ecotopianetwork

Ekolojizmi Çevrecilikten Ayırmak: Bir Yeniden Düşünme Denemesi

http://umitsahin.blogspot.com/2006/05/ekolojizmi-evrecilikten-ayrmak-bir.html
Bu yazı Üç Ekoloji dergisinin 1. sayısında,
2003 yılı Ekim ayında yayımlanmıştır.

Ümit Şahin

“Yeşiller sık sık ‘çevre’ politikalarına sahip partilerin renksiz partiler olduklarını söylerler. Diğer bir deyişle eğer sorunları birbiriyle karşılıklı bağlantı içinde görüyorsanız, o zaman bir ekolojist ya da bir yeşilsinizdir. Eğer yumaktan sadece tek bir ipliği çekip onu izole bir biçimde ele alıyorsanız o zaman da siz bir çevrecisiniz demektir. (…) Çevrenin korunması ağaçlar ve yeşil alanlar için tasalanmak kadar ekonomik ve sosyal değerlerle ilgili şeyler yapmayı da gerektirir.”1

Bu tanımlama İngiliz Yeşiller Partisi’nden Jean Lambert’in yazdığı bir yeşil siyaset kitabından, “Değişim Yoksa, Şans da Yok”tan. Yeşillerin çevrecilerle araya mesafe koyarken kullandıkları standart argümanı oldukça iyi özetleyen bu alıntıda gözlemlenen bakış açısı, bir yandan da hala yeşillerin kamuoyunda çevrecilerle eşdeğer sayılmasının nedenlerinden biri olabilir mi? Daha doğrusu çevrecileri ekolojiyi dar bir perspektifte kullanmakla suçlayıp bütünsel bakışı yeşil politikaya özgü saymak yeterli bir açıklama mıdır?

Yeşiller arasında çevrecilik ile yeşil politikanın ya da ekolojizmin birbirinden ayrılması kadar sık tartışılan ve hayati olarak görülen az konu vardır. Bunun nedeninin ideolojik bir kavramsallaştırmadan ziyade yaşanan deneyimler olduğu söylenebilir. Çevreci hareketler genellikle belirli bir çevre sorununun çözümü için noktasal çalışmalar yaparlar. Meşhur “küresel düşün, yerel hareket et” sloganının da bir uygulaması olarak bulundukları yerlerde yaşanan çevre sorunlarını ele almak, çevre bilincini geliştirmek için eğitimler düzenlemek, mesleki veya bilimsel alanlarla çevre sorunlarının kesişme noktalarında çalışmak ve politik ve makro düzeydeki tartışmalara pek fazla prim vermeden saptadıkları sorunun çözümüne ilişkin somut çalışmalara öncelik vermek çevreci tarzın karakteristikleri arasında sayılabilir. Sahile vurmuş denizyıldızlarını tek tek denize atmakla ilgili hikayeyi çevrecilerin severek sahiplenmeleri boşuna değildir. Kurtarılan tek bir kaplumbağa, yanması engellenen bir orman, bir sulak alanın yeniden canlılık kazanması sonuçları daha elle tutulur çabalardır ve bireysel anlamda da daha fazla tatmin ve mutluluk sağlarlar. Ancak seçtikleri bu yol, çevrecileri sıklıkla ilgilendikleri çevre sorununun kökenini göz ardı etmeye (ya da gereğince öncelik vermemeye) zorlar ve hatta daha da önemli bir risk almalarına, yani dert ettikleri çevre sorununun kökenindeki aktörlerle (devlet, kapitalistler gibi) zaman zaman aynı tarafa düşmelerine, ya da karşı tarafta kalsalar bile taviz vermelerine, veya düpedüz kullanılmalarına neden olabilir. Tabii doğrudan sermayeye ya da devlete ait çevreci hareketlerden değil, gerçek anlamda sivil çevrecilerden bahsediyorum, diğerleri bütünüyle bu analizin dışında kabul edilebilir. Öte yandan çevrecileri de homojen bir blok olarak görmemek gerektiğini, örneğin doğa korumacılarla çevre sağlığı için çalışanları, ya da hayvan hakları için mücadele edenlerle çocuklara çevre bilinci vermeyi hedefleyenleri aynı kategoride değerlendirmenin yanıltıcı olabileceğini söylemeye, bilmem gerek var mı?

Yeşillerin politik alanda var olmayı önemsemeleri, noktasal çabaları bütünüyle yararsız ve yanlış saymasalar da, sorunu daha bütünlüklü bir resmin içinde ele almaya çalışmaları sadece yeşilleri çevrecilerden değil, çevrecileri de yeşillerden uzak tutmuştur denebilir. Ayrım sadece kimi yeşillerin politik alanı temsili demokrasi sınırlarına kadar genişletmelerine ve parlamenter sistemde yer almayı da kabul edilebilir, hatta tercih edilir görmelerine bağlı değildir. Çalışma alanları ve tarzlarındaki farklılıktan toplumun algısındaki resmin önemsenmesine kadar bir dizi neden sayılabilir. Yeşiller çevrecilerle birlikte çalışırlar (ya da tersi durumda çevreciler yeşilleri çalışmalarına kabul edebilirler), hatta yeşiline göre değişmekle birlikte, yeşiller çevrecileri yeşil politikanın tabanı olarak bile görebilirler. Öte yandan çevrecilerle birlikte anılmak, hele hele çevreci olarak adlandırılmak çoğu kez yeşiller için bir kabustur. Bu durum yeşillerin politik bir hareket olmaları nedeniyle asıl hedeflerinin düşünsel ve eylemsel zemindeki ‘taraftarlarının’, daha doğrusu kendine ‘yeşil’ diyen bireylerin sayıca ve nitelik olarak artması olduğu düşünüldüğünde normal karşılanabilir. Yeşillerin, şiddet karşıtlığı gibi bazen ekolojik kaygılar kadar önemsedikleri ilkelerinin ‘çevreci’ tanımlama altında tümüyle arka planda kalması da önemli bir sıkıntıdır. Bu kadar basit bir kavram karışıklığı yeşillerin bütün bir politik zeminlerinin altlarından kaymasına bile neden olabilir.

Yine de yeşil politikayla çevreci hareket arasındaki ayrımı bu kadar “davranışsal” bir tarzda ele almak bana yeterli görünmüyor. Öyleyse biraz daha “ideolojik” bir bakış açısıyla yeşillerin çevrecilerden nasıl ayrıldıklarını ve aradaki temel gerilimleri anlamaya çalışalım.

Sosyal ekoloji – Derin ekoloji – Çevrecilik
Yeşil siyasi düşünce yelpazesinde kendini doğrudan doğruya ekolojist olarak tanımlayan en azından iki ana akım bulunuyor: Sosyal ekoloji ve derin ekoloji. İlginç olan sosyal ekolojinin de, derin ekolojinin de, kendi aralarında düşünsel olarak pek geçinemeseler de, çevrecilere çok sert çıkmaları, hatta neredeyse kendilerini çevrecilikle aralarına koydukları ayrımla tanımlamalarıdır. Derin ekoloji ismiyle bile bir noktaya kadar bu tartışmaya işaret eder. Derin ekolojistler tarafından doğadaki çeşitliliği kaynak olarak gören ve kirliliği ekonomik kalkınma için bir engel olmadığı sürece tolere edebilen insan merkezli bir yaklaşım olarak görülen (daha doğrusu suçlanan) yüzeyel ekoloji (yani çevrecilik), derin ekoloji yaklaşımında bunun tam tersiyle karşılanır. Derin ekolojistler doğanın kendisi için ve kendinde bir değer taşıdığını söylerler, kalkınmayı ikinci plana atarlar ve insan merkezciliğe bütünüyle karşı çıkarlar. Günseli Tamkoç “derin ekoloji çevreci reformculuğun tam tersidir” der. “Yani insanı odak alan bir düşünüş değil, doğayı odak alan (biyosantrik) bir görüştür.”2 Günseli Tamkoç çevreci hareketin 19. yüzyılda gelişmeye başladığı dönemden itibaren pragmatik amaçlı olduğunu ve endüstrileşme ve kentleşmenin temelindeki sosyal ve felsefi varsayımları pek kurcalamadığını söyler. Çevreciliğin gelişimindeki kaynak korumacı yaklaşımı ve ekonomik değerlere verilen önemi eleştirir.

Arne Naess’in derin ekolojistlerin teknik çözümleri reddederken bilimsel bakışı da bütünüyle sorgulaması, hatta bütünsel bir görüş olarak tanımladığı derin ekoloji hareketini bir bilim olan ekolojiden ayırmak için “ekosofi” kavramını ortaya atması ve ekolojik bilgelik kavramına atfettiği önem, derin ekolojinin çevre kirliliğini önlemek için daha az kirletici, ve yaratılan kirliliği önleyici yeni ve ileri teknolojilere ve mühendislik yaklaşımlarına prim veren, böylece hemen ve etkili bir biçimde sonuç almaya odaklanan çevreci hareketlerden bayağı uzak noktalara düştüğünü gösterir3.

Bookchin’in derin ekolojistlerle sert polemiklere girmeyi sevmesi, sosyal ekolojinin de çevrecilikle arasına en az derin ekolojinin yaptığı kadar kalın çizgiler çekmesine engel olmaz. Bookchin’in tahakküm yapılarını, hiyerarşiyi, insanın insan ve insanın doğa üzerindeki tahakkümünü merkeze alan düşüncesi doğal olarak çevreciliği ekoloji hareketlerindeki bir sapma olarak görmesine neden olur. Bookchin bir yazısında şöyle der: “Ekoloji hareketi, bütün yönleriyle tahakküm sorununu kucaklamadıkça, zamanımızın ekolojik bunalımının kökenindeki nedenleri ortadan kaldırma yönünde hiçbir katkıda bulunamayacaktır. Ekoloji hareketi, radikal bir biçimde kapsamlı bir devrim fikrine olan ihtiyacı göz önüne almaksızın, sadece kirlenme ve korunma ile ilgili reformlarda, yani sadece “çevrecilik”te takılıp kaldığı takdirde mevcut doğa ve insan sömürüsüne dayalı sistemin emniyet subapı olmaktan öteye gitmeyecektir.”4

Bookchin ya da Naess tarafından dile getirilen görüşler ve bu keskin ayrımcı yaklaşım yeşil siyasi hareketleri besleyen bu iki önde gelen düşünsel akımın kendi iç tutarlılığı açısından elbette önemlidir. Bu görüşler yazının başında da sözünü ettiğim standart yeşil açıklamanın temelleri sayılabilir. Şimdi bir de daha mesafeli bir noktadan, ekolojizmi bir ideoloji olarak çevreciliğin karşısında/dışında durmaya mecbur bırakan bir yaklaşıma göz atalım. Keele Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında öğretim üyesi olan ve yeşil siyasi düşünce üzerine yazdığı ve birinci baskısı 1990’da yayımlanan kitabı5 bugün kendi alanında klasik bir metin sayılan Andrew Dobson bu konuya kuvvetli bir vurgu yapıyor.

Bir ideoloji olarak ekolojizm
Çevrecilikle ekolojizmi birbirinden ayırmak gerektiğinin üzerini ısrarla çizen Andrew Dobson, faklı ekolojizmler olabileceğini, ama çevreciliği bu sınırlar içine yerleştirmenin ekolojizmin doğasına ilişkin kafa karıştırıcı mesajlar yollayabileceğini söyler. Dobson, tezini savunurken bu iki akımın şiddet olarak değil, tür olarak tamamen ayrı olduğunu vurgular. Yaygın anlayışın çevreciliğin yeşil politikanın ya da ekolojizmin“az radikal” ya da “hafif” formu olduğunun düşünülmesi olduğunu hatırlarsak bu vurgunun önemi artar. Dobson’a göre bu iki akım aynı aileye mensup değillerdir. Diğer bir deyişle çevrecilik “açık yeşil” değildir, çünkü yeşil değildir.

Bu çözümlemenin dayandığı temel noktaya, yani çevreciliğin ekolojizmin aksine bir ideoloji olmadığına dair fikirler ister istemez neye ideoloji diyebileceğimiz ve ekolojizmin bir ideoloji olarak nasıl ve neden tanımlanması gerektiği sorularını sormamıza neden oluyor. Dobson ideolojilere üç temel özellik atfediyor:

Birincisi ideolojilerin toplumun analitik bir tanımını yapmalarının gerekmesidir. İdeoloji “kullanıcılarına siyasi dünyada yollarını bulmalarını sağlayacak referans noktalarını bir araya getiren bir harita”dır. Örneğin “ekolojizm asit yağmurunu basitçe termik santral bacalarından çıkan karbondioksitin filtrelerde tutulmamasının bir sonucu olarak değil, birbiriyle ilinti içinde bulunan canlı ve cansız toplumun bir üyesi olmaya özgü olasılıkların (ya da burada daha uygun olarak sınırlamaların) yanlış okunmasının bir belirtisi olarak değerlendirecektir.”6

İkincisi ideolojilerin özel bir toplum şekli önermek zorunda olmasıdır. Bunu basitçe politik bir reçeteye sahip olmak diye açıklayabiliriz. Dobson’a göre “siyasi ideolojiler tarafından üretilen reçeteler sadece sorun temelinde olmayacaktır, daha çok insani duruma ait bazı kavramlar ve bununla ilgili sınırlamalar ve olasılıklar üzerinde kurulacaklardır. Dahası bu, ‘Güzel Yaşamın’ ilkelere sahip görünümlerine tercüme edilecektir ve meşruiyetlerini araçsal aklın kullanılmasından alan bir teknik ayarlamalar dizisinden başka bir şey olmayan reçetelerle güçlü bir karşıtlık oluşturacaktır. Başka bir deyişle ideolojik reçetelerin meşruiyeti politik teori çalışmalarında bulunan gözlemlerden kaynaklanacaktır; aynı katılıkla düşünülmeyecek, ama orada olacaklardır.”7

Son olarak da ideolojiler “politik eylem için bir program sağlamak, ya da halen yaşadığımız toplumdan ideoloji tarafından önerilen topluma nasıl ulaşacağımızın yolunu göstermek zorundadırlar.” 8 Bu üç noktada ekolojizmin konumu onu açıkça bir ideoloji olarak tanımlamamıza neden olur, çevrecilik ise ideoloji olmayan bir ‘ikinci dizi’ tanımlama ve reçete biçimi olarak örneğin demokrasi kavramının yakınına konur.

İdeoloji terimi eğer toplumu açıklamakta, çözümlemekte, siyasi ve sosyal dünyaya anlam vermekte kullanılıyorsa, ekolojizmin zaman zaman fazlasıyla kalın çizgilere sahip bir ideoloji olduğu bile söylenebilir. Özellikle de iyi tanımlanmış, sınırları belirlenmiş ve temel argümanları kolaylıkla özetlenebilecek ekolojizm akımları için, örneğin sosyal ekoloji için bunu söyleyebiliriz. İnsan kavramıyla ilgili ontolojik yaklaşımları ve önerdikleri kilit önemdeki kavramlarla, ekolojizm yelpazesinin bazı kanatları rahatlıkla bütünlüklü bir ideoloji olarak okunabilir. Tabii bu noktada ideolojinin tanımıyla ilgili farklı yaklaşımların işi çetrefilleştireceğini baştan kabul ediyorum. Ama Dobson’un siyaset bilimci bir akademisyen olarak burada üstlendiği rol biraz da bu tıkanmaları aşmak olamaz mı?

Dobson, tartışmasının bir yerinde Heywood’dan yaptığı bir alıntıyla siyasi kavramların elastik olduğuna vurgu yapıyor. Bu tanımlama özellikle ekolojizmin bir ideoloji olduğu söylendiğinde rahatsız olabilecek yeşiller için önemli olabilir, ne de olsa ideoloji kavramının alışıldık kullanımı kesinleşmiş bir temel oluşturan ilke ve değerler silsilesine, sorgulanmaz doğrulara, neredeyse dogma kavramına denk düşen bir donukluğa yakın düşüyor. Buna devletlerin ideolojik manipülasyon aygıtlarının özgür düşünceyi önemseyen bireyler üzerinde yarattığı dehşet duygusunu da ekleyebilirsiniz. Oysa Heywood’a göre “her ideoloji bir dizi karakteristik düşünce ve inançlara sahip olabilir, ancak bu fikirler sürekli olarak yeniden ele alınır ve tanımlanır. Gerçeklikte tüm siyasi kavramlar ‘elastiktir’; kendi kendilerini doğrulayan ya da değişmez bir anlama sahip değildirler.”9

Dobson ise ideoloji kavramını çok daha teklifsiz kullanıyor. Bunu yaparken de farklı ideolojiler arasında bir “çekirdek değer” analojisi yapıyor. Bu amaçla kulandığı iki “ana damar” liberalizm ve sosyalizm. Liberalizm çekirdek değer olarak “özgürlük” kavramına sahip Dobson’a göre, sosyalizm ise tahmin edilebileceği gibi “eşitlik” kavramına. Dobson bu ideoloji çekirdeklerinin tartışılmaya açık, hatta yanlışlanabilir olduğunu vurgulamayı bu noktada da ihmal etmiyor. Peki bir ideoloji olarak ekolojizm hangi çekirdek değere sahiptir dersiniz? Dobson bu değerin “ekomerkezcilik” olduğunu iddia ediyor 10.

Farklı ekolojizmler bağlamında bu çekirdek değerin çok tartışmalı olduğu kuşkusuzdur. Ama –risk alarak söylemeliyim ki- bu indirgeme bana da yanlış gelmiyor. En insan merkezci ekolojizmde bile (örneğin sosyal ekoloji) bu etik tartışması, yani ekomerkezciliğin/insan merkezciliğin ekolojizmdeki yeri oldukça geniş bir yer tutar. Hem zaten Dobson da “yanlışlanabilir” dememiş miydi?
Dobson ekomerkezciliği bu kadar “merkeze” koyarken, bir anlamda da yeşil politikayı çevreciliğin araçsal bakışından uzaklaştırıp daha etik, dolayısıyla felsefi bir eksene oturtmaya çalışıyor. Yoksa ekolojizmi diğer ideolojik kategorileri diklemesine kesen bir ideoloji olarak görenlere hak vermek durumunda kalabilir, ekolojizmin tam ehliyet sahibi bir ideoloji olduğu tezini kendi kendine çürütmüş olabilirdi.

Ayrım ne kadar sert?
Bu noktada “yeşil politikanın siyasi ideolojisi olarak ekolojizm” kavramından söz ettiğimizi hatırlayalım. Peki, karşı kıyıda bıraktığımız, yani “politik” değil, çünkü resmin bütününe bakmaktansa nokta çalışması yapıyor dediğimiz bazı doğa korumacı hareketleri ne yapacağız? Kuzey Amerika çıkışlı “radikal çevreci” akımların, örneğin “Önce Yeryüzü!” grubunun insan düşmanlığına varabilen “ağır” insan merkezcilik karşıtlığını nereye koyacağız? Eğer ekomerkezcilik gerçekten de ekolojizmin çekirdek değeriyse ve ekolojizm de yeşil politikanın siyasi ideolojisiyse, yeşil saymadığımız, politik de görmediğimiz ekomerkezci, hatta biyomerkezci yaklaşımlar sadece kapsamlı politik reçetelere veya programlara sahip olmadıkları için mi ideoloji değildirler? Dobson bu soruyu sormuyor. Bence çevreciliği homojen bir akım olarak görmenin tehlikelerinden biri de bu.

Sosyal demokrat bir belediye başkanı, kasabasında yapılacak bir termik santrale karşı samimi ve ciddi bir mücadele yürütürken kuşkusuz ideolojisini değiştirip yeşil olmak zorunda değildir. Ama yeşil politik düşünce bazı kaynaklarda “insan refahı ekolojisi” diye anılan bir tür çevrecilikle uğraşanların, örneğin hava kirliliğine, sağlıksız konutlara, pestisitlerle zehirlenmemize karşı çıkan profesyonellerin pek de yakınına uğramasa da, o belediye başkanı termik santral bacasından çıkan zehirler endemik bir ördek türünün soyunu ortadan kaldıracağı için canını dişine takıp mücadele ediyorsa; üstelik bir de kasaba halkının fikri alınmıyor, gelecek kuşakların hakları göz ardı ediliyor, doğanın kendini sürdürebilme kapasitesi ortadan kaldırılıyor diyerek bir uslamlama yapıyorsa kendisini bir hayli yeşile boyanmış bulabilir. Ekomerkezciliğin yeşil rengi belirlemekteki ağırlığı hiç şüphesiz ontolojik açıdan taşıdığı zayıf noktaları göz ardı etmemiz anlamına gelmiyor. Üstelik yeşil politik ilkeler içinde toplumsal kavramların, sömürünün, hiyerarşiye ve tahakküme yapılan vurgunun, cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadelenin ya da şiddet karşıtlığının yeri de azımsanamaz. Diğer yandan koyduğumuz kimi ayrımlar, siyaset biliminin indirgemeciliği sayesinde zihin açıcı ve anlaşılmayı zorlaştıran kimi parazitleri temizlemek açısından yararlı olsa da, bireysel düzeye indiğimizde pek de bir şey ifade etmeyebilir.

Yeşil politika için çevrecilikle arasına koyduğu ayrım önemlidir. Çevreci hareketlerin üzerinde durduğu zeminin kayganlığı, sadece sermaye ve devletle değme noktalarından ve doğayı seven, duyarlı insanların mücadele enerjilerini temel çelişkileri, endüstriyalizmin ve kapitalist tüketim toplumunun başat rolünü gizleyerek kimi zaman amaç dışı ve yararsız bir noktaya yönlendirmelerinden değil, doğrudan doğruya insanların karar sürecine el koymaları için fazlasıyla yumuşak ve kolay manipüle edilebilir mekanizmalar önermelerinden de kaynaklanıyor. Bu yüzden sadece sivil toplumu değil politik toplumu da sarsmaya niyetlenen yeşil politik akımlar, çevrecilikle aralarındaki ayrımı hem politik hem de ideolojik anlamda iyi tanımlamalıdırlar.

Öte yandan tekrar okları kendimize doğrultarak vurgulayalım ki, bu yaklaşım da bizi kısıtlayıcı bir düşünce ve eylem evrenine sokabilir. Çevreciliğin araçsal yaklaşımı, ekolojizmin bütünsel bakışıyla karşılanabilir gibi dursa da, her bir yeşil bireyin kendi duyarlığını ve kendi düşünsel tutarlılığını oluşturan unsurlar kitaplardan yapılan alıntılara pek benzemez. Bir ağacın kesilmesine isyan eden bir insan kendi vicdanıyla düşünsel gelişiminin kesiştiği noktada algı biçimini kendi yaratır. Bireysel tepkinin toplumsal hareketliliğe, toplumsal hareketliliğinse politik eyleme dönüşme eşiğinin nerede olduğunu nasıl bilebiliriz?

1 – Lambert J., No Change? No Chance!: The Politics of Choosing Green. Jon Carpenter Publishing, Bristol, 1997
2- Tamkoç G., Derin Ekolojinin Temel Çizgileri”. “Derin Ekoloji” içinde, Derleyen: Günseli Tamkoç, Ege Yayıncılık, İzmir, 1994, s. 93-105
3- Naess A., Derin Ekolojinin Temelleri. “Derin Ekoloji” içinde, Derleyen: Günseli Tamkoç, Ege Yayıncılık, İzmir, 1994, s. 9-16
4- Bookchin M., Ekolojik Bir Topluma Doğru. Çeviren: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı yayınları, İstanbul, 1996, s. 48
5- Dobson A., Green Polirtical Thought, 2nd edition. Routledge, New York, 1997
6- age s. 2-3
7- age s. 3
8- age s. 2
9- Heywood A., Political ideologies: an introduction. Macmillan, London 1992. Aktaran: Dobson A., Green Polirtical Thought, 2nd edition. Routledge, New York, 1997, s. 4
10- Dobson A., Green Polirtical Thought, 2nd edition. Routledge, New York, 1997, s. 5

October 27, 2009 - Posted by | ekoloji

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: