ecotopianetwork

Anaerkil toplum düşü

‘Sultana’nın Rüyası Padmarag’ Doğu’nun; ‘Kadınlar Ülkesi’ ise Batı’nın ilk feminist kadın ütopyalarından. Her ikisi de kadınlardan oluşan bir diyarı anlatırken anaerkil toplum düşünü tazeliyor

23/03/2007 (843 defa okundu)

HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)

Amcasının oğlunun tecavüzüne uğrayarak hamile kaldıktan sonra töre korkusuyla annesi ve babası tarafından İstanbul’a gönderilen, ancak iki erkek kardeşi tarafından sokakta katledilen Güldünya’nın, bırakın kadının erkekle eşit olduğu bir coğrafya tahayyülünü, insan olmanın biricik koşulu, yaşama hakkını savunabilmesi bile ütopyaydı. Çünkü bazı ülkelerde kadınların yaşayabilmeleri bir imkânsızlık, ütopik bir özlem. Çünkü kadınlar, topla tüfekle, taşla, törelerle, ideolojilerle öldürülüyor dünyanın her yerinde.
Yıllar boyu ütopya Batılı ve eril bir yazın türü oldu. Çünkü kadınların ideolojik, sınıfsal, etnik, dinsel ve cinsel ayrımcılığa tabi tutularak yaşayabilmeleri başlı başına bir ütopyaydı. Doğu’nun ilk feminist ütopya yazarı Begum Rokeya Sakhawat Hossain’in 1905’te yazdığı Sultana’nın Rüyası Padmarag’ı töre ve teröristlerin katlettiği Güldünya’ya armağan eden Versus Kitap anlamlı bir tavır gösterirken, Charlotte Perkins Gilman’ın anaerkil ütopyası Kadınlar Ülkesi ‘nin (Herland) Otonom Yayıncılık tarafından dilimize çevrilmesi de sevindirici bir gelişme oldu. Biri Doğu’nun diğeri Batı’nın ilk kadın ütopyaları kabul edilen kitaplar, anaerkil toplum düşü çevresinde kızkardeşlik olgusunu tazelerken kadınları geleceği değiştirmek için eyleme ve direnişe de davet ediyor.

Evlilik bir tür fahişeliktir!
Kültürel feminist teorinin altında anaerkil bakış yani, temelde dişil etki ve değerler aracılığıyla yönlendirilen kadın toplumu görüşü yatar. Barışseverlik, işbirliği, ‘farklılıkların şiddetsiz bir aradalığı’ buna dahildir. Bu ütopik görüş, 19. yüzyılın ikinci yarısında anaerkil teori içinde dile getirilmiştir ve kurmacadaki ifadelerinden birini Charlotte P. Gilman’ın Herland ‘ında bulur. Sosyal Darwinist hipotez üzerine kurduğu ilk çalışması, Woman and Economics ‘te kadının bağımlı kılınmasının, ırkın ilerlemesini engelleyici, doğal olmayan bir anormallik olduğunu ileri süren Gilman eserlerinde, kadınların yaşamak için fahişelik düzeyine indirildiklerini belirtir. Evlilik bir tarz fahişeliktir ona göre: “Her iki durumda da ekmeğini erkekten, onunla olan cinsel ilişkisi aracılığıyla alır” kadın.
Radikal feminist düşünce içinde önemli bir yere sahip olan ve pek çok farkındalığı cesurca dillendiren Gilman’ın Kadınlar Ülkesi, erkeklerin olmadığı, sınıfsız ve barış içinde yaşayan bir kadınlar toplumunu anlatır. 1915’te kaleme alınan kitabın bir özelliği, pek çok klasikleşmiş erkek ütopyasında yok sayılan veya satır aralarında yer verilen kadınlara yönelik cinsiyet ayrımcılığına dikkat çekmesi ise diğer özelliği de kadınları ele alan edebi denemeler içinde ilk kez feminist öğelerin ütopya tarzıyla açık ve bilinçli bir şekilde işlenmesidir. Ütopik ülkesini, sınıflı-erkek egemen toplumun kadın kalıp ve tanımına aykırı kadınlardan yaratan Gilman, 20. yüzyılın temel çelişkileri olan ulusalcılık, yurttaşlık ve kadın hareketi içindeki eşitlik ve özgürlük gerilimine de değinir. Ataerkil toplumların mizahi bir dille eleştirildiği Kadınlar Ülkesi rekabet, cinsiyet ayrımcılığı, cinsiyet temelli işbölümü, yoksulluk, savaş ve dış düşmanlar gibi kavramların yaşanmadığı bir ülkedir. Ancak dış düşmanlar burayı keşfetmekte gecikmez! Sosyoloji, botanik ve meteoroloji bilimlerine meraklı üç kafadar Terry, Jeff ve Vandyck, bir şekilde haberdar oldukları bu ‘acayiplikler’ ülkesine bir bilimsel inceleme gezisi düzenlerler. Sadece kadınlardan oluşan bu garip ülkeyi yerinde görecek ve gerçekliğini onaylayarak akılcı eleştiriye tabi tutacaklardır. Gilman, bu üç ahbap çavuşun durum karşısındaki duygu ve düşünceleri üzerinden ütopyasını kurarak kara mizah sergilemiştir şüphesiz, ancak yine de bu ülkenin bir erkeğin ağzından anlatılması, onun gözüyle yorumlanması hiç de yazarın muradına uygun düşmüyor bencileyin. Toplum, aile, bilim gibi konularda son derece güçlü görüşleri olan Gilman’ın, üremenin cinsel birleşme olmaksızın partenogenezle gerçekleştiği, tüm kadınların barış ve işbirliği içinde yaşadığı, vejetaryenlik konusunda son derece hassas olan bu ütopyası ne yazık ki marjinal çizgiden çok uzak. Herland’da düşünce sınırı cinselliktir. Ancak roman heteroseksist düşünceden pek ayrıştıramaz kendini. Zira Gilman, yalnızca kadınlardan oluşan bir ülkeyi ve eğitimde yapılan köklü değişiklikleri kavramsallaştırmayı başarır ama tasarladığı dünyada lezbiyenliğe yer yoktur. Çünkü kadınların tümü de tek bir anneden doğmadır. Aralarındaki en küçük cinsel yakınlaşma, ensest yasağına karşı geleceğinden olsa gerek, Gilman lezbiyenliği bertaraf etmiştir ütopyasından. Neredeyse cinsel dürtüleri tamamen ortadan kaldırıp aseksüel bir kadınlar topluluğu yaratarak yerleşik-sınıfsal-ataerkil düzenin ötesine gidemeyen bir ütopyaya indirgemiştir eserini. Oysa Gilman, kadınlarla ilişkiler yaşayan ve Amerikan viktoryanizminin sürgitti bir dönemde “Kadınlara karşı derin ve sonsuz bir aşk duyuyorum” diyebilecek kadar cesur bir kadındır.

Masumiyet cenderesi
Ülkenin yaratıcısı anne yüz yaşına dek yaşamış, yüzlerce torununu görmüş ve hepsinin Kraliçe Rahibe Ana’sı olmuştur. Ana Tanrıça kültünü besleyen, anneliğe ve doğurganlığa kutsallığı üreten bir anlam yükleyen Gilman, kadını ‘masumiyet’ cenderesinden kurtararak yüreklerimize su serper hiç olmazsa. Söz konusu kadınlar ülkesinin sanayi öncesi bir dünyayla ilgisi yoktur. Kadın yeniden yaratılırken masumiyetle yaratılmamıştır; çünkü Gilman’a göre masumiyet, özgür olması gereken bir kadının kurtulması gereken ilk zincirdir. Kadınların masumiyeti yalnızca erkeklerin işine yarar.
Geçici bir hayal kırıklığı yaratmakla birlikte Kadınlar Ülkesi, hem hegemonik ideolojiden kopuşu, hem yaşanan değişimin sınırlarını dikkat çekici biçimde belgelemesi, hem de burjuva evini ortadan kaldırışıyla ilgiye değer. Kadınlar ülkesinin bildiğimiz anlamda evleri yoktur, onlar toprağa ve doğaya bağlı yaşayan göçebeler gibidir. Gilman, en önemli ve radikal çalışması The Home’da da yuva düşüncesine saldırır: “Bir kurum olan yuva, kadını sınırlayan ve toplumsal evrimleşmeyi yavaşlatan eskimiş bir sistemdir.”

Doğulu bir kadınlar okulu
Bir başka ‘kadınlar ülkesi’ tasavvuruyla da Bangladeş’te Müslüman kadının uyanışının ve kurtuluşunun öncüsü olarak anılan Begum Rokeya Sakhawat Hossain’in Sultana’nın Rüyası Pagmarag adlı ütopyaları aracılığıyla karşılaşırız. Sultana’nın Rüyası, erkeklerin eve kapatıldığı, kadınlarınsa siyasette, bilimde, sanatta, yani ‘dışarıda’ yer aldığı bir kadınlar ülkesini betimler. Erkekler, selamlıkta hapistir, kadınlar ise sokaklarda, ülke yönetiminde, sanatta ve bilimde aktif rol oynar. Kadınlar zekâlarını kullanırken erkekler hane içi pratikleriyle eğleşir. İlk kez 1905’te, The Indian Ladies Magazine’de İngilizce olarak yayımlanan eser, klasik ütopya modeline uygun olarak bir rüya yolculuğuyla, aniden başka bir dünyaya giden, bir rehber eşliğinde bu dünyayı gezerek oranın siyasal, toplumsal, ekonomik özellikleri hakkında bilgi edinen ve yine geldiği gibi aniden kendi zamanına/dünyasına dönen bir kahramanın ağzından anlatılır. Kadının kurtuluşunun ancak bilimsel çalışmalarla gerçekleşebileceği savsözüne odaklanan Sultana’nın Rüyası, barışın, güzelliğin, doğruluk ve sevginin hüküm süreceği, ataerki ve baskının yok olduğu bir dünyanın ütopyasıdır.
Padmarag ise geçmişte ya da gelecekte değil, şimdi ve şu anda var olduğu düşünülen, Tarini Bhavan adlı bir kadınlar okulunda geçer. Bu yönüyle, ‘yokülke’ ve ‘güzelülke’yi tasvir eden Batılı eril ütopyalardan ayrılır Padmarag. Çünkü bu okul her yönüyle gerçek ve ‘burada’dır. Her yaştan ve sınıftan kadının gelerek dert ve sıkıntılarına çözüm bulduğu, iyileştiği, eğitildiği Tarini Bhavan, tüm yoksul ve yoksun kadınlara kapılarını açan bir yeryüzü cennetidir.
Evet, her iki ütopya da kadınlara, doğalarıyla ve doğayla barışık bir yeryüzü işaret ediyor. Ancak Güldünya ve törelerin katlettiği yüzlerce kadının tek ütopyası, 1800’lerde yaşayan feminist Sarah Grimke ile aynı: “Erkek kardeşlerimizden tek istediğim, ayaklarını boğazlarımızdan çekmeleridir.”

KADINLAR ÜLKESİ
Charlotte P. Gilman, Çeviren: Seher Özbay, Otonom Yayıncılık, 2007, 236 sayfa, 15 YTL.

SULTANA’NIN RÜYASI-PADMARAG
Begum Rokeya Sakhawat Hossain, Çeviren: Billur C. Yılmazyiğit, Versus Kitap, 2007, 242 sayfa, 12 YTL.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6189

October 13, 2009 - Posted by | ekotopya heterotopya utopyalar, kadın ve doğa / ekofeminizm, somuru / tahakkum

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: