ecotopianetwork

Ataerkil Toplum Düzeninde Eko-Feminizmin Yansimalari


HAZIRLAYAN: Natalia SMYCHKOVA
Akdeniz Üniversitesi, IIBF,
Kamu Yönetimi IV.

ATAERKIL TOPLUM DÜZENINDE EKO-FEMINIZMIN YANSIMALARI

‘Dünyada hayat çesitliginden sadece bitkileri ekmek ve onlarin ürünleri toplamak, siir ve müzik yazmak, adalet ve gerçegi aramak, çocuga okumayi ve yazmayi ögretmek , hatta gülmek ve aglamak olanaklara sahibiz. Olagan disi yeteneklerimiz ile hayal gücümüze dayanarak yeni gerçekleri düsünmek ve onlari teknolojilerimizi kullanarak hayata geçirerek biz kendi evremizin gelisimine katilmaktayiz. Fakat , öyle görünüyor ki, bu olagan disi yeteneklerimiz sadece kendi gelisimi sonlandirmak degil , ekolojik ya da nükleer felaketiyle tehdit ederek , dünyanin tüm hayatlarina da son verecektir’ .

Eko-feminizm nedir ? Radikal ekoloji ve feminist hareketlerin bilesimidir. Bu hareket, ideolojik hareket olarak 1970’lerin basinda önce Fransa’da daha sonra da Amerika’da baslamistir. Bu hareketin ana temasi; dogayi kullanma, tüketim anlayisi ve kadinlarin sömürülmesi birbirine siki siki bagli oldugudur. Cinsiyetçilik ve doganin bozulmasi bati merkezli hiyerarsik ataerkil toplum düzenin üzerinde insa edilmistir. Bu hiyerarsik sistem her seyi ikiye bölerek; ya akil , mantik, bilimsel metot, teknoloji, kontrol ya da doga, vücut, flora, fauna, üreme, içgüdü, mutlaka bir tarafa ait oldugunu saptamaktadir. Bu ikilciligin mantigi ise ekolojik felaketlerin nedeni olarak görülmektedir.

‘Ikicilikler sadece yüzer gezen fikir sistemleri degildir; tahakküm ve birikimle yakindan baglantili olup bunlarin en önemli kültürel ifadeleri ve gerekçeleridir.

Bati Düsüncenin ikici yapinin ögeleri:

Kültür Doga
Akil Doga
Erkek Kadin
Zihin Beden
Efendi Köle
Akil Madde
Rasyonalite Hayvanlik (doga)
Akil duygu (doga)
Zihin, tin Doga
Özgürlük Zorunluluk
Evrensel Tekel
Insan Doga (insandisi)
Medeni Ilkel (doga)
Üretim Üreme (doga)
Kamusal Özel
Özne Nesne
Benlik Öteki’

Her ikicilikte biri digerinden daha iyi ve insan zekasina tabi olup, üstün ve uygar oldugunu, insana (erkek) atfedildigini görüyoruz. Bu ikicilikler iktidar tarafindan olusturulmakta ve kurumsallastirilmaktadir. Her bir insani (eril) özellige karsi ilkel, dogal ya da disi olan özelligi vardir. Eril toplumda efendi-erkek kisilik nitelikleri tasir, ve karsi olan nitellikleri geleneksel olarak erkek ideallerinden dislayarak, kadinlari ve dogayi, yani dislamayla tanimlanan cinse yakistirilan özellikleri verir.
Ekofeminist görüsleri savunarak, ataerkil toplumun ikilci yapinin oldugunu ve problemlerin kilit noktasi asagidaki belirlenen üç temanin üzerinde barinmaktadir;

1. Kadin = Doga varsayim; erkek = akil varsayimi
2. Doganin asagi, akil ise üst oldugu varsayimi
3. Kadin ve doga/ insan ve kültür ikici varsayim.

Bu üç tema Bati felsefesinin temellerinde yatmakta, Aristoteles ve Platon felsefelerine dayanmaktadir. Aristoteles’e göre insanin hedefi iyi devlet kurmak, devleti yöneten elit erkeklerin rasyonel ve akilci davranmasi gerekmektedir. Ideal devlet modeli kurmak akilli erkeklerin elindedir, kadinlar, köleler ve dogal kaynaklar bu yücel hedefe ulasmak için gereken araçlar ya da objelerdir. Obje ise düsünmez ve hissedemez, konusamaz. Obje sadece digerlerin yarari için yaratilmistir.

1974’te Fransiz arastirmaci Françoise d’Eaubonne yeryüzünde hayat kurtarma adina tüm kadinlara ekolojik devrime katilmaya çagirmistir. Üretim ve kadin cinselligi üzerinde kurulan eril kontrol sonucunda ikili kriz olusacagini kanitlamaya çalismisti. Bu krizin nedenleri marjinal karli üretimi gerçekleserek dogal kaynaklarin yok edilmesi ve dogum süreci üzerinde yapay manipulasyon kullanarak demografik krizin olusmasidir.
Eko-feminizm bir akim olarak Yesiller’den ve feministlerden bazi temel görüsleri birlestirmektedir; Yesiller’in insanin eylem ve islem sonucunda doga üzerinde olusan etkisinden korumayi, feministlerden ise asimetrik toplumsal cinsiyetin elestirilmesidir. Derin Ekoloji akimindan ise ekolojik problemleri çözümü insanligin ve dolayisiyla her bireyin kültür, ahlak ve erdem anlayisi kökten degisimi ile olabilecegini eko-feminizm ile ortak noktasidir.

Eko-feminist teorinin dört temel görüsü ise

• Kadinlarin ve doganin tahakkümleri arasinda bir baga vardir;
• Dogayi anlayabilmek için bu bagi anlamak gerekmektedir
• Feminist teori mutlaka ekolojik perspektifi içermelidir
• Ekolojik sorunlarin çözümü mutlaka feminist perspektifleri içermelidir
Bu görüsleri anlayabilmemiz için tarihsel sürece ve bu süreçten çikan sonuçlari degerlendirip analiz etmemiz gerekmektedir. Tarihsel süreçte Anaerkillik ve Ataerkillik kavramin üzerinde incelemeye yapmaya tercih ettim.

ANAERKIL TOPLUM DÜZENI

Antropoloji ve tarih bilimlerinde kullanilan Anaerkillik ya da Matriarchy terimi ne anlama gelmektedir? Kaynaklara göre 19. yüzyilda kullanilmaya baslayan ve toplum düzenini anlatan bu terim kadinlarin yönettigi toplumu anlatmaktadir ve ataerkilligin karsiti olarak üretilmistir. Bugünlerde ise bu kavram daha dar bir anlama indirilmistir yani aile iliskilerinde anne ailenin basidir ve soyun devam etmesi anne tarafinda gerçeklesmektedir.
Incilde Tanri-erkek, kadinin erkegin hizmetçisi olacagina karar verinceye dek kadin, erkek ve doga üçlüsü güzel bahçede anlayisli bir sekilde birlikte yasadigini yazmaktadir. Çin Dao-De-Tzin kitabinda ana hikmeti en saygin yol göstergesi olarak sayildigini ve erkegin kadinin üzerinde egemen olmadigi zamandan bahsedilmektedir. Eski Yunan sairi Gesiod’e göre Savas tanrisi tarafindan ‘asagilik’ neslin getirilmesinden önce ‘rahat ve temiz ruhla’ tarimla ugrasan‘altin nesli’ anlatmaktadir. Bilim adamlari, bu kitaplarin çogu tarihi olaylar üzerine yazildigini kabul etseler de, genelde bu tarz hikayeler hayal dünyasina ait oldugu düsünülmektedir

Anaerkil toplum düzeninin tarihte olup olmadigi sorusunu sormaya gerek olmadigi düsünüldügünde ve bu mantikla antropoloji kitaplarina bakildiginda; kesin bir bilgi bulunmadigi ve anaerkilligin daha çok ana soyluluk kavrami üzerinden anlatildigini görülür.(Lewis H.Morgan,1989;George P.Murdock,1949). Erken Neolitik dönemden ( M.Ö. 4000 yil önce) bugünlere çok az sey kalmistir, oysa antropologlar özellikle bu dönemde kadinlarin üstün ya da en azindan erkeklerle esit role sahip oldugunu ve ana soylulugun var oldugunu düsünmüslerdir, yani toplumsal cinsiyetin bu dönemde olmadigini düsünebiliriz, bunun kanitlari bulmak zor ama hayat geçimine bakacak olursak; o dönemlerde insan avcilik ve toplayicilik ile hayat sürdürdükleri için farkli bir sosyal yapi içinde yasadiklarini tahmin edebiliriz.
Ilkel toplumlarda cins-yas siniflandirilmasi olgun erkek ve kadin arasinda esitsizlik yaratmamaktaydi. Cinslerin ikisi de , farkli alanlarda olsa bile, önem derecesi ayirt etmeden topluma yararli emek faaliyetlerde bulunmaktaydilar, bundan dolayi bir cinsin digerin üzerinde egemenligi kurma olanaksizdi.
Arastirmalara göre eski topluluklarin besin maddeleri %20 avcilikla ve %80 toplayicilikla saglamaktaydi, bundan çikarilabilecek sonuç ise toplayici çogunlukla kadin olan toplum üyeleri daha etken role sahip olmakta, erkekler ise av ile ugrasmakta ve kadinlar ile birlikte (kadin üst durumda olmasa bile kabul edersek) kararlar vermekteydi.

‘Peggy Sanday (1974) toplumsal cinsiyet tabakalasma üzerinde yaptigi arastirmalarda av ile geçim saglayan tabakalasma fazla oldugunu, toplayici toplumlarda ise da esit durum var oldugunu saptanmistir. Özel ve kamusal alanlarin ayrimi keskin olmadigi durumlarda da esitlik söz konusudur.’
Anaerkil toplumunun kültürüne bakildiginda cinsellik baskisiz ve dogal bir olgu olarak algilanmaktadir, ahlaki kurallar dogal olanlar ile ilgilidir, bulunan resimler ve figürler o dönemlerde cinselligin bastirilmasi ile ilgili hiçbir kanit bulamiyoruz, eserlerde vücut çiplakligi ve cinsel organlarin yansitilmasi dönemin cinsel özgürlükten ibarettir. Anaerkil düzen degismesi ile birlikte cinsellik bastirilmasi sonucunda psikolojik bozusmalar, dolayisiyla da genel toplumun düsüncelere etkileyen bir unsur oldugunu düsünebiliriz. Erich Fromm’un ‘Anaerkil Toplum ve Kadin Haklari’ kitabinda baba merkezli toplumda kisilik tiplerinden bahsetmektedir. Bu anlamda da insanlar ana merkezli düzende büyüyen oral kisilik, baba merkezli düzende ise anal kisilige sahip oldugunu düsünmektedir, bundan yola çikarak yasadigimiz ataerkil toplum düzeninde anal toplumda yasamaktayiz. Anal toplum ise kapitalizm toplumdur, yani doyum bilmeyen, hirsli, rasyonel, etnosentrist, bireysel ve gelecege pek düsünmeyen, erkegi yücelten ve ayni anda da ayrimciliga çok yatkin olan toplumdur.

Kadinlarin avcilikla ugrasip ugrasmadigini ile ilgili gene kesin cevap olmasa bile tahminen cevap bulabiliriz; fiziksel özellikleri, yani dogurganlik ve emzirme, kadinin av ile ugrasmasini engellemekteydi, kadin uzun süre için evden ayrilamazdi, hamile oldugu zaman ise hizli hareket edemezdi v.s , bundan dolayi kadinin avcilikla rolü ya hiç yoktu ya da yok denilecek kadar azdi. Burada Monica Witting’in düsüncelerine bakmak faydali olacaktir, çünkü yukarda sayilan özellikler, Monica Witting’e göre kadin-erkek sinif ayrimi yapmaya elverisli olan ögelerdir ve bunlarin aslinda dogada olmadigini, ya da çok önemli olmadigini savunmaktadir, bunlari bize Heteroseksüel düzeni, yani iki cinsli toplum düzeni( Monica Witting özellikle bundan bahsetmektedir) saglamak ve devam ettirebilmek için kabul ettirilmistir. Cins Kategorisi makalesinde; ‘Aslinda cins yoktur. Sadece bastiran ve bastirilan cins vardir. Bastirma cins yaratmaktadir, tersi degildir.’

Eski topluluklarda sosyal rollerin ne derecede siniflandirildigi konusunda kesin ve net cevap bulmak zor oldugu halde tahmin edilemeyecek bir durumda da degildir. Toplumsal cinsiyet olusumunda önemli olan üretim tarzi, ekonomik güç, din ya da normlar ve aile düzenidir. Buna dayanarak eski toplumda üretimde cinslerin ikisi de etken olmakta, ekonomik açidan da pazar ve arti ürün henüz olusmadigina göre ekonomik kar olmadigi gibi ekonomik çikarlarin da olmadigindan dolayi iliski daha çok dayanismanin üzerinde insa edilmekteydi, inançlar ve normlar doga ile özdeslesmekte idi, bundan dolayi da kadin daha saygin durumu almaktaydi, üreme konusunda bilgilerin eksikliginden dolayi analik kavrami önemliydi yani ana soyluluk geçerliydi.

Bugünkü hayatimizda doga anlayisi olarak adlandirdigimiz insan-doga iliskisi eski toplumda hiç bulunmamaktaydi, çünkü doga ta hayatin kendisidir ve insan bu hayatin içinde yasamaktadir. Doga, insandan dislanmamakta, tam tersine insan dogadan dislanmasindan korkmaktaydi ve dengenin bozulmamasina yönelik çaba harcamaktaydi. Ilkel insanin hayatta canli kalmasi doganin elindeydi, simdi ise tam tersi görünmektedir. Kadin ise tanriça olarak algilanmaktaydi, bu tanriça doganin ve insanin bir parçasiydi, yani insan ve doga arasinda kutsal bir bagdir, ayni toprak gibi hayat veren ve besin maddesi üreten yücel bir varlikti, bunun için kadinin degeri doganin degeri kadar kiymetliydi.

Ileride öne sürülecek düsünceler her hangi bir kanit bulunmayan, sadece dikkatimizi çeken ve bundan dolayi bagi kurulmaya çalisilmistir.

Bu resim klasik Rus matroska’nin resimidir; figürlerin tombul halleri bereket, süslemeler bitkiler özellikle çiçekler kadinin güzelligi ve doga ile denge, figürlerin bir birinden çikan çok sayida diger ayni matroska’lar ana soylulugu simgeledigi düsünülebilir. Ve bu güzel oyuncakta yukarida anlatilmak istenilen toprak-doga-kadin dengesidir; dogurganlik, bereket, toprak, devamlilik, doga ile bütünlesme-her sey bu oyuncakta toplanmaktadir.

ATAERKIL TOPLUM DÜZENI.

Ataerkillik ya da Patriarchy erkeklerin yönetimini simgeleyen, ya da yasadigimiz Heteroseksüel toplum düzeninde insanlarin iliskisine yön veren ve erkeklerin etken durumunu hakli kilan sosyal durumdur. ‘Ataerkil toplumda yasiyoruz’ denildiginde aslinda yeni bir sey söylenmemektedir; bu bilinen ve uzun zamanlardan beri kabul edilen bir gerçektir. Hatta bu düzeni sorgulamak çogu insanin aklina bile gelmemesi normal bir durum olarak algilanabilir, çünkü bunun alternatif düzeni olmadigini ya da olmamacasina sunuldugu ve insanlik tarihinin bu düzeninin uygar oldugu, ondan önceki düzenin ilkel ve barbar oldugu bize ögretilmistir. Bu düzenine baska adi da koyabiliriz, Raine Eisler bu düzene Hakimiyet ya da simgesel Kiliç Namlusu adini koyar. Yani yasadigimiz düzen esitlikten uzak, zorba yönetime dayali ve erkeklerin hakimiyet sürdürdügü sosyal bir düzendir. Neden hayatimiz bu sekilde uzun yillardir sürüyor? Neden kadinlar eski zamanlardaki saygin durumunu kaybetti ve neden edilgen duruma geldi, neden nükleer savas tehdidi yaninda ekolojik savaslar da bas gösterdi, neden uygar ve bilgili insanlar oldugumuz halde hala vahsice; insanlar, topraklar ve hayvanlar yok edilmektedir? Bu ve bunlara benzeyen sorulara cevap bulmak için ataerkil düzenin ortaya çikis nedenleri ve bu düzenin köklesmesinin nedenleri arastirmamiz gerekmektedir.

Arkeolojik bulgulara dayanarak, insanlarin tarihindeki ciddi degisiklikler neolitik döneme denk gelmektedir. Bu kanitlar genelde paleolitik ve neolitik dönemlere ait olan bulgulardir(Magara resimleri, ev aletleri v.s). I.Ö 6500-5700 yillarinda Çatal Höyük’te çok miktarda Tanriça figürleri vardir, savas anlatan sahnelere hiç rastlanmamaktadir, bu bulgular bize insanlarin tarimcilik ve hayvancilik ile hayatlarini sürdürdügünü anlatmakta, mezarliklar ise kadin ve erkek arasinda esitlik oldugunu, kurban olayinin olmadigini, resimlerde silah ve zorba araçlarin bulunmamasi, askerlerin grotesk zafer sahnelerin de olmamasi, savunma araçlarin da bulunmamasi bu dönemin barisçil oldugunu saptanabilir. Ayrica resimlerde bol miktarlarda bitkilerin bulunmasi bize o topluluklarin dogaya önem ve saygi gösterdigini anlatmaktadir.
Süphesiz anaerkil dönemden sonra gerçeklesen degisim bir anda ya da kisa sürede ortaya çikmis gelismeler degildir. Kadinin saygin durumunu kaybetmesi hangi nedenlere baglanabilir? Bu sorunun cevabi birkaç nedende yatmaktadir. Bu nedenlerden birkaç tanesi ve kanimca en önemli olanlari sunlardir:
– Degisen hava kosullari ve buna bagli olarak göç ( olusan kurak bölgeler)
– Özel mülkiyetin olusmasi ve ata soylu aile tipine geçis
– Daha geç dönemlerde tek tanrili dine geçis

Degisen hava kosullari ve göç :
Ataerkillik düzenine geçis ya da kadinlarin saygin durumun kaybetmesi ve barisçil bolluk içinde bir yasam yerine siddete dayali ve savasi yücelten dönem yaklasik MÖ. 4000-3500 yillarinda baslamistir. Bu yeni anlayisin cografik olarak nereden basladigini dikkat ve önem çekicidir. Son zamanlarda bilimin ileri gidisi ile bunun tespitin mümkün kilmistir.
‘ Eski Dünya bölgelerinde ( özellikle Kuzey Afrika, Yakin Dogu ve Orta Asya) büyük çevresel yeniden olusumlarla, özellikle yagisli kosullardan kurak çöl kosullarina geçisle, uyum içinde oldugudur. Daha sonralari, yeniden olusumlar, çöllesmis bölgelerin terk edilmesi ve daha sonraki yagisli çevre bölgelerinin isgal edilmesi ile iliskili olarak, genellikle yeni- olusan çöllerin disinda gerçeklesti. Kuraklik ve çöllesmenin tipki sert ve aci-verici kurumlar gibi ana-çocuk ve kadin-erkek bagini bozma potansiyeli oldugunu gösteren diger kanitlarla birlikte ele alindiginda, bu ‘zamanli’ çevresel ve kültürel geçislerin varolmasi çok önemliydi.’
Demek oluyor ki zorlasan hava kosullari hayatta kalma mücadelesini pekistirip zorlastirmaktadir. Artik erkekler evden uzaklasarak yiyecek bulmak zorundalar, toplumdaki kadinlar çocuklar ile birlikte kalip, onlarin bakimi üstlenmektedir. Bununla ilgili Eisler’in yorumlari da vardir, ve kitabinda özellikle Girit kültürün üzerinde arastirmalar sürmekte, fakat Avrupa ülkeler ile ilgili da bilgi vermektedir. Ataerkilige geçis ile ilgili bilgiler James DeMeo ile örtüsmektedir, çünkü Avrupa’ya göç, Avrasya’nin kuzey-dogu bölgelerinden baslamistir, Filistin topragina göç (bugünkü Yahudiler) ise güney çöl bölgesinden gelmistir, bu halklar ise Eski Dünya bölgelerinden gelen halklardir. Dendro-kronik metotlara göre tespit edilen Avrupa’ya göç olaylarin tarihleri söyledir,
1. dalga; MÖ 4300-4200
2. dalga; MÖ 3200
3. dalga MÖ 3000-2800

Kuraklik, çöllesme ve açlik toplumsal ve kültürel bozusmaya yol açmistir; erkeklerin uzaklasmasi, annelerin besin maddelerin bulunmamasindan dolayi çocuklari terk edilmesi, çocuklarin tek basina kalma zorunlulugu gerekli duygusal bagin yok olusu sonucunu dogurmasi gibi. Ayrica yeterli miktarda protein-kalorinin besin maddelerinde bulunmamasi fiziksel ve psikolojik travmalara da yol açmistir.
‘…Ana-çocuk baginin ve kadin-erkek baginin bir birine takip eden süreçlerde, nesiller boyunca süren bozulmasi sonucunda, daha sonraki ataerkil davranislarda ve kurumlarda bir artma yasanmistir. Ve bunlar yavas yavas anaerkil olanlarin yerini almistir. Kurak çöl kosullari nasil ö bölge yapisina hakim olmus ise, ataerkillik de, o insanlarin kisilik yapisinda hakim olmustur. Ve bir defa kisilik yapisina yerlestikten sonra, sosyal kurumlarin davranisi degistiren, kendi tekrar eden, çogaltan yapisi dikkate alindiginda, sonraki hayat sartlarina, yiyecek kosullarina bagli olmaksizin devam etmistir. Ataerkillik, daha sonralari, komsu çöl bölgelerinden gelen insanlarin göç ve savaslari ile, daha yagisli bölgelerde de ortay çikmistir’ .
Hava kosullarin getirdigi zorluklari insanin hayat ve davranis biçimlerini etkilemistir. Yokluk siddetin nedeni olmustur, siddet ile birlikte isgalci savaslar da bas göstermistir. Daha verimli topraklara gidip yerlesmek için savasmak gerekmistir, bunun için silahlar ve zorba aletleri üretilmeye baslamistir. Ve artik kadin- tanriçanin yerini erkek-asker yer almistir.

Evet, belki o zamanlarda baska topraklara gidip kendi yönetimini kurmak, o topraklarda yerlestirmek hayati bir meseleydi. Kendi ve çocuklarin hayati kurtarmak için ancak bu sekilde çözüm bulunabilirdi. Fakat bugünlerde hala devam eden savaslar artik baska nitelik kazanmistir; güçlü olan güçsüz olanlari sömürmek, kendi yönetimini kurmak, daha da zenginlesmek için kendi sinirlari genislemek, ucuz ham madde ve is gücü elde ederek sermaye piyasasinda en güçlü duruma gelmek amaçlanmaktadir. Savas insanlara verdigi zararin yani sira doganin tahribati da unutmamamiz gerekmektedir. Savas –insanlik disi oldugu gibi dogaya ve tüm dünyaya yapilan korkunç bir haksizliktir.

Ata soylu aile düzenine geçis, özel mülkiyet ve evlilik kurami.
Anaerkil toplum düzeninde aileler komün halinde yasamakta, ana soylu ve ana yerlilik söz konusuydu. Fakat hemen ve kisa sürede olmasa da ataerkil ve atasoylu toplum düzenine geçis nasil gerçeklesti? Özel mülkiyet olusum ile ataerkil düzenine geçim için ön kosullar hazirlandi. Özel mülkiyet olustugunda babalik fizyolojik ya da genetik olarak bilinmiyordu ve daha uzun zaman bilinmeyecektir, fakat gene de baba v e evlilik olgusu özellikle bu dönemde gelismektedir.
‘Baba kavrami – ilk önce toplumsal olarak ortaya çikmistir. Biyolojik bilgisine dayanarak degil. Baba ilk önce üreme islemiyle degil, kisisel mülk islemleriyle peyda etmistir.’
Özel mülkiyetin gelismesi hayvan evcillestirme ile ortaya çikmistir. Ilk satin-alim meta olarak evcil hayvanlar kullanilmaktadir. Evcil hayvanlara sahip olan Afrika, Asya ve Avrupa insanlarda satin alma yoluyla evlilik de yer almaktaydi, tam tersine Avustralya, Melanezya, Polinezya ya da Amerika’da çiftlik hayvanlarin bulunmamasi gibi satin alma evlilik de bulunmamaktaydi. Hayvanlar, kadin esler almak üzere takas edilecek ilk tasinabilir mülklerdir.r. Pazarliklar ve velilik kadin istegi yerine geçmis, artik kadin serbest seçim yapamiyor, onun yerine pazarlik eden iki taraf bunu belirlenmektedir.
Savas ve ticaret, besin üreticilerinde, kadin ile erkek arasinda ki statü esitsizligini pekistiren iki kamusal alandir.

Erkek karisinin çocuguna sahip olabilmesi için hayvanlar ile takas edilmektedir ve bu takasla çocuk sahibi olmaktadir, böylece kadinin üstün durumundan kurtarabilmektedir. Ilginç taraf su ki – gerçek babasi olup olmadigi o zamanlarda hiçbir önem tasimamaktadir, kari ve koca iliskisi sadece mülkiyet anlasmasi üzerine kurulmaktaydi, cinsel iliski hala serbest olmaktaydi, fakat tüm dogan çocuklar ödemis oldugu ‘baslik parasi’ sayesinde adama aittir. Önemli olan erkegin kadin klanindan bagimsiz olarak var olmak ve kendi mülkiyetini kendine ait tarafina birakilmasini saglamaktir. Ayni anda özel mülkiyetin olusmasi ile birlikte arti deger yaratilmasi da ortaya çikmaktadir, erkek artik sadece avda degil toplumda da degerler yaratmakta ve toplumsal hayatta önemli rol almaktaydi, ayni zamanda ise kadin git gide daha çok ev islerle ugrasmaya ve çocuk yetistirmek üzere toplumsal hayattan uzaklasarak özel hayatina kapatilmistir.
Köleligin ortaya çikmasi, kadinlarin düsüsü isini tamamladi. Üretici ve toplumsal yasamindan koparilan kadinlar, bireysel evlere kapandilar. Gerçi çiftliklerde ve evde el isleri yaparak üretimde bulunmayi sürdürdüler, ama bunlar artik toplumsal degil, ailesel islevlerdi. Zengin kadinlar, üretici etkinliklerden daha da uzaklasmis, erkeklerin mülküne yasal kalitçilar yetistirmekten baska ise yaramaz olmuslardir.
Engels’in açikladigi üzere ataerkil sinifli toplum, aile, özel mülkiyet ve devlet temelleri üzerine kurulmustur. Aileyle, ondan sonra gelen özel mülkiyet arasinda bir birine kenetlenmis bir iliski vardir. Tek –baba- ailesini gerçeklestirmek ve bölünmüs ana-ailesini ortadan kaldirmak yönünde duyulan siddetli gereksinme, özel mülkiyete giden yolu açmistir. Buna karsilik özel mülkiyet, eski toplumsal düzeni birakmayan tüm zincirleri koparmada ve yeni, ataerkil , sinif temeline dayanan toplumu gerçeklestirmede kaçinilmaz bir araç olmustur. Daha sonra ortaya çikan devlet, hem özel mülkiyeti, hem de soy çizgisi, kalit hakki, mal ve unvanlarin babalardan ogullara geçmesi kurallariyla baba-ailesi saglamlastirmis ve yasal hale gelmistir.
Bu çekisme sürecinde ana tarafli rakiplerin kazanmasini önlemek için kiz çocuklarin öldürmesine gidilmistir. Fakat bu olay uzun zaman sürmemistir, çünkü kizlarin ‘baslik parasi’ kazandiracak metalara dönüstürülmüstür, dolayisiyla kizlarin evlilik konusu artik serbest ve istege dayali degil ticaret haline dönmüstür, bu da tabi ki kadinin edilgen durumunu daha da yogunlasmistir ve erkegin hegemonyasi altina alinmistir.
‘Kadin kendisi için baslik parasi ve ayni zamanda çocuklari için çocuk parasi ödemis olan kocanin egemenligi altina giderek daha çok girdi. Böylece, baba sigir olarak yapilan ödemelerle sahipligi ele almis bulunuyordu;ananin erkek kardesi, artik kiz kardesinin çocuklari üzerindeki tüm haklarini birakmak zorundaydi. Erkek kardeslerle dayilar safdisi birakildiktan sonra kocalar ve babalar karilari ve çocuklari üzerinde ‘özel’ aileleri olarak üstünlük kurabilirlerdi.’

‘Anaerkil toplumda görülmeyen cinsel kiskançlik, özel mülkiyet ve ataerkil aileyele kosut olarak gelisti. Özellikle çokesligin ya da tek esligin kural oldugu haklarda, kiskançligin etkilerine ve kadini bir mülk olarak egiliminin agir bastigina tanik oluyoruz…..Özel milkiyetle ataerkil ailenin tam anlamiyla gelismesi sonunda, kadinlar, kendi yasamlari, gelecekleri hatta bedenleri üzerindeki denetimi yitirmis oldular. Evlenen kadinlar, kocalarin eline bakan birer iktisadi yüke indirgendiler. Bosanma giderek daha güç hale getirildi, sonunda kadinin bosanma hakki tümüyle elinden alindi. Kadinlarin boynundaki evlilik ilmigi küçüldükçe, kocalarin evlerinde, onlarin kesin egemenligi altina girdiler.’
Daha sonra ahlak kurallari bunun üzerinde insa edilmistir (bekaret, iffet v.s) bu kurallar erkekler tarafindan kadinlara kabul ettirilmistir. Aile kurami, güç ve iktidar barindirarak, önem ve güç kazanmistir.
Aile tanimi: ‘Famulus ‘evcil köle’ anlamina gelir, familia ise tek bireye ait kölelerin toplamini belirler. Gaius zamaninda bile, familia, id est patrimonium ( familia ,yani miras) vasiyete göre bir baskasina geçiyordu. Deyis, Romalilar tarafindan yeni bir toplumsal isleyisi betimlemek için ortaya atildi. Buna göre, kadin, çocuklar ve kölelerden olusan birimin basi, Roma babalik yasalarinin kendisine verdigi yetkiyle, bu kisilerin tümünü öldürme ya da hakkini elinde bulunduruyordu.

Ilkel toplumlardan en önemli farkimiz gelismislik düzeyi ve bilgi birikimidir. Hem kadinin hem de erkegin üreme fonksiyonun önemli oldugunu biliyoruz ve tek cinsle nesil devam ettirmenin olanaksiz oldugunu biliyoruz. Buna ragmen aile kuraminda kadinin hala ticari meta olarak, edilgen ve denetim altinda tutulan bir obje olarak görülmesini anlamak güçtür. Baska sorun da özel mülkiyet ve ticaret ile getirilen doyumsuzluk ve sahip olma hirsi gitgide insanlarin bilincinde köklesmesinden dolayi gelecegi düsünmeden asiri zenginlesmek, gereksiz mallari tüketmek (dolayisiyla da daha da çok gereksiz mallari üretmek) ve ‘kaliteli’ yasamak aslinda gelecekteki yasayacak insanlarin ve tüm canlilarin yasam hakkini yenmek anlamina gelmektedir.

Din: Din ile ilgili degisimler diger toplumsal olaylarla ile birlikte ortaya çikmistir. Ünlü tanriçalar tarihten silinmeye baslamistir. Tanriça yerine zafer ve güç simgeleyen tanrilar yer almistir. Uzun zaman çok tanrili dinler geçerli olmustur: fakat burada da tanriçalarin rolleri küçümsenmeye baslanmistir. Bununla ilgili Eski Yunan edebiyatindan bir örnek verecek olursak;
Orestea – Eshil tarafindan yazilan ve sik oynanan dramatik tiyatro eserlerinden biridir. Orest üzerinde, öz annesi öldürme suçuyla yapilan yargilama sirasinda Appolon annelik rolünü sadece verilen tohumun tasimakta ve bakmakla yükümlü oldugu, asil çocugu doguran olan erkek oldugunu, dolayisiyla Orest’in suçu olmadigi söylemektedir. Annelik fonksiyonu sadece erkegin verdigi degersiz armagani tasimaktadir, doguran ise babadir. Bununla ilgili kanit olarak Athena Palada’yi sunmaktadir. Mitosa göre Athena, Zeus’un kafasindan dogmaktadir. Athena babasinin sözlere güçlülük ve kanitlilik kazanmak için babasinin kizi oldugunu, erkeksi olanlar ona daha yakin oldugunu, evlilige hiç hos bakmadigini, evin reisi erkek oldugunu , dolayisiyla öldüren kadina üzülmedigini söyler.

Niçin Eshil böyle bir oyun yazilmaya ihtiyaç duymustur? Bu oyun çok sik oynanmis ve Atinali tüm üyelere ( köleler ve kadinlar dahil) sikça gösterilmistir. Bununla ilgili olarak tüm trajediye bakmamiz gerekir, ama kisacasi bu oyunda anaerkil ve ataerkilin birlestigi noktada ataerkil lehine çözümlenmesine dogru yönlendirilmistir. Esitlikçi ve paylasimci toplum yerine erkek egemenligi yer almistir. Bu oyunun topluma izletilmesi kültür ve norm yeniden olusturma çabasi olarak nitelendirebiliriz.
Tek tanrili dine geçis gene kadin için hayirli olmamistir, tarih yeniden yazilip biçimlendirilmistir. Eski kaynaklar yakilmistir, tanriçalar ile ilgili kaynaklar yok edilmistir. Belki de bundan dolayi bize ulasan yazili kaynaklarda kadinin erkek ile esit durumunda, ya da en az erkek kadar saygin durumunda oldugunu kanitlayacak bulgular yok denilecek kadar azdir. Ruhban sinifindan kadinlar uzaklastirarak din yönetimini de kendi ele geçiren erkek bir daha bu güçlü yönetim aracini asla elinden birakmayacaktir. Erkek din adamlari artik kendi yücelten ve kadin-tanriçasi tamamen yok edilen din yaratiyorlar.

Ataerkil çag, alti bin yil kadar önce açildi. Tevrat’a göre , Ibrahim Peygamber, ilk ‘ata’ydi. Bu peygambere, tek dinliginin, tek baba-ailesiyle çok yakindan iliskili olan tektanrili dinin ‘baba’si da denilmektedir. Ibrahim peygamber öyküsü, ogul kurban etmenin artik son buldugunu , onun yerine hayvanlarin kurban edilecegini anlatir. Öykü ayrica , ata’nin ‘babalar ve ogullar soyunu’ da belirler: Ibrahim, Sara’dan Isak’i peyda etti. Isak, Rebeka’dan Yakup’u, Yakup da Re-sel’den Joseph’i peyda etti.’
Islam ya da Hiristiyanlik olsun, dünyada en büyük iki dinde tanri erkek ile özdeslestigi, kadin ise günahkar ve bundan dolayi ‘cezalandirilmis’ ve erkegin tahakküm altinda bulunan, insanoglunun devamini saglayan bir araçtir, insana hizmet etmek için yaratilmis bir varlik, ama asla erkek ile esit degildir. Talmud’da dünya yaratilis ile ilgili ilgi kadinin, erkegin kaburga kemiginden yaratildigi ve Adem (insan yani erkek) sikilmasin ve yalniz kalmasin diye yaratilmistir. Ama aslinda Adem kendi otoritesi altinda girmek istemeyen ve bundan dolayi Adem’i terk eden Lilith’i geri dönmesini isterdi, fakat Lilith geri dönmeyince tanri Havva’yi yaratmis. Demek ki dogadaki ilk kadin ayrimcilik ve esitsizlik kabul etmeyen kadindi. Havva’yi ve Adem’i cennetten kovulmasinin sebebi de Lilith’tin Havva’ya yasaklanmis meyveyi vermesidir. Incillerde ise ayni hikayenin degistigini görüyoruz. Son tek tanrili dinin kitabinda ise bununla ilgili hiçbir seye rastlanmamaktadir, Kuran artik ataerkilligin tartismasiz yazili kanun hali alir.

Michalengelo, Bastan Çikarma ve Düsüs, Sistine Kilisesi tavan rölyefi, Vatikan-Roma

Sadece eril tarihini degistirerek ve ‘kötü’ mitoslari ‘iyi’ mitoslarla dönüstürerek toplumsal cinsiyeti ve doganin tüketmesine son verilmeyecektir. Kadin ve Doga üzerindeki tahakküm toplumda olustugu gibi, toplumda çözülmesi de gerekiyor. Bugün yasadigimiz toplumun azinlik ve kadin haklarinin yani sira doganin sürdürülebilirliginin önemi gitgide artmaktadir, insan ve doga arasindaki iliskiyi gözden geçirmemiz zorunludur. Doganin homojenlestirilmesi, araçsallastirilmasi ve eril merkezciligin hakimiyetinin sürdügü Rasyonel Ekonomi sonucunda yok olmamiz tehlikesi yüksektir. Ahlak ve erdem eril akilin biçimlendirdigi ve kabul edildigi durumda kaldiginda ve sorgusuzca bunlara uyuldugunda kültürümüz ve hayat biçimimiz degistirmeyi ve iyilestirmeyi çalismak bosa kürek çekmekten baska bir sey degildir.

Bugün hayatta kalabilmek için eski toplumdaki dogaya saygi ve her farkliligin haklarin olmasinin kabul anlayisi kazanmamiz ve hayat sürecimizin hiçbir varligi dislanmadan ve asagi olarak görmeden dengeli bir senteze ulasmamiz gerekiyor. Anaerkilligi anlatirken kesinlikle anaerkil en iyi toplum düzeni olarak savunmuyorum. Hatta öyle bir düzen – yani kadin yönetimi düzeni- gerçekten olup olmadigini bilmiyorum ve açikçasi bir cinsin üzerinde hakimiyet kurulmasinin karsi çiktigim için , kadinlarin tahakküm sürdügüne de inanmak istemiyorum, ve arkeolojik buluslari zaten de bunu kanitlamaktadir ki bence anaerkil adlandirdigimiz düzen aslinda esitlikçi toplumun ilkel modeli olarak algilanmamiz daha dogrudur. Her seye isim koymak ve mutlaka ereklerin olmasi gerektigini düsünmek köklesen aliskanligimizdan kaynaklanan dolayi bu 40000 yil süren ilkel hayat biçimine anaerkil isim koyuldu. Zaman geri çevirmesi mümkün olmadigi gibi tarihte kalan evrim dönemleri geri getirilmesi mümkün degildir, gerek de yoktur. Bugünlerde problemimiz tarihi karismaktan ötürü gelecege ilgili karar vermemiz gerekmektedir. Artik öyle bir noktaya geldik ki ne tür problem olursa olsun- siyasal, toplumsal, ekonomik ya da kisisel- ekolojik açidan da düsünmek zorundayiz. Dogayi sadece kullanabilen ve insan çikari için kullanilan madde olarak degil, hayatimizin ta kendisi oldugunu, insan da bu hayatin (doganin) çesitliliginin bir parçasi oldugunu benimsememiz gerekir. Ideolojik degisimler genel olarak hayat kalitesinin yeniden degerlendirilmesinde ve kavramsallasmasinda yatmaktadir, bu anlamda gereksiz tüketim ve gerçek ihtiyaç arasinda denge kurulmasi ve yeniden degerlendirilmesi gerekmektedir.

Dogada her varligin bir yeri vardir, ve her varlik evrenin kendiligince önem tasimaktadir. Insanin akil gücü diger varliklardan ayirt eden en önemli ve belirgin özelligidir, fakat bu akil-doga ikiciligi demek degildir. Insanin evrimdeki rolü önemli hatta belirleyicidir, fakat insan kendi türünde denge kurulamadigi zaman, kendini yok eden, siniflara ayirtan, siddet kullanan, savasan, zorba araçlari ve silahlari üreten bir varlik olarak hayat sürdürdügünde dogaya nasil etkilebilmektedir? Bu sorunun cevabini hepimiz biliyoruz…Ama mesele bu düzeni suçlamak degil bunu nasil degistirebilecegimizi düsünmektir. Mesele ikiciligin ve sömürgeci mantigin yerine demokratik kültür ve doga anlayisi tüm varliklari ile zenginlestirip birlikte yeni etik temelinin olusturulmasidir. Bu süreçte kadina karsi toplumsal anlayisinin degistirilmesi, sadece üreme fonksiyonunda önemini oldugunu stereotipini kiran anlayisi yayginlasmasi gerekmektedir. Kadinin çogu zamanda özel alanda basari ile üstlendigi idareci, egitimci, düzenleyici, destekleyici, bakici ve diger sayisizca görevlerin kamuda da basari ile üstlenebilecegini düsünerek toplumsal hayata geçirmek gerekmektedir. Erkeginin rasiyonelite yaninda kadinin sevgi, sefkat ve saygi göstermek kabiliyetini siyasal alanda da önemli bakis açisi olusturacagina ve gelecek nesiller için iyisini seçmek ve kitli kaynaklarin idareci kullanmak, hayatin sürdürülebilirligi açisindan önemli rol oynayacagina eminim. Bu baglaminda ekolojik devlet ikicilik mantigi bulundurmayan, dogayi, kadinlari, azinliklari, irklari dislanmayan, radikal demokrasi, isbirligi ve dayanisma ilkeler üzerinde kurulan devlet modelidir.
Sunumumu Kheel’in kitabindaki yazilan bir bölümle bitirmek istiyorum.
‘…hayal gücümü gelecege uzatiyorum ve yeni hikaye baslatiyorum. Çok çok seneler geçince ben ablamin kiz torunu ile sömine önünde oturuyorum. Bir anda çocuk bana döner ve önceden düzen nasil oldugunu sorar. Ben de anlatmaya baslarim;

Bir zamanlarda ki biz bu zamani Ihanet Çagi diyoruz. Erkekler dogadan korkmaya ve bizimki gibi doga ile barisçi yasayan anaerkil toplumlara karsi isyana kalkmaya için gelmislerdir. Senin anlaman zor olacak çok kötü seyler olmustur; kadinlar tecavüz edilmistir, toprak zehirlenmistir, savaslar siradan bir olay olmustur.
…Simdi katliam edilen hayvanlara önceden tapindigini unutan erkekler artik Tanriya tapinmaktaydi, ve Tanri onlarin tüm yer yüzündeki varliklardan özel ve üstün bir varlik oldugunu söylemistir. Erkekler bu fikri çok begenmis ve kendi yolunu zalimce devam etmisler.
…Evet, fakat artik bu sadece tarihte kalmistir, kötü bir rüya gibi. Sonunda biz yeryüzündeki tüm varliklarla baris ve dengede yasayabiliriz. Ihanet Çagi bitmistir.’

KAYNAKÇA
• Borodina & Borodin, Матриархат: Опыт рассмотрения Исторической Утопии в Феминистской Перспективе. (ed. V.I.Uspenskaya) Женщины, История, Общество (Kadinlar, Tarih, Toplum),Tver,2002

• Bookchin, Muray, Ekolojik Bir Topluma Dogru, Ayrinti Yayinlari, Istanbul, 1996

• d’Eaubonee, Françoize,What could an Eco-Feminist Society Be?
http://www.lancs.ac.uk/staff/twine/ecofem/deaubonne.pdf (26.02.05)

• De Meo, James, Ataerkilligin Saharasya’da Ortaya Çikmasi ve Yayilmasi, 4000’ler: Insan Davranisi’nin, Iklim Baglantili olarak Dünya Çapinda Degisimini Gösteren Bulgular, http://www.geocities.com/rdurust/23.01.05

• Eisler, Raine , The Chalice and The Blade’, 1991

• Engels, Friederich, Ailenim, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayinlari, Ankara, 2002

• Fromm, Erich, Anaerkil Toplum ve Kadin Haklari, Aritan Yayinevi, Istanbul, 1998

• Kheel, Marti, “From Heroic to Holistic Ethics: The Ecofeminist Challenge,” in Greta Gaard ( Ed.). Ecofeminism: Women, Animals, Nature. Philadelphia: Temple University Press, 1993

• Kottak, Conrad Philip, Antropoloji; Insan Çesitliligine Bir Bakis, Ütopya Yayinlari, Ankara, 2001

• Manion, H.K, ‘Ecofeminism within Gender and Development’, 2002, http://www.lancs.ac.uk/staff/twine/ecofem/manion.pdf, (21.11.2004).

• Marina, Lynda, ‘Woman&The Land’, http://www.lancs.ac.uk/staff/twine/ecofem/ecofemreadings.htm, (21.11.2004)

• Michel, Andree, Feminizm, Iletisim yayinlari:Presses Universitaires de France, Cep Üniversitesi.

• Morgan, Lewis Henry, Eski Toplum II, Payel Yayinlari, Istanbul, 1998

• Plumwood, Val, Feminizm ve Dogaya Hükmetmek, Metis Yayinlari, Istanbul, 2004

• Reed, Evelyn, Kadinin Evrimi; Anaerkil Klandan Ataerkil Aileye II, Payel Yayinlari, Istanbul, 1995

• Witting, Monica, Прямое Мышление (Düz Düsünce), Idea-Press, Moskova, 2002

December 21, 2009 - Posted by | ekolojist akımlar, kadın ve doğa / ekofeminizm, sistem karsitligi, somuru / tahakkum

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: