ecotopianetwork

Küreselleşme Kıskacında Türkiye’nin Ekolojik Tarımı – Emet Değirmenci

Endüstriyalist-kapitalizm; IMF (International Monatery Fund), Dünya Bankası (DB), 1995 den bu yana Dünya Ticaret Örgütü (DTO), Avrupa Birliği (AB)’nin Ortak tarım Politikaları (OTP) gibi organları vasıtasıyla tahakkümünü sürdürürüyor. Tarım da bu gidişattan fazlasıyla nasibini alıyor. Verilere göre ‘zengin ülkelerde tarımla uğraşanların sayısı genel nüfusa oranla çok azalmış durumda ve yalnizca % 2 ila %6 dolaylarındadır’(1). Bu oran 1990 ların gerçeğini göstermekle birlikte 21. Yüz Yılda durum daha da vahimdir.

Ülkemizde tarım politikaları, kapitalist Küreselleşmenin estirdiği neo-liberal rüzgârdan fazlasıyla nasibini almış durumda. Örneğin, Türkiye 1980 öncesine kadar kendi kendine yeten yiyecek ambarı iken 1980 sonrası sürdürülebilirliğini kaybetmiştir. Bu gün Türkiye her yıl milyonlarca tonluk buğday ve mısır gibi temel hububatı dahi ABD, Kanada ve Arjantin gibi ülkelerden satın almak zorundadır.

Günümüzde tarımla uğraşmak eskiden olduğu gibi artık kokusuyla rengiyle ve biyolojik çeşitliliğiyle bir kültür değil, bir ticaret haline dönüştürülmektedir. Bu merkezileşme ve ticarileşme sonucu küçük çiftçi ya kimliğini yitirerek büyük tarım isletmelerinin bir parçası haline gelmekte ya da tarihe gömülmektedir.

Ek olarak, çocukluğumuzun tatları bir nostalji haline gelirken onlara ulaşmak ve edinmek ise bir lüks haline getirildi. Bir başka deyişle; kapitalizm yaşamın organik akışını ve bütünlüğünü bozup sentetik bir yaşamı dayatmakla kalmadı aynı zamanda ulus ötesi şirketlerin çıkarına hizmet eden (örneğin, AB’ nin Ortak Tarım Politikası (OTP) vasıtasıyla) kimin ne kadar ne üretmesi gerektiğine kadar vermektdir. Öte yandan biyo-teknoloji devleri yaşamın başlangıcı olan tohumun yapısına dahi müdahale edip patentleme yoluyla çiftçiyi kendine yalnız göbekten değil, hücrelerinden bağımlı hale getirmektedir.

Bu bağlamda Türkiye yalnızca tarımın ticarileşmesi sorunuyla karşı karşıya değildir. Aynı zamanda Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) tehlikesini de içeren biyo-teknoloji iktidarının kucağına düşme tehlikesiyle de karşı karşıyadır.

Bu kapsamda ulus ötesi kuruluşların çıkarlarına yönelik olarak uygulanan IMF “uyum paketleri” sonucu tarımımız yalnızca dışa bağımlı olmakla kalmadı, Avrupa Birliği (AB) sevdasıyla neye nasıl, ne amaçla kimin yararına uyum sağlayacağını da şaşırmış durumdadır. Ayrıca tarımda eskiden kendi topraklarımızda üretip tadını ve kokusunu alarak yiyip içtiğimiz ürünlere karşı da yabancılaştırıldık. Artık onlar doğal ya da organik ürün kategorisinde bizim için değil Avrupalıları doyurmak için.

Bu yazıda küreselleşme kıskacında Türkiye tarımının ticarileştirilip merkezileşmesi ele alınıp ekolojik tarımının kimin ve ne için olduğu sorgulanacaktır. Ayrıca GDO ya da trans-genetik ürünler ve biyo- teknoloji iktidarına dikkat çekilip alternatifin ne olması gerektiği üzerinde durulacaktır.

Tarımın Ticarileştirilmesi

Kapitalist toplum 1960-70 arası “modern tarım tekniklerí” adı altında kimyasalların yaygın kulllanıldığı Yeşil Devrim’ i dayatmıştı. Bu yolla tarımda tek tür ekimi (mono-kültür’ü) gündeme getirip dünyanın bir çok yerinde toprakları çoraklaştırdı. Şimdi de ABD ve AB tekellerinin arkasında olduğu agro-business adı altında genetiği değiştirilmiş endüstriyel tarım ürünlerinin ekimini dayatıyor.

GDOlar kimilerine göre açları doyuran “yeşil altın”, kimilerine göre ise canlıların hayatını tehdit eden organizmalardır. Oysa biz altının ne menem bir şey olduğunu Bergama köylülerinin yıllardır süren onurlu mücadelesiyle öğrendik. Türlü acılar içeren altının adını bile duymak istemiyoruz. Hatta bu yeşil altın ekolojik bilincin gelişmemiş olduğu ülkelere “biyo-yakıt” adı altında empoze edilmektedir. Örneğin, dünyanın petrolce zengin ikinci ülkesi sayılan Irak’ın ABD tarafından işgali ve Ortadoğu’ da estirdiği saldırgan politikalar sonucu 2006 yılında ciddi bir petrol krizi belirdi. Benzeri bir kriz 1970 lerde güneş ve rüzgar gibi alternatif enerji araştırmalarına ayrılan fonların artmasına neden olurken 21. YY da Gerge Bush yönetimindeki ABD egemenliği iklim değişiminden etkilenen yalnızca New Orleans ta kara derili vatandaşlarını suya gömmmekle kalmıyor GDO’lu endüstriyel bitkilerin (tatlı sorgum ve mısır gibi ) Afrika ülkelerine “yeşil enerji” kaynağı adı altında endüstriyel tarım olarak teşvik ediliyor. Bir başka deyişle kapitalizm kendi yarattığı ekolojik krizi kullanma peşinde. Her şeyi yeşile boyayıp satmaya çalışmakta. Oysa GDO lu tarım da polenlerin rüzgar ve fırtınalarla kilometrelerce ötelere taşındığını biliyoruz. Üstelik sel ve yeraltı suları vasıtasıyla okyanus ötesine taşınması da söz konusu. Kısacası; yemiyoruz yedirmiyoruz yalnızca ısınmak ya da taşınmak için kullanıyoruz diye GDO lu tarım bitkilerinin ekilemesi de doğru görünmüyor.

Tarımın şirketleştirilmesi 1990 dan beri sürüyor. Tarım emekçilerinin yüzyüze ilişkiye dayanan çiftçilik mesleği artık bir kültür değil, tarım işletmeciliği haline getiriliyor. Büyük çiftliklerde makineler vasıtasıyla insan yüzü görmeden yürütülecek mekanik bir faaliyet. Dolayısıyla şimdiki yeşil devrim küçük değil, büyük işletmeleri zorunlu kılıyor. Bir başka deyişle kapitalizmin büyü ya da öl politikası. Elbette bu durumu nedenleri ve nasıllarıyla irdelemek lazım. Örneğin, görüşlerden biri, ‘Türkiye’nin bugüne kadar kendine özgü demokratik ve bağımsız bir tarım programının olmaması ve yönetenlerinin bağımsız davran(a)maması küresel ve kıtasal kapitalizmin çapraz ateşi altında olması. Bunun da Türkiye’nin tarım ve hayvancılığını çökertiyor’ olduğu yönünde(2) Apaçık ki; AB’nin dayattığı tarım işletmeleri politikası küçük çiftçileri silip süpürmeyi amaçlıyor. Çiftçiye değil işletmeciye gerek duyulduğundan küçük çiftlikler ya topraklarını büyüklere devredecek ya da ortadan silinecektir.

AB DE ÇİFTÇİLİK MESLEĞİNİ ORTADAN KALDIRMA YOLUNDADIR. YERİNE TARIMIN ŞİRKETLEŞMESİ DOĞRULTUSUNDA İLERLEYİŞİNİ ORTAK TARIM POLİTİKALARI (OTP) ARACILIĞIYLA SÜRDÜRÜLMEKTEDİR. AB’Lİ ÇİFTÇİLER İFLAS ETTİKÇE TOPRAKLARNI EN BÜYÜK TOPRAK SAHİPLERİNE SATILMA ZORUNLULUĞU GETİRİLMESİ, BÜYÜK TOPRAK SAHİPLERİNİ DAHA DA İRİLEŞTİRİLECEKTİR. TOPRAKLAR BÜYÜK TOPRAK SAHİPLERİNDE BİRİKTİKÇE ENDÜSTRİYEL TARIM UYGULAMASI AB’DE DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOLDA İLERLEMEYE DEVAM EDECEKTİR. OTP NA GÖRE KİMİN NE EKİP BİÇECEĞİNE DE “BÜYÜK BAŞLAR” KARAR VERECEK. ÖRNEĞİN TÜRKİYE’NİN BU YIL BİLMEM KAÇ TON SOYA FASULYESİNE İHTİYACI OLMASA DA BİRİLERİ İSTİYOR DİYE ONU EKMEK ZORUNDA KALACAKTIR. SONRA DA ÜRÜN FAZLASI ÇÖP BİDONLARINI BOYLAYABİLİR VE ÇİFTÇİ AÇ KALABİLİR O OTP Yİ UYGULAYANLARIN DERDİ DEĞİL. AŞAĞIDA DEĞİNİLECEĞİ ÜZERE YUNANİSTAN AB YE KATILDIKTAN SONRA BU TÜR DURUMLARLA KARŞI KARŞIYA KALDI. OYSA AB BÜTÇESİNİN YAKLAŞIK ÜÇTE İKİSİ OTP KAPSAMINDAKİ HARCAMALARA AYRILIYOR. UYGULANAN SÖZ KONUSU POLİTİKALAR MALİ YÜK OLUŞTURMANIN YANINDA BİR DE YUKARIDAKİ BAHSEDİLEN TEHLIKELER YARATILIYOR.

AB, OTP’ının Yunanistan’daki yansımalarına bakarsak büyü ya da öl baskına dayanamayan küçük çiftçi iflas ediyor. İşini kaybeden küçük tarım işletmeleri yine OTP yaptırım ve politikaları sonucu büyük işletmelerle birleştirilmekte. Ek olarak OTP’nin bu politikaları tarımla uğrasan nüfusun azalmasana neden olmuştur. Yani 200 dönüme sahip bir çiftçi iflas sonucu ya meslek değiştirmek zorunda kalıp bulabilirse turistik yerlerde hizmetçilik yapma yolları aramaktadır. Arazisini de o yöredeki en büyük arazi sahibine satmak durumundadır. Örneğin; ‘200 dönüm arazisini satacak olan çiftçi arazisini eğer varsa 500 dönüme sahip olana değil de 5000 dönüm arazisi olana satmak zorundadır. Bu yolla büyük toprak sahiplerinin toprakları sürekli büyütülüyor. Ek olarak, Yunan halkı kendi ihtiyaçlarına dönük değil, AB’nin çıkarlarına yönelik ekim yapmak zorunda kaldı. Üretilen meyvelerin %50-60’ý yok edildi ya da pazardan geri çekilmek zorunda kalındı’ (4). Başka bir deyişle OTP politikalara küçük çiftçileri öğütmüş, büyük çiftçilerin topraklarını büyütmüştür. OTP’deki söz konusu politikalar sonucu kırsalda nüfus azalmış ve silinecektir.

ÖTEKİ ZARARLARI İSE GELENEKSEL TARIMIN ORTADAN KALDIRILMASI OLMUŞTUR. YERİNE YENİ ENDÜSTRİYEL ÇİFTÇİLİK YERLEŞTİREREK PİYASADA YIĞINLARCA UZO, BEYAZ PEYNİR, KALAMATA ZEYTİNİ, VALENTİN PORTAKALI OLUŞTURULDU. AYRICA PAZARA UYGUN ÜRÜNLER İÇİN “YÜKSEK STANDARTLAR” KONULUP PAKETLEMEYE YÖNELİK AMAÇLAR ÇOK ENERJİ VE HAMMADDE GİDERİNE YOL AÇTI. BU PROGRAM BİYOLOJİK TARIM DAHİL VAR OLAN TÜM ÜRETİCİLERİ MERKEZİ BİR SİSTEM KAPSAMİNA ZORLADI.

Dolayısıyla AB tarafından dayatılan tarım politikalarının Yunanistan’da topluma maliyetine bakarsak; kırsal nüfusun (geçim sıkıntısı nedeniyle) azalmasının yanında rakamlarla ifade edilemeyecek bir toplum sağlığı sorunuyla yüz yüze gelindi. Çünkü kullanılan kimyasallar nedeniyle insanlar sayısız hastalıklara yakalandı. Ayrıca geniş ölçekli bir çevre maliyetini de göz önüne almak gerekir. ‘Bu nedenle Yunan tarımı yukarıda sayılan maliyetler söz konusu edilmeksizin Avrupalılaştırıldı’ (4).

Türkiye de tarımın şirketleştirilmesi tohum tekellerinin yasal olarak ülkeye girmesine kapı açmaktan GDO’lu katkı maddeleri konusunda ürünlerin etiketlenmemiş olamsına kadar geniş yelpaze göstermektedir. Ziraat Mühendisleri Odasının bilgilerine göre Türkiye’de tarlalarını cazip paralarla kiraya veren çiftçilerin karşılaştıkları durum trajik. ‘Eskişehir’in Çifteler ilçesinde iki köyde patates üretimiyle ilgili yaşanan bir olay çiftçileri çileden çıkardı. Amerikan şirketi Lambweston, 1998-1999 yılları arasında Çifteler’e bağlı Kör Hasan ve Abbas Halim Paşa köylerinde, patates ekmek üzere vatandaşlardan toplam 6000 dönüme yakın tarlayı kiraladı. Tarlalarını yüksek fiyatla kiraya veren köylüler, iki yıl boyunca normal patateslerin iki üç katı büyüklüğünde ürünlerin elde edildiði tarlalarında artık hiçbir üretim yapamadıklarını ancak beş yıl sonra keşfetti. Tarlalarda transgenik tohum ekimi yapılıp yapılmadığı bilinmiyor (7).

Öte yandan özelleştirme de, tarımın ticarileştirilmesinde önemli rol oynadı. ‘ IMF ve Dünya Bankası’nca kurgulanan hükümetlerimizce de uygulanan yerli-yabancı büyük tarım ve gıda şirketleri lehine olan bu yeni üretim yapısı ile çiftçilere tek taraflı sözleşmeli üreticilik dayatılarak kendi toprağında “bağımlı işçi” olma rolü biçiliyor. Hükümetler; IMF ve Dünya Bankası’nın kendilerine dayatılan uygulamalarını çiftçilere “yeniden yapılanma” diye, anlatıldı’ (3). Ön görülere göre ise AB uyum süreci çerçevesinde, ‘10 yılda 6 milyon çiftçinin daha mesleklerini bırakmaları bekleniyor. Böylesi bir programın uygulanması ne kadar doğru/akılcı, ne kadar insani, ne kadar ülke ekonomisine yararlı düşünmek gerekir’ (2).

Türkiye de tarımın özelleştirilmesinin tarihine bakarsak 24 Ocak karalarına dayandığını görürüz. O zamana kadar küçük ve orta boy çiftçi ürettigi üzüm ve zeytin ve zeytin yağı gibi mamullerini Taris’e, fındığını Fisko Birlik’e, Tütününü TEKEL’e satarak geçinip gidiyordu. Fakat daha sonraki yıllarda tarım da (başlangıcı Turgut Özal dönemine rastlayan) neo-liberal politikalarla özelleştirmenin pençesine düştü. Dolayısıyla IMF ve Dünya Bankası ve sonrada DTÖ yaptırımlarına göre KİT’ler ve Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri (TSKB) gibi en temel tarım kuruluşları dahi özelleştirildi.

Öte yandan 21. YY’in başlangıcından itibaren Türkiye de bu gidişata karşı bir direniş de söz konusudur. Aralarında tek tük de olsa bilim insanlarının da bulunduğu 100 e yakın sivil toplum kuruluşu GDO’ya Hayır Platformu çatısı altında halkı bilinçlendirmeye GDO lu tohum ve ürünlerin piyasada dolaşmasına karşı birşeyler yapmaya çalışmaktadırlar. Hareketin başından itibaren bu makelenin yazarlarının da içinde olduğu bir tarım duruş söz konusudur. Platform 2004’de düzenlediği ev yüksekliğinde Canavar Balon Turu’yla uluslararası GDOlu tarım şirketlerinin çıkarlarına göre hareket edilmemesini vurguladı. Yaşam Patentlenemez bildirgesi yayınlayıp binlerce imza toplayıp ilgili makamlara ilettildi. Basın açıklamalarıyla Türkiye de giren GDOlu ürünlere tepki gösterilirken biyo güvenlik yasasının çıkması ve GDO lu ürünlerin etiketlenmesi yolunda çaba sarfedilmektedir. Tarım Ve Kırsal Çevre Bakanlığı (TKCB) nı biyolojik çeşitliliği korumayı ülkeyi ticari amaçlı tarım ürünlerine açmakla özdeşleştirmemesi gerektiği konusunda uyarmaktadır. .

GDO’LU TARIM VE ZARARLARI

Monsanto, Syngenta, Bayer ve Cargill gibi çok uluslu biyo-teknoloji devlerine “dünyadaki açları doyurmak” dert olduğundan beri raflarda aylarca (hatta yıllarca) parlak kalacak ürünleri pazara sunmaktalar. Canlının kendi doğal yapısına ters olan GDO’ları tüketenlerin vücutlarında nasıl tehlikeler yaratıldığı henüz net olarak saptanamamakla birlikte GDO’ların yarattığı sağlığa zararlar artıyor. Örneğin çeşitli alerji ve kanser vakaların günden güne arttığına tanık oluyoruz. İlgili konuda tıp uzmanları antibiyotiğe dirençli bu ürünlerin tüketilmesi sonucu birçok hastalarını tedavi edemediklerinden yakınıyorlar.

TÜRKİYE DE SÖZDE TRANS-GENETİK ÜRÜNLER YASAK AMA NEDENSE HALA BİR BİYO-GÜVENLİK YASASI YOK.

Tarım ve Kırsal Çevre Bakanlığı yurt içinde GDO lara tarım mücadele yükselirse biyo-güvenlik yasası üzerinde çalıştıklarını beyan ediyor. Kısacası tüketici masasına ne geldiğini hala bilmiyor. Bu balık genli bir domates olabileceği, gibi akrep genli mısır da olabilir. Maalesef şu andaki gerçekler gösteriyor ki; Türkiye AB ve ABD’nin GDO’ larını kolayca pazarlayabilecekleri cennet bir ülke konumundadır.

Ülkede açıklık ve demokrasinin olmaması da GDO lar konusunda araştırma yapıp ses çıkarmaya çalışan bilim insanlarının sesinin (çeşitli baskılarla) kısılmasına neden olunuyor. Arada çıkan cılız seslerden birine kulak verirsek “Gümrüklerimizden giren ürünlerin GDO içerip içermediğini bilemiyoruz. Hiçbir kontrol yapılmıyor, sadece ithalatçı beyanına dayalı hareket ediliyor” (5). Kısacası gümrüklerde bir kontrol mekanizması yok. Tamamen ürünü getiren firmanın insafına kalmış. Öyle görünüyor ki; Türkiye yalnızca gelişmiş ülkelerde yasaklanan tarım ilaçları için bir cennet değil gerekli önlemler alınmazsa gelecekte ulus ötesi GDO devleri için de bir fırsatlar ülkesi olabilir.

GDO araştırmacısı sosyal ekolojist Brian Tokar’ın açıklamalarına göre GDO ve tarim ilacı firmalarının hakimiyetini şöyle: 1999 da Monsanto Syngenta, Aventis, Dow ve Dupont haşere ve yabani otları yok edici ilaç piyasasının %60 ını ticari tohum piyasasının % 23ünü ve dünyadaki genetiği değiştirilmiş tohumların hemen hemen tamamını kontrol etmekteydi (6)

GDO tohum şirketleri deneme tohumu adı altında yanında yabani ot ve haşereleri öldüren ilaçları da birlikte vererek yoksul çiftçiye başlangıçta şirin görünüyor. Daha sonra da çiftçiyi göbekten değil hücrelerinden kendine bağlamlı kılıyor. Çiftçiye başta cazip gelebilecek bu durum daha sonra çiftçinin kendi tohumunu kaybetmesine neden oluyor. Çünkü GDO lu terminator tohum kısır olup toprağa atıldığında yeşermiyor. Böylece çiftçinin en doğal hakkı olan gelecek yıllarda toprağa atacağı tohum hakkı elinden almış olup ulus ötesi GDO şirketlerine sürekli bir bağımlılık yaratılıyor.

Hintli küreselleşme karşıtı aktivist, araştırmacı ve yazar bilim kadını Vandana Shiva Çalınmış Hasat kitabında trans-genetik tohum satan ‘Chargill şirketinin 1992 de ülkeye girerken arıların polenlerini aldıkları savını ortaya sürerek GDO paketlerini tanıttıklarını’ belirtir (10). Shiva ayrıca bu yolla biyolojik çeşitliliğin yok olması Hint köylülerini birkaç kat açlığa maruz bıraktığını belirtir. Çünkü köylüler yabani otları toplayıp bizim deyimimizle koca karı ilacı olarak kullanmaktadırlar. Ayrıca yabani otlarla beslenen onlardan değişik yemekler yapan binlerce köylü vardır. Bu tür açıklamalar bize hiç de yabancı değil. Çünkü Türkiye nin geleneksel beslenme şeklinde ve köylünün yaşamında yabani otlar (ve arıcılık) ‘in önemli bir yer tuttuğunu biliyoruz. Bir başka deyişle; Monsanto Chargıll vb ulus ötesi şirketler tarafından başlangıçta GDO’lu tohumun kullanılması her derde deva olarak tanıtılır. Oysa organik tarım yapanlar (rengarenk görüntüleri dışında) kelebek arı gibi böceklerin de bitki sağlığı için gerekli olduğunu vurguluyor. Örneğin, bugün Amerika da büyük ve göz alıcı rente olan monark kelebekleri GDO’lu tarım sonucu kaybolmuştur.
GDO firmalarının gerek araştırma sonuçlarını gerekse deneme üretim sonuçlarını halka açık yapmadıkları söylense de Türkiye de GDO lu üretim mevcuttur. Ziraat Mühendisleri Odası’nın açıklamalarına göre ‘ODTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü’nün yaptığı iki yıllık bir araştırmada, Türkiye’nin 8-9 ilinden domates, patates, mısır numunesi toplanır. Bu ürünler arasında 22 domatesten 17’sinin, 20 patatesten 12’sinin, 10 mısırdan 10’unun genetik yapısının değiştirildiği saptanmıştır (7). Özellikle uygun bir kontrol mekanizmasının olmadığı dikkate alınırsa bu tür örnekleri artırmanın mümkün olduğu açıktır.

Öte yandan Türkiye de satılan GDO’ lu tohum oldukça pahalı ve ülkede dolaşan , tohumun ABD ve İsrail menşeli olduğu öne sürülüyor. Üstelik bu tohum altından daha pahalı. Örneğin, ‘Sarıgöl’ün Dindarlı köyünde domates üretimi için temin edilen İsrail kaynaklı tohumun bir kilogramının 23 bin YTL mal olduğunu öğreniyoruz. Bir kilogram altın ise 17 bin YTL ye alınabilir’ (1). Buradan da görülüyor ki GDO lu tohumu ancak şirketleşen tarım firmaları alabilir. Deneme üretimi yapan çiftçi de kendi tohumunu kaybettiğiyle kalır.

Türkiye de Organik Tarım Kim İçin?

Dünyada 130 ülkede organik tarım yapıldığı söyleniyor. ‘Organik tarım yapılan 130 ülkeden 90’ı az gelişmiş ülkelerdedir’ (7). Bu da gösteriyor ki; zengin ülkeler bir yandan zararlı endüstrilerini ekolojik bilincin geri olduğu ülkelere taşırken öte yandan da onların geçmişte sanayi atıkları ev kimyasallarla kirletilmemiş topraklarını büyük organik tarım çiftliklerine dönüştürmektedir.

AB’NİN ORTAK TARIM POLİTİKALARI KAPSAMINDA ORGANİK TARIMI TEŞVİK ETMEK GİBİ BİR ÇABASI DA OLDUĞU GÖRÜLÜYOR. BU BAĞLAMDA GAP PROJESNDEN ANADOLU’NUN DİĞER YERLERİNE KADAR DOKUNULMAMIŞ TEMİZ TOPRAKLAR AVRUPALILAR İÇİN BİR KAYNAK OLARAK DEĞERLENDİRİLİYOR. DOLAYISIYLA TÜRKİYE DE ORGANİK TARIM YAPANLARA CAZİP DESTEKLER VAR GİBİ DE GÖZÜKÜYOR. AMA YİNE DE ORGANİK TARIMIN DAHİ ŞİRKETLEŞTİRİLMESİ KOŞULUYLA.

Verilere göre insan, canlı, toprak, su ve hava sağlığına saygılı biyo çeşitliliği koruyan organik tarım ‘2005 yılı itibariyle dünyada toplam 24,1 milyon hektarlık alanda yapılmaktadır. Türkiye ise birçok nedenle organik tarım alanı yalnızca 103 bin 190 hektardır. Bu oran, Türkiye de tarım yapılan arazilerin ancak yüzde 0,1’inde organik tarım yapıldığındandır ’ (2 ).

Öte yandan Avrupa Birligi (AB) ye girme hazırlıkları içinde olan Türkiye de organik (doğal) tarımın kimin çıkarına olduğu tartışılmalıdır. 2005 Yılının başında organik tarım kanununun kabul edilip yürürlüğe girmesi iyi bir işaret. Ancak bunun ne kadarı Türkiye pazarında yerel halkın alım gücüne yönelik satıldığı tartışma konusu. Örneğin, ‘Doğal yöntemlerle üretilenlerin 200 bin tonu aşkın meyve ve sebze tümüyle Avrupa ülkelerine ihraç ediliyor’ (7). Dedelerimiz ve büyük annelerimizin yapığı tarım biçimi “organik Yeni Tarım” adıyla pazarlanıp dışarıya satılan miktara göre oranlanırsa organik tarım ürünlerinin % 90 nı Almanya, Hollanda ve İngiltere pazarları içindir. Doğal ürünlere ulaşabilenlerin oranı Türkiye de ancak nüfusunun % 10’dur (6). Ancak ne kadar nüfusun bu pahalı ve lüx sayılan ürünleri almaya gücü yetiyor soru işareti. Çünkü sertifika bedeli el emeği ve büyük süpermarket zincirlerinin karını da hesaba katarsak doğal ürünlerin ederi halkın alım gücünü aşmakta ve üretilenlerin aslan payını Avrupalılar almaktadır. Bu hem sağlıklı beslenme ve hem de ekonomik alım gücü olarak dış odaklı yaşam kalitesine hizmet etmek anlamına gelmektedir’ (9).

Tarihi geçen yüzyıla dayanan ekolojik tarımın en önemli amaçlarıysa su kaynaklarını, toprak ve havayı kirletmeden çevre, bitki, hayvan ve insan sağlığını korumak. ‘Ülkemizde 1980’li yıllarda yaygınlaşan organik tarım, ilk olarak 8 ürüne yönelik başlamışken şimdilerde 179 ürün üretiliyor’ (7). Kirletilmemiş toprak yanında Türkiye AB için hem ucuz iş gücü deposu ve ucuz hammadde kaynağı ( hem de çevre politiklarının esnek olması nedeniyle) kolayca oraganik ürünlerini ve diğer üretimini artırabileceği bir potansiyel olarak görülmektedir.

* DİP NOT:

Her ülkenin standardı değişik olmakla birlikte bir ürünün ekolojik olduğunu gösteren sertifikası için son 10 ile 15 yıldır toprağın hiçbir sanayi atığıyla ve kimyasalla kirletilmemiş olması gerekir.Üreticinin organik koşullara göre çiftçilik yaptığını kanıtlayan belge belli otoriteler tarafından çok pahalıya veriliyor. Dolayısıyla küçük organik çiftliklerin böylesi bir sertifikayı alması ekonomik ve bürokratik olarak zor.

Aternatif Ne Olabilir?

Alternatifler bir dizi planı gerektirir. Öncelikle dünyanın geleceği için tarımın eskiden olduğu gibi tamamen organik halde çeşitli ekimin birbirini ve toprağı dengeleyeceği biçim olan günümüzün ekolojik kavramıyla perma-kültür ( perma culture) prensibine dayanmalıdır. Bu tür çiftliklerin tarım işletmeciliği amaçlı değil de yerel ekonomiye hizmet etmesi amaçlanmalıdır. Örneğin, 2003 yılında Hatay’ın Vakıflı köyünde 38 çiftçinin bir araya gelip ürettikleri mahsul]n de % 85 inin Avrupa’ya sattıldığını biliyoruz (8). Yurt genelinde bu tür çiftçiler “organik çiftçi koperatifleri” altında örgütlenebilir. Bu örgütlenme yurt genelinde doğal tarım yapanların dayanışmasını sağlayacağı gibi kapitalist Küreselleşmenin yıkıcılığına tarımda güçlü bir tavır almayı sağlayacaktır.

Ek olarak Hindistan daki gibi tohum kooperatifleri kurulabilinir. Bu birliktelik ulus ötesi tohum şirketlerinin hakimiyetine tarım bir direniş ve var olmayı yaratacaktır. Hindistan’da GDO lu organizmaları dayatan ulus ötesi şirketler için küreselleşme karşıtı gösterilerde dahi sesleri duyulan büyük bir örgütlenme var. Örneğin, 1995 yılında Hindistan’ın bağımsızlık gününde binlerce çiftçi GATT ın uygulamalarına tarım ses yükseltti. ‘Monsanto vb ulus ötesi şirketlerin hakimiyeti sonucu bugün 200 pirinç çeşidinden yalnızca 70 çeşit pirinç olduğu söylense de’ (11). Bu dayanışma vasıtasıyla köylüler birbirleri arasında tohum değiş tokuşu da yapıyorlar. Böylece tohumlarının geleceğini yapabilecekleri tohum kooperatifleri kurdular.

AB den medet umanlar için ‘Uluslararası Kooperatifler Birliği”nin 1984 “Avrupa Parlamentosu” seçimlerini destek bildirgesinde “Avrupa tarımsız,tarım kooperatifsiz olmaz” sloganı vardı. Ancak “AB’in uyum sürecinde Türkiye’ye verdiği ev ödevinin içinde kooperatif örgütlülüğüne ihtiyaç olduğuna işaret eden bir belirleme yoktur. Bunu sürecin IMF, DB, DTÖ ve OTP ile tarımın şirketleşmesine sürüklemek olarak değerlendirebiliriz’(2). Sonraki yıllarda böylesi bir kooperatif örgütlemesi başlatıldıysa da buradan görüleceği üzere AB nin Türkiye de uygulamaya çalıştığı politikanın iyileşmesi yalnızca halkın tepkisine bağlıdır.

MERKEZKEZİLEŞEN VE TİCARİLEŞEN TARIMDA TARIM KESİMİNDE AİLE İŞÇİSİ OLARAK ÇALIŞANLAR İLE DİĞER TÜM ÇALIŞANLAR SİYASİ, EKONOMİK VE SOSYAL HAKLARINI ELDE EDEBİLMELERİ İÇİN ÖRGÜTLENEBİLİR. ÇÜNKÜ GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE ŞİRKETLERİN TEK YANLI EGEMENLİK KURMALARI SONUCU ÇİFTÇİLİK MESLEĞİ ORTADAN KALKMAK ZORUNDA KALACAKTIR. GÖRÜNEN O Kİ; ESKİ TADLARI BİLEN YA DA ANLATILANLARDAN DUYUP ÖĞRENENLER ZAMANLA BİYOLOJİK YE DA ORGANİK ÇİFTÇİLİĞE YÖNELECEKTİR. ÇÜNKÜ TİCARİ PAZAR DIŞINDA KENDİLERİ, AİLELERİ, KOMŞULARI VE YEREL TÜKETİCİ İÇİN ZEHİRLİ KİMYASALLARI İÇEREN YİYECEKLERİ SUNMAK İSTEMEZLER. ÇİFTÇİ AYNI ZAMANDA GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALARIN ENDÜSTRİYEL ÇİFTLİKLERDE ÜRETİLMESİNE KARŞI DA UYANIK OLACAĞI İÇİN BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK (HEPSİ OLMASA DA ZAMNALA BİR KISMI) GERİ KAZANILABİLİR. BUNUNLA BİRLİKTE ÜLKE TATIMI ORTAK TARIM POLİTİKALARI VE DTÖ’NÜN YARGILAMALARINDAN DA UZAK DURACAKTIR. ÜSTELİK PAZARCILAR YEREL EKONOMİ VE YEREL PAZAR İÇİN OLAN ÜRÜNLERİ VE ORADA ÜRETİLEN MALI SATMAKTAN MEMNUN OLACAKTIR.

Bunlar için her şeyden önce Yunanlı dostların geçmişten ders alıp öğrendikleri gibi bir kırsal kesim politikasına ihtiyaç vardır. AB pazarına yönelik üretimde çiftçilerin bugün ürettikleri gelecekte karlı olmayabilir. Şu ana kadar küreselleşen pazara yetişmek kaygısıyla göz korkutucu bir tablo yaratıldı. Kaldı ki OTP sonucu Türkiye’nin var olan Avrupa pazarında yarışabilmesi mümkün değildir. Orada ne çiftçilerin, ne de tüketicilerin gereksinimleri dikkate alınıyor. Tüketicilere kimyasallarla kirletilmiş hatta genleriyle oynanmış ürünler dayatılıyor. Üretici ile tüketici arasında olan üçüncü kişi olan süpermarket politikası onların karşılıklı bağımlılıklarını ortadan kaldırıyor. Böylelikle küreselleşme kapsamında tarımın ticarileştirilmesine karşı çıkarken endüstriyel kapitalizmin süpermarket zincirine de karşı olmak gerekir Onların yerini rengarenk yerel pazarlar almalı. Dolayısıyla çiftçilerin kendi bulundukları çevreyi korudukları, kendi ihtiyaçlarına ve yaratıcılıklarına göýe geliştirdikleri, bölgelerinde ve yakın çevredeki öteki kooperatiflerle ve topluluklarla ilişki geliştirdikleri bir politikaya gereksinin olduğu açıktır.

BUGÜNKÜ GİDİŞATLA (ÜRÜNÜN EKOLOJİK OLARAK ONAYLANMASI) EKOLOJİK PAZAR YALNIZ YÜKSEK FİYATLARLA ÜRÜN ALINABİLEN ZENGİNLERİN İŞİNE YARIYOR. YEREL ÜRETİCİ-TÜKETİCİ KOLLEKTİFLERİ VEYA YEREL DEĞİŞİM ÜZERİNE KURULU TOPLUMSAL BİR SİSTEM YARATILARAK DAHA GENİŞ ÖLÇEKTE GEREKSİNİMLERİ TATMİN ETMEK OLASIDIR. BU TÜR BİR YÖNYEM (EKOLOJİK TARIM VE EKOLOJİK HAVYANCILIK) İZLENEREK BUGÜNKÜ FABRİKA TARIMINA KARŞI ANADOLU NUN GELENEKSEL TARIMI GERİ ÇAĞRILABİLİR. BÖYLECE ÇEVRESİNDE VE DÜNYADA OLUP BİTEN HAKKINDA FİKİR SAHİBİ OLAN BİLİNÇLİ EKOLOJİK ÜRETİCİ VE EKOLOJİK TÜKETİCİ AĞI YARATILACAKTIR.

BU MODELLE EKONOMİK KÜRESELLEŞMEYE KARŞI OLAN VE GELECEĞİN TOPLUMUNDA KENDİ KENDİNE YETEN ORGANİK BİR TOPLUMUNUN NÜVESİ YARATILACAKTIR. BU ÇİFTÇİLER YUKARIDA BAHSEDİLDİĞİ GİBİ YURTTA VE DÜNYA DAKİ GENEL SOSYAL HAK ARAYIŞI HAREKETİNE DE KATKI SAĞLAYACAKLARDIR. BU DA DOĞRUDAN DEMOKRASİNİN HAYATA GEÇİRİLDİĞİ KAPİTALİST KÜRESELLEŞMEYE KARŞI BİR HAREKET DEMEKTİR. GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE BURADA ESAS OLAN ORGANİK ÇİFTLİKLER, ORGANİK ÜRETİCİLER VE ORGANİK TÜKETİCİLER ARASINDA BİRBİRİNİ BÜTÜNLEYEN BİR AĞ YARATMAKTIR. AB İÇİNDE HER NE KADAR İLERİCİ VE DEMOKRATİK UNSURLAR VARSA DA BÖYESİ BİR YAPILANMAYI AB DEN YA DA DIŞARDAN BEKLEMEK SADECE HAYALPERESTLİK DEĞİL SAFDİLLİK OLUR.

EKOLOJİK ÜRETİM VE EKOLOJİK TÜKETİM ANLAYIŞINI YEREL KOOPERATİFLER VASITASIYLA HAREKETE GEÇİRMEK İÇİN İNSANIN İNSAN VE İNSANIN DOĞA ÜZERİNDEKİ TAHAKKÜMÜNÜN KALKMASI GEREKİR. KISACASI DOĞAYLA BÜTÜNLEŞMİŞ BİR TARIM KÜLTÜRÜNÜN YANINDA SOSYAL OLARAK DA KÜLTÜRÜN KÖKLÜ BİR DEĞİŞİKLİĞE İHTİYACI OLDUĞU GÖRÜLÜYOR.

Sonuç Yerine

Çokuluslu tarım işletmeciliğinin nasıl yapılandığına bakarsak; Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) 1947 tarihinde imzalanıp 1948 tarihinde yürürlüğe girmiştir. GATT, Dünya ticaretine ilişkin kurallar koyan çok taraflı bir sözleşmedir. Dünya ticaretinin serbestleştirilmesidir. Küreselleşen kapitalizm için anayasa oluşturmaya çalışan GATT ve onun turları sonucu oluşan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), AB, OTP, ile AB’nin yaptığı reformlar sonrasında ulus ötesi şirketler ortak bir noktada buluşturuluyor (2). Bağımsızlık ve özgürlük kaygısında olanlar için küresel kapitalizmin ördüğü bu ağın dışına nasıl çıkılacağı ise halka dayanan tabandan bir örgütlenme ve alternatif yaratmakla mümkün.

Küresel kapitalist ağ ve “değişen dünyada” Türkiye tarım politikalarının karikatürize edildiği bir gerçektir. Bu ironik tabloda organik tarımın da şirketleşip endüstriyalist hale gelme tehlikesi vardır. AB içinde demokrasiden yana güçler varsa da Türkiye’nin ekolojik tarımı konusunda köklü bir kırsal yatırım politikası alternatifine gerek vardır.

Yerel ekonomiye hizmet eden yerel tüketici ve üreticilerin gereksinimlerine göre düzenlenecek bir ekolojik tarım politikası geliştirilmeli. Avrupa kiwi ve avakado istiyor diye Karadeniz’deki fındıkları ve çay bahçelerini söküp atma yoluna gidilmemelidir. Türkiye’nin fındığı da dünya da biricikliğini korumaktadır. En önemlisi de ülkenin doğal yapısına ve kendi ihtiyaçlarına göre GDO suz ve kimyasallar kullanmaksızın kendi kendine yeten geleneksel tarıma dönmek önemlidir. Çiftçilerin küresel kapitalizme tarım direnişleri ancak ve ancak kendi kurup denetleyecekleri tarım kooperatifleriyle olabilir.

YARARLANINLAN KAYNAKLAR:

1. Cengiz Başkaya şirketleþentarımhttp://www.ozguruniversite.org/guncel_marx.php erişim tarihi 12 Ağustos 2006.(erisim: 18 Eylül 2006).

2. Abdullah Aksu, Avrupa Birliði ve Türkiye’ nintarım Politikaları. Henüz yayınanmadı. Yazarının izniyle kullanıldı.

3. Çeşitli yazılardan http://www.gdoyahayir.org/yayinlar/yayin_02 (erişim: 12 Ağustos 2006).

4. Giorgos Kolempas Yunanistan Tarımı ve Küreselleşme Yunan Çiftçileri için Bir Çıkış Yolu Var mı? Bir Öneri “Eftopia” nın 2002 yılı yayını.

5. Prof Dr. Şeminur Topal la Yapılan söyleşi
GDO mağduru bir profesör anlatıyor. http://www.iyibilgi.com/index.php?s=haber&id=5898
(erişim: 1 Eylül 2006).

6. Şadi İdem Biyoteknolojinin Ardına Bakabilmek Toplumsal Ekoloji üç aylık politik ve kültür dergisi.Yaz 2005.

8. Wylie Harris Something old, something new
Turkey’s organic farmers try to survive their European honeymoon
http://www.newfarm.org/international/features/2005/0305/turkey.shtml, (erişim: 17 Mart 2005)

9. Emet Değirmenci Strugle Against GE and Who benefits of Turkish Organics : Henüz yayınlanmadı. “Eftopia” nýn 2006 yılı yayını için gönderildi.

10. Vandana Shiva Stolen Harvest: The Hijacking of the Global Food Supply (Çalınmış Hasat:Küresel Yiyecek , Cambridge, MA: South End Press 2000.

11. Vandana Shiva’ nın Dünya Ekonomik Forumu Karıtı konferenasta verdiği konuşmasından, Mebourne Avustralya, 2001.

http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=2355

 

November 20, 2009 - Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, tarim gida GDO

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: