ecotopianetwork

SAVAŞTAN KÂR ÇIKARMAK – Dilaver Demirağ

Dilimizde bir deyim vardır, sinekten yağ çıkarmak diye… Birileri de şu günlerde sudan savaş ve kana bulanmış kârlar çıkarma derdinde.

Sütlüce’de çokuluslu su şirketlerinin sponsorluğunda hatta hamiliğinde Dünya Su Konseyi toplantısı yapılıyor. Bu toplantının amacının su kaynaklarının satışı olduğunu iyi bilen ve buna itirazı olan göstericiler düzenin/hükümetin bekçiliğini yapan polis tarafından kıyasıya ve acımasızca dövülüyor. Böylece su pazarlamacılarına ve AB liderlerine Türkiye demokrasisinin olgunluk düzeyini göstererek “AB’ye ne kadar hazırız” mesajını iletmiş oluyoruz.

Polis için gösterici tek bir anlam ifade ediyor: baş belası. Bitmeyen nöbetler, amirlerin keyfiliği, geçim sıkıntısı ve daha birçok sorun göstericide simgeselleşiyor ve polis, tüm bu sıkıntılarının acısını onlardan çıkararak “aşırı güç kullanıyor”.

Salonda tacirliği ile övünen hükümetin eski dışişleri bakanı, zirvenin ev sahibi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül pazarlama ayinine uygun olarak Türkiye’nin 10 yıl içinde su bakımından yoksul ülkeler arasında olacağını söylüyor. Oysa kişi başına düşen su miktarı 2000 metreküpün altında olan her ülke “su yoksulu” sayılıyor. Bir ülkenin su zengini olabilmesi için kişi başına düşen yıllık ortalama su miktarının en az 10 bin metreküp olması gerekiyor ki Türkiye’de bu miktar, Gül’ün verdiği rakamla, 1830 metreküp civarında. Yani Türkiye zaten “su yoksulu” bir ülke.

Biz kendimizi su yoksulunun da yoksulu olan Ortadoğu ülkeleri ve Afrika ile kıyasladığımızdan hâlâ su kaynakları bakımından kendine yeterli ülke konumunda görüyoruz. Oysa kişi başına düşen su miktarı ortalama 5000 metreküpün altında olmayan AB ülkeleri yahut Kuzey Amerika ülkeleri ile kıyaslandığımızda biz basbayağı bir yoksul ülkeyiz. Kanada da kişi başına 92 bin metreküp su düşerken, ABD’de bu rakam 10 bin metreküp.

Biz ise hem yoksuluz, hem savurgan, hem de vurdumduymazız. Çünkü akarsularımız adeta birer kanalizasyona dönüşmüş halde, sanayi kuruluşları bir yandan, kentler bir yandan akarsulara atıklarını boşaltıp duruyorlar. Bunun sonucu olarak zaman zaman yaz aylarında ishaller artıyor. Henüz bir salgın yaşanmadıysa bu, sanırım, ilahi güçlerce (!) korunuyor oluşumuzdandır. Mikroptan ya da zehirli atıklardan kurtulanlar ise bu kez klordan içilemeyecek kadar kötü suları içmek zorunda kalıyor.

Ama durun! Belediyeler tarafından kentlere verilen sudaki yegâne tehlike aşırı klor değil. Kentlere verilen içme sularında arsenik ve ağır metaller de var. Bunları arıtmak için basit yöntemler yeterli değil ve ileri düzeyde biyolojik arıtma yapabilen tesis ise büyük kentlerde bile çok az. Yani koleradan, dizanteriden yahut aşırılaşmış ishalden ölmezseniz, bu kez arsenik başta olmak üzere ağır metalden dolayı kanserden öleceksiniz.

Şehir şebeke suyunun durumu bu olunca ambalajlı su sektörü adeta “zil takıp oynuyor”.. Çünkü sokak dili ile “işler ayna”.

Pazarın rakamsal büyüklüğü 2007 yılı verileriyle 1,2 milyar dolar. Pazar her yıl % 11 büyüyor. 2007 yılında tüketilen su miktarı 10 milyar litre. Türkiye’de 2006 yılında kişi başı ambalajlı su tüketimi yılda 91 litre. AB’de ise kişi başına paketlenmiş su tüketimi 2008 verileriyle 105 lt civarında. Yani AB ülkelerini yakalamaya az kaldı. Ancak nüfusun büyük bölümü hala musluktan su içmeyi tercih ediyor. Çünkü damacana su tüketecek gelir düzeyine sahip değiller.

Ve Dünya Su Konseyi’nin bu yılki teması su da özelleştirme. Konsey yöneticisi Loic Fauchon’un şu sözleri dikkat çekici: “İnsanlar su faturasına cep telefonu kadar ödeme yapmaya razı olursa hiçbir sıkıntı kalmayacak. İnsanlar cep telefonu kullanmadan da yaşabilirler, ama su kullanmadan yaşayamazlar. Arabaların vergilerine harcadığımız vergilerin yüzde 5’ini suya harcamazsak su sorununu çözemeyiz.”

Bolivya ve Hindistan, suyun özelleştirilmesinin vahim sonuçlarını göstermesi bakımından ibret verici kabul edilebilir, ama daha vahimleri de var.. Bolivya’da suyu özelleştiren devlet, halkın yağmur suyu biriktirmesini bile yasakladı. Hindistan’daki suyun sahibi de akarsuyu polis gücüyle koruyor, “su hırsızlarına” karşı. Bolivya’da suyun özelleştirilmesinde çok kan aktı. Çok insan Bolivya polisi ve jandarması tarafından Suez, Vivendi gibi dünyanın belli başlı su tekelleri için öldü.

İngiltere’de su zamları sonrası karşılaşılan durumlar da özelleştirmenin sakıncalarına dönük bir başka örnek. Birmingham’da toplu konut sitesindeki abonelerin su bedelini ödeyememesi sonucu suları kesilince, sakinler tuvalet gereksinimlerini gelişigüzel yerlerde hatta merdiven altlarında giderip, dışkısal atıklarını da sağa sola atmışlardı.

Yine özelleştirmeye dönük bir başka eleştiri su fiyatlarının artışı, özellikle yoksullar için. Moritanya için verilen örnek 30 kat. Kamu kurumlarınca yoksul bölgelere su verilemediğinden özel kuruluşlar bu bölgede tankerler ile su satıyor, bedeli şehir şebekesinden 30 kat daha pahalı. Hemen her yerde özelleştirmelerin ardından su fiyatları zamlanıyor. OECD’nin 1992 Meksika Raporu’nda buna dikkat çekildi.

İşte bu şartlar altında birileri su savaşlarının kapıda olduğunu söyleyip, savaş çıkmaması için “iyi bir su yönetimi şart” diyor. Kastedilen ise su kaynaklarının yönetiminin özel şirketlere devri, yani ya su kaynakları özelleşecek ya da savaş çıkacak.

Birileri pet şişe suyu bir silaha dönüştürüp şakağımıza dayıyor ve “ya paranı ya canını” diyor. Bu şantaja boyun eğmemek için sandıkta her şeyi iyi düşünün çünkü attığınız her oyun size cüzdanınızdan çekilen para, gıkınız çıkarsa da patlayacak bir savaş olarak dönmesi çok olası. 

Dilaver Demirağ: Araştırmacı, yazar. Yeşiller Partisi MYK üyesi

http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_docman&task=doc_download&gid=159&Itemid=36

Advertisements

December 27, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, bu topraklar, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, Su | Leave a comment

TARIM VE SU POLİTİKALARI – Süleyman Yılmaz

Gıda en temel ihtiyacımızdır, yaşamın temelidir. Bu temel ihtiyacımızın çoğunu tarımsal faaliyetlerden sağlıyoruz. Tüm yaşamın ve uygarlığın devamını sağlayan tarım hem dünyada hem de ülkemizde eski, derin ve büyük bir kriz içinde. Çünkü tarımda özellikle son yüzyılda içinde yaşadığımız kapitalist sistemin talepleri doğrultusunda sağlanan devasa miktarlardaki üretim artışları, aslında kapalı bir sistem olan dünyayı ekolojik bir krizle karşı karşıya bırakmıştır.

Küresel kapitalist sistemden ayrı olmayan ülkemizin tarım politikaları dünya kapitalist sisteminin taleplerine göre endüstrileştirmek doğrultusunda olmuştur. Son otuz yıldır artan ekonomik küreselleşme döneminde bu tarımsal kriz iyice ağırlaşmıştır. İçinde bulunduğumuz insan eliyle yaratılan küresel ısınma çağında endüstriyel tarım olarak adlandırdığımız bu sistem daha fazla sürdürülmez bir hal almıştır. Dünya tarımsal sistemine tarihsel olarak baktığımızda en büyük değişimlerin yirminci yüzyılın son elli yılında olduğunu görmekteyiz. ”Büyüme çağı” olarak adlandırılabilecek bu dönemde nüfus 1950’den 2000 yılına dek 2,5 milyardan 6 milyara çıkmış, tahıl üretimi üç kat artmış, et ve balık üretimi beş kat artmış, dünya ekonomisi yedi kat büyümüştür. Ama tüm bu devasa büyümeye rağmen dünya da her gece yatağına aç veya yarı aç giden 850 milyon insan var. Ayrıca dünyanın nüfusuna her yıl eklenen 70 milyon yeni insan var. Endüstriyel tarım uygulamaları ve sanayinin artan taleplerini karşısında artık topraklar yorulmuş ve sağlanan tüm ilaç, gübre ve hormon girdilerine rağmen eski verimini artık sağlayamaz durumdadır. Endüstriyel tarım yüzünden toprağın doğal yapısı değişmiştir. Tuzlanma ve kuraklık artmış çölleşme ve erozyon nedeniyle ekilebilir alanlar azalmıştır. Kentleşme, turizm ve sanayi tarafından özellikle birinci sınıf tarım alanları geri dönüşümsüz bir şekilde yok edilmeye devam etmektedir Sanayi ve tarımsal kaynaklı kimyasal kirlenme sularda, toprakta, denizlerde ve kentlerde artmıştır. Sağlıksız çevre koşullarına birde sağlıksız gıda ve sağlıksız suyun eklenmesiyle kanser, şeker hastalığı kalp damar hastalıları, obesite gibi sağlık sorunlarında adeta salgın tarzında bir patlama yaşanmaktadır.

Endüstriyel tarım nedeniyle yer üstü ve yer altı su kaynakları kurumaktadır. Kuraklık kalıcı ve geri döndürülemez bir noktaya gidiyor gibi görünmektedir. Sulak alanlar ve buralardaki yaşam, artan tarım alanı ve su ihtiyacı nedeniyle yok edilmektedir. Artan sanayi ve kentsel su ihtiyacı tarımsal alanda kullanılabilecek suyu çekmekte, sınai ve kentsel su kullanımının hem payı hem de miktarı artmaktadır. Küresel ölçekte zenginleşen ülkelerde bireyler kişisel olarak daha fazla su tüketmeyi talep etmektedir. Endüstriyel tarımdan kaynaklanan erozyon sonucu taşınan toprağın verimli üst tabakaları, gübre ve kimyasal artıklar okyanusların tabanını örtmekte ve denizlerde ölü alanlar insanlığın en kolay besin sağlayabileceği bu kaynakta endüstriyalist ekonomi nedeniyle yok olmaktadır.

Yeni tarım alanlarının açılması ve endüstrinin kereste ihtiyacı nedeniyle orman alanları ve kalitesi hızla azalırken, tüm dünya ormanlarının üçte ikisi yok edilmiştir Barındırdıkları biyoçeşitlilik ve doğal yaşam yok olmaktadır. Ormanların yok edilmesi, suyun tutulmasını azaltırken, toprağın esas canlılığını sağlayan yüzeysel toprakların da kaybına yol açmaktadır.

Tarih boyunca kentleri besleyen kırsal alanlar artık besleyemez duruma gelmiştir. 2050 yılında 9 milyarı aşacak dünya nüfusunu besleyebilmek bu halde imkansız görünmektedir. Endüstriyel tarımın en belirgin özelliği olan yüksek miktarda girdi kullanılarak yapılan tarım bunları karşılamakta zorlanan küçük çiftçiliği dünyanın her yerinde tasfiyesine yol açmıştır. Rekabet edemeyen küçük çiftçilerin kent varoşlarına ucuz iş gücü olarak yığılmasına neden olurken tarımsal faaliyet büyük toprak sahiplerinin eline geçerken tarımın sektörleşmesine neden olmuştur. Geleneksel köylü yaşam biçimi ve bilgeliği giderek yok olmaktadır. Topraklarını terk etmeyen dünya küçük çiftçilerin büyük bir kısmı kendi topraklarında tohum, gübre, ilaç sağlayan şirketlerine bağımlı hale getirilmiş ve toplumun en yoksul kesimini olmaya mahkum edilmişlerdir.

Tüm bu sürdürülemez sistemi yaratan ulusal ve uluslararası şirketler, sosyal devlet anlayışından kırıntı bile kalmamış meşruiyeti sorgulanır hale gelmiş devletler, şirketlerin ve merkez ülkelerin yönlendirmeleriyle hareket eden Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve İMF gibi uluslar üstü organizasyonlar 5. Dünya Su Forumu adı altında İstanbul’da toplanıyorlar. Kapitalizm krizden krize sürüklenirken dünyanın her yerinde kentlerin etrafına kümelenmiş yoksullara ilave daha fazla işsiz ve yoksul yaratmaya devam ediyor. En son küresel ekonomik krizle birlikte iflas eden kendi ekonomik bakış açılarıyla değerlendirildiklerinde bile her şeyleriyle başarısız olan şirketler kendilerine yeni kar alanları yaratmak için toplumun gıda ve suyuna bir kez daha göz diktikleri görülüyor. Kendi bankalarında kendi batık şirketlerini finanse edecek yeterince paraları olmasına rağmen bu krizleri yine topluma fatura etmek istiyorlar. Kurtarma paketlerinden bir kuruş bile yoksullaştırılanlara aktarılmazken suyu petrol gibi, gübre gibi, ilaç gibi şirketlerin tekelinde olan yeni bir girdi yaratmak istiyorlar. Tarımsal üretimde suyun yeni bir girdi olmasıyla artan maliyetler karşısında son otuz yıldır fiyatları artan gıdaya öncelikle yoksullar ulaşamayacak hale gelecektir. Eğer bu başarısız ve müflisler bunu başarabilirse kapitalizmi uzun süre yaşatabilecek bir kar kaynağına kavuşmuş olacaklar. Ama en temel hakkımız olan suya kente ve kırsalda ulaşma hakkımıza engel olanlara karşı birlikte yaşamın her alanında mücadele edeceğimizi ilan ediyoruz.

5. Su Forumunda toplananları eğer insanlık onuruna sahiplerse forumu derhal durdurmaları bu konunun gerçek muhataplarının tarım ve su politikalarını dinlemek üzere Alternatif Su Forumuna davet ediyoruz.

Süleyman Yılmaz: Dr., Yeşiller Partisi PM üyesi

http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_docman&task=doc_download&gid=159&Itemid=36

December 27, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, bu topraklar, sistem karsitligi, Su, tarim gida GDO | Leave a comment

Ab-ı hayatı ambalajlamak – Dilaver Demirağ

Su’yu iki biçimde düşünmek olası, birisi fiziğin suyu diğeri kültürel belleğimize yerleşmiş olan ruhun suyu.

O bir zamanlar insanı dinçleştiren, ona ölümsüzlük veren belleğini hem yeniden tazeleyen, hem de unutuşa neden olan esrarengiz bir maddeydi. Su geçmişte insanı arıtıp manevi olarak temizleyen. Onun yenden doğarak ruhsal kurtuluşunu sağlayan aşkın, kutsal bir madde idi. Su derin bir saygının konusuydu. Bizim kültürümüzde denizcilerin, balıkçıların, düşkünlerin piri olan Hızır’ın ab- hayatı yani hayat suyu idi. İçene sonsuz hayat ve mutluluk veriyor. Döküldüğü yere bolluk bereket saçıyordu.

Günümüzde ise alelade bir sıvı olarak kapitalizm elinde kapitalizmin ellerinde çoktan ticari bir ürüne dönüşmüş halde. Ambalajlanarak satılıyor, tüketiliyor ve israf ediliyor.

Bu yıl İstanbul’da beşincisi düzenlenen Dünya Su Formunun teması “özelleştirme”. Dünyanın çevreye karşı kayıtsız kalan, çevreden çok enerji lobilerinin, su tacirlerinin partneri olan Çevre bakan Veysel Eroğlu’da kürsüden ha bire baraj yatırımcılarına yatırım yapmaları için çağrıda bulunup duruyor.

Forum konuşmacılarının ağırlıklı olarak su kaynaklarının kıtlaşmasından, Ortadoğu’da savaş çıkacağını söyleyerek su yönetimine vurgu yapmaları boşuna değil, Çünkü yapılan ölümü gösterip sıtmaya razı etmek. Yani su şirketleri bizi sürekli olarak kıtlıktan, savaştan dem vurarak bizi korkutup, sonra da kamunun bu kriz döneminde suyu akıllıca yönetemeyeceğini söyleyip özelleştirmelere ikna etmeye çalışıyorlar.

Gül’ün açılış konuşması da bu pazarlama çalışmalarının bir parçası olacak şeyler içeriyor. Gül gerekli önlemler alınmaz ise 10 yıl sonra Türkiye su yoksulu olacak diyerek 2007 yılında İstanbul’da yaşanan susuzluğa, ondan öncesinde su kuyruklarına gönderme yaparak bilinçaltı korkularımıza hitap ediyor. Burada anahtar kelime “gerekli önlemler”. Gerekli önlemler lafını genellikle “susuzluk çekiyoruz ama bir sürü suyumuzda boşa akıyor” sözünden sonra kullanıyorlar. Ardından da bu gerekli önlemlerin tüm o boşa aktığı söylenen suları beton kapaklar içini hapsetmek olduğu belirtiliyor. Susuzluktan kurtuluşun daha çok baraj, daha çok sulama kanalı, daha çok su bendi yapmaktan yani suyun akışını kesmekten geçtiği anlamına geldiğini anlıyoruz.

O yüzden gelin tüm bu yalanları deşifre edelim ve su sorunu denilen şeyin ne olduğunu daha iyi anlayalım.

Su Kıt Değildir

Suyun kıt olduğunu söyleyenler gerçekte su şirketleri, baraj şirketleri ile onların sözde bilimsel pazarlamacıları. Gerçekte su dağılım itibari ile sınırlı ve eşitsizdir. 4 milyar yıl önce bu gezegende su ortaya çıktığında ne kadar su varsa, bugünde var olan su miktarı aynı.

Bunun nedeni su döngüsü dediğimiz olay. Su döngüsü %90 oranında yeryüzündeki su kaynaklarında oluşan buharlaşmanın, % 10 kadar da bitkilerin terlemesi ile açığa çıkan su buharının atmosferin üst katmanlarına çıkıp, daha sonra yoğunlaşarak yağmur ya da kar olarak yeryüzüne dönmesi. Sonra da aynı buharlaşma süreci ile atmosfere geri dönmesi. Yani su sürekli olarak dolaşım içinde olarak sabit bir miktarda kalıyor.

Dengesizlik ise yağış alan bölgelerin farkından doğuyor. Kimileri çok miktarda yağış alıyor ve oralara

su zengini diyoruz, kimileri ise az miktarda alıyor bunlara da su yoksulu diyoruz.

Ama yoksulluk ya da zenginlik bili göreli olabilir. Çünkü suyu az miktarda kullanan bir yerde çok

büyük bir kuraklık yaşanmaz ise mevcut su kaynakları sınırlı ve az da olsa yeterli olabilir.

Suyu kıtlaştıran mega kentler., fabrikalar, yanlış biçimde sulama yapan tarımsal kullanıcılar,

barajlar. Ve elbette suyu kıtlaştıran su kaynaklarını parselleyen özel şirketler.

İklim Değişimi Tüm Her Yerde Kuraklık Yaratmayacak

IPCC yani Hükümetler Arası İklim Değişim Paneli adını taşıyan ve BM’ye yeryüzündeki iklim değişimi konusunda danışmanlık yapan bilimsel kuruluşun son birkaç yıldır yayınladığı raporlar, yağış miktarında bir azalma yaşandığını ortaya koyuyor. Ancak total yağış miktarında bir düşüş değil. Çünkü bu raporlara göre iklim değişimi bazı yerleri kuraklaştırırken, bazı yerlerde ise yağış miktarını arttıracak ve buralarda aşırı yağışlardan zarar görecek.

Ama suyu kıtlaştıran asıl tehlike tek başına kuraklık değil. Su konusunda yapılan araştırmalar dev şehirlerin, yani nüfusu 10 milyonun üzerindeki kentlerin su döngüsünü olumsuz etkileyerek kuraklığı şiddetlendirdiğini ortaya koyuyor.

Dahası bu kentler su döngüsünü olumsu etkilemekle kalmıyor çok büyük miktarlarda su kullanıyor. Bunu da hâlihazır İstanbul’un Trakya’nın su kaynaklarına el koyarak sömürmesi gibi en yakınındaki si kaynaklarını sömürgeleştirerek, bu da yeterli olmaz ise Ankara’nın Kızılırmak’ın suyunu aktarması gibi havzalar arasında su transferi yaparak başkalarının da suyuna el koyarak yapıyor.

Barajlar Çözümün Değil Sorunun Bir Parçası

Ekonomik Büyüme uğruna her ülke devasa barajlar yaparak milyonlarca dönüm toprağı suluyor. Özellikle tarımla ekonomik gelişme yaratan ülkeler adeta baraj çöplüğü haline gelmiş. Dünyada en çok baraj olan ülke Hindistan ama Hindistan ne tarımsal olarak zengin. Ne de ekonomik bakımdan sanayi ülkelerinin sahip olduğu gelire sahip. Tersine barajlar nedeni ile suyun çokluğu, çok aşırı sulama nedeni ile toprağın çoraklaşıp verimsizleşmesine neden oluyor. Geçmişte bu nedenle Roma gibi çağının süper güçleri çökmüştü.

Barajların yarattığı en önemli zararlardan birisi de suyun akışını keserek suyun tazelenmesini ve beslenmesini imkânsız kılması, Bu da uzun vadede hem su kalitesini olumsuz etkiliyor hem de suyun azalmasına. Dahası barajlar ortalama 20-30 yıl gibi çok kısa bir zamanda dolarak kullanılamaz bir hale geliyor. Yeni barajlar iddia edildiği gibi suyu çoğaltıyor tersine azaltıyor Barajlar çok büyük miktarda suyu bünyesinde tuttuğundan ırmaktan daha fazla suyun buharlaşmasına neden oluyor. Kurak mevsimlerde 2007 yılında olduğu gibi suyun azalmasına. Miktarının düşmesine neden oluyor.

Kuşkusuz barajların bu saydıklarımız dışında da neden olduğu bir sürü sorun var. Bu nedenle sanayileşmiş ülkeler artık yeni barajlar yapmıyorlar, ya sulama amacı ile

küçük, bent denilecek ölçekte barajlar ya da akarsu tribünleri ile hem sulama sorununu hem de enerji üretimi meselesini yerel ölçekte çözmüş oluyorlar.

Suyu Kirlilik Kıtlaştırıyor

Suyun kıtlaşması sorunu sadece ulaşılabilir su kaynaklarının maruz kaldığı tehditler değil, çoğu yerde suya ulaşsanız bile o su kullanılamayacak derecede kirlenmiş oluyor.

Ülkemizde bulunan akarsular, hatta yeraltı su kaynakları çok ciddi biçimde fabrika ve kentsel atıklar nedeni ile kirlenmiş haldeler. Yeraltı suları da tarım için kullanılan suni gübre, tarım ilacı gibi son derece zehirle maddeler ile kirlenmiş durum da.

Kirlenen bir suyu temizlemek, onun kirlenmesini engellemekten çok daha pahalıya mal oluyor. Çünkü kobalt, kurşun, arsenik, cıva, krom vb ağır metaller ile kirlenen sular basit arıtma ile temizlenemiyor. Bunları temizleyebilmek için ileri derecede biyolojik arıtma gerekiyor. Söz konusu tesislerin maliyeti ise çok fazla olduğundan çoğu belediye bu tür arıtma sistemleri kuramıyor. Ve insanlar kansere neden olacak bu suları içmek zorunda kalıyor.

 Suyu Büyük Çaplı Tarım Kıtlaştırıyor

Dünyadaki mevcut kullanılabilir su miktarının % 70 ya da % 71’i tarımda kullanılmakta. Tarımda kullanılan suyun % 89 oranında tekrar kullanılamaz oluşu tarımın su tüketimi açısından çarpıcı bir durumdur. Bu denli büyük miktarlarda kullanılan su bitki köklerine bırakılır ve toprak tarafından emilir. Su toprak tarafından emilirken, beraberinde toprakta kullanılan kimyasal maddeleri de beraberinde sürükler ve yer altı sularını dönüşsüz biçimde kirletir, çünkü yüzeysel suları temizlemek mümkünken yer altı suları için bu mümkün değildir. Yüzeye çıkıncaya dek o kirlilik yüzlerce yıl orada kalır.

Bu denli büyük miktarda kullanılan su ne yazık ki tarımda ürün kaybına yol açmakta, toprakları bir süre sonra kullanılamaz hale getirmekte. Sürekli tekrarlanan sulama yeraltındaki su tabakasının yüzeye çıkmasına yol açar, bu da bitki köklerinin su içinde kalarak çürümesine yol açar ve bitkilerin ölümüne neden olur, buna su basması denilmekte. Sulamanın yol açtığı toprak kaybına neden olan şeylerden biri de tuzlanmadır. Sulama suyunun buharlaşması nedeniyle toprakta kalan tuz çözeltileri zamanla bitkilerin ölümüne yol açmakta.

Suyu Sanayileşme Kıtlaştırıyor

Dünyada ulaşılabilir suyun tüketiminde payı % 22’lere dek çıkan endüstri tarımdan sonra en büyük su tüketicisidir. Nitekim suyun endüstriyel kullanımına baktığımızda gelişmiş ülkelerde endüstride kullanılan su miktarı yüzde 46 iken, az gelişmişler de bu oran yüzde 7’dir.

Endüstriyel sektörün farklı kullanımlar için çok miktarda suya ihtiyacı var: Mineralleri çözeltiye dönüştürme, yıkama, kağıt ve deriyi durulama vb, soğutma için (örneğin çelik üretiminde 1 ton üretilmiş maddeyi soğutabilmek için, 280.000 litre su gerekiyor) Ama su, özellikle atıkları ortadan kaldırabilmek için en kolay ve ekonomik yol. Bu yüzden çok sıklıkla endüstriyel alanlar nehir kenarlarındadır.

Endüstride kullanılan su kaynaklarının % 80’den fazlası kimyasal ve biyolojik atıklarla kirlenmiş olarak veya sadece ısıdan kirlenerek nehir ve akarsulara geri dönmektedir. Bu da aslında endüstrinin tüketmiş olduğu su miktarının salt kullanım ile sınırlı olmaması nedeniyle daha fazla olduğunun net bir göstergesidir.

Suyu Kalkınma Kıtlaştırıyor

Su sanayileşen hem enerji kaynağıdır, hem de bir üretim girdisidir. Üretim miktarındaki artışa paralel olarak bütün bu girdilerde aynı oranda çoğalır. Mesela tekstilde kullanılan yıllık su miktarı 400 milyon metreküptür. Yani ekonomi aslında konutlardan çok daha fazla miktarda su kullanır.

Ancak her girdinin bir de çıktısı vardır. Bu çıktı ise çevre kirlenmesi denen olgudur, örneğin tekstilde kullanılan su hem sıcaklığı, hem de boyalı kimyasalları ile nehirlere deşarj edilir. Bu da üretim miktarındaki artışa paralel olarak artar. Yani yan etkilerdeki büyüme hem hammadde kullanımı olarak, hem de çevre kirlenmesi olarak ekonomik büyüme denen olguya eşlik eder.

Suya olan talep büyüdükçe su kaynakları daha fazla kullanım nedeniyle kıtlaşıyor, dahası derin çekim olgusu ile her defasında yeraltındaki stoklara daha çok yükleniliyor. Suya olan açlık ve ekonomik büyüme deniz suyu içmek için kullanılan “içtikçe daha çok susamak” deyimindeki gibi paradoksal bir açmazdır. Kısacası aslında su kıtlığı meselesi büyük oranda tam da kapitalist ekonomiden, onu kâr açlığından açgözlü kazanç hırsından kaynaklanıyor.

Suyu Şirketler Kıtlaştırıyor

Suyun kıtlaşma nedenleri arasında çok uluslu su şirketlerini saymamazlık edemeyiz. Suyu şişeleyerek satan şirketler o kaynağa el koyarak onun kamusal kullanımını ortadan kaldırıyor. Suyun şirketlerce kıtlaştırılması onun ticareti ve şişelenerek satılması ile yaratılıyor.

Su ticareti suyun borular ve tankerler ile yer değiştirip depolanarak ve şişelenerek satılmasını içerirken, özelleştirme su üzerindeki kamu denetimi ve suyun dağıtımındaki kamu payının özel şirketlere geçmesini ifade eder.

Su da özeleştirme ideolojisinin şampiyonluğunu, ticaretin önündeki engellerin kaldırılarak su talebinin serbestleşmesini su krizine karşı bir alternatif olarak öneren Dünya Su Konseyi Yaparken, operasyonlar ise Dünya Bankası eli ile yürütülüyor. Dünya Bankasının son yıllarda su altyapısı ile ilgili tüm kredilerinde mutlaka bir özelleştirme şartı getirmiş olması sudaki küreselleştirmenin varmış olduğu aşamayı gösterir.

Dünya nüfusundaki artışa paralel olarak büyüyen su talebi ve buna karşılık dünya da büyük su kaynaklarına sahip olan ülke sayısının azlığı nedeniyle, yani suyun sınırlı olmasından dolayı su giderek bir kriz potansiyeli olarak görülmeye başlandı. Çeşitli Dünya Bankası belgelerinde “su”, 21. yüzyılın petrolü olarak anılıyor ve Bankanın bir dönem Başkan Yardımcısı olan İsmael Serageldin suyun kontrolü kavgasının 21. yüzyılın savaşlarını provoke edeceği öngörüsünde bulunuyordu. Aynı öngörü geçen yıllarda yayınlanan BM raporlarında da belirtiliyor.

Büyük su şirketleri hızlı hareket eden küçük tankerler vasıtası ile tatlı suya ihtiyaç duyan ülkelere su zengini ülkelerin suyunun küçük miktarlarını (Bahamalar, Japonya, Güney Kore dâhil) ihraç eder. Bazı batılı devletler (bunlar ABD, Şili, Güney Afrika, Avustralya, İspanya, Kanarya Adaları) su İhracına dönük bazı planlara, projelere sahipler. Nitekim Körfez Savaşı Sırasında ABD’li askerlerin su gereksinmesi Türkiye’den Damacanalar ile ihraç edilen su ile sağlandı.

Büyük su şirketlerinin el attığı konulardan birisi de tuzdan arındırma vasıtası ile deniz suyundan tatlı su elde etmek. Bu şekilde elde edilen suyun metreküp birim fiyatının yüksek olması nedeni ile bu sektör hayli kazançlı bir sektör konumunda.

Tuzdan arındırma işinin gelecekte ne kadar önemli olacağı hakkında daha net bir fikir elde edebilmek için yapılan pazar araştırmalarına bakmak yeterli olacak. Tuzdan arındırma pazarında oluşacak büyüklüğü rakamlara dökecek olursak, önümüzdeki 5 yıl içerisinde pazarın % 61 on yıl içerisinde ise %140 oranında büyüyeceği belertiliyor. Diğer bir anlatım ile kurulu kapasitedeki artış yıllık bazda % 9 olarak gerçekleşirken yeni yatırımlardaki artışında %13 seviyesinde olacağı tahmin edilmektedir.

Suyu Özelleştirme Kıtlaştırıyor

20. yüzyılın başından beri su kaynaklan için verilen kamusallaşma mücadelesinde ilk kez özel şirketler kayıplarını kazanca dönüştürmek üzereler. ABD’nin su temini tarihinde örnekleri görülen özelleştirmeler sürecinin ilk başlarında su temini, kamu sağlığı ile yakından ilgili bir konu olması nedeniyle kentliler içme suyu temini görevini belediyelere verdi. Ancak bizde de bir dönem yaşanan suyun sağlıklı değil de sağlığı tehdit eden bir sıvıya dönüşmesi sonucu, ABD başta olmak üzere pek çok ülkede şehir şebeke suyu gözden düştü ve özel şirketlerin kontrolünde olan şişelenmiş tatlı su tercih edilir oldu.

Özelleştirme sonrası ilk yükselen şey su fiyatları oluyor. Bunun en çarpıcı ve kanlı örneği Bolivya da yaşandı. Fransız Betchel şirketi Bolivya’nın Cochabomba şehrinin su şebekelerinin işletmesi için anlaşma sağladı. Ancak bu özelleştirme ardından su fiyatları fahiş bir biçimde yükseliş gösterdi. Orta sınıfın bile aylık gelirinin yüzde 25’ine tekabül eden bu yükseliş yoksulların ve orta katmanların başkaldırısına neden oldu. Aylarca süren sokak çatışmalarının ardında bıraktığı ölümler ve yaralanmalara rağmen ancak askeri müdahalede bulunulmasıyla duran isyan sonunda suyun yeniden kamusallaştırması ile sorun çözüme kavuşmuş oldu.

Bu olgu hemen hemen özelleştirmenin olduğu her yerde yaşandı. İngiltere de ise kanlı değil ama pis denecek sorunlar yaşandı. Birmingham’da toplu konut sitesindeki abonelerin su bedelini ödeyememesi sonucu suları kesilince, sakinler tuvalet gereksinimlerini gelişigüzel hatta merdiven altlarında giderip, dışkısal atıklarını da sağa sola atmışlardır.

Dahası su hizmetlerinin özelleştirilmesi sonucu İngiltere de ve ABD’de su hizmetleri aksamaya, şebekelerin bakımının ihmali yahut kaynağın aşırı çekimi gibi nedenlerden dolayı bu hizmetler daha sonra tekrar kamulaştırılmak zorunda kaldı.

Biz Yeşiller Diyoruz ki:

Su sorunu birbirinden yalıtılmış ayrı ayrı parçalardan oluşan bir sorun değildir. Tersine sorun iklim değişimi, besin üretimi, endüstrileşme, kentleşme, ekonomik büyüme ve sömürü, nüfus artışı, ormansızlaşma, enerji üretiminin ve büyük sulama projelerinin büyük barajlar eli ile yapılması, yoksulluk, cinsiyet eşitsizliği gibi birbirinden yalıtılamayacak, sürdürülemez ve doğa karşıtı boyutları olan bir sorundur. 

Yeşiller, suyun ekonomik bir kaynak olarak kullanımı ve ticari bir metaya dönüşümü sonucu kıtlaştırılan bir doğal zenginlik olduğuna inanır. Son dönemlerde sıkça dile getirilen su kıtlığı, su krizi gibi kavramların da işaret ettiği kıtlığın suyun kendisinden değil, onu ekonomik bir kazanca dönüştüren şirket küreselleşmesinden, kapitalist ekonomiden, sürdürülemez endüstrileşmeden, ekonomik büyüme mantığı ve onun bir unsuru olan tüketim toplumundan, doğayı yadsıyan zihniyet yapısından, suyu bir egemenlik hakkı olarak gören ulus devlet politikalarından, giderek şişkin bir balona dönüşen büyük kentlerden, toprağı kullanan değil onu sömürgeleştiren endüstriyel tarımdan kaynaklandığını vurgular.

Yeşiller temiz suya erişimin bir insan hakkı olduğunu kabul eder ve su kaynaklarını sömürgeleştirme uğraşısı içindeki şirketler, ulus devletler, endüstriyel tarım yapanlara karşı sudaki canlıların ve suya erişim hakkı bulunduğu halde bundan yoksun bırakılanların lehine olacak bir su hukukunun oluşumu için çalışır.

Yeşiller doğada mülkiyetin olamayacağı yönündeki temel ilkesinden hareketle su üzerindeki her tür mülkiyeti reddeder ve doğanın verdiklerinin tüm canlılar ve insanların ortak kullanımında olduğunu belirtir. Gündelik hayatımızda kullanılan her şeyin üretimi esnasında suyun kullanıldığı gerçeği ile doğadaki her şeyi olduğu gibi, suyu da tüketen mevcut tüketim ekonomisine karşı çıkar.

Suyu kullanırken doğal su döngüsüne uygun bir biçimde suya bağlı diğer hayat biçimlerinin de gereksindiği suyu akarsularda bırakacak bir su kullanım biçimi teşvik edilmelidir. Bu nedenle Yeşiller, yeryüzündeki suyun sadece biz insanlara ait olmadığını, bu suyu başka canlılar ile de paylaştığımız gerçeğinden hareketle, suyun akışını bozan, sudaki canlıların yaşam olanaklarını, üreme haklarını ellerinden alan barajlara karşı çıkar. Sudan enerjiyi suda yaşayan canlıların yaşam haklarını ihlal etmeyecek ve yerel enerji kullanımına daha elverişli küçük akarsu türbinleri ile elde etmeyi öncelikli sayar.

Yeşiller suda kirlenmeyi hiçbir biçimde kabul etmez ve su kaynaklarını kirleten şirketlere işletme faaliyetlerinin süresiz ortadan kaldırılması da dâhil olmak üzere en sert yaptırımların getirilmesi gerektiğini savunur.

Yeşiller, su yönetiminde havza bütünlüğü, topluluk hukuku, doğa ve insan arasındaki eşit haklar ve yükümlülükleri esas alan bir anlayışla doğrudan demokrasiye dayalı, ekolojik bir anlayışa sahip, topluluk yaşamını yeniden güçlendirecek bir politikayı esas kabul eder. Endüstrileşme, kentleşme ve kapitalizm tarafından yerinden edilen yerel yaşam biçimlerine suyun kullanımında öncelik verir. Somut politik ve yasal önlemler ile ekolojik bir yaşam biçimini bugünden başlayarak inşa etmek için yaşamları doğaya bağlı insanlar ile birlikte mücadele eder. Ve suyun yeniden yaşamımızda anlamsal olarak da saygı duyduğu, değer gördüğü bir kültürü de bugünden oluşturur.

Yeşiller kentlerde içme suyu olarak kabul edilen suyun klor vb maddelerin aşırı kullanımı ile içilemez hale getirilmesini kabul etmez, içme suyunun her halükarda içilebilir olması kaydıyla şişe suyu kullanımının gereksiz olması için çaba gösterir. Bunun için de şehir merkezlerinde kamu kullanımına açık içilebilir tatlı ve lezzetli su çeşmelerinin olmasını bir gereklilik olarak görür.

Yeşiller sanayi kuruluşlarının üretimde yeraltı suyu kullanmasının önleneceği, kullandığı suyu şebekeden almak zorunda olacağı ve o suyu da yeniden yeniden kullanacağı bir geri dönüşüm ekonomisi kurmalarını zorunlu tutan bir hukuki düzenleme için çaba sarf eder ve su kullanımını minimize eden üretim yöntemlerini teşvik eder.

Çevresinde bulunan tüm su kaynaklarına el koyan ve ülkemizde de olumsuz bir örneğe dönüşen İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerin suyu sömürgeleştirmesine karşı çıkar. Yeni su kaynaklarına el koymak yerine suyu kirletmeyen, suyu yeniden kullanarak eldeki su kaynaklarını tasarruflu kullanan bir geri dönüşüm ekonomisini zorunlu görür.

Yeşiller ulus devletlerin suyu sömürgeleştirip güçlü olanın güçsüz olana kendi kuralını dayattığı savaşçı su hukuku yerine, suyun o havzadaki tüm ülkelerin eşit kullanımını zorunlu tutan bir su hukukundan yanadır ve bu yönde bir uluslar arası çalışma yapılması için dünya yeşilleri ile birlikte çalışmalar yapar. 

Dilaver Demirağ: Araştırmacı, yazar. Yeşiller Partisi MYK üyesi

http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_docman&task=doc_download&gid=159&Itemid=36

December 27, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, bu topraklar, sistem karsitligi, Su | Leave a comment

   

%d bloggers like this: