ecotopianetwork

Topluluk Mikroekolojisi – John Clark


Köktenci toplum kuramının son kuşak üyeleri, topluluk mikroekolojisinden çok “iktidarın mikrofiziği”nden dem vurdular. Bu ikinci yaklaşımın rağbet görmesi, bence, yapısalcılık sonrası kavramların içkin üstünlüğünün bir yansıması değildir; daha çok günümüzde karşıt kültürün savunmacı doğasının belirtisidir. İktidar sisteminin “fiziği”ne bu kadar yüklenmek ve toplumsal eylemi, büyük oranda bu sisteme tepki olarak biçimlendirilmiş türlü “stratejiler” ve “taktikler” şeklinde betimlemek, baskın bir mekanik, metalaştırıcı sisteme bir dereceye kadar boyun eğildiğini ele veriyor. Yalnız yapısalcılık sonrası kuramcılar arasında değil, siyasi eylemciler arasında da gayet yaygın bir varsayım var: Muhalefetin tarihi kaderi, aslen iktidar sistemine karşı sürekli mücadeleyle dolu bir gelecektir. (Devrimci umut bir yana, iyimser bir havayı savunan herkese karşı “mücadele” mesajları imzalayan belki bir düzine arkadaşım var.) Çoğu kimsenin gözünde, karşıt kültürün en büyük hedefleri, temelde yerinden oynatılamaz bir sistem içinde taktiklere dayalı ufak kazanımlar ve bu devasa iktidar labirenti içinde ancak mücadele sonucunda elde edilebilecek zevk ve yaratıcılık biçimlerinden ibaret görünmektedir.

Sürekli mücadele ideolojisi, baskıya karşı yaratıcı kaynaklarımız hakkında bazı önemli gerçeklere parmak basıyor; ama bu gerçekler daha geniş, daha olumlayıcı bir çerçeve içine yerleştirilmedikçe, kolayca bir düş kırıklığı ve hiççilik reçetesine dönüşebilir. Böyle daha kapsamlı bir çerçeve, benim topluluk mikroekolojisi dediğim şeyi vurgular. Bu yaklaşım, doğayı ve toplumun en temel düzeyinde ne gibi toplulukların oluşabileceğini özenle irdelemeye soyunur ve umudumuzu insan topluluğunu yenileme tasarısına, ve bu tasarıya kendimizi adayarak insanın yaratıcı güçlerini özgürleştirmeye yöneltir. Çıkış noktası olan varsayım da, ne kadar mekanikleşmiş ve metalaşmış olsa da, insan toplumunun doğal dünyayla etkileşim içindeki insani yaratıcı eylemin bir ürünü olarak, daima organik, dinamik, diyalektik gelişme gösteren bir bütün olarak kaldığıdır. Toplum insan düşüncesinin, düş gücünün ve dönüştürücü etkinliğinin ürünüdür; özellikle de insanların birbirleriyle girmeyi seçtikleri temel ilişki türlerinin ürünüdür. Toplum ve kültürün üretildiği süreçlerin (hele mikrosüreçlerin) üstüne düşünmek, insanın kendini genelleşmiş toplumsal nesne, toplumsal sistemin yalnızca eleştirel gözlemcisi olmaktan çıkarıp toplumu üretmeye, toplumsal ayrışmaya, toplumsal yaratıma ve toplumsal yenilenmeye türlü katkılarda bulunarak dünyayı biçimlendiren etkin bir katılımcı olmak yönünde değişmesine yardımcı olabilir.

Daha önce yazdığım bir yazıda, eğer sol yeniden umudunu kazanacaksa ve özgürleştirici toplumsal dönüşüme ve ekolojik yenilenmeye doğru yol almaya başlayacaksa, güçlü ve canlı özgürleştirici topluluklar yaratmanın en acil kaygımız olması gerektiğini öne sürdüm.[i] Ayrıca bu gibi toplulukların ortaya çıkışı için sadece köktenci ve devrimci hareketlerin uzun ve çeşitliliklerle dolu tarihinin kimi gölgede kalmış dönemlerinden değil, dünyanın dört bir yanındaki halka yakın, cemaat temelli toplumsal yapılanmaların çağdaş örneklerinden de esinlenebileceğimizi savunuyordum. Örneğin, topluluğun ve çevrenin değerlerini koruma amacını adalet ve özgürleşme mücadelesiyle birleştiren, milyonlarca insanı seferber etmiş ve binlerce bölgeyi (örneğin Bolivya’dakilerin belki de beşte birini) yeniden örgütlemiş çeşitli kıtalardaki yerli halk hareketlerinden neler öğrenebileceğimizi düşünebiliriz. Ya da Seylan’da bütün ülkedeki köylerin yarısından fazlasında yerel halkın kendine yeterek yaşamasını sağlayan programlarla dört milyon kişiyi (nüfusun beşte birini) harekete geçirmeyi başarmış katılımcı ve taşra temelli Sarvodaya Shramadana Hareketi’ni düşünebiliriz. Ya da işyerlerinin işgal edilmesi gibi bir olgunun ortaya çıkışını ve daha genel olarak, işçilerin özyönetim hareketini düşünebilir ve işyeri örgütlenmelerinin potansiyellerini sadece topluluğun mücadelelerine eklemlenme bakımından değil, topluluğun özgürleşmesi yolunda önemli bir ifade aracı haline gelmeleri bakımından da değerlendirebiliriz. Ya da siyasi çekim grupları (affinity groups) ve dini çekirdek cemaatler (base communities) gibi küçük grup örgütlenmelerindeki kapsamlı deneylere bakabiliriz, zaten bunları aşağıda tartışacağız.

Daha önceki tartışmada da söylendiği üzere, gerici hareketlerin (özellikle de dinci sağınkilerin) başarıları, büyük oranda topluluk oluşturmadaki, halka yakın örgütlenmedeki becerilerinden ve temel toplumsal gereksinimleri karşılayan örgütsel biçimleri yaratabilmelerinden kaynaklandı. Bu hareketler, ideolojik ve baskıcı doğalarına karşın, net bir şekilde ortaya konmuş bir değerler, fikirler, inançlar, imgeler, simgeler, âdetler ve pratikler dizisini ete kemiğe büründüren küçük topluluklar yaratmakta başarılı oldu. Böyle niteliklere sahip her mikrotopluluğun bir “toplumsal yoğunlaşma” sürecini örneklediği söylenebilir. Bu, genelde büyük oranda bilinçdışında kalan toplumsal ideoloji ve toplumsal imgelem öğelerini hem görünür, hem de somutlaşmaya hazır hale getirerek, bu önemli, ama çoğu zaman gelişmemiş ve atıl kalan toplumsal güçlerin kuvvetini ve etkisini yoğunlaştırır. Bu güçler, somut bir örgütlenme biçiminde ve hayali bir toplumsal nesnede gerçekleşir. Küçük topluluk, belli bir dereceye kadar toplumsal nesnelliğe ulaşarak, toplumsal yarara yönelik yeni kanallar ve üyeleri için yeni kendini dönüştürme olanakları açar; ama hep katılaştırma ve metalaştırma (Sartre’ın da dediği gibi, grup içindeki karşılıklı ilişkilerin yozlaşıp robotlaşmaya yüz tutması) riskini de barındırır. Bu gibi toplulukların sahip olduğu potansiyel gücü göz önünde tutarsak, solun giderek daha bariz hale gelen örgütlenme kördüğümü bağlamında, özgürleştirici temel grupların, özgürleşmenin çekirdek topluluklarının yaratılması olanaklarının (yalnızca kuramsal olarak değil, deneme ve deneyim yoluyla da) araştırılması acil bir gereksinim olup çıkmıştır.

Bu makalede, öncelikle merkezsiz toplulukçu (communitarian) kuramı inceleyip küçük grup örgütlenmelerinin en kapsamlı iki denemesini (çekim grupları ve çekirdek cemaatler) ele alacağız. Ardından, köktenci toplulukçuluğun başka boyutlarını irdeleyerek yerel toplulukların deneyimlerine, özyönetim projelerinin toplulukçu potansiyeline ve toplumsal dönüşüme yönelik türlü cemaat temelli hareketlere değineceğiz.

1. Bir Topluluklar Topluluğuna Doğru

Sol toplulukçu siyasete en büyük katkılardan birini Martin Buber yapmıştır; bu düşünürün öngörüleri geçtiğimiz yarım yüzyılda baskın sol anlayışı savunanlar tarafından genelde görmezden gelinmiştir. Buber’in siyasi felsefesi en çok “bütüncül kooperatif” (full cooperative) kavramıyla tanınır; bu kavram ilk kibutzların kuruluşunda da etkili olmuştur.[ii] Günümüzde “kooperatif” terimi, neredeyse daima tüketici kooperatifi anlamında kullanılıyor. Buber haklı olarak, türlü biçimlerin arasında bu kooperatif türünün katılımcıları ve toplumun bütününü en az dönüştüreni olduğuna, ama yine de daha geniş bir toplumsal kooperatifin oluşması yönünde yararlı bir adım olabileceğine dikkat çekmişti. Tüketici kooperatifleri bazı toplumsal bağlar yaratsa ve ortak yönetimle ilgili öğretici olsa da, tüketim doğası gereği, üretimden çok daha edilgen bir işbirliğini öngörür. Üretici kooperatifleri ise, hem geniş bir insan becerileri yelpazesini topluluğun yararına kullanır, hem de toplu yaratıma somut ifade olanağı sağlar. O halde, demokratik bir şekilde örgütlenmiş üretici kooperatifi, tam bir işbirliği ve dayanışma içindeki bir topluma doğru çok daha anlamlı bir adımdır. Ama Buber’e bakılırsa, kooperatifin toplumu dönüştürdüğü en önemli biçim, üretimi, tüketimi ve gündelik yaşamı, onun görüşü uyarınca en ideal durumda, bir ziraat topluluğu içinde birleştiren “bütüncül kooperatif”tir. Böyle bir kooperatif, rekabetçi, sömürüye dayalı büyük sisteme uyum gösterme eğilimini diğerleri kadar göstermez ve temelinde, katılımcıların hayatını ve değerlerini yeniden biçimlendirmek için daha uygundur. Buber’in anlayışına göre, kooperatifleşmeyi savunan toplulukçu hareket, toprağa dayalı ve “yeni bir organik bütün”[iii] yaratmak üzere birbirleriyle federasyonlar oluşturan bir sürü farklı bütüncül kooperatif topluluğunun kurulmasıyla hedefine ulaşmış olacaktır.

Buber böyle bir organik toplumu giderek dünyayı hükmü altına almış olan gayri insani, mekanik sistemin karşıtı olarak görür. Toplumun öznellik, toplumsallık ve insan ruhuyla ilgili derin ve eşi görülmemiş boyutta “bir bunalımın göbeğinde” olduğunu iddia eder. Onun görüşüne göre, “polis sistemi ve bürokrasisiyle devlet”, “organik, işlevsellik bakımından örgütlenmiş toplum”a[iv] baskın çıktığı için toplum mekanikleşmiştir. İnsanlar giderek bireysel sorumluluklarını üstlenmekten vazgeçmiş, geleneksel topluluklarına olan inançlarını yitirmiş ve kaderlerini kitlesel topluma terk etmişlerdir. Yoğunlaştırılmış ekonomik iktidarı ve hiyerarşik siyasi iktidarı öngören küresel bir sistemin yükselişi sonucunda, insanlık tarihteki en büyük tehlikeyle yüz yüze kalmıştır: “iktidarın devasa bir sistem içinde merkezileşmesiyle bütün gezegeni kaplaması ve bütün özgür toplulukları yutması.”[v]

Buber’e göre, yenilenmiş, özgür bir toplum “topluluklar topluluğu”nu oluşturan “organik bir birlik” olmalıdır.[vi] Böyle bir birlik “ortaklaşa idare”yle, yani toplulukçu sosyalizmin katılımcı, merkezsiz bir biçimiyle düzenlenecektir. Her ne kadar Buber bildiğim kadarıyla ekososyalist olarak anılmasa da, topluluğun hem insanlığı, hem de doğayı kucaklaması gerektiğini açıkça vurguladığı unutulmamalıdır. Buber “bütün yaratıklarla ittifaka giren”[vii] Aziz Francis’in imgesine gönderme yapar. Gerçekten de, Buber’in “organik birlik”i gerek iç yapısındaki çeşitlilik aracılığıyla birliği savunmasıyla, gerek toprakla yakın ilişkisi dolayısıyla, pek çok bakımdan ekolojik bir topluluktur. Dahası, eğer geniş çaplı özgür toplum “topluluklar topluluğu” olarak tasarlanıyorsa, bu hedefe ancak daha geniş kapsamlı doğa topluluğunun içindeki insan topluluğu olarak ulaşabilir.

Büyük oranda yabancılaşmış ve sömürüye dayanan bir toplumun bir “topluluklar topluluğu”na dönüşmesinin oldukça soylu bir ideal olduğunu varsaysak da, bu hedefe ulaşmak için işe nereden başlayabileceğimiz sorusu ortada kalıyor. “Eğitmenleri kim eğitecek?” sorusu eski bir sorudur. Bunu genişletebiliriz: “Sosyalistleri kim sosyalistleştirecek? Toplulukçuları kim toplulukçulaştıracak? Hatta ütopyacıları kim ütopyacılaştıracak?” Ekonomik, politik ve teknolojik egemenlik sistemlerinin, o sistemlerin değerlerini barındıran ve onların egemenliğini pekiştiren kültürler, duyarlılıklar ve öznellikler yarattığı diyalektik egemenlik döngüsünü nasıl kırabiliriz? Buber’in toplum düşüncesi, gerçek anlamda dönüşüme yönelik bir toplumsal değişimin olması için, en somut toplumsal pratik düzeyinde, halihazırdaki toplumsal düzenden doğrudan ve kökten bir kopuş olması gerektiği varsayımına dayanır. İnsan, yaşamının büyük kısmını gayri insani, metalaştırıcı sistemin kurumsal yapıları içinde sürdürmeye devam ettiği müddetçe, o sistemin derinlemesine dönüşümünü hayal etmek de, bunu gerçekleştirmek de zor olacaktır.

Buber’in yaklaşımının aslını inkar etmeyen ütopyacılığı, çoğu kişinin bunu gerçekçi bulmayıp göz ardı etmesine yol açabilir; ama aslında uzun vadede, görünüşte daha pragmatik siyasi tavırlardan daha gerçekçi olduğu da savunulabilir. Buber, adına sosyalizm, komünizm, anarşizm ya da kooperatif, ne denirse densin, “ortak idare”nin toplumsal tabanda derinlemesine kök salmamış olduğu sürece, gerçekleşmesinin mümkün olmadığını öne sürer. Gerek sadece varolan toplumsal yapıların reformu aracılığıyla, gerek merkezi iktidarın ele geçirilmesiyle, hatta toplumsal değişimi hedefleyen kitlesel örgütlenmelerle, eğer tepeden inmeci bir yaklaşım benimsenirse, getirilen düzen illa ki yıkılacaktır. Çeşitli şekillerde “revizyonculuk”, “döneklik”, “yozlaşma” vs. gibi değerlendirilen şey, doğasında demokratik olmayan, otoriter, mekanikleştirici ya da dalavereye elveren araçlarla demokratik, toplulukçu, organik dönüşümü yaratma çabalarının kaçınılmaz ve doğal sonucundan başka bir şey değildir.

Buber açık, iki tarafı da gözeten “Ben-Sen” ilişkisiyle yabancılaştırıcı, metalaştırıcı “Ben-Bu” ilişkisini ayırt ederek felsefe tarihine damgasını vurmuştur. Ona kalırsa, bu ayrımın derin siyasi çıkarımları vardır. “Kişisel olan siyasidir” görüşünün popüler bir slogana dönüşmesinden çok önce, Buber karmaşık, yaşayan, gelişmekte olan kişi ile kişiler arasındaki temel ilişkileri “toplumsal sorun”un merkezine yerleştirmiştir. Aslında, hep birlikte sahici anlamda egemenlik ilişkilerinden uzak, kooperatifleşmiş bir topluluğu ve nihayetinde böyle topluluklardan oluşan bütüncül bir toplumu oluşturabilecek kişiler olarak kendimizi nasıl yeniden biçimlendirebileceğimiz sorusunu sorar.

Buna verdiği cevap şudur: Hakiki topluluk ilişkileri daha büyük çaplı toplum düzeyinde ortaya çıkacaksa, öncelikle daha temel bir düzeyde, onun tabiriyle “Sen”in alanında, kişinin, en somut kişisel ilişkilerin ve hem insan, hem de doğa gerçeklikleriyle en doğrudan deneyimin alanında ortaya çıkmalıdır. Bu ilişkiler ve deneyimler, önemli ölçüde, Buber’in savunduğu, kooperatifleşme hedefi güden topluluklar ya da demokratik özyönetime dayanan işçi kooperatifleri gibi belki birkaç yüz üyeden oluşan görece küçük boyutlu örgütlerin gelişmesiyle desteklenebilir.[viii] Ama eğer Buber dönüşümün en temel kişisel ilişki ve etkileşimler düzeyinde gerçekleşmesi gerektiği görüşünde haklıysa, dikkatimizi öncelikle toplumun en alt, en kişisel düzeyindeki daha bile küçük temel grupların potansiyellerine yöneltmeliyiz.

2. Çekim Gruplarının Dirilişi

Süngüsü büyük oranda düşmüş, önünü pek göremeyen çağdaş solun bugünkü haline bakınca pek ihtimal verilmese de, böylesi dönüştürücü grupların ortaya çıkabiliyor olduğuna işaret eden pek çok gösterge var. Örneğin, son yıllarda muhalif siyaset içindeki en çok umut vaat eden gelişmelerden birine, hızla büyüyen ve çoğu zaman ödün vermez şekilde radikal küresel adalet hareketine bakabiliriz. It has created a strong oppositional culture Hareketin başarıları, büyük oranda, henüz çekirdek halindeki karşı-kurumlarıyla güçlü bir karşıt kültür yaratmış olmasından ve küçük grup örgütlenmesine dayanmasından kaynaklandı. Belki de bu hareketi en iyi belgeleyen yapıt olan We Are Everywhere: The Irresistible Rise of Global Anticapitalism‘de (Her Yerde Varız: Küresel Anti-Kapitalizmin Önlenemez Yükselişi)[ix], editörler hareketin “vahşi özerklik” adını verdikleri kültürel ortamının farklı yönlerini ortaya koyuyor. Bunlar eğitim ve sağlık projelerinden yiyecek ve barınmaya yönelik kooperatiflere, halk merkezlerinden alternatif medyaya, ulaşım için geliştirilen çözümlerden bağımsız medya, sanat ve yayın projelerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Bu etkinliklerin hepsi bir arada “alternatif toplumsal ilişkilerin kurulmasına adanmış, kendi içinde örgütlü bir ağ oluşturuyor”.[x] Bu “ağ”ın gelişmesinde merkezi önem taşıyan da, en temel düzeydeki kendi kendine örgütlenme sistemleri, yani belki de hareketin en ayırt edici yanı olan çekim gruplarıdır. Özgül bir örgütlenme biçimi olarak çekim gruplarının kökleri İspanyol anarşist hareketine dayanır, ama türlü küçük dini cemaatleri (özellikle köktenci ve muhalif mezheplerinkini), pek çok küçük, amaç doğrultulu topluluk oluşturma denemesini ve XIX. yüzyılın siyasal “çevrelerini” kapsayan uzun bir geleneğin parçasıdır aslında. Çekim grupları, bir oluşum olarak 1960’lar ve 1970’lerin nükleer karşıtı hareketinde yeniden canlandı. Feminizm, eşcinsel özgürleşme hareketi ve ekoloji hareketi gibi yakın geçmişteki başka toplumsal akımlarda da rol oynadı ve küresel adalet hareketiyle doruk noktasına ulaştı.

Küresel adalet hareketini katılımcı-gözlemci olarak inceleyen siyaset bilimci Francis Dupuis-Déri, çekim grupları üstüne en önemli somut araştırmaları yapmış kişidir. Bu tür bir grubu “5 ila 20 kişi tarafından, birlikte siyasi eylemler yapmak amacıyla, ortak bir çekim alanı temelinde oluşturulmuş özerk bir eylemci birimi”[xi] olarak tanımlar. Grupların temelinin ilgi alanı olması, üyelerin “gruplarına kimleri alıp kimleri almayacaklarının ölçütlerine kendilerinin karar verdiği”ni ve grubun “oluşturulması ve işlevleri”nin “büyük oranda arkadaşlık bağlarıyla belirlendiği”ni gösterir.[xii] Dupuis-Déri, üyeleri tanımlamak için parlak ve diyalektik bir kavram olan “amilitant(e)s” tabirini uydurur. Bu tabir bir yandan, bunların “militants”, yani eylemci olduğu, ama “a-militants” oldukları, yani geleneksel, katı, hiyerarşik anlamda militan olmadıkları anlamına gelir; bir yandan da “ami-litants” olduklarını, yani dost (“amis”) olduklarını ve eylemciliklerinin dostluğa (“amitié”) dayandığını gösterir. Grup, herhangi daha büyük bir örgütün yönetiminde olmamak anlamında “özerk”tir, daha çok üyelerin ilgi alanları ve bağlılıkları uyarınca yönlendirilir. Temelinde bir arkadaş grubudurlar, ama üyelerinin ortak değerlere bağlılığı, pek çok başka grubun üyelerine göre çok daha güçlüdür. Dupuis-Déri’nin kelimeleriyle, grubun üyeleri “savunulacak ve ön plana çıkarılacak davaların, öncelikli hedeflerin, uygulanacak eylem biçimlerinin ve bunların nasıl yapılacağının, ne dereceye kadar risk alacaklarının vs. seçimiyle ilgili olarak benzer bir duyarlılığı paylaşırlar”.[xiii] Bütün gözlemciler, bu gruplarda ağır basan tipik tavırların eşitlikçilik, hiyerarşi karşıtlığı, katılımcılık ve grubun yararını gözetmek olduğunu vurguluyor. Dupuis-Déri, çekim grubunun içsel demokratik doğası sayesinde, burada siyasi fikirleri yansıtma ve karar alma mekanizmalarının, genelde demokrasiyle ilişkilendirilen hiyerarşik ve sözde temsil edici kurumlardakinden çok daha sağlıklı işlediğinin altını çiziyor.

Dupuis-Déri küresel adalet hareketindeki çekim gruplarının büyük çoğunluğunun şimdiye kadar kelimenin güçlü anlamında “karşılıklı çekim” temeline oturmadığını kabul eder, çünkü bunlar belli bir protesto ya da siyasi eylem için bir araya gelmeden önce birbirini tanımayan katılımcılar tarafından oluşturulmuştur. Pek çok grup daha önceden tanışmayan, ama belli bir amaç çevresinde birleşen ve ortak değer ve duyarlılıklara sahip olduklarını keşfeden eylemcilerce oluşturulmuştur. Kimi gruplarsa yıllar boyunca ortak siyasi işlere imza atmanın sonucunda, önceden varolan uzun vadeli kişisel ilişkilerden doğmuştur. Bazı gruplar sadece belli bir eylem ya da proje süresince birlikteliklerini korur. Kimileriyse üyelerin toplu geleceklerini bilinçli olarak planladığı sürekli birlikler haline gelir. Dupuis-Déri’ye göre, üyeler ilgi alanlarının paylaşıldığı yakın ilişkilerin gelişmesini grup içinde ulaşılması gereken bir hedef olarak görmekte ve grubun bu hedefe ulaşıldıkça daha sağlıklı ve etkili işlediğini düşünmektedirler.

Çekim grubunu etkili bir toplumsal aktör yapan niteliklerden biri de, üyelerin hem grubun, hem de destek verilen daha büyük hareketin güçlenmesine yardımcı olan geniş bir işlevler yelpazesini yerine getirdiği bir iç işbölümüdür. Üyelerin işlevleri arasında kısa vadeli grup desteği (yiyeceklerin tedarik edilmesinden “nabız yoklama”ya kadar), uzun vadeli grup desteği (çocuk bakımından mali destek sağlamaya kadar), hukuki gözlem ve tutuklananlara destek, polis istihbarat etkinliği ve “polis nöbeti tutma”, basın ve halkla ilişkiler, tıbbi yardım, trafik kontrolü, eğlence ve hem gösterilere, hem de diğer siyasi eylemlere (hem “tutuklanabilir”, hem de “tutuklanamaz” katılımcılar olarak) doğrudan katılım sayılabilir. Ayrıca, gruplar da bir bütün olarak daha büyük hareket kapsamında çeşitli roller oynuyor olabilir. Örneğin, gruplar ağı içinde karar alma süreçlerini kolaylaştırabilirler, eğitim grupları olarak işlev görüyor olabilirler, ya da hareket veya daha büyük topluluk adına belli hizmetleri yerine getiriyor olabilirler. Böylece çekim grupları, Buber’in topluluğun çeşitli düzeylerdeki gereksinimleriyle bağlantılı olarak “organik” ve “işlevsel” örgütlenme şeklinde betimlediği düzeni oluşturmayı hem içte, hem de dışta hedeflemektedir.

Barbara Epstein, birkaç yıl önce yazdığı aydınlatıcı bir makalede, günümüzde solun en canlı, hareketli, gelişme gösteren kanadının, küresel adalet hareketini oluşturan ve merkezsizlik, uzlaşmayla karar alma, eşitlikçilik, hiyerarşi karşıtlığı, otorite karşıtlığı, devlet karşıtlığı gibi değerler etrafında örgütlenen ve bireysel yaşamı, kendini dönüştürmeyi vurgulayan bu genç radikaller arasında var olduğunu ortaya koydu.[xiv] Epstein hareketin ideolojik bakımdan katı olmaktan uzak olduğunu ve çoğu zaman Marksist ekonomik analizle anarşist siyasetin öğelerinin, halk hareketlerine ve kendiliğinden doğan mücadelelere verilen önemle birleştirildiğini söyler.[xv] Hareketin barındırdığı kimi olası zayıflıkları da sıralar: İlkelere aşırı bağlılık, bazen eylemin pratik sonuçlarının derinlemesine incelenmemesine yol açabilir; kökten eşitlikçiliğe dayanan bir örgütü sürdürüp geliştirmek zorluklara gebedir ve hareketin önderlik karşıtı ideolojisi, gizli iktidar ilişkilerini örtebilir. Yine de, daha geleneksel eğilimler için gayet cesaret kırıcı bir dönemde, sol kanatta en hızlı büyüyen ve canlılığını koruyan damar bu hareket oldu. Bu canlılık, büyük oranda, hareketin yalnızca siyasi bir dava değil, siyasileşmiş, radikalleşmiş bir kültür ve yaşam biçimi de sunmasından kaynaklanıyor. Çekim grubuna katılım, siyasetle gündelik yaşamın bu bireşiminin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Burada asıl sorun şu: Acaba böyle küçük özgürleşmeci topluluklar çağdaş toplumun da içinde daha genel olarak gelişip radikal yaklaşımlarını yitirmeksizin daha az marjinal hale gelmeyi başarabilir mi? Alanlarını daha genişletip bir yandan karşıt gençlik kültürünün güçlü bir yansıması olarak kalıp bir yandan da yeni, adil, ekolojik bir toplum özleminin daha genelleşmiş bir ifadesi haline gelebilirler mi? Farklı yaş gruplarını, etnik kökenleri ve sınıfsal kökenleri başarıyla bünyelerinde birleştirebilirler mi? Neyse ki, hem bu temel toplulukların çağdaş toplum için daha genel anlamda da bir cazibe odağı oluşturduğuna, hem de toplumu özgürleştirme yolunda önemli bir rol oynayacak büyük potansiyellere sahip olduklarına dair epey bir gösterge var.

3. Çekirdek Cemaatler Deneyimi

Toplumu dönüştürücü küçük gruplar arasında en bildik örnek, 1960’larda ve 1970’lerde ortaya çıkmaya başlayıp sonunda 100.000 grup ve milyonlarca katılımcıdan oluşan uluslararası bir harekete dönüşen Latin Amerika’daki çekirdek cemaatlerdir. Özgürlükçü ilahiyattan etkilenen bu gruplar, Güney ve Orta Amerika’da pek çok toplumsal adalet ve devrim mücadelesinde önemli roller oynadı. Bu cemaatler genel olarak Hıristiyanların sevgiyi vurgulayan imanı, İbrani peygamberlerinin adalet tutkusu ve Marksizmin sınıf analizinin bir bileşimi olarak görülebilir. Bu değerler, Hıristiyanlığın ilk zamanlarındaki eşitlikçi toplulukçuluğu, eleştirel toplumsal düşünce ve Paulo Freire’nin ortaya attığı “bilinçlenme” süreçleriyle birleştiren bir grup yapısı içinde hayat bulur.

Çekirdek cemaatler neredeyse daima Latin Amerika’yla özdeşleşmiştir ve Kuzey Amerikan toplumunun her nedense böylesi eğilimlere bağışıklığı olduğu varsayılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Latin Amerika’nın çekirdek cemaatlerinin solcu ve devrimci hareketlere kitlesel katılımına benzer bir durum olmadığı gerçekten de doğrudur. Ama bu, böyle cemaatlerin Kuzey Amerika’da olmamasından kaynaklanmaz, aslında bunların sayısı çoktur. Burada ana etken, bu cemaatlerin destekleyebilecekleri geniş, tutarlı bir şekilde örgütlenmiş bir solun olmamasıdır. Bölük pörçük, dağınık bir Amerikan solu, toplumsal adaletle ilgili konulara (savaş karşıtlığı, hapishane reformları, dünyada açlık, devletten yardım alma hakkı, vs.) yoğunlaşmış ilgi odaklı siyasette boy gösterdikçe, bu cemaatlerin üyeleri de olasılıkla çok önemli bir rol oynamıştır, ama bu grupların toplumsal eylemciliğiyle ilgili kapsamlı incelemeler yapılmamıştır.

Bununla birlikte, cemaatlerin önemli bir bölümü hakkında, Roma Katolik Kilisesi’yle bağlantılı olanlar hakkında önemli incelemeler yapılmıştır. Sonuçlar şaşırtıcı ve bilgilendiricidir. Bernard Lee’nin yaptığı bir araştırma, ABD’deki Katoliklerin bir milyona yakınının 37.000’den fazla, hatta belki de 50.000 kadar küçük dini cemaate katıldığını ortaya çıkarmıştır.[xvi] Tipik cemaatler 13 ila 17 yetişkinden –ki bunların yüzde 60’tan fazlası kadındır, ve çocuklar da oluşur. Büyük çoğunluğu her hafta ya da iki haftada bir, genelde üyelerin evlerinde toplanır. Lee bu grupların üyelerinin, daha geleneksel dini kurumlarda olanlardakinden daha derin bir cemaat dayanışması ve tinsel deneyim arayışında olduğunu görmüştür. Bu insanlar, dinsel pratiğin daha katılımcı bir biçimini ve dinsel inançlarının daha bireysel ve deneysel bir ifadesini bulmuşlardır. Latin Amerika’daki çekirdek cemaatlerle karşılaştırılınca, Kuzey Amerikan cemaatlerinin üyeleri daha çok orta sınıf kökenlidir, ama İspanyol kökenlilerin ve diğer etnik azınlık üyelerinin cemaatleri söz konusu olunca, bu pek geçerli değildir. Küçük cemaatler elbette Latin Amerika’daki benzerleri gibi köktenci bir siyasi rol oynamamış olsalar da, bunların beşte birinin cemaat hayatlarının merkezine toplumsal adaleti ve toplumsal dönüşümü oturtmuş olması da manidardır. Bu da demektir ki, ABD’deki bu küçük cemaatlerin belki 10.000’i toplumsal adalet için çalışmaya açıkça gönüllüdür. Solun yeniden güçlenmesiyle ilgilenenlerimiz için şu da aydınlatıcı olacaktır: Bu küçük cemaatler, çağdaş Amerikan Katolikliğinin bunalıma girdiği ve inanç ve katılım bakımından ciddi bir düşüşe geçtiği bir dönemde, bu kurum için büyük bir canlılık kaynağı olmuştur.

Hem siyasi çekim gruplarının, hem de küçük dini cemaatlerin yakın tarihi, küçük toplulukların toplumsal etkililiğinin bir varsayımdan ibaret olmadığını, yakın tarihte bir gerçekliğe işaret ettiğini gösteriyor. Bu toplulukların uzun vadeli toplumsal dönüşüm için ne dereceye kadar temel oluşturabileceği bilinemez; yine de (Kuzey Amerika’daki milyonlar dahil) milyonlarca insanın yaşamında önemli gereksinimleri karşıladıkları ve bazı ülkelerde yakın geçmişteki toplumsal değişim hareketlerinde önemli bir rol oynadıkları açıktır.

4. Ekotopluluk mu, Barbarlık mı?

Böyle temel topluluklara dayalı daha büyük bir topluluktan oluşan yeni bir toplumun yaratılması, belki de Buber’in dediği ve başkalarının da bu nedenle göz ardı edeceği gibi, bir “ütopya yolu”dur. Ama böyle bir toplumun bütün öğelerinin o veya bu şekilde günümüz grupları ve topluluklarında varolduğu da unutulmamalıdır. Bu yolun üstündeki engeller hiç kuşkusuz maddi değil, daha çok ideolojik, hayali, kültürel ve psikolojiktir. Baskın siyasi durum, Bunuel’in filmi Yok Edici Melek‘te mahsur kalan parti davetlilerini anımsatıyor. İnsanlar gitmeye hazır oldukları halde, kendi kendilerine dayattıkları ataletin içinde hapsolup kalırlar: Büyük, ama sonuçta saçma bir irade zayıflığı.

Ara sıra, özellikle de pek çok ekolojik köktencinin ağzından duyuyoruz; halkın beyni yıkanmış ve gerçeklerle yüzleşmekten kaçan kesimlerinin bile egemen sistemin temelinde çok ciddi bir hata olduğu sonucuna varmasını sağlayacak denli büyük bir toplumsal ve ekolojik felaketin, toplumun geniş kapsamlı dönüşümü için yegane umudumuz olduğunu söylüyorlar. Bu bakış açısına göre, belki de tarihin şu andaki gidişatından memnun olmalıyız; ne de olsa benzeri görülmemiş, küresel bir toplumsal ve ekolojik krize doğru gidiyoruz ve bu hiç kuşkusuz, ciddi bir toplumsal değişimin şart olduğunu apaçık ortaya koyacak. Gelgelelim, bence maalesef böylesi bir Mesihvari felaket tellallığı, özgür bir toplumdan çok faşizme giden yolun önünü açar. İnsanlığın ve doğanın özgürleşmesini hedefleyen güçlü ve umut dolu bir hareket ortaya çıkmazsa, ciddi kriz ancak korku, tepkisellik ve çaresizce otoriter çözümlere sarılma sonucunu doğurur ve baskıcı hükümet bu sefer de yeşilin tonlarına bürünmüş olarak çıkabilir karşımıza. İnsanlığın ve doğanın özgürleşmesini amaçlayan güçlü bir karşıt kültürün bünyesinde güçlü özgürleşmeci toplulukların gelişmesi, ağırlaşan krize ve bunun besleyeceği otoriter eğilimlere karşı tek çözüm olabilir.

Varolan düzenin barındırdığı çelişkilerin giderek daha çok bilincine varılması, hâlâ iyimserliğimizi korumak için bir neden olabilir; ama bu bilinçliliği derhal gerçek anlamda dönüştürücü örgütlenme biçimlerine yönlendirmeye başlamalıyız. Bu bilinç (ya da en azından farkındalığın gelişmesi için varolan nesnel potansiyel), sistem içindeki başlıca çelişkiler gelişmelerini sürdürdükçe mecburen artma yolundadır. Dünyada egemen sistemin ekolojik yıkıma doğru gidişi, kapitalizmin ikinci çelişkisini yansıtıyorsa, insan ruhunun ve topluluk dayanışmasının yıkımına doğru olan gidiş de kapitalizmin giderek daha barizleşen üçüncü bir temel çelişkisini sergiliyor.[xvii] Bu çelişkiler tarih içinde sergilenirken, doğaya ve topluluklara kendiliğinden yönelen, ama sürekli bastırılan güdülerimiz de zamanla devrimci güçlere dönüşüyor. Belki de E.O. Wilson’un tezinde doğruluk payı vardır; belki doğayla yakın ilişki içinde evrildiğimiz için, içimizde derin bir “doğa sevgisi” vardır ve doğayı korumak için buna başvurabiliriz. Yine de, binyıllarca toplu halde varolmamızın, içimizde çok daha güçlü ve hatta çok daha acımasızca bastırılmış bir “toplum sevgisi” (ya da modası geçmiş ve gözden düşmüş bir tabirle, “insan sevgisi”) yaratmış olması ve bunun toplulukların yararına yönlendirilmesinin daha fazla umut vaat ediyor olması daha bile olası görünüyor.

Küçük topluluklara yönelik arayışın ne dereceye kadar devrimci potansiyel barındırdığı denenip de görülecek bir şey ve bu gerçekten denemeye değer. Bizi özgür ekolojik topluma götürecek uzun yola girmek için, doğru yönde bir adım atmak gerekiyor. En çok umut vaat eden, yolda daha fazla ilerlememizi en çok sağlayabilecek ilk adım da, küçük, özgürlükçü toplulukların yaratılmasıdır.

Çeviren: Nermin Saatçioğlu


[i] Sosyalizm, anarşizm, ütopyacılık gibi özgül akımlar bir yana, köktenci siyasetin geneline gönderme yaparken, şu aralar rağbette olan ve anlamı yumuşatan “ilerici” tabiri yerine, biraz modası geçmiş “özgürleşme” söylemini kullanıyorum. Ben bu ayrımı çok önemsiyorum. “Kadınların özgürleşmesi”, “siyahların özgürleşmesi”, “eşcinsellerin özgürleşmesi” gibi tabirlerin terk edilmesiyle, bir zamanlar “özgürlük hareketleri” denen şeylerden arta kalanların marjinalleşmesi ve bu davaların egemen siyasi güçlerin bünyesine alınması aynı zamana denk geldi. Gerçekten de “özgürlük” söylemi büyük oranda muhafazakarlara ve sağ kanat “liberalizmine” terk edildi ve bunun acıklı sonuçları oldu. “Rahat bırakılmak” anlamında olumsuz, bireyci bir özgürlük kavramı hakim olarak at koştururken; toplumun potansiyellerini gerçekleştirmesine katılmak anlamındaki olumlu, toplumsal özgürlük kavramı pek ender göz önünde bulunduruluyor.

[ii] Buber’in ütopyacı sosyalizminden esinlenmek, bu düşünürün İsrail’deki toplumsal baskı sistemini savunarak, tavrından ne kadar ödün verdiği gerçeğini görmezden gelmeyi gerektirmez. Örneğin bkz. Uri Davis, “Martin Buber’s Paths in Utopia: The Kibbutz: An Experiment that Didn’t Fail?” (“Martin Buber’in Ütopya Yolları: Kibutz: Başarısızlığa Uğramayan Bir Deneme mi?”), Peace News, 2446, Mart-Haziran 2002. Kendini “Buber’in eleştirel bir öğrencisi” olarak tanımlayan Davis, Martin Buber’in 1948 sonrasında etnik temizlik sürecini kabullenip buna bilfiil katılmasındaki kuramsal ve pratik yetersizlikleri tartışır. Ayrıca (Buber’in “başarısızlığa uğramayan bir deneme” olarak betimlediği) kibutzların sömürgecilik ve baskı aracı olarak kullanılmasını da inceler.

[iii] Martin Buber, Paths in Utopia (Ütopya Yolları) (Boston: Beacon Press, 1958), s. 79.

[iv] Agy., s. 131.

[v] Agy., s. 132.

[vi] Agy., s. 136.

[vii] Agy., s. 135.

[viii] Mondragon işçi kooperatifleri federasyonu, demokratik karar alma süreçlerini güvenceye almak için, bunların her birinin üye sayısını 500’le sınırlandırmayı düşündü. Bir kibutzun da ortalama büyüklüğü 500 üyenin biraz altındadır ve 1000’den fazla üyesi olanlar azdır.

[ix] Notes From Nowhere, We Are Everywhere: The Irresistible Rise of Global Anticapitalism (Londra ve New York: Verso, 2003).

[x] Agy., s. 113.

[xi] Francis Dupuis-Déri, “Manifestations, altermondialisation et ‘groupes d’affinité’. Anarchisme et psychologie des foules rationnelles”(“Gösteriler, ‘Başka Dünyacılar’ ve ‘Çekim Grupları’. Anarşizm ve Ussal Kalabalıkların Psikolojisi”) “Başka Bir Dünya İçin Seferber Olmak” üzerine uluslararası konferansta yapılan sunum, Ulusal Siyasi Bilimler Vakfı, Paris, 3-5 Aralık 2003, s. 3. Dupuis-Déri’nin metninden yapılan alıntıların çevirisi bana aittir. Çekim gruplarının, küresel adalet hareketinin ya da altermondialiste (başka bir dünyayı savunan) hareketin içinden yapılmış başka tanımları için bkz. Starhawk, “Affinity Groups” (“Çekim Grupları”) ; Rise Up/Direct Action Network Los Angeles, “Affinity Group Information and Resources” (“Çekim Grubuyla İlgili Bilgiler ve Kaynaklar”) ; ve Freedom Rising Affinity Group, “What is an Affinity Group?” (“Çekim Grubu Nedir?”) ; ve We Are Everywhere, agy., s.88.

[xii] Dupuis-Déri, agy., s. 3.

[xiii] Agy.

[xiv] Barbara Epstein, “Anarchism and the Anti-Globalization Movement” (“Anarşizm ve Küresel Karşıtı Hareket”), Monthly Review, 53, 4, Eylül 2001. Barındırdıkları en katı ve sekter eğilimlerin çöküşünün ardından, Marksist ve anarşist geleneklerin önemli öğelerinin birbirine yaklaşması konusunu da ileride bir yazıda ele alacağız.

[xv] Bu eklektik yaklaşım ve pratiğin ağırlıkla vurgulanması, bir dereceye kadar kuramsal tutarsızlığa yol açabilir; ama bu hiç şüphesiz hareketin, Birinci Enternasyonal’den günümüzdeki Yeşil Harekete kadar neredeyse her sol eğilime bulaşan ve yıkıcı etkileri olan sekter dogmatizmden sakınmasını da sağlamıştır. 

[xvi] Bernard J. Lee ve başka yazarlar, The Catholic Experience of Small Christian Communities (Küçük Hıristiyan Cemaatlerinin Katoliklik Deneyimi) (New York: Paulist Press, 2000). Ayrıca bkz. Arthur Jones, “Small Communities Bear Big Gifts, Study Shows” (“İncelemelere Göre, Küçük Cemaatlerde İş Var”), National Catholic Reporter, 28 Mayıs 1999, ; ve Gary MacEoin, “Communities Offer Hope For Church, Society” (“Cemaatler Hem Kilise, Hem de Toplum Adına Umut Vaat Ediyor”), National Catholic Reporter, 20 Eylül 2002, . 

[xvii] İlk çelişki üretim güçleriyle ilişkileri arasındayken, ikincisi üretim güçleri ve ilişkileriyle üretim koşulları arasındadır. Bu üçüncü çelişki, üretim güçleri ve ilişkileriyle yalnızca “bilinç türleri” değil, ama insan toplumunun oluşumunda vazgeçilmez önem taşıyan yaşam türleri arasındaki çelişki olarak görülebilir. Bu savın ne kadar akla yakın olduğu, ileride bir başka yazının konusu olacaktır.

http://www.anarkotopya.com/yazi/topluluk-mikroekolojisi—john-clark

December 21, 2009 - Posted by | ekolojist akımlar, kooperatifler vb modeller, sistem karsitligi, somuru / tahakkum

1 Comment »

  1. Bir degerlendirin bakalim. Eyer daha once gormedinizse

    Comment by Bulent Muftuoglu | December 21, 2009 | Reply


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: