ecotopianetwork

Ekolojik ütopyalar

HANDE ÖĞÜT

Biri tekerlekli koltuğa mahkûm, diğerleri çöp bidonları içinde yaşayan üç kişi perdeleri örtülü, iki yüksek pencerenin bulunduğu loş bir odadan nasıl kurtulur? Bu yıl, 100. yaşını kutlayan Samuel Beckett, ‘Oyun Sonu’nda, köle-efendi ilişkisinin çürüdüğü boyutu ve sevgisizliği amansız bir anlatımla dile getirir ama asıl anlatmak istediği, tüm bir uygarlığın ve insanlığın çöküşüdür. Yeryüzünde yaşanan büyük bir felaketten sonraki birkaç saati anlatır gibidir oyun; doğa ölmüş, tüm canlılar ve yaşam rezervleri yok olmuştur. Son canlılar odanın içinde kalanlar; Hamm, Neg, Nell ve hareket edebilen tek kişi Clov’dur. İnsanoğlunun İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımı da aşarak anlamsız varlığını inatla sürdürdüğünü imler Beckett. Sadece eylemin değil hareketin de ortadan kalktığı oyunda, kişiler çöp bidonlarına tıkılmış bacaksız gövdelere indirgenmiştir ki doğanın kıyımı, insanı, gövdesinden de ruhundan da soyutlayacaktır…

Sorumlu ise esiri kılındığımız çağdaş tahakküm tanrısı, yani uygarlıktır ki, o kökten reddedilmediği sürece özgürleşmek mümkün değildir. Kapalı birer kutu içine hapsolduğumuz, daracık uzamlara indirgendiğimiz bu kirlenen çağda, önemli olan ‘sakatlanmış’ varoluş biçimimizi değiştirmektir. Joel Kovel, radikal biçimde dönüştürülmesi gereken şeyin, tam da bu varlık biçimi olduğunu belirtir. Devrim, yalnızca kurumları ve ekonomiyi değil, canlı ya da cansız tüm evrenle girdiğimiz ilişkileri, yaşamı yorumlayışımızı, erotik arzularımızı da kucaklamalıdır.

Çevreci kurmacalar, ütopik sığınaklar

André Gide’in Isabelle romanı, çevreye duyarlı bir kurmacadır. Başkahraman Gérard, araştırmalar yapmak üzere davet edildiği Quartfourche malikânesinde, sadece resmini gördüğü bir kadına çılgınca bağlanır. Ne var ki, Isabelle gerçek bir ‘şeytan kadın’dır. Roman, ‘deomonic’ kadın karakter üzerinden para hırsının tarumar ettiği doğa karşısında, çevreci bir duyarlılığın öncülüğünü yapar.

Yeşil Barış’ın savunucusu Luis Sepulveda, Dünyanın Sonundaki Dünya’da, roman sanatından ödün vermeksizin doğa ve insanı savunmanın mümkünatını kanıtlar bir kez daha. Moby Dick’i okuduktan sonra balina avına katılan on altı yaşında bir yeniyetmenin öyküsünü anlatan eser, gerçek anlamda çevreci bir romandır. İki polisiye novelladan oluşan Duygusal Bir Katilin Günlüğü’nün ikinci öyküsünde de militan çevreci yönünü sergiler Sepulveda. Brezilya’nın uçsuz bucaksız bataklıklarında yaşayan Anare yerlilerini ve onların geçim kaynağı olan timsahları, aç gözlü Batı dünyası rahat bırakmayınca bir kaçakçılık serüveni başlar. Romanlarında panteizm, mistik Doğu dinleri ve yeni fizik gibi çeşitli kaynaklardan alternatif düşünceleri harmanlayan Tom Robbins Ağaçkakan’da çevreci modern bir prenses ile onun ‘metafizik kanun kaçağı’ âşığının öyküsünü dillendirirken bireysel romantizmin ve kişisel tekamülün, toplumsal eylemcilikten daha önemli olduğunu savunarak dogmatizmi reddeder. Peter Hoeg’in beyazperdeye de uyarlanan Smilla ve Karlar’ında yine çevreci bir kahraman çıkar karşımıza. Grönlandlı Smilla Jaspersen, çevreci-Marksist politik kimliğiyle modern dünyadan dışlanmış, güç tarafından belirlenmiş bir ezen-ezilen gerçekliğine hapsolmuştur. Bir yere ait olmayı ve doğasına dönmeyi tutkuyla arzular. Zadie Smith’in İnci Gibi Dişler’inin sakinleri gibi… Yehova Şahitleri, çevreci hareket FETA, İslamcı gizli örgüt KEVIN ve bir yere ait olmayı delicesine özleyen Doğu Londra insanlarını bir araya getiren romanda kahramanlar, şuursuzluklarıyla komikleşirler. Doğanın özgürleştirildiği komünal bir toplum yaratmak gülünüp geçilesi bir ütopya mıdır?

Ekolojik ütopyaların manifestosu, Ernest Callenbach’ın Ekotopya’sıdır şüphesiz. Türün üstadı Thomas Moore’un Ütopya’sı, hatta Peyami Safa’nın Yalnızız’da yarattığı ‘Simerenya’ gibi bir sığınak, ruhun akla egemen olduğu bir hülyalar diyarı, bir tasavvurdur burası. İnsanlar varlıklarının anlamını, üretim ve tüketimde bulmaz, Ekotopya’da; tersine, diğer canlılarla doğal dengeyi bozmadan yan yana yaşamayı hedeflerler. Amerika’dan ayrılmış ve ademi merkezileşmiş bir toplum kurmuşlardır. İş ve oyunun birbirine karıştığı, cinselliğin dolaysız yaşandığı bir hayata uyanırlar. Cinselliğin doğasına kavuştuğu bir başka eser de Ursula LeGuin’in Karanlığın Sol Eli’dir. Mevcudiyetin ilerlemeden daha gözde olduğu, toplumsal cinsiyetin insanları ketlemediği ‘Kış’ adlı gezegenin tüm sakinleri androjendir. Ütopyacı düşgücünün en yaratıcı yazarı LeGuin, Hep Yuvaya Dönmek’te ise yine, uzak geleceğe ait kurgusal bir etnografya kurgular. Henüz var olmayan bir coğrafyada yaşayan Keş halkı etrafına inanılmaz bir ayrıntı zenginliğiyle ördüğü toplumsal ütopyayı tanıtırken ABD’nin, Amerikan yerlilerine olan borcunu öder. (Ki yazar, Dünyaya Orman Denir’de de ABD’nin Vietnam savaşı politikasına doğrudan göndermeler yapar.) Dünyanın Doğusu ile Batısı ustalıkla harmanlanır, sınırlar aşkınlaştırılır. Aldous Huxley’in Ada’da, Batı’nın bilimsel-teknolojik üstünlüğüyle Doğu’nun bilgeliğini ustaca kaynaştırdığı gibi. Düşsel ada, Budist Pala’da amaç, gerçek dünya ile kendileri arasında duyular yoluyla uyumlu bir ilişki kurmaktır. Peki bu mümkün müdür? William Morris, Gelecekten Anılar-Bir Huzur Çağı, Ütopik Bir Romanstan Bölümler’de, geleceğin toplumsal yapısını masal tadında betimlerken devrimin gerçekleşme sürecinde çekilen acılara işaret eder. Bedel ödemeden daha iyi bir dünya mümkün değildir ve elbette yıkmadan yapmak! Ekolojik anarşizmin öncülüğünü yapan J. G. Ballard’ın Cennete Bir Koşu’su bu anlamda dikkate şayandır. Çevreci, feminist, hayvan hakları savunucusu ve nükleer karşıtı bir grup, nesli tükenen hayvanların barınıp çoğalacağı bir yurt, insanlığın özlemini çektiği cennetin ilk nüvesini gerçeklemeye soyunur romanda. Ancak sığındıkları ütopik dünyada, inanma, güvenme, bağlanma, otoriteyi meşrulaştıran sevgiyi kaybetme korkusu ve itiraz etmeden kabullenmenin barındırdığı tehlikeli yanlar açığa çıkar. Sınırlardan kaçış sanki imkânsızdır. Sınırsız Rüyalar Diyarı’nda ise tam bir sınırsızlık söz konusudur. Zihinlerin ve bedenlerin ruhlara koyduğu bütün sınırlamaların yok olduğu bir rüya sunar bize Ballard.

Doğa/düşünce sentezi

Frank Herbert, altı kitaptan oluşan ekolojik serisi, Çöl Gezegeni Dune’da, benzer romanların paradoksunu oluşaran temel bir soruya cevap arar: Gezegenin ekolojisini değiştirmek mümkünse bu, kimler tarafından yapılmalıdır? Hikâyeler ve edebiyat aracılığıyla mı? Yaşadığımız hayata anlam verebilmek için hikâyelere ihtiyacımız olduğunu düşünen ve mitosları ciddiye alan Michel Tournier Cuma ya da Pasifik Arafı’nda, Batı modernliğinin girişimci birey kültünü, vahşileri ve doğayı uygarlaştıran beyaz adam imgesini, üretim, tüketim mistifikasyonunu ve disiplin kaygısını en özlü biçimde ifade eden Robinson mitini paramparça ederek coşku dolu bir doğa/düşünce sentezi muştular. Düştüğü adada Batı kültürünü minyatür boyutlarda yeniden kuran Robinson’un yani Batılı adamın tarihi vahşi Cuma’nın kahkahalarıyla yeniden yazılır. Çağdaş edebiyatın en güçlü feminist kalemlerinden Marge Piercy de, Zamanın Kıyısındaki Kadın’da eril güçlerce yazılan tarihi altüst eder. Modern toplumun vazgeçilmez tüm kurum ve anlayışlarının hicvedildiği romanın teması, doğanın dengesini gözetmektir. Özgür yaşanan cinsel ilişkilerde ikame söz konusudur; erkekler de çocuk emzirerek annelik duygusunu tadar ve kadınsı özelliklere sahip olurlar. Piercy, bizi ekofemizme davet eder şefkatli ama isyankâr bir çağrıyla…

Yeşil, dişi gezegen

Kadınların kendileri ve doğal dünya ile barış içinde yaşadıkları bir yurdun hikâyesi, feminist ütopyaların temasıdır. İnsanlar arasında, insanlarla hayvanlar arasında hiyerarşinin olmadığı, insanların birbirine ve doğaya özen gösterdiği, toprağın ve ormanın gizemini, gücünü ve bütünlüğünü koruduğu, teknolojik, askeri ve ekonomik gücün yeryüzünü ya da en azından kadınların denetimi altında bulunan bölümünü yönetmediği bir yurttur burası. Ekofeminizm terimini, 70’lerde literatüre sokan Françoise d’Eaubonne’un dediği gibi, yeşil bir gezegendir, dişi gezegen. Ekofeministlere göre, ataerkillik ve kapitalizm sistemi içinde doğayı yola getirme, sömürme, doğaya hâkim olma, doğa üstünde iktidar sahibi olarak üstünlük kurma düşünceleri ile erkeklerin kadınlara bakış açıları arasında koşutluk bulunur. Shelia Colins, A Different Heaven and Earth’de, ırkçılık, cinsiyetçilik, sınıf sömürüsü ve ekolojik yıkımın birbirine kenetlenmiş ve ataerkil yapıyı taşıyan ayaklar olarak betimlerken; Rosemary Radford Ruther New Woman New Earth, Marilyn French Beyond Power ve Ynestra King Towards an Ecological Feminism adlı kitaplarıyla ekofeminist düşüncenin yayılmasında etkili olurlar. Carolyn Mechant, The Death of Nature: Woman, Ecology and The Scientific Revolution’da yüzyıllardan beri kadının doğa ile özdeşleştirildiğine ancak teknolojik gelişmeler sonucu doğanın vahşice sömürüldüğünü ve kadının statüsünün de gittikçe bozulduğunu anlatır.
Feminizm ve Doğaya Hükmetmek kitabının yazarı çevreci-feminist Val Plumwood, ‘efendinin çok yönlü, karmaşık kültürel kimliği’ne temel oluşturan Batı düşüncesindeki ikicilik sistemlerinin ayrıntılı bir felsefi incelemesini yaparak Batı kültürünün merkezinde basit bir eril kimlikten ziyade çoklu dışlamalarla tanımlanan efendi kimliğinin bulunduğunu vurgular. Türe dair kurmacalardan en önemlisi olan Mara ile Dann’da Doris Lessing, bilimkurgudan uzak, insani bir dünyanın öyküsünü anlatır. Kadın aklı, bilgiyi ve dayanıklılığı simgelerken, erkek gücü, heyecanı ve kaosu temsil eder. Alison Fell, Bayan Gulliver Cüceler Ülkesinde romanında, denize açılıp ortadan kaybolan kocası Lemuel Gulliver’in ardından karısının geçirdiği köklü değişimleri gösterir. Erkeğin dünyasına başkaldırıp doğasına dönüşü yaşamak, kendini suya teslim etmek isteyen kadınlar Müge İplikçi’nin son romanı Cemre’de bir kez daha çıkar karşımıza. Ataerkil ve kapitalizmin doğayı yola getirme, sömürme, doğaya hâkim olma, tüm öteki doğalar üzerine iktidar sahibi olma ideallerini bozuşturan roman, kadınlar ve doğa üzerindeki tahakküm arasındaki bağı gösterir. Latife Tekin de Ormanda Ölüm Yokmuş’da çatıları tümüyle yıkar, içerisiyle dışarısını ayıran tüm sınırları siler. Sınırlar kalkınca da orman alegorik bir mekân özelliği kazanır. Tekin’in ormanı, sonunda kavuştuğu pastoral cenneti, yeni ve özgür mekânı mıdır?

Eril hegemonyanın sınırlarından kurtulduğu zaman kendi özgür ormanında yol alacaktır kadın, dikotomilere set çekecek ve vahşi doğasına kavuşacaktır.
Dünyaca ünlü ekolojist Vandana Shiva’nın dediği gibi, ekofeminizm, Kartezyen indirgemecilik ve Baconcu eril bilginin, doğaya tecavüzüne karşı koyan temel bir güç haline gelmeye başlamıştır bile…

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5265

October 13, 2009 - Posted by | ekoloji, kadın ve doğa / ekofeminizm

1 Comment »

  1. Hizli firsat!

    Biz uluslararasi islem iyi güvenilir, güvenilir. Bu firsati kaçirmayin lütfen, buraya gelecek 2014 yili dogru yatirim baslatmak için bir firsattir. % 100 emin ol daha fazla bilgi için e-posta MMV (vandamariana111@gmail.com) Sen garanti.

    Eger tarim için bir kredi ihtiyacim var mi? Is için kredi? yapimi için kredi? Yatirim kredisi? Ögrenci kredi? Borç konsolidasyonu kredi? Bu bir firsattir, kullanimi ve yeni bir hayata baslamak. Daha fazla bilgi (mrsvandamariana@yahoo.co.uk) için e-posta MMV.

    Allah lonca tüm …

    M.M.V LTD.

    Comment by Vanda Maria Mmv | August 31, 2013 | Reply


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: