ecotopianetwork

Ursula’nın Dünyalarında Toplumsal Cinsiyetin İzini Sürmek

http://www.feminisite.net/news.php?act=details&nid=257

Bu yazı Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü(BÜKAK) Bülteni’ BÜ’de Kadın Gündemi’nin Bahar’07 sayısında yayınlanmıştır

Edebiyat ve Kadın Grubu olarak, 2006 Ekim ayında “Ursula K. Le Guin’in Feminist Ütopyaları” üzerine okuma çalışmaları yapmaya başladık. Ursula K. Le Guin okumaya karar vermemizde onun toplumsal cinsiyet rollerine karşı hassasiyeti ve kitaplarında toplumsal cinsiyet rollerini yeniden kurgulayarak kurduğu dünyaların rolü çok büyük. Bu çalışmamızda Ursula K. Le Guin ve Feminist ütopyaları tanıtmaya, Ursula K. Le Guin’in Karanlığın Sol Eli, Mülksüzler ve Atuan Mezarları kitaplarını feminst bir perspektften incelemeye çalışacağız.

Feminist Bilimkurgu Yazımında Ursula K. Le Guin / Seda Saluk

Kendi Mezarını Yıkan Kadının Öyküsü: Atuan Mezarları/ Öykü Tümer

Karanlığın Sol Eli: Androjen Bir Dünyada Yaşamak/ Birgül Serçe, Aslı Ekşi

Mülksüzler: İkircikli Bir Ütopya/ Damla Özakay

Feminist Bilimkurgu Yazımında Ursula K. Le Guin

Seda Saluk

“Bilimkurgunun edebiyata sunacağı büyük bir hediye varsa şayet, bence şudur: Açık bir evrenle yüzleşme kabiliyeti. Fiziksel olarak açık bir evren hiçbir kapının kapalı olmadığı.”[1]

Edebiyat tarihinde yazılmış ilk bilimkurgu romanı olarak kabul gören Frankenstein, 1818’de yazıldığında yazarı henüz on sekiz yaşındaydı. Kitabın yazarı, A Vindication of Rights of Woman’lafeminizmi ilk defa açıkça ifade ettiği kabul edilen Mary Wollstonecraft’ın kızı Mary Shelley’di. Bu ilk roman kadın bir yazarın elinden çıkmış olmasına rağmen daha sonraki örnekler erkek yazarlar tarafından üretildi. Bu dönemde bilimkurgu, büyük oranda sert ve şiddetli bir teknoloji ve fiziksel kuvvete dayanıyordu[2]. Eserlerin çoğunda erkekler tarafından egemenlik altına alınan hiyerarşik ve militarist toplumlar kurgulanıyordu. Okurları ve yazarları erkeklerden oluşan bu edebiyat türünde, ana karakterler de hep erkekti ve kadın karakter sayısı neredeyse yok denecek kadar azdı. Gözlerden uzak olan bu karakterler de ya kahramanın asistanı ya da kurtarılmayı bekleyen zavallı kız rolleri gibi ikincil ya da destekleyici rollerde karşımıza çıkıyordu. Dönemin sayıca çok olmayan kadın yazarları ise çoğunlukla bilimkurgunun dışına itilmişti çünkü başlı başına erkek egemen bir alan olan “bilim”in kapısından içeri girmeleri neredeyse imkânsızdı. Maskulinite ile bilim ve teknoloji arasında kurulan ilişki; kadınların bilim alanından uzak kalmasına neden olarak onları iktidar alanının dışında bırakan sürecin bir parçasını oluşturuyordu[3]. İlerleyen dönemlerde bilim-kurgu türünde de eserler ortaya koyan kadın yazarlar ise toplumsal cinsiyet temalarına diğer yazarlardan farklı yaklaşmayarak toplumsal yapıların sorgulanmadığı ve kadın-erkek rollerinin erkek yazarlar tarafından kurgulananlarla aynı olduğu örnekler üretiyorlardı. Erkek egemen bakış açısıyla yazılmış bu romanlar, benzerlerine alternatif sunmaktan oldukça uzaktı.

19. yüzyılda feminizm gibi sosyal hareketlerin ortaya çıkması, çekirdek aile yapısının sorgulanması ve bilim üzerinden kurulan kavramların eleştirilmeye başlanmasıyla bilimkurguların içerikleri de değişmeye başladı.[4] Kadınların politika, edebiyat ve felsefe gibi alanlarda etkin bir şekilde varlık göstermeye başlamaları; bilim-kurguda da etkisini gösterdi. Feminist teori üzerinden yürütülen tartışmalar, ilerleyen dönemlerde toplumsal cinsiyet teriminin ön plana çıkması ve queer teoriyle beslenmesiyle de güçlenerek feminist bilimkurgu romanları üretilmeye başlandı.En önemli örneklerini Margaret Atwood’un The Handmaid’s Tail (Damızlık Kızın Öyküsü) (1985), Ursula K. Le Guin’in The Left Hand of Darkness (Karanlığın Sol Eli) (1969) ve Marge Piercy’nin Woman on The Edge of Time (Zamanın Kıyısındaki Kadın) (1976) ve He, She and It (1991)’inde görebileceğimiz bu eserler, bilimkurgunun devrimci ve dinamik niteliğiyle feminist teorinin buluşması açısından da dikkat çekiciydi.[5]

İlk feminist bilimkurgu türleri ve ütopyalar daha çok yönetim, eğitim ve iş yaşamı gibi alanların toplumsal cinsiyet üzerinden şekillendiğini gösteren I. Dalga Feminist Hareket’ten etkilenerek bu eksen üzerinden inşa edilmişti. 1960’larla birlikte ise, II. Dalga Feminist Akım’la bilimkurgu camiasında da önemli değişiklikler yaşanmaya başlandı. Temel hedefi erkekle eşit olmak olan I. Dalga Feminizm’den ayrı olarak kadınların erkeklerden farklı bir kültüre ve tarza sahip oldukları görüşü; kadınların rollerinin doğadan değil, yüzyıllardır sürmekte olan ve içselleştirilmiş toplumsal önyargılar ve geleneklerden kaynaklandığı düşüncesiyle birleşti. Kuram çalışmalarının yanında bilimkurgu, ütopya ve karşı ütopyalar ataerkil düzenle mücadele araçlarından biri olarak üretilmeye başlandı. Bu dönemde ortaklaşa ve eşitlikçi toplumlar ya da anaerkil toplumların anlatıldığı Marion Zimmer Bradley imzalı The Ruin’s of Isis (Isis Harabeleri) (1978), Monique Witting imzalı Les Guérilléres (Kadın Savaşçılar) (1969), Jayge Carr imzalı Leviathan’s Deep (Leviathan’ın Derinliği) (1979) ve anarşist bir toplumun anlatıldığı The Dispossessed (Mülksüzler) (1974) önemli ütopya örneklerindendi.[6]

II. Dünya Savaşı’ndan sonra bilimin tahrip edici potansiyelinin tartışmaya açılması ve doğa bilimleri ile sosyalbilimler ayrımlarının da ortaya çıkması feminist bilimkurgunun kaderine yeni bir yön verdi. Ancak bilimi, doğa bilimleri ve sosyal bilimler olarak iki kutuba ayırmak ve bilimkurgu romanlarını bu eksen üzerinden değerlendirmek de problem yaratıyordu; çünkü bu ikilik bilimin feminen ve maskulen olarak sınıflandırılmasını da beraberinde getiriyordu.[7] Pek çok feminist bilimkurgu yazarı bu iki kategoriyi birleştirerek herhangi bir ikilikle ifade edilemeyecek bir bilim kullanımını öne sürdüler. Bu dönemde bilimsel yargıların sosyal olarak inşa edilmiş olmasına yönelik tartışmalar, mutlak doğrunun değişken bir kavram olduğu hakkındaki fikirlerle birleşti. Hakikat ve bilginin kendisinin de sorgulanabilir olduğunun kanıtlanması, feminizmin bakış açısıyla da örtüşüyordu. Tarihsel olarak kadın erkek rollerinin belirli kalıplar çerçevesinde oluşturulduğu maskulen bir alan olan bilimkurgu, kadın yazarların çoğalmasıyla birlikte yeni bir yöne doğru evrilmeye başladı. Bu değişimle birlikte feminist bilimkurgu, batı bilim ve teknolojisinin kabullenilmiş üstünlüğünü sorgulayan bir sese dönüştü.

Çekirdek aile üzerinden yürütülen tartışmaların ortaya çıkması, 1976’da yayımlanan bir başka önemli eser olan Cinselliğin Tarihi’yle[8] perçinlenerek toplumsal cinsiyet ilişkilerinin üretilmesi ve yeniden üretilmesi üzerine kurulu olan sosyal organizasyonların, heteroseksüel aile yapısının ve evlilik dışı ilişkilere yönelik bakış açılarının tartışmaya açılmasına neden oldu. Kadın ve erkek arasındaki rol paylaşımını sorgulayan ütopya ve karşı ütopyalar da çoğunlukla bu konuları kullandılar. Ütopyalar, güncel toplumlara karşı olan hoşnutsuzluklar sonucunda politik, felsefi ve ekonomik sorunlara yeni çözümler önermek ve geliştirmek amacıyla ortaya çıkmıştı. Feminist ütopyalar ise, özellikle kadınların baskı gördüğü şartlara ve çevrelere tepki göstermek amacıyla üretildi. “Kadını bağımlı hale getiren dilin kendisidir” görüşünden yola çıkarak erkek egemen sembolik düzenden kurtulmanın yolu, dil dışı alana çıkmak ya da dil kalıplarını kırmakla olacaktı. Bu nedenle feminist ütopyalar geçmiş ütopyaların ötesinde bir düşünce sistemi, dünya görüşü ve dil yaratmaya çalıştılar. 1970’lerle feminist ütopyaların da diğer ütopyalar gibi daha çok teknolojik ve bilimsel değişimlere odaklanmasıyla birlikte bilimkurgu ve ütopya türleri arasındaki çizgi muğlaklaşmaya başladı.

20. yüzyılın ikinci yarısında, bilimkurgu edebi bir tür olarak çoktan saygınlık kazanmaya başlamıştı. Feminist bilimkurgu ise ilk dönemlerin didaktik dilinden kurtularak daha çeşitli ve değişken kimlikler, pozisyonlar üzerinden kurgular üretti. Her ne kadar günümüz bilimkurgu yazımında erkek egemen güç fantezileri çoğunlukta olsa da feminizm, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve queer teorinin varoluşuyla farklı noktalardan da alternatif dünyalar tasarlamaya devam ediyor.

Le Guin’in romanlarını bilimkurgu çerçevesinde değerlendirdiğimizde ise, yazarın feminist bilimkurguya kazandırdığı önemli eserler olduğunu görüyoruz. Yazar, ilk bilimkurgu romanları olan Rocannon’s World (1966) (Rocannon’un Dünyası), Planet of Exile (Sürgün Gezegeni) (1967)ve City of Illusions (Yanılsamalar Kenti) (1967) ile klasik bilimkurgulardaki soğuk ve mekanik dünyaların tersine insan ilişkilerini merkeze oturtuyor. Eserlerini kendi deneyimlerinden de yola çıkarak oluşturan Le Guin, yazdıklarını “gelecek” ve “değişim” temalarıyla sınırlandırmıyor. Yeni bir teknoloji ya da bilimkurgu düzeninden ziyade, düşleriyle deneyler yaparak olası zamanlar ve mekânlar üzerine çeşitlemeler sunuyor.

Ve Ursula…

1929’da, Kaliforniya’da antropolog bir baba ve yazar bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ursula Kroeber Le Guin; ilk kitabını on iki yaşında yazdı ve daha sonraki yirmi yılda da Columbia Üniversitesi’nde Fransız ve İtalyan edebiyatı mastırı yaptı, tarihçi Charles Le Guin’le evlendi, sayısız şiir ve roman yazdı. Eserleriyle 1960’ların başında haklı bir üne kavuşan Le Guin, belli bir türe sokmadan yazdığı ilk eserlerinden sonra 60’larda bilimkurgu türünde eserler üretmeye başladı. Masallar ve efsaneler gibi pek çok damardan beslenen eserleriyle hem kadınların bilimkurgu dünyasında var olmasının önünü açan hem de yetiştirdiği edebiyatçılarla bu dünyaya pek çok kadın yazar kazandıran Le Guin; 1975’te, bilimkurgu alanında önemli bir figür olarak üç Nebula, üç de Hugo ödülüne sahipti.

Yazısını etkileyen en önemli etkenlerden biri olan antropoloji sayesinde çeşitli insan ve yaşam tarzlarıyla tanışan Le Guin, küçük yaşından itibaren farklı olanı içselleştirerek insanlığın sahip olduğu fiziksel hayatın, sosyal organizasyonların ve kişisel gelişimin çeşitliliğine olan farkındalığıyla ve bu çeşitliliğe duyduğu saygıyla eserlerini oluşturdu. Hayatın kendisini, her bir parçasını içtenlikle kabul ederek kutsamak yazarlık serüveninin ana eksenini oluştururken; ötekini, varlığını yadsımadan ya da değiştirmeye çalışmadan betimleyerek eserlerinde sosyal ve kişisel harmoninin izlerini sürdü.

Çinli bir filozof olan Lao Tse’nin yazılarında Taoizmle tanışan Le Guin, devrimci ve kurumsallaşma karşıtı bir düşünme biçimi olarak tanımladığı Tao felsefesinden çok etkilendi. Yazma serüvenine başlamadan önce sınırları çizilmiş planlar, hikâye ve mekân örgüleri belirlemeyen yazar; karakterleri ve mekânları var oldukları yerden, yazarın bilinçaltından çekip çıkardığını ve özellikle yapıtlarındaki dünyaları yaratmadığını, onları keşfettiğini vurgu-luyor. Pek çok yazısında keşfetme metaforunu sıklıkla görebilece-ğimiz gibi, eserleri Jung felsefesinin izlerini de taşıyor. Özellikle Jung’un bütünlüğü simgeleyen dört arketipinden yola çıkarak parçaların birleşmesinden oluşan bir “birlik” metaforu burada da göze çarpıyor. Birbirinin zıttını oluşturan ve ancak birleşmeleriyle anlam kazanan ruh ve gölge temaları, Yerdeniz serisinin bütün kitaplarında karşımıza çıkarken diğer iki arketip anima ve animus[9] arasındaki bağ ise, Karanlığın Sol Eli’nde tanımlanan androjen karakterlerde birleşerek eksiksiz bir ‘”bütün”ü oluşturuyor. Kitaplarda kullanılan siyah ve beyaz, karanlık ve ışık, ben ve öteki, ölüm ve yaşam gibi kavramlar; birleşmeleriyle ancak tamamlanabilen ve bir ahenk oluşturan bileşenleri simgeliyor.[10] Le Guin’in bütün yapıtlarında karşımıza çıkan; batı kaynaklı bir düalizm fikrinden çok, her şeyin iç içe geçtiği ve bütün olduğu bir birlik teması.

Yapıtlarını etkileyen bir başka kavram ise anarşizm. En ilgi çekici politik teori olarak gördüğü anarşizm, Le Guin’e göre baskıcı hükümete karşı gelmek ve insanların temelde birbirlerine/bir diğerine yardım etmeye eğilimli olduklarına inanmak demek. Bu noktada anarşizm anlayışı; dayatılmış bir düzen değil, organik bir düzene olan inancı konusunda Taoizm anlayışıyla da bire bir örtüşüyor.

Ursula K. Le Guin; bilimkurgu camiasında çoğunlukla kadın ve toplumsal cinsiyet temalarında feminist bir pozisyon belirleyen ilk yazarlardan biri olarak yazınını kendi deneyimleriyle de harmanlıyor. Karanlığın Sol Eli, her zaman ciddiye aldığı feminizme ilk katkısı olarak görülüyor. Le Guin’in teknolojiden çok antropoloji ve altıncı hisse dayanan bilimkurgu romanları, romantik ve sihirli bir tona sahip.[11]

Le Guin’in yapıtlarında kimi zaman bir biliminsanı, kimi zaman bir büyücü kimi zaman da seyyah olarak karşımıza çıkan karakterler; fiziksel bir yolculuğun yanında kendi eylemlerinin doğruluğunu ya da yanlışlığını keşfedecekleri içsel bir yolculuğa da sürükleniyor. Taoizm’den de beslenen bu yolculuk teması Le Guin’e göre yolu tamamlamak değil, tam da yolda olmak çünkü o amaca ulaşmaktan çok süreçle ilgileniyor. Her bir karakter hem kişisel hem de toplumsal sonuçlar doğuran eylem seçenekleriyle karşı karşıya kalıyor. Atuan Mezarları’nda Tenar’ın, Karanlığın Sol Eli’nde Genly Ai’nin ya da Mülksüzler’de Shevek’in farklı diyarlara, gezegenlere ve dış dünyaya yapmış oldukları yolculuklar; içsel yolculuklarının da metaforu bir bakıma. Yolun sonunda ulaşılan nihai hedeften çok, yol boyunca devam eden keşfe odaklanıyor Le Guin.

Eserleri pek çok bilimkurgu romanına kıyasla mekanik karakterlerden çok, insana özgü duygu ve durumlarla karşılaşan, gerçekçi karakterler sunuyor. Romanlar ilerledikçe, karakterlerin hikâyeleri, kendi hikâyemizin bir parçası haline gelebiliyor. Bir çizginin iki ayrı ucunda var olan kahramanlar değil, pek çok özelliğin iç içe geçtiği kişiler üreten Le Guin, karakter seçiminde de iki kutuplu eğilimleri kırarak tercihini çeşitlilik ve değişkenlik yönünde kullanarak var olanın çok farklı tezahürleri olabileceğini bize kanıtlıyor.

Le Guin’in “keşfettiği” mekânlar da çeşitlilik ve değişkenlik üzerinden yerini alıyor. Ona göre zor olan yeni ve değişik bir dünya, Orta Dünya ya da bilimkurgu gezegenleri yaratmak değil. Zor olan, bir ütopya veya karşı ütopya olarak, politik bir hayal gücü yoluyla dünyayı yenilemek ve değiştirmek.[12] Bize sunduğu dünyalarda da bunun izlerini görmek mümkün. Tasvir ettiği dünyaların uzak olmaları ama var olan gerçekliğin alternatifleri olmaları eserlerini değerli kılıyor; çünkü Le Guin var olmayan şeylerden değil, var olabilecek şeylerden bahsediyor.

İlk dönem bilimkurgu eserlerinin özellikle sarıldığı gelecek kavramı, Le Guin’in eserlerinde farklı bir tarzda karşımıza çıkıyor. Geleceğin önümüzde, geçmişin de arkamızda olduğu doğrusal zaman kavramının aksine; geçmiş neyi bildiğimiz, neyi görebildiğimiz olduğu için önümüzde olandır, diyor. Gelecek ise göremediğimiz, omuzlarımızın arkasında olan şeydir; ancak geriye dönüp baktığımızda onu fark edebiliriz. Bu, eylemden çok sezgiyi, gelişimden çok farkındalığı talep eden bir zaman kavramıdır. Le Guin’in deyimiyle bizim gürültücü saatlerimiz; zamanı bizim yaptığımız, onu kontrol edebileceğimiz hissine kapılmamıza neden olur. İlk bilimkurgularda işlenen zaman kavramı da zaman ve mekânın benzer olduğu bir söylem üzerinden yola çıkar. Bu yüzden gideceğimiz, istila edeceğimiz ve sömüreceğimiz yerleri ifade eder. Oysa Le Guin için gelecek sadece gidilecek yer değildir.[13]

Öteki korkusunun tehlikeli düzeylere varan tezahürlerini, toplumsal cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rollerini, insanlığın doğasına ilişkin çelişkili kavramları ve getirilen alternatiflerle var olan toplumsal organizasyonları sorgulayan karakterleri, zaman ve mekân kullanımları; Le Guin romanlarını diğer eserlerden önemli ölçüde ayırıyor. Le Guin; ilk dönem feminist bilimkurguların yanında ya da arkasında olarak ilerlediği benzerlik-farklılık teorilerinden hiçbirisine saplanmadan, toplumsal cinsiyetin, kimliklerin ya da pozisyonların belirleyici bir figür olmadığı dünyalar kurguluyor. Bizim için en önemlisi de bu dünyaların kurgulanabilir olduğunu göstermesi sanırım. En iyi kitap daima bir sonrakidir diyen Ursula’nın keşfedeceği daha pek çok diyar ve anlatacağı pek çok öykü olduğundan eminim ve son sözü yine ona bırakıyorum:

“Yeni bir dünya yaratmak için eski bir tanesiyle başlamalısınız, elbette. Bir dünya bulmak için, belki de bir başkasını kaybetmelisiniz. Belki de siz kaybolmalısınız. Yenilenmenin dansı, dünyayı yaratan dans, şimdiye kadar hep bir şeylerin kıyısında icra edilmiştir; kıyıda, ve sisli sahillerde.”[14]

Kendi Mezarını Yıkan Kadının Öyküsü: Atuan Mezarları

Öykü Tümer

Edebiyat ve Kadın grubunun Ursula Le Guin üzerine okumalar yapacağını öğrendiğimde çok heyecanlandım. Okuma listemizde Atuan Mezarları’nın da olduğunu görünce, sevindim pek tabii. Ne de olsa Yerdeniz’e gitmeyeli epey zaman olmuştu. Ged’in Ufkaba-kan’ına binip yeni diyarlar keşfetmeyi, ejderhalarla konuşmayı, gözbağı numaralarını izlemeyi, varlıkların Kadim lisandaki isimlerini bulmayı gerçekten özlemiştim. Atuan Mezarları kitabımın kapağını açtım gülümseyerek. İlk sayfaya tarih atmışım. 17 Haziran 1998. Nerdeyse 9 yıl geçmiş üzerinden. İyice sararmış artık kitabın sayfaları… 14 yaşındaymışım, çocukmuşum be… Bunca yıl geçtikten sonra ne hatırlıyordum Arha’ya dair-ya da kendime, çocukluğuma ilk gençliğime dair? Neler değişmişti hayatımda… Ben de değişmiştim (miydim?). Bunları düşündükçe ürktüm biraz. Kitap gibi ben de yıllanmıştım artık. O yüzden belki kitabı da son gün okudum, yazıyı da son gün yazıyorum. Atuan’ı deşerken kendimi deşmekten korkuyorum biraz da. 9 yıl önce okurken, toplumsal cinsiyet, verili roller ya da doğu-batı ikiliği, Taoizm, ışık ve karanlık üzerine düşünmemiştim elbette. Bunların üzerine düşünmek kitabın büyüsünü kaçırmasın sakın?

Atuan Mezarları’na hoş geldiniz!

Atuan’a hiç gitmemiş olanlar için biraz ön bilgi vermekte yarar var. Atuan, Kargad Diyarı’ndaki üç adadan biri. Kargad Diyarı ise Doğu Uç Yöreler tarafında kalıyor, tabii Yerdeniz’deki en büyük kara parçası olan Havnor ülkesini merkez alırsanız. Kargad’a yapacağımız kısa ziyaretin geçtiği zamanda, ülkedeki iç savaş beş altı insan ömrü önce bitmiş, Tanrı Kral Karego-Ati, Atuan ve Hur At Hur’un kontrolünü ele geçirmiş ve diğer prensleri öldürmüş ya da sürgüne göndermişti. Atuan’ı ele geçirmesinin önemi, oradaki tapınaktan geçiyor aslında. Atuan karanlık güçlerin, Yerdeniz yaratılmadan önce de var olan ve her zaman var olacak İsimsizler’in mabedidir. Krallık kurulmadan önce, prensler Tek Rahibe’nin huzuruna gelir, ondan öğüt alır ve ona şükranlarını sunarlardı. Ancak kral tahta çıkınca, kendini Tanrı Kral ilan etti ve Rahibe’nin gücü azaldı. Ayrıca tapınakta Tanrı Kral’a bağlı bir rahibe de bulunmaya başladı. İnsanlar artık İsimsizler’e eskisi kadar inanmıyorlar ama yine de onlardan korkuyorlar. Sonuçta karanlıktan kim korkmaz ki?

Tapınak ise Atuan Adası’nın iç tarafında, kurak bir bölgede bulunmakta. Atuan Mezarları dokuz taştan ibaret. Bunlar ilk insan zamanından beri oradadır. Mezarlar Kargad’ın Tanrı krallarından hatta ışıktan bile eskidir. Bu yüzden Tek Rahibe Tanrı Kral’ı pek tanımaz, kendi Tanrıları çok daha eskidir çünkü. Tapınaksa, birçok binadan meydana gelen bir yapı. Ancak tapınağın önemli olan kısmı yerin üstünde değil altında: Işığın yasak olduğu Alt Mezar ve ikinci girişten sapınca başlayan Labirent. Burası İsimsizler’in ve Karanlığın Mabedi. İşte burası, ilk ve tek, ruhu her zaman yeniden doğan Rahibe’nin, Arha’nın dünyası.

Tenar’dan Arha’ya

Atuan Mezarları’nın rahibesi öldükten sonra civar köyler tek tek dolaşılır, o gün doğan kız çocukları tespit edilir. Beş yaşına kadar bu kız çocukları takip edilir. Herhangi bir hastalığı ya da sakatlığı olmayan kız çocuğu, O’dur. Çocuk alınır, bir süre tapınakta büyük gün için eğitilir. Zamanı geldiğinde ise kız çocuğu İsimsizler’e sunulur ve İsimsizler onu YUTAR. Ve o kız çocuğu kendi ismini kaybeder. O artık Arha’dır, yani yutulmuş.

Yerdeniz’de güç, bir şeyin gerçek ismini bilmekten geçer. İnsanlar da gerçek isimlerini zaten en çok güvendiklerine söylerler. Günlük hayatlarında ise lakaplarını kullanırlar. Bir şeyi isimlendirme, onun özünü bilmek yani onu kontrol edebilmek anlamına gelir. Çevik Atmaca’nın da dediği gibi, “bir büyücünün hayat boyu yaptığı şey isimleri bulmaktır.” İsimsizler güçlerini isimsiz olmaktan alırlar işte. İsimleri olmadığı için kontrol edilemezler. Onların hizmetkârı Tek Rahibe de haliyle isimsizdir. Kendini onlara adar, rahibe olmadan önceki hayatı ve o hayattaki kimliği (yani ismi) unutulur, unutturulur, yok edilir: YUTULUR.

Labirentler

Tenar da aynı süreçten geçer, annesini, onun sesini ve altın rengi saçlarını unutur. Anıları, çocukluğu yoktur artık. Kurallar, ritüeller ve ayinlerle dolu bir hayattır Arha’nınki. Kendisi bile bu tekdüzeliği zihninde sorgular bütün hayatının böyle mi geçeceğini düşünür, bu fikirden rahatsız olur, sıkılır. Daha sonra Alt Mezar’a ve Labirent’e inmeye başlar. İsimsizler’in emrindeki, Arha’dan sonra en yüksek rahibe Thar, ona Arha’nın ölmeden önce verdiği talimatları anlatır, bir bakıma hatırlatır. Odalara giden yolları tarif eder. Hangi anahtarın hangi kapıyı açtığını, odalarda nelerin olduğunu, gözetleme deliklerinin nerelerde olduğunu anlatır. Ama ona gösteremez çünkü Labirent sadece Arha’nın yeridir. Arha Labirent’i sever. Tekdüzelikten çıktığı ve yeni “keşiflerde” bulanabildiği tek yer, ona ait olan tek mekân burasıdır.

Labirent’te gece ile gündüz yoktur. Zaman kavramının anlamsızlaştığı yerdir burası. Zaten Arha’nın kendisi zamandan ve maddeden bağımsızdır. Hep yeniden doğar, hep aynı hayatı yaşar, hep aynı duaları okur, hep aynı ayinleri yapar, hep aynı Labirent’te dolaşır ve hep aynı kalan karanlığa hizmet eder. Yerdeniz’den soyut bir mekândır Atuan; dışarısıyla ilgili bildikleri eski efsanelere dayanır, ateşin başında anlatılan hikâyelere. Kargad dışındaki diyarlar kâfirdir. İsimsizler’e değil cadılara, büyücülere inanırlar. Ten renkleri de koyudur üstelik. Dilleri de bir gariptir. Kargad’ı işgal etmeye çalışmışlardır bir zamanlar. Bugün de adaya sadece hırsızlık yapmaya gelirler. Hatta kimi esmer adamlar sadece rahibelerin ve hadımların girebildiği Mezar Mahal’ine girmeye bile cüret etmiş, tapınağı varlıklarıyla kirletmiş, Tanrılar’a saygısızlık etmiştir. Arha’nın dış dünya ve onun insanları hakkındaki bilgileri bunlarla sınırlıdır. Atuan her yerden ve herkesten uzak, çölün içinde bir yerdir. Ancak Arha’nın bilmediği bir şekilde, Atuan’ın (ve kendi) kaderi Yerdeniz’inkine (ve Ged’inkine) bağlanmıştır.

Arha’dan Tenar’a

Arha’nın tekdüze hayatı Alt Mezarda, karanlığın mutlak hüküm sürdüğü yerde ışığı görmesiyle bozulur. Alt Mezarda birisi vardır, hem de bir erkek! Arha’nın karanlık dünyasına, sadece kadınlardan ve hadımlardan oluşan dünyasına bir erkek girmiştir. Ursula Le Guin, “Atuan Mezarları’nın konusu tek kelimeyle söylemek gerekirse cinselliktir” derken, kadın ve erkek arasındaki fiziksel bir ilişkiden ziyade böyle bir karşılaşmayı, ilişkinin kendisinden ziyade ilişkinin mümkün olmasını kastetmiştir belki de.

Bu tehditkâr yabancıyı herhangi bir tutsak gibi tanrılarına “armağan” etmez Arha. Aksine onun yaşamasını ister. Onunla konuşur, geldiği diyarı öğrenmeye çalışır. Arha Atuan’daki en büyük sırları bilmektedir. Ama dış dünya hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Ama en önemlisi bu yabancıdan, gerçek ismini daha sonra öğreneceği Çevik Atmaca’dan, kendi ismini öğrenir: Tenar. O anda annesinin sarı saçlarını görür, onun yumuşak bir sesle “Tenar” deyişini duyar. Artık ismini geri almıştır. Ama hem Tenar hem de Arha olabilir mi?
Arha, Çevik Atmaca ile karşılaştığında henüz çok genç bir rahibedir. Her ne kadar çoktan yutulmuş olsa da, tam da Arha olamamıştır kanımca. En acılı ölüm şeklini uygun gördüğü tutsaklar rüyalarına girer mesela. Tenar’dan artakalan saf çocuksu duygular yok olmamıştır henüz. Bir bakıma Arha, Tenar’ın giydiği siyah elbisedir. Onun üzerine geçirilmiştir, onun kimliğini, özünü örtmüştür. Mezarların Rahibesi’nin uyması gereken kuralları, yerine getirmesi gereken sorumlulukları, olması gereken bir kişisi vardır. Arha’nın bir kişiliği, kendine has bir tarzı yoktur. Daha önceki hayatında giydiği giysileri giyer, yediği yemekleri yer. Tenar ise çoktan ölmüştür. Tenar ile birlikte annesi, babası, kardeşleri, evi ve çocukluğu da ölmüştür; geleceği de kendi elinde değildir. Kendine çizebileceği tek yol Labirent’in içindeki dönemeçlerden geçer. Son dönemeçte ise Çevik Atmaca’nın çağrısı vardır: “Tenar” der ona. Bir karar vermesi gerekmektedir. Ya Arha olarak hayatının sonuna kadar Labirent’te dolaşacaktır ya da Tenar olup Yerdeniz’de başka diyarlara yelken açacaktır. Ama Rahibe kimliğini, Arha’yı geride bırakırsa onun elinde ne kalacak? Tenar dış dünyaya dair hiçbir şey bilmez. Bildiği, hayatı boyunca ona öğretilenler ise mezarların dışında hiçbir şey ifade etmez. Tenar olarak yaşayacağı gelecek onu ürkütür. Yine de kendisine güvenen, ona hem ismini geri veren hem de kendi gerçek ismini onla paylaşan yabancı ile gitmeye karar verir.

Tenar olmak, kendi olmak çok zordur. Arha ondan bağımsız değildir; çünkü sadece üstüne giydiği siyah elbiseden ibaret değildir. Nasıl ki Arha’nın içindeki Tenar tam olarak ölmemişti, Tenar’ın içindeki Arha da o kadar kolay ölmez. Bir taraftan vicdan azabıdır Arha’nın yaptıkları (sadık hizmetkârı Manan’a karşı davranışları ya da tutsakları susuzluktan ölüme terk etmesi). Bir taraftan da Tenar yarım kalmış, olgunlaşmamış bir kimliktir. Toplumda bir yeri yoktur Tenar’ın. En baştan inşa edilmesi gerekir. Ged ile kaçma kararı aldıktan sonra onunla Havnor’a gitmek istemez. Der ki “Ben oraya, yabancı adamlar arasına, o büyük şehre ait değilim. Ben hiçbir yere ait değilim. Kendi halkıma ihanet ettim. Ve çok kötü bir şey yaptım. Beni de bir adaya bırak, kralın çocuklarını bıraktıkları gibi; üstünde hiç insan olmayan, hiç kimse olmayan ıssız bir adaya.” Kendisine verilen rolü reddedince geriye ne kalır bir kadından? Sadece ismi belki de… Yeter mi ki yeni bir hayat kurmaya? Tehanu’yu okuyanlar bilir. Bu soruya verilecek cevap koskocaman bir evettir!

Sonsöz yerine

Yerdeniz, Ursula’nın yarattığı dünyalardan biri. Daha ziyade çocuklar için yazıldığından diğer dünyalara kıyasla belki biraz daha basit. Yerdeniz üçlemesi (sonradan sayısı artmıştır gerçi) ise Ged’in yolculuğu üzerine kurulu. Bir erkeğin hayatı üzerinden tanıyoruz Yerdeniz’i biraz da. Atuan Mezarları bu algıyı kıran bir kitap. Kargad Diyarı zaten serinin diğer kitaplarında pek rastlamadığımız bir yer. Bir kere uçta kalmış. Aynı zamanda otoriter, baskıcı bir rejim ve görünür bir ataerki hakim. Halbuki Havnor, Yerdeniz’in merkezi, görece daha özgür, demokratik bir ülkeyi andırıyor; yeryüzünün terimleri ile ifade etmek gerekirse. Peki, Ursula neden Kargad’ı anlatmayı seçmiştir?

Atuan Mezarları her ne kadar Ged’in Yerdeniz’de yaptığı yolculukla kesişse de daha ziyade bir kadının gelişimini, büyümesini anlatır. Hikâyenin arka planında baskıcı ve ataerkil bir yapının, çöl kuraklığının olması, Tenar’ın serüvenini daha göz önüne çıkarmıştır. İktidar mekanizması, üstüne giydirilen toplumsal rol, yok edilen kadınlık… Bunlar çok belirgindir. Tenar’ın hayatını çok uç bir örnekmiş gibi okuruz. Fakat farklı bir dünyada da geçse, mecazlarla bezenmiş de olsa, Ursula’nın anlattığı bir female coming of ag[15]e’tir. Tenar, bütün kadınları, kadınlık serüvenini temsil eder. Tenar’ın gerçek ismini duyması bir ayma anıdır. Kendini, sorumluluklarını, toplumdaki yerini ve geleceğini sorgulamaya başlar.

Ancak, aklıma takılan bir nokta var. Yıllar önce okuduğumda hiç üstünde durmadığım ama bugün beni rahatsız eden bir nokta: Tenar gerçekten bir tercihte bulunuyor mu? Yoksa bu sefer de Ged’in ona verdiği bir hayatı mı yaşamaya başlıyor? Seçenekleri kendisi belirlemedikten sonra seçim ne kadar kişinin kendisine ait olabilir ki? Batı’dan gelen, “karanlık” dehlizleri “ışığı” ile aydınlatan bir adamın kadını verili rollerden kurtarması, onu özgür kılması beni rahatsız ediyor. Evet, bu noktada yazının başında bahsettiğim o çocuksu, o saf büyü bozuluyor. Bir adım uzaklaşıyorum kitaba. Ve kendime… Ama itiraf etmek de lazım, kim kendi sorgulamasına kendi kendine başlamış? Bir tetikleyiciye ihtiyacımız yok mu aslında? Sonuçta zaman durmuyor, o hep akma halinde (farklı hayatlarda farklı zamanlarda, farklı diyarlarda tekerrür etse de). O an, durağan bir an değil. Dönüştürücü bir an; ama durağan değil kesinlikle. Bak işte, ben bile yıllar sonra dönüp bakıyorum geriye, kendimi o anda değil yıllar sonrasında anlamaya çalışıyorum. Hangi seçimimiz özgür, hangisi bilinçli? O halde ben Tenar’ı bunlarla nasıl eleştirebilirim?

Bu soruların biteceği yok. Ama yazının bitmesi gerekiyor artık. Ve işte tekerrür eden bir an daha: gülümseyerek koyuyorum kitabımı rafa…

Karanlığın Sol Eli: Androjen Bir Dünyada Yaşamak

Birgül Serçe
Aslı Ekşi

Karanlığın Sol Eli, Ursula Le Guin’in toplumsal cinsiyete ve toplumsal cinsiyet rollerine değinmeye çalıştığı ilk dönem eserlerinden biri. Bunun için de değişik bir yol denemiş Le Guin: Androjen (çift cinsiyetli) bir dünya yaratmış. Kitap Gethen ya da diğer adıyla Kış denen bir gezegende geçiyor ve Gethen’de hem savaş yok hem de Gethen’deki insanlar birer kadınadam, yani çift cinsiyetliler. Bu anlamda, kitap bir deney olarak da değerlendirilebilir. Karanlığın Sol Eli üzerine yazdığı bir makalesinde Le Guin, toplumsal cinsiyet rolleri dışındaki rollerin bizim insani rollerimiz olduğunu, dolayısıyla onları çıkarınca geriye sadece bizi insan yapan özelliklerin kaldığını söylüyor ve böyle bir toplumun çok farklı bir toplum olacağını iddia ediyor.[16] Karanlığın Sol Eli’nde Le Guin’in yaptığı bu deneyi anlamak için Gethen’in toplumsal ve siyasal yapılandırılışına yakından bakmak gerekiyor.

Kış (ya da diğer adıyla Gethen) aslında yaşadığımız dünyaya bazı yönleriyle benzeyen bir gezegen. Fakat bu gezegende mevsim hep kış. Yılın en sıcak günlerinde bile yarı kutup iklimi yaşanıyor. Gethen dünyasında her şey soğuğa adapte edilmiş. Gethenliler çok yavaş hareket ediyor mesela. Teknoloji çok gelişmiş olmasına rağmen dünyalarına zarar vermemeye özen gösteriyorlar[17], çünkü zaten Kış bolluk ülkesi değil ve ellerinde olanları iyi korumaları gerekiyor. İnsan bedenlerinin uzuvları da kışa göre evrimleşmiş. Gethen soğuk bir gezegen olduğundan insanların nefesleri donmasın diye kemer burunlular. Bir Gethenli görsek onu sadece kısa boylu ve kemer burunlu bir dünyalı sanabiliriz. Bir dünyalı ile bir Gethenli arasındaki en temel fark: Gethenlilerin androjen olması.

Kitap, Kış Gezegenin’deki iki ülkede, Karhide ve Orgoreyn’de geçiyor. Her iki toplum da yerleşik yaşıyorlar ve statik bir yapıları var. Karhide’den farklı olarak, Orgoreyn’deki insanlar genel olarak sorgulamayan susan ve kabullenen insanlar olarak çizilmiş. Yazar insanlar arasındaki ilişkilerden bahsederken bizi shiftgretor denen yeni bir terimle tanıştırıyor. Shiftgretor’un dilimizde tam bir karşılığı yok; ama prestij, yüz, yer, gurur, onur meselesi[18] gibi anlamlara geliyor. İnsanlar birbirinin shiftgretor’unu kırmamaya özen gösteriyorlar, çünkü Gethenliler için shiftgretor önemli bir mesele.

Karhide monarşi ile yönetiliyor. Orgoreyn ise commensallık denen özerk yapılardan oluşuyor. Karhide ve Orgoreyn bizim dünyamızda görülen iki siyasi yapının yansımaları. Yazar bir evren yaratırken bu evrende bizim dünyamızdan aldığı hazır siyasi yapıları kullanmış. Ursula Le Guin “Is Gender Necessary?” adlı makalesinde yeni bir sistem kurmayarak biraz “tembelliğe” kaçtığını dile getiriyor.[19] Fiziksel olarak da Gethenliler de bize oldukça benzeyen yapıdalar. Bu açıdan bakınca Ursula Le Guin’in yarattığı dünyayı anlamamızı kolaylaştırmak için de tanıdık ve yenilik arasındaki dengeyi sağlamaya çalıştığını da düşünebiliriz.

Ursula Le Guin, Kış’ı yaratırken var olan toplumsal yapımızı temel alarak ciddi birtakım değişiklikler yapmış. Gethenlilerin dünyasında insanlar çok çalışıyorlar, çünkü Gethen bir bolluklar ülkesi değil. Ancak her ay bir hafta kemmer dönemine giriyorlar. Kemmer döneminde insanlar çalışmıyorlar ve sadece bu dönem sırasında cinsel ilişkiye girebiliyorlar. Kışın ayın her günü cinsel anlamda aktif olabilenlere sapık deniyor. Kemmerde, androjenler eşlerini seçiyorlar. Çiftlerin birbirlerine dokunmasıyla vücutlarında hormonlar salgılan-maya başlıyor ve hormon sayesinde eşlerden biri kadın biri erkek cinsiyetini alıyor. Burada Le Guin’e yapılabilecek en büyük eleştiri eşcinsel ilişkiyi yok sayması. Bunun en büyük nedeni de kemmerde eşlerden birinin kadın diğerinin erkek cinsiyetini alması. Kitap boyunca sadece kadın ve erkeğin birlikteliğini görüyoruz ve bu durum bilinçaltında “normal” olanın bu olduğu izlenimini bırakıyor. Ursula yine aynı makalede, bu durumu kitabı yazarken hiç düşünmediğini ve bundan büyük pişmanlık duyduğunu dile getiriyor. Kitabını bugünden değerlendirirken kitabı yeniden yazsa bunun gibi birçok noktayı daha farklı tasarlayacağını dile getiriyor.[20] Nitekim, 40 yıl sonra Dünyanın Doğum Günü adlı kitabında yazdığı “Karhide’de Ergen Olmak” adlı öyküsünde, bu durumu fark etmiş ve kemmerde bir değişim yapmış. Bu öyküyle birlikte artık Karhide’de eşcinsel ilişkileri de görmeye başlıyoruz.

Gethen’de birlikteliğin gerçekleşmesi için her iki tarafın da kemmer döneminde olması dışında, birlikteliği istemesi de gerekiyor. Aksi takdirde eşlerin cinsiyet uzuvları gelişmiyor ve bu nedenle birliktelik gerçekleşmiyor. Birliktelik iki tarafın da isteğini gerektirdiğinden Gethen’de tecavüz yok. Le Guin bunun toplumsal cinsiyeti ortadan kaldırmanın bir sonucu olduğunu ileri sürüyor.[21]

Kemmer döneminden sonra, eğer gebelik oluşmamışsa kadın da erkek de yeniden androjen oluyorlar. Eğer gebelik oluşmuşsa, kadın doğum yapma ve 6 aylık emzirme süresi boyunca hayatına kadın olarak devam ediyor. Bu sürenin sonunda yeniden androjen oluyor. Karhide’de doğum gerçekleştikten sonra çocuğa anne bakıyor. Orgoreyn’de ise çocuklar devlet tarafından alınıp yurtlarda yetiştiriliyor. Bir kemmer döneminde kadın olan bir Gethenli, diğerinde erkek olabildiği için aynı anda bir çocuğun annesiyken başka bir çocuğun babası olabiliyor. Le Guin kitabında çocuğu doğuranı ve büyüteni kadın olarak tasarlamış. Bu tercih aslında toplumsal rolleri yeniden üretiyormuş hissi yaratıyorsa da aile içinde bir birey bir çocuk için anneyken diğeri için baba olduğundan Le Guin bu duruma da kendince bir alternatif üretmiş oluyor.

Gethen’de kemmerevleri var. Kemmer döneminde eş bulmak isteyenler kemmerevlerine gidebiliyorlar. Ayrıca kemmer dönem-lerinde farklı insanlarla birlikte olabiliyorlar. Bununla birlikte, sürekli olarak aynı insanla birlikte olmak isteniyorsa kemmersözü verilebiliyor; ama bir Gethenli ancak bir kere kemmersözü verebiliyor. Kemmersözü bir nevi evlilik, ama evlilikten farklı olarak sözlü gelenekle yürüyen bir yapı. Kemmersözü aşkın Gethen’de var olan bir şey olduğunu gösteriyor. Kardeşler de birbirlerine kemmersözü verebiliyorlar ancak ilk çocuk doğduktan sonra ayrılmaları gerekiyor. Ayrıca aynı aileden ama farklı kuşaklardan iki kişi birbirine kemmersözü veremiyor. Yani Ursula Le Guin burada da bir tercih yapıyor ve ensest ilişkiyi birtakım sınırlamalar koysa da meşru kılıyor. Bu tercihte iki tane etken olmalı: Birincisi makalesinde bahsettiği gibi Le Guin, ensestin yasaklanmasının genetik nedenlerden ziyade psikolojik nedenlerle açıklanabileceğini düşünüyor.[22] İkincisi Gethen’de zaten zorunlu bir birliktelik olmadığı için eğer birlikte olmak isteyen iki kardeşse buna izin verilebileceğini düşünmüş olmalı Le Guin.

Gethen’in en önemli özelliklerinden biri de Gethen’deki insanların savaşı bilmiyor olması. Burada yaşayan halklar savaşçı değiller. Bireysel anlamda cinayet işlense de kitlesel öldürmeler Kış tarihinde hiç görülmemiş. Öyle ki Gethen’de savaşın karşılığı olan bir kelime bile yok. Ursula’ya göre bu durum toplumsal cinsiyetin olmamasının doğrudan bir sonucu. Savaşlar ırzına geçilmiş kadınlıkla doğrudan ilişkili ve Gethen’de herkes birer kadınadam. Gethen’e gelen bir yabancı bu konuyu şöyle değerlendiriyor kitapta:

“…Savaşın tamamen eril bir yer değiştirme, muazzam bir ırza geçme olduğunu düşünerek ırza geçilen kadınlığı mı yok etmeye çalıştılar? ….Kış’ta bir kış geçirip Buz’un yüzünü gördükten sonra bir insanın zafer ve fetihlere değer vereceğinden kuşkuluyum.”[23]

Karhide’nin ve Orgoreyn’in dini inanışları da birbirinden farklı. Karhide’de Handaratta adı verilen inanış varken, Orgoreyn’de Yomesh inancı var. Handaratta inancında öndeyiler var. Karşılığını ödeyip öndeyicilere cevabını bilmek istediğiniz bir soruyu sorabiliyorsunuz. Ancak bu sorulara verilen cevapları taşıyabilmek de her zaman kolay olmuyor. Yomesh inancı Handaratta inancından kopan bir inanç. Rivayete göre bir gün öndeyicilere hayatın anlamı sorulur ve Meshe adındaki öndeyici, öndeyi sırasında her şeyin bilgisine sahip olur. Ve Yomesh inancı doğar:

“Bütün yıldızlar Meshe’nin gözündedir ve yıldızların arasındaki karanlıklar, Meshe’nin gözündedir. Ve hepsi ışıl ışıldır.”[24]

Burada Yomesh’in hem ışık hem karanlık olması Tao felsefesindeki Yin ve Yanga denk düşmektedir. Yani ışık ve karanlık aynen yin ve yang’da olduğu gibi birbirini tamamlamakta ve biri olmadan diğeri olmamaktadır. O yüzden her şey Meshe’nin gözündedir.

Kitapta dikkati çeken diğer bir nokta ise, zamanın döngüselliği. Gethen’de hep birinci yüzyıldayız. Kitapta olayların akışından bağımsız gibi görünen küçük öyküler de bu teoriyi destekler nitelikte. Aslında zaman ne kadar değişirse değişsin, insanların, toplumların yaşadıkları sorunlar hep aynı. Kitabın başkahramanlarından biri olan Estraven’in öyküsünü ondan yüzyıllarca önce yaşamış olan Estraven’in efsanesinden ya da kralın öyküsünü ondan yüzyıllarca önce yaşamış kralın hikâyesinden okuyabiliyoruz. Kitapta doğrusal değil de döngüsel bir zamanın tercih edilmiş olması yine Le Guin’in Tao felsefesine olan yakınlığının bir sonucu olarak değerlendirilebilir.

Kitabın ana karakterleri Gethenli Estraven ve Cet’li Genri ya da nam-ı diğer Ai. Ai, Ekümen denen bir gezegenler birliğinden elçi olarak Gethen’e gelir. Elçi Ai, Ekümen’i şöyle tanımlar: “Ekümen bir krallık değil, koordinatördür.”[25] Genri’nin görevi Gethen’i bir Ekümen üyesi yapmaktır.

Kış’ı Ekümen’e üye yapabilmek gibi sabit bir amaçla gelmiş olan Ai için başlarda hayat çok gariptir. Ai için herkesin androjen olduğu bir dünyada bir erkek olmak zordur. Bu dünya için Ai “öteki”dir. Ai Gethen’deki androjenleri “kadınsı” ya da “erkeksi” olarak anlatır bize. Yani insanları kadın ya da erkek olarak kategorize etme ihtiyacı hisseder. Ancak kitaptaki karakterlerin çoğu okuyucunun zihninde bir kadınadam imgesinden çok bir adam imgesi oluşturuyor. Kuşkusuz bunda anlatıcının bir erkek olmasının da rolü var. Kitabın büyük bir bölümü Ekümenli erkek elçi Ai tarafından aktarılmış. Ai’nin kullandığı üsluptan ötürü okuyucu Gethenlilerin androjen olduğunu kafasında tam olarak kurgulayamıyor ya da bu durumu içselleştiremiyor. Bu durum okuyucunun da kahramanı bir erkek ya da bir kadın olarak hayal etmesine yol açıyor. Örneğin Estraven karakteri çoğu kez okuyucuda güçlü, iyi bir siyaset adamı izlenimi uyandırıyor. Ancak buradaki temel nokta Le Guin’in kullandığı dil. İnsanlardan bahsederken kadınadam değil de “adamlar” demesi imgelemimizi doğrudan yönlendiriyor.

Karanlığın Sol Eli’nin dilindeki temel sorun İngilizcedeki kişi zamirlerinin eril ve dişi olarak ayrılmasından kaynaklanıyor. Kitap boyunca Le Guin’in Gethenlilerden “he” olarak bahsetmesi kuşkusuz Gethenlilerin kafamızda erkek olarak kurgulanmasına yol açıyor. Ayrıca kadın ya da erkek için kullanılan sıfatların (güzel, yakışıklı gibi) Gethenliler için de kullanılması yine okuyucunun zihninde kadın ya da erkek karakterler canlanmasına yol açıyor. Le Guin, kitabı yazarken kullandığı kadınlık ve erkeklik zamirlerinin önemini daha önce fark etmiş olsa daha zekice davranacağını söylüyor.[26] Kitapta bu izlenimlerin kırıldığı en temel noktalardan birisi “Kral hamile”[27] cümlesi. Yine de kitabın sonlarına doğru bu üslup Estraven ve Ai’nin arasında gelişen aşk ile bir hayli kırılıyor.

Karanlığın Sol Eli gerek kurduğu dünya ile gerek siyasi ve toplumsal yapısı ile bir ütopya olmakla olmamak arasında bir yerlerde duruyor. Le Guin, birçok kitabında olduğu gibi var olan dünyadan beslenerek alternatif bir dünya yaratmış. Gerek eşcinselliği içermemesi, gerekse kullandığı dil bakımından eleştirilecek noktaları olsa da Karanlığın Sol Eli toplumsal cinsiyet rollerini ve bu rollerin neleri getirip neleri götürdüğünü görmek için iyi bir kaynak niteliğinde.

Mülksüzler: İkircikli Bir Ütopya

Damla Özakay

‘’ey yeni doğmuş anarşi!
sonsuz vaat, sonsuz dikkat’’

Ursula K.Le Guin ülkemizde daha çok Yerdeniz Üçlemesi ile tanınsa da okurlarının ve eleştirmenlerin gözünde Mülksüzler diğer romanlarından daha farklı bir yerde duruyor. Bülent Somay’ın da romanın sonsözünde belirttiği gibi “…isterseniz romanını bir Bildungsroman (birey oluşumu romanı) olarak okuyun, isterseniz anarko-sosyalist bir bildirge olarak. İki durumda da ne roman değerinden bir şey kaybeder, ne de siz.‘’ Birçok eleştirmenin yüzyılın en iyilerinden biri olarak kabul ettiği roman 1974 yılında bir bilimkurgu romanı olarak yazıldı. 1975 yılında da çoğunluğunu muhafazakârların oluşturduğu Amerikan Bilimkurgu Yazarları Derneği (Le Guin’ den ve onun anarşist-sosyalist fikirlerinden hoşlanmazlar aslında) tarafından Nebula ve Hugo gibi dünyanın en prestijli bilimkurgu ödüllerine layık gösterilerek bilimkurgu yazımına getirdiği politik yaklaşım göz ardı edilmedi. Bilimkurgu okumayan birçok insan bu türü “kaçış edebiyatı” olarak görse de Le Guin düşlerini bu türde özgür bırakır ve onun deyimiyle kehanette bulunmaz, gelecekte ne olacağını bize haber vermez, “gelecek hakkında bizden daha fazla bir şey bilmez” yalnızca düşleriyle deneyler yapar. Şöyle olsaydı nasıl olurdu diye merak eder ve hikâyesinin, kahramanlarının sesine kulak verip onları takip eder. Mülksüzler birçok kişinin bilimkurguya daha farklı bakmasını sağlayan bir yapıt. Bunda Ursula K. Le Guin’in, çoğu bilimkurgu yazarında sık görülmeyen dilinin, farklı bir politik bakış açısına sahip olmasının, romanlarının incelikli kurgusunun ve karakterlerinin akılda kalıcı olmasının büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. “Bilimkurgu ve Bayan Brown” adlı makalede de söz ettiği gibi Mülksüzler romanında sanki Virginia Woolf’a bilimkurgu romanında da Bayan Brown’un yaratılacağını kanıtlamıştır. Fizikçi Shevek ve Takver, Mülksüzler’i okuyan çoğu kişi için unutulmayacak karakterlerdir.

“Gerçek yolculuk geri dönüştür.”, anlatılan bir yolculuk hikâyesidir. Anarresli fizikçi Shevek, zaman kuramı üzerine yaptığı çalışmalardan ötürü ve iki dünya arasında iletişim kurmak amacıyla Urras gezegenindeki A-İo ülkesinde bir üniversiteye gider. Çokça belirtildiği gibi yazar gezegen isimlerinde kelime ve ses oyunları yapmıştır. Arche Yunanca “baş” anlamındadır, ana öntakısı ise “-siz,-sız” anlamında kullanılır. “Anarşi”, başsızlık anlamına gelir. Anarres ismi buradan türetilmiştir. Urras gezegeninin ismi ise ABD ve SSCB’nin harflerinden (USA ve USSR) türetilmiştir. Kapitalist ve devletçi bir gezegendir; fakat tıpkı bizim dünyamızın on altı yıl önceki hali gibi sosyalist bir devlet de vardır. The Dispossessed adı ise Dosteyevski’nin İngilizceye Possesed, Türkçeye de Ecinniler olarak çevrilen kitabıyla ilgili. Bu kitapta Dostoyevski anarşist bir grubun maceralarını anlatır ve onlardan “ruhuna şeytan girmişler” olarak bahseder. Possesed’in İngilizcedeki bir diğer anlamı da budur. Ursula K. Le Guin’in İngilizcedeki dis öntakısını koyarak oluşturduğu The Dispossessed adı biraz da Dostoyevski’ye cevap niteliğinde. Anarşistlerin öyle “ruhuna şeytan girmiş” kişiler, anarşinin de herkesin algıladığı gibi vurdulu kırdılı olmadığını gösterir. Bir de tabii hiçbir şeye sahip olmayan insanlar için “The Dispossessed” adından başka ne uygun olabilir ki? Kitap da, anarşist bir gezegenden kapitalist bir gezegene olan yolculuğu, Shevek’in değişimini ve belki de yeniden doğuşunu anlatır bize. Anarres ve Urras ikili bir sistem oluşturur. Bülent Somay’ın anlatımıyla: “Her biri ötekisinin ‘ay’ı. Hangisinin ay, hangisinin dünya olduğu, ne taraftan baktığınıza bağlı. Dünyalardan biri verimli, diğeri çorak; biri özgür, diğeri sınıflı ve sömürülü; biri ‘anarşist’, diğeri ‘arşist’ (devletçi, yönetimci, hiyerarşik).” Urras aslında bize çok tanıdık bir gezegen. O yüzden Urras’tan bahsetme ihtiyacını çok duymuyorum. Asıl ilgi çekici olan Anarres elbette…

Yaklaşık 150 yıl önce Urras’ta, Laia Odo adında bir kadın hükümete isyan eder ve onunla birlikte anarşist insanlar da Anarres gezegenine göç ederler. Anarres gezegeninde kendilerine yeni bir hayat kurarlar. İki gezegen arasında da yaşanan göçten sonra bir iletişim kopukluğu oluşmuştur. İki gezegende de büyük bir merak vardır aslında. Anarres’teki insanlar Urras’ı Odo’nun yazılarından öğrenir. Ama iki gezegenin insanları da birbirlerini söylentilerle ve yanlı bir bakış açısıyla tanır. Shevek ise Urras’ı gerçekten tanımak ister ve bunun için de davet edildiği üniversiteye, Anarres’teki insanlar bu yolculuğa nasıl bakarsa baksın, ’’Siz bizim tarihimizsiniz. Belki biz sizin geleceğiniziz. Öğrenmek istiyorum, görmezlikten gelmek değil’’ der ve büyük bir heyecanla gider. Yıllardır süren iletişim kopukluğu artık son bulacaktır.

Kitapta anlatılan zaman göçten sonradır ve insanlar Odo’nun öğretileriyle büyür. Anarres gezegeninde devlet, para, mülkiyet gibi kavramlar yoktur. Önemli olan paylaşım ve dayanışmadır. İnsanlar ne sahiplerdir ne de sahip olunandır. Üstünlük-aşağılık kavramları yoktur. Herkes eşittir. Kurak, verimsiz bir gezegendir. Hatta yılın bazı dönemlerinde kıtlık yaşanır. Urras gibi -ya da eklemek gerekirse bizim dünyamız gibi- çeşit çeşit bitki, hayvan, verimli kaynaklar yoktur. Bu yüzden de Anarres’te insanlar toplumun iyiliği ve özgürlüğü için hep çalışmak zorundadır. Eşitsizlik oluşmaması için, eldeki kaynağı eşit ve doğru şekilde kullanmak zorunda olduklarından bir bakıma herkes azı paylaşır. Mülkiyet sistemine dayalı bir devlet ve toplum yapısı yoktur. Bürokrasiden kaçınıldığı için Üretim ve Dağıtım Eşgüdümü (ÜDE) işbölümünü ve işlerin yürütülmesini sağlar. “Kişileri yönetmezler, üretimi yönetirler.”[28] Pravca’ da (Anarres’te konuşulan dil) “iş” ve “oyun” için aynı kelime kullanılır. Her kişi istediği işi yapabilir, belli bir konu üstünde uzmanlaşabilir ya da çalışmamayı tercih edebilir. Çalışmamayı tercih eden entelektüel, müzisyen ve tiyatroculara “nuchnib” denilir. “Anarreslilerin çoğu günde beş ila yedi saat çalışıyorlar, her dekadda (Anarres’te yaklaşık bir aya denk gelen zaman birimi) iki ila dört gün dinleniyorlardı. Düzenliliğin, dakikliğin, hangi günlerin boş olacağının ayrıntıları gibi şeyler kişinin kendisiyle ekibi, takımı, sendikası veya eşgüdüm federatifiyle arasında, işbirliği ve verimlilik hangi düzeyde en iyi yürütülebiliyorsa o düzeyde hallediliyordu.”

Anarres’te insanları denetleyen bir kurum yoktur. ”Anarres’te başka hiçbir ödül, başka hiçbir yasa yoktur. İnsanın kendi zevki ve dostlarının saygısı. Hepsi budur.’’(s.132) Önemli olan kamuoyu görüşüdür. İnsanların davranışlarına, söylediklerine, düşündüklerine bakışı kişi üstünde bir bakıma denetleyici rol oynar. “…bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız yasalar koyun…’’ Önemli olan toplumsal vicdan önündeki duruşunuzdur. Urras’ta ise devlet bireyin düşüncelerini bile kısıtlar, özgür bırakmaz. Bunun en iyi örneği de basındaki sansürden görülebilir. Basın halka hep iyi haberleri sunarken, Urras gezegeninde kendini anarşist ve Odocu olarak tanımlayan, ”alt sınıf”tan bir grup insanın isyanını görmezden gelir. Çünkü bu insanlar kapitalist sistem ve devlet için tehlike arz etmektedirler.

Urras’ta kadınlara belli roller ve özellikler verilmiştir. Toplum tarafından kendine biçilen rolün dışına çıkan kadın, “kadın” gibi görülmez. Hatta Urraslı bilim adamı, Shevek’e Anarres’teki bilimle uğraşan kadınlara olan şaşkınlığını anlatırken şöyle der: “Matematiği beceremiyorlar, kafaları soyut düşünceye çalışmıyor, uyamıyorlar. Nasıl olduğunu biliyorsunuz, kadınların düşünmek dedikleri şey rahimle yapılır! Tabii, her zaman birkaç aykırı örnek görülebilir, vajinaları körelmiş, suratsız, zeki kadınlar.’’[29] Shevek çok daha farklı bir toplumda yetiştiği için elbette garipser bu bakış açısını. Urras’ta kadınların cinselliklerini ön plana çıkaran “işlevsel olmayan” giysiler giymelerine, erkekler tarafından denetlenmelerine, ’’açık bir toplumsal cinsiyet ayrışmasıyla” karşılaşmalarına tepki göstermemelerine şaşırır. Bu merakını gidermek için de Urras’ta tanıştığı bir kadın olan Vea’ya ’’Toplumunuzdaki her şey erkekler tarafından yapılıyor sanki. Endüstri, sanat, yönetim, hükümet, kararlar. Bütün yaşamınız boyunca da babanızın ve kocanızın adını taşıyorsunuz. Erkekler okula gidiyorlar, siz gitmiyorsunuz; hepsi öğretmen, yargıç, polis, hükümet üyesi oluyorlar, değil mi? Neden her şeyi denetlemelerine izin veriyorsunuz? Neden istediğinizi yapmıyorsunuz?’’[30] diye sorar. Bu soru kafasını hep kurcalamaktadır, çünkü Anarres’te bir kadın ve erkek arasında fark yoktur. Shevek bir toplumun yarısını oluşturan insanları aşağı düzeyde görmeye anlam veremez ve kadınların işleriyle erkeklerin işlerini ayırmayı “iş bölümü için fazla mekanik bir temel” olarak görür. Onun toplumunda insanlar işlerini yeteneğine, ilgisine ve gücüne göre seçer. İnsanların isimleri cinsiyetlerine göre değil, bilgisayarlar tarafından belirlenir ve kişi yaşadığı sürece aynı isim başka bir kişiye verilmez. Dilde ataerkil söylemler görülmez. Ataerkilliğin en büyük kanıtı babadan çocuğa geçen soyadı burada yoktur. Karı-koca kelimesi yerine “eş” kelimesi kullanılır. Evlilik ve aile kurumu yoktur. Cinsellik özgür bir eylemdir ve eşcinsel insanlar toplumda Urras’taki gibi ayrımcılıkla karşılaşmazlar. “Anarres’te cinsellik pis bir şey olmayınca, günaha girmek diye bir şey olmayınca küfretmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir.”[31]

Shevek, Urras gezegeninde davet edildiği üniversitede derslerine giren öğrencilerin sınav yapmamasına karşı neden tepkili olduğunu anlayamaz. Öğrenciler kimin daha çok çalıştığının ve iyi öğrendiğinin sınavsız anlaşılamayacağını düşünür. Öğrencilerde öğrenmek için merak değil yarışmak ve aynı sınıfta yanında oturduğu arkadaşından üstün olduğunu kanıtlama düşüncesinin olduğunu fark eder. Shevek, Urras’taki gerçekleri yavaş yavaş kavramaya başlar. Yalnızca akademik dünyada, zengin olan elit sınıf çevresinde olmaktan sıkılır ve dış dünyayı görmek ister. Sokaklarda adaletsizliği, eşitsizliği, fakir insanları, alt sınıfı görür, hükümete karşı anarşist eylemcilerle tanışır ve eylemlerine katılır. Elbette bu eylemler hükümet tarafından bastırılır. Shevek, Urras gezegeninin verimli kaynaklarına, engin denizlerine, yeşilliğine, gökyüzüne hayran kalır; fakat bunca güzelliğin nasıl tahrip edildiğini; insanların hükümet tarafından denetlenip kapana kısılmış gibi yaşamalarını; bu kadar çok kaynak varken hâlâ insanların aynı dünyayı paylaştıkları insanları bencilce aşağı görmelerini ve onları adaletsizce sömürmelerini anlayamaz.

Ursula K. Le Guin, Anarres’i yaratarak bize “ideal dünya”sını mı göstermiştir? Anarres her ütopyada olduğu gibi “mutlu, bolluk içinde bir dünya” mıdır? Anarres’te de Urras’ta da iyi ve kötü yan yanadır. Anarres’te insanlar kötü iklim şartları, verimsiz arazi ve kıtlıktan dolayı temel ihtiyaçlarını kolayca karşılayamaz, hayat Urras’takine göre çok daha zordur ama insanlar eşittir ve özgürdür. Kitabın başlarında, neredeyse okuyan herkes Anarres’te kendi ütopyasını bulur; ama Ursula K. Le Guin anarşizmin de aslında gitgide bozulduğunu, sistemsizliğin bir sistem olmaya başladığını, kamuoyu görüşünün insanlar üstünde baskıcı bir tutum sergilediğini, Odo’nun öğretilerinin bir yasa gibi okullarda çocuklara ezberletildiğini gösterir. Oysa anarşi için önemli olan devamlı değişim ve yenilenmedir. Odo’nun öğretilerinde de bahsedildiği gibi her kuşak içinde bulunduğu gezegeni, anarşizmi, atalarının neden Urras kadar zengin bir gezegeni terk edip burada yepyeni bir hayat kurmak istediklerini sorgulamalı ve yorumlamalıdır. Bir otoritenin ortaya çıkmaması için hep uyanık olmak gereklidir. Anarres’teki insanların ellerinde özgürlüklerinden başka bir şey yoktur. Fakat farklı bir açıdan bakınca da distopik olduğunu fark ettiğimiz bir gezegen yaratarak Le Guin, Anarres’i sorgulamamızı sağlamıştır. Aslında Anarres gezegeni değil, “Mülksüzler” bir ütopyadır. Bülent Somay’ın da belirttiği gibi “Le Guin bize mükemmel bir dünya tasvir etmiyor, tersine, tüm eksiklikleriyle bir yeni dünyayı ve tüm sevilebilir yanlarıyla bir eski dünyayı karşı karşıya ve yan yana koyuyor, karşımıza koyuyor. Bir tercih yapmamız için değil, ikisine birden bakarak kendimize bir umut ufku oluşturmamız, yeni dünyaya eski dünya üzerinden, geri dönerek varmamız için.’’

Ursula K. Le Guin, Mülksüzler ile ne anlatmak istediğini, ‘’yeni dünya’ya eski dünya‘’ üzerinden dönebileceğimiz umudunu; bence en güzel Shevek’in meraklı Urraslılara, Anarres’i anlatırkenki sözlerinde belirtmiştir:

‘’Harika değil. Çirkin bir dünya. Bu dünyaya benzemiyor. Anarres sadece tozdan ve kuru tepelerden oluşuyor. Her şey az, her şey kupkuru. İnsanlar da güzel değil. Hepsinin koca elleri ve ayakları var, benimkiler ve buradaki garsonunkiler gibi. Ama koca göbekleri yok. Çok kirlenirler, birlikte yıkanırlar, burada kimse bunu yapmaz. Kentler çok küçük ve sönüktür, sıkıcıdır. Hiç saray yoktur. Yaşam sıkıcıdır, çok çalışılır. Her zaman istediğinizi alamazsınız, hatta bazen gereksindiğimizi bile, çünkü yeterince yoktur. Siz Urraslıların her şeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen, okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih. Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres’te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olamadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu duvar, duvar!’’[32]

——————————————————————————–

[1]Ursula K. Le Guin, The Language of The Night :Essays on Fantasy and Science Fiction, yay. haz. Susan Wood, (New York: G. P. Putnam’s Sons, 1976) s. 206.
[2]Ursula K. Le Guin, Books: The World of Science Fiction, (Academic Research Library: November 1990) s. 52.
[3]Maral Erol, İktidar, Teknoloji ve Maskulinite, Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul: 2003) s. 5.
[4]Pamela Elizabeth Bedore, Open Universes: Contemporary Feminist Science Fiction and Gender Theory, (SimonFraser University Master Thesis, 1999) s. 18, 23, 27.
[5]Julie Phillips, Feminist Sci-Fi: A Brave New World, (Academic Research Library,November 1994), s. 72.
[6]Yasemin Temizarabacı Yıldırmaz, Kadınların Ütopyaları, Ütopyanın Kadınları, “Feminist Ütopyalar” (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2005) s. 87–88.
[7]Pamela Elizabeth Bedore, Open Universes: Contemporary Feminist Science Fiction and Gender Theory (SimonFraser University Master Thesis, 1999) s. 25.
[8] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi (İstanbul: Afa Yayıncılık, 1986).
[9]Carl Gustav Jung’un arketiplerinden anima, her erkeğin içinde olan feminen karakterken animus da her kadının içinde bulunan maskulen karakterdir. Persona; yani topluma karşı takınılan yüz ya da bilinçdışı olan, anima ve animusun birleşiminden oluşur.
[10]Susan Wood, Ursula K. Le Guin, “Discovering Worlds: The Fiction of Ursula K. Le Guin”, yay. haz. Harold Bloom, (New York: Chelsea House Publishers, 1986) s. 185.
[11]Barbara J. Bucknall, Ursula K. Le Guin, A Look at Le Guin, (New York: Ungar, 1981) s. 8.
[12]Ursula K. Le Guin, Dancing at The Edge of The World: Thoughts on Words, Women, Places, “World Making”, (New York: Grove Press, 1989) s. 46.
[13]Ursula K. Le Guin, Dancing at The Edge of The World: Thoughts on Words, Women, Places, “Science Fiction and The Future”, (New York: Grove Press, 1989) s. 142–143.
[14]Ursula K. Le Guin, Dancing at The Edge of The World: Thoughts on Words, Women, Places, “Science Fiction and The Future”, (New York: Grove Press, 1989) s. 142.
[15] Bir kadının büyüme hikayeleri
[16]Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 16.
[17]Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 12.
[18]Ursula K. Le Guin, Karanlığın Sol Eli (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001) s. 25.
[19]Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 14.
[20]Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 14.
[21]Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 13.
8Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 14.
[23]Ursula K. Le Guin, Karanlığın Sol Eli (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001), s. 89–90.
[24]Ursula K. Le Guin, Karanlığın Sol Eli (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001), s. 143.
[25]Ursula K. Le Guin, Karanlığın Sol Eli (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001), s. 41.
[26]Ursula K. Le Guin, Dancing at the Edge of the World: Thoughts on Words, Women, Places,“Is Gender Necessary?”, (New York: Grove Press, 1989) s. 5.
[27]Ursula K. Le Guin, Karanlığın Sol Eli (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001), s. 93.
[28]Ursula K. Le Guin, Mülksüzler, (İstanbul: Metis Yayınları, Eylül 2005) s. 71.
[29]A.g.e, Ursula K. Le Guin, s. 72.
[30]A.g.e, Ursula K. Le Guin, s. 185.
[31]A.g.e, Ursula K. Le Guin, s. 232.
[32]A.g.e, Ursula K. Le Guin, s. 206–207.
Kendi Mezarını Yıkan Kadının Öyküsü: Atuan Mezarları / Öykü Tümer

Karanlığın Sol Eli: Androjen Bir Dünyada Yaşamak / Birgül Serçe, Aslı Ekşi

Mülksüzler: İkircikli Bir Ütopya / Damla Özakay

October 13, 2009 - Posted by | ekotopya heterotopya utopyalar, kadın ve doğa / ekofeminizm

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: