gereksinimlerini dindirirken kapitalizm de materyal ihtiyaçlarını karşılayacaktı. Ama bu ütopya; şiddeti, savaşı, yokluğu, yokoluşu ve ekokıyımı besleyen bu ekonomik sistem içerisinde mümkün olabilse bile, insanlar hayvanlarla ilişkisini radikal olarak değiştirene kadar King’in dünyası gene lanet olası bir mezbahadan, zincirin en üstündeki avcılar ve gene onlar için işletilen bir toplama kampından, bir yok etme kampından başka bir şey değil. King’in insan türü için hayal ettiği “rüya” her yıl gıda, giysi, “bilim” ve diğer sömürme sebepleri uğruna katledilen milyarlarca hayvan için “bir kâbus” sonuçta.

İnsancı ve şiddet içermeyen bir  ütopya, toplum diğer hayvanları eşitliğe dahil etmedikçe ve onlara  doğru adil ve eşit bir davranış geliştirmedikçe gene şiddet dolu bir karşı ütopya ve bir ikiyüzlülük olarak kalacak. İnsancı demokrasi türcü bir ikiyüzlülüktür. İnsancılık büyük bir kabileciliktir.

Bu yüzden, hayvansal bakış açısına göre, Solculuk özgürleştirici bir felsefe veya devrimci bir politika değildir; hayvanlara yönelik bir Nazizm veya Stalinizm’dir, tarih boyunca bir çok varyasyon ve permütasyon aracılığıyla kendini yeniden üreten hakim bir kültüre egemen olmuş en eski ve gerici bir düşünme biçiminin parçasıdır.

Ya Topyekûn Özgürlükten Söz et ya da Hiç Konuşma

İnsan ve hayvan özgürlük hareketlerini birbirinden ayıramayız, biri özgür olana dek diğeri de özgür olamaz. İnsanlar barışçıl, insancıl ve sürdürülebilir toplumları hayvanları sömürdüğü (ve böylece çevreye derin bir biçimde hasar vererek) sürece geliştiremeyecek, bu yüzden hayvanlar toplumlarda derin psikolojik ve kurumsal değişimler yaşanmadan özgürleşemezler.

Bu gezegen üzerindeki bütün türlerin kaderleri inceden inceye birbirie bağlı olduğu için hayvanların sömürülmesi insan dünyasında psikolojik, sosyal ve ekolojik anlamda büyük bir iz bırakıyor. İnsanlar hayvanları yok ettiğinde, kendi yaşamları için gereken yaşam alanlarını ve ekosistemleri yok ediyorlar. Milyarlarca çiftlik hayvanını öldürdüklerinde yağmur ormanlarını yağmalıyor, meraları çöle çeviriyor, küresel ısınmayı çoğaltıyor, toksik artıkları çevreye döküyorlar.  Küresel ölçekte bir fabrika çiftçiliği inşa ettikleri zaman çok büyük oranlarda toprak, ürün, su, enerjiyi saçıp savuruyorlar ve dünya açlığı sorunu da daha kötü bir hale getiriyorlar. İnsanlar duyguları olan diğer canlılara şiddet uyguladığı zaman birbirlerine de şiddet uyguluyorlar, bu da hayvanları istismar ederek büyüyen seri katiller ve kadınları, çocukları ve hayvanları döven erkekler tarafından defalarca doğruluğu kanıtlanmış bir durum. Hayvanları kendi tüketimleri için bir kaynak olarak araçlaştırdıklarında kendi kişisel büyüme ve şefkat kapasitelerini de bodur bırakmış oluyorlar. Dirikesimciler bir sene içerisinde yüzmilyonlarca hayvanı işkence edip öldürürken devlet onaylı ilaçlarıyla binlerce insanı yaralayıp öldürmüş oluyorlar, ayrıca  tıbbi ilerlemeleri antika ama çıkar sağlayan araştırma paradigmalarıyla tıkamış oluyorlar. Buradaki bağlantılar daha da fazla, hayvanların evcilleştirilmesi ve ataerkillik, devlet iktidarı, kölelik, hiyerarşi ve her çeşit tahakküm  biçimi arasındaki kavramsal ve teknolojik ilişkiler bunu ortaya koyuyor.

İnsan ve hayvanların ezilmesi arasındaki ilişkiyi anlamak, hayvanları savunan  her insanı azarlamak için kullanılan şu itirazın önünü tıkıyor: “peki ya insanların çektiği acı?”. Bu soru hayvanlara yardım etmenin insanın kuyusunu kazdığı gibi bir durumu varsayıyor, ayrıca Martin Luther King’in (o dar tür ayrımcısı bakışıyla) “karşılıklı bir ilişkinin süsü” diye nitelediği şeyi kavrama konusunda başarısız oluyor . Bunu idrak etseler de etmeseler de veganizmi ve hayvan haklarını savunan eylemciler kendiliğinden insan dünyasındaki bir çok kompleks soruna engaje oluyorlar.

İnsan, hayvan ve çevre sömürüsü birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı, birisine son vermeden diğer sömürü biçimini bitirmek mümkün değil. Meselâ; insan nüfusu oranlarının insanların daha eğitimli ve kadınların daha fazla hak sahibi olduğu yerlerde düşmesi dikkate değer. Ayrıca insanların çaresiz bir yoksulluk yaşamadığı yerlerde ağaçları kesmek ya da hayvanları avlamak için ekonomik bir ihtiyaç olmuyor. Eğer Afrika’da hayvan avcılığı yapmak yoksul köylülerin hayatta kalmak için tek şansıysa  yoksulluğun kök sebeplerine işaret ederek insanları öldürmeye iten ekonomik gerekçeleri elimine etmeye ihtiyacımız var demektir.

Hayvan özgürlüğü için etkili bir mücadele, o halde; yoksulluk, sınıf, politik çürüme ve nihayetinde uluslararası şirketler ve küreselleşme tarafından yaratılan eşitsizlikler gibi konuları ele almayı gerektiriyor. İnsanlar yıkıma yol açan politikaları onları üreten ve yeniden üreten küresel iktidar ilişkileri ve ekonomik, politik ve yasal kurumları değiştirmeden değiştiremezler. Hayvan sömürüsünü bütün dünyayı ve onun bütün yaşam formlarını meta haline getirip nesneleştiren,  biçim değiştirten ve tüketen kapitalizmi ortadan kaldırmadan yok edemeyiz. Değişim için isyan eden sayıca az vegan ve hayvan özgürlükçüsünü düşününce bu insanların tek ümidinin devrimci toplumsal ve çevre hareketleriyle köprüler kurmak olduğunu anlıyoruz.

Hayvanları kurtarmak için geçerli bütün yaklaşımlar, kararların iktidar sahibi çürümüş bir kaç kişi tarafından değil de demokratik karar verme haklarını kullanan topluluklar tarafından verildiği daha büyük bir demokrasiyi de savunmak zorunda. Doğal dünyada yaşanan kriz sosyal dünyada yaşanan krizin bir yansıması, burada şirket elitleri ve onların devletteki uşaklarının iktidarı merkezileştirip zenginliği tekelleştirdiler, demokratik kurumları yıkıp muhalefet edenlere karşı gaddar ve şiddet dolu bir savaş açtılar. Doğanın ve hayvanların şirketler tarafından yıkıma uğratılması, hiyerarşik ve asimetrik toplumsal ilişkilerle, kapitalistlerin politik, yasal ve askeri sistemi toplumu, doğayı ve biyoçeşitliliği sömürgeleştirme amacı taşıdığı bir şekilde yönetmesiyle mümkün bir hâl alıyor. Hayvan  ve dünya sömürüsü, toplumsal sorunlardan kaynaklandığı ya da onlarla ilgisi olduğu için toplumsal çözümler gerektiriyorlar.

Kapitalist toplumların sofistike sosyal, ekonomik, politik ve tarihî bir analizini ortaya koyamadığı ve toplumun bir sektöründe reformlar yaparak hayvanların acısını ortadan kaldırmaya çalıştığı için, hayvanları savunma hareketinin çoğunluğu,  Sol’un kendisine yönelttiği; reformist, tek konu odaklı bir hareket olduğu ve taleplerinin –potansiyel olarak hayvan özgürlüğünün hayvan sömürüsüne dayanan bir toplumu ve  ekonomiyi tehdit ettiği noktada radikal olarak görülse de- bütün yaşamı ve dünyayı çıkar sağlama, büyüme, tahakküm ve artırma amacıyla sömüren küresel bir sistem içerisine dahil olmaktan başka bir derdi olmadığı şeklindeki eleştirisi doğrudur.

Yeni köle ekonomisine saldırarak hayvan özgürlüğü hareketi küresel kapital için bir tehdit oluşturuyor; kendi başına devrimci bir güç değil, ama “küçük burjuva” etiketiyle  işi bağlamak da zor. Dünya çapında büyüme ve yayılmalarına, kapital mantığına ve bir çok köle ticaretine karşı –et, süt, yumurta; üretme ve dirikesim; deri ve kürk; “eğlence sektörü” ve diğerleri- hayvan özgürlükçüleri “eko-terörist” damgasını yemek ve son on yıl içerisinde herkese uygulanan ağır bir devlet baskısı pahasına kapitalizme ciddi bir tehdit oluşturuyorlar.

Genel olarak bakarsak, hayvan özgürlüğü; avcı ve patolojik bir insancılıktan, kökleri hayata hürmet duymaya ve toplumu doğayla ve biyoçeşitlikle harmanlayan yeni bir etiğe, kimliğe ve kültüre doğru yaşanacak kültürel bir paradigma kaymasını etkileme potansiyeline sahiptir. Hayvan özgürlüğü; insanların hiyerarşi, eşitsizlik ve  ayrımcılığı meşrulaştıran her türden argümanın temelsiz, yanlış ve keyfi olduğunu yavaş yavaş öğrendiği geniş tarihî bir öğrenme sürecinin sonucudur. Hayvan özgürlüğü insanlığın son iki yüz yıl içerisinde gerçekleştirdiği en ilerici etik ve ilerici gelişmeler üzerinde yükselir ve onları mantıksal sonuçlarına taşır. Hak, eşitlik ve şiddete başvurmama gibi mücadelelerini bir sonraki adımına, insancılığın ahlaki ve yasal yapay sınırlarının ötesine türcülüğün de dahil olduğu bütün önyargılara ve hiyerarşilere meydan okumak amacıyla taşımaktadır.

Ama sosyal, politik ve ekonomik değişimler, insan kimliğinde insanların dünyaya ait olduğu ama dünyanın insanlara ait olmadığını idrak ettikleri türden bir Kopernik Devrimi yaşadıkları derin etik psikolojik değişimler yaşanmadan hayata geçirilemezler. Veganlar ve hayvan özgürlükçüleri;  hakları, demokratik bilinçliliği, psikolojik büyümeyi ve biyolojik bağımlılığa yönelik bir farkındalığı tarihte önceden örneği görülmemiş bir seviyeye taşıma potansiyeline sahipler. Dahası, hayvan özgürlüğü, şirket tarımına, ilaç devlerine ve tedarikçilerine saldırırarak kapitalist büyüme ekonomisinin büyük sektörlerine meydan okuyor.

Sömürüden, eşitsizlikten ve adaletsizlikten şikayet eden, ekolojik sürdürülebilirliği savunan, sosyal analize yönelik holistik modellerin savunuculuğunu yapan Sol hareketlere hayvan özgürlüğünün meydan okuması, Sol’un insan ve hayvan özgürlüğü arasındaki karşılıklı derin ilişkileri idrak etmesi yönündedir. Bir türün diğer türlerin sırtından kurtuluşa ulaşması bir özgürlük hareketinin bütün etik ilkelerine zarar verir. Hayvan özgürlüğü Sol’un etik bir bakış içerisinde büyük bir adım atmak  için insancılığın konforlu sınırlarını aşması, ve böylece ahlâki çıtayı akıl ve dil sahibi olmaktan öznellik ve duygu sahibi olmaya yükseltmesini talep ediyor. Ekolojiyle yaşanan yüzleşmeler derinleşip Solcu teori ve kuramı zengileştirdiği gibi aynı şeyin hayvan özgürlüğü ile de olması gerek. Hayvan özgürlüğü mücadelesi bütün insanların alışkanlıklarında, eylemlerinde, değerlerinde ve kafa yapılarında radikal değişimler gerektiriyor; çünkü hayvan özgürlüğü sömürü pratikler üzerinde yükselen toplumsal kurumların ve ekonomik sistemlerinde de temelinden yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor. Hayvan özgürlüğü demokrasi ve ekoloji için yeterli bir koşul değil, ama bir çok nedenden ötürü ekolojik, sosyal, kültürel ve  psikolojik değişim için gerekli bir koşuldur. Hayvan haklarını savunanlar hayvanlarla merhamet ve şefkate dayanan ilişkiler kurulmasını savunuyor, ama bu insanların dünya ve politik görüşleri kapitalist, sömürüyü savunan, ırkçı, cinsiyet ayrımcısı veya başka psikolojik yanlışları destekler bir tarzda olabilir. Kapitalist devlet ve ekonomiyi eleştirmekten uzak oldukları için derinlere  kök salması ve sağlamlaşması gereken daha geniş bir eleştirel bilinçlilikten de uzak kalıyorlar. Solcuların nadiren kendi türcülüklerini kabul etmesi gibi, bir çok hayvan hakları savunucusu da kapitalist ve devletçi ideolojileri yeniden üretiyor.

İnsan/hayvan özgürlüğü hareketlerinin birbiriden  öğreneceği çok şey var, hiç bir hareket diğeri olmadan amaçlarına ulaşamaz. Bu gerçekten tek bir  mücadele, tek bir kavga. İnsan/hayvan özgürlüğü denkleminin her iki yanında da daha geniş vizyonlara ve politikalara ciddi bir ihtiyaç var, yeni diyalog, öğrenme, ve stratejik birliklere gereksinim duyuluyor.

Gerçek bir devrimci sosyal teori ve hareket sadece tek bir türün üyelerini özgürlüğüne kavuşturmaz, bütün türleri ve dünyayı özgürlüğüne kavuşturur. Adını taşımaya lâyık bir devrimci  hareket ; ilk tarım toplumlarında görülen çiftçilik pratiklerinin özünde görüldüğü gibi hiyerarşi ve tahakkümün kadim kavramsal köklerini kavrayacak ve  araçsalcılığı ve hiyerarşik düşünceyi ve kurumları yenerek yeni bir etik (ekoloji ve hayvan özgürlüğü)ve doğa politikası oluşturabilecektir. Kapitalizmin uyuşmazlığını insanlığın en derin değerleri ve amaçlarıyla kavrayabilecektir. Demokratik, liberter sosyalist ve anarşist gelenekler üzerinde yükselebilecektir. Radikal yeşil, feminist ve yerli mücadelelerini bir araya getirecektir.

Hayvan, insan ve dünya özgürlüklerini küresel kapitalizme ve her türden tahakküme karşı topyekûn özgürlük mücadelesi şeklinde birbirine katacaktır. Bu mücadele, insanların hayvanlar ve dünya üzerindeki tahakkümü dahil, bütün asimetrik iktidar ilişkilerini ve hiyerarşi yapılarını bozmak zorunda. Bütün önyargı ve ayrımcılık biçimlerini yok etmek zorunda.- sadece ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, homofobi ve engelli olmamak değil, türcülük ve insancılıkla ilgili bilimsel olarak yanlış ve ahlâken iğrenç yalanlarını da-. Böyle bir hareket devletin, medyanın ve küresel şirketlerin büyüyen iktidarını merkezîlikten uzaklaşma ve toplumun her katmanında demokratikleşmeyi savunmak  için ters yüz etmeli. Ancak bu şekilde toplum doğal dünyayla ve diğer türlerle uyum içerisinde yeniden oluşturulabilir.

Toplumsal bir hareket olarak olgunlaşırken, hayvan haklarını savunanlar “ toplumsal adalet”in sınırlı bir politik kavram olduğunu ve bütün türler özgür kalana dek hiç bir türün özgür olmadığını hatırlamamızı sağlıyor. Geleceğin sloganı “ biz tek bir ırkız, insan ırkıyız “ olmamalı;  “bizler tek bir toplumuz, biyotoplumuz… Gaia toplumu” olmalı.

Çeviri: CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/02/20/21-yuzyil-devrimi-2/

February 22, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Cancun’dan Gerze’ye İklim Adalet Hareketi: “Gerçekçi” Olma Zamanı – Stefo Benlisoy

Bu başarısızlık elbette meseleye nereden, hangi zaviyeden bakıldığıyla ilgili bir yargı. Neticede egemenler bu son yirmi yıl içerisinde atmosferin metalaştırılması ve iklim krizine piyasa mekanizmalarını devreye sokarak yanıt verme hususunda epey mesafe kat ettiler, oldukça “başarılı” oldular. Egemenler ekolojik krizi doğanın metalaştırılmasını katmerleştirmek için bir fırsat olarak değerlendirmekteler. Bu anlamda Cancun, iklim kapitalizmi açısından yeni bir “ileri adım” olarak, bir yıl önce Kopenhag zirvesinde ciddi yara alan yeşil kapitalizmi yeniden parlatmak olarak değerlendirilebilir elbet.

Cancun’da, iklim değişiminin kontrolden çıkmasına yol açacak eşiğin geçilmesini engellemek için zorunlu olan, sera gazı emisyonlarının 2015 yılında zirveye ulaştıktan sonra 2050 yılına kadar yüzde 80-90 oranında azaltılmasına ilişkin zorunlu ve bağlayıcı bir indirime dair neredeyse hiçbir şey söylenmedi. Üstelik anlaşma metninde zikredilen “gönüllü taahhütler” yerine getirilse dahi gezegeni, ani iklim değişimini engellemek için sınır olarak gösterilen yeryüzü ortalama sıcaklığında 1 – 2 derecelik bir artıştan çok daha ötelere 3 ile 5 derecelik bir artışa götürmeye aday. Anlaşma metni iklim krizinin önüne geçmede temel paradigmanın piyasa mekanizmaları olduğunu kuvvetle onaylıyor bir kez daha. Ormanların metalaştırılmasına son noktayı koyacak REDD, karbon ticareti, yoksul güneye mali yardımlar gibi mekanizmaların tümü egemen sınıfın krizi yönetmede piyasayı en büyük araç olarak gördüğünü gösteriyor.

İklim krizinden en çok etkilenecek güneyin yoksul halklarının emisyon indirimlerine gitmelerini sağlayacak ve iklim değişimine “adapte” olmalarını sağlayacak kuzeyin mali yardımı konusunda ise bol nutuktan başka bir şey işitilmedi. Üstelik böylesi devasa bir hedef için önerilen cılız kaynaklar, ABD’nin Füze Kalkanı projesi için öngördüğü mali kaynaktan bile daha az. Egemenlerin öncelikleri hususunda daha açık bir örneğe ihtiyaç var mı? Yine iklim değişiminden en olumsuz etkilenecek ülkelere (okyanustaki küçük ada devletleri) yapılacak mali yardımın, bunların başta ABD olmak üzere kuzeyin zengin ülkelerinin iklim ajandasına uyum sağlamalarını sağlayacak bir rüşvet olarak değerlendirmek de mümkün. Neticede bu ülke elitleri, içerisinde ekolojik ve toplumsal sicili malum Dünya Bankası’nın da yer aldığı mali yardım mekanizması sayesinde bir önceki Taraflar Konferansı’ndaki eleştirilerinden geri adım atıyorlar. Öte yandan, daha kısa bir süre önce Meksika Körfezi’nde dünyanın en büyük ekolojik felaketine imza atan BP, Rusya ile Kuzey Buz Denizi’nde fosil yakıtlar arama konusunda anlaştı. Büyük fosil yakıt şirketleri büyük ölçüde halkla ilişkiler işlevi üstlenen yenilenebilir enerji konusundaki yatırımlarını kriz sonrası iyice kısarak gezegenin son fosil yakıt kırıntılarına el koymak için her yola başvuruyor.

Daha fazla söze hacet yok. Egemen küresel siyasi ve ekonomik yapının ekolojik krizi önlemek bir yana etkilerini sınırlama noktasında dahi iflas ettiği aşikar. Sadece iklim krizi düşünüldüğünde dahi küresel egemenlerin çok değerli yirmi yılı çaldıklarını söylemek mümkün ve krizin kontrol edilemez boyutlara varmasını engelleyecek zaman aralığı oldukça daralmış durumda. Böylesine bir bilançoya rağmen Cancun’da Birleşmiş Milletler sürecinin bir şekilde devam etmiş olmasını, alınan cılız kararları dahi bir “ilerleme”, “doğru yönde atılmış bir adım” olarak görenler içinse söylenebilecek çok az şey var. Cancun’da alınan kararlara tek başına karşı çıkan Bolivya’nın BM elçisi Pablo Solon’un da vurguladığı gibi, “yanlış zaferler, yanlış anlaşmalar gezegeni kurtarmayacak”. Bugün iklim krizi karşısında hiçbir şey yapmamaktan daha kötü olan bir şey varsa o da bir şeyler yapıyormuş gibi görünmektir. Cancun’daki süreçte başta ABD olmak üzere zengin kuzey ülke temsilcilerinin aldıkları tavır da budur ve iklim adaleti hareketinin birincil görevi yeryüzündeki yaşam üzerine oynanan bu oyunun gerçek karakterini ifşa etmektir.

İklim krizi gelecek kuşakları ilgilendiren, “çocuklarımızın”, “torunlarımızın” maruz kalacakları bazı olumsuzluklar yaratacak bir olgu değil. Geride bıraktığımız yıl iklim krizinin etkilerinin daha şimdiden dünya ölçeğinde yüz milyonlarca insanın hayatını doğrudan tehdit eden bir mahiyete kavuştuğunun açık göstergeleriyle doluydu. Rusya’daki orman yangınları ve Pakistan’daki muazzam felaketin yaraları daha sarılmamışken Brezilya, Avustralya ve Sri Lanka’dan sel haberleri geldi. Bir yandan küresel sermayenin kâr hırsı öte yandan iklimin giderek istikrasızlaşmasının kıskacı altında dünya gıda fiyatları yeniden rekor seviyelere ulaşıyor ve yeryüzündeki milyarlarca insan için gıda ve suya ulaşma giderek daha zor hale geliyor. İklimin istikrarsızlaşmasının bedelini daha şimdiden küresel güneyin yoksul halkları ödemeye başladılar ve içine girdiğimiz yılın bu açıdan daha farklı olacağını söylemek mümkün değil.

Türkiye’de ise AKP iktidarı krizi aşmanın yolunu emek ve doğanın üzerindeki sermaye baskısını yoğunlaştırmakta buluyor. Önümüzdeki günlerde Meclis’te tartışılmaya başlanacak Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma kanun tasarısı doğal ve kültürel ortak varlıkların tamamını sermayenin sömürüsüne açık hale getiriyor. Tasarıda kullanılan “üstün kamu yararı” ve “stratejik kullanım” gibi ifadelerle doğal alanların korunması siyasi iktidar ve sermayenin insafına bırakılıyor. AKP’nin sermaye birikim stratejisi çerçevesinde doğa ve emeğin sömürüsünü katmerlendiren nükleer, HES, termik santral girişimleri karşısında oluşan muhalefet hareketleri giderek seslerini daha gür duyurmaya başlıyor ve Türkiye’de emek ve doğanın sömürüsüne karşı kitlesel ve militan bir direniş cephesinin potansiyellerini açığa çıkarıyorlar. Bu noktada bu yerel hareket ve mücadelelerin birbirleriyle etkileşime geçmeleri, dayanışmaları ve taleplerini ortaklaştırmaları önem kazanıyor. Tekil muhalefet odaklarının, doğa ve emeğin topyekûn sömürüsüne karşı daha bütünsel ve küresel bir algı oluşturmaları, hareketlerin sürekliliğini sağlayacak ve söz ve eylem kapasitelerini de arttıracaktır. Bu bağlamda Gerze’de termik santrallere karşı oluşan muhalefetin önayak olmasıyla birçok başka hareketin katılımıyla gerçekleştirilen İklim Adaleti Buluşması, devamının getirilmesi gereken önemli bir örnek oluşturuyor.

Bugün çok daha yüksek sesle haykırmak gerekiyor: Sermaye kendi yarattığı krizi çözemez. Olsa olsa kendi yarattığı krizlerin maliyetini aşağıdakilere çıkartır. Müesses nizam ekolojik krizin çözümü konusunda bugüne kadar gösterdiği performansla siyasal ve ahlaki meşruiyetini yitirmiştir. Sermayenin krizi ve ekolojik kriz karşısında çözümü egemenlerden beklemek beyhudedir. İçinde bulunduğumuz kapitalist uygarlığın krizinden ancak yeryüzünün tüm iklim kurbanlarının ve ezilenlerinin mücadelesiyle çıkabileceğimizi durmaksızın savunmak gerekiyor. Doğasına ve emeğine sahip çıkan kitle mücadelelerinin boy vermesine katkı sağlamak önümüzdeki dönemin en yakıcı görevini oluşturuyor. Dünya ölçeğinde sadece felaket haberleri yok elbette. Geçtiğimiz haftalarda Cezayir ve Tunus’ta gerçekleşen yeni yılın ilk ayaklanmalarında kitleler sömürü ve baskıya sonsuza dek katlanmayacaklarını bir kez daha gösterdiler. Tunus’ta diktatörlüğü deviren halk hareketi geleceğin umudunun bir işareti.

“Gerçekçi” olmak adına iklim krizinin önlenmesi, ekosistemlerin onarılması için krizi bizzat yaratanlardan gelecek başarısızlığı defalarca kanıtlanmış sözde çözüm kırıntılarına bel bağlamak, “sonuç alıcı” olmak adına projeciliğe, lobiciliğe savrulmak kadar (olumsuz anlamda) “ütopik” bir tutum yok bugün. Egemenlerden ekolojik kriz karşısında aktif tutum almalarını beklemek, hükümetleri ya da sermaye çevrelerini iklim kurbanları lehine harekete geçmeye teşvik etmek ham hayalden ibaret. Dolayısıyla bugün ekolojik kriz karşısında bütünsel, “sistemik” çözümler aramak, bu çözümleri pratikte sınamanın yollarını bulmak ve bu yolda aşağıdakilerin gücünü seferber etmekten başka yol yok. “Gerçekçi ol, imkânsızı iste” sloganı hiç bugünkü kadar “gerçekçi” olmamıştı.

(Bu yazı Ekoloji Kolektifi’nin yayını Kolektif dergisinin 8. sayısında neşredilmiştir.)

http://www.sdyeniyol.org/index.php/ekososyalizm/438-cancundan-gerzeye-klim-adalet-hareketi-gercekci-olma-zaman-stefo-benlisoy-

February 17, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, ekolojist akımlar, ezilenler, iklim | Leave a comment

Namlunun Ucundaki Dünya. Ya da Sadelik Hareketinin Sorunu Ne? Derrick Jensen

Arkamızdan gelenler ya da bir zamanlar bu kültürün durdurduğu bu dünyadan geri kalanları miras alanlar- ister petrol fiyatının yükselişi, ekonomik çöküş, ekolojik çöküşle ya da doğal dünyayla ittifak halinde çarpışan cesur kadın ve erkeklerin çabaları sonucunda-sizin ya da benim hayatımızı nasıl yaşadığımızı umursamayacaklar. Ne kadar  çok çabaladığımızı umursamayacaklar. İyi insanlar olup olmadığımızı umursamayacaklar. Şiddet dolu olup olmadığımız umurlarında olmayacak. Gezegenin katledilmesinden dolayı yas tutup tutmadığımızı umursamayacaklar. Aydın olup olmadığımızı da umursamayacaklar. Harekete geçmemek için ne tür bahanelerimiz (“bu meseleyi düşünemeyecek kadar stres altındaydım”, ya da “hem çok büyük hem de çok korkunç” ya da “çok meşgulüm” ya da bilerce kez duyduğumuz nice bahane gibi)olduğunu umursamayacaklar. Ne kadar sade bir hayat sürdüğümüzü umursamayacaklar. Düşüncede ve eylemde ne kadar temiz ve saf olduğumuzu umursamayacaklar. Görmeyi dilediğimiz o değişim haline dönüşüp dönüşmediğimize de aldırmayacaklar.

Oyumuzu Demokratlara, Cumhuriyetçilere, Yeşillere, Liberterlere ya da hiç kimseye verip vermediğimizi de  umursamayacaklar. Bu konuda büyük kitaplar yazmamızı da  umursamayacaklar. Bu  ölümcül ekonomiyi sürdüren politikacılara ya da CEO’lara “merhamet” duyup duymadığımıza aldırmayacaklar. Onlar suyu içip içemediklerine, havayı soluyup soluyamadıklarına aldıracaklar. Toprağın onları besleyip besleyemeyeceğine aldıracaklar.

Birkaç ay önce bir toplantıda eylemci arkadaşlardan birisi ”eğer dünyamız çevre felaketiyle karşı karşıyaysa, nasıl yaşayacağız ?” diye sordu.

Bu soru birkaç sebepten dolayı beni etkiledi. Öncelikle bizim dünyamız değil, dünya. Dünyanın bize ait olduğu nosyonu- bizim ona ait olmamız gerekirken- sorunun önemli bir bölümünü oluşturuyor.

İkincisi,  bu sorunun aslında ana akım medya içerisinde (ve hatta bazı çevreciler arasında da ) dünyanın içinde bulunduğu durum ve bizim ona verdiğimiz cevapla alakalı sorulan neredeyse tek soru olması. “Yeşil yaşam” deyimini googleda aradığınızda 7,250,000 hit veriyor, Mick Jagger ve Keith Richards aramalarından daha fazla bir sonuç bu ( ya da diğer yönden bakarsak hayati öneme sahip John A.Livingston ve Neil Everndern’den bin kat daha fazla). Çıkan websitelerine tıkladığınızda aklınıza gelen şeylerle karşılaşıyorsunuz: “Yeşil Rehber: Alış Veriş Yap, Kurtar, Muhafaza Et”, “Hepimiz İçin Kişisel Çözümler” ve ”Tüketiciler İçin Tuvalet Kağıdı Rehberi”.

Bu sorunun beni etkilemesinin üçüncü ve  en önemli sebebi ise, sorunun yanlış soru olması. Sorunun nasıl yanlış olduğuna bakarak bazı doğru soruları aramaya başlayabiliriz. Bu çok önemli; çünkü yanlış sorulara doğru cevaplar bulmanın pek faydası yok.

O halde meselenin bir kısmı “çevre felaketiyle karşı karşıya olmak” deyiminde yatıyor, bu sözler sanki esas problemin çevre felaketi olduğu gibi bir hava yaratıyor. Ama değil. Bu bir semptom-bir tesir, yoksa  bir sebep değil. Küresel ısınmayı ve onu “çözmek” veya “durdurmak” veya “yumuşatma” girişimlerini bir düşünün. Küresel ısınma (ya da bazılarının haklı olarak söylediği gibi”küresel iklim felaketi”) çok korkutucu olsa da, ilk ve en önemli tehdit değil. Bu bir sonuç. Pikalar yok olmayacak  ya da buzullar erimiyor, ya da hava düzeni değişmiyor demiyorum; ama bu felaketler için küresel ısınmayı suçlamak , vurulan birisi için kurşun projektilini suçlamakla aynı şey. Küresel iklim felaketini çözmek, durdurmak ya da yumuşatmak için çaba göstermemeliyiz de demiyorum; ben sadece bütün bunların petrol ve gaz yakmanın, baraj inşaatının, endüstriyel tarımcılığın ve diğerlerinin önceden kestirilebilir sonuçları olduğunu kabul edersek başarma şansımızın artacağını söylüyorum. Gerçek tehdit, bunların hepsi.

Aynı şeyler dünya çapında yaşanan ekolojik çöküş için de geçerli. Ekstraktif ormancılık ormanları yok ediyor. Ekstraktif ormancılık orman toplumlarının –bitkilerin, hayvanların, mantarların, nehirlerin, toprağın ve diğerlerinin-çökmesine sebep olduğu zaman buna şaşırmak niye? Bunu daha önce de bir iki kez gördük. Irak’ı düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk görüntü çok sık olduğu için güneş ışınlarının asla yeryüzüne ulaşamadığı sedir ormanları mı? Bu ekstraktif kültürün başlangıcından önce öyleydi; bu kültürün ilk yazılı mitlerinden birisi Gılgamış’tır, Gılgamış şehirler kurmak için Irak’ın tepe ve ovalarındaki ağaçları keser. Yunanistan da önceden yoğun ormanlardan oluşuyordu; Plato ormanları yok etmenin su kalitesine zarar verdiğini düşünüyordu(ve eminim Atina’nın su kalitesinden sorumlu olanlar da aynen bugünkü gibi düşünerek su kalitesiyle ormanları yok etmek arasında bağlantı var mı incelemek gerekir demişlerdi). Bir kültür ormanları böylesine etkili bir şekilde yok ederken orman toplumlarının hayatlarını sürdürebileceğine inanmak biraz hayalcilik oluyor.

Nehirlerde de aynı şey söz konusu. Sadece ABD’de 2 milyon baraj var, bunlardan 70 bini 6 fit yüksekliğinde, 60 bini ise 13 fitten yüksek. Buna rağmen balık topluluklarının yok olmasına şaşırıyoruz. Aynı şeyi otlaklar için de tekrar edebiliriz, ormanların yok edilme oranından fazla otlaklar tarım tarafından yok ediliyor; okyanuslarda ise plastik oranı bitkisel planktondan 10 kat fazla (ormanlar da aynı oranda plastikle doldurulsa  90 fit derinliğinde strafor olurdu); göçmen kuşlar gökdelenlerden haşere ilaçlarına dek her şey tarafından tehdit altında; liste böyle devam ediyor.

Burada önemli olan, dünya çapında yaşanan ekolojik çöküşün dışsal ve önceden kestirilemez bir tehdit olmaması- ya da yüzümüze çevrilmiş bir namlu filan olmaması. Bir tüfeğin namlusuna bakmıyoruz da değil, bakıyoruz; doğru bir şekilde tanımlarsak daha iyi olur. Eğer somon balıklarını, mersinbalığını, Kolombiya nehrini, amfibileri kastediyorsak o zaman söz konusu tüfek endüstriyel uygarlıktır.

Meselenin ikinci kısmı sorulan sorunun gelecekte başımıza gelecek bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu varsayması-yani daha tüfek ateşlenmemiş gibi. Ama Dehşet çoktan başladı. Yaban güvercinlerine sorun. Eskimo çulluklarına sorun. Deniz kuşlarına sorun. Her yerdeki geleneksel yerli toplumlarına sorun. Bu potansiyel bir tehdit değil, tam tersine uzun zaman önce başlamış bir tehdit.

Metaforla alakalı daha büyük bir mesele, ayrıca Orion dergisindeki bu yeni sütunun da sebebi bu, en sonda sorulan soru: “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” Buna adım adım bakalım. Tüfeğin  ne olduğunu bulduk: başlangıcından beri ormanları yok eden, balıkları, suları, toprakları yok eden, her şeyi yağmalayan, yok eden bu ekstraktif kültür. Tüfeğin daha önce ateşlendiğini ve sevdiğimiz bir çok canlıyı, Carolina muhabbet kuşlarından kestane güvelerine dek bir çok canlıyı öldürdüğünü biliyoruz. Şimdi tüfek daha fazla sayıda sevdiğimiz canlıya ateş etmeye hazırlanıyor, ateşleniyor, bu sefer Sibirya kaplanlarından Hint timsahlarına, bütün okyanuslara, sizi ve beni de içine alarak aslında bütün dünyaya yöneltiliyor namlu. Eğer bu metaforu daha gerçek yaparsak, o zaman bu sorunun-diğer bir çok sorudan daha fazla sorulmuş bu sorunun- neden yanlış soru olduğunu anlayabiliriz. Eğer birisi evinizi yağmalıyor, sevdiklerinizi teker teker ( ya da hepsini birden) öldürüyorsa o zaman yüreğinizi yakan soru, hayatımı nasıl yaşamam gerekir?  sorusu mu olurdu? Sizin adınıza konuşamam; ama benim soracağım soru şu olurdu: bu psikopatları nasıl etkisiz hale getirebilirim? Gerekli bütün araçları kullanarak onları nasıl durdururum?

Nihayet can alıcı noktaya geliyoruz. Arkamızdan gelenler ya da bir zamanlar bu kültürün durdurduğu bu dünyadan geri kalanları miras alanlar- ister petrol fiyatının yükselişi, ekonomik çöküş, ekolojik çöküşle ya da doğal dünyayla ittifak halinde çarpışan cesur kadın ve erkeklerin çabaları sonucunda-sizin ya da benim hayatımızı nasıl yaşadığımızı umursamayacaklar. Ne kadar  çok çabaladığımızı umursamayacaklar. İyi insanlar olup olmadığımızı umursamayacaklar. Şiddet dolu olup olmadığımız umurlarında olmayacak. Gezegenin katledilmesinden dolayı yas tutup tutmadığımızı umursamayacaklar. Aydın olup olmadığımızı da umursamayacaklar. Harekete geçmemek için ne tür bahanelerimiz (“bu meseleyi düşünemeyecek kadar stres altındaydım”, ya da “hem çok büyük hem de çok korkunç” ya da “çok meşgulüm” ya da bilerce kez duyduğumuz nice bahane gibi)olduğunu umursamayacaklar. Ne kadar sade bir hayat sürdüğümüzü umursamayacaklar. Düşüncede ve eylemde ne kadar temiz ve saf olduğumuzu umursamayacaklar. Görmeyi dilediğimiz o değişim haline dönüşüp dönüşmediğimize de aldırmayacaklar.

Oyumuzu Demokratlara, Cumhuriyetçilere, Yeşillere, Liberterlere ya da hiç kimseye verip vermediğimizi de  umursamayacaklar. Bu konuda büyük kitaplar yazmamızı da  umursamayacaklar. Bu  ölümcül ekonomiyi sürdüren politikacılara ya da CEO’lara “merhamet” duyup duymadığımıza aldırmayacaklar. Onlar suyu içip içemediklerine, havayı soluyup soluyamadıklarına aldıracaklar. Toprağın onları besleyip besleyemeyeceğine aldıracaklar.

Hepimiz büyük bir dönüşümle alakalı fanteziler kurabiliriz; ama eğer insanlar (ve insan olmayan canlı toplumları) nefes alamıyorsa o zaman hiçbir önemi yok. Bu kültürün gezegeni öldürmesinin önüne geçmekten daha önemli bir şey yok. Bunu söylemek bile utanç verici. Toprak her şeyin kaynağıdır. Eğer gezegeniniz yoksa, o zaman ekonomik sisteminiz yoktur, ruhsallığınız yoktur, bu soruyu bile soramazsınız. Eğer gezegeniniz yoksa hiç kimse soru soramaz.

Peki ben hangi soruyu sorardım? “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” diye sormak yerine  insanlar yaşadıkları toprağa, onlara hayat veren toprağa şu soruyu sorsalardı: “senin müttefiğin olmak için, seni  bu kültürden korumaya yardımcı olmak için ne yapabilirim ve ne yapmam gerekiyor? Bu kültürün seni öldürmesine son vermek için beraber ne yapabiliriz?” Eğer bu soruyu sorarsanız ve dinlerseniz, toprak neye ihtiyacı olduğunu size söyleyecektir. O zaman geriye tek gerçek soru kalıyor: bunu yapmayı istiyor musunuz?

Orion dergisi
2009 Mayıs/Haziran sayısı

Çeviri:CemC http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2010/11/06/namlunun-ucunda-dunya/

February 16, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü, tuketim karsitligi | Leave a comment

Yabanda Var Olma Düşüncesi; Hayvanat Bahçesi Kabusundan Uyanmak – Derrick Jensen

Ayı yedi adım atıyor, pençeleri betondan ses getiriyor.Başını eğiyor, dönüyor ve kafesin önüne doğru yürüyor.Gene başını eğiyor, gene dönüyor, sonra üç adım daha. Başladığı yere döndüğünde herşeye baştan başlıyor. Hayatından geriye kalan işte bu.

Kafesin dışında insanlar geçip gidiyorlar. Anne babalar görecek hiçbir şey olmadığını anlayıncaya dek bebek arabalarını kımıldatmadan duruyorlar. Birkaç genç geliyor, kulaklarında walkman, elele yürüyorlar; içeriye bir kez bakmak yeterli, sonra hemen sıradaki kafese yöneliyorlar. Ayı dolaşmaya devam ediyor; üç adım, başını eğiyor ve sonra dönüyor.

Parmaklarım çitlerin dışındaki metal çubukları sıkıca kavrıyor. Hayvanların yaralı olduğunu farkediyorum. Ayının sırtındaki gümüşe bakıyorum, burnundaki oyuklara bakıyorum. Ne zamandır burada olduğunu merak ediyorum. Metal çubuğu bırakıyorum, ve yürüyüp giderken pençelerin ritmik sesi yavaş yavaş soluyor.

Ne yazık ki çoğumuz şu ana dek esaret altında tutulduğu için deliren hayvanların protitipini bilecek sayıda çok kez hayvanat bahçesinde bulunmuşuzdur: belirli bir dikdörtgen alanda dolaşan ayı; sürekli gagasını vuran devekuşu; ve ritmik bir şekilde sağa sola sallanan filler.Ama benim anlattığım ayı bir prototip değil. O bir ayı. O, tıpkı diğer ayılar gibi, bir zamanlar arzuları ve kendince seçimleri olan ve hala daha bu delilik içerisinde de olsa istekleri ve seçimleri olabilecek bir ayı.

Ya da bu noktada böyle olmayabilir de.

Hayvanat bahçesi yöneticisi David Hancocks şöyle yazıyor: “Hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün kültürlerde birbirlerinden bağımsız olarak gelişmiştir.” Çoğu insan bu görüşe katılır; ama gerçek tam olarak böyle değil. Böyle söylemek, kralların ilahi haklarının, Kartezyen bilimin, pornografinin, yazının, barutun, elektrikli testerenin, arka kepçelerin, kaldırımın ve nükleer bombaların küresel anlamda bütün kültürlerde birbirinden bağımsız olarak geliştiğini söylemekle aynı şey. Bazı kültürler hayvanat bahçeleri kurarken bazıları da geliştirmemiştir. İnsan kültürleri ilk hayvanat bahçesi MÖ 4,300 yılında Sümer şehri Ur’da ortaya çıkana dek binlerce yıl boyunca var oldu. Ayrıca ilk hayvanat bahçesinin kurulduğu andan itibaren binlerce kültür, hayvanat bahçeleri ya da benzerleri olmaksızın var olmaya devam etti.

Ancak hayvanat bahçeleri eski Sümer’den Mısır’a, Çin’e ve Moğol İmparatorluğu’na, Eski Yunan ve Roma’ya ve oradan da günümüzdeki Batı Medeniyetine dek evrilmeye devam etti. Ancak bu kültürlerin San, Tolowa, Shawneee, Aborjin, Karen ve hayvanat bahçeleri kurmayan diğer yerli kültürlerde bulunmayan ortak bir özelliği bulunuyor: bunların hepsi “uygar” kültürler.

Tek bir kelimenin değiştirilmesi bile Hancock’un cümlesinin doğru yapmaya yetiyor: “ hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün uygarlıklardan birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir.”

Uygarlıklar şehirlerle karakterize edilir, şehirler doğal yaşam alanlarını yok ederek yaban hayvanlarının hayatta kalmasına zarar verecek türden ortamlar yaratır. Özünde, şehirler insanları hayvanlardan ve bitkilerden ayırarak şehirli insanların yaban hayvanlarla günlük ve yakın ilişkiler kurmasını zorlaştırır. Bütün medeniyetlerin başlangıcına dek (varoluşumuzun %95′i), bu bağlantı insanlar için hayati öneme sahipti, günümüze dek de bu bağlantı “uygar” olmayan insanların hayatının içsel bir parçası oldu.

Eğer ilişkilerin bizlere şekil verdiği söylenebilirse, ya da kim olduğumuza etkisi olduğu söylenebiliyorsa, o zaman yaban hayatla ve insan olmayan canlılarla aramızdaki bu hayati bağın yokluğunun kendimiz olmakla alakalı algımızı değiştireceğini, dünyadaki rolümüzü algılama biçimimizi değiştireceğini, kendimize , diğer insanlara ve hala yaban hayata dahil olanlara davranma biçimimizi değiştireceğini söyleyebiliriz.

Eğer hayvanat bahçesinde bir hayvan görüyorsanız, o zaman kontrol sizde demektir. Gelebilirsiniz ve gidebilirsiniz. Hayvan bunu yapamaz. O sizin merhametinize bağlıdır; sizin için gösterimdedir.

Yabanda hayvan kendi amaçları için oradadır. Gelebilir, gidebilir. Siz de öyle. İkiniz de bir diğerinize kendinizi dilediğiniz gibi gösterebilirsiniz. Eşitlerin bir araya gelmesidir bu.

Bu da herşeyi değiştirir.

Şehirden uzakta yaşamanın güzel yanlarından birisi de insan olmayan komşularımı tanıma şansı- yani bitkileri, hayvanları ve burada yaşayan diğerlerini. Arada sırada şans eseri karşılaşdıysak da kendilerini bana ne şekilde ve zaman göstereceklerine karar verenler hayvanlar oluyor. Mesela ayılar utangaç filan değillerdi, önce dışkılarını sonra da kendilerini gösteriyorlardı, arka bacakları üzerinde durup pencerelere çamurlu patilerini koyup içeri bakıyor ya da ormanda dolaştığım anlarda birdenbire tüylü kuyruklarını gösterip kayboluyorlardı; ya da şafak öncesi o grilikte siyah hayaletler olarak yavaşça yürüyorlardı. Rahat olmalarına alışık olsam da kendilerini böyle rahatça dışarı vurmaları benim için daima sürpriz oluyor, mesela önümdeki küçük göle birdenbire kendini atan ayı böyle bir örnekti.

Kızılgergedanlar, sinekkuşları, sinekyutanlar da kendilerini bir şekilde gösteriyorlar. Ya da ayı gibi görülmesini istedikleri kısımları gösteriyorlar önce. Kızılgergedanları sık sık görüyorum, Birkaç kez de yavruları çıktıktan sonra mavi yumurta kabukları gördüm, ama yuvalarını hiç görmedim.

Bu karşılaşmalar- bu başlangıçlar- ben oraya gelmeden önce de orada bulunanların seçtiği koşullara göre gerçekleşti: zamanı, yeri, ve süreyi onlar seçtiler. İnsan arkadaşlarım ve komşularım gibi onlar da kendilerinin izin verdikleri şeyleri, izin verdikleri zamanda ve kendi istedikleri şekilde gösteriyorlar, ben de bundan çok memnunum. Daha fazla göstermelerini talep etmek -bu hem insanlar hem de insan olmayan canlılar için geçerli- gerçekten kabalık etmek olurdu. İlişkimizin sahip olduğu potansiyeli yok ederdi bu durum. Komşuluğa yakışmazdı.

Genç bir ayının bile beni öldürebileceğinin farkındayım. İnsanların ayılarla ve diğer vahşi hayvanlarla on binlerce beraber yaşadıklarının da farkındayım. Doğa korkunç filan değil. Korku ve dehşet yuvası filan değil. Bütün insan varlığı boyunca hepimizin yuvası oldu doğa, ve yaban hayvanlar da komşularımız oldular.

Dünya çapında her sene 1 milyondan fazla insan trafik kazalarında can veriyor. Sadece ABD’de 42 bin adet ölümlü kaza yaşanıyor. Ama ben arabalardan korkmuyorum- belki de korkmam gerek. Dünya çapında yaklaşık 2 milyon insan her yıl diğer insanların şiddetine maruz kalarak ölüyor. Her yıl 5 milyon insan sigaradan ölüyor. Peki ayılar kaç insan öldürüyor dersiniz? Kuzey Amerika’da her sene sadece 1 kişi.

Yanlış şeylerden korkuyoruz.

Bir hayvanat bahçesindeyim. Her yerde küçük çıkıntılar üzerinde konsoller var. Her konsolün çocukları hedefleyen karikatürlü dizaynları bulunuyor, hepsinde bir düğme ve hoparlör var. Düğmeye basınca birden bir şarkı başlıyor:”hayvanat bahçesindeki bütün hayvanlar mutlulukla sizi bekliyor.” Şarkı çocuklara “eğlenceye koşun” şeklinde seslenerek sona eriyor.

Beton duvarlara bakıyorum, camlı bölmelere bakıyorum, su dolu hendeklere, elektrikli duvarlara bakıyorum. Hayvanların yüzlerindeki ifadeleri görüyorum, yabandaki hayvanların yüzlerinde gördüğüm ifadelerden çok farklılar. Hayvanat bahçesindeki esas kibir ve aslında bütün kültürün merkezi kibri, “diğerleri” dediklerimizin oraya bizler için konmuş olmasıdır, bizlerden bağımsız bir varlıklarının olmaması demektir, ormanlardaki ağaçların onları kesmemiz için oraya konulduğu, okyanustaki balıkların onları yakalamamız için bizi bekledikleri, hayvanat bahçesindeki hayvanların da bizleri eğlendirmek için orada olduğu şeklindeki düşüncedir.

Burada herşeyin bize hizmet için var olduğuna inanmak insanı pohpohlayabilir, ama gerçek dünyada, yani, gerçek yaratıkların var olduğu ve gerçek yaratıkların acı çektiği gerçek dünyada sizden başka hiç kimsenin önemli olmadığına inanmak hem tehlikeli, hem de narsistçe.

Bazen hayvanat bahçelerini savunanları ve hayvanat bahçesi sahiplerini hapse tıktığımı ve kendi ilaçlarını onlara tattırdığımı hayal ediyorum. Onları bir ay boyunca esir tutar ve jogging man dedikleri maymunla alakalı şaka yapmaya niyetleri olup olmadığını sorardım. Pişmanlık, keder, acı ve yuvaya dönme isteği duyup duymadıklarını, hala hayvanların özgürlüğü ihtiyacı yoktur diye inanmaya devam edip etmediklerini sorardım onlara. Cevaplarını dinlemezdim ama; çünkü yaşadıkları şeyleri dinlemek istemezdim. Aslında bu hayvanat bahçesi sahibi hayvanların-çünkü insanlar da hayvandır- dünyayı anlamlı bir şekilde tecrübe edebileceğine inanmazdım, bana anlatabilecekleri bir şey olduğuna inanmamak gibi bir şey benim açımdan bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu. Gerçekten de, benim adıma bu hayvanların belirli bir durumun devam etmesini ya da değişmesini istemesi de bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu.

Hayvanları orada kafeslerinde bırakırdım ve bu soruyu bir sene sonra bir kere daha sorardım. Bu süre boyunca başka bir insanla konuşmalarına izin verilmezdi, ama oynamak için kartlar ve kese kağıtları verilirdi. Sanırım 12 aylık esaretten sonra hayvanların özgür olmaya ihtiyaçları olduğu konusunda hemfikir olduklarını söylerlerdi. Ama onları dinlemezdim. Konuşabileceklerine inanmazdım. Ve zamanla artık bana başka bir şey anlatmazlardı; sessizce kafeslerinde yürürlerdi- yaşam alanlarında yani- yedi adım ileri gidip başlarını öne eğerler, sola dönerler ve tekrar geriye doğru yürürlerdi.

Hayvanat bahçelerinin en temel olumlu işlevlerinden birisinin eğitim olduğu sık sık dile getirilir. Standart hayvanat bahçesi kitabı dünyada hayvanların mücadeleyi kaybettiği türden bir savaş yaşandığından hayvanat bahçelerinin aslında yaban hayatı için son şans olduğu şeklinde böyle süslü püslü bir dil kullanır. Hayvanat bahçelerinin eğitim amacıyla bütün potansiyelinin kullanılması sayesinde insanlar doğal hayatı korumaları ve gezegeni yok etmemeleri gerektiğini öğreneceklerdir. Yazar Vicki Croke’nin söylediği gibi, hayvanat bahçelerinin ana sorunu“yaşayan, nefes alan hayvanlara doğal hayatın hayret ve huşu duygusu uyandırması için izin vermek; kozmosta hayvanların yerini öğreten, onu sürdüren kırılgan ve karmakarışık hayat ağını aydınlatmak; bu gezegeni kurtarmak ve gezegendeki inanılmaz canlıları kurtarmaya yardım etmek isteyen milyonlarca insanlara yardım etmek”tir.

Hayvanat bahçelerinde insanları izlediniz mi hiç? Yüzlerinde huşu duygusu ya da merak duygusu filan görmüyorum. Çocukların hayvanlara güldüğünü duyuyorum- masum kahkahanın güzel sesini değil okul bahçesinde duyacağınzı türden aşağılayıcı tarzdakini: birisinin başına gelen kötü şeylere gülen birisinin kahkahasını. Anne babaların ve çocukların şişman orangutana güldüğünü, yılan karşısında korkmuş yüz ifadeleri yaptığını, bunalım içinde yürüyen ayıyı görmezden geldiklerini görüyorum. Burunlarını tutup önlerindeki cam bölmeye boş boş bakan maymunlar karşısında çığlıklar atıyorlar. Çocuklar kahkahalar atıp cama vuruyorlar.

Hayvanat bahçelerinin eğitimsel potansiyeli olduğu gibi yüzeysel bir iddiayı kabul etsek bile yapılan çalışmalar hayvanat bahçelerinin bu amaca hizmet etmekte son derece başarısız olduğunu gösteriyor. Londra Hayvanat Bahçesinde yapılan gözlemler, ziyaretçilerin maymun bölmesinde 46 saniye kadar kaldığını gösteriyor. Bu 46 saniye hayvanlar hakkındaki notları okumakla yani göz gezdirmekle geçiyor. Tabii bir de hafızada tutma oranları da düşük: sürekli ziyaretçiler bile söz konusu hayvanların önünde dururken en sıradan sorulara bile cevap vermekte zorlanıyor: gibon ve orangutanları maymunlarla; akbabaları kartallarla; ufak devekuşlarını tavuskuşlarıyla karıştırıyorlar…bu örnekler daha da çoğaltılabilir.

Bir çok sosyal hayvanı, gorilleri, filleri ve şempanzeleri yakalamanın en geleneksel şekli annelerini öldürmek olmuştur, bazı durumlarda hala daha öyledir. Çoğumuz bunu bilmeyiz bile; hayvanat bahçesindeki hayvanların vahşi hayattan kurtarıldığına inanmak daha iyi. Hayvanların tuzağa düşürüldüğünü duymak fillerin ve yaban kedilerinin bizlerle “buluşmayı” beklediği şeklindeki fanteziyi bozardı tabii. Hayvanat bahçesi sahipleri bunu biliyor. Her zaman bunu biliyorlardı. Bronx Hayvanat Bahçesi’nin sahibi William Hornoday 1902 yılında günümüzde modern zoolojik bahçelerin fikir babası ve inanılmaz ölçekte bir hayvan tüccarı olan Carl Hagenback’e şunları yazıyor: “ gergedanların nasıl yakalandığını anlatan mektubuz çok ilgimi çekti; ama dört yavru gergedanı yakalamak için 40 gergedanı öldürdüğümüz gerçeğini saklamak zorundayız. Eğer bu haber gazetelerde çıkarsa burada ya da Londra’da, o zaman gösteri /sergi amaçlı vahşi hayvan yakalama işinin halk tarafından büyük tepki göreceğinden emin olabilirsiniz”.

Eğer siz bir anneyseniz, birisi çocuğunuzu almaya kalktığınızda ne yapardınız? Siz bir çocukken birisi sizi sergilemek için annenizi vursaydı ne hissederdiniz? Annenizi dürtseniz, onu itseniz, beraber kaçabilmek için onu uyandırmak isteseniz ama o uyanmasa ne hissederdiniz? Sizi bir kafese koysalardı ne hissederdiniz?

Bunlar retorik sorular değiller. Ne yapardınız? Ne hissederdiniz?

Batı kültürünün en hoşuma gitmeyen yanlarından birisi insanların temelde “hayvanlardan” farklı olduğu ve hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki asılsız inançtır; yani hayvanlar hayvandır ve insanlar hayvan değildir; sanki aralarında görünmez bir duvar vardır.

Bu yapı içerisinde insanlar zeki varlıklardır. Hayvanlar -yani insan hariç bütün hayvanlar- zeki değildir, veya bir tür zekaya sahiplerse bile, zekaları sığdır, az gelişmiştir, anlamsız fiziksel çevrelerini anlamsızca dolaşmalarına yetecek bir kapasitededir.

Oysa insan davranışı bilinçli, rasyonel seçimlere dayanır ve bizim kültürümüz hayvan davranışının tamamen içgüdülerden kaynaklandığını öne sürer. Hayvanlar planlamaz, düşünmezler. Aslında onlar DNA’dan, barsaktan, kürk, tüy ve pullardan oluşmuş makinelerdir.

İnsanların his yelpazesi geniştir.Ama söylenene göre hayvanlarda bu yoktur. Anneleri ölünce yas tutmazlar, özgürlükleri ellerinden alındığında, dünyalarının kaybettiklerinde acı çekmezler. Keder hissetmezler. Yuvalarına özlem duymazlar. Aşağılandıklarını hissetmezler.

Bu kültür insan hayatının kutsal olduğunu ( en azından bazı insanların hayatlarının kutsal olduğunu düşünür; yoksa yoksulların, beyaz olmayanların, yerlilerin, ayrıca iktidardakilerin arzularına muhalefet edenlerin hayatı azıcık kutsaldır) düşünür; ama hayvan hayatının kutsal olmadığına inanır. Aslında canlılar dünyası kutsal değildir.

İnsanlar görünüşe göre anlamın yegane sahibidir, değerleri belirleyen yegane kıstastır, ahlaki davranışa sahip yegane canlılardır. Hayvanların hayatlarının içsel bir değeri bulunmaz-aslında içsel dışsal hiçbir değeri yoktur, meğer ki insanlar onlara değer afetmiş olsun. Bu değer tamamen faydalanmacı bir tavrın ürünüdür (insana faydalı olan şey doğrudur ve iyidir görüşü). Çoğunlukla mali bir değer söz konusudur, ve genellikle bu değer onların hayatlarını değil cesetlerinin değeridir. Ve elbette hayvanlarda ahlaki davranış kapasitesi yoktur.

Son olarak, bu kültür sürekli olarak insana ait olan herşeyin iyi olduğunu vurgular.: insanlar insancıldır, insanlık sahibidir; uygar olanlar uygardır. İnsan özellikleri sevilecek türden özelliklerdir. Hayvanlara ait özellikler ise nefret edilmeye layıktır- ya da daha çok nefret edilecek özellikler hayvanlara yansıtılır. Kötü insanlar “hayvan”dır, “vahşi”dir, “yaban”dır Eşanlamlılar sözlüğünde hayvan kelimesine şu kelimeler eşanlamlı olarak verilmiş: aşağı, beyinsiz,düşünemeyen, duygusal, aşırıya eğilimi olan.

Hayvanlara insani özellikler verme konusunda destek görmeyiz- yani bizler insan niteliklerini hayvanlara atfetmemeliyizdir. Bu da gücümüz yettiğince hayvanların zekası, farkındalığı, hisleri, neşesi, ızdırabı ve arzuları konusunda onlara karşı kör rolü oynamamız anlamına geliyor. Benlikleri olduğunu, bir birey oldukları gerçeğini, ve değerlerinin bizim onları kullanma biçimimizden tamamen ayrı olarak var olduğu gerçeğini göz ardı etmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinden ne öğreniyoruz? Bizim burada, hayvanların orada olduğunu öğreniyoruz. Bizlerden bağımsız olarak bir varlıklarının olmadığını öğreniyoruz. Dünyamızın sınırsız olduğunu, onların dünyasının sınırlı ve kısıtlanmış olduğunu öğreniyoruz. Bizim onlardan daha zeki olduğumuzu, eğer böyle olmasaydı bizi kandırıp kaçabileceklerini öğreniyoruz-ya da belki kaçmak istemiyorlardır, kötü yiyecek ve kafes içindeki beton barınaklar onlar için özgürlükten daha önemlidir. Onlardan daha güçlü olduğumuzu, eğer güçlü olmasaydık onları esir edemeyeceğimizi öğreniyoruz. Teknolojik olarak daha güçlü olanın teknolojik anlamda güçsüz olandan daha fazla iktidarı olduğunu öğreniyoruz. Her birimizin, özel hayatlarımızda kendimizi ne kadar güçsüz hissedersek hissedelim, en güçlü bir filden ya da kutup ayısından daha güçlü olduğumuzu öğreniyoruz.

“Yaşam alanı”nın sadece el değmemiş ormanlar, ovalar, çöller, nehirler, dağlar ve denizler olmadığını, ölü ağaçların gövdeleri, kaya parçaları ve beton kafesler olduğunu öğreniyoruz. “Yaşam alanı”nın keskin, el değmez kenarları olduğunu öğreniyoruz: elektrikli duvar içerisindeki herşey ayının yaşam alanıyken elektrikli duvarın dışı ayının yaşam alanı değildir. Yaşam alanlarının zamanlar birbirine karışmadığını, kaynaşmadığını, akmadığını öğreniyoruz.

Bir yaratığı yaşam alanından uzaklaştırsanız bile gene de bir yaratığa sahip olabileceğinizi öğreniyoruz. Bir deniz aslanını bir havuzda gördüğümüzde hala bir deniz aslanı gördüğümüzü sanıyoruz. Ama görmüyoruz. Bir hayvanın ne ya da kim olduğunu tanımlama konusunda hayvanat bahçesi sahiplerine asla izin vermemeliyiz. Bir deniz aslanı yaşam alanının kendisidir. Kovaladığı balıkların okuludur o. Sudur. Okyanus üzerinde esen o soğuk rüzgardır. Uyuduğu kayalara çarpan dalgalardır, ve o kayadır da ayrıca. Aile üyeleri arasında durmadan devam eden o seslenişlerdir o, bu sohbet sürüp gider. Sonunda hayatına son veren o köpekbalığıdır. O bunların hepsidir.O, ağın kendisidir. Ancak bize göstermesine izin verirsek öğrenebileceğimiz, ve eğer o istemezse, yoksa onu kafese tıkarsak öğrenemeyeceğimiz arzularının kendisidir.

Aynı şeyi diğer yaratıklar için de diyebiliriz, demeliyiz, ister kutup porsuğu, ister gibon, fil ya da amerika papağanı olsun. Bütün hayatını yabanda yaşamış olan b ir arkadaşım var, bu arkadaşım bir keresinde bana bir kutup porsuğu gördüğü anı anlatmıştı. Ben şöyle diyebilirdim: “ee? Ne olmuş yani? Ben de hayvanat bahçesinde bir sürü gördüm. Gelinciklere benziyorlar.” Ama ben kutup porsuklarını yaban hayatta hiç görmedim, bu da hiçbir zaman bir kutup porsuğunu görmediğim anlamına geliyor.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların deri çuvallar içerisindeki et ve kemikler olduğunu öğretiyor. Kutup porsuklarını her defasında daha küçük kafeslere koyabilir ve sonunda kutup porsuğunun gerçek ebatlarında bir kafese onu tıkabilirsiniz, ve hayvanat bahçelerinin bize öğrettiğine göre o gene de bir kutup porsuğudur.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların makineler gibi olduğunu öğretiyor:yani ayrıştırılabilir, yerine başkası konulabilir, değiştirilebilir makine parçaları gibi. Bizlere bir hayat ağı olmadığını,ve bir kısmı yerinden çıkararak onu bir kutuya koyabileceğinizi ve hala daha o parçaya sahip olacağınızı öğretiyor. Ama bu tamamen yanlış. Bu kutup porsuğu nedir? Kimdir bu kutup porsuğu? Neye benziyor onun hayatı?

Hayvanat bahçeleri bize kesin olarak hayvanların hayatının yönetilmesi gerektiğini, bizler olmadan hayatta kalamayacaklarını öğretiyor. Onlar bize bağımlılar: öğretmenlerimiz değiller, komşularımız, eşitlerimiz, bizden daha iyi olanlarımız, arkadaşlarımız değiller. Onlar bize ait. Bizimler. Bizler beyaz adamın türler arası yükümlülüğünü kabul etmeli ve yüreklerimizdeki iyilik sebebiyle, tamamen iyi niyetlerle, onların hayatlarını kontrol etmeliyiz. Onları ”vahşi hayattan kurtarmalıyız”.

Şimdi sıra hayvanat bahçelerinin bize öğrettiği gerçek derse geldi, yani kaçınılmaz olan derse geldi sıra, her daim geçerli olan derse geldi, gerçekten önemli olan derse geldi sıra: yani insanları ve diğer hayvanları ayıran büyük bir kopmanın var olduğu gerçeğine.En geniş hendekten de daha geniş, en güçlü demir çubuktan daha güçlü, en ölümcül elektrikli çitten daha kesin. Biz buradayız. Onlar orada. Bizler özeliz. Bizler farklıyız.

İnsanların insan olmayan canlılardan üstün olduğu önkabulü hiç birşekilde desteklenemez. İnsanların diğer yaratıklardan daha zeki olduğunu gösteren hiçbir kanıt görmedim. Hem evcil hem vahşi hayvanlarla uzun süreli ve güzel ilişkilerim oldu, onların bana tanıma fırsatı verdikleri radikal anlamda farklı zekalarının -biçim farklılıkları söz konusu burada, farklı nitelikler değil- tadını çıkarma fırsatım oldu.

Benzer şekilde hayvanlar plan yapmadığı, anımsamadığı, kin tutmadığı, didişmediği, topluluklara sahip olmadığı, yas tutmadığı, zevk ve neşe hissetmediği, oyun oynamadığı, şaka yapmadığı, kendisine meydan okunmasından hoşlanmadığı, eğlenmediği, ahlaki tavırlarının olmadığı ve insana ait sanılan nice şeyi düşünüp hissetmediği şeklinde hiçbir kanıt görmedim. Gerçekten de saydığım bütün bu “insan” özelliklerini hayvanlarda gördüm.

Bir örnek: geçen gece köpeklerimden biri havlıyordu, uyandım.Ayağa kalkıp dışarı baktım. Dolunay vardı.Köpeğimden sessiz olmasını istedim. Homurdandı ve yere uzandı.Yatağıma döndüm. Köpeğim gene havlamaya başladı.Gene ayağa kalktım ve sessiz olmasını söyledim. Homurdandı, döndü durdu kendi etrafında ve sonra yerine uzandı. Yatağıma döndüm.Gene havlamaya başladı.Ayağa kalktım ve bu sefer ona bağırdım.Sesini kesti. Ertesi sabah ortada yoktu. O gün daha sonra annemin evine gittim. Oradaydı. Bana bakmadı bile. Normalde her yere benimle gider, ama eve geldiğimizde bu sefer inat etti. Ancak saatler sonra yüzüme baktı, o da birkaç kez ondan özür diledikten ve birkaç mama rüşvetinden sonra gerçekleşti.Yavaş yavaş beni affetti.

O gece köpeğimle beraber durmamamın mantıklı bir açıklaması yoktu: sabah erken saatte bir toplantım yoktu, ayrıca güzel bir geceydi. Nasıl oluyor da dolunayda benimle oynamak isteyen bir köpek karşısında klavyeyle yazı yazabildiği için bir insan daha zeki sayılabiliyor, anlamıyorum.

İnsanlar hayvanat bahçelerine gidiyorlar; çünkü vahşi hayvanlarla iletişim kurmaya ihtiyacımız var. Hayvanların bizlere hayatın karmaşıklığını hatırlatmasına, dünyanın sadece bizim için yaratılmadığını, kainatın merkezinde bizim yer almadığını hatırlatmasına ihtiyacımız var.

Çocukların bu ilişkiye yetişkinlerden daha fazla ihtiyacı var. Bir çok hayvanat bahçesinin çocuklar tarafından gürültüye boğulması bir raslantı değil, çocukların hayvanların anatomik özelliklerine ve isimlerine de ilgi duyduğu yok. Çocuklar hayvanat bahçelerine gitmek istiyorlar-buna ihtiyaç duyuyorlar- çünkü onlar vahşi hayvanların varlıklarıyla temas halinde olmaları gerektiğini içsel olarak hissediyorlar. Çocuklar hayvanlarla ilişki kuramamayı insan merkezli düşünce çemberinin kısırdöngüsünün içine atılan büyük bir adım olarak görüyorlar, bunu anlatamıyor ifade edemiyorlar ama anlıyorlar. Eğer ekolog Paul Shepard’ın söylediği gibi, “ doğa çocuk açısından sembolik anlamların yerleştirileceği somut bir merkezse ve o çocuk doğayı tecrübe etmiyorsa o zaman önce çocuk ve sonra yetişkin kişide çarpık bir anlam kavramı oluşacaktır.”

Ama hayvanat bahçesine giden bir çocuk gerçek hayvanlarla iletişim kurmuyor. Diğer bütün gösteriler gibi, diğer pornografi çeşitleri gibi, bir hayvanat bahçesi asla vaad ettiği şey konusunda tatmin duygusu sağlayamaz. Hayvanat bahçeleri, aynen pornografi gibi, hiyerarşi, tahakküm ve teslimiyet üzerine kurulu yüzeysel ilişkiler sunar. Hayvanat bahçeleri duygularından arınmış tüketicinin kendisine yöneltilen bakışlarla ilgili izni olabilen ya da olmayabilen bir diğer varlığı seyretmeye duyduğu arzuya dayanır.

Pornografik bir resim düşünün. Kadınlar para kazandkları ve bilinçli olarak pornografik resimler çektirdikleri durumlarda dahi bana bedenlerini burda ve şimdi görme izni vermemişlerdir- ya da vücutlarının görüntülerini -Eğer bir fotoğrafım varsa, ona sonsuza dek sahibim, kadın bana izin vermese de bu böyle. Bu durum ilişki kavramının tam tersi, ilişki içerisinde kadın kendini bana şimdi ve burada sunabilir, kendisinin ve benim arzuma bağlı olarak. İlişki içerisinde an’a dayalı olarak bir hediye olan şey pornografide benim metam haline dönüşür, onunla ne istersem yaparım.

Aynı şey hayvanat bahçeleri için de geçerli. Hayvanat bahçeleri çok gerçek, gerekli, yaratıcı, hayatı olumlayıcı ve hepsinden önemlisi ilişkiye yönelik bir tavır alır ve sonra da onu saptırır. Pornografi, cinsel ilişkiye yönelik ihtiyacı alıp bunu seyretmek ve seyreden şeklinde basitleştirir. Hayvanat bahçeleri yaban hayat ve hayvanlarla ilişki kurma şeklindeki yaratıcı bir ihtiyacı alıp onu betondan kafesler içerisinde duran şempanze ve ayılara birkaç dakika bakmak ya da oradan yürüyüp geçmek şeklinde bir “doğa tecrübesi”ne dönüştürür.

Hayvanları hayvanat bahçelerinde hapsetmekle hayvanlarla doğada iletişim haline geçmenin farkını sevişmekle tecavüz etmek arasındaki farka benzetebiliriz. Her iki durumda da birinci seçenekte ortaklaşalık söz konusudur; kurbanın özgürlüğünü kısıtlar; tacizcinin kurbana istediği gibi davranma hakkı olduğu şeklindeki iddiasını da destekler ve güçlendirir. Her iki durumda da hem kurbanın hem de suçu işleyenin ileride samimi ilişkiler geliştirmesini engeller. Tahakküm ve teslimiyetten oluşmuş bir halde birinini diğerini gerçekten ve isteyerek anlaması ihtimalini tamamen ortadan kaldırır.

Gerçek bir ilişki istekli katılımcıların diledikleri şeyi istedikleri zamanda, istedikleri şekilde vermelerini içeren bir çeşit danstır. Hem o anlık hem de geleceğe yönelik bir samimiyet ve yakınlık oluşturduğu gibi hem o ana yönelik hem de geleceğe yönelik anlamda hem kendini hem de ötekini anlama çabası içerir. Olaya katılanları büyütür, besler. Kim olduğumuz gerçeğine katkıda bulunur.

Yazımda yüzleştiğimiz sorunlara somut çözümler sunmam genelde. Bunun sebebi çoğu kez bu sorunların daha derin psikolojik ve algısal hataların semptomları olması, bu da bir problemi bu hatalara işaret etmeden çözmenin sadece var olan patolojinin kendini daha farklı bir şekilde gene ortaya koyması anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinin hayvanlarla gerçek ilişkiler kurabilme aracı olduğu paradosinin karşısında çocukların bu ilişkilere gerçek ihtiyaç duymasıyla alakalı kesin bir çözümüm var. Burada çözüm çocuğunuza doğayı keşfetmesi için izin vermenizdir. Elbette Yosemite’te arabadan çıkıp diğer turistlerle beraber zaman geçirmenizden bahsetmiyorum, şehir hayatının karmaşasını doğa temelli bir diğeriyle değiştirmenizden söz etmiyorum. Doğa içerisinde arabayla gitmenin dört yanınızın safari simülasyonu görüntüleriyle dolu olmasından bir farkı yok.

Doğada yürüyüş yapmanın da pek bir farkı yok. Gene bir turistsiniz sonuçta.Yosemite , Yellowstone, ve Grand Canyon harika yerler olabilir, orada yaşamadığınız sürece onlar sonuçta gene turistik olmaktan başka bir anlam taşımıyorlar. Oraya yuvam demediğiniz sürece.Orası sizin yuvanız olduğunu söylemediği sürece.

Evde kalmaktan söz etmiyorum.

Çocukken bayağı bir gezdim ve doğa sevgimi böyle kazandım; nasıl düşünmeli, isimlendirmeli ve kategorize etmeli öğrendim; ve böylece evimin duvarlarının ötesinde, pencerelerinin ötesinde, o doğa manzarasının ötesinde, sulama kanalının ötesinde gerçekten kim olduğumu keşfettim.Semenderden ve kaplumbağalardan öğrendiğimi, yaptığım gezilerden ya da yürüyüşlerden, doğa tarihi müzelerine ya da hayvanat bahçelerine yaptığım ziyaretlerden öğrenemedim. Benim öğretmenlerim karıncalardı, çekirgelerdi, çimlerdi; sulama kanalındaki yılanlar ve tatlısu istakozlarıydı. Dersler ve ilişkiler o kadar sıradışı değildi. Zaten mesele bu: biz sadece komşuyduk.

Sesinizi duyar gibi oluyorum, sanki pek inanmıyorsunuz ve şöyle soruyorsunuz: “ sadece dışarı çıkmak mı? amma can sıkıcı .”

İyi, diye cevap veriyorum. Sıkılmak iyi bir durum olabilir; ne yapmak istediğinizi henüz bulamadığınız anlamına gelir. Bu durumda sıkıntı yeni bir anlayışa doğru bir adım ya da yeni bir eyleme yönelik bir adım olabilir, tabii hemen caymamak gibi bir koşulla doğru olabilir bu. Eğer sıkılıyorsanız ve bu histen hoşlanmıyorsanız, bir müddet sonra ne yapmak istediğinizi bulacaksınız demektir. Ya da bir şey ya da birisi sizi bulacaktır. Aslında, sıkıntı ve özgürlüğün yaratıcılık anlamına geldiğini söylemek pek ileri gitmek de sayılmaz hani.

Sıkıntı ayrıca biraz yavaşlamamıza da yardımcı olabilir. Hayvanat bahçelerinden, doğa programlarından, televizyondan ya da bu kültürün hızından kaynaklı olarak emir üzere olan olaylara alışığız. Bir e-posta gönderiyorum ve birkaç saniye sonra Bangkok’a varmasını bekliyorum. Televizyonu açıyorum ve birkaç saniye içerisinde bir film izleyebiliyorum. Ama yılanlar ve örümcekler kendi zamanlarında yaşıyorlar, daha yavaş bir zaman içerisinde yaşıyorlar. Eğer bir doğa programında bir örümcek görürseniz, ekranda kaldığı sürenin sonunda birşeyi-birisini öldürecek demektir. Ama şu anda duvarımdaki örümceğe bakıyorum, saatlerce duruyorlar, bazen günlerce oldukları yerde duruyorlar. Neyi tecrübe ettiklerini sık sık merak ederim. Büyük olasılıkla hiçbir zaman bunu öğrenemeyeceğim. Eğer benimle iletişime geçmezlerse hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ve bunu yapsalar bile dikkat etmedikçe algılayamayacağım, dillerini biraz olsun öğrenmedikçe algılayamayacağım. İşte esas mesele bu.

Sinekkuşları ve atlıkarınca böcekleri de farklı zamanlarda yaşıyorlar; daima hareket ediyorlar, birşeyler yapıyorlar. Daima nefes nefeseler, belki de sadece onları izliyor olmak bile nefesimi kesiyor. Peki sinekkuşları başımın üzerinde cıvıl cıvıl seslerle dönüp dolaşırken neyi kavrıyorl? Atlıkarınca böcekleri dans ederken neyin ruhunu çağırıyor? Örümceklerle olan neyse burada da söz konusu olan o, yani aynı can alıcı noktadan söz ediyorum.

Çocukların bildiği gibi, can sıkıntısının bir manası yok. Bir keresinde, çocukken anneme sıkıldığımı söyleyince o da bana “iyi. Neden lavabodaki tabakları yıkamıyorsun? Onun ardından da bahçede otları kesersin, ardından da…”demişti. İşe yaradı. Bir daha can sıkıntısından şikayetçi olmadım.

Şimdi gene sesinizi duyuyorum. Bu sefer şöyle diyorsunuz: “Senin için iyi olmuş Köy Çocuğu, ama bizim gibi şehirlerde yaşayanlarla bunun alakası ne?”

Bu sorunun cevabını 101 nolu otobanla McDonald’s’ın park alanı arasındaki çimlerde otururken düşündüm. İlginç olarak gördüğüm tek şey duvarda bir çember içine çizilmiş A harfiydi (Anarşinin A’sı).Ama ardından kenarda köşede büyümeye çalışan minici bir kırmızı çiçek gördüm, ayrıca bahara hazırlanan dieğr bitkiler de oradaydı. Hiç hayvan yoktu ama. Ansızın bir yaban arısı otların arasından yükseldi, uçmaya başladı, iki üç kez otların etrafında dönü ve McDonald’s’ın üzerinden uçarak uzaklaştı. İçerde bir şey tıkladı sanki, ve o zaman diğer hayvanları görmeye ve işitmeye başladım: örümcekler çimlerin arasında avlarını bekliyordu; kuzgunlar otobandan geçen kamyonların üzerinde bağırışıyordu; serçeler arabaların altlarında hoplayarak geziniyordu.

Hayat her yerde. Şehirlerde bile hala daha yaban ve özgür hayvanlarla karşılaşabiliyoruz, onlar bizler her canlının köle olmadığını hatırlatıyor. Parklar var; dar sokaklar var, boş araziler var, nehirler, dereler ve küçük göller var, kuşlar var, böcekler var. Bu kültür toprağı o kadar kirletti ve toprağa o kadar zarar verdi ki el değmemiş yerleri kutsal ve kirletilmiş yerlerin de kurban etme bölgeleri olarak düşünmek son derece kolay. Ama işin gerçeği şu ki aslında her yer kutsaldır. Asfaltın altına baktığımızda hayatın hala orada olduğunu, onu hatırlamamızı beklediğini görüyoruz; eğer hatırlama konusunda başarısız olursak o zaman bizim yok olup gitmemizi beklediğini görüyoruz. Her iki durumda da en çorak yerlerde dahi hayatın direndiğini görüyoruz.

“Ama” dediğinizi duyuyorum, “ serçeler ve yabanarıları çok can sıkıcı. Benim çocuğum heyecan verici hayvanlar istiyor”.

Ben betondan kafeslerde dolaşan bir ayıya bakmanın nasıl olup da uçan vahşi hayvanlardan, zıplayan, sürünen, yaban hayvanlar ne yaparsa onu yapan hayvanlardan daha heyecan verici olduğunu anlamıyorum. Evdeki hayvanlar neden daha değersiz? Diğerleri uzaklardan geldiği için mi? Yoksa evdeki hayvanlarımız kafeslerde olmadığı , yani bizim kontrolümüz altında olmadığı için mi?

Eğer çocuklarınız daha büyük hayvanlar görmek istiyorsa, o zaman büyük hayvanların size yakın yerlerde yaşayacağı türden bir bölgede yaşamanız gerekiyor. Çocukken bir çok deliğin kenarında oturur ve yılanların dışarı çıkmasını, böylece onları görebilmeyi isterdim; ama yılanlar bunu nadiren yapardı. Onları yürürken, bir şeyler okurken veya vaşka birisini izlerken raslantıyla görürdüm. Sonunda kendisine bakılmasını istemeyen birisine bakmanın hoş bir şey olmadığını öğrendim.

Saklanıyorlar diye hayvanları kim suçlayabilir? Giysileri olan büyük maymunlar şu anda Homo supremus maximus olmayan diğerlerine pek fena davranıyor. Eğer giysileri olan büyük bir maymun olmasaydım, ben de saklanırdım. Ama kendi tecrübelerime bakarak eğer yeterince oturur ve nazikçe isterseniz ve diğerlerine faydalı olacak şekilde çabalarsanız onların varoluşlarının izlerini görebilirsiniz. Kızılağaç fidanlarını kemiren dağ kunduzları gibi gizli gizli olabilir; ya da yaprakların arasında duran bir tilki gibi açıkça da olabilir, ya da bir şahinden geri kalan bir ardıç kuşu gagası ya da tüyleri gibi.Veya kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkabilir, cam kapınıza kıçını dayamış büyük bir ayı gibi.

Ama oradadır işte.

Önemli olan şey, yaşadığınız yere bakmak. Hayır, yaşadığınız yerde yaşamaktan söz ediyorum. Bir şekilde hayatınızı sonsuza dek değiştirecek türden egzotik bir hayvanlar karşılaşmak uğruna, ya da can sıkıntısını bir süreliğine başımızdan atmak uğruna dünyayı araştırmayı bırakmaktan- “kutu içerisine sığdırılmış dünya” şeklindeki hayvanat bahçesi yaklaşımını da buna katıyorum- söz ediyorum. Burada önemli olan şey zaten evinizi paylaştığınız yaratıklara saygısızlık etmeyi , onları görmezden gelmeyi ve onlara egzotik hayvanlar olmadığı için önemsiz muamelesi yapmayı bırakmak

.

Yıllar önce Kızılderili bir ruhsal liderin etrafında çember yapmış oturan şarkı söyleyip tamtam çalan çevrecilerle alakalı bir hikaye duydum. Çevrecilerden birisi şöyle dua etmiş “lütfen benekli baykuşu, su samurunu ve aladoğanı kurtar”.

Kızılderili ayağa kalmış ve “ Ne yapıyorsun arkadaşım?” diye fısıldamış.

Çevreci “Hayvanlar için dua ediyorum” diye cevap vermiş.

“Hayvanlar için dua etme. Hayvanlara dua et.” demiş Kızılderili, sonra durmuş ve şöyle devam etmiş, “ Çok kibirlisiniz. Onlardan daha büyük olduğunuzu sanıyorsunuz, değil mi? Kızılağaçlar için dua etme. Kızılağaç kadar cesur olabilmek için dua et.Kızılağaca ne istediğini sor”.

İncil’de söylendiği gibi, “iste ve o sana verilecektir.”.

Pandalara ne istediklerini sorun. Size söyleyecekler. Esas mesele şu: siz bunu yapmaya istekli misiniz?

Yazıma ara verip küçük göle kadar yürüyorum ve bu sefer değişik birşeyin farkına varıyorum. Duruyorum, sonra yeniden bakıyorum. Ardından onu görüyorum, büyük bir mavi akbalıkçıl uzaklarda uçmaya hazırlanıyor. Başı yukarı kalkmış, göğsü çıkık, güneşe kilitlenmiş. Kanatları yarı açık, ve ayakta duruyor, uçmak için ısınıyor. Bir an ona bakıyorum, ve ardından yavaşça geri çekiliyorum, onu şaşırtmak istemiyorum.

Gülümsüyorum ve yumuşak bir sesle şunu soruyorum: “ Sen kimsin? Ne istiyorsun?”

Şu anda bir büyük boz ayı hayvanat bahçesindeki kafesinde yürüyor.. Bir fil saatler boyu sağa sola sallanıyor, betona zincirlenmiş durumda. Bir kurt elektrikli çitlerin arkasında sağa sola sıçrıyor. Bir zürafa kendini kurtaramayacağı kadar küçük bir hücrenin içerisinde duruyor.

Belki bu hayvanların bazıları bir zamanlar bir esir olmamanın nasıl bir şey olduğunu hala hatırlıyordur. Belki bazıları hayvanat bahçelerinde doğmuştur ve koşmanın, özgür olmanın, bir aile içerisinde yaşamanın, bir topluluğa dahil olmanın, bir toprağa ait olmanın nasıl bir şey olduğuna dair ilk elden bir bilgisi yoktur. Onlar bunu ailelerinin kendilerine anlattığı kadarıyla biliyordur, onlar da bunu kendi ailelerinden öğrenmiştir, onlar da kendi aileleri öldürülmeden önce akıllarında kalan o belirsiz anılardan hatırlıyordur. Veya belki onlar – çoğumuz gibi- herşeyi unutmuştur. Belki onlar için, çoğumuz için olduğu gibi, bu kabus bildikleri yegane gerçeklik haline gelmiştir.

Onların gerçekten tutsak olmak gibi bir bahaneleri var. Bizim yok ama. Kendi hayvanat bahçelerimizden çıkıp gidebiliriz, hayvanlardan ayrı ve üstün olduğumuza dair kendi kendimize yarattığımız bu efsaneden, diğer herkesi içine çektiğimiz bu kabustan çıkıp gidebiliriz. Eğer bu korkunç rüya ölümden başka bir sonla bitecekse,- kurbanları ve bu gezegen için- uyanmak artık bize kalmış.

Bu kelimeleri yazdıktan sonra başımı çeviriyorum, pencereden dışarı, güneş ışığına bakıyorum.Hiç rüzgar yok. Kızılağaç dallarının parlak yeşil uçları hareketsiz. Çok güzel. Ve sonra onu görüyorum: parlak yeşil dallar hareket eden bir akbalıkçılın gölgesi. Gölge bir an orada duruyor, ve ardından gözden kayboluyor.

Çeviri:CemC, Kaynak: http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com

February 16, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Greenpeace Changes It’s History to Deny Captain Paul Watson as Co-Founder

Greenpeace Attempts to Make Captain Paul Watson “Disappear”

Greenpeace Meets George Orwell: Greenpeace Rewrites History

Commentary by Captain Paul Watson, Greenpeace Co-Founder

PW_Greenpeace_1976_Paul_Watson_and_Bob_Hunter_blocking_ship

  

Caption before:
Greenpeace co-founders Paul Watson and Robert Hunter blockade the sealing ship, Arctic Endeavor, Labrador 1976

New revised caption:
Greenpeace founder Bob Hunter and early activist Paul Watson protest the Canadian seal hunt.
Greenpeace co-founders Paul Watson and 
Robert Hunter blockade the sealing ship, 
Arctic Endeavor, Labrador 1976

Greenpeace Attempts to Make Captain Paul Watson “Disappear”

Greenpeace has become very angry with Sea Shepherd and myself because of Sea Shepherd interventions against illegal  Japanese whaling in the Southern Ocean and illegal tuna fishing in the Mediterranean and because of criticisms of Greenpeace ineffectiveness. In fact, Greenpeace has become so angry that it has now posted on its website that I am no longer to be regarded as a co-founder of Greenpeace. They now classify me simply “as an early member.”
This means that a bunch of people who were not around at the time, and many of whom had not even been born, have decided to rewrite Greenpeace history. As a result, the Greenpeace website has officially removed me from the list of Greenpeace founders.

Greenpeace has torn a page out of the old Russian Bolshevik manual on media relations and has chosen to simply re-write its own history. I imagine I will be deleted from early photographs next.

You would think that if I were not a founder, they would simply sue me for saying that I am, but the problem with that course of action is that the truth would be my defense, and the evidence would shrivel their revisionism on the vine.

It is really very amusing. Apparently, I have become such a threat to the bureaucrats in charge of what has become one of the world’s largest feel-good organizations that they felt motivated to deny my role as a founder of the organization that now pays their salaries. 

They did this once before in the Netherlands in 1997 when I was temporarily jailed for my role in sinking a Norwegian whaling ship. However at that time, my fellow Greenpeace co-founder, friend, and first Greenpeace President, Robert Hunter, came to Amsterdam to hold a media conference to defend my position as a legitimate co-founder of Greenpeace.

Bob Hunter passed away in 2005, so he can’t do anything to counter their revised revisionist statements a second time. Other co-founders like Ben Metcalfe, Irving Stowe, Dr. Lyle Thurston, and Captain John Cormack also have died since. But Bobbi Hunter, Rod Marining, David Garrick, Paul Spong, Rex Weyler and even Patrick Moore are alive, and Greenpeace has not quoted one of them as saying I am not a Greenpeace co-founder, nor has it produced a single document to back up its accusation. The best history of Greenpeace ever written, entitled Greenpeace by Rex Wyler, and of course Bob Hunter’s legendary book Rainbow Warriors both attest to my role as a co-founder.

Below is the statement on the Greenpeace web site concerning my newly revised history. I have elected to make comments on their statements so as to correct the record. Initially, I ignored this, but too many comments have been made in the media citing this page as “evidence” that I am not a Greenpeace co-founder. I thus have no choice but to defend my position on this.

However to really get to the bottom of this, I am personally offering 25,000 Euros to any person, Greenpeace member, journalist, or lay person who can provide the proof to back up this ridiculous revisionism by Greenpeace. If anyone can prove that I am not a founding Greenpeace member, than I shall pay 25,000 Euros from my own pocket.

Not that I have anything to worry about, since the proof to back up this absurd accusation from Greenpeace does not exist, but for those who doubt and wish to back up their doubts with evidence, the reward is on the table.

So here are my remarks in response to this drivel on the Greenpeace website.

divider

Greenpeace: Paul Watson, Sea Shepherd and Greenpeace: some facts.

Paul Watson: Stating that something is a fact does not necessarily mean it is a fact.

Greenpeace: Paul Watson is the founder of the Sea Shepherd Conservation Society and an early member of Greenpeace. Over the last few years, Paul has become extremely critical of Greenpeace in the press and at his website. The information below is provided as a service to our supporters to get a few facts out on the table about Paul’s history with Greenpeace and the nature of our disagreements.

Paul Watson became active with Greenpeace in 1971 as a member of our second expedition against nuclear weapons testing in Amchitka, and went on to participate in actions against whaling and the killing of harp seals. He was an influential early member but not, as he sometimes claims, a founder.

Paul Watson: I was on the list for the 1st crew on the first ship, but was assigned to the Greenpeace Too. It was the Greenpeace Too that was on site when the test occurred. In 1972, we changed the name of the Don’t Make a Wave Committee to the Greenpeace Foundation. I was one of the original directors of the Greenpeace Foundation from the very day of this incorporation.

I became active in October 1969 when I attended the first protest against nuclear testing at Amchitka organized by the Sierra Club and the Quakers. I was a member of the Sierra Club at the time. This protest led to the first meetings and subsequent meetings of the Don’t Make a Wave Committee at the Unitarian Church at 49th and Oak Street in Vancouver.  It was in 1970 when we launched the idea to take a ship to the test site in the Aleutians. We worked throughout 1970 and 1971 to raise funds for this campaign. We held a concert with Joni Mitchell, James Taylor, and Phil Ochs to raise the money to charter the first boat. I hosted Phil Ochs at my house.

At one of the early meetings, someone left the meeting and flashed a V peace sign and said “peace”. Bill Darnell responded and said “make that a green peace.” Robert Hunter flashed on that as the name for the boat and thus the boat Greenpeace and the Greenpeace Too came before the organization named Greenpeace.

I was the youngest member of the Don’t Make a Wave Committee in 1970 and participated as a crew-member on the first Greenpeace campaign to oppose nuclear testing at Amchitka. Greenpeace states that it was the second expedition, but both the Greenpeace and the Greenpeace Too were part of the same expedition. I was on theGreenpeace Too, the ship that was in the Aleutians when the bomb went off. The first ship had already returned. When Greenpeace was officially registered as the Greenpeace Foundation in 1972, I was one of the signatory founding directors. I was also one of the eight people who established Greenpeace International in 1979. In 1972, Robert Hunter’s membership number was # 000, Roberta Hunter’s membership was #001, and mine was  #007. I’ve still got the card. I was in fact the youngest founding member of Greenpeace. I was 18 when I attended the demonstration at the border in 1969 and 20 when we sailed to oppose the bomb in 1971. I do find it amusing that some of the Greenpeacers today who accuse me of not being a founder of the organization were not even born at the time.

I like how they go on to say that I participated in the actions against whaling and the killing of harp seals when in fact Robert Hunter, Paul Spong, and I initiated the anti-whaling campaign, and I personally initiated the anti-sealing campaign along with David Garrick. I was first officer on the 1st and 2nd Greenpeace campaigns to protect whales in 1975 and 1976, and I was the expedition leader for the seal campaigns of 1976 and 1977.

In September 1979, I was one of the eight signatory founders of Greenpeace International. Interesting, since this was two years after Greenpeace claims I was dismissed from the organization for advocating “violent” tactics.

A little more background on the first Greenpeace voyages:

The voyage of the Greenpeace Too, the ship that I was on, was not a 2nd expedition. It was part of the 1st expedition. The Phyllis Cormack took a crew of 13 to the Aleutians. After a month, they returned, and they were relieved by the 35 crew on the Greenpeace Too. I was one of the crew. It was our ship that was on site when the underground bomb was detonated. In fact, Rod Marining, Chris Bergthorson, and myself were the only co-founders near Amchitka that day. Although I was active with the Don’t Make a Wave Committee in 1969, Greenpeace now claims I was active in Greenpeace in 1971. This was the year of the first voyage of which I was an active crewmember, but Greenpeace did not actually exist until 1972 when the name Don’t Make a Wave Committee was changed to the Greenpeace Foundation.

Greenpeace: He was expelled from the leadership of Greenpeace in 1977 by a vote of 11 to one (only Watson himself voted against it).

Paul Watson: I was in fact never expelled from Greenpeace. I was voted off the Board of Directors in a motion tabled by Patrick Moore who opposed my aggressive opposition to baby seal killers. The underlying reason for this was I was a threat to his taking over the leadership of Greenpeace from Bob Hunter. I was free to continue to work with Greenpeace, but I chose not to. I was indeed voted off the Greenpeace Board, but I resigned voluntarily from Greenpeace.  Greenpeace states this above when they say I was expelled from the leadership (meaning the Board). They do not say that I was expelled from Greenpeace. In fact, I remain a lifetime member of Greenpeace, unless they have now revoked my lifetime membership.

Greenpeace: Bob Hunter (one of Greenpeace’s early leaders, after whom a Sea Shepherd vessel was named) described the event in his book, the Greenpeace Chronicles:

“No one doubted his [Watson's] courage for a moment. He was a great warrior brother. Yet in terms of the Greenpeace gestalt, he seemed possessed by too powerful a drive, too unrelenting a desire to push himself front and center, shouldering everyone else aside He had consistently gone around to other officees, acting out the role of mutineer. Everywhere he went, he created divisiveness We all felt we’d got trapped iin a web no one wanted to see develop, yet now that it had, there was nothing to do but bring down the axe, even if it meant bringing it down on the neck of our brother.”

Paul Watson: Bob did indeed write those words, and later he left Greenpeace to sail with me on my ships, and he wrote many positive things about Sea Shepherd and myself in books like Red Blood and in his columns. He was a lifelong friend and comrade, and he and his wife Bobbi put up their house as collateral to help me finance the purchase of the Sea Shepherd II. But it should be noted that Bob used the term “brother” in that excerpt from the book. Why? Because I was not just anyone. I was an original co-founder and original crewmember. That was why Bob said it was a tough decision. The reason I was rebelling was because Patrick Moore had seized control of Greenpeace and that disturbed me. My concerns were realized years later. Patrick now works as a lobbyist and public relations flak for the logging industry, the mining industry, the salmon farmers, the chlorine industry, and President George Bush appointed him to promote the nuclear industry.

Robert Hunter did not write this in a book entitled Greenpeace Chronicles. He wrote it in a book entitled Warriors of the Rainbow. It is interesting that later, Robert Hunter told me that I was right in going the direction that I did, and he became a Sea Shepherd activist and crewmember sailing with us on numerous occasions between 1988 and 2001. Bob and Bobbi Hunter even lent me funds to help purchase the first Sea Shepherd vessel. Bob later told me and wrote in his books that it was a positive thing that I had left Greenpeace to pursue a different path. Greenpeace never named a ship after Robert Hunter, but Sea Shepherd did.

Greenpeace describes Robert Hunter as one of Greenpeace’s “early leaders”. This certainly diminishes Bob Hunter’s incredible contributions to Greenpeace. The fact is that Robert Hunter is “the” founding father of Greenpeace. If not for Robert Hunter, Greenpeace would have expired as an organization in 1974. It was Hunter’s vision, drive, and determination that placed Greenpeace in the position to become a worldwide force to defend the environment.

Most of these people re-writing the Greenpeace history today never met Robert Hunter or myself and have no first-hand knowledge of the early days of Greenpeace.

A more accurate history of Greenpeace can be found in the book Greenpeace by Rex Wyler, who first served with Greenpeace on the 1975 campaign to protect the whales alongside Robert Hunter and myself.

Greenpeace: Confusion: Greenpeace and Sea Shepherd

Watson founded his own group, Sea Shepherd, in 1977.

  • in 1986, Sea Shepherd carried out an action against the Icelandic whaling station in Hvalfjoerdur and sank two Icelandic whaling vessels in Reykjavik harbor by opening their sea valves;[1]
  • in December 1992, Sea Shepherd sank the vessel Nybroena in port;[2]
  • Sea Shepherd claimed to have sank the Taiwanese drift net ship Jiang Hai in port in Taiwan and to have rammed and disabled four other Asian drift net ships;[3]
  • a Canadian court ordered Watson and his former ship, the Cleveland Armory, to pay a total of $35,000 for ramming a Cuban fishing vessel off the coast of Newfoundland in June 1993;[4]
  • in January 1994 the group severely damaged the whaling ship Senet in the Norwegian port of Gressvik.[5]

Each of the whaling ships noted above was refloated and refitted for continued whaling.

Captain Paul Watson: Greenpeace only touched on a few of our actions but seems to give the impression they were of little consequence. Saying that the ships were damaged and then refloated is not exactly true. The two Icelandic whaling ships were refloated but never used again because all the equipment and electronics were destroyed. That hit cost the Icelanders $10 million and shut them down for a decade. Greenpeace did not mention the whaler Sierraor the two Spanish whalers sunk in 1981. All three of them never whaled again. Nor did the whaler Astrid or the South African whalers Susan and Theresa. They are incorrect on the fine. Sea Shepherd never paid a fine for ramming a Cuban trawler, and in fact, the court ruled that the trawler was not rammed at all – there was no evidence of any contact. The Norwegian whalers were repaired and refloated and the result was a 3000% increase on marine insurance premiums. Our campaigns to destroy illegal whalers have been very successful and very costly to the whalers.

Greenpeace: In a 2008 article in the New Yorker, Watson claims that Sea Shepherd has sunk ten ships since its founding, but the author of the article notes, with some skepticism, that she was unable to verify that number.

Captain Paul Watson: It’s hard to verify covert actions, but no one else claimed the sinkings. Sea Shepherd did. So if not us, then who? Greenpeace seems to want to condemn us for sinking whaling ships and also for not sinking whaling ships. The article was written by a man, not a woman as Greenpeace states above.

Greenpeace: Paul Watson’s and Sea Shepherd’s actions have sometimes been wrongly attributed to Greenpeace, often in an attempt by others to damage Greenpeace’s reputation for non-violence.

Captain Paul Watson: It concerns me that Greenpeace gets credit for our actions, but it may have something to do with Greenpeace running ads to coincide with our actions or immediately following our actions so as to capitalize on the publicity. I don’t see how being accused of stopping a whaling activity can damage the reputation of an organization that claims to defend whales. 

Greenpeace: Greenpeace has never sunk a whaling ship.

Captain Paul Watson: No indeed they have not. Greenpeace takes pictures and videos of whales dying, and Greenpeace has failed to save a single whale. Sea Shepherd saved 528 whales in 2010, 305 whales in 2009, some 500 in 2008, another 500 in 2007, and 83 in 2006. We also ended the careers of numerous whaling ships saving many thousands of whales. Sea Shepherd proudly claims credit for sinking whaling ships, and we are also proud of the fact that we have never injured a single person.

Greenpeace: Some anti-environmentalists try to use the fact that an extreme minority in the environmental movement resorts to force and sabotage to brand the movement as a whole as “terrorist.” One such attempt has been specifically condemned by a Norwegian court.

Captain Paul Watson: The Sea Shepherd Conservation Society is not a terrorist organization, and we have never been convicted of a single felony (unlike Greenpeace), and we have never had anyone seriously injured (unlike Greenpeace), and we have shut down numerous illegal whaling, sealing, and fishing operations (unlike Greenpeace).  Sea Shepherd does not break laws, we enforce them. Greenpeace has had numerous felony convictions; Sea Shepherd has had none.

Greenpeace: In 1991, we had an agreement with Sea Shepherd that we would refrain from public criticism of one another. Today, many of Sea Shepherd’s fundraising communications and Paul Watson’s public communications are filled with attacks on Greenpeace, our methods, our activists, and our supporters. They are often peppered with inaccuracies and outright untruths. Paul Watson is still fighting a one-sided battle that was over for Greenpeace in 1977.

Captain Paul Watson: I am not aware of any such agreement, but I think it would be a good idea. What Greenpeace describes as attacks by Sea Shepherd are in fact our response to their accusations against us. I do not take accusations of terrorism lightly, and I do not agree that they should raise money to send ships to Antarctica when they do not do so. In my book, that is stealing money from the public. I have written to Greenpeace every year asking for an agreement that will allow us to cooperate with each other, and every year Greenpeace has rejected my offer. 

Greenpeace: In most cases, we simply don’t respond to Paul Watson’s criticism. While we don’t agree with Sea Shepherd’s methods, we also know that stories of divisiveness within the ranks of environmental groups distract from the real issues which unite us, and we prefer that when the media writes about whaling, they write about the real issues. Although Paul Watson is a vehement anti-whaling activist, he regularly lends his support to attacks on Greenpeace — some of them organized by the whalers themselves. [8]

Captain Paul Watson: Sea Shepherd has never participated in any campaign against Greenpeace organized by the whaling industry. This is a viciously false and misleading statement. What we have been critical of Greenpeace for is accusing us of violence, accusing us of being terrorists, and claiming credit for things that Sea Shepherd has accomplished. We also criticise Greenpeace for collecting money on issues they do not campaign against.

Greenpeace: Our commitment to non-violence: why we don’t cooperate?

Paul Watson has made many public requests for Greenpeace to reveal the location of the whaling fleet or otherwise cooperate with Sea Shepherd in the Southern Ocean when the ships of both organizations have been there simultaneously.

Captain Paul Watson: We have always given Greenpeace the coordinates of the whaling fleets once we have found them. They have never returned the favour. It’s all academic now, because they no longer even send ships to intervene against whaling operations.

Greenpeace: We passionately want to stop whaling, and will do so peacefully. That’s why we won’t help Sea Shepherd. Greenpeace is committed to non-violence and we’ll never, ever, change that; not for anything. If we helped Sea Shepherd to find the whaling fleet we’d be responsible for anything they did having got that information, and history shows that they’ve used violence in the past, in the most dangerous seas on Earth. For us, non-violence is a non-negotiable, precious principle. Greenpeace will continue to act to defend the whales, but will never attack or endanger the whalers. 

Captain Paul Watson: Sea Shepherd has never employed violence. We have never injured anyone ever. We have never committed or been conviccted of a felony ever. Dr. Martin Luthor King once saaid that violence cannot be committed against a non-sentient object. We have the support of the Dalai Lama. Greenpeace has worked with Earth First, a group that engages in sabotage of industrial equipment. Greenpeacers have committed and been convicted of felonies. Greenpeace has had crewmembers killed and injured. Sea Shepherd has not. Greenpeace defends the stealing of property from the mail. In fact, Greenpeace justifies its action and condemns ours, not on the basis of tactics, but on the basis of politics. By refusing to assist us on occasion, Greenpeace was responsible for the deaths of whales we could have saved, because whereas Greenpeace takes pictures, Sea Shepherd intervenes to protect lives.

Greenpeace: We differ with Paul Watson on what constitutes violence. He states that nobody has ever been harmed by a Sea Shepherd action. But the test of non-violence is the nature of your action, not whether harm results or not. There are many acts of violence — for example, holding a gun to someone’s head — which result in no harm. That doesn’t change their nature. We believe that throwing butryic acid at the whalers, dropping cables to foul their props, and threatening to ram them in the freezing waters of the Antarctic constitutes violence because of the potential consequences. The fact that the consequences have not been realized is irrelevant.

Captain Paul Watson: After three decades of operations, we have proven our expertise in getting results without causing injuries or committing felonies. The test of non-violence is consequences, and Sea Shepherd has exercised extreme caution to save lives without causing injury. We practise non-violence in the spirit of Hayagriva, the Buddhist idea of aggressive non-violence or the exercise of compassionate wrath. In others words, intimidation without injury for the purpose of achieving enlightenment. The Dalai Lama is a Sea Shepherd supporter, and I don’t think he would be supporting us if we were a violent organization as Greenpeace constantly accuses us of being. By the above logic, Greenpeace, I repeat, is also guilty of violence, because by constantly accusing Sea Shepherd of being violent, they are providing justification to the whalers to respond violently against us.

Greenpeace: In addition to being morally wrong, we believe the use of violence in protection of whales to be a tactical error. If there’s one way to harden Japanese public opinion and ensure whaling continues, it’s to use violent tactics against their fleet. It’s wrong because it puts human lives at risk, and it’s wrong because it makes the whalers stronger in Japan.

Captain Paul Watson: These modern Greenpeace bureaucrats are stating here that all the original Greenpeace co-founders who have served with Sea Shepherd are morally wrong. In other words, the men and women who created Greenpeace are being judged as morally wrong by upstarts who are being paid to work for Greenpeace today. None of these people were there to construct the foundation of the organization that now pays them their comfortable wages. I never worked for money for Greenpeace a day in my life. I was a volunteer, and my lifetime membership number is 007. I am the 8th founding member of Greenpeace, because Bob Hunter was 000 and Bobbi Hunter is 001. The bottom line is that Sea Shepherd is speaking the language the Japanese whalers understand economics. We have negated their proffits for seven years and that will end whaling  – not the hanging of banners and the stealing of whale meat from the Japanese mail.

Greenpeace: We work with many other groups whose methods differ from ours, and we know the power of cooperation among groups with a common objective but diverse ways of working. For decades, we have had productive working relationships with the Worldwide Fund for Nature, Friends of the Earth, International Fund for Animal Welfare, Sierra Club, Environmental Investigative Agency, and a host of other groups dedicated to whale conservation. We would only be willing to cooperate with Sea Shepherd under the condition that it would not facilitate endangering human life.

Captain Paul Watson: They neglected to mention they have worked with Earth First, an organization that has undertaken industrial sabotage. Sea Shepherd has never endangered any person’s life. Greenpeace has had crewmembers killed and injured.

Greenpeace: To give one example, in 2005/2006, Sea Shepherd attempted to snarl the propeller of the Nisshin Maru with a rope and cable, as reported on their own website:

Two of our three zodiacs were equipped with devices we had made to foul their propeller; basically two buoys connected with steel cable and rope that we would place in front of their ship in hopes that the Maru would run it over, it would pass underneath their hull and into their propeller at the stern of their ship causing their ship to slow down dramatically or be stopped completely. The Maru was running at full speed away from the Farley. Both zodiacs deployed their devices repeatedly. None seemed to work against the goliath Nisshin Maru ship…

Running out of options and having lost both of our propeller fouling devices, all hope seemed lost of slowing the Maru…

Disabling a ship at sea in the Antarctic, regardless of how much one may object to its activities, is not only a callous act of disregard for human life — it’s courting an environmental disaster in one of the most fragile environments in the world.

Captain Paul Watson: We use intimidation because we know that prop foulers will not cause permanent damage to the ships, but it will slow them down enough to not be able to hunt whales. We are aware that the Japanese vessels have cutting blades on their props.

Greenpeace: Such tactics are not only dangerous to the whalers, they are dangerous to the cause of stopping Japanese whaling. Our political analysis is unequivocal: if Japanese whaling is to be stopped, it will be stopped by a domestic decision within the Japanese government to do so. That’s why we have invested heavily in a Greenpeace office in Japan and efforts to speak directly to the Japanese public — 70 percent of whom are unaware that whaling takes place in the Southern Ocean at all. A majority of those who are aware of the whaling program, oppose it. Support for whaling in Japan has been steadily falling for the last decade. Consumption of whale meat is in decline, the cost of the program to taxpayers is being questioned by the business community, and the political costs of the program have created opposition in the Foreign Affairs department in Japan. All of this progress could be undone by a nationalist backlash. By making it easy to paint anti-whaling forces as dangerous, piratical terrorists, Sea Shepherd could undermine the forces within Japan which could actually bring whaling to an end.
A few facts

Captain Paul Watson: Because of our dramatic campaigns in the Southern Ocean, the Japanese people are now very much aware of the activities of their illegal whaling fleet in the Southern Ocean. That is education, and we have an international television show to get our message across. Convincing the Japanese public to oppose whaling will not be guaranteed to change anything. The majority of Canadians are opposed to the annual commercial seal slaughter, yet the seal hunt continues to be subsidized by the Canadian government. Greenpeace has made very little progress with their public education programs, including programs where Greenpeacers publicly ate whale meat to demonstrate they were respectful of Japanese culture.

Greenpeace: We’ve got fairly thick skins here at Greenpeace. When you challenge powerful forces, you need to be ready to put up with accusations of ulterior motives and hidden agendas. What’s unfortunate is when we have to spend time countering friendly fire — attacks by an organization that shares the same goals as we do. We don’t mind robust disagreements, but we do object to falsehoods. 

Captain Paul Watson: Sea Shepherd does not share the same goals with Greenpeace. We are dedicated to ending whaling. Greenpeace is not. Greenpeace supported the recent compromise that would have allowed legal whaling by Japan. Greenpeace does not support ending the commercial seal hunt in Canada or the dolphin slaughter in Japan or the killing of pilot whales in the Faeroe Islands. Greenpeace does not send ships to the Southern Ocean, yet they continue to raise money for their campaign which have been reduced to “saving” whales on a Southern Ocean whale defense video game.

Greenpeace: As the New Yorker article on Paul Watson noted, in his book “Earthforce!”:

Watson advises readers to make up facts and figures when they need to, and to deliver them to reporters confidently, “as Ronald Reagan did.”

Captain Paul Watson: This statement is taken out of context. I was explaining that modern media is manipulated by politicians and corporations to manipulate the truth and that, yes, Ronald Reagan made up facts to support his agenda, as do almost all politicians. This is classic McLuhanism and an understanding of modern media strategies. Greenpeace does it all the time, by the way, as do most other organizations, political parties, and corporations. What was once a lie is now merely called a spin, and Greenpeace has become the master of the spin. I may be guilty of this also, but I am an amateur compared to the Greenpeace media department.

Greenpeace: Paul Watson has claimed that Greenpeace goes to the Antarctic merely to film whales being killed, to wave banners and to bear witness to their deaths — but does nothing to save them.

This is untrue.

Greenpeace saves whales

Greenpeace has directly saved the lives of countless whales over more than three decades by maneuvering our boats between the harpoon and the whale. Many of us have risked our lives in those actions from Iceland to the Antarctic. But, while we consider it acceptable to risk our own lives for the whales, we don’t believe in risking anyone else’s.

Captain Paul Watson: They still use images of Bob Hunter and myself in zodiacs blocking harpoons from 1975 and 1976. They forget that the legacy that has enabled Greenpeace to become what it is today was laid down by myself and others who are no longer in Greenpeace. In fact there is not a single living founding member of Greenpeace active in Greenpeace today. We created the tactics they are bragging aboutBut they have not prevented the killing of any whales. The Japanese whalers slaughtered whales in front of Greenpeace as the Greenpeacers held banners and staged photo ops that I call ocean posing.

Greenpeace: In 2006, a harpoon was fired over one of our inflatables and the line fell on the boat, pulling one crew member into the freezing waters of the Antarctic. According to records kept by the whalers (we were too busy to keep records), we interfered with them 26 times in 2006. Shortly after sighting us, the whalers departed at high speed — their own records show they lost nine days of hunting due to interference with their operations. The whalers rammed our ships twice, hit one of our crew members with a metal pole, and used a high-powered water cannon against us. Despite this, they came in 82 whales short of their quota. In 2008, the whalers ran from us for 14 consecutive days, days that were lost to them for hunting. Since they need to catch an average of around 9-10 whales a day to make their self-appointed quota, this action alone saved the lives of over 100 whales.

Captain Paul Watson: It is my opinion that they came 82 whales short of their quota because Sea Shepherd was chasing them continuously. They were not running from Greenpeace, they were running from Sea Shepherd. And falling in the water is no big deal when you are wearing a drysuit or a wet suit under a survival suit. We fall in the water all the time, but we don’t make a drama out of it. The high powered water cannon is easily avoided, but Greenpeace runs straight into it for the dramatic photo opportunity it provides. Posturing and posing and making whale snuff flicks is what they do, and they do it well, but it has not saved a single whale. It may be noticed that in previous years when Sea Shepherd was not chasing the whaling fleet, they made no such claims of successful interventions. I find it interesting that they claim they were too busy to keep records. That is what a logbook is for, and the officer of the watch has the responsibility to keep those records.

Greenpeace: Greenpeace works to save whales around the world, all year round, and with a variety of tactics.

Along with the Worldwide Fund for Nature, we were the primary advocates that created public pressure for the moratorium on commercial whaling which was agreed in 1982. That single piece of work has saved the lives of tens of thousands of whales and ended the whaling programs of the Soviet Union, Brazil, Peru, Chile, and Spain.

We have undertaken political work to maintain support for the moratorium on commercial whaling and counter Japanese vote-buying schemes. There have been years in which the conservation majority in the International Whaling Commission has hung by a thread, in one case by a single vote. By lobbying conservation-minded countries to join the International Whaling Commission and successfully pressuring countries like Denmark to change their policies toward conservation, our millions of supporters and activists have worked quietly behind the scenes to save whales. 

Captain Paul Watson: I was a part of that pressure to create the moratorium as were many others. It was not a Greenpeace achievement, it was an anti-whaling movement achievement. Sea Shepherd helped Ecuador to join the IWC and delivered a vote for the whales. And Denmark changing their policies? – I think not. Denmark is a major advocate of whaling and thousands of pilot whales are killed each year in the Danish Faeroe Islands where Sea Shepherd has intervened four times and Greenpeace never has, because they said that their supporters in Denmark did not support interference with their culture. Apparently, interfering with everyone else’s culture is okay for the Danes.

What Greenpeace forgets is that there are very few persons who have been consistent activists for the whales from 1974 until the present like I have. That is 37 years of defending the whales in every sea on the planet, yet they dismiss my experience and my persistence as something negative. I am merely doing today what I did when I was with Greenpeace three decades ago. Greenpeace changed. I did not. There is no other original Greenpeace activist alive that continues to confront the whalers.

Greenpeace: Working in Japan to stop whaling

Greenpeace has had an office in Japan since 1989. As a result of hard, steady work over the years we have succeeded in making whaling a subject of domestic debate in Japan where none has existed before. We’ve brought Japanese celebrities, musicians, and artists to speak out against whaling, exposed taxpayer-sponsored promotional efforts by the Japanese government — by exposing waste and corruption in the bureaucracy that supports whaling, we’ve generated criticism of whaling in some of Japan’s largest newspapers, and articles in the business press asking whether Japan should end its whaling program.

Captain Paul Watson: Sea Shepherd has been active in Japan since 1981, beginning with our efforts to free dolphins from the nets of their killers. Our efforts have actually saved lives. Greenpeace efforts have not made a dent in Japanese policies on whaling. Japanese businessmen understand profit and loss and have little use for sentimental campaigns. They simply do not care about cruelty issues, nor do they seem very concerned about conservation issues. Sea Shepherd speaks the one language they understand – profit and loss – and we have them on the ropes financially with a loss of profits for five years running.

Greenpeace: On May 15, 2008, Greenpeace Japan used undercover investigators and the testimony of informers to expose that large amounts of prime cut whale meat were being smuggled from the whaling ship Nisshin Maru disguised as personal baggage, labeled “cardboard” or “salted stuff” and addressed to the private homes of crewmembers. Greenpeace activists Junichi Sato and Toru Suzuki intercepted one box out of four sent to one address, discovered it contained whale meat valued at up to US$3,000, and took it to the Tokyo public prosecutor.

Captain Paul Watson: Whaling is illegal, so I am at a loss as to what can be gained by exposing corruption inside an illegal industry. The only people concerned about the theft of whale meat are the whalers. This is like the FBI investigating the Mafia for the benefit of the Godfather. Stealing whale meat from the mail in Japan has nothing to do with stopping illegal whaling by the Japanese whaling fleet in Antarctica.

Greenpeace: Their public press conference drew national attention in Japan, and a promise by the public prosecutor to “fully investigate” the charges.

Instead, Junichi and Toru were arrested for stealing the box of whale meat, and the scandal investigation was dropped by the Tokyo public prosecutor’s office the same day; it was clear that the two events were connected, just as it is clear that both were politically motivated. Although Junichi and Toru had provided full cooperation to the police, it took some five weeks to make the arrests, and when they did, more than 40 officers raided the Greenpeace Japan office, with the media tipped off by police beforehand. The Greenpeace activists learned of their imminent arrest from the TV news the same day the embezzlement case was dropped.

Captain Paul Watson: The charges could indeed have been politically motivated, but Greenpeace put themselves into the position of being charged for theft. It was not a smart tactic. Strategy requires preparation. On the positive side, the case did attract attention to the issue of illegal whaling.

Greenpeace: The two activists now face up to ten years imprisonment. We consider them political prisoners, and believe that powerful forces have instrumented a crackdown aimed at discrediting Greenpeace in Japanese society. This means we’ve hit a nerve. We intend to put all our efforts into turning the tables, and putting the whaling interests on trial in the court of public opinion in Japan. We see the reaction of whaling interests as conforming perfectly to the way the most successful Greenpeace campaigns play out: “First they ignore you, then they laugh at you, then they fight you. Then you win.”

Captain Paul Watson: This is amusing, because that is exactly what Greenpeace has done with Sea Shepherd. First they ignored us, then they laughed at us, and then they attacked us. I remember Greenpeace leader David McTaggart once telling The Age newspaper when asked abut Sea Shepherd, “Sea Shepherd, never heard of them,” and then added, “they are irrelevant.” Japan does not need a campaign to discredit Greenpeace in Japan. They were discredited many years ago. They tried to make a mountain out of a molehill by saying they had to focus all of their energies on defending their two directors. This was simply a convenient excuse for not sending down a ship and crew to Antarctica. They could certainly afford to do both. Now that the men are free, Greenpeace still has no intention of returning to the Southern Ocean with a ship although they continue to raise money for that purpose. The two Greenpeace activists received suspended sentences.

Greenpeace:  Greenpeace has too much money?

Watson likes to paint a picture of Greenpeace as enjoying vast riches, but in fact Greenpeace accepts no money from governments or corporations, and our resources are minuscule compared to the task before us. We rely almost entirely on the donations of nearly 3 million people worldwide, and we spend those hard-earned donations in ways that win campaigns for the environment.

Captain Paul Watson: This is not true that they have not accepted corporate or government funding. I was the dissenting vote in 1976 when Greenpeace accepted a large donation from Ed Daly of Air America also known as the C.I.A. airways. The donation came with the condition that Greenpeace continue to harass the Soviet whaling fleet and to not pursue the Japanese whaling fleet. This was in fact the beginning of my disagreements with the Greenpeace Board of Directors. Greenpeace also accepted a very large donation in the mid-eighties from the Soviet Union to sponsor a peace concert in Moscow. I notice that Greenpeace states they rely “almost entirely” on the donations of their members. That implies other sources of funding.

Greenpeace: To put our budget in perspective, in 2007 Exxon-Mobil generated more revenue in less than six hours than Greenpeace raised worldwide from its supporters for the entire year. Our annual donations are less than the value of seven days of the global value of the illegal forest industry, or three days of the subsidies to the global fisheries industry. The nuclear industry spends more money in advertising than Greenpeace International’s entire operating budget. 

Captain Paul Watson: This is an absurd comparison, but it illustrates just how much money Greenpeace does raise. Exxon-Mobil generates an incredible amount of money in six hours and the amount of money given in subsidies to global fisheries worldwide is about $75 billion dollars so three days of subsidies is about $600 million dollars which is about twice Greenpeace’s actual budget. I don’t begrudge Greenpeace this budget, I only wish they used the funds more effectively.

Greenpeace: The full breakdown of what we raise, what we spend, and what we spend it on is released every year in our Annual Report.

Most importantly, Greenpeace gets results. In the three decades since our founding, we have combined our unique brand of non-violent direct action with political lobbying, scientific research, and public mobilization to bring an end to nuclear weapons testing, stop the dumping of hazardous waste at sea, secure the moratorium on commercial whaling, and win dozens of other significant steps toward our ultimate goal of a green and peaceful future for our planet.

Captain Paul Watson: There is no argument from me that Greenpeace has taken credit for much of this. And the fact is there are well intentioned dedicated Greenpeace activists on the ground doing good work, inspired by the cause. But I would compare it to the Catholic Church. There are thousands of dedicated and sincere Catholic priests and nuns working to help the poor all over the world but they are not the Pope. The institution of the Catholic church is rich, corrupt and powerful but this does not make their followers culpable. Greenpeace today sells ecological dispensation in the same way that Pope Rodrigo Borgia once sold dispensation into heaven. Greenpeace has become the world’s largest feel-good organization. Join Greenpeace and become part of the solution without having to change your life-style. It’s a growing business. There is the illusion that Greenpeace gets results and in some cases they do, but in reality there is little bang for the buck. Greenpeace has become a compromising organization.

Greenpeace: In Conclusion

Paul Watson is welcome to express his opinions about Greenpeace — as a more progressive environmental organization, we have a wide spectrum of detractors, and we welcome fair criticism. But, we expect fair debate to be based in fact, not falsehoods.

Captain Paul Watson: I am more than willing to cooperate with Greenpeace as long as they use the large sums of money they collect to defend whales to actually defend whales. As a co-founder of Greenpeace, I have to say I am proud of the idea called Greenpeace that we launched in the early Seventies. We saw it then as a movement and not as the corporation that it has become today. When Greenpeace stops referring to us as violent, then we will stop openly referring to them as ineffective. When Greenpeace stops referring to us as eco-terrorists, we will no longer openly accuse them of turning the environment into a marketable resource. When Greenpeace uses the money it has collected to save the whales to actually save the whales, then we will stop accusing them of fraud. And finally, if Greenpeace had not posted this fiction they call fact, I would not be having to post a response.

http://www.seashepherd.org/news-and-media/editorial-110115-1.html

http://www.seashepherd.org/who-we-are/paul-watson-and-greenpeace.html

February 16, 2011 Posted by | ekolojist akımlar, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

CEPHEDE: Greenpeace’den ayrılıp Sea Shepherd’ı kuran Paul Watson ile söyleşi

Paul Watson’la ELF’in dergisi The Resistance’ın yaptığı söyleşi…

Balina Savaşları adlı Tv programı Sea Shepherd Conservation Society(SSCS)’nin önceden kendileriyle alakası olmayan küresel bir izleyici kitlesiyle buluşmasını sağladı, hem kurumla, hem yapılan işle ve çevre hareketi içerisindeki uzun tarihinizle tanışmasını sağladı.Lütfen okuyucularımıza bu yola girmenize neden olan şeyi ve hem çevre hem hayvan hakları hareketinde aktif olmanıza sebep olan şeyi açıklar mısınız? Ve Greenpeace’den ayrılıp SSCS’i kurmanızın sebebi neydi?

Ben 1972’de 21 yaşında Greenpeace’i kuranlardan birisiyim, aslında 1969’de18 yaşındayken Don’t Make A Wave Committtee adında kurmuştuk. Kasım 1971’de Greenpeace Too’da tayfadan birisiydim, o zaman Amchitka Adası’ndaki nükleer denemeleri protesto ediyorduk. Greenpeace’in ilk dönem eylemlerinin çoğunda ikinci kaptan konumundaydım, ve Doğu Kanada’da fokları savunmak için de Greenpeace kampanyalarını ben başlattım ve sürdürdüm. Greenpeace’i 1977 yılında terk ettim; çünkü Greenpeace’teki bürokratikleşmeden memnun değildim; ayrıca bu konulardaki yaklaşımlarla ilgili olarak da huzursuzdum. SSCS’i sadece protesto etmekle kalmayıp deniz hayatını sömürmek için sürdürülen yasa dışı eylemlere müdahale etmek için kurdum. Sea Shepherd kaçak avcılığa karşı bir kurumdur, doğal hayat alanlarının ve deniz hayatının korunması konusunda çalışıyoruz.

İlk dönemlerinizde ulusal hayvan hakları/çevreci gruplar size destek oldu mu?

SSCS, The Fund for Animals ve Cleveland Amory’nin destekleri olmasaydı başarılı olamazdı. The Fund for Animals ilk gemimizi almak için lazım olan parayı tedarik etti. The Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals (RSPCA) grubu ise ilk kampanyamızı finanse etti, ve Sea Shepherd’la beraber bu iki kurumun koalisyonu sonucunda Doğu Kanada’ya fokların katledilmemesi ve savunulup kurtarılması amacıyla ilk gemimizi yollamış olduk. Bir yıl sonra Britisih League Against Cruel Sports kurumu da balinaları korumak amacıyla bizle parasal yardımda bulundu.

SSCS’nin topraktan uzaklaşıp suya girmesine yardım eden kişiler kimlerdi?

Cleveland Amory’yi zaten söyledim, Bunun yanında RSPCA’den Dr. Richard Jordan vardı. Ayrıca gemimizde Buckminister Fuller, antropolog Margaret Mead, yazar Farley Mowat, aktör Richard Basehart, Bon Barker, aktris Jan SMithers, Greenpeace’den Robert Hunter ve yazar Edward Abbey vardı.

İlk zamanlarında SSCS’in taktik anlamında yaklaşımı nasıldı ve bugün herhangi bir farklılık söz konusu mu?


Yaklaşımımız değişmedi. Bizler yasa dışı eylemlere müdahale ediyoruz ve bunu yaparken de muhataplarımıza fiziksel zarar vermekten uzak duruyoruz, ayrıca uluslararası koruma yasaları bağlamında hareket ediyoruz. BM’in Doğa’nın Koruma Altına Alınması prensiplerine uygun olarak hareket ediyoruz. Agresif bir tavırla; ama şiddete başvurmadan hareket ediyoruz. Gönüllü ekibimizle çalışıyoruz, başlangıçta vejetaryen bir ekipken 2002’den beri tamamen vegan olduğumuzu söylemem lazım.

Doğrudan eylem nedir?

Yaptığımız şeye doğrudan müdahale adını verdim. Afiş asmıyoruz, şahit olmuyoruz, bizler kendilerine karşı olduklarımızın yasa dışı eylemlerine doğrudan müdahale edip o eylemleri sona erdiriyoruz. Ancak etkili olabilmek için doğrudan eylemler, açık hedefleri ve mekanları iyi düşünülmüş stratejilerle yürütülmelidir.

Peki neden doğrudan eylem/müdahale?

Çünkü bu etkili bir yöntem, sonuç alabiliyoruz ve yaptığımız işi iyi yapıyoruz.

Bu yaklaşım nasıl gelişti ve diğer kurumların yaklaşımlardan nasıl bir farklılık gösterdi?

Bir çok farklı alandan bir sürü şey öğrendim. Kanada Sahil Koruma’dan , Norveç ve İsviçre bandıralı ticari gemilerden denizciliği ve navigasyonu öğrendim. Greenpeace’den medyayla nasıl çalışmak gerektiğini ve etkili medya taktikleri geliştirmeyi öğrendim. Amerikan Yerli Hareketi’nden, Lakota ve İroquis’den cesur olmayı ve inançlarım uğruna dimdik ayakta durmayı öğrendim. Margaret Mead’den bireyin gücünü öğrendim. Üniversitemden dilbilimi, iletişim, ve tarihi öğrendim. Ve ölmek üzere olan bir balinanın gözünden ise hedeflerimiz uğruna bu yola adanmayı ve asla tereddüt etmemeyi öğrendim.

Diğer oluşumlardan farkımız ne? Yaptığımızı bizim gibi yapan başka bir kurum daha yok dünyada. Benzerimiz yok. Denizlerdeki doğal hayata, habitatlara odaklanıyoruz ve yasa dışı eylemlere son vermek için fiziksel eylemlerde bulunuyoruz. Bunu yaparken Savaş Sanatı (Sun Tzu) ve Beş Yüzük Kitabı (Miyamoto Musashi) kitaplarındaki stratejik prensiplere başvuruyoruz, bunu yaparken de Marshall McLuhan tarafından ifade edilen medyayı anlama yasalarını ve ekolojinin temel kurallarını da göz önüne alıyoruz.

Eğer doğrudan eylem işe yarıyorsa sizce diğer kurumların doğrudan eylemlere başvurmamasının sebebi ne?


Diğer kurumlar adına konuşamam. Ama insanların bize şekil veren eğitim sistemleri ve toplumsal gelenekler tarafından esir edildiğini düşünüyorum. Bizlere değişimin dilekçelerle, oylarla, toplantılarla, afişler asarak, lobicilikle, yasal mevzuatla vb ile geleceği söyleniyor. Radikal ve ekstrem görünmekten çekiniyoruz. Bizim güç noktamız ise başka kurumların ya da insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü umursamamamız. Bizim müşterilerimiz balinalar, köpekbalıkları, foklar ve balıklar; yoksa insanlar değil. Biz yaptığımız şeyi onlar için yapıyoruz, insanlar için değil.

Doğrudan eylemde bulunmasalar bile bu kurumlar ve bazı insanlar neden alenen doğrudan eylemleri kınama ihtiyacı hissediyor olabilir?

İnsanlarda bir şeylere karşı olma eğilimi var, farklı düşünen, farklı davranan insanlardan hoşlanmıyorlar. Tehdit altında hissediyorlar, kıskanıyorlar, öfkeleniyorlar ya da güçsüz hissediyorlar kendilerini. İşin aslı şu ki onların eleştirileri veya görüşleri benim umrumda değil. Onların eleştirilerinin konuyla bir alakası yok. Başkalarına zarar vermediğimiz sürece ve uluslararası yasalara uygun şekilde davrandığımız sürece başka kurumların ya da insanların eleştirilerine cevap vermek zorunda değiliz.

SSCS’in fazla radikal ya da uç bir oluşum olduğu şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?

The Sea Shepherd Conservation Society muhafazakar bir kurumdur. Ben muhafazakarım. Muhafaza etmeden muhafazakar olamazsınız. Bizim bütün varoluş sebebimiz muhafaza etmek ve korumak. Bu dünyanın radikalleri okyanuslarımızı, ormanlarımızı, doğal hayatı ve özgürlüklerimizi yok ediyorlar.

Politik anlamda muhafazakar değerlere sahibim. Askerde gaylere ve kadınlara karşıyım; çünkü askerlere karşıyım. Refahçılığa da karşıyım; bu ülkede çok fazla refahçı şirket var, ayrıca liderleri sıkışınca halkın kucağına koşan şirket komünizmine de karşıyım. Kürtaja karşıyım; bütün fetüs severlerin ve çocuklardan nefret edenlerin bu dünaya getirdiği o sevilmeyen, istenmeyen, eğitimsiz doğum sonrası kürtajlara karşıyım. Onlar çocuklar dünyaya gelmeden umursuyorlar çocukları, doğduktan sonra ne olduğu umurlarında değil. Doğmadan önce sizinle beraberler; ama okul öncesi dönemde misiniz, o zaman işiniz bitik.

Mala ve mülke zarar vermenin şiddet içeren bir eylem olduğu şeklindeki suçlamalara ne cevap veriyorsunuz?

Martin Luther King, Jr. bir keresinde hissetme yeteneğine sahip olmayan bir nesneye karşı şiddet eyleminde bulunamayacağımızı yazmıştı.1986’da Kanada’daki Green Party balina gemilerini batırmamızın şiddet eylemi olduğunu öne sürerek beni partiden atmaya kalktı. Ben de partinin politik anlamda uygun bir çerçeve söz konusu olduğunda şiddeti desteklediğini söyledim; mesela, bu insanlar kürtajı desteklemeye devam ediyordu, ki kürtaj ister kabul edelim ister etmeyelim şiddet içeren bir eylemdir, ve muhakkak ki metali suyun içine batırmaktan daha fazla şiddet içerir. Şiddet eğer biz onu haklı görüyorsak artık şiddet değildir, ister savaş, ister kürtaj ya da et yemek olsun. Ben kürtajı destekliyorum ama bu konuda iki yüzlü değilim, kürtaj şiddet içerir, kabul ediyorum. Amerika’da vergi veren herkes vergilerinden elde edilen paranın finanse ettiği şiddeti kabul eder.

Dalai Lama yaptığımız şeyi destekliyor ve eğer şiddet eylemlerinde bulunsaydık bize destek vermezdi. Ama bu kafayı yemiş dünyada artık o da resmen bir terörist, bunun sebebi de Çin’in şiddet eylemlerine karşı çıkması, bizler de balinaları kurtardığımız için teröristiz. Balina kurtarmak , barış istemek ya da ABD başkanlığına soyunmak hiç fark etmez, terörist kelimesi başka birisinin karşı çıktığı birisini yaftalamak için en çok kullanılan kelime haline geldi.

Buradaki esas mesele, bizim kampanyalarımız ya da eylemlerimiz sırasında ya da sonunda kimsenin yaralanmadığı veya öldürülmediğidir. Şiddete başvurmama rekorumuz hala daha lekelenmedi.

Şiddetin ya da şiddetten uzak durmanın haklı olup olmadığı şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?


İnsanlar şiddet dolu yaratıklar ve hep böyle olduk; inandığımız hedefler ve idealler için de şiddeti haklı çıkarmaya devam ediyoruz. Sea Shepherd yasa dışı amaçlar için kullanılan mal ve mülkleri yok ediyor. Bu bizim haklı olma gerekçemizdir.

Sizi eleştiren bazı insanlardan nasıl oldu da daha uzun süre hem aktif hem de etkili olmayı başardınız?

Stratejiyi ve taktikleri anlıyorum, medyayı anlıyorum, yasaları anlıyorum ve ekolojinin kanunlarını anlıyorum. Bir keresinde Woody Allen başarının sırrının orada olmakta yattığını söylemişti. Yani, inatçı olmak, ısrarcı olmak ve yola devam etmek. 59 yaşındayım ve hala aynı şeyi yapmaya devam ediyorum- doğal hayatı 10 yaşımdan beri savunuyorum.

Bazı eleştirmenler asla büyümediğimi söylediler, belki haklıdırlar, ama bunun nesi kötü? Emekli olmak gibi bir niyetim yok, yaptığım şeyden zevk alıyorum, müdahalelerimizin balinaları kurtardığı gerçeğini seviyorum; binlerce balinanın, on binlerce yunusun, yüzbinlerce fokun ve milyonlarca balığın biz müdahale ettiğimiz için hayatta olduğu gerçeğini seviyorum.

Hatta provoke ettiğimiz için gelen eleştirileri, ölüm tehditlerini, nefret dolu mailleri ve oluşan öfkeyi de seviyorum. İlginç buluyorum bunu, bir etki yarattığımızın kanıtı olarak görüyorum.

1960’lara dek uzanan çevre hareketinin başarısız olduğunu reddedemeyiz. Sizce bunun sebebi ne?

Ben başarısız olduğunu düşünmüyorum. 1972’de Vancouver’da bilboardlar hazırladık. Her birisinde büyük harflerle EKOLOJİ kelimesi vardı, bunun altında da SÖZLÜĞE BAKIN. OLAYA DAHİL OLUN yazıyordu. İnsanlar 1972’de ekoloji kelimesinin anlamını bilmiyorlardı. Ama bugün herkes biliyor. Çevreci hareket bir adım ileri iki adım geri tarzında
bir hareket oldu ama tamamen de başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Bazı türleri kurtardık, bazı doğal olanları da muhafaza ettik, biraz zaman kazanmış olduk, biraz alan kazanmış olduk. Ekolojinin yasaları hayatta kalıp kalmayacağımıza karar verecek.

Okyanusta parekete oltaların, ağların, okyanus tabanı taramalarının, balık stoklarındaki düşüşlerin, ölü bölgelerin, mercan adalarının yok olmasının ve büyük okyanus memelilerinin sayısında görülen azalmanın, avcı türlerin azalmasının, göçmen kuş sayısında meydana gelen azalmanın yıkıcı etkilerine tanık oldunuz. Sizce gerçekten artık çok mu geç? Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik mi?


Bazı açılardan evet. 20 sene içerisinde bütün mercan adaları ekosistemleri yok olacak, bütün ticari balıkçılık örnekleri de 20 sene içerisinde bitecek. Homocene’in ortasındayız şu anda, gezegenin tarihinde meydana gelen 6. büyük yokoluşun ortasındayız; 2000 ve 2065 yılları arasında 65 milyon içerisinde kaybettiğimizden daha fazla sayıda bitki ve hayvan türü yok olmuş olacak. Bu ölümüne ciddi bir mesele, ama bu meseleyi tv izleyerek ya da gazete okuyarak öğrenemezsiniz. Eğer okyanuslar ölürse biz de ölürüz, işte bu kadar basit.

Ama ben kötümser birisi değilim. Ben Dünya’nın kendine baktığını ve eğer bizler gezegenin bağışıklık sistemini kemiren virüsler gibi hareket edersek kendi oyunumuza gelip kendi pisliğimizde boğulana dek eğlenmeye devam edeceğimizi düşünüyorum. Dünya bizden paçasını kurtaracak ve belki, bir ihtimalle ekolojinin yasalarına uygun olarak yaşamayı öğreneceğiz, çevreyle uyum içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Ve eğer bu olmazsa o zaman evrim biz olmadan da yoluna devam edecektir.

Size göre hareketin kayda değer değişiklikleri meydana getirecek tarzda yeniden inşa edilmesi için ne yapılması gerekiyor?

İhtiyaç icatların anasıdır, eğer tür olarak ya da uygarlık olarak hayatta kalmaya ihtiyaç duyuyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız. Hareketler gücün çeşitliliğe bağımlı olduğu ekosistemler gibi hareket etmeli. Bizim görüş farklılıklarına, strateji ve taktik çeşitliliğine ve birbirimizle uyuşmaya ya da birbirimize ters düşmeye ihtiyacımız var. Hangi konuda iyiyseniz onu yapın, yasa, mevzuat, eğitim, doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, bireylerin tutkusunu ve yeteneklerini de kabul edin. Bu hareketin gücü Greenpeace, Sierra Club ya da WWF gibi eko-bürokrat kurumlardan kaynaklanmıyor. Esas güç Jane Goodall, Birute Galdidas, Diane Fossey, Richard Leakey ve siz ve ben gibi insanlardan kaynaklanıyor.

En kötü ve moral bozucu saldırılar genelde bizden yana insanlardan geliyor, bu tür hainlerden ve saldırılardan kendinizi nasıl uzak tutuyorsunuz, odaklanmanızı sağlayan şey ne?

Eleştiri ve saldırılardan dolayı moralim bozulmaz hatta umrumda da değil. Oscar Wilde’ın söylediği gibi “ senin hakkında konuşulmasından daha fazla moral bozan şey senin hakkında konuşulmamasıdır”.

Eğer bir şeyi savunursanız o zaman hedef haline geleceğini bilirsiniz, burada ana mesele hedef haline gelmeyi kafaya takmamaktır. Eğer işe yarar bir şey yapıyorsanız, insanları kızdırıyorsunuzdur, artık düşmanlarınız vardır. Ben başarımızı düşmanlarımızın sayısına göre, nefret maillerine, tehdit ve mesajlara göre ölçüyorum.

ABD’deki eylemcilere yönelik baskılar ve anti-terörizm yasası Green Scare SSCS’i etkiledi mi?


Hayır. SSCS yasalara karşı gelmez ve hiç gelmedi., ABD sınırları içerisinde en küçük bir kanun ihlali bile yaşamadık. Eylemcilerin anlaması gereken şey şu: yasaları anlamak zorundayız ve eğer gerekirse mümkün olan en iyi avukatı da tutmak zorundayız. Ayrıca kitabımdan da söz etmek gerekiyor burada, earthforce- An Erath Warrior’s Guide To Strategy kitabını okumak da sizin hem hayatta kalmanızı sağlar hem de hapse girmenizi önler.

Sık sık Doğanın Temel Kanunlarından söz ediyorsunuz. Ne kastediyorsunuz ve bu kanunların önemi ne?

Bireyin gücünden zaten söz ettim. Ekolojinin en önemli 3 kanunu şudur:

1- Çeşitlilik kanunu- yani bir ekosistemin gücü ona dahil olan türlerin çeşitliliği üzerine kuruludur.

2- Bağımlılık kanunu: bir zamanlar John Muir’in söylediği gibi “doğanın bir kısmını bozduğunuz zaman onun doğanın her tarafıyla bağlantı halinde olduğunu görürsünüz”..yani bütün türler birbirlerine bağımlı bir halde vardır.

3- Sonlu kaynaklar kanunu: yani büyümenin bir sınırı var; çünkü kapasiteyi taşıma sınırı var. Eğer bir tür bu taşıma kapasitesini aşarsa o zaman diğer türlerin taşıma kapasitesinden çalmış olur, böylece o tür ya yok olur ya da sayısı azalır, bunun sonucu olarak da türler arası karşılıklı dayanışma azalır, çeşitlilik zayıflar.

Çevre yıkımının esas sebebinin ve gezegende yanşan bu acının üç ana kaynaktan meydana geldiğine katılır mısınız , yani Arabalardan, etçillerden ve kömürden? (yani kömür sanayii, otomotiv sanayi ve endüstriyel çiftçilik/et endüstrisi)

Bence ekolojik yıkımın bir numaralı sebebi insan nüfusunun kontrolden çıkması ve tüketim oranlarının artmasıdır. Bence biyoçeşitliliği kaybediyor olmamız bizi bekleyen en büyük tehlike. Önceden söylediğim gibi, büyük bir yokoluş olayının ortasındayız. Fosil yakıtlar, arabalar ve et endüstrisi aşırı nüfus artışından kaynaklı sorunların büyümesine sebep oluyor. Giderek büyüyen talebi karşılayacak balık yok denizde.

Sizce insanların hayvanlar ve dünya için etki yaratacak eylemlerde bulunmamasının sebepleri ne, en büyük ayak bağı, en büyük engel ne?

İnsanın aptal olması. Yüz milyar galaksi içerisindeki tek bir galakside etrafında 100 milyar yıldız bulunan bir gezegende yaşıyoruz, bu gezegen üzerinde sonsuz küçük bir zaman aralığında bulunuyoruz, ama çoğumuz deli gibi bu gezegenin sadece bizim için yaratıldığına inanıyoruz, istediğimiz gibi davranma hakkımız olduğuna inanıyoruz, ne sonucunu düşünüyoruz ne de vicdanımızı araya sokuyoruz. Ekolojik cehalet ve insanın kibri o kadar korkunç ki afallamamak elde değil. Buna insanın çıldırışı adını veriyorum.

İnsanların eyleme geçmesi için ne gerekecek peki?

Dünyanın atacağı şöyle sağlam bir tekme bayağı işe yarar.

Doğal dünyada yaşanan yıkımın sona ermesi için ne gerekiyor?

En etkili çözüm insan uygarlığının çöküşü olur ama bunu da çoğu insan desteklemez. Ama birileri bir yerlerde çıkıp da bir çözüm üretene kadar bunun aksi bir çözüm görünmüyor. Ben imkansız çözümlere inanıyorum. Örneğin 1972’de Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya başkan olacağı düşüncesi düşünülmesi çok zor bir şeydi. İmkansızdı. AMA oldu. İmkansız olan aynen hayat geçti. Çevreyle alakalı sorunlarımız için imkansız görünen çözümler, nüfus artışı ve hava kirliliğiyle alakalı imkansız çözümler günümüzün genç insanlarının cesaret ve hayal gücüyle çözmesi gereken büyük meydan okumalardır.

İnsanların bu adımları atma konusunda istekli olduğun inanıyor musunuz?

Şu an hayır ama yakında istekli olacaklar, başka seçenekleri kalmayacak.

Hareketimizin küçük kaynaklarını ve sayısını düşünecek olursak muhaliflerimizin finansal çıkarlarına nasıl engel olabiliriz?


En etkili taktik daima ekonomik baskı uygulamaktır. Şirketlerin ve devletlerin vicdanı yoktur. Şirketler kapital tarafından yönetilir, devletler kanunlar ve özel çıkarlar tarafından yönlendirilir. Anladıkları tek şey çıkar ve zarardır. Eğer zararları çıkarlardan daha fazla hale getirebilirsek o zaman kazanabiliriz. Sea Shepherd’ın Japon balina filosuyla olan meseledeki amacı mesela bu endüstriyi ekonomik olarak batırmaktır.

SSCS’in hayvan ve dünya meselelerinin ötesine geçip küresel şirketler hakimiyeti ve demokratik görünümlü olup da aslında demokratik olmayan politikalara meydan okuyan daha geniş bir bilincin parçası olduğunu hissediyor musunuz?

Biz temelde kaçak avcılığa karşı bir kurumuz. Ancak çeşitlilik sahibi bir hareket içerisindeki boşluklardan sadece bir tanesini dolduruyoruz. Türleri ve ekosistemleri sömüren yasa dışı etkinlikleri durdurmaya odaklanıyoruz. Dünyayı kurtarıyormuş gibi yapmıyoruz, ama elbette bu dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışan bir hareketin parçası olduğumuza inanıyoruz.

Demokrasiyi desteklediğime emin değilim. Eğer çoğunluğun oyları olsaydı o zaman ortalık gangsterlerin kurallarıyla dolardı ve hiç bir şey güvende olmazdı. Gezegendeki 7 milyar insanla beraber çevreci kurallara ve yasal yaptırımlara ihtiyacımız var, ve kaynaklarımız kaybolmaya başlayınca insanlar kendilerine Allahın verdiğine emin oldukları o maddi konforu talep etmeye başlayacaklar ve ardından da yollarına çıkan her şeyi ezip geçecekler. Sayımız çoğaldıkça özgürlüklerimiz kaybolacak; çünkü insanlar istedikleri şeyi yapmayı, istediklerini yemeyi ve istedikleri yere gitmeyi mümkün kılan şeylerden mahrum kalacaklar, artık o şeylerden yeterince olmayacak.

Sizce Antartika’daki Balina Savaşları/SSCS programı halkın doğrudan eyleme verdiği desteği artırmış olabilir mi…ya da en azından gizli destekçilerin artık açık açık destek verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bizler medya kültüründe yaşıyoruz, bu kültürü televizyon ve filmler belirliyor. Eylemlerimiz tv showu haline gelince bizim gerçek olduğumzu ortaya çıktı. İnsan sizi tvde görene kadar gerçek değilsinizdir ya da sinema perdesinde görene dek gerçek değilsinizdir. Destekçilerimiz arasında Christian Bale, William Shatner, Pierce Brosnan ve Richard Dean Anderson var. Halkın gözünde biz eğer Batman, Kaptan Kirk, James Bond ve MacGyver bizim ekipteyse nasıl kaybedebiliriz ki? Ben medyaya bilinci değiştirmek için gerekli bir silah gözüyle bakıyorum. Medya içerisinde ister basılı yayın ya da elektronik ortam olsun insanlara insanların daha fazla farkında olmasını sağlamak için, umursamalarını sağlamak için, olaya dahil olmalarını sağlamak için akıl bombası enjekte ediyoruz. Her türden insan tarafından daha fazla tanınıyorum ve istisnai durumlar hariç insanlar okyanuslarda yaptığımız şeyi destekliyorlar.

“Yaptığınız şeyi seviyorum ama ben bunu yapamam !” diyen insanlara ne söylersiniz?

Öne geçin, takip edin ya da yoldan çekilin. Öne geçemiyorsanız o zaman bunu yapmaya niyeti olanları destekleyin, eğer öne geçemiyor ya da öne geçenleri destekleyemiyorsanız, o zaman bu tutkusu ve motivasyonu olanların önünde engel olmayın.

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2010/08/19/cephede/

February 16, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, ekoloji, isyan, sistem karsitligi, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Kriz ve Tarihi Bir Dönüm Noktası: Radikalleşmiş Bir Millet İhtiyacı – Dr. Steve Best

“Cehennemdeki en sıcak yerler büyük ahlaki kriz zamanlarında tarafsızlıklarını sürdürenlere ayırılmıştır.” Dante Alighieri (1265-1321)

“Umursamaz olup sessiz kalmak günahların en büyüğüdür.” Elie Wiesel

Martin Luther King eğer bir kişinin uğruna ölünecek bir şey bulmadıysa yaşamasının da anlamı olmadığını söylemiştir. Burada iki şey önerir: öncelikle, bir dava bulup onun uğruna mücadele ettiğimiz hayatta bir amaç edinir ve anlam buluruz; ikincisi, diğerlerine yardım etme yönünde zorunluluklarımız vardır ve bu yüzden bir davaya hizmet etmek zorundayızdır. Etik sadece diğerlerine zarar vermemeye çağırmaz bizi, ayrıca iyi olanı ortaya koymak için etkin bir şekilde çalışmamızı ve bu yüzden sosyal düzenlemeleri değiştirmemizi gerektirir. Etik bir hayat politik bir hayattan ayrı tutulamaz.

Bir “dava” insanın tutku ve adanmayla hizmet ettiği bir hedef ya da prensiptir. Genel bir değer olarak, bir dava ona ses veren kişinin kişisel istek ve çıkarlarını aşar. Gerçekten de davalar uğruna mücadele eden insanlar sıklıkla kendi hayatlarından o dava uğruna vazgeçerler. Marx, Gandhi, Malcolm X, Martin Luther King, Cesar Chavez ve Dian Fossey (gorillas in the mist filminde hayat hikayesi anlatılıyor-CemC) akla ilk gelen isimler.

Bir davanın asilliğine rağmen insanlar kendinden, ülkesinden ya da en sevdikleri futbol takımından başka bir değeri savunuyorsa hemen şüphe çekerler. Bizimki gibi patolojik anlamda bireyci, narsisistik ve hırs temelli bir toplumda hakları ve adaleti savunan insanlar genellikle alay konusu olurlar. Elinde bir protesto yazısıyla sokakta duran herkese küçümsenerek “başka işin mi yok!” denmiştir, sanki hayat sadece çalışmak ve tüketici olmakmış gibi. Politik yandaşlık bireysel ve politik olan arasındaki nazik protokolü, apolitik normları ve kaba sınırları kırıyor. Öyle ya da böyle önyargılarına güvenen insanları ister ırkçı ister cinsiyetçi, elitist, homofobik ya da türcü olsun tehdit ediyor.

Davalara duyulan küçümseme hissi ırkçılık, cinsiyetçilik ve sınıfçılığa karşı yürütülen mücadeleler meşru adalet meseleleri değil de Nazi propagandası gibi görüldüğünde daha da belirgin bir hal alır. Bu tür tavırlar Elvis Costello’nun klasik şarkısında da dile getirilmiştir, Costello şarkıda kızgınlıkla “barış, aşk ve anlayışın nesi komik?” diye sorar.

Günlük hayatın depolitize edilişi akademik hayatta alenen bellidir, burada genç beyinler kendilerine hizmet eden, soyut, apolitik ve büyük oranda toplumsal sorunlarla ve ahlaki gelişmeyle alakası olmayan araştırmalar yapmak üzere eğitilirler. Araştırma fabrikalarındaki işçiler olarak,ardından belirli alanlarda ve bilgilerde uzmanlaşmış kişiler olarak bu insanlar dikkatimizi talep eden sosyal ve ekolojik krizlerden bihaberdir, profesör olduklarında var olanı olması gereken şey olarak kabul eden tek boyutlu bir toplumdaki yerlerini almış olurlar.

Hayvan hakları ve hayvan özgürlüğüne yapılan saldırıyı daha da somutlaştırmak için medya eylemcileri anormal, ekstremist, hatta terörist tipler olarak çizer- görüşlerini ise dikkate almaz bile. Gazeteciler hayvan hakları ve çevre eylemcilerine eko-terörist şeklinde bir isim takmış durumdalar, sanki dev şirketler tarafından uydurulmuş bu isim objektifmiş gibi, medya dünyayı ve hayvanları sömüren gerçek teröristleri eşkiyalar ve suçlular tarafından tehdit edilen saygıdeğer iş çevreleri olarak sunar.
Etik Hayat Politik Bir Hayattır

Bütün davalar iyi davalar değildir elbette, çünkü faşizm, totaliteryenizm, emperyalizm, soykırım, ırkçılık, türcülük ve çevrenin yok edilmesi şirketler, hükümetler ve çoğu insan tarafında fikren ve pratik olarak onaylanmış davalardır.

Aslında, bu kötü davaların varlığı sebebiyle bir çok insan adalet ve ekoloji için harekete geçme zorunluluğu hissetmektedir. Edmund Burke’ün yazıdığı gibi “kötülüğün kazanması için gereken tek şey iyi insanların hiç bir şey yapmamasıdır.”

Eğer “kötülüğü” irade gösterilerek yapılan şiddet, yıkım ve tahakküm eylemleri olarak tanımlarsak o zaman barış, işbirliği, demokrasi ve hayata ve dünyaya hürmet duyanlar karşısında kötülerin baskın olduğunu söyleyebiliriz. Tanatos’un Eros üzerindeki üstünlüğü yağmur ormanlarının yok edilmesinde, türlerin yok olmasında, küresel ısınmada, fabrika çiftçiliğinde soykırımda, askeri güçlerde, nükleer tesislerin sayısının artmasında, G8’de, ANFTA’da, Dünya Ticaret Merkezi’nde, ExxoNMobil’de, Pat Robertson, Ann Coulter ve elbette, Bush, Rove, Rumsfeld, Cheney, Rice neo-con Manifest Destiny’nin “rejim değişikliği” talebi ve dünyaya “demokrasiyi” yayma arzusunda ortaya konmuş durumda.

Burke haklı. Zarar vermemek yeterli değil, insanın iyiyi ortaya koymak için etkin bir şekilde çalışması gerekiyor, yani hayatı ve dünyayı ezerek yok eden güçlere karşı mücadele etmek anlamına geliyor bu. İyi niyetler ve iyilikler eyleme dönüşmedikçe hiçbir şey ifade etmeyecek.

Bazıları bir şeye karşı çıkmanın yeterli olduğunu düşünüyor:” ben ayrımcılığa karşıyım! Ben ırkçılıktan nefret ederim! Ne biçim bir toplum yoksulluğa ve evsiz insanlara izin verir!” Harika söylüyorsunuz ama bu konuda ne yapıyorsunuz? İlerici düşünceler eyleme dönüşmedikçe güzel fikirler olarak kalırlar.

Bazıları Uluslararası Af Örgütü ya da Greenpeace’ e çek yazarak görevlerini yerine getirdiklerini düşünürler. Diğerleri belli bir hayat tarzını sürdürerek yapmaları gerekeni yaptıklarını düşünürler. Hatta bir keresinde kendini şöyle savunan birisini de duydum:” Neden hayvan hakları gruplarına katılayım ki? Ben veganım, bana düşen görevi yerine getirdim!”

Aslında vegan olmak bu gezegen üzerinde hayat kalitesini yükseltmek için yapılabilecek en önemli şeylerden birisi. Ama etik-politik bir hayat için gerekli bir koşul sadece ve yeterli bir koşul da değil üstelik. Gezegen için gerekli şeyleri yapmaya yetmeyen apolitik ve bencilce bir varoluş biçimi sonuçta. Etik bir hayat evimizi düzene koymayı, ardından bir dava ve toplumsal bir hareket içerisinde etkin bir rol oynamayı gerektiriyor.

Hayvan Hakları Davası

Biraz da kendi davamdan söz etmek istiyorum, yani hayvan hakları davasından. Bu çoğu insanın meşru ya da en iyi dava şeklinde bakmadığı bir dava. Bu insanlar hayvanların çektiği acıların büyüklüğünü, ölümün dikkatimizi talep ettiğini, eylemciliğin hayvanlara yardım ederek insanlara yardım etmediğimiz türden bir oyun olmadığını kavramayamıyorlar. Bütün türlerin kaderi ya beraber başarmak ya da beraber kaybetmekten ibaret ve hayvanların yardımına koşmanın insanlara gerçekten büyük faydası var.

Kendi kişisel geçmişimde ben etçil olmaktan vegan olmaya doğru yol aldım, ardından insan hakları eylemcisi olmaktan hayvan hakları eylemcisi olmaya doğru bir yol aldım. 1980lerde daha yeni yeni vejetaryen olmuş birisi olarak bir yandan da Orta Amerika ve Güney Afrika özgürlük meselelerine büyük ilgi duyuyordum. Et ve süt ürünlerinin sağlığa etkilerini bilmekle beraber insanların hayvanları ne kadar barbarca sömürdüğünü bilmiyordum. Cuntaları, ölüm takımlarını, soykırımı, faşizmi, ve emperyalizmi araştırırken insanlığa dair kafamdaki resim hala toz pembeydi.

Bütün bunların hepsi 1987’de Peter Singer’ın kitabı Hayvan Özgürleşmesi’ni okuduğumda değişti. Bir çok insan gibi bu kitap benim hayatımı da anında değiştirdi. Hayvanların fabrika çiftliklerinde, mezbahalarda, dirikesim laboratuarlarında ve diğer insan yapımı cehennem deliklerinde nasıl sömürüldüğünü öğrenince yaşadığım duygusal stresten ötürü hastalandım.

Hayvanların yaşadığı ızdırabın nitelik ve nicelik olarak insanlardan çok daha fazla olduğunu anlayarak, kendilerine yardımcı olacak araçlardan yoksun olduğunu bilerek insan hakları eylemciliğinden hayvan hakları eylemciliğine doğru bir kayma yaşadım. Çoğu insanın en azından belli başlı hakları bulunurken hiçbir hayvanın hayat sahibi olmak ve vücut bütünlüğünü korumak anlamında hiçbir hakkı bulunmuyordu. Et üretiminin dünya açlığına ve çevreye olan etkilerini incelediğimde, dirikesimini tıbbi ilerlemeleri nasıl sekteye uğrattığını öğrenince hayvanlara yardım ederek insanlara da en üretici bir biçimde yardım edebileceğimi anladım. Hayvan haklarını en radikal, en bütüncül eylemcilik biçimi olarak gördüm.

Ancak politik bağlılıklarım eskisine kıyasla artık daha fazla küçümseniyordu, çünkü hayvan hakları hayvanları küçük düşürerek kendilerini yücelten insan üstünlükçülerinde düşmanlık hissi uyandırıyor. Emile Zola’nın şu sözlerini hiç unutmadım: “hayvanların kaderi gülünç görünmekten daha önemli benim için; çünkü hayvanların kaderi insanın kaderiyle birdir.”

Hayvan hakları savunduğum için özellikle Radikal ve Sol topluluklardan gördüğüm küçümseme biraz sertti, çünkü bu çevreler eleştirel bir açıdan mahrum bir halde modern bilimin, Aydınlanma çağı’nın, Marksist Hümanist geleneğin antropsentrik ve türcü ideolojilerini benimsemişlerdi. Onların korkunç tutarsızlıklarından ve iki yüzlülüklerinden yoruldum. Çoğu kereler kapitalist sömürüyü aşağılayan ama kendi yemek zevkleri yüzünden acı çekerek ölen domuz, tavuk, kuzu cesetlerini yiyen “radikal”lerle aynı masada oturduğumu görüyordum. Küresel kapitalizmin sistemli eleştirisini yapmakla övünen Solcular insan, hayvan ve dünya özgürlüğü mücadeleleri arasındaki bağları görmeyi bir türlü beceremiyorlar.

“Radikal” geleneklerin hayvanlar ve çevre sözkonusu olduğunda hiç birşekilde özgürleştirici bir felsefe ya da politika olmadığını anladım. Solculuğu hayvanlara yönelik bir çeşit Stalinizm gibi gördüm. Sol insanın iktidar patolojisinin derin köklerini kavrayamıyor ve kapitalist antroposentrizmi sosyalist antroposentrizmle değiştiriyor. Böylece gerçek devrimci bir sosyal teori ve hareketin sadece bir türün üyelerini değil bütün türleri ve dünyayı özgürlüğe kavuşturacağı sonucuna ulaştım. Hümanist klişeyi yani Hepimiz Tek Bir Irkız, İnsan Irkıyız sloganını daha geniş bir vizyonla değiştirdim: “Tek Bir Toplumuz, Biyotoplum.”

1993 yılında UTEP’te radikal ve tartışmaya açık fikirleri öğretmeye başladığım bir konumda göreve başladım. Felsefe branşındaki iş arkadaşlarımın tersine ben öğretmenin ve araştırmanın günün acil meseleleriyle ve eylemcilikle bağlantılı olması gerektiğine inanıyorum. Çevrenin yok edildiği, türlerin tükendiği, avcı küresel kapitalizmin var olduğu bir dünyada akademisyenlerin toplumsal değişimlerle alakalı olmayan devrimci değişikliklerle alakası olmayan soyut meseleler üzerine gitme lüksüne sahip olmaması gerektiğine inanıyorum. Tersine, akademisyenler küresel soykırım ve çevre kıyımını anlamak, bunu diğerlerine iletebilmek ve olup biteni değiştirmek için var olan becerilerini kullanmak zorundalar.
Bütün –izm’leri öğrettim-Marksizm, anarşizm, feminizm, postmodernizm, postkolonyalizm—ama öğrettiğim en radikal şeyin hayvan hakları olduğunu hemen anladım. Bunun sebebini iki şekilde anladım:

Öncelikle hayvan hakları günlük hayatta radikal bir değişim gerektirmektedir. Marksist ve anarşist seminerden sonra öğrenciler işkence görüp öldürülmüş hayvanların cesetlerini yiyerek masada konuşabilmekteler. Ama hayvan hakları seminerinden sonra genellikle en temel davranışlarını sorgular bir şekilde tabaklarına bakakalıyorlar.

İkinci olarak hayvan hakları sosyal ve doğal dünyalarımızda yaşadığımız krizin temelini ortaya koyuyor, çünkü bu durumu bizim doğadan kopmamıza ve tahakkümcü değerlere sahip olmamıza bağlıyor. Hayvan hakları insanların kendilerini diğer hayvanlardan üstün gördüğü, ayrı gördüğü, vahşi hayatın Efendisi ve tanrıları olarak kabul ettiği o eski antroposentrik ve türcü dünya görüşlerini sorgular. Hayvan hakları insanlardan gücün sorumluluk talep ettiğini, her zaman güçlü olanın haklı olmadığını, neokorteksi daha büyük olmanın diğer türleri sömürüp dünyayı yağmalamanın haklı bir gerekçesi olmayacağını ortaya koyar. İnsan olsun olmasın bütün hayvanlar arasındaki temel eşitlik meselesini hepsini hissetme yeteneğine sahip, seçimleri olan ve hayatları kendisi için önemli olan ve o hayatları müdahaleler yaşamadan sürdürebilme hakkına sahip varlıklar olarak tanımlar.

Küresel Hayvan Özgürlüğü Hareketi sadece acıyı azaltmak değil bütün hayvan sömürüsüne son verme amacını taşıyan kölelik karşıtı bir harekettir; 19. Yüzyıldaki öncülü gibi bu hareket de köleliğin ortadan silinmesini talep etmektedir, yoksa amaç kölelere daha iyi davranmak değildir. Doğal ortamlarından çalınmış, yetiştirilmiş, esaret altında büyütülmüş, kafeslerde tutulmuş, iradelerine ters bir şekilde zincirlenmiş bu hayvanlar kelimenin gerçek anlamıyla birer köledir ve bu yüzden de çağdaş kapitalist köle ekonomisinin bir parçasıdırlar.

Hayvan Özgürlüğü Hareketi modern toplum için sadece felsefi bir tehdit oluşturmadığı ekonomik bir tehdit haline de geldiği için endüstriden ve devletten yoğun eleştiri almıştır. ABD’de ELF ile beraber ALF bir numaralı ülke için terör tehdidi olarak kabul edilmiştir; çünkü halkın güvenliğini tehdit ettiklerinden ya da şiddet içerdiklerinden dolayı değil, şirketler için tehdit oluşturdukları için bu böyle kabul edilmiştir. ABD’de ve İngiltere’de hayvan özgürlüğü hareketi gaddar baskılar maruz kalıyor.

Seneler boyunca hayvan haklarını savunduğum için bir sürü sıkıntıya göğüs gerdim. Mesela geçen yaz üniversitemde bulunduğum konumumdan alından profesör olma hakkım reddedildi, Senato’da eko-terörizm görüşmelerinde tanık olmam yönünde baskı gördüm ve İngiltere’ye girmem yasaklandı. Ancak benim yaşadığım sıkıntı 11 Eylül sonrası özgürlükler, haklar, muhalefet ve direniş konularında görülen baskılar yanında çok küçük kalıyor.

Kitlesel Direnişe Duyulan Acil İhtiyaç

Şu anda Irak işgali, Anayasa ihlali, alt ve orta sınıflar arasında sınıf savaşı, bugüne dek görülmemiş bir politik çürüme ve felaket boyutlarında bir ekolojik çöküş arasında yaşıyoruz. Bütün sektörlerde giderek artan krizi düşünerek şunu sormam gerekiyor:

Şu anda neden bu ülkede bir devrim yaşanmıyor? İnsanlar sokakları alt üst edeceklerine neden alış veriş merkezlerinde geziniyorlar? Bugün karşı karşıya olduğumuz tiranlık sömürgecilerin İngilizlerden çektiğinden daha fazla ama sömürgeciler sabotajla, silahlı mücadeleyle, ve devrimci savaşla karşı koydular. ABD tarihindeki en cahil ve yetersiz başkan nasıl oldu da bu kadar kandırmaca, yalan, yasa çiğneme ve çürümüşlükle hem ülke içinde hem de dünyada hiçbir tepki almadan yoluna devam edebildi? Neden Bush, Cheney, Rumsfeld, Rove, Rice ve bütün ABD hükümeti hapise atılmadı? Diğer şeylerin yanı sıra Bush yönetimi şunları da yaptı:

- Irak’a yalanlar ve yalan kanıtlar üzerine savaş açtı, bu savaşta şu ana dek 2,300 ABD askeri ve yüz binden fazla Irak vatandaşı öldü.
– Azaltmaya söz verdikleri global terörizmi daha da kötü bir hale getirdiler.
– Ebu Garip, Guantanamo ve dünyanın çeşitli yerlerindeki işkence kamplarında işkence taktiklerini savunup kullandılar.
– İnsan Hakları beyannamesini ortadan kaldırarak FBI ve NSA’yi bütün politik muhalefet üzerine saldılar.Tarihte görülmemiş bir ölçekte bir polis devleti ve gözetim toplumu yaratılmıştır.
– Kasırgalarda ölen insanlara karşı şok edici bir vurdumduymazlık sergilemiştir.
– Aşırı Sağ ve Hristiyan köktendinciliği adına bilime ve laikliğe saldırmıştır.
– Muhalif bilimsel görüşleri sindirmeye yönelik çabalar gösterip küresel ısınmanın var olmadığına dair tavrıyla dünyada belki de tek örnek olmuştur.
– Endüstrilere çevreyi kirletip sömürmeleri için açık kart vermiştir.

İnsanların uyanıp harekete geçmesi için daha ne kadar çürüme, şiddet, baskı ve sömürü gerekiyor Daha kaç tür yok olup gitmeli? Daha kaç yağmur ormanı yok olmalı? Gezegen daha ne kadar ısınmalı?

Ekolojik sistemler gözlerimizin önünde hızla çöküyor. Küresel ısınmadan daha önceden akla gelmeyecek türden bir dönem yaşıyoruz, bu gezegen üzerindeki 6. Büyük yok olma krizi . Bundan önceki ise dinozorlar zamanında 65 milyon yıl önce gerçekleşmişti.

O halde neden gerekli mücadele biçimleri ve gerekli tepkilerle cevap vermiyoruz? Amerikalılar Nazi soykırımı sırasında işine gücüne bakan “İyi Almanlar”dan farklı değil mi yoksa?

Çevresel kriz politik krizden ayrı tutulamaz, bu politik kriz de demokrasideki krizdir. Yurttaşların tüketici oldupu, eleştirel düşüncenin propagandayla ve medya aracılığıyla hasır altı edildiği halkla alakalı önceliklerin özel girişimler yüzünden daha az önemsendiği ve politik eylemlerin eğlence sektörün ve medya tarafından tüketilerek anlamsızlaştırıldığı bir politika sonu dönemine ulaşmış bulunuyoruz. Rasyonel ve katılımcı tartışmalar yerine politik atmosfer propaganda, manipülasyon, dezenformasyon ve göstermelik oyunların yaşandığı bir hal almıştır. Eski Yunan şehirlerinin aksine bugün yurttaşlık vergi ödemek, tüketici olmak, şirketlerin çıkarlarını temsil eden iki isim arasında seçim yapmaya indirgendi.

Aslında toplumsal iyi ve medeni erdem kavramlarından soyutlanmış bir kişisel çıkar hedefine dayalı liberal demokrasinin sonuçlarını biçiyoruz şu anda. Halk ilişkileri artık kişisel amaçlar için düzenleniyor ve yurttaşlar hayat, mülk sahibi olmak ve özgürlük için hükümetlere bağlı kalıyorlar. Haklar amaç kişisel çıkarlar olduğu sürece negatif bir anlam taşıyor, yoksa iş, ev sahibi olma, eğitim, ve sağlıklı bir çevre gibi temel sosyal hedefler olmaktan uzak. Aristo insanı doğası gereği politik görürken Locke ve onun liberal geleneği politikayı kişisel çıkarların birbiriyle çarpışmasını engelleyecek türden suni bir birlik olarak görmüştür. Liberal demokrasi modeli yurttaşlığın ölümü anlamına gelmiştir- devletin, medyanın ve şirketlerin kitle kültürü ve eğlence ve gösteri toplumuyla birleşmesiyle meydana gelmiştir bu.

Elbette Bush’a, kapitalizme, hayvanların ve dünyanın sömürülmesine karşı organize bir protesto ve direniş var. Örneğin, 4 eyalet ve 300den fazla topluluk Vatansever Yasası’nın anayasaya aykırı olduğunu ortaya koydu. Yurt çapında şehirler ve kasabalar Kongre’nin Bush ve Cheney’i suçlu bulması için bastırıyorlar.LA’den New York’a sağ kanatın göçmen politikalarına karşı büyük gösteriler düzenlendi, bu gösterilerde göçmenler ve işsizler için adalet ve hak taleplerinde bulunuldu.

Bütün bu mücadeleler çok zayıftır ve hiç birisi kapitalizmi ve onun ekolojiyi yok eden mantığına doğrudan meydan okumaz. Öğrenciler ve işçilerin çalışma koşulları Fransa’ya kıyasla ABD’de çok daha kötüdür, ancak sömürülen kitleler ABD’de yüklerini pasif şekilde taşımaya devam ederler. Dünya buzlarda sıkış kalmış bir balinaya empatiyle yaklaşırken eriyen buza ve buzullar tepkisiz kalıyor. İnsanların çoğu şu anda Bush’un savaşına karşı çıkıyor ama eylemle belirtmek yerine fikren karşı çıkıyor. Ve hala daha günümüzün en önemli sorununa dair büyük bir eylem görmüyoruz yani küresel ısınmaya dair.

Kim meydan okuyacak? Politikacılar çok çürümüş bir halde, korkaklar ve eyleme geçmek için şirket parasına ihtiyaçları var; çözümün değil sorunun bir parçası onlar. Medya uzun zamandır bilgi vermek anlamındaki sorumluluğunu bırakmış durumda. Devasa şirket güçleri olarak elitistlerin hedeflerini gözetiyor, halkın çıkarlarını düşünerek değil kişisel çıkarları öne alarak hareket ediyorlar. Onları işi aydınlatmak değil eğlencedir. Greenpeace gibi ana akım organizasyonlar çok ses duyurur ama az iş yaparlar, çünkü bürokratik makineleri harekete geçiren para toplama işinin içerisinde kaybolup gitmişlerdir. Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı gibi kuruluşlar araştırma yapar, konferanslar düzenler, raporlar yayımlar ve insanları felaket konusunda uyarırlar. Ama medya bunlar yayımlamaz, halk da duymaz ve Şirket Devleri anında sağırlaşır.

Gerçekleri görelim artık: on yıllarca süren çevre mücadelelerinden sonra türleri, ekosistemleri ve yaban hayatı koruyacak yerde ne yazık ki kaybediyoruz. Dahası, ılımlılık yönünde yapılan çağrılar, taviz çağrıları ve kurumlar aracılığıyla yaşanan yavaş yavaş yol alma işleri ne yazık ki aldatıcı olabilir, yetersiz kalabilirler. Küresel kapitalizm ve biyolojik çöküş arasında “akla uygunluk” ve “ılımlılık” bunların aslında tam tersi bir hava yaratmaktadır, çünkü aslında aşırı ya da radikal denen eylemler gereken ve uygun bir cevap gibi görünmektedir. Martin Luther King’den alıntı yapmamız gerekirse bizim adaletsizliğe, sömürüye ve dünyanın yok edilmesine karşı sakin sakin durmayan “yaratıcı ekstremistlere “ ihtiyacımız var.

Her zamanki anlamıyla politikanın bir faydası olmayacaktır. Yeni mücadele biçimleri , yeni sosyal hareketler ve yeni duyarlılıklar icat etmedikçe onların kurallarıyla oynadığımız sürece bu oyunu kaybedeceğiz. Davalar kesin ve doğrudan eylemler gerektirir: yolar kapanmalı, teller kesilmelidir, ve kafesler de boşaltılmalıdır. Ama bunlar savunmaya yönelik eylemlerdir; yeni hareketler sosyal ve ekolojik meseleleri küresel ve multi ırksal ittifaklar içerisinde eritebilmelidir.Bu tür yaklaşımlar Judi Bari ve EarthFirst!, uluslararası Yeşil hareketi, Zapatistalar ve uluslar arası kapitalizme karşı küreselleşmeye karşı hareketler tarafından ortaya konabilmiştir.

Yeni devrimci bir politika demokratik, liberteryen sosyalist ve anarşist gelenekler üzerinde yükselecektir. Radikal yeşil, feminist, yerli mücadelelerini içerecektir. Hayvan, dünya ve insan bakış açılarını küresel kapitalizme ve her türden tahakküm biçimine karşı bir araya getirecektir. Radikal politika; devletin, medyanın ve şirketlerin giderek artan gücünü ters yüz ederek eşitlikçiliği ve katılımcı demokrasiyi toplumun her katmanında –ekonomik, politik ve kültürel- savunabilmelidir. Bütün asimetrik iktidar ilişkilerini ve hiyerarşi yapılarını bozmalıdır ve buna insanların hayvanlar ve dünya üzerindeki hakimiyeti de dahildir. Eğitim, iletişim, kültür ve sanat yoluyla yurttaşlık ve hayatın yeniden politize edilmesi olguları gerçekleşerek insanları değişime ve eyleme itecek, ilham edecek öfkelendirecek ve uyandıracak o hal yakalanabilir.

Yeter Artık !

Karanlık bir dönemde yaşıyoruz, 11 Eylül sonrası sözde “teröre karşı savaş” dönemindeyiz. Bush iktidara geçtiğinden beri McCarthycilik geridöndü, COINTELPRO türü gözetim programları geri döndü, İnsan Hakları Beyannamesi Vatansever Yasası ile yer değiştir, bir gözetim toplumu yaratıldı ve giderek daha tehditkar bir hal alan bir polis devleti oluşturuldu.

Bu, tarihte bir dönüm noktasıdır, gelecekteki hayatımız için bir kavşaktır. Fırsat pencereleri kapanıyor. Şu anda insanların yapamadığı eylemler ilerde geleceğin nasıl olacağına karar verecek. Sonucu düşünmek çok korkunç olsa da türümüz bu meydana okumaya gereken cevabı veremeyebilir ve kendini diğer türler gibi yok olmaya sürükleyebilir.

Karşı karşıya olduğumuz krizleri çözecek teknolojik ya da ekonomik çözümler bulunmuyor, tek çözüm her kademede radikal değişikliklerin hayata geçirilmesidir. Davamız insan, hayvan ya da dünya özgürlüğü olabilir, hangisi olursa olsun hepimizin devlet tahakkümü, her türden hiyerarşi ve küresel kapitalizm adındaki ortak düşmanlara karşı ve temel hak ve prensipler uğruna mücadele eden insanlar olduğumuzu idrak etmeliyiz.

Günümüzün politik ortamında insan Irak’a karşı yürütülen savaşı sorguladığı için sorguya çekilebilir, ya da dirikesime karşı çıktığı için ekoterörist diye damgalanarak FBI tarafından rahatsız edilebilir, böyle bir ortamda insandan korkarak eylemden uzak durmasını anlamak kolaydır. Durumu göz önüne alarak kendilerini tarafsız bir tavırla ortaya koyanlar aslında desteklerini statükonun korunmasına veriyorlar. Soykırımdan kurtulan Elie Wiesel’in söylediği gibi, “ tarafsızlık zalime yardım eder, mazluma değil. Sessizlik işkenceciyi cesaretlendirir, yoksa mazlumu değil”.

Frederick Douglass, Alice Paul,Mohandas Gandi, Martin Luther King, Malcolm X, Chico Mendez, Dian Fossey veya Cesar Chavez gibi eylemcilerden ilham alabiliriz. Korku veya şüphe dolu zamanlarda Martin Luther Kİng’in şu sözlerini hatırlamakta fayda vardır:

“Korkaklık şu soruyu sorar: “güvenilir mi?”.Çıkar şu soruyu sorar: “politik mi?” Ancak vicdan şu soruyu sorar:” doğru mu?”. Ve öyle bir an gelir ki insan ne güvenilir, ne politik ne de popüler olmayan bir tavır almak zorunda kalır; çünkü vicdanı ona bunu yapmanın doğru olduğunu söylemektedir”.
O an bu andır işte. Dünyanın ve hayatın yanında yer alma vaktidir. Kumsala çizgiyi çizme vaktidir. Artık yeter! Deme vaktidir. Tiranlığa karşı başkaldırmaktan daha vatanseverce bir şey daha yoktur. Thomas Jefferson’ın söylediği gibi, “her kuşağın yeni bir devrime ihtiyacı vardır”.

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2010/08/19/kriz-ve-tarihi-bir-donum-noktasi-radikallesmis-bir-millet-ihtiyaci/

February 16, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Feministin Çıkmazı – Ari Solomon

Ben feministliğiyle gurur duyan birisiyim, şu gezegen üzerinde kadınların çektiklerini umursayan herkes kadar. Dünyanın bir çok yerinde kadınlara hala mal gibi davranılıyor. Bazılarının hiç hakları yok, olanlar da diğerleri gibi sömürüye, aşağılanmaya ve şiddet maruz bırakılıyorlar günlük olarak. Biz feministler kadınların yaşadığı zulme son vermek için mücadele ederken bilmeksizin bizlerin de zulmettiği diğer dişileri düşünmek zorundayız. İnsan olmasalar da süt inekleri belki de gezegende en büyük zulme uğrayan dişilerdir. Bizler insan eşitliği için mücadele verirken bir hayvanı dişi yapan bir hayvanı anne yapan şeyi insanların sömürmesi konusunda da öne çıkmamız gerekmez mi?

Eğer bu sözlerim delice geliyorsa bunun sebebi muhtemelen bir çok Amerikalı gibi sizin de ülkenin süt üretim çiftliklerinde neler olup bittiği konusunda bir bilginizin olmaması. Belki sizce bu aptalca bir şey, hatta kadınların içinde bulunduğu durumun diğer türe ait dişilerin yaşadığı sıkıntılarla karşılaştırılmasını hakaret olarak da kabul edebilirsiniz, ama lütfen okumaya devam edin. Şaşırabilirsiniz.


Önce şununla başlayalım: bütün süt inekleri dişidir ve süt üretmeleri için hamile kalmaları gerekiyor. Bunu söyleyince bundan doğal ne olabilir ki diye düşünüyor insan; ama çoğu insan ineklerin sütünün diğer memelilerle aynı sebepten meydana geldiğini düşünmüyor bile, yani yavruları için.Bir ineğin gebelik süresi insanlarınkiyle aynıdır, 9 aydır.

Süt ineklerine yetişkin bir boğayla çiftleşme olanağı sağlanmadığı için, bu hayvanlar çiftlikte “tecavüz bölmesi” denen bir yere gönderilirler. Şaka yapmıyorum. Metal bir çubuk vajinalarına sokulur ve sperm bırakılır. Gebe bırakıldıktan sonra süt ineği sağa sola zar zor dönebildiği bir bölmede yaşamaya başlar. Fetüs büyüdükçe vücudu süt üretmeye başlar. Bu anda memelerine bağlanan mekanik bir pompayla sütü alınmaya başlanır. Bir çok çiftlikte ineklere doğal olmayan oranlarda süt üretmeleri için hormon verilir. Çiftçi için daha fazla süt=daha fazla paradır. Bu da ineklerin memelerinin aşırı derecede büyümesine sebep olur, bunun sonucunda inekler korkunç acılar ve enfeksiyonlardan dolayı ızdırap çeker.

Süt ineği doğum yapınca yavrusuyla ancak 24 saat beraber kalabilir. Bu sürenin ardından dana anneden alınır. Eğer dana dişi ise o zaman o da büyük olasılıkla bir süt ineği olacaktır. Eğer dana erkekse o zaman dana eti olmak üzere satılır. Evet, her süt kartonunun arkasında, her dondurma parçasında bir dana yatıyor. Eğer süt ürünleri alıyorsanız, doğrudan veal (veal, et olmak amacıyla öldürülen dana anlamında kullanılıyor) endüstrisine destek oluyorsunuz demektir.

Şimdi, eğer veal çiftliklerinin pratiklerinden haberiniz yoksa size kısa bir bilgi verelim. Vealler satılınca daha 1 ya da 2 günlüktürler, bu yavrular hareket dahi edemeyecekleri bir bölmeye zincirlenirler. İşte bütün mesele de budur zaten, çünkü hareket kabiliyetleri azaldıkça yavruların etleri öldürüldüklerinde (yani 8 ya da 14 haftalıkken) daha güzel olacaktır. Vealler içerisinde demir bulunmayan besinlerle beslenirler, böylece etleri kırmızı ya da pembe yerine beyaz olacaktır. Bu yavruların annelerinin sütünde bol bol bulunacak demiri elde etmek için içlerinde kaldıkları bölmelerin metal çubuklarını emdikleri görülür sık sık.

Süt çiftliklerinde ise anne inekler yavruları kendilerinden alındıktan sonra günlerce ağlar, böğürür, inlerler, bu süre bazen haftaları bulur. Bazı anne inekler yavrularının peşinden koşarken boyunlarını kırmıştır. Bebeğini kaybetmenin acısını ve üzüntüsünü hayal edebiliyor insan. İneğin vücudundan hala daha yavrusu için süt geldiğinden çiftçi onu sağmaya devam eder. Anne inek, karnında 9 ay yaşayan yavrusuna süt vermenin nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyecektir. Tam tersine, sütü marketlerde satılmak üzere yağ, peynir, krem ve süt haline gelecektir. Ve süt inekleri 4 sene sonra (inanılmaz çünkü Türkiye’de bu rakam 10 sene… CemC) artık gebelik üstüne gebelik yaşayıp da yeterli süt miktarı üretemeyecek hale geldiğinde hayvancağıza mezbahaya gitmesi şeklinde bir ikramda bulunulur, orada da zaten hamburgere dönüşecektir. Gerçek aynen bu, neredeyse bütün hamburger etleri süt ineklerinden arta kalanlardan yapılmaktadır.

Biliyorum bazı insanların hayvanların ve insanların çektiği acıların birbirine benzetilmesiyle alakalı sorunları olduğunu biliyorum; ama biz insanların anne-çocuk bağına karışmak konusunda ne gibi bir hakkı var? Anne ineğin yavrusu için neler hissettiğini bilmek için garanti bir yolumuz yok; ama herhalde annelik içgüdüsünden söz edilebilir. Bunun bütün hayvanlarda mevcut olduğunu biliyoruz. Eğer bir ineğin yavrusuna duyduğu hislerin bir anne insanın yavrusuna duyduğu hislere yakın olduğunu düşünebilirsek, o zaman sebep olduğumuz duygusal acıyı da tahmin edebiliriz, yaptığımız adaletsizliği anlayabiliriz.

Feministler olarak bütün dişiler için direnmemiz gerekmez mi? Korkunç şekilde sömürülen ister insan ister hayvan bütün anneler için haykırmamız gerekmez mi? Yoksa inkar etmeye devam ederek sessiz mi kalmamız gerek?

Ama hangi iyi sebepten ötürü yapacağız bunu? İnek sütü içmeyi gerekli kılan bir beslenme gerekliliğinden söz edilemez. Aslında düşünmeye başladığınızda, ineğin sütünü içmenin hiç de normal olmadığını anlayabiliriz. Yaşları çocukluğunu geçtiği halde süt içmeye devam eden tek memeli, insandır, bizler başka türlerin sütünü içen yegane türüz. Bir çok araştırma süt içmenin sağlığımıza zararlı olduğunu ortaya koyuyor. Sütte bulunan proteinin kanserojen bir madde olduğu kanıtlanmış durumda

Ve şu kalsiyum ve sütün kemikler için iyi olduğu zırvaları var ya, işte sütün bardak başına 300 miligram kadar kalsiyum içerdiği doğru ama bunun sebebi ne biliyor musunuz, çünkü süt inekleri yetiştiren çiftçiler artık ineklere kalsiyum veriyorlar. Tabii inekler odğal olarak ot yiyor, otta da kalsiyum bulunuyor (bütün yeşil yapraklı sebzeler gibi) ama süt inekleri artık mısırla beslendiği için çiftçiler de yemlerine kalsiyum ekliyorlar, böylece sütün yeterli oranda kalsiyum içermesini sağlıyorlar. Bu kalsiyum zırvasıyla ilgili şunu da söylemek lazım: bir bardak lahanada ya da soyada ya da pirinçte süte oranla daha fazla kalsiyum vardır.

Günümüzde inek sütüne alternatifler bulunuyor: mesela badem sütü, soya sütü, fındık sütü, yulaf sütü, pirinç sütü, kenevir sütü vb. ve farklı yağ ve peynir örnekleri de var. Çağlar boyunca bir çok düşünür Pisagor’dan Da Vinci’ye ve Tolstoy’a dek hayvanları maruz bıraktığımız davranışların insanlara olan davranışlarımızı da etkilediğini söylemiştir. Hayvan dişilerini böylesine sömüren bir dünyanın kadınların sömürülmesine, ızdırabına ve zulme uğramasına karşı da bu kadar vurdumduymaz olması sadece bir raslantı olabilir mi? Artık türümüze ait olmasa bile bütün annelere, bütün dişiler merhamet eli uzatmanın zamanı değil mi sizce?

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2010/08/19/feministin-cikmazi/

February 16, 2011 Posted by | kadın ve doğa / ekofeminizm, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 2 Comments

ODTÜ’lü Yeşil Anarşistler: Endüstriyel çiftliklerde işkence ve zulümle elde edilen yumurta bir direniş aracı değildir!

ODTÜ’lü yeşil anarşistler son günler­de kimi sol grupların revaçta olan yumurta atma eylemliliklerine dair bir itiraz ve uyarıda bulundular. Hükümetin soygun politikalarına karşı tepki veren öğrencilerin endüstriyel tavuk çiftlik­lerinde işkence ve zulümle elde edilen yumurtanın bir direniş aracı olmadığını aksine bir canlının bebeği ve tavuklara yapılan zulümle elde edildiğini anlata­bilmek için “Yumurta ne değildir?” baş­lıklı afişler hazırladılar.

Sosyal adalet ve özgürlük mücadele­lerinin, her türlü zulüm ve tahakküm biçimini sorgulaması ve reddetmesi gerekmektedir. Bugün tutsaklar için, baskı altına alınan bireyler ve halklar için özgürlük talep eden herkes, dünya üzerindeki yıkıcı endüstriyel kapitalist etkinliklerin karşısında olmak sorum­luluğuna sahiptir. Bu anlamda hayvan hakları sosyal haklardan bağımsız veya ayrı düşünülemez.

Dünyada her yıl milyonlarca hayvan, deneylerde kesilip biçiliyor, ısıtılıyor, donduruluyor, zehirleniyor, aç bırakılı­yor, parçalanıyor, depresyona sokulu­yor, ruh hastası yapılıyor ve her yıl yak­laşık 50 milyar hayvan, et endüstrisi için öldürülüyor. Bunun 6 milyarı, 9 haftalık kısa bir süre sonra katledilen tavuklar­dan oluşuyor. Kuluçkaya yatan tavuklar, 5′erli veya 6′şarlı olarak 35 cm’lik ka­feslerde tutuluyor ve bu tavukların %20′si yaşam koşullarından dolayı stresten ve hastalıklardan ölüyorlar. Hayatla­rının her saniyesinde acı çekip bazen hiç güneş ışığı görmeden ya da toprağa ayak basmadan öldürülüyorlar.

Bugün hapishaneler insanlar için her ne kadar sınıflı-tahakkümcü toplumların ürünüyse, sirkler, mezbahalar, endüstri­yel çiftlik, deney merkezleri, hayvanat bahçeleri, petşoplar da aynı derecede bu tahakkümcü toplumların ürünüdür. “İlerleme”, “insanlığın gelişimi”, “me­deniyet” gibi kavramlarla süslenerek ge­zegen üzerinde sömürülmedik coğrafya, insan ve hayvan bırakmayan bu kültüre karşı tek yönlü bir mücadelenin iki yüzlü olacağının vurgulanması ge­rekmektedir.

Bu çerçevede hakları için müca­dele eden öğrencilerin direnirken kullandıkları araçlar, düşmanlarını besleyen araçlardan ziyade onları alaşağı edecek doğrudan eylemler olmalıdır. ODTÜ’de Erdoğan’ın üniversiteye gelmesiyle patlak veren olayların bir öğrenci ayak­lanmasına dönüştürülmesi ve devletin fiziksel olarak kapı dışarı edileceği bir işgal girişimi medyanın ilgisini çeken bu magazinel biçimden daha etkili ola­caktır. Keza karizma çizmek için soy­gunculara ve faşistlere atılacak zulüm ürünü olmayan başka malzemeler de var­dır. Kırmızı boya, toprak, taş, yanıcı madde dolu şişe, bok, sopa, para, misket, silgi, ki­tap, kağıt uçak vs. bir çok malzeme üretim süreçleri açısından tavuk endüstrisi kadar işkenceli süreçlerini içermez.

Direnen öğrenci arkadaşlarımıza direnir­ken hangi aracı kullanması gerektiğini öğretecek değiliz. Ancak zalimlere karşı mücadele ederken tavuk endüstrisinin bu zalim uygulamalarını aklımızda tutmak ge­rektiğini vurgulamak isteriz.

“Herkesi yumurtaya, hayvanlara, suya, dağlara farklı bir gözle bakmaya çağırıyo­ruz.

“İnsana, hayvana, yeryüzüne özgürlük…”

February 16, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 261 other followers

%d bloggers like this: