ecotopianetwork

UNESCO: Türkiye’de 15 Dil Tehlikede

http://bianet.org/bianet/bilim/112702-unesco-turkiyede-15-dil-tehlikede

Tehlike altındaki diller atlasına göre üç dil, Ubıhça, Mlahso ve Kapadokya Yunancası zaten kayboldu. Çerkes dilleri ve Zazaca “güvensiz”, 7 dil “kesinlikle”, 3 dil “ciddi anlamda”, “Hertevin” diliyse “son derece” tehlike altında. UNESCO’nun Türkiye’de dil koruma programı yok.

Paris – BİA Haber Merkezi20 Şubat 2009, Cuma Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) 21 Şubat Dünya Anadili günü öncesinde yayımladığı “Tehlike Altındaki Diller Atlası”na göre, Türkiye’de 15 dil tehlike altında.

30’dan fazla dilbilimcinin çalışmalarıyla ortaya çıkan atlasa göre bu dillerin dağılımı şöyle.

Son derece tehlikede olan diller: Hertevin. Ethnologue.com’a göre Siirt kökenli, Kuzeydoğu Arami dilerinden olmasına karşın diğerlerinden oldukça farklı bu dili 1999’da bin kişi konuşuyordu.

Ciddi anlamda tehlikede olanlar: Gagavuzca, Türkiyeli Yahudilerin konuştuğu Ladino ve Süryanice.

Kesinlikle tehlikede olanlar: Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Çingene dilleri (Atlasta yalnızca Romani bulunuyor), Süryanice’ye benzeyen Suret (atlasa göre Türkiye’de konuşan kalmadı; konuşanların çoğu göçle başka ülkelere gitti) ve Ermenice.

Güvensiz durumda olanlar: Abhazca, Adige, Kabar-Çerkes dilleri ve Zazaki (Zazaca).

Kaybolup giden üç dil
Atlasa göre Türkiye’deki üç dil kayboldu. Kapadokya Yunancası, dünyada da son derece tehlike altında. Diyarbakır Lice’deki Kamışlı köyünde konuşulan Mlahso da kayboldu. Suriye’ye göçen köylülerden İbrahim Hanna’nın 1995’te ölümüyle bu dil de öldü. Ubıhça da Tevfik Esenç’in 1992’de ölmesiyle kayboldu.

Tehlike faktörleri
UNESCO bir dilin ne derece tehlike altında olduğunu sınıflandırmak için dokuz ölçüt kullanıyor:

Dilin kuşaktan kuşağa aktarılması
Dili konuşan kişi sayısı
Dili konuşanların toplam nüfusa oranı
Dilin kullanım alanlarında değişiklikler
Yeni alanlara ve ortamlara dilin tepkisi
Dilin öğrenilmesi, o dilde okuma yazma öğrenilmesi için gerekli materyallerin varlığı
Devletlerin ve kurumların tutum ve politikaları, buna dilin resmi durumu ve kullanımı da dahil
Toplumun bireylerinin kendi dillerine yönelik tutumu
Dille ilgili varolan belgelerin miktarı ve niteliği.
Türkiye’de dil koruma programı yok
UNESCO, birçok ülkede tehlike altındaki diller için koruma programları yürütüyor. Örgüt kültür, eğitim, iletişim ve bilgi ve bilim alanlarında dillerin güçlendirilmesi için çalışıyor. Ancak Türkiye’de yürüttüğü bir dil koruma programı yok.

Bir dil yok olmaktan nasıl korunabilir?
UNESCO kılavuzunda bu sorunun yanıtı şöyle:

“Bir dili yok olmaktan koruyabilmek için yapılabilecek en önemli şey insanların o dili konuşabilmesi ve çocuklarına öğretebilmesi için uygun koşulları yaratmaktır. Bu genellikle, azınlık dillerini tanıyan ve koruyan ulusal politikaların, anadili eğitimini destekleyen eğitim sistemlerinin, o dili konuşan toplulukla dilbilimciler arasında bir yazı sistemi ve biçimsel yapı kazandırmak için yaratıcı bir işbirliğinin varolmasını gerektirir.

“En belirleyici etken dili konuşan topluluğun dile yönelik tutumu olduğundan, çok dilliliği ve azınlık dillerine saygıyı yüreklendiren, bir dili konuşmanın ödev değil, zenginlik olduğunu hissettiren toplumsal ve siyasi bir ortam oluşturmak esastır.

“Bugün bazı diller çok az konuşanı kaldığı için sürdürülemez durumda, ama dilbilimciler, dili konuşan toplum da bunu isterse, hiçbir iz bırakmadan kaybolmasın diye dili olabildiğince kayda geçirebiliyorlar.” (TK)

Advertisements

October 14, 2009 Posted by | antropoloji, arkeoloji, bu topraklar, yerli - yerel halklar | Leave a comment

ANADOLU’NUN EVLATLARI: YÜZ YILIN TANIKLARI

http://www.birgun.net/research_index.php?category_code=1232631036&news_code=1232631067&action=read

Thomasın Ailesi
‘Anadolu’nun Evlatları – Yüz Yılın Tanıkları’ adlı kitabımı, 5 Eylül 2008 günü, Köln’de yayınladım. Almanya’da artık siyasi içerikli Türkçe kitapları basıp dağıtacak Türk yayınevi kalmadı. Bu nedenle kitabımın basımını da dağıtımını da kendim yaptım.

Köln’de, geçmiş yıllardan tanıdığım bir ara SUTV’de de çalışan, dostum Selami İnce’den 2 Ocak 2009 günü bir mektup aldım. Selami İnce yurda dönmüş ve BirGün’de çalışmaya başlamıştı. Kısaca şunları söylüyordu:

“Anadolu’nun Evlatları – Yüz Yılın Tanıkları” adlı kitabınızı okudum. Çok beğendim, teşekkür ederim. Anadolu’nun Evlatları’nı BirGün gazetesinin okuyucularıyla tanıştıralım. Kitapta yer alan Türk, Kürt, Rum, Ermeni, Arap, Laz, Zaza, Süryani insanlardan bir grubunun hayat hikâyelerini tefrika olarak gazetemiz BirGün’de yayınmlayalım.”

Selami İnce’nin bu önerisini, üzerinde epeyce düşündükten sonra kabul ettim.

Kitapta yer alan hayat hikâyeleri bir gazete sayfasına sığmayacak kadar uzundu.

Sahiplerinden izin alarak kısalttım.

Anadolu’nun Evlatları’nın gerçek hayat hikâyelerini yayınlayan BirGün gazetesine, bu imkânı yaratan Selami İnce’ye ve hikâyelerinin kısaltılarak Türkiye’de yayınlanmasına izin veren değerli dostlarıma çok teşekkür ederim.

•••

“Anadolu” adı, Yunancada “güneşin doğduğu ülke” anlamına gelen “Anatolia” kelimesinin Türkçeleşmiş biçimidir. Anadolu, Türkçede ana kavramını, sevgiyi, zenginliği, büyüklüğü çağrıştırır.

“Güneşin doğduğu yer” olan bu topraklar on bin yıldan beri 18 ayrı medeniyete ve kültüre beşik; çeşitli halklara, milletlere anayurt, anavatan olmuştur. Anadolu’dan çok çeşitli dinler, inançlar, Tanrılar gelip geçmiştir.

Ahmet Arif, bir şiirinde “Havva Anan dünkü çocuk sayılır / Anadoluyum ben / Tanıyor musun?” dizeleriyle özetler Anadolu tarihinin derinliğini.

NAR TANELERİ MOZAĞİĞİ

“Anadolu’nun Evlatları-Yüz Yılın Tanıkları” adlı kitabımda, dolayısıyla bu dizide, son yüzyılda, istemeden, mecburiyetten, gözleri arkada kalarak Anadolu’dan, Türkiye’den ayrılmış; dünyanın dört bir yanına savrulmuş Kürt, Türk, Rum, Ermeni, Arap, Laz, Zaza, Süryani insanlardan otuz altısının gerçek hayat hikâyeleri bulunmaktadır.

Bu insanların tümü, benim çeşitli vesilelerle tanıma olanağı bulduğum insanlardır. Dostlarımdır, kardeşlerimdir, arkadaşlarımdır. Ben de onlardan biriyim. Aramızda kader birliği var.

Bu kitapta yer alan Anadolu’nun Evlatları’ndan her biri, söndürülmüş ocaklarını, yıkılmış hayatlarını, bin bir zorlukla yeniden kurmuş, kendi alanlarında başarılı olmuşlardır. Anadolu’nun refahı ve ilerlemesi için harcayacakları emeklerini, enerjilerini, yeteneklerini göç ettikleri ülkenin kalkınmasına harcamışlardır.

Kürt, Türk, Rum, Ermeni, Arap, Laz, Zaza, Süryani insanlar ve onların dâhil olduğu milletler bir zamanlar Anadolu mozaiğinin değerli, ayrılmaz parçalarıydı. Anadolu kültürlerin, dinlerin, dillerin, ırkların özgürce yaşadığı, harmanlandığı, çiçeklendiği dönemlerde Anadolu’ydu. O zamanlar farklılıklar bir zenginlikti.

Yunus Emre, “Adımız miskindir bizim / Düşmanımız kindir bizim / Biz kimseye kin tutmayız / Bütün insanlar birdir bize” diyordu.

Son yüzyılda Anadolu’nun kültürel zenginlikleri solduruldu. Diller susturuldu. Anadolu mozaiği parçalandı, betonlaştırıldı. Bu sayfalarda Anadolu’nun farklı dinden, farklı dilden, farklı milletten, farklı kültürlerden evlatlarının başlarına gelenleri ibretle okuyacaksınız. “Bu kadar da olur mu? Bir ana, evladına bunu da yapar mı? Bir devlet kendi vatandaşlarına böyle davranır mı?” diye soracak, anlatılanlara inanamayacaksınız.

Halbuki bu dizide okuyacaklarınız, gerçek hayattan birkaç sayfa, okyanustan sadece birkaç damladır.

GÖÇLER VE SÜRGÜNLER

Anadolu’nun Türkleştirilmesi, Müslümanlaştırılması, Sünnileştirilmesi bin yıldan beri devam eden uzun bir süreçle olmuştur. Bu süreç, en hızlı ve en kanlı biçimiyle yirminci yüzyılda gerçekleştirilmiştir.

1914 yılında yapılan Osmanlı nüfus sayımına göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin şimdiki sınırları içinde yaşayan toplam nüfus yaklaşık 16.5 milyondu. Bu nüfusun dört milyon kadarı Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Yahudiler, Yezidiler ve diğer Müslüman olmayan insanlardan meydana geliyordu. Toplam nüfusun dörtte biri gayrimüslimdi. 94 yıl sonra, 2008 Türkiye’sinde ise toplam yüz bin kadar Hıristiyan kalmıştır.

Nereye gitti, ne oldu bu insanlara?

Cumhuriyet döneminde, nüfus mübadelesi ve göçlerle Türkiye’ye gelen insanlardan çok daha fazla sayıda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, özellikle 6-7 Eylük 1955 hadiseleri sonrasında, Avrupa ülkelerine, Amerika’ya, Kanada’ya, Avustralya’ya ve dünyanın dört bir yanına kimi gönüllü, kimi gönülsüz göç etmiştir.

Ayrıca 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinden sonra binlerce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Batı Avrupa ülkelerine siyasi nedenlerden iltica etmiştir. İlticacı akını tüm engellemelere ve zorluklara rağmen hâlâ devam ediyor.

Kolay mıdır bir insanın doğup büyüdüğü, kök saldığı topraklardan, yerinden yurdundan, var olduğu kültürel ve doğal çevreden kopması, ayrılması?

KENDİ DİLİNDEN KENDİ HAYATI

Anadolu’nun Evlatları’nda yer alan Anadolu’nun her evladı, kendi hayatını kendi diliyle anlattı. Ben onların anlatımlarına, düşüncelerine, değerlendirmelerine, yorumlarına müdahale etmedim. Herkesin anlatımlarını kaleme aldıktan sonra, kendilerine okudum. Onaylarını alarak yayınladım. Bu nedenle herkesin düşüncesi kendisini bağlar.

“Anadolu’nun Evlatları”nda ve BirGün gazetesi sayfalarında hayat hikâyeleri yayınlanan bu insanlar, vatan hasretiyle, geçmişlerinin acı tatlı hatıralarıyla yaşayan ve gözleri açık giden Anadolu’nun öz evlatlarıdır. Her biri, son yüzyılın canlı tanıklarıdır. Onlar Türkiye’den, Anadolu’dan farklı zamanlarda, farklı biçimlerde kopmuşlardır. Bazıları ayrıldığı yerleri bir daha hiç görememiştir. Bu nedenle kullandıkları Türkçe ve anlatım tarzları farklıdır. Cümle yapılarına, kelime bilgilerine bilerek dokunmadım.

Anadolu’nun Evlatları, aradan uzun yıllar, çok acılı olaylar yaşamalarına rağmen, “Nerelisiniz?” sorumu, “İstanbulluyum, Kapadokyalıyım, Tokatlıyım, Sivaslıyım, Malatyalıyım, Iğdırlıyım, Midyatlıyım!” diye cevapladılar. Hiçbirinde kin, nefret, intikam görmedim.

Onlar Anadolu’yu, doğduğu toprakları hiç unutmamışlardı. Ya Tokatlılar, Kapadokyalılar, Maraşlılar, Yozgatlılar, İstanbullular kardeşlerini ve Anadolu, bağrından kopmuş evlatlarını sevgiyle hatırladı mı, hallerini hatırlarını hiç sordu mu? Kardeşin duymadığını eloğlu duydu yaban ellerde!

Nasıl bir yönetim anlayışıdır ki, kendi gibi düşünmeyen, hakkını arayan, özgürlük isteyen vatandaşlarına hiç acımasız davranmış, bazen insanları birbirine düşman etmiş; akıl mantığın yerine şiddet kullanmıştır.

Anadolu’nun Evlatları keşke Anadolu’da kalsalardı! Keşke Anadolu’yu tek renkli beton yapmak için harcanan zaman; savaşlara, yıkımlara, kırımlara harcanan para Anadolu’nun çokπkültürlü, çok renkli varlığını zenginleştirmeye harcansaydı! Keşke bu acılar yaşanmasa, bu gözyaşları sel olup akmasaydı!

Anadolu’nun Evlatları’nın sevinçleri benim de sevincim, acıları benim de acılarımdır.

***

Bu dizide hayat hikâyeleri yayınlanacak Anadolu’nun Evlatları:

ARTVİNLİ ENVER – IŞILAY KARAGÖZ (ALMANYA)

Enver Hoca’nın tabutunu mezara koydu görevliler. Işılay mezarın başında durdu dimdik. Ceren anasına sarılmış. Oğlu anasına sarılmış. Işılay’ın kucağında kırmızı karanfiller… Hava kurşun gibi ağır! Sessizliği Işılay’ın sesi canlandırıyor: „Dostlarım, canlarım, arkadaşlarım! Konuşmayacağım. Şimdi hep birlikte Enver’in çok sevdiği “Yiğidim Aslanım” türküsünü söyliyelim!

HOPALI AYDIN KARAHASAN (ALMANYA)

“Benim çocukluk yıllarımda Hopa ve çevresindeki köylerde yaşayan yaşlılardan bir çoğu Batum’u, Gürcistan’ı, Rusya’yı, Kafkasları görmüş, farklı kültürleri, dilleri tanımış insanlardı. Tutuculuk, dinsel bağnazlık bizim oralarda yoktu.”

TERCANLI SENEM VE BİNALİ BOZKURT (ALMANYA)

“Köyümüzde Alevilerlerle Sünni Türkler birlikte yaşardı. Köylüler Türkçe, Kürtçe ve Zazaca konuşurdu. Çevre köylere gittiğimizde kimisi bize “Kızılbaş”, kimisi de “Kürt” derdi.”

İSTANBULLU HERMAN HINTIRYAN (AMERİKA)

“Gün geldi. Annemle, babamla, ağabeyimle vedalaşarak İstanbul’dan ayrıldım. Hiç unutmam! 14 Haziran 1972, Perşembe günü Detroit’e ayakbastım. Berc, beni havaalanında karşıladı. Cebimde sadece 100 dolar param vardı.“

YOZGATLI EFTİK İLE HATAYLI CEVDET

“Benim ailem Arap. 1939 yılında Türkiye ile Suriye arasındaki sınır Hatay’da yeniden çizilince ailemizin yarısı Suriye tarafında kalmış. İlkokula başlayıncaya kadar tek kelime Türkçe bilmiyordum. Anadilim Arapçaydı. On üç yıldan beri Bremen şehrindeki bir Alman okulunda, Türkçe Anadil Dersi öğretmenliği yapıyorum!”

KAYSERİLİ THOMAS COSMADES (ALMANYA)

“Ben öz be öz bir Anadolu çocuğuyum. Kendimi böyle adlandırırım. Ben bu toprağın çocuğuyum derim!” Bizim zamanımızda Türkiye’de bizlere “Ekaliyet” denirdi. Şimdi “azınlık” deniyor. Evet azınlığız, ama hepimiz o toprağın çocuğuyuz gerçekten. Gerek ana, gerek baba tarafım Kapadokya’da doğmuş büyümüş, öz be öz Kapadokyalı insanlardır.“

MİDYATLI ALBERT SEVİNÇ (ALMANYA)

“Çocukluğumun geçtiği Midyat’ı çok özlüyorum. Midyat’ın havasını, sıcağını, meyvelerini, insanlarını ama en çok da incirlerini özledim. Tatillerde özellikle Midyat’a benzeyen ülkelere gidiyoruz. Şehirlerdeki lüks otellerde rahat edemiyorum. Midyat’a benzeyen köylerde kalmak beni daha çok dinlendiriyor.“

AĞRILI YAŞAR KAYA (ALMANYA)

“Siyasi gelişmeler Avrupa’da bir Kürt Sürgün Palamentosu kurmayı gerektirdi.

Bu parlamentonun ilk toplantısı 12 Nisan 1995 tarihinde Hollanda’nın Den Haag şehrinde yapıldı. Ben Sürgündeki Kürt Parlamentosu Başkanı seçildim.

Üç dönem, yani 4,5 yıl bu parlamentonun başkanlığı görevini yürüttüm.”

HAMDİ MASKAR (ALMANYA)

İSTANBULLU SETA AĞACAN (ARJANTİN)

October 14, 2009 Posted by | antropoloji, arkeoloji, bu topraklar, ezilenler, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Doğal Tarımın Dört İlkesi – Masanobu Fukuoka

052-080-01
http://yabanil.net/?tag=masanobu-fukuoka

Doğal Tarımın Dört İlkesi
24 Mayıs, 2007
Masanobu Fukuoka

Bu tarlalarda gezerken dikkatle bakın. Pervane böcekleri ve güveler telâş içinde uçuşurlar. Balarıları çiçekten çiçeğe konarlar. Yaprakları aralarsanız gölgenin serinliğinde oynaşan böcekler, örümcekler, kurbağalar, kertenkeleler ve diğer küçük hayvanlar görürsünüz. Köstebekler ve yer solucanları toprağı kazarlar.

Bu dengeli bir pirinç tarlası ekosistemi. Böcek ve bitki toplulukları burada düzenli bir ilişki sürdürüyorlar. Bir bitki hastalığının bütün tarlayı kaplamasına karşın mahsûlün hiç etkilenmediğini görmek alışılmadık bir şey değil.

Ve şimdi, bir an için komşunun tarlasına bakın. Yabanî otlar, herbisit[1] kullanılarak ve toprağın sürülmesi yoluyla tamamen temizlenmiş. Toprakta yaşayan hayvanlar ve böcekler ilaçlar sayesinde yok edilmiş. Kimyasal gübre kullanılarak toprağın organik maddeleri ve mikroorganizmaları tümüyle yakılmış. Yazın tarlalarda çalışan çiftçilerin gaz maskeleri ve lastik eldivenler giydiklerini görebilirsiniz. 1500 yıldır sürekli olarak tarım yapılan bu pirinç tarlaları, tek bir kuşağın sömürücü tarım uygulamaları nedeniyle heba olmuştur.

Dört İlke

Birincisi TOPRAĞI İŞLEMEMEKTİR, yani toprağı sürerek ya da belleyerek altını üstüne getirmemektir. Yüzlerce yıldır, çiftçiler toprağı sürmenin ürün yetiştirmek için gerekli olduğunu varsaydılar. Ama toprağın sürülmemesi doğal tarım için esastır. Toprağın sürülmesi bitki köklerinin yayılması ve mikro organizmaların, küçük hayvanların ve yer solucanlarının aktiviteleri gibi doğal yollardan kendi kendine gerçekleşir.

İkincisi SUNÎ (KİMYASAL) GÜBRE YA DA HAZIRLANMIŞ KOMPOST KULLANMAMAKTIR.[2] İnsanlar doğanın işine karışınca, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, açılan yaraları kapatamazlar. Pervasız tarım uygulamaları toprağın ihtiyaç duyduğu besinleri yok eder ve bunun sonucunda toprak yıldan yıla zayıflar. Eğer toprak kendi haline bırakılırsa, düzenli bitki ve hayvan yaşamı döngüsüne bağlı kalarak doğal yoldan verimliliğini korur.

Üçüncüsü TOPRAĞI SÜRME YA DA HERBİSİT KULLANMA YOLUYLA YABANÎ OTLARI TEMİZLEMEMEKTİR. Yabanî otlar, toprak verimliliğini oluşturmakta ve canlı topluluğunun dengesini sağlamakta üzerlerine düşen rolü oynarlar. Temel bir ilke olarak yabanî otlar yok edilmemeli, denetim altında tutulmalıdır. Sap malçı, mahsûllerin arasına ekilmiş beyaz yoncadan oluşan bir zemin örtüsü ve geçici olarak su basmak (göllemek) benim tarlalarımda etkin bir yabanî ot denetimi sağlıyor.

Dördüncüsü KİMYASALLARA BAĞLI KALMAMAKTIR.[3] Toprağın sürülmesi ve sunî gübre kullanılması gibi doğal olmayan uygulamaların sonucunda zayıf bitkiler ortaya çıktığından beri, hastalık ve böcek dengesizliği tarımın büyük sorunlarından biri haline geldi. Doğa, kendi haline bırakıldığında, kusursuz bir denge içindedir. Zararlı böcekler ve bitkiler her zaman vardır, ama sayıları doğada, zehirli kimyasalların kullanılmasını gerektirecek miktarda artmaz. Hastalık ve böcek denetimine karşı duyarlı bir yaklaşım, sağlıklı bir çerçevede dayanıklı ürünler yetiştirmektir.

Toprağın Sürülmesi

Toprak sürüldüğü zaman doğal ortam tanınmayacak şekilde değişir. Bu gibi girişimlerin geri tepmesi, kuşaklar boyunca çiftçinin kâbus görmesine neden olmuştur. Örneğin, doğal bir alan sürüldüğü zaman yengeç çayırı (digitaria), çatalotu, labada ve kuzukulağı gibi çok güçlü otlar bitki örtüsünü egemenlikleri altına alırlar. Bu otlar kök saldıkları zaman, çiftçi her yıl yabanî otları ayıklamak gibi neredeyse imkânsız bir işle baş başa kalır. Büyük sıklıkla, tarla terk edilir.

Bu gibi sorunlarla uğraşmakta tek duyarlı yaklaşım, en başta durumu yaratan doğal olmayan uygulamalardan vazgeçmektir. Çiftçi, aynı zamanda, neden olduğu hasarı onarma sorumluluğu taşır. Toprağı sürmekten vazgeçilmelidir. İnsan yapımı kimyasal maddeler ve makineler kullanarak yok etmeye yönelik bir savaş sürdürmek yerine, sapları yaymak ve yonca ekmek ibi yumuşak yöntemler kullanılırsa, çevre doğal dengesine geri döner ve sorun çıkaran yabanî otlar bile deneyim altına alınabilir.

Suni Gübre

Toprak verimliliği uzmanlarıyla sözleşirken hep şu soruyu sormamla tanınırım: “Eğer bir tarlayı kendi haline bırakırsanız verimliliği artar mı, yoksa azalır mı?” Genellikle biraz sustuktan sonra şuna benzer bir yanıt verirler: “Evet, bir bakalım… Azalır. Hayır, hatırlarsak, bir pirinç tarlasına uzun süre hiç sunî gübre verilmediğinde, alınan ürün dönüm başına 240 kg seviyesinde sabitlenir. Toprak ne güçlenir ne de zayıflar.”

Bu uzmanlar sürülmüş ve göllenmiş bir tarladan söz ediyorlar. Eğer doğa kendi haline bırakılırsa verimlilik artar. Bitki ve hayvanların organik atıkları yüzeydeki bakteri ve mantarlar tarafından çürütülür. Yağmur suyunun hareketiyle, besinler toprağın derinliklerine taşınarak mikroorganizmalara, yer solucanlarına ve diğer küçük hayvanlara yiyecek olur. Bitki kökleri, en alt toprak kademesine uzanarak besinleri tekrar yüzeye taşırlar.

Toprağın doğal verimliliği hakkında bir fikir sahibi olmak istiyorsanız, bir ara dağlara doğru yürüyüşe çıkın ve sunî gübre olmadan ve toprak sürülmeden büyüyen dev ağaçlara bir bakın. Doğanın verimliliği hayal gücümüzün ulaşabileceklerinin ötesindedir.

Doğal orman örtüsünün kesin ve birkaç kuşak boyunca Japon kızılçamı ve sedir ağaçları dikin. Toprak zayıflar ve erozyona açık hale gelir. Diğer yandan, toprağı zayıf, kırmızı killi bir yapıda olan çıplak bir dağ alın ve çam ya da sedir ağacıyla birlikte zemin örtüsü olarak yonca ve çevrince ekin. Yeşil gübre[4] toprağı zenginleştirdiği ve yumuşattığı için, ağaçların altında yabanî otlar ve çalılar yetişir ve zengin bir yeniden gelişme döngüsü başlar. Bazı durumlarda toprağın en üstteki 10 santimlik kısmı on yıldan kısa bir sürede zenginleşir.

Tarım mahsûlleri yetiştirilmesinde de hazırlanmış gübre kullanımı terk edilebilir. Çoğu durumda, kalıcı bir yeşil gübre örtüsü ile tüm sap ve kabukların tarlaya verilmesi yeterli olacaktır. Sapın çürümesini kolaylaştıracak hayvan gübresi sağlamak için ördekleri tarlaya salardım. Eğer yavru ördekler, fideler henüz gençken tarlaya salınırlarsa, pirinçle birlikte büyürler. On ördek, bir dönüm için gerekli tüm gübreyi sağlar ve aynı zamanda yabanî otları kontrol altında tutar.

Bunu, sonradan yapılan bir otoyol yüzünden ördeklerin yolu geçerek tarlalara gidip sonra da kümese geri dönmeleri imkânsız hale gelinceye kadar yaptım. Şimdi sapların çürümesini kolaylaştırmak için az miktarda tavuk gübresi kullanıyorum. Diğer bölgelerde, ördek ve otlayan diğer küçük hayvanların kolayca kullanılmaları hâlâ mümkün.

Çok fazla gübre kullanmak da sorunlara yol açabilir. Bir keresinde, pirinç dikiminin hemen ardından, 5 dönüm yeni ekilmiş pirinç tarlasını bir yıllığına kiraladım. Tarlalardaki büyün suyu boşalttım ve kimyasal gübre kullanmadan, yalnızca az miktarda tavuk gübresi kullanarak devam ettim. Tarlaların dördündeki mahsûl normal şekilde gelişti ama beşincide, ne yaparsam yapayım, pirinç bitkileri çok kalın çıktılar ve samyelinin neden olduğu yaprak yanıklığı hastalığının saldırısına uğradılar. Tarlanın sahibine bunu sorduğumda, bana tavuk gübresini kış boyunca o tarlaya döktüğünü söyledi.

Sap, yeşil gübre ve biraz kümes hayvanı gübresi kullanarak, hiç kompost ya da ticarî gübre kullanmadan da yüksek verim alınabilir. Onlarca yıldır arkama yaslanıp doğanın toprağı havalandırma ve gübreleme yöntemini gözlemliyorum. Ve izlerken de, dünyanın kendi verimliliğinin hediyeleri olarak gayet bereketli sebze, narenciye, pirinç ve kış tahılı mahsûlleri alıyorum.

Yabanî Otlarla Başa Çıkmak

Yabanî otlarla uğraşırken akılda tutulması gereken bazı temel noktalar şunlardır:

Toprağın sürülmesine son verildiği zaman yabanî otların sayısı ciddi ölçüde azalır. Aynı zamanda, belli bir alandaki yabanî ot türleri de değişir.

Eğer tohumlar, önceki ekin hâlâ tarladayken serpilirse, yabanî otlardan daha önce filizlenir. Kış yabanî otları, ancak pirinç hasadından sonra filizlenirler, ama o zamana kadar kış mahsûlü hemen sonra filizlenir, ama pirinç halihazırda güçlü bir şekilde büyümektedir. Tohumlamayı ürünler arasında zaman boşluğu bırakmayacak şekilde zamanlamak, ekine yabanî otlar karşısında büyük bir avantaj sağlar.

Hasadın hemen ardından büyün tarla sapla örtülürse, yabanî otların filizlenmeleri yarıda kesilir. Aynı zamanda ekinle birlikte beyaz yonca ekmek de yabanî otları kontrol altında tutar.

Yabanî otlarla mücadele etmek için genellikle kullanılan yöntem toprağı sürmektir. Ama toprak sürüldüğü zaman, derinlerde yatan ve başka türlü gelişme şansları olmayan tohumlar, toprağın yüzeyine çıkarak orada filizlenme şansını yakalarlar. Bundan da öte, bu koşullarda çabuk-filizlenen, hızlı-büyüyen türlere avantaj sağlanmış olur. Bu nedenle, denilebilir ki yabanî otları kontrol altında tutmak için toprağı süren çiftçi, biraz da gerçek anlamda, kendi talihsizliğinin tohumlarını atmaktadır.

“Zararlıların” Kontrolü

Hâlâ bazı insanlar var ki, kimyasal kullanmazsa meyve ağaçlarının ve tarladaki ekininin gözleri önünde solacağına inanıyor. İşin gerçeği şu ki, insanlar kimyasalları kullanmak suretiyle, istemeden de olsa, bu temelsiz korkularını gerçeğe dönüştürebilecek koşulları hazırladılar.

Geçtiğimiz günlerde, Japon kızılçamları bir çam kabuğu biti salgınından ağır zarara uğradı. Şimdi ormancılar helikopterler kullanarak havadan ilaç püskürtme yoluyla bunu durdurmaya çalışıyorlar. Bunun kısa vadede etkili olacağını inkâr etmiyorum, ama biliyorum ki, bunun başka bir yolu olmalı.

Son araştırmalara göre, bit yanıkları doğrudan istilâlar değildirler ve aracı ipliksolucanlarının hareketlerini izlerler. İpliksolucanları ağaç gövdesinin içinde ürer, su ve besin taşınmasını engeller ve sonunda çamın kuruyup ölmesine yol açarlar. Temeldeki neden, şüphesiz, henüz açıkça anlaşılamamıştır.

İpliksolucanları ağaç gövdesinin içindeki bir mantarla beslenirler. Neden bu mantar ağacın içinde böylesine çoğalarak yayılmaya başladı? Mantar çoğalmaya başladığında ipliksolucanları orada mıydı? Yoksa ipliksolucanları, mantar zaten orada olduğu için mi ortaya çıktı? Sonunda, kimin önce geldiği sorusuna varıyoruz: Mantar mı yoksa ipliksolucanı mı?

Daha da ötesi, hakkında çok az şey bilinen ve mantara eşlik eden bir başka mikrop ve mantar için zehirli olan bir de virüs var. Her yönden müdahale üstüne müdahale gelse de söylenebilecek bir tek şey var, alışılmadık sayılarda çam ağacı hızla kuruyor.

İnsanlar çam bitinin gerçek nedenini bilemezler, uyguladıkları “çözümün” nihaî sonuçlarını bilemedikleri gibi. Eğer bu durumla bilgisizce uğraşılırsa bu ancak bir sonraki büyük felaketin tohumlarını atar. Hayır, kimyasal ilaç püskürtmeyle bitten gelen zararın azaldığını bildiğim için sevinemem. Tarımsal kimyasallar kullanmak bunun gibi sorunları çözmek için en uygunsuz yoldur ve bunun yapacağı tek şey gelecekte daha büyük sorunlara yol açmaktır.

Doğal tarımın bu dört ilkesi (toprağı sürmemek, sunî gübre ve hazırlanmış kompost kullanmamak, yabanî otları toprağa sürerek ya da herbisitlerle yok etmemek, ve kiyasallara bağlı kalmamak) doğal düzene uyar ve doğanın zenginliğinin tazelenmesine yol açar. Bütün çabam bu düşünce çizgisinde oldu. Benim sebze, tahıl ve narenciye yetiştirme yöntemimin özü budur.

***
1 Yabani otları öldürmek için kullanılan kimyasal maddelerin ortak adı.
2 Gübre olarak Bay Fukuoka beyaz yoncalardan oluşan bir emin örtüsü kullanır, dövülmüş sapları tarlaya geri verir ve az miktarda kümes gübresi ekler.
3 Bay Fukuoka hiçbir kimyasal madde kullanmadan mahsûllerini yetiştirir. Bazı meyve ağaçlarına böceklerin tırmanmasını engellemek için makine yağı çözeltisi kullanır. Kalıcı ya da geniş spektrumlu zehirler kullanmadığı gibi bir ilaçlama “programı” da yoktur.
4 Yonca, burçak ve çevrine gibi toprağı tavına getiren ve besleyen zemin örtüsü bitkileri.

October 14, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, antropoloji, arkeoloji, ekokoy - permakultur, ekoloji, kir yasami, tarim gida GDO, Uncategorized | 1 Comment

DÜŞÜNSEL HİJYEN, TOPLUMSAL HİJYEN… BÜTÜN BUNLARDAN TİKSİNİYORUM


http://birgun.net/sunday_index.php?news_code=1246190155&year=2009&month=06&day=28
14:55 28 Haziran 2009

Osman Çakmakçı

Çağımızın pek de hijyenik sayılamayacak, iyi ki de değil, ortamlarından biri olan internette hijyen kelimesini rastgele arattığımda karşıma çıkan tanımlardan biri aşağıdaki gibi oldu:
“Gözle görülmeyen mikro-organizmaların hayatımız üzerinde oluşturduğu tehditleri bilmek ve farklı yollarla insan vücuduna transferlerini önlemek sağlıklı hayatın bir zorunluluğu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hijyen kişisel boyutta başlayıp insanların yaşam alanına, oradan çalışma alanlarına ve en sonunda da kamu sağlığına etki eder. Bu konuda önemli olan hijyenin kendisi değil, ‘hijyensizlik’ durumudur. Hijyensizlik veya hijyen eksikliği kişinin ve toplumun hayatını doğrudan negatif yönde etkileyebilecek, yaşam kalitesini düşürebilecek, hatta ve hatta salgın hastalıklara yol açarak bölgeler çapında hayati tehlikeler yaratabilecek bir eksikliktir.” Buradaki “insan vücudu”, “insan” gibi kelimeleri “toplum” diye okuyunca ortaya çok enteresan farklı bakış açıları çıkıyor.

Ben, şahsen, hijyen kelimesinden nefret ederim, kavramından da tabii; çünkü hijyen görecelidir ve uzlaşımsaldır. Bir şey bir şeye göre, bir toplum bir başka topluma, bir uygarlık başka bir uygarlığa göre hijyenik sayılabilir. (Ki hijyen mecazi anlamda uygar olmanın göstergelerinden biriyken, kirlilik ilkel ve barbarlara, demem o ki belli bir uygarlığın değerlerinin dışında yaşayanlara özgüdür.) Uzlaşımsal olduğu için de her zaman dönüştürülmeye açık güvenilmez bir kavram olduğu söylenebilir. Toplum aslında kendi “statükosunu” korumak, kendi varlığını sürdürmek için icat etmiştir hijyeni ve son yıllarda da bu denli vurgulanmasının nedeni sanırım toplumun “gözle görülmeyen mikro-organizmaların kendi hayatı üzerinde oluşturduğu tehditleri bilmesinden” ya da en azından öngörmesinden, hissetmesinden kaynaklanıyor.

Hijyen insana ‘adabı muaşereti’ de çağrıştırıyor. Diyelim ki yüksek kesime dahil birinin düzenlediği bir toplantıya oraya uygun kıyafetlerle gitmek hijyene uymamaktır. Bazı restoranlar vardır, kravatsız girilmez. Ben oralara kravatsız girerek düzeni bozmaya kışkırtılırım daima. Amaç, uzlaşımsal düzeni ve hijyeni bozarak düzenin kendini sürdürmesini önlemektir. Kirlilik özgürlükse hijyen kısıtlamadır. Hiç hijyenik devrim gördünüz mü siz? Hijyen düzeni devam ettirir, muhafazakârdır. Devrimlerse hijyenik değildir. Her ne bakımdan değerlendirirseniz değerlendirin böyledir bu.

Kültürel çevrende, edebiyatta, şiirde ve sanatta hijyenik sanatçılar kadar “kirli” sanatçılar da vardır. “Kirli” sanatçılar çığır açanlardır, hijyenik olan muhafazakârlar ise varolan düzeni sürdürürler varolan kabul görmüş, uzlaşımsal değerleri her zaman baştacı ederler.

Bizim edebiyatımızın en “kirli” yazarlarından aklıma ilk gelen ilk ikisi Sait Faik Abasıyanık ile Oğuz Atay’dır. Bu iki yazarın kelimeleri tıpkı gözle görünmez mikro-organizmalar gibi toplumun katmanları arasına sızarak toplumsal katılığı yumuşatırlar. Sait Faik her daim toplumun altta kalan kesimlerine (her ne kadar duygusal da olsa) bir bakışla yaklaşırken, diyelim Oğuz Atay kafa karışıklığını, ruh büzülmesini, kuşaklararası çatışmayı, toplumla bir türlü uyum içinde olamamayı dile getirerek hijyeni bozarlar. Atay, ruhsal zafiyeti göstererek, bir anlamda zayıflığı anlatarak, hijyenik olan “güç”ün karşısına dikilir. Toplumda güçlü olmak, onun kurallarına harfi harfine uyarak suyun yüzüne yükselmek, sınıf atlamaktır. Toplumda ‘tutunamayanlar’ her zaman için toplumun başbelasıdırlar ve hiç de hijyenik değildirler.

Dünya edebiyatından artık söz edile söz edile can sıkıcı bir hal almış olan Charles Bukowski pisliğin sözcüsüdür, ayyaşlığı, dolayısıyla esrimeyi yüceltir. Onun toplum içindeki tesadüfi yürüyüşlerinde yanında her zaman alkol vardır. Allen Ginsberg, Jack Kerouac gibi Beat guruları da toplumun dakik, dolayısıyla sağlıklı, eh dolayısıyla da hijyenik işleyişinin içinde başıboş, öngörülemeyen, dolayısıyla da hesaplanamaz bir hareket içindedirler. Beat Kuşağı’nın ‘esin perisi’ Neal Cassady Türkçe’ye de çevrilen ‘One Third’ (Üçün Biri) adlı kitabında çaldığı sayısız otomobille ABD’nin bir ucundan diğer ucuna yaptığı ruhani yolculukları anlatır. Demek ki durağanlık hijyeniktir de, devamlı hareket halinde olmak “kirli”dir. Tehlikelidir. Toplumun dengesini bozar.
Demem o ki, genel olarak toplumun doğru ve sağlıklı kabul ettiği değerlerdir hijyen. Bu değerlere sığmayıp bunlara aykırı davrananlar “kirli”dir. Ama kime ve neye göre? Tabii ki yerleşik düzene göre. Öyleyse hijyen-kirlilik diyalektiğinde ilerici olan kirliliktir, sınırları zorlayan kirliliktir, hiç açılmamış kapıları açanlar kirlidir. Hijyenik olanlar merak bile etmezler.
Kusarak toplumu kirletiyor olabilirim, ama hiç olmazsa içimi temizliyorum.

October 14, 2009 Posted by | sistem karsitligi, totoliterlik / otoriterlik, Uncategorized | Leave a comment

Yeşiller ve Hayvan Hakları – Ümit Şahin

http://picasaweb.google.com/hayvanozgurlugu
http://www.deneyehayir.org/index.asp?PageID=39
http://www.makeanimaltestinghistory.org/resources/campaign/Briefing%20on%20non%20animal%20replacements.pdf
http://www.makeanimaltestinghistory.org/resources.php?lang=gb&ref=
http://www.drhadwentrust.org/about-us/useful-links
http://www.drhadwentrust.org/non-animal-research/publications
http://www.drhadwentrust.org/non-animal-research/what-are-non-animal-alternatives

Hayvan hakları konusunun yeşil politika içindeki yerini kavramak için Almanya’da Yeşiller Partisi içinde yaşanan önemli bir sarsıntıyı hatırlamak ve partinin o dönemdeki en önemli ideologlarından Rudolf Bahro’nun 19 Haziran 1985 tarihli Tageszeitung gazetesinde yayımlanan istifa mektubuna göz atmak iyi bir başlangıç olacaktır. Bahro mektubuna insanların tek amacının neye benzerse benzesin partiyi kurtarmak haline geldiği suçlamasını yaparak başladıktan sonra partinin en temel bir ekolojik duruştan bile yoksun hale geldiğini ve yaşamı koruyan bir parti olma konumundan hızla uzaklaştığını söyleyerek bardağı taşıran damlayı şöyle açıklar:

“Dün, hayvan deneyleri sorunu üzerine sözcü aşağı yukarı şunları söyledi: ‘Tek bir insan hayatı bile kurtarılacak olsa, hayvanlara yapılacak işkenceye izin verilebilir’. Bu cümle, insanlığın bitkileri, hayvanları ve neticede kendilerini imha etmelerinin yolunu açan ana ilkeyi ifade etmektedir.”1

Bahro daha önce de partisinin parlamento grubunda hayvan deneylerinin tümüyle yasaklanmasına karşı çıkılıp “yasaklamak yerine kurala bağlamanın” önerilmesini ve uzlaşı aranmasını “alternatif toplama kampı mantığı” benzetmesiyle ağır bir biçimde eleştirmiştir.2

Bu örnek yeşil partilerin “reel politika” yaklaşımı içinde hayvan haklarını görmezden geldiğini mi göstermektedir, yoksa tam tersine parti politikası yapan siyasi oluşumlar içinde hayvan haklarının ciddiye alındığı belki de tek hareketin yeşiller olduğunu mu? Yeşiller, 1970’li yılların alternatif hareketlerini, örneğin nükleer karşıtı mücadeleyi, ekolojik sorunlara yönelik yurttaş inisyatiflerini ve barış hareketini kökeninde taşıyan bir siyasi hareket olarak, kültürel altyapısında da ’68’in mirası olan pasifizmi, özgürlükçülüğü ve tinsel yönelimleri barındırarak, zaten hem üye, hem de seçmen tabanında çok sayıda hayvan hakları eylemcisini ve vejetaryeni bulundurmaktadır. Buna yeşil düşüncenin etik öncüllerinin her şeyden önce insan-merkezciliğin eleştirisi üzerine kurulu olduğunu ve yeşil politik akımların geniş bir yelpaze içinde de olsa, diğer siyasetlerin (yeşillerin deyişiyle gri/renksiz partilerin) insan dışı canlılara ve insansız doğaya yönelik görmezden gelen veya tamamen araçsal tutumlarının tersi bir politika izlediklerini de eklersek, hayvan hakları gibi özgül bir sorunun yeşiller için nasıl olup da yeri geldiğinde merkeze oturduğunu açıklayabiliriz.

Gerçekten de hayvan hakları hareketi, o da kendi içinde geniş bir yelpazeye yayılan ve hayvan refahından hayvanları özgürleştirmeye kadar tanımıyla bile birbiriyle uyuşmaz görünen çok sayıda akımı içinde barındıran, kendi etik ve felsefi temelleri olan ve sonuçta kendi siyasi tercihlerini ve yaşam biçimini oluşturan özgül bir harekettir. Yeşil hareket, yapısında, hayvan hareketleri ile de, antinükleer hareketten feminizme, şiddet karşıtlığından çevreciliğe kadar tarihsel ve düşünsel olarak yakın ilişkide olduğu tüm diğer hareketler gibi yer yer çelişkilerle ve çatışmalarla dolu, ama ayrılması güç ve bütünleşik bir bağ taşır.

YEŞİL DÜŞÜNCEDE İNSAN EGEMENLİĞİNİN SINIRLANMASI

Yeşil politik hareketi oluşturan öncül düşüncelerin bağdaşık bir bütün olduğu söylenemez. Ancak kendi içlerinde ciddi ayrım noktaları taşısalar da tüm bu öncüller insanın doğa içindeki yeri ve giderek doğayla ilişkisi konusunda yerleşik düşünceleri sarsan nitelik taşırlar. Örneğin Alman yeşil hareketi üzerine büyük etkide bulunan Hans Jonas, insan-merkezci bakış açısından tam olarak ayrılmasa da, Batı uygarlığının saplandığı nihilizmi insanın doğaya karşı sorumluluğunu vurgulayarak aşmaya çalışır, hatta “İnsanlığı” sorumluluk kapasitesine sahip olmasıyla tanımlar. Jonas “Sorumluluk fiziksel varoluşumuzun ontolojik bileşimini ahlaksal olarak tamamlar” der.3 Canlı doğanın “kendinde-iyiliği” bizde derin bir saygı uyandırırken, bu “iyiyi” oluşturan her organizmanın kendi varlığının devamına yönelik doğal çabası, “ahlaksal bir aracı olan” insanda, insan onuruyla ve kendini aşan bir şekilde tüm canlıların varoluşunu amaç edinen bir sorumluluğa ulaşmasıyla dönüşür.4 Jonas, doğada tanımladığı erekselliği insan aracılığıyla ahlaksal dizgeye taşırken, insana yüklediği “görev” insanın kendini mekanist bir biçimde doğanın “herhangi” bir unsuru olarak tanımlamasını engellemiş olur.

Hıristiyan ilahiyatından insanın doğanın efendisi değil, doğaya bakması, tüm canlıları koruyup kollaması gereken bir varlık olduğu çıkarımını yaparak bir tür “kahyalık etiği” öneren René Dubos gibi düşünürlerin düşünceleriyle birlikte, bu yaklaşımların insanın diğer canlılardan üstün ve ayrıcalık sahibi olduğuna vurgu yaptığı düşünülebilir. Yine de bu etik yaklaşımlar son derece önemlidir, çünkü doğaya müdahalenin son sınırına varıldığı, insan olmayan canlıların “insanlığın” yararı için soyları tükenene dek avlandığı, ekonomik rasyonalite ve büyüme dışında hiçbir ölçünün tanınmadığı bir dönemin ardından, insanın doğayla (ve hayvanlarla) ilişkilerinde dilediği gibi davranma özgürlüğünün sınırlanmasını öngörmektedirler.

İnsan egemenliğinin çok daha radikal bir şekilde sınırlandığı ekosistem ya da doğa-merkezci düşünceler ise yeşil harekete uzun yıllar boyunca bir yandan güçlü bir perspektif ve özgünlük kazandırmış, öte yandan da politik alanda ciddi iç tartışmalara ve Yeşillerin pragmatik politika sahnesinde zorlanmasına neden olmuştur. Asıl değer kaynağının ekosistemin kendisi, işleyişi ve bütünlüğü olduğu düşüncesiyle bireylerden çok ilişkilere ve bireylerle aralarındaki ilişkilerin oluşturduğu bütüne referans veren ve Aldo Leopold’un deyimiyle insanı birlikte yaşadığı tüm hayvanlarla, bitkilerle, böceklerle ve toprakla birlikte aynı “biyotik toplumun yurttaşı” sayan toprak etiği5 ve benzeri ekomerkezci düşünceler, Arne Naess’in öncülüğünü yaptığı Derin Ekoloji akımında bir adım öteye götürülür ve her canlının “içsel değerinden gelen haklarının”, dolayısıyla en başta da kendini gerçekleştirme ve soyunu-türünü müdahaleden uzak biçimde devam ettirme haklarının garanti altına alınmasını savunur. İnsanın doğa üzerindeki yıkıcı müdahalelerinin kınanması, hatta insanın fail, doğanın mağdur olarak görülmesi ve insansız doğanın değerinin iyice vurgulanması gibi mantıksal bir sonuca varabilen bu düşünceler yeşil hareketin tabanında hem yaşamını bu düşüncelere göre yeniden düzenlemiş geniş bir kitle, hem de yeşil politikaları radikal ekolojist çizgiye çekmeye çalışan bir yönelim oluşturmuştur.

Bu etik arka planın ötesinde vurgulanması gereken bir diğer düşünce, Yeşillerin sistem eleştirisini endüstriyalizmin bütününe yöneltmeleri, hatta endüstriyel düzeni mümkün kılan aydınlanma düşüncesine ve moderniteye yönelik eleştirilerin bir hayli belirleyici olmasıdır. Yeşil düşüncede Sanayi Devriminin bir tür uğursuz milat olarak görüldüğüne, modern felsefenin başlangıç noktasını oluşturan Descartes’a referans verilerek tüm evreni ruhsuz bir makine olarak tanımlayan mekanistik anlayışın suçlandığına ve premodern çağlara yönelik saygıyla karışık bir özlemin varlığına sıklıkla tanık oluruz. Gerçekte endüstriyalizm fabrika üretiminin çok ötesinde, toplumu tümüyle biçimlendiren modern rasyonalitenin yeniden üretim biçimi olarak tanımlanabilir. Modern toplumu kuşatan tüm kurumlarıyla, okulları, hastaneleri, iletişim, ulaşım ve tüketim ağlarıyla bir bütün olan endüstriyalist sistem hayvanları da hammadde olarak işlediği üretim yerlerinde ve protein ve kalori cetvelleriyle ifade edilen birer birim olarak tanımlandığı tüketim zincirinde özerk birer varlık olmaktan bütünüyle çıkarır. Endüstriyel çiftlikler, tavuk-yumurta fabrikaları, mezbahalar, süpermarketler ve laboratuvarlar modern toplumu oluşturan ve hiç durmadan kutsanan diğer kurumlardan farklı değildir. Yeşil politikalar, endüstriyalist sistemin doğayı ve insanlığı yıkıma götürmesine karşı ortaya çıkmış yeni bir politik akım olarak duruşunu sadece etik kategorilerden değil, maddi uygarlığı tanımlama ve eleştirme biçiminden, yani endüstriyalizm karşıtlığından da almıştır.

Yeşil hareketin düşünsel arka planını oluşturan çeşitlilikten verilebilecek bu örnekler, yeşilin tüm tonlarında insan etkinliğinin hayvanlar ve diğer canlılar lehine sınırlandırılmasının ve endüstriyalizm eleştirisi bağlamında hayvanların konumlandırılışının ve hayvanlara yönelik muamelenin kökten reddinin ne kadar merkezî öneme sahip olduğu hakkında bir fikir verebilir. Yeşiller, parlamenter mücadelede ön saflarda oldukları yükselme dönemlerinde radikal tonlarını törpüleyip daha kolay kabul edilebilir bir program üzerine oynasalar da, harekete yeşil rengini asıl veren, arka planını oluşturan bu anlayışlardır. Tabii yeşil hareketlerin ve partilerin dünyanın heryerinde birbirinin aynı olmadığını da unutmamamız gerekiyor.

YEŞİL PARTİLERİN HAYVAN POLİTİKALARI

Yeşil hareketin tarihinde doğanın tüketildiğini ve insan uygarlığının sonunun yaklaştığını savlayan kalkınma eleştirisinin ve endüstriyel kirlilik ve nüfus artışı nedeniyle insanlığın kendi atıkları içinde boğulacağı kehanetinin önemli payı vardır. Her iki eleştiri de 70’li yıllardan bugüne sistemin ve çevre hareketlerinin el birliğiyle önce fazlasıyla harcıâlemleştirilmiş, sonra da büyük ölçüde gündemden düşürülmüştür. Ama bu eleştiriler bir yandan da ’70’li ve ’80’li yıllar boyunca bütünlüklü bir politik hareket ve kültür doğurmuş, önceki bölümde örneklediğimiz insan egemenliğini sınırlayıcı etik yaklaşımlar ve endüstriyalizm eleştirisi de bu hareket ve kültür içinde büyük ölçüde içselleştirilmiş, böylece yeni ortaya çıkan politik akımın en önemli nitelikleri haline gelmiştir. Öte yandan yeşilin tonları coğrafi, tarihsel ve kültürel anlamda farklı gelişim serüvenleri geçirmiş, örneğin İngiltere, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde daha derin ekolojist renkler taşıyan, bu nedenle de insan olmayan canlılara ve insansız doğaya daha fazla vurgu yapan bir yeşil hareket doğmuştur.

Avrupa’nın en güçlü yeşil hareketini yaratan Almanya’da ise hareketin oluşum yıllarında pasifizm, feminizm ve sol görüşler daha baskındır. Buna rağmen ve Almanya’da Yeşiller’in partileşmesi tamamen bir seçim ittifakı nedeniyle gerçekleştiği için parlamenter mücadele ve bu sürecin mantıklı sonucu olan hükümet olma (koalisyona girme-girmeme) sorunu daha ilk yıllardan başlayarak harekete damgasını vurmuş olsa da, klasik siyasi parti yapılarına, reel sosyalizme ve endüstriyalist paradigmaya tepkiyle tanımlanabilecek olan ve yazının başında andığımız Bahro’nun da aralarında bulunduğu köktenci kanat, hayvan deneylerinin tümüyle ve hemen yasaklanmasını savunacak kadar radikal bir tavır alışa yönelebilmiştir.

Bugünkü yeşil parti programlarında hayvan hakları sorunu farklı birkaç başlık (ve dolayısıyla anlayış) ile ele alınmaktadır: Hayvan refahı, hayvanların korunması, hayvan hakları, hayvanların özgürleşmesi gibi. Programında hayvan haklarına en geniş yer veren parti tahmin edilebileceği gibi İngiliz Yeşil Partisi’dir. Farklı parti programlarında hayvan hakları konusu yer yer tarım, gıda, yabanıl doğanın korunması, ekoloji gibi farklı bölümlerin alt maddeleri olarak da yer almakta, ama programlarda çoğunlukla ayrı bir hayvan hakları bölümü bulunmaktadır. Aşağıda yeşil partilerin programlarında hayvan haklarının nasıl yer aldığını ve temel politika önerilerini birkaç başlık halinde özetlemeye çalışacağım:6

1- Neredeyse tüm yeşil parti programlarının temel değerleri tanımlayan bölümlerinde hayvanların saygı duyulması gereken, acı çekme yeteneğine sahip, içsel değere sahip canlılar olarak tanımlandığını görüyoruz. İngiliz Yeşil Partisi, programında önemli bir yer kaplayan hayvan hakları konusunda önce uzun ve kısa vadeli hedeflerini belirlemiştir. Uzun vadeli hedef diğer türlerin sömürülmesinin ortadan kaldırılması ve yaşam örgüsündeki karşılıklı ilişkinin daha iyi anlaşılmasının sağlanması; kısa vadeli hedef ise hayvanların hakları ve gereksinimleri konusunda kamuoyundaki farkındalığı arttırmak, seçmenleri bilgilendirmek ve yerel düzeyde politikalar geliştirmek yoluyla uygun yasal düzenlemeleri gerçekleştirmek olarak tanımlanmaktadır.

2- Yabanıl hayvanların korunması yeşil programlarda özellikle vurgulanmaktadır. Türlerin ortadan kaldırılmasının önlenmesi, yabanıl hayvanların kendi doğal ortamlarında yaşamlarını ve soylarını sürdürmelerinin güvence altına alınması, milli parklar ve soyu tehlikede hayvanlar için özel koruma bölgeleri kurulması öngörülür. Yabanıl hayvanların korunmasında yaşam alanlarına yönelik insan nüfusu baskısının ortadan kaldırılması, kirliliğin önlenmesi ve doğal yaşam alanlarının özel düzenlemelerle korunmasının yanı sıra avcılığa yönelik önlemler de önem taşır. ABD Yeşil Partisi, türlerin ortadan kalkmasının durdurulmasını sadece bu canlılar için değil, gelecek kuşakların yeryüzündeki zenginlikten mahrum kalacak olmaları nedeniyle de istediğini özellikle belirtir.

3- Avcılığa karşı yasal düzenlemeler yapılması, avcılığın tamamen yasaklanması ya da yasaklanmasına varacak kurallarla kontrol altına alınması yeşil programların çoğundaki ortak noktalar arasındadır. Kürk ve deri elde etmek ya da kozmetik endüstride kullanmak ve benzeri lüks tüketim amaçlı yapılan avcılığın ve balina, fok gibi deniz memelilerinin avcılığının tamamen yasaklanması önerilir. Avcılığın tümüyle ve istisnasız biçimde ilkesel olarak yasaklanmasının programlara girmesinin sadece pragmatik nedenlerle değil, özellikle de bazı yerel topluluklar için ekonomik ve kültürel önemi büyük olan balıkçılığın yarattığı soru işaretleri nedeniyle zor olduğu görülmektedir. Av yasağıyla ilgili güncel iki örnek olarak İngiltere’de tilki avının geçtiğimiz günlerde yasaklanmasında İngiliz Yeşil Partisi’nin çalışmalarının da rolü bulunduğunu ve Kanada Yeşil Partisi’nin Kanada’nın fok avcılığına karşı olduğunu açıklayan ilk siyasi partisi olduğunu ekleyebiliriz.7

4- Endüstriyel ya da fabrika tipi hayvancılık, yeşil parti programlarında neredeyse istisnasız bir biçimde kınanan en önemli başlıklardan biridir. Bu tutum bir ölçüde endüstriyalist paradigma karşıtlığı, yerel, kendine yeten, küçük ekonomilerin savunulması ve yerli kültürlerin ekolojik bilgeliğine yapılan vurgudan doğmuş olsa da, fabrika hayvancılığının eleştirisinde kullanılan en önemli dayanak, hayvanların bu işletmelerde doğaları hiçe sayılarak zalimane koşullar altında tutulmaları ve acı çekmeleri gerçeğidir. Dolayısıyla endüstriyel hayvancılığa karşı geliştirilen politikalar, bu çiftliklerdeki koşulların iyileştirilmesi, örneğin hayvanların kapatıldıkları hücre ya da sandık tipi yerlerin ortadan kaldırılması ve hayvanların doğala yakın bir ortamda yaşamalarının sağlanmasından başlayarak, endüstriyel hayvancılığın tedricen de olsa tamamen ortadan kaldırıldığı ve geleneksel hayvancılığın yeniden asıl hayvancılık şekli haline geldiği bir düzenin kurulmasına ulaşacak kadar farklılıklar içeren bir yelpazede yer alır. Ayrıca yoğun endüstriyel hayvancılığın çevreyi kirlettiği ve sürdürülemez olduğu da vurgulanmakta, hatta İngiliz Yeşilleri bu tarz hayvancılığı emek değil enerji yoğun olarak niteleyerek değişik bir ekolojik yorum da getirmektedir. Endüstriyel hayvancılığa karşı geliştirilen politikalar arasında hayvanlara acı veren bir uygulama olan canlı hayvan naklinin yasaklanmasına da yer verilmektedir.

5- İnsan yaşamı ve sağlığı söz konusu olduğunda hayvanların feda edilebileceği düşüncesinin toplumda oldukça yaygın olduğunu düşünürsek, yeşil partilerin hayvan deneyleri konusunda net bir karşı tavır almalarının oldukça cesur bir davranış olduğunu teslim etmemiz gerekir. Yazının başında söz ettiğimiz örnekte Bahro’nun istifasına neden olacak bir orta yolculuktan sonra bugün Alman Yeşilleri’nin hayvan deneyleri politikası hayvan deneylerinin kaldırılmasının hedeflendiği ve yerine alternatiflerin geçmesi gerektiği şeklinde ifade edilmektedir. Elbette Yeşiller koalisyonun küçük ortağı oldukları son yedi yıl boyunca bu politikalarını uygulamaya koyamadılar. Öte yandan örneğin Avusturya Yeşilleri’nin programında insan yaşamı için zorunlu görülen hayvan deneylerine yönelik bir istisna cümlesi göze çarpmaktadır ve gerçekten de reel politik söylemde bunu reddeden bir tavır almak çok kolay olmasa gerektir. Buna karşın İngiliz Yeşilleri’nin hayvan deneyleri politikası çok daha nettir:

“Her yıl Britanya’da 2.5 milyon hayvan deneylerde kullanılıyor. Zehirleniyor, haşlanıyor, hastalıklarla enfekte ediliyor, sakatlanıyor, kör ediliyor, beyinleri sakatlanıyor ve bilim adına aç bırakılıyorlar. Boya sökücülerden fırın temizleyicilere kadar toksik kimyasallarla test ediliyorlar. Yeşil Parti tüm hayvan deneylerine son vermeyi, bunları hayvanların kullanılmadığı daha güvenilir alternatiflerle değiştirmeyi hedefler.”8

İngiliz Yeşilleri kozmetik, genetik, silah sanayi, davranış bilimleri gibi alanlardaki hayvan deneylerine derhal son vermeyi, tıbbi deneyleri de beş yıl içinde yasaklamayı hedeflemektedir. Ayrıca eğitim amaçlı hayvan deneylerinin de bilgisayar modellemeleri vb. yöntemlerle değiştirilmesi öngörülür.

6- Hayvan hakları düşüncesinin mantıksal sonuçlarından biri olan vejetaryenlik konusunda parti programlarında net bir cümleye pek rastlanmaz. Bu konu daha çok bir yaşam biçimi, kültür ve inanç sorunu gibi düşünülse de, yeşillerin genelde et yememeyi etik açıdan daha uygun, daha tercih edilebilir bir seçenek olarak gördüklerine şüphe yoktur. İngiliz Yeşilleri et tüketimini düşürecek politikalar geliştirmeyi öngörürken gıdaların “daha insani ve sağlıklı olmasından” söz eder. Hatta yemek endüstrisinde ve aşçılık eğitimi verilen okulların müfredatında vejetaryen beslenmenin zorunlu ders olması istenerek eğitim kurumlarının yemekhanelerinde vejetaryen tercihlere de yer verilmesinin gerektiği vurgulanır. Aslında endüstriyel hayvancılığın sınırlandırılması ve giderek ortadan kaldırılması et fiyatlarını arttıracak ve et tüketimini ister istemez düşürecektir. Bu nedenle etik bir tercih olan vejetaryenliğin toplumda yaygınlaştırılması için bu politikaların ve toplumda vejetaryenleri koruyan düzenlemelerin birlikte önerilmesi anlamlıdır.

7- Yeşil parti programlarında ayrıca hayvanların sirklerde ve benzeri eğlence amaçlı gösterilerde kullanılmasının yasaklanması, hayvanat bahçelerinin kapatılması, evde beslenen hayvanların topluca üretilmesine ve satılmasına karşı çıkılması, hayvanlar üzerinde yapılan genetik müdahalelerin yasaklanması, çeşitli amaçlarla (hobi, güzellik yarışmaları vb.) hayvan yetiştirilmesi ve yarıştırılmasına sıkı düzenlemeler getirilmesi gibi öneriler de yer almaktadır.

YEŞİLLERİN YUMUŞAK KARNI

Yeşiller ve yeşil hareket üzerine yazan kişiler sıklıkla yeşillerin değer ve politikalarının siyasi yelpazenin tümünde yavaş yavaş kabul görmeye ve standardı oluşturmaya başladığını, politik söylemlerinin bu şekilde ödünç alınması nedeniyle yeşil partilerin oy tabanının genişlemediğini ileri sürerler. Bu düşünce popüler çevre korumacılık alanında bir noktaya kadar doğru olabilir. Ancak yeşil politikada temel varsayımların birçoğu özgündür ve aslında bu özgünlükleri nedeniyle oluşturmak durumunda kaldıkları somut politikalar yerleşik yapının kaldıramayacağı, bu nedenle de marjinalleşen bir dizge oluşturmaktadır.

Hayvan hakları örneğinde bu durumun özellikle belirgin olduğu söylenebilir. Gerçekten de herhangi bir siyasi düşünceye sahip bir kişi, ya da herhangi bir siyasi hareket hayvan haklarını savunabilir. Bu savunu vicdani gerekçelerden aydın sorumluluğuna, estetikten hayvan sevgisine dek bir dizi nedenle gerekçelendirilebilir. Ancak hayvan politikaları sağdaki ya da soldaki siyasi yapılar için ideolojik arka planları açısından zaten konu dışı olduğu ve bu alanda söylenecek sözler “hümanist” çerçeve dışına çıkılmadan benimsenebilecek bir tür “uygarlık kazanımı” anlamını taşıyacağı için, bu siyasetlerin hayvan hakları konusunda zorlanmaları pek söz konusu olmayacaktır. En azından hayvan hakları mevcut politikaların genişletilmesi çalışmalarında çağdaş bir araç olarak kaldığı sürece.

Yeşil hareketler ve partiler için ise hayvan hakları konusu zorlu bir politik alandır. Yeşiller yeni ilaçların geliştirilmesi gibi kritik konular söz konusu olsa bile hayvan deneylerine karşı çıkacak denli radikal programlar geliştirmeyi (yer yer) göze alabilirlerken içsel değer kavramından yola çıkan biyo-eşitlikçi düşünsel arka planlarıyla uyum içindedirler. Yeşiller, fabrika tipi hayvancılığa karşı çıkıp koşulların iyileştirilmesini (dolayısıyla bu işten edilen kârın azaltılmasını) ve geleneksel hayvancılığa dönülmesini savunurlarken de endüstriyalizm karşıtı ve nispeten gelenekselci yeşil düşüncelerle uyum içindedirler, avcılığa karşı, ya da türlerin korunmasıyla ilgili politikalarında da.

Yeşil partiler bu tutarlı politikalarını orta hatta çekip sistem içinde uygulanabilir bir nitelik kazandırılmaya çalıştıklarında derin ekolojistlerin ve hayvan hakları hareketinin ağır eleştirilerine maruz kalmaktadırlar. Tedrici iyileştirme politikaları ve hayvan refahı olarak adlandırılabilecek politikaların ön plana alınması, böylece parlamentoda bir kazanım elde etmeye çalışmak ya da düpedüz taviz vermek yeşillerin daha radikal kanadı ve aktivist seçmenler tarafından yeşil ideolojiye düpedüz ihanet olarak algılanmaktadır. Özgün ve tavizsiz hayvan hakları politikaları ise yeşil partilerin daha ekolojist, daha koyu yeşil, dolayısıyla da daha marjinal olmaları ve daha küçük kalmaları anlamına gelebilmektedir.

Yeşil yazında insanlık, kendini doğanın ve tüm canlıların efendisi olarak görerek ve kendi çıkarını tek değer olarak gördüğü için tüm canlılara ve hayvanlara da eziyet ederek Rudolf Bahro’nun deyimiyle imhacı bir uygarlık yaratmış olarak değerlendirilir. Kurtuluş yeni bir etik, yeni bir uygarlık, yeni bir düzen kurmakla mümkündür. Asıl sorun bir yandan bu düzenin ne kadarını ve ne ölçüde bugün hayata geçireceğimiz ve gelecek düşlerimizle birlikte daha ne kadar yaşayabileceğimiz konusunda bir karara varmanın kolay olmaması, bir yandan da gelecek düşlerimizin saflığını korumak adına bugün elde edebileceğimiz kazanımları elden kaçırmanın doğru olup olmadığının yarattığı çelişki sayılabilir mi?

(*) Yeşil Parti programlarını derlemekteki yardımlarından dolayı Beril Sözmen ve Işıl Sarıyüce’ye teşekkür ederim.

1 Rudolf Bahro, Statement on My Resignation From The Greens, Tageszeitung, 19 Haziran 1985 (Rudolf Bahro, Building the Green Movement içinde s:210-211, New Society Publishers, 1986).

2 “Görebildiğim kadarıyla hayvan deneyleri başa çıkmak zorunda olduğumuz en politik sorunlardan biridir. Bu alanda radikal olmak modern Batı putperestliğinin en kutsal ineklerinden birini, “bilimin özgürlüğünü” kurban etmek anlamına gelmektedir. (…) Hayvan deneyleri tüm uygarlığımızın maddi ve tinsel kuruluşunda merkezi bir yer kaplar. Burada ortadan kaldırılması bütün yapının çökmesine neden olacak temel taşlarından birinden söz ediyoruz. (…) Her durumda hayvan deneyleri dönüşüme hazır olup olmadığımız konusunda öyle merkezi bir sorundur ki, neyi gerçekten istediğimiz ve neyi artık istemediğimiz konusunda bundan daha iyi bir turnusol kağıdı bulamayız.” Rudolf Bahro, A Lesson in Compromise: A Green Animal Protection Law Based on Alternative Concentration Camp Logic? (Rudolf Bahro, Building the Green Movement içinde s:196-209, New Society Publishers, 1986).

3 Hans Jonas, The Imperative of Resposibility, University of Chicago Press, 1984 (aktaran Lawrence Vogel, bkz. not 4).

4 Lawrence Vogel, “The Outcry of Mute Things”: Hans Jonas’s Imperative of Responsibility (Minding Nature: The Philosophers of Ecology içinde s:167-185. Ed. David Macauley, The Guilford Press, 1996).

5 Aldo Leopold, Toprak Etiği, çeviren: Nergis Ertekin. Üç Ekoloji, sayı 2, Kış-İlkyaz 2004, s:125-143.

6 Bu özet İngiltere, ABD, Almanya, Avusturya, Avustralya, Yeni Zelanda, Fransa ve Kanada yeşil partilerinin programları ile Küresel Yeşiller Bildirgesi ve Avrupa Yeşilerinin Yol Gösteren İlkeleri taranarak oluşturulmuştur. Son iki belge için bkz. Yeşillerin Uluslararası Belgeleri, Yeşiller Kitapçık Dizisi-1, İstanbul, 2003 (http://www.yesiller.org/yayinlar.htm adresinden indirilebilir). Yeşil parti programlarına internet sitelerinden ulaşmak için http://www.greens.org ve http://www.europeangreens.org/ adreslerindeki bağlantılara başvurulabilir.

7 Ancak Kanada Yeşilleri bu kararı alırken oldukça zorlanmıştır. Kanada’da fok avcılığı fok popülasyonunun sürdürülemez büyüklüğe ulaşması ve balık popülasyonunu tehdit ettiği gerekçesiyle savunulmaktadır. Kanada Yeşilleri, önce bu gerekçeye bir tür ekomerkezci bakış açısıyla destek vermişlerse de, daha sonra balık popülasyonunu asıl tehdit edenin endüstriyel balıkçılık olduğunu ve fok avcılığının büyük bir vahşet olduğunu söyleyerek politikalarını düzeltmişlerdi. Elbette fok avcılığını aklayan görüşler ekolojik olmaktan çok ekonomiktir ve Kanada Yeşilleri avcılığa karşı çıkma nedenleri arasına fokların turist getireceğini de ekleyerek ekonomik fayda tarafına oynamayı ihmal etmemiş görünmektedirler.

8 Green Party Policy (broşür) -Animal Rights: Ending cruelty and exploitation. http://policy.greenparty.org.uk/policypointers/animalrights.pdf

http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=275&dyid=4232

http://umitsahin.blogspot.com/2006/04/yeiller-ve-hayvan-haklar.html

October 14, 2009 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Bu İspanyol Kasabasında Herkesin Evi ve İşi Var

2 bin 700 nüfuslu kasabada işsiz kalan işgal edilen toprak üzerinde kurulan tarım kooperatifinde çalışıyor; herkes kendi evini inşa ediyor. 30 yıllık sosyalist belediye başkanı “Kriz haklılığımızı ortaya çıkardı” diyor.

Victoria BURNETT Marinaleda – Ny times26 Mayıs 2009, Salı

Bu küçük Andalusya kasabasının sakinleri siyasi inançları konusunda hiçbir zaman çekingen davranmadı. 1980’lerde yerel bir aristokratın arazisini işgal ettiklerinden bu yana, kent sakinleri ve belediye başkanları Juan Manuel Sánchez Gordillo’nun adı İspanya’da yoksul köylülerin hakları için yürütülen mücadeleyle eşanlamlı oldu.

Şimdi ülkenin çöken emlak piyasası yükselen işsizliği beslerken, zeytinliklerle çevrili bu komünist sığınakta kalanlar vatandaşlarının kapitalist çılgınlıklarını gözlerine sokuyor. Belediyenin yürüttüğü barınma programı ve gelişen tarım kooperatifi komşu köylerin yanı sıra diğer kentlerden insanları da iş ve ev bulmak umuduyla buraya çekiyor.

2 bin 700 nüfuslu kasabanın 30 yıldır belediye başkanlığını yürüten 53 yaşındaki Sanchez, ekonomik krizin kendi sosyalist yaklaşımlarının zekasını kanıtladığını söyledi.

Ofisinde asılı olan Che Guevera posterinin altında otururken “Piyasanın tanrı olduğunu, görünmez eliyle her şeyi hallettiğini düşünüyorlardı” dedi. “Öncesinde, hükümetin ekonomiye müdahalesini savunmak ölümcül bir günahtı. Şimdi bunun gerekli olduğunu görüyoruz.”

İspanya’nın geri kalanı aşırı değerlenmiş evler almak için ucuz krediye boğulurken, Marinaleda sakinleri belediyenin yürüttüğü program çerçevesinde kredi kullanmadan kendi evlerini inşa ediyordu. Sanchez’in anlattığına göre, eğer bir kasabalı işini kaybederse, kooperatif onu işe alıyor ve böylece kimse işsiz kalmıyor. Yüzde 21 işsizlik oranına sahip bölgede ciddi bir iddia.

Kendisi ve eşi işini kaybettikten sonra ocak ayında Barselona’dan buraya taşınan Vanessa Romero, çalışma imkanı ve ayda sadece 25 TL tutan kreş gibi sosyal olanaklar için bu seçimi yaptıklarını belirtti. Şimdi kooperatifte çalışarak eşiyle birlikte ayda yaklaşık 4 bin 500 TL kazanıyorlar.

“Eğer diğer kasabalarının kaynaklarının yarısına bile sahip olmayan böylesi bir kasaba herkese iş sağlayabiliyorsa, neden diğerleri de bunu yapmıyor?” diye soruyor Romero.

Eleştirenler, Sanchez’in iddialarının abartılı olduğunu ve refah yaratmaktansa yoksulluğu paylaştırdığını öne sürüyor. Düşük verimliliğe sahip tarım işleriyle kasabalıların oylarını kendisine bağladığını iddia ediyor.

Belediye Meclisi üyesi Hipolito Aires, Sanchez’in muhaliflerini susturduğunu söyledi. “Toprak ağalarını eleştiriyordu ama şimdi kendisi de öyle davranıyor. Bugün Marinaleda’da en büyük toprak sahibi belediye başkanı.” Fakat Sanchez bir evden başka mülkü olmadığını belirtti.

Kasaba, Sanchez’in, Andalusya’nın bağımsızlığını savunan komünist çiftçilerin oluşturduğu Birleşik Emekçiler Kolektifi adayı olarak belediye başkanlığını ilk kez kazandığı 1979’dan itibaren sol aktivizmin merkezi haline geldi. Yıllar içinde kasabalıların toprak işgallerine girişti, iş ve toprak için devlet daireleri önünde eylem yaptı. En büyük başarıları 1991’de yerel hükümetin Infantado Dükü’ne ait 1 200 hektarlık bir toprağa el koyup köylülerin kullanıma açması oldu. Kooperatifin yönettiği çiftlikte emek-yoğun tarım yapılıyor; biber, brokoli ve buğday yetiştiriliyor.

Kasabada polis yok -yetkililer bunun yılda 500 000 TL kadar tasarruf sağladığını söyledi. Sokaklar Latin Amerikalı devrimcilerin isimlerini taşıyor, duvarlarda devrimci sloganlar göze çarpıyor. Birkaç haftada bir toplanan kasabalılar sokakları temizliyor ve kimsenin yapmak istemediği işleri yapıyor.(VB/EÜ)

* NY Times’da yayınlanan haberi kısaltarak Türkçeleştirdik.

http://www.bianet.org/bianet/dunya/114750-bu-ispanyol-kasabasinda-herkesin-evi-ve-isi-var

October 14, 2009 Posted by | ezilenler, isyan, kir yasami, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

Doğrudan Eylem Hakkında 12 Uydurmaca


http://www.sanalteori.net/index.php/ocak2009/53-dorudan-eylem-hakknda-12-uydurmaca
Sanal – Ocak 2009

Doğrudan eylemin -yani yerleşik siyasi kanallardan kaçınarak doğrudan amaçlara yönelik her tür eylem- Kuzey Amerika’da, Boston Çay Partisi’nden (kolonicilerin İngiliz egemenliğini protesto etmek için 1773’te Boston limanındaki gemilerde yüklü olan çayı Kızılderili kılığına girerek denize döktükleri eylem) bu yana uzun ve zengin bir geçmişi vardır. Buna rağmen, hakkında birçok yanlış anlama vardır, bunun nedeni de kısmen ana akım medyada yanlış tanıtılıyor olmasıdır.

1. Doğrudan Eylem Terörizmdir.

Terörizm insanları korkutup sindirmek için planlanır. Oysa, doğrudan eylem, hedeflerine kendi kendilerine ulaşabilmeleri için bireylerin sahip olduğu gücü sergileyerek insanlara esin kaynağı olup onları motive etme niyetini taşır. Terörizm, sadece kendisi için gücün peşinde olan uzmanlaşmış sınıfın alanıyken, doğrudan eylem insanlara kendi yaşamlarının denetimini ele almaları için güç vererek, yararlanılabilecek olasılıkları sergiler. Belirli bir doğrudan eylem, en fazla eylemcilerin insafsızlık yaptığını düşündükleri bir şirketin etkinliklerini engeller, ama bu da sivil itaatsizliğin biçimlerinden bir tanesidir sadece, terörizm değil.

2. Doğrudan eylem şiddettir.

Bir mezbahanın makinelerinin tahrip edilmesine veya savaşı teşvik eden bir partinin camlarının kırılmasına şiddet demek, mülkiyeti insan ve hayvan yaşamının önüne koymak demektir. Bu karşı çıkış, bütün temel meselelerden uzakta, dikkati mülkiyet haklarına yoğunlaştırarak, canlılara karşı şiddeti kurnaz bir şekilde onaylamaktadır.

3. Doğrudan eylem politik bir ifade biçimi değil, suç teşkil eden bir eylemdir.

Ne yazık ki, bir eylemin yasadışı olup olmaması, o eylemin haklı olup olmadığının zayıf bir ölçütüdür. Ne de olsa (1876-1965 yılları arasında siyahlara karşı sosyal hayattaki ayrımcılığı düzenleyen) Jim Crow yasaları da yasaydı. Yasadışı olması temelinde bir eyleme karşı çıkmak, o eylemin ahlâki olup olmadığı gibi daha önemli bir sorudan yan çizmek demektir. Her zaman yasalara uymamız gerektiğini savunmak, bu yasaların gayri ahlâki olduğunu ya da gayri ahlâki koşulları dayattıklarını düşünsek dâhi, bu yasal kurulu düzenin keyfi hükümlerinin bizim kendi vicdanlarımızdan daha yüksek ahlâki bir otorite olduğunu söylemek ve adaletsizliğe yardakçılık edilmesini talep etmektir. Yasalar adaletsizliği korudukları sürece yasadışı eylem ahlâksızlık değildir, yasalara saygılı uysallık da erdem değildir.

4. İnsanların ifade özgürlüğüne sahip oldukları yerde, doğrudan eylem gereksizdir.

Gittikçe daralan bir bakış açısına sahip bir ana akım medyanın baskın olduğu bir toplumda, bir konu üzerinde, dikkati bu konuya çekecek bir şey ortaya çıkmadığı sürece kamusal bir diyalog başlatmak neredeyse olanaksızdır. Bu tür koşullar altında, doğrudan eylem, ifade özgürlüğünü etkisiz kılan değil besleyen bir araç olacaktır. Keza, başka bir durumda bir adaletsizliğe karşı çıkabilecek olan insanların bunun kaçınılmazlığını kabul ettikleri durumda, bu adaletsizlik hakkında sadece konuşmak yetmeyecektir; birinin çıkıp bu adaletsizliğe karşı bir şeyler yapılabileceğini göstermesi gerekecektir.

5. Doğrudan eylem yabancılaştırıcıdır.

Tam aksine, geleneksel parti politikalarını yabancılaştırıcı bulan insanlar doğrudan eylemden esinlenir ve motive olurlar. Farklı insanların farklı yaklaşımları vardır; geniş tabanlı bir hareket içinde kanaatler de çeşitli olmak zorundadır. Bazen, doğrudan eylem gerçekleştirenlerin amaçlarını paylaşsalar da kullandıkları araçlara karşı çıkan insanlar, bütün enerjilerini gerçekleştirilmiş bir eylemi kötülemek için harcarlar. Böyle yaparak yenilgiyi zaferin pençesinden kurtarmış olurlar; oysa eylemin gündeme getirdiği meseleler üzerine yoğunlaşma fırsatını yakalamış olsalar daha iyi olur.

6. Doğrudan eylem yapanlar, bunun yerine yerleşik siyasi kanallar aracılığıyla çalışmalılar.

Doğrudan eylem yapan birçok insan da bir sistem dâhilinde çalışır. Sorunları çözmek için her türlü kurumsal araçtan yararlanmaya yönelik kararlılık, bu araçların yetersiz kaldıkları yerde yenilerini bulmaya yönelik benzeri eşdeğerlilikte bir kararlılığı dışlamaz.

7. Doğrudan eylem dışlayıcıdır.

Bazı doğrudan eylem biçimleri herkese açık değildir, ama bu onların değersiz olduğu anlamına gelmez. Herkesin farklı tercihleri, yetenekleri vardır ve bunlara göre davranma hakkına sahiptirler. Asıl mesele, aynı uzun vadeli hedefleri paylaşan farklı yaklaşımlara sahip birey ve grupların birbirlerini tamamlayıcı bir şekilde nasıl bütünleşecekleridir.

8. Doğrudan eylem korkaklıktır.

Bu suçlama, neredeyse her zaman, bir geri tepmeyle karşılaşmaktan korkmaksızın kamusal alanda konuşma ve eyleme ayrıcalığına sahip olanlar tarafından dillendirilir; yani toplum içinde bir güce sahip olanlar ve bu gücü itaatkârca kabullenenler tarafından. Fransız Direnişi’nin kahramanları, Nazi işgal ordusuna karşı gündüz gözüyle eyleme geçerek ve böylece kendilerini yenilgiye mahkûm ederek mi cesaretlerini ve sorumluluklarını kanıtlayacaklardı? Bu nedenle, gittikçe artan bir polis terörünün ve herkesin üzerinde federal bir gözetimin olduğu bir ülkede özel hayatlarını korumak için buna karşı çıkanların olması çok mu şaşırtıcıdır?

9. Doğrudan eylem sadece üniversite öğrencileri/ayrıcalıklı zengin çocukları/biçare yoksul insanlar/vb. tarafından yapılır.

Bu iddia, neredeyse her zaman bir karalama olarak somut olgulara dayanmaksızın öne sürülür. Aslında, doğrudan eylem uzun bir süredir toplumun her kesiminden insanlar tarafından büyük bir çeşitlilik içinde sergilenmektedir. Bunun tek olası istisnası, herhangi bir yasadışı veya çatışmalı eyleme gereksinim duymayan en zengin ve en güçlü sınıflardır, çünkü tesadüfe bakın ki, yerleşik politik kanallar onların ihtiyaçlarıyla bire bir örtüşür.

10. Doğrudan eylem ajan provokatörlerin işidir.

Bu da, genellikle somut bir delil olmaksızın yapılan başka bir spekülâsyondur. Doğrudan eylemin her zaman polis ajan provokatörlerin işi olduğunu söylemek güçten düşürücüdür; polis istihbaratının gücünü olduğundan fazla abartarak, devletin gücünün her şeye kadir olduğu yönündeki kuruntuyu pekiştirerek eylemcilerin bu tür eylemleri kendi başlarına yapabilecekleri olasılığını yok sayar. Keza, bu iddia, taktik çeşitliliğinin değerini ve gerçekliğini gözden çıkarır. İnsanlar, onaylamadıkları taktikleri polis provokasyonu olarak niteleyen temelsiz iddialarda bulundukları sürece, uygun taktikler konusundaki yapıcı diyalogu engellemiş olurlar.

11. Doğrudan eylem tehlikelidir ve başka insanlar üzerinde olumsuz sonuçlara yol açar.

Doğrudan eylem baskıcı bir siyaset ikliminde tehlikeli olabilir, eylemcilerin başka insanları tehlikeye atmamak için her türlü çabayı göstermeleri çok önemlidir. Ama bu bir engel oluşturmaz, aksine, yerleşik politik kanallar dışında eyleme geçmek tehlikeli hale geldiğinde, eyleme geçmek daha da önemli hale gelir. Aynen Hitler’in Reichstag yangınında yaptığı gibi, yetkililer masum insanları terörize etmekte doğrudan eylemleri mazeret olarak kullanabilir; ama yaptıkları adaletsizliğin hesabını vermek zorunda olanlar iktidardakilerdir, onlara karşı çıkanlar değil. Doğrudan eylem yapanlar gerçekten tehlike altında olsalar da, katlanılmaz bir adaletsizliğin karşısında, bu adaletsizliği karşı gelinmez olarak kabullenmek daha tehlikeli ve daha sorumsuzcadır.

12. Doğrudan eylem hiçbir şey başaramaz.

Sekiz saatlik iş günü mücadelesinden, kadınlara oy hakkı mücadelesine kadar tarihteki her başarılı mücadele, doğrudan eylemden yararlanmıştır. Doğrudan eylem, büyük bir çeşitlilik içinde diğer siyasi eylem biçimlerinin tamamlayıcısı olabilir. Hiç değilse, kurumsal reformlar yapılması gerektiğini, bu reformları talep edenlere daha fazla pazarlık olanağı tanıyarak ortaya koyar; ama bu destekleyici rolün de ötesine geçerek, insan yaşamının bütünüyle farklı bir şekilde örgütlenebileceğini, gücün eşit biçimde dağıtılabileceğini, bütün insanların onları etkileyen meseleler üzerinde eşit ve doğrudan bir şekilde konuşabileceklerini gösterir.

Kaynak: http://www.crimethinc.com/texts/recentfeatures/twelvemyths.php

October 14, 2009 Posted by | eko-savunma, ezilenler, isyan, ozyonetim | 1 Comment

ORADA BİR KÖY VAR: LONGO MAİ – Abdullah AYSU

longo_mai_2
Eski çağlardan beri açlığa ve sefalete karşı yürütülen mücadelelerde çiftçi toplulukları en önde yer alıyordu. Çiftçi topluluklarının bunun için en az iki haklı nedeni vardı. Çiftçiler, bir yandan dünyadaki tüm insanlar için gerekli besin kaynaklarını üretirken, diğer yandan da paradoksal olarak sefaletten en büyük payı alıyorlardı. Sefalet ve açlık bugün hala kırsal bölge yaşayanlarının en büyük sorunu. Dünya Bankası’nın rakamlarına göre, aşırı yoksulluk içinde yaşayan (günlük geliri bir doların altında olan ve insanca yaşama olanağı bulamayan) 1,2 milyar kişinin yüzde 75’i kırsal bölgelerde yaşamaktadır. Birçok çiftçi topraksız göçmen işçi ya da toprak sahipleri tarafından iliklerine dek sömürülen ortakçılar veya genişliği ve niteliği bir ailenin ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar yetersiz toprağa sahip olmasından dolayı sefalet içinde yaşamakta. Dünyada her yedi saniyede bir on yaşın altında bir çocuk ölmekte, her dört dakikada bir, A vitamini yetersizliğinden dolayı bir kişi görme yetisini kaybetmektedir. Her gün 100 bin kişi açlığa bağlı nedenlerle ölüyor. 826 milyon kişi sürekli olarak yetersiz beslenmekte.

http://www.birgun.net/forum_index.php?news_code=1108981121&year=2005&month=02&day=21
http://tr.wikipedia.org/wiki/Longo_Mai

Ve tüm bunlar, 12 milyar insanı rahatlıkla (günde kişi başına 2 bin 700 kalori olmak üzere) besleyebilecek bir gezegende yaşanmakta. Ama böylesine kuşatılmış dünyamızda oralarda bir yerlerde bir köy var, kutup yıldızı gibi parlamakta, güneş gibi insanın içini ısıtmaktadır. Bu köy “Longo Mai” köyü. Anlamı da “Sürsün”, “Uzun Ömrü Olsun”. Fransa’nın Marsilya kentine bağlı, yaklaşık 120 kilometre mesafede bir köy. Longo Mai Marsilya’ya bağlı ama Fransız köyü mü, değil mi orası kişiye göre, bakışa göre biraz değişmekte. Çünkü, Fransız topraklarındaki bu köyü 68 kuşağından İsviçreli ve Avusturyalılar 1973’te kurmuşlar. Şimdilerde bu köyün bütünleştiricisi olan Nicholas Bell İrlandalı. Hayvancılık işlerinin kolaylaştırıcısı da Ascen Uriarte. Longo Mai köyünde Fransalılar ile birlikte Fransalı olmayan 12 ülkeden insanlar bir arada yaşıyor, birlikte üretip tüketiyorlar. Sürsün Köyü’nde insanlar açlıktan ölmüyor, aksine başka bir yaşamı dantel örer gibi örüyorlar. Küresel kapitalizmin insanlığı, doğayı, kültürü yok etme anlayışına karşı inadına başka türlü bir şeyi yaşıyor ve yaşatıyorlar… Bu köyde nasıl mı yaşıyorlar, onu da biz soralım Nicholas ile Ascen söylesin?

Doğal üretiyoruz. Çünkü doğayı seviyoruz. Sağlıklı üretim yapıyoruz, kendimizi ve insanları seviyoruz

-Bu köy, ne zaman, nasıl kuruldu?
Bu köy biraz Fransa’daki yaşam akışının tersine kuruldu. Bu köyü İsviçreli ve Avusturyalı 68’liler 1973 yılında kurduğunda, kırsal alan boşalıyordu, terk ediliyordu. O dönemde bütün yerel küçük işletmeler batarken, bir bölüm 68’li üretim yapma gerekliliğine inanıyorlar. Bunun için yer aramaya başlamışlar. Fransa’yı gezmişler, Belçika’ya kadar gitmişler. Bir çoban arkadaşın burası satılık haberi vermesiyle de 300 hektarlık 3 çiftlik evinin olduğu bu arazileri satın almışlar.

-Neden bu arazileri seçmişler. Özel bir durum söz konusu mu?
Bir kere burası tek tapulu, onun için kolay alınabilmiş. Tabii tek neden bu değil, nedenler çok. Kurucular burayı ütopyalarını gerçekleştirmek için uygun görmüşler. Onların ütopyaları şimdi burada yaşıyor, yaşatılıyor artık. Ayrıca başka bir avantajı daha var. Buranın kullanılmayan çok arazisi vardı. Kullanılmayan arazileri koyunlar rahatlıkla kullanabilirdi. Koyunları istedikleri gibi otlayabilecekti. Bizim düşündüğümüz yeni çiftçilik modeline yani doğal olan, “modern” olmayan tarım tarzına da buralar çok uygun ve korunaklıydı. Sürsün köyünün sürmesinin yeni çiftçilik modelinin yanında belki de en önemli neden; 1980’de burada yaşayanların 1990’ların krizini ön görebilmeleriydi.

-Peki bu komün sistemini Fransa’da ya da başka yerlerde de yaygınlaştırmayı düşünmüşler mi?
Evet düşünmüşler. 73’teki kurucular, Belçika ve Almanya’da da kurmak istemişler ama o yıllarda tehlikeli görüldükleri için izin verilmemiş. Burası (Longo Mai) ilk ve en büyüğü. Fransa’da burayla bağlantılı 5 yer daha var. Marsilya’da 5 hektarlık bir kooperatif var, orada şarap yapılıyor. Arles’te başka bir kooperatif var; 20 hektarlık sulu araziye sahip. Burada da sebze ve hayvanlar için yem bitkileri üretiliyor. 950 M. rakımda, Fransa’nın orta bölgesinin biraz kuzeyinde olan Massif Central’da kuzu ve koyunlar var. Ayrıca bir başka yerde orman arazisi satın alındı. Bu ormandan ağaç kesip ondan tahta çıkarıp satılıyor. En son çiftlik de bin 300 metre yükseklikte bir yer, orada da yün işletmesi var. Bu tesiste yünler temizleniyor, yıkanıyor, iplik yapılıyor. Burada 10 kişi çalışıyor. Yünün ipliğe dönüştürülmesinin yanında boyası ve örmesi de yapılıyor.

-Tarım ve hayvancılık üretimini sürdürürken neleri esas alıyorsunuz veya dikkat ediyorsunuz?
Üretim sürecimizde girdilerden kimyasal ilaç, kimyasal gübre, genetik tohumu, fenni yemi kesinlikle kullanmıyoruz. Ayrıca, bir sloganımız var: Üremeyi üretimden ayırmayalım! Çünkü yerli olan yani, hibrit olmayan ırklar kendi aralarında döllenme özellikleri gösterir ve diğerine taşır. Hibrit bir hayvanın bir başka hayvanı döllediğinde ya da döllendiğinde ne çıkacağı belli olmaz, cinsinin özelliklerini göstermez. Hibrit olmayan hayvanlarda ise üretim sürekli ve sağlıklı olur. Bu nedenle; üremeyi, üretimden ayırmıyoruz. Biz hem üretiyoruz, üretim sürecinin tümü ile birlikte yaşamımızı da yönetebiliyoruz. Ürünü ürettiğimiz ham halinden satışa kadar bölümünü ilke olarak yönetiyoruz. Kontrolümüzde tutuyoruz. Yani ürettiğimiz ürünü ham halde satmıyoruz. Kapalı bir yaşam hiç yaşamıyoruz. Tüm Dünya ile iletişim halindeyiz. Geçmişte Türkiye’deki Yeni Çeltek ve Fatsa mahkemelerini Türkiye’ye gelerek düzenli izledik ve bu mahkemelerdeki durumlardan kamuoyunu haberdar etmeye çalıştık. Dünyadaki olup bitenle çok ilgiliyiz. Şimdi İsviçre, Ukrayna, Almanya, Yugoslavya ve Avusturya’da da benzer komün üretim tarzı sürdürenler var. Bunlarla ilişkimiz var, görüşüyoruz, paylaşımlarımız var.

-Arazilerinizin toprak yapısı çok kötü. Organik gübre kullanıyor musunuz? Organik gübreniz yetiyor mu, yoksa satın mı alıyorsunuz?
Evet, sizinde söylediğiniz gibi toprağımızın yapısı çok kötü. Ama üretimde rotasyon uyguluyoruz ayrıca nadasa bırakıyoruz. Ama organik gübre satın almıyoruz. Çünkü üretimde bağımsızlık istiyor ve onu esas alıyoruz. Bir de organik gübre üçüncü ülkelerden geliyor, bunu doğru bulmuyoruz. Kendileri kullanmalıdır diye düşünüyoruz. Bu iki gerekçemiz nedeniyle dışarıdan organik gübre satın almıyoruz. Kendi gübremiz 1 hektarlık sebze ve 1 hektarlık çileğe ancak yetebiliyor.

-Peki buralar hep komün mü, kooperatif mi, yoksa her iki üretim ve yönetim tarzı birlikte mi? Siz de durum nedir?
Bizim statümüz kooperatif ama işleyişimiz komün. Burada her şey ortak. Arabalar ortak. Arazi ortak. Alet ve makineler ortak. Aklınıza gelen ve burada gördüğünüz her şey ortak. Ortak üretiyoruz. Ortak yaşam alanları oluşturduk, bu yaşam alanlarında kolektif bir yaşam sürdürüyoruz. Birlikte ürettiklerimizi beraber tüketiyoruz. Örneğin, bu komünde yaşayanlar evlerinde değil, ortak hazırlanan yemekleri yemekhanede yiyorlar. Ama haftada bir toplanarak bu hafta ne yiyelim diye yemek istedikleri yemekleri belirliyorlar. Yemeğin hazırlanışındaki hangi evresine katkı koyacaklarsa gönüllülük temelinde ismini o evreye yazarak yemeğin yapılmasına katkı koyuyorlar. Kendi entelektüellerimiz var. Makaleler yazıyorlar. Dünyadaki değişik toplum kesimleri ile düşündüklerimizi paylaşıyoruz. Entelektüellerimiz ve bizim belirlediğimiz konuları dünyanın gündemindeki konuları hep birlikte gündem yapıyor, tartışıyoruz. Arabalarımız ve aklınıza gelen her şeyi ortak kullanıyoruz.
Hemen her şeyi de kendimiz üretmeye çalışıyoruz. Fırınımız var, ekmeğimizi yapıyoruz. Haftada iki gün de fazla ekmek yapıyor, köy pazarına götürüp satıyoruz. Kendi kesimhanelerimiz var; hayvanlarımızı hijyenik ortamda kesiyoruz. Yine kamyonet üzerine kendi yaptığımız frigorofik düzenekle etlerimizi sağlıklı bir biçimde tüketiciye ulaştırıyoruz. Marangoz atölyemiz var; kapı, pencere masa, dolap, aklınıza gelebilecek her türlü ahşap gereksinimimizi buradan karşılıyoruz. Metal atölyemiz var; her türlü metal eşya, araç ve gerecimizi burada komün üyeleri tarafından yapılıyor. Arabalarımız için tamir atölyelerimiz var; araçlarımızı kendimiz tamir ediyoruz. Su değirmenimiz var elektriğimizi oradan üretiyoruz. Evlerimizi kendimiz yapıyoruz. Kendimiz için bir bölüm toprağımızı ayırdık, orman (koruluk) yaptık. Şimdi bir yaşlı bakım evi hazırlama fikrimiz var. Radyomuz var, kendimizden haber vererek fikirlerimizden, ürettiğimiz ürünlerden ve üretim tarzımızdan insanları haberdar ediyoruz. İnsanlar canlı veya telefonlarla programlara katılıyor, onların düşüncelerinden hem haberdar oluyor, hem de ulaşabildiklerimize radyo aracılığıyla haberdar ediyoruz. İhtiyaç duyulduğunda ortak olan bütün bu şeyleri paylaşıyoruz. Yani, paylaşarak özgürleşiyoruz. Paylaşarak örgütleniyoruz.

-Evet sizin bir de radyonuz var. Köye gelmeden önce yol üstünde birkaç yerde reklamlarını da gördük. RADYO ZİNZİNE! Bu radyonuzu biraz anlatır mısınız?
1981 yılında radyoya başladık. Sağcı Destaing iktidardaydı. Seçim yapılacaktı. Uzun bir zamandan sonra sağ bir hükümeti devirme şansı gözüküyordu. Mitterand Fransa genelinde umut olmuştu. Seçim de gelip dayanmıştı. Seçim öncesinde Mitterand kaçak bir radyoya gitmiş, konuşma yapmıştı. Bizde de radyonun teknik işlerini çözecek sürdürebilecek arkadaşlar vardı. En stratejik bir anı seçip hemen radyoyu faaliyete geçirdik. İktidardakilerin bilemediği böyle binlerce kaçak radyo kuruldu, o sırada. Biz de onlardan biriydik. Politik sürece ve değişmesine bu eğrelti radyo ile katkı koymaya çalıştık. Radyo başlangıçta çok mütevazııydı. Yerimiz bir çoban evi gibiydi. Teknolojimiz plak makinesi benzeri ilkel bir aletti. Yayın alanı da 30 km civarındaydı. Bu halimizle politik sürecin içinde diğer çabalarımızla birlikte radyomuzla da yerimizi aldık. Sonra Mitterand yönetime geldi. Radyolara lisans vererek yasallaştırdı. Halen yüz civarında kaçak radyo var.

-Peki RADYO ZİNZİNE ismi ne anlama geliyor?
Hiçbir anlama gelmiyor. Öylesine konulmuş bir isim. Ama bizim için artık anlamlı.

-Gün boyu yayın yapıyor musunuz? Yayın politikanız nedir?
Başta eğrelti giden radyomuzda da yeniliklere gittik. İlk önce radyo binamızı yeniledik, düzenledik. Artık güneş enerjisi ile ürettiğimiz elektrikle yayın yapıyoruz. Büyük bir direk diktik. Şu an 250 km karede dinlenir duruma geldik. Dinlenme potansiyelimiz 120 bin kişi. 20 bini aşkın sürekli dinleyenimiz var. Yenilediğimiz radyomuzda artık ürünlerimiz hakkında da bilgi veriyoruz. Komünde düşünüp tartıştığımız açıklıkta radyoda konuşuyoruz. Dobra şeyler söylüyoruz. Kendi komün hayatımızı anlatıyor, aktarıyoruz. Endüstriyel tarımın insan sağlığı ve doğaya yaptığı tahribatı anlatıyoruz. Dünyada olup bitenleri, örneğin şu sıralar ABD’nin Irak işgalini anlatıyoruz. Aldığımız olumlu tepkiler nedeniyle günlük 3 saat olan yayınımızı önce 6 saate, şimdi de 9 saate çıkartmış bulunmaktayız.

-Biz tekrar komüne dönelim, komünde şu sıralar ne yapıyorsunuz?
300 hektarlık komünümüzde 120 büyük 30 küçük insan yaşıyor. Sohbet ve tartışma sürecine girdik. Kuruluşumuzdan bu yana ilk kez 3 hafta aralıksız bir biçimde sohbet ve tartışma süreci başlattık. Çünkü; bir kısım nüfus yaşlanıyor, çocuklar yetişiyor ve yeni gelenler var. Bütün bu konular yeniden konuşmayı, yönelim belirlemeyi gerektiriyor. Ayrıca bildiğiniz gibi dünya ölçeğinde 4-5 yıldır tarımın endüstrileşmesine yönelik bir kampanya var. Bu gidişata karşı bir çalışma ve çabamız var. Bizim üretimimiz doğal üretim. Üretimden pazarlamaya tüm süreç, doğal. Doğayla barışık. Doğaya aykırı hiçbir üretim tarzını benimsemiyor ve uygulamıyoruz. Ret ediyoruz. Bizim üretimimiz endüstriyel tarıma karşı alternatif bir üretim tarzıdır. İspanya ve bir çok ülkede uygulanan tarımda endüstri tarzı uygulamaları yerinde incelettirdik. Avrupa çapında bir araştırma ve bilgilendirmeye çıktık. Bu çabaları kitaplaştırdık da.

-Sizin uyguladığınız kolektif ya da komün yaşamını nasıl yürütüyorsunuz?
Çok kişiye aitlik yok. Her şey ortak. Geliri bir havuza atıyoruz. Geliri kullanmak için de sayamayacağım kadar çok mekanizmalar var. Her konuyu her şeyi tartışıyoruz. Her konuya ilişkin bir mekanizmamız oluyor. Bir konu ya da sorun için önceden belirlenmiş mekanizmamız, kalıplaşmış çözümümüz yok. Bir tek çözümümüz var o da; ortak tartışıp, ortak karar almak. Bir de sürekli her şeyi deniyoruz. Şimdi örneğin, seyyar kümes sistemini deniyoruz. Gelirleri, ihtiyaçlar üzerinden tartışıp, ortak karar verip kullanıyoruz. İhtiyaç bir araba, traktör veya seyyar bir kümes ise her neyse onunu tartışıyor kararlaştırıyor ve alıyoruz. Yaşamımızı kolaylaştıracak ve güzelleştirecek şeyler içinde yine bu yolu kullanıyoruz. Bu yönetim tarzı zor olmuyor. Bizi mutlu kılıyor. Çünkü, yönetim sürecine herkes fikri ile katılıyor, yön veriyor, özgürleşiyor. Emeği ile üretiyor, çoğaltıyor. Mutlu bir yaşamı, başka bir dünya varı ertelemiyor, yaşıyoruz.

-Ürettiklerinizle kendinize yeterli olabiliyor musunuz?
Kendimize tam yeterli değiliz. Üretilenler ihtiyacımızın dörtte üçünü karşılıyor. Diğer ihtiyaçlarımızı satın alıyoruz. Biz de ekmek, sebze, meyve, şarap, reçel, jöle, marmelat vb ile iplik, yün, giysi, et satıyoruz. İhtiyaçlarımızı karşılıyoruz.

-Satışı nasıl yapıyorsunuz? Yani pazarlama işini nasıl yapıyorsunuz?
Pazarlara çıkarıp satıyoruz. Koli abone müşterilerimiz var. Koli abone müşteri sayımız 300’ü geçmiş vaziyette. Her hafta onlara ürettiğimiz bu sağlıklı ürünleri koli yapıp götürüp teslim ediyoruz. Parasını alıyoruz. Ayrıca radyodan yaptığımız tanıtım ile de satış kapasitemizi geliştiriyoruz. Doğal üretiyoruz. Çünkü doğayı seviyoruz. Sağlıklı üretim yapıyoruz, kendimizi ve insanları seviyoruz. Paylaşıyoruz; paylaşarak özgürleşiyor ve örgütleniyoruz.
*Çevirmenliğinden dolayı Tracy Deliismail’in emeğine teşekkür ediyorum

October 14, 2009 Posted by | ekoloji, ekotopya heterotopya utopyalar, kir yasami, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, tarim gida GDO | Leave a comment

Şarköy’de 300 zeytin ağacı katliama uğradı

http://www.karasaban.net/sarkoyde-300-zeytin-agaci-katliama-ugradi/#more-2690

Tekirdağ’ın Şarköy ilçesinde, köylülerle, ormancılar karşı karşıya kaldı. Şarköy’e bağlı Kızılcaterziköy’de Orman İşletme Şefliği, 15 yıl önce ekilen 300 zeytin ağacını dozerlerle birlikte yerle bir etti. Üzerinde olgunlaşmaya başlayan zeytini ile birlikte sökülen ağaçlarını gören köylüler, dozerlerin önüne geçerek, kırıma engel olmaya çalıştı.

Köy muhtarı Nazif Akın (63) eşliğinde tüm köy halkı dozerlerin söktüğü zeytin ağaçlarıyla Şarköy Kaymakamlık binasına gitti. Kaymakam Nuri Ziya Türkdoğan, ‘benim yapacak bir şeyim yok, savcılığa suç duyurusunda bulunulsun’ diyerek görüşme yapmadı.
Köy Muhtarı Nazif Akın, köy merkezine 2 kilometre uzaklıktaki Kocaorman mevkiini, orman işletme şefliğinin ağaçlandırma yapmak istediğini, köy halkı olarak buna karşı çıktıklarını söyleyerek ‘Biz köyümüze çok yakın bir mesafede yazlık sitelerin olduğu bu bölgeye ağaçlandırma yapılmasına karşı çıktık. Buraları dedelerimizden kalma açma yerleriydi. Orman İşletme şefliği, itirazımız üzerine açma yerlerini bırakarak, diğer yerleri ağaçlandırdılar. Burada bu yaz yazlıkçılar tarafından yangın çıkartılarak, fundalık alan yandı. Orman işletme şefliği de gelerek yangın çıkan yeri dozerlerle düzledikten sonra, bizim 15 yıl önce zeytin ektiğimiz sahayı, dozerlerle üzerinden geçerek 300 zeytin ağacını üzerinde meyvesi varkan söküp attılar. İlçe Tarım Müdürlüğü ile görüştüm, bana zeytin ağaçlarının sökülmeyeceği söylendi. Sökülen zeytin ağaçlarını, Şarköy Kaymakamına göstermek için ilçe merkezine geldik. Kaymakam bey aşağı inip ağaçlara bakmadı. Savcılığa suç duyurusunda bulunun dedi.’

Köyde temsilcisi Mustafa Üstün, köyün toplam 100 hane olduğunu belirterek ‘ Köyümüzde toplasan ormandan yer açılan yer 200 dönümü geçmez. Yani hane başına en fazla 2 dönüm yer eder. Oysa burada ağalar beyler olarak bilinen kişilere orman işletme şefliği sessiz kalıyor. Zeytin ağaçlarımızın olduğu yer 15 yıl önce fundalıktı. Ağaçlandırma yapmak için geldiler. Biz karşı çıkınca, Kaymakam, Jandarma komutanı geldi. Köylü olarak karşı çıktığımız görülünce, açma yapılan yerleri bize bıraktılar. Bizde zeytin ektik. 15 yıl boyunca ormancılar bize bir şey demedi. Bu yaz burada yangın çıktı. Yangınıda yazlıkçılar kasıtlı çıkardı. Biz eşimiz çocuklarımızla gelip yangını söndürdük. Yangın çıkan bölgeye yangın şeridi çekilmedi. Bu yanan yerleri ağaçlandırma yapmak istediler. Bize 15 yıl önce bırakılan zeytin ektiğimiz yerleri de dozerle yıktılar. Biz orman işletme şefine eğer ağaçlandırma yapacaksanız, köyün altında denize sıfır ormandan açma yerlerini ağaçlandırın önce dedik. Çünkü bu yerler eski belediye başkanı Can Gürsoy ve onun gibi beylere ait. Orman işletme şefliği güçlü gördüğü kişilere sessiz kalmaktadır. Kazanağazı mevkiinde eski belediye başkanı Can Gürsoy’un meralarında geçen yıl 150 dönüm savcılık ormandan açma belirledi. Çiftçilik belgesi olmayan, Can Gürsoy’un yanında şöförlük yapan kişi buraları ben ektim diye suçu üstlendi. Şu an oralarda ormandan özel dozerlerle açma yapılırken, işletme şefi onlara göz yummakta, gücünü köylüye göstermektedir. 15 yıldır Şarköy’de görev yapan şefi cumhuriyet savcılığına görevini kötüye kullandığı için şikayet edeceğiz’ dedi.

Orman İşletme Şefi Hüseyin Nas’ın zeytin ağaçlarının sökülmesiyle ilgili ‘orası ormana ait, her yıl yangın çıkıyor. Yangın çıkan yere fıstık çamı ekeceğiz. Orada üzüm bağı da olsa, 80 yaşında ağaç da olsa biz onu söküp atarız. Üzerinde meyve varmış diye bakamayız. Buraya çam ekeceğiz, 1 ay sonra o bölge hava şartlarından dolayı girilemez’ dediği öğrenildi.

kaynak :http://www.kesfetmekicinbak.com

October 14, 2009 Posted by | ekoloji, kir yasami, tarim gida GDO | Leave a comment

Üretim Fantazmı

Devrimci imgelemin yakasını bırakmayan hayaletin adı: üretim fantazmıdır. Hiçbir şey bu fantazmın bir üretkenlik romantizmine yol açmasını engelleyememektedir. Üretim biçimini eleştiren düşünceyse üretim ilkesine ses çıkartmamaktadır. Bu düşünceye eklemlenen tüm kavramlar yalnızca üretim adlı biçime hiç dokunmamaktadırlar. Kapitalist üretim biçimi eleştirisi sayesinde elde ettiği o ideal görünümle, karşımıza aniden çıkan da zaten bu biçimdir. Oysa ilginç bir bulaşma yöntemiyle, devrimci söylevi, üretkenlik terimleriyle güçlendirmeye çalışan da aynı biçimdir.
s.13

…neye baksanız karşınıza bir üretim söylevi çıkıyor. Nesnel amaçlara da sahip olsa, kendi kendine büyümeyi de amaçlasa bu üretkenlik sonuçta bir değer gibi algılanmaktadır. Üretim hem sistemin hem de radikal eleştirisinin leitmotifidir! Terimler üzerindeki bu türden bir konsensus insanda kuşku uyandırmaktadır…

…Marx, homo economicus adlı hikayeyi yani sistem, değişim değeri, Pazar, artı değer ve biçimlerinin doğallaştırılma sürecini özetleyen bu miti yıkmıştır. Ancak bunu işgücünü bir eylem olarak ortaya çıkarabilmek, çalışmanın insanın değer üretmesini sağlayan özgün bir güç olduğunu gösterebilmek amacıyla yapmıştır. Oysa bu durumda böyle bir girişimin her türlü insani malzeme, arzu ve değiş tokuş olasılığını değer, amaç ve üretim terimleriyle kodlamaya yönelik bir simulasyon modeli ya da nedensiz bir sözleşmeye indirgeme niyetinde olup olmadığı sorusunun sorulması gerekir. Çünkü her türlü çözüm olasılığı amaç, sayı ya da değerden yoksun bir ortamda üretim, şifre çözümünü zorunlu kılan bir koda benzemektedir. Bu ise dünyayı nesnel bir yoldan dönüştürmeye mahkum edilmiş insanı rasyonel terimlerle açıklar gibi yapan devasa bir bilinçaltı çözümlemesidir. İnsanlar artık hemen her yerde kendilerine sunulan bu değer ve anlam üretim tablosuna göre oynamayı, sorumluluk almayı ve sahneye çıkmayı öğrenmişlerdir… İnsanın kendi kendisinin gösterilenine dönüştüğü, aslında bir yeniden canlandırma düzenine ait olduğu sanılan bu müthiş fantazm, biçimlendiremediği bir kendi kendini dışavurma ve birikim sürecinde değer ve anlamın içeriğini temsil etme gayretindedir.
s.14-15

…”Bir artık değer üretebilecekleri halde!” böyle bir şey üretmeyen ilkeller karşısında her defasında afallanılmaktadır. Gelişmek, üretken olmak istememesi mümkün olmayan Batı için bu olay her zaman bir anomali, üretimin reddedilmesi olarak görülmüştür ki, kendi üretmiş olduğu postulat açısından bunun bir mantığı vardır. İlkellerin “üretici oldukları” düşüncesi kabul edildiği zaman bile daha çok üretmek istememelerinin nedeni anlaşılamamaktadır… Vahşiler “doğa”nın ta kendisidir. “Yeterince” elde ettikleri zaman “üretmeyi” durdurmaktadırlar –bu formülde şaşkınlığa dayalı bir hayranlığın yanısıra ırkçı bir acıma duygusu da vardır. Üstelik bu doğru değildir. Çünkü onlar gerektiğinde “hayatta kalmak için gerekli olanın altına” inmeyi bile göze alarak ürettiklerini şölenlerde tüketmektedirler. Siane’lıların beyaz uygarlıkla ilişkiye geçtikten sonra onlarla yaptıkları değiş tokuş sonrasında ellerinde kalan artığı şölenlere nasıl aktardıklarını çok güzel bir şekilde gösteren Godelier ısrarla: “hemen her durumda ilkel toplumlar bir artık değer üretebilecekleri halde bunu yapmamaktadırlar”; daha da güzeli: “Bu artık, hep potansiyel bir artık olarak kalmaktadır!”, “Görünüşe göre onları bu artığı üretmeye zorlayan hiçbir neden yoktur” demektedir.
s.68-69

J. Baudrillard, Üretimin Aynası

http://azcalis.blogspot.com/2009/06/uretim-fantazm.html

October 14, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, somuru / tahakkum, tuketim karsitligi, Uncategorized | Leave a comment

Vakit, nakit değildir! Vakit, hayattır! Hayatına dön. Fazla mesaiye kalma.


http://azcalis.blogspot.com/2009/04/vakit-nakit-degildir-vakit-hayattr.html

Yıldırım Türker’in 18 Nisan’daki köşesi (Radikal) “Tembelliğe Övgü” başlığını taşıyordu. Tamamı için link aşağıda:

Tembelliğe Övgü

‘Beni 20 yıl sıkıntıya mahkûm ettiler/Düzeni içinden değiştirmeye çalıştığım için’ diye başlıyor büyük Kanadalı şair Leonard Cohen’in bir şarkısı. Sınıf bilincinin pek de şık bir şey olmadığını düşünenler Cohen’i sevemez. Bu yazıyı okumaları da icab etmez. Cohen aynı şarkı/şiirde “Şu moda sanayinizden hiç hazzetmiyorum efendi/Şu sizi zayıf tutan haplardan hiç hazzetmiyorum/ Kızkardeşimin başına gelenlerden hiç hazzetmiyorum” diye devam ediyor. Sonra da açık seçik bir ilan-ı harp: “işte geliyorum, hakkınızı avcunuza vereceğim/ Önce Manhattan’ı alacağız, sonra da Berlin’i” Cohen, hayatı boyunca ‘cool’ olmadı. Diyelim Fransız muadili olduğu iddia edilen Serge Gainsbourg’un serinliğini rüyasında bile görmedi. Gainsbourg, Fransız manacılığıyla yarattığı şiiri en kabadayı haliyle okudu durdu. Gainsbourg,’Fiziksel aşk, çıkmaz sokak’ diye gırtlağının en afili yerinden şarkıcılığa tenezzül etmezmiş gibi yaparken, Cohen, bir an olsun politik olmaktan uzak kalamayarak “Seni çıplak görmem şart/hem butlarını hem kasıklarını” diye hıçkıyordu.

Kişinin boranlar fırtınalarla sınanan dostluk-akrabalıkları hayatın küçük lütuflarından doğuyor. Cohen, benim canım dostum, kan kardeşim. Onu tanıyıp sevdiğimde henüz 16 yaşındaydım. Bir tesadüfün fısıltısıyla hayatımın şairlerinden biri oldu. Serge’i hep sevdim, ben de onu çok ‘cool’ buldum. Ama kanımın akış yönü hep ondan çok daha canhıraş, çok daha yaralı adamları işaret ediyordu. ‘Ekonomi politik’in püskürttüklerini. Serüvenlerinin şahsi bütünlüğü konusunda sevdiklerini asla tam olarak ikna edemeyenleri. Sürüklenmelerle, sürekli bir mahmurluk hali yaşayanları. Her yaptıkları, her ürettikleri manifesto tadında olan, döne döne kendine ve çevresine batan adamlarla kadınları. Hayatı kolaylaştırmak için kıllarını kıpırdatmayan, sırtlan gibi uluyan, kelebek kadar kısa ömürlü, uçucu yaratıkları. Yaşamak istedikleri dünyayı rüyalarında görüp bir daha ayılamamışları. Acemileri. Kimileyin konuşurken terleyen, beceriksiz, küskün yaratıkları. Durup dururken etraflarını çoşkularıyla kasıp kavuranları. Sıkılmamak için çırpınanları. Hayatta kaybedecekleri tek şeyin sıkıntı olduğuna inananları. Tanrısı ‘Heves’ olanları…

devamı için: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=931821&Yazar=YILDIRIM%20T%C3%9CRKER&Date=18.04.2009&CategoryID=97

October 14, 2009 Posted by | ezilenler, ozyonetim | Leave a comment

EKOKÖY YAŞAMININ 15 TEMEL UNSURU

600px-The_Feeling_Thinking_1

EKOKÖY YAŞAMI

1. EKOLOJİK UNSURLAR
1.1. Sürdürülebilir tarım, Ekoköy Tasarımı
1.2. Kırsallık, Biyolojik Çeşitlilik, Dünyanın İyileştirilmesi
1.3. Yerel Organik Gıda Üretimi ve Dağıtımı
1.4. Ekolojik Yapılar, Yenilenebilir Enerji, Yerel Suların Korunumu
1.5. Yeşil İş Hayatı, Yaşam Döngüleri Analizi

2. SOSYAL, EKONOMİK UNSURLAR
2.1. Eğitim ve İletişim, Yaşamak ve Öğrenmek
2.2. Sağlıklı Yaşam Tarzı, Koruyucu Sağlık, Tamamlayıcı
İlaçlar
2.3. Toplum Yapılanması, Karar Alma, Çatışma Yönetimi
2.4. Çağdaşlaştırılmış Refah Düzeni
2.5. Çocukların ve Yetişkinlerin Bakımı, Engellilerin Entegrasyonu
2.6. Yerelleştirilmiş Ekonomi, Bütünleyici Para Birimi

3. KÜLTÜREL, RUHSAL UNSURLAR
3.1. Yaratıcılık, Kişiliğin Açığa Çıkarılması
3.2. Ruhsallık, İlahiyat, Doğa ile Bütünleşmek
3.3. Hayatı Kutlamak, Kültürleri Onurlandırmak, Doğal Döngüler
3.4. Doğa Yasaları, Bilim ve Felsefe
3.5. Yerelleştirme, Biyolojik Alanlar, Küreselleşmeye Karşı Direnç

EKOKÖY NEDİR?

Ekoköy bir yaşam biçimi oluşturur. Ekoköy kavramı; evrendeki her şeyin, yaratılmış tüm birimlerin birbirleri ile etkileşim içinde olduğunu, düşüncelerimizle ve davranışlarımızla çevremize etkide bulunduğumuzu temel alan derin bir anlayış üzerine kurulmuştur.

Ekoköyler; kendi içlerinde ahenk içinde yaşarken, yaşadığımız dünya ile ve evrendeki canlı/cansız tüm oluşumlar ile de uyum içinde sürdürülebilir bir yaşam biçimi oluşturmaya öncülük eden insan topluluklarıdır. Destekleyici sosyal-kültürel bir çevre oluşturmayı amaç edinmişlerdir. Yeni bir sosyal yapı olarak ekoköyler, günümüzün ikilemi olan kentselleştirilmiş kırsal yaşamın çok ötesine geçer. 21. yüzyıldaki insan yerleşiminin planlanabilmesi, yeniden organize edilebilmesi ve geniş çaplı olarak uygulanabilecek yeni bir model yaratılmasını teşkil eder.
Günümüzün parçalanmaya devam eden sosyokültürel yapılarının geriye döndürülmesi ve çevresel yıkıcı girişimlere maruz kalmış olan gezegenimizin iyileştirilmesi ihtiyacı; ekoköylerin ve bir amaç etrafında bir araya gelmiş toplulukların oluşmasını motive etmiştir. Ekoköy kavramının altında bir kişinin kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmesi ana fikri yatar. Bir gelecek yaratmak; organize canavarlar tarafından hükmedilen ‘Mekanik’ dünyanın tüketilmiş enerjilerine karşıt olarak, birey için ve doğa için sürekli üreten ve sonsuza kadar sürdürülebilir bir gelecek yaratmak. Çocuklarımıza miras bırakabileceğimiz, onların çocuklarına da devir edebilecekleri, dengeli ve sağlıklı bireyler olarak yetişecekleri bir gelecek yaratmak.
Ekoköy bir yaşam biçimi oluşturur. Ekoköy kavramı; evrendeki her şeyin, yaratılmış tüm birimlerin birbirleri ile etkileşim içinde olduğunu, düşüncelerimizle ve davranışlarımızla çevremize etkide bulunduğumuzu temel alan derin bir anlayış üzerine kurulmuştur. Bu felsefeye dayanarak, ekoköyler aşağıdaki üç ana unsur üzerine inşa edilirler;

• EKOLOJİ
• SOSYAL TOPLUM
• KÜLTÜR ve RUHSALLIK

Günümüzde çok sayıda ve farklı yapılarda ekoköyler bulunmaktadır. Her biri kendi gelişim seviyelerine ulaşarak kendi öncülerinin yaratıcılıklarını ve ilhamlarını sergilemektedirler. Yirmi yıldır varlıklarını sürdüren bazı ekoköylerde sürdürülebilir yaşam çok güzel bir şekilde deneyimlenirken bir çok yeni oluşum da ortaya çıkmaktadır. Geçmişteki bir çok ekoköy marjinal ve idealist yerleşimler olarak görülmekteydi. Bizler artık yavaş yavaş, ekoköy prensiplerinin uyarlandığı, yaşam tarzlarının ve beklentilerinin akışına göre biçimlendirilmiş, değişik özgeçmişlere sahip, değişik meslek gruplarından ve yaşlardan insanların birlikte yaşadığı, ortak paylaşımlı veya özel mülkiyetli, kiralık veya satılık evlerin, içlerinde ortak kullanım alanlarını veya özel bahçeleri barındıran yeni bir ekoköy ekolü macerasına tanıklık etmekteyiz. Bu ekoköyler; sosyal kompozisyondaki ve insanların kişisel odaklanmalarındaki, diğer yandan da onların topluluğa katılım derecelerindeki farklılaşmalara izin vererek ekoköy akımının gidişatını bizlere yansıtırlar.
Aşağıdaki bölümde ekoköylerin üç ana unsuru üzerinde durulacaktır. Bu unsurlar aynı zamanda, aile yaşantımız, komşuluk ilişkilerimiz veya değişik organizasyonlar gibi farklı yaşam biçimlerinin daha fazla sürdürülebilir olarak inşa edilmesine de yardımcı olabilirler.

EKOKÖYLERİN EKOLOJİK BOYUTU
Ekoköylerin ekolojik boyutu esas olarak toprak, su, rüzgar, bitkiler ve hayvanlar gibi insanların yaşadıkları dünya ile bağlantıları üzerinde durur. Enerji Korunumu ve atık geri dönüşümünden başlayıp, çevreye karşı daha duyarlı, daha az etkileyici bir yaşama adanmaya, köy tabanlı enerji sistemleri entegrasyonuna, su şartlandırma bitkilerine, dünyanın restorasyonuna, sürdürülebilir tarıma ve ekolojik binalara kadar uzanan bir vizyonu açıkça ifade eder.
Ekolojinin anlamı;
• Mümkün olduğunca ekoköy topluluğunun biyolojik alanları içerisinde organik gıdaların yetiştirilmesi,
• Doğal ve yerel malzemelerin kullanıldığı, yerel mimari geleneklerinin uygulandığı yaşam alanları yaratmak,
• Köysel tabanlı yenilenebilir entegre enerji sistemleri kullanmak,
• Ekolojik iş dünyası prensipleri (yerel yeşil iş),
• Ekoköylerde kullanılan ürünlerin yaşam döngülerine sosyal / ruhsal ve ekolojik bakış açısı ile yaklaşarak değer vermek.
• Elverişli enerji ve atık yönetimi uygulayarak suyun, havanın ve toprağın temiz kalmasını sağlamak
• Biyolojik çeşitliliği korumak ve teşvik etmek, kırsal alanları korumak

EKOKÖYLERİN SOSYAL BOYUTU
Ekoköylerin sosyal yönü; insanların birlikte daha fazla zaman geçirme arzusunu, bireylerin hem kişisel olarak hem de grubun bir parçası olarak gelişimlerini destekleyen bir ortam yaratılmasını kapsar. Ekoköyler herkesin kendini yetkilendirilmiş hissedebileceği kadar küçük bir ortamdır. Batı dünyasında, endüstriyel meselelerin, aşırı haberleşme ve devasa politik planların sağır eden gürültüleri arasında bireyin sesi genellikle duyulamaz. Bir ekoköyde bu ses son derece güçlü ve nettir. İnsanlar, kendi yaşamlarını ve şeffaf bir şekilde izleyebildiği toplumunu etkileyecek tüm kararlara katılabilirler. Ekoköyler çocuklar için, bahçecilik ve inşaat gibi günlük uğraşlara dahil olabilecekleri sevgi dolu bir ortam sağlar. Böylece çocuklar kendilerine değişik yetiler kazandıran tecrübeler edinirler. Toplumun sorumluluk sahibi bir üyesi olarak hareket etmek kendilerinin bütün içindeki konumlarını hatırlamalarını sağlar. Genellikle ekoköyler insanların kişisel özgürlükleri ile başkalarına karşı sorumlulukları arasında bir denge oluşturmalarını teşvik eder. Özgür ve amaca yönelik oluşumları yaratabilmeyi, kendi ihtiyaçları ile olduğu kadar yaşadıkları toplumun ihtiyaçları ile de buluşabilmeyi öğrenmelerine imkan tanır.
Toplumun anlamı;
• Diğer insanların farkında olmak ve onlarla ilişki içinde olmak
• Ortak kaynakları paylaşmak ve karşılıklı yardımlaşmak
• Doğru kararlar almayı ve çatışmaları çözmeyi öğrenmek
• Ruhsal ve koruyucu sağlık uygulamalarına önem vermek
• Topluluğun tüm üyelerine anlamlı işler ve tatmin sağlamak
• Çocuklara, yetişkinlere ve marjinal gruplara bütünleşik bir yaşam sağlanmasına izin vermek
• Ömür boyu sürecek bir eğitimin gelişimine yardımcı olmak
• Farklılıklara saygı göstererek birliği, bütünlüğü yüreklendirmek
• Kültürlerin ifade edilmesini teşvik etmek
• Yeşil ekonomiyi uygulamak

Ekonomik Sonuçlar
Bir ekoköyün ekonomik kurgusu, finansal ihtiyaçları azaltarak yaşam standardında bir kayma yaratacak sosyal ve aile hayatını destekleyici bir yapı oluşturacak şekilde tasarlanır. Birey, daha az kazanmak pahasına da olsa işini evine yakınlaştırarak ulaşım zamanını kısaltır ve dışarıda harcanan iş saatleri azaltılır. Böylece sosyal hayatla ve aile ile ilgilenebilecek zamanın çoğalmasına ve yerel işlerin kurulabilmesine imkan yaratılır. Bu kurgu genellikle gönüllü olarak basitleştirilmiş bir hayat biçimine uyum sağlamaya, iş hayatı ile özel hayatın bütünleştirilmesine ve topluluk içinde gelir getirici işlerin yaratılmasına yol açar. Yerel gıda ve enerji üretimi sayesinde elde edilmeye başlayan kendine yetebilme, topluluk içindeki güçlü iletişim ile birleştiği zaman bireylerin ve grupların güvence duygularını arttırır, ekonomi anlayışlarını değiştirebilme cesareti getirir. Bir çok durumda alternatif ekonomik sistemlerin yaratılması ekoköyün küresel sistemden daha bağımsız ve daha dayanıklı hale gelmesini sağlar. Alternatif ekonomiler genellikle hediye verme ve değiş tokuş prensiplerine dayanır. Bu nedenle sosyal parametrelerle ve değerlerle orantılıdır.
Ekonomik prensipler ekoköyleri aşağıdaki şekilde destekler;
• Tamamlayıcı para birimleri (LETS sistemleri, arkadaşça jestler, ekoköy para birimi)
• Alternatif bankalar
• Gönüllü olarak basitleştirilmiş yaşantı
• Yerel gelir kaynakları üretici aktiviteler ( danışmanlık, yeşil işler)
• Yaygınlaştırılmış günlük ekonomi (ortak kullanılan yemekler, hizmetler)

EKOKÖYLERİN KÜLTÜREL/RUHSAL BOYUTU
Kültürel ve ruhani prensipleri bir araya getirdiğimizde, bir çok manevi amaçlı ekoköyün günlük hayatında dünyadaki geleneksel kültürlerin yeniden canlandırıldığı görülür. Dünyamız ile ve onun üzerindeki tüm oluşumlar ile ahenk içinde yaşadığımız yaşam biçimine geri döndürülüşümüz yankılanır. Ekoköyler doğal dünya ile bir olma duygusunu vücuda getirir. Bizleri, insan yaşamının ve dünyanın sonsuz evrenin bir parçası olduğunu hatırlamamıza teşvik eder. Bazı ekoköyler açıkça tanımlanmış bir ruhani yol seçerken çoğu da böyle bir ruhani yol benimsemezler. Bununla birlikte, doğal döngüleri anlamaya çalışmak, dünya üzerindeki yaşantılara saygı göstermek ve bu sayede insanlığın doğa ve evren ile bağlılığını anlatan yeni kültürel ifadeler yaratmak mümkün olabilir.
Kültür ve ruhsallık;
• Törenler ve kutlamalar yoluyla doğal döngüler ile bütünleşmemizi ve onlardan haz alma duygumuzu geliştirmemizi sağlar. (Hasat festivalleri, maypole, midsummer vb.)
• Evrenle olan ilişkimizi ve birliğin ifadesi olarak sanatı ve yaratıcılığı vurgular.
• Küresel var oluşa ruhani bakışımızın ifadesidir.
• Bir çok açıdan ruhsallık ifadesine saygı gösterir.
• Değişik kültürlerin ifade edilmesine saygı gösterir.
• Ruhsal pratikleri bir araya getirmeye ve bireysel gelişime yardım eder.

Geleneksel Köyler: Kuzey yarıküresindeki ekoköyler genellikle, seçtikleri ana unsurları esas alarak, eskiyi yeniden inşa etmek için uğraşırlar. Güney kürede nüfusun yüzde 50 ile 75 ‘i hala köylerde yaşamakta ve kendi kendilerine yetecek şekilde tarımla uğraşmaktadırlar. Çiftçiler her geçen çok kültürlülükten, tek kültürlülüğe geçişe zorlanmaktadırlar.
Ekoköy kavramı, güney yarıkürede, kültür göçü ve tek kültürlülük sağlar. Sri Lanka, Hindistan, Senegal’de olduğu gibi, ekoköy ağları ve hükümetler; ekoköy prensiplerini yapısal köy gelenekleri ile birleştirerek, insanların temel ihtiyaçlarını karşılayacak, aynı zamanda da daha çağdaş ihtiyaçlara ve pazar taleplerine cevap verebilecek, köy temelli sürdürülebilir bir gelişimi başarmaya çalışıyorlar.

EKOKÖY TASARIM MODELLERİ

Bir önceki bölümde tanımlanan üç ana unsurun hangilerine daha çok odaklanacağımıza bağlı olarak çok değişik yapılarda ekoköyler tasarlanabilir. Diğer bir deyişle, bir ekoköy inşa edilirken yukarıdaki üç ana unsurdan hangileri insanları daha fazla motive ediyorsa ekoköy tasarımı o yönde şekillenecektir.

Ekolojik Odaklı Ekoköyler:
Çevreyi daha az etkileyen ve genellikle dünyanın iyileştirilmesine önem veren parametreler esas alınarak tasarıma başlanır. Peyzaj üzerinde çalışılarak, sürdürülebilir tarım analizleri yapılarak geleceğin doğayla uyumlu köy modelini oluşturmaya önem verilir. Sürdürülebilir tarım tasarımı yapılırken, güneşin ve rüzgar gücünün açığa çıkarılması, yağmurun biriktirilmesi ve kullanılması, biriktirilmiş su kapasitesi gibi unsurlar üzerinde durulur. Evlerin yerleşimi, mimarisi bu unsurlar ve diğer ekolojik prensipler göz önüne alınarak kararlaştırılır.Gıda üretimi faaliyetleri, enerji üretimi, suyun şartlandırılması, atık yönetimi, yeşil işler ve inşaat süreçleri de bu konular esas alınarak kararlaştırılır.
Crystal Waters, (Avustralya) sürdürülebilir tarıma dayalı ekolojik köylere örnek gösterilebilir. Bu köy geniş çaplı olarak çevreyi korumak ve iyileştirmek esas alınarak kurulmuştur. Kuzey Amerika’daki bir çok köy projeleri de temel prensip olarak sürdürülebilir tarımı esas almıştır. Hertha Munksogaard gibi bazı köyler ise sürdürülebilir tarım ilkeleri ile sosyal ve ruhsal unsurları bir araya getirerek harmanlamışlardır.
Her bir proje tasarlanmadan önce hatırlanması gereken en önemli şey projenin önceliklerini açık ve net olarak tanımlamaktır.

Sosyal Odaklı Ekoköyler:

Ortak kullanım alanlarını merkezlerine yerleştirmiş konut kooperatifleridir. Yaşam alanları birbirine yakın ve bir cadde üzerinde ya da ortak kullanım alanlarının etrafında yerleştirilmiştir. Genellikle evler kümeler halinde bölümlendirilmiş ve her bir küme arasında daha fazla etkileşim ve sosyalleşme hedeflenmiştir. Arabalar için ekoköyün girişinde ortak park yeri tahsis edilmiştir. Evler genellikle bir veya iki kattan daha yüksek değildir. Sosyal odaklı ekoköyler genellikle diğer kavramlar da içine alacak şekilde ama benzer prensipler üzerine inşa edilmektedirler.
Danimarka’daki Hertha, Steiner felsefesinden esin almış, köyün tasarımı yetişkinlerin özürlü gençlerle bütünleşebileceği bir sosyal yapıda kurulmuştur. Tiyatro, toplantı salonları gibi sosyal alanlar ve evler gençlerin yaşadığı yurtların etrafına yerleştirilmiştir. Hertha’da bir biyodinamik çiftlik, bir fırın, bir gümüş atölyesi ve bir Steiner araştırma laboratuarı bulunmaktadır. Hertha aynı zamanda Danimarka Ekoloji Derneğinin de Liasion Ofisidir. Burası bir sosyal yapının köy üzerine olan etkisine ve yaşayanlarına gelir üretmek için oluşturulmuş oldukça iyi çalışan bir ekonomik kurguya örnek gösterilebilir. Bununla beraber Almanya’daki Zegg köyü sosyal deneyimleri ile meşhurdur. Zegg kadınları toplumdaki kadın yaşantısının ruhunu araştımaktadırlar. Bu köy aynı zamanda toplumdaki çocuk yaşantısına da odaklanmıştır. Kardeş köyleri Tamera (Portekiz), sağlık temasına ve barış süreçlerine odaklanmıştır.

Kültürel Odaklı Ekoköyler:
Huehuecoyotl, Mexico’da olduğu gibi köyün merkezine bir tiyatro veya dans, müzik ya da mevsimsel kutlamaları gerçekleştirebilecekleri bir salon inşa etmeyi tercih edebilirler. Güne yarıküredeki geleneksel ekoköylerde, genellikle merkezi bir toplantı alanı mevcuttur. Yetişkinlerin gençlere nasihatlar verdiği, nesilden nesile devam eden hikayelerin anlatıldığı, kutlamaların yapıldığı bir ağaç, bir anıt ya da bir kutlama salonu olabilir. Geleneksel İskandinav köylerinde bir havuzun ya da su kuyusunun yanında, bir kilise, bir toplantı salonu ve bir karşılama alanı bulunur.

Ruhani Odaklı Ekoköyler:
Auroville’de olduğu gibi, köyün merkezinde, her bireyin rahatlıkla ulaşabileceği bir meditasyon salonu bulunabilir. İngiltere’de Peter Dawkins, çeşitli sosyal alanların çakralar yapısında bir peyzaja uygun olarak yerleştirilmesini, yapıların ruhsal ve doğal yasalara bağlı olarak inşa edilmesini öngörmüştü. Yeraltı tapınağı olan Damanhur, üç enerji hattının birbirleri ile kesiştiği çok özel bir dağda yerleştirilmiş, böylece tüm dünya ile daha iyi bir iletişim içinde olacağı düşünülmüştür. Maharishi gibi bazı ruhani gruplar köylerini bir Mandala şeklinde inşa etmeyi düşünmüşlerdir. Bir çok köyün inşasında Vastu Sastra (Hint mimarisi) gelenekleri, Feng Shui veya diğer benzer sistemler göz önünde bulundurulmuştur.

Hangi unsurlara odaklanılırsa odaklanılsın, bir ekoköy kurmaya başlarken doğrular veya yanlışlar yoktur. Bu giriş bölümü sizlere neyin önemli olduğunu düşünmenize yardımcı olabilmek içindir ve dikkatli bir tasarım yapmak uzun vadede sağlıklı gelişim için çok önemlidir. Bir çok köy tasarlanırken bilinen yapılar, planlar, gelişim stratejileri örnek alınmıştır. Bir çok durumda, fikirler ile gerçekler arasındaki farklılıklar orijinal planların gerçekleşmesini zorlaştırmıştır. Bununla birlikte en önemli şey başkalarının deneyimlerinden yararlanmak ve mümkün olduğu kadar fazla akışkan bir süreç yaratabilmektir. Günümüzde sürdürülebilir yaşam kurabilme süreci ile ilgili verimli bir zemin mevcuttur. Eskiden ekoköy kavramı mutlu bir azınlık için marjinal bir hayal olmaktayken, günümüzde ivme kazanmış, dünya çapında çok sayıda insan tarafından benimsenmiştir. Ekoköy ekolünü geliştiriyor, modern ihtiyaçları ve yaşam biçimlerini kaynaştırabilecek, tüm yaşamdaki var oluşumuzu yansıtabilecek, sürdürülebilir bir topuluk modeli yaratıyoruz. Bu her bir parçanın bütünü yansıttığı holografik dünya görüşünün ifadesidir. Böylelikle, ekoköyün mikrokozmik yapısı, makrokozmik dünyayı insanlığın temel ihtiyaçları ve var oluşun yasaları doğrultusunda yeniden şekillenmeye zorluyor.

EKOKÖYLERİN EKOLOJİK BOYUTLARI

1.PERMACULTURE (SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIM)

Sürdürülebilir tarım, her geçen gün artan bir şekilde, ekoköylerin, kooperatiflerin, komşulukların ve diğer toplulukların tasarımında temel unsur olarak kullanılmaktadır.
Bill Mollison, sürdürülebilir tarımın babası, bu kavramı şu şekilde tanımlıyor; tarımsal üretkenliği olan, çeşitliliği, kararlılığı ve esnekliği barındıran doğal ekosistemler tasarlanmasının ve bakımının bilinçli olarak planlanmasıdır. Yerküresinin ve insanların ahenk içinde bütünleştirileceği, gıdalarının, enerjilerinin, barınaklarının, maddi ve manevi diğer ihtiyaçlarının karşılanabileceği sürdürülebilir bir yöntemdir. Sürdürülebilir tarım olmadan kararlı bir sosyal düzen sağlamak mümkün değildir. Var oluşumuzun ve çocuklarımızın sorumluluğunu üstlenme kararı, değerlerimiz ve etiklerimiz anlamında son derece faydalı bir tasarımdır.

Permaculture (Sürdürülebilir Tarım) Felsefesi ve Uygulamaları

Jan Martin Bang, İsrail’de, Yeşil Kibbutizm kavramını geliştirdi. Halen Norveç’de Camphill Community’de yaşamaktadır. Kendisi Rolf Jacobsen ve bir mimar ile ekolojik bina tasarımı için Bridge uilding Okulunu kurmuştur.
Permaculture (Sürdürülebilir Tarım) kavramı, Tazmanya’da 1970’lerde, Avustralya’nın küçük yerleşimlerine yardımcı olabilmek için icat edilmişti. O günden bu yana Davis’deki köy evleri, California ve Crystal Waters projelerinde kullanılan dünya çapında bir tasarım modeli haline gelmiştir. 1990’ların başlarında, Ekoköylerin planlanmasında kullanılmaya yeterli hale gelmişti.
Permaculture sürdürülebilir insan yerleşimlerinin tasarımı ile ilgilidir. Yaşam alanının, bölgesel iklim, bitkiler, hayvanlar, toprak, su yönetimi ve insan ihtiyaçları ile bütünleştirilebilmesi konusunda felsefi ve uygulamalı bir yaklaşım getiren hayli karmaşık yapıda ve yüksek verimlilikte bir sistemdir. Permaculture, çevremiz hakkında, kullandığımız kaynaklar hakkında, ve ihtiyaçlarımızı nasıl karşılayacağımız hakkında dikkatlice düşünmek anlamına gelir. Sadece bugünü yaşamak için değil geleceğimizi de korumak için sistemler yaratmayı amaçlar. Permaculture, doğru değerler üzerinde inşa edilmiş doğru bir tasarımdır. Binaların, çiftliklerin, bahçelerin, köylerin planlanması ve iş dünyasında, eğitimsel, endüstriyel, organizasyonel ve sosal tasarımlar için dünya çapında kullanılmaktadır.
Planlama yapılırken, öncelikle kendi içinde SEKTÖR’lere ayrılmış sonra da tekrar VEKTÖR’lere ayrılmış BÖLGE’ler teorisi kullanılır. BÖLGE’leme temel olarak en yoğun olarak kullanılan faaliyetleri evlere en yakın yerlere ve en az kullanılanları ise evlere en uzak alanlara yerleştirmeyi hedefler.
Rosemary Morrow’daki bölge yapısı:

BÖLGE-1: Evler ve gıda bahçeleri
BÖLGE-2: Kapalı sosyal alanlar ve meyve bahçeleri
BÖLGE-3: Daha büyük açık alanlar ve ortak bahçeler
BÖLGE-4: Yedekler, yakıt ormanları, rüzgar siperleri vb.
BÖLGE-5: Yabani hayat koridorları, doğal bitki korunakları

SEKTÖR’ler bu BÖLGE’lerin yöreye özel parçalarıdır. (Örneğin güneşin kuzey yarıküresinde genellikle güneyden geliyor olması, rüzgarın geliş yönü, yangın riskine karşı oluşturulan alanlar)
VEKTÖR’ler, bölgedeki dereler, mevcut ya da planlanan yollar, yabani hayat koridorları, tepeler gibi SEKTÖR’lerin dinamik alt bileşenleridir.
Topluluğun ortak idelojisi öncelikle fiziksel yerleşimi tayin etmelidir. İsrail’deki Clil’de bulunan Green Kibutz ekolojik köyünün plalanması aşağıda açıklanmaktadır.
Clil, 25 yıl önce kurulmuş, 170 kişinin yaşadığı küçük bir köydür. Gandhi pasifizmi, organik gıda üretimi, bağımsızlık, ruhsallık ve kendi kendine yetebilme unsurlarından esinlenmiştir. Clil yaşayanları İsrail’deki yaygın topluluk modelini kullanmak istemediler ve kendilerine has başarılı bir model geliştirdiler. Bugün, aileler kendi kullanım alanlarını inşa etmek ve bakımını yapmak ile sorumlular. Topluluk ortak kullanım yollarına, çocuk bahçesine, yeni katılımcılar ve köyün gelişimi gibi konularda ortak kararların alınmasına odaklanıyor. Bu örnekte, Permaculture-BÖLGE kavramı sadece konut bazında uygulanmakta, konutların yerleşimi büyük ölçüde arazinin elverişliliği göz önüne alınarak tasarlanmaktadır. Clil, yaşayanlarının çoğunun itirazlarının kısıtlı kalması yüzünden köy bir bütün olarak ele alınıp genel bir planlama yapılmış, BÖLGE kümeleri olarak da düşünülebilir.
Kibbutz sisteminde topluluğu bir bütün olarak ele alarak planlama yapmak en önemli ilkedir. Bu sistemde birim olarak aile daha az önem taşımaktadır. Çocuklar ailelerinden bağımsız olarak yaşarlar ve eğitim görürler, çoğunlukla yemekler birlikte yenir. Kibbutz’da yaşayan bireylerin kendilerine ait bahçeleri sadece birkaç metrekareden ibaret olduğu için Permaculture-BÖLGE kavramının tek tek evlere uygulanması pek uygun olamamaktadır. Bu nedenle BÖLGE kavramının topluluğu bir bütün halinde düşünerek uygulanması daha uygun olur. Fazlasıyla radikal bir başlama noktası olmasına ve günümüzdeki değişimin ailelerin özerkleşmesi yönündeki gidişine rağmen, büyük bir aile birliği gibi düşünebileceğimiz Kibbutz topluluklarına ve getirdikleri BÖLGE uygulamasına saygı göstermeliyiz.
BÖLGE teorisinde olduğu gibi fiziksel yerleşimi planlamaya başlarken öncelikle hem bireysel olarak hem de topluluk olarak ideallerimizi, amaçlarımızı ve sosyal parametrelerimizi açıkça tanımlamalıyız. Bu tanım arazi üzerindeki yapımızı da yansıtacaktır.

Ekoköy Tasarımı için Permaculture (Sürdürülebilir Tarım)

http://www.imeceevi.org/index.php?option=com_content&task=view&id=138&Itemid=76

October 14, 2009 Posted by | ekokoy - permakultur, ekotopya heterotopya utopyalar, kir yasami | 7 Comments

   

%d bloggers like this: