ecotopianetwork

Reklamlar İnsana ve Doğaya Karşı… FİKRET BAŞKAYA


Birşeyi satın almadan önce ve mutlaka bu bana gerçekten gerekli mi? sorusunu sorabiliriz. Reklamların kölesi olmamanın mümkün ve gerekli olduğunu kendi yaşamımızda gösterebiliriz. İnsan mutluluğuyla sahip olunan eşya arasında doğru yönde bir ilişki olduğuna dair genel-geçer yaygın ama saçma kabulün dışına çıkabiliriz.

Fikret BAŞKAYA baskayafikret@gmail.com İstanbul – BİA Haber Merkezi04 Temmuz 2009, Cumartesi Kapitalizm, mantığının ve temel işleyiş ‘yasalarının’ bir sonucu olarak, her seferinde daha çok üretmeden varolamıyor veya her ileri aşamada daha çok üretmeye mahkûm. Lâkin, her seferinde daha çok üretebilmesi, üretilenin tüketilmesiyle mümkün. İkincisi, kapitalist üretimde asıl amaç insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, kâr etmek üzere değişim değeri üretmektir.

İnsan ihtiyaçlarının tatmin edilmesi gereğiyse, kâr etmenin bir türevidir. Oysa medenî bir insan toplumunda, insan ihtiyaçlarını tatmin etmek üzere kullanım değeri üretilmesi gerekirdi. Şimdilerde insanlığın yüzyüze geldiği sayısız kötülükler, ve saçmalıklar, araçlarla amaçların yer ters-yüz olmasının, velhasıl öküzün arabanın arkasına koşulmasının sonucu…

Bu kepazelik kendinden menkûl bir bilim ve sürekli kutsanan bir yeni, yenilik/yenilikçilik retoriğiyle tartışılır ve anlaşılır olmaktan çıkıyor. Sistem üretim ve tüketim çılğınlığı üzerine oturuyor ama bu dünyada üretimin de tüketimin de bir karşılığı var, olması gerekiyor. Zira dünyanın kaynakları sınırsız değil. Türkçenin henüz öztürkçeleştirilmediği dönemde, tüketim ve tüketici yerine, istihlâk ve müstehlik kelimeleri kullanılırdı.

Bilindiği gibi, istihlâk helâk’tan türemedir. Helâk: mahvolma, ölme, harcanma… gibi anlamlara geliyor. Fransızca’da Latince cum-summa dan türeme kelimelerden biri olan consumer de bitirmek, yok etmek, öldürmek, yakıp kül etmek… gibi anlamlarla yüklü… O halde insanların yaptıklarının, ne anlama geldiğinin bilincinde olmaları önemli. Eğer daha çok tüketmek daha çok tahrip etmek, daha çok yok etmek, daha çok kirletmek, daha çok atık [çöp] demekse, şu tüketim çılgınığının saçmalığı açık değil mi? Bu sefil durum bir önkabule dayanıyor: daha çok tüketmek daha büyük mutlulukla özdeş sayılıyor. Tükettiğin kadar mutlusun, tükettikçe mutlusun, ne kadar çok tüketirsen o kadar çok mutlusun…

Elbette çelişki ve saçmalık bununla sınırlı değil, öyle bir burjuva uygarlığı ki, birilerinin [azınlık] daha çok tüketebilmesi, başkalarının [çoğunluk] gerekli olanı tüketemez duruma gelmesiyle, yaşam için gerekli asgarî araçlardan yoksun bırakılmasıyla mümkün… Şimdilerde 1 milyar insan açlıkla cebelleşiyor, yılda silahlanmaya 1400 milyar dolar, reklamlara da 450 milyar dolar harcanıyor… Sadece bu rakamlar burjuva uygarlığının ne menem bir şey olduğunu, insanlığı ne duruma getirdiğini göstermeye yeterli değil mi?

Maddi tüketimle insan mutluluğu arasında doğru yönde bir ilişki olduğunu varsaymaktan daha büyük aymazlık olabilir mi? Sistem, çoğunluğu akıl almaz bir sefalete mahkûm ederken, çok tüketen azınlığı da insanlıktan çıkarıyor ama ne hikmetse ona da ‘mutlu azınlık’ diyorlar… Demek ki, herkes için aynı anlama gelen bir mutluluk tanımı yok… İşte onca öğünülen, onca yüceltilen kapitalist uygarlığın marifeti… Ortalıkta medeniyet tanımına uygun birşey var mı?

Adına yarışır, medenî bir insan toplumunun bazı değerlere dayanması gerekir, işte paylaşım, dostluk, kardeşlik, karşılıklı saygı ve sevgi, zayıfları kayırma, hoşgörü, eşitlik ve özgürlük bilinci, estetik duyarlılık, estetik-entellektüel etkinlik, v.b… Sadece ahlâk dışı değil, ahlâka da karşı olan kapitalizmin kitabında bunların hiçbirine yer yoktur. Orada söz konusu olan rekabet, para, güçlünün yasasıdır ve insanın ürettiği eşya [şeyler] onu üreten insandan daha ‘değerlidir’…

Kapitalist sistemin devamı için daha çok üretme zorunluluğu var ama üretmekle iş bitiyor. Üretilenin mutlaka satılması [realizasyon] gerekiyor. Fakat sistemin kaçınılmaz olarak bir kutupta zengilik biriktirmesi, karşı kutupta yoksulluk ve sefalet biriktirmesine bağlı olduğu için, üretilenin satılması yani realizasyon ekseri sorun oluyor. Kapitalizm toplumsal eşitsizlik yaratmadan ve onu derinleştirmeden yol alamıyor. İşte reklamın ve reklamcının pis misyonu bu aşamada ortaya çıkıyor ve söz konusu pürüzü aşmak üzere devreye giriyor.

Reklam potonsiyel müşterilerin [satın alabilir durumda olanlar] daha fazla satın almasını sağlamak üzere kelimeleri deforme ediyor, dili ve sembolleri manipüle ediyor, kelimelerin ve kavramların içini boşaltıyor. İnsanlarda satın alma istek ve arzusunu harekete geçirmek için göze pek görünmeyen bir strateji uyguluyor. Bütün bu reklam stratejisinin amacı insanları satın almaya ikna etmek ve o amaç için aldatmaktır. Reklam, kimi zaman gülünç, kimi zaman ‘sempatik’, kimi zaman da şaşırtıcı görüntü, imaj ve dille tehlikeli bir iş yapıyor, sürekli yenilenen bıktırıcı imajlar, sözler, görüntüler, sesler, vb. insanları alıklaştırıp- yaşamın anlamını yok ediyor. İnsanların düşünme yeteneğini köreltiyor, iyiyle- kotü, doğruyla-yanlış, güzelle-çirkin ayrımı yapmasını zorlaştırıyor. Bunları yazarkan reklamcı taifesinin: ” siz insanları akılsız, öyle kolay kandırılır yaratıklar olarak mı görüyorsunuz, bu onlara harekettir…” dediklerini duyar gibiyim ama dananın kuyruğu öyle değil. Zira yaptıkları söylediklerini yalanlıyor. Asıl amaçları insanları satın almaya ikna etmek üzere etkilemek değil mi?

Oysa insanlar pekâlâ manipüle edilebiliyor ve etkilenebiliyor, ve şartlandırılabiliyor… Elbette bıktırıcı tekrar da işlevsiz değil. Bu yüzden George Orwell haklı olarak: “64 bininci tekrarda herşey gerçek haline gelir” demişti… Gerçekten birşey ne kadar çok tekrarlanırsa bilinç altına yerleşme olasılığı da doğru orantılı olarak büyüyor… Bu konuda şartlı refleks denilenle ilgili bildiğinizi hatırlamanız yeterli…

Fakat reklamcı sadece mal satmanın hizmetinde değil, politika pazarında da etkili, zira politika da giderek metalaşmış bir faaliyete dönüştü. Seçilmenin yolu artık reklamdan ve reklamcıdan geçiyor. Bu politikanın iflası demektir. Şunun için ki, mâlûm “politika toplumsal yaşamı adalet içinde düzenlemek” anlamındadır… Oysa reklam ve reklamcının istediği yurttaş değil tüketicidir… Reklamcının başarısı insana insanlığını unutturmaktan geçiyor.

Ünlü çokuluslu reklam şirketi DDB’nin patronu Bill Benbach : “Onları bön ve aptal hale getir [ Keep them simple and stupid]” derken, reklamla amaçlananın ne olduğunu pek de nâzik olmayan bir üslûpla ifade ediyordu… Reklamcı her türlü imkân ve aracı kullanarak potansiyel müşteriyi satın almaya ikna ediyor. Bu amaçla insanları ‘çocuklaştırması’ gerekiyor… Başka türlü söylersek reklamcının imâl etmek istediği insan ‘çocuk olarak kalmış, çocuklaşmış büyüklerdir’… ‘büyümüşte küçülmüş değil de, küçülmüş de büyümüş… Şu malı veya hizmeti satın alırsan mutlu olursun, almadığın zaman mutsuzsun. O halde reklamın önce insanda mutsuzluk duygusu, eksiklik duygusu yaratması gerekiyor ki, mutluluğa terfi etmek üzere önerilen ürünü satın alsın. Velhasıl mutsuzluk durumundan kurtulmanın yolu satın almaktan geçiyor…

Elbette sadece satın almak değil, herkesin aynı şeyi satın alması, daha çok, daha çok ve daha çok satın alması… durmadan satın alması… Öyle bir insan ki, nedensiz ve amaçsız, dur durak bilmeden satın alıyor, satın almak için satın alıyor ve satın aldığı için ‘mutlu’ olduğunu sanıyor. Reklam sahip ol diyor, insan ol demesi mümkün değil. Metroda bir reklam gözüme batmıştı… batmaması mümkün mü…

İştahla çukolatalı pastayı yiyen genç kızın resminin altında: ” mutlu et kendini” yazılmıştı. Reklamda sanki iki farklı kişilik resmediliyordu veya genç kızın kişiliği ikiye bölünmüştü: biri mutsuz olan ve pastayı yiyince mutlu olacak olan, diğeri de yeme fiilini gerçekşetirmek üzere pastayı satın alacak olan… Reklamların tahribatının nerelere vardığının sadece bir örneği… Asgari sağduyu ve düşünme yeteneğine sahip biri daha çok sahip olmak eşittir daha büyük mutluluk denklemine itibar eder mi? Ne kadar sembol ve değer varsa insanları tüketim düşkünü, tüketim bağımlısı [ alkol, uyuşturucu… bağımlısı gibi] yapmak üzere seferber ediliyor…

Bir şey üretmek demek doğadan birşeyler almak, eksiltmek demek ve kullanılan doğal kaynaklar sınırsız değil. Kapitalist üretim ve onu meşrulaştıran kendinden menkûl “iktisat bilimi”, doğal kaynakların sınırsız olduğunu ilân etti. Böyle bir saçmalığa insanlar inandırıldı.

Reklamlar her gün binlence defa ‘daha çok tüket’ diyor lâkin üretilenin çoğu çöpe atılıyor. Çöpe atmak için üretimin kural haline geldiği bir dünyada milyonlarca insan açlıktan ölüyor ve hâlâ kapitalist üretim tarzının yegane rasyonel üretim tarzı olduğuna insanlar inandırılmak isteniyor. Üretim ve tüketim çılğınlığı ve atıklar doğa tahribatını derinleştirirken, insanı, toplumu ve doğayı kirletiyor. Aslında çöp dağlarına bakarak insanlığın içine sürüklendiği sefil manzaraya dair fikir edinmek mümkün… Reklamlar üretilenin eskimesine izin vermiyor.

Yeni olan muteberdir düşüncesi sürekli yenilenip, tam bir saplantı haline getiriliyor ve tabii durmadan şeylerin yenileri üretiliyor ve yeniye sahip olmak mutlu olmak demek… Reklamlar ürün fiyatlarını yükseltiyor ve ‘kaliteyi ucuza’ aldığını sanan şanslı tüketiciye yükleniyor. Ödediğiniz fiyata reklam maliyeti de dahil…

Reklamlar basın özgürlüğünün de düşmanı. Şimdilerde yazılı basın, radyo ve televizyon reklamlarla ayakta kalabiliyor ve reklamı verenler de büyük çokuluslu şirketler. Şirketler reklamı kestiğinde televizyonun da fişi kesiliyor, gazeteler kapanıyor, radyolar susuyor. Böyle bir durumda gazetecilerin reklamı eleştirmesi mümkün mü? Reklamı yapılan malın kalitesine dair itirazda bulunabilir misiniz?

Zaten reklam tek yönlüdür ve reklama maruz kalanın söz hakkı yoktur. Reklamlara dair eleştirel bir yazının, haberin yayınlanması mümkün mü? O zaman ancak reklamı sorun etmeyenler büyük medyada yer bulabilirler ve yalan ve tahrifat korosuna dahil olabilirler. Mesele okuduğunuz bu yazının veya benzerlerinin büyük gazetelerde yayınlanması, televizyonlarda yankı bulması mümkün mü? Böyle bir ortamda da başta yazılı basın olmak üzere medya denilenin bir tür reklam kataloğuna dönüşmesi kaçılınmaz… Oysa basının [veya medyanın densin] adına lâyık olabilmesi, paranın ve devletin iktidarından bağımsız olmasıyla mümkündür.

Reklamlar israfın hizmetinde ve insanlara markalarla tuzak kuruluyor. Marka, malın kalitesini sorun etmeyi engelliyor ve değerinin çok üstünde satmanın da garantisi. Üstelik marka mal almak marifet sayılıyor. Ucuzluk kampanyaları ve promosyonlar israfı daha da büyütüyor. İnsanlar ucuza satın alma yanılsaması tuzağına düşürülüyor. İki alana üçüncüsü bedava türü kampanyalar insanlara ihtiyaçları olmayan şeyleri satmak demek.

Bir insanın ihtiyacı omayan şeyleri ucuz olduğu için satın alması ne anlama geliyor? Ucuza satın alma da ekseri bir yanılsama olmak kaydıyla. Kaldı ki, gerçekten ucuzsa bile ucuza satın almak uzun vadede itibar edilebilir birşey de olmamalıdır. Mallar emek harcanarak üretiliyor ve ucuza üretilmesinin koşullarından biri ve başlıcası da üreticinin, işçinin, esnafın, çiftçinin aşırı sömürülmesidir ki, bunun uzun vadede bumerang etkisi yaratması kaçınılmazdır. Reklamlar satın alma gücü olmayan insanları da ‘marka’ mallar satın almaya özendirip borçlandırarak düşük gelirli ailelerde gereksiz sıkıntılar, dramlar, huzursuzluklar yaratıyor, gençleri suça özendiriyor…

Tüketiciyi manipüle eden, gereksiz ihtiyaçlar yaratan, doğa tahribatını derinleştiren, erkek egemenliğini ve önyargıları petiştiren, ürün fiyatlarını yükselten, insanları bunaltan, çevreyi kirletip-çirkinleştiren, sürekli yalan söyleyen… reklamlara karşı çıkmak gerekli ve mümkün. Bu saldırıya başta örgütlenerek, örgütlerle karşı çıkmak mümkün ama bireysel planda da yapılabilecek şeyler var ve bu ikisi birbirini tamamlamak durumunda. Reklam karşıtı örgütler oluşturmak ve muhalif örgütlerin bu konuda duyarlı ve sorumlu davranmalarını sağlamak için çaba harcanabilir.

Kaldı ki, kapitalizme karşı mücadele ettiğini söyleyen örgütlerin reklamın tahribatı karşısında tepkisiz kalmaları, onu ciddiye almamaları anlaşılır birşey değildir… Her birimiz gönüllü yetingenlik tercihi yapabiliriz. Sade yaşamanın, azla yetinmenin insanlık demek olduğu düşüncesini yaygınlaştırmak üzere pekâlâ işe kendimizden başlayabiliriz… Kapitalizmin ve reklamların dayattığını değil de ihtiyacımız olana sahip olmakla yetinebiliriz. İsraf ordusundan firar edebiliriz. Birşeyi satın almadan önce ve mutlaka bu bana gerçekten gerekli mi? sorusunu sorabiliriz. Reklamların kölesi olmamanın mümkün ve gerekli olduğunu kendi yaşamımızda gösterebiliriz. İnsan mutluluğuyla sahip olunan eşya arasında doğru yönde bir ilişki olduğuna dair genel-geçer yaygın ama saçma kabulün dışına çıkabiliriz.

Asıl zenginliğin meta dünyasının dışında olabileceği düşüncesini yaygınlaştırabiliriz. Bunun için de işe sürüden ayrılarak başlayabiliriz… Bu vesileyle reklamı sanat sayanlarla, reklamlarda rol alan sanatçılara da bir çift sözüm var: Bir kere reklam kirletiyor ve kirletme eylemiyle sanatın bir ve aynı şey sayılması abestir. Bizzat reklamın varlık nedeni sanatın ve sanatçının inkârıdır; ikincisi, gerçek sanatçının reklamlarda rol alması, bir şekilde reklama bulaşması kabul edilebilir değildir. İnsanları aldatıp-alıklaştıran, kirli ve kirleten reklamlarda rol almayı, bu sefil oyunda kendini maskara etmeyi içine sindiren biri kendi varlık nedenine ve kendi etiğine ihanet etmiştir.

Sanat güzelin ve daha güzelin, hayatı güzelleştirmenin, ona anlam katıp-zenginleştirmenin hizmetinde, reklam da yalanın, insanı ve toplumu kirletmenin, doğayı tahrip etmenin hizmetinde olduğuna göre…(FB/EÜ)

http://bianet.org/biamag/medya/115640-reklamlar-insana-ve-dogaya-karsi

Advertisements

October 13, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, tuketim karsitligi, Uncategorized | 1 Comment

Saman balyasindan ev yapimi – Hazırlayan: lynx lynx

http://yabanil.net/?p=635#more-635
http://www.mmf.gazi.edu.tr/journal/2000/87_104.pdf
http://www.outdoororacle.com/kronoloji/haber/dogal-malzemelerle-yaratici-fikirler.html
http://www.strawbale.com/strawbale-faqs
http://naturalhomes.org/
http://www.balewatch.com/

Doğal Bir Yapı Malzemesi: Saman Balyası

26 Nisan, 2009
Yaşam biçimimizle var olan malum ideolojinin gerektirdiği biçimde, yaşam alanlarımız sürekli değişiyor. Bu değişimlerle beraber bizler de çevremizle olan ilişkimizi sürdürecek şekilde hizaya getiriliyoruz. Bunun en çarpıcı örneklerinin yaşandığı kentlerde metro duraklarının büyük alışveriş merkezlerine olan yakınlığı, artan tüketim alanlarının yanında kamusal açık alan kaybı, dev otobanlarla donatılan adacıklar ve yollarla parçalanan mahalle kültürleri, bizler üzerine biçilen bir tasarıyla paralel değişimler olarak tanımlanabilir.

Dünyamızın yok olma eşiğine sürüklendiği şu zamanlarda, bunu engellemenin yaşam biçimlerimizin değişimi ile mümkün olabileceğine dair fikirlerin dikkate alması gereken konuların başında kuşkusuz “yaşam alanlarımızın yeniden gözden geçirilmesini ve dönüşümü” geliyor.

Konuyla ilgili kendimize öncelikle şu soruyu sorabiliriz:

“Çevremize verdiğimiz zararı ve bağımlılıklarımızı en aza indirgeyerek nasıl sürdürülebilir yaşam alanları yaratabiliriz?“

Bu soruya arayacağımız cevap; geleneksel-yerel mimari, peyzaj mimarisi, sürdürülebilir mimari, doğal yapılar, permakültür gibi bir çok alanı içine dahil eden bir araştırma süreci içeriyor.

Bu araştırma sürecine, barınma ihtiyacını karşılayabilecek harika bir yapı malzemesi ile başlamak istiyorum:

Saman Balyası
Çimento ve tuğla ilk bakışta vazgeçilmez iki yapı malzemesi gibi gelebilir. Fakat çevreye zarar vermeyen yapılardan söz edeceksek eğer, öncelikle üretim sürecinde yüksek enerji gerektiren, geri dönüşümsüz, çevreye zarar veren yapı malzemelerinin yerine ne tür doğal malzemeler kullanabileceğimiz konusunda bilgi sahibi olmamız gerekiyor.

Buna bulunduğumuz coğrafyada kolaylıkla bulunabilen saman balyasını tanımakla başlayalım…

Tarihi

Aslında samanın yapı malzemesi olarak kullanılması çok eskilere dayanıyor. Erihada bulunan M.Ö. 8300′e tarihlenen yerleşimin tuğla kalıntılarında saman örneklerine rastlanmış. Fakat kimi antropologlar samanın 40 000 yıldan beri yapı malzemesi olarak kullanıldığını iddia ediyorlar.

Saman balyasının yapı malzemesi olarak kullanımı ise, paketleme makinesinin bulunmasıyla 1890 yıllarında Nebraska‘da beyaz göçmenlerin malzeme siparişleri gelene kadar geçici olarak inşa ettikleri yığma saman balyası evlere dayanır. Yığma sisteme Nebraska stili denmesinin sebebi de budur. Bugün hala Nebraska’da saman balyasıyla konutlar, kiliseler, çiftlik evleri, okullar, ofisler inşa edilmektedir.

Dünyada saman balyası

Günümüzde, dünyanın dört bir yanında kırsal çevrelerde saman balyasına olan ilgi, hem ekonomik hem de ekolojik sebeblerden ötürü hızla artıyor. Firmalar arasında, ısı ve ses yalıtımını çok iyi sağladığı ve ucuz bir malzeme olduğu için kullanımı hızla yaygınlaşıyor ve müşterinin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir konforu da sağlayabiliyorlar. Ayrıca dünyanın bir çok yerinde ekolojik yaşamı benimsemiş bir çok köy ya da topluluk, barınma ihtiyaçlarını bu malzeme ile kolaylıkla giderebiliyor. Duvarlar kolaylıkla onarılabiliyor. Hiç bir alet gerektirmeden, ustası olmayan biri tarafından bile kolaylıklıka inşa edilebilmesinin yanında esnekliğinden ötürü yaratıcılığa da teşvik ediyor.

Oldukça eğlenceli bir uğraş olan saman balyasından ev yapımı hakkında yurt dışında her yaştan insanın katıldığı onlarca atölye açılıyor. Saman balyasından evlerle ilgili çeşitli topluluklar kurulup, tanıtımı ve yaygınlaşması için çaba gösteriliyor. Şu adreste saman balyasından evlerin ülkelere göre ayrılmış listesini görebilirsiniz.

Konuyla ilgili bir çok kitap mevcut. NaturalHomes ve GreenHomeBuilding sitelerinin derlemiş oldukları konuyla ilgili kitapları inceleyebilirsiniz. Ne yazık ki bu konuyla ilgili dilimize çevrilmiş bir kitap bulunmuyor.

Türkiyede ise saman balyasının yapı malzemesi olarak kullanımına dair girişim yok denecek kadar az. Türkiye gibi bir coğrafya için oldukça şaşırtıcı bir durum. Betonlaşma, kırsal alanın hem ekonomik hem de ekolojik açıdan giderek yoksullaşmasına neden olurken, Anadolunun bir çok bölgesinde fazlasıyla ulaşılabilir olan bu malzemeye karşı ilgisizliğimiz bir şekilde sürüyor.

Yine de, kırsal çevre için umut verici olan bu malzeme ile ilgili çalışmalar ve uygulanmış örnekler ülkemizde nihayet son 10 yılda görülmeye başlandı. 90′lı yılların sonuna doğru Türkiyenin bilinen ilk deneysel ekolojik yerleşimi olan, fakat bir süre sonra dağılan “Hocamköy” projesinde saman balyasından evler yapılmıştı. Bu deneyim ile ilgili şurada detaylı bir makale var. 2006 yılında ise Buğday Derneği, Beykoz Cumhuriyet Köyünde, “saman balyasından ev” atölye çalışması ve seminerleri düzenledi. Gönüllü 20 kişinin katılımıyla bir ev inşa ettiler. Rastladığım son örnek de İmece evi‘nin “saman evi”. Evin fotoğraflarını ve ekolojikev ile yapmış oldukları söyleşiye şuradan ulaşabilirsiniz.

Türkiyede saman balyasına ilişkin deneyimler ne yazık ki bunlarla sınırlı. Ama yine de yeşil düşüncenin henüz yaygınlaşmaya başladığı şu dönemlerde bu malzemenin gerektiği ilgiye kavuşacağına şüphem yok.

Artıları eksileri

Peki yapılarda saman balyası kullanımının artıları eksileri nelerdir? bunlardan söz etmek istiyorum.

+ Harika bir yalıtım malzemesidir.
Saman, diğer yalıtım malzemelerine oranla 3 kat daha iyi yalıtım sağlayabiliyor. Isıtma ve soğutma maliyetinde %75′ oranında tasarruf edilebiliyor . Ayrıca ses yalıtımını da çok iyi sağlayan bir malzeme. Şuradan yalıtımla ilgili detaylı verilere ulaşabilirsiniz.

+ Çevreye zarar vermez.
Çimento, tuğla gibi malzemelerin üretimi ve nakliyatı yüksek enerjiye ihtiyaç duyar. Fakat saman, güneş enerjisi ile oluşan, her yıl elde edilebilen sürdürülebilir bir malzemedir. Tahıl üretimi yapılan her yerden kolaylıkla temin edilebilir, balyalanması için düşük enerjiye ihtiyaç duyar. Çevreye karşı hiç bir zararı yoktur, yapılar yıkıldığında toprağa karışır. Hatta kompost olarak kullanılabilir. Üstelik saman balyasının yapı malzemesi olarak değerlendirilmesi, gereksiz görülen samanların yakılmasıyla oluşan gaz salınımını hafifletir.

+ Sağlıklı bir malzemedir.
Doğal bir malzeme olduğundan zehirli maddeler içermez. Ayrıca saman balyası evler nefes alabilen yapılardır. İçerideki hava kalitesi bu yüzden daha yüksek olur.

+ Ekonomiktir.
Saman balyası ile yapılan evlerin maliyeti çok düşüktür. Isı izolasyonu sağladığı için, uzun vadede ısınma maliyetini de düşürür. İmece evi balyaların 1YTL’ye bile bulunabileceğinden söz ediyor.

+ Hem kolay hem de eğlencelidir.
Saman balyası ile yapı inşa etmek için usta olmanıza gerek yoktur. Esnekliği ve kolaylığı, çevremizi kendi ihtiyaçlarımıza göre tasarlama imkanı verir. Yapı süreci, el becerimize ve yaratıcılığımıza hitap eden ayrıntılar içerir.

Eksiler ise şunlar:

– İyi sıvanmadığında sudan etkilenme riski var.
Saman balyası sudan etkilenebilen bir malzemedir. Yapıda kullanılacak malzemenin sudan korunması gerekir. Fakat yapının çatı sistemi ve sıvası iyi ise sudan asla etkilenmez. Su konusu ile ilgili şurada detaylı bir makale var.

Sorular

Bunlar dışında strawbale.com konuyla ilgili sıkça sorulan soruları listelemiş. Benim gözüme çarpan başlıklar yangın riski ve böcek sorunu.

Bir telefon defterini yakamayacağımız gibi sıkıştırılmış samanın da alev alması zor olduğu ve yangına karşı direnci olduğu söyleniyor. Böcek konusu ise aslında sıvama ile alakalı. Doğru yapıldığı takdirde böceklerin evinizi yeme riski yok. Sıvada kerpiç kullanılacaksa karışıma böcek kovucu etkisi olan bitkiler karıştırılarak evler böceklerden korunabiliyor.

Yapı teknikleri
Saman balyası ile çok farklı yapılar inşa edilebilir fakat, Saman balyasının taşıyıcı ya da duvar görevi görmesi bakımından iki farklı kategoride incelenebilir.

Yığma sistemi

Temel oluşturulduktan sonra balyaların üst üste konmasıyla duvarlar oluşturulur. Bunlar daha sonra gergi telleriyle ya da diğer yöntemlerle sıkıştırılıp çatının yükü gelmeden önce sağlamlaştırılır. Bu sistem daha ekonomiktir. Ancak pencere açıklıkları çok geniş olmamalıdır ve ikiden fazla kat tavsiye edilmez.

Karkas sistemi
Karkas sistemde ise saman balyaları taşıyıcı olarak değil sadece duvar malzemesi olarak kullanılır. Önce taşıyıcılar, yani ahşap, taş, tuğla gibi malzemelerle karkas yapılır; daha sonra saman balyasıyla duvarlar doldurulur. Burada dikkat edilecek hususlar detaylardır. Pencerelerde, kapılarda ve birleşim yerlerinde delik olmaması gerekir. Malzeme ve işçiliğin artmasından dolayı daha pahalıdır ancak yüksek binalar yapılabilir ve geniş açıklıklar geçilebilir.

Uygulanmış güzel bir örnek

Yukarıdaki ev ile daha fazla detaya simondale.net adresinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca NaturalHomes adlı sitenin hazırladığı harita ile dünyada uygulanmış diğer örneklere göz atabilirsiniz.

İnceleyeceğim bir sonraki yapı malzemesi, saman balyasıyla birlikte harika bir uyuma sahip olan kerpiç olacak…

October 13, 2009 Posted by | bu topraklar, ekokoy - permakultur, kir yasami | Leave a comment

Doğanın Öfkesi – Aslı Öksüz

Michael Tobias, Öfke, Çeviri Algan Sezgintüredi,
Kasım 2006, Versus Kitap.

“Biz ruhun bütün yaratıklara verilmiş olduğuna, her canlının, kendisi bunun bilincinde olmasa bile, bir ruha sahip olduğuna inanırız. Ağaç, şelale, boz ayı, her biri cisimlenmiş bir ruhtur ve her biri saygıya layıktır.” Ohiyesa, Sioux Kabilesi
Yaşamın farklılaşmamış, akılcılığın gölgesi düşmemiş, organik bütünlüğünün korunduğu biçiminin tasavvuru imkânsız değildir. İlkel topluluklarla –özellikle ritüel ve işbölümü ile kültürleşmenin başlangıcı sayılabilecek üst paleolitik öncesi dönemlerde– insan doğanın içinde ve onun bir parçası olarak, doğanın kendine sunduklarından sadece yaşamının idamesi için gerekli olan kadarını tüketerek, dolayısıyla üretmeye ihtiyaç duymadan yaşardı. Böylesi bir yaşam biçiminin varlığı, ilkel insanın muhtemelen düşünerek icat ettiği değil fakat bundan başka bir işleyişe ihtiyaç duymadığı, her şeyin olması gereken biçimde oluşundan kaynaklanıyordu. İlkel topluluklar ne insan olmayan varlıklarla ne de insanlar arası ilişkilerde tahakkümün üreyebileceği bir kaynak, hiyerarşik bir sistem yaratmadılar. Her şey sadece etkileşiyor ve yaşam süregidiyordu.
Paleolitik dönem sonlarında, alet kullanımı, ritüellerin ve sembollerin bulunuşu, işbölümü gibi insan yaşamına eklemlenen her olgunun bir diğerinin icadını zaruri kıldığı kümülatif kültürleşme süreci başlamış; dil, zaman ve nihayet tarım ile birlikte insanın hüküm sürdüğü uygarlık yaratılmıştır.

Kökeni uygarlık olan insanmerkezcilik hümanist ya da teolojik düşünce üzerine temellendirilmiş bir algı meselesidir. İnsanın doğanın bir unsuru olduğunu reddeder. Doğanın onun dışındaki her şey olduğu yanılgısını doğurur. İnsanmerkezci tasavvur, insanın diğer türlerden üstün olmanın ötesinde kutsal olduğu varsayımını doğurmuştur. Türler arası hiyerarşik ilişkileri yaratan ve tüm habitatı insanın fütursuz kullanımına maruz bırakan da insanın bu ‘biricik tür’ olma istencidir.
Doğayla aramızdaki her temas noktasını yalıtan bu ideolojik fanus, bize, gerçek yaşamın bir simülasyonu diyebileceğimiz uygarlığımızın dışında kalan her şeyle baş etme, kendi yaratılarımızın ötesini yok sayma eğilimleri kazandırmıştır. Hayatta kalabilmek için bu ideolojiye olan bağımlılığımızın, uygarlığın olmaksızın karşı karşıya kalacağımız çıplaklığın insanlığı ne kadar savunmasız kılacağının bilincindeyiz. Modern insanın diğer türlerle olan hiyerarşik ilişkisi de kaynağını korkudan alıp zorbalıkla son bulan bir tahakküm trajedisidir bu yüzden.

Ancak insan türü, modernliğin güvenlik, üstünlük, konfor gibi getirilerinin yanında kendisinden çaldığı özgürlüğü, doğaya gitgide yabancılaşmasını uzun süre görmezden gelemeyecekti. Böylece özellikle 1960’ların sonunda ortaya çıkan özgürlükçü akımların kendilerine bir biçimde ifade alanı yaratmış olmaları, özgürleşmenin yeni modellerinin tartışılmasına, kısmen de olsa pratiklerinin denenmesine ve alternatif yöntemlerin üretildiği bir sürece yol açtı.

Bu zeminde, biçimi ve hedefi önemli olmaksızın her dayatmanın yarattığı bumerang etkisi fark edildi. Nihai özgürlüğün, yalnızca insanlar arasındaki görülür hiyerarşinin yok edilmesiyle değil, yaşamın tüm etkileşim biçimlerinde gizlenen otoritenin ortadan kaldırılmasıyla sağlanabileceği anlaşılmaya başlandı.

Hayvan özgürlüğü mücadelesi de bu farkedişin önemli bir boyutunu oluşturuyor. İnsanın doğaya ve diğer türlere uyguladığı, uygarlığın her evresinde dozu artan ezici tahakküm, endüstrileşme süreciyle birlikte soykırım boyutlarına ulaştı. Bu soykırımın, artık sadece “hayvanları sevelim, koruyalım” –kimden?– gibi söylemler ya da bilinçlendirme etkinlikleriyle durdurulması mümkün görünmüyor. Artık (çoğunluğun rızası olmasa bile) hayvanların, özerklik kazanmış endüstriyel sistem için birer hammadde haline geldiği gerçeğini kabul eden birçok kişi, legal ya da illegal yollardan bir şeyler yapma zorunluluğunu hissetmeye başladı.

Bu, kendi türüne başkaldırma anlamını da barındıran, sistem karşıtı hareketin bir parçası olan Hayvan Özgürlük Cephesi (ALF: Animal Liberation Front), hayvan hakları ve özgürlüğü mücadelesinde yaklaşık 30 yıldır aktif olan, merkezsiz yapıya sahip bir örgütlenmedir. Her tür karar ve yetki sadece kendilerine ait olan birkaç bireysel aktivistin bir araya gelmesiyle oluşan gruplar, çoğunlukla şiddetten arınmışlığı ve doğrudan eylemi benimsemiş olsa da, hiyerarşik bir yapı söz konusu olmadığı için, tarzını ya da etiğini yine sadece kendilerinin belirledikleri eylemler gerçekleştiriyorlar. ALF bugün ABD’de illegal bir örgüt olarak kabul edilmektedir ve eylemleri dolayısıyla –şiddet unsuru içermiyor olsalar da– birçok aktivist yargılanmış ve hüküm giymiştir.

Michael Tobias, Öfke’de, iki ALF aktivisti üzerinden hayvan haklarının, çoğumuzun yaşamından ötelediği ayrıntılarını, irdelemeye, hatta modern insan davranışını sorgulamaya itiyor.
Tobias, romanında retoriğin ya da edebi niteliğin, konunun çarpıcılığını gölgelemesine izin vermediği yalın ve doğrudan bir anlatım kullanmış. Ayrıca seçtiği karakterlerin sıradan yaşamları, anlatılan olayların gündelik yaşamın olağan kesitleri oluşu, romanı trajik ve ütopik bir öyküyü okuyuşumuzdan ya da bir aksiyon filmini izleyişimizden çok daha fazla ciddiye almamızı, içselleştirmemizi sağlıyor.

Michael Tobias’ın dolaysız anlatımıyla romanın ana karakterlerinden Felham’ın gözleri bizim merceğimiz haline geliyor. Özellikle laboratuvar, mezbaha, barınak gibi aslında kapalı kapılar ardında olmayan, ancak görmezden gelerek sorumluluğunu üzerimizden attığımız, hayvanların gördüğü işkenceyi tüm çıplaklığıyla ve gözkapaklarımız tutturulmuşçasına izlemek zorunda kalıyoruz bu kez. Böylece masum olduğunu düşünen bizler, yazarın bizden istediği, ertelenmiş sorgulama sürecine çoktan girmiş buluyoruz kendimizi…

İnsanın, yaşam süresini uzatmak ya da lüksünü arttırmak adına öngördüğü en küçük fikirler için bile, laboratuvarlarda milyonlarca canlıyı katletmesi; evcilleştirmek suretiyle hayvanların yaşam alanlarının kısıtlanıp üremelerine ve ölümlerine müdahale ederek onu canlı yapan her şeyi zapt etmesi; şehirlerde kurduğu barınakların asıl amacının hayvanların barınması değil, şehirlerden hayvanların “arındırılması” olması; hayvanların kendisine daha “faydalı” olabilmeleri için, genetik kodlarını değiştirerek, onları mutantlara dönüştürmesi; kültürünün eğlencelik bir parçası haline gelmiş, av sezonu adı altında yapılan keyfi hayvan katliamları; “ihtiyacı” olduğu için, her yıl 50 milyardan fazla hayvanı öldürmesi gibi, kendimizi karşısında tüm haklı çıkarma çabalarımızın boşuna olduğu gerçekler çarpıyor yüzümüze romanın sayfaları arasından. Modern insanın şiddeti hor gören etiği ya da duyguları ve aklı olduğu için üstün olduğu görüşü, hayvanlar söz konusu olduğunda nasıl böyle içi boşalmış kavramlar haline gelebiliyor? Yoksa tüm bu ahlaki değerler, insanın kendi türünü eğitmek için uydurduğu yalanlar mı?

Bu soy eleştiriyi uzun süre önce yapmış ve hayvanların hak etmedikleri muamelelerden kesinlikle kurtarılması kararını vermiş olan Felham ve Muppet üzerinden akıyor kitabın kurgusu. Tüm yaşamlarını hayvan özgürlüğü mücadelesi etrafında örmüş olan iki aktivistin, eylemlerini gizlilikle planlayıp ve gereğinde şiddeti çekinmeden uygulaması, federallerin aradığı suçlular haline gelmelerine sebep oluyor. Böylece Michael Tobias’ın bizden istediği diğer soruyu da soruyoruz kendimize: Hayvanların özgürlüğü adına illegal eylemlerle, insanların hayatına kast etmenin etik açıdan doğru kabul edilir yanları olabilir mi? Yazar bu soruya olumlu ya da olumsuz herhangi bir yanıt vermeden, kararı inisiyatifimize bırakıyor. Bu noktada Felham’ın, hayvanları korumak için yasalar olduğunu söyleyen kız arkadaşı Jessie’ye yaptığı savunma, eylemlerinin altyapısı olan düşünceyi açıkça ortaya koyuyor: “Bilim adamlarını korumak için yasalar var. Lokanta zincirlerini korumak için yasalar ve vergi boşlukları var. Hayvanat bahçelerini, sirkleri, kürk ve kozmetik sanayilerini korumak için yasalar var. ‘… ‘Haftanın yedi gecesi masaya et veya tavuk koymayı, şükran günü hindilerini, ev hayvanı edinmeyi garanti eden yasalar… Hayvanları korumaya yönelik yasa falan yok. Ve hiç olmayacak. ‘…’ Şu anda, şu dakikada balinalar katledilirken oturup yasaları tartışamazsın.”

Hayvan hakları konusunda tutumunuz ne olursa olsun, en azından sadece insan olduğunuz için, deney öncesi kürarla kasları felç edilmiş veya “uyutulmak” üzere bedenine pentobarbital enjekte edilmiş, krampların acısıyla ölüme giden bir köpeğin yaşlı gözleri sizinkilerle buluşursa, size soracağı o soruya vereceğiniz bir cevabınız olmalı:
“Neden?”

October 13, 2009 Posted by | ekoloji, somuru / tahakkum | 1 Comment

Öfke – Michael Tobias

Acıyı hissetmek için kurban olmak gerekmez… “Parlak bir anlatım, gerçek bir sayfa çevirtici. Michael Tobias işe, acıyı hissetmek için illa kurban olmanın gerekmediğini anlatarak koyuluyor. Ayrıntılar, duygular, heyecan, hırs ve yakıcı intikam ateşi. Evet, intikam… bedel ödetme… Hayvan tacizcilerinin 1984’ü…” Keith Mann, ALF (Hayvan Özgürlüğü Cephesi) eylemcisi. Halen, “terörist” eylemlerde bulunmak suçuyla hapistedir.

Geleneksel toplumların insan ve doğa arasında kurmayı başardığı uyum, aydınlanma sonrasında insanın egemen olduğu ve diğer bütün canlıların onun için varolduğu inancıyla bütünleşen büyük ve karmaşık bir hiyerarşi zinciri yarattı. Geleneksel toplum üyeleri doğaya müdahaleyi en aza indirgeyip, bütün canlı türleri ile akraba olduğu varsayımdan yola çıkarak, hem kendini hem de doğanın bütün görünüşlerini yüceltmeye uğraşıp, büyülü bir dünya yaratma telaşına girerken, modern insan, doğanın büyüsünü bozup, kendi dışındaki her şeyi işlevsel ve akılcı bir bakış açısının yarattığı korkunç bir ideoloji ile bütünleştirdi. Bu ideolojinin merkezinde insan vardı ve o insan doğanın hakimi, kendi dışındaki tüm türlerin efendisi, yaratan ve yok eden kötü ruhlu bir tanrıydı. Aslında doğanın denetim altına alınması aynı zamanda insanın da denetim altına alınması anlamına geliyordu ki; bugünkü insan trajedisinin kökeninde de aynı ideolojinin izlerinin bulunduğunu görmek için fazla çaba harcamaya gerek yoktu. Bu nedenle çağdaş devrimci akımlar, siyasetçiler ve benzerleri önemsemese de, doğanın zincirlerinden kurtulması, insanın özgürleştirilmesi mücadelesinin de bir bileşeni olduğu artık kuşku götürmez bir gerçek olarak karşımızda durmaktaydı.

Daha fazla…Modern insanın bu trajedisi, onu yozlaştıran, alçaltan, kimliksizleştirip, kendi doğasından kopmasına neden olan büyük bir yıkımında başlangıcıdır. Bu nedenle Modern insan alçaktır ama alçak doğduğu için değil, alçalmadan yaşama şansını yitirdiği için bu böyledir. O kadar yozlaşmıştır ki, doğanın karşısına çıplak elle çıkmaya cesaret edemediğini haykırmak yerine o, doğayı fethetme adına, silahlarıyla donanmış büyük ve haşin bir orduyu salar yağmur ormanlarına. O kadar gaddardır ki, sadece bitip tükenmez açlığı bastırma sevdasına bütün bir sığır türünün tüm bireylerini bir ahıra kapatıp, birer idam mahkumu gibi, tümünü kılıçtan geçirme işini sadece bir zaman sorununa indirgeyebilir. Tüm hayvanların yumurtalarını çalan, bütün balık türlerini tüketen odur. Ağaçları kesen, kesecek ağaç bulamayınca plastiği üreten odur. Atmosferi zehirleyen, ozonu delen, utanmazca yeni felaketleri hazırlamak için, yeni buluşlar peşinden koşan odur. Binlerce fareyi, binlerce maymunu deneylerinde birer canavara çeviren onun kültürüdür. “Vahşi” olduğu için köpekbalıklarını öldüren, timsahların derisinden ayakkabı yapmayı düşleyen onun uygarlığıdır. Ondan başka hiçbir canlı, balinaların ya da fokların yağlarını depolamayı düşünmez. Onun dışında hiçbir tür hayvanları yararlı ve zararlı diye ayırmayı beceremez. Onun dışında hiçbir canlı, bir başkasını evcilleştirip, kendi hizmetinde kullanmayı planlayamaz. Onun uygarlığı dışında hiçbir şey, atmosferi kirletip, ardından hijyen dolu steril bir mekan tasarlayamaz. Modern çağ kibirli olmanın erdem, alçak gönüllüğün sefalet, egemenliğin kutsal kabul edildiği karanlık bir uygarlık yaratmıştır.

İşte tüm bu nedenlerle akılcılık da iflas etmiştir. Çağdaş insani yıkımın önüne akılcı yöntemlerle çıkmanın olanaksızlığı ve hepsinden önemlisi insan olarak varolabilmek için, önce insanı kutsayan bu uygarlıkla hesaplaşılması zorunluluğu, öfkeden ve cesaretten yoğrulmuş yeni bir umut arayışını da beraberinde getirmektedir.

Öfke adıyla Versus Kitap’tan yayımlanan roman bu umut arayışının felsefesi üzerine kurulmuştur. Hayvan Hakları Mücadelesini; zavallı, acı çeken canlılara yardım edebilme mücadelesi kolaycılığından çıkaran, hayvanların özgürleşebilmesinin, insanın özgürleşme mücadelesi ile yan yana sürdürülmesi gerektiğini savunan yazar, kurbanın acısını anlayabilmek için kurban olmanın gerekmediğini, ya da başka bir deyişle acı çeken ezilen, bir tek canlının varolduğu koşulda insan dahil hiçbir canlı türünün asla özgür olamayacağını anlatmaya uğraşmaktadır. Kitap, eğer özgürlük için umut var olmaya devam edecekse; çağımızda öfke duymanın ve cesaret göstermenin varoluşun neredeyse tek biçimi olarak kaldığını anımsatmaktadır. Aynı yayınevinden daha önce çıkan Suptopia romanındaki kahramanların modern toplumun karşısından neredeyse klişeleşmiş yalnızlıkları ve çaresizliklerine karşı, Öfke tek başına olsa dahi her bireyin sorumluluğu olduğunu, o sorumluluğun da insan olabilmek için elimizde kalan son şans olduğunu hissettirmektedir.

“Kim adaletsizliğe isyan etmez? Ya da kim, tüm pislikleri birden temizleme hayali kurmaz? Kurbanların siyah veya beyaz, masum çocuklar, savunmasız hayvanlar veya ormanlar olması fark eder mi? Michael Tobias, tüm bu umarsız düşünceleri hayata geçiriyor, ahlâkı serüvenle, eylemi öfkeyle harmanlıyor ve ortaya yürekten kopmuş, bilgelikle yoğrulmuş dehşetli bir hikâye çıkarıyor. Bazı kişi ve kurumlar, ÖFKE’nin gerçek hayatta yer bulup bulamayacağını düşünerek uykularından olmalı.” Ingrid E. Newkirk, PETA (Hayvanlara Ahlâki Muamele için Mücadele Edenler) başkanı.“Öfke, bize, nedensiz ve sonunu düşünmeden hareket etme eğilimlerimizi hatırlatıyor. Bize kutsalla küfür arasındaki köprüyü aşırtıyor, yaşamın doğasını ve şefkatin önemiyle gerekliliğini derinden fark ettiriyor. Michael Tobias, bizi kendimizle yüzleştiriyor.” Steven Seagal, oyuncu, yönetmen, yapımcı.

“Bu aşırı kişisel anlatı, insanların, insan olmayan yaratıklar üzerindeki sürgit taciziyle hesaplaşan hem cüretkâr, hem de rahatsız edici bir yolculuk… Türünün en tartışma hak eden örneği ve mutlaka okunmalı. Tüm bu zor konularda belli bir aydınlık yaratacağına eminim.” Marc Bekoff, Colorado Üniversitesi Organizmik Biyoloji Profesörü ve Hayvan Hakları Ansiklopedisi (1998) editörü.

“Cinayet, saldırı ve gizem; hepsi hayvan hakları konusu içinde! Mümkün değil mi, diyorsunuz? Bu kitabı okuyun.” William Shatner, Oyuncu.

…umudun iki güzel kızı var: öfke ve cesaret

http://yabanil.net/?p=113#more-113

October 13, 2009 Posted by | Uncategorized | Leave a comment

Yok etme Gücü Yaratma Gücü “Murray Bookchin”

Bu toplumun yoketme gücü insanlık tarihinde görülmemiş bir ölçeğe ulaştı ve bu güç canlılar alemi ve onun maddi kaynaklarına hasar vermek için adeta sistematik bir şekilde kullanılıyor.

Dünyanın hemen hemen her bölgesinde hava pisletiliyor, sular kirletiliyor, toprak aşınıyor ve vahşi hayat yok ediliyor. Kıyılar, hattâ denizin derinlikleri bile yaygın kirlenmeye karşı bağışık değil. Daha da dikkate değerdir ki, uzun dönemde (insanlar da dahil) tüm canlıların hayatlarını sürdürmek ve yenilemek için bağlı olduğu karbon ve azot döngüsü gibi biyolojik döngüler geri dönülmez bir hasar yaratacak şekilde bozuluyor. Nükleer santralların ABD’yi ve dünyayı hızla sarması -bu hızla giderse sayılarının 1000’i bulacağı sanılıyor- milyonlarca insanı bilinen en kanserojen ve mutajenik (gen değiştirici) maddenin etkisine soktu. Hayatın ta kendisine yönelik, bu dehşet verici tehlike yüzbinlerce yıl etkisini sürdürebilir. Bu radyoaktif atıklara uzun ömürlü böcek ilaçlarını, kurşunlu kalıntıları ve yiyeceklerde, suda ve havada bulunan binlerce toksik veya potansiyel olarak toksik maddeyi, şehirlerin neredeyse bir ulus boyutuna varan büyük nüfus yoğunluklarına sahip yerleşim kuşaklarında yoğunlaşmasını; arka plan gürültünün artmasını, kitle halinde yaşam ve kitle manüpilasyonun doğurduğu stresleri; yoğun çöp, atık, pislik ve endüstriyel atık birikimini, otoyolların ve şehir sokaklarının araç trafiği ile dolup taşmasını; değerli hammaddelerin hızla yok edilişini; toprağın emlak spekülatörleri, maden ve kereste kralları ve karayolu bürokratlarınca aşındırılmasını da ekleyebiliriz. Biyosfere yönelik bu ölümcül saldırıların ekolojik listesinin tek bir kuşak üzerinde yaptığı hasar, insanın bu gezegende yaşadığından beri binlerce yılda verdiği hasardan fazla. Bu yıkım temposu düşünüldüğünde gelecek kuşakta neler olacağı üzerinde düşünmek bile ürkütücü.

Çağımızın ekolojik krizinin özü bu toplumun -geçmişteki tüm toplumlardan daha çok- organik evrimi bozuyor olmasıdır. İnsanlığın hayat dokusunun bir parçası olduğunu söylemek mâlumu ilan etmekten öte bir şey değil. Bu son aşamada belki de şunu vurgulamak daha önemli: insanlık yaşamın çeşitliliği ve karmaşıklığına ciddi ölçüde bağımlıdır, insanın refahı ve hayatını idame ettirebilmesi, organizmaların giderek artan karmaşıklıkta ve birbirine bağımlı biçimlere evrimleşmesine dayalıdır. Yaşamın karmaşık bir ağa doğru gelişmesi, ilkel canlıların ve bitkilerin daha yüksek ve çeşitlenmiş biçimlere geçmeleri insanlığın ve doğanın evrim ve varkalmasının önkoşulu olmuştur.

EKOLOJİK KRİZİN KÖKLERİ

Bir önceki kuşak, gezegenin daha önceki kuşaklarca yapılanı kat kat aşan bir şekilde hasar görmesine tanık oldu. Şimdiyse çevrenin yıkımı geri dönülmez noktalara varmadan yaşamak için bir neslin ömründen daha az bir zaman kalmış durumda. Bu yüzden ekolojik krizin köklerine acımasız bir açıklıkla bakmak zorundayız. Zaman tükeniyor. 20. yüzyılın son onyılları doğa ve insanlık arasındaki dengeyi kurmak için son fırsat olabilir.

Ekolojik krizin kökleri teknolojinin gelişmesinde mi yatıyor acaba? Teknoloji, makinaları ve teknik süreçleri zararlı hale getiren derin toplumsal koşulları gözden kaçırmak için uygun bir hedef oldu.

Teknolojinin sadece çevreye zarar vermeye değil, onu düzeltmeye de yarayabildiğini unutmak ne derece akıllıca? Doğa ile paleolitik-sonrası dönem insanlık arasındaki en uyumlu dönemi yaratan neolitik devrim, her şeyin ötesinde bir teknolojik devrimdi. İnsanlığa tarım, dokumacılık, çömlekçilik, hayvancılık gibi zanaatleri, tekerleğin icadı gibi birçok anahtar gelişmeyi sağlayan bu dönemdi. Doğrudur, insanlık ve doğa arasındaki dengeyi bozmaktan başka şeye yaramayan teknikler ve teknolojik tavırlar da var. Teknolojinin imkânları -yaratıcı potansiyeli- ile yoketme kapasitesi arasında ayrım yapmak bizlerin sorumluluğundadır. Tüm toplumsal koşulların ve ilişkilerin ötesinde yeralan, onlara hükmeden bir teknolojiden söz edilemez. Farklı teknolojiler ve teknolojiye karşı farklı yaklaşımlar sözkonusudur. Bunlardan bazıları dengeyi yeniden kurmak için vazgeçilemezdir, bazılarıysa dengenin yok oluşuna katkıda bulunmuşlardır. İnsanlığın ihtiyacı ileri teknolojilerin toptan reddedilmesi değil, fakat yeni bir düzenleme, teknolojinin ekolojik ilkelere uygun olarak, toplum ile doğal alem arasında yeni bir uyuma katkıda bulunacak şekilde geliştirilmesidir.

Ekolojik krizin kökleri nüfus büyümesinde mi yatıyor yoksa? Bu tez, ABD’deki ekoloji hareketleri tarafından geliştirilen tezler arasında en rahatsız edici ve birçok yönden en tehlikeli olanıdır. Burada “nüfus büyümesi” denen bir sonuç yapay istatistikler ve projeksiyonlarla bir neden haline getirilmektedir. Şu anda ikincil önemde olan sorunlara öncelik tanınmakta, böylece ekolojik krizin temel sebepleri görülememektedir. Mevcut politik ve toplumsal koşullar sürdükçe insanlığın gezegeni aşırı bir şekilde dolduracağı ve sayıların kendi başına bir tehlike haline geleceği doğrudur. Ancak, dünya nüfusunun yüzde 7’sini barındırıp da dünya kaynaklarının yüzde 50’sinden fazlasını yutan ve asırlardır çevreleri ile hassas bir uyum içinde yaşamış Doğulu halkların nüfusunu azaltmakla uğraşıp duran bir ulusun nüfus sorununu ekolojik krizin temeli olarak görmesi biraz tuhaf kaçıyor.

Kuzey Amerika ve Avrupa’nın beyaz ırklarınca -Asya, Afrika, Latin Amerika ve Güney Pasifik halklarını rezilce sömürmüş ırklarca- rağbet gören nüfus sorununa biraz daha dikkatli bakmamız gerekiyor. Sömürülenler onları sömürenlere hep anlatıp durdular ki, onların ihtiyaç duyduğu şey, nüfus planlama gereçleri, silahlı “kurtarıcılar” ve nüfus sorunlarını çözecek Profesör Paul R.Ehrlich’ler değil, Kuzey Amerika ve Avrupa’nın onlardan yağmaladığı muazzam kaynaklardan eşitçe yararlanmaktır. Asya, Afrika, Latin Amerika ve Güney Pasifik halkları onlara öğütler veren Amerikalıların bütün dünyaya bakir bir kıtanın yüz yıldan az bir zamanda nasıl soyulup soğana çevrileceğini gösterdiklerini ve insanlığın dağarcığına “otomatik eskime” deyimini armağan ettiklerini söyleyebilirler haklı olarak.

Şurası açıkça biliniyor: 19. yüzyıl başlarında Sanayi Devrimi sırasında fabrikaları doldurmak ve ücret artışlarını engellemek için büyük bir yedek sanayi ordusu gerektiğinde yeni gelişen sanayi burjuvazisi nüfus büyümesini alkışlıyordu. Ve nüfus artışı uzun çalışma saatleri ve tıka basa dolu şehirlerin doğurduğu tüberküloz, kolera ve Avrupa ve ABD’de o dönem diğer yaygın hastalıklara rağmen gerçekleşti. O sıralar doğum oranları ölüm oranlarını aştıysa bunun nedeni tıp ve sağlık alanındaki gelişmelerin ölüm oranlarını büyük ölçüde azaltmış olması değildi; bilakis doğum oranlarının ölüm oranlarını aşması sanayi öncesi aile çiftliklerinin, köy kurumlarının, yardımlaşmanın ve istikrarlı, geleneksel hayat kalıplarının kapitalist “teşebbüs” tarafından yok edilmesiyle açıklanabilir ancak. Fabrika sisteminin dehşeti ile hızlanan toplumsal ahlâk çöküntüsü, geleneksel tarımla uğraşan insanların iliğine kadar sömürülen proleterlere ve şehir halkına dönüşmesi aileye ve çocuk bakımına karşı sorumsuz bir tavrın doğmasına yolaçtı. Cinsellik aynen ucuz cin gibi hayatın dertlerinden kaçma yöntemi oldu; yeni proletarya ne yaptığını bilmeksizin, alkolizme saplandığı gibi birçoğu ergenlik çağına kadar bile yaşamayacak çocuklar doğurmakla uğraşıyordu. Aşağı yukarı aynı süreç, Asya, Afrika ve Latin Amerika köyleri emperyalizmin kutsal sunağında kurban edilirken de yaşandı.

Bugünse burjuvazi olaylara farklı “bakıyor.” “Hür teşebbüs” ve “hür emek”in tozpembe günlerinin yerini, artık tekellerin, kartellerin, devlet kontrolündeki ekonomilerin, emek mobilizasyonunun kurumlaşmış biçimlerinin (sendikalar) ve otomatik veya sibernetik makinaların çağı aldı. Artık sermaye büyümesinin gereklerini karşılamak için büyük yedek işsizler ordusuna gerek duyulmuyor, ücretlerse emek piyasasında dalgalanmaya bırakılmayıp görüşmelerle belirleniyor. Atıl yedek sanayi ordusu bir ihtiyaç olmaktan çıkıp denetimli burjuva ekonomisinin istikrarlı işleyişi için bir tehdit olmuştur. Bu yeni “perspektif”in mantığı en dehşet verici ifadesini Alman faşizminde buldu. Nazilere göre dünya daha otuzların ortasında “aşırı nüfus” barındırıyordu ve “nüfus sorunu” Auschwitz’in gaz odalarında çözüldü. Bugün aynı mantık, ekoloji kılığında ortada dolaşan neo-Malthusçu argümanlarda da görülüyor. Bu sonuç hakkında hiçbir kuşkuya kapılmamak gerek.

Er veya geç insanların sayıca artışının durdurulması gerekecektir. Ancak nüfus kontrolü ya “toplumsal denetimle” (otoriter ve ırkçı yöntemlerle hattâ giderek sistematik soykırımla) yürütülecektir ya da liberter, ekolojik bir toplumla (yaşama saygı duyan ve doğa ile yeni bir uyum kuran bir toplumla). Modern toplum bu birbirine zıt alternatiflerin kavşağında durmaktadır ve seçimin duraksamadan yapılması gerekiyor. Ekolojik eylem temelde toplumsal eylemdir. Ya doğruca ekolojik krizin köklerine gideceğiz, ya da totalitarizm çağına sürükleneceğiz.

Yoksa, ekolojik krizin kökleri Amerika ve Avrupa kökenli halkların sorumsuz tüketiminde mi yatıyor? Burada bir yarım hakikâtten kocaman bir yalan üretilmektedir. “Nüfus meselesi” gibi “bolluk” ve “ya büyü ya da öl” ekonomisinin büyümeye sınır koyamaması ekolojik sorunları dünyanın çaresiz sıradan insanların sırtına yıkmak için kullanılıyor. Ekolojik sorunların nedenlerini insanların çoğaldığı yatak odalarına, yemek yedikleri masalara ve sıradan bir hayat sürdürmek için vazgeçilmez hale gelmiş olan -hattâ ortalama bir insanın hayatta kalabilmesi için bu toplumda zorunlu görülen- arabalara, ev eşyalarına, giysilere yükleyen bir “ilk günah” yaratılıyor.

Amerikan toplumunun tüm lojistiği General Motors ve enerji endüstrisi tarafından otoyollar etrafında şekillendirilirken çalışan insanları araba kullandıkları için suçlayabilir miyiz? Şehirler bozulmaya terkedilir ve emlak spekülatörleri bir sürü odadan, çiftlik tipi evlerden, iki arabalık garajlardan oluşan bir “Amerikan Rüyası”nı pazarlarken orta sınıfı banliyölerde evler aldıkları için suçlayabilir miyiz? Nesiller boyu yaşamın en temel maddi gereklerinden yoksun kalmış Siyahları, İspanik kökenlileri ve diğer azınlıkları televizyon, elektrikli eşyalar ve giysiler alıyorlar diye suçlayabilir miyiz?

Enerji endüstrisinin, çok-uluslu şirketlerin, bankaların ve tarım korporasyonlarının yarattığı her yanı kapsayan enflasyon, “büyümenin sınırları” ve “gönüllü sadelik” laflarını anlamsız kıldı çoktan. İşçilerin, orta sınıfın ve azınlıkların tasarrufları, kazançları ve kredileri çoktan “sınırlarına” ulaştı ve yaşamın “sadeliği” bir seçim olmaktan çıktı, zorunluluk oldu. Her türlü makûl sınırın ötesine büyüyen, akıl almaz kârlar, içiçe geçmiş yönetimler ABD ile dünyadaki tekel yapısı oldu sadece. Bu yapıyı hesaba kattığımızda “büyümenin sınırları”ndan, “gönüllü sadelik”den “koruma”dan bahsedemeyiz artık. Burada sözkonusu olan sınırsız yayılma, sınırsız sermaye ve servet birikimi ve hammaddelerin yararsız hattâ zehirli emtia üretiminde sınırsız israfı ve sürekli büyüyen silah stoklarıdır.

Bugünkü ekolojik krizin köklerini bulmak istiyorsak sadece tekniğe, demografiye, büyümeye ve sağlıksız refaha bakmak yetmez; bunların altında yatan ve insan toplumunda -sadece burjuva, feodal ve antik toplumda değil, genel olarak sınıflı toplumlarda değil, bizzat medeniyetin şafağında- hiyerarşi ve tahakkümü üretmiş olan kurumsal, ahlâki ve tinsel değişmelere çevirmeliyiz gözümüzü.

EKOLOJİ VE TOPLUM

İnsanlığın doğaya hükmetmesi ve onu sömürmesi gerektiği şeklindeki temel varsayım insanın insana hükmetmesi ve sömürmesinden kaynaklamaktadır. Bu anlayışın kökleri çok daha eskiye, patriyarkal aile yapısı içinde erkeğin kadına hükmettiği ve sömürdüğü dönemlere kadar uzanmaktadır. Bu bakış açısıyla insanlar giderek artan ölçüde birer kaynak olarak, özne değil birer nesne olarak görüldüler. Toplumsal tahakkümle birlikte ortaya çıkan hiyerarşiler, sınıflar, mülkiyet ve devlet kurumları kavramsal planda insanın doğa ile ilişkisine de aktarıldı. Doğa da giderek bir kaynak, bir nesne, latifindiumdaki köleler gibi acımasızca sömürülecek bir hammadde olarak görülür. Bu “dünya görüşü” sadece hiyerarşik toplumun resmî kültürüne egemen olmakla kalmadı; köleler, serfler, sanayi işçileri ve tüm toplumsal sınıflardan gelen kadınlar da kendilerini böyle görmeye başladılar. “İş ahlâkı”nda, kendini yadsımaya ve aşağılamaya dayalı bu ahlâkta, erotik arzuların sublimasyonu üzerine kurulu davranış tarzında ve (ister Avrupalı, ister Asyalı) diğer dünyevi bakış açılarında olduğu gibi kölelere, serflere, işçilere ve insanlığın kadın yarısına kendilerini denetlemeleri, kendi zincirlerini şekillendirmeleri, kendi hapishane kapılarını kapamaları öğretildi.

Bugün hiyerarşik toplumun “dünya görüşü” silinmeye yüz tuttuysa bunun sebebi modern teknolojinin muazzam üretkenliğinin yeni bir görüş açısı açmış olmasıdır: maddi bolluk imkânı, kıtlığın son bulması, asgari çalışma olan özgür zaman (“boş zaman”) çağının olabilirliği.

“Maddi bolluk” derken sahte ihtiyaçlara, reklamcılığın sinsi baskısına ve gerçek insanî ilişkilerin, öz-düşünümün, kendini geliştirmenin yerine basit nesnelerin -metaların- ikame edilmesine dayalı israfçı ve sorumsuz bir “refah” değil kastettiğimiz. Burada kastettiğimiz yiyecek, barınak, giysi ve yaşamın temel rahatlıklarının toplumdaki herkese -sadece uzmanlaşmış seçkinlere değil- toplumun işlerini doğrudan yönetme imkânı sağlayacak şekilde asgari emekle yeterli miktarda üretilmesi.

Toplum, “olan ve olabilecek” arasındaki bir gerilimi, irrasyonel, gayrı-insanî sömürünün, yeryüzü ve canlıların yok edilmesinin şiddetlendirdiği bir gerilimi yaşamaktadır. Bu gerilimin çözülmesinin önündeki en büyük engel hiyerarşik toplumun bakış açımızı ve eylemlerimizi hâlâ büyük ölçüde şekillendiriyor olmasıdır. Teknoloji ve nüfus eleştirilerine sığınmak, arkaik, yıkıcı bir toplumsal sistemi onun kendi şartları ve çevresi içinde kalarak hesaplaşmaya çalışmak kolay geliyor. Neredeyse doğuştan itibaren aile, dinsel kurumlar, okullar ve bizzat iş süreci tarafından toplumsallaştırılarak hiyerarşiyi, kendini yadsımayı ve devlet sistemlerini bütün düşüncelerin dayanmak zorunda olduğu temel varsayımlar olarak benimsemeye alıştırılıyoruz. Oysa bu varsayımlar yıkılmadıkça ekolojik dengeyle ilgili her tartışma boş ve yenilgiye mahkûmdur.

Modern toplum -şu bizim kâr esasına dayalı burjuva toplumu- kendine özgü kültürel donanımı sayesinde insanlığın doğayla çatışmasını, geçmişin sanayi öncesi toplumlarına nazaran daha kritik bir tarzda şiddetlendirme eğilimde. Burjuva toplumunda insanlar nesnelere dönüştürmekle kalmıyor, metalara, piyasada satılma için tasarlanmış nesnelere dönüşüyorlar. Meta haline gelmiş insanlar arasındaki rekabet, baştan aşağı faydasız malların üretimi gibi bizatihi bir amaç halini alıyor. Nitelik niceliğe, bireysel kültür kitle kültürüne, kişisel iletişim kitle iletişimine dönüştürülüyor. Doğal çevre dev bir fabrikaya, şehir muazzam bir pazara dönüşüyor, Redwood Ormanı’ndan bir kadın vücuduna değin her şeye bir fiyat biçiliyor. İster şaşaalı katedral olsun, ister kişisel onur, her şey dolarlara ve sentlere indirgeniyor. Teknoloji insanlığın bir uzantısı olmaktan çıkıp, insanlık teknolojinin bir uzantısı haline geliyor. Makine işçinin gücünü arttırmıyor, işçi makinanın gücünü arttırıyor, dahası o makinanın bir parçası oluyor.

Bu sömürgen, aşağılayıcı, niceliğe dayalı toplumun insanlığı kendi kendisiyle doğayla karşı karşıya getirmesinde şaşacak ne var?

Evet, değişim gerekiyor, ama öylesine temelden ve geniş kapsamlı bir değişim ki, devrim ve özgürlük kavramları bile daha önceki ufuklarını aşabilsin. Artık doğal çevreyi koruyacak ve geliştirecek yeni tekniklerden söz etmek yetmez, doğayla komünal biçimde, bir insan kollektifi olarak, kabile toplumunun çöküşünden bu yana insanlığın doğaya ve hayata bakışını çarpıtmış olan özel mülkiyetin bütün o engelleri olmaksızın uğraşmalıyız. Sadece burjuva hiyerarşisini değil, her türlü hiyerarşiyi, sadece patriyarkal aileyi değil, tüm cinsel ve ebeveyn tahakkümünü yıkmamız gerekiyor. İnsanlık kendisini, bireysel ve kollektif olarak, tüm insanlara gündelik hayatlarını kontrol etme imkânı sağlayacak şekilde yönetmek zorundadır. Şehirlerimizin, içinde yeraldıkları ekosistemlerin taşıma kapasitesine yeterli ve yetkin biçimde uyarlanarak merkeziyetçilikten arındırılmış komünitelere, ya da ekokomünitelere dönüştürülmesi gerekiyor. Teknolojilerimizin, yerel enerji kaynaklarını ve maddelerini çevreyi kirletmeksizin, ya da asgari kirlenmeyle kullanmaya yeterli ve yetkin biçimde uyarlanmış ekoteknolojilere dönüştürülerek geliştirilmesi gerekiyor. İhtiyaçlarımızı yeni bir tarzda kavramalıyız – kitle iletişim araçlarının dayattığı ihtiyaçlar değil, daha sağlıklı bir hayata imkân verecek ve bireysel temayüllerimizi ifade edecek ihtiyaçlar olarak. Toplumun yönetiminde dolayımlı ilişkiler yerine kişisel ilişkileri koyarak çevremizde insan ölçeğini yeniden tesis etmemiz gerekiyor. Son olarak da, tüm tahakküm tarzlarının -gerek toplumsal, gerekse kişisel- kendimize, topluluklarımıza ve doğaya ilişkin tüm anlayışlardan uzaklaştırılması gerekmektedir. İnsanların yönetiminin yerini eşyanın yönetimi almalıdır. Bizim savunduğumuz devrim, sadece politik kurumları ve ekonomik ilişkileri değil, bilinçleri, hayat tarzını, erotik arzuları ve hayatın anlamına dair yaklaşımlarımızı kapsamalıdır.

Burada sözkonusu olan, çağlar boyunca süregelmiş, yalnızca insanı insana değil, insanlığı doğaya da düşman etmiş tahakküm ve baskı sistemleri ve ruhudur. İnsanlık ile doğa arasındaki çatışma, insan ile insan arasındaki çatışmanın bir uzantısıdır. Ekoloji hareketi tahakküm sorununu tüm boyutlarıyla ele almadığı sürece çağımızın ekolojik krizinin temel nedenlerinin ortadan kaldırılmasına hiçbir katkıda bulunamayacaktır. Ekoloji hareketi geniş kapsamlı bir devrim gereği ile radikal bir biçimde ilgilenmeksizin kirlenme ve çevre koruma konusunda reformlarla -dar bir “çevrecilik”le- sınırlı kalırsa mevcut doğal ve insanî sömürü sisteminin güvenlik sübabı olmaktan öteye gidemez.

AMAÇLAR

Günümüzde ekolojik hareket, bir bakıma çevrenin hızla tahribine karşı geciktirici bir eylem sürdürmektedir. Başka bir açıdan ise, bu hareketin en bilinçli unsurları insanın insanla ve insanlığın doğa ile olan toplumsal ilişkilerini tümüyle devrimselleştirecek yaratıcı bir hareket içindedirler.

Her ne kadar sıkı sıkıya birbirine bağlı olsa da, bu iki çabanın yine de birbirinden ayırdedilmesi gerekiyor. Ecology Action East* çevreyi korumak için her çabayı desteklemektedir. Nükleer santral ve silahların ortadan kaldırılması, temiz hava ve suyun korunması, böcek ilacı ve yiyeceklerde katkı maddeleri kullanımının sınırlandırılması, sokak ve otoyollardaki araç trafiğinin azaltılması, şehirlerin fiziksel olarak daha bütünsel bir yapıya kavuşturulması, radyoaktif atıkların çevreye karışmasının engellenmesi, vahşi hayatın korunduğu alanların genişletilmesi ve muhafaza altına alınması, hayvan türlerinin insanlar tarafından katledilmekten korunması.

Ancak Ecology Action East, böylesi geciktirici eylemlerin varolan toplumsal düzenle doğal dünya arasındaki temel çatışmaya kesin bir çözüm getirdiği gibi bir yanılgıya düşmemektedir. Böylesi eylemler, mevcut toplumun yıkıma doğru artan hızla gidişini de durduramaz.

Bu toplumsal düzen bizlerle oyun oynuyor. Enerji ve dikkatimizi daha geniş çaplı yok etme işlemlerinden saptırmak için ileri tarihlere ertelenmiş, parça buçuk ve son derece yetersiz reformlar sunuyor. Bir bakıma bizlere Cascades yerine Redwood ormanından bir parça, nötron bombası yerine bir nükleer enerji alanı “öneriyorlar.” Daha geniş bir perspektifle bakıldığında ekolojiyi bir değiş tokuş ilişkisine indirgeme yönündeki bu girişimin hiçbir şeyi kurtaracağı yok; birkaç küçük doğal adacık, betonlaşmış bir dünyada birkaç minyatür park karşılığında dünyanın geri kalanını elde etmek için bir modus operandi (hareket tarzı) altı üstü. “Kazanç karşılığı risk” denen hastalıklı “ödünleşim” stratejisi, etiği en iyi olanın değil, “ehven-i şer”lerin peşinde koşma haline getirdi.

Ecology Action East’ın iki ana amacı var: birisi devrimci hareketin, yabancılaştırıcı, sömürücü toplumun en yıkıcı ve ezici sonucunun ekolojik kriz olduğunu ve tam anlamıyla devrimci toplumun ekolojik temeller üzerine kurulabileceğini farketmesini sağlamak. İkincisi ise çevrenin yok edilişine ilgisiz kalmayan milyonlarca Amerikalının kafasında ekolojik ilkelerin mantıksal sonuçlarına dek uzatıldığında toplum ve dünya görüşümüzde kökten değişiklikler gerektirdiği bilincini doğurmak.

Ecology Action East, en geniş anlamıyla deneyim ve insan özgürlüğüne dair geniş kapsamlı bir bilinci amaçlayan hayat tarzıyla ilgili bir devrimi savunmaktadır. Biz, çağlardan beri süregelen tahakküm geleneklerine ve kurumlarına -insanın doğa karşısındaki tavrını böylece yıkıcı bir şekle sokmuş olan gelenek ve kurumlara- karşı geliştirilen mücadelenin bir parçası olarak kadınların, çocukların, eşcinsellerin, siyahların ve sömürge halklarının, her meslekten çalışan insanların özgürlüğünü savunuyoruz. Nerede ortaya çıkarsa çıksın tüm özgürlükçü topluluk ve mücadeleleri destekliyoruz; gençliğin kendiliğinden öz-gelişimi yönünde her çabayı destekliyoruz; insan cinselliğini bastırmak, insanlığı deneyimin her biçimde erotikleştirilmesinden yoksun kılmak isteyen her girişime karşı duruyoruz. Zanaatlerin ve vasıflı üretimin geliştirilmesi, yeni ekokomünitelerin ve ekoteknolojilerin tasarımı, gündelik temelde doğal dünyanın güzelliğinin yaşanması, insanların birbirine verebileceği açık, dolayımsız, duyumsal haz, hayatın yüceltilmesi gibi hayatla ve çalışmada coşkulu bir sanatsallığı geliştirecek her çabaya katılıyoruz.

Kısacası, sınırı ve nüfusları yeni ekolojik bilince göre tanımlanacak, mensuplarının bu yeni bilinç çerçevesi içinde teknolojilerini nitelik ve düzeyini, toplumsal yapılarının, dünya görüşlerinin, hayat tarzlarının, sanatlarının ve gündelik hayatlarının her yönünü kendilerinin belirleyeceği politik olarak bağımsız komüniteler yaratacak bir devrimi savunuyoruz.

Ancak, hayata yönelik bu dünyanın ölüme yönelik bu toplum için kısmen olsa dahi geliştirebileceği gibi bir hayale kapılmıyoruz. Amerikan toplumu bugün ırkçılığa batmış bir halde ve hem servet ve kaynakların tüketicisi, hem de ülke içinde ve dünyada kendi kaderini belirlemeye yönelik her girişimin önündeki engel olarak tüm dünyanın karşısına dikilmektedir. Vazgeçilmez hedefi üretim için üretim, baskı ve hiyerarşisinin dünya ölçeğinde korunması, kitle manipülasyonu ve merkezileşmiş, devlet kontrolüdür. Bu tür bir toplum, yaşama yönelik bir dünyanın kesinlikle karşısındadır. Ekoloji hareketi gayretlerini hayatın her alanında -doğal olduğu kadar toplumsal, kişisel olduğu kadar politik, kültürel olduğu kadar ekonomik her alanda- devrim için yoğunlaştırmazsa kısa sürede kurulu düzenin bir güvenlik sübabı haline gelecektir.

Umudumuz bizimkine benzer, bizim gibi insancıl ve liberter temelde örgütlenmiş grupların ülke çapında yaygınlaşarak yardımlaşmaya dayalı işbirliği temelinde ortak eyleme girişmesidir. Umudumuz sadece doğa karşısında değil, insanlar karşısında da yeni bir ekolojik tavır, gruplar arasında ve grup içinde, toplum içinde ve bireyler arasında kendiliğindenliğe dayalı çeşitlenmiş ilişki anlayışı geliştirmeleridir.

Ekoloji grupların “hükümet adamları” ile ulusal ve uluslararası devlet kurumlarına, yani çağımızın ekolojik krizine düpedüz katkıda bulunan canilere ve politik organlara çağrılar yapmayı bir kenara bırakacaklarını umuyoruz. Çağrıların halka ve kendi yaşam ve yazgılarına sahip çıkmaları için onların doğrudan eylem yetilerine yapılması gereğine inanıyoruz. Hiyerarşi ve tahakküme yer vermeyen, her bireyin kendi yazgısının efendisi olduğu bir toplum, ancak bu şekilde kurulabilir.

İnsanla insan, insanlık ve doğa, birey ve toplum, kent ve kır, zihinsel ve bedensel faaliyet, akıl ve duygu, ve kuşaklar arasındaki büyük ayrımlar artık aşılmalıdır. Eski çağın nedret üzerine kurulu dünyasında hayatta kalabilme ve maddi güvenlik arayışının amacına varması, özgürlüğün ve tamamen insanca bir yaşamın önkoşulu sayılıyordu. Yaşayabilmek için önce hayatta kalabilmemiz gerekliydi. Brecht’in dediği gibi: “Önce doyur sonra ahlâk dersi ver.”

Bu durum artık değişmeye başladı. Günümüzün ekolojik krizi bu geleneksel deyişi tersine çevirdi. Çözümlerimiz sorunun boyutuna uygun olmalıdır, aksi takdirde doğa insanlıktan korkunç bir öç alacaktır.

EĞİTİM VE ÖRGÜTLENME

Bugün tüm ekoloji hareketleri bir yol ayrımında. Birbiriyle temelde çatışan politika ve süreç alternatifleri ile karşı karşıyalar – ya varolan kurumlar içinde çalışmak ya da doğrudan eyleme başvurmak; ya merkeziyetçi, bürokratik ve geleneksel örgütlenme biçimleri ya da bağlılık grupları oluşturmak. Clamshell, Shad, Abalone, Caaltfish gibi büyük anti-nükleer ittifaklar bu sorunlarla ciddi şekilde karşılaşan birçok örgütlenmeden sadece birkaçı. Ve bu ittifakların kaderi şu anda bizleri çok yakından ilgilendiriyor.

DOĞRUDAN EYLEM VE

BAĞLILIK GRUPLARININ ANLAMI

Başlangıçta anti-nükleer ittifaklar dahice bir sezgiyle “sistem”den kopma gereğini farkettiler ve sistemin dışında harekete geçip doğrudan toplumsal hayatın içine girerek mevcut kurumları, bürokratları, “uzmanlar”ı ve liderleri bir kenara iterek yasallık-ötesi, ahlâki ve kişisel eylem yolunu açtılar. Büyük ölçüde doğrudan eylemi uyguladılar çünkü “sistem” içinde hareket ederek nükleer santralları engelleme yönündeki daha önceki girişimler başarısız olmuştu. Bitmek bilmeyen, aylar, yıllar süren davalar, duruşmalar, yerel yasalara başvurma, milletvkillerine dilekçe ve mektup yazma kampanyaları, vesaire – bütün bunlar nükleer santralların inşasını durduramadı. Büyük bölgesel ittifakların ilki olan Clamshell işte bu “sistem içinde çalışma” yöntemiyle Seabrook santralının yapımını durdurma çabalarının sonuçsuz kalmasından doğmuştu. Bir ittifak olarak kimliğini tanımlayan şey ahlâki ilkelerin kağıt üzerindeki yasalara üstünlüğünü vurgulayarak Seabrook santral alanının doğrudan işgali oldu. İttifakların “sistem içinde çalışma” uğruna doğrudan eylemden vazgeçmesi toplumsal yönden yaratıcı niteliklerini yok edecektir. Bu değişme değil, itibar elde etme peşinde koşan “kitle örgütleri”nin çaresiz batağına dönmek olur.

Doğrudan eylemin daha da önemli bir özelliği merkezileşmiş, gitgide büyüyen bürokrasilerin insanların elinden çekip aldığı toplumsal hayat üzerindeki kişisel erki yeniden edinmek için ileri bir adım olmasıdır. Doğrudan eyleme geçerek toplumsal olayları kontrol edebileceğimize dair bir hissi yeniden kazandığımız gibi öz-etkinlik ve öz-yönetim üzerine kurulu gerçekten özgür bir toplumun önkoşulu olan yeni bir benlik ve kişilik duygusu geliştiririz. İkide bir gelecekteki toplum idealimiz olarak öz-yönetim ve öz-etkinlikten söz ediyoruz, ama unuttuğumuz bir şey var ki, demokratikleştirilmesi gereken sadece “yönetim” ve “etkinlik” değildir; her bir bireyin “öz”ü, benliği -kendine özgü, yaratıcı ve yetkin bir varlık olarak- olabildiğince geliştirilmelidir. Sınıflı toplum gibi hiyerarşi, tahakküm, emir ve itaatin asıl temeli olan kitle toplumu hayatları seçkinlere, “starlar”a ve “öncüler”e tâbi homojenleşmiş seyircilerden oluşmaktadır. ABD’nin bürokratik toplumunda da sosyalist dünyanın totaliter toplumlarında da bu böyledir. Gerçekten özgür bir toplum ise benliği yadsımaz, tersine sadece “seçkin” uzmanlar ve kendinden menkûl dahilerin değil, herkesin toplumu yönetme yeteneğinde olduğu inancıyla onu destekler, özgürleştirir ve gerçekleştirir. Doğrudan eylem demek yasama gücünü kendi eline alan özgür kent demektir. Her bir bireyin içinde saklı güçleri uyandırarak yeni bir öz-güven ve öz-yeterlilik duygusu geliştirmesinin, bireylerin toplumun kontrolünü doğrudan, iktidarı sahiplenmekle kalmayıp “seçkinler”in gölgesinde yaşayan “seçmenler”in kişiliklerini de yok eden “temsilciler” olmaksızın üstlenmesinin yöntemidir. Kısacası, doğrudan eylem “geçerlilik” ve “popülerlik” temelinde benimsenip, reddedilebilecek bir “taktik” değil bir ahlâki ilke, ideal, hattâ bir duyarlılıktır. Hayatlarımızın, davranışlarımızın ve bakış açılarımızın temelinde bu olmalıdır.

Aynı şekilde ilk olarak 1920’lerde İspanyol Anarşistleri (FAI, İberik Anarşist Federasyonu) tarafından kullanılan bir terim olan bağlılık grubu da kısa ömürlü işler için biraraya getirilip dağıtılan bir “görev timi” değildir. Ortak eylem ve amaçlardan da öte kendi aralarından yeni özgürlükçü ilişkiler kurmak, birbirlerini eğitmek, sorunlarını paylaşmak, cinsiyetçi ve hiyerarşik olmayan eylem ve bağlar geliştirmek için biraraya gelmiş kişilerin kardeşlik grubu, merkeziyetçi olmayan bir komünite, bir aile, bir komündür. Bağlılık grubu ittifakın gelişeceği asıl hücresel doku, organik varlığa dönüşen protoplazmadır. Yapının tüm parçalarının bir emir ve itaat sistemi içerisinde mekanik olarak birbirine eklendiği merkezî, bürokratik temelli parti tipi örgütlenmenin tersine bağlılık grubu, otantik yerelliği içinde gerçekten ekolojik bir bütünlük olarak birbirine bağlanır. Her zaman yerel komünitenin bir parçası olarak kalır, onu kendine özgü koşul ve ihtiyaçlarına duyarlıdır, ancak yerel ve bölgesel temelde birlikler de oluşturur, (“temsilci”den farklı olarak) her an geri çağrılabilen, rotasyona tâbi ve çeşitli grupların görüşlerini en ufak ayrıntılarına dek yansıtmakla yükümlü delegeler aracılığıyla koordinasyon komiteleri oluşturabilir. Bağlılık grubu yapısında oluşan ittifakta koordinasyon düzeyinde üst basamaklar çıkıldıkça erk artmayıp azalır ki, bu mevcut “temsil” ve politik sistem içinde kurulu parti ve birlik tipi, “kademeli” örgütlenmenin tam karşıtıdır. Bağlılık grubu da doğrudan eylem gibi nükleer santralın işgallerini yürütmekle görevli bir “görev timi,” bir “araç” değildir; ahlâki ilkeye, ideale, nükleer gücün ötesine tinsel erk sorununa uzanan, insan ölçeğinde, adem-i merkezî, ekolojik insan topluluk ve eylemlerini hedefleyen bir duyarlılığa dayanır.

İKİ SEÇİM ARASINDA

Bu yıl Three Mile Island’daki nükleer santralin erimenin eşiğine gelmesiyle, ve daha önce 1978 yazında Seabrook santral işgali Clamshell liderliğince starlarla dolu bir “yasal” festivale dönüştürüldüğünde birçok ittifakın anti-nükleer hareketi politik bir olaya, bir medya olayına dönüştürme niyeti belli olmaya başlamıştı. Clamshell’in sözüm ona “kurucuları”nın doğrudan eylem ve bağlılık grupları fikrini ne derece anladığı, bu fikri ne ölçüde “taktik” ve “görev timi”nden öte bir şey olarak gördükleri kuşku götürür. Bu laflar çekici geliyordu elbette, bunun için bol bol kullandılar. Gelgelelim Clamshell “kurucuları”nın çoğu “Nükleer Santrallara Hayır!” hareketini çatışan görüşlere sahip, kimi “hür teşebbüs”e inanan, kimiyse mülkiyete karşı her türden insanın “birleştiği” gösteriler için, hitabet yeteneklerini sergileyecekleri büyük toplantılar için, kitlesel, medyaya yönelik gösteriler için bir fırsat olarak gördü. Sadece eğitsel gereklerle dahi “Nükleer Santrallere Hayır”ın ötesine gitmek bir tabu halini aldı. İttifakların çeşitli konferans ve kongrelerinde, hattâ Koordinasyon Komitesi’nin “bölge gezicileri”nin (’60’lardaki SDS’in “bölge gezicileri”ni hatırlatıyor bu) boy gösterdiği yerel toplantılarda aklı başında anti-nükleer aktivistlere konuyu “aşmamaları” tembihlendi. Eğitsel faaliyetler nükleer reaktörlerle sınırlı tutulup nükleer enerjinin toplumsal köklerine ilişkin daha kapsamlı, daha geniş bir kamusal bilinç için uğraşılması engellendi. Neredeyse herkesi “harekete geçirecek” bir en asgari müşterek bulma uğruna kimse eğitilemedi. Eğitimin çoğunu yapan Three Mile Island vakası oldu ve soruna dair kamusal anlayış, teknoloji sorunlarını aşıp toplum sorunlarına ulaşamadı. İlkeler yerine saygınlık, karşı çıkış yerine popülerlik, işgaller yerine Washington ve Battery Park’da gösteriler, doğrudan eylem yerine, politika öne çıkarıldı.

Evet, artık bir de anti-nükleer “establishment” var ki yapısal, işlevsel, taktik hattâ belki de malî açılardan lafta karşı çıktığı nükleer “establishment”dan geri kalmıyor. Pek kutsal bir ittifak da değil, bu kariyer amaçlı, starlara dayalı ve politik hırslara batmış “establishment” çoğu kez Clamshell, Shad, Abalone ve Catfish gibi bellibaşlı ittifakların özgürlükçü ilkeleri ile de çelişiyor, onlara karşı çıkıyor. Seçkin mensupları kimi zaman bizzat özgürlükçü ittifakların kendinden menkûl “kurucuları” arasından devşirildi. Tom Hayden, Cockburn-Ridgeway mihveri, PIRG allameleri ve Barry Coomer gibi bazılarıysa ittifaklardan açıkça geri duruyorlar -Hayden ve Cockburn- Ridgeway çevreci grupların hepsine beyaz, orta-sınıf hareketleri diye kulp taktılar; Commoner Clamshell’in 1977 Seabrook işgaline lafzen destek vermeyi dahi reddetti, ta ki işgal basında iyi bir yer edinene kadar. Bugünse anti-nükleer buketindeki bu yeni çiçek, yürüyüş ve mitinglerinin baş hatibi ve bazı haberlere göre son zamanlarda kurulmaya çalışılan “Yurttaşlar Partisi”nin potansiyel başkanlık adayı. Kaliforniya’daki Tom ve Jerry şovu ise Washington yürüyüşünde görüldüğü gibi bir başka alem.

MUSE ve benzeri “bağış toplama” gruplarına gelince, Sam Lovejoy ve Harvey Wasserman gibilerince düzenlenen bu etkinlikler bir yüksek sosyete örgütlenmesine az biraz taban hareketi havası verdi. Kitlesel seçmen de isteğine, kişisel kariyerizme, politik iktidara, parti tipi örgütlere, bürokratik manüpilasyona -kısacası, anti-nükleer hareketin sisteme karşı sistemi kullanabileceği bahanesiyle sistem içinde hareket etmek için “etkin” yöntemlere- yöneliş artık açıkça görülüyor. Anti-nükleer “establishment”ı ve rock starlarını dinlemek için Battery Park’da toplanan muazzam kalabalık pasif insanlardan oluşuyordu, tıpkı televizyon seyircileri gibi kişisellikten yoksun ve homojenleşmişlerdi. Washington yürüyüşünde de durum farklı değil. Anti-nükleer “establishment” bir zamanlar tutarlı bir şekilde popülist ve özgürlükçü olan bir harekete politikanın, yüksek finansın (mümkün oldukça), kitle destekçilerinin, kamuoyu “sözcüleri”nin ve kurumsal kabul görmenin yabancı tadını aşıladı.

Bu seçkinci ittifakın ABD’nin her yanında ortaya çıkan hiyerarşik-olmayan ittifaklar açısından yarattığı tehlike çok ciddi. Anti-nükleer “establishment”ın kolayca tanımlanan, belirgin bir kimliği olsaydı ona direnmek kolay olurdu. Ama bu “establishment” bizim içimizden doğuyor, bizlerden biri gibi. Araştırılıp çözümlenmesi gereken gerçek ve kapsamlı farklılıkları ortadan kaldırıp yerine basit bir “Nükleer

Santrallara Hayır!” sloganını koruyarak, medyada etkili “starlar,” malî alanda etkili aracılar, politikada etkili “yasama görevlileri”, teknik alanda etkili “bilimadamları” ve ittifaka yardımcı olan “sıradan insanlar” gibi tasnifler yaparak hastalığa yolaçan patojenik tohumlar gibi içimizde büyüyor. Açıkçası en kötü alışkanlıklarımızı kullanıyor. Kullandığı yöntemlerin ahlâk dışı ve ahlâki olarak çökertici sonuçlarını açığa vurmaksızın “etkinlik” arzumuza, “kitle desteği” elde etme umudumuza sesleniyor. Yöntemlerinin mevcut toplumsal yapılardan, insanları “kitleler”e, medyaya tâbi seyircilere, iktidar hevesleri egolarından büyük olduğu için gerçekte olduklarından büyük görünen “starlar”ın hayranlarına indirgeyen reklam kuruluşlarından apartma olduğunu saklıyor.

Anti-nükleer “establishment”in yarattığı sorunları bu kadar vurgulamamızın sebebi ayrılık çıkarma isteği ya da kişisel husumet değil. Bu görüşlerde, öfkeden çok derinde yatan bir trajedi saklı. Bu “establishment”in birkaç mensubu saf kuşkusuz, diğerleriyse kariyer ve ihtirasları insancıl, ekolojik bir topluma olan bağlılıklarını kat be kat aşan düpedüz eyyamcılar. Bunu vurgulamanın amacı hem anti-nükleer hareket içinde “birlik” uğruna gözden kaçırılamayacak ayrılıklar olduğunu göstermekten öte önümüzdeki yıllar içinde kendi kimliğimizi -doğrudan eyleme, bağlılık gruplarına, bölgeciliğe ve liberter koordinasyon biçimlerine olan bağlılığımızı- yeniden kazanıp geliştirmemize katkıda bulunmak.

Anti-nükleer hareketin, özellikle de büyük ittifakların geleceği sadece neyi reddettiğimize değil, aynı zamanda neyi kabul ettiğimize ve hangi sebeplerden ötürü kabul ettiğimize bağlıdır. Sadece “Nükleer Santrallara Hayır!” demekle yetinirsek basit, saf, safdil olmaktan kurtulamaz ve kariyeristlerin elinden kurtulamayız. Doğrudan eylem ve bağlılık gruplarını “taktik” ve “görev timleri”nden ibaret görürsek kendi hayatları üzerinden erk sahibi olmalarını engelleyen sistem karşısında bir alternatif arayan ve henüz harekete geçmemiş milyonlarca Amerikalı ile bağlantı kurma şansını kaybederiz. Alternatif enerji panayırlarımızda güneş ve rüzgar enerjisi sistemlerini sergilemekle yetinip devasa, uzay-çağı güneş kollektörleri ve rüzgar değirmenlerinin çok-uluslu şirketlerin programlarına girdiğini halka anlatamaz, onları uyaramazsak varolan güçlerin, tıpkı Con Edison’un elektrik enerjisini tarifeye bağlaması gibi güneşi ve rüzgarı tarifeye bağlamalarına hizmet etmiş oluruz. İnsanları sadece alternatif, “uygun” (neye uygun?), “yumuşak” teknoloji konusunda eğitmek yeterli değil. Bir halk teknolojisi -pasif, basit, adem-i merkezî, bireyin anlayabileceği, kontrol edebileceği, bakım yapabileceği hattâ inşa edebileceği, güneş, rüzgar ve besin-üretim teknolojilerine dair görüşler geliştirmeliyiz.

Aynı şekilde sadece lojistik ve koruma amacıyla “adem-i merkezî”den, “gönüllü yalınlık”tan söz etmek de anlamsız. Kocaman bir banliyöden pek farklı olmayan bir “adem-i merkeziyetçi” toplum kurulabilir kolaylıkla. Ama gene aynı bürokratlarca yönetilir, yiyecekleri aynı tarımsal endüstri işletmelerinden ve zincirlerinden gelir, aynı polislerce denetlenir, aynı şirket yöneticileri tarafından birleştirilir, aynı otoyollarla birbirine bağlanır ve mevcut merkezileşmiş toplumu yöneten aynı medya tarafından uyuşturulur. Her kişinin hayatın her alanında karar süreçlerine özgürce katıldığı ve maddi hayatın tüm araçlarının komünal mülkiyetle işletildiği, üretildiği ve ihtiyaca göre paylaşıldığı öz-yönetimi savunmaksızın ‘adem-i merkeziyet’ talep etmek abesle iştigaldir. Amerikalıları ufak bir tasarım değişikliğinin toplumsal hayatta ve tinsel duyarlıkta gerçek bir değişiklik yaratacağı inancıyla oyalamak üçkağıttan başka bir şey değildir. ‘Neye kimin sahip olduğu’ ve ‘neyi kimin işlettiği’ sorularını yanıtsız bırakıp da “küçüklüğün” erdem ve güzelliklerine övgü düzmek demagojiye batmak demektir. Adem-i merkeziyet ve insanî ölçek, bunlara evet! – ama mülkiyeti, çevreyi hiyerarşik olmayan bir tarzda komünal paylaşılan bir toplumda.

‘Gönüllü yalınlık’ çağrısına da evet! – ama ancak yaşam araçları yalın ve herkesin hizmetinde olmak şartıyla. Gloria Vanderbilt blucinleri ve eskitilmiş süet ceketler ‘gönüllü yalınlık’ doğurmaz. Ticari planda en hızlı büyüyen endüstri olarak Stanford Araştırma Enstitüsü’nün ‘gönüllü yalınlık’tan ve ‘büyümenin sınırları’ndan bahsetmesi Exxon ve Mobil’in enerji korumasından dem vurmasını andırıyor. Büyük şirketlere çalışan bir ‘think tank’ın gelecekteki sermaye yatırımları için ‘gönüllü yalınlık’ı geliştirmesi; gittikçe büyüyen ‘doğal gıdalar’ pazarına girebilmek için tarım korporasyonlarının organik besin üretimine dönmesi; Roma Kulübü’nün bir ‘büyümenin sınırları’ duası okuması bu tip taleplerin, şirket, mülkiyet, bürokrasi ve kâra yönelik olma bazındaki toplumsal yapıyı sorgulamadıkça, bu yapının en aslî düzeyinin sahipliği ve denetiminde nasıl yüzeyde kalacağını gösteriyor.

Anti-nükleer harekete anlamlı bir gelecek sağlamak için kongre ve konferanslarımızla atacağımız en etkili adım, ittifaklarımızın temelini bağlılık gruplarına, etkinliklerimizin temelini doğrudan eyleme dayandırmak, bunları geliştirmek ve güçlendirmek olacaktır. Doğrudan eylem nükleer santralların işgalinden ibaret değildir; üretimden örgütlenmeye, eğitimden yayın faaliyetlerine hayatımızın her alanını nasıl yöneteceğimizi öğrenmemiz demektir. 1760’larda, en devrimci dönemlerinde olduğu biçimiyle New England kent toplantıları doğrudan eylemin toplumsal dünyaya aktarılmış en yakın örnekleridir. En az Seabrook, Shoreham veya Rocky Flats kadar örnek olabilen bağlılık gruplarımız ve kongrelerimizin doğrudan eylemi için de aynı şey geçerlidir. Ne var ki doğrudan eylem hiç de kendimizi bir nutuk kürsüsü veya rock topluluğu konser sahnesinin, hele hele Sacramento Eyalet Meclisi ve Beyaz Saray’ın pasif seyircileri düzeyine indirgememiz anlamına alınmamalıdır.

Öte yandan, açık ve dürüstçe konuşarak -hattâ bir süre ‘etkisiz’ veya güçsüz kalmak pahasına- azınlıkta kalmaktan korkarsak bizi bekleyen geleceğe razı olmak zorundayız: teslim olma pahasına saygınlık, demoralizasyon pahasına ‘etkililik’, ikiyüzlülük pahasına ‘erk’, yozlaşma pahasına ‘başarı’. İki yönden birini seçmek gerekiyor ve uzlaştırılacak bir ‘ara yol’ yok. Her halükârda yaptığımız seçim, yaratacağımız gelecek olacaktır.

Toward an Ecological Society, (Ayrıntı Yayınları tarafından yayıma hazırlanıyor)
1988, sayfa: 33-54

http://ahali.info/php/wp/?p=572

October 13, 2009 Posted by | ekoloji | Leave a comment

Ekofeminizm

Berna Kurt / Ekim 2001

Temel Yaklaşımlar ve Ayrımlar[1]

Ekofeminizm, 70′lerin sonlarında yeşil hareket ve feminist hareketten etkileşimle ortaya çıkan, doğanın ve kadının ezilmişliğini aynı anda sorgulamaya çalışan bir düşünce akımıdır. Kendi içinde farklı eğilimler barındırsa da, bu iki egemenlik ilişkisindeki paralellikleri başlangıç noktası olarak kabul eder. Kadının doğaya erkeklerden daha yakın olduğu varsayımından yola çıkar ve çevreye dair geliştirilecek politikalarda kadının öncü bir rol üstlenmesi gerektiğini savunur. Böylece kadın ve erkek deneyimlerinin farklı olduğu ön kabulüne dayanır. Bu farklılığın temeli ve bu konuda geliştirilecek stratejiler ise ekofeministler ve diğer feministler arasında önemli bir tartışma konusudur.

Yeşil Politika İçinde Kadınlar:[2]

Diğer sistem karşıtı hareketler gibi, yeşil hareket de 70′lerde ivme kazanır. İlk gündeme aldığı konular; nüfus kontrolü, tüketim, çevrenin kirlenmesidir. 80′lerle birlikte ormanlar gözle görülür derecede azalır, gezegenin ısısı artar, sera etkisi görülmeye başlar; en önemlisi, ozon tabakasının inceldiği farkedilir. Bu yıllarda çevre, dünya gündemine girmeye başlar; hatta zamanla belli başlı dünya liderlerinin katıldığı çevre konferansları düzenlenir. Somut kararların alındığı yapıcı toplantılar enderdir; çoğu zaman yükselen yeşil hareketin sistem içine çekilmesi önde gelen hedeflerdendir.

Yeşiller, 70′lerin sonlarından itibaren parlamentoya girmeye başlarlar. İlk yeşil parti, 1973′te İngiltere’de kurulan “Ekoloji Partisi” dir. Fransa’da ise ilk kez yeşil bir parti yerel hükümete seçilir. Ancak yeşil partilerin dikkat çekmeye başlamaları, Alman Yeşil Partisi “Die Grünen”in oy barajını aşıp Batı Almanya’da 28 sandalye kazanması ve Petra Kelly’nin uluslararası düzeyde tanınan bir isim olmasıyla başlar. 1984′te “Feminizm ekoloji, ekoloji de feminizmdir.” ve “Erkekler yeldeğirmenleri inşa ederken kadınların sessizce söz dinledikleri, ekmek pişirip kilim dokudukları bir ekolojik toplum istemiyoruz.” diyen Petra Kelly, kadınların çoğunlukta olduğu bir grubun öncülük ettiği bu partinin önde gelen isimlerindendir. Parti, kadınlara %50 temsil olanağını hedefleyen ilk partidir. Kurulduğu andan itibaren, feminist hareket ve barış hareketiyle ittifak kurmaya çalışır.

Parti, 90′lardan itibaren düşüşe geçer. Ekolojiyi merkeze almak, şiddete başvurmamak, ademi merkeziyetçilik ve toplumsal adaletten oluşan dört temel ilkeye sahip olan parti, parti karşıtı bir parti olmayı hedeflerken, kendi içinde çatışan hiziplere bölünür. Temel tartışma, Sosyal Demokrat Parti’yle ittifak konusunda yaşanır. Koalisyon kurulduktan sonra da savunma, nükleer güç, NATO üyeliği ve piyasa ekonomisi gibi temel konularda görüş ayrılıkları yaşanır.

Partinin üst kademelerinde birçok kadın bulunmasına ve hedeflerinden birinin cinsel ayrımcılığı sona erdirmek olmasına rağmen, kadın sorunu hep ikinci planda kalır.

Almanya’da çevre ve kadın sorununu dert edinen kadınların bir kısmı bu sorunlarla uğraşırken, İngiltere’de tarihe geçen Greenham Common deneyimi yaşanır. 1981′de 36 İngiliz kadın, NATO’nun kararı uyarınca nükleer başlıklı Cruise füzelerinin Greenham Common üssünde konuşlandırılacağı haberi üzerine, 1 haftalık bir yürüyüş başlatırlar. Üssün ana girişinin önünde çadır kurar ve bir barış kampı oluştururlar. Zaman zaman üsse girer, kendilerini tel örgülere zincirlerler. Üssü çevreleyen telleri kesmek ve tankların girmesini engellemek için yolları kazmak gibi anarşizan denebilecek eylemler gerçekleştirirler. Şiddete başvurmadan, geniş bir kamuoyu oluştururlar. 10 yıl kadar üssün çevresinde yaşayan kadınlar, 1991′de amaçlarına ulaşırlar; nükleer füzeler ABD’ye geri döner. 2000 yılında eylem alanını tamamen terk ederler. Şimdi buraya anıtlarını diktirmek için kerpetenlerini açık arttırmaya çıkarıyorlar…

Üçüncü Dünya ya da Güney’de yaşanan bir örnek de (kucaklama anlamına gelen) Chipko[3] hareketidir. 1974′te Hindistan’da, Himalayalar’daki Reni köyünde yaşayan kadınlar, yıkılmalarını önlemek amacıyla ağaçlara sarılırlar. Gandhi’nin politikalarını destekleyen bu kadınlar, aralarındaki kadın araştırmacılarla birlikte örgütlenme çalışmaları yaparlar. Bölgede 80′li yılların başlarında ekolojik gelişme kampları kurulur. Bu harekette her zaman ön planda olan kadınlardır. Chipko deneyimi, Güney’in yoksul kadınları için ekolojik mücadelenin gündelik yaşamlarının bir parçası olduğunun göstergesidir.

Bu örneklerin yanısıra, Mısır’da kadınlar Marvit Gölü kirlenmesine karşı savaşır; Kenya’da Greenbelt hareketine katılırlar. Bangladeş’teki kadınlar toksik atıklara, Ghana’dakiler toprak erozyonuna karşı mücadele ederler. Peru’da, alternatif atık toplama yöntemleri geliştirirler. Brezilya’da deniz kaplumbağalarını korumaya çalışırlar. Batıda, Hollanda’da çevre için mücadele eden sivil toplum örgütleri koalisyonları oluştururlar; İspanya’da organik çiftçilik için lobi yaparlar ve ABD’de fazla atığa karşı savaşırlar…[4]

art2l

Ekofeminizmin Temel Varsayımları:

Ekofeministlerin hepsinin kabul ettiği, temel görüşler şunlardır:

1) Kadınların ezilmesi ve doğanın sömürülmesi arasında önemli bağlantılar vardır.

2) Kadınların ve doğanın sömürülmesi bağlantılı olduğundan, kadınlar yeşil hareket içinde aktif rol oynamalıdırlar.

3) Ataerkil sistemde kadın doğaya (ve özel alana), erkek ise kültüre (ve kamusal alana) yakın görülür. Doğa kültürden aşağı bir konumda tasavvur edildiği için, kadın da erkekten aşağı görülmüştür.

Kadının doğayla özdeşleştirilmesinde çocuk doğurma ve büyütme yetisi önemli rol oynar. Ataerkil sistemin tarihsel gelişimine bakıldığında, ilk çağlarda avcılık yapan, savaşan ve boş zamanı daha çok olan erkeğin zamanla kültür tekelini oluşturduğu görülür. Kadının emeği küçük görülmeye başlar. Tarımın gelişmesi, mülkiyetin oluşması ve köleliğin kurumsallaşmasıyla birlikte erkek, sabana sürdüğü hayvana, ektiği toprağa ve malı olarak gördüğü kadına hükmetmeye başlar. Toprak, erkeğin reisi olduğu ailenin mülkiyeti haline gelir, miras baba tarafından geçmeye başlar.

Ortaçağa ve Kalvinist Reformasyon dönemine geldiğimizde, doğa ve kadın şeytanın temsilcisi olarak görülmeye başlar; bağımsız kadınlar cadı avlarına kurban gider. Sonraki yüzyıllarda Aydınlanma’nın kartezyen düalizmi ve Newton fiziğiyle bilim, doğayı kontrol etmeye yarayan bir araç olarak görülmeye başlar. Sömürgecilikle birlikte, doğanın sömürülmesinin dünya çapında meşrulaştırılmaya çalışılır. Günümüze gelindiğinde ise, Batı’nın bilimsel sanayi devriminin adaletsizliğinin doğurduğu acı sonuçlar yaşanıyor. Militarizm, fakir ülkelerin zengin ülkelere olan borçları, Kuzey-Güney uçurumu arttı. Nüfus artışı, doğal kaynakların tüketimi, kirlenme, devlet şiddetiyle birlikte küresel çöküşü yaşıyoruz.[5]

gaia

4) Feminist ve yeşil hareketler eşitlikçi, anti-hiyerarşik sistemleri savunurlar. Ekofeminizm de, emperyalizme, heteroseksüellik dayatmasına, militarizme ve kapitalizme karşı çıkar ve farklı ezilme biçimleriyle de ilgilenir.

5) Yeryüzü temelli bir bilinç için yaratmak için farklı tinsellikler oluşturmak gerekir.

Ekofeminizmin Farklı Yorumları:

90′ların başlarında ekofeminist yaklaşımlar şu şekilde kategorize edilmeye başlanır:

1) Kültürel (ya da biyolojik temelli) ekofeminizm:

Kadının doğayla özdeşleltirilmesini çocuk doğurma ve büyütme yetilerine bağlar ve bunu yüceltir. Kadın duyarlılığını, erkek rekabeti ve iktidar anlayışına karşı koyar. Temel amacı, gezegeni tehdit eden yıkıcı pratiklerin önüne geçecek yeni bir yeryüzü temelli bilinç geliştirmektir. Bunun için daha gizemsel kaynaklara yönelirler; dışsal bir ‘doğru’dan mesaj beklemeye, açığa çıkarılacak bir “doğru” aramaya girişirler. Politik dinamik, tek tek her bireyle gizemsel kaynak arasındadır. İnsan zekasını aşan bir öte dünya gerçekliği öngörülür ve Tanrıça’ya tapınmaya, paganizme, büyücülüğe veya eski yeryüzü temelli dinlere dönülür. Kültürel ekofeminisler doğayla özdeşliklerini çeşitli sanatlar yoluyla dile getirirken, mitlerin anlatımına yönelir, cadı meclislerini yeniden canlandırırlar. Organik yiyecek birlikleri oluşturur, barış kampları düzenler, doğrudan çevre eylemlerine katılırlar.

Bir “öte dünyasal” ya da “iç dünyasal”doğru kaynağına bağlılık, uzun vadede apolitikliğe yol açabilir. Ayrıca maddi dünyadan çekilmeyi öngören bir tinsellik arayışı çok az sayıda kadının yapabileceği bir şeydir; ataerkil sistemde çok az kadının bunu yapabilecek zamanı ve toplumsal özgürlüğü vardır. Bunun yanısıra, Tanrıça’yla kurulan gizemsel bir ilişkinin, kadınlar maddi anlamda ataerkil sistemi yenilgiye uğratamadıkça, cinsiyet eşitliğine yol açmasının hiçbir dünyevi nedeni yoktur.

Kültürel ekofeministler, kadınların çocuk doğurma ve büyütme yetilerini doğalarına (biyolojik nedenlere) bağlarken özcü (essentialist) olmak ve bu yolla ataerkil sistemin düalizmlerini yeniden üretmekle eleştirilir. Çünkü bu biyolojik determinizm, kadınların ezilmesinin temel kaynaklarından biridir. Kadınların değerlerinin erkeklerininkine üstünlüğünü kanıtlamaya çalışırken, bunları öne sürmek tehlikelidir.

2) Toplumsal ekofeminizm:

Kadın ve doğa ilişkisini, toplumsal düzeyde yaratılan ve bundan dolayı toplumsal düzeyde çözülecek bir ilişki olarak görürler. Ataerkil sistemin düalizmlerine kökten karşı çıkarlar ve düalizmler ve hiyerarşilerin, çeşitlilik ve birbirine bağlılıkla ifade edilen ekolojik hayata uygun olmadığını savunurlar. Kadın ve doğa ilişkisi onlar için, doğa-kültür farklılığını kaldıracak farklı bir kültür, politika ve özgür bir toplum yaratmak için seçilmiş stratejik bir noktadır.

3) Feminist çevrecilik:

Bu iki farklı yaklaşımın[6] yanısıra, üçüncü dünyalı ya da güneyli kadınların farklı yaklaşımları da vardır. Hindistanlı Bina Agarwal’[7]ın görüşleri bunlara bir örnek oluşturabilir. Agarwal’a göre, Batılı ekofeminist literatür, toplumsal cinsiyet ve çevre ilişkisini tamamen ideolojik terimlerle kavramlaştırır. Gelişmekte olan ülkelerdeki ekofeministler ise, bu ilişkinin maddi temellerine bakar ve ‘feminist çevrecilik’ (feminist environmentalism) alternatifini geliştirirler. Batılı ekofeministleri eleştirdikleri temel noktalar şunlardır:

1) ‘Kadın’ tek bir kategori olarak kabul edilir; sınıf, ırk, etnisite… farklılıkları, dolayısıyla farklı ezilme biçimleri gözardı edilir.

2) Kadın ve doğanın ezilmesini ideolojik temellerle açıklarken, bunun ekonomik ve politik iktidara bağlı, maddi sebepleri gözardı edilir. İdeolojik alanda bile, toplumsal, ekonomik, politik yapıların üretimi ve dönüşümü konusunda çok az şey söyler.

3) Kadınların doğayla maddi ilişkisini gözardı eder ve sadece bu ilişkinin nasıl olması gerektiğini söylemekle yetinir.

4) Kadınları doğaya biyolojik özelliklerinden ötürü yakın gören ekofeministler özcülük (essentialism) tuzağına düşerler. Kültür, doğa, cinsiyet… tarihsel ve toplumsal olarak inşa edilmiştir ve farklı zamanlarda ve kültürlerde değişkenlik gösterirler.

Güneyli yoksul kırsal kesim kadınları, aralarında farklılıklar olsa da, genelde doğaya maddi anlamda bağımlıdırlar. Genelde tarımla uğraşan, su taşıyan, gerekli yakıtı sağlayan kadınlardır. Bu yüzden kadınların, doğaya dair, eski kuşaktan da devraldıkları bir bilgileri vardır. Bu bilgi, modern bilim tarafından marjinalleştirilir.

Mücadele, kaynakları elinde bulunduran, kontrol eden, egemen gruplara ve eğitim, medya, din, hukuk…(devletin ideolojik aygıtları) yoluyla kaynaklar hakkında bilgi üretenlere karşı yapılmalıdır. Çevre sorunlarından birinci derecede etkilenen yoksul, kırsal kesim kadınları örgütlenmelerin ön safhalarında, karar mekanizmalarında yer almalıdırlar.

Kadın ve doğa ilişkisi; üretim, yeniden üretim ve bölüşümün toplumsal cinsiyet bağlamında örgütlenmesine bakarak incelenmelidir. Mücadelenin feminist cephesinde, toplumsal cinsiyet kavramı ve cinslerarası işbölümü sorunu üzerinde yoğunlaşılırken; yeşil cephesinde, doğa ve insan ilişkisi incelenmeli ve doğanın az sayıda insanın mükiyeti haline getirilmesine karşı çıkılmalıdır.

KAYNAKLAR:

-Sınırları Yıkmak; Feminist, Yeşil Bir Sosyalizme Doğru, Mary Mellor, Ayrıntı Yayınları, 1992.
-Olağan Ülkeden Olağanüstü Ülkeye, Türkiye’de Çevre ve Siyaset, Semra Somersan, Metis Yayınları, 1993.
-Ecofeminism, Maria Mies ve Vandana Shiva, Fernwood Publications, Halifax, Nova Scotia, Kanada, 1993.

-“The Gender and Environment Debate: Lessons from India”, Bina Agarwal. Feminist Studies 18, s.1 (Bahar 1992).
-“Greenham Common Kadınları”, derleyen: Beril Eyüboğlu, Pazartesi Dergisi, Ekim 2000, sayı: 67, s: 26.
-“Women, Gender, Feminism and the Environment”, Lorraine Elliott, The Gendered New World Order: Militarism, Development and the Environment, yay: Jennifer Turpin, Lois Ann Lorentzen, 1996.
– Konferans bildirileri: The International Association for Feminist Economics 2000, Boğaziçi Üniversitesi, 15-17 Ağustos 2000.

-www.spunk.org, Ecofeminism, Rosemary Radford Reuther.
-www.envirolink.org, What is Ecofeminism Anyway.
-http://homepage.ntlworld.com, What is Ecofeminism.
-www.starhawk.org.

——————————————————————————–

[1]Ekim 2001’de Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’ne yapılan aktarımın notlarıdır. Resim şu kaynaktan alınmıştır. http://www.starhawk.org/
[2]Ayrıntılı bilgi için bkz. Sınırları Yıkmak; Feminist, Yeşil Bir Sosyalizme Doğru, Mary Mellor, Ayrıntı Yayınları, 1992.

[3]Ayrıntılı bilgi için bkz. Ecofeminism, Maria Mies ve Vandana Shiva, Fernwood Publications, Halifax, Nova Scotia, Kanada, 1993, s. 247-250.
[4]Bkz. “Women, Gender, Feminism and the Environment”, Lorraine Elliott, The Gendered New World Order: Militarism, Development and the Environment, yay: Jennifer Turpin, Lois Ann Lorentzen, 1996.

[5]Bkz. http://www.spunk.org, Ecofeminism, Rosemary Radford Reuther.

[6]Bkz. “Women, Gender, Feminism and the Environment”, Lorraine Elliott, The Gendered New World Order: Militarism, Development and the Environment, yay: Jennifer Turpin, Lois Ann Lorentzen, 1996.
[7]Bkz. “The Gender and Environment Debate: Lessons from India”, Bina Agarwal, Feminist Studies 18, s.1 (Bahar 1992).

http://www.feminisite.net/news.php?act=details&nid=351

October 13, 2009 Posted by | ekoloji, ekotopya heterotopya utopyalar, kadın ve doğa / ekofeminizm | Leave a comment

Göğü Delen Adam – Erich Scheurmann

papa68_2
Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse göğü delen anlamına gelir.
Samoa‘ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.

Yüzyılımızın başlarında yayımlanan Göğü Delen Adam bugün artık bir yeşil klasiği olarak okunurken, başlığının kaynaklandığı şiirsel metafor, bir de düz anlam içermeye başlıyor; çünkü Papalagi sonunda göğü gerçekten delmeyi başardı, ‘ozon deliğinin’ içinden ne tür bir yelkenlinin çıkageleceğiniyse zaman gösterecek. (arka kapak)

Kültürümüzün aşağılayıcı gözlerle baktığı, gelişmemiş, sayı saymayı, okumayı bilmeyen, vahşi yaratıklar olarak düşündüğü bu insanların gözünden uygarlığımız eleştiriliyor. Ayrıca, iki farklı bakış açısından, algılayış biçiminden hangisinin bizi yokoluşa sürüklediğini ayırt edebilmemizi sağlıyor. Bakış açınızı genişletmeniz açısından okunması-okutulması gereken kitaplardan….
*Göğü delen adam’ın giriş kısmını bu sayfadan okuyabilirsiniz.

27892_2
Kitabı tamamlayan, aynı yazar tarafından yazılmış bir kitap daha var: Göğü delen adam samoayı anlatıyor. Göğü Delen Adam’da Avustralyalı yerli şef Tuiavii’nin gözünden sanayi uygarlığı eleştiriliyordu. Sanayi uygarlığının doğayı katlettiği, insanları geleceksiz bıraktığı anlatılıyor; bu uygarlığın ürünü olan insanların gündelik hayatlarındaki açmazlara dikkat çekiliyordu. Bu kitapta ise şef Tuiavii’nin ülkesi Samoa ve Samoalının hayatı anlatılıyor. Samoalı, ahlaki ve toplumsal özelliklerin doğal olarak saptandığı anlamlı bir yaşamın içine doğar. Var oluşundan sevinç duymak için gereken özgürlüğe ve rahatlığa sahiptir. Samoalı mala, mülke çok az önem verir. Her şey herkesindir anlayışıyla hareket eder. İhtirastan yoksundur. Vermeyi ve almayı sever. Paylaşma sevincini gerçekten yaşar. Şenlik ve dans her zaman çalışmaktan önce gelir ve kimse gerekenden daha çok çalışmaya istekli değildir. Avrupalının ona yeni ihtiyaçlar edindirme çabası pek başarılı olmamıştır, ama utanmayı Avrupalıdan öğrenmiştir…Samoalı yaşar gibi yapmaz, yaşar… (arka kapak)

http://yabanil.net/?p=106

October 13, 2009 Posted by | ekokoy - permakultur, ekotopya heterotopya utopyalar, kir yasami, ozyonetim, yerli - yerel halklar | 2 Comments

Er-Tarih’e Karşı, Leviathan’a Karşı – Fredy Perlman

06040492
Er-Tarih’e Karşı, Leviathan’a Karşı, Türkçe’ye çevrilmesini dört gözle beklediğim bir kitaptı. Ve sonunda Kaos Yayınları tarafından Türkçesi basıldı. Benim için bir başyapıt, bir esin kaynağı olan bu kitabı herkese şiddetle tavsiye ediyorum. John Zerzan’ın kitap için 2005′te yazdığı Önsöz’ü aşağıda okuyabilirsiniz.

Fredy Perlman’ın belki de en önemli eseri olan Er-Tarih’e Karşı, Leviathan’a Karşı adlı çalışması, insan topluluklarının ve onların Batı’daki uygarlık makinesine karşı türlü türlü direnişinin hikayesidir. Kitabın yaklaşık olarak yarısı dünyadaki en son dini uygarlık olan İslam da dahil olmak üzere Mezopotamya bölgesinin özgün uygarlıklarını ele alıyor. Bu son derece çarpıcı, tarihsel bakımdan doğru olduğu kadar lirik ve tutku dolu da olan eserin geri kalanında ise sapkınların, hayalperestlerin, yerli direnişçilerin ve diğer isyancıların mücadeleleri aktarılarak günümüz gerçekliğine varılıyor.

Er-Tarih’e Karşı, uygarlığın ta kendisi olan Leviathan’la çağlardan beri kaçınılmaz bir mücadele içerisinde yaşamın özerkliğini ve neşesini korumaya çalışan zevklerin – tüm biz avamın, mahpusların, zorunlu emekçilerin- panoramasıdır.”

Leviathan’ın hayat çalan, doğayı mahveden pençelerinin ötesinde, kimilerinin “ilk anarşist toplum” dediği şey vardı; tapınaklar, hükümet, evcilleştirme ve angarya henüz onu yoketmek için geliştirilmeden önce. Marshall Sahlins‘in daha önce ortaya koyduğu gibi insanların hiçbir şeye sahip olmasalar da fakir olmadıkları “ilk varlık toplumu” tanımlaması da bu toplum için kullanılabilecek bir diğer ifade.

Fredy, “daha yukarı”ya tırmanarak başarılı adımlarla türümüzün geliştiği şeklindeki Gelişim Merdiveni yalanını ortaya seriyor. “Merdiven, yani daha yüksek aşamalar teorisi, insanların doğa durumunu neden terk ettiğini tabii ki açıklıyor,” diyor alaycı bir biçimde. Aslında uygarlık-dışı topluluk, bir özgürlükler topluluğudur. “Pranga hiçbir özgür insanı cezbetmez.”

Bugün derinleşerek her şeyi içine alan kriz, uygarlığın öteden beri neyin peşinde olduğunu, ne anlama geldiğini gösteriyor. Uygarlığın içinde saklı olan mantık en acı meyvelerini veriyor: Evrensel olarak insanlıktan çıkma ve ekokıyım. Leviathan, Canavar, tüm yaşamı yalayıp yutan Kanser artık kasırgaya yol açıyor; küresel ısınma, bulaşıcı hastalık dalgaları, terör saldırıları, ilaç bağımlısı milyonlar, küreselleşmenin steril standardizasyonu, bir tekno-kültürün anlamdan yoksun pek çok yeni dehşeti.

Aynı zamanda gene-doğumun, yeryüzüyle yeniden ilişkilenmenin, yenilenmiş direnişin işaretleri de mevcut. Er-Tarih’e Karşı, Leviathan’a Karşı bu meydan okuma günlerinde bize verilmiş bir hediye. 1983′te Fredy “Er-Tarih’te ilk kez biricik hale gelerek dünya çağında yayılmış olan Leviathanın, yani Büyük Yutturmacanın dağılmakta,” olduğunu yazmıştı. Yağmalayıp biat ettireceği alanlar tükenmekte ve kendi kendini yemeye başlmakta. Ama şunu da eklemişti: “Dünyayı dolduran ve zehirleyen teknolojik döküntülerin insanlara dans edecek bir yer bırakıp bırakmayacağı da meçhul.”

“Yağmur mu yağmak üzere? Yeni bir şafağın alaca karanlığı mı? Yoksa gün kavuştuğu için ancak Minerva’nın baykuşunun görebildiği bir alacakaranlık mı?”

Bunun bize bağlı olduğu açık seçik ortada, hepimize bağlı.

Fredy yirmi yaz önce aramızdan ayrıldı. Son çalışması olan The Strait (1985) elinizdeki kitabın bir nevi devamı niteliğinde olup Fredy’nin de yaşadığı ve şimdi Michigan denen yerde geçiyor. The Strait özgünlük, gelenekler ve hayatta kalmak için verilen Yerli mücadelesinin hikayesi.

http://yabanil.net/?p=111

October 13, 2009 Posted by | eko-savunma, ezilenler, isyan, ozyonetim, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, totoliterlik / otoriterlik, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Özgürlükçü bir heterotopya – Bolo Bolo – p.m

96524_2
Önsöz

Gezegensel İş Makinesi hala hepimizi yutuyor. Şehrin gölgelerine doğru ya da şehrin kendisinden kaçış komploları da devam ediyor. Berbat bir iş gününden sonra düşlerimizin peşinden koşmak iç burkucu ve dahi onur kırıcı da olsa oyunu kaybetmediğimize delalet ediyor. Fiziksel güzellik değil, iç güzelliği mühim derler ya, inanmayın. Önemli olan düş güzelliğidir.

bolo’bolo ya da benzerleri, hiç gerçekleşmeyebilir. Belki de adı anılmayacak kadar etkisiz yaşanmışlıklar oluşabilir bazı coğrafyalarda. Yine de deneyenler her zaman olacak. Güçsüz ve umutsuz hissedecekler kendilerini, olsun… Umut etmekten vazgeçmiş olmayı ihtimal ki öğrenmiş olacaklar. Birkaç kırıntı? Belki. Ama ne gam; farklı dünyalar yaratmak, yaratma isteğinde filizlenir. Bir yerlerden başlanacak elbet, bu aşkı duyan ibu’lar var. bolo’bolo da böyle bir tutkunun fantezisi işte. Bir tür isyana teşvik masalı.

Özgürlükçü bir heterotopya

Kürşad Kızıltuğ

Hümanist ve rasyonalist düşüncenin ifadesi olan ütopyalar, ideal toplum düzeninin ne olacağı arayışına hasredilmiş tasarılar olarak ortaya çıktılar. Eşitliğe, paylaşımcı bir ekonomik düzene dayalı komünal toplum tasarıları da ütopyaların önemli bir bölümünü oluşturur. Geleceğin toplumunun ideal bir ilk örneği olarak tasavvur edilen bu modernist tasarılarda, kültür ve dünya görüşlerinden doğan talep farklarını yok sayan, yaşamı tek bir akılcı perspektife göre önceden belirlemeye yönelik bir boyut bulunur. Foucault’nun, “ütopyaların teselli verdiği” ve “masalımsı, büyülü ve düz mekânlarda” tasavvur edildikleri için bir yerleri olmadığı (u-topos) belirlemesi, beraberinde “türdeş olmayan yer” anlamında ‘heterotopya’ kavramını getiriyor. Gerçek bir yere ait olmayan, geleceğe yerleştirilmiş ideal bir varış noktası olarak ütopyanın tek tip, homojen ve aşkın niteliğine karşın heterotopya, yaşadığımız toplumlar ve kültürlerin içinde var olan ve olabilecek sayısız alternatiflerin, yaşam, mekân ve örgütlenme biçimlerinin birbirlerini dışlamadan eş zamanlı şekilde var olabilen birlikteliğidir.

bolo’bolo* ekolojik, özgürlükçü, komünal toplum tasarıları arasında ayrıksı bir yere sahip. Farkların birbirini yok etmeden bir arada var olabileceği bir çoğulculuk arayışı olan bolo’bolo’nun, bir heterotopya olduğunu söylemek daha uygun geliyor bana. İsmi p.m. olarak geçen yazarı, kimliğini ortaya koymaktan uzak durur. Bu “proje taslağı” ilk kez 1983 yılında İsviçre’de yayınlanmış ve sonra dünyanın birçok diline çevrilmiştir. Geçtiğimiz yaz Platform Sanat Galerisi’nde yer alan, aktivist sanatçı Oliver Ressler’in Alternatif Toplumlar / Alternatif Ekonomiler sergisinde, p.m. ile yapılmış bir video röportaj vardı. p.m. “Bu tuhaf gizli dili yaratma fikri, Avrupa solunun terminolojisi artık geçerli olmadığını için doğdu. .. bütün standart sol ifadeler kirlendi ve kullanılamaz hale geldi. Fakat, yine de bu kelimelerin temsil ettikleri oldukça iyi şeyler.” diyordu. Bu geleneksel kelimelerin yerine, devlet ve kapitalizm karşıtı sol düşünce, ekoloji, feminizm ve postmodernizm gibi kaynaklardan; beşeri bilimlerin sağladığı maddi bilgilerden birçok düşünceyi sentezliyor ve bunlardan elde ettiği kullanışlı düşünceleri, yalın bir ifadeye kavuşturacak hayali kelimeler icat ediyor. Kitap bu basit ve yeni sözcüklerin anlamlarının açıklandığı bir sözlük kurgusuna göre ilerliyor; sanki dünyayı değiştirmeye kelimelerimizden başlamamız gerektiğini söylercesine…

bolo, büyük oranda kendine yeten komünist bir ekonomi, bireylerin özgürce var olabileceği, yönetime doğrudan katılabileceği bir özyönetim ve her biri kendine has kültürel özelliklerin serpilebileceği birer yaşam alanı. Ekonomiyi bütünüyle ekolojik hale gelerek, doğa ve kent yaşamı bölünmesini ortadan kaldıran bolo’lar, çalışmayı da ev ekonomisi içine dahil ederek -zira bolo bir yönüyle büyük bir evdir- iş ve özel hayat bölünmesini de aşmayı öneriyor. Kolektif bir ev olarak bolo, mekânın bütünüyle ihtiyaçlara göre esnek şekilde yeniden düzenlendiği bir ortakyaşama alanı. bolo’ların her biri, meşruiyetini önceden belirlenmiş evrensel demokrasi ilkelerinden değil, kendi kültüründen ve katılımcılarının üzerinde uzlaştığı örgütlenme seçiminden alıyor. Dolayısıyla kendi içinde otoriter mi, özgürlükçü mü, dinsel mi, ya da bir başka şey mi olacağına kendi karar veriyor. Bu yüzden her türlü birbiriyle uyuşmaz dünya görüşü ve kültür, farklı bolo’larda somutlaşabiliyor. İdeal komünist ya da demokratik toplumun nasıl olması gerektiği düşüncesinin doğurabileceği çıkmazların tuzağına düşmeyen p.m. hem bolo içinde bireylerin hem de bolo’ların arasında çatışmalar yaşanabileceği gerçeğini kabul ediyor. Bu tür çatışmalara hakemlik edecek bir üst merciinin olmadığı bu dünyada çatışmalar taraflar arasında kalıyor. Yazarın tüm çabası birbirinden faklı yaşam tarzı ve örgütlenme anlayışlarını, tek bir toplumsal örgütlenme mantığına göre yeniden üst-kodlayacak bir ekonomik ve siyasi yapılanmadan uzak durmak. Bu mantığın gereği olarak da herhangi bir yaşam biriminin başkaları üzerinde tahakküm kurmasını mümkün kılacak maddi araçların ortadan kaldırılması icap ediyor. Çünkü insanın özünde iyi olduğu fikrinin temelsizliği ön kabulünden hareket ediliyor. Başta gelen tahakküm araçları olarak devlet ve hukuk aygıtının, kapitalist üretim ve para ekonomisinin, ulusal sınırlar ve askeri örgütlenmelerin bulunmadığı, çok seçenekli bir toplumsal düzen olarak bolo’bolo kitapta özelikle gündelik hayatın çeşitli ayrıntılarıyla anlatılmış. Mekân düzenlemeleri, şehirler, yemek, tarım, enerji, su, sağlık, eğitim, iletişim, bilim gibi konular toplumsal örgütlenmenin ve ekonominin çeşitli boyutlarıyla hem bugünkü toplumlarımızın eleştirisi olarak hem de alternatifler olarak ele alınıyor. Bu kitabı en sıcak kılan yanlarından biri de insanın gündelik hayatında şimdiden anlamlı kılabileceği somut fikirler içermesi. Belki de şöyle demeli: yaşamak istediğimiz toplumu, şimdi ve burada var olan mekânları bozup yeniden kurarak, sistemin çatlakları arasında filizlendirmeli, uzak geleceğin düş dünyasında değil.

*p.m. bolo,bolo, çev. kolektif, Kaos yayınları, İstanbul: 2002.

http://yabanil.net/?p=202#more-202

October 13, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, ekotopya heterotopya utopyalar, isyan, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

Dilaver Demirağ’dan Ekoköylere Dair – İşte Şimdi Ayvayı Yedik

İşte Şimdi Ayvayı Yedik

May 11

yazan: Dilaver Demirağ

Karşı ütopyaları okuyanlar bilir, orada son derece yumuşak, hatta son derece demokratik gözüken sistemler vardır ama aslında totaliterdirler. Kapitalist-endüstriyalist sistemde böyle. Ne kadar demokratik, ne kadar özgürlükçü bir sistem değil mi kapitalist AB kendi karşıtını bile finanse ediyor. AB Fonundan aldığınız para ile bir yerlerde komin kurup yine AB fonlarından para ile dünyadan komünal turist alıyorsunuz. Tavaf eder gibi post modern zamanların AB finansmanlı komününü ziyaret ediyor, orada zaman geçirip meditasyonunuzu yapıp, komünde çalışıyor, doğayla berber olmanın tadının çıkarıyorsunuz. Komün memnun siz memnun, eh sistemde devlet de memnun. Meditasyon yapan ve sistemin ona açtığı alanda kapitalizmin dışında paylaşmacı bir toplumsal vahanın mümkün olduğunu görüyorsunuz ama bu komünler adeta egzotik kuşlar gibi. Türü nadir bulunuyor, yaşam komünde aka dursun dışarıda kapitalizm hayatını devam ettiriyor. Üstelik komün de ona para kazandırmaya devam ediyor. Buraları ziyaret etmek için en azından seyahat ediyorsunuz. Ulaştırma şirketleri de ne güzel para kazanmaya devam ediyor.
Sistemle mücadele konusunda büyüyen ya da yağ lekesi gibi yayılan karşı ekonomik birimler tezini savunan benim bu olay karşısında bir can sıkıntısı yaşamam garip aslında. Öyle ya işte savunduğum şeyin hayata geçmiş bir örneği ve insanlara esin veriyor. Leke bu esinler ile gün geçtikçe daha çok büyüyebilir. Böylece sistem içerden giderek artan basınçla bir anlamda kendiliğinden değişip dönüşür. Bir anlamda komünler vb karşı birimler sistemi emen hortumlar gibidir. Onların alanı büyüdükçe sistem giderek daha çok alan kaybeder. Bir anlamda ünlü diyalektik kural gibi nicel birikimin nitel sıçramaya dönüşerek yeni bir durum doğurması gibi.

Ama gel gelelim ben bu deneme komünler konusunda yeise kapıldım. Çünkü sistemin mücadele etmek bir yana, göz yummak bir yana beslediği finanse ettiği komün bir umut değil olsa olsa kâbus olabilir. Çünkü bu sistemin sizden hiç korkmadığını, sizi kendisi için bir tehdit olarak algılamadığını tersine size süper market raflarında ki yüzlerce çeşit üründen biri gibi gördüğünü ortaya koyar. Oysa bir zamanlar komün sistem için tehditti sistem komünlerden, oradan biriken enerjiden ölesiye korkuyordu.

Çünkü o enerji sıklıkla isyanlara, ayaklanmalara dönüşüyordu. Sistem komünden de, komünal düzen fikrinden de kendisini tehdit ettiği sistemin içine alamadığı ve maas edemediği yoksullardan çekiniyordu. O yoksullar, o baldırı çıplaklar vahşice bir saldırı ile sistemi fena halde tehdit ediyordu.
Lakin kapitalizm o dönemlerde henüz gençti, henüz daha yeni oluşuyordu, dolaysıyla fazla kırılgandı, bir zamanlar dünyayı tehdit eden sosyalizm salgını çıktığında da henüz kapitalizm olgun evrede olmaktan çok uzaktı. Dolaysıyla muhalefete, onun yarattığı tehdide tahammülü yoktu.

Refah devleti ve tüketimi düzenlenmiş toplum ile kapitalizm artık olgun evresine vardı. Sistem basınçlara, tehditlere artık dayanıklıydı, kendi karşıtını ele geçirip, onun popülarize ederek işini bitiriyordu. Arada Anarşistler gibi çıkıntılar olursa da onları da çok çok güçlenmiş olan devlet güçleri ile yalıtabiliyordu. Sistem artık yasaklamak ya da bastırmak değil, denetleyerek varoluyor. Yasaklamak yasak, onun yerine yalıtmak, etkisiz kılmak, popülarize ederek tanınmaz hale getirmek var. Yasak yok kışkırtma var, yasak yok teşvik var, yasak yok ayartma var. Kısacası sistemin yasağa ihtiyacı kalmadı. Çünkü hayatın tüm kılcal damarları onun tarafından ele geçirildi. Dolayısıyla artık her şeyi yapabilirsiniz yeter ki tüketilebilir olun, yeter ki ekonominin motorlarını yağlayın, yeter ki ayinselleşmiş ve çoktan halktan kopmuş demokrasi içinde olun. Demokrasi artık özgürlüğün altın çocuğu değil her şeyi emen bir süpürge içine çektiği her şeyi giderek kendine benzetiyor ve onun alternatif tarafını yok ediyor.

Hâsılı batı artık totaliter bir evre de, dolaysıyla orada muhalefet aykırı ve tehditkâr bir öteki olmaktan çıktı. Yasakçılıkla denetimin iç içe olduğu despotiklik ve demokrasinin özgün karışımından oluşan geç modern yahut yeni gelişmiş ülkelerin yarı demokrasileri ise bu matriks evrenine doğru ağır aksak ilerliyorlar. Onlar hiçbir zaman tam bir batılı demokrasi olacaklar mı bu kuşkulu, çünkü küresel sistem henüz oralarda tüm toprakları ele geçirmiş değil. Tüm kaleler orada da ele geçerse oralarda tam demokrasiye geçecekler. Bu denetimin gücüne, yeğinliğine bağlı olacak elbette.

Türkiye bu demokrasiye geçiş sancıları yaşasa da yönü orası. Gün gelecek Türkiye’de de sistem muhalefetten hiç çekinmeyecek. Muhalefet sistemin bir parçası olup çıkacak. Demokrasinin olmazlarından olan ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, toplantı ve gösteri düzenleme özgürlüğü artık olağan bir şey olacak. Ama bu teknik despotluğun hâkimiyeti ile olacak. Telefonlarınız dinlenecek, hayatınızın her alanı gözetim sistemi içinde olacak, genleriniz bile ele geçirilecek. Kısacası büyük birader sizi her şeyinizle tanıyacak ve bir yerlere yerleştirecek.

Diğer yandan medya denen uyuşturucunun eğlenceli sanrıları ile kendinizden geçeceksiniz. Ama en öldürücü darbe tüketim olacak. Tüketmek için dolap beygiri çalışacaksınız, çalıştıkça da kafanızı kaldırıp da dünyada ne oluyor diye kafa yoracak halde olamayacaksınız.

Arada bir medya muhalefet denen ayinin bir parçası olarak korku kültürü dediğimiz şeyle size “dikkat kısır tohumla nesliniz tehdit ediliyor, dikkat küresel ısınma hayatımızı mahvedecek vb korku ve panik havası ile uyuşmuş insanlara pasifize edici korku dalgaları yollayacak. Ve tabi hemen ardından organik endüstrisi, güvenlik endüstrisi korkularınızın ilacı olacak teknik ya da ekonomik çözümler varolacak. Bunlar komşu markette ya da alternatif dükkânlarda satılıyor olacak.

Ve inanın bana en yakın zamanda siz Türkiye’deki komünleri de geziyor olacaksınız. Şimdiden eko köylerle bu oluşmaya başladı bile. Her yaz artık tatil köylerinde tatil yapmak değil eko köylerde tatil yapmak trend olacak. Eko köy in, tatil köyü out denecek. O komünler anarşist bile olsa tehdit olmayacak. Yeter ki gezilebilir, görülebilir, sistem için sorun yaratmaz olsun (olamayacak da çünkü bu kominler kentli orta sınıfın “in”leri olacak. Yoksullar hala “out” olanlar için bütün yıl köle gibi çalışıp yılsonunda kısa bir süre bir zamanlar zenginlerin ayrıcalığı olan bu yerleri dolduracak. Tüketim merdiveni de hep bir yukarıya kayarak taban genişledikçe üstte daralmaya devam edecek.

Matrikse hoş geldiniz yeşil hap sizi çıkarırımı bilemem. Bu kez korkarım ki haplar yetmeyecek “revulotion”u gerçekleştirmek için. Bu sefer gerçekten ayvayı yedik.

http://yesilgazete.org/2009/05/11/iste-simdi-ayvayi-yedik/

October 13, 2009 Posted by | Uncategorized | Leave a comment

Anaerkil toplum düşü

‘Sultana’nın Rüyası Padmarag’ Doğu’nun; ‘Kadınlar Ülkesi’ ise Batı’nın ilk feminist kadın ütopyalarından. Her ikisi de kadınlardan oluşan bir diyarı anlatırken anaerkil toplum düşünü tazeliyor

23/03/2007 (843 defa okundu)

HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)

Amcasının oğlunun tecavüzüne uğrayarak hamile kaldıktan sonra töre korkusuyla annesi ve babası tarafından İstanbul’a gönderilen, ancak iki erkek kardeşi tarafından sokakta katledilen Güldünya’nın, bırakın kadının erkekle eşit olduğu bir coğrafya tahayyülünü, insan olmanın biricik koşulu, yaşama hakkını savunabilmesi bile ütopyaydı. Çünkü bazı ülkelerde kadınların yaşayabilmeleri bir imkânsızlık, ütopik bir özlem. Çünkü kadınlar, topla tüfekle, taşla, törelerle, ideolojilerle öldürülüyor dünyanın her yerinde.
Yıllar boyu ütopya Batılı ve eril bir yazın türü oldu. Çünkü kadınların ideolojik, sınıfsal, etnik, dinsel ve cinsel ayrımcılığa tabi tutularak yaşayabilmeleri başlı başına bir ütopyaydı. Doğu’nun ilk feminist ütopya yazarı Begum Rokeya Sakhawat Hossain’in 1905’te yazdığı Sultana’nın Rüyası Padmarag’ı töre ve teröristlerin katlettiği Güldünya’ya armağan eden Versus Kitap anlamlı bir tavır gösterirken, Charlotte Perkins Gilman’ın anaerkil ütopyası Kadınlar Ülkesi ‘nin (Herland) Otonom Yayıncılık tarafından dilimize çevrilmesi de sevindirici bir gelişme oldu. Biri Doğu’nun diğeri Batı’nın ilk kadın ütopyaları kabul edilen kitaplar, anaerkil toplum düşü çevresinde kızkardeşlik olgusunu tazelerken kadınları geleceği değiştirmek için eyleme ve direnişe de davet ediyor.

Evlilik bir tür fahişeliktir!
Kültürel feminist teorinin altında anaerkil bakış yani, temelde dişil etki ve değerler aracılığıyla yönlendirilen kadın toplumu görüşü yatar. Barışseverlik, işbirliği, ‘farklılıkların şiddetsiz bir aradalığı’ buna dahildir. Bu ütopik görüş, 19. yüzyılın ikinci yarısında anaerkil teori içinde dile getirilmiştir ve kurmacadaki ifadelerinden birini Charlotte P. Gilman’ın Herland ‘ında bulur. Sosyal Darwinist hipotez üzerine kurduğu ilk çalışması, Woman and Economics ‘te kadının bağımlı kılınmasının, ırkın ilerlemesini engelleyici, doğal olmayan bir anormallik olduğunu ileri süren Gilman eserlerinde, kadınların yaşamak için fahişelik düzeyine indirildiklerini belirtir. Evlilik bir tarz fahişeliktir ona göre: “Her iki durumda da ekmeğini erkekten, onunla olan cinsel ilişkisi aracılığıyla alır” kadın.
Radikal feminist düşünce içinde önemli bir yere sahip olan ve pek çok farkındalığı cesurca dillendiren Gilman’ın Kadınlar Ülkesi, erkeklerin olmadığı, sınıfsız ve barış içinde yaşayan bir kadınlar toplumunu anlatır. 1915’te kaleme alınan kitabın bir özelliği, pek çok klasikleşmiş erkek ütopyasında yok sayılan veya satır aralarında yer verilen kadınlara yönelik cinsiyet ayrımcılığına dikkat çekmesi ise diğer özelliği de kadınları ele alan edebi denemeler içinde ilk kez feminist öğelerin ütopya tarzıyla açık ve bilinçli bir şekilde işlenmesidir. Ütopik ülkesini, sınıflı-erkek egemen toplumun kadın kalıp ve tanımına aykırı kadınlardan yaratan Gilman, 20. yüzyılın temel çelişkileri olan ulusalcılık, yurttaşlık ve kadın hareketi içindeki eşitlik ve özgürlük gerilimine de değinir. Ataerkil toplumların mizahi bir dille eleştirildiği Kadınlar Ülkesi rekabet, cinsiyet ayrımcılığı, cinsiyet temelli işbölümü, yoksulluk, savaş ve dış düşmanlar gibi kavramların yaşanmadığı bir ülkedir. Ancak dış düşmanlar burayı keşfetmekte gecikmez! Sosyoloji, botanik ve meteoroloji bilimlerine meraklı üç kafadar Terry, Jeff ve Vandyck, bir şekilde haberdar oldukları bu ‘acayiplikler’ ülkesine bir bilimsel inceleme gezisi düzenlerler. Sadece kadınlardan oluşan bu garip ülkeyi yerinde görecek ve gerçekliğini onaylayarak akılcı eleştiriye tabi tutacaklardır. Gilman, bu üç ahbap çavuşun durum karşısındaki duygu ve düşünceleri üzerinden ütopyasını kurarak kara mizah sergilemiştir şüphesiz, ancak yine de bu ülkenin bir erkeğin ağzından anlatılması, onun gözüyle yorumlanması hiç de yazarın muradına uygun düşmüyor bencileyin. Toplum, aile, bilim gibi konularda son derece güçlü görüşleri olan Gilman’ın, üremenin cinsel birleşme olmaksızın partenogenezle gerçekleştiği, tüm kadınların barış ve işbirliği içinde yaşadığı, vejetaryenlik konusunda son derece hassas olan bu ütopyası ne yazık ki marjinal çizgiden çok uzak. Herland’da düşünce sınırı cinselliktir. Ancak roman heteroseksist düşünceden pek ayrıştıramaz kendini. Zira Gilman, yalnızca kadınlardan oluşan bir ülkeyi ve eğitimde yapılan köklü değişiklikleri kavramsallaştırmayı başarır ama tasarladığı dünyada lezbiyenliğe yer yoktur. Çünkü kadınların tümü de tek bir anneden doğmadır. Aralarındaki en küçük cinsel yakınlaşma, ensest yasağına karşı geleceğinden olsa gerek, Gilman lezbiyenliği bertaraf etmiştir ütopyasından. Neredeyse cinsel dürtüleri tamamen ortadan kaldırıp aseksüel bir kadınlar topluluğu yaratarak yerleşik-sınıfsal-ataerkil düzenin ötesine gidemeyen bir ütopyaya indirgemiştir eserini. Oysa Gilman, kadınlarla ilişkiler yaşayan ve Amerikan viktoryanizminin sürgitti bir dönemde “Kadınlara karşı derin ve sonsuz bir aşk duyuyorum” diyebilecek kadar cesur bir kadındır.

Masumiyet cenderesi
Ülkenin yaratıcısı anne yüz yaşına dek yaşamış, yüzlerce torununu görmüş ve hepsinin Kraliçe Rahibe Ana’sı olmuştur. Ana Tanrıça kültünü besleyen, anneliğe ve doğurganlığa kutsallığı üreten bir anlam yükleyen Gilman, kadını ‘masumiyet’ cenderesinden kurtararak yüreklerimize su serper hiç olmazsa. Söz konusu kadınlar ülkesinin sanayi öncesi bir dünyayla ilgisi yoktur. Kadın yeniden yaratılırken masumiyetle yaratılmamıştır; çünkü Gilman’a göre masumiyet, özgür olması gereken bir kadının kurtulması gereken ilk zincirdir. Kadınların masumiyeti yalnızca erkeklerin işine yarar.
Geçici bir hayal kırıklığı yaratmakla birlikte Kadınlar Ülkesi, hem hegemonik ideolojiden kopuşu, hem yaşanan değişimin sınırlarını dikkat çekici biçimde belgelemesi, hem de burjuva evini ortadan kaldırışıyla ilgiye değer. Kadınlar ülkesinin bildiğimiz anlamda evleri yoktur, onlar toprağa ve doğaya bağlı yaşayan göçebeler gibidir. Gilman, en önemli ve radikal çalışması The Home’da da yuva düşüncesine saldırır: “Bir kurum olan yuva, kadını sınırlayan ve toplumsal evrimleşmeyi yavaşlatan eskimiş bir sistemdir.”

Doğulu bir kadınlar okulu
Bir başka ‘kadınlar ülkesi’ tasavvuruyla da Bangladeş’te Müslüman kadının uyanışının ve kurtuluşunun öncüsü olarak anılan Begum Rokeya Sakhawat Hossain’in Sultana’nın Rüyası Pagmarag adlı ütopyaları aracılığıyla karşılaşırız. Sultana’nın Rüyası, erkeklerin eve kapatıldığı, kadınlarınsa siyasette, bilimde, sanatta, yani ‘dışarıda’ yer aldığı bir kadınlar ülkesini betimler. Erkekler, selamlıkta hapistir, kadınlar ise sokaklarda, ülke yönetiminde, sanatta ve bilimde aktif rol oynar. Kadınlar zekâlarını kullanırken erkekler hane içi pratikleriyle eğleşir. İlk kez 1905’te, The Indian Ladies Magazine’de İngilizce olarak yayımlanan eser, klasik ütopya modeline uygun olarak bir rüya yolculuğuyla, aniden başka bir dünyaya giden, bir rehber eşliğinde bu dünyayı gezerek oranın siyasal, toplumsal, ekonomik özellikleri hakkında bilgi edinen ve yine geldiği gibi aniden kendi zamanına/dünyasına dönen bir kahramanın ağzından anlatılır. Kadının kurtuluşunun ancak bilimsel çalışmalarla gerçekleşebileceği savsözüne odaklanan Sultana’nın Rüyası, barışın, güzelliğin, doğruluk ve sevginin hüküm süreceği, ataerki ve baskının yok olduğu bir dünyanın ütopyasıdır.
Padmarag ise geçmişte ya da gelecekte değil, şimdi ve şu anda var olduğu düşünülen, Tarini Bhavan adlı bir kadınlar okulunda geçer. Bu yönüyle, ‘yokülke’ ve ‘güzelülke’yi tasvir eden Batılı eril ütopyalardan ayrılır Padmarag. Çünkü bu okul her yönüyle gerçek ve ‘burada’dır. Her yaştan ve sınıftan kadının gelerek dert ve sıkıntılarına çözüm bulduğu, iyileştiği, eğitildiği Tarini Bhavan, tüm yoksul ve yoksun kadınlara kapılarını açan bir yeryüzü cennetidir.
Evet, her iki ütopya da kadınlara, doğalarıyla ve doğayla barışık bir yeryüzü işaret ediyor. Ancak Güldünya ve törelerin katlettiği yüzlerce kadının tek ütopyası, 1800’lerde yaşayan feminist Sarah Grimke ile aynı: “Erkek kardeşlerimizden tek istediğim, ayaklarını boğazlarımızdan çekmeleridir.”

KADINLAR ÜLKESİ
Charlotte P. Gilman, Çeviren: Seher Özbay, Otonom Yayıncılık, 2007, 236 sayfa, 15 YTL.

SULTANA’NIN RÜYASI-PADMARAG
Begum Rokeya Sakhawat Hossain, Çeviren: Billur C. Yılmazyiğit, Versus Kitap, 2007, 242 sayfa, 12 YTL.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6189

October 13, 2009 Posted by | ekotopya heterotopya utopyalar, kadın ve doğa / ekofeminizm, somuru / tahakkum | Leave a comment

FEMİNİST ÜTOPYALAR – Hande ÖĞÜT


Bir sabah uyandığında erkek olmak, iktidarı, tüm ekonomik ve siyasi mekanizmayı ele geçirmek, keşfedilmemiş ne kadar toprak kaldıysa bulup sömürgeleştirmek, doğadan, hayvanlardan, çocuklardan rant elde etmek, kadınları katletmek değildir kadınların ütopyası…

Kadınların ütopyalarında iktidara, mülkiyete, kurumsallaşmaya yer yoktur. Totalitarizmin, kolonyalizmin, militarizmin, maşizmin, despotizmin, öğretilerin, törelerin, ikiyüzlü ahlâk kurallarının, “mutfakta aşçı, evde anne, yatakta fahişe” denkleminin olmadığı bir “yer” tasavvurudur, kadın ütopyaları. Yani hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir düş…

Ütopya, gerçekleşme olasılığını koruyan bir kavramsa kadınların böylesi eşitlikçi, özgür bir yer arzuları “ütopik” olmaya, yani gerçekleştirilmesi mümkün olmayan anlamını taşımaya yazgılıdır adeta.

Valerie Solanas’ın, SCUM’da (Erkekleri Doğrama Cemiyeti Manifestosu) dile getirdiği gibi ancak para ortadan kaldırıldıktan sonra, yani psikolojik olarak bağımlı kadınların üzerindeki tek iktidar aracı yok edildikten sonra ütopyayla ilgili gündem planlanabilir:
“Eğitim programları tamamen yenilenecek, böylece milyonlarca kadın birkaç ay içinde yüksek düzeyde entelektüel iş yapabilecek şekilde eğitilecektir ki bu, şu anda yıllar alır. Hastalık, yaşlılık ve ölüm meselelerini çözmek ve şehirlerimizi ve mahallelerimizi yeniden düzenlemek…”

Solanas’ın önerisi hiç mantıksız değil ama ne yazık ki ütopik! Çünkü, erkekten çok erkekçi, erkekliği giyinmiş kimi kadınlar yaşadığı sürece ataerkinin hegemonisinden asla kurtulunamayacaktır. Gerçi Solanas, “Birçok kadın, bir süre daha erkeklere bayıldıklarını sanmaya devam edecektir, ama dişi topluma alıştıklarında ve projelerine gömüldüklerinde onlar da zaman içinde erilin gereksizliğini ve banalliğini görecektir” dese de, bir toplum tüm sistematiği, öğretileri, kurulum mantığı ve işleyiş aygıtlarıyla değişmediği takdirde kadınlar da erkeklerin hükmü altına girmenin “yaradan”dan geldiği konusuna rıza gösterecektir.

Bir erkeği, Andy Warhol’ü vuran kadın olarak ünlenen Valerie Solanas’ın “ütopyası”, manifestosunda da belirttiği üzere patriyarkayı ortadan kaldırmak ve bütünlüklü yeni bir toplum projelendirmek. Tüm diğer kadınların ütopyalarına benzer şekilde…

Kadınların ütopyaları son zamanlarda yeniden gündeme gelmeye başladı. Versus Kitap’ın ilk feminist ütopya yazarı Begum Rokeya Sakhawat Hossain’in 1905’te yazdığı Sultana’nın Rüyası ve Padmarag’ı yayımlayarak törelerin ve teröristlerin katlettiği Güldünya’ya armağan etmesi; Otonom Yayıncılık’ın ise Charlotte Perkins Gilman’ın 1915 tarihli Herland’ı (Kadınlar Ülkesi) yayımlaması dolayısıyla tarih boyunca kadınlar tarafından yazılmış ütopyalara bir göz atalım istedik…

Kadın ütopyalarının ortaya çıkışı

Bilindiği gibi ütopya sözcüğü Sir Thomas More tarafından 1516 yılında telaffuz edildi ilkin. Terimi yunanca qu (değil) ve topos (yer) sözcüklerinden türeten More, “olmayan yer” anlamına gelen bu kavramı, bütünüyle akıl yoluyla yönetilen ortak mülkiyete dayalı bir kent devleti olarak betimledi. More’un Ütopya’sı, roman sanatının henüz ortaya çıkmadığı tarihlerde, bir anlatı metni olarak kurgulanmıştır ve Kolomb’un keşiflerinin etkisiyle yazılmış ilk kurgusal metin olması nedeniyle ilginçtir. Ütopya, Güney yarım küresinde bir adadır. Hikâye, bu adada yaşamış bir gemicinin, ada halkının kurduğu düzenin mükemmelliğini Avrupa’ya tanıtması biçiminde sürer. Yani beyaz adam, olmayan yere gitmiş ve orayı kendi ülkesi için imkânlı kılmaya çalışmıştır.

Felsefenin mutlak olarak yersizyurtsuzlaştırılmış düzlemi olan yeryüzü, henüz ortaya çıkmamış kişiliklerle doldurulur: O bir ütopyadır. Deleuze ve Guattari, felsefeyi kendi çağıyla ilişkilendirenin ütopya olduğunu söyler; felsefenin politikleşmesi ütopya ile olur. Kavramsal kişiliklerin topluluk özelliği bir politika ile ortaya çıkar. Deleuze ve Guattari’nin felsefesi, toplumun eleştirel modeline karşıt olarak ütopyacı bir toplumsal kuram olarak okunmalıdır.

Bir kavram ve olay olarak devrim, kendi kendini konumlandırıcı ve kendi kendine göndermelidir -devrimci-oluşun içkin coşkusundan kavranabilir sadece.

Ütopya artık bir ideal ya da bir güdülenim olarak tarihe bağlı değildir: Bir oluştur, bir dostlar toplumu ya da bir direniş toplumudur. Bir devrimin zaferi, bir sanat yapıtıdır: İçkindir ve yaratılması sırasında erkeklere ve kadınlara sağladığı yeni titreşimlerden, perçinlemelerden ve açıklıklardan, insanlar arasında kurduğu yeni bağlardan oluşur.

Kadın ütopyaları, Deleuze ve Guattari’nin belirttiği gibi, hem bir dostlar ülkesi, hem de bir direniş oluşumudur. Elbette her ütopya, içinden çıktığı dönemin tarihi perspektifiyle bağlantılıdır ama kadınların tarihi statik ve hiç değişmeyen bir yazgı olduğundan onların ütopyası da bir ideal olarak tarihe bağlı değildir.

Yıllar yılı erkeklerin tekelindeydi ütopya yazımı. Batılı ve erildi ütopyacılık. Ancak 18. ve 19. yüzyıllarda gelişen kadın hareketi sayesinde ütopyalar da değişmeye başladı, toplumsal cinsiyet ilişkilerini üzerine düşünülmesi ütopya kavramına da yansıdı. 19. yüzyıldan itibaren politika, edebiyat, felsefe gibi alanlarda etkinlik gösteren kadınlar, ütopya konusuna da el attılar ve ütopik metinler kaleme aldılar. Özellikle 1970’lerden sonra feminist kadın yazarlar arka arkaya çeşitli, renkli, dinamik ütopyalar yazmaya başladılar ve bu dönemde hızlanan kadın araştırmaları, çok daha önceleri de, 1700’lerin sonlarından itibaren kadınların ütopik metinler yazdıklarını, bu alanda var olduklarını ortaya çıkardı.

Mary Griffith’in kadınların ekonomik özgürlüğünü vurguladığı ütopyası Three Hundred Years Hence (1836), Küçük Kadınlar’ın yazarı olarak tanınan Louisa May Alcott’un yine kadınların ekonomik olarak özerk olduğu bir dünyayı anlattığı Work (1870) adlı ütopyası, Annie Danton Cridge’nin Man’s Right, or How Would You Like It? (1870) adlı karşı ütopyası, Marie Howland’ın Papa’s Own Girl (1874) gibi kitapları ilk dönem feminist hareket içinde varolan önemli ütopya örnekleridir.
Feminist ütopyacı düşünceyi etkilemiş olan Charlotte Perkins Gilman’ın, erkeklerin olmadığı, sınıfsız ve barış içinde yaşayan bir kadınlar toplumunu anlattığı Herland (Kadınlar Ülkesi) adlı ütopya denemesi ise diğerlerine nazaran iki açıdan farklılık gösterir. 1915’te kaleme alınan kitabın birinci özelliği, pek çok klasikleşmiş erkek ütopyasında (Platon’un Devlet, Thomas More’un Ütopya’sı vb) yok sayılan veya satır aralarında yer verilen kadınlara yönelik cinsiyet ayrımcılığına dikkat çekilmesi; ikinci özelliği ise kadınları ele alan edebi denemeler içerisinde ilk defa feminist öğelerin ütopya tarzıyla açık ve bilinçli bir şekilde işlenmesidir. Bu anlamda Kadınlar Ülkesi, sınıflı-erkek egemen toplumun kadın kalıpları, tanımları ve davranışlarına uymayan kadınları anlatır bize. Birinci Dalga feminist akımın önde gelen yazarlarından Charlotte P. Gilman, bu ütopyasıyla 20. yüzyılın temel çelişkileri olan ulusalcılık, yurttaşlık ve kadın hareketi içindeki eşitlik ve özgürlük gerilimini de gözler önüne serer. Ataerkil toplumların mizahi bir dille eleştirildiği Kadınlar Ülkesi rekabet, cinsiyet ayrımcılığı, cinsiyet temelli işbölümü, yoksulluk, savaş ve dışarıda bekleyen düşmanlar gibi kavram ve yaşantıların bilinmediği, duyulmadığı, yaşanmadığı bir ülkedir.

Amazon’un dağlık bölgelerinde gizli, yalnızca kadınlardan oluşmuş bir toplumu anlatan roman, hem hegemonik ideolojiden kopuşu, hem yaşanan değişimin sınırlarını dikkat çekici biçimde belgeler. Herland’da düşünce sınırı cinselliktir. Ancak tüm bu olumlu özelliklerine rağmen roman heteroseksist düşünceden pek ayrıştıramaz kendini. Zira Gilman, yalnızca kadınlardan oluşan bir ülkeyi ve eğitimde yapılan köklü değişiklikleri kavramsallaştırmayı başarır ama tasarladığı dünyada lezbiyenliğe yer yoktur. Neredeyse cinsel dürtüleri tamamen ortadan kaldırarak aseksüel bir kadınlar topluluğu yaratmıştır ki bu da Karl Mannheim’ın ütopya-ideoloji ayrımına göre yerleşik düzenin ötesine gidemeyen bir ütopyadır. Gilman’ın tasvir ettiği Amazon ülkesi ve özellikle “amazon” figürü, 19. yüzyıl sonunda, güçlü ve özgür kadının metaforu olarak pek çok ütopyada karşımıza çıkar.

Bir başka “kadınlar ülkesi” tasavvuru da Doğulu bir kadın yazardan, Güney Asya’nın önemli feministlerinden biri olan ve Bangladeş’te Müslüman kadının uyanışının ve kurtuluşunun öncüsü olarak anılan Begum Rokeya Sakhawat Hossain’den gelir. Ülkemizde ilk kez yayınlanan iki feminist ütopyası, Sultana’nın Rüyası ve Pagmarag, yirminci yüzyılın başında bir Doğu ülkesinde, bir kadın tarafından yazılan ütopya örnekleri olarak hayli önem taşır.
Eserlerinde toplumsal kuralları ve değer yargılarını; kadınlar üzerindeki baskıları, harem sistemini eleştiren, çocuk yaşta evliliklere ve çokeşliliğe karşı çıkan, kadının eğitimi, ekonomik bağımsızlığı ve bilinçlenmesi için çalışan Begum Rokeya, sömürgeciliğe karşı da milliyetçi bir ton tutturur.

Sultana’nın Rüyası, erkeklerin eve kapatıldığı, kadınlarınsa siyasette, bilimde, sanatta, yani “dışarıda” yer aldığı bir kadınlar ülkesini betimler. Erkekler, selamlıkta hapistir, kadınlar ise sokaklarda, ülke yönetiminde, sanatta ve bilimde aktif rol oynar. Kadınlar zekalarını kullanırken erkekler hane içi pratikleriyle eğleşir. İlk kez 1905’te, The Indian Ladies Magazine’de İngilizce olarak yayımlanan eser, klasik ütopya modeline uygun olarak bir rüya yolculuğuyla, aniden başka bir dünyaya giden, bir rehber eşliğinde bu dünyayı gezerek oranın siyasal, toplumsal, ekonomik özellikleri hakkında bilgi edinen ve yine geldiği gibi aniden kendi zamanına/dünyasına dönen bir kahramanın ağzından anlatılır.

Kadının kurtuluşunun ancak bilimsel çalışmalarla gerçekleşebileceği savsözüne odaklanan Sultana’nın Rüyası, barışın, güzelliğin, doğruluk ve sevginin hüküm süreceği, ataerki ve baskının yok olduğu bir dünyanın ütopyasıdır. Padmarag ise geçmişte ya da gelecekte değil, şimdi ve şu anda varolduğu düşünülen, Tarini Bhavan adlı bir kadınlar okulunda geçer. Bu yönüyle, “yokülke” ve “güzelülke”yi tasvir eden Batılı eril ütopyalardan ayrılır Padmarag. Çünkü bu okul her yönüyle gerçek ve “burada”dır. Her yaştan ve sınıftan kadının gelerek dert ve sıkıntılarına çözüm bulduğu, iyileştiği, eğitildiği Tarini Bhavan, tüm yoksul ve yoksun kadınlara kapılarını açan bir yeryüzü cennetidir. Bir anlamda Şilili yazar Marcela Serrano’nun Hüzünlü Kadınlar Sığınağı romanını andırır. Şili’nin güneyinde kurulu ve sorunlu kadınları üç aylığına kabul eden bir sığınakta, yalnız, yaralı, hüzünlü kadınlar deneyim aktarımı ve diyalog yoluyla her şeye yeniden başlarlar. Latin Amerika’nın ataerkil ve maço dünyası olsun Doğu’nun erkek egemen toplumlarında olsun kadına uygulanan baskı ve şiddet aynıdır ve kadınlar ütopyalarında bu ataerkil uygulamaları eleştirerek bir kurtuluş önerisinde bulunurlar.
1960’lardan itibaren gelişen İkinci Dalga feminist hareket içinde kuramsal çalışmalar yanında ütopyalar, ataerkil düzene karşı kullanılan mücadele araçlarından biri olur ve birçok kadın yazar, toplumsal cinsiyet ilişkilerini çözümleyen ve günümüzün eşitsizliklerini yok etmeyi hedefleyen ütopya ve karşı ütopyalar ortaya koyarlar. Bu metinlerin önemini Christine Delphy şöyle vurgular:

“Ütopya ve kuram aynı arayışın iki yüzüdür: Kuram, olan şeyin olumsuz yüzü ya da evresi, ütopya da olumlu yüzü ya da evresidir.”

Özel olanın politik olduğu şiarından hareketle kadın ütopyaları asla politikadan soyutlanmaz; toplumsal cinsiyet, doğaya dönüş, doğurganlık ve annelik, çiftcinsiyetlilik (androjeni) kadın ütopyalarının temel temalarındandır.

Güven Turan’ın “Yokülkeler… Düş Ülkeler…” yazısında belirttiği gibi, ütopyalara kişiliklerini veren iki asal ve değişmez özellik vardır. Bunlardan biri içeriktir: Ütopya yazarları ideal toplum diye düşündüklerini resmederler; bunu matematik diline aktaracak olursak, ütopyalar (+) işareti taşır. Öteki özellik ise içerikten doğal olarak ortaya çıkan, biçimde de yer alır: Bir ütopya her zaman durağandır (statik); her zaman betimseldir (descriptive) ve her zaman ya da hemen hemen her zaman, olaylar dizisinin canlılığından yoksundur.

Feminist yazarlar bir yandan, kadınların özgürleştiği toplumları betimleyen ütopyalar yazarken, bir yandan da totalitarizmin baskısı altında “şeyleşen” kadını da gündeme getiren distopyalar kaleme aldılar. Ancak her iki türde de kökleşmiş toplumsal cinsiyet meselesini ve dildeki eril egemenliği dert edindiler. Dili ataerkil etkilerden kullanmak için kimi sözcükleri kaldırıp yeni kavramları karşılayacak yeni sözcükler, betim ve tanımlamalar getirdiler eserlerinde. Feminist ütopyaların bir başka önemli özelliği de ütopyacı düşüncenin kendisini de eleştirmeleri ve yeni bir ütopya tarzını ortaya koymaya çalışmalarıdır. Geleceğe yönelik ütopyacı bir iyimserlik taşımakla beraber klasik ütopyanın durağan, baskıcı, değişime izin vermeyen ütopya anlayışından ayrılır kadın ütopyaları, Ütopyanın Kadınları, Kadınların Ütopyası kitabının yazarı Yasemin Temizarabacı Yıldırmaz’ın belirttiğine göre.

Ütopyalar imkânsızdır ama yazılabilir

“Ütopyalar imkânsızdır. Ama yazabiliriz” diyen fantastik edebiyat ve bilimkurgu ustası Ursula Le Guin’i Mülksüzler ile tanıdık ilk olarak. Otoriter devlete karşı, kadınca bir işbirliğini öneren, kendini “Taocu, anarşist, feminist ve çevreci” olarak tanımlayan Le Guin’e göre ütopyalar imkânsızdır elbette ama yazılabilir. Ve yazılırsa uygulamaya da konulabilir. Mülksüzler’de anlattığı anarşizmi şöyle tarif eder Le Guin: “…Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: Kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin, bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil: Düpedüz anarşizm: Eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kroptokin’in, Goldman ve Goodman’ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlâki ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır.”

Mülksüzler, birbirinin uydusu olan Urras ve Anarres adlı iki gezegenden söz eder. Urras dünyamıza benzeyen kapitalist bir gezegenken Anarres kolektif çalışmanın ön planda olduğu; paranın, mülkiyetin ve dinin olmadığı anarşist bir gezegendir. Bir gün Anarresli bilimci Shevek, Urras’taki bilimcilerle görüşmek üzere kendi gezegeninden çıkar ve karşılaştırma, sorgulama başlar. Anarres’te eşyalar ve topraklar üzerinde mülkiyet hakkı olmadığı gibi, insanlar üzerinde de mülkiyet hakkı yoktur. İlişkiler aidiyet üzerine değil, sevgi üzerine kuruludur. Urras’ın insanlarının maddeler üzerindeki sahiplik iddiası, birbirleri üzerindeki sahiplik iddiasına kadar varmaktadır.

Le Guin, yepyeni gezegenler ve halklar yaratırken bilinçdışından gelen simge ve arketipleri doğrudan ve dolaysız olarak kullanır ve gerçeklerden bahseder. Mülkiyet, cinsiyet, aidiyet, siyasal sistemler, doğanın tahribatı, baskı, özgürlük, ideoloji, verili gerçek ve değerleri sorgular. Ütopyanın Kadınları, Kadınların Ütopyası kitabının yazarı Yasemin Temizarabacı Yıldırmaz’a göre feminist ütopyaların en önemli özelliği, bireyselliği ön plana çıkarmaları ve farklılığı doğal kabul edip toplumsal yaşamı da buna göre şekillendirmeleridir. Aynılık ve benzerlik üzerine kurulmuş olan klasik ütopyaların aksine, feminist ütopyalar “çelişkilerin var olduğu, her an yeniden ortaya çıktığı, buna karşılık çözümlerin de yeniden üretildiği” alternatif düzenler olarak ortaya çıkar.

İçinde yaşadığımız çağla hesaplaşmak için yazan Le Guin, eserlerinde bu tür çelişkileri başarıyla ortaya koyar; her yerde, herkes mükemmel değildir. Onun ütopyacı düşgücünün en yaratıcı örnekleri arasında sayılan ve öykü, şiir, mit, halk masalı, drama, deneme ve belge gibi değişik biçimleri sentezleyerek uzak geleceğe ait kurgusal bir etnografya olarak tasarladığı Hep Yuvaya Dönmek, Amerikan yerlilerinin bir arketipi olarak kurgulanan Keş halkının dünyasını anlatır. Keşler, insanlığın kendini yıkıma sürüklemesinin ardından, Kuzey Kaliforniya’da, Na Vadisi’nde yaşayan barışçı bir halktır. Keşler, insan-doğa ilişkisinden başlayarak, hiçbir yanı bugün içinde yaşadığımıza benzemeyen bir dünyada yaşarlar. Zamanın, çizgisel olmaktan çok, mevsimlik danslarla belirlenen döngüsel bir seyir izlediği bu dünyanın belki en temel özelliği, ilerlemeci ideale yabancı olmasıdır. Farklılıkların olduğu gibi kabul edildiği bu toplumda, değişim, bir ilerleme ya da gerilemeye değil, dönüşüme işaret eder sadece. Keşler, dünyanın geri kalanında neler olup bittiğiyle pek ilgilenmedikleri gibi, başlangıç ve sonuçlarla da ilgilenmezler. Ve elbette toplumsal cinsiyet denilen cinnet ile de…

Cinsellik ve androjeni

Cinsellik, çiftcinsiyet ve toplumsal cinsiyetin yargılanması, kadın ütopyalarında yer tutan başat kavramlar. Cinsellik, ütopyalarda, toplumsal baskıyı ve ortasınıf ahlâkını eleştirmek için kullanılır; distopyalarda ise ya devlet ya toplum tarafından tamamen denetlenir ya da serbest bırakılır. Kadın ütopyaları cinslerarası eşitliğe önem vermeleri, heteroseksüel dayatmaya ve cinsiyet faşizmine karşı duruşlarıyla erkekler tarafından yazılmış ütopyalardan ayrılır.
Bu ütopyaların en belirgin teması, çiftcinsellik yani androjenidir. Kadın ve erkeğin tek bedende birleşmesi, akıl ve maddenin, kültür ve doğanın birleşmesi anlamına da gelir. İkiliği reddeden bir sentez, bir tümlenme arzusudur bu. Androjeninin kadın edebiyatındaki kökeni ise 18. yüzyılın erkek merkezli ideolojisine karşı çıkan Margaret Fuller’in Woman in Nineteenth Century adlı kitabına dayanır. Bağımsız bir kadın kültüründen söz ederek toplumun kadına atfettiği özelliklerin ve biçtiği rollerin kadınlar tarafından yadsınmak yerine benimsenmesi gerektiğini, çünkü bu niteliklerin zaaf değil kuvvet içerdiğini belirten Fuller, kadın erkek rollerinin birbirine karşıt roller olarak tanımlanmasını da yanlış bulur. Ona göre kadınlar içlerindeki cevheri işlemeliydiler. Ancak bu sayede insanlık yitirdiği bütünlüğü yeniden bulabilir, kutuplaşmış özellikler tekrar bir araya gelip bütün insanı yaratır ve kişiyi toplumun ona biçtiği rollere hapsolmaktan kurtarabilirdi. Jale Parla’nın yorumladığı gibi, Margaret Fuller bu kadın-erkek birliği düşüncesiyle Virginia Woolf’un da kadın erkek özelliklerinin aynı kişide toplandığı gerçek insanı özgürleştirmeyi savunan “androgyny” kuramının öncüsüdür. Sonradan bu görüş, Ursula K. Le Guin’in adrojen ütopyalarına esin kaynağı olacaktır.

Virginia Woolf’un diğer kitaplarından ayrılarak bir ütopya gibi okunabilecek Orlando,

aynı bedende her iki cinsiyeti de deneyimleyen bir kahraman üzerine kuruludur. İngiltere’nin en soylu ve nüfuzlu ailelerinden birinin tek mirasçısı olan olağanüstü güzel, duyarlı, şair ruhlu Orlando serüven dolu yaşantısına Kraliçe I. Elizabeth’in gözdesi ve Haznedar’ı olarak başlar. Arayışlar içinde geçen inişli çıkışlı dört yüz yıllık yaşamının orta yerinde büyük bir dönüşüme uğrayarak İstanbul’da II. Charles’ın elçisi olarak bulunduğu sırada mucizevi bir biçimde kadın olur. Bir sabah uyanıp da kendini bu halde görünce hiç de şaşırmaz, aynaya bakar ve şöyle der: Değişen bir şey yok, aynı beden, aynı insan. Sadece bundan sonraki yaşamına kadın olarak devam edecektir. Bir süre Bursa dolaylarında Çingeneler arasında doğayla iç içe yaşar.

Ki bu açıdan bir ekofeminist değini söz konusudur romanda. Yeni kimliğiyle, yani bir kadın olarak İngiltere’ye döndüğünde, 19. yüzyılın kadınlara biçtiği rolün içinde boğulacak gibi olur. Ancak aykırı, enerjik, sorgulayan kişiliğinin yardımıyla tüm toplumsal değişimlerin ve kendi yaşamındaki büyük dönüşümün üstesinden gelmeyi başarır.
Virginia Woolf’un “Sanatçı androjen olmalıdır” düşüncesi üzerine kurguladığı Orlando’da kişinin içinde bulunan çift cinsiyetini özgürce yaşayabileceğini savunur yazar.

Tamamen kadınlardan oluşmuş, gelecekteki bir toplumun da içlerinde olduğu dört alternatif evrenin, erkeğe dönüşen bir kadın çerçevesinde anlatıldığı Dişi Adam, bir başka androjen ütopya örneğidir. Joanna Russ’ın, kurgu ve biçem olarak çok parçalı romanında bir kadının erkeğe dönüşümü söz konusudur. Kahraman, erkeğe nasıl dönüştüğünü anlatırken önce kadına dönüşmesi gerektiğinden dem vurur. Bilimkurgu-ütopya türünde, kadın varlığının iç-uzayını gezegenlerarası bir düzlemde, alegoriler kurarak anlatan Russ, “kadın yüzlü bir erkek; erkek aklına sahip bir kadın” olan kahramanını Jung’un erkekteki kadın/kadındaki erkek (anima-animus) ruhbilimsel merceğiyle yansıtır. Romandaki dört “J”den Joanna, günümüz dünyasında yaşayan ve gerçek Adam’ı arayan, huzursuz bir kadın; Jeannine, “Büyük Bunalım”ın hâlâ sürdüğü bu dünyada yaşayan ama geçmişin izlerinden kurtulamayan diğer kadın; Janet, yüzyıllardan beri hiçbir erkeğin Yaşamadığı, “gelecekteki bizim dünyamız”dan yeryüzüne gelen bir elçi; Jael ise bu üçlüyü Erkekdiyarlılar-Kadındiyarlılar fantastik karşıtlığıyla yüz yüze getiren bir aracıdır. İç monologlar, teatral diyaloglar, çarpıcı betimlemelerle eşzamanlı olarak yansıtılan bu dört kadın, tekbir kadın mıdır yoksa kadınlık arketipinin günümüzdeki varyasyonları mı?
Dört anlatının bileşkesi olan Dişi Adam’da bu anlatıların etkileşimleri, ataerkil ideolojideki öznenin oluşumunun, kadının/erkeğin bu ideolojiyi gözden geçirmesinin ve çağdaş ataerkil söyleme müdahale etme ile etkin karşı koyma edimini içeren öznelliğin daha sonraki müzakerelerinin zeminini sağlar. Bireyin ataerkil bir özne olarak konumlandırıldığını vurgular ve bu konumlandırmayı değiştirmeye çalışır.

Ursula K. LeGuin’in, halkı, dönemsel olarak erkek ya da dişi özellikler gösteren androjenlerden oluşan bir gezegeni anlattığı Karanlığın Sol Eli de cinsiyetin ortadan kaldırıldığı bir ütopyadır. Kış gezegenindeki insanlar normal koşullarda cinsiyetsizdirler ve yalnızca yılın belirli dönemlerinde, o andaki hormonal durumlarına göre kadın veya erkek olurlar. Bu gezegende aidiyet, sahiplik, sevgililik, arkadaşlık gibi kavramlar değişmiş; cinsiyet bir otorite aracı olmaktan çıkmıştır.
Ursula K. Le Guin, Karanlığın Sol Eli’nde, ataerkil bir erkek karakter aracılığıyla ataerkil bir söylemin işleyim biçimini gösterir, Anne Cranny-Francis’e göre. Joanna Russ’ın Dişi Adam’ında ise ataerkil olmayan bir karakter, ataerkil bir çerçeveye yerleştirilmiştir. Bu karakterin ataerkil öznelere (erkek ve kadın) gösterdiği tepkiler, kadınların kabullendikleri ataerkil ideolojinin doğallığını bozar. Ataerkil olmayan bir karakter, ataerkil öznenin oluşumunu ve işleyimini sergiler.

Eğer biri ve öteki, eylemlerinin farklılığı içinde birleşmezlerse ne kendini ne ötekini asla fark etmeyecektir.
Kadınların ütopyaları hakkında söylenecekler elbette bu kadar değil. Ekofeminist ütopyalara, distopyalara ve Türk kadın yazarların ütopyalarına yine değineceğim…

Gönderen hande ogut zaman: 14:39

http://kritisyen.blogspot.com/2009/04/feminist-utopyalar-bir-sabah-uyandgnda.html

October 13, 2009 Posted by | ekotopya heterotopya utopyalar, kadın ve doğa / ekofeminizm, somuru / tahakkum, Uncategorized | Leave a comment

DÜNYANIN TÜM ALIŞVERİŞ MERKEZLERİ BİR ARAYA GELSE..

BOZKIRIN DÜĞÜNÜ
12:26 11 Nisan 2009

Bozkırda bitki çeşitliliği inanılmazdır. Bu bitkileri kış sonundan yaz sonuna kadar görebilirsiniz. Bu bitkiler, bozkıra adeta bir düğün yaşatır. Bu düğün çiğdemle başlar soğuğa karşı direnmede, sert rüzgârlara karşı dimdik ayakta durmada üstüne yoktur. Yalnızdır ama güçsüz değildir
Kürşat Koyuncu *
“Bozkır, kıtaların iç bölgelerinde yağış miktarı 300-500 mm’ye düştüğü zaman ormanlar yerini otsu bitkilere ve çalılara bırakır. Bozkır kuşağı denen bu bölgelerde görece kurak, ama çok sıcak olmayan yazları çok soğuk kışlar izler.” Bozkır, kısaca bu şekilde tanımlanır. Ve ben ne zaman bu tanımı okusam içimi bir sıkıntı basar.
Hikmet Birand’a göre ise; bozkır medeniyetin beşiğidir. Bozkırda bitkiler bol ve özlü tohumlar üretir. Bozkırda bitkiler tohuma yatırım yapar. İnsanlar avcı-toplayıcı dönemlerinin ardından bozkırdaki bu bitki tohumlarının kullanılabilirliklerini öğrenmeleri sayesinde yerleşik hayata geçmişlerdir. Yani medeniyet bozkırda başlamıştır.
Bozkırda bitki çeşitliliği inanılmazdır. Bu bitkileri kış sonundan yaz sonuna kadar görebilirsiniz. Her bitkinin bir sırası vardır. Bu bitkiler, bozkıra adeta bir düğün yaşatır. Bu düğün çiğdemle başlar.
Çiğdemlerin hayli geniş bir yaşama alanı vardır. Ancak onlara daha çok, kışın son aylarında soğuk ve yüksek yerlerde, dağ eteklerinde rastlarız. Kar içinden başını çıkarıp, baharın geldiğini müjdeleyen, olabildiğince sade ve güzel bir çiçektir. Güneşin altında, ağırlığından tutamadığı başını sarı sarı görmek insana inanılmaz mutluluklar verir. Narindir. Ama bakmayın siz onun en ufak bir esintide ‘koptu kopacak’ gibi durmasına. Soğuğa karşı direnmede, sert rüzgârlara karşı dimdik ayakta durmada üstüne yoktur. Yalnızdır ama güçsüz değildir.
Hititlerin en önemli bayramlarından biri çiğdeme adanmış ve özellikle çocuklar tarafından şenliğe dönüştürülmüş. Bozkırda yaşam zordur. Yağışların az olması, bozkırda yaşamı daha da güçleştirir. İşte bu yüzden kırkikindi yağmurları, burada yaşayan canlılar için adeta bir kurtarıcı gibidir.
Çiğdemlerden sonra, kan damlası ya da Latince ismiyle Adonis etrafı sarar. Kıpkırmızı rengi ile bütün bozkırı sarar. Yunan mitolojisinde, yakışıklılığı ile tanrıların gazabına uğrayan Adonis’ten alır ismini.
Yine bu dönemde kekik kokuları sarar etrafı. Ona bozkırın parfümü de diyebiliriz. Şiirlere konu olacak kadar güzel bir kokusu vardır. Bozkır insanı onu yemeklerine katmış, kurutmuş çay yapmıştır.
Mayıs-haziran dönemi, en zengin dönemdir. Bu dönemde, gelincikler, mavi çiçekli Campanula’lar, mor çiçekli Anchusa’lar, Echium’lar ve daha birçok farklı renkteki çiçekler sarar bozkırı.
Ama bütün bunları kaçırırsanız, bozkırın kurak ve çorak yüzüyle karşılaşırsınız. Bu karşılaşma dünyaya bakışınızı bile etkiler. Çevre anlayışınızda eksikliklere yol açar. Bu eksiklik öyle bir noktaya getirir ki insanı. Çevre korumayla yeşili koruma aynı anlama sıkıştırılır. Ve bu bakışta popüler kültürün bakışıdır. Yani bir nevi, Andy Warhol’un dediği gibi “Herkes bir gün şöhret olacak” cümlesi, bugün yeşil için geçerlidir. Bozkır ise sırasını beklemektedir.
Bozkırın sırasının gelmesi ise popüler kültür açısından çok zordur. Çünkü, bozkırda herşey ortadadır. Hiçbir şey başka birşeymiş gibi davranmaz ya da hiçbirşey başka birşeyin arkasında veya gölgesinde değildir. Herşey olabildiğince kendisidir ve herşey ortadadır. Ve bu da bozkırın popüler olmasının önündeki en büyük engeldir. Zaten burada devreye bozkırın kaderi girer.
Hayatın kendisinden çok sanal ortamlardan ve simülasyon ortamlarından hoşlanan benim kuşağıma bozkırın gerçekliğini anlatmak çok da kolay değildir. Çünkü benim neslim için çevre denince akıllarına hep orman gelmektedir. Su denince de, kocaman göletlerden ve şelalelerden oluşan parklar gelmektedir. Aslında yapılan bu yapay şelaleler veya yapay göller Baudrillard’ın simülasyonlarına benzetebiliriz. Baudrillard, simülasyonu tanımlarken şunu söyler: Simülasyon hipergerçekliktir ya da olmayanın görüntüsüdür. Bir köken ya da gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesidir. Ya da daha yalın bir ifadeyle sahip olmadığımıza sahipmişiz gibi yapmaktır. Simülasyon ufkunda gerçekliğimizi kaybettimiz için kurulan bu yapay şeyler de gerçek gibi algılanmaya başlanmıştır. Yani Ankara’da şu anda Boğaziçi’nde ya da Keçiören’de veyahut da ülkemizin herhangi bir ilinde bulunan şelalerimizin Niagara Şelalesinden bir farkı yoktur.
Bu simülasyonlar yetmezmiş gibi son yıllarda bozkıra yeni ve daha güçlü bir rakip çıktı. Alışveriş merkezleri. Bu öyle bir rakip ki, karşısında durmak çok zor. Alışveriş merkezleri yüzünden yakında Ankara’da bozkırı bile arayacak duruma geleceğiz sanırım. İşte bu yüzden, bu sene bozkırın düğünün kaçırmayın. Zaten davete icabet etmek kültürümüzde de vardır. Öyle teker teker değil, ailecek gidin. Özellikle çocukları yanınızda götürün. Hele ki Ankara’daysanız.Çocukları kesin götürün. Kekikleri koklasınlar, kan damlaları, gelincikleri ve diğer bütün kır çiçeklerini görsünler. Belli mi olur? Bir bakmışsınız, gittiğiniz bozkıra Disneyland yapılıvermiş.
Sonra çok üzülürsünüz. Çünkü, dünyadaki bütün alışveriş merkezleri ya da disneylandlar bir araya gelse, o kekiklerin kokusunu ve kan damlalarının, gelinciklerin ve kır çiçeklerinin güzelliğini yaşatamazlar.
Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon “Simülacres et Simulation”, Doğu – Batı Yayınları, Çeviren: Oğuz Adanır.
Hikmet Birand, Alıç Ağacı ile Sohbetler, TÜBİTAK Yayınları.
*biokursat@gmail.com

http://www.birgun.net/earth_index.php?news_code=1239442001&year=2009&month=04&day=11

October 13, 2009 Posted by | sistem karsitligi, tuketim karsitligi | Leave a comment

Tüketim Köleliği – Ivan Illich , Jean Baudrillard – Tüketim Toplumu


Kitap Eleştirileri – Yaşar Çabuklu

neçayev gönderdi. | 01 Şubat 2007

Tüketim Toplumu
Yaşar Çabuklu
Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, çev. Hazal Deliçaylı
-Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, 1997

Tüketim toplumunda ruhun yerini beden almış, tutku dışlanmıştır. Bedenin etrafı sağlık, perhiz, tedavi, arzu gibi söylenlerce kuşatılmıştır. Reklamlar bireyi yatırım nesnesine dönüşen bedenlerini keşfetmeye davet eder.

Baudrillard bu kitabında, daha sonra yazdığı Amerika ya da Cool Memories gibi kitaplarında yaptığından farklı olarak, tasvir ettiği “post-modern” toplumun büyüsüne kapılmamış. Ortaya sert tonlu bir eleştiri çıkmış. Bunda kitabın 1968 olaylarının ertesinde yazılmış olmasının ve 1970 öncesi dönemde “post-modern” toplumun henüz yeterince şekillenmemesinin payı olabilir. Yine Baudrillard’ı n diğer kitaplarıyla karşılaştırıldığında Tüketim Toplumu yer yer tablo ve istatistiklerle desteklenen ampirik bir çalışma olma özelliğiyle de dikkat çekiyor.

Konu yeni değil. Tüketim toplumu ya da kitle kültürü daha önce aralarında Frankfurt Okulu yazarlarının da bulunduğu birçok düşünürce eleştirilmişti. Bu düşünürler kendilerini -potansiyel de olsa- bir toplumsal muhalefetin parçası olarak görüyorlardı. İsteği dışında kendi hakikatine yabancılaştırılmış, iktidarca manipüle edilmiş ama yine de bu durumdan kurtulma umudunun var olduğu bir toplum sözkonusuydu. Tamamen bireysel bir bakış açısıyla iktidarı da muhalefeti de eleştirip dışlayan Baudrillard ise bu kitabında yeni tüketim toplumunun artık asıl/kopya, gerçeklik/görünüş gibi karşıtlıklar kurularak açıklanamayacağını, çünkü yabancılaşılan bir insan özünün ve hakikatinin ve buna bağlı olarak hakikati temel alan toplusal muhalefet biçimlerinin yokolduğunu, bir simülasyona dönüşen gündelik hayatın gönderme yapabileceği dolaysız yaşam biçimlerinin ortadan kalktığını iddia ediyor. Baudrillard’ı sosyalist görüşten ayıran temel fark bu. Ona göre tüketim toplumu kaybettiği hakikati gündeminden çıkarmıştır. Radikal bir toplumsal muhalefet yaratamaz. Ancak anomi ya da anomali üretir; amaçsız şiddet, kollektif kaçış davranışları (uyuşturucu, hippiler) yorgunluk, intiharlar, sinir hastalıkları, iç sıkıntısı, suçluluk.

Marksist düşünce özne/nesne, birey/toplum gibi karşıtlıkların komünist toplumda aşılacağını öne sürmekteydi. “Post-modern” tüketim toplumu olumsuz anlamda bu karşıtlıkları kendi içinde “çözdü”. Artık nesne karşısında bir mesafe, eleştirel bir gerilim taşımayan, ruhuyla ve bedeniyle bir tüketim makinasına dönüşen özne, standardize edilmiş tüketim nesnelerinden oluşan dünyayla uyum içine girmiştir. Toplum büyük ölçüde birbirine benzeyen, televizyonun dünyasındaki gibi konuşan, gülen, düşünen, giyinen bireylerden oluştuğu için artık varlığının anlamını bulmaya çalışan, toplumla ilişkisini bir dünya görüşü çerçevesinde temellendirmek isteyen birey tipi büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Televizyonda görünen hayat izleyicisine zorla dayatılan, onun yabancısı olduğu bir hayat değildir. İzleyici televizyonda, zaten yaşadığı ya da en azından özlem duyduğu bir hayatın yansımalarını görmektedir.

1980’li yıllardan itibaren “post-modern” kültürün istilasına uğrayan Türkiye’deki gelişmeleri anlamak açısından Baudrillard’ı n kitabı önem taşıyor. Ancak farklılıkları vurgulamak gerekiyor. Baudrillard’ı n ele aldığı 1970 öncesi dönem, Avrupa’da, kapitalizmin ekonomik temelde krizsiz geçirildiği bir dönem. İkinci olarak Avrupa’da “post-modern” olarak adlandırılan toplum, ekonomik-sosyal- kültürel açıdan pre-kapitalist yaşam biçimlerini çoktan geride bırakmış, modernizmden geçmiş bir toplum. Türkiye’de ise “post-modern” toplumun temel dayanaklarından olan hizmet sektörü 1980’lerden sonra gelişmeye başladı. Sivil toplum, yurttaşlık, temsili demokrasi gibi konular Avrupa’da 19. yy’da tartışılan konularken, bugün Türkiye’nin gündemini oluşturuyor. Kendi hakikatini kaybetmiş Batılı birey, post-modern bir tatil anlayışı çerçevesinde de olsa “orijinal”, “otantik”, dolaysız yaşam biçimlerini görmek için Üçüncü Dünyaya yönelirken, Türkiye’de yeni tüketim biçimlerine özenen kitleler, kendi doğrudan hakikatlerinden uzaklaşıp televizyonun sunduğu “reality show”, “sıcağı sıcağına” programları gibi ikinci elden gerçekliğe, sanal gerçekliğe yöneliyorlar. Şimdi Batıdaki tüketim toplumundan bazı görüntüleri Baudrillard’ı n kitabından izleyelim;

Bu toplumun dili tüketimin dilidir. “Bireysel ihtiyaçlar ve hazlar bu dile bağlı olarak sözden ibarettir.”( s.88) Haz zevk olarak değil ama yurttaşlık görevi olarak kurumsallaşmıştır. Birey etkin bir şekilde kendini tüketmeye hasretmelidir, aksi taktirde toplum dışı kalmak tehlikesiyle karşılaşır. Marjinal konuma düşmek istemeyen her birey çalışma piyasasına uygun bilgi ve beceri birikimini her an yenilemek, “işin içinde olmak”, giyim kuşamından genel kültürüne kadar her şeyine dikkat etmek zorundadır. Modern tüketici her birinden az da olsa her şeyi denemeli, hiçbir hazzı atlamamalıdır. Artık sözkonusu olan bireyin özel eğilimleri değil, tüketimin motive ettiği saplantısal meraktır. “Tüketmekte ya da tüketmemekte özgür olan savaş öncesinin küçük tasarrufçuları nın ya da anarşik tüketicilerin artık bu sistemde yapacakları hiçbir şey yoktur.”(s.91) Reklamların vazettiği kişiselleştirici farklar tam tersine kişiler arasındaki gerçek farkları yokederek kişileri ve ürünleri türdeşleştirir. “Bireyin narsizmi ayrıksılığın hazzı değil, kollektif niteliklerin kırılıp yayılmasıdır.”( s.107) Öte yandan gerçek imkânları cılızlaşan ve denetim altında sıkışan beden yüceltilir.

Özneye gelince “artık ne ‘kendi’ ne ‘kendi-özne’ ne de dolayısıyla kendinin başkalaşması, yani kelimenin doğru anlamında yabancılaşma vardır. ….Tüketici. .. bir göstergeden diğerine ‘kişiselleşmesiyle oynar.'” (s.240) Tüketimin oyunculluğu içinde bireysel kimliğin trajikliği yokolur.

Tüketim toplumu kültürü halkın ayağına götürmüştür. Bir çift çorap ya da bir bahçe koltuğuyla aynı anda bir taş baskı aynı hipermarketten alınabilmektedir. “Mezecide sanat eseri, fabrikada soyut resim.. artık sanat nedir? diyemezsiniz. ” (s.124) Kültürel nesneler çamaşır makinasıyla aynı tarzda tüketilmektedir. Bu kültür gerçekten kültür sahibi olanları ve geleneksel kültürün kendi kendini yetiştiren marjinal kahramanını dışlar. Tüketim toplumunun kültürü insanları toplumsal ve mesleki olarak bütünleştirir ve birbirlerine uyumlu hale getirir.

Tüketim toplumunda ruhun yerini beden almış, tutku dışlanmıştır. Bedenin etrafı sağlık, perhiz, tedavi, arzu gibi söylenlerce kuşatılmıştır. Reklamlar bireyi yatırım nesnesine dönüşen bedenlerini keşfetmeye davet eder. “Elle kadının ‘sıcaklığı’ modern mobilya takımının sıcaklığının aynısıdır. Bu bir ‘ambiyans’ sıcaklığıdır.” (s.161) Yeni cinsellik ” ‘işlevsel’ bir konuttaki sıcak ve soğuk renkler oyunu gibi sıcak ve soğuktur.” (s.161) Erotik olan artık arzuda değil göstergelerdedir. “Kadının bedeni… reklamda görülen diğer cinsiyetsiz ve işlevsel nesnelerin türdeşi olur.” (s.162)

Tüketim toplumunun insanı boş zaman etkinliklerini çalışma alanında hakim olan zorlama ahlakı çerçevesinde gerçekleştirir. “Bronzlaşma saplantısı… güneş altındaki bu zorunlu cimnastik ve çıplaklık ve özellikle de eksiksiz yaşamaya özgü bu gülüş ve bu neşe hepsi birlikte aslında ödev, fedakarlık, çilekeşlik ilkesine adanmanın belirtisidir. ” (s.190-191) Aynı zorlama insanlar arasındaki doğal sıcaklık ve gülümsemenin yerini kurumsal nezaketin ve gülümsemenin almasına yol açar. İçtenliğin yok olmasıyla birlikte “… reklamın yakın, içten, kişisel iletişim tarzlarını taklit ettiği görülür.” (s.197) Bireylerarası ilişkilerde varılan nokta gerçek sıcaklığını kaybetmiş bir diyalog zorlamasıdır.

Kapitalizm ve modern
yoksulluk
Yaşar Çabuklu
5399900_0
Ivan Illich, Tüketim Köleliği
çev. Mesut Karaşahan
Pınar Yayınları, 2000

Çok uzak olmayan bir geçmişte sosyalist topluma geçişin kapitalizmin yarattığı temel üzerinde, onun aşılmasıyla gerçekleşeceği düşünülürdü. Kapitalizm üretim güçlerinde patlama yarattığı için ilericiydi. Büyük üretim özgür işgücü yaratmak için olsa da kırsal nüfusu toprağa bağımlılıktan kurtarmıştı. Küçük üretim ve küçük burjuvazi kapitalizmin gelişmesiyle yok olmaya mahkûm, ilericilik boyutu taşımayan olgulardı. Kapitalist işbölümü ve büyük üretim işçileri makine sisteminin bir parçası haline getirmiş olsa da işçi sınıfı sosyalizme giden süreç içinde büyük ölçekli üretim üzerinde denetim sağlayacaktı. Bu nedenle kapitalizmin ilk döneminde işçilerin işsiz kalacakları korkusuyla makineleri kırmaları tarihi geriye çevirmeye yönelik bir çabaydı.
İkinci Dünya Savaşı sonrası üretimde, teknolojide ve uzmanlaşmadaki büyük ilerleme ve çalışanların sistemle bütünleşmiş pasif, konformist tüketiciler haline gelmesi büyük üretim üzerinde kitle denetiminin gerçekleşmesini imkânsız hale getirdi. Hal böyle olunca kapitalizm öncesinin küçük üretime dayalı, insanların geleneklerle iç içe olan basit yaşamlarını kontrol edebildikleri hayat tarzı cazibe kazandı ve kapitalizm eleştirisinde bir dayanak noktası haline geldi. Kitaplarının çoğu Türkçeye çevrilen Ivan Illich Tüketim Köleliği adıyla yayımlanan kitabında kapitalizm öncesinden yola çıkarak eleştiriyor kapitalizmi. Illich’in 1968-1977 yılları arasında yazdığı denemelerden oluşan kitabın orijinal adı “Bir İhtiyaçlar Tarihine Doğru”. Kitabın Türkçe baskısına yazarın 1974’te yayımlanan “Enerji ve Eşitlik” adlı çalışması eklenmiş.

Illich’e göre tarih boyunca üretim araçları kullananın doğrudan ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik, onun yaşamıyla iç içe geçmiş basit, emek ağırlıklı vasıtalardı. Bu araçlarla piyasa için üretim yapılmazdı. Kazanç ve mübadele imkânları sınırlıydı. Üretim esas olarak mübadele dışı kullanım değerleri yaratmak amacıyla yapılıyordu. Sanayi devrimi ve büyük üretimle birlikte bir üsluba sahip emeğin biçimlendirdiği kullanım değerleri yerlerini standartlaştırılmış endüstriyel ürünlere, değişim değerlerine bırakmıştır. Eskiden gündelik yaşamın sürdürülmesi için sarf edilen ve bir saygınlığı olan şahsî emek ve çabalar günümüzde üretken olmayan meşguliyetler olarak görülmektedir. Endüstriyel bir sistem içinde istihdam edilmeyen emeğin verimsiz addedildiği yeni toplum aynı sistemin standart tüketicileri olmayanları da işe yaramaz, asosyal kişiler olarak damgalamaktadı r. Günümüzde kişinin uzman mercilerin onayını almaksızın kendi evini yapması bir suç haline gelmiş, standartlaştırılmış iskânın kurallarına uymayanlar anti-sosyal varlıklar olarak görülür olmuşlardır. Eskiden kendi basit yaşam koşullarını kendi elleriyle oluşturan insan bugün güçsüz hale gelmiş, bir tür modern yoksulluk içinde yaşar olmuştur. Şahsî hünerlerin, öykülerin ve duyguların yok olmakta olduğu günümüzde insanların tepkileri ve eylemleri standartlaştırılmış, medyanın ilettiği programlanmış metinler seyirci ve müşteri konumuna indirgenmiş tüketici kitlenin sisteme verdiği eğitilmiş onayı oluşturmada önemli bir rol üstlenmişlerdir.
Eskiden insanlar kendi kendilerine yetmek için bir zanaat öğrenir, bir beceri edinirlerdi. Bugün eğitim bireyin tek boyutlu toplum gözünde aklanması için yerine getirilmesi gereken bir zorunluluğa indirgenmiş, bilgi sahibi tüketici vasfını belgeleyen diplomalar vatandaşlığa kabulün bir koşulu haline gelmiştir. Bilginin alınıp satılabilir bir metaya dönüştüğü kapitalist toplumda eğitim toplumsal bir denetim aracı rolünü üstlenmiştir. Bilgi stoku imajı ekonomi düşüncesinde yaygınlık kazanmıştır.
Bu değerli toplumsal yarar, en zeki ve en iyi olanımızın zihinsel dışkısının biriktirilmek suretiyle gittikçe artan büyümesi olarak görülmektedir. (…) “Eğitimci” adı verilen özel bir tür pazarlama uzmanı, “okul” adı verilen uluslararası bilgi borsasının daha ileri safhadaki alanlarına girebilmeleri için yeterli hakka sahip olan ayrıcalık sahibi kimselere doğru giden kanala boşaltmak suretiyle bu stoku dağıtmaktadır. (s. 125)
Eskiden hastalar toplum içinde bir azınlığı teşkil ediyordu. Günümüz toplumunda ise her birey hayatı boyunca tıbbî danışma ve denetim altında tutulması gereken bir müşteriye dönüşmüştür.
Hastalar artık azınlık halinde değildirler. Şimdi azınlık oluşturanlar, bir yolunu bulup bir tek veya bütün hasta rollerinden kaçan şu toplum düzenine aykırı kimselerdir. (s. 57)
Kapitalist toplum insanı sürekli bir yoğun bakım altında tutarak onun yaşam enerjisini ve sevincini tüketmektedir. Eski toplumda insanlar acı, hastalık ve ölümle yüzleşmeyi ve uzlaşmayı, bu durumlarla karşı karşıya kalmış diğerlerine şefkat ve sıcaklık göstermeyi doğal olarak bilirlerdi. Acıyı bir makine sistemindeki teknik bir arızaya indirgeyen modern toplum ise acıyla yüz yüze gelmektense ondan kaçmayı yeğlemektedir. Sağlıklı olarak geçirilen bir yaşlılık döneminde gelen doğal ölüm birer otomata indirgenmiş bireylere eşit olarak verilen bir hak olarak sunulmaktadır. Öte yandan acıyla veya ölümle karşılaştığında eskisi gibi çevresinin manevi desteğini yanında bulamayan modern birey desteğe en çok ihtiyaç duyduğu anda kendini tam bir yalnızlık içinde bulmaktadır. Tüm bu nedenlerle tıpta profesyonel müdahale asgari seviyeye indirilmeli, ihtiyacı olduğunda kişiye gereksinim duyduğu tinsel desteği sağlayacak yeni bir tıp anlayışı oluşturulmalıdır.
Yüksek enerji teknolojisinin gelişmesi ve hızın artmasıyla birlikte insanın özgürlüğü kısıtlanmıştır. XVIII. ve XIX. yüzyıllara dek insanın hızı tarih boyunca büyük bir değişiklik geçirmemiştir. Zamanın değer kazanması ve süratin artması birlikte gelişen süreçler olmuştur.
Zamanın mübadele değeri hâkim hale gelir ve bu olgu dilde yankısını bulur: Zaman harcanır, tasarruf edilir, yatırılır, israf edilir ve istihdam edilir. Toplumlar zamana fiyat etiketi iliştirdikleri zaman, eşitlik ve taşıtlara ait sürat birbirleriyle ters orantılı bir ilişkiye girer. (s. 174)
Kapitalist toplumda yolcu taşınmanın tiryakisi haline gelmiş bir tüketiciye dönüşmüştür. Süratin artmasıyla birlikte coğrafya taşıtlara bağlı olarak yeniden düzenlenmiş, yerler içinden hızla geçilip gidilen seyirlik, dokunulmaz peyzajlara dönüşmüştür. Bu nedenlerle düşük enerjili teknolojiler ve hızın sınırlandırılması katılımcı demokrasinin şartlarını oluşturur.
… özgür insanlar ise, yaratıcı toplumsal ilişkilere giden yolu, bir bisiklet hızıyla katetme durumundadırlar. (…) Ayaklarını kullanan insanlar az ya da çok eşittirler. (s. 167-168) •

http://www.anarkotopya.com/yazi/kitap-elestirileri—yasar-cabuklu

October 13, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, tuketim karsitligi | 2 Comments

Ursula’nın Dünyalarında Toplumsal Cinsiyetin İzini Sürmek

http://www.feminisite.net/news.php?act=details&nid=257

Bu yazı Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü(BÜKAK) Bülteni’ BÜ’de Kadın Gündemi’nin Bahar’07 sayısında yayınlanmıştır

Edebiyat ve Kadın Grubu olarak, 2006 Ekim ayında “Ursula K. Le Guin’in Feminist Ütopyaları” üzerine okuma çalışmaları yapmaya başladık. Ursula K. Le Guin okumaya karar vermemizde onun toplumsal cinsiyet rollerine karşı hassasiyeti ve kitaplarında toplumsal cinsiyet rollerini yeniden kurgulayarak kurduğu dünyaların rolü çok büyük. Bu çalışmamızda Ursula K. Le Guin ve Feminist ütopyaları tanıtmaya, Ursula K. Le Guin’in Karanlığın Sol Eli, Mülksüzler ve Atuan Mezarları kitaplarını feminst bir perspektften incelemeye çalışacağız.

Feminist Bilimkurgu Yazımında Ursula K. Le Guin / Seda Saluk

Kendi Mezarını Yıkan Kadının Öyküsü: Atuan Mezarları/ Öykü Tümer

Karanlığın Sol Eli: Androjen Bir Dünyada Yaşamak/ Birgül Serçe, Aslı Ekşi

Mülksüzler: İkircikli Bir Ütopya/ Damla Özakay

Feminist Bilimkurgu Yazımında Ursula K. Le Guin

Seda Saluk

“Bilimkurgunun edebiyata sunacağı büyük bir hediye varsa şayet, bence şudur: Açık bir evrenle yüzleşme kabiliyeti. Fiziksel olarak açık bir evren hiçbir kapının kapalı olmadığı.”[1]

Edebiyat tarihinde yazılmış ilk bilimkurgu romanı olarak kabul gören Frankenstein, 1818’de yazıldığında yazarı henüz on sekiz yaşındaydı. Kitabın yazarı, A Vindication of Rights of Woman’lafeminizmi ilk defa açıkça ifade ettiği kabul edilen Mary Wollstonecraft’ın kızı Mary Shelley’di. Bu ilk roman kadın bir yazarın elinden çıkmış olmasına rağmen daha sonraki örnekler erkek yazarlar tarafından üretildi. Bu dönemde bilimkurgu, büyük oranda sert ve şiddetli bir teknoloji ve fiziksel kuvvete dayanıyordu[2]. Eserlerin çoğunda erkekler tarafından egemenlik altına alınan hiyerarşik ve militarist toplumlar kurgulanıyordu. Okurları ve yazarları erkeklerden oluşan bu edebiyat türünde, ana karakterler de hep erkekti ve kadın karakter sayısı neredeyse yok denecek kadar azdı. Gözlerden uzak olan bu karakterler de ya kahramanın asistanı ya da kurtarılmayı bekleyen zavallı kız rolleri gibi ikincil ya da destekleyici rollerde karşımıza çıkıyordu. Dönemin sayıca çok olmayan kadın yazarları ise çoğunlukla bilimkurgunun dışına itilmişti çünkü başlı başına erkek egemen bir alan olan “bilim”in kapısından içeri girmeleri neredeyse imkânsızdı. Maskulinite ile bilim ve teknoloji arasında kurulan ilişki; kadınların bilim alanından uzak kalmasına neden olarak onları iktidar alanının dışında bırakan sürecin bir parçasını oluşturuyordu[3]. İlerleyen dönemlerde bilim-kurgu türünde de eserler ortaya koyan kadın yazarlar ise toplumsal cinsiyet temalarına diğer yazarlardan farklı yaklaşmayarak toplumsal yapıların sorgulanmadığı ve kadın-erkek rollerinin erkek yazarlar tarafından kurgulananlarla aynı olduğu örnekler üretiyorlardı. Erkek egemen bakış açısıyla yazılmış bu romanlar, benzerlerine alternatif sunmaktan oldukça uzaktı.

19. yüzyılda feminizm gibi sosyal hareketlerin ortaya çıkması, çekirdek aile yapısının sorgulanması ve bilim üzerinden kurulan kavramların eleştirilmeye başlanmasıyla bilimkurguların içerikleri de değişmeye başladı.[4] Kadınların politika, edebiyat ve felsefe gibi alanlarda etkin bir şekilde varlık göstermeye başlamaları; bilim-kurguda da etkisini gösterdi. Feminist teori üzerinden yürütülen tartışmalar, ilerleyen dönemlerde toplumsal cinsiyet teriminin ön plana çıkması ve queer teoriyle beslenmesiyle de güçlenerek feminist bilimkurgu romanları üretilmeye başlandı.En önemli örneklerini Margaret Atwood’un The Handmaid’s Tail (Damızlık Kızın Öyküsü) (1985), Ursula K. Le Guin’in The Left Hand of Darkness (Karanlığın Sol Eli) (1969) ve Marge Piercy’nin Woman on The Edge of Time (Zamanın Kıyısındaki Kadın) (1976) ve He, She and It (1991)’inde görebileceğimiz bu eserler, bilimkurgunun devrimci ve dinamik niteliğiyle feminist teorinin buluşması açısından da dikkat çekiciydi.[5]

İlk feminist bilimkurgu türleri ve ütopyalar daha çok yönetim, eğitim ve iş yaşamı gibi alanların toplumsal cinsiyet üzerinden şekillendiğini gösteren I. Dalga Feminist Hareket’ten etkilenerek bu eksen üzerinden inşa edilmişti. 1960’larla birlikte ise, II. Dalga Feminist Akım’la bilimkurgu camiasında da önemli değişiklikler yaşanmaya başlandı. Temel hedefi erkekle eşit olmak olan I. Dalga Feminizm’den ayrı olarak kadınların erkeklerden farklı bir kültüre ve tarza sahip oldukları görüşü; kadınların rollerinin doğadan değil, yüzyıllardır sürmekte olan ve içselleştirilmiş toplumsal önyargılar ve geleneklerden kaynaklandığı düşüncesiyle birleşti. Kuram çalışmalarının yanında bilimkurgu, ütopya ve karşı ütopyalar ataerkil düzenle mücadele araçlarından biri olarak üretilmeye başlandı. Bu dönemde ortaklaşa ve eşitlikçi toplumlar ya da anaerkil toplumların anlatıldığı Marion Zimmer Bradley imzalı The Ruin’s of Isis (Isis Harabeleri) (1978), Monique Witting imzalı Les Guérilléres (Kadın Savaşçılar) (1969), Jayge Carr imzalı Leviathan’s Deep (Leviathan’ın Derinliği) (1979) ve anarşist bir toplumun anlatıldığı The Dispossessed (Mülksüzler) (1974) önemli ütopya örneklerindendi.[6]

II. Dünya Savaşı’ndan sonra bilimin tahrip edici potansiyelinin tartışmaya açılması ve doğa bilimleri ile sosyalbilimler ayrımlarının da ortaya çıkması feminist bilimkurgunun kaderine yeni bir yön verdi. Ancak bilimi, doğa bilimleri ve sosyal bilimler olarak iki kutuba ayırmak ve bilimkurgu romanlarını bu eksen üzerinden değerlendirmek de problem yaratıyordu; çünkü bu ikilik bilimin feminen ve maskulen olarak sınıflandırılmasını da beraberinde getiriyordu.[7] Pek çok feminist bilimkurgu yazarı bu iki kategoriyi birleştirerek herhangi bir ikilikle ifade edilemeyecek bir bilim kullanımını öne sürdüler. Bu dönemde bilimsel yargıların sosyal olarak inşa edilmiş olmasına yönelik tartışmalar, mutlak doğrunun değişken bir kavram olduğu hakkındaki fikirlerle birleşti. Hakikat ve bilginin kendisinin de sorgulanabilir olduğunun kanıtlanması, feminizmin bakış açısıyla da örtüşüyordu. Tarihsel olarak kadın erkek rollerinin belirli kalıplar çerçevesinde oluşturulduğu maskulen bir alan olan bilimkurgu, kadın yazarların çoğalmasıyla birlikte yeni bir yöne doğru evrilmeye başladı. Bu değişimle birlikte feminist bilimkurgu, batı bilim ve teknolojisinin kabullenilmiş üstünlüğünü sorgulayan bir sese dönüştü.

Çekirdek aile üzerinden yürütülen tartışmaların ortaya çıkması, 1976’da yayımlanan bir başka önemli eser olan Cinselliğin Tarihi’yle[8] perçinlenerek toplumsal cinsiyet ilişkilerinin üretilmesi ve yeniden üretilmesi üzerine kurulu olan sosyal organizasyonların, heteroseksüel aile yapısının ve evlilik dışı ilişkilere yönelik bakış açılarının tartışmaya açılmasına neden oldu. Kadın ve erkek arasındaki rol paylaşımını sorgulayan ütopya ve karşı ütopyalar da çoğunlukla bu konuları kullandılar. Ütopyalar, güncel toplumlara karşı olan hoşnutsuzluklar sonucunda politik, felsefi ve ekonomik sorunlara yeni çözümler önermek ve geliştirmek amacıyla ortaya çıkmıştı. Feminist ütopyalar ise, özellikle kadınların baskı gördüğü şartlara ve çevrelere tepki göstermek amacıyla üretildi. “Kadını bağımlı hale getiren dilin kendisidir” görüşünden yola çıkarak erkek egemen sembolik düzenden kurtulmanın yolu, dil dışı alana çıkmak ya da dil kalıplarını kırmakla olacaktı. Bu nedenle feminist ütopyalar geçmiş ütopyaların ötesinde bir düşünce sistemi, dünya görüşü ve dil yaratmaya çalıştılar. 1970’lerle feminist ütopyaların da diğer ütopyalar gibi daha çok teknolojik ve bilimsel değişimlere odaklanmasıyla birlikte bilimkurgu ve ütopya türleri arasındaki çizgi muğlaklaşmaya başladı.

20. yüzyılın ikinci yarısında, bilimkurgu edebi bir tür olarak çoktan saygınlık kazanmaya başlamıştı. Feminist bilimkurgu ise ilk dönemlerin didaktik dilinden kurtularak daha çeşitli ve değişken kimlikler, pozisyonlar üzerinden kurgular üretti. Her ne kadar günümüz bilimkurgu yazımında erkek egemen güç fantezileri çoğunlukta olsa da feminizm, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve queer teorinin varoluşuyla farklı noktalardan da alternatif dünyalar tasarlamaya devam ediyor.

Le Guin’in romanlarını bilimkurgu çerçevesinde değerlendirdiğimizde ise, yazarın feminist bilimkurguya kazandırdığı önemli eserler olduğunu görüyoruz. Yazar, ilk bilimkurgu romanları olan Rocannon’s World (1966) (Rocannon’un Dünyası), Planet of Exile (Sürgün Gezegeni) (1967)ve City of Illusions (Yanılsamalar Kenti) (1967) ile klasik bilimkurgulardaki soğuk ve mekanik dünyaların tersine insan ilişkilerini merkeze oturtuyor. Eserlerini kendi deneyimlerinden de yola çıkarak oluşturan Le Guin, yazdıklarını “gelecek” ve “değişim” temalarıyla sınırlandırmıyor. Yeni bir teknoloji ya da bilimkurgu düzeninden ziyade, düşleriyle deneyler yaparak olası zamanlar ve mekânlar üzerine çeşitlemeler sunuyor.

Ve Ursula…

1929’da, Kaliforniya’da antropolog bir baba ve yazar bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ursula Kroeber Le Guin; ilk kitabını on iki yaşında yazdı ve daha sonraki yirmi yılda da Columbia Üniversitesi’nde Fransız ve İtalyan edebiyatı mastırı yaptı, tarihçi Charles Le Guin’le evlendi, sayısız şiir ve roman yazdı. Eserleriyle 1960’ların başında haklı bir üne kavuşan Le Guin, belli bir türe sokmadan yazdığı ilk eserlerinden sonra 60’larda bilimkurgu türünde eserler üretmeye başladı. Masallar ve efsaneler gibi pek çok damardan beslenen eserleriyle hem kadınların bilimkurgu dünyasında var olmasının önünü açan hem de yetiştirdiği edebiyatçılarla bu dünyaya pek çok kadın yazar kazandıran Le Guin; 1975’te, bilimkurgu alanında önemli bir figür olarak üç Nebula, üç de Hugo ödülüne sahipti.

Yazısını etkileyen en önemli etkenlerden biri olan antropoloji sayesinde çeşitli insan ve yaşam tarzlarıyla tanışan Le Guin, küçük yaşından itibaren farklı olanı içselleştirerek insanlığın sahip olduğu fiziksel hayatın, sosyal organizasyonların ve kişisel gelişimin çeşitliliğine olan farkındalığıyla ve bu çeşitliliğe duyduğu saygıyla eserlerini oluşturdu. Hayatın kendisini, her bir parçasını içtenlikle kabul ederek kutsamak yazarlık serüveninin ana eksenini oluştururken; ötekini, varlığını yadsımadan ya da değiştirmeye çalışmadan betimleyerek eserlerinde sosyal ve kişisel harmoninin izlerini sürdü.

Çinli bir filozof olan Lao Tse’nin yazılarında Taoizmle tanışan Le Guin, devrimci ve kurumsallaşma karşıtı bir düşünme biçimi olarak tanımladığı Tao felsefesinden çok etkilendi. Yazma serüvenine başlamadan önce sınırları çizilmiş planlar, hikâye ve mekân örgüleri belirlemeyen yazar; karakterleri ve mekânları var oldukları yerden, yazarın bilinçaltından çekip çıkardığını ve özellikle yapıtlarındaki dünyaları yaratmadığını, onları keşfettiğini vurgu-luyor. Pek çok yazısında keşfetme metaforunu sıklıkla görebilece-ğimiz gibi, eserleri Jung felsefesinin izlerini de taşıyor. Özellikle Jung’un bütünlüğü simgeleyen dört arketipinden yola çıkarak parçaların birleşmesinden oluşan bir “birlik” metaforu burada da göze çarpıyor. Birbirinin zıttını oluşturan ve ancak birleşmeleriyle anlam kazanan ruh ve gölge temaları, Yerdeniz serisinin bütün kitaplarında karşımıza çıkarken diğer iki arketip anima ve animus[9] arasındaki bağ ise, Karanlığın Sol Eli’nde tanımlanan androjen karakterlerde birleşerek eksiksiz bir ‘”bütün”ü oluşturuyor. Kitaplarda kullanılan siyah ve beyaz, karanlık ve ışık, ben ve öteki, ölüm ve yaşam gibi kavramlar; birleşmeleriyle ancak tamamlanabilen ve bir ahenk oluşturan bileşenleri simgeliyor.[10] Le Guin’in bütün yapıtlarında karşımıza çıkan; batı kaynaklı bir düalizm fikrinden çok, her şeyin iç içe geçtiği ve bütün olduğu bir birlik teması.

Yapıtlarını etkileyen bir başka kavram ise anarşizm. En ilgi çekici politik teori olarak gördüğü anarşizm, Le Guin’e göre baskıcı hükümete karşı gelmek ve insanların temelde birbirlerine/bir diğerine yardım etmeye eğilimli olduklarına inanmak demek. Bu noktada anarşizm anlayışı; dayatılmış bir düzen değil, organik bir düzene olan inancı konusunda Taoizm anlayışıyla da bire bir örtüşüyor.

Ursula K. Le Guin; bilimkurgu camiasında çoğunlukla kadın ve toplumsal cinsiyet temalarında feminist bir pozisyon belirleyen ilk yazarlardan biri olarak yazınını kendi deneyimleriyle de harmanlıyor. Karanlığın Sol Eli, her zaman ciddiye aldığı feminizme ilk katkısı olarak görülüyor. Le Guin’in teknolojiden çok antropoloji ve altıncı hisse dayanan bilimkurgu romanları, romantik ve sihirli bir tona sahip.[11]

Le Guin’in yapıtlarında kimi zaman bir biliminsanı, kimi zaman bir büyücü kimi zaman da seyyah olarak karşımıza çıkan karakterler; fiziksel bir yolculuğun yanında kendi eylemlerinin doğruluğunu ya da yanlışlığını keşfedecekleri içsel bir yolculuğa da sürükleniyor. Taoizm’den de beslenen bu yolculuk teması Le Guin’e göre yolu tamamlamak değil, tam da yolda olmak çünkü o amaca ulaşmaktan çok süreçle ilgileniyor. Her bir karakter hem kişisel hem de toplumsal sonuçlar doğuran eylem seçenekleriyle karşı karşıya kalıyor. Atuan Mezarları’nda Tenar’ın, Karanlığın Sol Eli’nde Genly Ai’nin ya da Mülksüzler’de Shevek’in farklı diyarlara, gezegenlere ve dış dünyaya yapmış oldukları yolculuklar; içsel yolculuklarının da metaforu bir bakıma. Yolun sonunda ulaşılan nihai hedeften çok, yol boyunca devam eden keşfe odaklanıyor Le Guin.

Eserleri pek çok bilimkurgu romanına kıyasla mekanik karakterlerden çok, insana özgü duygu ve durumlarla karşılaşan, gerçekçi karakterler sunuyor. Romanlar ilerledikçe, karakterlerin hikâyeleri, kendi hikâyemizin bir parçası haline gelebiliyor. Bir çizginin iki ayrı ucunda var olan kahramanlar değil, pek çok özelliğin iç içe geçtiği kişiler üreten Le Guin, karakter seçiminde de iki kutuplu eğilimleri kırarak tercihini çeşitlilik ve değişkenlik yönünde kullanarak var olanın çok farklı tezahürleri olabileceğini bize kanıtlıyor.

Le Guin’in “keşfettiği” mekânlar da çeşitlilik ve değişkenlik üzerinden yerini alıyor. Ona göre zor olan yeni ve değişik bir dünya, Orta Dünya ya da bilimkurgu gezegenleri yaratmak değil. Zor olan, bir ütopya veya karşı ütopya olarak, politik bir hayal gücü yoluyla dünyayı yenilemek ve değiştirmek.[12] Bize sunduğu dünyalarda da bunun izlerini görmek mümkün. Tasvir ettiği dünyaların uzak olmaları ama var olan gerçekliğin alternatifleri olmaları eserlerini değerli kılıyor; çünkü Le Guin var olmayan şeylerden değil, var olabilecek şeylerden bahsediyor.

İlk dönem bilimkurgu eserlerinin özellikle sarıldığı gelecek kavramı, Le Guin’in eserlerinde farklı bir tarzda karşımıza çıkıyor. Geleceğin önümüzde, geçmişin de arkamızda olduğu doğrusal zaman kavramının aksine; geçmiş neyi bildiğimiz, neyi görebildiğimiz olduğu için önümüzde olandır, diyor. Gelecek ise göremediğimiz, omuzlarımızın arkasında olan şeydir; ancak geriye dönüp baktığımızda onu fark edebiliriz. Bu, eylemden çok sezgiyi, gelişimden çok farkındalığı talep eden bir zaman kavramıdır. Le Guin’in deyimiyle bizim gürültücü saatlerimiz; zamanı bizim yaptığımız, onu kontrol edebileceğimiz hissine kapılmamıza neden olur. İlk bilimkurgularda işlenen zaman kavramı da zaman ve mekânın benzer olduğu bir söylem üzerinden yola çıkar. Bu yüzden gideceğimiz, istila edeceğimiz ve sömüreceğimiz yerleri ifade eder. Oysa Le Guin için gelecek sadece gidilecek yer değildir.[13]

Öteki korkusunun tehlikeli düzeylere varan tezahürlerini, toplumsal cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rollerini, insanlığın doğasına ilişkin çelişkili kavramları ve getirilen alternatiflerle var olan toplumsal organizasyonları sorgulayan karakterleri, zaman ve mekân kullanımları; Le Guin romanlarını diğer eserlerden önemli ölçüde ayırıyor. Le Guin; ilk dönem feminist bilimkurguların yanında ya da arkasında olarak ilerlediği benzerlik-farklılık teorilerinden hiçbirisine saplanmadan, toplumsal cinsiyetin, kimliklerin ya da pozisyonların belirleyici bir figür olmadığı dünyalar kurguluyor. Bizim için en önemlisi de bu dünyaların kurgulanabilir olduğunu göstermesi sanırım. En iyi kitap daima bir sonrakidir diyen Ursula’nın keşfedeceği daha pek çok diyar ve anlatacağı pek çok öykü olduğundan eminim ve son sözü yine ona bırakıyorum:

“Yeni bir dünya yaratmak için eski bir tanesiyle başlamalısınız, elbette. Bir dünya bulmak için, belki de bir başkasını kaybetmelisiniz. Belki de siz kaybolmalısınız. Yenilenmenin dansı, dünyayı yaratan dans, şimdiye kadar hep bir şeylerin kıyısında icra edilmiştir; kıyıda, ve sisli sahillerde.”[14]

Kendi Mezarını Yıkan Kadının Öyküsü: Atuan Mezarları

Öykü Tümer

Edebiyat ve Kadın grubunun Ursula Le Guin üzerine okumalar yapacağını öğrendiğimde çok heyecanlandım. Okuma listemizde Atuan Mezarları’nın da olduğunu görünce, sevindim pek tabii. Ne de olsa Yerdeniz’e gitmeyeli epey zaman olmuştu. Ged’in Ufkaba-kan’ına binip yeni diyarlar keşfetmeyi, ejderhalarla konuşmayı, gözbağı numaralarını izlemeyi, varlıkların Kadim lisandaki isimlerini bulmayı gerçekten özlemiştim. Atuan Mezarları kitabımın kapağını açtım gülümseyerek. İlk sayfaya tarih atmışım. 17 Haziran 1998. Nerdeyse 9 yıl geçmiş üzerinden. İyice sararmış artık kitabın sayfaları… 14 yaşındaymışım, çocukmuşum be… Bunca yıl geçtikten sonra ne hatırlıyordum Arha’ya dair-ya da kendime, çocukluğuma ilk gençliğime dair? Neler değişmişti hayatımda… Ben de değişmiştim (miydim?). Bunları düşündükçe ürktüm biraz. Kitap gibi ben de yıllanmıştım artık. O yüzden belki kitabı da son gün okudum, yazıyı da son gün yazıyorum. Atuan’ı deşerken kendimi deşmekten korkuyorum biraz da. 9 yıl önce okurken, toplumsal cinsiyet, verili roller ya da doğu-batı ikiliği, Taoizm, ışık ve karanlık üzerine düşünmemiştim elbette. Bunların üzerine düşünmek kitabın büyüsünü kaçırmasın sakın?

Atuan Mezarları’na hoş geldiniz!

Atuan’a hiç gitmemiş olanlar için biraz ön bilgi vermekte yarar var. Atuan, Kargad Diyarı’ndaki üç adadan biri. Kargad Diyarı ise Doğu Uç Yöreler tarafında kalıyor, tabii Yerdeniz’deki en büyük kara parçası olan Havnor ülkesini merkez alırsanız. Kargad’a yapacağımız kısa ziyaretin geçtiği zamanda, ülkedeki iç savaş beş altı insan ömrü önce bitmiş, Tanrı Kral Karego-Ati, Atuan ve Hur At Hur’un kontrolünü ele geçirmiş ve diğer prensleri öldürmüş ya da sürgüne göndermişti. Atuan’ı ele geçirmesinin önemi, oradaki tapınaktan geçiyor aslında. Atuan karanlık güçlerin, Yerdeniz yaratılmadan önce de var olan ve her zaman var olacak İsimsizler’in mabedidir. Krallık kurulmadan önce, prensler Tek Rahibe’nin huzuruna gelir, ondan öğüt alır ve ona şükranlarını sunarlardı. Ancak kral tahta çıkınca, kendini Tanrı Kral ilan etti ve Rahibe’nin gücü azaldı. Ayrıca tapınakta Tanrı Kral’a bağlı bir rahibe de bulunmaya başladı. İnsanlar artık İsimsizler’e eskisi kadar inanmıyorlar ama yine de onlardan korkuyorlar. Sonuçta karanlıktan kim korkmaz ki?

Tapınak ise Atuan Adası’nın iç tarafında, kurak bir bölgede bulunmakta. Atuan Mezarları dokuz taştan ibaret. Bunlar ilk insan zamanından beri oradadır. Mezarlar Kargad’ın Tanrı krallarından hatta ışıktan bile eskidir. Bu yüzden Tek Rahibe Tanrı Kral’ı pek tanımaz, kendi Tanrıları çok daha eskidir çünkü. Tapınaksa, birçok binadan meydana gelen bir yapı. Ancak tapınağın önemli olan kısmı yerin üstünde değil altında: Işığın yasak olduğu Alt Mezar ve ikinci girişten sapınca başlayan Labirent. Burası İsimsizler’in ve Karanlığın Mabedi. İşte burası, ilk ve tek, ruhu her zaman yeniden doğan Rahibe’nin, Arha’nın dünyası.

Tenar’dan Arha’ya

Atuan Mezarları’nın rahibesi öldükten sonra civar köyler tek tek dolaşılır, o gün doğan kız çocukları tespit edilir. Beş yaşına kadar bu kız çocukları takip edilir. Herhangi bir hastalığı ya da sakatlığı olmayan kız çocuğu, O’dur. Çocuk alınır, bir süre tapınakta büyük gün için eğitilir. Zamanı geldiğinde ise kız çocuğu İsimsizler’e sunulur ve İsimsizler onu YUTAR. Ve o kız çocuğu kendi ismini kaybeder. O artık Arha’dır, yani yutulmuş.

Yerdeniz’de güç, bir şeyin gerçek ismini bilmekten geçer. İnsanlar da gerçek isimlerini zaten en çok güvendiklerine söylerler. Günlük hayatlarında ise lakaplarını kullanırlar. Bir şeyi isimlendirme, onun özünü bilmek yani onu kontrol edebilmek anlamına gelir. Çevik Atmaca’nın da dediği gibi, “bir büyücünün hayat boyu yaptığı şey isimleri bulmaktır.” İsimsizler güçlerini isimsiz olmaktan alırlar işte. İsimleri olmadığı için kontrol edilemezler. Onların hizmetkârı Tek Rahibe de haliyle isimsizdir. Kendini onlara adar, rahibe olmadan önceki hayatı ve o hayattaki kimliği (yani ismi) unutulur, unutturulur, yok edilir: YUTULUR.

Labirentler

Tenar da aynı süreçten geçer, annesini, onun sesini ve altın rengi saçlarını unutur. Anıları, çocukluğu yoktur artık. Kurallar, ritüeller ve ayinlerle dolu bir hayattır Arha’nınki. Kendisi bile bu tekdüzeliği zihninde sorgular bütün hayatının böyle mi geçeceğini düşünür, bu fikirden rahatsız olur, sıkılır. Daha sonra Alt Mezar’a ve Labirent’e inmeye başlar. İsimsizler’in emrindeki, Arha’dan sonra en yüksek rahibe Thar, ona Arha’nın ölmeden önce verdiği talimatları anlatır, bir bakıma hatırlatır. Odalara giden yolları tarif eder. Hangi anahtarın hangi kapıyı açtığını, odalarda nelerin olduğunu, gözetleme deliklerinin nerelerde olduğunu anlatır. Ama ona gösteremez çünkü Labirent sadece Arha’nın yeridir. Arha Labirent’i sever. Tekdüzelikten çıktığı ve yeni “keşiflerde” bulanabildiği tek yer, ona ait olan tek mekân burasıdır.

Labirent’te gece ile gündüz yoktur. Zaman kavramının anlamsızlaştığı yerdir burası. Zaten Arha’nın kendisi zamandan ve maddeden bağımsızdır. Hep yeniden doğar, hep aynı hayatı yaşar, hep aynı duaları okur, hep aynı ayinleri yapar, hep aynı Labirent’te dolaşır ve hep aynı kalan karanlığa hizmet eder. Yerdeniz’den soyut bir mekândır Atuan; dışarısıyla ilgili bildikleri eski efsanelere dayanır, ateşin başında anlatılan hikâyelere. Kargad dışındaki diyarlar kâfirdir. İsimsizler’e değil cadılara, büyücülere inanırlar. Ten renkleri de koyudur üstelik. Dilleri de bir gariptir. Kargad’ı işgal etmeye çalışmışlardır bir zamanlar. Bugün de adaya sadece hırsızlık yapmaya gelirler. Hatta kimi esmer adamlar sadece rahibelerin ve hadımların girebildiği Mezar Mahal’ine girmeye bile cüret etmiş, tapınağı varlıklarıyla kirletmiş, Tanrılar’a saygısızlık etmiştir. Arha’nın dış dünya ve onun insanları hakkındaki bilgileri bunlarla sınırlıdır. Atuan her yerden ve herkesten uzak, çölün içinde bir yerdir. Ancak Arha’nın bilmediği bir şekilde, Atuan’ın (ve kendi) kaderi Yerdeniz’inkine (ve Ged’inkine) bağlanmıştır.

Arha’dan Tenar’a

Arha’nın tekdüze hayatı Alt Mezarda, karanlığın mutlak hüküm sürdüğü yerde ışığı görmesiyle bozulur. Alt Mezarda birisi vardır, hem de bir erkek! Arha’nın karanlık dünyasına, sadece kadınlardan ve hadımlardan oluşan dünyasına bir erkek girmiştir. Ursula Le Guin, “Atuan Mezarları’nın konusu tek kelimeyle söylemek gerekirse cinselliktir” derken, kadın ve erkek arasındaki fiziksel bir ilişkiden ziyade böyle bir karşılaşmayı, ilişkinin kendisinden ziyade ilişkinin mümkün olmasını kastetmiştir belki de.

Bu tehditkâr yabancıyı herhangi bir tutsak gibi tanrılarına “armağan” etmez Arha. Aksine onun yaşamasını ister. Onunla konuşur, geldiği diyarı öğrenmeye çalışır. Arha Atuan’daki en büyük sırları bilmektedir. Ama dış dünya hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Ama en önemlisi bu yabancıdan, gerçek ismini daha sonra öğreneceği Çevik Atmaca’dan, kendi ismini öğrenir: Tenar. O anda annesinin sarı saçlarını görür, onun yumuşak bir sesle “Tenar” deyişini duyar. Artık ismini geri almıştır. Ama hem Tenar hem de Arha olabilir mi?
Arha, Çevik Atmaca ile karşılaştığında henüz çok genç bir rahibedir. Her ne kadar çoktan yutulmuş olsa da, tam da Arha olamamıştır kanımca. En acılı ölüm şeklini uygun gördüğü tutsaklar rüyalarına girer mesela. Tenar’dan artakalan saf çocuksu duygular yok olmamıştır henüz. Bir bakıma Arha, Tenar’ın giydiği siyah elbisedir. Onun üzerine geçirilmiştir, onun kimliğini, özünü örtmüştür. Mezarların Rahibesi’nin uyması gereken kuralları, yerine getirmesi gereken sorumlulukları, olması gereken bir kişisi vardır. Arha’nın bir kişiliği, kendine has bir tarzı yoktur. Daha önceki hayatında giydiği giysileri giyer, yediği yemekleri yer. Tenar ise çoktan ölmüştür. Tenar ile birlikte annesi, babası, kardeşleri, evi ve çocukluğu da ölmüştür; geleceği de kendi elinde değildir. Kendine çizebileceği tek yol Labirent’in içindeki dönemeçlerden geçer. Son dönemeçte ise Çevik Atmaca’nın çağrısı vardır: “Tenar” der ona. Bir karar vermesi gerekmektedir. Ya Arha olarak hayatının sonuna kadar Labirent’te dolaşacaktır ya da Tenar olup Yerdeniz’de başka diyarlara yelken açacaktır. Ama Rahibe kimliğini, Arha’yı geride bırakırsa onun elinde ne kalacak? Tenar dış dünyaya dair hiçbir şey bilmez. Bildiği, hayatı boyunca ona öğretilenler ise mezarların dışında hiçbir şey ifade etmez. Tenar olarak yaşayacağı gelecek onu ürkütür. Yine de kendisine güvenen, ona hem ismini geri veren hem de kendi gerçek ismini onla paylaşan yabancı ile gitmeye karar verir.

Tenar olmak, kendi olmak çok zordur. Arha ondan bağımsız değildir; çünkü sadece üstüne giydiği siyah elbiseden ibaret değildir. Nasıl ki Arha’nın içindeki Tenar tam olarak ölmemişti, Tenar’ın içindeki Arha da o kadar kolay ölmez. Bir taraftan vicdan azabıdır Arha’nın yaptıkları (sadık hizmetkârı Manan’a karşı davranışları ya da tutsakları susuzluktan ölüme terk etmesi). Bir taraftan da Tenar yarım kalmış, olgunlaşmamış bir kimliktir. Toplumda bir yeri yoktur Tenar’ın. En baştan inşa edilmesi gerekir. Ged ile kaçma kararı aldıktan sonra onunla Havnor’a gitmek istemez. Der ki “Ben oraya, yabancı adamlar arasına, o büyük şehre ait değilim. Ben hiçbir yere ait değilim. Kendi halkıma ihanet ettim. Ve çok kötü bir şey yaptım. Beni de bir adaya bırak, kralın çocuklarını bıraktıkları gibi; üstünde hiç insan olmayan, hiç kimse olmayan ıssız bir adaya.” Kendisine verilen rolü reddedince geriye ne kalır bir kadından? Sadece ismi belki de… Yeter mi ki yeni bir hayat kurmaya? Tehanu’yu okuyanlar bilir. Bu soruya verilecek cevap koskocaman bir evettir!

Sonsöz yerine

Yerdeniz, Ursula’nın yarattığı dünyalardan biri. Daha ziyade çocuklar için yazıldığından diğer dünyalara kıyasla belki biraz daha basit. Yerdeniz üçlemesi (sonradan sayısı artmıştır gerçi) ise Ged’in yolculuğu üzerine kurulu. Bir erkeğin hayatı üzerinden tanıyoruz Yerdeniz’i biraz da. Atuan Mezarları bu algıyı kıran bir kitap. Kargad Diyarı zaten serinin diğer kitaplarında pek rastlamadığımız bir yer. Bir kere uçta kalmış. Aynı zamanda otoriter, baskıcı bir rejim ve görünür bir ataerki hakim. Halbuki Havnor, Yerdeniz’in merkezi, görece daha özgür, demokratik bir ülkeyi andırıyor; yeryüzünün terimleri ile ifade etmek gerekirse. Peki, Ursula neden Kargad’ı anlatmayı seçmiştir?

Atuan Mezarları her ne kadar Ged’in Yerdeniz’de yaptığı yolculukla kesişse de daha ziyade bir kadının gelişimini, büyümesini anlatır. Hikâyenin arka planında baskıcı ve ataerkil bir yapının, çöl kuraklığının olması, Tenar’ın serüvenini daha göz önüne çıkarmıştır. İktidar mekanizması, üstüne giydirilen toplumsal rol, yok edilen kadınlık… Bunlar çok belirgindir. Tenar’ın hayatını çok uç bir örnekmiş gibi okuruz. Fakat farklı bir dünyada da geçse, mecazlarla bezenmiş de olsa, Ursula’nın anlattığı bir female coming of ag[15]e’tir. Tenar, bütün kadınları, kadınlık serüvenini temsil eder. Tenar’ın gerçek ismini duyması bir ayma anıdır. Kendini, sorumluluklarını, toplumdaki yerini ve geleceğini sorgulamaya başlar.

Ancak, aklıma takılan bir nokta var. Yıllar önce okuduğumda hiç üstünde durmadığım ama bugün beni rahatsız eden bir nokta: Tenar gerçekten bir tercihte bulunuyor mu? Yoksa bu sefer de Ged’in ona verdiği bir hayatı mı yaşamaya başlıyor? Seçenekleri kendisi belirlemedikten sonra seçim ne kadar kişinin kendisine ait olabilir ki? Batı’dan gelen, “karanlık” dehlizleri “ışığı” ile aydınlatan bir adamın kadını verili rollerden kurtarması, onu özgür kılması beni rahatsız ediyor. Evet, bu noktada yazının başında bahsettiğim o çocuksu, o saf büyü bozuluyor. Bir adım uzaklaşıyorum kitaba. Ve kendime… Ama itiraf etmek de lazım, kim kendi sorgulamasına kendi kendine başlamış? Bir tetikleyiciye ihtiyacımız yok mu aslında? Sonuçta zaman durmuyor, o hep akma halinde (farklı hayatlarda farklı zamanlarda, farklı diyarlarda tekerrür etse de). O an, durağan bir an değil. Dönüştürücü bir an; ama durağan değil kesinlikle. Bak işte, ben bile yıllar sonra dönüp bakıyorum geriye, kendimi o anda değil yıllar sonrasında anlamaya çalışıyorum. Hangi seçimimiz özgür, hangisi bilinçli? O halde ben Tenar’ı bunlarla nasıl eleştirebilirim?

Bu soruların biteceği yok. Ama yazının bitmesi gerekiyor artık. Ve işte tekerrür eden bir an daha: gülümseyerek koyuyorum kitabımı rafa…

Karanlığın Sol Eli: Androjen Bir Dünyada Yaşamak

Birgül Serçe
Aslı Ekşi

Karanlığın Sol Eli, Ursula Le Guin’in toplumsal cinsiyete ve toplumsal cinsiyet rollerine değinmeye çalıştığı ilk dönem eserlerinden biri. Bunun için de değişik bir yol denemiş Le Guin: Androjen (çift cinsiyetli) bir dünya yaratmış. Kitap Gethen ya da diğer adıyla Kış denen bir gezegende geçiyor ve Gethen’de hem savaş yok hem de Gethen’deki insanlar birer kadınadam, yani çift cinsiyetliler. Bu anlamda, kitap bir deney olarak da değerlendirilebilir. Karanlığın Sol Eli üzerine yazdığı bir makalesinde Le Guin, toplumsal cinsiyet rolleri dışındaki rollerin bizim insani rollerimiz olduğunu, dolayısıyla onları çıkarınca geriye sadece bizi insan yapan özelliklerin kaldığını söylüyor ve böyle bir toplumun çok farklı bir toplum olacağını iddia ediyor.[16] Karanlığın Sol Eli’nde Le Guin’in yaptığı bu deneyi anlamak için Gethen’in toplumsal ve siyasal yapılandırılışına yakından bakmak gerekiyor.

Kış (ya da diğer adıyla Gethen) aslında yaşadığımız dünyaya bazı yönleriyle benzeyen bir gezegen. Fakat bu gezegende mevsim hep kış. Yılın en sıcak günlerinde bile yarı kutup iklimi yaşanıyor. Gethen dünyasında her şey soğuğa adapte edilmiş. Gethenliler çok yavaş hareket ediyor mesela. Teknoloji çok gelişmiş olmasına rağmen dünyalarına zarar vermemeye özen gösteriyorlar[17], çünkü zaten Kış bolluk ülkesi değil ve ellerinde olanları iyi korumaları gerekiyor. İnsan bedenlerinin uzuvları da kışa göre evrimleşmiş. Gethen soğuk bir gezegen olduğundan insanların nefesleri donmasın diye kemer burunlular. Bir Gethenli görsek onu sadece kısa boylu ve kemer burunlu bir dünyalı sanabiliriz. Bir dünyalı ile bir Gethenli arasındaki en temel fark: Gethenlilerin androjen olması.

Kitap, Kış Gezegenin’deki iki ülkede, Karhide ve Orgoreyn’de geçiyor. Her iki toplum da yerleşik yaşıyorlar ve statik bir yapıları var. Karhide’den farklı olarak, Orgoreyn’deki insanlar genel olarak sorgulamayan susan ve kabullenen insanlar olarak çizilmiş. Yazar insanlar arasındaki ilişkilerden bahsederken bizi shiftgretor denen yeni bir terimle tanıştırıyor. Shiftgretor’un dilimizde tam bir karşılığı yok; ama prestij, yüz, yer, gurur, onur meselesi[18] gibi anlamlara geliyor. İnsanlar birbirinin shiftgretor’unu kırmamaya özen gösteriyorlar, çünkü Gethenliler için shiftgretor önemli bir mesele.

Karhide monarşi ile yönetiliyor. Orgoreyn ise commensallık denen özerk yapılardan oluşuyor. Karhide ve Orgoreyn bizim dünyamızda görülen iki siyasi yapının yansımaları. Yazar bir evren yaratırken bu evrende bizim dünyamızdan aldığı hazır siyasi yapıları kullanmış. Ursula Le Guin “Is Gender Necessary?” adlı makalesinde yeni bir sistem kurmayarak biraz “tembelliğe” kaçtığını dile getiriyor.[19] Fiziksel olarak da Gethenliler de bize oldukça benzeyen yapıdalar. Bu açıdan bakınca Ursula Le Guin’in yarattığı dünyayı anlamamızı kolaylaştırmak için de tanıdık ve yenilik arasındaki dengeyi sağlamaya çalıştığını da düşünebiliriz.

Ursula Le Guin, Kış’ı yaratırken var olan toplumsal yapımızı temel alarak ciddi birtakım değişiklikler yapmış. Gethenlilerin dünyasında insanlar çok çalışıyorlar, çünkü Gethen bir bolluklar ülkesi değil. Ancak her ay bir hafta kemmer dönemine giriyorlar. Kemmer döneminde insanlar çalışmıyorlar ve sadece bu dönem sırasında cinsel ilişkiye girebiliyorlar. Kışın ayın her günü cinsel anlamda aktif olabilenlere sapık deniyor. Kemmerde, androjenler eşlerini seçiyorlar. Çiftlerin birbirlerine dokunmasıyla vücutlarında hormonlar salgılan-maya başlıyor ve hormon sayesinde eşlerden biri kadın biri erkek cinsiyetini alıyor. Burada Le Guin’e yapılabilecek en büyük eleştiri eşcinsel ilişkiyi yok sayması. Bunun en büyük nedeni de kemmerde eşlerden birinin kadın diğerinin erkek cinsiyetini alması. Kitap boyunca sadece kadın ve erkeğin birlikteliğini görüyoruz ve bu durum bilinçaltında “normal” olanın bu olduğu izlenimini bırakıyor. Ursula yine aynı makalede, bu durumu kitabı yazarken hiç düşünmediğini ve bundan büyük pişmanlık duyduğunu dile getiriyor. Kitabını bugünden değerlendirirken kitabı yeniden yazsa bunun gibi birçok noktayı daha farklı tasarlayacağını dile getiriyor.[20] Nitekim, 40 yıl sonra Dünyanın Doğum Günü adlı kitabında yazdığı “Karhide’de Ergen Olmak” adlı öyküsünde, bu durumu fark etmiş ve kemmerde bir değişim yapmış. Bu öyküyle birlikte artık Karhide’de eşcinsel ilişkileri de görmeye başlıyoruz.

Gethen’de birlikteliğin gerçekleşmesi için her iki tarafın da kemmer döneminde olması dışında, birlikteliği istemesi de gerekiyor. Aksi takdirde eşlerin cinsiyet uzuvları gelişmiyor ve bu nedenle birliktelik gerçekleşmiyor. Birliktelik iki tarafın da isteğini gerektirdiğinden Gethen’de tecavüz yok. Le Guin bunun toplumsal cinsiyeti ortadan kaldırmanın bir sonucu olduğunu ileri sürüyor.[21]

Kemmer döneminden sonra, eğer gebelik oluşmamışsa kadın da erkek de yeniden androjen oluyorlar. Eğer gebelik oluşmuşsa, kadın doğum yapma ve 6 aylık emzirme süresi boyunca hayatına kadın olarak devam ediyor. Bu sürenin sonunda yeniden androjen oluyor. Karhide’de doğum gerçekleştikten sonra çocuğa anne bakıyor. Orgoreyn’de ise çocuklar devlet tarafından alınıp yurtlarda yetiştiriliyor. Bir kemmer döneminde kadın olan bir Gethenli, diğerinde erkek olabildiği için aynı anda bir çocuğun annesiyken başka bir çocuğun babası olabiliyor. Le Guin kitabında çocuğu doğuranı ve büyüteni kadın olarak tasarlamış. Bu tercih aslında toplumsal rolleri yeniden üretiyormuş hissi yaratıyorsa da aile içinde bir birey bir çocuk için anneyken diğeri için baba olduğundan Le Guin bu duruma da kendince bir alternatif üretmiş oluyor.

Gethen’de kemmerevleri var. Kemmer döneminde eş bulmak isteyenler kemmerevlerine gidebiliyorlar. Ayrıca kemmer dönem-lerinde farklı insanlarla birlikte olabiliyorlar. Bununla birlikte, sürekli olarak aynı insanla birlikte olmak isteniyorsa kemmersözü verilebiliyor; ama bir Gethenli ancak bir kere kemmersözü verebiliyor. Kemmersözü bir nevi evlilik, ama evlilikten farklı olarak sözlü gelenekle yürüyen bir yapı. Kemmersözü aşkın Gethen’de var olan bir şey olduğunu gösteriyor. Kardeşler de birbirlerine kemmersözü verebiliyorlar ancak ilk çocuk doğduktan sonra ayrılmaları gerekiyor. Ayrıca aynı aileden ama farklı kuşaklardan iki kişi birbirine kemmersözü veremiyor. Yani Ursula Le Guin burada da bir tercih yapıyor ve ensest ilişkiyi birtakım sınırlamalar koysa da meşru kılıyor. Bu tercihte iki tane etken olmalı: Birincisi makalesinde bahsettiği gibi Le Guin, ensestin yasaklanmasının genetik nedenlerden ziyade psikolojik nedenlerle açıklanabileceğini düşünüyor.[22] İkincisi Gethen’de zaten zorunlu bir birliktelik olmadığı için eğer birlikte olmak isteyen iki kardeşse buna izin verilebileceğini düşünmüş olmalı Le Guin.

Gethen’in en önemli özelliklerinden biri de Gethen’deki insanların savaşı bilmiyor olması. Burada yaşayan halklar savaşçı değiller. Bireysel anlamda cinayet işlense de kitlesel öldürmeler Kış tarihinde hiç görülmemiş. Öyle ki Gethen’de savaşın karşılığı olan bir kelime bile yok. Ursula’ya göre bu durum toplumsal cinsiyetin olmamasının doğrudan bir sonucu. Savaşlar ırzına geçilmiş kadınlıkla doğrudan ilişkili ve Gethen’de herkes birer kadınadam. Gethen’e gelen bir yabancı bu konuyu şöyle değerlendiriyor kitapta:

“…Savaşın tamamen eril bir yer değiştirme, muazzam bir ırza geçme olduğunu düşünerek ırza geçilen kadınlığı mı yok etmeye çalıştılar? ….Kış’ta bir kış geçirip Buz’un yüzünü gördükten sonra bir insanın zafer ve fetihlere değer vereceğinden kuşkuluyum.”[23]

Karhide’nin ve Orgoreyn’in dini inanışları da birbirinden farklı. Karhide’de Handaratta adı verilen inanış varken, Orgoreyn’de Yomesh inancı var. Handaratta inancında öndeyiler var. Karşılığını ödeyip öndeyicilere cevabını bilmek istediğiniz bir soruyu sorabiliyorsunuz. Ancak bu sorulara verilen cevapları taşıyabilmek de her zaman kolay olmuyor. Yomesh inancı Handaratta inancından kopan bir inanç. Rivayete göre bir gün öndeyicilere hayatın anlamı sorulur ve Meshe adındaki öndeyici, öndeyi sırasında her şeyin bilgisine sahip olur. Ve Yomesh inancı doğar:

“Bütün yıldızlar Meshe’nin gözündedir ve yıldızların arasındaki karanlıklar, Meshe’nin gözündedir. Ve hepsi ışıl ışıldır.”[24]

Burada Yomesh’in hem ışık hem karanlık olması Tao felsefesindeki Yin ve Yanga denk düşmektedir. Yani ışık ve karanlık aynen yin ve yang’da olduğu gibi birbirini tamamlamakta ve biri olmadan diğeri olmamaktadır. O yüzden her şey Meshe’nin gözündedir.

Kitapta dikkati çeken diğer bir nokta ise, zamanın döngüselliği. Gethen’de hep birinci yüzyıldayız. Kitapta olayların akışından bağımsız gibi görünen küçük öyküler de bu teoriyi destekler nitelikte. Aslında zaman ne kadar değişirse değişsin, insanların, toplumların yaşadıkları sorunlar hep aynı. Kitabın başkahramanlarından biri olan Estraven’in öyküsünü ondan yüzyıllarca önce yaşamış olan Estraven’in efsanesinden ya da kralın öyküsünü ondan yüzyıllarca önce yaşamış kralın hikâyesinden okuyabiliyoruz. Kitapta doğrusal değil de döngüsel bir zamanın tercih edilmiş olması yine Le Guin’in Tao felsefesine olan yakınlığının bir sonucu olarak değerlendirilebilir.

Kitabın ana karakterleri Gethenli Estraven ve Cet’li Genri ya da nam-ı diğer Ai. Ai, Ekümen denen bir gezegenler birliğinden elçi olarak Gethen’e gelir. Elçi Ai, Ekümen’i şöyle tanımlar: “Ekümen bir krallık değil, koordinatördür.”[25] Genri’nin görevi Gethen’i bir Ekümen üyesi yapmaktır.

Kış’ı Ekümen’e üye yapabilmek gibi sabit bir amaçla gelmiş olan Ai için başlarda hayat çok gariptir. Ai için herkesin androjen olduğu bir dünyada bir erkek olmak zordur. Bu dünya için Ai “öteki”dir. Ai Gethen’deki androjenleri “kadınsı” ya da “erkeksi” olarak anlatır bize. Yani insanları kadın ya da erkek olarak kategorize etme ihtiyacı hisseder. Ancak kitaptaki karakterlerin çoğu okuyucunun zihninde bir kadınadam imgesinden çok bir adam imgesi oluşturuyor. Kuşkusuz bunda anlatıcının bir erkek olmasının da rolü var. Kitabın büyük bir bölümü Ekümenli erkek elçi Ai tarafından aktarılmış. Ai’nin kullandığı üsluptan ötürü okuyucu Gethenlilerin androjen olduğunu kafasında tam olarak kurgulayamıyor ya da bu durumu içselleştiremiyor. Bu durum okuyucunun da kahramanı bir erkek ya da bir kadın olarak hayal etmesine yol açıyor. Örneğin Estraven karakteri çoğu kez okuyucuda güçlü, iyi bir siyaset adamı izlenimi uyandırıyor. Ancak buradaki temel nokta Le Guin’in kullandığı dil. İnsanlardan bahsederken kadınadam değil de “adamlar” demesi imgelemimizi doğrudan yönlendiriyor.

Karanlığın Sol Eli’nin dilindeki temel sorun İngilizcedeki kişi zamirlerinin eril ve dişi olarak ayrılmasından kaynaklanıyor. Kitap boyunca Le Guin’in Gethenlilerden “he” olarak bahsetmesi kuşkusuz Gethenlilerin kafamızda erkek olarak kurgulanmasına yol açıyor. Ayrıca kadın ya da erkek için kullanılan sıfatların (güzel, yakışıklı gibi) Gethenliler için de kullanılması yine okuyucunun zihninde kadın ya da erkek karakterler canlanmasına yol açıyor. Le Guin, kitabı yazarken kullandığı kadınlık ve erkeklik zamirlerinin önemini daha önce fark etmiş olsa daha zekice davranacağını söylüyor.[26] Kitapta bu izlenimlerin kırıldığı en temel noktalardan birisi “Kral hamile”[27] cümlesi. Yine de kitabın sonlarına doğru bu üslup Estraven ve Ai’nin arasında gelişen aşk ile bir hayli kırılıyor.

Karanlığın Sol Eli gerek kurduğu dünya ile gerek siyasi ve toplumsal yapısı ile bir ütopya olmakla olmamak arasında bir yerlerde duruyor. Le Guin, birçok kitabında olduğu gibi var olan dünyadan beslenerek alternatif bir dünya yaratmış. Gerek eşcinselliği içermemesi, gerekse kullandığı dil bakımından eleştirilecek noktaları olsa da Karanlığın Sol Eli toplumsal cinsiyet rollerini ve bu rollerin neleri getirip neleri götürdüğünü görmek için iyi bir kaynak niteliğinde.

Mülksüzler: İkircikli Bir Ütopya

Damla Özakay

‘’ey yeni doğmuş anarşi!
sonsuz vaat, sonsuz dikkat’’

Ursula K.Le Guin ülkemizde daha çok Yerdeniz Üçlemesi ile tanınsa da okurlarının ve eleştirmenlerin gözünde Mülksüzler diğer romanlarından daha farklı bir yerde duruyor. Bülent Somay’ın da romanın sonsözünde belirttiği gibi “…isterseniz romanını bir Bildungsroman (birey oluşumu romanı) olarak okuyun, isterseniz anarko-sosyalist bir bildirge olarak. İki durumda da ne roman değerinden bir şey kaybeder, ne de siz.‘’ Birçok eleştirmenin yüzyılın en iyilerinden biri olarak kabul ettiği roman 1974 yılında bir bilimkurgu romanı olarak yazıldı. 1975 yılında da çoğunluğunu muhafazakârların oluşturduğu Amerikan Bilimkurgu Yazarları Derneği (Le Guin’ den ve onun anarşist-sosyalist fikirlerinden hoşlanmazlar aslında) tarafından Nebula ve Hugo gibi dünyanın en prestijli bilimkurgu ödüllerine layık gösterilerek bilimkurgu yazımına getirdiği politik yaklaşım göz ardı edilmedi. Bilimkurgu okumayan birçok insan bu türü “kaçış edebiyatı” olarak görse de Le Guin düşlerini bu türde özgür bırakır ve onun deyimiyle kehanette bulunmaz, gelecekte ne olacağını bize haber vermez, “gelecek hakkında bizden daha fazla bir şey bilmez” yalnızca düşleriyle deneyler yapar. Şöyle olsaydı nasıl olurdu diye merak eder ve hikâyesinin, kahramanlarının sesine kulak verip onları takip eder. Mülksüzler birçok kişinin bilimkurguya daha farklı bakmasını sağlayan bir yapıt. Bunda Ursula K. Le Guin’in, çoğu bilimkurgu yazarında sık görülmeyen dilinin, farklı bir politik bakış açısına sahip olmasının, romanlarının incelikli kurgusunun ve karakterlerinin akılda kalıcı olmasının büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. “Bilimkurgu ve Bayan Brown” adlı makalede de söz ettiği gibi Mülksüzler romanında sanki Virginia Woolf’a bilimkurgu romanında da Bayan Brown’un yaratılacağını kanıtlamıştır. Fizikçi Shevek ve Takver, Mülksüzler’i okuyan çoğu kişi için unutulmayacak karakterlerdir.

“Gerçek yolculuk geri dönüştür.”, anlatılan bir yolculuk hikâyesidir. Anarresli fizikçi Shevek, zaman kuramı üzerine yaptığı çalışmalardan ötürü ve iki dünya arasında iletişim kurmak amacıyla Urras gezegenindeki A-İo ülkesinde bir üniversiteye gider. Çokça belirtildiği gibi yazar gezegen isimlerinde kelime ve ses oyunları yapmıştır. Arche Yunanca “baş” anlamındadır, ana öntakısı ise “-siz,-sız” anlamında kullanılır. “Anarşi”, başsızlık anlamına gelir. Anarres ismi buradan türetilmiştir. Urras gezegeninin ismi ise ABD ve SSCB’nin harflerinden (USA ve USSR) türetilmiştir. Kapitalist ve devletçi bir gezegendir; fakat tıpkı bizim dünyamızın on altı yıl önceki hali gibi sosyalist bir devlet de vardır. The Dispossessed adı ise Dosteyevski’nin İngilizceye Possesed, Türkçeye de Ecinniler olarak çevrilen kitabıyla ilgili. Bu kitapta Dostoyevski anarşist bir grubun maceralarını anlatır ve onlardan “ruhuna şeytan girmişler” olarak bahseder. Possesed’in İngilizcedeki bir diğer anlamı da budur. Ursula K. Le Guin’in İngilizcedeki dis öntakısını koyarak oluşturduğu The Dispossessed adı biraz da Dostoyevski’ye cevap niteliğinde. Anarşistlerin öyle “ruhuna şeytan girmiş” kişiler, anarşinin de herkesin algıladığı gibi vurdulu kırdılı olmadığını gösterir. Bir de tabii hiçbir şeye sahip olmayan insanlar için “The Dispossessed” adından başka ne uygun olabilir ki? Kitap da, anarşist bir gezegenden kapitalist bir gezegene olan yolculuğu, Shevek’in değişimini ve belki de yeniden doğuşunu anlatır bize. Anarres ve Urras ikili bir sistem oluşturur. Bülent Somay’ın anlatımıyla: “Her biri ötekisinin ‘ay’ı. Hangisinin ay, hangisinin dünya olduğu, ne taraftan baktığınıza bağlı. Dünyalardan biri verimli, diğeri çorak; biri özgür, diğeri sınıflı ve sömürülü; biri ‘anarşist’, diğeri ‘arşist’ (devletçi, yönetimci, hiyerarşik).” Urras aslında bize çok tanıdık bir gezegen. O yüzden Urras’tan bahsetme ihtiyacını çok duymuyorum. Asıl ilgi çekici olan Anarres elbette…

Yaklaşık 150 yıl önce Urras’ta, Laia Odo adında bir kadın hükümete isyan eder ve onunla birlikte anarşist insanlar da Anarres gezegenine göç ederler. Anarres gezegeninde kendilerine yeni bir hayat kurarlar. İki gezegen arasında da yaşanan göçten sonra bir iletişim kopukluğu oluşmuştur. İki gezegende de büyük bir merak vardır aslında. Anarres’teki insanlar Urras’ı Odo’nun yazılarından öğrenir. Ama iki gezegenin insanları da birbirlerini söylentilerle ve yanlı bir bakış açısıyla tanır. Shevek ise Urras’ı gerçekten tanımak ister ve bunun için de davet edildiği üniversiteye, Anarres’teki insanlar bu yolculuğa nasıl bakarsa baksın, ’’Siz bizim tarihimizsiniz. Belki biz sizin geleceğiniziz. Öğrenmek istiyorum, görmezlikten gelmek değil’’ der ve büyük bir heyecanla gider. Yıllardır süren iletişim kopukluğu artık son bulacaktır.

Kitapta anlatılan zaman göçten sonradır ve insanlar Odo’nun öğretileriyle büyür. Anarres gezegeninde devlet, para, mülkiyet gibi kavramlar yoktur. Önemli olan paylaşım ve dayanışmadır. İnsanlar ne sahiplerdir ne de sahip olunandır. Üstünlük-aşağılık kavramları yoktur. Herkes eşittir. Kurak, verimsiz bir gezegendir. Hatta yılın bazı dönemlerinde kıtlık yaşanır. Urras gibi -ya da eklemek gerekirse bizim dünyamız gibi- çeşit çeşit bitki, hayvan, verimli kaynaklar yoktur. Bu yüzden de Anarres’te insanlar toplumun iyiliği ve özgürlüğü için hep çalışmak zorundadır. Eşitsizlik oluşmaması için, eldeki kaynağı eşit ve doğru şekilde kullanmak zorunda olduklarından bir bakıma herkes azı paylaşır. Mülkiyet sistemine dayalı bir devlet ve toplum yapısı yoktur. Bürokrasiden kaçınıldığı için Üretim ve Dağıtım Eşgüdümü (ÜDE) işbölümünü ve işlerin yürütülmesini sağlar. “Kişileri yönetmezler, üretimi yönetirler.”[28] Pravca’ da (Anarres’te konuşulan dil) “iş” ve “oyun” için aynı kelime kullanılır. Her kişi istediği işi yapabilir, belli bir konu üstünde uzmanlaşabilir ya da çalışmamayı tercih edebilir. Çalışmamayı tercih eden entelektüel, müzisyen ve tiyatroculara “nuchnib” denilir. “Anarreslilerin çoğu günde beş ila yedi saat çalışıyorlar, her dekadda (Anarres’te yaklaşık bir aya denk gelen zaman birimi) iki ila dört gün dinleniyorlardı. Düzenliliğin, dakikliğin, hangi günlerin boş olacağının ayrıntıları gibi şeyler kişinin kendisiyle ekibi, takımı, sendikası veya eşgüdüm federatifiyle arasında, işbirliği ve verimlilik hangi düzeyde en iyi yürütülebiliyorsa o düzeyde hallediliyordu.”

Anarres’te insanları denetleyen bir kurum yoktur. ”Anarres’te başka hiçbir ödül, başka hiçbir yasa yoktur. İnsanın kendi zevki ve dostlarının saygısı. Hepsi budur.’’(s.132) Önemli olan kamuoyu görüşüdür. İnsanların davranışlarına, söylediklerine, düşündüklerine bakışı kişi üstünde bir bakıma denetleyici rol oynar. “…bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız yasalar koyun…’’ Önemli olan toplumsal vicdan önündeki duruşunuzdur. Urras’ta ise devlet bireyin düşüncelerini bile kısıtlar, özgür bırakmaz. Bunun en iyi örneği de basındaki sansürden görülebilir. Basın halka hep iyi haberleri sunarken, Urras gezegeninde kendini anarşist ve Odocu olarak tanımlayan, ”alt sınıf”tan bir grup insanın isyanını görmezden gelir. Çünkü bu insanlar kapitalist sistem ve devlet için tehlike arz etmektedirler.

Urras’ta kadınlara belli roller ve özellikler verilmiştir. Toplum tarafından kendine biçilen rolün dışına çıkan kadın, “kadın” gibi görülmez. Hatta Urraslı bilim adamı, Shevek’e Anarres’teki bilimle uğraşan kadınlara olan şaşkınlığını anlatırken şöyle der: “Matematiği beceremiyorlar, kafaları soyut düşünceye çalışmıyor, uyamıyorlar. Nasıl olduğunu biliyorsunuz, kadınların düşünmek dedikleri şey rahimle yapılır! Tabii, her zaman birkaç aykırı örnek görülebilir, vajinaları körelmiş, suratsız, zeki kadınlar.’’[29] Shevek çok daha farklı bir toplumda yetiştiği için elbette garipser bu bakış açısını. Urras’ta kadınların cinselliklerini ön plana çıkaran “işlevsel olmayan” giysiler giymelerine, erkekler tarafından denetlenmelerine, ’’açık bir toplumsal cinsiyet ayrışmasıyla” karşılaşmalarına tepki göstermemelerine şaşırır. Bu merakını gidermek için de Urras’ta tanıştığı bir kadın olan Vea’ya ’’Toplumunuzdaki her şey erkekler tarafından yapılıyor sanki. Endüstri, sanat, yönetim, hükümet, kararlar. Bütün yaşamınız boyunca da babanızın ve kocanızın adını taşıyorsunuz. Erkekler okula gidiyorlar, siz gitmiyorsunuz; hepsi öğretmen, yargıç, polis, hükümet üyesi oluyorlar, değil mi? Neden her şeyi denetlemelerine izin veriyorsunuz? Neden istediğinizi yapmıyorsunuz?’’[30] diye sorar. Bu soru kafasını hep kurcalamaktadır, çünkü Anarres’te bir kadın ve erkek arasında fark yoktur. Shevek bir toplumun yarısını oluşturan insanları aşağı düzeyde görmeye anlam veremez ve kadınların işleriyle erkeklerin işlerini ayırmayı “iş bölümü için fazla mekanik bir temel” olarak görür. Onun toplumunda insanlar işlerini yeteneğine, ilgisine ve gücüne göre seçer. İnsanların isimleri cinsiyetlerine göre değil, bilgisayarlar tarafından belirlenir ve kişi yaşadığı sürece aynı isim başka bir kişiye verilmez. Dilde ataerkil söylemler görülmez. Ataerkilliğin en büyük kanıtı babadan çocuğa geçen soyadı burada yoktur. Karı-koca kelimesi yerine “eş” kelimesi kullanılır. Evlilik ve aile kurumu yoktur. Cinsellik özgür bir eylemdir ve eşcinsel insanlar toplumda Urras’taki gibi ayrımcılıkla karşılaşmazlar. “Anarres’te cinsellik pis bir şey olmayınca, günaha girmek diye bir şey olmayınca küfretmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir.”[31]

Shevek, Urras gezegeninde davet edildiği üniversitede derslerine giren öğrencilerin sınav yapmamasına karşı neden tepkili olduğunu anlayamaz. Öğrenciler kimin daha çok çalıştığının ve iyi öğrendiğinin sınavsız anlaşılamayacağını düşünür. Öğrencilerde öğrenmek için merak değil yarışmak ve aynı sınıfta yanında oturduğu arkadaşından üstün olduğunu kanıtlama düşüncesinin olduğunu fark eder. Shevek, Urras’taki gerçekleri yavaş yavaş kavramaya başlar. Yalnızca akademik dünyada, zengin olan elit sınıf çevresinde olmaktan sıkılır ve dış dünyayı görmek ister. Sokaklarda adaletsizliği, eşitsizliği, fakir insanları, alt sınıfı görür, hükümete karşı anarşist eylemcilerle tanışır ve eylemlerine katılır. Elbette bu eylemler hükümet tarafından bastırılır. Shevek, Urras gezegeninin verimli kaynaklarına, engin denizlerine, yeşilliğine, gökyüzüne hayran kalır; fakat bunca güzelliğin nasıl tahrip edildiğini; insanların hükümet tarafından denetlenip kapana kısılmış gibi yaşamalarını; bu kadar çok kaynak varken hâlâ insanların aynı dünyayı paylaştıkları insanları bencilce aşağı görmelerini ve onları adaletsizce sömürmelerini anlayamaz.

Ursula K. Le Guin, Anarres’i yaratarak bize “ideal dünya”sını mı göstermiştir? Anarres her ütopyada olduğu gibi “mutlu, bolluk içinde bir dünya” mıdır? Anarres’te de Urras’ta da iyi ve kötü yan yanadır. Anarres’te insanlar kötü iklim şartları, verimsiz arazi ve kıtlıktan dolayı temel ihtiyaçlarını kolayca karşılayamaz, hayat Urras’takine göre çok daha zordur ama insanlar eşittir ve özgürdür. Kitabın başlarında, neredeyse okuyan herkes Anarres’te kendi ütopyasını bulur; ama Ursula K. Le Guin anarşizmin de aslında gitgide bozulduğunu, sistemsizliğin bir sistem olmaya başladığını, kamuoyu görüşünün insanlar üstünde baskıcı bir tutum sergilediğini, Odo’nun öğretilerinin bir yasa gibi okullarda çocuklara ezberletildiğini gösterir. Oysa anarşi için önemli olan devamlı değişim ve yenilenmedir. Odo’nun öğretilerinde de bahsedildiği gibi her kuşak içinde bulunduğu gezegeni, anarşizmi, atalarının neden Urras kadar zengin bir gezegeni terk edip burada yepyeni bir hayat kurmak istediklerini sorgulamalı ve yorumlamalıdır. Bir otoritenin ortaya çıkmaması için hep uyanık olmak gereklidir. Anarres’teki insanların ellerinde özgürlüklerinden başka bir şey yoktur. Fakat farklı bir açıdan bakınca da distopik olduğunu fark ettiğimiz bir gezegen yaratarak Le Guin, Anarres’i sorgulamamızı sağlamıştır. Aslında Anarres gezegeni değil, “Mülksüzler” bir ütopyadır. Bülent Somay’ın da belirttiği gibi “Le Guin bize mükemmel bir dünya tasvir etmiyor, tersine, tüm eksiklikleriyle bir yeni dünyayı ve tüm sevilebilir yanlarıyla bir eski dünyayı karşı karşıya ve yan yana koyuyor, karşımıza koyuyor. Bir tercih yapmamız için değil, ikisine birden bakarak kendimize bir umut ufku oluşturmamız, yeni dünyaya eski dünya üzerinden, geri dönerek varmamız için.’’

Ursula K. Le Guin, Mülksüzler ile ne anlatmak istediğini, ‘’yeni dünya’ya eski dünya‘’ üzerinden dönebileceğimiz umudunu; bence en güzel Shevek’in meraklı Urraslılara, Anarres’i anlatırkenki sözlerinde belirtmiştir:

‘’Harika değil. Çirkin bir dünya. Bu dünyaya benzemiyor. Anarres sadece tozdan ve kuru tepelerden oluşuyor. Her şey az, her şey kupkuru. İnsanlar da güzel değil. Hepsinin koca elleri ve ayakları var, benimkiler ve buradaki garsonunkiler gibi. Ama koca göbekleri yok. Çok kirlenirler, birlikte yıkanırlar, burada kimse bunu yapmaz. Kentler çok küçük ve sönüktür, sıkıcıdır. Hiç saray yoktur. Yaşam sıkıcıdır, çok çalışılır. Her zaman istediğinizi alamazsınız, hatta bazen gereksindiğimizi bile, çünkü yeterince yoktur. Siz Urraslıların her şeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen, okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih. Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres’te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olamadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu duvar, duvar!’’[32]

——————————————————————————–

[1]Ursula K. Le Guin, The Language of The Night :Essays on Fantasy and Science Fiction, yay. haz. Susan Wood, (New York: G. P. Putnam’s Sons, 1976) s. 206.
[2]Ursula K. Le Guin, Books: The World of Science Fiction, (Academic Research Library: November 1990) s. 52.
[3]Maral Erol, İktidar, Teknoloji ve Maskulinite, Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul: 2003) s. 5.
[4]Pamela Elizabeth Bedore, Open Universes: Contemporary Feminist Science Fiction and Gender Theory, (SimonFraser University Master Thesis, 1999) s. 18, 23, 27.
[5]Julie Phillips, Feminist Sci-Fi: A Brave New World, (Academic Research Library,November 1994), s. 72.
[6]Yasemin Temizarabacı Yıldırmaz, Kadınların Ütopyaları, Ütopyanın Kadınları, “Feminist Ütopyalar” (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2005) s. 87–88.
[7]Pamela Elizabeth Bedore, Open Universes: Contemporary Feminist Science Fiction and Gender Theory (SimonFraser University Master Thesis, 1999) s. 25.
[8] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi (İstanbul: Afa Yayıncılık, 1986).
[9]Carl Gustav Jung’un arketiplerinden anima, her erkeğin içinde olan feminen karakterken animus da her kadının içinde bulunan maskulen karakterdir. Persona; yani topluma karşı takınılan yüz ya da bilinçdışı olan, anima ve animusun birleşiminden oluşur.
[10]Susan Wood, Ursula K. Le Guin, “Discovering Worlds: The Fiction of Ursula K. Le Guin”, yay. haz. Harold Bloom, (New York: Chelsea House Publishers, 1986) s. 185.
[11]Barbara J. Bucknall, Ursula K. Le Guin, A Look at Le Guin, (New York: Ungar, 1981) s. 8.
[12]Ursula K. Le Guin, Dancing at The Edge of The World: Thoughts on Words, Women, Places, “World Making”, (New York: Grove Press, 1989) s. 46.
[13]Ursula K. Le Guin, Dancing at The Edge of The World: Thoughts on Words, Women, Places, “Science Fiction and The Future”, (New York: Grove Press, 1989) s. 142–143.
[14]Ursula K. Le Guin, Dancing at The Edge of The World: Thoughts on Words, Women, Places, “Science Fiction and The Future”, (New York: Grove Press, 1989) s. 142.
[15] Bir kadının büyüme hikayeleri
[16]Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 16.
[17]Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 12.
[18]Ursula K. Le Guin, Karanlığın Sol Eli (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001) s. 25.
[19]Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 14.
[20]Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 14.
[21]Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 13.
8Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 14.
[23]Ursula K. Le Guin, Karanlığın Sol Eli (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001), s. 89–90.
[24]Ursula K. Le Guin, Karanlığın Sol Eli (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001), s. 143.
[25]Ursula K. Le Guin, Karanlığın Sol Eli (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001), s. 41.
[26]Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 5.
[27]Ursula K. Le Guin, Karanlığın Sol Eli (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001), s. 93.
[28]Ursula K. Le Guin, Mülksüzler, (İstanbul: Metis Yayınları, Eylül 2005) s. 71.
[29]A.g.e, Ursula K. Le Guin, s. 72.
[30]A.g.e, Ursula K. Le Guin, s. 185.
[31]A.g.e, Ursula K. Le Guin, s. 232.
[32]A.g.e, Ursula K. Le Guin, s. 206–207.
Kendi Mezarını Yıkan Kadının Öyküsü: Atuan Mezarları / Öykü Tümer

Karanlığın Sol Eli: Androjen Bir Dünyada Yaşamak / Birgül Serçe, Aslı Ekşi

Mülksüzler: İkircikli Bir Ütopya / Damla Özakay

October 13, 2009 Posted by | ekotopya heterotopya utopyalar, kadın ve doğa / ekofeminizm | Leave a comment

Yapı, eylem ve etkileri açısından Greenpeace ve Earth First!

n1167656498_30027798_1477

Dieter RUCHT / Çev: Ossi

Aşağıdaki makale Amargi’de iki bölüm halinde yayınlanacaktır.(2) Politika/ahlak üzerine süren tartışmamızda bu yazı kurumsallaşma ve eylem biçimleri boyutunda ilginç bir katkı. Özelde ise ülkemizde pek sevilen Greenpeace’e dair bu denli ayrıntılı bilgi ve Eart First!’ü, anarşist bir bakış açısına sahip olmayan bir yazarın gözüyle okumak, zihin açıcı olacaktır. (ç.n.)

Politik karar mekanizmalarına yasal yoldan etkime araçları sunan demokrasilerde de, planlı hukuk ihlalleri bazı eylem gruplarının repertuarlarında önemli yer tutar. Planlı hukuk ihlalinden burada kastedilen; yasallığın ötesinde veya en azından sınır bölgesinde yer alan ama boyutlarıyla, simgesel veya argümantatif mesajlarıyla meşruiyet iddiasında olan eylem biçimleri. Bu kasıtla hareket eden eylemciler bu yüzden kör bir aksiyonizmden ve çiğ şiddetten kaçınırlar. Sivil itaatsizlik, planlı hukuk ihlalinin belli ön koşullar sağlandığında işleyen özel bir biçimidir.(3) O, yasaların üstünde duran meşruiyetiyle bir “kalite damgası”na gereksinim duyar. Eylem biçimi bu damgayı kendisi taşımaz, ancak motiflerin ve öznel koşulların somut durumlarda olumlanmasıyla edinir.(4) Sivil itaatsizlik olarak adlandırılmaya çalışılan her şey bu etiketi taşımayı hak etmez. Ve sivil itaatsizliğin ön koşullarını olgusal olarak yerine getiren her durumda da bu etiket aranmaz. Şiddet aşamasına erişmeyen, planlı hukuk ihlali yoluyla gerçekleştirilen protesto politikasının eski bir geleneği vardır. 19. yüzyıl makina kırıcılarının eylemlerini veya Victoria Dönemi süfrajetlerini anımsamak yeterli. Son on yıllarda sosyal hareketlerin yükselmesi ve istikrar kazanması birçok ülkede planlı hukuk ihlallerinin yeni bir dalgasına yol açtı. Öyle ki bu ihlaller politik çatışkı kültürünün bir parçası haline gelmiş durumda. Bir yandan da bu eylem biçimleri, kamuoyu algısında sıradanlaşıyor ve başlangıçtaki çekiciliğini, vuruculuğunu yitiriyor.

Yeni dönem sosyal hareketlerin geneli ve özelde ekoloji hareketi içinde planlı hukuk ihlallerini temelden reddeden gruplar var. Bunların yanısıra bu çeşit eylemlere sadece ender durumlarda başvuran gruplar da sözkonusu. En sonu ise planlı hukuk ihlallerini veya sivil itaatsizliği, günlük rutin içinde uygulamasa da, varoluşunun doğal gereği olarak kabul eden gruplar var.

Protestocu grupların yapılanmaları büyük farklılıklar gösteriyor. Analitik olarak bakarsak iki uçtan sözedebiliriz. Biri “şirket modeli”, diğeri “taban modeli”.(5) Planlı hukuk ihlallerini yapılarının belirleyici bir özelliği sayan gruplar içinde taban modelini temsilen Almanya’da “Şiddetten Arınmış Eylem Grupları Federasyonu”nu (FöGA)(6) ve “Robin Wood”u(7), ABD’de de doğa korumacı şebeke “Earth First!”ü sayabiliriz. Şirket modelini temsilen ise artık dünya çapında örgütlü bulunan “Greenpeace” iyi bir örnektir.

(1) Bu makale Temel Haklar ve Demokrasi Komitesi’nin ZIVILER UNGEHORSAM (Sivil İtaatsizlik) adlı kitabından alınmıştır.
(2) Bkz. Amargi, sayı 12, Mayıs 1994, syf. 10 ve sayı 13, Temmuz-Ağustos 1994, syf. 11. Elinizdeki metnin dilini altı yıl aradan sonra yeniden gözden geçirdim ve çeviriyi bir kez daha dolaşıma soktum. Makaledeki bilgiler artık çok aktüel olmasalar da, makalenin bir bütün olarak hala ilginç ve yayınlanmaya/tartışılmaya değer olduğunu düşünüyorum. (ç.n.)
(3) Bkz.: Temel kriterler için Rawls (1971); sivil itaatsizliğin kamuoyu ve hukuki bağlamdaki kullanımındaki sorunsallara dair Frankenberg (1984); bu eylem biçiminin protest politikasının bir aracı olma bağlamındaki olanakları ve sınırları için Rucht (1984).
(4) Burada savunulan davanın taşıdığı ağırlık, sunulan argümanların ve eylemlerin inandırıcılığı, diğer savaşım araçlarının tüketilmiş olması ve eylemin doğuracağı sonuçların eylemcilerce üstlenilmesi gibi kriterler belirleyici rol oynuyor.
(5) “Graswurzelmodell”, sözlük çevirisi “otkökü modeli”, ç.n.
(6) 1969’da Almanya’da oluşan “Şiddetten Arınmış Eylem Grupları” nicelik bakımından marjinal bir konumdalar (genelde sayıları birkaç düzinedir ama barış hareketinin zirvede olduğu 80’lerin ortasında bini aştığı da oluyordu). Buna rağmen sivil itaatsizliğin yaygınlaşmasında katkıları çok büyük. Bu grupların arasında önceleri enformatik bir bağ varken, 1980’de gevşek bir federasyon oluşturdular. Bu gruplar 1973’ten bu yana düzenli bir yayın organına sahip: “Graswurzelrevolution” (“Otkökü devrimi” ya da “taban devrimi”, ç.n.)
(7) Hood değil, Wood, ç.n.

Devami icin:
http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=6&ArsivAnaID=1374&SayfaNo=1

October 13, 2009 Posted by | eko-savunma, ekoloji, isyan | Leave a comment

Ekomünard manifesto


” … insanlar Toprak Ana’yı bozma hakkına sahip değildir, Avrupalı beyninin alabileceğinin çok daha ötesinde olan güçler vardır, insanlar bütün ilişkileri ile uyumlu yaşamak zorundadırlar, ya da [aksi takdirde] ilişkileri nihayetinde uyumsuzluğu ortadan kaldıracaktır. İnsanların yanlı [bir şekilde] insanlara önem vermesi –bütünilgili şeylerin doğasının ötesinde olduklarına düşünen Avrupalı ihmalkârlığının davranış tarzı– sadece toptan bir uyumsuzluğa yol açar; ve ihmalkâr insanoğlunun [sayısını] azaltacak bir yeniden düzenleme, anlayışlarının ve kontrollerinin çok daha ötesindeki bir gerçekliğin tadını onlara verecek, ve uyumu tekrar meydana getirecektir.”
Russell Means, Lakota Konuşmacısı, Black Hills, Güney Dakota, Temmuz 1980.

Toplumumuzun elit kesimleri, politikacılar ve kapitalistler, sizden alimünyum kutuları ve kağıtları tekrar kullanmanızı istiyorlar. Tabii ki bunu yapmalısınız. Ama siz bir kalay levhası (ing. tinfoil) ya da bir bira kutusu için suçlulukla etrafta dolaşırken, kendileri sizin üstünüze koydukları yasaları umarsızca çiğnemeye devam ediyorlar. Çokuluslu şirketler, sizi temsil etmek için seçtiğinize inanmaya yönlendirildiğiniz politikacılar tarafından sağlanan, ve kısa-vadede kendilerine kâr sağlayan şeylerden başka hiç bir şeyle ilgilenmeden, dünya’nın kaynaklarını sömürmekteler. Demek ki, onlar [sizi temsil] etmiyorlar.

Avrupa Birliği’nin halkları giderek daha fazla [bir şekilde] Birliğe güvenmemeye başladılar. Bu nedenle bürokratlar cevap olarak, Birliğin güç tabanını oluşturan yalanlara inandırmak için, büyük miktarlardaki halkın parasını ve kaynaklarını kampanyalara harcamaktadırlar. Ve bu bürokratlar güçlerinden o kadar eminlerki, bu yaptıklarını itiraf etmekten hiç çekinmiyorlar. Kahrolsun, muhtamelen bu düşünce silsilesinde bir hata olabileceğini bile algılayamıyorlar: “Bu toplumun alyapısını idare etmek üzere halk tarafından görevlendirildik. Hizmet etmeye başladığımız [halkın] arzuları eğer amaçlarımızla uyumlu olmazsa, cevabımız gündemimizi değiştirmek değil, halkın arzularını değiştirmek olacaktır.” Modern, temsili demokrasi mitosları günümüz toplumuna derinlemesine işlenmiştir.

Bugün karşılaştığımız sorunlar oldukça büyük, ve hergün daha da kötüye gitmekte. Sıradan bir erkeğin/kadının birkaç lambadan tasarruf yapması ya da [tükettiği/kullandığı] kağıdını yeniden üretime [göndermesi] yeterli değildir. Sadece kendi yaşam biçimimizi değil, tüm toplumunkini değiştirmeliyiz. Siz belki çevreye duyarlı olarak yaşayabilirsiniz, ama siyasi/ekonomik yapılar ve gücün, refahın ve kaynakların eşitsiz dağılımı dokunulmadan kaldıkça, elit kesimler bunu yapmayacaklardır. Siz ve ben onları zorlamadıkça, bunu yapmayacaklardır.

Ekomünardlar, günümüz toplumunun açgözlülüğü ile mücadele etmek, ve Özgürlük, Ekoloji & İnsanlık temelli bir yenisini kurmak için, liberter ve anarşist gelenekleri Derin Ekoloji paradigması ile birleştirirler.

Ekomünardlar bir organizasyon oluşturmazlar. Ağ sistemi, evet. Hareket, belki. Ama bireysel teşebbüs, ve aynı zamanda sorumluluk her zaman Ekomünard ideolojisinin temelini oluşturacaktır. Bugünki toplumun hatalarını tekrar etmeyi reddediyoruz. Peter Kropotkin, “gücün olduğu yerde, özgürlük yoktur” demişti. Temsilciler tarafından yönetilmeyi reddediyoruz. Kendi inançlarımızla hareket edeceğiz, ve elit kesimler bize karşı baskı araçlarını kullandıklarında ise zırlamayacağız. Amacımız onların güç-kaynaklarını yoketmektir. Demokrasiyi sıradan insanların kontrolüne geri vermek; ve karşılıklı yardımlaşma, eşitlik ve saygı temelli toplumun inşasına katılmak amacımızdır. Toplum bireylerden oluşur, kurumlardan değil. Sonrakinin, ilkinin gücünü elinden almasına olanak tanıdıkça, sorumluluk hissi dağılacak ve azalacaktır.

Dünya üstünde ve tarih boyunca, pekçok değişik kültür ve toplum, değişik paradigma kümelerine [sahip olarak] varoldular ve varolmaktadırlar. ABD ve Avrupa önderliğindeki günümüz Batı toplumu, bugünün elit kesimlerinin sizi inandırmak istediklerinin karşı konulamaz “doğal yasalar”ın değil, geçmişteki tercihlerin sonucudur. Seçme hakkına sahipsinizdir, ama önce onu sizden çalanlardan geri alırsanız.

Fransız Devrimi, asıl olarak orta sınıflar ve tüccarlar için Özgürlük, Eşitlik & Kardeşlik talep eden bir burjuva devrimiydi. Refah içindeki elit kesimler İnsanlığın sadece bir parçasıdırlar. Günümüz kuşakları, ataları ve ardılları arasında hareket eden, uzun bir çizgide [çizgi üzerindeki] bir [noktadırlar]. İnsanoğlu ise hayvan türlerinden sadece bir tanesidir. Dünya bize ait değildir. Onu tüm yaşayan canlılarla paylaşıyoruz.

Ekomünardlar, Dünya adına, [Dünya’da yaşayan] türler ve gelecek kuşaklar adına, Özgürlük, Ekoloji & İnsanlık için mücadele etmektedir.

Siz de sorunun bir parçasınız. Çözüme katılmak istiyor musunuz?

Derin Ekoloji

“Derin Ekoloji, ekolojik krizin sebebini, liberal kapitalizm ve Marksizmi de içeren, öndegelen modernlik ideolojilerinin merkezinde olan insan-merkezli (ing. anthropocentric) insanlığın sonucu olarak açıklamaktadır. Modern toplumlar doğayı kontrol ederek insanoğlunu maddi yoksunluktan kurtarmayı umarak, insanların da doğanın bir parçası olduğu gerçeğini gözardı ederler. Bu nedenle, doğayı kontrol etme girişimleri, aynı zamanda özgürlüğünü kısıtlayacak ve “kendini-gerçekleştirmesi”ni engelleyecek şekilde, insan davranışlarının da kontrol altına alınması girişimlerine yol açar. Genel olarak, derin ekolojistler tüm canlılar için kendini-gerçekleştirme kuralı ile yönlendirilen, insan-merkezli insanlıktan eko-merkezliğe doğru gitmeyi talep ederler.

Toplumsal ekoloji ekolojik krizi, genelleşmiş insan-merkezciliğin bir sonucu olarak değil de; en aşırı şekilde kapitalizmde var olmakla beraber, devlet sosyalizminde de varolan otoriter toplumsal yapıların bir sonucu olarak görür. Doğanın ahlaksızca tahribatı, elit kesimlerin doğal kaynakları prestij, kâr ve kontrol için yağma ederken diğer insanlar üzerinde tahakküm kurduğu hiyerarşik sistemlerde, tahrip edilmiş toplumsal ilişkileri yansıtmaktadır. Toplumsal ekolojistler, insanlar doğaca şekillendirilmiş olarak kendinden-bilinçliyken; insan yaşamının dayandığı doğal dünyanın zenginliği ile ayrılmaz şekilde ilişkili olan insanoğlunun zenginliğini dikkate alan, küçük-ölçekli, eşitlikçi, anarşist toplumları talep ederler.

Nihayet, ekofeministler ise ekolojik krizi “tahakküm mantığı”nı takip eden babaerkilliğin bir sonucu olarak açıklarlar. Bu mantığa göre, herhangi bir şeye üstün olarak nitelenen, üstün olanın belirleyeceği şekilde “düşük” olanı kullanma hakkına sahiptir. Babaerkillik adı altında, erkeklik, mantıksallık, ruh, ve kültür üstün olarak kabul edilirken; dişillik, duygu, vücut, ve doğa düşük olarak nitelendirilmişlerdir. Görünürdeki “üstün” cinsin üyeleri, [yani] erkekler, geleneksel olarak sadece kadınları köleleştirmemekte, aynı zamanda doğayı da kötüye kullanmaktadır. Tahakkümün mantığı aynı zamanda “diğerlerini” erkeksi, babaerkil nesnelere uyum sağlamaya da zorlar. Böylece, vahşi doğa, aynen “dikbaşlı” bir kadın gibi ehlileştirilmeli, hizaya getirilmeli ve erkeksi arzulara başeğer kılınmalıdır. Ekofeministlere göre, sadece babaerkilliğin parçalanması ile insan ilişkileri ve doğa, tahakküm mantığının kara sonuçlarından kurtularak özgürleşebilir.

Birkaç içsel anlaşmazlığın varlığına rağmen, tüm radikal ekolojistler, endüstriyel kirlenmeyi azaltmayı ve doğal kaynakların daha akıllıca kullanılmasını amaçlayan, ancak modernite’nin araçsal (ing. instrumentalist) doğa bakışı hakkında hiçbir temel değişikliği talep etmeyen “reformist çevrecilerden” kendilerini ayrı tutmaya özen gösterirler. Bunun aksine radikal ekolojistler, bu ve buna ilişkin bakış açılarında, ve yine bunlarla ilgili olan otoriter politik ve sosyo-ekonomik düzenlemelerde kapsamlı değişiklikler olmadıkça, modernitenin doğa üzerinde teknolojik kontrol kurma aracılığı yolu ile refah ve güvenlik kazanma girişiminin, tüm insanoğlunu ve doğal hayatın büyük bir kısmını yokedebilecek bir ekolojik felaket yaratabileceği konusunda ısrarlıdırlar. Radikal ekolojistlerin yirmi yıl öncenin güncel toplumu tarafından reddedilen bazı iddiaları; ekolojik sorunların, bunu yaratan davranışların ve uygulamaların basitçe bir tamirat ile çözülemeyeceğini kabul eden günümüz bir takım ekonomistleri, bilim adamları ve politikacıları tarafından daha dikkatli incelenmektedir.” [s. 1-3].

Kaynak: DÜNYA’NIN GELECEĞİNE İTİRAZ ETMEK: Radikal Ekoloji ve Postmodernite
Michael E. Zimmerman, 1994,
Kaliforniya Üniversitesi Yayınevi, ISBN 0-520-08477-2

“Piyasa ekonomisi karmaşık organik çevreyi, gerçekte sayısız binyıllar boyunca insanlığı desteklemiş olan biosferi01 görmezlikten gelen, basitleştirilmiş organik olmayan bir çevre ile ikame ediyor [değiştiriyor]. Tüm canlı varlıkların dayandığı karmaşık ekolojik ilişkileri daha ilkel olan ile değiştirirken, kapitalizm biosferi sadece basit yaşam formlarını destekleyebilecek bir aşamaya geriletiyor. … Dünya, insanlığı desteklemekten yoksun olacaktır.”

[Bookchin 1980: 230-1]

Önce Dünya!

Vahşi alanlarımızın ciddi ölçüde kurban edildiğine inanıyormusunuz? Vahşi hayatı korumaktansa kendi imajları konusunda kaygılanan tatlı su çevrecilerinden sıkıldınız mı? Uluslararası bir organizasyona üye olmak sizin için yeterli değil mi? Taviz vermenin kokusundan nefret mi ediyordunuz?

Eğer bu sorulardan herhangi birisine evet diyorsanız, o zaman sizin için Önce Dünya!. Önce Dünya! taviz vermeye inanmaz. Biz Dünya’nın önce geldiğine inananların katı çizgisini öneriyoruz. Zaman zaman duygusal, tutkulu, kızgınız; ve gerisinde ise [geri kalan zamanlarda ise] çoşkuluyuz, ama hiçbir zaman neşemizi kaybetmeyiz.

Önce Dünya! etkilidir. Bizim öncü çizgimiz, yani vahşi hayatı korumakta doğrudan eyleme başvurmak sonuç vermektedir. Diğer çevresel grupların vazgeçtiği durumlarda başarılı olduk, ve doğal dünyayı tehdit eden krizler konusunda kamuoyunun ilgisini çektik.

Önce Dünya! diğer çevresel gruplardan farklıdır. Tabandan örgütlenme ve yasal yolları kullanmaktan, sivil itaatsizliğe ve işi bozmaya [sanırım şiddet kullanarak anlamında -ing. monkeywrench] kadar değişiklik gösteren, alet çantamızdaki tüm aletlerin kullanılmasına inanırız.

Önce Dünya! hakkında aklınızda tutmanız gereken ve Önce Dünya!’da aktif ve etkili olmak için bazı öneriler. Her şeyden önce, Önce Dünya! bir organizasyon değil, harekettir. Önce Dünya!’nın hiçbir üyesi yoktur, sadece Önce Dünya!cılar vardır. Biomerkezci, ya da Derin Ekolojist bir inançtır, ve inançlarımızı eyleme dönüştürme pratiğidir.

Önce Dünya! içinde, hayvan hakları [savunucusu] vejeteryanlardan vahşi hayatta av rehberlerine, iş bozuculardan Gandhi’nin sadık takipçilerine, gürültücü orman adamlarından (ing. backwoods buckaroos) düşünceli filozoflara, insan karşıtlarından hümanistlere kadar uzanan geniş bir farklılık olsa da, bir şey üzerinde bir anlaşma vardır; eyleme geçme gereği!

NOT: Bu bir taslaktır, gözden geçirilmektedir…

ÇEVİRİ: Anarşist Bakış

01Dünyanın kara, deniz ve tatlı sularında hayat belirtilerinin olduğu kısımlar.

Kaynak: “The Ecommunard Manifesto”

http://www.internationala.org/aeforum/index.php?tid=124&printtopic

October 13, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, ekoloji | Leave a comment

Endüstriyel Toplumu Yıkmak – Critter


Bildiğimiz gibi toplumu reddettiği için sorun yaşayan çok kişi var. Bu tür kişiler her gün daha da artıyor. Bazılarına göre bu gidişat iyi olabilir, bense
bunu büyüyen çevresel krize karşı bir çözüm olarak göremiyorum. Uygar toplumdan izole edilen bu tür kişiler, uygarlık denilen bu ölüm
yarışına karşı duran kişilerdir. Bizi öldüren makineleri parçalamaktan başka bir suçları yoktur. Anladığım kadarıyla, tüketici toplumdan kaçan
Ve bununla savaşmayan kişiler, korkaktır. Onunla savaşmaktan kastettiğim tüketimi önlemek değildir; kastettiğim yaşama ve canlılara zarar veren
ve yok eden kahrolası şirketleri yıkmaktır. Gerçekten de alternatif yaşama şekillerini öğrenmek zorundayız. Ancak doğayla bir arada yaşamayı
öğrenmek eşitliğin sadece yarısıdır; çünkü doğayla yaşamayı ne kadar iyi Öğrensek de, her şey öldüğünde siz de ölürsünüz. Bu nedenle şirketlere
saldırmalıyız; acımadan, çünkü onlar da ekosistemimize tam olarak bunu yapıyorlar.

Küçük eko-köylerimiz hava, su ve toprak tamamen saf zehire dönüştüğünde ne olacağına önem vermiyorlar. Her dakika fabrikaların devamlı olarak tüketiciler için bol miktarda üretmesine izin veriyoruz. Dilimiz bile ahlaksız: Tüketim maddeleri iyidir. Bu, endüstriyel kültürün tüketicilerin beynini yıkamada kullandığı yollardan biridir: Daha çok daha iyidir.

Biz bu tüketici zihniyetini yıkmalıyız, daha da önemlisi, bunu yaratan ve devam ettiren kuruluşları yıkmalayız. Doğayla uyumlu bir yaşam için gerekli
kültürü güçlendirmeliyiz; ancak endüstriyel atıklar olduğu sürece, ambalajlar zehre dönüştükçe, tek ilgilendiği konu kazancı olan şirketler işlemeyi
sürdürdükçe asla bu olmayacak. İnsanlar uyanık oldukları zamanın yarısından fazlasını geçirdikleri işlerinden evlerine geldiklerinde rahat ve güven içinde
olacakları inanışlarıyla yanıltılmışlar, o yüzden evlerine eşyalar satın alırlar. Bu saçmalığı Tek gören ben miyim? Tabi ki tek ben değilim; ama bunu
görenlerin çoğu da biliyor ki kendileri bu çalışma/tüketme/ölüm kültüründe yer almasalar da diğerleri hala yer almaya, hepimizi zehirlemeye katkıda
bulunmaya devam edecek. Kişisel olarak bu insanların ölmesine itiraz etmeme rağmen; bence daha etkili olacak taktik bu kanserli toplumun var olmasını
sağlayan fabrikaları,güç santralleri ve laboratuarları tüketim mallarını üretim esnasında yıkmaktır. Endüstriyel toplumu yıkmaya adanmamış her dakika,
onun bize ve tüm canlılara olan zararına göz yummakla aynıdır. Günün 24 saati toksinlenlerle zehirleniyoruz, ve hala vasat bir insan bu konuya haftada 24
saniyesini bile ayırmamaktadır. Umarım ki eğer daha fazlasını yapacaksanız bu sayede yumuşak davranmazsınız, umarım ki bu sayede bir şeyler
yapanların çok sıkı bir şekilde hücuma geçmesi gerektiğinin farkına varırsınız.

Craig *Critter* Marshall Dünya yararına eylemlerinden ötürü beş buçuk yıla mahkum oldu. Şu anki yeri: Craig Marshall #13797662, SRCI, 777
Stanton Blvd., Ontario, OR 97914

Jeffrey *Free* Luers aynı dava nedeni ile çok saçma bir şekilde 22,5 yıl mahkumiyet aldı. Ne yazık ki, aynı ultimatomlara sahip olamadı, bu yüzden
eko-savaşçılarına ikaz geldi. Bu, mahkum olan savaşçılarımızla dayanışmamızı sürdürmemiz ve yılmamamız için bir mesajdır.

Çeviri: Ramapithecus

http://www.geocities.com/yesilanarsi/yazilar/endustriyel_toplumu_yikmak.htm
http://www.hayvanozgurlugu.com/news.php?item.27

October 13, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm | Leave a comment

Ekolojik ütopyalar

HANDE ÖĞÜT

Biri tekerlekli koltuğa mahkûm, diğerleri çöp bidonları içinde yaşayan üç kişi perdeleri örtülü, iki yüksek pencerenin bulunduğu loş bir odadan nasıl kurtulur? Bu yıl, 100. yaşını kutlayan Samuel Beckett, ‘Oyun Sonu’nda, köle-efendi ilişkisinin çürüdüğü boyutu ve sevgisizliği amansız bir anlatımla dile getirir ama asıl anlatmak istediği, tüm bir uygarlığın ve insanlığın çöküşüdür. Yeryüzünde yaşanan büyük bir felaketten sonraki birkaç saati anlatır gibidir oyun; doğa ölmüş, tüm canlılar ve yaşam rezervleri yok olmuştur. Son canlılar odanın içinde kalanlar; Hamm, Neg, Nell ve hareket edebilen tek kişi Clov’dur. İnsanoğlunun İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımı da aşarak anlamsız varlığını inatla sürdürdüğünü imler Beckett. Sadece eylemin değil hareketin de ortadan kalktığı oyunda, kişiler çöp bidonlarına tıkılmış bacaksız gövdelere indirgenmiştir ki doğanın kıyımı, insanı, gövdesinden de ruhundan da soyutlayacaktır…

Sorumlu ise esiri kılındığımız çağdaş tahakküm tanrısı, yani uygarlıktır ki, o kökten reddedilmediği sürece özgürleşmek mümkün değildir. Kapalı birer kutu içine hapsolduğumuz, daracık uzamlara indirgendiğimiz bu kirlenen çağda, önemli olan ‘sakatlanmış’ varoluş biçimimizi değiştirmektir. Joel Kovel, radikal biçimde dönüştürülmesi gereken şeyin, tam da bu varlık biçimi olduğunu belirtir. Devrim, yalnızca kurumları ve ekonomiyi değil, canlı ya da cansız tüm evrenle girdiğimiz ilişkileri, yaşamı yorumlayışımızı, erotik arzularımızı da kucaklamalıdır.

Çevreci kurmacalar, ütopik sığınaklar

André Gide’in Isabelle romanı, çevreye duyarlı bir kurmacadır. Başkahraman Gérard, araştırmalar yapmak üzere davet edildiği Quartfourche malikânesinde, sadece resmini gördüğü bir kadına çılgınca bağlanır. Ne var ki, Isabelle gerçek bir ‘şeytan kadın’dır. Roman, ‘deomonic’ kadın karakter üzerinden para hırsının tarumar ettiği doğa karşısında, çevreci bir duyarlılığın öncülüğünü yapar.

Yeşil Barış’ın savunucusu Luis Sepulveda, Dünyanın Sonundaki Dünya’da, roman sanatından ödün vermeksizin doğa ve insanı savunmanın mümkünatını kanıtlar bir kez daha. Moby Dick’i okuduktan sonra balina avına katılan on altı yaşında bir yeniyetmenin öyküsünü anlatan eser, gerçek anlamda çevreci bir romandır. İki polisiye novelladan oluşan Duygusal Bir Katilin Günlüğü’nün ikinci öyküsünde de militan çevreci yönünü sergiler Sepulveda. Brezilya’nın uçsuz bucaksız bataklıklarında yaşayan Anare yerlilerini ve onların geçim kaynağı olan timsahları, aç gözlü Batı dünyası rahat bırakmayınca bir kaçakçılık serüveni başlar. Romanlarında panteizm, mistik Doğu dinleri ve yeni fizik gibi çeşitli kaynaklardan alternatif düşünceleri harmanlayan Tom Robbins Ağaçkakan’da çevreci modern bir prenses ile onun ‘metafizik kanun kaçağı’ âşığının öyküsünü dillendirirken bireysel romantizmin ve kişisel tekamülün, toplumsal eylemcilikten daha önemli olduğunu savunarak dogmatizmi reddeder. Peter Hoeg’in beyazperdeye de uyarlanan Smilla ve Karlar’ında yine çevreci bir kahraman çıkar karşımıza. Grönlandlı Smilla Jaspersen, çevreci-Marksist politik kimliğiyle modern dünyadan dışlanmış, güç tarafından belirlenmiş bir ezen-ezilen gerçekliğine hapsolmuştur. Bir yere ait olmayı ve doğasına dönmeyi tutkuyla arzular. Zadie Smith’in İnci Gibi Dişler’inin sakinleri gibi… Yehova Şahitleri, çevreci hareket FETA, İslamcı gizli örgüt KEVIN ve bir yere ait olmayı delicesine özleyen Doğu Londra insanlarını bir araya getiren romanda kahramanlar, şuursuzluklarıyla komikleşirler. Doğanın özgürleştirildiği komünal bir toplum yaratmak gülünüp geçilesi bir ütopya mıdır?

Ekolojik ütopyaların manifestosu, Ernest Callenbach’ın Ekotopya’sıdır şüphesiz. Türün üstadı Thomas Moore’un Ütopya’sı, hatta Peyami Safa’nın Yalnızız’da yarattığı ‘Simerenya’ gibi bir sığınak, ruhun akla egemen olduğu bir hülyalar diyarı, bir tasavvurdur burası. İnsanlar varlıklarının anlamını, üretim ve tüketimde bulmaz, Ekotopya’da; tersine, diğer canlılarla doğal dengeyi bozmadan yan yana yaşamayı hedeflerler. Amerika’dan ayrılmış ve ademi merkezileşmiş bir toplum kurmuşlardır. İş ve oyunun birbirine karıştığı, cinselliğin dolaysız yaşandığı bir hayata uyanırlar. Cinselliğin doğasına kavuştuğu bir başka eser de Ursula LeGuin’in Karanlığın Sol Eli’dir. Mevcudiyetin ilerlemeden daha gözde olduğu, toplumsal cinsiyetin insanları ketlemediği ‘Kış’ adlı gezegenin tüm sakinleri androjendir. Ütopyacı düşgücünün en yaratıcı yazarı LeGuin, Hep Yuvaya Dönmek’te ise yine, uzak geleceğe ait kurgusal bir etnografya kurgular. Henüz var olmayan bir coğrafyada yaşayan Keş halkı etrafına inanılmaz bir ayrıntı zenginliğiyle ördüğü toplumsal ütopyayı tanıtırken ABD’nin, Amerikan yerlilerine olan borcunu öder. (Ki yazar, Dünyaya Orman Denir’de de ABD’nin Vietnam savaşı politikasına doğrudan göndermeler yapar.) Dünyanın Doğusu ile Batısı ustalıkla harmanlanır, sınırlar aşkınlaştırılır. Aldous Huxley’in Ada’da, Batı’nın bilimsel-teknolojik üstünlüğüyle Doğu’nun bilgeliğini ustaca kaynaştırdığı gibi. Düşsel ada, Budist Pala’da amaç, gerçek dünya ile kendileri arasında duyular yoluyla uyumlu bir ilişki kurmaktır. Peki bu mümkün müdür? William Morris, Gelecekten Anılar-Bir Huzur Çağı, Ütopik Bir Romanstan Bölümler’de, geleceğin toplumsal yapısını masal tadında betimlerken devrimin gerçekleşme sürecinde çekilen acılara işaret eder. Bedel ödemeden daha iyi bir dünya mümkün değildir ve elbette yıkmadan yapmak! Ekolojik anarşizmin öncülüğünü yapan J. G. Ballard’ın Cennete Bir Koşu’su bu anlamda dikkate şayandır. Çevreci, feminist, hayvan hakları savunucusu ve nükleer karşıtı bir grup, nesli tükenen hayvanların barınıp çoğalacağı bir yurt, insanlığın özlemini çektiği cennetin ilk nüvesini gerçeklemeye soyunur romanda. Ancak sığındıkları ütopik dünyada, inanma, güvenme, bağlanma, otoriteyi meşrulaştıran sevgiyi kaybetme korkusu ve itiraz etmeden kabullenmenin barındırdığı tehlikeli yanlar açığa çıkar. Sınırlardan kaçış sanki imkânsızdır. Sınırsız Rüyalar Diyarı’nda ise tam bir sınırsızlık söz konusudur. Zihinlerin ve bedenlerin ruhlara koyduğu bütün sınırlamaların yok olduğu bir rüya sunar bize Ballard.

Doğa/düşünce sentezi

Frank Herbert, altı kitaptan oluşan ekolojik serisi, Çöl Gezegeni Dune’da, benzer romanların paradoksunu oluşaran temel bir soruya cevap arar: Gezegenin ekolojisini değiştirmek mümkünse bu, kimler tarafından yapılmalıdır? Hikâyeler ve edebiyat aracılığıyla mı? Yaşadığımız hayata anlam verebilmek için hikâyelere ihtiyacımız olduğunu düşünen ve mitosları ciddiye alan Michel Tournier Cuma ya da Pasifik Arafı’nda, Batı modernliğinin girişimci birey kültünü, vahşileri ve doğayı uygarlaştıran beyaz adam imgesini, üretim, tüketim mistifikasyonunu ve disiplin kaygısını en özlü biçimde ifade eden Robinson mitini paramparça ederek coşku dolu bir doğa/düşünce sentezi muştular. Düştüğü adada Batı kültürünü minyatür boyutlarda yeniden kuran Robinson’un yani Batılı adamın tarihi vahşi Cuma’nın kahkahalarıyla yeniden yazılır. Çağdaş edebiyatın en güçlü feminist kalemlerinden Marge Piercy de, Zamanın Kıyısındaki Kadın’da eril güçlerce yazılan tarihi altüst eder. Modern toplumun vazgeçilmez tüm kurum ve anlayışlarının hicvedildiği romanın teması, doğanın dengesini gözetmektir. Özgür yaşanan cinsel ilişkilerde ikame söz konusudur; erkekler de çocuk emzirerek annelik duygusunu tadar ve kadınsı özelliklere sahip olurlar. Piercy, bizi ekofemizme davet eder şefkatli ama isyankâr bir çağrıyla…

Yeşil, dişi gezegen

Kadınların kendileri ve doğal dünya ile barış içinde yaşadıkları bir yurdun hikâyesi, feminist ütopyaların temasıdır. İnsanlar arasında, insanlarla hayvanlar arasında hiyerarşinin olmadığı, insanların birbirine ve doğaya özen gösterdiği, toprağın ve ormanın gizemini, gücünü ve bütünlüğünü koruduğu, teknolojik, askeri ve ekonomik gücün yeryüzünü ya da en azından kadınların denetimi altında bulunan bölümünü yönetmediği bir yurttur burası. Ekofeminizm terimini, 70’lerde literatüre sokan Françoise d’Eaubonne’un dediği gibi, yeşil bir gezegendir, dişi gezegen. Ekofeministlere göre, ataerkillik ve kapitalizm sistemi içinde doğayı yola getirme, sömürme, doğaya hâkim olma, doğa üstünde iktidar sahibi olarak üstünlük kurma düşünceleri ile erkeklerin kadınlara bakış açıları arasında koşutluk bulunur. Shelia Colins, A Different Heaven and Earth’de, ırkçılık, cinsiyetçilik, sınıf sömürüsü ve ekolojik yıkımın birbirine kenetlenmiş ve ataerkil yapıyı taşıyan ayaklar olarak betimlerken; Rosemary Radford Ruther New Woman New Earth, Marilyn French Beyond Power ve Ynestra King Towards an Ecological Feminism adlı kitaplarıyla ekofeminist düşüncenin yayılmasında etkili olurlar. Carolyn Mechant, The Death of Nature: Woman, Ecology and The Scientific Revolution’da yüzyıllardan beri kadının doğa ile özdeşleştirildiğine ancak teknolojik gelişmeler sonucu doğanın vahşice sömürüldüğünü ve kadının statüsünün de gittikçe bozulduğunu anlatır.
Feminizm ve Doğaya Hükmetmek kitabının yazarı çevreci-feminist Val Plumwood, ‘efendinin çok yönlü, karmaşık kültürel kimliği’ne temel oluşturan Batı düşüncesindeki ikicilik sistemlerinin ayrıntılı bir felsefi incelemesini yaparak Batı kültürünün merkezinde basit bir eril kimlikten ziyade çoklu dışlamalarla tanımlanan efendi kimliğinin bulunduğunu vurgular. Türe dair kurmacalardan en önemlisi olan Mara ile Dann’da Doris Lessing, bilimkurgudan uzak, insani bir dünyanın öyküsünü anlatır. Kadın aklı, bilgiyi ve dayanıklılığı simgelerken, erkek gücü, heyecanı ve kaosu temsil eder. Alison Fell, Bayan Gulliver Cüceler Ülkesinde romanında, denize açılıp ortadan kaybolan kocası Lemuel Gulliver’in ardından karısının geçirdiği köklü değişimleri gösterir. Erkeğin dünyasına başkaldırıp doğasına dönüşü yaşamak, kendini suya teslim etmek isteyen kadınlar Müge İplikçi’nin son romanı Cemre’de bir kez daha çıkar karşımıza. Ataerkil ve kapitalizmin doğayı yola getirme, sömürme, doğaya hâkim olma, tüm öteki doğalar üzerine iktidar sahibi olma ideallerini bozuşturan roman, kadınlar ve doğa üzerindeki tahakküm arasındaki bağı gösterir. Latife Tekin de Ormanda Ölüm Yokmuş’da çatıları tümüyle yıkar, içerisiyle dışarısını ayıran tüm sınırları siler. Sınırlar kalkınca da orman alegorik bir mekân özelliği kazanır. Tekin’in ormanı, sonunda kavuştuğu pastoral cenneti, yeni ve özgür mekânı mıdır?

Eril hegemonyanın sınırlarından kurtulduğu zaman kendi özgür ormanında yol alacaktır kadın, dikotomilere set çekecek ve vahşi doğasına kavuşacaktır.
Dünyaca ünlü ekolojist Vandana Shiva’nın dediği gibi, ekofeminizm, Kartezyen indirgemecilik ve Baconcu eril bilginin, doğaya tecavüzüne karşı koyan temel bir güç haline gelmeye başlamıştır bile…

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5265

October 13, 2009 Posted by | ekoloji, kadın ve doğa / ekofeminizm | 1 Comment

Öz-Yönetimli Hareketlerden Öz-Yönetimli Şehire Doğru – Tom Wetzel

Radikal işyeri aktivistleri 20. yüzyılın başlarında; vasıfsız işçilerin öz-yönetimine dayanan sendikaları ya da işyeri örgütlenmelerini oluştururken ve üretimin kontrolü adına patronlara meydan okurken, “eskinin kabuğunda yeni toplumu inşa ettiklerini” söylediler. İşyeri örgütlenmesi ya da sendika mücadelesinin vasıfsız işçilerin öz-yönetimine dayanmasını, işçilerin piyasa ekonomisine dayanmayan, kapitalizm sonrası bir toplumda üretim yapabileceklerine dair bir alamet olduğunu tasavvur ettiler.

Buradaki varsayım şudur: Hayatınız ve sizi etkileyen kararlar üzerinde söz sahibi olabilme, yani öz-yönetim, kapitalizm sonrası dünya görüşümüzün temelini oluşturmalıdır.

Ancak öz-yönetim, yalnızca kendi işimiz üzerinde, yani üretim alanında değil aynı zamanda tüketim alanında da söz sahibi olmak demektir. Nasıl bir yerleşim merkezinde yaşamak istiyoruz? Yaşadığımız çevrede hangi hizmetlerin olmasını istiyoruz? Şehrin yerleşim planının nasıl olmasını istiyoruz? Nelerin üretilmesini istiyoruz? Bizim ekonomi vizyonumuz, insanların, onları etkileyen tüketim kararları üzerinde söz sahibi olabilmelerini sağlayacak bir araca ihtiyaç duymaktadır.

Bu fikir, işçi konseylerini ve mahalle tüketim konseylerini öz-yönetimin yapı taşları olarak gören Katılımcı Ekonomi görüşüne de aksetmiştir. Katılımcı Ekonomi, şehirlerin ulaşım ve diğer altyapı hizmetlerinin yatırımlarının planlanmasının yanı sıra; konaklama, çocuk bakımı, sağlık hizmetleri gibi sosyal ihtiyaçların karşılanmasında da yatay bir bölgesel öz-yönetim fikrini savunuyor.

Katılımcı planlama, insanların kendi yerel konseylerinden başlayarak, üretilmesini istedikleri şeyler için öneri üretmeleri anlamına gelir. Bireyler olarak, kişisel ve aynı zamanda toplu tüketim kalemlerine yönelik olarak, ne tüketmek istediğimizi ve hangi işte çalışmak istediğimizi belirleriz. Bu öneriler, daha geniş bölgeleri etkilediği durumlarda, daha geniş coğrafyaları kapsayan örgütlenmelere yayılır. İşçiler ve tüketiciler arasında yaşanan müzakere sürecinin sonunda bu öneriler, toplumsal üretime yönelik bir gündem oluşturmak üzere elden geçirilirler.

Arazi kullanım kararları da bu müzakere sürecinin bir parçasını oluşturur; ev ve işyerleri arasındaki ilişkiler gibi konular, üretim grupları ile mahalle konseyleri arasında müzakere edilir. Sözgelimi, insanlar işyerleri ile evlerin birbirine yakın mesafede olduğu kapitalizm öncesi zanaat şehrine geri dönmeyi mi tercih ediyorlar? Eğer durum böyle ise, o zaman bu kararlarının yerleşik çevre yatırımları hakkındaki kararlarına da yansımasını bekleriz.

Katılımcı ekonomi, kapitalist şehri oluşturan bazı temel güçleri saf dışı etmeyi de kapsar. İşyeri kararları sadece, CEO*’ya göre en iyi nedir sorusunun cevabı değildir. Kapitalist şehirde nüfusun sınıf ve ırk farklılıklarına göre sınıflandırılması, gelir ve güç düzeyindeki eşitsizlikler üzerine kuruludur; ödülllendirmenin gayret veya fedakarlık temeline dayandığı bir ekonomik düzende bu eşitsizlikler var olmayacaktır ve şirketvari hiyerarşi anlayışı bir kural olmaktan çıkacaktır.

Katılımcı ekonominin bakış açısına göre öz-yönetimin temel ilkesi, her insanın kendisini etkileyen kararlar üzerinde, bu kararlardan etkilendiği ölçüde söz sahibi olmasıdır. Bu, hava kirliliği gibi, insanlara söz hakkı tanımadan diktatörce dayatılan olumsuz dış etkilerin artık bu sistemde var olamayacağı anlamına gelir. Ulaşımda özel araç kullanımı tercihindeki aşırı artış gibi çevre üzerinde ciddi olumsuz etkiler doğuran kirletici kullanımlar, öz-yönetime dayalı katılımcı ekonomide ciddi bir şekilde ele alınmak zorundadır.

Katılımcı ekonomiyi; üretim alanında öz-yönetime dayalı işçi sendikacılığının yeniden dirilmesinden, öz-yönetime dayalı kiracı örgütlenmelerine ve her tür kitle örgütlenmesine kadar, öz-yönetime dayalı kitlesel toplumsal hareketler açısından gerçek bir alternatif olarak görebiliriz.

Konaklama; boş binalara yerleşerek kendilerine barınak sağlamaya çalışan insanlardan, kiracı sendikaları kurup grev yapan kiracılara kadar herkes için önemli bir tüketim alanı olmasının yanında, bir çok ihtilafın da kaynağıdır. Kapitalizmde arazi ve evin meta olarak algılanması ve yerleşik çevre yatırımlarının döngüsü, işçi sınıfının yaşadığı çevrede çürüme ve bozulma periyotlarına sebep olmaktadır; profesyoneller ile iş adamları yüksek gelirlerini işçi sınıfına arazi ya da evin değerinden daha fazlasını teklif etmek için kullandığında ise yeni yatırımlar yapılmakta ve konut değişiklikleri yaşanmaktadır.

Peter Marcuse şöyle yazmıştır: “Üst sınıfın satın alması ile önceden değersiz olan yerlerin değer kazanması** sürecinin tersi çürüme ve terk ediş değil konutlaşmanın demokratikleştirilmesidir.” Genellikle yükselen kiralara ve taşınmalara ya da bozulma ve çürümelere cevaben oluşan kamu arazisi vakıfları, konutlaşmanın demokratikleştirilmesi için ABD’de son yirmi yıl içinde ortaya çıkan ilginç bir taktiktir.

Kamu arazisi vakıfları, bir coğrafi alandaki üyeleri kaydeden ve sakinleri tarafından kontrol edilen emlakların kar gütmeyen geliştiricisi olarak davranan arazi kooperatifleridir. Demokratik bir üyelik örgütlenmesi olarak kamu arazisi vakıfları, bir mahalledeki insanlara, oradaki arazi ile ne yapıldığını ve mahallede hangi hizmetlerin sağlandığını kontrol etmeleri ve de çalışan bir insanın karşılayabileceği fiyatlarda yeterli konut sağlamaları için yetki verebilir.

Temel prensip şudur; kamu arazisi vakıfları bir topluluktaki araziyi, topluluk içinde ve spekülatif piyasadan uzak tutar. Konutlar orada yaşayacak kişilere genellikle sınırlı eşitlik prensibiyle satılır. Konutlaşmanın uzun dönemdeki mali değeri bir arazi kontratı ile sağlanır. Taşınan mahalle sakinleri apartmanlarını ya da dairelerini, fiyatların düşük kalmasını sağlamak için sınırlandırılmış fiyata, kamu arazisi vakfına satmak zorundadır. Sonuç olarak kamu arazisi vakfı yaklaşımı, hem arazi hem de binaların metalaştırılmasının önüne geçmekte başarılı olmuştur.

Öz-yönetim iki boyutta gerçekleşir: Sakinleri içinde yaşadıkları yapılar üzerinde kontrol hakkına sahiptir, ama topluluk da emlak fiyatlarını ve arazi kullanımını kontrol etme yetkisine sahiptir.

ABD’de işçi sendikaları ve diğer gruplar çeşitli zamanlarda işçi sınıfına makul fiyatlarda konut sağlamak üzere sınırlı eşitliğe dayalı emlak kooperatifleri kurdular. Kamu arazisi vakfı modeli 60’larda ABD’de sınırlı eşitliğe dayalı emlak kooperatiflerini yok etme eğiliminde olan sorunların üstesinden gelmek üzere geliştirilmişti.

Sorun şu ki, herhangi bir emlak kooperatifi hissedarının satış sırasında olası en yüksek fiyatı almak konusunda kişisel bir menfaati vardır. Bu nedenle kooperatif hissedarları er ya da geç eşitlik üzerindeki sınırları yok etmenin yollarını bulurlar. Konut bundan böyle, herhangi bir gayrimenkul haline gelir.

Bunun gerçekleşmesinin nedeni, düşük emlak fiyatlarının korunması konusunda riske giren geniş işçi sınıfı topluluğunun, satıcı ve alıcı arasındaki piyasa işlemine taraf olmamasıdır. Aslında bu, bir olumsuz dışsallık örneğidir.

Kamu arazisi vakıflarının bu soruna yönelik çözümü, dışarıdan etkilenebilecek insanları, bu karar sürecinde söyleyebilecekleri bir şeyleri olması için örgütlemektir. Kamu arazisi vakıflarının üyelik için farklı sınıflandırmaları vardır; sınırlı eşitlik hakkıyla konut sahibi olanlar ve topluluk içinde mal sahibi olmayan diğerleri. Her kesim, konseye ya da yönetim kuruluna aynı sayıda temsilci seçer ve genel kurullarda önemli konular üzerine parçalı oylar alınabilir. Bu yolla, eşitlik sınırlarının aşılmasından kötü şekillerde etkilenebilecek insanların temsiliyetinin garanti altına alınmasının ve konutlaşmanın sınırsız metalara dönüşmesinin engellenmesi sağlanır.

ABD’de sınırlı eşitliğe dayalı kooperatiflerin karşılaştığı ikinci bir sorun var. Toplumsal piramidin tepesindeki ekonomik yönetim uzmanlığının yoğunluğu ve ABD toplumundaki devasa eşitsizlikler düşünüldüğünde, herkesin binaları etkili bir şekilde idare etme konusuyla ilgili bilgiye ulaşma imkanı yoktur. Eğer düşük gelirli insanlar bağımsız bir kooperatifte dağınık olarak dururlarsa, vicdanının sesini dinlemeyen bina müteahhitleri ya da mal yönetim şirketleri tarafından istismar edilebilirler. Eğitilmemiş amatörlerin yönetimi, profesyonellerin kat mülkiyeti dernekleri için bile sorun yaratabilir.

İster tüzel kişilerce, ister kâr gütmeyen toplum geliştirme şirketlerince işletilsin, geleneksel toplumsal konutlaşma bu sorunun üstesinden uzmanlık ve karar verme aşamasını şirketvari bir hiyerarşi içinde yoğunlaştırarak gelmeye çalışır. Sorun şu ki, kiracıya yönelik tavır bir babanın oğluna tavrını andırır ve konut sakinlerinin, yaşadıkları yerler ve etraflarını kuşatan yerleşik çevre üzerinde hiçbir kontrol hakları yoktur.

Bunların tam tersine kamu arazisi vakıfları bu soruna, sakinlerin eğitilmesini ve kendi yapılarının verimli bir şekilde yönetilmesi için gerekli becerinin gelişmesini sağlayarak çözüm getirir. Kamu arazisi vakfı, sorunlarla karşılaşılması durumunda danışmanlık ve destek sağlamak için hazırdır. Piyasanın “Sen tek başınasın!” yaklaşımı bilginin ve riskin paylaşıldığı, daha işbirlikçi bir yaklaşımla değiştirilir.

Böylece kamu arazisi vakıfları bizi çevreleyen kapitalist ekonominin yıkıcı etkilerine karşı emlak kooperatiflerini koruyan bir tampon görevi görür.

Kamu arazisi vakfı modelinin genişletilebileceği sayısız yollar tasavvur edebiliriz. Binaların içinde yaşayacak olan insanlar o yapıların tasarlanması aşamasına aktif olarak dahil olabilmelidirler ki yeni binalar onların kişisel ihtiyaç ve zevklerini karşılayacak şekilde tasarlanmış olsun.

Kamu arazisi vakıfları, malları spekülatörlerden ve mülklerinin idaresini üstlenmeyen mülk sahiplerinden uzaklaştırmak için kamusal istimlak hakkını korumaya çalışmalıdır. Örneğin, Dudley Sokağı Komşuları adındaki Bostonlu bir kamu arazisi vakfı, politik mücadele aracılığıyla, sınırlı bir kamusal istimlak hakkı elde etmiştir.

Yasalara aykırı yapılaşmanın ve gecekondulaşmanın yoğun olduğu şehirlerde kamu arazisi vakıfları, arazi ve yapıların gerçek birer gayrimenkul veya meta haline gelmesini engellemek suretiyle, konut sakinlerinin kendi konutları üzerinde kontrol hakkına sahip olmalarının meşrulaştırılması ve düzenlenmesinde kullanılabilirler.

Kiracı sendikalarında örgütlenen kiracılar, mülk sahiplerine ortak olmak ve kontrolü ele geçirmek için, binayı kolektivize eden kamu arazisi vakıfları ile beraber çalışabilirler.

Toplu konut projelerinin özelleştirme tehdidi altında olduğu durumlarda kiracılar araziyi spekülatif piyasadan uzak tutmak ve binaları üzerinde kontrol sahibi olmak için kamu arazisi vakfı yaklaşımını kullanabilmelidirler.

Bu son örnekler kamu arazisi vakıflarının yerleşik çevre adına süregelen sınıf mücadelesi için bir manevra olarak kullanılabilmesinin yollarını tasvir eder.

ABD’deki bazı kamu arazisi vakıfları, sağlık klinikleri ve çocuk bakım merkezleri için alanlar sağladı. Bu tarz alanlar kolektif işler için de yaratılabilir.

Öz-yönetim ilkesi topluluklar için geliştirilen hizmetlere uygulanabilir, böylece anlık kazançlar öz-yönetime dayalı bir topluluğun uzun vadeli vizyonu ile de tutarlılık gösterir. Şehre yayılmış bir kamu arazisi vakıfları ağı, şehre yayılmış işçi birliği bakkaliyeleri ya da işçi kooperatifi çocuk bakım merkezleri ağı için boş alanlar sağlayabilir.

Kamu arazisi vakfı örneği, bir mahallede ne tür hizmetler ya da ne tür ekonomik gelişim ya da ne tür konutlaşma istediğimize karar verecek katılımcı, demokratik bir camia olan Katılımcı Ekonomide Mahalle Konseyi için öngörülen türde bir rolü embriyonik bir yolla oynamaya başlayabilecek örgütlenmeler geliştirebileceğimizi anımsatır.

Şu an ABD’de herhangi bir türdeki toplumsal konutlaşma için ayrılan fon yok denecek kadar az. Bunun değişmesi için gereken umut toplumsal değişimin yörüngesine dayanıyor ve aynı zamanda ABD’deki güçlerin dengesine bağlı.

Mücadelenin işyeri örgütlenmeleri, yani sendikalar, ekonomi içindeki boyutları ve pozisyonları nedeniyle değişim için ciddi bir potansiyel güç olmaya devam edecek.

Ben bir halk ittifakını gözümde, sadece konutlaşma olarak değil sağlık, ulaşım, çocuk bakımı, okullar ve diğer konularda şehirlilerin günlük

yaşamlarını etkileyen dertlerin çeşitliliği etrafında bir araya gelen sendikaların, kiracı gruplarının ve diğer kitle örgütlerinin ittifakı olarak canlandırırım.

Eğer örgütlenmeler basitçe, profesyonel bir kadro ya da sayıları aza indirilmiş kendini adamış eylemcilerden oluşan bir çekirdek tarafından işletilmeyecekse sıradan bir işçinin harekete dahil edilmesini kolaylaştıracak yollar bulmaya çalışmalıyız. İnsanlar amaçlarının karşılanması için iki işte çalışıyor ya da haftada 60 saat çalışmak zorunda kalıyorlarsa örgütlenmelere dahil olmak için gereken zamanı bulmaları zor olacaktır. Bu durum, insanlar için daha fazla boş zaman elde etme çabasının, örneğin iş günlerini ücrette kısıntıya gidilmeden azaltma talebinin önemini gözler önüne seriyor. Eğer aileler toplumsal örgütlenmelere dahil olmak için zaman bulmak durumunda ise, kaliteli, karşılanabilir çocuk bakımı da çok önemlidir.

Değişim için örgütlediğimiz yol, yolun sonundaki kazancımızın şekillenmesinde belirleyicidir. Eğer iç işleyişinde basitçe şirketvari bir hiyerarşiyi uygulayan örgütler geliştirirsek; bu, katılımcı öz-yönetim amacı ile nasıl tutarlı olabilir? O tür bir örgütlenme yanlış mesaj yollar, yanlış düşünce alışkanlıkları geliştirir.

Eğer amacımız öz-yönetimi temel alan bir toplumsa, şimdiden öz-yönetimli örgütler ve hareketler, sıradan işçilerce öz-yönetimle işletilen sendikalar gibi katılım ve demokratik kontrol temelli örgütler geliştirmek üzere çalışmalıyız. Bu örgütlerin doğrudan kontrolünün deneyimi aracılığıyla insanlar becerilerini ve özgüvenlerini geliştirebilir ve karşı oldukları sistem hakkında daha çok bilgi edinebilirler.

Biz öz-yönetimli şehri değişim mücadelesi yolunda inşa ettik.

* CEO (Chief Executive Officer): Bir şirket ya da organizasyonun en yetkili müdürü, Genel Müdür. (ç.n.)

** gentrification (ç.n.)

Türkçesi: Asuman Algın
Cansu Şipar

http://www.anarkotopya.com/yazi/oz-yonetimli-hareketlerden-oz-yonetimli-sehire-dogru—tom-wetzel

October 13, 2009 Posted by | kent yasami, kir yasami, ozyonetim | Leave a comment

Aydınlanma, Modernizm, Bilimcilik ve Uzman Cehaleti – Enver Gülşen

“İnsanî gerçekliğe ilişkin modern çağın ortaya attığı bilgi iddiaları ve mükemmellik istenci hiç beklenmedik trajik sonuçlar doğurdu; bunlar söz konusu iddiaları maskaraya çeviren sonuçlardı. Modern felsefî antropolojiler, yeni bir insan yaratmayı hedefleyen dev teknolojileri haklandırmak uğruna, insanoğluna düşman bir tutum sergiliyorlardı. Bir zamanlar filozofların işi, bizzat kendi hayatları aracılığıyla, evrensel ölüm âkibetine nasıl dayanılabileceğini öğretebilmekti. Çağımızda ise, genellikle başkalarına yapılan katliâmlarin nasıl kabul edilebileceğini öğretmeye başladılar. Hem de hakîkat adına. Çağımızda kokuşmuşluklara, kapatılmalara ve hatta masum insanların katledilmesine hizmet eden şey, profesyonel düşünürlerin affedilemez tutumlarıdır. Bir tarafta özgürlük ve insan hayatının mükemmelleştirilmesi doğrultusunda dev kampanyaların yürütüldüğü, öte yandan ise bu hedefler uğruna binlerce canların telef edildiği bir dünya, bir anda gökten zembille gelmedi; anlı şanlı bildirgeler ve manifestolar böyle bir dünyanın habercileriydi. Bu dünya, kendi hedeflerinin değerliliğine kendisini inandırmak için, disipline edilmiş her aklın kutsadığı kelimeleri sürekli tekrarlıyordu.”

Yukarıdaki sözler modernizmin en önemli eleştirmenlerinden Foucault’a ait.

Batı düşüncesi Aydınlanma ile birlikte kendisine yeni bir rota çizmiştir. Bu rotada Tanrı merkezli bir dünya görüşünden, bütün bilginin referansının insan olduğu, insan merkezli bir dünyaya gelinmeye başlanmıştır. İnsan aklının edinilecek bilginin tek referansı haline gelmesi ve aklın amaçlara ulaşmak için kullanılan araçlarla tanımlanır hale gelmesi yeni bir egemenlik biçimi yaratmıştır. Bu egemenlik biçimi Adorno ve Horkheimer’in “Aydınlanmanın Diyalektiği”nde belirttiği gibi tümelin akıl yoluyla tikel üzerine egemenliği şeklinde yansımıştır. Bir anlamda tümelin, birey üzerinde bireyin aklını işgal etmesi olarak işlev görmesi olarak da anlaşılabilir. Heidegger’in “das man” kavramında belirttiği gibi, birey artik kendi varlığını tümelin kendisine öngördüğü roller harici tanımlayamaz hale gelmiştir. Bu, bir anlamda Aydınlanma’nın kendi ideallerine ihanetidir. Ancak bu ihanet Aydınlanma’nın kendi iç tutarsızlığından zorunlu olarak doğan bir sonuçtur.

Aydınlanma ideolojisinin ikinci büyük çelişkisi, doğayı insana tâbi kılmasıdır. Aydınlanma öncesi dönemde insan doğaya tabi iken, Aydınlanma ile birlikte doğayı insana tabi kılmak özne ile nesnenin kesin çizgilerle birbirisinden ayrılmasına da yol açmıştır. Bu yolla insan için doğa artık dışsal bir şey; fethedilecek, üstünde hükümranlık elde edilecek bir nesne haline dönmüştür. Doğa üzerine yapılan bilimsel çalışmalar da onun egemenliği için araç olabilecek bilgilerdir. Horkheimer’in dediği gibi, doğaya egemen olma isteği, doğanın bir parçası olan insanın, kendi üzerinde de egemen olması gibi bir çelişki yaratmıştır. Bilim ve teknoloji doğa üzerinde egemenlik kurmak için kullanılırken, biçimlendirilmeye çalışılan “aşkın özne” tipolojisi, ayni zamanda üzerinde egemenliğin konumlanması dolayısıyla insanın çöküşüne de zemin hazırlamıştır. Böylece insanın doğa üzerindeki egemenliği, insanin hem kendisinin, hem iç dünyasının, hem de doğanın üzerinde egemenlik kurması seklinde sonuçlanmıştır. Bu iktidar ilişkisi yine Adorno ve Horkheimer’in dediği gibi öznenin, bir bakıma nesnenin de yazgısını paylaşması gibi bir sonuç doğurmuştur.

Adorno ve Horkeimer, modern dönemde aklın, öznenin üzerinde toplumun ajanı olarak, bir anlamda öznenin üzerine takılmış bir protez gibi işlev gördüğünü belirtirler. Protez hem o bedene ait, hem de o bedende dışarının temsilcisi bir şey olduğu için, protez akıl modern iktidarın da bir aracı olarak işlev görür. Aydınlanma ideolojisinin ileri sürdüğü gibi akıl sadece özgürleşme ve ilerleme değil, aynı zamanda iktidar ve egemenlik de demektir.

Walter Benjamin modern dönemlerde insanın “hâlesini” yitirdiğini, biricikliğini kaybettiğini söylemiştir. Yani yeniden üretimin yaygınlaştığı bu modern çağda her insan bir diğerinin aynısı olmuş, aynı şeyleri düşünür, aynı şekilde yaşar hale gelmiştir. Foucault işte insanin geldiği bu noktada radikal bir çıkış yaparak “insanın ölümü”nden bahseder. Tanrıyı öldürerek, insanı yüceltme ve aşkınlaştırma niyetiyle işe başlayan Aydınlanma ideolojisinin ulaştığı noktanın insanın ölümü olması manidardır.

Modern toplumun en belirgin özelliklerinden birisi, hegemonya ve ikna süreçlerinin kültürel boyutunun, sistemin genel boyutu içinde gitgide daha yoğun yer almasıdır. Kültür endüstrisi denen şey kültürün kendisini değil, şeyleşmiş bir sözde kültür üretmektedir. Kültürün endüstrileşmesi, insanın da endüstri toplumu içinde bir endüstri ürünü gibi görülmesine dolayısıyla bir nesne haline dönmesine sebep olmuştur.

Modern toplumlarda aşırı uzmanlaşma, bütünlüklü bir dünya, bütünlüklü bir hakikat, bütünlüklü bir insan tasavvuru yapılmasının da önünde engeller oluşturmaktadır. Aydınlanma öncesinde bilginin konumu ile modern dönemlerde bilginin konumu da bu uzmanlaşmanın etkisiyle oldukça değişmiştir. Foucault’un dediği gibi eskiden filozoflar insanları kendi hayatları aracılığıyla ölümün trajikliğine hazırlamak gibi bir yükümlülük içindeyken; yani bilgi, varoluşun ve ölümün manasına odaklanan bütünlüklü bir şey iken, Aydınlanma ile birlikte bilgi bir iktidar ve tahakküm aracı haline gelmiştir. Hayatı ve insanı anlama niyeti kalmayan bilgi, doğayı ve insanı iktidarıyla yönetme ihtiyacına yönelince, uzmanlaşmalar da bilimin her alanında derinleşmeye başlamıştır.

Uzmanlaşma, bilimin her disiplininin bağımsız adacıklar haline donduğu bir yapıyı temsil eder. Her bağımsız adacığın kendi elde ettiği bilgiyi hakikatin kendisi sanması gibi bir yanılsama, zorunlu olarak, bilim adamı denen yeni-rahiplerin kendi bilgi iktidarlarını kutsadıkları bir yapıyı zorunlu kılar. Bilimsel disiplin adacıklarında kendi bilgisinin, hakikatin tümü olduğu yanılsamasına, bu bilgiyle kurulacak iktidarda pay sahibi olmak da eklenince, disiplinlerin kendi aralarında bile birbirine düşman olduğu, bütüncü bir bilgi felsefesinden habersiz yeni bir yapı oluşmaya başlamaktadır. Kendi disiplinine dışarıdan bakamayan, belirli bir metafizik ilkeden mahrum olan bu yeni-bilimcilerin oluşturduğu “din” ise bilimcilik olarak adlandırılabilir rahatlıkla.

Bilimcilerden oluşan bu yeni bilim adacıklarında, demokratik eleştirilerden bağımsız, yapılan eleştirileri ” senin akademik titrin ne?” diye aşağılamaya çalışan, çalıştığı disiplinin verili bilgilerine biat eden bir bilim adamı grubu çoğunluğu oluşmaktadır. Bu bilim adamı çoğunluğu, disiplininin kendisine verdiği bilginin iktidarından haberdar olduğu ve bu iktidarı kaybetmek istemediği için bu bilgiye bir din gibi sarılmak ve bu bilgiye yönelik hiçbir eleştiriyi kaldıramamak gibi bir tutuma sahip olmaktadır. Paradigmalarla ilerleyen bilim, aslında o disiplinin içinde, o disiplinin kurallarına muhalefet eden ve bu muhalefetle yeni paradigmalara zemin hazırlayan bir avuç insan ve bu bir avuç insanin bulduğu paradigmaya itaat eden, iman eden çoğunluktan ibaret bir yapıdır.

Evrim teorisine iman eden biyologları düşünelim. Evrim teorisinin yanlışlığı, doğruluğu bir yana, evrim teorisinin getirdiği iktidar yapılarının bilincinde olan, o bilimsel adacığın konformizminden ve iktidarından memnun olan biyologlar evrim teorisini tartışma yönünde disiplin içi muhalefetleri bile engizisyon mahkemesi gibi yargılamaktadırlar. Hele ki disiplin dışı bir muhalefet bu yeni-bilimcilikte söz konusu bile edilemez. Çünkü yeni bilimcilik, akademik iktidar araçlarıyla, bilginin özgürleşmesi gereken yapısına değil, iktidarın aracı olan ve belirli bir paradigmaya biat eden yapısına uygun hareket etmektedir. Mesela bir kişinin Heidegger konusunda okuduğu şeyler çok olabilir; üzerine duşunmuş, üzerine tartışmış olabilir ama felsefede “Heidegger üzerine doktora”nız yoksa akademik dünyada ciddiye alınmamak gibi bir tehlikeye açıksınız demektir. Buna, ünvan fetişizmi denebilir. Modernizmin ve modern bilimin en belirgin özelliklerinden birisi de bu ünvan fetişizmidir.

Bilimsel disiplin adacıklarının birbirlerine düşmanlığı, bilgiyi bütüncül olarak ele almak ve bütüncül bir yapıdan hakikate varabilmek imkânını da toptan yok eder hale gelmiştir. Bu yapı sonuç itibariyle kendi disiplin adacıklarına mahkum ( ama bunlara imanlı mahkumlar demek daha doğru), kendi disiplini konusunda felsefe yapabilecek, o disiplinin bilgisine dışarıdan bütünlüklü ve ilkeli bakabilecek ve eleştirebilecek kapasiteden yoksun bir bilim adamı profilini ortaya çıkarmaktadır. Toplumda bolca gördüğümüz, kendi uzmanlık alanının verili bilgisine hakim ama onu eleştirmekten aciz, o disiplinin içinden herhangi bir bilgiye yönelik eleştiride saldırganlaşan, ultra küçük alanlarda uzman ama bunun dışındaki tüm alanlarda zırcahil bir bilim adamı profili ortaya çıkmaktadır.

Uzmanlaşmış cahillerin çoğunlukta olduğu bilimci yapı öyle radikal bir yapıdır ki, kendi disiplinine yönelik bir eleştiriye maruz kalan bilim adamı büyük bir fanatiklikte saldırıya geçebilmektedir. Çünkü bilim ve bilgi artik “insanı yapan, olduran” araçlardan birisi değil, o bilimle uğrasan bilim esnafının iktidar kurma aracıdır. O iktidarlardan kolay feragat etmek istememek ise modern bilimcinin en belirgin özelliği…

Okumalar:

Aydınlanmanın Diyalektiği – Adorno, Horkheimer

Akıl Tutulması – Theodor Adorno, Max Horkheimer

Bilginin Arkeolojisi – Michel Foucault

Felsefe Sahnesi – Michel Foulcault

Kelimeler ve Şeyler – Michel Foucault

http://www.derindusunce.org/2009/04/24/aydinlanma-modernizm-bilimcilik-ve-uzman-cehaleti

October 13, 2009 Posted by | totoliterlik / otoriterlik | Leave a comment

Ekotopya – bize dayatılan hayatları sevmiyorsak…

ekot
Hayal kurmak küçümseniyor!

Oysa kendi geleceğimizi kazanabilmek için önce hayal kurmalı, bize dayatılan hayatları sevmiyorsak, kendimizi ifade edecek hayatları hayal etmeyi becermeliyiz. Zira, hayat hakkında çok kafa yoran ünlü sakallının dediği gibi “İnsan önüne sorun olarak koyduğu şeyleri çözer.”

Bu kez bir “ekolojik ütopya” sunuyoruz sizlere… Yayımlandığında çok tartışılan, sık sık basılan ve hemen türünün klasikleri arasına giren Ekotopya’da ABD’den ayrılarak yeni bir hayat kuranlar anlatılır.

Ekotopya’da insanlar varlıklarının anlamını yeryüzündeki bütün canlıları yok olmanın eşiğine getiren “üretim ve tüketim”de bulmazlar. Tersine, diğer canlılarla doğal dengeyi bozmadan yan yana yaşamayı hedeflerler. Mütevazıdırlar. Kusursuz olmak, büyümek, üstün olmak gibi bir amaçları yoktur.

Suyu ya da havayı kirletenlerin cezalandırıldığı; gazetelerin, kâğıdın yeniden kullanılması, başka ormanların yok edilmemesi için iki hafta sonra uçan mürekkeple basıldığı; atıkların %99’unun yeniden değerlendirildiği ademi merkezileşmiş bir toplum kurmuşlardır. Dokunmanın, şakacılığın, duygusallığın çok geliştiği; iş ve oyunun birbirine karıştığı; tembelliğin garipsenmediği, marihuana kullanmanın normal bir keyfe dönüştüğü; cinselliğin dolaysız yaşanması için özel bir çabanın gösterildiği bir hayat yaşarlar. Hayalin gerçeğe dönüşmesinin hiç de imkânsız olmadığını gösteren az bulunan kitaplardan biri Ekotopya…

Sunulan hayatlara “hayır” diyenler için…

“Callenbach ekolojik olarak ayakta duran bir dünyaya ilişkin canlı, kapsamlı ve pozitif bir resim sunuyor. Yeryüzünün geleceğini dert edinen herkes için birincil önemde bir kitap.”
Fritjof Capra

“Neredeyse her cümlede somut ve makul bir öneri getiriiyor… İstikrarlı ve insani bir toplumu nasıl kurarız sorusuna getirilen bir ilk cevap olarak, gördüğüm en iyi kitap.”
Yeryüzü Dostları

http://www.ayrintiyayinlari.com.tr/kitap29.htm

October 13, 2009 Posted by | ekotopya heterotopya utopyalar | Leave a comment

DOĞA VE İNSAN SÖMÜRÜSÜ ÜZERİNE KURULU BİR SİSTEM

kap

Artık kapitalizmin, insanlığı ve doğayı bir parazit gibi sömüren bu sistemin barbarlığı konusunda daha fazla kanıta gerek yok. Kapitalizmi hareket halinde tutan tek güç, kâra geçme ve buna bağlı olarak, sürekli büyüme zorunluluğu. Kapitalizm büyük bir savurganlıkla gereksiz ürünler yaratıyor, doğayı yok ediyor ve geriye sadece zehirler ve çevreyi kirleten ürünler veriyor. Kapitalist sistemde tek başarı ölçüsü, günde, haftada, yılda ne kadar daha fazla satış yapıldığı. Daha fazla satış yapılsın diye, doğrudan insanlara ve doğaya zararı olan, etrafa hastalık yaymadan üretilmesi olanaksız olan, üretimleri esnasında soluduğumuz oksijeni üreten ormanları mahveden, ekosistemleri yok eden, suyumuza, havamıza ve toprağımıza sanayi atıklarının kanalizasyonu muamelesi yapılmasına neden olan ürünler, büyük miktarlarda ortaya dökülüyor.

Kapitalizmin yağma ve sömürüyü kuşatıcı ve sistematik bir bütünsellikle gerçekleştirebilmesi için artık kendi yüzü haline gelmiş bazı kurumlara ihtiyacı var. Bu ihtiyacın büyük bir kısmını ise II. Dünya Savaşı’nın hemen akabinde oluşturulan Bretton Woods Kurumları olan IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü karşılamaktadır. Tabii her zaman olduğu gibi ruh ikizleri olan Devlet ile el ele.

Bu kurumlardır toprağın sistematik olarak yağmalanmasını, küçük çiftçilerin topraklarının ellerinden alınmasını ve büyük kentlerin varoşlarının doldurulmasını sağlayan. Ve bu kurumlardır patent yasaları, terminatör tohumlar ve kimyasal ilaçlarla tarımın global işletmelerin kontrolüne verilmesini sağlayan. Bir zamanların kendine yeterli çiftçileri artık kredi ve kimyasal bağımlılarına, Afrika’nın yerli çobanı safari kamplarındaki dilencilere dönüşmüştür.

İnsanın insan ve doğa üzerindeki tahakküm ve sömürüsünü her geçen gün derinleştiren kapitalizmin büyüme gereksinimi, bireysel girişimden, sistemin tümüne kadar, her aşamada karşımıza çıkıyor. Şirketlerin doymak bilmez açlığı doğaya, ucuz emek gücüne ve yeni pazarlara el atıyor. Kapitalizm doğuşundan beri ekolojik olarak yıkıcıydı ancak yaşadığımız zamanlarda, dünyaya yönelik bu tahribat daha da hızlandı.

Sermaye dünyadaki insanların çoğunu salt bir emek gücü deposuna çevirirken geriye kalanların büyük kısmını işe yaramayan ya da tükettiği kadar işe yarayan baş belaları olarak bir kenara atar. Sermaye, tüketimcilik ve depolitizasyondan oluşan küresel kitle kültürü yoluyla, toplulukların bütünlüğünü ihlal etti ve bu bütünlüğün altını oydu. Servet ve güç eşitsizliklerini insanlık tarihinde görülmemiş bir düzeye getirdi. Yozlaşmış ve körü körüne itaat eden bağımlı devletler (buradaki yerel elitler bastırma görevini yürütürlerken ılımlı kimseleri bu eziyetten esirgediler) ağıyla yakın ilişki içinde hareket etti. Kapitalist merkeze itaati sağlamak amacıyla devasa bir askeri aygıtı beslerken, çevrenin özerkliğini ortadan kaldırmak ve onun borç batağına saplanmasına neden olmak için Batılı güçlerin ve süper güç ABD’nin kapsamlı gözetimi altında, IMF, Dünya Bankası ve DTÖ’nün başını çektiği bir uluslarötesi örgütler ağını harekete geçirdi.

Ekolojik yıkım kapitalizmin rastlantısal bir özelliği değildir, sistemin DNA’sında vardır.
Doymak bilmeyen, kârları arttırma ihtiyacı reformlarla düzeltilemez. Kapitalizm her zaman ekolojik açıdan yıkıcı olmuştur. ABD’deki enerji santrallerinden Endonezya’daki ormanlara, Kanada’daki asfalt kumsallarından Nijerya’daki petrol kuyularına, küresel kâr dürtüsü doğaya tarif edilemeyecek zararlar vermeyi sürdürüyor. Kapitalizm, insanlık da dâhil olmak üzere, doğanın başlıca düşmanıdır. Onu yok etmek hiçbir zaman şu ankinden daha acil olmamıştır.

Kapitalist sistem varoldukça üretim ve onu kontrol eden bürokrasiler sürekli merkezileşmek zorundalar. Bu, şirketlerin üretim teknolojilerini kendi tekelleri altında tutmalarından kaynaklanıyor. Paylaşılan teknolojiler daha fazla kâr elde etmeyi olanaksız kılar. Elinizdeki teknolojiyi daha iyi uygulayan rakibiniz sizin yerinizi alabilir. Dolayısıyla sahip oldukları teknolojiyi “şirket sırrı” olarak patentlerle, fikri ve sınai mülkiyet haklarıyla, hukuku çıkarlarına göre dizayn ettirerek saklayıp kar maksimize ederler.

Kapitalizmin yarattığı bu çarpık teknolojiler ve üretim birimleri hammaddelerin, ürünlerin ve yarı mamullerin sürekli olarak ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya taşınmasına yol açıyor. Sonuç ise fosil yakıtların tüketimine dayanan korkunç boyutta bir ulaşım gereksinimi… Yalnızca zengin azınlık ile yoksullar arasındaki uçurumu artıran pazar ekonomisini yürütmek amacıyla yaratılmış olan yapay işlerde köleleştirilen milyonlarca insan… Kapitalizmin merkezi kontrolünü gerçekleştiren bürokrasilerin yerleştiği devasa gökdelenler…

1855’te topraklarını satın almak fikrine karşı Dwam Kızılderilileri reisinden şu cevabı aldığında ABD hükümetinin ( Dünyayı en fazla kirleten ülke olarak) şaşkınlığını düşünün: “Gökyüzü nasıl alınır da satılır? Biz havanın temizliğini ve suyun pırıltısının sahibi değiliz. Bunları bizden nasıl satın alacaksınız? Anlarımız ve tecrübelerimizle dünyanın her köşesi halkım için kutsal ve yücedir. Beyaz adamın bizim adetlerimizi anlamadığını biliyoruz. O, gece gelip, topraktan ihtiyacı olan her şeyi alan yabancıdır. Dünya onun dostu değil, düşmanıdır ve dünyayı ele geçirdikçe ilerler. Dünyayı çocuklardan çalar. İştahı, dünyayı hırsla yutar ve geriye çöl kalır. Bütün hayvanlar yok olduğunda, ruhumuzun büyük yalnızlığı nedeniyle öleceğiz, hayvanlara ne olduysa bizim başımıza da o gelecektir. Her şey bir birine bağlıdır. Dünyanın başına ne gelirse, aynısı dünyanın çocuklarının da başına gelecektir”.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

Şiddetli kasırgalar, yüz binlerce can alan seller, gıda güvenliği ve kitlesel açlık tehlikesi ile ilgili felaket haberleri rutin hale geldi. Kuraklık ve okyanus seviyelerinin yükselmesi sonucu muhtemel büyük göç hareketleri sinyallerini vermeye başladı. Kanamalı Kırım Kongo virüsü ile başlayan sıtma, kolera, tavuk gribi ve domuz gribi gibi daha pek çok ölümcül salgın hastalık, toplumun doğru düzgün sağlık güvencesi ve geliri olmayan özellikle en yoksul kesimlerini vuruyor. Jeopolitik açıdan iklim değişikliğinin yaratacağı sonuçlar, dünya haritasında önemli değişikliklere gebe görünüyor. Dünyanın sömürü altında açlık ve yoksulluğa terk edilen ülkeleri, şimdi de ekolojik bir sömürü dalgası ile karşı karşıyalar.

Tek başına dünyadaki sera gazlarının dörtte birini üreten ABD’nin Kyoto Protokolü’ne karşı tutumu ve Kyoto sürecinin bir aldatmaca ve neoliberal sahtekarlığa dönüşmesi, anti-kapitalist olunmadan ekolojik krizle baş edilemeyeceğinin en açık kanıtıdır. Sudan sonra havayı da metalaştıran, karbon borsaları yaratan ve yoksulların temiz havasına göz diken Kyoto ile artık geri sayımı başlayan gezegen düzeyindeki yok oluşu durdurma şansı yok. Türkiye’deki hükümetlerin iklim değişikliği ile mücadele ve Kyoto karşısındaki tavırları, bu neoliberal ikiyüzlülüğün klasik bir örneğidir. Kyoto süreci ve sonrasında yaşananlar, iklim değişikliğine kapitalist taktiklerle çözüm bulunamayacağını göstermiştir. Bir yandan yetersiz indirim hedefleri getirip, diğer yandan emisyon ticareti ile “yasal süreçle kumar oynayan”, havayı metalaştıran, yaşam hakkımızı fiyatlandıran piyasa mekanizmasıyla, küresel ısınmanın önüne geçilemez.

Kapitalizmde kırla kent arasındaki yarılma kentleri çöp ve atık üreten bir uygarlık tasarımı haline getirdi.
Kapitalizmle birlikte tarımsal alanlar çiftliklere dönüştürüldü ve tarım endüstrileşti. Köylüler, topraklarında şirketlerin işçisi durumuna düştüler, topraktan kazandıkları azaldıkça yaşayamamaya başladılar ve kente göç etmek zorunda kaldılar. Bununla birlikte her geçen gün büyüyen şehirler, gelişen kapitalizmin göstergesi oldu. Şehirlerin kıyısında yaşamaya başlayan emekçi yığınları, kötü yaşam koşullarına ve köle gibi çalıştırılmaya katlanmak zorunda bırakıldılar. Büyüyen kentleri beslemek için topraktan daha fazla ürün elde etmek kaçınılmaz hale geldi. Toprağın doğal çevrimi bozulurken kentler; fabrikalar, hava kirliliği, asit yağmurları ve atık sorunları ile birer kirlilik kaynağına dönüştüler.

Kapitalizm kendini bir hijyen ideolojisi ekseninde inşa ederken diğer yandan uygarlığın pisliği olarak adlandırdığı yoksulların ülkesine çöplerini, atıklarını, yaşam formlarını ve en önemlisi yaşamı algılama biçimini ihraç ediyor. İşte emeğin parçalanması bir yandan doğa ile insanı birbirinden kopartıp, toplumsal serveti metaya indirgerken, diğer yandan da yaratılan hijyen kültürü üzerinden yoksullar ötekileştiriliyor. Ekolojik kriz, kır ve kenti parçalayan özel mülkiyet, buna dayalı hijyen kültürü ve artık-atık üretim tarzının kendisidir.

Bu nedenle sorun basitçe enerjinin hangi kaynaklardan üretileceği, hangi kaynakların kullanılacağı sorunu değildir. Öncelikle dünyayı hammadde deposu haline getiren pratikle hesaplaşmak, sonra da neyin nasıl ve kimin için üretildiği ve nasıl toplumsallaştığı meselesini ortaya koymak gerekir. Mesele artık atık uygarlığıyla bir üretim tarzı ekseninde hesaplaşma meselesidir. Ekolojik kriz, basitçe “bir çevre tahribatı-doğanın yok oluşu” olarak görülemez.

Doğaya ve onun ekolojik dengesine dayanarak hareket ediyormuş gibi yapan rejim, kârlılığı sürekli genişletme zorunluluğuyla beraber, ekosistemleri dengeyi bozucu atıklarla karşı karşıya bırakıyor, organizmaların gelişmesini sağlamak için milyarlarca yıl boyunca evrim geçirmiş olan habitatları yok ediyor ve doğanın duyulara hitap eden canlığının yerine sermaye birikimi için gerekli olan kaba bir değiş tokuş edilebilirliği koyuyor.

Ekolojik krizin sürmesine neden olan sistemin, aynı zamanda bu tartışmanın kavramlarını da koyması bizi şaşırtmamalı. Zira sermaye atmosferdeki karbonu havayı metalaştırarak kontrol ettiği gibi bilgi üretim araçlarını da kontrol ediyor. Ve sermayenin hatasını anlayıp kendisini ekolojik açıdan makul bir üretim sistemine dönüştürmesi de düşünülemeyeceğinden, yeryüzünde açtığı yaraları sanki iyileştirebilirmiş gibi davranması gerekiyor. Bu nedenle sermayenin politikacıları, bürokratları, ekonomistleri ve profesörleri, her birinin yolu ‘dünyadaki ekolojik tahribatın, serbest pazarı ve dünya ekonomisini yöneten sermaye birikim sistemini kesintiye uğratmadan da tamir edilebileceği’ ana fikrinde kesişen sonsuz öneriler ileri sürmekteler.

Bu rejimin vahşiliğini örten hafifletmelerin ve propaganda amaçlı yumuşatmaların tümünü reddediyoruz: Sebep olunan ekolojik maliyetlere yeşil dostu gibi bir süs verilmesi, demokrasi ve insan hakları adı altında beşeri maliyetlerin gizlenmesi. Bunun yerine, sermayenin gerçekten ne yaptığını gören bir bakış açısından, ısrarla sermayeye odaklanmanın üzerinde duruyoruz.

Kapitalist dünya sistemi tarihsel olarak iflas etmiştir!
Sistem, çalışması imkansız bir imparatorluğa dönüşmüştür ve onun aşırı hantallığı, altında yatan güçsüzlüğü açığa vurmaktadır. Bu durum ekolojinin diliyle, son derece sürdürülemezdir ve temelden değiştirilmelidir, ve yaşamaya değer bir gelecek istiyorsak büyük ölçekli Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), IMF ve Dünya Bankası gibi varlıklarıyla bile ekolojik kriz sebebi olan kurum ve kuruluşlar ortadan kaldırılmalı. Bunun yanı sıra yerelliğin ve kendi kendine yeterliğin yaşamsal sorunların çözümüne kaynaklık edecek bir alternatif olduğunu iyi kavramak gerekir. Ekosistemlerin onarılması ve insani gereksinimler üzerinden hareket etmek ve gezegenin kaynaklarını ve insan gücünü bu gerçek gereksinimler üzerinden harekete geçirmek gerekir. İnsanlığın beslenme ve yasam tarzı üzerinde oynanan tarım, gıda ve suya ilişkin oyunları topyekun durdurmak gerekir. Kentleşme olgusunun yeniden ele alınıp insanlığın megakentlerde, mega alışveriş merkezlerinde önüne geleni yok eden tüketim makinesi bir canlı türü olarak evrilmesine yol açan anlayışı frenlemek gerek. Tüketim toplumu olgusu için gereken enerji miktarlarına boyun eğmek yerine gezegenle uyumlu ve gerçek ihtiyaçlar temelinde yeniden doğayla bütünleşmeyi sağlayacak bir yaşamın gereği olan bir enerji politikasına geçişi öne çıkartmak gerek.

TARIM, GIDA VE SU

Tarım, şimdilerde küresel şirketlerin egemenliğine geçiyor / geçiriliyor. Tarımsal ürünlerin alınıp satılmasında büyük bir merkezileşme söz konusu. Dünya tahıl ticareti, muz ticareti, et ticareti ve daha birçok ürün 3–4 şirketin kontrolüne geçti. Dış ticarette ülkelerin ve çiftçilerin bağımlı olduğu bu şirketlerin, aynı zamanda ilaç, gübre, tohum üreten ve pazarlayan, uluslararası nakliye için gerekli donanıma sahip olanlar olduğunu da düşündüğümüzde; tarım dış ticaretinin pazarlama ve üretim girdilerinde ne kadar merkezileştiği ve gıdanın nasıl kontrol altına alındığı anlaşılacaktır.

İşte Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) bu bağımlılaştırmayı tarımda uluslararası gıda-tarım-kimya şirketlerinin çıkarları doğrultusunda düzenlemeye girişmiş bir yapı. IMF ve Dünya Bankası hükümetlerle elele vermiş azgelişmiş ülke tarım sektörlerinde şirketlerin egemenlik kurması için ön açıcılık görevini yürütüyorlar. Oysaki doğru olan, gıda ve tarımsal ürün üretim egemenliği ve dış ticaretinin, şirketlere bırakılamayacak önemde ve yerelleşme dışında çözümü olamayacak bir olgu olduğudur.

DTÖ, IMF, DB ve AB OTP ile ilerleyen/ilerletilen süreç, gelişmiş ülke desteğindeki ulusaşırı tarım ve gıda şirketlerini azgelişmiş ülke tarım sektörlerinde egemen kılmaktadır. Şirketlerin egemen olduğu oranda çiftçi mesleğini yitirmekte ve sektörü terk etmekte veya işçileşmektedir.

Çünkü tarım artık şirketleş(tiril)iyor. Çiftçilik mesleği gereksiz görülüyor. Tohum pakete, gübre çuvala, ilaç kutuya hapsediliyor. Tarımın geliştiriciliği arazide değil, laboratuarlardaki genlere yapılan müdahalelerle belirleniyor. Tarımsal üretim, artık çiftçiler ile değil, profesyonel kadrolar tarafından sevk ve idare ediliyor.

Sermaye çevreleri bir yandan dünyadaki açlığı gidermek bahanesiyle genetiği değiştirilmiş ürünleri pazarlarken, öte yandan dünyadaki açlığın baş sorumlusu olan kapitalizm ve onun üst kurumları IMF, Dünya Bankası ve DTÖ, gelişmekte olan ülkelerin kendi halkını doyuracak ürünleri ekmesini engelleyip, endüstrileşmiş ülkelerin isteklerine uygun tek tip tarım yapılmasını dayatıyor.

Kapitalist toplum 1960-70 arası “modern tarım tekniklerí” adı altında kimyasalların yaygın kullanıldığı Yeşil Devrim’i dayatmıştı. Bu yolla tarımda tek tür ekimi (mono-kültürü) gündeme getirip dünyanın birçok yerinde toprakları çoraklaştırdı. Şimdi de ABD ve AB tekellerinin arkasında olduğu genetiği değiştirilmiş endüstriyel tarım ürünlerinin ekimini dayatıyor.

Tabiî ki bu hedeflere ulaşmak birden bire olmamaktadır; toplumların damak tadını değiştirme girişimlerinden tutunda, tarımsal ürün çeşitliliğini azaltma, tarımsal üretimi su ve enerjiye daha çok bağımlı hale getirme çalışmaları, tohumu kısırlaştırma girişimleri, bitkilerin genleriyle oynama araştırma ve uygulamaları, tohumları patentlemeye dönük yasal düzenleme ve uygulamalar, uluslararası ticaret kurallarının değiştirilmesi v.b bir dizi sürecin ürünüdür. Uluslararası sermaye bu süreçteki taleplerini IMF, Dünya Bankası, DTÖ gibi kuruluşların aracılığıyla uygulattı. Türkiye’nin de imzacı ülkeler arasında bulunduğu, 1993 yılında imzalanan DTÖ Uruguay Turu Tarım Anlaşması’nın 1994 yılında yürürlüğe girmesiyle birlikte dünya tarım ticareti yapısı da hızla değiştirilmeye başlandı. Bu anlaşma “ tarımsal üretim ve ticaret koşullarının liberalize edilmesini” hedeflemiştir. Bu politikaların ortaya çıkarttığı sonuç ise çiftçilerin gıda egemenliğine saldırı, küçük çiftçilerin tasfiyesi ve tarımın şirketleştirilmesidir. Tarımın şirketleştirilmesi küresel ısınmaya neden olan sera gazı salınımının çoğalması, toprağın ve suyun kirlenmesi, su kaynaklarının tükenmeye başlaması, bitkisel çeşitliliğin yok olması, küresel salgın hastalıklar (kuş gribi, domuz gribi gibi), yaygınlaşan kanser vakaları v.b. yeni belaları da dünyanın başına sarmıştır.

GDO’lu ürünler aynı zamanda ekolojik bilincin gelişmemiş olduğu ülkelere “biyo-yakıt” adı altında empoze edilmektedir. Bir başka deyişle kapitalizm kendi yarattığı ekolojik krizi kullanma peşinde. Her şeyi yeşile boyayıp satmaya çalışmakta. Oysa GDO’lu tarım da polenlerin rüzgâr ve fırtınalarla kilometrelerce ötelere taşındığını biliyoruz. Üstelik sel ve yeraltı suları vasıtasıyla okyanus ötesine taşınması da söz konusu.

GDO’lu tohumlar, toprakta ilk başta yüksek verim artışlarına neden olurken kısa sürede toprağın çoraklaşmasına yol açıyor, biyolojik çeşitliliği ve ekosistem yaşamını olumsuz etkiliyor. Tohum üzerindeki patent hakları ile sermaye tarımı tamamen kendi denetimine alarak yoksul ülkeler ve küçük üreticiler, uluslararası tarım tekellerinin insafına terk ediliyor. GDO’ların canlıların genleri üzerinde yarattığı etkinin besin zinciri yoluyla yol açacağı ekolojik tehlikeler de ortada. Bu sefer kemik ve nitrattan farklı olarak GDO’lar yeryüzünde sınırını kendilerine sahip şirketlerin bile kestiremediği büyük ekolojik yıkıma neden olmak üzere. Geleneksel tarım ve tıp bilgisi göç ve endüstrileşme ile yok ediliyor. Geleneksel kültür ve ziraat bilgisi hiçleştiriliyor. TRIP anlaşmaları ile yerel halkların geleneksel tarım ve tıp bilgisi tarım ve ilaç tekelleri tarafından gasp ediliyor. Biyoçeşitlilik yok edilerek gen kaynakları şirketlerin ARGE’lerinde toplanıyor. Bilgi şirketlerin tekeline geçiyor. Enerji elde etmek için biyolojik yakıtlara yönelinmesi, gıda güvenliğine açık bir saldırıya dönüşüyor. Zenginlerin arabaları için yoksulların gıdaları ellerinden alınıyor. Endüstriyel tarım, yüz binlerce dönümlük plantasyonlarda üretim yaparken kendi kendine yeterliliğin ortadan kalkması anlamına geliyor. Endüstriyel tarım; kuş gribi, Sars gibi salgın hastalıkların ortaya çıkmasında ve yayılmasında da başlıca etken.

Monsanto, Cargill, Sygenta gibi tarım şirketleri eliyle doğayla uyumlu geleneksel tarım yok edilirken aynı şirketler eliyle organik tarım şirketleri kuruluyor ve toprağından sökülen köylü bu ürünleri alamıyor. GDO’lu ürüne muhtaç hale geliyor. Kanser ilacı üreten şirketin dünyada kanserin artmasına neden olması örneği sermayenin ürettiği tüm teknolojiler için geçerli hale geliyor. Köylüler, sözleşmeli tarımla kendi topraklarında ucuz iş gücü olarak çalıştırılıyorlar. Köylülerin çok azı, ya topraklarını, su kaynaklarını yok eden barajlarda ve maden şirketlerinde her türlü güvenceden yoksun olarak iş bulabiliyor. Çoğunluğu ise şehirlerde her geçen gün yaşamanın zorlaştığı, iş güvencesinin yok edildiği şartlarda, ucuz iş gücü olarak sermayenin ihtiyacına koşuluyorlar. Sermaye bir yandan toprağı kullanılmaz hale getirirken küresel ısınma gibi ekolojik sorunlar nedeniyle ortaya çıkan kuraklık ve susuzluktan karını daha da arttırmaya çalışıyor. Türkiye’de pirinç kıtlığı yaşanırken, Akdeniz açıklarında bekletilen pirinç yüklü gemiler bunun kanıtlarıdır. Dünyadaki açlık, gıda kaynaklarının yetersizliğinden değil, adil bölüşülmemesinden kaynaklanıyor.

Tarım emekçilerinin yüzyüze ilişkiye dayanan çiftçilik mesleği artık bir kültür değil, tarım işletmeciliği haline getiriliyor. Yine benzer bir şekilde hayvanlar, endüstriyel çiftliklerde ayakları toprağa bile değmeden, çabuk kilo alsın sıkış tepiş bir ortamda, sürekli ilaç ve kimyasala maruz bırakılarak, birbirine zarar vermesin diye gagaları, vs kesilerek ve yaratılan tüm kimyasal kirlilik doğaya, akarsulara verilerek pazarlanıyor. Tarım gittikçe büyük çiftliklerde makineler vasıtasıyla insan yüzü görmeden yürütülecek mekanik bir faaliyete dönüştürülüyor.. Dolayısıyla şimdiki “yeşil devrim” küçük değil, büyük işletmeleri zorunlu kılıyor. Bir başka deyişle kapitalizmin büyü ya da öl politikası. Apaçık ki; AB’nin dayattığı tarım işletmeleri politikası küçük çiftçileri silip süpürmeyi amaçlıyor. Çiftçiye değil işletmeciye gerek duyulduğundan küçük çiftlikler ya topraklarını büyüklere devredecek ya da ortadan silinecektir.

AB de çiftçilik mesleğini ortadan kaldırma yolundadır. Yerine tarımın şirketleşmesi doğrultusunda ilerleyişini ortak tarım politikaları (OTP) aracılığıyla sürdürülmektedir. Bu köylülüğün ve çiftçiliğin tasfiyesiyle paralel bir süreçtir. Bazı AB ülkelerinde kilometrelerce uzanan endüstriyel tarlaların yakınında bazen tek bir köye bile rastlanamamaktadır. AB’li çiftçiler iflas ettikçe topraklarını en büyük toprak sahiplerine satılma zorunluluğu getirilmesi, büyük toprak sahiplerini daha da irileştirilecektir. Topraklar büyük toprak sahiplerinde biriktikçe endüstriyel tarım uygulaması AB’de dönüşü olmayan yolda ilerlemeye devam edecektir. OTP’na göre kimin ne ekip biçeceğine de “büyük başlar” karar verecek. Örneğin Türkiye’nin bu yıl bilmem kaç ton soya fasulyesine ihtiyacı olmasa da birileri istiyor diye onu ekmek zorunda kalacaktır. Sonra da ürün fazlası çöp bidonlarını boylayabilir ve çiftçi aç kalabilir, o OTP’yi uygulayanların derdi değil. Yunanistan AB’ye katıldıktan sonra bu tür durumlarla karşı karşıya kaldı. Oysa AB bütçesinin yaklaşık üçte ikisi OTP kapsamındaki harcamalara ayrılıyor. Uygulanan söz konusu politikalar mali yük oluşturmanın yanında bir de yukarıdaki bahsedilen tehlikeler yaratılıyor.

AB, OTP’nın Yunanistan’daki yansımalarına bakarsak büyü ya da öl baskına dayanamayan küçük çiftçi iflas ediyor. İşini kaybeden küçük tarım işletmeleri yine OTP yaptırım ve politikaları sonucu büyük işletmelerle birleştirilmekte. Ek olarak OTP’nin bu politikaları tarımla uğrasan nüfusun azalmasana neden olmuştur. Yani 200 dönüme sahip bir çiftçi iflas sonucu ya meslek değiştirmek zorunda kalıp bulabilirse turistik yerlerde hizmetçilik yapma yolları aramaktadır. Arazisini de o yöredeki en büyük arazi sahibine satmak durumundadır. Örneğin; ‘200 dönüm arazisini satacak olan çiftçi arazisini eğer varsa 500 dönüme sahip olana değil de 5000 dönüm arazisi olana satmak zorundadır. Bu yolla büyük toprak sahiplerinin toprakları sürekli büyütülüyor. Ek olarak, Yunan halkı kendi ihtiyaçlarına dönük değil, AB’nin çıkarlarına yönelik ekim yapmak zorunda kaldı. Üretilen meyvelerin %50-60’ı yok edildi ya da pazardan geri çekilmek zorunda kalındı’. Başka bir deyişle OTP politikalara küçük çiftçileri öğütmüş, büyük çiftçilerin topraklarını büyütmüştür. OTP’deki söz konusu politikalar sonucu kırsalda nüfus azalmış ve silinecektir.

Dolayısıyla AB tarafından dayatılan tarım politikalarının Yunanistan’da topluma maliyetine bakarsak; kırsal nüfusun (geçim sıkıntısı nedeniyle) azalmasının yanında rakamlarla ifade edilemeyecek bir toplum sağlığı sorunuyla yüz yüze gelindi. Çünkü kullanılan kimyasallar nedeniyle insanlar sayısız hastalıklara yakalandı. Ayrıca geniş ölçekli bir çevre maliyetini de göz önüne almak gerekir. Bu nedenle Yunan tarımı yukarıda sayılan maliyetler söz konusu edilmeksizin Avrupalılaştırıldı.

IMF ve Dünya Bankası Şirketlerinin Genetiği Değiştirilmiş tohumlarına, biz atalarımızın tohumlarına sahip çıkıyoruz!

• Almanya, Fransa, Avusturya, Macaristan, Yunanistan ve Lüksemburg GDO içeren mısır tohumunun ithalatını ve üretimini yasaklamış ve tüm Avrupa’da GDO’lara karşı kamuoyu tepkisi büyürken, hayvanlar üstünde yapılan deneyler, genetiği değiştirilmiş organizmaların kısırlık, bağışıklık sisteminin çökmesi, çeşitli alerjiler ve büyüme sorunlarına yol açtığını kanıtlarken, genetiği değiştirilmiş organizmalı tohumların, rüzgâr ve toprak yoluyla, akrabaları olan yerel tohumlara bulaşıp, milyonlarca yıllık genetik mirası tehlikeye attığı gözlemlenmişken, Türkiye’ye genetiğiyle oynanmış tarım ürünlerinin girmesini kim istiyor? Bu soruyu cevaplarken, dünyada GDO’lu ürünlerin yayılmasını dayatan kurumların adını anmak gerekiyor.

• 2003 yılından beri, dünyanın önde gelen genetiği değiştirilmiş ürün ambarlarından ABD, Arjantin ve Kanada, Avrupa Birliği ülkelerinin GDO’lu ürünlere uyguladığı tedbirleri, DTÖ’yü kullanarak delmeye çalışıyor.

• Hint tarımı, Dünya Bankası ve IMF reçeteleriyle DTÖ’nün çarkına sokuldu ve Hindistan’ın tohum sektörü Dünya Bankası’nın yapısal reformlarıyla dev şirketlere açıldı. Artık çiftçilerin hangi ürünleri yetiştireceğine onlar karar veriyorlar. Ülkenin GDO’lu pamuk yetiştirilen bölgelerinde, ipoteğini ödeyemeyen ve toprağını kaybedenlerin intiharları salgın boyutuna ulaştı. 1997 – 2007 arasında intihar eden çiftçilerin sayısı 182 bin 936. 2008 rakamları 16 bin olarak tahmin ediliyor. 2009’da ise hayatına son veren çiftçi sayısı iki bini geçti. Sadece geçen ay Chattisgarh eyaletinde 1500 çiftçi intihar etti. Üstelik bu kayıtlar kesin olmaktan uzak. Zira kadınlar gibi ‘çiftçi’ tanımının dışında tutulanlar da kayıtlara geçmiyor.

• Arjantin’de 1989’dan itibaren artan borç yükü, ülkenin ekonomik programını ulus üstü finans kurumlarının ülke koşullarına yabancı ve ilgisiz kararlarına açtı. IMF ve Dünya Bankası’na göre, Arjantin’in borçlarını kapatması için tek çare, genetiği değiştirilmiş soya fasulyesi yetiştirmekti. 1996’da Monsanto Arjantin’de Roundup Ready (RR) soya fasulyesi tohumlarının dağıtım lisansını aldı. On yıldan kısa bir sürede mısır, buğday ekili alanlar soya tarlalarına dönüşmüş, Arjantin’in tarımsal çeşitliliği yok olmuştu. Soya dışında kendi gıdasını yetiştiremez durumda kalan Arjantin 2002’deki ekonomik krize de savunmasız yakalandı. Açlık başladı. GDOlu soya yetiştirilen bölgelerdeki hayvanlar ölüyor, insanlarda tiroit, solunum sistemi bozuklukları, akciğer ödemleri, deri hastalıkları gelişiyordu. Soya tarlalarının yakınında yaşayanlar her kimyasal gübrelemeden sonra şiddetli migren, göz yaşarması, mide bulantısı, eklem ağrıları yaşıyordu. Havadan yapılan ilaçlama yüzünden Arjantin’de Monsanto soyası dışında başka bir şey yetişmez oldu.

• ABD Irak’ı işgal ettikten sonra Kissenger’in danışmanlık şirketinden Paul Bremer yönetimindeki işgalci otorite 100 kanun çıkarttı.”Bremer Kanunları” diye anılan kanunların 81.si ile Irak’ın bütün tohum ve gen bankalarına el konulduğu gibi Irak’ta tarımsal üretim yapmak isteyen herkes ABD şirketi Monsanto’nun büyük ölçüde de GDO’lu olan tohumlarını kullanmak zorunda bırakıldı. Iraklı çiftçilerin kendi tohumlarını kullanması yasaklandı. Eski Dışişleri Bakanı Henry Kissenger’ın “Enerjiyi kontrol edersen ülkeleri, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin” sözü karşılık bulmaya başladı (Bkz. Ölüm Tohumları- Bilim ve Gönül Yayınları).

• 2001’de Türkiye’nin IMF ile imzaladığı anlaşmanın en önemli maddelerinden biri de, tarımda yeniden yapılanma politikaları olmuştu. Küçük çiftçilerin ve ürün çeşitliliğinin yok edilmesine yönelik politikaların son halkası da, GDO’lu tohumların ülkemize sokulması olacaktır. Türkiye, Ekim ayında IMF ile yeniden masaya oturmaya hazırlanıyor. Ama insanların sağlıklı yaşama isteği, tohumların varoluşlarını sürdürme gücü, canlıların binlerce yıllık birbirini var etme deneyimi, o masanın davetsiz misafiridir. Dünya Bankası ve IMF’nin hayal ettiği gelecekte, genetiği değiştirilmiş tohumların zinciriyle gıda ve kimya şirketlerine bağlanmış küçük çiftçiler, yapay gübre, haşarat ve yabani ot zehirleriyle tükenmiş topraklar, özü piyasa keyfine göre şekillenmiş tohumlar olabilir. Bu, bizim geleceğimiz değildir.

Türkiye de tarımın özelleştirilmesinin tarihine bakarsak 24 Ocak karalarına dayandığını görürüz. O zamana kadar küçük ve orta boy çiftçi ürettiği üzüm ve zeytin ve zeytinyağı gibi mamullerini TARİŞ’e, fındığını Fiskobirlik’e, Tütününü TEKEL’e satarak geçinip gidiyordu. Fakat daha sonraki yıllarda tarım da (başlangıcı Turgut Özal dönemine rastlayan) neo-liberal politikalarla özelleştirmenin pençesine düştü. Dolayısıyla IMF ve Dünya Bankası ve sonrada DTÖ yaptırımlarına göre KİT’ler ve Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri (TSKB) gibi en temel tarım kuruluşları dahi özelleştirildi. Köy hizmetleri genel müdürlüğü “Tarım şirketleştirileceğine, çiftçi yok edileceğine göre artık köye ve köylüye hizmet götürmeye gerek yoktur” mantığıyla kapatıldı. Tarımsal Araştırma Enstitüleri birer birer kapatıldı. Su ürünleri, Gıda kalite kontrol, Veteriner işleri, Ziraat işleri, Zirai ilaçlama ve Karantina, Toprak-Su genel müdürlükleri kapatıldı. Tarım arazileri kar amaçlı olarak konut ve sanayiye açıldı. Şeker Yasası, Tütün Yasası gibi yasalar çıkarılarak bu alandaki üreticilerin tarımsal üretimi bırakmaları zorlandı

“Tohumculuk Yasası” adıyla bilinen yasa ile devlet tohum üretimi alanının dışına çıkarıldı. Devlet, tohumun sertifikalandırma ve ticaret denetimini şirketlere bıraktı. Böylelikle de çiftçilerin tohum ihtiyacını şirketlerden karşılamasına mecbur bıraktı. (Daha ayrıntılı bilgiler için Çiftçi Sendikalarının çıkarttığı “Her 50 saniyede bir çiftçi iflas ediyor” broşürüne bakabilirsiniz)

Şimdi de GDO’lu üretime izin verecek olan “Biyogüvenlik Yasası”nı çıkartma hazırlığı içindeler. Ayrıca gıda üretim alanlarını enerji üretimi (tarımsal yakıt üretimi) için kullanılmasını yaygın hale getirmek istiyorlar. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan “Köyişleri”ni çıkartıp “Tarım ve Gıda Bakanlığı” yaparak bakanlığın köye ve köylüye olan sorumluluklarını ve bağını tamamen kopartmak istiyorlar.

Tarımın şirketlerin denetimine geçmesine dönük uygulama ve zorlayıcı yasa örneklerini çoğaltmak mümkün. Ama yukarıdaki örnekler bile süreci anlatmakta yeterli.

Tarım ve gıda egemenliğinin çiftçilerden şirketlerin egemenliğine geçmesi sadece çiftçilerin sorunu değildir, tüketicilerin de sorunudur, tüm halkın sorunudur. Bu nedenle üretici ve tüketici çıkarına tarım sektörü yeniden düzenlenmelidir. Bunun için de, tarımda küresel kapitalizm karşıtı çıktılar olan;

– Yiyecekte kendine yeterlilik,
– Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO) karşı mücadele,
– Biyoçeşitliliği korumak için çiftçilerin farklı tohum çeşitlerini kullanmasını sağlama,
– Toprak reformu için mücadele gezegenimizde sürmektedir.

Bu amaçla;
– Tecrübe paylaşımı,
– İletişim,
– Kapasite oluşturma,
– Tohumları, bilgiyi ve farkındalığı yeniden ele geçirme,
– Doğal yöntemlerle araştırma-geliştirme, ıslah, deneyim arttırma,
– Tarımın şirketleştirilmesine karşı aile çiftçiliğini savunma, gibi argümanlar geliştirmektedirler.

Ayrıca;
– Küreselleşmenin dinamikleri olan, IMF, DB, DTÖ, AB-OTP’larını teşhir etme,
– Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nda köylü haklarının tanınması için çalışmalar yapma,
– Gıda güvenliğini garanti eden ilişkiler geliştirmek,
– Genç insanların kırsal alanda kalması için teşvik,
– Kadınların hak kısıtlılıkların kalkması için mücadele,
– Kadın, gençlik, işçi ve çevre hareketleri ile ilişki içinde olma,
– Yerel örgütlülüğü geliştirip, güçlendirme gibi, önlemlerle giderilebilmesi yönünde adımlar atılması gerekmektedir.

Tarım, kapitalizmin istemlerini sorgulayan, daha insani, daha ekolojik ve daha eşitlikçi bir yaşam tarzı için politik çıkış olarak görülebilecek niteliktedir. Haiti’de başlayan ve hızla 37 ülkeye yayılan açların isyanı gibi, yakın zamanda su ve gıda konusunda kıyametin kopacağının işaretleri fazlasıyla var

Bu bakımdan küresel kapitalizmin eleştirisinde ve siyasasında birbirinden beslenerek büyüyen tarım (gıda), iklim ve enerji krizine ve yoksullaştırmaya karşı birleşik bir mücadele hattı küresel kapitalizm karşıtı yaklaşımlar için kritik önemdedir.

SU

Yirminci yüzyıl sonlarına doğru da su, küresel sermayenin istemleri doğrultusunda, “canlıların yaşam hakkı” olmaktan çıkarılıp “meta” haline getirilmeye çalışılmış, sermayenin suya egemen olma isteği başlı başına bir politik tutum olarak bütün hükümetlere dayatılan bir olgu olmuştur. Sadece sömürge/yeni sömürge ülkeler değil gelişmiş ülkelerde de su içme suyundan başlayarak özelleştirme kapsamına alınmıştır. Bu gün birçok ülkede su kaynakları ve suyollarının özelleştirilmesi girişimleri de yasal düzenlemelerle güvence altına alınmaya çalışılmaktadır.

Küresel sermayenin talepleri gıda ile de sınırlı değil; suyu da ticari bir meta haline getirip denetimini kendine bağlamak istiyor. Suyun ticari bir meta haline getirilmesi sadece içme suyunun özelleştirilmesini sağlamayacak tüm su kaynaklarının ve suyollarının uluslararası su tekellerinin denetimine geçmesi anlamını taşıyacaktır. Suyun piyasa ekonomisine açılması halinde tarımsal üretimin en önemli girdisi olan ve verimlilik üzerinde büyük etkisi bulunan su paralı duruma gelecek. Dünyada kullanılabilir suyun yüzde 70’e yakınının tarımsal üretimde kullanılıyor olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda bunun ne anlama geleceği açık. Tarımsal üretimde de parası olan suyu kullanabilecek. Suyun paralı duruma gelmesiyle birlikte çiftçi suyu kullanamayacak, tarımsal üretim gerileyecek, verimlilik düşecek, gıda fiyatları yükselecektir.

Halihazırda dünya nüfusunun üçte biri güvenli içme suyundan mahrum olarak yaşıyor. Her gün sayıları on binlerle ifade edilen insan bu yüzden ölüyor. Afrika’nın büyük bölümü, Ortadoğu ve Meksika gibi bölgelerde mevcut su rezervleri hızla tükeniyor. Mevcut su kaynakları tükenirken suya olan bağımlılık ve kişi başına su tüketimi gittikçe artıyor. Su sorunu büyüdükçe de sermayenin suyu ticarileştirmesi ve suyun pahalılaşması paralel ilerliyor. Sermaye, krizini bir fırsata dönüştürerek buradan da kârına kâr katmaya çalışıyor. Çok uluslu şirketler, bir yandan su kaynaklarının kirlenmesine ve yok olmasına yol açarken aynı şirketler, su ticareti yapan şirketlerin de başını çekiyor. Dünya Su Konseyi’nin de bu şirketlerin suyun özelleştirilmesi politikalarını hayata geçirmek için kurulan paravan bir örgüt olduğu biliniyor. Dünya Bankası ve yerel hükümetler, bu şirketlerin kirli yatırımlarına ve su şirketlerine kredi, teşvik ve alım garantileri ile her türlü kolaylığı sağlıyor.

Su ‘sanayinin’ kârı, şimdiden petrol sanayinin kârının yarısına ulaştı. Suyun piyasalaştırılması, dünyadaki gelir eşitsizliği ile birlikte tam bir su adaletsizliğine yol açmakta. Dünyada kullanılan suyun yüzde 85’ini nüfusun yüzde 12’si tüketmektedir. Aynı bölgede yaşayan farklı toplulukların suya erişimlerinde de adaletsizlikler var. Yoksullar hem gelişmiş ülkelerde hem de Üçüncü Dünya ülkelerinde kuraklıktan, su kirliliğinden, ya da aşırı tüketiminden doğan olumsuz sonuçlara en çok maruz kalanlar.

Elit’lerin Getirdiği Çözüm

DTÖ, IMF, DB, ABD ve AB şimdiki gıda krizi için birkaç çözüm önerdiler. Teklif ettikleri en temel çözüm önerisi ticareti daha çok liberalleştirmek oldu. Böylece ülkelerde gümrük olarak kalmış koruyucu bariyerlerin bile tamamen yok edilmesini teklif ediyorlardı. Bize söylenen bunun gıda fiyatlarını düşüreceği idi. Söylemeye gerek yok ki tarımsal çokuluslu şirketler kendilerini bundan çıkar sağlamaya hazırlıyorlar. Ticaretin daha fazla serbestleşmesi gıdanın fiyatını düşürmek bir yana çokuluslu şirketlerin insan gıda zinciri ve gıda fiyatları üzerindeki kontrolünü genişletecektir. Bu çeşit daha fazla liberalizasyon dürtüsü ABD, AB ve bunların kontrolünde bulunan kurumlardan sorumlu neo-liberal ideologların umursamazlığını açığa çıkarmaktadır. Serbest ticaretin gerçekte problemin nedeni olduğu düşünüldüğünde şimdiki krizin tedavisi olarak daha çok ticaret liberalizasyonu simsarlığı yapmak açıkça kötü niyetliliktir.

Aynı zamanda genetikleri değiştirilmiş (GD) ekinlerin açlığa son vereceği fikrini teşvik edilmektedir. Gerçek şu ki GD ekinler çözüm değildir. Genellikle değiştirilmemiş ekinlere göre veriminin daha düşük olduğu ispatlanmıştır. Ayrıca GD ürünlerin sağlığa verdikleri zarar uzun vadede bir felaket olabilir.

Halkın Getirdiği Çözüm

Latin Amerika’da Venezüella, Bolivya ve Nikaragua gibi bazı ülkeler gıda krizine neo-liberalizmin dayatmalarını kırarak çözüm getirmeye çalıştılar. Bu ülkeler Küba ile birlikte Bolivarian Alternatives for the America’s –ALBA’yı (Amerika için Bolivarcı Alternatifler) kurarak serbest ticarete karşı geçerli bir bölgesel alternatif oluşturma girişiminde bulundu. ALBA yoluyla bu devletler soya fasulyesi, pirinç, kümes hayvanları ve süt ürünleri üreten beş ana tarımsal proje yarattılar. Bu projelerin hedefi ALBA’ya üye ülkelerde gıda güvenliğini garanti etmek. Gerçekte Venezüella bu projeleri milyonlarca insana bedava veya desteklenmiş gıda sağlamak için kullandı. Ayrıca küçük-ölçekli çiftçilere 2 milyon hektar arazi dağıttı. Bununla bağlantılı olarak Venezüella devleti son üç yıldır tarımsal üretime ayırdığı harcamaları %728 arttırdı. Daha yakın bir zamanda da ALBA ülkeleri gıda fiyatlarındaki patlamanın bu ülkelerdeki yoksullara etkisini azaltmak üzere mısır ve pirinç gibi temel gıdalar için yüz milyon dolarlık bir fon ayırdılar. Özel spekülatörleri devreden çıkarmak için bu devletler bir halk gıda dağıtımı ağı kurma ve gıda fiyatlarını düzenleme konularında anlaştılar. Maalesef Güney devletlerinin büyük çoğunluğu, neo-liberal hükümetleri nyüzünden halklarının yararına benzer adımlar atmakta başarısız kaldılar. Öyle görünüyor ki bu ülkelerde kronik gıda sıkıntısı ve az ve kötü beslenme probleminden kurtulmak için halkın kendisinin büyük ölçekte harekete geçmesi gerekiyor.

Tüm dünyaya yayılan yeni protestolar insanların kendi yaşamlarını değiştirmek ve gıdaya ulaşabilmek için gerçekten aktif hale geçtiklerinin bir göstergesi. Dünya yoksulları tüketiciler olarak gıda ve ona eşlik eden onur haklarını talep ederek ayağa kalkıyor. Ancak bu mücadele yeni değil. La Via Campesina, MST, Zapatista’lar, ve Piqueteros gıda hakları için on yıllardır savaş veriyorlar. Ancak son protesto dalgaları gıda için mücadelenin artık daha yaygın ve yoğun geçebileceği gerçeğine işaret ediyor.

Daha önce bahsedilen hareketlerin mücadeleleri aynı zamanda kapitalizmin dışında ona alternatif başka ekonomiler yaratmak için olmuştur. Gerçekten de bu kavgalar herkes için gıda hakkının kapitalizm içinde elde edilemeyeceğinin kavranmasını getirmiştir. Zapatista ve MST gibi hareketlerin Chiapas ve Brezilya’da arazi işgalleri yapmaları gibi etkinlikler sonucu bu çeşit anlayışlara ulaşılabilinmiştir. Bu hareketler bu arazilerde insanların gıda gereksinmelerini karşılamak için kooperatifler ve kolektifler kurmuşlardır. Bu yolla demokrasi, dayanışma ve eşitliğe dayanan kendi ekonomilerini yaratmışlardır. Aynı zamanda halkın yaşamını geliştirmek için alternatif ticaret ağları kurmuşlardır. Piqueteros gibi hareketler de Arjantin’in şehir bölgelerinde arazi işgal etmiş ve şehir çiftlikleri kurmuştur. Buna ek olarak mahallelerde kendi mutfaklarını yaratarak bu bölgelerdeki halkın tümünün beslenmesini garanti altına almışlardır. Bu faaliyetlerin arkasındaki fikir, gereksinimleri küresel şirket kontrolündeki ekonominin dışında yerel olarak karşılamak için yerel üretime öncelik vermek olmuştur. Eğer önümüzdeki dönemde yüz milyonlarca insan açlıktan ölmekten kurtulmak istiyorsa öyle görünüyor ki tüm dünyada bu hareketlerin faaliyetleri halklar tarafından benimsenmeli ve uygulanmalıdır. Şirketlerin gıda zincirini kontrol etme güçlerinin kırılması gerekir ve bunu yalnız halk yapabilir. Gerçekten de yalnızca insanlar kendi eylemleri yoluyla bir özgürlük, demokrasi, onur, ve eşitlik dünyası – parası olmayanın açlıktan ölmeyeceği bir dünya- yaratabilir.

Alternatifler bir dizi planı gerektirir. Öncelikle dünyanın geleceği için tarımın eskiden olduğu gibi tamamen organik halde çeşitli ekimin birbirini ve toprağı dengeleyeceği biçim olan günümüzün ekolojik kavramıyla perma-kültür (permaculture) prensibine dayanmalıdır. Bu tür çiftliklerin tarım işletmeciliği amaçlı değil de yerel ekonomiye hizmet etmesi amaçlanmalıdır. Yurt genelinde çiftçiler “organik çiftçi kooperatifleri” altında örgütlenebilir. Bu örgütlenme yurt genelinde doğal tarım yapanların dayanışmasını sağlayacağı gibi kapitalist Küreselleşmenin yıkıcılığına tarımda güçlü bir tavır almayı sağlayacaktır.

Hindistan’daki gibi tohum kooperatifleri kurulabilinir. Bu birliktelik ulus ötesi tohum şirketlerinin hakimiyetine bir direniş yaratacaktır. Hindistan’da GDO’lu organizmaları dayatan ulus ötesi şirketler için küreselleşme karşıtı gösterilerde dahi sesleri duyulan büyük bir örgütlenme var. Örneğin, 1995 yılında Hindistan’ın bağımsızlık gününde binlerce çiftçi GATT’ın uygulamalarına tarım ses yükseltti. Monsanto vb ulus ötesi şirketlerin hakimiyeti sonucu bugün 200 pirinç çeşidinden yalnızca 70 çeşit pirinç olduğu söylense de. bu dayanışma vasıtasıyla köylüler birbirleri arasında tohum değiş tokuşu da yapıyorlar. Böylece tohumlarının geleceğini yapabilecekleri tohum kooperatifleri kurdular.

Merkezileşen ve ticarileşen tarımda aile işçisi olarak çalışanlar ile diğer tüm çalışanlar siyasi, ekonomik ve sosyal haklarını elde edebilmeleri için örgütlenebilir. Çünkü görüldüğü üzere şirketlerin tek yanlı egemenlik kurmaları sonucu çiftçilik mesleği ortadan kalkmak zorunda kalacaktır. Görünen o ki; eski tadları bilen ya da anlatılanlardan duyup öğrenenler zamanla biyolojik ye da organik çiftçiliğe yönelecektir. Çünkü ticari pazar dışında kendileri, aileleri, komşuları ve yerel tüketici için zehirli kimyasalları içeren yiyecekleri sunmak istemezler. Çiftçi aynı zamanda genetiği değiştirilmiş organizmaların endüstriyel çiftliklerde üretilmesine karşı da uyanık olacağı için biyolojik çeşitlilik (hepsi olmasa da zamanla bir kısmı) geri kazanılabilir. Bununla birlikte ülke tarımı ortak tarım politikaları ve DTÖ’nün yargılamalarından da uzak duracaktır. Üstelik pazarcılar yerel ekonomi ve yerel pazar için olan ürünleri ve orada üretilen malı satmaktan memnun olacaktır.

Tüketicilere kimyasallarla kirletilmiş hatta genleriyle oynanmış ürünler dayatılıyor. Üretici ile tüketici arasında olan üçüncü kişi olan süpermarket politikası onların karşılıklı bağımlılıklarını ortadan kaldırıyor. Böylelikle küreselleşme kapsamında tarımın ticarileştirilmesine karşı çıkarken endüstriyalist kapitalizmin süpermarket zincirine de karşı olmak gerekir Onların yerini rengârenk yerel pazarlar almalı. Dolayısıyla çiftçilerin kendi bulundukları çevreyi korudukları, kendi ihtiyaçlarına ve yaratıcılıklarına göýe geliştirdikleri, bölgelerinde ve yakın çevredeki öteki kooperatiflerle ve topluluklarla ilişki geliştirdikleri bir politikaya gereksinin olduğu açıktır.

Bugünkü gidişatla (ürünün ekolojik olarak onaylanması) ekolojik pazar yalnız yüksek fiyatlarla ürün alınabilen zenginlerin işine yarıyor. Yerel üretici-tüketici kolektifleri veya yerel değişim üzerine kurulu toplumsal bir sistem yaratılarak daha geniş ölçekte gereksinimleri tatmin etmek olasıdır. Bu tür bir yöntem izlenerek bugünkü fabrika tarımına karşı Anadolu’nun geleneksel tarımı geri çağrılabilir. Böylece çevresinde ve dünyada olup biten hakkında fikir sahibi olan bilinçli ekolojik üretici ve ekolojik tüketici ağı yaratılacaktır.

Bu modelle ekonomik küreselleşmeye karşı olan ve geleceğin toplumunda kendi kendine yeten organik bir toplumunun nüvesi yaratılacaktır. Bu çiftçiler yukarıda bahsedildiği gibi yurtta ve dünyadaki genel sosyal hak arayışı hareketine de katkı sağlayacaklardır. Bu da doğrudan demokrasinin hayata geçirildiği kapitalist küreselleşmeye karşı bir hareket demektir. Görüldüğü üzere burada esas olan organik çiftlikler, organik üreticiler ve organik tüketiciler arasında birbirini bütünleyen bir ağ yaratmaktır. Ab içinde her ne kadar ilerici ve demokratik unsurlar varsa da böylesi bir yapılanmayı ab den ya da dışardan beklemek sadece hayalperestlik değil safdillik olur.

Ekolojik üretim ve ekolojik tüketim anlayışını yerel kooperatifler vasıtasıyla harekete geçirmek için insanın insan ve insanın doğa üzerindeki tahakkümünün kalkması gerekir. Kısacası doğayla bütünleşmiş bir tarım kültürünün yanında sosyal olarak da kültürün köklü bir değişikliğe ihtiyacı olduğu görülüyor.

ENERJİ

Kapitalizm, bir enerji ekonomisi olma niteliğini petrol ve enerji savaşları ile yaşanan nükleer facialara karşın arttırarak sürdürüyor. Enerjinin sistemin varlığı için başat rolü nedeniyle; enerji konusunda sermayenin denetim çabası siyasal rejimlerin gittikçe otoriter ve anti demokratik bir hal almasına yol açıyor. Bugün nükleer ideolojiye karşı çıkmak için yarattığı tehlikeler yanında tek başına anti demokratik niteliği yeterli bir gerekçe oluşturmaya yeter. Nükleer silahlar bir yana üretilen enerjinin denetimi ve kontrolü nedeniyle nükleer santraller her zaman güçlü, merkezi ve otoriter rejimlerle hayata geçirilebiliyor. Sermayenin aşırı merkezileşmesi, üretim sürecinin gittikçe büyüyen ölçek sorunu ve büyük enerji girdilerine olan ihtiyacı, kriz derinleştikçe var olan enerji kaynaklarını denetlemek ve büyük nükleer santral projelerini hayata geçirebilmek için merkeziyetçi ve otoriter rejimlere daha fazla ihtiyaç duyuyor. Türkiye’de de nükleer santral projeleri, rejimin anti demokratik uygulamaları ile at başı gitmektedir. Nükleer teknoloji, enerji ihtiyacını karşılaması yanında büyük miktarlarda sermaye gerektirmesi, piyasa oyunlarına elverişliliği ve nükleer silahlarla diğer enerji kaynakları üzerinde denetim sağlama olanağı yaratması açısından var olan krizde artan bir öneme sahip oluyor.

Şirketlerin üniversiteler ve ARGE faaliyetleri ile bilimi temellük etme çabaları yanında sermayenin üzerinde mülkiyet kurmasına olanak tanımayan hiçbir teknolojinin rağbet görmesi mümkün değil. Buhar makinesinin teknolojik evrimi tam da özel mülkiyete göre biçimlendirilmiştir. İki yüz yıl önce bulunan güneş pillerinin geliştirilmemesinin nedeni, bu teknolojinin özel mülkiyete olanak tanıyacak bir teknolojik sunumunun şimdiye kadar yaratılamamış olmasıdır. Kömürün ikamesi olarak geliştirilen hidroelektrik enerjisi, yenilebilir özelliklerine rağmen, baraj projelerinin kurulduğu yörelerde yok ettiği tarım alanları ve hidrolik döngüde yol açtıkları bozulma nedeniyle sermayenin elinde ekolojik açıdan zararlı projeler haline gelmektedir. Yarın güneş ve rüzgâr enerjilerinin aynı akıbete uğramayacağının hiçbir garantisi yok.

Kapitalizmde seçilen teknolojiler, emeğin ücretli emek halinde ve doğal varlıkların kâr ve piyasada mübadeleye olanak vermesi şeklinde daha fazla sömürülmesine olanak verdiği ölçüde gelişebilmiştir. Fabrikada işgücünün disiplin ve hiyerarşi ile organizasyonunun kendisi de bir teknoloji olmak üzere, sömürü ve şiddet kapitalizmde bir arada olmaya devam ediyor. Sermayenin aşırı merkezileşmesi gibi, sanayi tesislerinin ölçek sorunu ve büyük enerji girdilerine olan ihtiyacı göz ardı edilmemelidir. Rüzgar ve güneş gibi alternatif enerjilerin yenilenebilir potansiyeli mevcut şirket güdümlü teknolojiler içinde ekolojik krize çözüm bulabilmeleri için herkes tarafından kullanılabilir, kolay ve yerinde denetime, kendi kendine yeterliliğe uygun olması gerekir. Emekçilerin denetim ve karar alma süreçlerine katılım talebi olmadan, sermayenin memurluğunu yapan hükümetlerin elindeki rüzgâr ve güneş enerjisi ile elektik üreten teknolojilerin, bir sihirli değnek gibi enerji sorununu kendiliğinden çözmesini beklemek aşırı saflık olur.

DÜNYA YALNIZ BİZİM Mİ?

İnsanları toplama kampları ve fabrika çiftlikleri arasında benzerlikler bulmak gibi sinirlendiren az şey var. İnsan ve insan olmayan türlerin çektiği acıların birbirine benzediğini görmeliyiz. Theodor Adorno’nun söylediği gibi, “Auschwitz, birisinin bir mezbahaya bakıp da ‘onlar sadece hayvan’ diye düşündüğü noktada başlar”.

İktidar ve tahakküm sadece politik ve ekonomik fenomenler değildir; çünkü çok önemli psikolojik bir yönleri de bulunmaktadır. Ayrıksı bir insan patolojisi örneği olarak, doğayı, dünyayı, hayvanları, kendi bedenlerimizi küçümsemeyi, bunları bir korku ve iğrenme objesi haline getirmeyi sayabiliriz. Dahası, iktidar sistemleri ideolojileri meşrulaştırmaya ihtiyaç duyar, kapitalizmin insanların doğuştan rekabetçi olduğu inancına tutunmasını buna örnek verebiliriz. Benzer bir şekilde, günümüzdeki etobur pratikler insanların doğaları gereği et yediği, Tanrı’nın bizlerden et yememizi istediği ve bütün hayat biçimlerinin diğer hayat biçimlerini son derece doğal bir şekilde öldürdüğü şeklindeki mitolojilerden beslenmektedir.

Hayvanlar kendi acılarından söz edemezler, ancak hayvan sömürüsü yoluyla türcülüğün doğasını, insan şiddetinin anahtar yönlerini görebilir ve toplumun şu anda karşı karşıya olduğu öteki düşmanlığını, toplumsal ve çevresel krizi aydınlatabilir. İnsan ve hayvanların yaşadığı baskı arasındaki yakın ilişkiyi kavramak, hayvanlarla ilgilenen insanlara “peki ya insanların çektiği acı ne olacak?” şeklinde gösterilen tepkiyi bloke etmek açısından önemlidir. İster idrak etsinler ister etmesinler, veganizmi ve hayvan haklarını savunan eylemciler fiilen insan dünyasında var olan bir dizi kompleks problemle yüzyüze demektir; çünkü insanlar hayvanlara şiddet uyguladığında birbirine karşı da şiddet uygular; hayvanları kendi tüketimleri için sıradan kaynaklar haline dönüştürdüğünde, insanlar kendilerinin psikolojik anlamda büyümelerini ve merhamet kapasitelerini de engellemiş olur; hayvanların doğal alanlarını ortadan kaldırdıklarında insanlar kendilerinin de muhtaç olduğu ekolojik sistemlere zarar vermiş olurlar; dünyadaki açlık sorununu daha da çoğaltmış olurlar, insanlar çevresel krize muhtelif şekillerde katkıda bulunur, kendi sağlıklarını mahveder ve insanların hayat kaynaklarını yok ederler.

Hayvanların yaşadığı sömürü, insanların köleleştirilmesi ve insanlıktan çıkarılması için gerekli modeli, metaforları, teknolojileri ve pratikleri, sağlar. Hadım etmekten zincirlemeye, damga vurmaya ve kulak kopartmaya, beyazlar uzun bir zaman süresince hayvanları siyahlar yerine koymaya çabaladılar. Artık bir hayvan olarak görüldükten sonra siyahlara bu bilgiye göre davranıldı. Dahası, farklı ırktan insanları “yük hayvanı” olarak aşağıladıktan sonra bir hayvan metaforu ve sömüren bir gelenek oluştu, bu da kölelik kurumunu meşrulaştırdı.

Birçok antropolog on bin yıl önce hayvanların tarım toplumunun başlangıcında zalimane şekillerde evcilleştirilmesinin insan kültürünün bağrına şiddet ektiğini ve bunun da hiyerarşi, devletçilik ve diğer insanların sömürülmesini kolaylaştıran bir kavramsal model oluşmasını sağladığına inanıyor. Bu açıdan, kölelik ve kadınların metalaştırılması, aslında insanların hayvanları evcilleştirmesinin bir uzantısıdır. Patterson, Masson ve daha birçok yazar hayvanların sömürülmesi olgusunun insan toplumunu ve onun doğal dünyayla yaşadığı sorunlu ilişkiyi sıkıntıya sokan krizi, onun sebep ve sonuçlarını anlamak için hayati öneme sahip olduğunu düşünüyor.

Türcülüğü sınıf ayrımı, ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, homofobi ve diğer ayrım türleriyle karşılaştırdığımızda benzer bir mantığa sahip olduklarını görüyoruz. Her birinde farklı gruplar arasında sert bir düalizm görüyoruz (mesela beyazlar ve siyahlar, erkekler ve kadınlar, insanlar ve hayvanlar gibi) ve bu düalizm aralarındaki ortak noktaları reddediyor. Ancak bu düalizmler masum değiller ve bu ayrımlar bir grubu diğerine üstün kılıp diğerini aşağı kılan bir hiyerarşi tarzında düzenleniyor. Her iktidar sisteminin bir bahanesi olduğu gibi düalistik hiyerarşiler de marjinalleştirilmiş grupların sömürüsü ve tahakküm altına alınması eyleminin teorisinden başka bir şey değildir. Her iktidar sistemi Öteki denen bir kategori oluşturur, muhafaza edilen bazı ihlalleri korumaya alır. Ancak her baskı unsurunda olduğu gibi iktidarın suç mazereti tamamen keyfi bir şey olup savunulması mümkün rasyonel bir tavırdan çok önyargıya ve ayrımcılığa dayanır.

Yaşanan zulümlerin benzerlikleri, insanın ahlaki bilincinin tarihini anlamamıza yardım eder ve kültürümüzdeki ahlaksal ilerlemenin ortaya çıkışını da ortaya serer. Bazı derin ekolojistler dünyayı bütün yönleriyle içerecek şekilde bir tanım yapmışlardır, yani bizim gerçek toplumumuz kasabamız, şehrimiz, ulusumuz veya dünya milletleri değil, tersine, bütün gezegendir. Yani bizim gerçek toplumumuz biyotoplumumuzdur, hayatı sürdüren, yaşayan ve yaşamayan varlıklardan oluşan toplumdur.

TOPYEKÛN SÖMÜRÜ NEREYE KADAR?

Neoliberal politikalarla sosyal devletin tasfiyesi, kuraklık, açlık, gıda güvenliği, kasırgalar, enerji savaşları, göç ve salgın hastalıklar dünyanın öncelikle ve en fazla yoksullarını vururken ekonomik ve ekolojik kriz karşısında adalet sorunu da yeni içeriklere kavuşuyor. Ücretlerin geri çekilmesi ve çalışma koşullarının kötüleşmesi ile iç içe olmak üzere bugün dünyada bir iklim adaletsizliğinden, su adaletsizliğinden, gıda adaletsizliğinden bahsediliyor. Yaşanan ekonomik krizlerin bedelini yoksullar, zannedildiğinden daha ağır ödüyor. Yoksul ülkeler, artan dış borç yükleri karşısında emperyalist ülke ve kurumların kredilerine ve borçları ertelemelerine karşılık, özelleştirmelere, sularının ve ormanlarının sermayenin hizmetine sokulmasına, doğal varlıklarının yağmalaması için şirketlerin önündeki engellerin kaldırılmasına olanak sağlayan yasalar yapmaya zorlanmaktalar.

Sömürgecilik ve yağmanın sınırları yoksul güneyin doğal varlıklarının telafi edilemez şekilde yağmalanmasını gerektiriyor. Yapısal uyum programları sanayileşmiş Batı’nın kirli teknolojilerin çevrenin daha az korunduğu ülkelere kaydırılmasını ön görüyor. Çöp teknolojilerin yoksul ülkelere transferinden emperyalist ülkeler büyük kârlar elde ediyor. İşbirlikçi hükümetler ise her türlü çevreci tepkiyi ülkenin kalkınmasına karşı çıkmakla bir tutuyor. Örnek olarak gösterilen Çin’in yakaladığı sanayileşme hızı sonucunda şu anda ülkede susuzluk, çölleşme, yaklaşan enerji krizi had safhalara geldi. Özellikle Çin’de çevre yasalarının gevşek uygulanması nedeniyle Batılı şirketler kirli yatırımlarını bu ülkeye kaydırdılar ve ortaya çıkan ekolojik krizde önemli bir pay sahibi oldular. Büyük baraj projeleri, nükleer santraller, çimento fabrikaları, madencilik faaliyetleri v.b. çevre sorunları nedeniyle yoksul ülkelerde kalkınmanın tek seçeneği ekolojik yağmadan geçiyor. Bu ülkelerde özellikle tarımın çok uluslu tarım tekelleri lehine düzenlenmesi ülkelerin ekolojik yıkıma doğru baş aşağı gitmelerine yol açıyor. Son 15 yılda yüzün üzerinde ülkede yabancı şirketlerin madencilik faaliyetleri konusundaki ulusal denetimleri azaltan maden yasası değişiklikleri yapıldı.

Türkiye de yaşadığı ekonomik krizlerden yabancı sermayeyi çekme ve kalkınma adına dünyanın diğer geri bırakılmış ülkeleri ile yarışa girmiş ülkeler arasında. Aynı yapısal uyum programı ile Türkiye tarımı çökertilirken bütün kirli yatırımlar ülkeye gelmeye başladı. Altın madenciliği, nükleer, HES, termik, Çimento, GDOlar, suyun ticarileştirilmesi, hangi başlık ele alınırsa alınsın, bütün bu başlıklarda Türkiye’nin giderek daha fazla emperyalist merkezlere bağımlı hale geldiğini görüyoruz. Hükümet, kendisini iktidarda tutan sermaye gruplarına karşı diyetini ülke topraklarını kirletme hakkı tanıyarak ödüyor. Özelleştirmeler ile sermayeye peşkeş çekilen kamu kaynaklarından sonra kamusal varlıklar olan toprak, hava, su da özelleştiriliyor ve sermayeye peşkeş çekiliyor. Türkiye bir orta kuşak ülkesi olarak Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın yoksul ülkeleri gibi iklim değişikliğinden ilk etkilenen ülkeler arasında yer alıyor. Küresel ısınmanın yol açtığı sorunları çok daha doğrudan ve yıkıcı bir şekilde yaşamak zorunda kalacak bir ülkede yaşıyoruz. Dünya’da sera gazı emisyonları 1990’dan bu yana en hızlı artan ülke olan Türkiye, “onlar kirletti, biz niye kirletmeyelim” mantığıyla Cumhuriyet tarihi boyunca kurulan kapasitenin beş katı çimento fabrikası ve kömürlü termik santrali son üç yılda kurmaya başladı. (Bu bölüm iklim başlığı altına)

Türkiye’nin toplumsal mücadele geleneği içerisinde çevre hareketlerinin de içinde olduğu yeni bir sayfa açılıyor. Bergama Köylüleri ile başlayan Eşme, Artvin, İda Dağları, Sinop, Fırtına Deresi, Fındıklı, İkizdere, Munzur, Hasankeyf, Silopi, Pazarcık, Çaldağı, Efemçukuru, Ulukışla, Kurşunlu Köylüleri, Osmaniye, Akkuyu, Amasra, Ergene Havzası, Gönen, Karasu derken artık saymakla bitmeyen Türkiye’nin hemen hemen her ilinde yerel ve kendi yerel inisiyatifleri oluşmuş, genelde yoksul köylü tabanlı, sadece açılan davalara hasredilmemiş, toplumsal talepleri de olan, antikapitalist direniş odakları kendini gösteriyor.

Ekolojik kriz ile ekonomik krizin birlikte yarattığı sonuçlara karşı doğalgaz, su, elektrik zamları ve bunlardan alınan dolaylı vergilerle ücretlerinden kesinti yapılan, açlığa, kirli havaya, soğuğa, evsizliğe, işsizliğe ve onursuzluğa terk edilen işçilerin mücadelesini çevre hareketiyle birleştirmek gerekiyor. Çevre/ekoloji mücadelelerini ezilenlerin mücadelesi ile birleştirmek, çevrecilere müttefik kazandırmanın yanında geleneksel sınıf hareketinin mücadele birikim ve deneyiminin de çevre hareketine kazandırılmasını sağlayacaktır. İnsanların çevreci olması için mutlaka AB’den fonlanan STK’lardan sertifika almaları gerekmiyor. Ekolojinin adını bile duymamış Çaldağı Köylüleri’nin ekoloji mücadelesi vermediklerini kim iddia edebilir? Üçüncü dünya ülkesi yarı aydın bakışıyla Türkiye’de çevre bilinci yok diyerek çevre mücadelesi uzmanların işi olmaktan kurtarılmalıdır.

Küreselleşme saldırısı ile gelen ekolojik yıkımın doğrudan hedefi olan varoşlar ve kırların binlerce yıllık sahibi köylüler, bir yandan madenlerin, barajların, termik santrallerin, çimento fabrikalarının bilimsel-teknik boyutunu yaşam hakları ekseninde öğreniyor. Diğer yandan yaşam haklarına yapılan bu saldırıyı küresel düzeyde sorgulayan bir bilince kavuşuyor. Yeni dönem köylü hareketinin en temel karakterinden biri, bu küresel ölçekteki mücadele bilincidir. Diğer toplumsal muhalefet dinamikleri ile buluşmaya yatkın olmayan köylüler, ulusal ve uluslar arası ölçekte önemli örgütsel zeminler kurdular. 30-40 yıl önce köylerine yapılacak fabrikaları davul zurnayla karşılayacak köylüler, şimdi; “deremizi, ovamızı bize bırakın gerekirse elektriksiz ve işsiz yaşamaya razıyız.” “Temiz havamız, suyumuz, bağımız, bahçemiz bizim en büyük zenginliklerimiz” diye durduk yerde karşı çıkmıyor. Boşuna, karşı çıkanların çoğunluğu o yörelerde yaşayan en yoksul insanlar değil.

Dogmatik pozitivist anlayışla hesaplaşıldığında, Anadolu’nun kadim halklarının kültürlerinde, insan-doğa ilişkisi açısından nasıl bir hazine olduğunu görülmektedir. Çeşitli ayaklanmaların “toprakta tohumda hakça” yaşamak için başlatıldığını, toprağın bilgeliğini, her varlığa sevgiyle yaklaşanları kendi tarihi olarak görülecektir.

Ulusal güvenlik bahanesiyle nükleeri savunmak, nükleere karşı “ulusal kaynak” diye kömürü savunmak, iklim değişikliğine karşı “rüzgar, güneş bize yeter” demek, AB uyum sürecindeki mevzuat değişikliklerinden medet ummak v.b. Hep aynı ulusalcı ve küreselleşmeci akıl tutulmasının örnekleridir. Kyoto kampanyası, Başbakan’ı “çevrecilerin daniskası” yaptı. İklim değişikliğine karşı çözümü rüzgar ve güneş enerjisine sıkıştırmak ta; Çevre Bakanı’na “bunlar gaz lobisi” dedirtti. Çevre, ekoloji hareketi, sermeyenin ve onun emrindeki hükümetlerin şu ya da bu eğilimine yedeklenmeden, ekolojik krizin doğrudan ve dolaylı olarak mağdur ettiği milyonlarca ezilenin gücüne dayanmalıdır.

Kapitalistlerin ekolojik kriz karşısında düşünebilecekleri tek şey, krizden nasıl daha fazla kâr elde edebilecekleridir. Bu yüzden ekolojik krize karşı mücadele kapitalist sistem ortadan kaldırılmadıkça başarıya ulaşamayacaktır. Yine çevreci gibi görünmesine rağmen, son derece liberal bir talep olan şirketlerden ekolojik maliyet talepleri sadece kapitalizmin kalıcılaşmasına yol açıyor. Doğayı fiyatlandırmak insani-doğal varlıkların bir para kazanma aracı haline getirilmesini meşrulaştırıyor. Petrol ve balık konusundaki arz sorunu, olsa olsa sermayenin iştahını kabartıyor ve fiyatları daha da artıyor.

Kapitalizmin krizlerinin yeni bir veçhesi olan ekolojik krizin, kapitalistleri kendiliğinden sistem içinde reform yapmaya, krizi düzenlemeye dönük bir takım geri adımlar atmaya yönelteceği boş bir beklentidir. Çevre hareketleri içinde ekolojik vergiler şeklinde taleplerle ekolojik krizin önüne geçileceği yönündeki talepler, aksine kapitalizmin meşrulaşmasına ve kalıcılaşmasına krizin daha ölümcül hale gelmesine yol açacaktır. Krizin yarattığı ek maliyetler ve azalan enerji ve hammadde kaynakları nedeniyle sermayenin azalan kâr marjlarını emekçilerin sırtına yükleyeceğinden de kuşku duyulmamalıdır. Özellikle çevre vergileri yoluyla bunu sağlama eğilimi gittikçe güçlenmektedir. Ne nüfusun durağan hale gelmesi, ne de fosil yakıtlara tüketicilerin daha az rağbet etmesi ekolojik krizi, açlık ve yoksulluğu ortadan kaldırmayacaktır.

Neoliberal politikalarla sosyal devletin tasfiyesi, kuraklık, açlık, gıda güvenliği, kasırgalar, enerji savaşları, göç ve salgın hastalıklar dünyanın öncelikle ve en fazla yoksullarını vururken ekonomik ve ekolojik kriz karşısında adalet sorunu da yeni içeriklere kavuşuyor. Yoksul ülkeler, artan dış borç yükleri karşısında emperyalist ülke ve kurumların kredilerine ve borçları ertelemelerine karşılık, özelleştirmelere, sularının ve ormanlarının sermayenin hizmetine sokulmasına, doğal varlıklarının yağmalaması için şirketlerin önündeki engellerin kaldırılmasına olanak sağlayan yasalar yapmaya zorlanmaktalar.

Türkiye Ekoloji/Çevre Hareketi artık lokal ve tematik bir yapıdaki yerel hareketler toplamından çıkmaya başlamaktadır. Hareketin ortak bir politik eksene ve örgütlülüğe sahip olmaması büyük resmin görülmesini zorlaştırmakla birlikte, yerel hareketler arasında son yıllarda azımsanmayacak bir deneyim aktarımı ve eylem birlikteliği sağlanmaya başladı. Egeçep, Doğu Akdeniz Çevre Platformu, Derelerin Kardeşliği Platformu, İda Dağları’nı kurtarmak için kurulan platformlar, Hasankeyf ve Allinoi’nin birlikte kurtarılmaya çalışılması gibi çabalar, yerel hareketlerdeki daha geniş zeminlerde bir araya gelme eğilimlerinin somut göstergeleridir. Sorunun kaynağı ortak olduğu için mücadelede ister istemez ortaklaşmaktadır. Vezirköprü’deki çimento fabrikası için Çanakkale’ye termik santral yapılıyor. Şavşat’taki HES’e karşı çıkmamaları için Ankaralıların doğal gaz zamlarına boyun eğmeleri isteniyor. İnsanlar İzmir de arsenikli su içerken Efemçukuru’na siyanürlü maden kuruluyor, tarım çökertilirken İnaylılar’ın suyu maden şirketine akıyor. Madencilik, çimento, termik, su, enerji, nükleer alanında faaliyet gösteren sermaye grupları güçlerini birleştirirken bunlara karşı yürütülen mücadelenin de birleşmesi kaçınılmazdır.

Türkiye’de yaşanan çevre sorunlarının hepsini kesecek ortak paydalar vardır. Amasra’daki termik santralden kurtulmanın çaresi, Sinop ve Akkuyu’ya nükleer santral yapılması değildir. Birlikte mücadele zorunludur. Sinop’ta nükleer santral kurulsa da memleketin her karışına altın madeni kurulsa da halk kitleleri daha yüksek elektrik faturaları ödeyecektir. Nükleer santraller, HES’ler, termik santraller, rüzgâr ve güneş santralleri, sermayenin enerji ihtiyacını azaltmayacak sadece kapitalistlerin bu alandan daha fazla kâr elde etmesini sağlayacaktır.

Bergama Köylüleri, Türkiye’de çevre mücadelelerinin halklaşmasının kapısını aralamakla kalmamış, Türkiye Çevre Hareketi açısından halen en büyük deneyim barındıran ve en fazla ders çıkartılması gereken bir pratiği de kazandırmıştır. Eylem tecrübesi, elde edilen bilimsel ve hukuksal kazanımlar, Eşme’de İda Dağları’nda, Munzur’da, Artvin-Cerattepe’de, Gümüşhane’de siyanürlü altın madenciliğine karşı verilen mücadelelerle sınırlı kalmaksızın Türkiye’nin dört bir tarafındaki yerel çevre hareketlerine katkı sunmaya devam etmektedir. Halen Bergama’da sermayenin oynadığı oyunlar ve buna karşı verilen mücadele, Türkiye’nin diğer yerellerindeki mücadelelerin de kaderi üzerinde tayin edici bir role sahiptir.

Hükümetler, Cargill, Tüpraş, Pektim, Seydişehir, Karadeniz Sahil Yolu v.b. davalarda yargı kararlarını uygulamamayı ve kararların arkasından dolanmayı adeta bir hükümet politikası haline getirmiştir. Bunun yanında artan ekolojik saldırının boyutları, tek tek davalarla baş edilemeyecek kadar artmıştır. Eşme’de işletmeci firma kaybettiği davayı bile kazanmış gibi göstererek Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan yeniden faaliyete başlamak için olur alabilmiştir. Sadece Artvin İli’nde yapılacak hidroelektrik santrali sayısı 150’yi geçmiştir. Bergama’da şu ana kadar yüze yakın dava kazanılmasına rağmen altın madeninin halen çalışmaya devam ettiği düşünüldüğünde, bırakın dava açmayı ve dava harçlarını bulmayı, Artvin’e onlarca yeni mahkeme kurulması gerekmektedir.

Çevre yasaları çevreyi korumaktan ziyade kirliliği düzenlemeye dönük uygulamalar getiriyor. Hukuksal alandaki asıl tehlikeli yönelim, kapitalist zihniyetin her alandaki sonucu gibi hukuk sisteminin de gittikçe atomize olmasıdır. Bağımsız idari otoriteler ve özel yasalarla idari ve adli süreçler sermaye açısından özerk bir yapıya kavuşturuluyor. Petrol Yasası, Maden Yasası, Nükleer İhale Yasası ve enerji mevzuatı, bu sektörlerdeki şirketlerin elini kolaylaştırmak için özerk birer cumhuriyet yaratıyor. Sosyal devlet tasfiye edilirken hukuk ta sermayenin çıkarına hizmet ederek özelleştiriliyor. Hukuk sistemi, uygulanmayan yargı kararlardan daha fazla bu atomizasyonla kirletiliyor.

Tarihimizde insanlarımız nasıl fındığına, çayına, tarlasına, fabrikasına sahip çıkarken patronlara, ağaya, tefeciye karşı mücadele etmişlerse bugün de aynı antikapitalist mücadele stratejilerine ihtiyaç vardır. Toprak ve fabrika işgalleri, Tariş direnişi, Köy-Koop, “Boğaza Değil Zap’a Köprü Kampanyası”, Orman Kanunu ile ilgili kampanyalar ve benzeri deneyimler hatırlandığında, siyanürlü altın madenciliğine karşı mücadele ederken Yeraltı-Maden-İş’in deneyim hazinesine başvurmak hiç de zor olmayacaktır.

Sonuç olarak ekoloji mücadeleleri milyonlarca ezilenin yaşam mücadelesi ile iç içe bir mücadele olarak ele alınmalı ve birbirinden soyutlanmamalı, tüm mücadeleler ortaklaştırılmalıdır. İşbirliği yerine rekabeti, uzlaşma yerine tahakkümü savunan kapitalizme karşı mücadele için her düzeyde dayanışma zorunludur.

DirenEkoloji-Direnİstanbul

KAYNAKLAR

http://gdohp.blogspot.com/
http://www.karasaban.net
http://www.ekolojistler.org
http://www.yesiller.org
http://www.internationala.org/

KAPİTALİZMİN EKOLOJİK TAHRİBATINA KARŞI
KÜRESEL DİRENİŞ!

Eğer bugün bir yeryüzü laneti varsa herhalde o da kapitalizmdir. Malların kullanım amacıyla değil, yalnız ve yalnızca pazarda alınıp satılarak kâr elde etmek için üretildiği, bu kıyasıya bir rekabet içinde gerçekleştirildiği ve her türden insani etkinliğin de bu pazarlığa tabi kılındığı, doğa ve insan sömürüsüne dayalı bir kabus.

İnsanın insan ve doğa üzerindeki her türlü tahakkümünü ve sömürüsünü her geçen gün derinleştiren kapitalizm büyük bir savurganlıkla gereksiz ürünler yaratıyor, doğayı yok ediyor ve geriye sadece zehirler ve çevreyi kirleten ürünler veriyor. Ekolojik yıkım kapitalizmin rastlantısal bir özelliği değildir: Sistemin DNA’sında vardır. Doymak bilmeyen, karları arttırma ihtiyacı reformlarla düzeltilemez. Kapitalistlerin ekolojik kriz karşısında düşünebilecekleri tek şey, krizden nasıl daha fazla kar elde edebilecekleridir. Bu yüzden ekolojik krize karşı mücadele, kapitalist sistem ortadan kaldırılmadıkça başarıya ulaşamayacaktır.

Kapitalizmle birlikte köylüler, topraklarında şirketlerin işçisi durumuna düştüler veya ücretli köleler olarak kentlerdeki ucuz işgücü ihtiyacını karşılamak için kırdan kente göç etmeye başladılar ve her geçen gün büyüyen şehirler, gelişen kapitalizmin göstergesi oldu. Şehirlerin kıyısında yaşamaya başlayan emekçi yığınları, kötü yaşam koşullarına ve köle gibi çalıştırılmaya katlanmak zorunda bırakıldılar. Büyüyen kentleri beslemek için topraktan daha fazla ürün elde etmek kaçınılmaz hale geldi. Böylelikle büyütülen “Endüstriyel tarım”; doğanın ve insanın zehirlenmesinde; kuş gribi, domuz gribi ve Sars gibi salgın hastalıkların ortaya çıkmasında ve yayılmasında da başlıca etken oldu. Toprağın doğal çevrimi bozulurken kentler; fabrikalar, hava kirliliği, asit yağmurları ve atık sorunları ile birer kirlilik kaynağına dönüştüler. Ekolojik kriz, kır ve kenti parçalayan özel mülkiyet, buna dayalı hijyen kültürü ve artık-atık üretim tarzının kendisidir.

Bilgi üretim araçlarını da kontrol eden sermayenin, politikacıları, bürokratları, ekonomistleri ve profesörleri, her birinin yolu “dünyadaki ekolojik tahribatın, serbest pazarı ve dünya ekonomisini yöneten sermaye birikim sistemini kesintiye uğratmadan da tamir edilebileceği” ana fikrinde kesişen sonsuz öneriler ileri sürmekteler. Bu rejimin vahşiliğini örten hafifletmelerin ve propaganda amaçlı yumuşatmaların tümünü reddediyoruz.

Kapitalizm köylülerin ortak topraklarını çevirerek ve insani bir etkinlik alanı olan çalışmayı metalaştırarak hakim bir sistem haline gelebildi. Bugün bu hakimiyetini son derece inceltilmiş, bilinç altına nüfuz edebilen ve yaşamın simülasyonu olmaya çalışan mekanizmalar ve yanılsamalar yaratarak devam ettirmeye çalışıyor.

Ama bunu kuşatıcı ve sistematik bir bütünsellikle gerçekleştirebilmesi için artık kendi yüzü haline gelmiş bazı kurumlara ihtiyacı var. Bu ihtiyacın büyük bir kısmını ise II. Dünya Savaşı’nın hemen akabinde oluşturulan Bretton Woods Kurumları olan IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü karşılamaktadır. Tabii her zaman olduğu gibi ruh ikizleri olan Devlet ile elele.

Bu kurumlardır toprağın sistematik olarak yağmalanmasını, küçük çiftçilerin topraklarının ellerinden alınmasını ve büyük kentlerin varoşlarının doldurulmasını sağlayan. Ve bu kurumlardır patent yasaları, terminatör tohumlar ve kimyasal ilaçlarla tarımın global işletmelerin kontrolüne verilmesini sağlayan. Bir zamanların kendine yeterli çiftçileri artık kredi ve kimyasal bağımlılarına, Afrika’nın yerli çobanı safari kamplarındaki dilencilere dönüşmüştür.

On binlerce yıldır insanlığın ortak mirası olan tohumlar yeryüzünden silinmeye başlıyor, sofralarımız ne olduğunu bilmediğimiz genetiğiyle oynanmış ucubelerle donatılıyor, içeceğimiz bir bardak su boğazımızda kalıyor. Biz bunları bir zamanlar karamsar bilim-kurgu kitaplarında okur, filmlerinde seyrederdik. Bugün bunlar artık hayal ürünü değil, hepimizin gerçek yaşam öyküleridir.

Küresel ısınma cehennemi yaşadığımız kente, mahalleye ve evimize getiriyor ve artık kaçacak yerimiz kalmadı. 3G teknolojisinin yaşadığımız mahallede daha fazla baz istasyonu kurulacağı, nükleer ve termik santrallerin, 3. köprünün, barajların, madenlerin ve kentsel dönüşümün daha fazla ekolojik ve sosyal yıkım olduğu anlamına geldiğini anladığımızda da kaçacak yerimiz kalmayacak.

Kent havası insanı özgürleştirirmiş, derler. Ama kentler artık soluk alamadığımız, toprağın üstünün betonla kaplandığı, estetikten mahrum binaların, gökdelenlerin ufku kararttığı, insanların değil taşıtların hakim olduğu bir mekan haline dönüştü.

Vahşi yaşamın git gide daraldığı, ormansızlaşmanın bir yangın gibi yayıldığı, her geçen gün yüzlerce hayvan ve bitki türünün neslinin tükendiği, iklim değişimi nedeniyle toprakların çoraklaştığı ya da seller altında kaldığı ve yeni yeni hastalıkların türediği bir çağda kapitalist endüstriyalizmin aç gözlü uygulamalarına karşı direnmek hepimiz için bir ölüm-kalım meselesine dönüşmüştür. Kapitalist dünya sistemi tarihsel olarak iflas etmiştir. Ekolojinin diliyle, son derece sürdürülemezdir ve temelden değiştirilmelidir ve yaşamaya değer bir gelecek istiyorsak yerine yenisi konmalıdır.

Hiçbir zaman özgürlük, eşitlik ve “doğrudan demokrasi”ye bu kadar ihtiyacımız olmamıştı. İnsan, doğa ve barışın başlıca düşmanı olan kapitalizmi yok etmek hiçbir zaman şuankinden daha acil olmadı.

İstanbul! Bugün bunlara “dur” deme sırası sende…yaratma sırası da sende…

Hepinizi 2 Ekim’de IMF ve Dünya Bankasına karşı Küresel Ekolojik Direniş’e davet ediyoruz.

http://overseas.ov.funpic.org/bildiri/ekoloji/eko-brosur2.pdf

October 13, 2009 Posted by | ekoloji, isyan | 4 Comments

KAPİTALİZMİN EKOLOJİK TAHRİBATINA KARŞI KÜRESEL DİRENİŞ!

ekoloji-32

Eğer bugün bir yeryüzü laneti varsa herhalde o da kapitalizmdir. Malların kullanım amacıyla değil, yalnız ve yalnızca pazarda alınıp satılarak kâr elde etmek için üretildiği, bu kıyasıya bir rekabet içinde gerçekleştirildiği ve her türden insani etkinliğin de bu pazarlığa tabi kılındığı, doğa ve insan sömürüsüne dayalı bir kabus.

İnsanın insan ve doğa üzerindeki her türlü tahakkümünü ve sömürüsünü her geçen gün derinleştiren kapitalizm büyük bir savurganlıkla gereksiz ürünler yaratıyor, doğayı yok ediyor ve geriye sadece zehirler ve çevreyi kirleten ürünler veriyor. Ekolojik yıkım kapitalizmin rastlantısal bir özelliği değildir: Sistemin DNA’sında vardır. Doymak bilmeyen, karları arttırma ihtiyacı reformlarla düzeltilemez. Kapitalistlerin ekolojik kriz karşısında düşünebilecekleri tek şey, krizden nasıl daha fazla kar elde edebilecekleridir. Bu yüzden ekolojik krize karşı mücadele, kapitalist sistem ortadan kaldırılmadıkça başarıya ulaşamayacaktır.

Kapitalizmle birlikte köylüler, topraklarında şirketlerin işçisi durumuna düştüler veya ücretli köleler olarak kentlerdeki ucuz işgücü ihtiyacını karşılamak için kırdan kente göç etmeye başladılar ve her geçen gün büyüyen şehirler, gelişen kapitalizmin göstergesi oldu. Şehirlerin kıyısında yaşamaya başlayan emekçi yığınları, kötü yaşam koşullarına ve köle gibi çalıştırılmaya katlanmak zorunda bırakıldılar. Büyüyen kentleri beslemek için topraktan daha fazla ürün elde etmek kaçınılmaz hale geldi. Böylelikle büyütülen “Endüstriyel tarım”; doğanın ve insanın zehirlenmesinde; kuş gribi, domuz gribi ve Sars gibi salgın hastalıkların ortaya çıkmasında ve yayılmasında da başlıca etken oldu. Toprağın doğal çevrimi bozulurken kentler; fabrikalar, hava kirliliği, asit yağmurları ve atık sorunları ile birer kirlilik kaynağına dönüştüler. Ekolojik kriz, kır ve kenti parçalayan özel mülkiyet, buna dayalı hijyen kültürü ve artık-atık üretim tarzının kendisidir.

Bilgi üretim araçlarını da kontrol eden sermayenin, politikacıları, bürokratları, ekonomistleri ve profesörleri, her birinin yolu “dünyadaki ekolojik tahribatın, serbest pazarı ve dünya ekonomisini yöneten sermaye birikim sistemini kesintiye uğratmadan da tamir edilebileceği” ana fikrinde kesişen sonsuz öneriler ileri sürmekteler. Bu rejimin vahşiliğini örten hafifletmelerin ve propaganda amaçlı yumuşatmaların tümünü reddediyoruz.

Kapitalizm köylülerin ortak topraklarını çevirerek ve insani bir etkinlik alanı olan çalışmayı metalaştırarak hakim bir sistem haline gelebildi. Bugün bu hakimiyetini son derece inceltilmiş, bilinç altına nüfuz edebilen ve yaşamın simülasyonu olmaya çalışan mekanizmalar ve yanılsamalar yaratarak devam ettirmeye çalışıyor.

Ama bunu kuşatıcı ve sistematik bir bütünsellikle gerçekleştirebilmesi için artık kendi yüzü haline gelmiş bazı kurumlara ihtiyacı var. Bu ihtiyacın büyük bir kısmını ise II. Dünya Savaşı’nın hemen akabinde oluşturulan Bretton Woods Kurumları olan IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü karşılamaktadır. Tabii her zaman olduğu gibi ruh ikizleri olan Devlet ile elele.

Bu kurumlardır toprağın sistematik olarak yağmalanmasını, küçük çiftçilerin topraklarının ellerinden alınmasını ve büyük kentlerin varoşlarının doldurulmasını sağlayan. Ve bu kurumlardır patent yasaları, terminatör tohumlar ve kimyasal ilaçlarla tarımın global işletmelerin kontrolüne verilmesini sağlayan. Bir zamanların kendine yeterli çiftçileri artık kredi ve kimyasal bağımlılarına, Afrika’nın yerli çobanı safari kamplarındaki dilencilere dönüşmüştür.

On binlerce yıldır insanlığın ortak mirası olan tohumlar yeryüzünden silinmeye başlıyor, sofralarımız ne olduğunu bilmediğimiz genetiğiyle oynanmış ucubelerle donatılıyor, içeceğimiz bir bardak su boğazımızda kalıyor. Biz bunları bir zamanlar karamsar bilim-kurgu kitaplarında okur, filmlerinde seyrederdik. Bugün bunlar artık hayal ürünü değil, hepimizin gerçek yaşam öyküleridir.

Küresel ısınma cehennemi yaşadığımız kente, mahalleye ve evimize getiriyor ve artık kaçacak yerimiz kalmadı. 3G teknolojisinin yaşadığımız mahallede daha fazla baz istasyonu kurulacağı, nükleer ve termik santrallerin, 3. köprünün, barajların, madenlerin ve kentsel dönüşümün daha fazla ekolojik ve sosyal yıkım olduğu anlamına geldiğini anladığımızda da kaçacak yerimiz kalmayacak.

Kent havası insanı özgürleştirirmiş, derler. Ama kentler artık soluk alamadığımız, toprağın üstünün betonla kaplandığı, estetikten mahrum binaların, gökdelenlerin ufku kararttığı, insanların değil taşıtların hakim olduğu bir mekan haline dönüştü.

Vahşi yaşamın git gide daraldığı, ormansızlaşmanın bir yangın gibi yayıldığı, her geçen gün yüzlerce hayvan ve bitki türünün neslinin tükendiği, iklim değişimi nedeniyle toprakların çoraklaştığı ya da seller altında kaldığı ve yeni yeni hastalıkların türediği bir çağda kapitalist endüstriyalizmin aç gözlü uygulamalarına karşı direnmek hepimiz için bir ölüm-kalım meselesine dönüşmüştür. Kapitalist dünya sistemi tarihsel olarak iflas etmiştir. Ekolojinin diliyle, son derece sürdürülemezdir ve temelden değiştirilmelidir ve yaşamaya değer bir gelecek istiyorsak yerine yenisi konmalıdır.

Hiçbir zaman özgürlük, eşitlik ve “doğrudan demokrasi”ye bu kadar ihtiyacımız olmamıştı. İnsan, doğa ve barışın başlıca düşmanı olan kapitalizmi yok etmek hiçbir zaman şuankinden daha acil olmadı.

İstanbul! Bugün bunlara “dur” deme sırası sende…yaratma sırası da sende…

Hepinizi 2 Ekim’de IMF ve Dünya Bankasına karşı Küresel Ekolojik Direniş’e davet ediyoruz.

October 13, 2009 Posted by | ekoloji, gorsel, isyan | 1 Comment

Kır ve Kent Hareketleri İçin Ekonomik Bir Model Tartışması (Kentsiz Hareketi)

İçinden geçtiğimiz çağda sermayenin acımasız saldırganlığına karşı dünyanın pek çok yerinde çoban ateşleri yanıyor. Ancak sermaye sistemi herhangi bir tavize, uzlaşmaya yanaşmak istemiyor. Peru’da yağmur ormanlarında maden işletmesine olanak sağlayan yasa Peru Meclisi gündemine gelebiliyor. Sokaklarda yüzlerce insan yaralanıyor, öldürülüyor. Ama Peru Hükümeti yasayı gündeminden düşürmek istemiyor. Meksika’da 2005 yılında genetiği değiştirilmiş organizmaların üretiminin önünü açan yasa çıkarılıyor. Aynı yönde bir girişim Amerika’nın Irak’ı işgali ardından 81 numaralı kararname ile Irak’ta yürürlüğe sokuluyor. Irak çiftçisinin tohumluk ayırma hakkı yasaklanıyor. Şimdi bu yasa Türkiye’de de yürürlüğe girmek için gün sayıyor.

Kırlardan her gün binlerce insan kovulmaya devam ediyor. Kentlerin toplumsal ve ekonomik yeniden yapılanması süreci ile birlikte kırlardan kentlere gelen büyük kitleler kent merkezlerinden de kovuluyor. Kentlerde iş olanakları azalır, gelir seviyesi düşerken, sermayenin kar elde edebilmesi için gecekondu mahalleleri yıkılıyor. Yaşayanlar ağır borçların altına girmek zorunda bırakılıyor. Sağlık, eğitim, kültür gibi ihtiyaçların karşılanması için kullanılması gereken kentsel alanlar rant için, yani satmak ve kar elde etmek için alışveriş merkezleri ya da lüks konutlara dönüştürülüyor. Kentlerde kentsel dönüşüm, yenileme gibi isimlerle yapılan uygulamalar, sadece şehir merkezleriyle sınırlı kalmıyor; kırsal alanlara da uzanıyor. Kriz derinleştikçe, önce köyünden kovulanlar, daha sonrasında kent merkezinden de dışlanarak kentten tamamen ayrılmak ve köylerine dönmek zorunda kalıyorlar. Bıraktıklarından daha yoksul ve zor koşullara…

Bu süreç, kır ve kentte sınıfsal çelişkileri ve ekolojik krizi derinleştiriyor. Büyümeye ve tüketime endeksli kapitalist kentlerdeki yaşam biçimi iklim değişikliğini tetikliyor. Toplumu denetim altında tutmak için askeri harcamalar giderek artıyor. Bu harcamalar daha fazla su, toprak, havanın yok oluşuna neden oluyor. Yoksulluk, açlık ve su sorunları, geri döndürülmesi güç sosyo ekonomik sorunlar yaratıyor. Toplumun kendi kendini yönetmesinin olanaklarını ortadan kaldırıyor.

Toplumların giderek içine kapanmasına, sistemden kaynaklanan çelişkilerin, yerelin dışını göremeyen bir perspektifle perdelenerek etnisite vurgularının giderek ön plana çıkmasına neden oluyor. Bu gelişmelerle beraber sermayenin yarattığı ekolojik kriz, daha açık bir ifadeyle emek ve doğa sömürüsü karşısında ortaya çıkan toplumsal mücadeleler bir dolu siyasal, ekonomik sorunla uğraşmak zorunda kalıyor. Sermayenin bu yıkıcılığını aşacak siyasal bir devrim perspektifi ise hoş bir hayal olarak köşeye itiliyor. Oysaki önümüzde fazla bir alternatif yok, sermayenin barbarlığı karşısında doğa ve emeği özgürleştirecek bir toplumsal yaşama ihtiyacımız var. Ancak bu yolun inşası aşamasına yönelik politik birlikteliklerin nasıl olgunlaştırılması gerektiği sorunu da önümüzde durmaktadır.

Toplumsal Yıkıcılığa Karşı Dayanışma

Sermayenin yarattığı toplumsal yıkıcılık, insanların birbirlerine güven duygularını yıpratmakta, ortak hareket etme reflekslerini, birlikte iş yapma becerilerini tarumar etmektedir. Bu yıkıcılığın en önemli etkilerini de kentsel dönüşüm alanlarında yürüttüğümüz çalışmalarda gözlemlemek mümkün.
Bu alanlarda mücadelenin muhatapları tarafından sorunun, yönetimlerle pazarlık sorununa ya da hukuksal sorunlara indirgenmesi mücadelenin belli noktalarda sonuçsuz kalmasına ve kentsel dönüşüme karşı mücadele kazanılsa da kaybedilse de örgütlülüklerin ileri düzeye taşınamamasına neden olmaktadır. Sonuç olarak ekonomik kriz koşullarında yoksulluğun da artmasıyla birlikte dayanışma bağları giderek çözülmekte, bireysel kurtuluş umutları yeniden ve daha ağır bir etkiyle mahallelere geri dönmektedir.

Bu çözülme sadece kentsel mücadele alanlarında değil kırda da benzer gelişmelere yol açmaktadır. Baraj, madencilik gibi kamulaştırma gerektiren büyük yatırımlar ile turizm bölgesi haline getirilen ormanlık alanlarda, termik, hidroelektrik, nükleer santral yapımı karşısında mücadele etmeye çalışan yapıları en fazla uğraştıran konu, bu yatırımların bölge halkına iş olanağı getireceği, ekonomik açıdan bölge halkının kalkınacağına yönelik şirketlerin ve hükümetlerin propagandasıdır. Bu propagandaların aynı zamanda hükümetin şiddet tekelini kullanması ile de birleşmesi sonucunda, kent ve kırı savunmaya yönelik politik duruşlar ideolojik bir motivasyon ötesinde hareket sahası bulmakta güçlük çekmektedirler. Bu nedenle mücadele sadece bu şirketlere ve hükümete karşı yürütülmemektedir. Aynı zamanda mücadele cephesinin arkasında duran kişi ve örgütlerin kolektif hareket etme kabiliyetlerini ivedilikle arttırmaya yönelik bir çabayı da zorunlu kılmaktadır.

Bu doğrultuda kır ve kent hareketlerinin tek bir soruna odaklı mücadele edemeyecekleri açıkça ortadadır. Gerek kentsel gerek kırsal alanlarda yaşanan sorunların ortaklaştırılması, doğrudan ilişki ağları kurmakla mümkün olabilir. Bugüne kadar yürütülen çalışmalar daha çok, belli bir sorun alanı çevresinde faaliyet gösteren örgütsel yapıların birbiriyle dayanışmasına odaklanmıştır. Bu dayanışma ağlarının, gerek sorun alanlarının birbirleriyle üst ölçek siyaset çerçevesinde ilintilendirilmesi, gerekse mekansal anlamda bağlarının kurulması gerekmektedir.

Aynı zamanda tüm mücadele alanlarında ortaya çıkan tek tek örgütsel yapıların güçlenmesine katkıda bulunmak, bireysel ölçekte yaşanan sorunların aslında mevcut toplumsal yaşamdan kaynaklanan sorunlar olduğunun, birlikte mücadele edilmesi halinde yeni toplumsal ilkelerle üstesinden gelinebileceğinin yeniden hatırlatılması, ama daha çok bir model çerçevesinde bunun kanıtlanması ile mümkün görünmektedir.

Bu doğrultuda kır ve kent hareketleri politik mücadelelerini sermaye karşıtı bir tutumla dernek, platform, birlik gibi örgütlenmelerle yaratmaya devam ederken, bu hareketleri ekonomik olarak da güçlendirecek yapılanmalara, bu hareketlerin sosyal dayanışmalarını güçlendirecek, kendi kendilerini yönetmelerine yönelik bütçelerinin oluşmasını sağlayacak ekonomik birlikteliklere de ihtiyaç vardır. Bu ekonomik birliktelikler, kar elde etmeye yönelik değil, kendi üretimlerinin bir kısmını sosyal, kültürel, ekonomik gelişmelerine ayıracak bir biçimde kurgulanabilirse kır ve kentlerdeki mücadelelerin birlikte dayanışma ağları ve ortak hareket zeminlerine kavuşmasına yol açabilir.

Bugün içinden geçtiğimiz kriz koşullarında insanları en temel yaşam gereçlerine, gıdaya, suya, barınmaya, sağlığa doğrudan ulaştırabilecek birliktelikler geliştirmek için yirmi birinci yüzyılda kooperatifçiliği bir kez daha düşünmek gerekmektedir. Ama bu noktada bir kez daha vurgulamak gerekir ki ekonomik birliktelikler, ancak güçlü siyasal, toplumsal dayanışma ağlarına katkı sunabildiği, bu hareketleri mücadele içinde birbirine yaklaştırıp kırın ve kentin sorunlarını ortaklaştırabildiği ölçüde başarı şansına sahip olacaktır.

Ekonomik-Sosyal Bir Dayanışma İçin Kooperatifler

12 Eylül sonrasında sendikaların ekonomik bir çıkar birlikteliğine dönüştüğü, sosyal ve siyasal aidiyetlerin zayıfladığı, memleketçiliğin ve cemaat ilişkilerinin temel sosyalleşme modelleri olarak ön plana çıktığı bir siyasal düzeyde bulunuyoruz. Bu koşullarda kent yoksulları giderek temel geçim araçlarından uzaklaşırken, kır emekçileri de tarımın yeniden kapitalistleştirilmesi sürecinde, pazarın acımasız rekabet koşullarında ürünlerini değerlendirememekte, geçim sıkıntısı çekmekte, kendi ekonomilerini döndürmek için büyük sermayenin rekabet, büyüme, sanayileşme politikalarına kurban gitmektedir. Bütün bu süreç kır ve kentte yoğun bir emek ve doğa sömürüsüyle perçinlendiğinde, yaşama ve dayanışma olanakları giderek daralmaktadır.

Tam bu noktadan hareketle, kentlerde ve kırda bu yıkıcılık karşısında dirençli durmaya çalışan toplumsal hareketlerin birbirlerinin sorunlarından haberdar olması, kırsaldaki üreticinin ürününü aracısız alıcısına ulaştırmasının sağlanması, geleneksel tarımda ısrar ederek geçimini sağlayan bu yapıların, şirketlerin emeği artıklaştırma, doğayı atık haline getirme süreçlerine direnebilmesi için, ekonomik açıdan şirketler karşısında güçlü bir konum elde etmeleri gerekmektedir. Bu en nihayetinde siyasal iktidarın aldığı pozisyon ve verili kapitalist üretim tarzından bağımsız düşünülerek geliştirilecek bir süreç değildir. Kır ve kent emekçilerinin tasfiyesi eninde sonunda bir siyasal iktidar ve kapitalist modelin sonucudur. Ancak bu siyasal yönelimin önünde bir mücadele hattı çekmek açısından da kooperatifler yoluyla kır ve kent emekçisinin birlikteliğini sağlamanın yollarını aramamız gerekmektedir.

Bir dayanışma modeli olarak kooperatifler, kırdaki ve kentteki mücadele eden hareket alanlarında yoğunlaşmalıdır. Kentsel dönüşüm alanlarında yaşanan sorunlarla, madencilik, enerji, su, gıda ekseninde kırda yaşanan sömürüyü bu hareketlerin bir arada düşünmesinin önünün açılması gerekmektedir. Bu doğrultuda özellikle kırsalda yıkım politikalarına maruz kalan kır emekçilerinin tarımsal ürünlerini, kentli yoksullara ulaştıracak iki kanatlı kooperatiflere ihtiyaç vardır. Bu kooperatifler hem kırda hem de kentte etkinleştirilmelidir. Diğer yandan kentlerde kurulacak kooperatifler de hem kent yoksullarının gıda ihtiyacının, güvenli, sağlıklı, ucuz teminine yönelik olmalı hem de kooperatif ortaklarının bu ürünlerin satışından elde ettikleri geliri kendi yaşam alanlarında verecekleri mücadelede harcamalarına yönelik bütçe elde etmelerine yol açabilir. Bu kooperatiflerin elde edecekleri gelirlerin bir takım üretim araçları teminine yönelmesi halinde de yaşam alanlarında ortak kullanıma yönelik faaliyetler için temel ekonomik ihtiyaçlar karşılanabilir. Kooperatiflerin istihdam yaratıcı bir boyutunun olacağı da ihmal edilmemelidir. Bu biçimde bir yandan, kır emekçilerinin ürünleri aracısız değerlendirilirken diğer yandan da kentlerde ekonomik-sosyal dayanışma için olanaklar yaratmak mümkün hale gelebilir.

Bu tarz dayanışma biçimlerinin siyasal mücadele yerine ikame edilmemesi açısından kır ve kent alanlarında mücadele eden sendika, dernek, meslek örgütü, siyasal yapıları hareketlendirecek bir biçimde işlevlendirilmesine ihtiyaç vardır. Bu model tek tek kooperatifler yerine kooperatifler ve siyasal yapıların bir arada bulunduğu bir yapıyı gerektirmektedir.

Bu kapsamda kooperatifleri yeniden deneyimlemek, kooperatifleşmeyi fetişleştirmeden, siyasal bir mücadele bütününün bileşeni olarak görmekle mümkün hale gelebilecektir. Bu doğrultuda kooperatif deneyimlerinin geliştirilmesinde kurulacakları alanların sosyal ve sınıfsal dinamiklerinin doğru okunması ve ilişkilerinin kalıcı bir tarzda inşa edilmesi gerekmektedir.

Kooperatiflerin İnşası İçin Toplumsal Mücadelenin Sürekliliği

Bu çerçevede kooperatifleşmenin, tüm yasal sınırlılıkları bir yana, belki de yaşanabilecek en önemli sorunu, kır ve kent mücadelesinin temel ekseni haline gelmesi tehlikesi olabilir. Bunun önüne geçilebilmesi için bir yandan kır ve kent mücadelelerinin birlikteliğini sosyal ve siyasal düzeyde geliştirmeye yönelik çalışmalara devam etmek diğer yandan da bu sürekliliği sağlayacak güçlü örgütsel ağlar için kafa yormak gerekmektedir. Kır ve kentteki sendika, birlik gibi oluşumları da kır ve kent mücadelesinin bileşeni haline getirmek için çabalamak gerekmektedir.

SONUÇ:

emek ve doğa sömürüsünün keskinleştirildiği bu koşullarda, doğayı ve emeği birlikte geliştirecek üretim tarzlarına ihtiyacımız vardır. Bu ihtiyaç aynı zamanda kendi geçim araçlarımızı üretme, geleceğimiz üzerinde söz sahibi olma, en temelde de kendi kendimizi yönetme olanaklarını yaratma gerekliliği ile birlikte düşünülmelidir.

Kentsel mücadelenin parçalı ve sınıfsal açıdan katmanlaşmış yapısı ile kırsalın yeniden kapitalistleştirilmesi sürecine karşı duracak bir kooperatifleşme, siyasal açıdan çoğulcu ve dayanışmayı esas alan birlikteliklerin de önünü açabilecektir.

KENTSİZ HAREKETİ

October 13, 2009 Posted by | kent yasami, kir yasami, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

%d bloggers like this: