ecotopianetwork

Çocuk Eğitiminde Hayvan Özgürlüğü

“Bir insanın bakış açısını değiştirmek,
o insana yeni bir dünya armağan etmektir…”

Eğitimin tanımında ısrarla vurgulanan bir nokta, davranışlarımızın “kalıcı izli” olması gerektiğidir. Yani bir çocuğun aldığı eğitim, onun yetişkinlik yaşantısında sergileyeceği davranışların temel belirleyicisi olacaktır. O nedenle bugün “hayvan hakları” söz konusu olduğunda neredeyse herkesin ortak bir tavır (kayıtsızlık) sergilemesi şaşırtıcı olmamaktadır. Çünkü Rönesans’la birlikte ortaya çıkan hümanist görüşler, ne yazık ki günümüzde de hala daha geçerliliğini korumaktadır. Hümanist bir bakış açısıyla eğitim alan insanların da, bugün doğa ve hayvan hakları konusunda sergiledikleri vurdumduymaz davranışlarının sanırız eğitimin kalıcı izli davranış değişikliği olduğu yönündeki tanımının somut ifadesidir.

Bugün insan-merkezli yaşam tarzının bizi getirdiği son nokta tüm dünyayı ve içindeki canlıları tehdit eden küresel ısınma felaketidir. Bu acı sonuç insan-merkezli eğitimin sonucudur. Ulus devletlerin iki temel üzerinde (ideal vatandaş ve vasıflı/ara işgücü) insanı eğitmesi sonucunda birey, evrensel bir insan olmaktan ziyade bir vatandaş ya da işgücü olmaktan öteye gidememiştir. Bireyin evrensel bir insan olabilmesi için, insan-merkezli eğitimden bir an önce vazgeçilip, biyo-merkezci bir eğitim hedeflenmelidir. Yani insan, artık dünyanın sahibi olduğu (dünyanın, onun için yaratıldığı) yanılgısından uyanıp, bu dünyanın diğer canlılarla birlikte bir paylaşımcısı olduğunu anlamalıdır. Aksi halde yakın bir gelecekte (İngiliz bilim adamları küresel ısınma bu hızla devam ederse 50 yıl sonra su savaşlarının başlayacağını öngörüyorlar) değil hükmedecek, paylaşacak bir dünya kalmayacak…

Şimdi dilerseniz çocuk eğitiminde – farkında olarak ya da olmayarak – gerçekleştirilen bazı hatalı çalışmalardan bahsedelim. Bu hataların kaynağında yine ne yazık ki, hümanist bir bakış açısı yatmaktadır. Birçok anaokulunun, okul öncesi ya da çocuk gelişimi öğretmeni yetiştiren bölümlerin ve birçok anne-babanın çocuklarına hayvan sevgisi kazandırmak isterken düştükleri bazı hatalar:

HAYVANAT BAHÇELERİ (HAYVAN HAPİSHANELERİ)

Bugün birçok anaokulu, öğrencilerini toplu halde hayvanat bahçesine ziyarete götürmekte, pek çok ebeveyn bir hafta sonu çocuklarını alıp bu yerleri birlikte ziyaret etmektedirler. Aslında bu faaliyet ilk etapta hayvan sevgisini çocuklara aşılamaya çalışan yetişkinlerin iyi niyetli bir faaliyeti olarak görülebilir. İyi niyetle yapılan bir faaliyet olduğundan kuşkumuz yok; ama iyi niyet her zaman yeterli olmuyor.

Hayvanat Bahçeleri olarak bilinen bu yerlere gözümüzün önündeki perdeyi kaldırarak baktığımızda, sevimli bir bahçeden ziyade hayvanların tutsak edildikleri birer hapishane olduklarını görürüz. Birçok hayvan doğal yaşam alanlarından koparılarak kendileri için uygun görülen kafeslere kapatılmaktadır. Bu yerlerin en önemli özelliği, o coğrafyada bulunmayan hayvanların görülebilmesidir.

Örneğin, bir filin coğrafi olarak yaşam alanı ve yaşam şartları bellidir. Bu şartlar gereği bu hayvanın bizim coğrafyamızda yaşaması söz konusu değildir. Ama bu gibi yerler sözüm ona gerekli şartları hazırlayarak buna benzer pek çok hayvanı kendi yaşam alanlarının çok uzağında yaşamaya zorlamaktadırlar.

İnsan türü de dahil olmak üzere pek çok hayvan sosyal canlıdır. Yani tek başına değil, bir topluluk halinde yaşamaya ihtiyaç duyarlar. Yine fillerden örnek verecek olursak; filler de sosyal bir türdür. Ama gelin görün ki, pek çok hayvan hapishanesinde bir ya da en iyi ihtimalle iki fil vardır. Bu örnek diğer sosyal hayvan türleri için de geçerlidir.

Tutsak edildikleri kafeslerin şartları ise içler acısıdır. Afrika’nın en hızlı hayvanını on metrekarelik bir kafesin içinde görebilirsiniz. Pek çok kafes, temizliğinin kolay olması amacıyla beton zeminle kaplıdır. Yani kocaman bir fili beton bir zemin üzerinde ve minik bir alanda tek başına öne arkaya dönüp dururken görebilirsiniz. Her gün belli bir kilometre koşması gereken bir hayvanı bu kafesler içinde dört dönerken izleyebilirsiniz.

Gerek bakıcıların, gerek hapishane yöneticilerinin, gerekse bu yerlerin ziyaretçilerinin kafeslerin içindeki CANLILARI bir meta olarak görmesi hüzün vericidir. Şayet bu hayvanlar bir meta değil de bir canlı olarak görülüyor olsalardı, hiçbir insanın, hayvanların bu haline razı olmaması gerekirdi.

Şimdi bu konuda sorulması muhtemel soruları cevaplamaya çalışalım.

Hayvanlar tutsak edildiklerini hissedebiliyor mu?

Hayvanların Sessiz Dünyası’nın (TÜBİTAK Yay. – 1999) yazarı Marian S. Dawkins, “öteki türler, bizim kendi yaşantılarımızda “haz”, “neşe”, “tatmin” olarak sınıflandırabileceğimiz mutlu duygusal durumları da bilmektedirler” (Sy. 252) diyor. Dolayısıyla, bunun karşıtı olan durumları da, hayvanlar da bizim gibi hissetmektedirler. Yine aynı kitapta hayvanların akıl yetileri ile ilgili çok çarpıcı araştırmalardan bahsedilmektedir. Kısacası hayvanların bir kısmında gelişmiş bir akıl yetisi bulunmakta, hayvan türlerinin geneli ise hissedebilmektedir.

Peki, hayvan sevgisini çocuklarımıza nasıl kazandırabiliriz?

Öncelikle hayvanseverlik konusunda bir açıklama yapmak gerekiyor. Hayvanseverlik, insan-merkezli bir bakış açısının ortaya çıkardığı bir kavramdır. Kimse hayvan sevmek zorunda değildir. Burada önemli olan nokta dünyadaki tüm canlıların yaşam hakkının savunulmasıdır. Örneğin, bir kişi yılanlardan nefret edebilir. Ama bu yılanların yaşam hakkını savunmasına engel değildir. Bir canlı, diğer bir canlı kendi yaşam alanına (beslenme, barınma veya çiftleşme bölgesine) müdahale ettiği anda saldırganlaşmaktadır. Oysa insan türü, durup dururken diğer canlıların yaşamlarına müdahale etme hakkını kendinde görmektedir. Hatta bu müdahaleyi “hayvan sevgisi” adına yapabilmektedir.

O nedenle bizlerin çocuklarımıza kazandırmamız gereken bakış açısı, sevsek de sevmesek de bu dünyayı diğer canlılarla paylaşmak zorunda olduğumuzdur. Kendi yaşamımızı tehdit etmediği sürece de, diğer canlıların özgürce yaşamalarını, bu yaşam hakkına saygı duymamız gerektiğini öğretebilmeliyiz. Tabii böyle bir bakış açısını da tutsak ettiğimiz hayvanları ziyaret ederek gösteremeyiz. Hayvan hapishaneleri, çocuklara ancak kötü birer örnek olarak, olmaması gereken bir şey olarak gösterilebilir. Sağlıklı bir insan aklı bunu gerektirir.

Peki, hayvanat bahçeleri olmazsa, çocuğuma zürafayı nerede gösterebilirim?

Çocuğunuzun zürafayı görme ihtiyacı zorunlu bir ihtiyaç mıdır? Yani çocuklarımız bir fili, aslanı ya da zürafayı hayatları boyunca görmeseler ne kayıpları olur? Ya da şöyle soralım, çocuklarımız fili, aslanı veya zürafayı gördükleri zaman hayatlarında ne gibi değişiklikler yaşanır? Sakın onların bu deneyimden sonra hayvan sevgisi kazanacaklarını söylemeyin. Çünkü böylesi bir sevgi olmasın daha iyi… Bu sevgi, iyi niyetli kötücül bir sevgidir.

Kaldı ki, sevgiyi neden kıtalar ötesinde aramamız gerekiyor? İnsanlar yaşadıkları coğrafyayla uyum içinde olmayı, yaşadıkları coğrafyayı sevmeyi öğrenmeleri gerekir. Çocuklarımız gündelik yaşamlarında ne bir fille ne de bir zürafayla karşılaşamayacaklardır. Ama her gün okula giderken, bahçede oynarken, seyahat ederken pek çok farklı canlı türüyle karşılaşmaktadırlar. Çocuklarımızın uyum sağlaması ve birebir tanıması gereken canlı türleri aynı coğrafyayı paylaştıkları canlı türleridir. Diğer canlı türlerini kitap, CD gibi materyallerden tanıyabilir, zoolojiye merak salanlar da gidip o türleri doğal yaşam alanlarında inceleyebilirler.

Hayvanat bahçeleri nasıl kapatılır?

Hayvanat bahçesi adı verilen hapishaneler, ziyaretçileri olduğu sürece açık kalacaklardır. Açık kaldıkları sürece yeni hayvanlar doğal yaşam alanlarından koparılıp, kafeslere tıkılacak ve ömürlerini hiçbir suçları olmamasına rağmen tutsak halde geçireceklerdir. Yine bu hapishaneler açık kaldıkları sürece, hayvanların orada üremeleri sonucunda doğacak yavruları da tutsak olarak yaşayacaklardır. Bunun için öncelikle artık ziyaretçilerin bu yerleri ziyaret etmemesi, çocuklarının sağlıklı gelişimi için bu gibi yerlerden çocuklarını uzak tutması gerekir. Ziyaretçisi olmayan hayvanat bahçesi en kısa zamanda kapanacaktır.

SİRKLER

Yine pek çok anaokulunda, okul öncesi ve çocuk gelişimi öğretmenliği programında veya ebeveynlerin bakış açısıyla “sirkler” eğlenceli yerlerdir. Gerek ebeveynler tarafından gerekse çocuk eğitimcileri tarafından sirkler olumlanan yerlerdir. Anaokulları öğrencilerini, ebeveynlerse çocuklarını sirklere götürerek yine “iyi niyetli” faaliyetler gerçekleştirirler. Amaç çocuğun hem eğlenmesi hem de hayvanların ilginç gösterilerini izleyerek hayvan sevgisini kazanmasıdır.

Oysa hayvanların o ilginç gösterileri gerçekleştirebilmesi, işkence dolu bir sürecin getirisidir. Bizlere sanki “şeker karşılığı” yapılıyormuş gibi gösterilen hareketlerin altında çok çeşitli işkence yöntemleri ve bu yöntemlerin hayvanları korkuyla yönlendirmesi yatmaktadır. Kullanılan bazı işkence aletleri ve yöntemleri şunlardır;

Zincirler:

Filler eğitim zamanları, nakiller sırasında ve sık sık şov aralarında ön ve arka ayaklarından zincirlenirler. Bu durum sık sık, bacaklarda çeşitli yaralanmalara (ayak çürümesi, çatlak tırnaklar, epiderm) sebep olur.

İp:

Yavrulama bölümünde doğmuş bebek filler eğitim için annelerinden zamanından önce uzaklaştırılıyorlar. Ayırma işlemi sırasında, yavrular izole tutulur, ön ve arka ayaklarından iple bağlanır. Baskıya karşı direndikleri için ip yanıkları oluşur.

Fil Kancaları:

Fil kancaları uzun bir tutaç ve keskin metalden kancaya sahiptir. Filleri disipline etmek için kullanılır. Fillerin derileri kalın olduğu için, bir böcek ısırığını hissedebilecek kadar duyarlıdır. Eğitmenler kancayı kulakların arkasındaki yumuşak doku içerisine, ayakların etrafındaki veya çenenin altındaki yumuşak bölgelere ya da ağız içerisine yerleştirirler.

Kamçılar:

Kamçı sızıları şiddetli ve kalıcı acıya ve ağrıya sebep olur.

Elektrik Şoku:

Kamçı gibi, elektrik şoku da dayanılmaz şekilde acı vericidir. Gösteri öncesinde veya gösteri sırasında, çeşitli boylardaki elektrik verici alteler kullanılarak hayvanlar “eğitilir” veya şov yapmaları sağlanır.

Sopalar:

Sopalar, balta sapları, beysbol sopaları, metal borular gibi aletler yoluyla hayvanlar üzerinde otorite kurulur. İstenmeyen hareketleri yapan hayvanlar bu sopalarla dövülür.

Ateşli Silahlar:

Sirklerde bulunan vahşi hayvanlar, kimi zaman insanın verdiği acı ve ıstıraba karşı gelir ve bunun hesabını canıyla öder. Bu tip durumlarda ateşli silahlar kullanılarak hayvan öldürülür.

Ağız Bağları:

Ayı gibi hayvanlar, kendilerini tehdit altında hissettiklerinde hayvanların kendilerini koruma cesaretlerini kırmak için ve hayvanları bastırılmış olarak tutabilmek için ağız bağları giymeye zorlanırlar. Bağlar, görme, solunum, yeme ve içmeyi engeller.

Bu konuda daha detaylı bilgiye ulaşmak ve gizli çekilmiş işkence (eğitim)görüntülerini izlemek istiyorsanız www.petatv.com adlı siteyi ziyaret edebilirsiniz.

5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, hayvanların eğlence amaçlı kullanımını yasaklamıştır. Ama gelin görün ki, yasanın hiçbir yaptırım gücü yoktur. Çünkü bu yasaya karşı işlenen suçlara sadece 250 YTL para cezası konmuştur. Burada çözüm yine çocuk eğitiminde yatmaktadır. Çocuklarımıza hayvanların bir eğlence nesnesi olmadığını öğretebilmemiz gerekiyor. Bunun için de sirkler, ancak kötü örnek olarak, yapılmaması gereken şeyler olarak çocuklarımıza sunulabilir.

HAYVAN TİCARETİ (PET SHOP)

Birçok eğitim kurumunun, ebeveynin ve hatta hayvanseverin içine düştüğü bir hata da evcil hayvan konusudur. Evinde hayvan besleyen insanların hayvan sevgisiyle, bizim bahsetmiş olduğumuz her canlının yaşam hakkının savunulması çok farklı konulardır. Evcil hayvan kavramı yine insan-merkezli bir bakış açısının sonucudur. Bu bakış açısıyla hayvan yine bir meta olarak görülmektedir. Evimizde beslediğimiz, çocuğumuza arkadaş olan, gelişmiş bir oyuncak gibidir.

Evcil hayvan kavramının ortaya çıkmasıyla hayvan ticareti büyük boyutlara ulaşmış ve bunun sonucunda yine olan hayvanlara olmuştur. Doğada bir karşılığı bulunmayan ara (melez) türler üretilmiştir. Bu ara türlerin üretiminde en çok köpek türü kullanılmıştır.

Yine bu ticaret sayesinde pek çok hayvan bir ülkeden başka bir ülkeye transfer edilmiş bu transferler sırasında yarıya yakını yolda ölmüştür. Hayvan ticaretinin yapıldığı pet shop adı verilen dükkanlarda onlarca hayvan zar zor dönebildikleri kafeslerde tutsak edilmektedir. Bir hevesle bu pet shoplardan alınan hayvanlar, çocuğun hevesi geçince ya da bakımında zorlanınca sokağa terk edilmektedir. Bu durumda terk edilen hayvanların hissettikleri duygusal çöküntüyü de bir kenara bıraktık, bu hayvanların belediyeler tarafından zehirlenerek öldürülmesiyle bu evcil hayvan serüveni son bulmaktadır. 5199 Sayılı yasa belediyelerin hayvanları zehirlemesini yasaklayıp, belediyelerin barınak kurmasını zorunlu kılsa da, bahsi geçen yasanın yaptırımı yok denecek kadar azdır.

Burada önemli olan, barınak kurarak havuzun dibindeki deliği kapatmaya çalışmak yerine, havuzu dolduran çeşmeyi kapatmaktır. Bu çeşme, hayvan ticaretidir. Hayvan ticaretine sebep olansa “evcil hayvan” beslenmesidir.

Evcil hayvan beslemek, beslediğimiz canlı üzerinde hakimiyet kurmak ve kendi bencil duygularımızı tatmin etmektir. Bu bencil tatmin, beslediğimiz hayvanın bize bağımlı yaşar hale gelmesine ve duygusal açıdan bize bağlanmasına sebep olmaktadır. Bir kedinin ömrü ortalama on üç yıldır. Bir çocuğun heves etmesiyle alınan bir kedi, on üç yıl sürecek sorumluluk demektir. Barınaklar, alındıktan iki üç yıl sonra çeşitli sebeplerle sokağa atılan kedi ve köpeklerle dolu… Evcil hayvan seven herkes bir kez bile olsa bir pet shop’a gitmiştir. Ama pek az kişi şehirlerinde bulunan bir hayvan barınağını ziyaret etmiştir. Hatta şehrinde bir barınak olup olmadığını bile bilmemektedir. Çünkü ne yazık ki, kapitalist kültür, tüketiciliği had safhaya ulaştırmış ve pet shopların ışıklı dükkanları bize cazip gelirken, barınakların (parasızlıktan) pis ve kokulu durumları bize çekici gelmemektedir.

Şayet çocuklarımıza hayvanları sevdirmek istiyorsak, bu işe sokağımızda bulunan hayvanlardan başlayalım. Çocuklarımıza, mülkiyetçi bir zihniyetle hayvanları bir eşya gibi sahiplenmek yerine, hayvanları yaşadıkları sokakta besleyerek, başlarını okşayarak ve ihtiyaçları olduğu zaman veterinere götürerek sevgimizi ve yaşamı paylaşmayı öğretelim. Çocuklarımızı pet shopa götürmek yerine, şehrimizde bulunan hayvan barınağını ziyaret edelim ve ordaki hayvanlara karşılıksız yardım ederek sevgiyi paylaşmayı, önceki neslimizin açtığı yarayı sarmayı öğretelim.

Sevgili anaokulu/sınıf öncesi eğitimcisi, bu broşür senin için özel olarak tasarlandı. Bugüne kadar yaptığın şeyler için seni suçlamıyorum. İyi niyetine ve samimiyetine inanıyorum! Ama bugünden sonra yapacaklarından sorumlusun. Hiç kimse doğarken bilgilerle kuşanarak doğmaz. Yaşadıkça öğreniriz. Yaşadıkça gözlerimizin önündeki perdeler birer birer kalkar. Perdeler kalktıkça kendimizle baş başa kalırız. Nitelikli bir eğitimcinin en büyük amacı da işte bu körleştirici perdeleri bireylerin gözünün önünden kaldırabilmesine yardımcı olmaktır. Bugünden sonra o minik bıcırıklarla baş başa kaldığında şunu unutma; onlar için sen ne dersen o’dur. Bugüne kadar sirkler, hayvanat bahçeleri, pet shoplar çoğumuza “normal” gelmiştir. Çünkü bize normal olduğu söylendi. Bugünden sonra bu normları değiştirebilecek güce ve konuma sahip olduğunu unutma!..

Yazan: Sinan İzmir

Bu yazının broşür formatına ulaşmak isterseniz, sinanizmir@gmail.com adresinden isteyiniz.

http://www.hayvanozgurlugu.com/news.php?item.3.2

December 14, 2009 - Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: