ecotopianetwork

ÇEVRE KORUMACILIKTAN RADİKAL EKOLOJİYE


Özcan SEZER* Özet

Çevre sorunları yaşadığımız evreni tehdit eden en önemli sorunlardan birisidir. Sanayi devrimi ile başlayan teknolojik gelişmeler günümüzde olağan üstü boyutlara varmış ve beraberinde dünya çapında ekolojik sorunların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ekolojik sorunlara çözüm, günümüze kadar klasik çevre korumacı zihniyetle, sadece sorunların geçici tedbirlerle çözümlenmesi şeklinde olmuştur. Ancak bu çözümlerin yeterli olmadığı, ekolojik sorunların çözümünün temelinde zihni-entelektüel bazı dönüşümlerin yapılması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Radikal ekoloji de ekolojik sorunların çözümünde değişik düşünceleri kapsayan hareketler olarak ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada da radikal ekolojinin hangi düşüncelerden oluştuğu açıklandıktan sonra, radikal ekoloji düşüncesi ile klasik çevre korumacı anlayışın çevreye ve çevre sorunlarına bakışı arasındaki farklar ortaya konmaya çalışılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Çevre Sorunları, Modern Çevrecilik, Ekoloji Hareketleri,    Radikal Ekoloji,

Abstract

FROM ENVIRONMENTAL PROTECTION TO RADİCAL ECOLOGY

Environmental issues are the most important problem that threaten the world. Technological developments which started with industrial revolution reach its incredible point nowadays; however, together with this developments world-wide ecological problems emerged. From past to the present ecological problems have been solved by merely temporarily measures with the environmentalist protection mentality. However, the tact that this solutions are not sufficient come out the necessity of mentally-intellectual transformation based on the solution of ecological problems. Radical ecology appeared as thought and movement consisting of different proposals related to the ecological problem solving. in this study, after explaining which thoughts radical ecology consisted of, the differences between radical ecology thinking and the view of classical environment protection understanding to the environment and environmental solutions are examined.

Key  Words:   Environment  Problems,  Modern Environmentalism,  Ecology  Movements, Radical Ecology

I.GİRİŞ

Sanayi devrimiyle birlikte başlayan teknolojik gelişmelerin sonucunda üretim ve tüketimin hızlı bir şekilde artması, daha çok üretim için doğanın bilinçsizce sömürülmesi, insanın doğa üzerindeki baskısının giderek artmasıyla birlikte doğal denge bozulmuş ve ekolojik sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu sorunların giderek bütün insanlığı etkilemesi sonucunda, ekolojik sorunlara çözüm arayışları başlamış, var olan değerler sistemi sorgulanmaya başlanmış, Özellikle modern toplumun ortaya çıkardığı değerlerin sorgulanması ekolojik sorunlara düşünce bazında çok çeşitli çözüm önerilerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Çevre sorunlarının sebepleri olarak, ekolojik dünya görüşüne yakın olan düşünürler, sorunu genellikle Batı düşüncesindeki zihni-entelektüel dönüşümün sebep olduğu gelişmeler olarak açıklarken, bazıları sorunun sebebini, sanayileşme ve kentleşme süreci olarak görmektedirler (Görmez. 2003, s. 17) Çevre sorunlarının sebebi ne olursa olsun boyutları bütün gezegeni tehdit eder hale gelmiştir. Bunun sonucunda da kökleri farklı düşünce, ideoloji ya da değer sistemlerine dayanan ekoloji hareketleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu hareketler, klasik çevreyi koruma modellerinden farklı hareketler olarak gelişmiştir.

Günümüzde ekolojik düşünceyi tek bir düşünce akımı ya da grubu olarak görmek de olanaklı değildir. Çevre korumacılıktan anarşizme, radikal ekolojiden eko-sosyalizme, eko-feminizmden dinsel hareketlere değin pek çok ekoloji düşüncesinin varlığından söz etmek mümkündür. Bu açıdan günümüzde ekoloji hareketinin herkes tararından kabul edilebilir bir yapısını ya da ideolojisini ortaya koymak olanaklı değildir(Görmez, 2003, s.99).

Bu anlamda batı toplumunda ortaya çıkan aydınlanmanın hayatı algılayış biçime baktığımızda bunun Newtoncu mekanik dünya anlayışı olduğunu görüyoruz. Mekanik kavrayış, canlı dünyanın farklı parçalardan oluşması ve bu parçaların bir bütünü oluşturmasıdır. Bu anlayışta dünya bir makine gibi görülmektedir. Aydınlanmanın bu argümanı aynı zamanda ekolojik sorunların da temel argümanını oluşturmaktadır. Günümüz toplumlarının gün geçtikçe daha çok şey tüketmeyi arzulaması, iktisadi ve teknik yönden hızlı ve sürekli büyüme isteği, az gelişmiş ülkelerin sorunları, çevre korumacılığın bir kazanç unsuru olması, bireysel ve toplumsal boyutlardaki tahakküm ilişkileri aydınlanma düşüncesinin argümanlanyla donanmış bulunmaktadır.

Nevrtoncu fiziğin karşı konulmaz başarısı ve bilimsel bilginin kesinliğine olan kartezyen inanç, Batı kültüründe doğrudan doğruya katı bilim ve katı teknoloji üzerinde ısrarla durulmasına neden olmuştur(Capra, 1992, s.70). Newton’un görüşüne göre, parçaların hareketine bir mesafe dahilinde hemen etkisini gösteren çekim kuvveti neden oluyordu. 

Newtoncu fizikte bütün fiziksel olaylar, karşılıklı çekimlerin, yani yerçekiminin gücüyle meydana gelen maddi parçacıkların hareketlerine indirgenmiştir. Bir parçacık ya da herhangi bir maddi nesne üzerindeki bir gücün etkisi, klasik mekaniğin esaslarından elde edilen Newton’un hareket denklemlerince matematiksel olarak tanımlanmıştır. Bunlar, hareket halindeki maddi nesnelere uygun olarak tasarlanmış olan ve fiziksel dünyada gözlemlenmiş bütün değişimlerin nedenini açıklayacağı düşünülen değişmez yasalardır. Bu anlayışa göre Tanrı, başlangıçta maddi parçacıkları, bunlar arasındaki çekimleri ve temel hareket yasalarını yarattı. Böylece bütün evren hareket etmeye başlamıştır ve hep bir makine gibi işlemektedir. Böylece mekanistik doğa anlayışı, bütünüyle nedensel ve belirlenmiş dev kozmik makine anlayışıyla katı bir “gerekirciliğe” sıkı sıkıya bağlanmış olmaktaydı (Capra, 1992, s.67-68).

Daha sonra birçok düşünür Newtoncu Fiziği temel alarak bunu sosyal, ekonomik, kültürel ilişkilere yansıtmışlardır. Birçok düşüncenin temeli bu anlayışa dayandırılmıştır. Newton Fiziğiyle ortaya çıkan mekanistik kartezyen dünya anlayışı bütün bilimler ve batılı düşünme tarzının geneli üzerinde güçlü bir etki yapmıştır. Karmaşık görüngüleri temel yapı taşlarına indirgeme ve mekanizmalara karşılıklı etkileşimleri açısından bakma yöntemi kültürlere çok derinden kök salmıştır. indirgemeci bilim üzerindeki bu ezici vurgunun bir sonucu olarak kültürler sürekli olarak parçalara bölünür hale gelmiş ve temelden sağlıksız teknolojiler, kurumlar ve hayat tarzları üretmişlerdir (Capra, 1992, s.265).

Üretilen bu sağlıksız teknolojiler ve düşünce yapısı çevrenin yok olma sürecini de beraberinde getirmiştir. Buna karşılık çevre koruma yöntem ve uygulama ya da etkinliklerinden çok farklı olarak, doğaya bütüncül açılardan yaklaşan değişik fikri, ideolojik altyapılarla beslenmiş hareketler ortaya çıkmaya başlamıştır. Merchant’a göre (Merchant, 1992, s.l) radikal ekoloji sanayileşmiş dünyanın kriz ortamından doğmuştur. Radikal ekoloji yeni bir bakış açısını ortaya çıkarmaktadır. Doğanın egemenliği, cinsiyet, sınıf, soy çizgisinde insanın var oluşundaki egemenliği gerektirmektedir. Radikal ekoloji, doğaya ve diğer insanlara karşı yeni bir sorumluluk bilinci oluşturarak, insanın ve toplumların doğayı rahat bir şekilde sömürmesinin karşısında yer alır. Radikal ekoloji doğanın doğaya ve insanların doğaya karşı sorumluluğunda yeni bir etiği araştırmaktadır. İnsanlara yeni bir etik ve yeni bir sosyal vizyon sunarak dünyadaki sürekli oluşan değişimlere karşı onları güçlendirmektedir.

Radikal sosyo-ekolojik teori, şimdiye kadar ortaya konan sosyo-ekolojik teorinin varsayımları ve ön kabullerinden çok farklı bir ayrılışı da ifade etmektedir. Bu ayrılış, sadece ekolojik bozulmaya dikkat çeken, sorunun bu yönünü gören bir anlayış değildir. Ekolojik bozulma Yeni Maltusçuluk ve eko-gelişme teorisine dikkatleri çeker. Farklılıklar daha çok doğanın temelindedir. Onlar teorik olarak sorunlarının kavramsallaştırılmasında farklılıkları yansıtırlar. Yeni Maltusçu Teori ve eko-gelişme teorisinde bu sorunsal, bir doğanın tüketimi sorunsalıdır. Yeni Maltusçuluğun problematiğinde, tüketim nicel olarak, doğanın müsaade ettiği bir ölçü olarak nitelendirilir. Eko-gelişme! teorisinde de tüketim insanın temel ihtiyaçlarının ve doğal toleransın bir ölçüsü (Mellos, 1998, s.75) olarak kabul edilmektedir.

Aydınlanma düşüncesinin neden olduğu gelişmeler sonucunda batının sorumlu olduğu çevreye verilen zararların ekolojist bir bakış açısıyla yargılanması, yine de en çok batıda yankılarım bulmakta, en ayrıntılı gerekçeleri geliştirmekte, en çok sayıda taraftarı seferber etmektedir (Ferry, 2000, s.28). Radikal ekoloji bağlamında gelişen bu ekoloji düşüncelerini, derin ekoloji, tinsel ekoloji, sosyal ekoloji, eko-feminizm ve eko-sosyalizm olarak sıralamak mümkündür. Yeşiller hareketini de radikal ekoloji hareketleri içerisinde değerlendirenler de bulunmaktadır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, sözü edilen bu ekoloji düşünce ve hareketleri yeni gelişmekte olan hareketlerdir ve tam olarak bu düşünce ve hareketleri belirli kategorilere ayırarak gruplandırmak ve belli bir ideolojisini ya da yönelimini belirlemek güç görünmektedir.

II. RADİKAL EKOLOJİ DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ

Son dönemde çevre sorunlarının politik yaşamın başat konularından birisi haline gelmesi, toplumsal düşünce tarihinin yeniden gözden geçirilmesine yol açmıştır. Boyutları genişleyen ekolojik kriz çerçevesinde modern düşüncenin köşe taşlan olan liberalizm, sosyalizm, anarşizm ve feminizm gibi akımlar düşünce sistemlerini oluşturan kimi kavramları yeniden inceleme alanına almışlardır. Bu açıdan bazı düşünceleri dışlayarak, bazılarını da bünyesine katarak entelektüel argümanlarım yenilemiş, topluma bakış açılarım “yeşilleştirmeye” başlamışlardır (Foster, 2000, s.l 1).

20.yüzyılın başlan, batı toplumunda her alanın tartışılmasına neden olmuştur. Özellikle yapılan eleştiriler, insanlığı doğrudan etkileyen akımların hatalarına karşı geliştirilmiştir. Bu doğrultuda aydınlanma düşüncesine yapılan eleştiriler artmış ve bütüncül ekolojik yaklaşımlar geliştirilmeye başlanmıştır. Gün geçtikçe ekolojik sorunların doğmasına neden olan her türlü düşünce ve eylem eleştirilmiş ve bu alanda düşünceleri eyleme dönüştüren gruplar oluşmuştur. Daha sonraları yeşil politikanın ve yeşil partilerin doğuşuna neden olacak bu gruplar, ekolojik düşünceyi kendilerine esas almışlardır. Bu doğrultuda bir kısmı radikal ve bir kısmı da daha ılımlı bir şekilde mücadele yapmışlardır(Özer, 2001, s.36). 

1 Eco-development kavramı 1970’lerin ortalarında ortaya çıkmıştır. Bu deyim, “ekolojik yönden sağlıklı kalkınma stratejisi'” anlamına gelmekte ve yerel ve bölgesel kalkınmanın, çevrenin potansiyeli ile uyumlu olması, doğal kaynakların uygun ve rasyonel kullanımına Özen gösterilmesi ve uygulanacak organizasyon şekillerinde ve teknolojik yeniliklerde, doğal ekosistemlerin ve sosyo-kiiltürel yapının bozulmamasına dikkat edilmesi gerektiğini belirtir. (Temel SEZİN, “Ekonomik Kalkınma ve Çevre” HDTM Dergisi, Sayı:8,1991/1 Ankara, s.115).

Bu radikal gruplardan bazıları nükleer silahlara, hava alanlarına karşı yoğun bir protesto başlatırken, bazıları daha köktenci çözümler de ileri sürmektedirler. Kısmi çevre korumacı çözümler Hıristiyan Demokratlar arasında bile büyük rağbet görürken, diğer taraftan çevrecilik ya da ekolojizmi bir siyasal ideoloji olarak gören grupların, Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde arttığı gözlenmektedir(Görmez, 2003, s.98).

Radikal ekoloji hareketlerini belirli bir kategoriye göre açıklama olanağı zor görünmektedir. Carolyn Merchant; ekoloji düşüncesini “derin ekoloji”, “tinsel ekoloji” ve “sosyal ekoloji” olarak üç ana gruba ayırmaktadır. Derin ekoloji, mekanik dünya görüşünün ekolojik sorunlara sebep olduğunu savunarak organik dünya görüşünün ekolojik sorunları çözeceğini söylemektedir. Tinsel ekoloji ise, metafiziğin önemine vurgu yapmaktadır. Sosyal ekoloji daha çok ekolojik sorunlarda kapitalizmin Önemine vurgu yapmaktadır(Görmez, 2003, s.99).

Merchant, ekoloji hareketlerini de üç gruba ayırmaktadır. Bunlar, “Gren Politics”, “Ecofeminism”, Suitainable Development” olarak sınıflandırılmıştır. The Greens(Yeşiller), Greenpeace (Yeşil Barış) gibi gruplar “Gren Politics” içinde sayılmaktadır(Görmez, 2003, s.99).

Ekoloji henüz yeni oluşmaya başlayan bir bilim dalı olduğundan kavramların kullanılışında da düşünürler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin, “Yeşil” kavramı 1950’den beri çevre ile ilgili bir kavram olarak kullanılmakta ve günümüzde moda bir kavram halini almıştır. Diğer yandan, yeşil etiketi radikal fikirler ve yeşil siyasal partilerin politikası üe ilgili olarak kullanılır olmuştur. Yeşil kavramı nasıl kullanılırsa kullanılsın, çevreci tartışmalarda diğer reformist yaklaşımlarla radikal yaklaşımlar arasındaki temel ayrımların belirlenmesinde önemli bir kavramdır(Garner, 1996, s.2).

Farklı terimleri bu açıdan 2 farklı duruma ayırarak incelemekte yarar vardır. Dobson ve Porritt “koyu ve açık” ile ”yeşil” kavramlarını kullanırken, Stephen Young, radikal ekoloji ve reformist çevrecilik ayrımını tercih etmektedir. Arne Naess ise “derin ekoloji” ve “yüzeysel ekoloji” Robyn Eckersley, “ekosentrik” ve “antroposentrik” yaklaşımını kullanmakta, O’Riordan ve David Pearce ise “ekosentrik” ve “eknosentrik” ayrımını yapmaktadır(Garner, 1996, s.3).

Ekolojizm terimi ise, insanla doğası arasındaki ilişkinin önemine dikkat çeken ve insanın egemen durumundan hiyerarşik olmayan bir düzenin yer aldığını belirten bazı radikaller tarafından tercih edilmektedir (Garner, 2003, s.3).

III. MODERN ÇEVRECİLİK VE RADİKAL EKOLOJİ İLİŞKİSİ

Teknolojik devrimle birlikte ortaya çıkan hızlı üretim artışı ve doğanın bilinçsizce tüketilmesi, teknolojide ilerleme kaydedilirken doğaya verilen zararın sorgulanmaması birtakım çevreci anlayışları gündeme getirmiştir. Modern çevreci düşünce, teknolojik ilerlemelerin doğaya olumsuz etkilerinin azaltıldığında çevreye zarar vermeyeceği görüşündedir. Bu açıdan radikal ekoloji hareketlerinin çevreye bakışına değinmeden önce, modern çevreciliğin temel argümanlarına değinerek aradaki farkın ortaya konulması gerekmektedir.

3.1. Modern Çevreciliğin Argümanları

Çevrecilik yaklaşımı genel olarak, çevre sorunlarının kirlenme boyutunu ön plana çıkarmakta, çevre sorunlarını teknik bir düzeyde ele alıp çözümlemeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım, sorunların çözümünde batı biliminin indirgemeci yaklaşımını ele alarak konuya yaklaşmaktadır. Bir konuya indirgemeli olarak yaklaşırken, önce konu küçük parçalara ayrılmakta, bu parçalar bîr araya getirilerek var olan sorunlar çözülmeye çalışılmaktadır.

Klasik çevrecilik, ekolojik sorunlara kısa vadeli çözümler getirirken, ekolojik düşünce uzun vadeli bütüncül bir görüşten hareket etmektedir. Çevreciler, bozulan insan-doğa ilişkilerinin toplumun var olan yapısı içerisinde düzeltilebileceğine, mevcut kurumlarda yapılacak kısmi değişikliklerle bu işin üstesinden gelinebileceğine inanırlar. Sorunların temeline inmemekte kirlenmeyi azaltacak teknik gelişmelere bel bağlamaktadırlar. Bu yoldaki önerileri de çevre ile ilgili bakanlıklara ve çevre araştırmalarına bütçeden daha fazla pay ayrılmasıdır. Çevrecilik bu açıdan, sanılanın aksine “radikal” değil, “muhafazakâr” bir tutum sergilemektedir(Önder, 1998, s.23).

Çevrecilik, günümüz insanının davranışlarının temelinde yatan, insanın doğaya hükmetmesi gerektiği anlayışım sorgulamaz; tam tersine tahakkümün neden olacağı tehlikeleri azaltacak teknikler geliştirerek bu tahakkümün önünü açmamızı gözetir, tahakküm nosyonunu sorgulamaz(Görmez, 2003, s.13).

3.2. Çevrecilik ve Radikal Ekoloji Düşünceleri Arasındaki Ayrım

Ekoloji kavramı doğadaki dengeyi simgeleyen bir içerikle yüklü olduğundan bu dengenin bozulmaya başlamasıyla birlikte popüler bir nitelik kazanmıştır, “çevre hareketi” ya da “ekoloji hareketi” denildiğinde bu açıdan bir fark bulunmamaktadır. İki deyim arasındaki temel fark, “ekoloji hareketi” ne “çevre hareketi”ne göre biraz daha geniş anlam yüklenmesinde yatar. 1970’lerin başından itibaren oluşan yeni gruplar, “geleneksel çevre koruma hareketinden  farklılıklarını vurgulamak  amacıyla yeşillerle  birlikte  bu kavramı kullanmayı tercih etmişlerdir. Ekoloji hareketi denildiğinde hareketin hem politik yönü, hem de “klasik çevreciliğe” göre daha köktenci, bütüncül bir hareket olduğu vurgulanmaktadır(Öz, 1989, s.28).

Çevreci anlayışın ekolojik sorunları çözmek için önerdiği reçeteler çok yetersiz kalmaktadır. Çünkü bu reçeteler, yeni uluslar arası anlaşmalar yapmaya, insanları nüfus ve tüketim artışını kısmaya, çevre dostu teknolojiler demlen bir avuç teknolojiyi benimsemeye davet etmekten uzağa gidememektedir. Bu nedenle dünyadaki krizi, bir doğa krizi değil, bir toplum krizi olarak görmek gerekmektedir. Bunun nedeni de tarihsel ve toplumsaldır. Sorunun kökleri üretim ilişkilerinde, teknolojik sorumluluklarda ve egemen toplumsal sistemin ayırıcı özelliği olan ve tarihsel olarak koşullanmış demografik eğilimlerdedîr(Foster, 2002, s. 12).

Bu anlamda Naes, modern çevreciliği, kirliliğe ve kaynakların tükenmesine karşı savaşan, daha çok gelişmiş ülkelerdeki insanların sağlık ve refahım amaçlayan korumacı çevreci bir hareket olarak nitelendirmektedir. Naes, modern çevreciliğin insan merkezli bir doğa görüşüne sahip olduğunu belirtmektedir. Bu görüş doğa ve insan ayrı ayrı değerlendirdiğimizde insana doğaya hükmetme hakkım vermektedir (Naes, 1995, s.151).

Bookchin’e göre ise, ekolojik bir toplumun sorunlarıyla başa çıkma çabasında “çevrecilik” terimi bizi yanıltmaktadır. Çünkü “çevrecilik” giderek daha çok araççı bir duyarlılığı yansıtmaktadır(Bookchin, 1996, s.62). Bu açıdan doğaya egemen olmak için geliştirdiğimiz araçlar arttığı ölçüde, yaşadığımız sürece bu araçlara hizmet etme zorunluluğumuz da artmaktadır(Horkheimer, 2002, s. 122). Bu düşünce, modernizmin, akıl yürütme ve bilim yoluyla insanın doğaya egemen olması ve böylece insanın doğaya karşı özgürleşeceğini öngören düşünceyi sorgulamış olmaktadır.

19. yüzyıldan sonra canlılık kazanan çevre korumacılık ile 1970’li yıllarda yükselen ekoloji hareketinin ilişkisi konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Yeni toplumsal hareketler teorisi çerçevesinden olaya bakıldığında, çevre korumacı yaklaşım(modern çevrecilik) ile ekoloji hareketinin ideolojik eğilimleri, siyaset tarzları ve toplumsal kökenleri açısından birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı görülmektedir(Önder, 2003(a), s.603).

Çevrecilik yaklaşımında doğa sadece pasif bir yerleşim alam, kullanım tarzlarının ne olacağına bakılmaksızın insan kullanımı için daha faydalı hale getirilmeleri gereken dışsal nesneler ve güçlerden oluşan bir yığın olarak görülmektedir. Çevrecilik, doğal kaynaklarla, kentsel kaynaklarla hatta insan kaynaklarıyla ilgilenir. Çevrecilik, radikal ekolojik düşüncelerdeki gibi, mevcut toplumun temelinde yatan insanın doğaya hükmetmesi gerektiği anlayışım sorgulamaz. Tam tersine, tahakkümün neden olacağı tehlikeleri azaltacak teknikler geliştirerek, bu tahakkümün önünü açmayı gözetir. Ekoloji ise, insanlığın, Galileci basit fiziksel-mekanik özelliklere indirgenemeyecek kadar karmaşık ve zengin olan doğal dünyanın kendiliğindenliğine bilinçli bir saygı göstermesi gerektiği görüşünü savunmaktadır(Bookchin, 1996,s.62-63).

Çevrecilik bir çeşit doğa mühendisliğidir. Ekolojik bir etiğe sahip olmadığından doğa ile insan arasında bîr çeşit uyumu, biyosfere saygıyı, toplumla doğa arasındaki bütünlüğü öngörmez. Çevrecilik, kamu sağlığına en az zararı vermek, hammaddelerin gelecek kuşaklar için korunmasını gözetmek ve bu yolla kaynakların verimli ve tasarruflu kullanılmasını sağlamak amacındadır.

Devalt’a göre, çevre korumacı yaklaşım, en belirgin su ve hava kirliliklerini denetlemeye, sanayileşmiş ülkelerdeki en kural tanımaz tarımsal uygulamaları değiştirmeye, ve oralarda hala varlıklarını sürdüren birkaç vahşi bölgeyi sınıflandırılmış alanlar haline getirerek korumaya çalışmaktadır. Radikal ekolojist düşünce ise, genel olarak, yeni bir metafiziği, yani bir epistemolojiyi ve yeni bir kozmolojinin yanı sıra insan-evren ilişkisinde yeni bir çevreci etiği hedeflemektedir(Ferry, 2000, s.100-101).

Ekolojik düşüncelerin sürdürülebilir toplum ideali, çevre korumacıların sürdürülebilir toplum idealinden tamamen farklıdır. Sürdürebilir kalkınma daha çok, çevre ile ekonomiyi ilişkilendiren ve etkinlik, verimlilik, çevresel kaynak kullanımında rasyonellik, yer seçimi gibi ekonomik ilkelerin belirlediği bir çevreye duyarlı büyüme modeli anlayışını yansıtır. Oysaki radikal ekoloji hareketlerinde yer alan gruplar sürdürülebilir toplum ideali, bireysel, toplumsal ve kültürel gelişmenin önünü açacak sektörlerdeki nitelikli büyüme dışında, büyümenin, nüfus artışının ve teknolojik ilerlemelerin sınırlarını dikkate alan, fiziksel, doğal ve ekolojik ilkelerin belirlediği ve sürdürülebilir kalkınmadan daha kapsamlı bir proje olan ekolojik toplum idealidir(Çoban, 2002, s.27).

Ekolojik yönelim ile çevre korumacı yönelim arasındaki farklılıklar kısaca şu şekilde de özetlemek mümkündür: (Önder, 2003(a), s.602-603).

(1)     Çevre korumacı anlayış, yaşam çevresinin, ulusal, kültürel ve doğal mirasın korunması gibi sorunlarla ilgilenmektedir. Ekolojik anlayış ise, siyasi öğeleri ve ideolojisiyle çevre korumacılıktan ayrılmaktadır. 1970’lerden sonra ortaya çıkan Friends of the Earth (Yeryüzü Dostları) ve Greenpeace (Yeşil Barış) gibi örgütler, korumacı derneklerden farklı olarak, ileri sanayi toplumlarının nükleer enerji, sanayi kirliliği, asit yağmurları gibi sorunlar üzerinden temel bir toplumsal değişme gereksinimini gündeme getirmektedirler.

(2)     Korumacı yaklaşım mevcut toplumsal-siyasal düzeni ve onun kurallarım benimser, toplumun hakim değerlerini sorgulayıcı bir tutum içerisine girmez. Toplumsal sistemin içinde kalarak amaçlarına ulaşabileceği inancına sahiptir. Alternatif ekolojik toplumsal değerler dizisi ise, bireysel değerlere ve insani bir toplumsal düzene vurgu yapmaktadır. Modern toplumun hiyerarşik ve bürokratik örgütlenmesi karşısında, küçük ölçekli ve komünal örgütlenmeyi savunur.

(3) Ekolojik anlayış, doğrudan eylem modeliyle daha açık ve katılımcı bir siyasi sistemi pratiğe geçirmeye çabalamaktadır. Toplumun bireyi kontrolünün değil, bireyin toplumu kontrolünün gerekliliğine inanmaktadır. Ekolojik anlayış, ideolojik yapılandırılmış eylem tarzına sahiptir.

Aydınlanma düşüncesi içerisinde toplumu ileriye götürecek, iyiliğin kapısını açacak bir anahtar olarak değerlendirilen “evrensel akıl”, tanımı gereği araçsal olma özelliği de taşımaktadır. İnsanoğlu, aklını kullanarak tüm çevresini hazzını en üst düzeye çıkaracak şekilde, arzu ve isteklerine göre düzenlemektedir. İnsanın, hazzını en üst dereceye çıkaracak şekilde çevresini düzenlemek istemesi, onun çevresi üzerinde bir baskı hatta zorlama uyguladığı anlamım da içermektedir (Şaylan, 2002, s. 128).

Bookchin’e göre özellikle toplumsal ekoloji, insanın doğa üzerindeki tahakkümünü yok etmek için insanın insan üzerindeki tahakkümünü ortadan kaldırmayı hedeflerken, çevrecilik doğayı sadece pasif bir yaşam ortamı, insanın kullanımına, bu kullanımın ne olduğuna bakılmaksızın, “hizmet edebilecek” bir dışsal nesneler ve güçler yığını olarak gören “araççı” ya da teknik eğilimi yansıtmaktadır. Bookchin’e göre, çevrecilik aslında çevre mühendisliğinden başka bir şey değildir. Mevcut toplumun temel kavramlarını, özellikle de insanın doğaya hükmetmesi düşüncesini sorgulamaz. Tam tersine, tahakkümün yol açtığı hasarı azaltacak teknikler geliştirerek bu tahakkümü kolaylaştırmayı amaçlar(Bookchin, 1996, s.78).

IV. RADİKAL EKOLOJİ BAĞLAMINDA GELİŞEN EKOLOJİ DÜŞÜNCELERİ 4.1. Derin Ekoloji (Deep ecology)

Derin ekolojinin ilk geliştiği ülke A.B.D.’dir. özellikle, John Muir, Aldo Leopold gibi ekolojik harekete muhalif hareketin temsilcileri toprağa bağlı olarak ve amatörce muhalif hareketlere önderlik yapmışlardır. Bu kişiler doğaya âşıktılar, çabalarım emek sarf etmek olarak görmemişler ve ne hissediyorlarsa, onu istemişlerdir. Doğayı vahşilikten, insanın tahribinden, maddi unsurların olumsuz etkisinden korumak için çalışmışlardır. Bu durum daha sonra derin ekoloji perspektifi olarak ortaya çıkmıştır(Özer, 2000, s.70). Derin ekoloji anlayışı kendinden önceki ekoloji anlayışını “reformist” yargısıyla damgalamakta ve bu açıdan kendisinin radikal bir tavrı benimsediğini iddia etmektedir (Ferry, 2000, s. 99).

Derin ekoloji hareketinin ilkeleri Naess tarafından formüle edilmiştir. Bunlar:(Naes,1995, s.68).

1-  Yeryüzündeki insanların ve insansız hayatın iyi durumda olması ve gelişmesi kendiliğinden değerlidir. Bu değerler, insan olmayan dünyanın insan amaçlan için yararlı olmasından bağımsızdır.

2-   Hayat formlarının zenginliği ve çeşitliliği bu değerlerin gerçekleştirilmesine katkıda bulunur. Bu zenginlik ve çeşitlilik aynı zamanda kendi içinde değerlidir.

3-  Temel ihtiyaçları karşılama dışında, insanların bu zenginliği ve çeşitliliği azaltmaya hakkı
yoktur.

4-   İnsan hayatının ve kültürlerinin gelişip serpilmesi, insan nüfusunun büyük ölçüde azalmasıyla mümkün olabilir. İnsansız hayatın serpilip gelişmesi de daha az bir nüfusu gerektirir. Bu ilkede “insanoğlunun gayri meşru yollarla yok edilmesi gibi bir amaç bulunmamakta, insanoğlunun diğer türlerle bir arada yaşamasının gerekliliği vurgulanmaktadır”(Görmez, 2003, s.103).

5-   Hâlihazırda, insanın insan olmayan dünyaya müdahalesi aşırı seviyededir ve bu durum hızla kötüleşmektedir.

6-   Bundan dolayı politikalar değişmelidir. Bu politikalar, temel ekonomik, teknolojik ve ideolojik yapılan etkilemektedir. Böyle bir değişikliğin getireceği sonuç, var olan durumdan derin biçimde farklı olacaktır,

7-   İdeolojik değişiklik, gittikçe yükselen yaşam standardını hedeflemekten ziyade, esas olarak hayatın niteliğini değerli kılma yönünde olacaktır. Büyüklük ve devasalık arasındaki farklılığın farkında olma gittikçe derinleşecektir.

8-   Bu ifade edilen hususlara katılanlar değişiklikleri gerçekleştirmeye çalışmakta doğrudan ya da dolaylı olarak yükümlüdürler.

Derin ekologların ana felsefesi oldukça ilginç kaynaklara dayanmaktadır. Gandi, Spinoza, Aldo Leopold, Budizm, Geştalt Psikolojisi, ve ekolojik teoriler bunlardan bazdandır. İnsanlar doğal ortamdan ayrı, özel yaratıklar olarak görülemez. Doğada insan yerine, doğayla uyumlu, bütün canlıları içine alan doğasal bir bütün düşünmek gerekir. Derin ekologlara göre bu kurallara mantık yoluyla varılması şart olmayıp, sezgi yeterlidir. Mantıktan ziyade sezgiye önem vermeleri onlar klasik Batı felsefesi görüşünden ayırır. Başka ilginç bir yönleri de doğa sorunlarının merkezi otoritelerin dışında, halkın içinden kaynaklanan hareketlerle çözülebileceğine inanmalarıdır(Tont, 2001, s.31).

Derin ekoloji, reformcu (modem) çevreciliğin tam tersidir. İnsanı değil, doğayı merkez alan (Eko-merkezci) bir bakış açısına sahiptir. Eko-merkezcilik, doğanın ve doğadaki çeşitliliğin korunmasını, insana getireceği yararla değil, doğanın kendisindeki değerle temellendirir. Eko-merkezci ya da biyo-merkezci bir düşünce, insanın iyiliği ile birlikte, dünyanın iyiliğinin gözetilmesini de zorunlu kılmaktadır (Önder, 2003(b), s.96)bu açıdan bakıldığında, Arne NAES “arz bilgeliği” üzerinde durmakta ve reformcu çevreciliğe karşı derin ekolojiyi önermekte ve şöyle demektedir. “Büyük bir ihtiyatla gerçekleştirmeye çalıştığımız, bilimden çok bilgeliktir. Böyle ifade ettiğim bu felsefe, pratik ile teorinin sentezi olmalı ve böylece toplumlarımızın gelişmesini sağlayacak değer ve temel görüşlerin şaşmaz önceliklerine dayanan somut politika önerilerine yol açmalıdır “(Tamkoç, 1994, s.88).

Derin ekolojinin bütüncülüğü ve karşı hümanizminin, modernliğe karşı verilen mücadelenin açık sloganı haline geleceği iddia edilmektedir(Ferry, 2000, s. 107). Derin ekolojiye göre gerçekte doğa varlıkları özde bir hakka sahiptir. Bu düşünce modern liberal dünyaya egemen olan hukuksal hümanizme radikal bir şekilde karşıttır. Bu nedenle derin ekoloji yanlıları, kendi projelerini, 1970’li yılların batı modeline kıyasla bir karşı-kültür olarak kabul edilen şeyin yörüngesinde yer aldığını düşünmüşlerdir. Bunu da Bili Devall, açık bir şekilde şu şekilde belirtmektedir: (Ferry, 2000, s. 109).

“Derin ekoloji, reformcu tipteki çevrecilikten farklı olarak, nükleer enerjiye son vermek ya da su kaynaklarını arıtmak gibi hedeflerle kısa vadeye doğru yönelmiş, faydacı bir toplumsal hareketten ibaret değildir Onun ilk amacı, modern Batı ‘daki uzlaşıcı düşünce modellerini sorgulamak ve onlara karşı bir seçenek önermektir”

Derin ekoloji, ikili olmayan, hükmetme karşıtı, takdir eden, saygılı ve biyosferin tümüne bağımlı ve karmaşık davranışları kapsayarak klasik çevre reformculuğundan ayrılmaktadır. Evrenin organik bir bütün şeklinde algılanması, bu şekilde maddesel ve manen gerçekliğe bakış açılarının birlikte birbirlerini tamamlamaları sonucunu doğurmakta ve özellikle manen gerçeklik açısından çevreci reformculuğun eksik yönleri giderilmeye çalışılmaktadır(Özer, 2001, s.71).

Derin ekoloji Capra’ya göre bütüncül bir dünya görüşü ortaya koymakta ve bu bütüncüllüğün insanın çevresinden ayrı olamayacağına vurgu yapmaktadır. Ekolojik değerler dizisi yeni bir etiği gerektirmekte, geçmişteki insan merkezli etiğin yerine, değerlerin tümünde bu temel Özün farkına varılmaktadır. Bu yeni dünya görüşü Capra’ ya göre, rasyonel ve sezgisel, indirgemeci ve bütüncü, analitik ve sentetik arasında bir dengenin yaratılmasında değerlerdeki bir dönüşümle gerçekleşmektedir(Merchant, 1992, s.93).

Derin ekoloji, reformcu çevreciliğin yönetim biçimine de bir karşı çıkıştır. Bu açıdan derin ekoloji, modern doğa görüşlerinin aşırılıklarına karşı olmakla birlikte, yeryüzünde egemenlik  kuran,   sonra  denetleyen  ve  yok  eden  büyük  devlet  bürokrasileri  ile  Özel bürokrasileri doğurmuş, ilerleme ve kalkınma aşırılıklarına karşı da direniş olarak değerlendirilmiştir. Bundan dolayı derin ekolojistler idarecilik nosyonundan rahatsızdırlar. Çünkü insanların bir şekilde üstün bir ekolojik bilgiye sahip oldukları, dolayısıyla yeryüzünü idare etme yeteneği zaten taşıdıklarını öngörmektedir(Özer, 200Î, s.77-78).

Derin ekolojinin geleceğin yaşam felsefesi olabileceği de iddia edilmektedir. Çünkü uzun vadeli bu görüş açısı, çağımızda ancak belirli gruplarca benimsenmektedir. Gelecek yüzyılda dogmalardan kurtulmuş bir “ekoloji çağında”, reform çevreciliği olarak da anılan bugünkü çevre koruma atılımlarının yerini derin ekoloji atılımları alacak ve o zaman “derin” kelimesine bile gerek kalmayacaktır(Tamkoç, 1994, s.91).

4.2.Tinsel-M istik Ekoloji (Spritual Ecology)

Ekoloji düşüncesi içinde derin ekolojiye yakın olan bu fikir akımı ekoloji hareketi içinde metafizik, mistik ve etik eğilimleri Öne çıkaran bir yaklaşım olarak görülmektedir. Çevre sorunlarının çözümünün insanlığın, dinlerin ve metafizik düşüncenin doğa-insan ilişkilerine bakışını kabul etmesi ve ona uygun davranması ile çözülebileceğine inanmaktadır. Bu akım modern bilimin ve teknolojik gelişmenin ürettiği bilginin yalnız başına doğayı ve doğadaki var olan düzeni kavrayamadığını, oysaki, Budizm ve diğer dinlerin ekolojik sorunları önleyecek ahlaki bir bakış açısı kazandırdığını iddia etmektedir(Görmez, 2003, s. 106).

Mistik ekolojiye dikkatler birçok bilim adamının konuya ilgi duymasıyla giderek artmaktadır. Batı düşüncesinden etkilenen hakim ekolojik paradigmanın çevresel sorunları çözmede başarısız olması, belirli değer yönelimlerini kapsayan doğu dinlerine ve mistik düşüncelere ilgiyi artırmıştır.

Doğayı temel alan mistik düşünce radikal ekolojik hareketler içerisinde yer almaktadır. Bu hareketin A.B.D.’nde onlarca hatta binlerce katılımcısı vardır ve önemli bir etkiye sahip olmuştur. Bu hareket, özellikle mistik deneyimler, panteistik ve animistik algılamaları içeren, karşıt kültürdeki pagan çevreciliğine uygun bir hareket olarak gelişmiştir(Taylor, 2001, s.178). Bu açıdan Amerika, radikal ekoloji ve derin ekoloji hareketlerinin kavşak noktasıdır. Bu hareketin öncüleri yeryüzüne uygun bîr mistik algılanışın birçok felsefik ve mistik yolunun ve bu inanca uygun faaliyetlerin olduğunu iddia etmektedirler. Katılımcılar bu hareketlerle çeşitli yollarla ahlaki duyarlılığı başarma amacındadırlar. Bunların çoğu doğadaki bazı mistik tecrübelere de sahip olmuşlardır. Bunların çoğunluğunun uzak Doğu ve yerli Amerikan dinleriyle yakın ilgileri vardır(Taylor, 2001, s.179). 

Mistik ekolojinin zorunlu bir ilkesi olarak geçmişe saygı ve geleceğe sadakat, bireysel inançlarla topluluk inançları, dünyaya olan sevgimiz ve onu kaybetme korkumuz arasında bir denge bulunmaktadır. Bu açıdan, küresel ekolojik kriz Öncelikli olarak değerlerin krizidir. Bu noktada sorunun temel nedeni kararlarımızda temel aldığımız uygarlığın çevre ile ilgisinin nasıl olduğu konusunda argümanın etik olmayan bir durum olmasıdır. Bu yüzden din, geleneksel olarak medeniyetimiz için en güçlü etik bir rehber olmaktadır. Sorun olan şeylerin temeline inilmesi bizi dini sistemlerin özüne götürmektedir(Al Göre, 1993, s.242).

Mistik ekoloji derin ekoloji gibi, 20.yüzyıldaki çevreyle ilişkili krizin insanlardaki etkileyici bir sonucudur. Derin ekoloji gibi mistik ekoloji de bilincin dönüşümü üzerine özellikle dinsel ve ruhsal bilincin dönüştürülmesi üzerine odaklanmaktadır. Dinsel fikirler, bireylerin davranışlarında rehber ve sosyal hareketlerin yeni bir davranış modu olarak eko-merkezci etik için güçlü bir ruhsal hava yaratmaktadır. Mistik ekolojistlerin fikirleri bundan dolayı yeşil ekolojik ve eko-feminist sosyal hareketlerin güdüleyicisi olmaktadır. Sosyal hareketler için ağırlık merkezi olan insanın doğaya olan derin saygısı da törensel olgularla giderek yükselmektedir(Merchant, 1992, s.111-112).

Bookchin ise mistik ekolojide bir yaban yaşam tutkusunun olduğunu belirterek eleştirmektedir. Ona göre, John Muir gibi Amerikan muhafazakârları yaban yaşamı, insan dışı yaşamla ruhsal açıdan canlandırıcı bir birlik olarak görüyorlardı; bu birliğin insanlığın derin özlemlerini ve içgüdülerini uyandırdığı varsayılıyordu. Bu görüş Rousseau’nun doğal bir ortamda tek başına yaşamaya karşı duyduğu doğasever tutkuya kadar geri götürülebilir. Ancak bu görüş bir duyarlılık olarak oldukça ikircikliydi. Yaban doğa, kişiye bir özgürlük duygusu, doğanın doğurganlığının olumlanması, insan dışı canlı türlere karşı sevgi, zengin bir estetik bakış ve doğal düzene değer vermek gibi şeyler kazandırabilir. Ancak bu bakışın da masum olmayan bir yanı vardır. İnsan doğasının reddine, toplumsal alışverişin içe dönük bir biçimde inkârına, hiç gereği yokken yaban doğa ile medeniyetin karşı karşıya getirilmesine yol açabilir(Bookchin, 1999, s.153).

4.3.Toplumsal EkoIoji(Social Ecology)

Bütün ekolojik sorunlar öncelikle ya da doğrudan bir şekilde dinsel, mistik ya da politik ideolojilerden kaynaklanmaktan ziyade, toplumsal kökenli sorunlardır (Bookchin, 1999, s.36). Toplumsal ekoloji bir yandan toplum ve doğa arasındaki farklılıkları, diğer yandan toplum ve doğanın ne denli iç içe geçtiğini göz ardı etmeden doğanın nasıl aşama aşama toplumun içine sızdığını araştırır(Bookchin, 1999, s.42). Toplumsal ekoloji düşüncesinin en belirgin özelliği, insanlığın bugüne kadar ki kazanımlarının reddedilemeyeceğidir.   Dolaysıyla toplumsal  ekolojinin projesi  uygarlık karşıtı  bir  proje değildir- Bookchin toplumsal ekolojinin Batı uygarlığının organik bir dünya görüşünün çekirdeğini içerisinde barındırdığına inanmaktadır. Bu özelliği itibariyle, derin ekoloji, biyo-merkezcilik, eko-merkezcilik, insan-merkezcilik gibi akımlara karşı çıkmakta ve merkezcilik yerine tamamlayıcılık ve bütünlük ilkesine dayanmaktadır(Görmez, 2003, s.105).

Toplumsal ekolojistler üretim ve yeniden üretim ilişkilerinde devletin egemenliği üzerine odaklanmışlardır. Onların etiği temel olarak, sosyal adalet öncelikli amaç olduğu ölçüde, insan merkezcidir. Ancak ekolojik ve diyalektik bilim tarafindan değiştirilmiş ve şekillendirilmiş bir etiktir(Merchant, 1992, s.134).

Çağımızın ekolojik krizinin tehlikesi ve özü, Bookchin’in de belirttiği gibi günümüzdeki toplumun geçmişteki tüm toplumlardan daha çok organik evrimi bozuyor olmasıdır. Ona göre insanlık hayatın dokusunun bir parçasıdır. Bu aşamada insanlığın geleceği, hayatın çeşitliliği ve karmaşıklığına bağlıdır ve insanın gelecekte hayatını sürdürebilmesi de organizmaların uzun dönemde giderek karmaşık ve karşılıklı bağımlılık biçimlerine evrilmesine dayanmaktadır. Ona göre hayatın karmaşık bir ağ haline gelmesi, ilksel hayvan ve bitkilerin son derece çeşitli biçimler alması, İnsanlık ve doğanın evrimi ve hayatta kalması için bir ön koşuldur(Bookchin, 1996, s. 140). Burada da ifade edildiği üzere toplumsal ekoloji ekolojik sorunlara kısa vadede ve pragmatist yaklaşan reformcu çevrecilikten tamamen farklı olarak bir radikal bakış açısı ortaya koymaktadır.

Bookchin’e göre ekolojik krizin kökenini bulmak istersek, “tek başına teknik, demografi, büyüme ve marazi bolluğa bakmak yerine, bakışlarımızı sadece burjuva, teodal ve eski toplumda ya da genel olarak sınıflı toplumlarda değil; bizzat uygarlığın şafağında, hiyerarşi ve tahakkümü doğuran insan toplumunun derinlerinde yatan kuramsal, ahlaki ve mistik değişimlere çevirmemiz gerekir”(Bookchin, 1996, s.44). Bu noktadan hareketle toplumsal ekoloji insanın doğaya hükmetmesi ve sömürmesi gerektiği şeklindeki varsayımın insanın insana hükmetmesi ve onu sömürmesinden kaynaklandığım savunmaktadır. İnsanın ancak doğayla uyumlu bir şekilde oluşturacağı etiksel ve ekolojik bir müdahale ile doğayı zenginleştirerek özgürleşebileceğini savunur. Sadece doğal çevreyi koruyan teknikler geliştirerek doğayı korumak mümkün değildir. Toplumdaki sömürüyü ve ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırarak da sorunun çözümlenmesi güçtür. Bu açıdan toplumsal ekolojinin en önemli yanı bütünlükçü bir toplum Önermesi ve hedeflemesidir. Gücün merkezileştirilmesini, karşılıkh yardımlaşan, indirgenemez asgari doğrudan eylem, doğrudan demokrasi ve yaşam araçlarının herkesin elinde ve hizmetinde olduğu, çevreyi ve mülkiyeti hiyerarşik olmayan bir tarzda paylaşılan bir toplumun bütünlüğüne yayar (İdem, 1998).

Bookchin’in ekolojik toplum kavramı var olan durumun tarihin daha liberal bir yorumunu içerir. Hiyerarşik olmayan toplumlar içinde çoğulculuğa vurgu yapar, “özgürlük, doğanın karşısında yer almaz ve bireyden topluma, tercihlerden ihtiyaçlara, ya da kişisellikten sosyal uyumun ihtiyaçlarına doğrudur”(Ungar, 2002, s.485).

Toplumsal ekoloji düşüncesi ekolojik sorunların, reformcu çevreciliğin önerdiği çözümlerle önlenemeyeceğim, bir zihniyet değişikliğinin gerektiğini vurgulamaktadır. Bookchin’e göre, artık doğal çevreyi korumak ve güçlendirmek için yeni tekniklerden dem vurmak yetmemektedir. İnsanlığın yaşama bakışını ve doğayı kabile toplumlarından beri çarpıtan özel mülkiyet engellerini tanımayan bir insan kolektifliği gibi, komünal olarak yeryüzüyle ilgilenmeliyiz. Kentlerimiz topluluklara ya da eko-topluluklara ayrılmalı, içinde yaşadıkları eko-sistemlerin kapasitesine uygun olarak nicelik ve ustalıkla tasarlanmalıdır. Teknolojimiz, eko-teknolojilere uyarlanmalı ve geliştirilmeli, en az hatta hiç kirlenme yaratmayacak biçimde yerel enerji kaynaklan ve maddelerinden yararlanmak üzere incelik ve ustalıkla düzenlenmelidir. Aynı zamanda günümüzün tüketim toplumunun anlayışından farklı olarak yeni bir ihtiyaç anlayışı geliştirmeliyiz; bu, medyanın dikte ettiği “ihtiyaçlar”a değil, sağlıklı bir yaşamı destekleyen ve bireysel isteklerimizin ifadesi olan ihtiyaçlara dair bir anlayış olmalıdır. Toplumun yönetiminde doğrudan kişisel ilişkiler dolayımı yerine çevremizde ve toplumsal ilişkilerde insan ölçeğini hayata geçirmeliyiz. Toplumsal ya da kişisel, tüm tahakküm tarzları kendimize, içinde yaşadığımız topluluğa ve doğamıza ilişkin düşüncelerimizden atılmalıdır. İnsanların yönetilmesinin yerini şeylerin yönetilmesi almalıdır. Ekoloji hareketi, radikal bir biçimde kapsamlı bir devrim fikrine olan ihtiyacı göz önüne almadan, sadece kirlenme ve korunma ile ilgili reformlarda, yani sadece “çevrecilik”te takılıp kaldığı takdirde mevcut doğa ve insan sömürüsüne dayalı sistemin emniyet supabı olmaktan öte gitmeyecektir(Bookchin, 1996, s.47-48).

4.4. Eko-Feminizm

Radikal ekoloji içerisinde değerlendirebileceğimiz ekolojik düşüncelerden birisi de eko-feminizmdir. Feminizm de kendi içerisinde Liberal feminizm, Marksist feminizm, Kültürel feminizm, Sosyalist feminizm olarak gruplandırılabilir.

Bu sayılan feminist akımlar içerisinde en yaygın olanı liberal feminizmdir. Liberal feminizmin “erkekle eşitlik”, ve “kadın özgürlüğü” gibi iki temel söylemi bulunmaktadır, liberal feministler kadınla erkeği eşit hukuksal birer varlık olarak kabul etmekte ve her ikisi için de geçerli olabilecek nitelikte haklar talep etmektedirler. Kadınla erkeği ayırma düşüncesine şiddetle karşı olan liberal feministler kadın sorununun aslında insan hakları sorunu olduğunu ve bu konudaki iyileştirmelerle bu sorunun çözüleceğini kabul etmektedirler(Önder, 2003(a), s.564).

“Feminist ekoloji” deyimi ilk olarak Fransız yazan Fronçoise d’Eaubonne tararından 1974’te kullanılmıştır. Eko-feministlere göre yüzyıllardır kadın ve doğa aynı kaderi paylaşmış, ikisi de hor görülmüş, aşağılanmış ve ikisine de eziyet edilmiştir. Günümüzdeki çevre sorunlarının çoğunda Özellikle kadınların sahip olduğu sezgi, bakım ve sentez yapma kabiliyetlerinin toplumlar tarafından göz önüne alınmamasının rolünün olduğu belirtilmektedir(Warren, 1987, s. 182).

Eko-feminizmin ilk şartı kadınlar üzerindeki tahakküm ile doğa üzerindeki tahakküm arasında düzenli bir ilişkinin bulunduğunun görülmesidir. Eko-feminizmin ikinci şartı, kadınların uğradığı zulümle doğanın uğradığı zulüm arasındaki bağlantıların anlaşılmasıdır. Üçüncü koşul, feminist teori ile pratiğin ekolojik bir perspektif taşımak zorunda olduğudur. Eko-feminizm praksis temelli bir etik kabul eder. İnsanın davranışları onun inançlarını yansıtır. Eğer kadınların boyun eğdirildiğine inanıyorsanız onların özgürleşmesi için çalışırsınız; eğer diğer şeyler yanında doğanın da egemenlik altına alındığına inanıyorsanız, kişisel hareket ve davranışlarınıza karar verirken onların doğayı sömürücü bir potansiyel taşıyıp taşımadıklarına dikkat edersiniz(Adams, 1994, s.94-95).

Eko-feminizm 1970’lerde kadın ve doğa arasındaki bağlantının bilinçli bir şekilde ele alınmasıyla ortaya çıkmıştır. Ekolojik devrim, kadın ve erkek ve İnsan ve doğa arasındaki yeni bir cinsiyet ilişkisini gerektirmektedir. Liberal, kültürel, sosyal ve sosyalist feminizm hareketlerinin tümü insan-doğa ilişkilerinin geliştirilmesiyle ilgilenmekte ve her biri farklı şekillerde eko-feminist bakış açısına katkıda bulunmaktadır. Liberal feminizm, sürekli olarak yeni düzenleme ve kurallarla var olan yönetişim yapısı içinde reformcu çevreciliğin insan ilişkilerini değiştirmeyi amaçlamaktadır. Kültürel eko-feminizm ekolojik sorunları hiyerarşik yapının eleştirisini yaparak belirlemekte ve kadın ve doğanın her ikisini de özgürleştirmeyi öngörmektedir(Merchant, 1992, s.184).

Sosyal ve sosyalist eko-feminizm ise analizlerini kapitalist ataerkil yapılanma üzerine yapmaktadır. Onlar ataerkil ilişkilerdeki yeniden üretim sürecinde kadın egemenliğinin erkeklere oranla nasıl ortaya çıkacağım ve üretimdeki kapitalist ilişkilerin erkeklerin doğadaki egemenliğiyle nasıl açıklanacağım araştırmaktadır. Doğa ve kadının egemenliği, kaynakların piyasa ekonomisinde kullanılışıyla tamamen kısıtlanmış olmaktadır. Kültürel eko-feminizm kadın-doğa ilişkilerini daha derinlere inerek açıklarken, sosyalist eko-feminizm daha çok egemenliğin eleştirisini ve sosyal adaletin sağlanmasını araştırmaktadır. Eko-feminist etik, haklar,    kurallar    ve     faydalara    dayanan    geleneksel    bir    etiği    haklı    çıkarmaya çalışmaktadır (Merchant, 1992, s.184-185).

Michael Zimmerman derin ekolojiye karşı, gerekli bir eko-feminist formülasyonu ortaya koymaktadır. Derin ekolojinin feminist eleştirisi, derin ekolojinin doğada egemenliğin kökeni olarak, cinsiyet belirtmeden insan odaklı olduğunu bunun da daha çok “androcentrism”(erkeği merkez alan) bir temele dayanmasını eleştirmesidir. Derin ekolojinin temel eko-feminist eleştirisini oluşturan bu düşünce geniş destek buluyor görünmektedir. Bu noktada Janet Biehl, derin ekolojiyi, eko-feministler için antroposentrisizm kavramı son derece problematik olarak görülmektedir. Derin ekolojinin antroposentrik görüşü kadınları dışarıda bırakmaktadır(Fox, 1995, s.272). Ancak bununla beraber eko-ferninizmin derin ekolojiyle benzer yanları da bulunmaktadır. Her iki harekette bütünüyle egemenlik ve gemleme hedefine yönelmiş olan Batı uygarlığına karşı ortak bir dışlama tavrı içindedir. Bunun için her ikisi de reformcu tipteki çevreciliğe karşı çıkmaktadırlar. Ariel Kay Salleh’e göre, derin ekoloji kendi içine kapanmış bir idealizmin tutsağı olarak kalmakta ve kültürümüzün psikoseksüel kökenleri ve içinden geçtiği bunalıma ilişkin sorunlarla başa çıkmada başarısızlığa uğramaktadır. Ona göre derin ekoloji hareketi erkekler, içlerindeki kadını yeniden keşfedip sevme cesaretini göstermedikleri sürece gerçek bir başarıya ulaşamayacaktır(Ferry, 2000, s.162).

Bookchin kadın hareketlerinin ortaya çıkışını, ekolojik bunalımımızın kökenlerinde yatan hiyerarşik tahakkümü karşı-kültürden, uygun” teknoloji seterinden ve anti-nükleer ittifaklardan daha iyi bir şekilde ortaya koyduğunu ifade etmektedir. Karşı-kültür, alternatif teknoloji ve anti-nükleer hareket feminizmin gerçekten radikal olan kimi eğilimlerinde belirginleşmeye başlayan hiyerarşi karşıtı duyarlılık ve yapıları temel aldığında, ekoloji hareketi mevcut anti-ekolojik toplumu ve onun değerlerini dönüştürme yolundaki zengin potansiyelini gerçekleştirebilir (Bookchin, 1996, s.77)

4.5. Eko-Sosyalizm

Ekolojik sorunların temel nedenlerini kapitalist üretim biçimi ve bu üretim biçiminin belirlediği yapılar olduğunu belirten bir harekettir. Mevcut paradigmada ciddi bir dönüşüm yaşanmadan sorunların çözülemeyeceğini belirtmektedir. İçlerinde birbirinden farklı pek çok akımı barındıran bu hareket, Marksist ilkelere dayanmaktadır(Görmez, 2003, s.108). Marx, Sanayi Devriminin yol açtığı yeni koşulların bir sonucu olarak, sadece emeğin değil, doğanın da artan ölçüde sermayeye tabi kılındığına inanıyordu. Kapitalizm, kenti ve kırı birbirinden ayırarak ve kente olduğu kadar kıra da sanayi tekniklerini uygulayarak, insan var oluşunun ekolojik temellerini bozmuştur. 

Sosyalist ekoloji sermaye ve doğa ve kapitalist ötesi topluma geçiş arasındaki etkileşimin eko-ekonomik analizini ortaya koymaktadır. Bookchin hiyerarşi ve egemenliğe vurgu yaparken, bir ütopyan anarşist olarak, toplumu doğa üzerine kurmakta ve Hegel’ in diyalektiğini modelleştirmektedir. Sosyalist ekoloji, ekonomist James O’Connor’un devletin mali krizi adlı çalışması ve ekonomik kriz üzerine olan diğer kitaplarıyla gelişmeye başlamıştır. Doğanın yapısı ve doğanın Özgürlüğü, çevre ve ekolojinin 20 ve 21.yüzyıldaki, küresel ekolojik krizin ortaya çıkışında sosyal hareketlerin gelişiminde başat rol oynamıştır. Ekonomi ve ekoloji arasındaki ilişkilerin analiz edilmesi, ekolojik sosyalizmin görüşlerinin yapılandırılmasında belirleyici rol oynamıştır(Merchant, 1992, s. 146).

Sosyalist ekoloji de ekosentrik görüşten esinlenmektedir, Marksist eleştiri sosyalist toplumlarda eko-sosyalizmin ideal unsurlarım belirlemiştir. Eko-sosyalizm toplumdaki kıtlık ve aşın artan nüfusun, kaynağa olan gereksinimin, toplumun kültürü ve ekonomisiyle ilgili olarak, kaynakların yanlış dağıtımının önüne geçilerek önlenebileceğinin farkındadır. Bu farkında oluş, üretim şekillerinde yeni bir değişimle ve doğaya karşı olan tavırların etkisinin öneminin bilinmesiyle tesis edilebilir. Eko-sosyalistler işe kaynakların ve ihtiyaçların yeniden belirlenmesiyle başlamaktadırlar. Kapitalizm ise bunu hiçbir zaman planlı bir şekilde göz önüne almamaktadır, ikinci olarak kaynakların yeniden dağıtımı eşit bir şekilde olmaktadır. İnsanı yabancılaştırmayan üretim şeklindeki değişim ve merkezi devletin olmadığı desantralize bir toplum eko-sosyalistlerin amacıdır (Pepper, 1986, s. 196-200).

Ekolojik sosyalist toplumda doğa, insanlaştırılıp ve kapitalistleştirilmekten ziyade özerk olarak kabul edilecektir. Ekolojik çeşitlilik, bir ekolojik duyarlılık ve birbirleriyle ilişkisi olmadan yaşayan organizma ve çevreye dayanan bir bilimin faaliyetini sürdürmesi tamamıyla gerekli ve değerli olacaktır (Merchant, 1992, s.149). Çünkü kapitalizmin emperyalizm aşamasında, pozitivist bilim insanları, sistemin oluşturduğu bilimsel yaklaşıma ilişkin değişimleri teorize etme, yeni gelişmeye başlayan sosyal bilimlere “bilimsel bir çatı” oluşturma amacıyla Viyana’da bir araya geldiler. Viyana çevresi olarak adlandırılan bu grup, günümüzde karşımıza çıkan pek çok kavramı, geliştirmiş; bilimsel yöntem, bilim insanlarının nitelikleri gibi pek çok konuda doğa bilimlerinden yola çıkarak bir deklarasyon yayınlamıştır. Bu deklarasyon bilimi bir din haline getirerek, toplumsal ilişkilerden, halktan ve hatta, bilim insanlarının kendisinden soyutlanmasının bir ifadesi olmuştur. Bu anlayışa göre bilim insanları, doğa gibi ilişkileri belli olan, herkes tarafından aynı sonuçlarla gözlemlenebilen bir çalışma alanına sahiptir(Demirer-Demirer, 1999, s.261).

V. RADİKAL EKOLOJİ HAREKETİ OLARAK YEŞİLLER HAREKETİ

Günümüzde ekolojik sorunların boyutları giderek genişlemekte ve global bir hale gelmektedir. Sorunların çözümlenmesinde de uluslar arası ve global işbirliğine doğru gidilmektedir. Ekosistemin yok edilmesi, sosyo-politik sınırların aşılması, her kademedeki yönetim organlarını işbirliğine zorunlu hale getirmektedir. Ekolojik sorunlara karşı, siyasal liderler hala eski klasik kuramların dar kalıplarını aşamamakta, sorunlara parçalı yaklaşım egemenliğini sürdürmektedir. Ancak bu tür yaklaşımların hiçbir soruna çözüm getirmeyeceğini ortaya konulmuştur. Bu çıkmazlar içerisinde, yeşil hareket, sorunlara çözüm bulabilmek için ortaya çıkmıştır. Mevcut ekolojik sisteme ve değerlere eleştirilere ağırlık vererek, çevre korumacılığı değil, insanların içinde yaşadıkları doğal ve kentsel toplumsal çevrenin ve bu çevreyle ilişkilerin niteliğinin geliştirilmesini savunmuştur, özgürleştirici bir çerçeveyi sorgulayarak bütünlükçü bir eleştiri yapmaya başlamıştır(Özer, 2001, s.67-68).

Yeşil eleştiri, 1970’lerde kapitalist batı ülkelerinde yükselmeye başladı. Önceleri, yerleşik iktisadi üretim döngüsünün aynı ivmesiyle sürmesi halinde, yeryüzünün enerji ve hammadde kaynaklarının insanlığı beslemeye yetmeyeceğini ileri süren, görece soyut ve teorik bir eleştiri olarak gündeme gelmiştir. Bu eleştiri, kapitalist sanayi düzeninin doğayı, kentsel ve toplumsal hayatı, dolayısıyla insan ilişkilerini yozlaştıran ve yabancılaştıran etkilerine dönük tepkilerle birleşerek siyasallaşmaya yönelmiştir. 1970’lerin ikinci yarısında güncelleşen nükleer enerji sorunu ve anti-nükleer hareket, bu yönelime radikal ve popüler bir nitelik kazandırmıştır. Nükleer sanayi ekseninde oluşan otoriter-baskıcı yapı; ayrıca yüksek derecede uzmanlık isteyen bu teknolojinin kullanımını toplumun tercihlerinden uzak tutan anti-demokratik teknokrat ideolojisi yaygın bir tepkiye yol açmıştır. Geniş kitleler, çevresel sorunların otoritelerin, uzmanların keyfine bırakılamayacak kadar hayati ve önemli olduğunu en açık bir biçimde, anti-nükleer hareket temelinde fark ettiler(Bora, 1990, s.39).

Yeşil sorunsal, hareketin siyasallaşmasıyla birlikte, eleştirisini, doğayı, çevreyi ve insanı metalaştıran, nicelleştiren kapitalist sistemde odaklaştırmaktaydı. Yeşil sorunsalın ve hareketin kapitalizme getirdiği eleştiri; reel sosyalist sistemin de kapitalizmin mantığıyla paylaştığı, hatta örtüştüğü etmenleri açığa çıkarmaktaydı(Bora, 1990, s.40).

Yeşil hareketin manevi değerlerinde, kültürün üç özelliği olarak kabul edilen; humanizmanın, modernliğin ve babaerkil toplumun yansımaları bulunmaktadır. Hareketin görüşlerini yansıtan yeşil politika, humanizmanın insanı en üstün tutan yönünü eleştirmektedir. İnsanların dünya yüzündeki yaşamın en üstünü olduğunu ve kontrolün kendisinde olduğunu savunması aşırı bir kendini beğenmişliktir, çünkü uzun süreçte her şeyi kontrol eden doğa olmaktadır. Yeşil politika ataerkil değerlerin de karşısında olmaktadır. Bu açıdan eko-feminizmle de benzer tarafları bulunmaktadır. Babaerkil değerler, dar anlamda erkeklerin kadınları sömürmeleri anlamına gelirken, geniş anlamda feminist ortamlarda sadece kadınlara yapılan haksızlıklar değil, doğadan kopma, ona egemen olma, hiyerarşik bir yapıyı destekleme, rekabet, her şeyde egemenlik ve alt etme duygusunu taşıma ve genel bir güvensizlik ifade etmektedir(Özer, 2000, s.69).

Bu farklı hareketler içinde, toplumdan ilgi gören hareket, yeşiller olarak adlandırılan gruplarca gerçekleştirilmiştir. Bu gruplar özellikle partileşme sürecinin ve seçimlerde elde edilen başarının ardından diğerlerine göre daha siyasal bir içerik kazanmış, giderek kitleselleşen ekolojistlerin siyasal arenadaki konumlarım sembolize eden ortak bir hareket halini almıştır(Özer, 2000, s.69)

Yeşil hareket çoğu ülkede, göze çarpan bir şekilde yeşil partilerle ilişki içerisindedir. Çoğunun amacı ulusal yasama meclislerine seçilmeyi hedeflemektir. Yeşil hareket hemen hemen bütün ülkelerde kısmen de olsa yasama sürecini etkileme olanağına sahip bulunmakta, kararların alınışında ve uygulamaya konulmasında yasama sürecini etkilemeye çalışmaktadırlar. Eğer yeşil parti yönetime seçilemezse, etkili bir baskı oluşturarak sürdürülebilir bir toplumun ortaya çıkarılmasını kendine görev edinir(Dobsons 1990, s.132-133).

Yeşiller hareketi çevresel endişelerin yanında, diğer sosyal ve ekonomik sorunlarla da ilgilenmektedir. Bunun da birkaç önemli sebebi vardır: çevre sorunlarının diğer sorunlarla iç içeliği ve bunun iyi şekilde kavranmış olması sebeplerden birisidir. Onlara göre, dünyanın mevcut durumu, “endüstriyalizm”‘ olarak tanımlanan “hakim ideolojı” nin ürünüdür. Sorunun çözümü de bütüncü bir yaklaşımı gerekmektedir. İkincisi, yeşil partilerin merkezi kadrolarının büyük ölçüde “sosyalist” ve “müdahaleci” geçmişe sahip olanlardan meydana gelmesidir. Yeşillerin vatandaş gözündeki imajı büyük Ölçüde, doğaya, enerji kaynaklarına, silahsızlanmaya verdikleri Önemle özdeş bulunmaktadır(Öz, 1989, s.28)

Yeşil hareket 1968’lerin gençlik hareketleriyle ortaya çıkmış, daha sonra giderek siyasallaşmış, ekolojik sorunlara radikal bir bakış açısıyla yaklaşmaktaydı. Ancak yeşil hareket siyasallaşıp, yasama meclisleri içerisinde de yer almaya başladıktan sonra heyecanım kaybetmeye başladı. Özellikle Almanya’da 1990 seçimlerinde meclis dışı kalmışlardır. Yeşiller partisi gittikçe genç nesilden de uzaklaştı. Yeşillerin radikal tarafları politikaya alıştıkça azaldı. Yeşil hareket, başlangıçta yakaladığı radikal havayı sürdürememiş, özellikle siyasallaşıp meclise girdiğinde ekolojik sorunlarla ilgili görüşlerinde tutarsızlıklar oluşmaya başlamış, hareket düşünce derinliğini kaybetmiştir. Yeşil hareketin siyasallaşanları kan kaybetmiş, derin ekolojinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. 

VI.    GENEL    OLARAK    RADİKAL    EKOLOJİ    HAREKETLERİNİN    ÇEVRE SORUNLARINA BAKIŞI

Radikal ekoloji hareketleri hangi ideolojik düşünce ya da fikirden esinlenirse esinlensin hepsinde ortak kaygı ekolojik sorunların giderek ciddi boyutlara vardığı ve bir an Önce gerekli tedbirler alınmadığı takdirde gelecekte sorunların çözümünün zorlaşacağı ve gelecek nesillere bozulmuş bir çevrenin bırakılmış olacağıdır. Radikal ekoloji hareketlerinin çoğunda sanayileşmeye bir eleştiri vardır. Bu hareketler modern toplumun ortaya çıkardığı ekolojik düşünsel temeli de sorgulamaya çalışmakta, batı biliminin sorunlara parçacı yaklaşan indirgemeci yaklaşımım da eleştirerek, ekolojik sorunlara bütüncü bir anlayıştan yaklaşan bir anlayışı benimsemeye çalışmaktadırlar. Ekolojik sorunlara bakışta radikal ekoloji hareketleri arasındaki farklılık, genel olarak Öznelerin ön plana çıkışındaki farklılık olmaktadır. 6.1. Radikal Ekolojinin Çevre Korumacılığına Yaklaşımı

Radikal ekoloji düşüncesi içerisinde yer alan ekoloji hareketleri içindeki grupların fikir birliğine vardıkları konulardan birisi mevcut üretim ve tüketim ilişkilerinin çevre sorunlarına sebep olduğudur. Modern kapitalist toplumun üretim-tüketim ilişkileri devam ettiği sürece, ekolojik bir toplum kurulamayacaktır. Bu çerçevede de mevcut teknolojinin hantal, insani olmayan ve kirletici olmasından hareketle, insan yüzlü ve küçük Ölçekli teknolojiyi savunmaktadırlar. Bu çerçevede nükleer tesislere ve insani olmayan teknolojiye, teknolojinin insanı yabancılaştırmasına ve teknolojinin kirliliğine karşı çıkmaktadırlar(Görmez, 2003, s.101).

Radikal ekoloji hareketleri, kapitalist zihniyetin getirdiği üretim-tüketim ilişkilerini sorgulamadan, teknolojik gelişmelerin zararlı etkilerinin en aza indirilerek devamını sağlamayı amaç edinen, sürdürülebilir kalkınmayı amaçlayan klasik çevreciliğe (çevre korumacılığa) karşı çıkmaktadırlar.

Batı’da çevrecilik reformcu çevrecilerin 19.yüzyılda birçok hastalıkların sanayileşmeyle ilgili olduğunu görmeleriyle giriştiği hareketler olarak gelişti. Pragmatik amaçlı bu hareketler, sanayileşmenin ve kentleşmenin temelindeki sosyal ve felsefi varsayımları pek kurcalamıyordu. Amaçlan, insan sağlığını korumak olmasına karşılık çoğu zaman ekonomik değerlerin taraftan da olduklarından çabaları uzun vadeli olmayıp, kısa vadeli ve geçici önlemler olarak kalmıştır. Hatta bazı reformcu çevreciler doğayı bir amaç değil, bir araç-gereç gibi görüp onu sömürmenin karşısında oldukları zaman yine de insan-merkezci bir tutumu desteklemiş oluyordu(Tamkoç, 1994, s.87).

Günümüzde ekoloji hareketleri, çevre koruma yaklaşımının çok ötesine gitmiş, modern, sosyal, siyasi, iktisadi ve bilimsel paradigmaların bütüncü bir eleştirisinden yola çıkarak, ekolojik bir dünya görüşüne varmış bulunmaktadır(Önder, 1998, s.23). Çevre korumacılıkta teknolojinin etkilerinin en aza indirilmesi ve insanın doğaya mümkün olduğunca en az zararı vererek doğadan yararlanması söz konusudur. Çevre korumacılık daha çok insan-merkezli olarak düşünülebilir. Doğayı bir bütün olarak ele almaz ve ekolojik sorunların fikri temellerini sorgulamaz. Radikal ekoloji düşüncelerinde ise, doğaya bütüncül bir yaklaşım söz konusudur. Reformist çevrecilikte, ekonomik gelişme sürdürülebilir bir gelişmedir. Bu gelişme gelecekteki nesillerin ihtiyaçlarım karşılamalarında bir sıkıntı yaratmayacak bir şekilde olmalıdır. Böylece çevre korumacı-reformist yaklaşım değer sistemlerinde temel bir değişme olmaksızın ekolojik problemlerin çözülebileceğini belirtmektedir. Oysaki, radikal ekolojik düşünce de faydacı çözümlere yer yoktur. Önemli olan ekolojik sorunların kökenindeki zihni dönüşümün sağlanmasıdır.

SONUÇ

Günümüzde ekolojik sorunlar global ölçekte dünyamızı tehdit eder hale gelmiş bulunmaktadır. Ekolojik sorunlara çözüm bulmak için yaşadığımız gezegende birçok çaba sarf edilmektedir. Bu çabalar düşünce boyutundan eylem boyutuna kadar birçok şekilde olmaktadır. Ekolojik problemlere klasik çevre korumacılık yaklaşımıyla çözüm bulunamayacağı kabul edilebilir bir gerçek haline gelmiş, sorunların geçici çözümlerle giderilemeyeceği, sorunların kökenlerine inilmesi gerektiği anlayışı giderek daha çok taraftar bulmaya başlamıştır. Aydınlanma düşüncesine yapılan eleştirilerle birlikte, insanın toplumu ve kendisini daha çok sorgulaması, ekolojik sorunlara karşı radikal ekoloji düşüncesi ve hareketlerinin gelişimine yol açmıştır. Bu hareket ve düşüncelerin hepsinin temelinde ekolojik sorunlara çözüm bulmak amacı yatar.

Radikal ekoloji düşüncesini reformist çevreci anlayıştan tamamen farklı düşünmek gerekmektedir. Modern çevrecilik anlayışı, misyonunu bir tür toplumu aydınlatma, resmi çevre politikalarım kendi anlayışı doğrultusunda etkileme olarak sınırlamakta, çevrebilim alanında bazı çalışmalar yürütmekle yetinmekte, ve devletçi bir politika sergilemektedirler. Radikal ekolojistler ise, asıl sorunu “sanayileşme ve kalkınmanın” sorgulanmasında görerek, ilerlemeci ve kalkınmacı, insanın diğer canlılar ile doğa üzerindeki tahakkümünü esas alan bir dünyaya bakış tarzını, bu tarzın “her şey insan içindir” felsefesini eleştirmektedirler(Dinçer, 1996,s.l01).

Radikal ekoloji düşüncelerini henüz belirli bir kategoriye koyarak açıklamak zor görünmektedir. Çünkü henüz yeni gelişen ve gelişmekte olan hareketlerdir. Radikal ekoloji düşüncelerinin hepsi de ekolojik sorunlara kendi perspektifi açısından çözüm bulma gayreti içerisinde bulunmaktadır. Bu düşüncelerin çoğu doğanın sahip olduğu değerleri ortaya çıkarma çabasındadırlar. Radikal ekolojistler, ekolojik bunalımların kökeninde insan merkezli inanç ve davranışların yer aldığını ve Öncelikle bu inanç ve davranışlarda bir dönüşümün ortaya konulması gerektiğine vurgu yapmaktadırlar. Yaşadığımız gezegen üzerinde yaşamımızı sürdürebilmemiz için zihniyetteki dönüşümle birlikte, kentleşme anlayışımızı, kentler ile kentlerin kurulu oldukları alanların ekolojik yapısı arasındaki ilişkiyi göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Ayrıca kullanılan teknolojileri ve bu teknolojilerin ürettikleri malları, doğaya ilişkin görüşlerimizi ve değer yargılarımızı tümden gözden geçirmemiz gerekmektedir.

KAYNAKÇA

ADAMS, Carol J.:”Eko-feminizm ve Hayvan Yeme” Birikim, Sayı:57-58, Ocak-Şubat 1994.

BOOKCHIN, Murray: Ekolojik Bir Topluma Doğru, Çev.(Abdullah YILMAZ), Ayrıntı Yay., İstanbul 1996.

BOOKCHIN, Murray: Toplumu Yeniden Kurmak, Çev.(Kaya ŞAHİN), Metis Yayınlan, İstanbul 1999.

BORA, Tanık “Reel Sosyalist Sistem Çözülürken Çevre Sorunları ve Yeşiller”, Mülkiyeliler Birliği Dergisi, Sayı:120, Haziran 1990.

CAPRA, Fritjof: Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, Çev.(Mustafa ARMAĞAN), İnsan Yayınlan, İstanbul, 1992.

ÇOBAN, Aykut;     “Çevreciliğin İdeolojik Unsurlarının Eklemlenmesi”, AÜSBF Dergisi, Temmuz-Eylül2002.

DEMİRER, Göksel N. – DEMİRER, Temel vd.,: YDD Kıskacında Çevre ve Kent, Ütopya Yayınları, Ankara, 1999.

DİNÇER, Meral: Çevre Gönüllü Kuruluşları, Türkiye Çevre Vakfı, Ankara, 1996.

DOBSON, Andrew: Green Political Thought, Routledge London and New York, 1990.

FERRY, Luc: Ekolojik Yeni Düzen, Çev.(Turhan İLGAZ), Yapı Kredi Yayınlan, İstanbul 2000.

FOSTER, John Bellamy: “Komünist Manifesto ve Çevre”, Ekoloji Politik İçinde, Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara 2000.

FOSTER, John Bellamy: Savunmasız Gezegen, Çev.(Hasan ÜNDER), Epos Yay., Ankara, 2002.

FOX, Warwick: “The Deep Ecology-Ecofeminizm Debate And Its Parallels”, Deep Ecology For the 2lth Century, Ed.(George SESSIONS), Shambala, Boston&London 1995.

GARNER, Robert: Environmental Politics, Prentice Hail, 1996.

GÖRE, AL: Earth in The Balance: Ecology and The Human Spirit, Penguin Books, USA: 1993.

GÖRMEZ, Kemal: Çevre Sorunları ve Türkiye, 3.Baskı, Gazi Kitabevi, Ankara: 2003.

HORKHEIMER, Max: Akıl Tutulması, Çev.(Orhan KOÇAK), Metis Yayınları, 5-Baskı, İstanbul 2002.

MELLOS, Koula: Perspectives on Ecology A Critical Essay, Macmillan Pres, London 1998.

MERCHANT, Carolyn: Radical Ecology: The Search for a Livable World, Routledge, New Yok, 1992.

NAES, Arne: “The Deep Ecological Movement”, Deep Ecology For The 21st Century, Edited:George SESSİONS, Shambhala publ. Boston&London 1995.

NAES, Arne: “The Shallow and the Deep, Long-Range Ecology Movements: A Summery”, Deep Ecology for the Twenty-First Century, (Ed.George SESSİONS), Boston: Shambhala Publications, 1995.

ÖNDER, Tuncay: “Derin Ekoloji Üzerine”, Liberal Düşünce Dergisi, Yıl:8, Sayı:30-31, Bahar-Yaz 2003

ÖNDER, Tuncay: “Yeşil Siyaset”,   Siyaset, Ed. (Mümtazer TÜRKÖNE), Lotus Yayınları, Ankara, 2003.

ÖNDER, Tuncay:   “Çevrecilik ve Ekolojizm Üzerine”, Karınca Dergisi, Yıl:64, Sayı:738, Haziran 1998.

ÖZ,   Esat:      “Dünyada   ve   Türkiye’de   Ekoloji  Hareketinin   Gelişimi:   Çevre   Koruma Derneklerinden Siyasal Partilere, Türkiye Günlüğü Dergisi, sayı:3, Haziran 1989.

ÖZER M.Akif: “Ekolojik Harekette Yol Ayrımı: Yeşiller ve Derin Ekoloji”, Yerel Yönetim ve Denetim Dergisi, Cilt:6, Sayı:9, Eylül 2001.

ÖZER, M.Akif: “Derin Ekoloji”, Çağdaş Yerel Yönetimler, Cilt: 10, Sayı:4, Ekim 2000.

PEPPER, David: The Roots of Modern Environmentalism, Croom Helm, 1986.

SEZİN, Temel: “Ekonomik Kalkınma ve Çevre” HDTM Dergisi, Sayı:8, 1991/1 Ankara.

SAYLAN, Gencay: Postmodernizm, 2. Baskı, İmge Yayınevi, Ankara, 2002.

TAMKOÇ, Günseli: “Derin Ekolojinin Genel Çizgileri”, Birikim, Sayı:57-58, Ocak-Şubat 1994.

TAYLOR, Bron: Earth and Nature-Based Spirituality (Part I): From Deep Ecology to Radical Environmentalism, Religion, Vol:31, 2001.

TONT, Sargun A.: Sulak Bir Gezegenden Öyküler, TÜBİTAK Yayını, Ankara 2001.

UNGAR, Michael: A Deeper, More Social Ecological Social Work Practise, Social Service Review, September 2002.

WARREN, Karen, “Feminism and Ecology: Making Connections”, Environmental Ethics,

Summer 1987. http://vvww.ekoloji.org/makaleler_toplumsal_ekoloji_nedir.htm.

‘ Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi Anabilim Dalı, Araştırma Görevlisi E-posta: ozcansezer67@yahoo.com

http://www.sbe.gazi.edu.tr/edergi/doc/2.doc

October 27, 2009 - Posted by | ekoloji, somuru / tahakkum

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: