ecotopianetwork

Fifty ideas for actions on climate change


In May and June 2001, the Rising Tide Climate Chaos Tour visited 12 cities in Britain. Some 300 people came to the Tour. In the last session of each gig people broke into small groups and brainstormed ideas for action. This is a list taken from their ideas.

This list proves that no one can argue that there’s nothing we can do about climate change. Our only problem now is choosing what to do- and when has that ever been an excuse for not doing anything?!

1. Organise a Critical Mass with a climate chaos theme
2. Set up a climate change pirate radio station (there is a tape of material already prepared)
3. Find out the sea-level rise or flood level predictions for your area (Met Office, Environment Agency) and paint/chalk this level in blue around town, on council buildings, petrol stations, etc. Accompany with flyposters/leaflets explaining the line and forecasted impacts of extreme weather
4. Take action to reduce your own energy consumption- set yourself a target. Tell everyone about it- your family, friends, neighbours and get their support (like giving up smoking!)
5. Make an empowerment video focused on weather chaos and our responses to it and distribute it and show it.
6. Agit-crop! Planting or seed sowing to spell out a message, in council flowerbeds, railway embankments, open spaces
7. Target traffic jams with leaflets about greenhouse gas emissions
8. Produce local guide to help people buy ethical local produce
9. Declare a car share or green transport week, support with posters, leaflets, actions
10. Set up an info shop/ or a stall in a busy place
11. Produce posters, distribute them, flypost them all over town
12. Talk with your friends of neighbours about what you could do collectively, such as car share, setting personal targets, planning an action, organising school transport etc.
13. Grow at least some of your own food. Reclaim some space to do this with others, get an allotment, grow stuff in pots
14. Declare a car-free zone in your town and put up car-free road signs
15. Blockade or occupy a power station. Block plans for any new power stations.
16. Make “Wanted” posters in car parks for crimes against the biosphere with pictures of cars.
17. Find out council/local authority development plans, put in your own ideas, challenge anything that doesn’t take account of reducing emissions
18. Visit electricity/electrical goods retailers, note how much effort they put put energy efficiency. Set up an info shop outside (or inside!) for the day
19. Mobilise against incinerators, make the links about greenhouse gas emissions
20. Energy reduction – raise the issue in your workplace or school
21. Take your holidays in England.
22. Hassle everyone you know to change their lightbulbs
23. Subvertise-distort the messages on adverts for climate criminals, such as car adverts, all flights! (See http://www.subvertise.org.uk for some ideas)
24. React to events- when there the next unseasonal flooding, record drought, or unexpected storm, get out on the streets protesting and making the links for people. Prepare a local phone tree to pull people together at short notice to do this.
25. Guerilla Energy Reduction! Put a brick in the cistern, turn down heating, change heating timers to come on less, swap old lightbulbs for energy efficient ones
26. Get out there and start talking! We have detailed materials on how to structure talks and do speaker trainings. Better still, get on the road and do your own version of the Rising Tide Tour.
27. If it snows people with bad insulation have no snow on their roofs- put a leaflet through their doors about climate chaos and telling how much they can save with roof insulation (plus what grants are available)
28. Prepare materials for teachers, and do talks and activities in schools
29. Buy green electricity. For details on the best companies go to http://www.foe.co.uk
30. Start a solar water heating club
31. Shut down petrol stations and offer advice on how to kick the habit – offer alternatives to oil addiction, such as free bikes
32. Put up displays at events, public places (the library, public noticeboards), or flypost. Basic display packs from Rising Tide
33. Do a 90% for 90% action- leafleting the train.
34. Give out cartoon booklets everywhere! Photocopy and flypost them
35. Fix up some bikes (universities and stations good place to ask for leftovers) and set up a local free bike scheme, like they used to have in Amsterdam.
36. Nautical Critical Mass! Put cut-out fish in trees and on car windscreens with a message/website. (see fish in the resources section of this web site)
37. Talk with people in this country who have relatives abroad already being affected by weather chaos such as people from the Pakistan, Bangladeshi communities.
38. Create images of what future climate chaos could look like in your region/town and paste them up.
39. Paint cycle lanes, or Think Bike signs on the road.
40. Take infra-red photos of public buildings during winter and confront people with the picture of how much heat is going into the air (send photos to the newspapers)
41. Put up Climate Chaos Ahead road signs on all rush-hour approaches to town
42. Write a message on the top of your umbrella so everyone can see it when it rains
43. Hang banners from bridges over motoroways and busy roads during rush hours- thousands will see them (stay with the banner or the police will remove it and not give it back!)
44. Occupy the offices of companies not reducing emissions, or part of increasing emissions Organise benefit gigs to fund more Rising Tide resources, or to support people affected by extreme weather in the global south (survivors of last years Mozambique floods sent a donation to people whose homes were flooded in Malton, Yorkshire
45. Plough up a motorway and create a park!
46. Link up with other groups/campaigns with linked concerns – such as fuel poverty groups, local local refugee/asylum seekers support groups. Plan joint work around environmental refugees.
47. Campaign for not-for-profit public transport
48. Set hosepipes on offices of oil and airline companies and flood them!
49. Start a campaign against all air flights where people can take a train (eg England to Scotland, London to Paris)
AND…..
50. Get together with other people, work out what you want to achieve, plan your actions/campaign and DO IT!

http://www.networkforclimateaction.org.uk/toolkit/action_resources.html
http://www.seedsforchange.org.uk/free/resources

December 17, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, eko-savunma, isyan, sistem karsitligi | Leave a comment

Eskimoların Çığlıkları – Dilaver Demirağ

Onları genelde İglolar içinde yaşayan, Ren geyiklerinin ya da kutup köpeklerinin çektiği binen, ellerinde mızrakları ile fok ya da balina avlayan, fok yada balina yağını yakıt olarak kullanan, balina kemiklerini iğneden çadıra kadar akla gelebilecek her alanda kullanan, kürklü giysileri olan, balık kokan, çekik gözlü insanlar olarak biliriz.

Hatta kimi fıkralarda uyanık pazarlamacıların onlara buzdolabı satmaya uğraşmaları ile de mizahi bir biçimde anılan bir halk.

Beyazların dilinde Eskimo yani “çiğ et yiyen” anlamında kullanılan bu sözcüğün gerçeklikle ilgisi mevcut değil. Çünkü bu da yerli halklar ile ilgili beyazların uydurduğu, ve kendi sömürgeciliklerini haklı çıkarmak için uydurulmuş bir küçümseme edası.

Gerçekte onlar kendilerini İnuit ya da Yupik olarak adlandırıyorlar. İlk “kişi” demek, diğeri ise “gerçek kişi”. Muhtemelen Algonikin kabilesinin dilinde bu halkın kendilerinden olmadığını, farklılıklarını ifade etmek için kullandığı bir söz olsa gerek bu. Çünkü Algonikin dilinde kullanılan ve eskimoya yakın olan bir sözcük “farklı dilde konuşan kişi” anlamına geliyor.

Vikipedia da bu halklar ile ilgili şu bilgiler veriliyor:

“Eskimolar, yaşadıkları yer Asya ile Amerikanın birbirine bağlı kara parçaları iken, son Buzul Çağı’nın bitimine doğru (günümüzden yaklaşık 12000 yıl önce), Sibirya’dan Alaska’ya geçen avcıların torunlarıdır. Bununla birlikte bazı iddialara göre de M.Ö. 3000 yıllarında Bering Boğazı üzerinden Amerika’ya geçmişlerdir.

Alaska’da çamur sıvalı dikdörtgen evlerde, Grönland’da taş, toprak ve balina kemiğinden yapılmış kubbeli evlerde, Kanada’da ise igloo denilen buzdan yapılmış kubbeli evlerde yaşarlar. Bununla birlikte modern evlerde yaşayan eskimolar da vardır. Kara ulaşımını köpeklerin çektiği kızaklarla, deniz ulaşımını “kayak” adı verilen kayıklarla ve kadınların kullandığı “umiak” adlı ağaç ve deriden yapılmış botlarla sağlarlar. Ancak günümüzde motorlu taşıtlar, motorlu kızaklar, ateşli silahlar ve modern kamp aletlerini de kullanmaktadırlar.

Eskimoların yaşadıkları geniş Tundra bölgesi, yılda sekiz – dokuz ay süren dondurucu kuzey kışından ötürü tarıma elverişli olmayan topraklarla kaplıdır. Bu yüzden Eskimo ekonomisi avcılık ve balıkçılığa (özellikle balina avcılığı) dayanmaktadır. Temel yiyecekleri balık, ren geyiği ve elktir. Su aygırı ve balina kemiğinden araç ve gereçler yaparlar.”

Kısacası Uygar olmayan bir halk İnuit ve Yupik halkı. Günümüzün uygarlık karşıtı anarşistlerinin övgüyle söz ettiği avcılık ve toplayıcılıkla geçinen ilkel halklardı. Dı ekini kullanıyorum çünkü Vikipedia da belirtildiği gibi uygarlık denen şey oralara da ulaşmış bir halde. Beyaz adamın uygarlık dediği dev makine ve onun öğüten dişlileri bu halkları da öğütüyor her geçen gün. Örneğin bugün toplam nüfusu 13 bin olan Inupiaq topluluğunun sadece 3 bin 100′ü anadilini konuşuyor, bunların çoğu 40 yaşın üzerinde. Yaygın olarak İngilizce konuşan Inupiaqların dillerini çok iyi koruyamadığı biliniyor. Nedeni ise beyaz adamın işgali.

Bu konuda bir örnek vereyim. Kutup Ekimoları olarak bilinen Thule halkı, Danimarka ve ABD’nin Gröland da Kurduğu hava üssü nedeni ile 1953 yılında sürgüne gönderilmişler ve bu sürgün esnasında hayli trajik şeyler yaşanmış. ABD üssünün genişletilemesi kararı ile, Thule bölgesi yerli halkı, onların hiçbir şekilde rızası alınmadan zorla 150 kilometre uzaklıktaki Qaanaq bölgesine nakledildi. Bu sürgün sırasında yaşamları köklü değişime uğrayan yerlilerin buraya dönüşüne izin verilmiyor.

Her neyse amacım İnuit ya da Yupik uzmanı kesilmek değil. Amacım iklim değişimini ele almak. Ancak ne medyanın yaptığı gibi felaket kumkumalığı yaparak, ne de İstanbul’da, Ankara’da evinde sabah ve akşam duşunu alamama korkusu içinde kıvrananların kaygılarına hitap ederek barajlarda tükenen su seviyesine dayanarak tartışmak niyetinde değilim. Bu olağanüstü doğa olayının insani ve insani olmayan sonuçlarını bu olayın gerçek mağdurları üzerinden tartışmak istiyorum.

Çünkü iklim değişimine ilişkin geçerli popüler yaklaşım bütünü ile insanlık ve uygarlık merkezli bir yaklaşım.Hatta öylesine ilginç ki sadece medya değil sosyalistler, liberter soyalistler ya da Anarko-Komünistler bile sorunu esas olarak insanlık ya da uygarlık ekseninde ele alıp sorunun faturasını kapitalizme kesiyor.

Oysaki sormak lazım kapitalizm insanların işine gelmese kapitalizm varolabilir mi? Ne yazık ki sosyalistlerden Anarşistlerin bir bölümü (Anarko-Komünistler, Anarko-Komünistler’in ekolojist bir türevi olan Sosyal Ekolojistler ve bilumum klasik anarşistler) Aydınlanmacı-Humaniter geleneğin izlerini takip edenler, tahakküm ve sömürüyü hep dışarıdan dayatılan, insanların talebi ile olmayan dışsal bir şey olarak görmüşlerdir. İşbirliğinin, bile bile ladesin olmadığı bir yerde ne tahakküm olur ne de sömürü. İnsanlar bazı şeyleri talep ettikleri ya da kimi şeylerinden vaz geçemedikleri için tahakküm varoldu ve tahakkümle birlikte sömürü de.

Dolayısıyla küresel ısınma olgusunda da aynı saftrik insan anlayışı ve dışsallaşmış suçlu mantığı ile parmakları salt kapitalizme ya da tahakkümcü sisteme yöneltmek asıl olguyu gözden kaçırmak, bu sürece hiçbir dahli olmayan uygar olmayan insanlar ve insan dışındaki canlıların bu felaketin asıl kurbanları olduğu gerçeğini unutmaktır. Küresel Isınma uygarlık ve uygar insan denen kansere karşı Gaia olarak gezegenin bir tepkisinden başka bir şey değildir.

Ancak ne yazık ki Gaia ana[*] biz insanlara özgü merhamet, adalet gibi ahlaki değerleri pek umursamadığından kurunun yanında yaşı da harcayarak son buzul çağı sonrası gezegene egemen olan türlerin ( uygar insan da dahil) önemli bir bölümünü harcama hazırlığında. Doğrusu insani değerler düzleminden bakarsak büyük bir bedel bu. Inuitler binlerce yıldır hücrelerine işlemiş bilgelikle bu olguya artık sessiz kalmama kararına varmış durumdalar. Yüzyıllardır sessiz sedasız yaşayıp giden Grönland sakinleri de artık tepkilerini dile getiriyorlar. ‘Dondurma’ adaları gözlerinin önünde eriyip gidiyor. Eskimo çığlığı buz kütlelerini kırıyor.

Elbette onların bu çığlıklarını ne uygarlık denen dev makine, ne de bu makinenin dişlisi olan uygar insanlar duymayacaktır. Onlar klimalarından, otomobillerinden vazgeçemezler. Doğanın kararını tartışmak bir fayda vermez elbette ama,ABD’yi Avrupa’yı daha güçlü fırtınaların vurması (özellikle de zengin bölgeleri) Sanayileşmiş kentlerin kuraklık içinde kavrulmaları ve lümpen küçük burjuvaları yahut sosyolojinin tanımı ile kentli üst orta sınıfların dünyayı kirleten tüketim kültürlerinin akamete uğraması benim gibi sistem karşıtlarını olsa olsa sevindirir.

Lütfen Gaia Ana asıl darbeni yaşadığımız tüm olumsuzlukların asıl sorumlusu olan bu salak güruha yani kentli orta sınıfa ve zenginlere vur. Şu uygarlık denen dev makineyi fırtınaların, sellerin ve sıcaklık dalgaların ile ez geç.

[*] Gaia Ana elbette bir metafor yani sembol, doğanın Gaia olup olmadığı konusunda kesin emin değiliz. Ancak Gaia hipotezi ile Prigoginin Dağılma (entropi), Capra’nın eserlerinde geniş yer verdiği sistem teorisi ortak bir noktada birleşir. Sistemlerin karmaşıklaştığı oranda entropiye olan eğilimlerindeki çoğalma, kırılganlık olgusu ile maddesel düzeyde kendini gerçekleştirmesinin bence çok güzel bir biçimde özetlendiği bir hipotez.

http://sadecehayat.blogcu.com/eskimonun-cigliklari/1903142
http://yabanil.net/?p=197

December 17, 2009 Posted by | sistem karsitligi, somuru / tahakkum, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Gaia Teorisi : Yaşayan Dünya’nın Bilimi – David Orrell

Bu yazı,Gaia Teorisini ortaya atan James Lovelock, ve teorinin gelişimindeki büyük etkisi olan Lyin Margulis ve daha sonra diğerleri tarafından geliştirilen Gaia teorisine kısa bir giriş niteliğindedir. Gezegenin canlı bir sistem olduğu ve oluşan tüm doğal süreçlerin aslında bu yaşam ağının kendi mevcudiyetini sürüdürmek için yaptığı bir şey olduğunu ortaya koyması için Gaia hipotezi önemli bir modeldir. Bu hipotez anlaşıldığı takdirde gezegene olan bakışımız değişiceği gibi şu an olduğu gibi yaşam ağına müdahale etmek hatasına düşmeyiz.

 1960’lı yılların başlarında, James Lovelock , Mars’ta yaşam olduğunu ispatlamak için yapılan bir araştırmaya katılmak üzere NASA tarafından davet alır. Görevi ,  Mars’a gönderilebilecek bir uzay aracı eşliğinde, yaşamın varlığına dair belirti bulma kapasitesine sahip aletler tasarlamaktır. Mars üzerindeki herhangi bir yaşam biçimi Dünya üzerindekinden çok farklı olabileceğinden , neyin inceleneceği konusunda tam bir bilgiye sahip olmak oldukça zordur, bundan dolayı  bu amaç açık açık ifşa edilmez. 

Bu durum onları,  yaşamı neyin oluşturduğu ve bunun ne şekilde ortaya çıkarılabileceği konusunda düşünmeye götürür. Lovelock yaşamın en genel karakteristiğinin enerji ve maddeyi bünyesine alıp atık maddeleri atması olduğunu tesbit etmiştir. Ayrıca, oksijen soluyup karbon dioksit çıkardığımızın aynısı şeklinde, organizmaların çevrimsel değişim aracı olarak gezegenin atmosferini kullanıyor olabilecekleri sonucuna varmıştır. Bu sayede, yaşamın Mars atmosferi üzerinde saptanabilir kimyasal bir iz bırakmış olabileceğini var saymıştır. Belki de bu Dünya’dan  fark edilebilebiliyordur ve böylelikle bir uzay aracı göndermeye bile gerek kalmayacaktır.

Bu fikri sınamak amacıyla o ve meslektaşı Dian Hitchcock Mars’ın kimyasal terkibini analize ve bunu Dünya’nınki ile karşılaştırmaya başladılar. Sonuçlar büyük bir çelişki arz etmekteydi. Venüs gibi Mars’ın da atmosferi %95 civarında karbon dioksit, biraz oksijenden oluşmakta ve metan bulunmamaktaydı. Dünya ise %77 nitrojen, %21 oksijen ve görece büyük ölçüde metandan oluşmaktaydı.  Mars kimyasal bakımdan ölüdür; olabilecek  tüm kimyasal tepkimeler olup bitmiştir. Bunun aksine Dünya kimyasal bir denge durumundan çok uzaktır. Örnek olarak,  halen atmosferde bulunan metan ve oksijen birbirleriyle kolayca tepkimeye gireceklerdir. Lovelock gazların bir devridaim içinde bulunmaları gerektiği ve bu dolaşımın itici gücünün yaşam olduğu sonucuna vardı.

Lovelock yaşamın atmosferle olan etkileşiminin geçmişine yoğunlaşmaya başladı. Yaklaşık üç milyar yıl önce, bakterilerin ve fotosentetik deniz yosunlarının atmosferden karbon dioksit almaya ve atık madde olarak oksiyen üretmeye başladıklarına dikkat çekmiştir. Uzun zamanlar boyunca bu işlem, organizmaların oksijen zehirlenmesine uğradıkları bir noktaya varıncaya dek,  atmosferin kimyasal içeriğini değiştirmiştir.  Bu durum ancak oksijen tüketerek hayatta kalabilen organizmaların ortaya çıkışı sayesinde çözüme ulaşmıştır. 

Yaşam akışı sayısız organizmanın atmosferi idare eden birikimsel etkinliklerinden ibaretti. Dışardan bir bakışla, bütün bu süreçlerin genel sonucu Dünya’nın, özellikle de ölü komşularına kıyasla,  yaşayan bir varlık olarak göründüğüdür. Lovelock, birden Dünya’nın en uygun şekilde süper bir organizma olarak nitelendirilebileceğini idrak etti : “Gaia’nın bende kişisel olarak açığa çıkışı bir ışık çakması gibi birden oldu. Kaliforniya’daki Pasadena Jet Propulsion laboratuar binasının en üst katında küçük bir odadaydım. 1965 sonbaharıydı ve meslektaşım Dian Hitchcock ile, hazırlamakta olduğumuz bir çalışma üzerine konuşmaktaydık. O anda, birdenbire Gaia fikri aklıma geliverdi. İnsanda huşu uyandıran bir düşünceydi bana gelen. Dünya’nın atmosferi, henüz, gazların olağanüstü ve değişken bir karışımıydı.  Uzun zamanlar boyunca, her yönüyle sabit bir bileşim halinde olduğunun bilgisine vardım. Dünya’daki yaşam atmosferi meydana getirmekle kalmayıp,  onu, sabit bir bileşim ve organizmalar için elverişli seviyede tutacak şekilde  ayarlıyor da olamaz mıydı? Komşusu da olan roman yazarı William Golding ile yaptıkları bir gezinti sırasında, Lovelock bu fikrini açtı ve bunun için bir isim önermesini istedi. Golding ise Yunan yeryüzü tanrıçasına atıfta bulunarak Gaia ismini teklif etti. Böylece Gaia hipotezi doğmuş oldu.

1979’da Lovelock yeni fikirlerini geliştirdiği  “Gaia : Dünya’daki Yaşama Yeni Bir Bakış” adlı kitabını yazdı. Şöyle ifade etmiştir:

 “yeryüzünün, atmosferin ve okyanusların fiziksel ve kimyasal koşulları, bizzat yaşamın mevcudiyeti sayesinde yeterli ve uygun yapıdadır. Bu, yaşamın gezegenin şartlarına uyum sağladığını ve şartların kendi bağımsız tarzlarında evrildiğini kabul eden geleneksel bilgiye zıttır.”

Gezegenin kendikendini düzene koyar olduğuna  (öz düzenlemeye) dair gözlemi Lovelock’un hipotezini daha açık hale getirmiştir. Örnek olarak, Dünya üzerinde yaşamın vuku buluşundan beri güneşin ısısının %25 oranında arttığını, yine de sıcaklığın aşağı yukarı sabit olduğunu biliyordu. Ne var ki düzenlemenin ardında hangi mekanizmaların olduğunu kesin olarak bilmiyordu. Amerikalı mikrobiyolog Lynn Margulis ile ortak çalışmaya başladığında bütün  teori şekil aldı. Margulis yaşayan organizmaların atmosferden gaz alıp atmosfere gaz verme süreçlerini araştırıyordu. Özellikle de Dünya’da toprakta yaşayan mikropların rolünü incelemekteydi. Beraber çalışarak,  regülatör etkiler olarak hareket ediyor olması mümkün birkaç geri besleme çevrimi ortaya çıkarmayı başardılar.

Buna bir örnek ise, karbon dioksit çevrimidir. Volkanlar daimi olarak büyük miktarlarda karbon dioksit üretirler. Karbon dioksit sera etkisine sahip bir gaz olması nedeniyle gezegenin ısınmasına yol açar. Bu sınırlandırılmadığında yaşamın sürmesini olanaksız kılacak ölçüde Dünya’yı ısıtacaktır. Bitkiler ve hayvanlar çürüme, solunum ve fotosentez gibi yaşamsal işlemlerle karbon dioksit alır ve atarlar, bu işleyiş denge kalır ve gazın net miktarını etkilemezler. Bundan dolayı, başka bir mekanizma olmalıdır. Atmosferden karbon dioksitin ortadan kaldırıldığı bir süreç kayaların aşınmasıdır. Yağmur suyu ve karbon dioksit kayalarla karbonat oluşturacak şekilde bir araya gelir. Lovelock, Margulis ve diğerleri toprak bakterisinin varlığı ile bu sürecin büyük çapta ivme kazandığını fark ederler. Karbonatlar su ile okyanusun içine sürüklenirler, burada mikroskopik deniz yosunları bunları küçük kabuklar haline getirir. Deniz yosunu öldüğünde kabukları okyanusun dibine çöker ve böylece kireçtaşı çökeltileri meydana gelir. Kireçtaşı o kadar ağırdır ki kademe kademe yerkürenin litosfer ile çekirdek arasında kalan kata çöker ve burada erir. Sonuç olarak kireçtaşının içinde bulunan karbon dioksitin bir kısmı başka bir volkan vasıtasıyla atmosfere geri itilir. Toprak bakterileri yüksek ısılarda daha etkin olduklarından, gezegen sıcak olduğunda karbon dioksitin ortadan kalkışı hızlanır. Bunun gezegeni soğutucu etkisi vardır. Bu yüzden, bütün bu  kütlesel devir  bir geribesleme çevrimi oluşturur. Lovelock ve Margulis benzer şekilde işleyen birkaç geribesleme çevrimi daha teşhis etmişlerdir. Bu çevrimlerin ilginç bir özelliği de karbon dioksit deviri gibi, sıklıkla yaşayan ve yaşamayan unsurları bir araya getirmesidir. 

Gezegendeki biyolojik süreçlerin önemi, 1929 gibi erken bir zamanda, düşüncesini şu şekilde ifade eden Rus bilimadamı  Vernadsky tarafından vurgulanmıştır:

“Yaşam, gezegenimizin yüzeyinin  kimyasal “ölü-katılığının” üzerinde muazzam, kalıcı ve sürekli bir ayrıştırıcı olarak ortaya çıkar. Bu nedenledir ki yaşam yeryuvarlağı yüzeyinin dışsal ve tesadüfi gelişimi değildir. Daha ziyade, Dünya’nın kabuğunun oluşumuyla çok yakından ilgilidir, kendi mekanizmasının parçasıdır ve bu mekanizma dahilinde başlıca öneme sahip işlevlerini ,ki bunlar olmaksızın o var olamayacaktır,  yerine getirir.(1929)

Örnek olarak, Vernadsky yaşayan organizmaların güneş enerjisini kimyasal enerjiye başlıca dönüştürücü oldukları göstermiş ve biyotaşıma sistemlerinin öneminin altını çizmiştir. Biyotaşıma sistemlerine bir örnek denizden beslenen, böylelikle okyanuslardan karaya büyük miktarda maddeler aktaran kuşlardır.  Gezegenlerin nasıl işlediklerini anlamak amacıyla, aynen Lovelock ve Margulis’in dedikleri gibi, yaşamın etkisi hesaba katılmalıdır. 


Gaia hipotezi kısa zamanda oldukça ilgi çekmiştir. Dünya’nın canlı olduğu fikri daha önce birçok defa ifade edilmiştir fakat 60’lı yılların başında, Dünya’nın ilk kez olarak dışardan bütünsel bir varlık olarak görünmesini sağlayan uzay uçuşları sayesinde, yankı uyandırmıştır. Bilgisayarlar kaos teorisi için neyse bu resimler de bir şekilde Gaia fikri için aynı işlevi görmüştür; var olmakta olanı görmeye izin verdiklerinden birçok insan için konuyu ilgi çekici kılmıştır. Ayrıca entellektüel ortam da uygundu. O zamanda, kendikendini düzenleyen  sistemler üzerinde birçok çalışmalar yapılmıştır. Ilya Prirogine termal ve kimyasal olarak dengede olmayan bununla beraber yüksek derecede düzenlilik gösteren sistemleri etüt etmiştir, buna bir örnekse şaşırtıcı periyodik salınımlar meydana getiren Belousov-Zhabotinskii tepkimesidir. Dengeden uzak durumlarda  kendikendini düzenleyiş  ile sistemin lineer olmaması arasında yakın bir ilişki olduğunu kanıtlamıştır. Bu , Lovelock’un Dünya’nın kimyasal dengeden uzak olduğuna ve  karbon dioksit çevriminde olduğu gibi  geribesleme çevrimlerinin lineer olmadığına dair gözlemine bir hayli benzemektedir.  Aynı zamanda, Şilili nörobiyologlar Maturana ve Varela  yaşamın kendini yeniden üretme ve yenilenme eylemini içeren tanımını geliştirmekteydiler. Yaşamın tüm alanlarda geçerli tek bir tanımı yoktur; Öte yandan, yaşayan varlıkların  kendi yasalarına uyarak, kendi unsurları ve sınırları çerçevesinde ürediklerini vurgulayan, yaşamı , zaman ve mekan içerisinde somut bir birim olarak tayin  ve tasavvur eden  tanım (Maturana ve Varela 1987), bu konuda yapılmış en başarılı tanımlardan biridir.Bu tanımda önemli olan,  bir süreç olarak yaşamın maddi yapılanması, örgütlenme ve parçalar arasındaki bir dizi ilişki değildir. Yaşam kendikendisini hiç durmadan var eden bir ağdır. Kendini yeniden üreten en basit sistem yaşayan hücredir. Bu tanıma göre herhangi bir şeyin canlı olması için hücrenin gelişmesi, çoğalması ya da DNAya  geçmesi (kalıt olması)  gibi bir şart yoktur. Vernadski’nin incelemelerine göre Dünya üzerindeki farklı moleküllerin %99.9 ‘u  Dünya’nın yaşam sürecinde yaratılmış olduğundan, Dünya kendikendini yaratan organizma olarak nitelendirilebilir. 

Gaia hipotezi çok ilgi çektiği gibi eleştiriye de oldukça maruz kalmıştır. Lovelock  Dünya’nın kendikendini düzenliyor olduğu fikrine büyük ağırlık vermiştir. Bazıları ise bu düşünceyi Dünya’nın bir erek mevhumu çerçevesinde hareket ettiği  ve onun teleolojik bir varlık olduğunu ima ediyor şeklinde yorumlamışlardır.  Yunanca telos (amaç, erek) kelimesinden gelen teleoloji, doğanın olgularının ardında bir kurgu ya da maksat olduğunu ileri sürer. Bu, doğanın esas olarak, bir makine gibi hareket ettiğini iddia eden mekanistler ve nedensel olmayan bir yaşam gücü olduğuna inanan vitalistler arasındaki eski bir tartışmanın bir kısmıdır. Eleştirenler,  Lovelock’un gezegenin, iklimi ve buna benzerlerini kontrol eden bir yaşama gücüne sahip olduğunu söylediğini düşünmüşlerdir. Ne var ki Lovelock’un kast ettiği bu değildir. “Ne ben ne de Lynn Margulis gezegenin kendini düzenliyor olmasının bir ereğe yönelik olduğunu ifade ettik. Hala da bizim hipotezimizin teleolojik olduğuna dair bitmek tükenmek bilmeyen, hemen hemen dogmatik eleştiriler almaktayız.” (1991) demiştir. Ağırlıkla dile getirilen diğer bir itiraz ise, Gaia’nın doğal seleksiyona hiçbir gönderme yapmamış olmasıdır ki Darwinistlerce bu olanaksızdır. Dünya canlıysa Bencil Gen nerededir ve bunu kim kalıt alacaktır?

Bu eleştirilere cevap olarak  Lovelock, Andrew Watson ile beraber;  yaşamını sürdürebilme şartlarını karşılamak için sadece kendine özgü doğal işlemleri takip eden  kurgu bir gezegen, Daisyworld (Papatyadünya) modelini geliştirdi.  Bu basit model, bundan böyle Gaia hipotezi üzerindeki tartışmaların ayrılmaz bir parçası haline geldi. Daisyworld gezegeninde  beyaz papatyalar ve siyah papatyalar olmak üzere sadece iki canlı türü bulunmaktadır. Beyaz papatyalar soğutucu bir etkisi olan ışığı yansıtırlarken siyah papatyalarsa ışınımı emerler ve bu şekilde gezegeni ısıtırlar. Papatyaların çoğalması; mevcut nüfusa, doğal ölüm oranına, elde edilebilir mekana ve ısıya bağlıdır (Lovelock’un burada kullandığı denklemler gerçek papatyanın çoğalma dinamiklerine dayanmaktadır). Gezegen güneş etrafında döner ve güneşten, güneşin yaydığı ışık miktarı, gezegenin yüzeyinin ışınımı yansıtma oranı (albedo) ölçüsünde enerji emer. Gezegen ayrıca Stefan-Boltzmann Yasası’nca saptanan oranda evrene ısı yayar. 

İlginç olan, modelde, güneşin ışınımı derece derece arttıkça, beyaz ve siyah papatya nüfüsu ısıyı papatyaların büyümesi için optimal seviyede tutacak surette, tabii şekilde kendilerini ayarlarlar. Daisyworld kendikendini düzenleyen sisteme bir örnektir. Papatyalar ve gezegenin ısısı arasındaki, çoğalma oranını albedo ile ilişkilendiren denklemlerle sınırlandırılan geribesleme çevrimleri bir yolunu bularak yaşam için uygun koşulları devam ettirir.

Daisyworld modeli sadece bir tür düşünsel deneydir fakat kendikendini düzenleme mekanizmasının esasını oldukça inandırıcı şekilde göstermektedir. Söz konusu, olan kendi ısısını seleksiyon veya teleolojiye baş vurmadan ayarlayabilen, varlığını bağımsız olarak sürdürebilen bir ekosistemdir. Daisyworld modelinin beraberinde ortaya çıkan düşüncelerden birisi bir ekosistemde türlerin sadece kendi var olmaları ile ilgilenmeleri yine de eylemlerinin bir sonucu olarak,  sadece birbirlerine değil,  bütünsel olarak sisteme de katkıları bulunuyor olduğudur. Kendikendini düzenlemenin sistemin gelişmekte olan bir özelliği olduğunu söyleyebiliriz. Beyaz ve siyah papatyalar için, bir araya gelip  bir diğerinin nüfusu için pazarlık yapmaya, çoğalma oranlarını sabitlemeye ve ne kadar toprağın boş kalması gerektiğne dair çekişmeye gerek yoktur. Onlar sadece kendilerine has olanı yapmakta ve gezegen de kendini idame ettirmektedir. Gereken sadece papatyaların ısı için pozitif ve negatif geribeslemeyi sağlamalarıdır ve en konforlu oldukları belli bir ısı olduğundan gezegeni bu ısıya yakın derecede tutma eğilimindedirler. Gezegeni kendilerine uygun hale getirirler. Daisyworld, sistemleri anlamaya çalışmak için, onları en küçük unsurlarına kadar parçalamayı savunan indirgeyici (reductionist) yaklaşıma ve sistemlerin bütünsellikleri içinde anlaşılabileceklerini savunan, onları tamamlanmış varlıklar olarak gören bütüncül yaklaşıma hitap eder. Daisyworld modelinin bir sonucu da insanların dikkatini benzer sistemlere çekmiş olmasıdır. Bir örnek,  Hinkle (bkz. Bunyard,1996) tarafından ortaya atılmış olan okyanusların tuzluluğudur. Yaşayan organizmalar kabaca okyanuslarınkine eşit olan tuzluluğu korurlar. Daha önceden, doğal seleksiyonun çevreleriyle dengede olan bu organizmaları destekleme eğiliminde olduğu düşünülmüştür. Fakat soru cevaplanmış değildir : okyanus sabit bir tuzluluk seviyesini nasıl  korumayı başarabilmektedir? Okyanusun mevcut tuzluluğu %3.4 civarındadır. Bu %4 ten fazla olduğu takdirde membran gerilimini sürdürme gibi temel hücre fonksiyonları iflas edecektir. Bu da okyanus yaşamında kitlesel yok ölümlere sebep olacaktır. Son 500 milyon yılda bu şekil yok oluşlara ait bir kanıt yoktur. Bu durum oldukça ilginçtir çünkü tuz kayaların aşınması yoluyla sürekli olarak okyanuslarda depolanmasına rağmen, gene de tuzun yoğunluğu doyma seviyelerinin ancak %10 u düzeyindedir. Buna ek olarak, göktaşı etkileri, buzlanma dönemleri vs. gibi tuzluluk oranını ani olarak değiştirmesi beklenebilecek hadiseler vardır. Gerçekten kimya ve fizik yardımıyla, tuzluluk seviyesi ayarlamasını modelleme girişimleri başarısız olmuştur. O zaman okyanusları ayarlayan nedir?

Daisyworld’den yola çıkarak cevabın, okyanuslarda yaşayan organizmalar olduğuna dair kehanette bulunabiliriz. Gerçekten de, bakteriler (birçok yaşamsal süreçte olduğu gibi) okyanusların işleyişinde çok önemli rol oynar. Okyanus biyokütlesinin ancak %10-40 ını teşkil ettikleri halde, yayıldıkları alanın hacime olan oranı yüksek olduğundan, bu biyolojik olarak aktif yüzey alanının %70-90 ını oluşturdukları anlamına gelir. Ve hepsi birlikte çekerler. Probleme Gaia teorisi açısından bakılırsa, alışılagelmiş şekilde canlı ve cansız sistemler olarak gördüklerimiz arasındaki duvarlar yıkılır.

Daisyworld ve Gaia hipotezleri yaşamı neyin oluşturduğunun tanımına değindiğinden üzerlerinde tartışılabilir. Yaşamı bencil gen,yarışma en uygun olanın hayatta kalması olarak ele alırsak Dünya’nın ne olduğunu görmek zor olacaktır. Ancak, salt karmaşık bir sistem olmasından ötürü, Dünya’nın canlı olduğunu düşünmek de gereksizdir. Ve, şayet canlı olduğunu söylüyorsak, bu fikir neden bu kadar korkutucudur? Bitkilerin canlı olduklarından kimsenin kuşkusu yoktur, fakat Dünya’nın yaptığı kadar karmaşık işlevlerin, neredeyse hiçbirini yapmazlar. 

Gaia teorisinin bilim üzerinde büyük bir etkisi olmuştur ve dünyada kendi konumumuzu görme biçimimizi değiştirmiştir. Ekosisteme vermekte olduğumuz zarar konusunda bizi daha bilinçli kıldığından hayatta kalmamıza da yardımcı olabilir. Daisyworld’den çıkarılabilecek bir ders histeresis olarak bilinen etki nedeniyle, bir kere verilmiş zararı geri almanın çok zor olduğudur. Küresel ısınma tecrübemiz , bizim bunun etkilerinden rahatsız olduğumuz zaman, çok geç olabileceğinden, duramayacaktır. Bir kere bir türün nesli tükendiğinde o bir daha yerine konulamaz. Geniş bir sistemin sadece küçük bir parçasıyız ve varlığımızın devamı için bu sisteme bağımlıyız. Ona verdiğimiz zararın sorumluluğu bize aittir.

 Çeviren:Elif Erdoğan

http://sadecehayat.blogcu.com/gaia-teorisi-yasayan-dunya-nin-bilimi/1681975

December 17, 2009 Posted by | ekoloji, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Atomistik hayvanseverliği hayvan özgürlüğü mücadelesine dönüştürmek – Dilaver Demirağ


İnsanın yer ile kurduğu bağlar, bu bağlar içinde oluşturduğu toplumsal örgütlenmeler, kent denilen oluşumu biçimlendirir. Bir yer ya da coğrafya insanı pek çok doğal etki ile biçimlendirir, ama insan da eyleyişleri ile yaşadığı o coğrafyayı biçimlendirir. Bu anlamda mekanla insan arasında böylesine ekolojik ve diyalektik bir ilişki vardır.

Fakat bir yer sadece insanlardan oluşmaz, en insan odaklı yerleşim olan kentler bile başka sakinlerden oluşur. Bu manada kentler birer habitattırlar aynı zamanda. Örneğin İstanbul’un en eski sakinleri aslında güvercinlerdir, ağaçlardır. Belki uzun yıllar onlarla yaşamaktan olsa gerek, Türk toplumu modernleşmeden önce hayli organik bir hayat biçimi içindeydi ve bu son 20–30 yıla dek bir biçimde sürdü. Ancak son günlerde üst üste gelen köpek cinayetleri organik bir hayat algısına sahip Türk toplumunun yerel yönetimler eliyle bu organikliği tamamen sentetikliğe doğru evrilmekte olduğunu göstermekte.

Aslında ülkemizin çeşitli kentlerinde yaşanan ve kenti “cansızlaştırma” operasyonu olarak tanımlayacağımız birtakım örnekleri aklımıza getirdiğimizde yaşanan son soykırımların hiç de istisna olmadığı açık. Malatya’da kentin belli başlı merkezlerinden birinde yer alan ağaçlara konan sığırcıklar, kent halkının “çok gürültü oluyor” şikâyetlerine yol açınca, valilik sığırcıkların konduğu, yuva yaptığı ağaçları kestiriyor, yersiz kalan kuşlar da bunun üzerine vali konağının damını kendilerine mesken ediniyorlar. Denizli’de caminin önünü kapattığı düşünülen -aynı durum Konya’da Mevlana Türbesi için düşünülüyor- çınarlar kesildi.

Örnekler bir hayli fazla, bütün bu örnekler düşünüldüğünde kentlerin artık kuşlardan, köpeklerden, ağaçlardan kurtulmak istediği ve bir kenti sadece beton binalardan, alışveriş merkezlerinden ve otomobillerden, birörnek insanlardan oluşan bir yer olarak görmek istediğimiz anlaşılabiliyor. Eh zihniyet bu olunca, sokak köpekleri haydi haydi harcanabiliyor, ne de olsa “toplum sağlığını” tehdit söz konusu. Ancak köpekler için toplum sağlığını tehdit ediyor diyenlerin, her fırsatta “öteki”ni linç edenleri, okullarda yaşanan şiddet olaylarını görmezden geldiğine tanık olmaktayız, açık ki insan insanın kurdudur ve bu şartlarda toplum sağlığına en büyük tehdit yine bizzat insanın kendi türüdür.

Atomistik Hayvanseverlik

Hayvan sevgisi dediğimiz şey aslında modern öncesi toplumlar için bir şey ifade etmiyordu. Hayvanla insan arasında, tıpkı ağaçlar ve kentin bizzat kendisi, diğer insanlarla olan ilişkiler babında olduğu gibi organik bir bağ vardı. Ama bu bağ bugün bizim sevgi diye ifade ettiğimiz kavramla anlaşılır gibi değildi. Kuşkusuz hayvanla insan arasında bir duygusal ve anlamsal bağ vardı ama bu ilişkide işlevselcilik boyutu bir hayli ağır basardı. Örneğin kedilerin ilk kez Mısır’da evcilleştirildiğini biliriz, nedeni buğday ambarlarına dadanan farelerdi; yani Mısırlılar kediyi ne duygusal gelişim, ne sosyal ihtiyaçlar gibi soyut değerler uğruna değil, ürünlere ortak çıkan fareler için besliyordu. Elbette bunu anlamsal birtakım öğelerle de destekliyor, bu faydalı canlıya sevgisini vermeyi de ihmal etmiyordu -gerçi bu olgu daha çok üst sınıflara ait bir şeydi- ama sonuçta ilişkide fayda belirleyiciydi.

Aydınlanma sonrası burjuva aile modelinin gelişimiyle, özellikle de İngiltere’de hayvanseverlik olgusu, yani evde hayvan besleme pratiği gelişmeye başladı ve hayvanlar da yavaş yavaş evin bir bireyi haline geldiler. Yani bir anlamda onlar da burjuva aile değerlerinin bir unsuru oluverdiler. Günümüzde ise hayvanseverlik bir endüstri haline getirildi. Kapitalizm hayvanseverliği de bir tüketim öğesi kılmayı becerdi. Bugün “pet”, yani cins evcil hayvan endüstrisi bireyselleşmiş ve atomlaşmış toplumun tüketimci-şefkat değerlerini temsil eder konumda.

Sözlerim yanlış anlaşılmasın, ALF/HKC (Hayvan Kurtuluş Cephesi) ya da Peter Singer gibi düşünürler bazında temsil bulan hayvan hakları olgusunu burjuvaca bularak küçümseyenlerden değilim. Ama atomistik, yani yalıtılmış yalnızlaşmış bireyin “sevgi” ihtiyacını karşılamak için para basan endüstrileşmiş hayvanseverlik ile, hayvan hakları mücadelesini de aynı kefeye koymuyorum sadece.

Yaşar Çabuklu’nun bir yazısında değindiği gibi: “Günümüz toplumunda insanın hayvanlarla olan ilişkisi ev hayvanlarıyla (pet) sınırlı hale geliyor. ‘Hayvanlıktan çıkarılmış,’ sterilize edilmiş, insan dünyasının konforunu ve hafifliğini bozmayacak biçimde eğitilmiş bu hayvanlar ticari bir sektörün nesnelerini oluşturuyor. ‘Hayvan Hakları’ genellikle bu hayvanlara yönelik olarak algılanıyor, evcilleştirmenin kendisi sorgulanmıyor. Benzer bir biçimde avcılığa karşı çıkılırken milyonlarca hayvanın mezbahalarda kesimi görmezlikten geliniyor. Vejetaryenlik bir moda haline gelip ticarileşiyor. ‘Hayvanları koruma’ yaklaşımının hayvanların trajedisinin esas sorumlusu olan insan merkezciliği güçlendirdiği gerçeği göz ardı ediliyor.” Buradaki hayvan haklarını siz kesinkes tüketimci hayvanseverlik olarak okuyun, Çabuklu’nun eleştiri oklarının hedefi gerçek hayvan hakları değil çünkü.

Ama ne yazık ki steril hayvanseverlik geliştikçe, sokaklar ıssızlaşıyor ve sokak köpekleri sokak çocuklarının kaderini paylaşıyor. “Görünmezleşiyorlar”, aradaki ahlaki sorumluluk bağı kopuyor.

Yani bugün hayvanları bir gösteriş ve sergileme unsuruna dönüştüren, cins köpekler üzerinden yürüyen sosyetik hayvanseverlik, sorunun bir parçası.

Fakat sorunun diğer ucunda ise giderek nihilistleşen toplumsal duyarlıkların tümüne yabancılaşan yoksul kentliler de var. Ve onlar da sınıfsal hınçlarını köpeklerden çıkararak rahatlıyorlar.

Kentin Köpekleri

Aslında sokak hayvanları sorunu kentleşme sorununun ayrılmaz bir parçası. Metropollerde sokak öldükçe, kentli eğitimli orta sınıf çocukları sokaktan ve doğadan koptukça, sokak köpekleri de tıpkı bir dönem haklarında idam fermanı çıkarılan kavaklar gibi gözlerden ve gönüllerden düştüler. Kent binalardan, yollardan oluşan bir yığıntıya dönüşüp, kent sakinleri de kitle toplumunun bir unsuru oldukça, kentlerimiz insanî ve ekolojik yönden erozyon yaşar hale geldi.

Eskiden var olan mahalle birimleri, canlı komşuluk ilişkileri, yoksulu ve sokaktaki hayvanı da içine alan şefkat çemberi, metropolleşen kentlerle ölümü yaşamaya başladı. Önce yoksullar kaderlerine terk edildi, sonra köpekler. Kentlerimiz erkekleşti, dişi mimarînin oval kubbeleri, eril gökdelenlere terk etti yerlerini. Fabrikalarda çile dokurken bile hayatı ıskalamayan işçi sınıfının gecekondularının pencerelerinin pervazlarında sardunyalar, yanı başlarında ağaçlar ve kendi yoksul sofralarından artanlarla besledikleri köpekleri, sarman/tekir kedileri, kafeste öten sakaları kayboldu ve yerini demirli çirkinliklere bıraktı.

Kentin mekanı ayrışıp parçalandıkça, kentlilerin birbirlerinden kopuşu da hızlandı ve gettolaşan gecekondularda ilişkiler hoyratlaşmaya, kıyıcılaşmaya başladı. Töre cinayetleri arttıkça, kadınlar kapatıldıkça sokak köpekleri daha çok tekmelenmeye, makatlarına çomak sokulmaya, itlaf canilerince tecavüze uğrar olmaya başladılar.

Kısacası hayvanların yaşadığı acı ve sessizlik, dişi dünyanın içe çöküşü, yoksulların güç ilişkileri ile tüketim kültürünün üreticisi kentli orta sınıfın şımarık hayvanseverliği arasında kopmaz bağlar var.

Ve tüm bu girift ilişkileri dönüştürmek için, kenti dönüştürmek gerekiyor. Eğer halihazırda kendi parçalı yapısı ile kendi sorunlarına kilitlenmiş yapıları bir araya getirecek (Yeşiller gibi) üst bir çatı, hayvanseverliği hayvan özgürleştirmesine dönüştürecek daha politik ve bütünsel bir hayvan hakları mücadelesi olmadıkça, kendi katilimiz kendimiz olacağız. Çünkü şu anda çözüm hayvanları kısırlaştırmakta görülüyor, oysa bu zaten bir yandan belediyeler, diğer yanda AB normları ile süren kuşatmanın istediği sonuç, yani sokakların hayvanlardan temizlenmesi. Yapılan mitinglerin birinde göstericiler soruyordular “Katilim Kim” diye, cevap belli değil mi? Katil endüstriyel, kapitalist kentleşme. Bu kentleşme ise hem insanlığımızı, hem ruhumuzu betonlaştırıyor.

http://sadecehayat.blogcu.com/ne-kussuz-ne-kopeksiz/1705927

December 17, 2009 Posted by | eko-savunma, kent yasami, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

   

%d bloggers like this: