ecotopianetwork

Ekolojizmi Çevrecilikten Ayırmak: Bir Yeniden Düşünme Denemesi

http://umitsahin.blogspot.com/2006/05/ekolojizmi-evrecilikten-ayrmak-bir.html
Bu yazı Üç Ekoloji dergisinin 1. sayısında,
2003 yılı Ekim ayında yayımlanmıştır.

Ümit Şahin

“Yeşiller sık sık ‘çevre’ politikalarına sahip partilerin renksiz partiler olduklarını söylerler. Diğer bir deyişle eğer sorunları birbiriyle karşılıklı bağlantı içinde görüyorsanız, o zaman bir ekolojist ya da bir yeşilsinizdir. Eğer yumaktan sadece tek bir ipliği çekip onu izole bir biçimde ele alıyorsanız o zaman da siz bir çevrecisiniz demektir. (…) Çevrenin korunması ağaçlar ve yeşil alanlar için tasalanmak kadar ekonomik ve sosyal değerlerle ilgili şeyler yapmayı da gerektirir.”1

Bu tanımlama İngiliz Yeşiller Partisi’nden Jean Lambert’in yazdığı bir yeşil siyaset kitabından, “Değişim Yoksa, Şans da Yok”tan. Yeşillerin çevrecilerle araya mesafe koyarken kullandıkları standart argümanı oldukça iyi özetleyen bu alıntıda gözlemlenen bakış açısı, bir yandan da hala yeşillerin kamuoyunda çevrecilerle eşdeğer sayılmasının nedenlerinden biri olabilir mi? Daha doğrusu çevrecileri ekolojiyi dar bir perspektifte kullanmakla suçlayıp bütünsel bakışı yeşil politikaya özgü saymak yeterli bir açıklama mıdır?

Yeşiller arasında çevrecilik ile yeşil politikanın ya da ekolojizmin birbirinden ayrılması kadar sık tartışılan ve hayati olarak görülen az konu vardır. Bunun nedeninin ideolojik bir kavramsallaştırmadan ziyade yaşanan deneyimler olduğu söylenebilir. Çevreci hareketler genellikle belirli bir çevre sorununun çözümü için noktasal çalışmalar yaparlar. Meşhur “küresel düşün, yerel hareket et” sloganının da bir uygulaması olarak bulundukları yerlerde yaşanan çevre sorunlarını ele almak, çevre bilincini geliştirmek için eğitimler düzenlemek, mesleki veya bilimsel alanlarla çevre sorunlarının kesişme noktalarında çalışmak ve politik ve makro düzeydeki tartışmalara pek fazla prim vermeden saptadıkları sorunun çözümüne ilişkin somut çalışmalara öncelik vermek çevreci tarzın karakteristikleri arasında sayılabilir. Sahile vurmuş denizyıldızlarını tek tek denize atmakla ilgili hikayeyi çevrecilerin severek sahiplenmeleri boşuna değildir. Kurtarılan tek bir kaplumbağa, yanması engellenen bir orman, bir sulak alanın yeniden canlılık kazanması sonuçları daha elle tutulur çabalardır ve bireysel anlamda da daha fazla tatmin ve mutluluk sağlarlar. Ancak seçtikleri bu yol, çevrecileri sıklıkla ilgilendikleri çevre sorununun kökenini göz ardı etmeye (ya da gereğince öncelik vermemeye) zorlar ve hatta daha da önemli bir risk almalarına, yani dert ettikleri çevre sorununun kökenindeki aktörlerle (devlet, kapitalistler gibi) zaman zaman aynı tarafa düşmelerine, ya da karşı tarafta kalsalar bile taviz vermelerine, veya düpedüz kullanılmalarına neden olabilir. Tabii doğrudan sermayeye ya da devlete ait çevreci hareketlerden değil, gerçek anlamda sivil çevrecilerden bahsediyorum, diğerleri bütünüyle bu analizin dışında kabul edilebilir. Öte yandan çevrecileri de homojen bir blok olarak görmemek gerektiğini, örneğin doğa korumacılarla çevre sağlığı için çalışanları, ya da hayvan hakları için mücadele edenlerle çocuklara çevre bilinci vermeyi hedefleyenleri aynı kategoride değerlendirmenin yanıltıcı olabileceğini söylemeye, bilmem gerek var mı?

Yeşillerin politik alanda var olmayı önemsemeleri, noktasal çabaları bütünüyle yararsız ve yanlış saymasalar da, sorunu daha bütünlüklü bir resmin içinde ele almaya çalışmaları sadece yeşilleri çevrecilerden değil, çevrecileri de yeşillerden uzak tutmuştur denebilir. Ayrım sadece kimi yeşillerin politik alanı temsili demokrasi sınırlarına kadar genişletmelerine ve parlamenter sistemde yer almayı da kabul edilebilir, hatta tercih edilir görmelerine bağlı değildir. Çalışma alanları ve tarzlarındaki farklılıktan toplumun algısındaki resmin önemsenmesine kadar bir dizi neden sayılabilir. Yeşiller çevrecilerle birlikte çalışırlar (ya da tersi durumda çevreciler yeşilleri çalışmalarına kabul edebilirler), hatta yeşiline göre değişmekle birlikte, yeşiller çevrecileri yeşil politikanın tabanı olarak bile görebilirler. Öte yandan çevrecilerle birlikte anılmak, hele hele çevreci olarak adlandırılmak çoğu kez yeşiller için bir kabustur. Bu durum yeşillerin politik bir hareket olmaları nedeniyle asıl hedeflerinin düşünsel ve eylemsel zemindeki ‘taraftarlarının’, daha doğrusu kendine ‘yeşil’ diyen bireylerin sayıca ve nitelik olarak artması olduğu düşünüldüğünde normal karşılanabilir. Yeşillerin, şiddet karşıtlığı gibi bazen ekolojik kaygılar kadar önemsedikleri ilkelerinin ‘çevreci’ tanımlama altında tümüyle arka planda kalması da önemli bir sıkıntıdır. Bu kadar basit bir kavram karışıklığı yeşillerin bütün bir politik zeminlerinin altlarından kaymasına bile neden olabilir.

Yine de yeşil politikayla çevreci hareket arasındaki ayrımı bu kadar “davranışsal” bir tarzda ele almak bana yeterli görünmüyor. Öyleyse biraz daha “ideolojik” bir bakış açısıyla yeşillerin çevrecilerden nasıl ayrıldıklarını ve aradaki temel gerilimleri anlamaya çalışalım.

Sosyal ekoloji – Derin ekoloji – Çevrecilik
Yeşil siyasi düşünce yelpazesinde kendini doğrudan doğruya ekolojist olarak tanımlayan en azından iki ana akım bulunuyor: Sosyal ekoloji ve derin ekoloji. İlginç olan sosyal ekolojinin de, derin ekolojinin de, kendi aralarında düşünsel olarak pek geçinemeseler de, çevrecilere çok sert çıkmaları, hatta neredeyse kendilerini çevrecilikle aralarına koydukları ayrımla tanımlamalarıdır. Derin ekoloji ismiyle bile bir noktaya kadar bu tartışmaya işaret eder. Derin ekolojistler tarafından doğadaki çeşitliliği kaynak olarak gören ve kirliliği ekonomik kalkınma için bir engel olmadığı sürece tolere edebilen insan merkezli bir yaklaşım olarak görülen (daha doğrusu suçlanan) yüzeyel ekoloji (yani çevrecilik), derin ekoloji yaklaşımında bunun tam tersiyle karşılanır. Derin ekolojistler doğanın kendisi için ve kendinde bir değer taşıdığını söylerler, kalkınmayı ikinci plana atarlar ve insan merkezciliğe bütünüyle karşı çıkarlar. Günseli Tamkoç “derin ekoloji çevreci reformculuğun tam tersidir” der. “Yani insanı odak alan bir düşünüş değil, doğayı odak alan (biyosantrik) bir görüştür.”2 Günseli Tamkoç çevreci hareketin 19. yüzyılda gelişmeye başladığı dönemden itibaren pragmatik amaçlı olduğunu ve endüstrileşme ve kentleşmenin temelindeki sosyal ve felsefi varsayımları pek kurcalamadığını söyler. Çevreciliğin gelişimindeki kaynak korumacı yaklaşımı ve ekonomik değerlere verilen önemi eleştirir.

Arne Naess’in derin ekolojistlerin teknik çözümleri reddederken bilimsel bakışı da bütünüyle sorgulaması, hatta bütünsel bir görüş olarak tanımladığı derin ekoloji hareketini bir bilim olan ekolojiden ayırmak için “ekosofi” kavramını ortaya atması ve ekolojik bilgelik kavramına atfettiği önem, derin ekolojinin çevre kirliliğini önlemek için daha az kirletici, ve yaratılan kirliliği önleyici yeni ve ileri teknolojilere ve mühendislik yaklaşımlarına prim veren, böylece hemen ve etkili bir biçimde sonuç almaya odaklanan çevreci hareketlerden bayağı uzak noktalara düştüğünü gösterir3.

Bookchin’in derin ekolojistlerle sert polemiklere girmeyi sevmesi, sosyal ekolojinin de çevrecilikle arasına en az derin ekolojinin yaptığı kadar kalın çizgiler çekmesine engel olmaz. Bookchin’in tahakküm yapılarını, hiyerarşiyi, insanın insan ve insanın doğa üzerindeki tahakkümünü merkeze alan düşüncesi doğal olarak çevreciliği ekoloji hareketlerindeki bir sapma olarak görmesine neden olur. Bookchin bir yazısında şöyle der: “Ekoloji hareketi, bütün yönleriyle tahakküm sorununu kucaklamadıkça, zamanımızın ekolojik bunalımının kökenindeki nedenleri ortadan kaldırma yönünde hiçbir katkıda bulunamayacaktır. Ekoloji hareketi, radikal bir biçimde kapsamlı bir devrim fikrine olan ihtiyacı göz önüne almaksızın, sadece kirlenme ve korunma ile ilgili reformlarda, yani sadece “çevrecilik”te takılıp kaldığı takdirde mevcut doğa ve insan sömürüsüne dayalı sistemin emniyet subapı olmaktan öteye gitmeyecektir.”4

Bookchin ya da Naess tarafından dile getirilen görüşler ve bu keskin ayrımcı yaklaşım yeşil siyasi hareketleri besleyen bu iki önde gelen düşünsel akımın kendi iç tutarlılığı açısından elbette önemlidir. Bu görüşler yazının başında da sözünü ettiğim standart yeşil açıklamanın temelleri sayılabilir. Şimdi bir de daha mesafeli bir noktadan, ekolojizmi bir ideoloji olarak çevreciliğin karşısında/dışında durmaya mecbur bırakan bir yaklaşıma göz atalım. Keele Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında öğretim üyesi olan ve yeşil siyasi düşünce üzerine yazdığı ve birinci baskısı 1990’da yayımlanan kitabı5 bugün kendi alanında klasik bir metin sayılan Andrew Dobson bu konuya kuvvetli bir vurgu yapıyor.

Bir ideoloji olarak ekolojizm
Çevrecilikle ekolojizmi birbirinden ayırmak gerektiğinin üzerini ısrarla çizen Andrew Dobson, faklı ekolojizmler olabileceğini, ama çevreciliği bu sınırlar içine yerleştirmenin ekolojizmin doğasına ilişkin kafa karıştırıcı mesajlar yollayabileceğini söyler. Dobson, tezini savunurken bu iki akımın şiddet olarak değil, tür olarak tamamen ayrı olduğunu vurgular. Yaygın anlayışın çevreciliğin yeşil politikanın ya da ekolojizmin“az radikal” ya da “hafif” formu olduğunun düşünülmesi olduğunu hatırlarsak bu vurgunun önemi artar. Dobson’a göre bu iki akım aynı aileye mensup değillerdir. Diğer bir deyişle çevrecilik “açık yeşil” değildir, çünkü yeşil değildir.

Bu çözümlemenin dayandığı temel noktaya, yani çevreciliğin ekolojizmin aksine bir ideoloji olmadığına dair fikirler ister istemez neye ideoloji diyebileceğimiz ve ekolojizmin bir ideoloji olarak nasıl ve neden tanımlanması gerektiği sorularını sormamıza neden oluyor. Dobson ideolojilere üç temel özellik atfediyor:

Birincisi ideolojilerin toplumun analitik bir tanımını yapmalarının gerekmesidir. İdeoloji “kullanıcılarına siyasi dünyada yollarını bulmalarını sağlayacak referans noktalarını bir araya getiren bir harita”dır. Örneğin “ekolojizm asit yağmurunu basitçe termik santral bacalarından çıkan karbondioksitin filtrelerde tutulmamasının bir sonucu olarak değil, birbiriyle ilinti içinde bulunan canlı ve cansız toplumun bir üyesi olmaya özgü olasılıkların (ya da burada daha uygun olarak sınırlamaların) yanlış okunmasının bir belirtisi olarak değerlendirecektir.”6

İkincisi ideolojilerin özel bir toplum şekli önermek zorunda olmasıdır. Bunu basitçe politik bir reçeteye sahip olmak diye açıklayabiliriz. Dobson’a göre “siyasi ideolojiler tarafından üretilen reçeteler sadece sorun temelinde olmayacaktır, daha çok insani duruma ait bazı kavramlar ve bununla ilgili sınırlamalar ve olasılıklar üzerinde kurulacaklardır. Dahası bu, ‘Güzel Yaşamın’ ilkelere sahip görünümlerine tercüme edilecektir ve meşruiyetlerini araçsal aklın kullanılmasından alan bir teknik ayarlamalar dizisinden başka bir şey olmayan reçetelerle güçlü bir karşıtlık oluşturacaktır. Başka bir deyişle ideolojik reçetelerin meşruiyeti politik teori çalışmalarında bulunan gözlemlerden kaynaklanacaktır; aynı katılıkla düşünülmeyecek, ama orada olacaklardır.”7

Son olarak da ideolojiler “politik eylem için bir program sağlamak, ya da halen yaşadığımız toplumdan ideoloji tarafından önerilen topluma nasıl ulaşacağımızın yolunu göstermek zorundadırlar.” 8 Bu üç noktada ekolojizmin konumu onu açıkça bir ideoloji olarak tanımlamamıza neden olur, çevrecilik ise ideoloji olmayan bir ‘ikinci dizi’ tanımlama ve reçete biçimi olarak örneğin demokrasi kavramının yakınına konur.

İdeoloji terimi eğer toplumu açıklamakta, çözümlemekte, siyasi ve sosyal dünyaya anlam vermekte kullanılıyorsa, ekolojizmin zaman zaman fazlasıyla kalın çizgilere sahip bir ideoloji olduğu bile söylenebilir. Özellikle de iyi tanımlanmış, sınırları belirlenmiş ve temel argümanları kolaylıkla özetlenebilecek ekolojizm akımları için, örneğin sosyal ekoloji için bunu söyleyebiliriz. İnsan kavramıyla ilgili ontolojik yaklaşımları ve önerdikleri kilit önemdeki kavramlarla, ekolojizm yelpazesinin bazı kanatları rahatlıkla bütünlüklü bir ideoloji olarak okunabilir. Tabii bu noktada ideolojinin tanımıyla ilgili farklı yaklaşımların işi çetrefilleştireceğini baştan kabul ediyorum. Ama Dobson’un siyaset bilimci bir akademisyen olarak burada üstlendiği rol biraz da bu tıkanmaları aşmak olamaz mı?

Dobson, tartışmasının bir yerinde Heywood’dan yaptığı bir alıntıyla siyasi kavramların elastik olduğuna vurgu yapıyor. Bu tanımlama özellikle ekolojizmin bir ideoloji olduğu söylendiğinde rahatsız olabilecek yeşiller için önemli olabilir, ne de olsa ideoloji kavramının alışıldık kullanımı kesinleşmiş bir temel oluşturan ilke ve değerler silsilesine, sorgulanmaz doğrulara, neredeyse dogma kavramına denk düşen bir donukluğa yakın düşüyor. Buna devletlerin ideolojik manipülasyon aygıtlarının özgür düşünceyi önemseyen bireyler üzerinde yarattığı dehşet duygusunu da ekleyebilirsiniz. Oysa Heywood’a göre “her ideoloji bir dizi karakteristik düşünce ve inançlara sahip olabilir, ancak bu fikirler sürekli olarak yeniden ele alınır ve tanımlanır. Gerçeklikte tüm siyasi kavramlar ‘elastiktir’; kendi kendilerini doğrulayan ya da değişmez bir anlama sahip değildirler.”9

Dobson ise ideoloji kavramını çok daha teklifsiz kullanıyor. Bunu yaparken de farklı ideolojiler arasında bir “çekirdek değer” analojisi yapıyor. Bu amaçla kulandığı iki “ana damar” liberalizm ve sosyalizm. Liberalizm çekirdek değer olarak “özgürlük” kavramına sahip Dobson’a göre, sosyalizm ise tahmin edilebileceği gibi “eşitlik” kavramına. Dobson bu ideoloji çekirdeklerinin tartışılmaya açık, hatta yanlışlanabilir olduğunu vurgulamayı bu noktada da ihmal etmiyor. Peki bir ideoloji olarak ekolojizm hangi çekirdek değere sahiptir dersiniz? Dobson bu değerin “ekomerkezcilik” olduğunu iddia ediyor 10.

Farklı ekolojizmler bağlamında bu çekirdek değerin çok tartışmalı olduğu kuşkusuzdur. Ama –risk alarak söylemeliyim ki- bu indirgeme bana da yanlış gelmiyor. En insan merkezci ekolojizmde bile (örneğin sosyal ekoloji) bu etik tartışması, yani ekomerkezciliğin/insan merkezciliğin ekolojizmdeki yeri oldukça geniş bir yer tutar. Hem zaten Dobson da “yanlışlanabilir” dememiş miydi?
Dobson ekomerkezciliği bu kadar “merkeze” koyarken, bir anlamda da yeşil politikayı çevreciliğin araçsal bakışından uzaklaştırıp daha etik, dolayısıyla felsefi bir eksene oturtmaya çalışıyor. Yoksa ekolojizmi diğer ideolojik kategorileri diklemesine kesen bir ideoloji olarak görenlere hak vermek durumunda kalabilir, ekolojizmin tam ehliyet sahibi bir ideoloji olduğu tezini kendi kendine çürütmüş olabilirdi.

Ayrım ne kadar sert?
Bu noktada “yeşil politikanın siyasi ideolojisi olarak ekolojizm” kavramından söz ettiğimizi hatırlayalım. Peki, karşı kıyıda bıraktığımız, yani “politik” değil, çünkü resmin bütününe bakmaktansa nokta çalışması yapıyor dediğimiz bazı doğa korumacı hareketleri ne yapacağız? Kuzey Amerika çıkışlı “radikal çevreci” akımların, örneğin “Önce Yeryüzü!” grubunun insan düşmanlığına varabilen “ağır” insan merkezcilik karşıtlığını nereye koyacağız? Eğer ekomerkezcilik gerçekten de ekolojizmin çekirdek değeriyse ve ekolojizm de yeşil politikanın siyasi ideolojisiyse, yeşil saymadığımız, politik de görmediğimiz ekomerkezci, hatta biyomerkezci yaklaşımlar sadece kapsamlı politik reçetelere veya programlara sahip olmadıkları için mi ideoloji değildirler? Dobson bu soruyu sormuyor. Bence çevreciliği homojen bir akım olarak görmenin tehlikelerinden biri de bu.

Sosyal demokrat bir belediye başkanı, kasabasında yapılacak bir termik santrale karşı samimi ve ciddi bir mücadele yürütürken kuşkusuz ideolojisini değiştirip yeşil olmak zorunda değildir. Ama yeşil politik düşünce bazı kaynaklarda “insan refahı ekolojisi” diye anılan bir tür çevrecilikle uğraşanların, örneğin hava kirliliğine, sağlıksız konutlara, pestisitlerle zehirlenmemize karşı çıkan profesyonellerin pek de yakınına uğramasa da, o belediye başkanı termik santral bacasından çıkan zehirler endemik bir ördek türünün soyunu ortadan kaldıracağı için canını dişine takıp mücadele ediyorsa; üstelik bir de kasaba halkının fikri alınmıyor, gelecek kuşakların hakları göz ardı ediliyor, doğanın kendini sürdürebilme kapasitesi ortadan kaldırılıyor diyerek bir uslamlama yapıyorsa kendisini bir hayli yeşile boyanmış bulabilir. Ekomerkezciliğin yeşil rengi belirlemekteki ağırlığı hiç şüphesiz ontolojik açıdan taşıdığı zayıf noktaları göz ardı etmemiz anlamına gelmiyor. Üstelik yeşil politik ilkeler içinde toplumsal kavramların, sömürünün, hiyerarşiye ve tahakküme yapılan vurgunun, cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadelenin ya da şiddet karşıtlığının yeri de azımsanamaz. Diğer yandan koyduğumuz kimi ayrımlar, siyaset biliminin indirgemeciliği sayesinde zihin açıcı ve anlaşılmayı zorlaştıran kimi parazitleri temizlemek açısından yararlı olsa da, bireysel düzeye indiğimizde pek de bir şey ifade etmeyebilir.

Yeşil politika için çevrecilikle arasına koyduğu ayrım önemlidir. Çevreci hareketlerin üzerinde durduğu zeminin kayganlığı, sadece sermaye ve devletle değme noktalarından ve doğayı seven, duyarlı insanların mücadele enerjilerini temel çelişkileri, endüstriyalizmin ve kapitalist tüketim toplumunun başat rolünü gizleyerek kimi zaman amaç dışı ve yararsız bir noktaya yönlendirmelerinden değil, doğrudan doğruya insanların karar sürecine el koymaları için fazlasıyla yumuşak ve kolay manipüle edilebilir mekanizmalar önermelerinden de kaynaklanıyor. Bu yüzden sadece sivil toplumu değil politik toplumu da sarsmaya niyetlenen yeşil politik akımlar, çevrecilikle aralarındaki ayrımı hem politik hem de ideolojik anlamda iyi tanımlamalıdırlar.

Öte yandan tekrar okları kendimize doğrultarak vurgulayalım ki, bu yaklaşım da bizi kısıtlayıcı bir düşünce ve eylem evrenine sokabilir. Çevreciliğin araçsal yaklaşımı, ekolojizmin bütünsel bakışıyla karşılanabilir gibi dursa da, her bir yeşil bireyin kendi duyarlığını ve kendi düşünsel tutarlılığını oluşturan unsurlar kitaplardan yapılan alıntılara pek benzemez. Bir ağacın kesilmesine isyan eden bir insan kendi vicdanıyla düşünsel gelişiminin kesiştiği noktada algı biçimini kendi yaratır. Bireysel tepkinin toplumsal hareketliliğe, toplumsal hareketliliğinse politik eyleme dönüşme eşiğinin nerede olduğunu nasıl bilebiliriz?

1 – Lambert J., No Change? No Chance!: The Politics of Choosing Green. Jon Carpenter Publishing, Bristol, 1997
2- Tamkoç G., Derin Ekolojinin Temel Çizgileri”. “Derin Ekoloji” içinde, Derleyen: Günseli Tamkoç, Ege Yayıncılık, İzmir, 1994, s. 93-105
3- Naess A., Derin Ekolojinin Temelleri. “Derin Ekoloji” içinde, Derleyen: Günseli Tamkoç, Ege Yayıncılık, İzmir, 1994, s. 9-16
4- Bookchin M., Ekolojik Bir Topluma Doğru. Çeviren: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı yayınları, İstanbul, 1996, s. 48
5- Dobson A., Green Polirtical Thought, 2nd edition. Routledge, New York, 1997
6- age s. 2-3
7- age s. 3
8- age s. 2
9- Heywood A., Political ideologies: an introduction. Macmillan, London 1992. Aktaran: Dobson A., Green Polirtical Thought, 2nd edition. Routledge, New York, 1997, s. 4
10- Dobson A., Green Polirtical Thought, 2nd edition. Routledge, New York, 1997, s. 5

Advertisements

October 27, 2009 Posted by | ekoloji | Leave a comment

Bir Sivil Toplum Teması Olarak Çevrecilik: Ekoloji Hareketlerinin Siyaset Dışına İtilmesi

http://umitsahin.blogspot.com/2007/10/bir-sivil-toplum-temas-olarak-evrecilik.html
Bu yazı Sivil Toplum dergisinin Ekim-Aralık 2007 tarihli 20. sayısında yayınlanmıştır.

Ümit Şahin

Çevrecilik, sivil toplum “domain”inin doğal ve ayrılmaz bir parçası olarak görülür. Sivil toplum mücadelesinin onlarsız düşünülemeyeceği üç alanın çevre, insan hakları ve kadın sorunları olduğu konusunda kimsenin kuşkusu yoktur. Aynı şekilde siyaset de, iktidar ilişkileri, mülkiyet ve genel olarak ekonominin alanına girdiği kabul edilen meseleler (para politikaları, sanayi, tarım, yatırımlar, vb.) çevresinde döner.

Ortaya çıkan bu ilginç dikotomi, sivil toplum mücadelesinin “yetki” alanına giren konuları siyasetin uçlarına sürükler. İnsan hakları meseleleri daha çok iktidar mücadeleleri bağlamında siyaseti etkilerken, kadın hakları için ve çevre sorunlarına karşı verilen mücadeleler, iktidar sahipleri ve klasik sağ ve sol siyasetçiler tarafından, kendi politik önceliklerinin son sıralarında da olsa, en azından söylem düzeyinde içselleştirilmeye ve böylece etkisiz kılınmaya çalışılır. İktidar ilişkileri ve mülkiyet hakkında konuşmak ise sivil toplum mücadelesinde yer alan çoğunluk tarafından “siyasete bulaşmak” olarak etiketlendirilerek dışlanır.

Ekonomi, iki alan tarafından en fazla ortak keseni olduğu söylenebilecek konudur. Yine de sivil toplum örgütlerinin mülkiyetten ve iktidar ilişkilerinden soyutlanmış bir şekilde ekonomi politikası yapma çabaları, onları genellikle tarım, sanayi, ulaşım gibi alanlarda teknolojist bir noktaya sürükler. Sonuç olarak siyaset de, sivil toplum da yaratılan bu “karşılıklı olarak alanların belirlenmiş olması” durumundan oldukça hoşnut ve bir tür “işbirliği” içinde mücadelelerini sürdürürler. Bu ilginç durumu postmodern zamanları tanımlayabilecek kadar tipik görmek mümkündür.

Aslında modernleşmenin bir ürünü olan sivil toplumun varlığının ilk kez tanımlandığı zamanlarda da siyaset, iktidarın kimin elinde olduğu, bu anlamda iktidarı ele geçiren sınıfın hangi idari yapılanmayla iktidarını meşrulaştıracağı ve toprağın ve üretim araçlarının nasıl el değiştirdiğiyle ilgileniyordu. Bu anlamda yenilik, sivil toplum alanının siyaset dışına itilmesindedir. Mesela kadın mücadelelerinin gayet politik ve “sert” yöntemleri (örneğin kadınlara özgü siyasi partiler, sokak protestoları, siyasete müdahale amacını ön plana çıkaran dergiler vb.) sistemin bir süre sonra kadınların siyaset alanına girişine bir nevi “koşullu” olarak izin vermesiyle yumuşamış ve hareket siyaset dışı alana kaymış sayılabilir. Hatta feminist mücadele düşünsel-ideolojik düzlemde yaygınlaşırken, bir yandan da radikalliğini ve kitleselliğini kaybetmiştir (Savran, 2004). Oysa erkek egemen siyasi ve toplumsal düzenin ortadan kalktığını, bu anlamda siyasi kadın mücadelesinin amacına ulaştığını herhalde kimse söyleyemez. Ama siyasetin kadın hareketini marjinalize etmeyi başardığı söylenebilir. Bütün sivil toplum hareketlerinin kendileri için ayrılan alana çekilmeyi kabullenmeleri de aslında yine iktidar mücadelesiyle bağlantılı bir konudur.

Gerçekte siyasetin dayandığı taban silahlı güçler, sermaye ve belirli otoriteler (din, aşiret, tarikat, mafya vb. ileri gelenleri) olunca, aslında siyasetin tabanında olması gereken sivil toplum da kendini siyasetin dışladığı, ya da marjinalize ettiği mücadelelerin içinde var etmiştir. Sivil toplumun siyasete müdahale edebilme gücünü koruyamaması, ideolojik olarak da bu durumu meşrulaştırmasının, siyaseti kült isimlerin ya da nüfuz alanlarının çevresinde inşa edilmiş değişmez bir iktidar mücadelesinden iberet bir meslek olarak kabullenmesinin önünü açmıştır. Bu ön kabul, sivil toplum mücadele alanının içinde görünen, sözünü ettiğimiz tipteki hayati meseleleri siyasetin dışında tutmayı, sivil toplumun durduğu yerden de sağlama almak anlamına gelir.

Çevre ve ekoloji hareketlerinin sivil toplum mücadelesi içindeki tartışılmaz ağırlığı, siyasetin dışında kalmayı kural olarak gören sivil toplumcu anlayışın çevre ve ekoloji hareketlerindeki ağırlığı tartışılmaz olmaya devam ettiği müddetçe mümkündür. Bu mesele, bizi çevre ve ekoloji mücadelelerini siyasetin içine taşıyan yeşil hareketi tartışmaya götürmektedir. Yeşil hareketin, yeşil siyasi partilerin ve aslında bunların da dayandığı sivil toplum alanının nasıl dinamiklere sahip olduğu ve klasik siyasi partilerin yeşil hareketi etkisizleştirme stratejileri birlikte düşünüldüğünde, tartışılmaz sanılan kabullerle ekoloji mücadelesini anlamanın mümkün olmadığı da anlaşılır.

Bu kabulleri tartışmak için önce ekoloji mücadelelerinin nasıl bir tarihsel süreçten geçtiği ve hangi düşünsel öncüllerin süreçte baskın rol oynadığı hakkında genel bir kavrayışa sahip olmak gerekiyor. Böylece siyasetin içinde ekoloji mücadelesi yapmakla, ekoloji mücadelelerini sivil toplum hareketlerinin tekeline almak arasında süregelen gerilim daha iyi anlaşılacaktır.

Ekoloji Hareketleri Nasıl Başladı?

Çevre ve ekoloji hareketlerinin ortaya çıkışının ve konunun düşünsel temellerinin 19. yüzyıl sonuna, hatta daha eski devirlere kadar geri götürülmesi yaygın bir tutumdur. Her düşünce akımı, kendi temellerini yazılı tarihin derinliklerinde arar. Bu nedenle yeşil düşünceye ait bir envanter çıkartmaya giriştiğinizde yolunuzun Lucretius’a, ya da St. Augustine’e çıkması şaşırtıcı değildir (Wall, 1994). Düşünce tarihi boyunca doğa insan ilişkisi hakkında söylenmiş sözler, özellikle de doğanın aşırı kullanımı, tüketilmesi ve yıkıma uğratılması konularında yapılan her yorum (örneğin Platon’un Attica’daki toprak erozyonundan veya ormanların yok olmasından yakındığı meşhur satırları), içinde yeşil düşüncenin nüvelerini taşıyor gibi görünebilir. Üstelik ekolojik krizin tarihi de Mezopotamya’daki ilk uygarlıkların iklim istikrarsızlıkları, kuraklık ve toprağın yanlış kullanımı nedeniyle çökmesi örneğinde olduğu gibi çok eski çağlara dek geri götürülebilir (Ponting, 2000). Ama bunların hiçbiri bugün kullandığımız anlamıyla ekoloji mücadelelerinin ve yeşil düşüncenin tarih boyunca var olduğunu göstermez.

Aslında çevre hareketlerinin ortaya çıkışını çok yakın bir zamana, 1960 gibi bir dönüm noktasına tarihlemek, meselenin yeşil politik bir hal almasını da 1970’lerde başlatmak oldukça uygun bir kabuldür. Rachel Carson’un 1962’de yayımlanan Sessiz Bahar’ı (Silent Spring) (Carson, 2004) ve Roma Kulübü raporu olarak da bilinen 1972 tarihli Büyümenin Sınırları (Limits to Growth) (Meadows, 1972) bu tarihleri imleyen iki köşe taşıdır. Yirminci yüzyıldaki iki dünya savaşı sonrasında dünya, hem yarattığı sosyal ve kültürel iklimle, hem de hızlanan endüstriyel büyümenin çığrından çıkardığı çevre kirliliği, ekolojik yıkım ve kaynak sorunuyla, ekoloji mücadelelerinin gerçek anlamda toplumsallaşmasına yol açmıştır. Sessiz Bahar’a giden yolda İkinci Dünya Savaşı’nda kimyasal silah olarak geliştirilen DDT gibi klorlu organik bileşiklerin mucizevî böcek öldürücüler olarak ekonomik gerekçelerle son derece yaygın kullanılması rol oynar (Şahin & Alkoy, 2006). Hem insan sağlığına, hem de diğer canlıların varoluşuna kasteden sayısız kimyasal madde, 19. yüzyıldan beri ciddi bir sorun olan hava kirliliğinin yanına, su ve toprak kirliliğinin çözülmesi güç bir hale gelmesini de eklemiştir. Buna 60’ların sonuna doğru iyice hızlanan büyümenin, petrol bağımlılığının artmasının sonucu olarak belirginleşen kaynak sorununun ve hızlı nüfus artışının eklenmesi, insanlığı nasıl bir gelecek beklediği sorusunun daha yüksek sesle sorulmasına yol açmıştır. Dolayısıyla çevre ve ekoloji hareketleriyle yeşil politika, sanıldığı gibi farklı tarihsel gelişim çizgilerinin ürünü değildirler. Daha çok aynı tarihsel sürecin giderek ayrıştırdığı iki ayrı mücadele rotası oldukları söylenebilir.

Hareketi 1960’dan daha önceye götürmek mümkün olmasa da, ekoloji mücadelelerini besleyen köklerin 19. yüzyılın başlarına kadar geri götürülmesi mümkündür. Bir Avrupalı olmakla birlikte, ABD’de de büyük etkisi görülen Alexander von Humboldt (1769-1859), yeşil düşüncenin temellerinde etkisi aranabilecek ilk isim olmanın yanı sıra ekoloji hareketlerinin doğa bilimleri temelinin de ilk sembolleri arasındadır. Uzun yaşamı boyunca doğayı gözlemleyerek, doğa olaylarını ve yasalarını çözümleyen tabiat bilgisi (natural history) yazarlarının en ünlüsü olan Humboldt, aynı zamanda hayatının beş yılını, daha 19. yüzyılın başında Güney Amerika’yı gezip inceleyerek geçirmiş bir gezgin, hala kendi adıyla anılan okyanus akıntıları olan, jeoloji üzerine teoriler geliştirmiş ve nihayet kozmos kavramını ilk kez her şeyin birbiriyle ilişki içinde olduğu tek bir bütün anlamında, bugünkü ekolojist kavrayışa oldukça benzer bir şekilde formüle etmiş önemli bir bilim insanıydı. Zamanında Napolyon Bonapart’tan sonra en iyi tanınan Avrupalı olduğu büyük ölçüde unutulmuş olan Alexander von Humboldt, bugün ismi akademik çevrelerle sınırlı kalmış bir figürdür. Oysa Alexander von Humboldt’un “bağlantı zinciri” anlayışıyla açtığı ekolojik düşünce çığırı, ABD’de 19. yüzyıl boyunca Amerika kıtasının sırlarını çözen “kâşifleri” ve nihayet 19. yüzyılda milli park hareketini ve doğa korumacılığı başlatan John Muir’i derinden etkilemiştir. Bugün Kuzey Amerikan çevreciliğinin kurucuları ve yeşil düşüncenin Amerika’daki kaynak kişileri olarak görülen Henri David Thoreau, John Muir, Aldo Leopold gibi isimlerin hep “Humboldt akımının” etkisi altında bu alanda önemli eserler yaratmış oldukları söylenebilir (Sachs, 2006).

Öte yandan yine Humboldt’un da bir üyesi olduğu, biraz daha Avrupa kaynaklı sayılabilecek daha bilimsel bir başka hatta, Linneaus gibi taksonomiyi kuran bir doğa bilimciyi (Tont, 2001), Charles Lyell gibi modern jeoloji biliminin öncülüğünü yaparak yeryüzünün ve hayatın temellerine ilişkin dinsel paradigmayı yıkan bir ismi, Charles Darwin gibi evrim düşüncesini geliştirerek insanı eşref-i mahlûkat olmaktan doğanın bir parçası olmaya tenzil ettiren büyük bir bilim insanını, en iyi bilinen figürler olarak, sayabiliriz. Bütün bu tabiat bilgisi yazarları ve bilim insanları, Batı uygarlığında yüzü doğaya dönük bir bilim anlayışının ve bu bilimsel temellere dayanan bir düşünsel ve kültürel iklimin mümkün hale gelmesini sağlamışlardır. Elbette buna 19. yüzyıl boyunca büyük miktarlarda yakılan kömürün yarattığı çevre kirliliğine, doğaya bırakılan atıklara, insan doğa ilişkisine, sağlıksız çalışma ve yaşama koşullarına, insanca yaşamaya uygun olmayan işçi mahallelerine ve sanayi kentlerine dikkat çeken, yani ilk kez çevre kirliliği üzerine yazan öncü yazarları da eklemek gerekir: Friedrich Engels, George Perkins Marsh, August Bebel gibi.

Yeşil düşüncenin ve ekoloji hareketlerinin temellerini modern dönem boyunca yaşanan toplumsal mücadelelerden ayırmak mümkün değildir. Saymaya çalıştığım bu entelektüel zeminin ötesinde modernleşmeye ve sanayileşmeye karşı erken dönemde oluşan tepkinin, yani bir yandan bütün düşünsel çeşitliliğiyle romantizmin, öte yandan da yeşil düşünceye kattığı anti otoriter tonla anarşizmin büyük payı vardır. Daha Fransız devriminin hemen ardından muhafazakâr itirazı yükselten Edmund Burke’den başlayarak, William Morris’den geçip 68 öğrenci hareketine kadar devam eden birinci çizginin (Löwy & Sayre, 2007), Peter Kropotkin’in doğada karşılıklı yardımlaşmayı vurgulayan doğa bilimciliği ve Gustav Landauer’in cemaatçi liberterliğinden Murray Bookchin’in sosyal ekolojisine uzanan ikinci çizginin (Cantzen, 2000), hatta bir yandan Spinoza’nın, bir yandan da Frankfurt Okulu’nun, Heidegger’in ve Aydınlanma’yı eleştiren, modernizmi sorgulayan diğer yirminci yüzyıl düşünürlerinin yeşil düşüncenin oluşumunda önemli rolü vardır.

Bütün bu zengin birikim, yeşil düşünceyi “mekanistik insan merkezci düşünceyi eleştiren bütüncül doğa merkezci düşünce anlayışı” olarak tanımlama kolaycılığını geçersiz kılar. Ekolojist düşünürler arasında Murray Bookchin ve John Passmore gibi insan merkezcilerin önemli yer tuttuğunu, hatta Ivan Illich, Ernst Bloch, Hans Jonas, Jacques Ellul gibi ekolojist olmayan, çok farklı çizgilerden gelen düşünürlerin yeşil politika üzerinde ne kadar büyük etkide bulunduğunu unutmamak gerekiyor.

Rachel Carson’un 1960’ların başında DDT karşısında başlattığı mücadele, aynı dönemde bir ara nüfus artışının sorumlu tutulduğu bir tür Neo-Maltusçuluğa uğradıysa da, 70’li yılların başında Barry Commoner, Andre Gorz, René Dubos gibi yazarların ve bir gençlik ayaklanması olmaktan çıkıp yeni bir politik güç yaratmaya doğru evrilen 68 hareketinin etkisiyle hızla politikleşti. Kaynak sorununun büyüme ideolojisiyle bağını kurmayı başaran Roma Kulübü raporu, Bileşmiş Milletler’in ilk kez Stockholm’de İnsan Çevresi zirvesi toplaması, Yeni Zelanda’da sıfır büyüme sloganıyla bir parti kurulması, İngiltere’de The Ecologist dergisi çevresi tarafından bir ekolojist siyasi parti kurulması gerektiği fikrinin ortaya atılması hep 1972 yılında oldu. Yeşil hareket birkaç yıl içinde müthiş bir hızla büyüdü, Friends of the Earth, Greenpeace, Worldwatch Institute, Sea Shepherd, Earth First gibi çoğu Kuzey Amerika orijinli eylem ve düşünce üretim kuruluşlarının ortaya çıkışıyla (Sale, 1993), öncelikle İngiltere, Almanya ve Fransa’da olmak üzere yeşil partilerin kurulması (Richardson & Roots, 1995) neredeyse on yıla sığdı.

Yeşil hareketin eylemci yönüyle, parlamentoya girmeyi hedefleyen yönü bazen birbirini tamamlamış, bazen çatışmıştır. Ama çevreyi korumanın siyaset dışı bir mesele olduğu fikri bu çatışmanın unsurlarından biri değildi. O halde nasıl olmuştur da, bu kadar zengin bir düşünsel birikime dayanan bir hareket, son yirmi yılda aynı geleneğin takipçisi bile sayılamayacak siyaset dışı çevre hareketlerinin etkisi altına girmiş, geleneğin taşıyıcısı olmayan çevreci sivil toplum örgütleri çevre hareketinin ana akımı haline gelmiştir?

Bu soruyu yanıtlamak için öncelikle devletlerin ve sermayenin nasıl konum aldığını anlamaya çalışmak gerekiyor.

Siyaset Dışı Çevreciliğin Ayrışması

Amerika Birleşik Devletleri’nde, 1897’de yaşanan bir tartışma, doğa korumacılık tarihinde önemlidir (Sachs, 2006; Sale, 1993). Doğa korumacı akımın ve milli park hareketinin kurucusu John Muir ile ABD’nin ormancılık kuruluşunun ilk başkanı olan Gifford Pinchot arasındaki bu tartışma, ormanları ekonomik açıdan daha uzun süre kullanabilmek için korumayı öngören Pinchot’un muhafaza ediciliği (conservationism) ile, Muir’in doğanın kendine ait değeri nedeniyle korunması gerektiği fikrine dayalı korumacılığının (preservationism) ayrışmasına neden oldu. Bu tartışma, Muir’in izleyicisi sayılabilecek Aldo Leopold’un, bir ucu sonradan derin ekoloji hareketine dek uzatılabilecek olan ekoloji merkezli toprak etiğinin (Leopold, 1949), ekonominin kıtlık mantığıyla çatışan yanının belirginleştiği ilk olaylardan biriydi. Gifford Pinchot için de ormanların korunması çok önemliydi, ama o Muir gibi doğanın ticarileştirilmesine itiraz etmiyor, tam tersine ormanların bilimsel olarak ele alınarak kâr getirebilecek verimli işletmelere dönüşmesinden bahsediyordu. Pinchot bir anlamda doğanın sürdürülebilir ekonomik kullanımın ilk ideoloğudur. Neticede Muir, 1914 yılında Hetch Hetchy vadisinin baraj suları altında kalmasını önleyememenin üzüntüsü içinde ölürken, Pinchot Cumhuriyetçi Parti’den Pennsylvania valisi olmaya hazırlanıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından aşırı kimyasal ilaç kullanımı yoluyla tarımsal üretim artırılır, petrole dayalı hızlı endüstriyel büyümeyle Batı Avrupa ve ABD ekonomileri uçuşa geçer, yeni bulunan kalkınma ideolojisiyle üçüncü dünya ülkeleri Batı standartlarında yaşam biçimi ve tüketim zinciri içinde Batı’nın emperyalist politikalarına bağımlı hale getirilirken (Sachs, 1992), toplumda başka değişimler de gerçekleşiyordu. Sonradan endüstriyel büyümeye karşı muhalefeti oluşturacak yeşil hareketin sosyolojik temelleri işte bu savaş sonrası hızlı büyüyen, dinamik, alt kültür hareketlerinin yükseldiği Batı toplumlarının içinde atıldı. Türkiye gibi o dönemde Batı’nın çeperinde yer alan ülkeler, sadece geleneksel olarak toprağa daha yakın oldukları, daha az ve daha geç sanayileştikleri, ya da doğuya özgü bazı heterodoks geleneklerden beslendikleri için ekoloji düşüncesinin doğal taşıyıcısı olamazlardı. Durum tam tersi yönde işliyor, elbette sistem, karşıtını kendi içinde büyütüyordu. Yeşil hareketler o yüzden tartışmasız biçimde hızla sanayileşen Batı ülkelerinde doğmuş ve aynı Batı’nın devlet ve sermaye aygıtları tarafından boğulmaya çalışılmıştır. Bugün Türkiye’de de yaşanan süreç, aynı çizginin bir örneğidir.

Devletlerarası mekanizmanın karşı saldırısı 1980’lerde, neoliberalizmin dünya sistemine hâkim olmaya başlaması sonrasında yoğunlaşmıştır. Tıpkı klasik totalitarizmin baskıcı mekanizmalarının yerini “insan haklarına dayalı” kontrol ve gözetim toplumlarının alması (Foucault, 2000), bireysel özgürlüklerin teröre karşı mücadele ve benzeri ideolojik mekanizmalar yoluyla güvenlik devleti tarafından sınırlanması, bunun için gereken rızanın da teknolojik bombardıman ve medya aygıtı tarafından imal edilmesi gibi (Herman & Chomsky, 2002) ekoloji hareketleri de denetim altına alınmaya ve bastırılmaya başlandı. Sonradan yeşil siyasi partilerde seçimlere ve parlamentoya girecek siyasetçiler, yetmişli yıllarda nükleer santrallere, Pershing füzelerinin Avrupa’ya yerleştirilmesine, ormanların otoyollar için yok edilmesine ve ikiyüzlü burjuva ahlâkına karşı mücadele eden eylemcilerdi. Schumacher’in “küçük güzeldir” anlayışını temel alan alternatif komünler, Dubos’un “küresel düşün, yerel eyleme geç” sloganını benimseyen yurttaş inisiyatifleri ve seçimlere girmek için oluşturulan yeşil alternatif listeler aynı zeminde yeşeriyordu.

“Çevreciliğin çevreci örgütlerde yapılması gerektiği” o yıllarda bilinmiyordu. Sonradan bir “bilinç sıçraması” olmuş, çevreci olmak, tıpkı demokrat olmak gibi ayrımsız olarak herkes tarafından paylaşılması gereken renksiz bir değere dönüştürülmüştür.

Çevreci mücadele ancak bu yolla sivil toplum örgütlerinin tekeline alınabilirdi.

Bunu sağlayan sürecin üç aşamada gerçekleştiği söylenebilir:

1- Birleşmiş Milletler’in 1972 Stockholm zirvesiyle başlattığı çevrenin korunması için uluslararası işbirliği süreci 1980’lerde yine Birleşmiş Milletler çatısı altında 1949’da ABD’nin başlattığı kalkınma çağının ikinci aşamasını oluşturacak olan sürdürülebilir kalkınma ideolojisinin üretildiği bir meşruiyet zeminine dönüştürüldü. Bu ideolojinin taşıyıcılığı ise sivil toplum kuruluşları aracılığıyla çevrecilere verildi. Sürdürülebilir kalkınmanın tıpkı terörle mücadele gibi bütün klasik siyasi çizgileri diklemesine kesen bir ortak eksene dönüşmesi, 1987-2002 arasındaki 15 yıl içinde tamamlanmıştır (Şahin, 2004). Toplanan tüm devletlerarası zirvelerde paralel sivil toplum oturumları yapılması, (ki bu durum sadece çevreyle ilgili zirvelere özgü değildir), çevre hareketinin “itiraz etmekten vazgeçip çözümün ortağı olması” anlayışının yerleşmesini sağladı. Bu çevre hareketinin 1970’in 22 Nisan’ında ilk Yeryüzü Günü için sokaklara dökülen milyonlarla akrabalık derecesi, incelenmesi gereken ilginç bir konudur.

2- Yeşil partilerin önce 1983’de Almanya’da olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde yerel yönetimlere, parlamentolara, hatta koalisyonlara girecek kadar oy almaya başlamaları, sosyalist ve sosyal demokrat partilerin, hatta giderek sağ partilerin de program ve vaadleri arasına çevre konusunu almalarına neden oldu. Klasik sağ ve sol partilerin ideolojik bir değişim geçirmeden çevreci olmaları, çevreciliğin “partiler üstü” bir mücadele ve ekolojist, dolayısıyla “ideolojik” nitelik taşımayan bir çağdaş değer olduğu fikrini yaygınlaştırdı. Liberal ve muhafazakâr partiler kendi büyüme ideolojilerini, sosyal demokratlar ise kalkınmacı politikalarını çevreyi koruyarak sürdürmenin yollarını aramaya başladılar. Sonuç, ekolojist değil sürdürülebilir kalkınmacı bir çevre mücadelesinin, yeşil değil renksiz bir ekoloji politikasının teorize edilmesiydi. Çevreci sivil toplum örgütlerinin “her partiden insanı bir araya getirmesini” de kolaylaştıran bu anlayış, çevreciliği yeşil düşünce geleneğinden koparan temel yönelimlerden biridir.

Uluslararası çevre politikalarının geliştirilmesini sağlayan Birleşmiş Milletler çevre zirveleri süreci ve partiler üstü çevrecilik anlayışı, bir yandan da çevre bakanlıklarının ve devlet çatısı altındaki benzeri çevre kuruluşlarının kurulmasını ve güçlenmesini sağlamıştır. Gerçi devletin çevre mevzuatı yapmasının tarihi çok gerilere gider, ama devletin bu alanda da otoriteye talip olması oldukça yenidir.

3- Şirketlerin sosyal sorumluluk adı altında halkla ilişkiler ve reklam kampanyalarına girişmesi de, 1980 sonrası dönemin ürünleri arasındadır. Özellikle de 90’lardan itibaren, çevreyi daha fazla kirleten şirketler başta olmak üzere, sermayenin hatırı sayılır bir kesimi çevre alanındaki sosyal sorumluluk projelerine yatırım yapmaya başladı. Şirketler, bu çalışmaları nadiren kendi bünyelerinde sürdürdüler, daha çok da çevreci sivil toplum kuruluşlarına fon aktararak yaptılar. Şirketler için küçük miktarlarda olan bu paralar, tabandaki sivil toplum kuruluşlarının çalışanları için ciddi meblağlara ulaşıyordu. Böylece çevreciler itiraz etmeyi bırakıp çözümün bir parçası haline gelmek için gereken maddi olanaklara da sahip olmaya başladılar. Bunun iki sonucu oldu: Birincisi çevrenin korunması için profesyonelce çalışma imkanı bulan uzmanlar, devlet veya kamu fonlarından faydalanan bilimsel kuruluşlar tarafından değil, şirketler tarafından fonlanan çevreci sivil toplum örgütleri (diğer bir deyişle üçüncü sektör) tarafından istihdam edilmeye başladılar. İkincisi, devlet çevrenin korunması için harcama yapmayı ve hatta yasalar çıkarmayı kendi sorumluluk alanı dışında görme şansına sahip oldu. Biyoçeşitlilik, soyu tükenen hayvanlar, verimsizleşen topraklar, hatta bunların sonucu olarak yoksullaşan kırsal kesimin sorunları, sorunun faili olan sermayenin doğayı tahrip eden üretim ve yatırımlarından elde ettiği kârın bir bölümünü ayırarak çözdüğü dışsal maliyetler haline getirildi. Çevreci sivil toplum da çözüm üretmeye çalışmaktan itiraz etmeye zaman bulamamaya başladı.

Tüm bu etkenler, yurttaş inisiyatiflerinde, yeşil partilerde ve politik ekoloji mücadelelerinde rafine olan yeşil hareketin tabana yayılma kanallarının tıkanmasını ve yeşil düşüncenin marjinalize olmasını sağlayacak kadar güçlüydü. Sonuç, Pinchot’un kapitalist çevreciliğinin sosyal demokrat siyaset çizgisinin de katkısıyla Muir’in romantizmini marjinalize etmesi, gelenekten ve yeşil düşünce arka planından kopuk, siyaset dışı bir çevreciliğin ana akım haline gelmesiydi.

Türkiye’de de süreç geç başlamakla birlikte benzer bir seyir izlemiştir. Üstelik geç başladığı ve hızlı depolitize olduğu için, geri dönüşü gittikçe zorlaşan bir hal almıştır.

Türkiye’de Siyaset Dışı Çevreciliğin Yükselişi ve Çöküşü

Batı’daki yeşil hareketin yükselişini en az on yıllık bir gecikmeyle takip eden Türkiye yeşil hareketi, kendine özgü siyasal koşullar içinde doğdu. Yetmişli yıllarda toplumsal muhalefetin eksenini belirleyen sosyalist düşünce, kadrolarını 12 Eylül darbesi sonrası işkence altında ve cezaevlerinde büyük ölçüde kaybetmiş, toplum, askeri yönetim tarafından hizaya sokulmuştu. Aslında ortam alternatif bir siyasi canlanış için o kadar da uygun sayılmazdı. Yetmişli yıllarda Avrupa’da da silahlı devrim mücadelesi vardı, ama bir yandan da şiddet karşıtlığı, feminizm, barış mücadelesi, anti nükleer hareket, punk kültürü, anarşi, komünler, eşcinseller ve diğer alt kültür hareketlerinin oluşturduğu bir düşünsel çeşitlilik ve eylem zenginliği bulunuyordu. Türkiye ise, yetmişli yılları sosyalist düşüncenin muhalif kitlelerin üzerinde kurduğu mutlak hegemonya ile geçirdi ve seksenlere tabanda yankı bulmuş tek devrimci geleneğin üzerinden tanklarla geçilmiş bir şekilde girdi. Yeni kuşaklar ise önce sıkıyönetim, sonra olağanüstü hal, sonra da YÖK, Atatürkçülük, elleri güçlendirilen dinsel yapılanmalar ve paranın egemenliği yoluyla sindirildiler.

Seksenlerin ikinci yarısında yeşil hareketin yolunu açan, dışarıda kalmış, ya da cezaevinde kısa bir süre yatmış bazı solcuların, yeni mücadele arayışları sırasında Almanya’da o yıllarda parlamentoya girmeyi başaran Yeşiller Partisi’nin yarattığı heyecanla karşılaşmaları oldu. Özal liberalizmi dönemiydi ve hedeflenen kapitalistleşme, dünyaya açılma ve büyüme, doğaya ve kültürel değerlere yönelik sistematik bir saldırıya neden oluyordu. Kentlerde ve Ege-Akdeniz kıyılarında yoğunlaşan turizm yatırımları, termik santral projeleri ve hızlı kentsel dönüşüm planları, korumacı niteliğe sahip bir direnişin önünü açtı (Somersan, 1993). Güvenpark, Akçimento, Aliağa, Dalyan, Gökova, Taşkışla derken, Türkiye alışık olmadığı bir toplumsal muhalefetle tanıştı. Gayet politik olan ve büyük ölçüde tabanda büyüyen bu hareket, 1988 gibi erken bir tarihte Yeşiller Partisi’nin kurulması ile sonuçlandı (Ergen, 1994). Üstelik aynı dönemde ekolojist ve savaş karşıtı eylemleriyle ve Türkiye’de ilk defa bir eşcinsel kimlik hareketi yaratmasıyla yıldızı parlayan bir de Radikal Yeşil hareket vardı. Bu hareketleri yaratanlar, soldan gelen, çoğu 12 Eylül öncesi çeşitli sol örgütlerde yer almış kişilerdi. Ama bu kadrolar yeşil düşünceyi kendileri de daha yeni öğreniyorlar, sosyalist teoriyle hesaplaşmaya ve yeni bir yol bulmaya çalışıyorlardı.

Bu kadar erken bir siyasallaşmaya rağmen birkaç yıl oldukça başarılı yürüyen ve örgütlenen yeşil hareket, yine aynı olgunlaşmamışlık nedeniyle dağılma sürecine girdi, içinden anti nükleer hareket, ekolojist ve yeşil gruplar, dergi çevreleri ve inisiyatifler doğdu. Türkiye’de süreç tersten işlemişti. Yurttaş inisiyatifleri ve alternatif hareket yeşil partiyi oluşturmamış, yeşil partinin dağılması yurttaş inisiyatifleri ve alternatif hareketlerin doğmasına ve çoğalmasına neden olmuştu. Ancak sonuçta bir yanıyla Batı’da yaşanana benzer bir durumun Türkiye’de de tekrarlandığı söylenebilir. O da ekoloji hareketlerinin, bambaşka bir toplumsal ortam söz konusu olmasına rağmen, yine işin en başında siyasi bir gündemle ortaya çıkmasıdır.

Türkiye’de bu dönemin hızlı bir şekilde sona ermesinde hareketin iç dinamikleri büyük rol oynadı. Ama bir yandan da dünya başka bir yere doğru evriliyordu ve hareketin buna direnecek gücü yoktu. Sivil toplum hareketlerinin, özellikle de çevre alanında siyaset dışına itildiği doksanların yeşil hareket üzerindeki etkisi ağır oldu. Önce 1996’da İstanbul’da toplanan ve sivil toplum hareketlerine büyük canlılık kazandıran Habitat zirvesi, daha sonra da 1999 depremini izleyen fon akışı, daha önce özetlemeye çalıştığımız “çözümün parçası olmaya çalışan”, bunun için de proje üretip fon aramaktan itiraz etmeye zamanı kalmayan sivil toplum kuruluşlarının sayısını arttırdı ve bunları güçlendirdi. Aynı yıllarda Türkiye’de de örgütlenen ve destekçilerin dışında gelir kaynağı olmayan, yani fon akışına bağlı olarak çalışmayan Greenpeace bile, bir süre örgütün klasik eylemci çizgisini takip ettiyse de, daha sonra hızla profesyonelleşti ve diğer çevreci örgütlerin önünde bir de bu yönüyle model oluşturmaya başladı.

Ama Türkiye’de, çıkışını yeşil siyasi bir tarzda yapan çevre ve ekoloji hareketlerine asıl darbeyi, sermayenin kendisi vurdu. Ekolojist olmayan, hatta birer çevre örgütü oldukları bile söylenemeyecek olan büyük sermaye destekli bazı vakıf ve dernekler, çevre hareketinin tabandan örgütlenmesini sistemin işleyişi içinde olabilecek en garantili yöntemle engellediler. Bu türden örgütlerin en büyük ve tipik örneği olan TEMA, erozyonla mücadele ve ağaçlandırma amacıyla kurulmuş, kuruluş amacında bile klasik çevreci taleplere yer vermeyen, hatta nükleer santral ihalalelerine giren şirketlerin yöneticilerinin mütevelli heyeti başkanlığı gibi yüksek görevlere gelebildiği bir vakıf olduğu halde, birkaç yılda kendini Türkiye’nin en büyük çevre örgütü olarak ilan etmeyi, bir anlamda Türkiye’de çevreci olmanın tanımı haline gelmeyi başardı. TEMA, bunu elbette arkasındaki büyük sermaye gücü sayesinde başarmıştı. Bir vakıf olduğu ve mütevelli heyetiyle yönetildiği için üyeleri olmayan, dolayısıyla demokratik denetim mekanizmaları işlemeyen bir örgüt, kaydettiği on binlerce gönüllü sayesinde büyük bir tabana oturmuştu.

Elbette mesele sadece TEMA değildir. Aynı modele dayanan, yani demokratik olarak denetlenmeyen organlarca yönetilen, hiçbir şekilde şeffaf olmayan, ama sahip olduğu parasal kaynaklar ve ürettikleri projelere buldukları fonlar sayesinde kamuoyunda görünürlük kazanan ve belli bir tabana yayılan çok sayıda kuruluş vardır. Bu “çevreci” örgütlerin finansmanının az sayıda büyük şirket ya da belli bazı devletler (ve AB) tarafından sağlanması, çevreci sivil toplumun tekelleşmesi gibi tuhaf bir sonuca yol açmıştır. Bu durumun sonucu, devlet, sermaye ve medya desteğiyle giderek büyüyen bu tür kuruluşların kaçınılmaz bir şekilde büyük bir çekim merkezi oluşturması ve yeşil düşüncenin dayandığı gelenekle herhangi bir bağları olmadığı için ideolojik hegemonya bile kuramadan, normalde ekolojist ve yeşil hareketlerin tabanını oluşturacak dinamizmi bilinçli ya da bilinçsiz olarak engelleme gücüne kavuşmalardır.

Türkiye’de yeşil siyasi hareketin hızlı yükselişi ve düşüşü, elbette pek çok başka nedene de bağlanabilir. Ama çevre hareketinin kısa sürede siyaset dışına itilmesinin ardından, yeşil hareketin yakın akrabası olması gereken çevre hareketlerinin de önce yükselip, ardından düşüşe geçmesi ilginçtir. Bugün Türkiye’de tabanda örgütlü, gündem oluşturan, kendine özgü bir toplumsal muhalefet yaratma yeteneğine sahip bir çevre hareketinin bulunmaması, yine benzeri dinamiklerle açıklanabilir. Toplumsal hareketlerin, aslının zayıflayıp taklidinin güçlendiği yerde etki gücünü sürdürmesi kolay değildir. Türkiye’de yeşil hareket bütün zayıflığına rağmen, yine de başka toplumsal muhalefet hareketleriyle dirsek teması içinde olması, düşünsel bir temele yaslanması ve sözünü ettiğimiz sermaye, devlet ve medya baskılarına karşı direnme güdüsünün de etkisiyle yaşamaktadır. Oysa çevre hareketi, gerçekte çevre hareketini taşıyamayacak sınıfsal ve toplumsal tabanlara yaslanan oluşumlar tarafından tamamen kulvar dışına itilmiştir. Biraz da bu nedenle Türkiye’de devletin bile fazla bir şey yapma ihtiyacı duymadığı, klasik sağ ve sol partilerin de Batı’daki benzerleri gibi bu söylemleri yapılarına taşımakla uğraşmadıkları söylenebilir.

Sonuç Yerine

Toplumsal muhalefet, ancak dinamizmi ve her an kurulup her an bozulan yapılar yaratma yeteneğiyle canlılığını koruyabilir. Aslında tabana dayanma denen şey de budur. Bütün dünyada çevre ve ekoloji mücadeleleri maddi güce sahip kalıcı organizasyonlar yarattıkları zamanlardan çok, siyasete müdahale ederek toplumsal dinamikleri taşıyabildikleri ve dönüştürücü bir güç yaratabildikleri dönemlerde büyümüşlerdir.

Kendini, kadrolarıyla ve para kaynaklarıyla fazlasıyla güvence altına almaya çalışan kurumlar, kaçınılmaz olarak muhalefet yeteneklerini yitirmeye ve donmaya başlarlar. Kurumsallaşma her zaman güç ve dış etkilere direnme yeteneği kazandırmaz, bazen de kırılganlığı arttırır, kendisini oluşturan ölümlüleri önemsizleştirir, içinde eritir ve yutar. Ekolojik krizin nasıl patlak verdiğini anlamak için de kurumsallaşmanın toplumsallaşmayla olan etkileşimini çözümlemek, buna bağlı tüketim-üretim kalıplarını sorgulamak gerekir; durum böyleyken çevreci kurumların ve ekoloji mücadelesinin kendi içinde bu yozlaşmaya direnebileğini varsaymak fazlasıyla kendine güven olurdu. Üstelik yakın tarih, bütün dünyada devletlerin ve sermayenin karşılarına çıkan bu büyük tehlikeyi benzer yöntemlerle alt etmeyi başardıklarını, bize büyük bir açıklıkla öğretirken.

Ivan Illich, Okulsuz Toplum’da, kendi oluşturduğu kurumların kölesi olan insanı, çok güzel tanımlamıştı (Illich, 1985). Bu satırları bir kez de bu niyetle okuyarak bitirelim:

“İnsan bir kurumun kendisine veremeyeceği hiç bir şeyi düşleyemediği için her şeyi isteyerek boş bir güç geliştirmiştir. Çevresindeki süper güçlü araçlarla insan, araçlarının aracı durumuna gelmiştir. O en eski günahları kovmak için kurulan kurumların her biri kaçınılmaz olarak, kendi kendine kapanan bir tabut halini almıştır. İnsanoğlu, Pandora’nın saçtığı kötülükleri sokmak için yaptığı kutuların tuzağına düşerek kendi o kutuların içinde kalmıştır. Bu araçların çıkardığı tozdan dumandan ferman okunmamaktadır. Ava giderken avlanmak, kendi kazdığı kuyuya kendi düşmek diye buna denir.”

Kaynakça

Cantzen, R. (2000). Daha Az Devlet, Daha Çok Toplum: Özgürlük, Ekoloji, Anarşizm. İstanbul: Ayrıntı
Carson, R. (2004). Sessiz Bahar. Ankara: Palme
Ergen, M. (1994). Yeşiller Partisi’nin Olmayan Tarihi. İzmir: Ege Yayıncılık
Foucault, M. (2000). Büyük Kapatılma. İstanbul: Ayrıntı
Illich, I. (1985) Okulsuz Toplum. Ankara: Birey ve Toplum Yayınları
Herman, E. S.& Chomsky, N. (2002) Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media.
Leopold, A. (1949). A Sand County Almanac (And Sketches Here and There). New York: Oxford University Press.
Löwy, M. & Sayre, R. (2007). İsyan ve Melankoli: Moderniteye Karşı Romantizm. İstanbul: Versus
Meadows, D. H., Meadows, D. L., Randers, J. & Behrens III, W. W. (1972). The Limits of Growth: A Report fort he Club of Rome’s Project on the Predicament of Mankind. New York: Universe Books.
Ponting, C. (2000). Dünyanın Yeşil Tarihi: Çevre ve Uygarlıkların Çöküşü. İstanbul: Sabancı Üniversitesi
Richardson, D. & Rootes, C. (1995). The Green Challenge: The Development of Green Parties in Europe. London: Routledge
Sachs, A. (2006). The Humboldt Current: Nineteenth-Century Exploration and the Roots of American Environmentalism. New York: Penguin
Sachs, W. (1992). The Development Dictionary: A Guide to Knowledge as Power. New York: Zed Books
Sale, K. (1993). The Green Revolution: The American Environmental Movement, 1962-1992. New York: Hill and Wang
Savran, G. A. (2004). Beden Emek Tarih: Diyalektik Bir Feminizm İçin. İstanbul: Kanat
Somersan, S. (1993). Türkiye’de Çevre ve Siyaset. İstanbul: Metis
Şahin, Ü. & Alkoy, S. (2006). Kalıcı Organik Kirleticiler ve Sağlık. İstanbul: Çevre İçin Hekimler Derneği
Şahin, Ü. (2004). Truva Atı Olarak Sürdürülebilir Kalkınma. Üç Ekoloji, 2, 9-30
Tont, S. (2001). Sulak Bir Gezegenden Öyküler. Ankara: Tübitak
Wall, D. (1994). Green history: A reader in environmental literature, philosophy and politics. London: Routledge.

October 27, 2009 Posted by | ekoloji, sistem karsitligi | Leave a comment

30 Ekim Cuma 18:30 Söyleşi – Çoruh Vadisi ve Yusufeli’nde baraj ve santrallerle yok edilmek istenen yaşam

http://www.facebook.com/event.php?eid=193107501082
n15197167833_9936

31 EKİM ULUSLARARASI KARADENİZ GÜNÜ öncesinde

KARADENİZ ÜZERİNE SÖYLEŞİ 30 Ekim Cuma 18:30

“Çoruh Vadisi ve Yusufeli’nde baraj ve santrallerle yok edilmek istenen yaşam”

Av. Mehmedali Barış BEŞLİ
İnş. Müh. Mazlum ÇORUH

Ayrıca Tuncay KARAÇORLU’nun Macahel Dia Gösterisi ile Mazlum ÇORUH’un Karadeniz’in bir enerji çöplüğüne dönüştürülmesini sorgulayan “Kusursuz Enerji(!) Planı” adlı kitabının tanıtımı da gerçekleştirilecektir.

Yeşil ve Sol Çalışma Grubu, İstanbul
http://www.yesilvesol.org

Tarih: 30 Ekim Cuma
Saat : 18:30
Yer : Makine Mühendisleri Odası
KatipMustafa Celebi Mh. İpek Sk. No:9 Beyoglu-İstanbul İletişim:0535.796 81 44

October 27, 2009 Posted by | Uncategorized | Leave a comment

Doğayla Özgürlük – Pınar SELEK

090817142306
İnsan aklının işleyiş biçimi, kendisini saran ve oluşturan gerçekliği ele alırken sahip olduğu bakış açısı, verileri soyutlamalara, teorilere, çıkarsamalara ya da yasalara dönüştürürken uyguladığı yöntem, insanın, kendisi dışındaki varlıklarla kurduğu ilişki düzeyinin bir yansımasıdır. İnsanın dünyayı nasıl yorumladığıyla onunla nasıl ilişkilendiği arasında bir zihniyet ortaklığı vardır.

Bugün varlıklar arası egemenlik ve sömürü ilişkisinin arka planındaki zihniyette eril ideoloji saklıdır. Eril ideoloji, diğer sınıfsal ve kültürel ideolojilerle iç içe geçen, onlar tarafından beslenen ve tüm egemen ideolojilerin zihinsel algısını oluşturan bir yapıya sahiptir.

Eril ideolojinin en temel özelliklerinden biri varlıklar arası kurduğu ikiliklerdir. İnsanın kendi türü dışındaki tüm varlıklar üzerinde kurduğu iktidar, bu dualist algıya dayanır.

Uzun etkileşimler tarihi içinde oluşmuş olan eril ideoloji ve onun dualist mantığı çağdan çağa çeşitli teorilere, yöntemlere, söylemlere farklı biçimlerde yansır. Binlerce yıldır dünyanın kendisi için yaratıldığına, tüm varlıkların insana, insan adına hareket eden erkeğe hizmet etmesi gerektiğine, meleklerin insandan sonra geldiğine, tüm yaşamın, dünyanın, cennetin, cehennemin insana göre şekillendiğine olan inanç, kurban bayramlarında hayvanların bir gün boyunca toplu olarak katledilmesi gibi rituellerle kutsallaşmıştır. Eril ideoloji modernleşirken, bu kutsallık, bilim adına, yeniden üretilir.

Newton fiziği, teknololojik alanda aşılmasına rağmen, hala ikiliklere dayanan eril ideolojiyi bilimsel dogma olarak tartışılmaz kılan ve sosyal bilim yöntemlerini ve bir çok düşünsel çalışmanın dayandığı mantığı etkileyen, hatta belirleyen konumunu sürdürüyor. Bilindiği gibi, Newton fiziğinde, gerçekliğin tüm birimleri ayrı ayrı tanımlanır. Buna göre, doğa yasaları katı nesnelere dayanır ve kesin bir belirleyicilik içerir. Newton fiziği bu kabulüyle, hiyerarşik ve düalist düşünceye modern bir dayanak oluşturur. Yani öngörülebilir, mekanik işleyişe sahip, ötekileşen bir dünya yaratır. Öngörülebilir ve mekanik olan nesnedir. Öngörebilen ise bu durumda özneleşir. Bu paradigmayla insan, kendi aklının alabileceği bir doğa tasavvur eder ve tüm varlıkları kendi zihnindeki kategorilerin kalıplarına sokar.

Bu anlayış Descartes tarafından modern çağa aktarılan dualist felsefeyle daha da güçlenir. Kartezyen felsefe ruh ve madde ayrılığı önkabulüne dayanır. Yani ruh ve madde iki ayrı cevherdir. Bunlar arasında da hiyerarşik bir ilişki vardır. Beden ilkel, ruh ise aşkındır. Yani kültürün doğaya mutlak üstünlüğü sözkonusudur. Bu nedenle Descartes “doğanın yöneticisi ve sahibi insandır” der. Descartes’dan sonra da sürdürülen bu anlayış binlerce yıldır dinsel düşünceyle beslenen insan merkezli felsefeyi yeniden üreterek batı sömürgeciliğinin ve modern egemenlik biçimlerinin dayanağı yapar.

Hala zihnin bedenden bağımsız, ayrı bir varlık alanı olduğu varsayımı genel geçer bir kabule sahiptir. Bu nedenle, insanın tarafsız kalabileceğine, evrensel yasalar çıkarabileceğine, dünyaya bu evrensel yasalarla müdahale edebileceğine ve dünyanın evrensel aklın hizmetine sunulabileceğine olan inanç hakimiyetini koruyor.

İnsan merkezci anlayış, insanı, doğaya egemen olma ya da bedensel gerçekliği sömürme “misyonuyla” karşı karşıya bırakmıştır. Bu misyonu üstlenen erkek ise doğayı kendi başına değersiz görerek onu “akılcılıkla” planlamış, boyun eğdirmiş ve erkek-insana hizmet eden bir düzene kavuşturmak için mücadele etmiştir.
Marilyn French “Ataerkillik, erkeğin hayvanlardan ayrı ve onlara üstün olduğu kabulüne dayalı bir ideolojidir” diyor. Çoğu feminist kuramcı kadınların egemenlik altına alınmalarıyla doğanın egemenlik altına alınmasının bir bütün oluşturduğunu savunur. Çünkü kadın bedeni aynı zihniyetle ele geçirilmiş, hizmete koşulmuş, araçsallaşmış, sahiplenilmiş ve kapitalizmle birlikte metalaşmıştır.

Erkek-insan merkezli dünya görüşü sadece kadınları değil, ikincil konuma itilmiş çeşitli erkelik biçimleriyle ilgili olarak da inşaa edilir. Erkek egemen sistem içinde, egemenlik altında olan her varlık doğayla özdeşleşleştirilir, doğa da tüm ezilenlerle birlikte dişil özellikler alır. Hala dünya egemen sisteminin zihni, düzensizliğin, marjinalin ve öteki dünyanın rasyonel bir biçimde düzeltilmesi önkabulüyle işliyor.

Batının doğu üzerindeki egemenliği, siyahların köleleşmesi, çeşitli kültürlerin ilkel sayılarak müdahaleye açık görülmesi, deliliğin kontrol altına alınması, çocukların tüm karar mekanizmalarından dışlanması, yoksulların hizmet aracı haline getirilmesi bu zihniyetle besleniyor.

Ama bir yandan direniş de sürüyor. Kadınların, siyahların, çocukların, gençlerin, eşcinsellerin, yoksullarin, doğu ve güney halklarının, çeşitli alt kültürlerin verdikleri özgürleşme mücadelesi hakim olan paradigmayı sürekli olarak sarsıyor. Bilim ve felsefe alanındaki tartışmalar ise bu mücadelelerle biçimlenen daha özgürlükçü bir yaşam biçimine teorik bir dayanak yaratıyorlar.

Bilindiği gibi Einstein’in özgül ve genel görelilik kuramı ve Kuantum fizik teorisi Newton’cu paradigmanın geçerliliğini çoktan sarstı. Görelilik kuramı, tüm gerçekliğin, hiç bir birimin ötekilerle olan ilişkisinden ayrı olarak tanımlanamadığı bir bütünleşik zaman-mekan sürekliliğine bağlı olduğunu öne sürdü. Kuantum kuramı ise, gözleyen tarafından etkilenen atomaltı davranışın süreksiz, bağlamsal imgesini ortaya koydu. Bu durumda, elektronlar gibi, tüm varlıklar, içinde varoldukları çevresel bağlama ve gözlem öznesine göre farklı özellikler gösterebiliyorlar.

Klasik fizikte zaman ve mekan sabit olduğu için bir deneyin kesin sonucunun bulunduğuna inanılır. Bu kesinlik herhangi bir anlayışın kutsallaşmasını sağlar. Kuantum ve görelilik teorilerinde ise zaman ve mekanın değişken olduğunun varsayılması nedeniyle sonuçların kesinliği de görecelidir Bu yaklaşım doğa yasalarının katı nesnelere ve kesin belirlemeciliğe dayalı klasik kavrayışları yerine her bir ayrı varlığın kendi çevresine göre tanımlandığı ve araştırananın kornumsal göreliliğine tabi bir bağlamsal ağı öngörür. Bu durumda artık eski ikilikler görünmez olur. Yeni evren tasarımı gerçekliğe bütünsel ve bağlamsal bir yaklaşımla gerçekleşir. Feminist teorinin ve yöntemin temelleri içinde yer alan sözkonusu yaklaşıma göre, insan doğanın dışında tanımlanamaz, onun doğa tasarımı kendi varlık durumundan ve durduğu yerden bağımsız ele alınamaz. Bu durumda, tüm varlıklar gibi doğa da nesne değildir ve insan iradesinden bağımsızdır. İnsan doğayı kendi iradesine göre eğip bükemez.

Spinoza’nın Descartes felsefesine karşı ortaya koyduğu yaklaşım, doğa ile ilişkilerde ifade edilen feminist yöntemi daha da güçlendirir. Spinoza ruh ve maddenin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini savunur ve “bedenimizin eylem ve etkilenimleriyle ruhun eylem ve etkilenimleri iç içe gider” der. Bu mantıktan yola çıkarak aşkınlığın yerine içkinliği koyar. Düşünce duygudan ya da bedenden aşkın değildir, akıl da doğadan. Organik olan ile inorganik olan arasında da aynı türden bir ilişki vardır. Akıl doğaya egemen olacak bir konumda sayılamaz. Çünkü akıl ve doğa birbirine karşıt değil, birbiriyle içkindir. Böylece insana göre tanımlanan ve ona göre şekillenen doğa yerine, duygunun, bedenin ve düşüncenin içkinliğine varılır. Bu yaklaşım insanın doğayı geliştirmek olarak ifade edilen misyonunu da ortadan kaldırıverir.

Eğer doğa varlığın bütünlüğünü kuşatıyorsa, doğamızdan, doğamıza içkin olan tüm varlıklardan, duygularımızdan, bilincimizden, bedenimizden bağımsız olarak özgürleşmek mümkün değildir. Yani özgürlük bütünlüklü bir projedir ve ancak tüm varlıkların katılımıyla gerçekleşir. Dolayısıyla, karşıtlık üzerinden kemikleşen kimliklerin yerini çoğulluk ve çeşitlilik alır. Farklı unsurları bünyesinde bir araya getirebilen, yaratıcı etkileşimlere giren, melez, değişken, ego merkezci olmayan yeni bir kimlik tanımı ortaya çıkar.

Bu tartışmalarla, erkek insanın misyonunu teorik olarak ortadan kaldırmak mümkün olabilir. Peki ya binlerce yıldır kurumsallaşmış egemenlik sistemi ne olacak? Felsefe ve fizik biliminde gelinen aşamaların sosyal alana aktarılmamasının önünde bu sistem önemli bir engel değil mi? Eski alışkanlıklar bir çırpıda unutulabilir mi? İnsan, kendi sınırlarını kabul edip varlık durumunu kökten değiştirebilir mi? Doğa ile eski iktidar ilişkilerini kırarak yeniden bütünleşebilir mi?

Ola-bilir. Çünkü insanın bu gücü var. Kendinden başka olanı görmek ve anlamak hedefine yönlendirilen bir irade özgür ilişkiler geliştirebilir. Bu durumda kendi özgürlüğü için de uygun bir zemin yaratmış olur. Tabii eğer özgürlük egemenliğe tercih edililirse.

O halde, insanın doğayla özgürleşmesinde, ahlaki seçimler ve çabalar önemli bir rol oynayacak. Ama bu seçimi ve çabayı erkeğe bırakmak geleceğimiz açısından oldukça riskli. Erkek, ekolojik hareketlerde yer alabilir, hayvan hakları için de çaba harcayabilir ama bu mücadeleyi kendi varlık durumunun sorgulamasıyla iç içe yürütmesi, toplumsal cinsiyet rollerinin bütün egemenlik sistemini besleyerek devam etmesi nedeniyle, zor görünüyor. Bu anlamda, egemen konumlarda bile ezilmekten kurtulamayan kadın, kendi varlık durumunu sorgulamaya daha yatkındır. Eğer, bu sorgulamayı tüm ezilenlerin özgürleşme mücadeleleriyle iç içe yürütmeyi sürdürürse varlıklar arası ilişki biçimini kökünden sarsabilir..

Sadece doğanın, kadınların ve ezilenlerin değil, bütün bir hayatın bu sarsıntıya ihtiyacı var.

http://www.pinarselek.com/public/page_item.aspx?id=30

October 27, 2009 Posted by | kadın ve doğa / ekofeminizm, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Ahlaken Yanlış Olmasının yanı Sıra Hayvan Deneylerinin Bilimsel Araştırmalara Katkısı Yok Denecek Kadar Az.

Jules Kaiss ve Paul York

Toronto Üniversitesi’nin kapalı kapılarının arkasında canlı hayvanlar insanlık dışı bilimsel araştırmaların ve deneylerin özneleri durumundalar. Bağışıklık uzmanları ve tıbbi araştırmacılar; fareler, domuzlar, tavşanlar, primatlar, kaplumbağalar, kobay fareleri ve omurgasız hayvanlar üzerine Tıp Bilimleri ve MaRs binalarında zalim ve gereksiz deneyler yürütüyorlar. Bu deneyler sık sık üniversiteye taleplerini yerine getirmesi için para ödeyen şirketler adına yapılıyor.

Ancak bu zalim uygulamada Toronto Üniversitesi tek örnek değil. Bu tür deneyler her yerde yapılıyor.

Tıbbi deneyler, ürün denemeleri ve eğitim amacıyla hayvanların kullanılması , hem çok tartışılan hem de üzerine çok fikir üretilen bir konu. Meseleler kompleks olsa da, hayvan deneylerinde çekilen acı ne yazık ki çok gerçek. Kanada’da her sene araştırma merkezleri ve üniversitelerde milyonlarca hayvan federal ve özel finans sağlanarak deneylerde kullanılır. Örneğin; rhesus maymunları gibi primatlar (ayrıca makak maymunları olarak da bilinirler) hayatları boyunca laboratuarlarda tutulup ölene dek testlere tabi tutulurlar. Çeşitli deneylerde kullanılırlar, büyük acı çekmelerine sebep olan ve sıklıkla SARS, TB HIV, hepatit ve çeşitli kanser türlerine yakalanmalarına sebep olan klinik ilaç denemelerinde kullanılırlar. Primatlar ayrıca rutin olarak mütemadiyen senelerce yoksunluk deneyleri ve psikolojik deneylerde kullanılırlar.

Çoğu hayvan deneylerden sonra ötenazi ile öldürülür. Hayatlarının bir manası yoktur.

Hayvan deneylerini savunanlar sık sık bu tür deneylerin insan hayatını kurtardığını söyler; ama aslında hayvan deneylerinin çoğunun insanlığa bir faydası yoktur. Bazı hayvan deneylerinin gerekli aşamaları sağladığını gördüğümüz birkaç ünlü örnek var; ancak bu iddiaların açık seçik, net örnekler olduğu söylenemez.

Bir örnek olarak çocuk felci aşısını verebiliriz. Tıp camiasında da aşının maymunlar üzerinde klinik deneyler yapıldıktan önce mi sonra yapıldığına dair tartışmalar sürmektedir. Buna ek olarak, çocuk felci oranının şu an azalmış olmasının sebebi olarak toplumun daha iyi hijyen sağlaması gösterilmektedir, yoksa aşı değildir bu durumun düzelmesinin sebebi. Çiçek hastalığı aşısının da tartışmaya açık bir tarihi var, bazıları klinik deneyler başlamadan iyi sonucun elde edildiğini iddia ediyorlar.

“Dirikesim sayesinde başarılmış hiçbir başarıdan haberim yok, böyle bir barbarlık ve zulüm uygulanmadan elde edilebilecek bilimsel bir keşiften haberim yok.” Bu sözler ünlü Mayo Clinic’in başkan yardımcısının oğlu Dr. Charles Mayo’ya ait.

Kanada’daki hayvanları koruma kanunları hayvan denekleri korumak için neredeyse hiç bir şey yapmıyor. Kanada Hayvanları Koruma Konseyi, Kanada’da araştırma hayvanlarının kullanılmasını düzenlemek ve izlemek amacıyla kurulmuş federal bir kuruluş. Konsey, laboratuar hayvanlarına uygulanması gereken temek standartların altını çiziyor, ama burada esas olan rıza gözetmek. Bu konseyi eleştiren Brock üniversitesi sosyoloji bölümü hayvan hakları etiği uzmanı ve profesör David Sztybel insancıl olmayan davranışları engellemek amacıyla konan engellerin bir çok sebepten ötürü yetersiz olduğunu söylüyor. Mesela; emsal taramalar hayvanların çektiği acıya karşı duyarsızlaşan aynı bilim adamları tarafından yapılmaktadır. Bilimsel gelişme olarak kabul edilen standartlar oldukça düşük. Araştırma kuruluşları sistemli bir şekilde deneylere alternatif olabilecek yolları araştırma konusunda başarısızlık gösteriyorlar. Bazı araştırmacılar da finansal teşviklerle hibe parası elde etmelerini sağlayak klinik deneylere olumlu gözle bakmaktadır. Styzybel eleştirisini Konsey’in önlemek yerine hayvanlara uygulanan zulmü meşrulaştırdığını söyleyerek bitirir.

Hayvan deneyleri sayısız bilimsel çıkmaz sokaklara girilmesine yol açmıştır, daha insancıl tekniklere yönelmekten hem dikkatleri hem de finansal destekleri kendine doğru çevirmiştir. Gerçekte hayvan deneyleri nadiren ilaçların ve diğer ürünlerin insanlar için güvenli ve etkili olmasını garantiler. Düzenleyiciler insanlarda hastalığa ya da ölüme yol açması ve tepkiler sebebiyle bir çok ilacı piyasadan çekmiştir, bu hastalık ve ölümler daha önceki hayvan deneyleri tarafından tahmin edilememiştir. Örneğin, Thalidomide hiçbir olumsuz etki görülmeden binlerce hayvan üzerinde denendi; ama ardından piyasaya çıkarıldığında insanlarda ciddi deformasyonlara yol açtı. Bir ilacın bir insan üzerinde ne gibi bir etkisi olacağını bilmek için bu ilacın bir insan üzerinde uygulanması gerekir. Bu da şu anda piyasada bulunan ilaçların çoğunun ister laboratuarda ister dışarda olsun herhangi bir türe zarar vermesini haklı çıkarıp çıkarmadığı sorusunu ortaya koyuyor.

Hayvan deneylerine etik gerekçelerle karşı çıkanlar bir diğerine faydası olması için bir türe zarar vermeyi ahlaken yanlış buluyorlar. Söz konusu zarar vermek olunca insanlar ve hayvanlar arasında bir fark yoktur: hepimiz acı çekeriz, hiç birimiz esir tutulmak ve işkence görmek istemez. Eğer rıza gözetmeden yapılan deneyler ve işkenceye insanların maruz kalması etik olarak yanlışsa o zaman bunu hayvanlara yapmak da aynen yanlıştır. Ahlakbilimci Peter Singer şöyle söylüyor, “ya hayvanlar bize benzemiyorlar ve bu yüzden hayvan deneylerinin bizlere faydalı bir bilgi verdiği yok, ya da onlar bizim gibi, bu durumda deneyler kesinlikle yapılmamalı”.

Dahası, hayvan deneylerine alternatif olacak metodlar da mevcut. Modern ve yenilikçi metodlar arasında gelişmiş bilgisayar teknolojisi ve mikrocerrahi modelleri ve geribesleme mekanizmalarına sahip mankenler var, bu metodlar bir çok üniversitede norm haline gelmiş durumda. Bir çok üniversitede hiçbir hayvan laboratuarı bulunmayan müfredat programları kullanılıyor. John Hopkins Üniversitesi laboratuar hayvanları kullanmak yerine, acı ve stresi azaltmak için daha iyi testler yapmak ve deneylerde kullanılan hayvan sayısını azaltmak için yerine yeni metodlar arayan bilim adamlarıyla çalışıyor.Toronto Üniversitesi de bu örneği izlemeli ve kendisini bu insanlık dışı antika araştırma pratiklerinden kurtarmalıdır.

Çeviri: CemC

http://www.hayvanozgurlugu.com/news.php?extend.440

October 27, 2009 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

ALDIRMAYANLARIN UMURSAMASINI SAĞLAYACAK SİHİRLİ KELİMELERİM YOK

ALDIRMAYANLARIN UMURSAMASINI SAĞLAYACAK SİHİRLİ KELİMELERİM YOK

Camille Marino
negotiationisover.com

İnsan davranışını lekesiz lensler aracılığıyla görüyorum. Belki de insanları diğer hissetme yeteneği olan canlıların da saygı ve şefkati hakettiğine ikna etmeye bu kadar az önem vermemin sebebi budur. Hayvan haklarının ahlaki gerekliliğini anlıyorum. Ve temellere saldırarak bu hedefi büyütmem gerekiyor: dayandıkları iğrenç sömürü biçimlerini sürdürebilmek için nüfusumuzun umursamazlığına yaslanan kapitalist yapıya yani. Bu gezegen üzerinde sınırlı sayıda senem kaldı. Bu seneleri bencilliklerinden, umursamazlıklarından ve cehaletlerinden tiksinmemden alınan gangster mentalitesine pezevenlik yaparak geçirmeyi reddediyorum. Bu dünyadan ayrıldığımda, çetelerin saçma sapan öfkesine rağmen değişimi etkilemiş olacağım. Ben umursamaya başladığımdan beri insanlar değişmediler. Ve yakında da değişmelerini beklemiyorum.

Geceleri okula gidiyorum. Her gün gün boyunca çalışıyorum ve sınıfa zamanında gidebilmek için Manhattan’dan geçiyorum. Sosyoekonomik sınıfların Grand Central İstasyonu’na boşalıp hemen küçük gruplara ayrılmasını izliyorum. İşçiler, ofis çalışanları yer altına iniyor ve oradan da kasabalarına gidebilmek için pislik dolu metroya biniyorlar. Orta sınıf asalaklar ve bir dirhem bir çekirdek giyinmiş kapitalistlerin hızla aceleyle yürüdüğünü, kendinden alt sınıfta bulunanlarla göz kontağı kurmaktan kaçındığını görüyorum. Bu insanlarla elbette başka yörelere gidiyorlar… genelde Connecticut ve New Jersey’e. Başka bazı insanlar da şehrin içkısımlarına doğru gözden kayboluyorlar. Bunlar iş çıkış saatinde oluyor.

Sınıflarım akşam 9 -11 arasında, tabii bir gecede kaç ders sıkıştırabileceğime bağlı bu. Ben de böylece Brooklyn’e gitmek için Grand Central İstasyonu’na doğru yol alıyorum. Ve bana öyle göründü ki koca New York şehrinde evsiz insanlardan, hem aç hem pislik içinde terminal boyunca pis yerlerde sağa sola sıkışmış yatan bu insanlardan rahatsız olan bir tek bendim galiba. İş çıkış saatlerinde evsizlerle evlerine gidenler arasındaki zıtlık gerçekten rahatsız ediciydi; ama daha az trafik olan saatlerde insanlar arasındaki kopukluk göz alıyordu gerçekten. Gülünç derecede pahalı eğitimimi nasıl ödeyeceğimle alakalı kendi problemlerim vardı (kapitalistler öğrenmenin fiyatının yüksek tutuyor) ama birkaç dolarım olsaydı (resmen 2 dolarım vardı), bu parayı evsizlerden birisine verecektim. Fark eden tek kişi ben miydim? Neden benden para olarak daha iyi durumda olan birisi farketmiyordu? Bir sonuca ulaşmak için parlak bir zihin sahibi olmaya gerek yok:

Her gün yüzyüze geldiği hatta en az günde 2 kez gördüğü insanların acılarına dikkat etmemek daha kolaydı. Evsiz insanlar tıpkı uğruna mücadele ettiğim hayvanlar gibi toplumun haklarından mahrum bırakılmış ve “daha az” üyeleriydiler. İnsanlar farketseydiler harekete geçmeleri gerekirdi, en azından umursamaları gerekirdi.

Milyonlarca hayvan barınaklarda ızdırap çekip ölürken neden kapitalist pisliklerin çıkar amacıyla kedi ve köpekleri üremeye zorlamasına izin veriyoruz? Çünkü cahil insanlar bir talep yaratıyorlar. Neden fabrika çiftçiliğinin dehşeti sosyal bilinçten uzak tutuluyor? Çünkü cehalet olmasa, insanlar hayvanların etlerini ve salgılarını böyle zevkle yiyemezlerdi. Neden milyonlarca hayvan kafeslerde esir tutulup en korkunç işkencelere maruz bırakılıyor? Çünkü insanlar cahil kalmayı tercih ediyorlar. Bir çok insan hayvanlara yapılan işkence denemeleri bittiğinde insan deneylerinin başlayacağını bilmiyor. Ancak kapitalist sistem toplumun derin cehaletinden güç alıyor. Koca sistemin işlevini yerine getirmesi için sadece bir tek ortak özellik var: umursamazlık.

Hayvan soykırımının en dolaysız sonuçlarından birisi insanın davranışını değiştirmek zorunda olduğudur. Eğer insanlar bir bütün olarak kendi türlerinden üyeler acı çekerken gözlerini başka tarafa çevirmeyi daha kolay buluyorsa, kafeslerden, bölmelerden, zincirlerden, kan damlayan parçalanmış vücutlardan, korku ve acı çeken bu canlılardan gelen çığlıkları görmeleri için bu insanlara ne söyleyeceğimi ya da yapabileceğimi bilemiyorum. İnsanlara bu suçlardaki suç ortaklıklarını anlamalarını sağlayacak sihirli kelimelerim yok.

Gurula bir uçta duruyorum-katliama devam etmeyi reddeden uçtayım. Ve davranışlarını küçümsediğim insanlar ise diğer uçta duruyorlar-işkence ve soykırımda suç ortakları onlar. Ve taviz vermek yok. Eğer burada ya da orada, bir yerde birisinin fikrini değiştirebilirsem, harika! Ama pazarlık söz konusu olamaz.

Bu yüzden ben de ortada yatana saldırmaya odaklanmayı seçtim. Paralarını toplumun zerre kadar değeri olmayan üyelerini sömürerek kazananlar. Davranışlarını etkileyebileceklerimiz işte bu insanlar. Şiddetten kazanç sağlanmayacağına ikna etmemiz gerekenler işte bu insanlar. Sadistler rahat bir şekilde para kazanamadığında hayvanlar hayatla alakalı haklarına sahip olabilecekler. Onların ifşa edilmesi gerekiyor. Onların durdurulması gerekiyor. Sistemin çözülmesi ve hiyerarşinin çökertilmesi gerekiyor.

Çeviri: CemC

http://www.hayvanozgurlugu.com/news.php?extend.415

October 27, 2009 Posted by | sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

GDO’LAR BEBEKLERE YASAK, ANNE BABAYA SERBEST!

gdo_cinnetmodern
Cartegena Biyogüvenlik Protokolü’ne taraf olan ve Meclisinde kabul eden Türkiye, son derece yaşamsal öneme sahip bir konuda gerekli yasal düzenlemeyi yaparak Ulusal Biyogüvenlik Yasası’nı çıkarmak yerine bir yönetmelikle GDO’ların ve ürünlerinin ülkemize girmesini meşru kılmıştır.

26 Ekim 2009 tarih, 27388 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmeliğin insan yaşamı ve sağlığı, hayvan sağlığı ve refahı, tüketici çıkarları ve çevrenin en üst düzeyde korunması amacıyla hazırlandığı belirtilmesine karşın, getirilen düzenleme bunları sağlamaktan çok uzaktır. 

GDO’ların insan sağlığı üzerine etkileri konusunda bugüne kadar yeterli araştırmalar yapılmamışken, hayvanlar üzerindeki olumsuz etkileri üniversite raporları ile ortaya konurken, biyoçeşitliliği yok edici etkileri pek çok araştırma ile ispatlanmışken yasa yerine bir yönetmelik çıkarılarak bu olumsuzlukların giderilebilmesinin sağlanması mümkün değildir! Bu bağlamda tüketici sağlığını ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak görevi ve söz konusu gıda ve yemi piyasadan geri çekme zorunluluğunun “işletmeciye” bırakılması bu endişemizi haklı çıkarmaktadır!

GDO’lu ürünlerin bebekler için yasak, ancak anne ve babalar için serbest bırakılması toplum sağlığını ciddi tehlikeye atmaktadır. GDO’lar zararlı ve bu nedenle bebeklere yedirilmeyecek ise onu emziren ya da hamileliği esnasında karnında taşıyan annesine neden yedirilmektedir? Şayet GDO’ların hiçbir sağlık riski yok ise bebekler için neden yasaklanmıştır? GDO’ların hayvan denekler üzerinde yapılan denemelerde kan yapısını bozduğu, bağışıklık sistemini çökerttiği, sinir sistemini tahrip ettiği, organlarda küçülme meydana getirdiği ve sonraki nesillerde üreme yeteneğini bitirdiği bilimsel raporlarla kanıtlanmış durumdadır.

GDO’lu ürünlerde antibiyotik direnç geni kullanıldığı ve bunun da insan ve hayvan sağlığı açısından son derece zararlı olduğunu ülkemizde GDO’ya Hayır Platformu olarak yıllardır ifade ederken, biyoteknoloji lobileri ve onların temsilcileri bu ürünlerin hiçbir riski olmadığını söylemektedirler. Söz konusu yönetmelikte bu tür genleri içeren GDO ve ürünlerinin ülkemize sokulması ve piyasaya sunulmasının yasaklanmış olması platformumuzun bir başarısıdır, bu sonuç konuyla ilgili iddialarımızın ne denli doğru olduğunu göstermektedir. 

Getirilen düzenlemeyle “GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadelerin bulunmayacağının” belirtilmesi, düzenlemenin son derece taraflı ve yönetmeliğin kapsamı dışında olan bir uygulamadır. Hatırlanacağı gibi, Amerika’da bir biyoteknoloji şirketi, ürünlerine “GDO bulunmamaktadır” yazan bir firmayı dava ederek kendi satışlarını düşürmekle suçlamış, bu uygulamanın yaygınlaşması için lobi faaliyetleri başlatılmıştır. Bu açıdan çıkarılan yönetmelik, ülkemizde bu uygulamanın doğrudan kabul edilmesi insan, hayvan ve çevre sağlığından çok biyoteknoloji şirketlerinin çıkarlarının kolladığını göstermektedir. 

GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların ve ürünlerinin de GDO’lu sayılması ve dolayısıyla etiketlenmesine ilişkin hiçbir maddenin yönetmelikte yer almaması da insan sağlığının hiçe sayıldığının en büyük göstergelerinden biridir! 

Türkiye’nin hiçbir GDO’ya ve ürününe gereksinimi yoktur! GDO’lar açlığa çare değildir! Biyolojik çeşitlilik üzerine büyük bir tehdittir! GDO’lar tarım ilacı kullanımını artırarak hem toprağı hem de içme sularımızı zehirlemektedir! Ayrıca daha fazla kullanılan bu tarım ilaçlarını insan ve hayvan organizmalarına girmektedir! Çiftçileri dev biyoteknoloji şirketlerine bağımlı kılmaktadır! 

GDO’ya Hayır Platformu insan, hayvan ve çevre sağlığını tehdit eden, kapitalist sömürü düzeninin gıda egemenliği üzerine kurgulanmış biçimi olan, sadece birkaç şirketin para kazanması için tüm bir insanlığın ve doğanın gözden çıkarıldığı GDO’lara karşı vereceği mücadelesini bundan sonra sokaklara, evlere, okullara, işyerlerine taşıyarak devam ettirecektir! Mücadelemiz başarıya ulaşıncaya, GDO’ları coğrafyamızdan atıncaya kadar devam edecektir!

GDO’YA HAYIR PLATFORMU

 
http://gdohp.blogspot.com/
http://www.karasaban.net/gdo%e2%80%99lar-bebeklere-yasak-anne-babaya-serbest-2/

October 27, 2009 Posted by | somuru / tahakkum, tarim gida GDO | Leave a comment

Kadın ve Doğa

gaia

İnsanın ilk haritası “erkeğe” ve kadına” göre çizilmiştir ve cinsiyet sistemi doğal değil, tarihsel ve toplumsal bir pratiktir. Doğuştan gelen fizyo-biyolojik kadın ve erkek cinsiyetleri “biyolojik cinsiyet”, kadınlık ve erkeklik rollerinin toplumsal yapı tarafından biçimlendirilmesi ise “toplumsal cinsiyet” olarak ifade edilir. İnsanlık içinde ayırım çizgilerini oluşturan toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf kuramları üzerindeki baskılar, insanın doğadan ayrılma sürecini hızlandırmıştır.

Toplumsal Cinsiyet ve Doğanın Ayrılması

Toplum içinde cinsiyete bağlı ilk farklılaşma avcılık-toplayıcılık döneminde gerçekleşmiştir. Erkeklerin avcılık, kadınların ise toplayıcılık yaptığı bu dönmede, ilk iş bölümü erkekleri “hayat alıcılar” ve kadınları “hayat vericiler” olarak öne çıkarmıştır (1). Avcı-toplayıcı topluluklarındaki ilişkiler, ortak çalışmaya ve ortak paylaşmaya dayanan eşitlikçi ilişkilerdi. Bu yüzden ilkel toplulukta birey-topluluk çıkar çelişkileri yoktu. İlk Neolitik Çağ’da, kadınlar, tahıl ve tohumların yeniden üretilebildiğini keşfettiler ve çapa ile tarım yapmaya başladılar. Bu dönemde, toplum yapısı dağınık, barışçıl ve anaerkildi. Orta Neolitik Çağ’da çapa yerini sabana bıraktı. Erkeğin üretim gücünde aktif rol almasını sağlayan saban tarımına geçmesiyle erkeğin kadına, kendisine ve doğaya hükmetme süreci de başlamış oldu. Göçebe topluluklar yerine kasabalar ve kentler oluşmaya başladı. Tohumun bir sonraki yıla saklanabildiğinin keşfi ile birikim ve özel mülkiyet kavramları ortaya çıktı (2). Erkek-avcı gruplarının savaş gruplarına, sonrasında, yönetici din sınıfından, küresel ölçekli şirket sahiplerine kadar geniş yelpazede geçişler vardır. “Doğanın Düşmanı” adlı kitabında Joel Kovel, “Doğanın toplumsal cinsiyet yoluyla ikiye ayrılması süreci, cinsiyetler ile insanlık ve doğa arasındaki ilişkileri şekillendirerek ekolojik krize kadar devam etmiştir.” sözü ile ekolojik krizin kökenini, ataerkil tahakkümün tarihsel izlerinde bulmuştur.

Doğa-insan kutuplaşması kadın-erkek dualizmini (ikiciliğini) içinde barındırır. İleriyi gören, entelektüel, güçlü ve aktif kutbunu erillik yani insan; içgüdüsel, zayıf ve pasif kutbunu da dişilik yani doğa oluşturur (1). Doğa, toprağı ifade eder. Tarımsal üretkenlik nedeniyle dünyaya tabiat ana, doğaya toprak ana denilmesi doğayı dişil olarak nitelendirir. Çapa tarımı döneminde bereketi sembolize eden tanrıça kültü dişil özelliği, saban tarımından sonra ortaya çıkan gök tanrı kültü ise eril özelliktedir. Bereket tanrıçasından gök tanrısına geçiş, insanın toprağa bereketinden ötürü tapmasından, toprağı çitle çevirip mülk edinmesine; doğal ve eşitlikçi tavrından, baskıcı ve hükmedici özelliğine geçiş olarak değerlendirilir (2).

Doğa ve kadının yakınlaşmasında hem eylemci müdahaleye hem de kadınların ezilmesi ile doğanın sömürülmesi arasındaki bağlantıların kuramsallaştırmasına birçok yazar, çizer; küreselleşme, savaş, düzen karşıtı, çevre aktivisti, ekofeminist, ekoanarşist kadın yıllardır büyük katkıda bulunmuştur.

Rachel Carson – Sesizlerin Çığlığı ve Kadın

Çevre hareketlerinin “anası” olarak görülen Rachel Carson, Amerika’da bir bilim kadını ve ekolog idi. 1962 yılında “Sessiz Bahar” (Silent Spring) adlı kitabını yayınladığında kamu politikalarının sözlüğünde henüz “çevre” tanımı bile yer almıyordu. Bu yapıt, DDT ve tarım alanında kullanılan ot ve böcek öldürücü (pestisit) kimyasallara karşı ilk ciddi başkaldırıydı.

Tam açılımı diklorodifeniltrikloretan olan DDT, ilk kez 1874 yılında sentezlendi ve İkinci Dünya Savaşı sırasında askerleri sıtma ve tifüsten korumak için kullanıldı. 1939 yılında Paul Hermann Muller tarafından DDT’nin pestisit olarak kullabileceği keşfedildi ve bu keşfi kendisine Nobel Ödülü’nü kazandırdı. DDT’nin kullanımıyla böceklerin hakkından gelindi ama bu arada kuşlar, balıklar, kertenkeleler yok oldu. Besin zincirine katılan DDT, yağ dokusunda birikmesiyle insanlarda da toksik etkiler yaratmaya başladı. Kelaynakları tüketen de, kutuplarda yaşayan annenin sütünde bulunan da DDT’dir. Sonunda DDT’nin hakkından gelen Rachel Carson oldu.

Sessiz Bahar kitabında Carson, “Amerika’nın kalbi sayılan bir kasabada bütün varlıklar birbirleriyle harmonize olmuş bir biçimde yaşamını sürdürüyor gibi görünüyordu, ta ki garip bir kargaşa o alanı sarana dek ve her şey değişmeye başladı. Sessizce titreşen ve artık uçamayan kuşlar acı içinde can çekişiyordu. Bahardı, hiçbir sesin olmadığı. Sessizlik vardı sadece tarlaları, ormanları ve bataklıkları kaplayan…” sözleriyle Carson, pestisitler hakkındaki gerçekleri fark etmiş ve o dönemde hiç kimsenin cesaret edemeyeceği şeyleri yazıp, halkı uyandırmaya çalışmıştı. Ancak, kitabının yayınlanması o kadar da kolay olmamıştı. Yayın evleri zararlı kimyasal üreten endüstri devleriyle uğraşmak istemiyordu. Carson zoru başardı, kitabı yayınlandı ama kirlilikten para kazananların direnci ve iftiraları çok geçmeden onu ezmeye başladı. Hep bir ağızdan bu cesur kadına “kadınlığından” vurma kolaylığı içinde isterik damgası vuruldu. Carson meme kanseriydi ve 1965’de öldü. İleriki yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda meme kanseri ile kimyasal maddelerin etkileşimi arasında bağlantılar ortaya çıkmıştı. Başkan Kennedy satışı yarım milyonu aşan kitabını bir basın toplantısında tartışmaya açtı. Bunun için atanan kurulun hazırladığı rapor şirketlerin ve bürokrasinin duyarsızlığını suçlayan bir iddianameye dönüştü. Yıllar sonra, eski ABD başkan yardımcılarından Al Gore kitabının ön sözünde Carson ile ilgili bazı gerçekleri itiraf ediyordu. O zamanlarda var olan sistemi, Faust’ un şeytanla pazarlığına benzetiyordu. İnsanların kısa süreli kazanç için göz göre göre nasıl uzun süreli trajedi bahasına neden olduklarını anlatmıştır. Carson ilk adımı herkes için atmış, gerisini, yapılması gerekenleri aklıselim olanlara bırakmıştır. Öldüğünde artık sesinin kısılmayacağını çok açık bir şekilde ortaya çıkaran yeni bir çevreci akımı göstermiştir ve bu akım kimyasallarla olan savaşlarını günümüze kadar sürdürmüşlerdir. 1972 yılında Amerika’da DDT ile birlikte bazı pestisit ürünleri yasaklandı ancak üretimleri halen sürmekte ve başka ülkelere pazarlanmaktadır (3).

Gaura Devi – Örgütlenme ve Kadın

Chipko akımı çevre ve kadın eylemciliğinin en iyi bilinen örneklerindendir. “Chipko”, Hindu dilindeki sarılmak karşılığı olan sözcükten alınmıştır ve Kuzey Hindistan’da, çoğu kadın olan ve ağaçlara sarılarak onların ticari amaçlarla kesilmesini önleyen köylülerin davranışlarını anlatmak üzere kullanılmaktadır.

19. yy’dan itibaren Hindistan hükümeti (başlangıçta İngiliz sömürge hükümeti) ulusal ormanların denetimini üstlendi. Hükümetin amacı bu ormanları ticari bir kaynak olarak yönetmekti. 1970’li yıllarda Hindistan’da kasırgalar, ciddi sel baskınına ve toprak kaymalarına neden oldu. En ağır zararları, yoğun biçimde ağaçların kesildiği yamaçların ardında yerleşmiş olan köylerde meydana geldi. Bu olayların olumsuz etkileri ise en çok anneler ve çocuklar üzerinde görüldü. İnsanlarının çoğunun uzakta olduğu bir zamanda hükümetin Reni ormanı da dahil, bütün bölgedeki ormanlarda ağaç kesimi kararı üzerine keresteciler bölgeye gelerek ağaçları kesmeye başladılar. Olup bitenler duyulunca yerli halktan Gaura Devi adında bir kadın, köylü kadınları örgütleyerek ormana yürüyüp ağaç kesilmesini protesto etmelerini sağladı. Chipko hareketinin bilinen en iyi örneği olan bu olayda, Devi ile onun ardından gidenler, kerestecilerin hiçbir ağacı kesmelerine izin vermeyecek şekilde, onları geri adım atmaya zorladılar. Reni, hükümeti ağaç kesme politikasını yeniden gözden geçirmeye zorladı ve ticari amaçla ağaç kesimine on yıllık bir moratoryum uyguladı. Daha sonraki yıllarda Chipko hareketi başka bölgelerde de yayıldı ve kitlesel ağaç kesimine engel olarak başarısını sürdürdü (6)

Wangari Muta Maathai – Savaş, Kadın ve Doğa
Şuanda 67 yaşında olan Kenya’lı biyolog doktor Wangari Muta Maathai, Yeşil Kuşak (Green Belt Movement) çevre hareketi ile ağaçlarla ve arkasına aldığı kadınlarla savaşlara karşı mücadele veriyor. Wangari Maathai, Yeşil Kuşak hareketini Kenya’da 1977 yılında kurdu. Grup, kıtadaki kitlesel orman katliamını durdurma girişimiyle başta köylü kadınlar ile birlikte Afrika boyunca 30 milyondan fazla ağaç dikti. Maathai ayrıca, Kenya’da genetiği değiştirilmiş organizmalara ve titanyum madenciliğine karşı çıktı. Bir dönem Kenya Ulusal Kadınlar Konseyi Başkanlığı’nı üstlenen Maathai, diğer birçok kadın eylemci gibi çalışmaları nedeniyle tacize uğradı, dövüldü ve hapse atıldı. Nitekim düzenlediği çevre eylemleriyle sayısız ödül de kazandı. Nobel Komitesi tarihte ilk kez Afrikalı bir kadına, Maathai’ye 2004 Nobel Barış Ödülü’nü verdi (4).
Maathai, doğa ve savaşlarla ilgili esaslı bir bağ yaratıyor. Silahlı mücadelelerin her gün birçok ülkede milyonlarca insana ölüm ve sefalet getirdiğini; doğal kaynakların sömürülmesinden kaynaklanan bu mücadelelerin sınırlı kaynaklar veya azalan topraklar üzerine olduğunu vurguluyor. “Binlerce yıldır orada yaşayan insanlara barınak olup onları korumuş olan ağaçlar kesildiğinde, insanlar arasındaki doğal sınırlar ve tampon bölgeler kaybolur. Geçim kaynakları seyrelir. Şiddetli kuraklık ve ekosistemin çökmesi mücadele ve savaşı beraberinde getirir.” diyen Maathai, Nobel Barış ödülünü “doğanın korunmasının barışın korunması için önemine atfen” almıştır (5).

Arundhati Roy – Küreselleşme ve Kadın

Küreselleşme karşıtı Hintli yazar Arundhati Roy, 1997 yılında, Küçük Şeylerin Tanrısı romanı ile İngiltere edebiyat ödülünü aldı. 46 yaşındaki Roy, Narmada Vadisi’ndeki büyük baraj yapılarına karşı verilen sivil mücadelelerin aktif katılımcılarındandır. Ödülden kazandığı parayı Narmada kampanyası için bağışladı. Narmada Vadisi’ne sayısız ziyarette bulunan Roy, çevreci kaygılarına yer verdiği bir inceleme kaleme alıyor. O yıllarda “Yaşamın Değeri” adlı kitabını yayımlıyor. Roy daha önce de Hindistan’ın Pakistan ile nükleer silah yarışına karşı çıktığı için ve ardından azınlık haklarını savunduğu için mimleniyor. 1992 yılında Hint Yüksek Mahkemesi tarafından bir günlük hapis cezasına çarptırıldığında Roy’un suçu Sardar Sarovar” Barajı’nın inşasının ertelenme kararını kaldırmasını eleştirmesiydi. İnşaat, Narmada Nehri’ni yüzlerce parçaya bölen büyük bir planın sadece küçük bir bölümüydü: onlarca büyük baraj, binlerce küçük baraj yapımı. Roy, barajların yapımıyla binlerce yoksul köylünün yerinden edileceğini söylüyordu. Courrier International’de yayınlanan “Görüyorum, yazıyorum, bağırıyorum” başlıklı yazısında “Çok sınırlı toprak, su ve orman kaynağımız var. Eğer tüm bu kaynakları, klima/havalandırma sistemine, patates kızartmasına veya otomobile dönüştürürseniz bir an gelir ki hiçbir şeyiniz kalmaz. Para üretirsiniz, ama satın alacak hiçbir şey olmaz; havayı satın alamazsınız, suyu da satın alamazsınız.” sözleriyle yazılı mücadelesini veriyordu. Ne yazık ki, bir gün Narmada vadisi, hükümet tarafından uyarı yapılmaksızın suyla dolduruldu, köyleri su bastı ve binlerce kişi göç etmek zorunda kaldı. Bir protesto yürüyüşünde Roy, projeyi destekleyen Dünya Bankası Başkanı’na “Siz, kim oluyorsunuz da bizim için karar veriyorsunuz ve bizim adımıza kontroller yapıyorsunuz? Neden bizim toprağımız ve bizim nehrimizin geleceği için siz karar verme hakkına sahip oluyorsunuz?” diye haykırırken sorunun eninde sonunda etiğe dayandığını söylüyor ve “Çözümün yüreği çevreye saygıdır ve başka bir alternatifi yoktur!” diyordu.

Vandana Shiva –Özgürlük ve Kadın

Lidersiz ve demokratik yapısıyla ön plana çıkan dünyaca ünlü ekoloji düşünürü, araştırmacı ve aktivist Vandana Shiva, biyoçeşitlilik ve gen kaynaklarının korunması, gıda güvenliği, büyük şirketlerin egemenliğindeki küreselleşmeye karşı kırsal yoksulların savunulması ve kadının güçlendirilmesi gibi faaliyetlerde yer alıyor (6).

1952 Hindistan doğumlu fizikçi Dr. Shiva, “Su Savaşları”, “Çalınmış Mahsul”, “Aklın Monokültürleri: Biyoçeşitlilik, Biyoteknoloji ve Tarım”, “Ekofeminizm”, “Kadın, Ekoloji ve Sağlık” adlı kitapların yazarıdır. Alternatif Nobel Ödülü olarak bilinen Right Livehood Ödülü’nün sahibi Shiva, tarımsal ürünlere yönelik gen mühendisliğine, tohumların patentlenmesine ve çok uluslu şirketlerin “Yaşamlarımızın her boyutu üzerinde-yiyeceklerimiz, sağlığımız, çevremiz, işimiz ve geleceğimizde- denetim kurma” çabalarına karşı çıktı (7).

1970’li yıllada Chipko hareketinde de yer alan Shiva, Hindistan’da tarımsal çeşitlilik ve çiftçi hakları adına çalışan “Bilim, Teknoloji ve Çevre Politikaları İçin Araştırma Vakfı”nın ve Navdanya diye adlandırılan ulusal hareketin kurucusudur. Navdanya’nın “Çeşitlilik İçin Çalışan Farklı Kadınlar” (Diverse Women for Diversity) inisiyatifinin aktif katılımcısı Shiva “Ve kadınlar tüm toplumsal sorunları- besin, su, geçim kaynaklarının yok edilmesi- kendi sorunları olarak tanımlıyorlar ve her yerde, en azından taban hareketi içinde kadınların gündemi şekillendirdiğini görebilirsiniz.” diyor. Shiva, Navdanya’nın bir diğer kolu Dokuz Tohum hareketi ile “sürdürülebilir tarım için toprağın yeniden kazanılması ve verimliliğinin doğal yollarla sağlanması” üzerinde yoğunlaşıyor. Kadının etkin rol aldığı çapa tarımını ve “doğal” tarım/doğa fikrini savunuyor. “Kadının tarım dışında tutulması, kadını güçsüzleştirirken yiyecek güvencesini de azaltır.” diyen Shiva, “Kimyasal dayanaklı üretimden çok biyolojik farklılığa dayanan ve kadınlar tarafından geliştirilen yiyecek üretim sistemi, beslenme, kalite ve tat bakımından yüzlerce kat daha fazla yiyecek üretir.” fikrini ileri sürüyor. (4). Shiva ekofeminizm akımını, kartezyen indirgemecilik ve Baconcu eril bilginin ‘doğaya tecavüz’üne karşı koyan temel bir güç olarak nitelendiriyor ve kadının eril hegemonyanın sınırlarından kurtulduğu zaman kendi özgür ormanında yol alacağını ve vahşi doğasına kavuşacağını vurguluyor.

Ve Mahatma Gandhi – Erkek ve Kadın

1869 yılında Hindistan’da doğan Mohandas Karamchand Gandhi Hint halkı tarafından “Mahatma” (Büyük Ruh) olarak anılmaktadır. Gandhi, İngiliz sömürgeciliğine karşı Hint milli hareketinin o yıllardaki en önemli lideriydi. Gandhi’nin oluşturduğu ideolojisinin temellerini, şiddet karşıtlığı, sivil itaatsizlik, pasifizm, uzlaşmacılık ve teknoloji karşıtlığı oluşturur.

Hindistandaki kadınlar bir kuşak önce Mahatma Gandhi’nin öncülüğünü yaptığı şiddet içermeyen sivil itaatsizlik (Satyagraha) yöntemine dayanan birçok çevre mücadelesinde yer aldılar. Shiva’nın öncülüğünde, milyonlarca kadın çiftçi Tohum Satyagraha ile Hindistan hükümetinin tohum patenti yasalarına uymayacaklarını bildirirler, tıpkı Gandhi’nin Britanya Tuz yasalarına uymayı reddetmesi gibi. Chipko akımı yine, Gandhi’nin Satyagraha’sından beslenir. “İnsanların ihtiyacı için doğa her şeyi karşılayabilecek şekilde hazırlanmıştır. Yalnız ihtirasları karşılayamaz” sözü ile Gandhi, Hinduzim dininin mistik öğretilerinden hareketle derin ekoloji akımının önünü açmaktaydı.

SONUÇ

Ursula Le Guin: “Uygar Adam der ki: Ben Benim, Ben Efendiyim, geri kalan her şey Öteki – dışarıda, altta, altımda, itaatkar. Ben sahip olurum, ben kullanırım, ben araştırırım, ben sömürürüm, ben denetlerim. Önemli olan benim yaptığımdır. İsteklerim maddenin var olma sebebidir. Ben benim, geri kalanıysa uygun gördüğüm şekilde kullanılacak kadınlar ve vahşi doğa.” derken ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet ve doğa üzerinden işleyen dört sömürü biçimini açıkça ifade etmektedir (8). Doğanın tahakküm altına alınmasına ilişkin görüş erkeğin kadına hükmetmesi ile başlamıştır. Ekolojik krizin perde arkasındaki kötü adamın bir “ataerkillik” olduğu yönündeki değerlendirmeler aynı zamanda “evdeki/ekosistemdeki melek” argümanını doğursa da erkeğin akıl, kültür ve güç ile; kadının da duygu, nesne ve nihayetinde doğa ile özdeş tutulmaları tarihsel bir gerçektir. Dolayısıyla verilen kadın kurtuluşu mücadelelerinin ekoloji yönelimli olması “doğal”dır. Yönetmeni ve başrol oyuncuları “efendi”ler ve figüranları “öteki”ler olan insan/doğa öyküsünü değişmesi, bütün tahakküm biçimlerinin ortadan kalkmasıyla mümkün kılınabilir.

KAYNAKLAR

(1) Joel Kovel, Doğanın Düşmanı: Kapitalizmin Sonu mu, Dünyanın Sonu mu? Metis Yayınları, 2004
(2) Birol Dincel, Cinsiyet İdeolojileri Bağlamında Öteki-lik. Savaş Karşıtları internet sitesi, 2005
(3) Nevval Sevindi, Sessiz Gelen Ölüm, Zaman Gazatesi, 2004
(4) Dilek Ayman Rodrique, Yaşamın Sürdürülebilirliği ve Ekofeministler. Buğday Dergisi, 2004
(5) Barış Ödülü Yeşillendi. Greenpeace internet sitesi haber portalı, 2004
(6) Joseph R. Des Jardins, Çevre Etiği. İmge Yayınevi, 2006
(7) Victor Chen, Toplumsal Hareketler: Vandana Shiva ile Söyleşi. Zmag internet sitesi, 2003
(8) Vandana Shiva, DTÖ, Yaşam Formlarının Patent Kapsamına Alınması ve Hindistan’ın Patent Yasası’ndaki Değişiklikler, Zmag internet sitesi, 2005
(9) Val Plumwood, Feminizm ve Doğaya Hükmetmek, Metis Yayınları, 1995.

Duygu Canan Öztürk
ÇSÖY Sempozyumu, 2007

http://www.cevre.metu.edu.tr/node/27

October 27, 2009 Posted by | antropoloji, arkeoloji, ekolojist akımlar, ekotopya heterotopya utopyalar, kadın ve doğa / ekofeminizm, somuru / tahakkum | 1 Comment

ÇEVRE KORUMACILIKTAN RADİKAL EKOLOJİYE


Özcan SEZER* Özet

Çevre sorunları yaşadığımız evreni tehdit eden en önemli sorunlardan birisidir. Sanayi devrimi ile başlayan teknolojik gelişmeler günümüzde olağan üstü boyutlara varmış ve beraberinde dünya çapında ekolojik sorunların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ekolojik sorunlara çözüm, günümüze kadar klasik çevre korumacı zihniyetle, sadece sorunların geçici tedbirlerle çözümlenmesi şeklinde olmuştur. Ancak bu çözümlerin yeterli olmadığı, ekolojik sorunların çözümünün temelinde zihni-entelektüel bazı dönüşümlerin yapılması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Radikal ekoloji de ekolojik sorunların çözümünde değişik düşünceleri kapsayan hareketler olarak ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada da radikal ekolojinin hangi düşüncelerden oluştuğu açıklandıktan sonra, radikal ekoloji düşüncesi ile klasik çevre korumacı anlayışın çevreye ve çevre sorunlarına bakışı arasındaki farklar ortaya konmaya çalışılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Çevre Sorunları, Modern Çevrecilik, Ekoloji Hareketleri,    Radikal Ekoloji,

Abstract

FROM ENVIRONMENTAL PROTECTION TO RADİCAL ECOLOGY

Environmental issues are the most important problem that threaten the world. Technological developments which started with industrial revolution reach its incredible point nowadays; however, together with this developments world-wide ecological problems emerged. From past to the present ecological problems have been solved by merely temporarily measures with the environmentalist protection mentality. However, the tact that this solutions are not sufficient come out the necessity of mentally-intellectual transformation based on the solution of ecological problems. Radical ecology appeared as thought and movement consisting of different proposals related to the ecological problem solving. in this study, after explaining which thoughts radical ecology consisted of, the differences between radical ecology thinking and the view of classical environment protection understanding to the environment and environmental solutions are examined.

Key  Words:   Environment  Problems,  Modern Environmentalism,  Ecology  Movements, Radical Ecology

I.GİRİŞ

Sanayi devrimiyle birlikte başlayan teknolojik gelişmelerin sonucunda üretim ve tüketimin hızlı bir şekilde artması, daha çok üretim için doğanın bilinçsizce sömürülmesi, insanın doğa üzerindeki baskısının giderek artmasıyla birlikte doğal denge bozulmuş ve ekolojik sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu sorunların giderek bütün insanlığı etkilemesi sonucunda, ekolojik sorunlara çözüm arayışları başlamış, var olan değerler sistemi sorgulanmaya başlanmış, Özellikle modern toplumun ortaya çıkardığı değerlerin sorgulanması ekolojik sorunlara düşünce bazında çok çeşitli çözüm önerilerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Çevre sorunlarının sebepleri olarak, ekolojik dünya görüşüne yakın olan düşünürler, sorunu genellikle Batı düşüncesindeki zihni-entelektüel dönüşümün sebep olduğu gelişmeler olarak açıklarken, bazıları sorunun sebebini, sanayileşme ve kentleşme süreci olarak görmektedirler (Görmez. 2003, s. 17) Çevre sorunlarının sebebi ne olursa olsun boyutları bütün gezegeni tehdit eder hale gelmiştir. Bunun sonucunda da kökleri farklı düşünce, ideoloji ya da değer sistemlerine dayanan ekoloji hareketleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu hareketler, klasik çevreyi koruma modellerinden farklı hareketler olarak gelişmiştir.

Günümüzde ekolojik düşünceyi tek bir düşünce akımı ya da grubu olarak görmek de olanaklı değildir. Çevre korumacılıktan anarşizme, radikal ekolojiden eko-sosyalizme, eko-feminizmden dinsel hareketlere değin pek çok ekoloji düşüncesinin varlığından söz etmek mümkündür. Bu açıdan günümüzde ekoloji hareketinin herkes tararından kabul edilebilir bir yapısını ya da ideolojisini ortaya koymak olanaklı değildir(Görmez, 2003, s.99).

Bu anlamda batı toplumunda ortaya çıkan aydınlanmanın hayatı algılayış biçime baktığımızda bunun Newtoncu mekanik dünya anlayışı olduğunu görüyoruz. Mekanik kavrayış, canlı dünyanın farklı parçalardan oluşması ve bu parçaların bir bütünü oluşturmasıdır. Bu anlayışta dünya bir makine gibi görülmektedir. Aydınlanmanın bu argümanı aynı zamanda ekolojik sorunların da temel argümanını oluşturmaktadır. Günümüz toplumlarının gün geçtikçe daha çok şey tüketmeyi arzulaması, iktisadi ve teknik yönden hızlı ve sürekli büyüme isteği, az gelişmiş ülkelerin sorunları, çevre korumacılığın bir kazanç unsuru olması, bireysel ve toplumsal boyutlardaki tahakküm ilişkileri aydınlanma düşüncesinin argümanlanyla donanmış bulunmaktadır.

Nevrtoncu fiziğin karşı konulmaz başarısı ve bilimsel bilginin kesinliğine olan kartezyen inanç, Batı kültüründe doğrudan doğruya katı bilim ve katı teknoloji üzerinde ısrarla durulmasına neden olmuştur(Capra, 1992, s.70). Newton’un görüşüne göre, parçaların hareketine bir mesafe dahilinde hemen etkisini gösteren çekim kuvveti neden oluyordu. 

Newtoncu fizikte bütün fiziksel olaylar, karşılıklı çekimlerin, yani yerçekiminin gücüyle meydana gelen maddi parçacıkların hareketlerine indirgenmiştir. Bir parçacık ya da herhangi bir maddi nesne üzerindeki bir gücün etkisi, klasik mekaniğin esaslarından elde edilen Newton’un hareket denklemlerince matematiksel olarak tanımlanmıştır. Bunlar, hareket halindeki maddi nesnelere uygun olarak tasarlanmış olan ve fiziksel dünyada gözlemlenmiş bütün değişimlerin nedenini açıklayacağı düşünülen değişmez yasalardır. Bu anlayışa göre Tanrı, başlangıçta maddi parçacıkları, bunlar arasındaki çekimleri ve temel hareket yasalarını yarattı. Böylece bütün evren hareket etmeye başlamıştır ve hep bir makine gibi işlemektedir. Böylece mekanistik doğa anlayışı, bütünüyle nedensel ve belirlenmiş dev kozmik makine anlayışıyla katı bir “gerekirciliğe” sıkı sıkıya bağlanmış olmaktaydı (Capra, 1992, s.67-68).

Daha sonra birçok düşünür Newtoncu Fiziği temel alarak bunu sosyal, ekonomik, kültürel ilişkilere yansıtmışlardır. Birçok düşüncenin temeli bu anlayışa dayandırılmıştır. Newton Fiziğiyle ortaya çıkan mekanistik kartezyen dünya anlayışı bütün bilimler ve batılı düşünme tarzının geneli üzerinde güçlü bir etki yapmıştır. Karmaşık görüngüleri temel yapı taşlarına indirgeme ve mekanizmalara karşılıklı etkileşimleri açısından bakma yöntemi kültürlere çok derinden kök salmıştır. indirgemeci bilim üzerindeki bu ezici vurgunun bir sonucu olarak kültürler sürekli olarak parçalara bölünür hale gelmiş ve temelden sağlıksız teknolojiler, kurumlar ve hayat tarzları üretmişlerdir (Capra, 1992, s.265).

Üretilen bu sağlıksız teknolojiler ve düşünce yapısı çevrenin yok olma sürecini de beraberinde getirmiştir. Buna karşılık çevre koruma yöntem ve uygulama ya da etkinliklerinden çok farklı olarak, doğaya bütüncül açılardan yaklaşan değişik fikri, ideolojik altyapılarla beslenmiş hareketler ortaya çıkmaya başlamıştır. Merchant’a göre (Merchant, 1992, s.l) radikal ekoloji sanayileşmiş dünyanın kriz ortamından doğmuştur. Radikal ekoloji yeni bir bakış açısını ortaya çıkarmaktadır. Doğanın egemenliği, cinsiyet, sınıf, soy çizgisinde insanın var oluşundaki egemenliği gerektirmektedir. Radikal ekoloji, doğaya ve diğer insanlara karşı yeni bir sorumluluk bilinci oluşturarak, insanın ve toplumların doğayı rahat bir şekilde sömürmesinin karşısında yer alır. Radikal ekoloji doğanın doğaya ve insanların doğaya karşı sorumluluğunda yeni bir etiği araştırmaktadır. İnsanlara yeni bir etik ve yeni bir sosyal vizyon sunarak dünyadaki sürekli oluşan değişimlere karşı onları güçlendirmektedir.

Radikal sosyo-ekolojik teori, şimdiye kadar ortaya konan sosyo-ekolojik teorinin varsayımları ve ön kabullerinden çok farklı bir ayrılışı da ifade etmektedir. Bu ayrılış, sadece ekolojik bozulmaya dikkat çeken, sorunun bu yönünü gören bir anlayış değildir. Ekolojik bozulma Yeni Maltusçuluk ve eko-gelişme teorisine dikkatleri çeker. Farklılıklar daha çok doğanın temelindedir. Onlar teorik olarak sorunlarının kavramsallaştırılmasında farklılıkları yansıtırlar. Yeni Maltusçu Teori ve eko-gelişme teorisinde bu sorunsal, bir doğanın tüketimi sorunsalıdır. Yeni Maltusçuluğun problematiğinde, tüketim nicel olarak, doğanın müsaade ettiği bir ölçü olarak nitelendirilir. Eko-gelişme! teorisinde de tüketim insanın temel ihtiyaçlarının ve doğal toleransın bir ölçüsü (Mellos, 1998, s.75) olarak kabul edilmektedir.

Aydınlanma düşüncesinin neden olduğu gelişmeler sonucunda batının sorumlu olduğu çevreye verilen zararların ekolojist bir bakış açısıyla yargılanması, yine de en çok batıda yankılarım bulmakta, en ayrıntılı gerekçeleri geliştirmekte, en çok sayıda taraftarı seferber etmektedir (Ferry, 2000, s.28). Radikal ekoloji bağlamında gelişen bu ekoloji düşüncelerini, derin ekoloji, tinsel ekoloji, sosyal ekoloji, eko-feminizm ve eko-sosyalizm olarak sıralamak mümkündür. Yeşiller hareketini de radikal ekoloji hareketleri içerisinde değerlendirenler de bulunmaktadır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, sözü edilen bu ekoloji düşünce ve hareketleri yeni gelişmekte olan hareketlerdir ve tam olarak bu düşünce ve hareketleri belirli kategorilere ayırarak gruplandırmak ve belli bir ideolojisini ya da yönelimini belirlemek güç görünmektedir.

II. RADİKAL EKOLOJİ DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ

Son dönemde çevre sorunlarının politik yaşamın başat konularından birisi haline gelmesi, toplumsal düşünce tarihinin yeniden gözden geçirilmesine yol açmıştır. Boyutları genişleyen ekolojik kriz çerçevesinde modern düşüncenin köşe taşlan olan liberalizm, sosyalizm, anarşizm ve feminizm gibi akımlar düşünce sistemlerini oluşturan kimi kavramları yeniden inceleme alanına almışlardır. Bu açıdan bazı düşünceleri dışlayarak, bazılarını da bünyesine katarak entelektüel argümanlarım yenilemiş, topluma bakış açılarım “yeşilleştirmeye” başlamışlardır (Foster, 2000, s.l 1).

20.yüzyılın başlan, batı toplumunda her alanın tartışılmasına neden olmuştur. Özellikle yapılan eleştiriler, insanlığı doğrudan etkileyen akımların hatalarına karşı geliştirilmiştir. Bu doğrultuda aydınlanma düşüncesine yapılan eleştiriler artmış ve bütüncül ekolojik yaklaşımlar geliştirilmeye başlanmıştır. Gün geçtikçe ekolojik sorunların doğmasına neden olan her türlü düşünce ve eylem eleştirilmiş ve bu alanda düşünceleri eyleme dönüştüren gruplar oluşmuştur. Daha sonraları yeşil politikanın ve yeşil partilerin doğuşuna neden olacak bu gruplar, ekolojik düşünceyi kendilerine esas almışlardır. Bu doğrultuda bir kısmı radikal ve bir kısmı da daha ılımlı bir şekilde mücadele yapmışlardır(Özer, 2001, s.36). 

1 Eco-development kavramı 1970’lerin ortalarında ortaya çıkmıştır. Bu deyim, “ekolojik yönden sağlıklı kalkınma stratejisi'” anlamına gelmekte ve yerel ve bölgesel kalkınmanın, çevrenin potansiyeli ile uyumlu olması, doğal kaynakların uygun ve rasyonel kullanımına Özen gösterilmesi ve uygulanacak organizasyon şekillerinde ve teknolojik yeniliklerde, doğal ekosistemlerin ve sosyo-kiiltürel yapının bozulmamasına dikkat edilmesi gerektiğini belirtir. (Temel SEZİN, “Ekonomik Kalkınma ve Çevre” HDTM Dergisi, Sayı:8,1991/1 Ankara, s.115).

Bu radikal gruplardan bazıları nükleer silahlara, hava alanlarına karşı yoğun bir protesto başlatırken, bazıları daha köktenci çözümler de ileri sürmektedirler. Kısmi çevre korumacı çözümler Hıristiyan Demokratlar arasında bile büyük rağbet görürken, diğer taraftan çevrecilik ya da ekolojizmi bir siyasal ideoloji olarak gören grupların, Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde arttığı gözlenmektedir(Görmez, 2003, s.98).

Radikal ekoloji hareketlerini belirli bir kategoriye göre açıklama olanağı zor görünmektedir. Carolyn Merchant; ekoloji düşüncesini “derin ekoloji”, “tinsel ekoloji” ve “sosyal ekoloji” olarak üç ana gruba ayırmaktadır. Derin ekoloji, mekanik dünya görüşünün ekolojik sorunlara sebep olduğunu savunarak organik dünya görüşünün ekolojik sorunları çözeceğini söylemektedir. Tinsel ekoloji ise, metafiziğin önemine vurgu yapmaktadır. Sosyal ekoloji daha çok ekolojik sorunlarda kapitalizmin Önemine vurgu yapmaktadır(Görmez, 2003, s.99).

Merchant, ekoloji hareketlerini de üç gruba ayırmaktadır. Bunlar, “Gren Politics”, “Ecofeminism”, Suitainable Development” olarak sınıflandırılmıştır. The Greens(Yeşiller), Greenpeace (Yeşil Barış) gibi gruplar “Gren Politics” içinde sayılmaktadır(Görmez, 2003, s.99).

Ekoloji henüz yeni oluşmaya başlayan bir bilim dalı olduğundan kavramların kullanılışında da düşünürler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin, “Yeşil” kavramı 1950’den beri çevre ile ilgili bir kavram olarak kullanılmakta ve günümüzde moda bir kavram halini almıştır. Diğer yandan, yeşil etiketi radikal fikirler ve yeşil siyasal partilerin politikası üe ilgili olarak kullanılır olmuştur. Yeşil kavramı nasıl kullanılırsa kullanılsın, çevreci tartışmalarda diğer reformist yaklaşımlarla radikal yaklaşımlar arasındaki temel ayrımların belirlenmesinde önemli bir kavramdır(Garner, 1996, s.2).

Farklı terimleri bu açıdan 2 farklı duruma ayırarak incelemekte yarar vardır. Dobson ve Porritt “koyu ve açık” ile ”yeşil” kavramlarını kullanırken, Stephen Young, radikal ekoloji ve reformist çevrecilik ayrımını tercih etmektedir. Arne Naess ise “derin ekoloji” ve “yüzeysel ekoloji” Robyn Eckersley, “ekosentrik” ve “antroposentrik” yaklaşımını kullanmakta, O’Riordan ve David Pearce ise “ekosentrik” ve “eknosentrik” ayrımını yapmaktadır(Garner, 1996, s.3).

Ekolojizm terimi ise, insanla doğası arasındaki ilişkinin önemine dikkat çeken ve insanın egemen durumundan hiyerarşik olmayan bir düzenin yer aldığını belirten bazı radikaller tarafından tercih edilmektedir (Garner, 2003, s.3).

III. MODERN ÇEVRECİLİK VE RADİKAL EKOLOJİ İLİŞKİSİ

Teknolojik devrimle birlikte ortaya çıkan hızlı üretim artışı ve doğanın bilinçsizce tüketilmesi, teknolojide ilerleme kaydedilirken doğaya verilen zararın sorgulanmaması birtakım çevreci anlayışları gündeme getirmiştir. Modern çevreci düşünce, teknolojik ilerlemelerin doğaya olumsuz etkilerinin azaltıldığında çevreye zarar vermeyeceği görüşündedir. Bu açıdan radikal ekoloji hareketlerinin çevreye bakışına değinmeden önce, modern çevreciliğin temel argümanlarına değinerek aradaki farkın ortaya konulması gerekmektedir.

3.1. Modern Çevreciliğin Argümanları

Çevrecilik yaklaşımı genel olarak, çevre sorunlarının kirlenme boyutunu ön plana çıkarmakta, çevre sorunlarını teknik bir düzeyde ele alıp çözümlemeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım, sorunların çözümünde batı biliminin indirgemeci yaklaşımını ele alarak konuya yaklaşmaktadır. Bir konuya indirgemeli olarak yaklaşırken, önce konu küçük parçalara ayrılmakta, bu parçalar bîr araya getirilerek var olan sorunlar çözülmeye çalışılmaktadır.

Klasik çevrecilik, ekolojik sorunlara kısa vadeli çözümler getirirken, ekolojik düşünce uzun vadeli bütüncül bir görüşten hareket etmektedir. Çevreciler, bozulan insan-doğa ilişkilerinin toplumun var olan yapısı içerisinde düzeltilebileceğine, mevcut kurumlarda yapılacak kısmi değişikliklerle bu işin üstesinden gelinebileceğine inanırlar. Sorunların temeline inmemekte kirlenmeyi azaltacak teknik gelişmelere bel bağlamaktadırlar. Bu yoldaki önerileri de çevre ile ilgili bakanlıklara ve çevre araştırmalarına bütçeden daha fazla pay ayrılmasıdır. Çevrecilik bu açıdan, sanılanın aksine “radikal” değil, “muhafazakâr” bir tutum sergilemektedir(Önder, 1998, s.23).

Çevrecilik, günümüz insanının davranışlarının temelinde yatan, insanın doğaya hükmetmesi gerektiği anlayışım sorgulamaz; tam tersine tahakkümün neden olacağı tehlikeleri azaltacak teknikler geliştirerek bu tahakkümün önünü açmamızı gözetir, tahakküm nosyonunu sorgulamaz(Görmez, 2003, s.13).

3.2. Çevrecilik ve Radikal Ekoloji Düşünceleri Arasındaki Ayrım

Ekoloji kavramı doğadaki dengeyi simgeleyen bir içerikle yüklü olduğundan bu dengenin bozulmaya başlamasıyla birlikte popüler bir nitelik kazanmıştır, “çevre hareketi” ya da “ekoloji hareketi” denildiğinde bu açıdan bir fark bulunmamaktadır. İki deyim arasındaki temel fark, “ekoloji hareketi” ne “çevre hareketi”ne göre biraz daha geniş anlam yüklenmesinde yatar. 1970’lerin başından itibaren oluşan yeni gruplar, “geleneksel çevre koruma hareketinden  farklılıklarını vurgulamak  amacıyla yeşillerle  birlikte  bu kavramı kullanmayı tercih etmişlerdir. Ekoloji hareketi denildiğinde hareketin hem politik yönü, hem de “klasik çevreciliğe” göre daha köktenci, bütüncül bir hareket olduğu vurgulanmaktadır(Öz, 1989, s.28).

Çevreci anlayışın ekolojik sorunları çözmek için önerdiği reçeteler çok yetersiz kalmaktadır. Çünkü bu reçeteler, yeni uluslar arası anlaşmalar yapmaya, insanları nüfus ve tüketim artışını kısmaya, çevre dostu teknolojiler demlen bir avuç teknolojiyi benimsemeye davet etmekten uzağa gidememektedir. Bu nedenle dünyadaki krizi, bir doğa krizi değil, bir toplum krizi olarak görmek gerekmektedir. Bunun nedeni de tarihsel ve toplumsaldır. Sorunun kökleri üretim ilişkilerinde, teknolojik sorumluluklarda ve egemen toplumsal sistemin ayırıcı özelliği olan ve tarihsel olarak koşullanmış demografik eğilimlerdedîr(Foster, 2002, s. 12).

Bu anlamda Naes, modern çevreciliği, kirliliğe ve kaynakların tükenmesine karşı savaşan, daha çok gelişmiş ülkelerdeki insanların sağlık ve refahım amaçlayan korumacı çevreci bir hareket olarak nitelendirmektedir. Naes, modern çevreciliğin insan merkezli bir doğa görüşüne sahip olduğunu belirtmektedir. Bu görüş doğa ve insan ayrı ayrı değerlendirdiğimizde insana doğaya hükmetme hakkım vermektedir (Naes, 1995, s.151).

Bookchin’e göre ise, ekolojik bir toplumun sorunlarıyla başa çıkma çabasında “çevrecilik” terimi bizi yanıltmaktadır. Çünkü “çevrecilik” giderek daha çok araççı bir duyarlılığı yansıtmaktadır(Bookchin, 1996, s.62). Bu açıdan doğaya egemen olmak için geliştirdiğimiz araçlar arttığı ölçüde, yaşadığımız sürece bu araçlara hizmet etme zorunluluğumuz da artmaktadır(Horkheimer, 2002, s. 122). Bu düşünce, modernizmin, akıl yürütme ve bilim yoluyla insanın doğaya egemen olması ve böylece insanın doğaya karşı özgürleşeceğini öngören düşünceyi sorgulamış olmaktadır.

19. yüzyıldan sonra canlılık kazanan çevre korumacılık ile 1970’li yıllarda yükselen ekoloji hareketinin ilişkisi konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Yeni toplumsal hareketler teorisi çerçevesinden olaya bakıldığında, çevre korumacı yaklaşım(modern çevrecilik) ile ekoloji hareketinin ideolojik eğilimleri, siyaset tarzları ve toplumsal kökenleri açısından birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı görülmektedir(Önder, 2003(a), s.603).

Çevrecilik yaklaşımında doğa sadece pasif bir yerleşim alam, kullanım tarzlarının ne olacağına bakılmaksızın insan kullanımı için daha faydalı hale getirilmeleri gereken dışsal nesneler ve güçlerden oluşan bir yığın olarak görülmektedir. Çevrecilik, doğal kaynaklarla, kentsel kaynaklarla hatta insan kaynaklarıyla ilgilenir. Çevrecilik, radikal ekolojik düşüncelerdeki gibi, mevcut toplumun temelinde yatan insanın doğaya hükmetmesi gerektiği anlayışım sorgulamaz. Tam tersine, tahakkümün neden olacağı tehlikeleri azaltacak teknikler geliştirerek, bu tahakkümün önünü açmayı gözetir. Ekoloji ise, insanlığın, Galileci basit fiziksel-mekanik özelliklere indirgenemeyecek kadar karmaşık ve zengin olan doğal dünyanın kendiliğindenliğine bilinçli bir saygı göstermesi gerektiği görüşünü savunmaktadır(Bookchin, 1996,s.62-63).

Çevrecilik bir çeşit doğa mühendisliğidir. Ekolojik bir etiğe sahip olmadığından doğa ile insan arasında bîr çeşit uyumu, biyosfere saygıyı, toplumla doğa arasındaki bütünlüğü öngörmez. Çevrecilik, kamu sağlığına en az zararı vermek, hammaddelerin gelecek kuşaklar için korunmasını gözetmek ve bu yolla kaynakların verimli ve tasarruflu kullanılmasını sağlamak amacındadır.

Devalt’a göre, çevre korumacı yaklaşım, en belirgin su ve hava kirliliklerini denetlemeye, sanayileşmiş ülkelerdeki en kural tanımaz tarımsal uygulamaları değiştirmeye, ve oralarda hala varlıklarını sürdüren birkaç vahşi bölgeyi sınıflandırılmış alanlar haline getirerek korumaya çalışmaktadır. Radikal ekolojist düşünce ise, genel olarak, yeni bir metafiziği, yani bir epistemolojiyi ve yeni bir kozmolojinin yanı sıra insan-evren ilişkisinde yeni bir çevreci etiği hedeflemektedir(Ferry, 2000, s.100-101).

Ekolojik düşüncelerin sürdürülebilir toplum ideali, çevre korumacıların sürdürülebilir toplum idealinden tamamen farklıdır. Sürdürebilir kalkınma daha çok, çevre ile ekonomiyi ilişkilendiren ve etkinlik, verimlilik, çevresel kaynak kullanımında rasyonellik, yer seçimi gibi ekonomik ilkelerin belirlediği bir çevreye duyarlı büyüme modeli anlayışını yansıtır. Oysaki radikal ekoloji hareketlerinde yer alan gruplar sürdürülebilir toplum ideali, bireysel, toplumsal ve kültürel gelişmenin önünü açacak sektörlerdeki nitelikli büyüme dışında, büyümenin, nüfus artışının ve teknolojik ilerlemelerin sınırlarını dikkate alan, fiziksel, doğal ve ekolojik ilkelerin belirlediği ve sürdürülebilir kalkınmadan daha kapsamlı bir proje olan ekolojik toplum idealidir(Çoban, 2002, s.27).

Ekolojik yönelim ile çevre korumacı yönelim arasındaki farklılıklar kısaca şu şekilde de özetlemek mümkündür: (Önder, 2003(a), s.602-603).

(1)     Çevre korumacı anlayış, yaşam çevresinin, ulusal, kültürel ve doğal mirasın korunması gibi sorunlarla ilgilenmektedir. Ekolojik anlayış ise, siyasi öğeleri ve ideolojisiyle çevre korumacılıktan ayrılmaktadır. 1970’lerden sonra ortaya çıkan Friends of the Earth (Yeryüzü Dostları) ve Greenpeace (Yeşil Barış) gibi örgütler, korumacı derneklerden farklı olarak, ileri sanayi toplumlarının nükleer enerji, sanayi kirliliği, asit yağmurları gibi sorunlar üzerinden temel bir toplumsal değişme gereksinimini gündeme getirmektedirler.

(2)     Korumacı yaklaşım mevcut toplumsal-siyasal düzeni ve onun kurallarım benimser, toplumun hakim değerlerini sorgulayıcı bir tutum içerisine girmez. Toplumsal sistemin içinde kalarak amaçlarına ulaşabileceği inancına sahiptir. Alternatif ekolojik toplumsal değerler dizisi ise, bireysel değerlere ve insani bir toplumsal düzene vurgu yapmaktadır. Modern toplumun hiyerarşik ve bürokratik örgütlenmesi karşısında, küçük ölçekli ve komünal örgütlenmeyi savunur.

(3) Ekolojik anlayış, doğrudan eylem modeliyle daha açık ve katılımcı bir siyasi sistemi pratiğe geçirmeye çabalamaktadır. Toplumun bireyi kontrolünün değil, bireyin toplumu kontrolünün gerekliliğine inanmaktadır. Ekolojik anlayış, ideolojik yapılandırılmış eylem tarzına sahiptir.

Aydınlanma düşüncesi içerisinde toplumu ileriye götürecek, iyiliğin kapısını açacak bir anahtar olarak değerlendirilen “evrensel akıl”, tanımı gereği araçsal olma özelliği de taşımaktadır. İnsanoğlu, aklını kullanarak tüm çevresini hazzını en üst düzeye çıkaracak şekilde, arzu ve isteklerine göre düzenlemektedir. İnsanın, hazzını en üst dereceye çıkaracak şekilde çevresini düzenlemek istemesi, onun çevresi üzerinde bir baskı hatta zorlama uyguladığı anlamım da içermektedir (Şaylan, 2002, s. 128).

Bookchin’e göre özellikle toplumsal ekoloji, insanın doğa üzerindeki tahakkümünü yok etmek için insanın insan üzerindeki tahakkümünü ortadan kaldırmayı hedeflerken, çevrecilik doğayı sadece pasif bir yaşam ortamı, insanın kullanımına, bu kullanımın ne olduğuna bakılmaksızın, “hizmet edebilecek” bir dışsal nesneler ve güçler yığını olarak gören “araççı” ya da teknik eğilimi yansıtmaktadır. Bookchin’e göre, çevrecilik aslında çevre mühendisliğinden başka bir şey değildir. Mevcut toplumun temel kavramlarını, özellikle de insanın doğaya hükmetmesi düşüncesini sorgulamaz. Tam tersine, tahakkümün yol açtığı hasarı azaltacak teknikler geliştirerek bu tahakkümü kolaylaştırmayı amaçlar(Bookchin, 1996, s.78).

IV. RADİKAL EKOLOJİ BAĞLAMINDA GELİŞEN EKOLOJİ DÜŞÜNCELERİ 4.1. Derin Ekoloji (Deep ecology)

Derin ekolojinin ilk geliştiği ülke A.B.D.’dir. özellikle, John Muir, Aldo Leopold gibi ekolojik harekete muhalif hareketin temsilcileri toprağa bağlı olarak ve amatörce muhalif hareketlere önderlik yapmışlardır. Bu kişiler doğaya âşıktılar, çabalarım emek sarf etmek olarak görmemişler ve ne hissediyorlarsa, onu istemişlerdir. Doğayı vahşilikten, insanın tahribinden, maddi unsurların olumsuz etkisinden korumak için çalışmışlardır. Bu durum daha sonra derin ekoloji perspektifi olarak ortaya çıkmıştır(Özer, 2000, s.70). Derin ekoloji anlayışı kendinden önceki ekoloji anlayışını “reformist” yargısıyla damgalamakta ve bu açıdan kendisinin radikal bir tavrı benimsediğini iddia etmektedir (Ferry, 2000, s. 99).

Derin ekoloji hareketinin ilkeleri Naess tarafından formüle edilmiştir. Bunlar:(Naes,1995, s.68).

1-  Yeryüzündeki insanların ve insansız hayatın iyi durumda olması ve gelişmesi kendiliğinden değerlidir. Bu değerler, insan olmayan dünyanın insan amaçlan için yararlı olmasından bağımsızdır.

2-   Hayat formlarının zenginliği ve çeşitliliği bu değerlerin gerçekleştirilmesine katkıda bulunur. Bu zenginlik ve çeşitlilik aynı zamanda kendi içinde değerlidir.

3-  Temel ihtiyaçları karşılama dışında, insanların bu zenginliği ve çeşitliliği azaltmaya hakkı
yoktur.

4-   İnsan hayatının ve kültürlerinin gelişip serpilmesi, insan nüfusunun büyük ölçüde azalmasıyla mümkün olabilir. İnsansız hayatın serpilip gelişmesi de daha az bir nüfusu gerektirir. Bu ilkede “insanoğlunun gayri meşru yollarla yok edilmesi gibi bir amaç bulunmamakta, insanoğlunun diğer türlerle bir arada yaşamasının gerekliliği vurgulanmaktadır”(Görmez, 2003, s.103).

5-   Hâlihazırda, insanın insan olmayan dünyaya müdahalesi aşırı seviyededir ve bu durum hızla kötüleşmektedir.

6-   Bundan dolayı politikalar değişmelidir. Bu politikalar, temel ekonomik, teknolojik ve ideolojik yapılan etkilemektedir. Böyle bir değişikliğin getireceği sonuç, var olan durumdan derin biçimde farklı olacaktır,

7-   İdeolojik değişiklik, gittikçe yükselen yaşam standardını hedeflemekten ziyade, esas olarak hayatın niteliğini değerli kılma yönünde olacaktır. Büyüklük ve devasalık arasındaki farklılığın farkında olma gittikçe derinleşecektir.

8-   Bu ifade edilen hususlara katılanlar değişiklikleri gerçekleştirmeye çalışmakta doğrudan ya da dolaylı olarak yükümlüdürler.

Derin ekologların ana felsefesi oldukça ilginç kaynaklara dayanmaktadır. Gandi, Spinoza, Aldo Leopold, Budizm, Geştalt Psikolojisi, ve ekolojik teoriler bunlardan bazdandır. İnsanlar doğal ortamdan ayrı, özel yaratıklar olarak görülemez. Doğada insan yerine, doğayla uyumlu, bütün canlıları içine alan doğasal bir bütün düşünmek gerekir. Derin ekologlara göre bu kurallara mantık yoluyla varılması şart olmayıp, sezgi yeterlidir. Mantıktan ziyade sezgiye önem vermeleri onlar klasik Batı felsefesi görüşünden ayırır. Başka ilginç bir yönleri de doğa sorunlarının merkezi otoritelerin dışında, halkın içinden kaynaklanan hareketlerle çözülebileceğine inanmalarıdır(Tont, 2001, s.31).

Derin ekoloji, reformcu (modem) çevreciliğin tam tersidir. İnsanı değil, doğayı merkez alan (Eko-merkezci) bir bakış açısına sahiptir. Eko-merkezcilik, doğanın ve doğadaki çeşitliliğin korunmasını, insana getireceği yararla değil, doğanın kendisindeki değerle temellendirir. Eko-merkezci ya da biyo-merkezci bir düşünce, insanın iyiliği ile birlikte, dünyanın iyiliğinin gözetilmesini de zorunlu kılmaktadır (Önder, 2003(b), s.96)bu açıdan bakıldığında, Arne NAES “arz bilgeliği” üzerinde durmakta ve reformcu çevreciliğe karşı derin ekolojiyi önermekte ve şöyle demektedir. “Büyük bir ihtiyatla gerçekleştirmeye çalıştığımız, bilimden çok bilgeliktir. Böyle ifade ettiğim bu felsefe, pratik ile teorinin sentezi olmalı ve böylece toplumlarımızın gelişmesini sağlayacak değer ve temel görüşlerin şaşmaz önceliklerine dayanan somut politika önerilerine yol açmalıdır “(Tamkoç, 1994, s.88).

Derin ekolojinin bütüncülüğü ve karşı hümanizminin, modernliğe karşı verilen mücadelenin açık sloganı haline geleceği iddia edilmektedir(Ferry, 2000, s. 107). Derin ekolojiye göre gerçekte doğa varlıkları özde bir hakka sahiptir. Bu düşünce modern liberal dünyaya egemen olan hukuksal hümanizme radikal bir şekilde karşıttır. Bu nedenle derin ekoloji yanlıları, kendi projelerini, 1970’li yılların batı modeline kıyasla bir karşı-kültür olarak kabul edilen şeyin yörüngesinde yer aldığını düşünmüşlerdir. Bunu da Bili Devall, açık bir şekilde şu şekilde belirtmektedir: (Ferry, 2000, s. 109).

“Derin ekoloji, reformcu tipteki çevrecilikten farklı olarak, nükleer enerjiye son vermek ya da su kaynaklarını arıtmak gibi hedeflerle kısa vadeye doğru yönelmiş, faydacı bir toplumsal hareketten ibaret değildir Onun ilk amacı, modern Batı ‘daki uzlaşıcı düşünce modellerini sorgulamak ve onlara karşı bir seçenek önermektir”

Derin ekoloji, ikili olmayan, hükmetme karşıtı, takdir eden, saygılı ve biyosferin tümüne bağımlı ve karmaşık davranışları kapsayarak klasik çevre reformculuğundan ayrılmaktadır. Evrenin organik bir bütün şeklinde algılanması, bu şekilde maddesel ve manen gerçekliğe bakış açılarının birlikte birbirlerini tamamlamaları sonucunu doğurmakta ve özellikle manen gerçeklik açısından çevreci reformculuğun eksik yönleri giderilmeye çalışılmaktadır(Özer, 2001, s.71).

Derin ekoloji Capra’ya göre bütüncül bir dünya görüşü ortaya koymakta ve bu bütüncüllüğün insanın çevresinden ayrı olamayacağına vurgu yapmaktadır. Ekolojik değerler dizisi yeni bir etiği gerektirmekte, geçmişteki insan merkezli etiğin yerine, değerlerin tümünde bu temel Özün farkına varılmaktadır. Bu yeni dünya görüşü Capra’ ya göre, rasyonel ve sezgisel, indirgemeci ve bütüncü, analitik ve sentetik arasında bir dengenin yaratılmasında değerlerdeki bir dönüşümle gerçekleşmektedir(Merchant, 1992, s.93).

Derin ekoloji, reformcu çevreciliğin yönetim biçimine de bir karşı çıkıştır. Bu açıdan derin ekoloji, modern doğa görüşlerinin aşırılıklarına karşı olmakla birlikte, yeryüzünde egemenlik  kuran,   sonra  denetleyen  ve  yok  eden  büyük  devlet  bürokrasileri  ile  Özel bürokrasileri doğurmuş, ilerleme ve kalkınma aşırılıklarına karşı da direniş olarak değerlendirilmiştir. Bundan dolayı derin ekolojistler idarecilik nosyonundan rahatsızdırlar. Çünkü insanların bir şekilde üstün bir ekolojik bilgiye sahip oldukları, dolayısıyla yeryüzünü idare etme yeteneği zaten taşıdıklarını öngörmektedir(Özer, 200Î, s.77-78).

Derin ekolojinin geleceğin yaşam felsefesi olabileceği de iddia edilmektedir. Çünkü uzun vadeli bu görüş açısı, çağımızda ancak belirli gruplarca benimsenmektedir. Gelecek yüzyılda dogmalardan kurtulmuş bir “ekoloji çağında”, reform çevreciliği olarak da anılan bugünkü çevre koruma atılımlarının yerini derin ekoloji atılımları alacak ve o zaman “derin” kelimesine bile gerek kalmayacaktır(Tamkoç, 1994, s.91).

4.2.Tinsel-M istik Ekoloji (Spritual Ecology)

Ekoloji düşüncesi içinde derin ekolojiye yakın olan bu fikir akımı ekoloji hareketi içinde metafizik, mistik ve etik eğilimleri Öne çıkaran bir yaklaşım olarak görülmektedir. Çevre sorunlarının çözümünün insanlığın, dinlerin ve metafizik düşüncenin doğa-insan ilişkilerine bakışını kabul etmesi ve ona uygun davranması ile çözülebileceğine inanmaktadır. Bu akım modern bilimin ve teknolojik gelişmenin ürettiği bilginin yalnız başına doğayı ve doğadaki var olan düzeni kavrayamadığını, oysaki, Budizm ve diğer dinlerin ekolojik sorunları önleyecek ahlaki bir bakış açısı kazandırdığını iddia etmektedir(Görmez, 2003, s. 106).

Mistik ekolojiye dikkatler birçok bilim adamının konuya ilgi duymasıyla giderek artmaktadır. Batı düşüncesinden etkilenen hakim ekolojik paradigmanın çevresel sorunları çözmede başarısız olması, belirli değer yönelimlerini kapsayan doğu dinlerine ve mistik düşüncelere ilgiyi artırmıştır.

Doğayı temel alan mistik düşünce radikal ekolojik hareketler içerisinde yer almaktadır. Bu hareketin A.B.D.’nde onlarca hatta binlerce katılımcısı vardır ve önemli bir etkiye sahip olmuştur. Bu hareket, özellikle mistik deneyimler, panteistik ve animistik algılamaları içeren, karşıt kültürdeki pagan çevreciliğine uygun bir hareket olarak gelişmiştir(Taylor, 2001, s.178). Bu açıdan Amerika, radikal ekoloji ve derin ekoloji hareketlerinin kavşak noktasıdır. Bu hareketin öncüleri yeryüzüne uygun bîr mistik algılanışın birçok felsefik ve mistik yolunun ve bu inanca uygun faaliyetlerin olduğunu iddia etmektedirler. Katılımcılar bu hareketlerle çeşitli yollarla ahlaki duyarlılığı başarma amacındadırlar. Bunların çoğu doğadaki bazı mistik tecrübelere de sahip olmuşlardır. Bunların çoğunluğunun uzak Doğu ve yerli Amerikan dinleriyle yakın ilgileri vardır(Taylor, 2001, s.179). 

Mistik ekolojinin zorunlu bir ilkesi olarak geçmişe saygı ve geleceğe sadakat, bireysel inançlarla topluluk inançları, dünyaya olan sevgimiz ve onu kaybetme korkumuz arasında bir denge bulunmaktadır. Bu açıdan, küresel ekolojik kriz Öncelikli olarak değerlerin krizidir. Bu noktada sorunun temel nedeni kararlarımızda temel aldığımız uygarlığın çevre ile ilgisinin nasıl olduğu konusunda argümanın etik olmayan bir durum olmasıdır. Bu yüzden din, geleneksel olarak medeniyetimiz için en güçlü etik bir rehber olmaktadır. Sorun olan şeylerin temeline inilmesi bizi dini sistemlerin özüne götürmektedir(Al Göre, 1993, s.242).

Mistik ekoloji derin ekoloji gibi, 20.yüzyıldaki çevreyle ilişkili krizin insanlardaki etkileyici bir sonucudur. Derin ekoloji gibi mistik ekoloji de bilincin dönüşümü üzerine özellikle dinsel ve ruhsal bilincin dönüştürülmesi üzerine odaklanmaktadır. Dinsel fikirler, bireylerin davranışlarında rehber ve sosyal hareketlerin yeni bir davranış modu olarak eko-merkezci etik için güçlü bir ruhsal hava yaratmaktadır. Mistik ekolojistlerin fikirleri bundan dolayı yeşil ekolojik ve eko-feminist sosyal hareketlerin güdüleyicisi olmaktadır. Sosyal hareketler için ağırlık merkezi olan insanın doğaya olan derin saygısı da törensel olgularla giderek yükselmektedir(Merchant, 1992, s.111-112).

Bookchin ise mistik ekolojide bir yaban yaşam tutkusunun olduğunu belirterek eleştirmektedir. Ona göre, John Muir gibi Amerikan muhafazakârları yaban yaşamı, insan dışı yaşamla ruhsal açıdan canlandırıcı bir birlik olarak görüyorlardı; bu birliğin insanlığın derin özlemlerini ve içgüdülerini uyandırdığı varsayılıyordu. Bu görüş Rousseau’nun doğal bir ortamda tek başına yaşamaya karşı duyduğu doğasever tutkuya kadar geri götürülebilir. Ancak bu görüş bir duyarlılık olarak oldukça ikircikliydi. Yaban doğa, kişiye bir özgürlük duygusu, doğanın doğurganlığının olumlanması, insan dışı canlı türlere karşı sevgi, zengin bir estetik bakış ve doğal düzene değer vermek gibi şeyler kazandırabilir. Ancak bu bakışın da masum olmayan bir yanı vardır. İnsan doğasının reddine, toplumsal alışverişin içe dönük bir biçimde inkârına, hiç gereği yokken yaban doğa ile medeniyetin karşı karşıya getirilmesine yol açabilir(Bookchin, 1999, s.153).

4.3.Toplumsal EkoIoji(Social Ecology)

Bütün ekolojik sorunlar öncelikle ya da doğrudan bir şekilde dinsel, mistik ya da politik ideolojilerden kaynaklanmaktan ziyade, toplumsal kökenli sorunlardır (Bookchin, 1999, s.36). Toplumsal ekoloji bir yandan toplum ve doğa arasındaki farklılıkları, diğer yandan toplum ve doğanın ne denli iç içe geçtiğini göz ardı etmeden doğanın nasıl aşama aşama toplumun içine sızdığını araştırır(Bookchin, 1999, s.42). Toplumsal ekoloji düşüncesinin en belirgin özelliği, insanlığın bugüne kadar ki kazanımlarının reddedilemeyeceğidir.   Dolaysıyla toplumsal  ekolojinin projesi  uygarlık karşıtı  bir  proje değildir- Bookchin toplumsal ekolojinin Batı uygarlığının organik bir dünya görüşünün çekirdeğini içerisinde barındırdığına inanmaktadır. Bu özelliği itibariyle, derin ekoloji, biyo-merkezcilik, eko-merkezcilik, insan-merkezcilik gibi akımlara karşı çıkmakta ve merkezcilik yerine tamamlayıcılık ve bütünlük ilkesine dayanmaktadır(Görmez, 2003, s.105).

Toplumsal ekolojistler üretim ve yeniden üretim ilişkilerinde devletin egemenliği üzerine odaklanmışlardır. Onların etiği temel olarak, sosyal adalet öncelikli amaç olduğu ölçüde, insan merkezcidir. Ancak ekolojik ve diyalektik bilim tarafindan değiştirilmiş ve şekillendirilmiş bir etiktir(Merchant, 1992, s.134).

Çağımızın ekolojik krizinin tehlikesi ve özü, Bookchin’in de belirttiği gibi günümüzdeki toplumun geçmişteki tüm toplumlardan daha çok organik evrimi bozuyor olmasıdır. Ona göre insanlık hayatın dokusunun bir parçasıdır. Bu aşamada insanlığın geleceği, hayatın çeşitliliği ve karmaşıklığına bağlıdır ve insanın gelecekte hayatını sürdürebilmesi de organizmaların uzun dönemde giderek karmaşık ve karşılıklı bağımlılık biçimlerine evrilmesine dayanmaktadır. Ona göre hayatın karmaşık bir ağ haline gelmesi, ilksel hayvan ve bitkilerin son derece çeşitli biçimler alması, İnsanlık ve doğanın evrimi ve hayatta kalması için bir ön koşuldur(Bookchin, 1996, s. 140). Burada da ifade edildiği üzere toplumsal ekoloji ekolojik sorunlara kısa vadede ve pragmatist yaklaşan reformcu çevrecilikten tamamen farklı olarak bir radikal bakış açısı ortaya koymaktadır.

Bookchin’e göre ekolojik krizin kökenini bulmak istersek, “tek başına teknik, demografi, büyüme ve marazi bolluğa bakmak yerine, bakışlarımızı sadece burjuva, teodal ve eski toplumda ya da genel olarak sınıflı toplumlarda değil; bizzat uygarlığın şafağında, hiyerarşi ve tahakkümü doğuran insan toplumunun derinlerinde yatan kuramsal, ahlaki ve mistik değişimlere çevirmemiz gerekir”(Bookchin, 1996, s.44). Bu noktadan hareketle toplumsal ekoloji insanın doğaya hükmetmesi ve sömürmesi gerektiği şeklindeki varsayımın insanın insana hükmetmesi ve onu sömürmesinden kaynaklandığım savunmaktadır. İnsanın ancak doğayla uyumlu bir şekilde oluşturacağı etiksel ve ekolojik bir müdahale ile doğayı zenginleştirerek özgürleşebileceğini savunur. Sadece doğal çevreyi koruyan teknikler geliştirerek doğayı korumak mümkün değildir. Toplumdaki sömürüyü ve ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırarak da sorunun çözümlenmesi güçtür. Bu açıdan toplumsal ekolojinin en önemli yanı bütünlükçü bir toplum Önermesi ve hedeflemesidir. Gücün merkezileştirilmesini, karşılıkh yardımlaşan, indirgenemez asgari doğrudan eylem, doğrudan demokrasi ve yaşam araçlarının herkesin elinde ve hizmetinde olduğu, çevreyi ve mülkiyeti hiyerarşik olmayan bir tarzda paylaşılan bir toplumun bütünlüğüne yayar (İdem, 1998).

Bookchin’in ekolojik toplum kavramı var olan durumun tarihin daha liberal bir yorumunu içerir. Hiyerarşik olmayan toplumlar içinde çoğulculuğa vurgu yapar, “özgürlük, doğanın karşısında yer almaz ve bireyden topluma, tercihlerden ihtiyaçlara, ya da kişisellikten sosyal uyumun ihtiyaçlarına doğrudur”(Ungar, 2002, s.485).

Toplumsal ekoloji düşüncesi ekolojik sorunların, reformcu çevreciliğin önerdiği çözümlerle önlenemeyeceğim, bir zihniyet değişikliğinin gerektiğini vurgulamaktadır. Bookchin’e göre, artık doğal çevreyi korumak ve güçlendirmek için yeni tekniklerden dem vurmak yetmemektedir. İnsanlığın yaşama bakışını ve doğayı kabile toplumlarından beri çarpıtan özel mülkiyet engellerini tanımayan bir insan kolektifliği gibi, komünal olarak yeryüzüyle ilgilenmeliyiz. Kentlerimiz topluluklara ya da eko-topluluklara ayrılmalı, içinde yaşadıkları eko-sistemlerin kapasitesine uygun olarak nicelik ve ustalıkla tasarlanmalıdır. Teknolojimiz, eko-teknolojilere uyarlanmalı ve geliştirilmeli, en az hatta hiç kirlenme yaratmayacak biçimde yerel enerji kaynaklan ve maddelerinden yararlanmak üzere incelik ve ustalıkla düzenlenmelidir. Aynı zamanda günümüzün tüketim toplumunun anlayışından farklı olarak yeni bir ihtiyaç anlayışı geliştirmeliyiz; bu, medyanın dikte ettiği “ihtiyaçlar”a değil, sağlıklı bir yaşamı destekleyen ve bireysel isteklerimizin ifadesi olan ihtiyaçlara dair bir anlayış olmalıdır. Toplumun yönetiminde doğrudan kişisel ilişkiler dolayımı yerine çevremizde ve toplumsal ilişkilerde insan ölçeğini hayata geçirmeliyiz. Toplumsal ya da kişisel, tüm tahakküm tarzları kendimize, içinde yaşadığımız topluluğa ve doğamıza ilişkin düşüncelerimizden atılmalıdır. İnsanların yönetilmesinin yerini şeylerin yönetilmesi almalıdır. Ekoloji hareketi, radikal bir biçimde kapsamlı bir devrim fikrine olan ihtiyacı göz önüne almadan, sadece kirlenme ve korunma ile ilgili reformlarda, yani sadece “çevrecilik”te takılıp kaldığı takdirde mevcut doğa ve insan sömürüsüne dayalı sistemin emniyet supabı olmaktan öte gitmeyecektir(Bookchin, 1996, s.47-48).

4.4. Eko-Feminizm

Radikal ekoloji içerisinde değerlendirebileceğimiz ekolojik düşüncelerden birisi de eko-feminizmdir. Feminizm de kendi içerisinde Liberal feminizm, Marksist feminizm, Kültürel feminizm, Sosyalist feminizm olarak gruplandırılabilir.

Bu sayılan feminist akımlar içerisinde en yaygın olanı liberal feminizmdir. Liberal feminizmin “erkekle eşitlik”, ve “kadın özgürlüğü” gibi iki temel söylemi bulunmaktadır, liberal feministler kadınla erkeği eşit hukuksal birer varlık olarak kabul etmekte ve her ikisi için de geçerli olabilecek nitelikte haklar talep etmektedirler. Kadınla erkeği ayırma düşüncesine şiddetle karşı olan liberal feministler kadın sorununun aslında insan hakları sorunu olduğunu ve bu konudaki iyileştirmelerle bu sorunun çözüleceğini kabul etmektedirler(Önder, 2003(a), s.564).

“Feminist ekoloji” deyimi ilk olarak Fransız yazan Fronçoise d’Eaubonne tararından 1974’te kullanılmıştır. Eko-feministlere göre yüzyıllardır kadın ve doğa aynı kaderi paylaşmış, ikisi de hor görülmüş, aşağılanmış ve ikisine de eziyet edilmiştir. Günümüzdeki çevre sorunlarının çoğunda Özellikle kadınların sahip olduğu sezgi, bakım ve sentez yapma kabiliyetlerinin toplumlar tarafından göz önüne alınmamasının rolünün olduğu belirtilmektedir(Warren, 1987, s. 182).

Eko-feminizmin ilk şartı kadınlar üzerindeki tahakküm ile doğa üzerindeki tahakküm arasında düzenli bir ilişkinin bulunduğunun görülmesidir. Eko-feminizmin ikinci şartı, kadınların uğradığı zulümle doğanın uğradığı zulüm arasındaki bağlantıların anlaşılmasıdır. Üçüncü koşul, feminist teori ile pratiğin ekolojik bir perspektif taşımak zorunda olduğudur. Eko-feminizm praksis temelli bir etik kabul eder. İnsanın davranışları onun inançlarını yansıtır. Eğer kadınların boyun eğdirildiğine inanıyorsanız onların özgürleşmesi için çalışırsınız; eğer diğer şeyler yanında doğanın da egemenlik altına alındığına inanıyorsanız, kişisel hareket ve davranışlarınıza karar verirken onların doğayı sömürücü bir potansiyel taşıyıp taşımadıklarına dikkat edersiniz(Adams, 1994, s.94-95).

Eko-feminizm 1970’lerde kadın ve doğa arasındaki bağlantının bilinçli bir şekilde ele alınmasıyla ortaya çıkmıştır. Ekolojik devrim, kadın ve erkek ve İnsan ve doğa arasındaki yeni bir cinsiyet ilişkisini gerektirmektedir. Liberal, kültürel, sosyal ve sosyalist feminizm hareketlerinin tümü insan-doğa ilişkilerinin geliştirilmesiyle ilgilenmekte ve her biri farklı şekillerde eko-feminist bakış açısına katkıda bulunmaktadır. Liberal feminizm, sürekli olarak yeni düzenleme ve kurallarla var olan yönetişim yapısı içinde reformcu çevreciliğin insan ilişkilerini değiştirmeyi amaçlamaktadır. Kültürel eko-feminizm ekolojik sorunları hiyerarşik yapının eleştirisini yaparak belirlemekte ve kadın ve doğanın her ikisini de özgürleştirmeyi öngörmektedir(Merchant, 1992, s.184).

Sosyal ve sosyalist eko-feminizm ise analizlerini kapitalist ataerkil yapılanma üzerine yapmaktadır. Onlar ataerkil ilişkilerdeki yeniden üretim sürecinde kadın egemenliğinin erkeklere oranla nasıl ortaya çıkacağım ve üretimdeki kapitalist ilişkilerin erkeklerin doğadaki egemenliğiyle nasıl açıklanacağım araştırmaktadır. Doğa ve kadının egemenliği, kaynakların piyasa ekonomisinde kullanılışıyla tamamen kısıtlanmış olmaktadır. Kültürel eko-feminizm kadın-doğa ilişkilerini daha derinlere inerek açıklarken, sosyalist eko-feminizm daha çok egemenliğin eleştirisini ve sosyal adaletin sağlanmasını araştırmaktadır. Eko-feminist etik, haklar,    kurallar    ve     faydalara    dayanan    geleneksel    bir    etiği    haklı    çıkarmaya çalışmaktadır (Merchant, 1992, s.184-185).

Michael Zimmerman derin ekolojiye karşı, gerekli bir eko-feminist formülasyonu ortaya koymaktadır. Derin ekolojinin feminist eleştirisi, derin ekolojinin doğada egemenliğin kökeni olarak, cinsiyet belirtmeden insan odaklı olduğunu bunun da daha çok “androcentrism”(erkeği merkez alan) bir temele dayanmasını eleştirmesidir. Derin ekolojinin temel eko-feminist eleştirisini oluşturan bu düşünce geniş destek buluyor görünmektedir. Bu noktada Janet Biehl, derin ekolojiyi, eko-feministler için antroposentrisizm kavramı son derece problematik olarak görülmektedir. Derin ekolojinin antroposentrik görüşü kadınları dışarıda bırakmaktadır(Fox, 1995, s.272). Ancak bununla beraber eko-ferninizmin derin ekolojiyle benzer yanları da bulunmaktadır. Her iki harekette bütünüyle egemenlik ve gemleme hedefine yönelmiş olan Batı uygarlığına karşı ortak bir dışlama tavrı içindedir. Bunun için her ikisi de reformcu tipteki çevreciliğe karşı çıkmaktadırlar. Ariel Kay Salleh’e göre, derin ekoloji kendi içine kapanmış bir idealizmin tutsağı olarak kalmakta ve kültürümüzün psikoseksüel kökenleri ve içinden geçtiği bunalıma ilişkin sorunlarla başa çıkmada başarısızlığa uğramaktadır. Ona göre derin ekoloji hareketi erkekler, içlerindeki kadını yeniden keşfedip sevme cesaretini göstermedikleri sürece gerçek bir başarıya ulaşamayacaktır(Ferry, 2000, s.162).

Bookchin kadın hareketlerinin ortaya çıkışını, ekolojik bunalımımızın kökenlerinde yatan hiyerarşik tahakkümü karşı-kültürden, uygun” teknoloji seterinden ve anti-nükleer ittifaklardan daha iyi bir şekilde ortaya koyduğunu ifade etmektedir. Karşı-kültür, alternatif teknoloji ve anti-nükleer hareket feminizmin gerçekten radikal olan kimi eğilimlerinde belirginleşmeye başlayan hiyerarşi karşıtı duyarlılık ve yapıları temel aldığında, ekoloji hareketi mevcut anti-ekolojik toplumu ve onun değerlerini dönüştürme yolundaki zengin potansiyelini gerçekleştirebilir (Bookchin, 1996, s.77)

4.5. Eko-Sosyalizm

Ekolojik sorunların temel nedenlerini kapitalist üretim biçimi ve bu üretim biçiminin belirlediği yapılar olduğunu belirten bir harekettir. Mevcut paradigmada ciddi bir dönüşüm yaşanmadan sorunların çözülemeyeceğini belirtmektedir. İçlerinde birbirinden farklı pek çok akımı barındıran bu hareket, Marksist ilkelere dayanmaktadır(Görmez, 2003, s.108). Marx, Sanayi Devriminin yol açtığı yeni koşulların bir sonucu olarak, sadece emeğin değil, doğanın da artan ölçüde sermayeye tabi kılındığına inanıyordu. Kapitalizm, kenti ve kırı birbirinden ayırarak ve kente olduğu kadar kıra da sanayi tekniklerini uygulayarak, insan var oluşunun ekolojik temellerini bozmuştur. 

Sosyalist ekoloji sermaye ve doğa ve kapitalist ötesi topluma geçiş arasındaki etkileşimin eko-ekonomik analizini ortaya koymaktadır. Bookchin hiyerarşi ve egemenliğe vurgu yaparken, bir ütopyan anarşist olarak, toplumu doğa üzerine kurmakta ve Hegel’ in diyalektiğini modelleştirmektedir. Sosyalist ekoloji, ekonomist James O’Connor’un devletin mali krizi adlı çalışması ve ekonomik kriz üzerine olan diğer kitaplarıyla gelişmeye başlamıştır. Doğanın yapısı ve doğanın Özgürlüğü, çevre ve ekolojinin 20 ve 21.yüzyıldaki, küresel ekolojik krizin ortaya çıkışında sosyal hareketlerin gelişiminde başat rol oynamıştır. Ekonomi ve ekoloji arasındaki ilişkilerin analiz edilmesi, ekolojik sosyalizmin görüşlerinin yapılandırılmasında belirleyici rol oynamıştır(Merchant, 1992, s. 146).

Sosyalist ekoloji de ekosentrik görüşten esinlenmektedir, Marksist eleştiri sosyalist toplumlarda eko-sosyalizmin ideal unsurlarım belirlemiştir. Eko-sosyalizm toplumdaki kıtlık ve aşın artan nüfusun, kaynağa olan gereksinimin, toplumun kültürü ve ekonomisiyle ilgili olarak, kaynakların yanlış dağıtımının önüne geçilerek önlenebileceğinin farkındadır. Bu farkında oluş, üretim şekillerinde yeni bir değişimle ve doğaya karşı olan tavırların etkisinin öneminin bilinmesiyle tesis edilebilir. Eko-sosyalistler işe kaynakların ve ihtiyaçların yeniden belirlenmesiyle başlamaktadırlar. Kapitalizm ise bunu hiçbir zaman planlı bir şekilde göz önüne almamaktadır, ikinci olarak kaynakların yeniden dağıtımı eşit bir şekilde olmaktadır. İnsanı yabancılaştırmayan üretim şeklindeki değişim ve merkezi devletin olmadığı desantralize bir toplum eko-sosyalistlerin amacıdır (Pepper, 1986, s. 196-200).

Ekolojik sosyalist toplumda doğa, insanlaştırılıp ve kapitalistleştirilmekten ziyade özerk olarak kabul edilecektir. Ekolojik çeşitlilik, bir ekolojik duyarlılık ve birbirleriyle ilişkisi olmadan yaşayan organizma ve çevreye dayanan bir bilimin faaliyetini sürdürmesi tamamıyla gerekli ve değerli olacaktır (Merchant, 1992, s.149). Çünkü kapitalizmin emperyalizm aşamasında, pozitivist bilim insanları, sistemin oluşturduğu bilimsel yaklaşıma ilişkin değişimleri teorize etme, yeni gelişmeye başlayan sosyal bilimlere “bilimsel bir çatı” oluşturma amacıyla Viyana’da bir araya geldiler. Viyana çevresi olarak adlandırılan bu grup, günümüzde karşımıza çıkan pek çok kavramı, geliştirmiş; bilimsel yöntem, bilim insanlarının nitelikleri gibi pek çok konuda doğa bilimlerinden yola çıkarak bir deklarasyon yayınlamıştır. Bu deklarasyon bilimi bir din haline getirerek, toplumsal ilişkilerden, halktan ve hatta, bilim insanlarının kendisinden soyutlanmasının bir ifadesi olmuştur. Bu anlayışa göre bilim insanları, doğa gibi ilişkileri belli olan, herkes tarafından aynı sonuçlarla gözlemlenebilen bir çalışma alanına sahiptir(Demirer-Demirer, 1999, s.261).

V. RADİKAL EKOLOJİ HAREKETİ OLARAK YEŞİLLER HAREKETİ

Günümüzde ekolojik sorunların boyutları giderek genişlemekte ve global bir hale gelmektedir. Sorunların çözümlenmesinde de uluslar arası ve global işbirliğine doğru gidilmektedir. Ekosistemin yok edilmesi, sosyo-politik sınırların aşılması, her kademedeki yönetim organlarını işbirliğine zorunlu hale getirmektedir. Ekolojik sorunlara karşı, siyasal liderler hala eski klasik kuramların dar kalıplarını aşamamakta, sorunlara parçalı yaklaşım egemenliğini sürdürmektedir. Ancak bu tür yaklaşımların hiçbir soruna çözüm getirmeyeceğini ortaya konulmuştur. Bu çıkmazlar içerisinde, yeşil hareket, sorunlara çözüm bulabilmek için ortaya çıkmıştır. Mevcut ekolojik sisteme ve değerlere eleştirilere ağırlık vererek, çevre korumacılığı değil, insanların içinde yaşadıkları doğal ve kentsel toplumsal çevrenin ve bu çevreyle ilişkilerin niteliğinin geliştirilmesini savunmuştur, özgürleştirici bir çerçeveyi sorgulayarak bütünlükçü bir eleştiri yapmaya başlamıştır(Özer, 2001, s.67-68).

Yeşil eleştiri, 1970’lerde kapitalist batı ülkelerinde yükselmeye başladı. Önceleri, yerleşik iktisadi üretim döngüsünün aynı ivmesiyle sürmesi halinde, yeryüzünün enerji ve hammadde kaynaklarının insanlığı beslemeye yetmeyeceğini ileri süren, görece soyut ve teorik bir eleştiri olarak gündeme gelmiştir. Bu eleştiri, kapitalist sanayi düzeninin doğayı, kentsel ve toplumsal hayatı, dolayısıyla insan ilişkilerini yozlaştıran ve yabancılaştıran etkilerine dönük tepkilerle birleşerek siyasallaşmaya yönelmiştir. 1970’lerin ikinci yarısında güncelleşen nükleer enerji sorunu ve anti-nükleer hareket, bu yönelime radikal ve popüler bir nitelik kazandırmıştır. Nükleer sanayi ekseninde oluşan otoriter-baskıcı yapı; ayrıca yüksek derecede uzmanlık isteyen bu teknolojinin kullanımını toplumun tercihlerinden uzak tutan anti-demokratik teknokrat ideolojisi yaygın bir tepkiye yol açmıştır. Geniş kitleler, çevresel sorunların otoritelerin, uzmanların keyfine bırakılamayacak kadar hayati ve önemli olduğunu en açık bir biçimde, anti-nükleer hareket temelinde fark ettiler(Bora, 1990, s.39).

Yeşil sorunsal, hareketin siyasallaşmasıyla birlikte, eleştirisini, doğayı, çevreyi ve insanı metalaştıran, nicelleştiren kapitalist sistemde odaklaştırmaktaydı. Yeşil sorunsalın ve hareketin kapitalizme getirdiği eleştiri; reel sosyalist sistemin de kapitalizmin mantığıyla paylaştığı, hatta örtüştüğü etmenleri açığa çıkarmaktaydı(Bora, 1990, s.40).

Yeşil hareketin manevi değerlerinde, kültürün üç özelliği olarak kabul edilen; humanizmanın, modernliğin ve babaerkil toplumun yansımaları bulunmaktadır. Hareketin görüşlerini yansıtan yeşil politika, humanizmanın insanı en üstün tutan yönünü eleştirmektedir. İnsanların dünya yüzündeki yaşamın en üstünü olduğunu ve kontrolün kendisinde olduğunu savunması aşırı bir kendini beğenmişliktir, çünkü uzun süreçte her şeyi kontrol eden doğa olmaktadır. Yeşil politika ataerkil değerlerin de karşısında olmaktadır. Bu açıdan eko-feminizmle de benzer tarafları bulunmaktadır. Babaerkil değerler, dar anlamda erkeklerin kadınları sömürmeleri anlamına gelirken, geniş anlamda feminist ortamlarda sadece kadınlara yapılan haksızlıklar değil, doğadan kopma, ona egemen olma, hiyerarşik bir yapıyı destekleme, rekabet, her şeyde egemenlik ve alt etme duygusunu taşıma ve genel bir güvensizlik ifade etmektedir(Özer, 2000, s.69).

Bu farklı hareketler içinde, toplumdan ilgi gören hareket, yeşiller olarak adlandırılan gruplarca gerçekleştirilmiştir. Bu gruplar özellikle partileşme sürecinin ve seçimlerde elde edilen başarının ardından diğerlerine göre daha siyasal bir içerik kazanmış, giderek kitleselleşen ekolojistlerin siyasal arenadaki konumlarım sembolize eden ortak bir hareket halini almıştır(Özer, 2000, s.69)

Yeşil hareket çoğu ülkede, göze çarpan bir şekilde yeşil partilerle ilişki içerisindedir. Çoğunun amacı ulusal yasama meclislerine seçilmeyi hedeflemektir. Yeşil hareket hemen hemen bütün ülkelerde kısmen de olsa yasama sürecini etkileme olanağına sahip bulunmakta, kararların alınışında ve uygulamaya konulmasında yasama sürecini etkilemeye çalışmaktadırlar. Eğer yeşil parti yönetime seçilemezse, etkili bir baskı oluşturarak sürdürülebilir bir toplumun ortaya çıkarılmasını kendine görev edinir(Dobsons 1990, s.132-133).

Yeşiller hareketi çevresel endişelerin yanında, diğer sosyal ve ekonomik sorunlarla da ilgilenmektedir. Bunun da birkaç önemli sebebi vardır: çevre sorunlarının diğer sorunlarla iç içeliği ve bunun iyi şekilde kavranmış olması sebeplerden birisidir. Onlara göre, dünyanın mevcut durumu, “endüstriyalizm”‘ olarak tanımlanan “hakim ideolojı” nin ürünüdür. Sorunun çözümü de bütüncü bir yaklaşımı gerekmektedir. İkincisi, yeşil partilerin merkezi kadrolarının büyük ölçüde “sosyalist” ve “müdahaleci” geçmişe sahip olanlardan meydana gelmesidir. Yeşillerin vatandaş gözündeki imajı büyük Ölçüde, doğaya, enerji kaynaklarına, silahsızlanmaya verdikleri Önemle özdeş bulunmaktadır(Öz, 1989, s.28)

Yeşil hareket 1968’lerin gençlik hareketleriyle ortaya çıkmış, daha sonra giderek siyasallaşmış, ekolojik sorunlara radikal bir bakış açısıyla yaklaşmaktaydı. Ancak yeşil hareket siyasallaşıp, yasama meclisleri içerisinde de yer almaya başladıktan sonra heyecanım kaybetmeye başladı. Özellikle Almanya’da 1990 seçimlerinde meclis dışı kalmışlardır. Yeşiller partisi gittikçe genç nesilden de uzaklaştı. Yeşillerin radikal tarafları politikaya alıştıkça azaldı. Yeşil hareket, başlangıçta yakaladığı radikal havayı sürdürememiş, özellikle siyasallaşıp meclise girdiğinde ekolojik sorunlarla ilgili görüşlerinde tutarsızlıklar oluşmaya başlamış, hareket düşünce derinliğini kaybetmiştir. Yeşil hareketin siyasallaşanları kan kaybetmiş, derin ekolojinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. 

VI.    GENEL    OLARAK    RADİKAL    EKOLOJİ    HAREKETLERİNİN    ÇEVRE SORUNLARINA BAKIŞI

Radikal ekoloji hareketleri hangi ideolojik düşünce ya da fikirden esinlenirse esinlensin hepsinde ortak kaygı ekolojik sorunların giderek ciddi boyutlara vardığı ve bir an Önce gerekli tedbirler alınmadığı takdirde gelecekte sorunların çözümünün zorlaşacağı ve gelecek nesillere bozulmuş bir çevrenin bırakılmış olacağıdır. Radikal ekoloji hareketlerinin çoğunda sanayileşmeye bir eleştiri vardır. Bu hareketler modern toplumun ortaya çıkardığı ekolojik düşünsel temeli de sorgulamaya çalışmakta, batı biliminin sorunlara parçacı yaklaşan indirgemeci yaklaşımım da eleştirerek, ekolojik sorunlara bütüncü bir anlayıştan yaklaşan bir anlayışı benimsemeye çalışmaktadırlar. Ekolojik sorunlara bakışta radikal ekoloji hareketleri arasındaki farklılık, genel olarak Öznelerin ön plana çıkışındaki farklılık olmaktadır. 6.1. Radikal Ekolojinin Çevre Korumacılığına Yaklaşımı

Radikal ekoloji düşüncesi içerisinde yer alan ekoloji hareketleri içindeki grupların fikir birliğine vardıkları konulardan birisi mevcut üretim ve tüketim ilişkilerinin çevre sorunlarına sebep olduğudur. Modern kapitalist toplumun üretim-tüketim ilişkileri devam ettiği sürece, ekolojik bir toplum kurulamayacaktır. Bu çerçevede de mevcut teknolojinin hantal, insani olmayan ve kirletici olmasından hareketle, insan yüzlü ve küçük Ölçekli teknolojiyi savunmaktadırlar. Bu çerçevede nükleer tesislere ve insani olmayan teknolojiye, teknolojinin insanı yabancılaştırmasına ve teknolojinin kirliliğine karşı çıkmaktadırlar(Görmez, 2003, s.101).

Radikal ekoloji hareketleri, kapitalist zihniyetin getirdiği üretim-tüketim ilişkilerini sorgulamadan, teknolojik gelişmelerin zararlı etkilerinin en aza indirilerek devamını sağlamayı amaç edinen, sürdürülebilir kalkınmayı amaçlayan klasik çevreciliğe (çevre korumacılığa) karşı çıkmaktadırlar.

Batı’da çevrecilik reformcu çevrecilerin 19.yüzyılda birçok hastalıkların sanayileşmeyle ilgili olduğunu görmeleriyle giriştiği hareketler olarak gelişti. Pragmatik amaçlı bu hareketler, sanayileşmenin ve kentleşmenin temelindeki sosyal ve felsefi varsayımları pek kurcalamıyordu. Amaçlan, insan sağlığını korumak olmasına karşılık çoğu zaman ekonomik değerlerin taraftan da olduklarından çabaları uzun vadeli olmayıp, kısa vadeli ve geçici önlemler olarak kalmıştır. Hatta bazı reformcu çevreciler doğayı bir amaç değil, bir araç-gereç gibi görüp onu sömürmenin karşısında oldukları zaman yine de insan-merkezci bir tutumu desteklemiş oluyordu(Tamkoç, 1994, s.87).

Günümüzde ekoloji hareketleri, çevre koruma yaklaşımının çok ötesine gitmiş, modern, sosyal, siyasi, iktisadi ve bilimsel paradigmaların bütüncü bir eleştirisinden yola çıkarak, ekolojik bir dünya görüşüne varmış bulunmaktadır(Önder, 1998, s.23). Çevre korumacılıkta teknolojinin etkilerinin en aza indirilmesi ve insanın doğaya mümkün olduğunca en az zararı vererek doğadan yararlanması söz konusudur. Çevre korumacılık daha çok insan-merkezli olarak düşünülebilir. Doğayı bir bütün olarak ele almaz ve ekolojik sorunların fikri temellerini sorgulamaz. Radikal ekoloji düşüncelerinde ise, doğaya bütüncül bir yaklaşım söz konusudur. Reformist çevrecilikte, ekonomik gelişme sürdürülebilir bir gelişmedir. Bu gelişme gelecekteki nesillerin ihtiyaçlarım karşılamalarında bir sıkıntı yaratmayacak bir şekilde olmalıdır. Böylece çevre korumacı-reformist yaklaşım değer sistemlerinde temel bir değişme olmaksızın ekolojik problemlerin çözülebileceğini belirtmektedir. Oysaki, radikal ekolojik düşünce de faydacı çözümlere yer yoktur. Önemli olan ekolojik sorunların kökenindeki zihni dönüşümün sağlanmasıdır.

SONUÇ

Günümüzde ekolojik sorunlar global ölçekte dünyamızı tehdit eder hale gelmiş bulunmaktadır. Ekolojik sorunlara çözüm bulmak için yaşadığımız gezegende birçok çaba sarf edilmektedir. Bu çabalar düşünce boyutundan eylem boyutuna kadar birçok şekilde olmaktadır. Ekolojik problemlere klasik çevre korumacılık yaklaşımıyla çözüm bulunamayacağı kabul edilebilir bir gerçek haline gelmiş, sorunların geçici çözümlerle giderilemeyeceği, sorunların kökenlerine inilmesi gerektiği anlayışı giderek daha çok taraftar bulmaya başlamıştır. Aydınlanma düşüncesine yapılan eleştirilerle birlikte, insanın toplumu ve kendisini daha çok sorgulaması, ekolojik sorunlara karşı radikal ekoloji düşüncesi ve hareketlerinin gelişimine yol açmıştır. Bu hareket ve düşüncelerin hepsinin temelinde ekolojik sorunlara çözüm bulmak amacı yatar.

Radikal ekoloji düşüncesini reformist çevreci anlayıştan tamamen farklı düşünmek gerekmektedir. Modern çevrecilik anlayışı, misyonunu bir tür toplumu aydınlatma, resmi çevre politikalarım kendi anlayışı doğrultusunda etkileme olarak sınırlamakta, çevrebilim alanında bazı çalışmalar yürütmekle yetinmekte, ve devletçi bir politika sergilemektedirler. Radikal ekolojistler ise, asıl sorunu “sanayileşme ve kalkınmanın” sorgulanmasında görerek, ilerlemeci ve kalkınmacı, insanın diğer canlılar ile doğa üzerindeki tahakkümünü esas alan bir dünyaya bakış tarzını, bu tarzın “her şey insan içindir” felsefesini eleştirmektedirler(Dinçer, 1996,s.l01).

Radikal ekoloji düşüncelerini henüz belirli bir kategoriye koyarak açıklamak zor görünmektedir. Çünkü henüz yeni gelişen ve gelişmekte olan hareketlerdir. Radikal ekoloji düşüncelerinin hepsi de ekolojik sorunlara kendi perspektifi açısından çözüm bulma gayreti içerisinde bulunmaktadır. Bu düşüncelerin çoğu doğanın sahip olduğu değerleri ortaya çıkarma çabasındadırlar. Radikal ekolojistler, ekolojik bunalımların kökeninde insan merkezli inanç ve davranışların yer aldığını ve Öncelikle bu inanç ve davranışlarda bir dönüşümün ortaya konulması gerektiğine vurgu yapmaktadırlar. Yaşadığımız gezegen üzerinde yaşamımızı sürdürebilmemiz için zihniyetteki dönüşümle birlikte, kentleşme anlayışımızı, kentler ile kentlerin kurulu oldukları alanların ekolojik yapısı arasındaki ilişkiyi göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Ayrıca kullanılan teknolojileri ve bu teknolojilerin ürettikleri malları, doğaya ilişkin görüşlerimizi ve değer yargılarımızı tümden gözden geçirmemiz gerekmektedir.

KAYNAKÇA

ADAMS, Carol J.:”Eko-feminizm ve Hayvan Yeme” Birikim, Sayı:57-58, Ocak-Şubat 1994.

BOOKCHIN, Murray: Ekolojik Bir Topluma Doğru, Çev.(Abdullah YILMAZ), Ayrıntı Yay., İstanbul 1996.

BOOKCHIN, Murray: Toplumu Yeniden Kurmak, Çev.(Kaya ŞAHİN), Metis Yayınlan, İstanbul 1999.

BORA, Tanık “Reel Sosyalist Sistem Çözülürken Çevre Sorunları ve Yeşiller”, Mülkiyeliler Birliği Dergisi, Sayı:120, Haziran 1990.

CAPRA, Fritjof: Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, Çev.(Mustafa ARMAĞAN), İnsan Yayınlan, İstanbul, 1992.

ÇOBAN, Aykut;     “Çevreciliğin İdeolojik Unsurlarının Eklemlenmesi”, AÜSBF Dergisi, Temmuz-Eylül2002.

DEMİRER, Göksel N. – DEMİRER, Temel vd.,: YDD Kıskacında Çevre ve Kent, Ütopya Yayınları, Ankara, 1999.

DİNÇER, Meral: Çevre Gönüllü Kuruluşları, Türkiye Çevre Vakfı, Ankara, 1996.

DOBSON, Andrew: Green Political Thought, Routledge London and New York, 1990.

FERRY, Luc: Ekolojik Yeni Düzen, Çev.(Turhan İLGAZ), Yapı Kredi Yayınlan, İstanbul 2000.

FOSTER, John Bellamy: “Komünist Manifesto ve Çevre”, Ekoloji Politik İçinde, Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara 2000.

FOSTER, John Bellamy: Savunmasız Gezegen, Çev.(Hasan ÜNDER), Epos Yay., Ankara, 2002.

FOX, Warwick: “The Deep Ecology-Ecofeminizm Debate And Its Parallels”, Deep Ecology For the 2lth Century, Ed.(George SESSIONS), Shambala, Boston&London 1995.

GARNER, Robert: Environmental Politics, Prentice Hail, 1996.

GÖRE, AL: Earth in The Balance: Ecology and The Human Spirit, Penguin Books, USA: 1993.

GÖRMEZ, Kemal: Çevre Sorunları ve Türkiye, 3.Baskı, Gazi Kitabevi, Ankara: 2003.

HORKHEIMER, Max: Akıl Tutulması, Çev.(Orhan KOÇAK), Metis Yayınları, 5-Baskı, İstanbul 2002.

MELLOS, Koula: Perspectives on Ecology A Critical Essay, Macmillan Pres, London 1998.

MERCHANT, Carolyn: Radical Ecology: The Search for a Livable World, Routledge, New Yok, 1992.

NAES, Arne: “The Deep Ecological Movement”, Deep Ecology For The 21st Century, Edited:George SESSİONS, Shambhala publ. Boston&London 1995.

NAES, Arne: “The Shallow and the Deep, Long-Range Ecology Movements: A Summery”, Deep Ecology for the Twenty-First Century, (Ed.George SESSİONS), Boston: Shambhala Publications, 1995.

ÖNDER, Tuncay: “Derin Ekoloji Üzerine”, Liberal Düşünce Dergisi, Yıl:8, Sayı:30-31, Bahar-Yaz 2003

ÖNDER, Tuncay: “Yeşil Siyaset”,   Siyaset, Ed. (Mümtazer TÜRKÖNE), Lotus Yayınları, Ankara, 2003.

ÖNDER, Tuncay:   “Çevrecilik ve Ekolojizm Üzerine”, Karınca Dergisi, Yıl:64, Sayı:738, Haziran 1998.

ÖZ,   Esat:      “Dünyada   ve   Türkiye’de   Ekoloji  Hareketinin   Gelişimi:   Çevre   Koruma Derneklerinden Siyasal Partilere, Türkiye Günlüğü Dergisi, sayı:3, Haziran 1989.

ÖZER M.Akif: “Ekolojik Harekette Yol Ayrımı: Yeşiller ve Derin Ekoloji”, Yerel Yönetim ve Denetim Dergisi, Cilt:6, Sayı:9, Eylül 2001.

ÖZER, M.Akif: “Derin Ekoloji”, Çağdaş Yerel Yönetimler, Cilt: 10, Sayı:4, Ekim 2000.

PEPPER, David: The Roots of Modern Environmentalism, Croom Helm, 1986.

SEZİN, Temel: “Ekonomik Kalkınma ve Çevre” HDTM Dergisi, Sayı:8, 1991/1 Ankara.

SAYLAN, Gencay: Postmodernizm, 2. Baskı, İmge Yayınevi, Ankara, 2002.

TAMKOÇ, Günseli: “Derin Ekolojinin Genel Çizgileri”, Birikim, Sayı:57-58, Ocak-Şubat 1994.

TAYLOR, Bron: Earth and Nature-Based Spirituality (Part I): From Deep Ecology to Radical Environmentalism, Religion, Vol:31, 2001.

TONT, Sargun A.: Sulak Bir Gezegenden Öyküler, TÜBİTAK Yayını, Ankara 2001.

UNGAR, Michael: A Deeper, More Social Ecological Social Work Practise, Social Service Review, September 2002.

WARREN, Karen, “Feminism and Ecology: Making Connections”, Environmental Ethics,

Summer 1987. http://vvww.ekoloji.org/makaleler_toplumsal_ekoloji_nedir.htm.

‘ Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi Anabilim Dalı, Araştırma Görevlisi E-posta: ozcansezer67@yahoo.com

http://www.sbe.gazi.edu.tr/edergi/doc/2.doc

October 27, 2009 Posted by | ekoloji, somuru / tahakkum | Leave a comment

   

%d bloggers like this: