ecotopianetwork

Doğayla uyum içinde yaşamak… Günseli TAMKOÇ

İnsanın hayal gücünü aşan biçimde gelişen çevre ve doğa tahribatını durdurmak için bilimciler, eğitimciler, politikacılar ve tüketiciler kollarını sıvadılar diye duyuyoruz ve buna inanmak istiyoruz. Fizikçi Fritjof Capra, “1990’lar çevre çağını açıyor, çünkü artık sorun tek bir sorun değil, yaşamımızın, iş dünyamızın politikalarımızın oturduğu genel içeriktir” diyor.

Çevre sorunlarını çözümlemek bugün artık ön planda olmak gereken gişimlerdir ve hemen hemen tüm dünyada bunun böyle olması da kaçınılmazdır. Gezegenimizin kaynaklarını düşüncesizce ve savrukça harcamaya başlayışımız endüstri çağının başlangıcına dayanır. Endüstriyalizmde ne kadar başarılı olduysak, doğadaki dengeyi bozmakta da o kadar başarılı olduğumuz kuşkusuz. Yaşam koşullarımızı neredeyse yok etmeyi bilinçli olarak yapmadık ama, yalnızca kısa vadeli çıkarlarımızın verdiği başarı sarhoşluğuna kendimizi ne denli kaptırdık ki bugün nefes aldığımız havanın, içtiğimiz suyun niteliğini bozmuş, topraklarımızı tüketmiş durumdayız.

Çevremizi korumanın ötesinde, onu kurtarmak, hatta kendimizi kurtarmak gibi çok yaşamsal girişimlere şiddetle gereksinimiz olduğu yadsınamaz. Bilimsel çevre korumayı “ekoloji” olarak anmaya yönelmemiz oldukça yeni sayılır. Her yaşayan varlığın ötekilerle bağımlı olduğu gerçeğine, ekolojiye Batı’da son on, onbeş yıldır daha da yeni ve önemli bir bakış açısı eklenmiştir. Bu bakış açısı sorunların derin boyutlarının gözönüne alınmasını yeğlemektedir. “Derin ekoloji” diye adlandırılmış olan bu tutum veya bakış açısına göre sorun gezegenimizin tüketmekte olduğumuz doğal kaynaklarını korumak veya kurtarmaktan çok daha ötede bir görüştür. Derin ekoloji yanlılarına göre, tüm ekosistemlerin ve canlıların insan girişiminden arınmış bir özgürlüğe hakları vardır ve bu hak onların varoluşlarında saklıdır. Doğal kaynakların korunması,, çevremizin havası, suların ve topraklarının temizlenmesi her ne kadar önemliyse de; derin ekoloji yanlılarına göre bu tip girişimler genellikle yüzeysel kalmaya yönelik girişimlerdir. Halbuki sorunlarımız özüne, derinlemesine inen sorunlarla karşı karşıya olduğumuza göre daha köklü, çözüm yolları aramak zorundayız. Yalnızca insanlar faydalandıkları için değerli görülen bir dağın veya bir nehirin bu fayda durumuna bağlı görülen yaşamları aslında her zaman tehdit altında demektir.

Dünyamıza, İngiliz bilimcisi James Lovelock’un ileri sürdüğü Gaia varsayımı açısından bakan derin ekoloji yanlılarına göre dünyamız üstünde yaşayan tüm canlı türleri ile yaşayan muazzam bir organizmadır. Bazı düşünürlere göre müthiş bir dengeli yaşam örneği olan dünyamızı kurtaracak ögeler ona karşı duyacağımız saygı ve sevgidir. Hatta bazılarına göre çok eski çağlarda yaşamış olan atalarımızın sezgileriyle elde ettikleri bilgelik sonucu gezegende var olan herşeyi kutsal bilmelerini bugün yeniden elde etmeye çaba göstermeliyiz. Ancak bunu başarabilirsek geleceğimizi garanti altına alabiliriz. Kısacası kendimizi arzın merkezi gibi görmekten vazgeçersek yepyeni bir voroluş olgusunu yakalayarak yaşamımızı sonsuza kadar sürdürülebiliriz. Öyle anlaşılıyor ki dünyamızın güneş sisteminin merkezi olmadığını kabul ettiğimiz gibi biz insanların da arzdaki yaşamın merkezi olmadığımızı benimsememiz gerekmektedir. Derin ekoloji yanlıları böyle bir durumu insan merkezli (Anthropecentric) değil, yaşam merkezli (bio-centric) olmak diye ifade etmekteler. Özellikle Batı uygarlığı insanları kendini çok uzun süreden beri yaratılmışların egemeni ve yaşam piramidinin en üst noktasındaki bir tür olarak görmeyi benimsemiştir. Böyle bir görüş de insanların doğayı rahatlıkla sömürmesine yol açmıştır. Herşeyin her yaratığın kendi emrinde ve kendi çıkarları için varolduğu kanısı ile haraket eden insanlarda yüzseksen derece bir dönüşle yaşam- merkezli (bio-centric) bir değişmeyi beklemek bugün için belki gerçekçi bir bekleyiş olamaz. Fakat derin ekoloji yanlıları bunun öyle pek de güç olmayacağı kanısındadırlar. Çünkü uzun süredir egemen olan insan-merkezli (anthropo-centric) inanış bugün artık bu inançta olmayan insanların da yaşamını tehdit etmektedir. Gereken değişme “kendini beğenmişlikten” cayıp gezegeni hatta evreni begenip sevmek, onunla özdeşleşmek gibi bir değişme gerektirmektedir. Bütün sorun kendimizi doğanın dışında, ondan ayrı görmeyip onun içinde ve bir parçası olarak görebilmekte yatıyor olmalı.. Ancak böyle bir bakış açısı bizim kendimizin ve gezegenimizin bir bütün oluşturduğumuz gerçeğine bizi kavuşturduğu zaman yine tümü ilgilendiren korkunç bir sonuçtan kurtulabileceğimizi düşünebiliriz.

Görüldüğü gibi derin ekoloji kavramı aslında öyle pek kolayca kabul edilebilecek bir kavram, bir tutum gibi görünmüyorsa da Doğu dinlerinin tümünde, sufizm ve şamanizmde egemen olduğu bir gerçektir. Eko-sistemdeki tüm yaşayanlarda özdeşleşmenin sonucu gezegenimizi ve kendimizi kurtarabileceğimizi söyleyen ve adı derin ekoloji yanlılarının başında anılan Profesör Arne Naess’e göre, böyle bir özdeşleşme doğal olarak politik değişmeler getirecektir. Sekiz maddelik derin ekoloji platformunun birinci maddesi kanımca en önemlisidir. Zira öncelikle ortaya “yarar” görüşü ile taban tabana zıt bir “değer” sorunu atılmaktadır. Gezegendeki tüm insan ve insan dışı canlıların sağlığı ve gelişmesinin başlı başına bir değeri olması ve bu değerin insan amaçlarına yararlığı ile bağlı olmadığı ifadesi vardır. Bir başka deyişle, öteki canlıların yaşamının bir değer ifade etmesi için insana yararlı olması gerekmemektedir. Çoktan yerleşmiş olan ancak bize yararlı olanların korunmasının önemli görülmesi kanısını kökünden sarsan bu tutumun kolay kolay destek bulamayacağı kuşkusuz çok açıktır. Bilindiği gibi hem bilim hem de geçerli dini inançlara göre tutumlarımızda bütünsellik değil ikilik egemendir. Madde ve ruh ikilemi, biz ve Tanrı ikilemi, biz insanlar ve doğa ikilemi gibi. Arne Naess derin ekoloji platformunun bu radikal görüşünün çok önemli olduğunda iddialı görünüyor. Çünkü Naess’e göre ancak bu görüşü benimseyebilirsek, bize yararlılığını bilemediğimiz yaratıklarla hatta cansız varlıklarla özdeşleşmemiz olanağı ortaya çıkabilir. Ancak böyle bir özdeşleşmeye dayanan girişimlerle bütünü kurtaracak ekonomik ve politik değişmeleri gerçekleştirebiliriz. Böyle bir yaşam hakkı ve her türlü var oluşa yaşam hakkı tanımak aslında biz insanlara mı düşüyor sorusunu sorduğumuz zaman bu “değer” görüşünü daha da karmaşık yapıyoruz kanımca. Ama varoluşun nedenlerine inmeden, madem var o halde değeri kendinde veya içindedir diyebilmenin de o kadar güç olmadığını görüyorum.

Buraya çağımızın ileri gelen düşünür ve psikiatristlerinden olan R. D. Laing’in şu sözlerini eklemek gereksinimini duydum:
“Kopernik’in getirdiği devrimci düşünce ile gezegenimiz, Ptolem dünya görüşünü geride bırakarak öteki gezegenlerin arasında ki yerini bulmuştur. İnsan da evrenin merkezi olmadığını anlayarak kendi gözündeki o üstün yerini yitirmiş bunun sonucu olarak da bir olgunluğa erişmiştir, Aynı biçimde bizim de şimdi artık doğadaki hak ettiğimiz yeri bilmemiz gerekir. Bu yer hovarda bir ‘patron’un, sömüren ve ganimet paylaştıran bir kralın oturduğu yer değildir. Bu yer, dünyadaki türlerin birbiri ile ahenk içinde yaşadığı bir yerdir.”

Derin ekolojinin ikinci önemli ögesi çeşitli yaşam biçimlerinin bu değerlerin gerçekleşmesine katkıda bulunması ile ilgilidir. İnsanların bu tür ve cins zenginliğini tüketip yok etmeye hakları olmamakla beraber hepsi de yaşam gereksinimlerini karşılamak üzere birbirinden yararlanmak zorundadırlar. Önemli olan, insanların insan dışı yaratıkların dünyasından aşırı biçimde yararlanarak türlerin tükenmesine yol açmamasıdır.

Derin ekolojiye göre insan yaşamının ve kültürlerinin devamı bakımından nüfus kısıtlaması da bir ön koşuldur. İnsan dışı yaşamın da devamı yine nüfus artışının durdurulmasına bağlı görülmektedir. Bütün bu olumsuzlukların çözümü için politikalarda köklü değişikler gerekmektedir ve ancak bu yapılırsa eldeki sonuçlar şimdiki tehlikeli durumu önleyebilecektir.

Derin ekoloji ögelerinden bir başkası da ideolojik değişmelerin başında gelmesi gereken bir husus; gittikçe yükselen bir yaşam düzeyi yerine biz insanların yaşamımızın niteliğine önem vermemizdir. Sade ve nitelikli yaşam koşullarına razı olursak yaşamımızı; herşeyin artması, büyümesi ile değil nitelikli bir yaşam düzeyi sağlamasıya değerlendirebiliriz. Arne Naess’e göre derin ekoloji yanlıları ileri sürülen bu görüşleri koşulsuz üstlenirlerse gereken değişmelerin gerçekleşmesi için çaba göstereceklerdir. Kanımca derin ekolojinin bu önerilerini benimseyebilmek için önce insan cinsinden olmanın kibir ve azametinden hiç olmazsa, bir parça ödün vermemiz gerekir. İnsan olarak geliştirdiğimiz benlik bilincimizi aslında sorgulamak bile bir “bio-spiritual” biyolojik tinsellik yolculuğuna çıkmamızı gerektirecektir. Böyle bir yolculuk sonunda elde edeceğimiz genişlemiş bir benlik, dağları, ormanları, denizleriyle tüm Gaia’yı hatta evreni bile kapsamı içine alacaktır.

Tinsel bir içsezi ile birlikte duygularımızında bir hayli gelişip gürleştiği bir dünyada karşılıklı bağımlılık kavramı yalnızca bilimsel bir veri olmakla kalmayıp yüreklerimizde de yerleşmiş olursa “bio-centric”, bio-merkezci bir eşitliğe kavuşmak gerçek dışı sayılmayacaktır. Derin ekoloji yanlıları biz insanlarda böyle bir yeteneğin potansiyeline dayanarak kişiliğin ötesinde (transpersonal) bir varoluşun bizi tüm yaşam ile birleştirebileceğini vurgulamakta ve bunu önümüzdeki üçüncü binyılda olanaklı görmektedirler. Bu dar kişilik, kendisi dışında var olan yaşamı yadsımakta ve kendisini hem çok farklı hem üstün gördüğü için öteki yaşayanları rahatlıkla sömürmeyi ve onları esiri saymayı kendisi için bir hak bilmektedir. Joanna Macy’e göre Batı insanı şimdilerde artık kendi farklılığını yeni bir biçimde algılayarak bu dar kimlikten geniş benliğe yönelmekte ve “yeşermektedir”. Bunu yaparken de, Avustralya, Güney ve Kuzey Amerika kıtalarında yaşayan yerli halkların geleneksel yaşam felsefelerinden esinlendiklerini ifade etmekten kaçınmamaktadırlar. Bu kültürlerin insanlarının yaşam biçimlerini çoğumuz “ilkel” buluyor olabiliriz. Buna rağmen inançlarının ve bu inançlar ışığında gelişmiş olan yaşam biçimlerinin dünyamızı yok etmediğini ve edemeyeceğini gözönünde tutmalıyız. “Yeşil” olmanın böyle bir tinselliği kapsaması bazılarınca us dışı bulunabilir. Ayrıca, Arne Naess’in önerdiği politik ve ekonomik atılımlar ve girişimler böyle tinsel bir yolculuğu benimseyen kişiler tarafından mı gerçekleştirilecek diye sorulabilir. Naess’e göre tüm biyosfer’le özdeşleşebilirsek kendimizi savunmamız doğa ve doğal yaşam için de savunmamız olacaktır. Böyle bir ekolojik benliğe kavuştuğumuz zaman kendimizi koruyup sevmekle, doğayı korumak ve sevmek arasında hiçbir ayrıcalık olmayacaktır. Bu görüşü Avustralyalı derin ekoloji yanlısı John Seed şöyle anlatıyor: “Geliştireceğimiz stratejiler dar benliğimizin çerçevesi içinde değil, çok geniş ve görkemli bir çerçeveye yer küreye dayanarak, onun ilhamı ile biçimlenmişse, ki bu dört milyon yıllık bir evrimi kapsar, o zaman sonuçları çok daha kuvvetli, çok daha cesur ve çok daha inatçı ve kuşkusuz çıkar gözetmeyen bir atılımla elde etmiş olacağız. Çoğumuzu felce uğratan bir vurdumduymazlık genellikle kavrulmuş, küçülmüş bir benlikle yetinmemizin sonucudur.”

http://www.hayvanozgurlugu.com/news.php?item.8.2

December 14, 2009 - Posted by | ekoloji, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: