ecotopianetwork

Kurumlar Yelpazesi – Okulsuz Toplum (Ivan Illich)

Aşağıdaki linki tıklayarak veya sağ tıklayıp farklı kaydet ile indirebilirsiniz.

Kurumlar Yelpazesi – Okulsuz Toplum (İvan İllich)

shift + ctrl + artı ile “görünümü döndür” yapabilirsiniz.
görünüm – görünümü döndür
view – rotate view

Ivan Illich ‘modern toplumu’ sorguluyordu. Türkçe’de de yayımlanan ‘Şenlikli Toplum’ Illich’in düşüncelerini en genel olarak bir araya getirdiği kitabıdır. Illich bu kitabıyla birlikte özellikle ‘Okulsuz Toplum’, ‘Enerji ve Eşitlik’ ve ‘Medical Nemesis’ de eğitim, enerji tüketimi (özellikle hız ve motorlu taşıtlar) ve tıp kurumunu ‘radikal tekel’, ve ‘karşı üretkenlik’ kavramları çerçevesinde eleştirir. ‘Towards the History of Needs’ de kıtlık ekonomisini, daha doğrusu endüstriyel tüketim toplumunun hiçbir zaman herkes için karşılanabilir olamayacak ihtiyaçlar belirleyerek yarattığı kıtlık durumunu çözümler. Gender, erkek ve kadının modern toplum tarafından ortadan kaldırılan ‘birbirini tamamlaması’ üzerine bir kitaptır. Daha yeni kitaplarında (In the Vineyard of the Text vb.) anlamlar ve yazı üzerine eğilmiştir.

Illich’in endüstriyel toplumu kendi çizdiği ve en solunda canlı (posta sistemleri, bisiklet vb.), en sağında manipülatif ve endüstriyel (otoyollar, okullar, hastane vb.) kurumlar olan bir yelpaze ile eşleştirir. Modern toplum daha fazla kurumsallaşma ve uzmanlaşma üreterek insanları kendi kararlarını verme ve kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olma hakkından yoksun bırakmaktadır. Ancak Illich’in belki de en özgün üretimi ‘karşı üretkenlik’ (counter-productivity) kavramıdır. Karşı üretkenlik başlangıçta yararlı olan bir uygulamanın olumsuz bir şekle dönmesi anlamında kullanılır. ‘Bir eşiğe ulaştığında kurumsallaşma karşı-üretkendir’ diye yazar. Örneğin yolculuk ile ilgili olarak kritik bir hızı aştıktan sonra hiç kimse bir başkasını yitirmeye zorlamadıkça zaman kazanamaz. Motorlu taşıtlar ulaşılabilir kıldıkları uzaklıkları toplumun çoğunluğu için aynı zamanda ulaşılamaz hale getirmişlerdir.

Sonuçta Illich manipulatif değil, canlı ve şenlikli kurumların yaratılmasını ve insanların insanlarla ve çevreleriyle otonom, yaratıcı ve özerk bir ilişki kurmaları gerektiğini savunur. (Ümit Şahin)

Toplumdaki bütün kurumlar iki grup içinde toplanabilir:

Bunlardan biri “kullanımcı” kurumdur. Bu tür kurumlar daha az belirgin göze az çarpan niteliktedir. Illich bunları arzulanan gelecek için model olarak seçiyor ve “canlı” kurum adı veriyor. Kurumlar yelpazesinin soluna yerleştiriyor. Böylelikle her iki uç arasında kalan kurumların varlığı görülebilir ve tarihsel kurumların toplumsal etkinlikleri desteklemekten üretimi düzenlemeye geçişle nasıl renk değiştirdikleri anlaşılabilir.

En etkili çağdaş kurumlar, yelpazesinin sağında yer almaktadırlar. Yelpazenin diğer ucunda kendiliğinden kullanıma açık oluşlarıyla hemen fark edilen “canlı” kurumlar var. Telefon bağlantıları, posta yolları, metro hatları, toplu pazar yerleri, kanalizasyon sistemi, içme suyu, parklar, kaldırımlar insanın bunu kullanılmasının kendi yararına olup olmadığına kurum tarafından inandırılmak zorunda kalmadan kullanıldığı kurumlardır. Otoyol sistemi uzun yollar için geliştirilmiş bir örgün ağ sistemidir. Bu niteliği ile sistemin, yelpazesinin sol kanadında yer alması gerekir gibi duruyor. Aslında tüm genel amaçlı yollar gerçekten kamu yararınadırlar, otoyolların ise özel kullanımı söz konusudur, bu nedenle maliyetlerin büyük kısmı kamunun sırtına yüklenir. Otoyol gibi okul da, ilk bakışta tüm kullanacak kişilere açıkmış izlenimini verir. İşin aslında okulun hizmet verdikleri, kayıtlarını sürekli yenileyenlerdir.

Illich, öğretmenlerin eğitim biçimlerini de eleştirerek, öğrencilerin öğrenmelerine destek olmak yerine öğrenmeyi daha da güçleştirdiklerini, öğrenciler üzerinde gereksiz bir otorite kurduğunu söylemektedir. Toplumun ise bu yolla köleleştirildiğini, siyasi iradenin yönlendirmesiyle yaşayan, ruhsuz bir toplum oluşturulduğu söylemektedir.

Kitabın girişinde “Okulu bir devlet kurumu olmaktan neden çıkarmalıyız?” sorusuyla kafalarda soru işaretleri uyandırıyor. İlerleyen bölümlerde savlarını açıklayarak varolan sistemin iyileştirilmesi için çözüm önerilerinde de bulunuyor.

Okul, gençleri, düş güçlerinin ve bireyin de içerildiği her şeyin ölçülebilir olduğu bir dünyanın bağımlısı haline getirir.

Okul, öğrencinin gücünün her şeye yetmeyeceği duygusuyla büyümesini, öğretmene aşağılayıcı bir bağlılık duyması gereğiyle birleştiriyor.

Illich öğrencilere bir şey öğretebilmek için, zaman ve istek sağlamak üzere zorlama ya da ödüllendirmede bulunan öğretmenleri beslemek yerine kendi kendini güdüleyen öğrenimi desteklemeliyiz.

Tüm eğitsel programları öğretmen denen huni aracılığı ile öğrencinin kafasına sokmak yerine, kişiye dünya ile yeni ilişkiler kurma olanağı sağlayabiliriz. Okul ile öğrenimi ayırt eden genel özellikleri ele alıp bir çok kişiye yanıt verebilecek dört ana eğitim kurumunu belirledi.

Eğitsel kaynaklar genellikle eğitimcinin müfredata yönelik amacına uygun olarak tanımlanır. Illich tam tersini yapmayı öneriyor, öğrenciye kendi amaçlarını belirleyip bunlara ulaşmasına yardım edecek her türlü kaynağa erişebilmesini sağlayacak dört değişik yaklaşımı tanımayı öneriyor:

1.Eğitsel amaçlara yönelik kaynak hizmetleri: Öğrenim açısından nesneler temel kaynaklardır. Bu açıdan çevrenin niteliği ve insanın çevresiyle ilişkisi kendiliğinden ne kadar öğrenebileceğini belirler. Temel öğrenim ya bilindik nesnelerin özle kullanımını ya da eğitsel amaçlarla yapılmış özel nesnelerin kolay ve güvenilir kullanımını gerektirir. İlkine örnek verecek olursak bir garajda bir makineyi söküp takmak ve işletmek konusundaki özel hakkı gösterebiliriz. İkinci için bir abaküsü, bir bilgisayarı, bir botanik bahçesini ya da üretimden alınarak tümüyle öğrencilere sunulmuş bir makineyi kullanma konusundaki genel hakkı örnek olarak verebiliriz.

2.Beceri değişimi: Bu, birtakım becerileri öğrenmek isteyen kişilerin başvurması için bunları öğretebilecek kişileri adresleriyle birlikte listeler halinde düzenleyip değişime açmak olanağı sağlayacaktır.

3.Eşleme: Bu bir kişinin öğrenmek istediği konuda aynı konuyu araştıracak bir eş bulmak üzere başvuracağı bir iletişim ağıdır.

4.Serbest eğiticilere yönelik kaynak hizmetleri: Belli konularda gönüllü eğitim verebilecek profesyonelleri, ek iş yapanları ve bağımsız girişimcileri tanıtım ve çalışma koşullarıyla gösteren bir kılavuzla bu sağlanabilir.

January 28, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-otoriter / anarşizan, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Özgürlük/Ekoloji/Anarşizm – Daha Az Devlet Daha Çok Toplum – Rolf Cantzen


Kapitalizm insanı ve doğayı yağmalamayı, insaı insan kılan değerleri ekonomiye tabi kılmayı sürdürüyor. Dahası kapitalizmin ideologları tarihin, ideolojilerin, siyasetin sonunun geldiğini ilan edip her türlü alternatif siyaseti değerden düşürmeye çalışırken yeni teknokrasilerde yöneten-yönetilen ayrımı daha da keskinleşiyor. Solun tarihinde hüküm sürmüş merkeziyetçi, otoriter, determinist, sanayileşmeci, devletçi gelenek ise alternatif olmak şöyle dursun, kapitalizmin insanlara sunduğu özgürlük yanılsamasını bile gerçekleştirmedi. Bir özgürlük geleneği olarak solun yeniden içeriklendirilmesi ve somut, uygulanabilir projeler üretmesi artık kaçınılmaz hale geldi… Cantzen, ülkemizde hiç bilinmeyen ve haksız yere ‘teörizm’ ve’kargaşa’ ile özdeşleştirilen anarşizm hareketinin Proudhon, Kropotkin, Bakunin, Landauer ve Malatesta gibi klasik savunucularının düşüncelerini güncel uygulanabilirlikleri açısından değerlendirdiği bu kitapta, anarşizmin söz konusu ‘proje üretme’ sürecine canalıcı katkılar sağlayabileceğini gösteriyor. Sosyal demokrasinin tıkandığı, işçi sınıfına dayalı geleneksel Marksist çizginin etkisizleştiği bir ortamda, anti-otoriter, şiddet karşıtı, özyönetimci, ödünsüz özgürlükten ve karşılıklı yardımlaşmadan, ademimerkeziyetçi federaktif yapılardan yana bir anarşizmin gündeme geldiğini söylüyor. Önüne asıl hedef olarak, “devletin toplumsallaştırılması” ve “toplumun devletsizleştirilmesi” süreçleriyle insanın her türlü tahakkümcü yapıdan kurtulup özgürleşmesini koyuyor. Bunun mücadelesinin de bir değil birçok cepheden sürdürülmesi gerektiğini, bu sürecin kargaşaya değil zenginleşmeye yol açacağını ileri sürüyor. Ekolojiye özel bir önem atfeden Cantzen, insanmerkezci ve sanayileşmeci zihniyetin doğayı nasıl tahrip ettiğini anlatırken kimi çevrecilerin “doğanın kendi içinde bir anlam ve değer kaynağı olduğu ve insanın ona ayak uydurması gerektiği” yolundaki düşüncelerinin içerdiği tehlikelere dikkat çekiyor. Doğaya anlamını eninde sonunda insanın kendisinin verdiğini vurgulayıp, doğayı insanın emrindeki sınırsız bir yağma alanı olmaktan çıkatmak gerektiğini belirtiyor. Gelecek kuşaklar için değil kendimiz için özgürlük talep etmekyen ve bunu hemen hayata geçirmekten yana olan bir kitap Daha Az Devlet, Daha Çok Toplum. Hayatı Hayatı ertelemekten bıkanlar ve sahici alternatifler arayanlar için.

Aşağıdaki linki tıklayarak veya sağ tıklayıp farklı kaydet ile indirebilirsiniz.

Daha Az Devlet Daha Çok Toplum – Özgürlük Ekoloji Anarşizm – Rolf Cantzen

shift + ctrl + artı ile “görünümü döndür” yapabilirsiniz.

January 27, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, isyan, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

Doğa Korumacı Kadınlar / Ekofeminizm – Günseli Tamkoç

Aşağıdaki linki tıklayarak veya sağ tıklayıp farklı kaydet ile indirebilirsiniz.

Doğa Korumacı Kadınlar Ekofeministler – Günseli Tamkoç

Ekofeminizmin Temel Varsayımları:

1) Kadınların ezilmesi ve doğanın sömürülmesi arasında önemli bağlantılar vardır.

2) Kadınların ve doğanın sömürülmesi bağlantılı olduğundan, kadınlar yeşil hareket içinde aktif rol oynamalıdırlar.

3) Ataerkil sistemde kadın doğaya (ve özel alana), erkek ise kültüre (ve kamusal alana) yakın görülür. Doğa kültürden aşağı bir konumda tasavvur edildiği için, kadın da erkekten aşağı görülmüştür.

Kadının doğayla özdeşleştirilmesinde çocuk doğurma ve büyütme yetisi önemli rol oynar. Ataerkil sistemin tarihsel gelişimine bakıldığında, ilk çağlarda avcılık yapan, savaşan ve boş zamanı daha çok olan erkeğin zamanla kültür tekelini oluşturduğu görülür. Kadının emeği küçük görülmeye başlar. Tarımın gelişmesi, mülkiyetin oluşması ve köleliğin kurumsallaşmasıyla birlikte erkek, sabana sürdüğü hayvana, ektiği toprağa ve malı olarak gördüğü kadına hükmetmeye başlar. Toprak, erkeğin reisi olduğu ailenin mülkiyeti haline gelir, miras baba tarafından geçmeye başlar.

Ortaçağa ve Kalvinist Reformasyon dönemine geldiğimizde, doğa ve kadın şeytanın temsilcisi olarak görülmeye başlar; bağımsız kadınlar cadı avlarına kurban gider. Sonraki yüzyıllarda Aydınlanma’nın kartezyen düalizmi ve Newton fiziğiyle bilim, doğayı kontrol etmeye yarayan bir araç olarak görülmeye başlar. Sömürgecilikle birlikte, doğanın sömürülmesinin dünya çapında meşrulaştırılmaya çalışılır. Günümüze gelindiğinde ise, Batı’nın bilimsel sanayi devriminin adaletsizliğinin doğurduğu acı sonuçlar yaşanıyor. Militarizm, fakir ülkelerin zengin ülkelere olan borçları, Kuzey-Güney uçurumu arttı. Nüfus artışı, doğal kaynakların tüketimi, kirlenme, devlet şiddetiyle birlikte küresel çöküşü yaşıyoruz.

4) Feminist ve yeşil hareketler eşitlikçi, anti-hiyerarşik sistemleri savunurlar. Ekofeminizm de, emperyalizme, heteroseksüellik dayatmasına, militarizme ve kapitalizme karşı çıkar ve farklı ezilme biçimleriyle de ilgilenir.

5) Yeryüzü temelli bir bilinç için yaratmak için farklı tinsellikler oluşturmak gerekir.

January 27, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, bu topraklar, ekolojist akımlar, kadın ve doğa / ekofeminizm, sistem karsitligi, yerli - yerel halklar | 1 Comment

Yeşiller ve Sosyalizm – Tanıl Bora

Yeşil düşünceyi dolaylı da olsa besleyen anarşist hareket, Kara ve ardılı dergilerle Türkiye’de ilk kez seksenlerin ortalarında ortaya çıkar. Radikal bir ekolojist ve özgürlükçü söylemi buluşturan “Radikal Yeşiller” yine bu yıllarda gündemi belirleyen işler yapmaya başlarlar ve “Yeşil Barış” isminde bir gazete çıkarırlar. Ankara’da, kapatılan Birikim dergisi çevresine yakın bir grup sözünü ettiğimiz Güvenpark gibi eylemlerle ve yazdıkları yazılarla (örneğin Tanıl Bora’nın o yıllarda çok popüler olan kitabı “Yeşiller ve Sosyalizm”) süreçte bir anlamda öncü rollerden birini üstlenirler. İstanbul’da “Yeşil Dayanışma” adında bir gup kurulur. İzmir’de çeşitli eski sol çevrelerden isimler bir araya gelip Yeşiller Partisi’nin kuruluşunu dillendirmeye başlarlar (Ümit Şahin).

http://www.umitsahin.net/2007/06/renksiz-evrecilikten-yeil-eitlilie.html

Aşağıdaki linki tıklayarak veya sağ tıklayıp farklı kaydet ile indirebilirsiniz.

Yesiller ve Sosyalizm – Tanıl Bora

shift + ctrl + artı ile “görünümü döndür” yapabilirsiniz.
görünüm – görünümü döndür
view – rotate view

January 27, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekolojist akımlar, ozyonetim, savaş karşıtlığı, sistem karsitligi | Leave a comment

Eko-ideolojilere rehber

Aşağıdaki linki tıklayarak veya sağ tıklayıp farklı kaydet ile indirebilirsiniz.

Eko-ideolojilere rehber

Ekolojik problemlere klasik çevre korumacılık yaklaşımıyla çözüm bulunamayacağı kabul edilebilir bir gerçek haline gelmiş, sorunların geçici çözümlerle giderilemeyeceği, sorunların kökenlerine inilmesi gerektiği anlayışı giderek daha çok taraftar bulmaya başlamıştır. Aydınlanma düşüncesine yapılan eleştirilerle birlikte, insanın toplumu ve kendisini daha çok sorgulaması, ekolojik sorunlara karşı radikal ekoloji düşüncesi ve hareketlerinin gelişimine yol açmıştır. Bu hareket ve düşüncelerin hepsinin temelinde ekolojik sorunlara çözüm bulmak amacı yatar.

Radikal ekoloji düşüncesini reformist çevreci anlayıştan tamamen farklı düşünmek gerekmektedir. Modern çevrecilik anlayışı, misyonunu bir tür toplumu aydınlatma, resmi çevre politikalarım kendi anlayışı doğrultusunda etkileme olarak sınırlamakta, çevrebilim alanında bazı çalışmalar yürütmekle yetinmekte, ve devletçi bir politika sergilemektedirler. Radikal ekolojistler ise, asıl sorunu “sanayileşme ve kalkınmanın” sorgulanmasında görerek, ilerlemeci ve kalkınmacı, insanın diğer canlılar ile doğa üzerindeki tahakkümünü esas alan bir dünyaya bakış tarzını, bu tarzın “her şey insan içindir” felsefesini eleştirmektedirler (Dinçer, 1996,s.l01).

Radikal ekoloji düşüncelerini henüz belirli bir kategoriye koyarak açıklamak zor görünmektedir. Çünkü henüz yeni gelişen ve gelişmekte olan hareketlerdir. Radikal ekoloji düşüncelerinin hepsi de ekolojik sorunlara kendi perspektifi açısından çözüm bulma gayreti içerisinde bulunmaktadır. Bu düşüncelerin çoğu doğanın sahip olduğu değerleri ortaya çıkarma çabasındadırlar. Radikal ekolojistler, ekolojik bunalımların kökeninde insan merkezli inanç ve davranışların yer aldığını ve Öncelikle bu inanç ve davranışlarda bir dönüşümün ortaya konulması gerektiğine vurgu yapmaktadırlar. Yaşadığımız gezegen üzerinde yaşamımızı sürdürebilmemiz için zihniyetteki dönüşümle birlikte, kentleşme anlayışımızı, kentler ile kentlerin kurulu oldukları alanların ekolojik yapısı arasındaki ilişkiyi göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Ayrıca kullanılan teknolojileri ve bu teknolojilerin ürettikleri malları, doğaya ilişkin görüşlerimizi ve değer yargılarımızı tümden gözden geçirmemiz gerekmektedir.

January 27, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, isyan, kadın ve doğa / ekofeminizm, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, yerel yönetimler | 1 Comment

Şenlikli Yeniden Kuruluş (Şenlikli Toplum – Ivan Illich)

Aşağıdaki linki tıklayarak veya sağ tıklayıp farklı kaydet ile indirebilirsiniz.

Şenlikli Yeniden Kuruluş (Şenlikli Toplum – Ivan Illich)

shift + ctrl + artı ile “görünümü döndür” yapabilirsiniz.

En radikal anti-endustriyalist yazarlardan biri olan Illich, daha çok kurumlara ve kurumlaşmaya yönelttiği eleştirileriyle tanınıyor. Eğitim, sağlık, politika gibi kurumların insan yaratıcılığını öldürerek kendine bağımlı kıldığını savunuyor. İlerleme ve verimlilik adına korkunç bir üretim/tüketim çılgınlığının yaşandığını, oysa sanayileşme ve büyüme kavramlarının vazgeçilmeyecek kavramlar olmadığına işaret ediyor.Şenlikli Toplum’da ise seri üretim teknolojilerinin, insanları bürokrasinin ve makinelerin aksesuarları haline nasıl getirdiğini göstererek modern sanayi toplumlarını sorguluyor. Ve kişiler arasında özerk, yaratıcı ilişkiler kurulabilmesinde araçların rolüne değiniyor. İnsanların çalışırken zevk almaları, sevinç duymaları için araçlara hükmetmeleri gerektiğini belirterek, araçların insanlara hükmetmeye başladıkları noktada büyümeye karşı çıkıyor.Daha fazla üretim ve daha fazla tüketim ilkesine dayanan çağdaş sanayi toplumunun başımıza açtığı ve nasıl bir sona varacağı açıkça kestirilmeyen sorunudur bu

January 26, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | 3 Comments

Oyun Ve Potlaça Dair – Johan Huizinga’nın Homo Ludens Kuramı; Etkilenen İsimler, Yöneltilen Eleştiriler – Ramazan KAYA

İÇİNDEKİLER

A) HOMO LUDENS KURAMI

1) Giriş
Oyunun özellikleri

2) Oyun Kelimesinin Dilde Kavranılışı

3) Kültürün Oyunsal Biçimleri

Oyun ve Hukuk
Oyun ve Savaş

4) Sanatın Oyunsal Biçimleri

Oyun ve Şiir
Oyun ve Müzik
Oyun ve Dans
Oyun ve Plastik Sanatlar

5) Felsefenin Oyunsal Biçimleri

Oyun ve Bilgelik
Hayal Gücünün İşlevi
Oyun ve Bilim

6) Çağdaş Kültürde Oyun

B) HOMO LUDENS KURAMI TARTIŞMALARI

1) Etkilenen isimler

Caillois’ya göre Huizinga
Metin And’a göre Huizinga

2) Huizinga’ya Yöneltilen Eleştiriler

Gombrich’in eleştirileri
Benveniste’in eleştirileri
Ehrmann’ın eleştirileri
Fink’in eleştirileri
Oskay’ın eleştirileri

Tablolar

Kaynaklar

A) HOMO LUDENS KURAMI

A.1) Giriş: Kültür Olgusu Olarak Oyunun Doğası ve Anlamı

Hollanda’lı tarihçi Huizinga’ya göre “oyun” kültürü yaratır yahut Huizinga’nın deyimiyle kültür özellikle Batı uygarlığı sub specie ludi’dir (Huizinga 1995:21). Huizinga, meşhur kitabının önsözünde “oyun”un etnoloji ile ona akraba olan bilimler tarafından çok ihmal edilmiş bir kavram olduğu tezini iddia edebileceğini belirtir, oyun konusunda mevcut terminolojinin yetersizliğini şikâyet eder ve bu konuda ciddi sıkıntı çektiğini söyler (Huizinga 1995:15). Oyuna ilişkin bilimsel literatür azdır ve Huizinga’dan öncesinde neredeyse hiç yoktur. Kendisinden önceki bilimsel literatürün bakış açısını bir çırpıda anlatıverir.

“Psikoloji ve fizyoloji, oyunu hayvanlarda, çocuklarda ve yetişkin insanlarda gözlemek, tasvir etmek ve açıklamak için çaba sarf etmektedirler. Bu bilim dalları oyunun doğasını ve anlamını saptamaya ve onun hayat düzlemindeki yerini belirlemeye uğraşmaktadırlar. Bu yerin önemi, oyunun yerine getirdiği işlevin gerekli veya hiç değilse yararlı karakteri, her bilimsel araştırma ve inceleme tarafından, genel olarak ve çelişkisiz bir şekilde hareket noktası kabul edilmiştir.

Oyunun bu biyolojik işlevini tanımlamaya yönelik çok sayıdaki girişim birbirlerinden oldukça farklıdır. Kimileri oyunun kökeninin ve temelinin, yaşam sevinci fazlalığından kurtulmanın bir biçimi olarak tanımlanabileceğine inanmıştır. Başka teorilere göre ise, canlı varlık oyun oynadığında, doğuştan gelen bir taklit yeteneğinin hükmü altındadır; veya bir gevşeme ihtiyacını tatmin etmektedir; veya hayatın ondan talep edeceği ciddi faaliyetlere hazırlık antrenmanı yapmaktadır; ya da oyun, insanın benliğine sahip çıkmasını sağlamaktadır. Daha başka varsayımlar da, oyunun kökenini hem egemenlik kurma arzusu, hem de yarışma ihtiyacı içinde, bir şey yapabilmeye veya bir şeyi belirleyebilmeye yönelik olan kendiliğinden yatkınlıkta aramaktadırlar. Nihayet diğer bazı teoriler, oyunu zararlı eğilimlerden masum bir şekilde kurtulma yolu olarak kabul etmektedirler; yani bunlara göre oyun, ya fazlasıyla tek yanlı olarak hareket etmeye yönelten bir eğilimin zorunlu telafisidir, yada gerçek hayatta gerçekleştirilmesi olanaksız arzuların bir kurmaca aracılığıyla yatıştırılması ve böylece kişisel benlik duygusunun korunmasının sağlanmasıdır (Zondervan,1928; Buytendijk,19321; aktaran Huizinga 1995:17-8).”

“Bütün bu açıklamalar ortak bir hareket noktasından yola çıkmaktadırlar: Oyunun oyun olmayan başka bir şey karşısında ortaya çıktığı ve bazı biyolojik beklentilere cevap verdiği varsayımı. Bu açıklamalar oyunun nedenini ve amacını araştırmaktadırlar. Bu soruna verilen cevaplar birbirlerini hiçbir şekilde dışlamaz. Belirtilen bütün açıklamaları, can sıkıcı bir kavram kargaşasına düşmeksizin, birbiri ardına kabul etmek mümkündür. Buradan, bütün bu açıklamaların kısmi olduğu sonucu çıkmaktadır. Eğer aralarından biri gerçekten eksiksiz olsaydı ötekileri dışlar veya onları içerir ve üst bir birim içinde özümlerdi. Bu açıklama girişimlerinin çoğu, oyunun bizatihi kendi olarak doğası ve oyuncular için taşıdığı anlam üzerinde ancak ikincil olarak durmaktadır. Bunlar oyuna, öncelikle estetiğin derinlerine demir atmış olma niteliğine hiç dikkat etmeden, hemen deneysel bilimin ölçü aletleriyle yaklaşmaktadırlar (Huizinga 1995:18).”

Huizinga’nın oyunun estetik derinliğine çektiği dikkat bir epistemoloji tartışması olarak görülebilir. Huizinga denemesinde dil bilim aracılığıyla bilimsel bir platforma taşıdığı “oyun”’u bir işlev olarak tanımlar ve kuramlaştırır. Ancak esas merak ettiği ve yanıtını kendisinin de veremediği soru şudur.

“Gerçektende, oyunun asıl özü tasvir bile edilmemiştir. Getirilen her açıklamanın karşısında, şu soru geçerliğini korumaktadır: Tamam öyle olsun, ama sonuçta oyunun “zevkli yanı” nedir? Bebek neden zevkten bağırır? Oyuncunun neden hırstan gözü döner, neden binlerce kişi kalabalık futbol maçında çılgınlığa varan bir heyecan yaşar?(Huizinga 1995:18).”

Huizinga’nın bir genel kültür kuramını oyun aracılığıyla tarif ederken karşısında olan en büyük güçlük oyunun ciddi olmayan bir eylem olduğu yaygın kanaatidir. Bu kanaatin pek de sağlam olmadığını şu şekilde belirtir.

“Oyun fikri, düşünce tarzımızda ciddiyet fikrinin karşıtıdır. İlk bakışta, bu antitez, bizatihi oyun kavramı kadar ortadan kaldırılamaz gözükmektedir. Bu oyun-ciddiyet antitezi, daha yakından ele alınınca, bize ne sonuca ulaştırıcı, ne de sağlam gelmektedir. Şunu söyleyebiliriz: Oyun, ciddi-olmayan’dır. Fakat bu yargı oyunun pozitif karakterlerine ilişkin hiçbir şey söylemediği gibi, çok da istikrarsızdır. Yukarıdaki önermeyi, oyun ciddi değildir biçiminde değiştirdiğimiz anda, antitez bize hemen ihanet eder, çünkü oyun çok ciddi bir şey de olabilir. Üstelik hayatta karşılaştığımız birçok temel kategori ciddi-olmayan içinde yer almakla birlikte, bu nedenden ötürü oyunla eşdeğer değildir. Gülme bazı bakımlardan ciddiyetin karşıtıdır, ama oyunla hiçbir şekilde doğrudan bağlantısı yoktur. Çocuklar, “futbol” veya satranç oyuncuları, akıllarından asla gülme isteği geçmeden, derin bir ciddiyet içinde oynamaktadırlar. Nitekim tamamen fizyolojik olan gülme işlevinin sadece insana özgü olmasına karşılık, yaratıcı oyun işlevinin insan ile hayvanda ortak olarak bulunması ilginçtir. Aristoteles’in animal ridens kavramı, insan hayvan zıtlığını homo sapiens’ten daha açık bir şekilde nitelemektedir(Huizinga 1995:22).”

Şu adım adım ilerleyen akıl yürütmeye bir an için bakalım: Çocuk tam bir ciddiyet içinde oynamaktadır; buna haklı olarak kutsal bir ciddiyet de denilebilir. Fakat çocuk oyun oynamakta ve oyun oynadığını bilmektedir. Sporcu inançlı bir ciddiyet içinde ve heyecanlı bir ataklıkla oynamaktadır. Oyun oynamakta ve oyun oynadığını bilmektedir. Aktör kendini oyuna kaptırmıştır. Yine de oynamakta ve bunun bilincinde olmaktadır. Kemancı en kutsal heyecanı duymaktadır; ancak faaliyeti bir oyun olarak kalmaktadır (Huizinga 1995:37).”

Huizinga’nın bu önermesi oyun üzerine yapılan çalışmalar yönünde müthiş bir sıçramadır. Oyunu ciddi olmayan alanından çıkarması bu konuda yapılacak çalışmaların önünü açmıştır. Oyunun geriye kalan özelliklerini Huizinga’ya göre şöyle sıralayabiliriz.

Oyunun özellikleri

  • “Her oyun, her şeyden önce gönüllü bir eylem’dir. Emirlere bağlı oyun, oyun değildir (Huizinga 1995:24).” 
  • “Oyun serbesttir, oyun özgürlüktür. Oyun “gündelik” veya “asıl” hayat değildir. Oyun, bu hayattan kaçarak, kendine özgü eğilimleri olan geçici bir faaliyet alanına girme bahanesi sunmaktadır. Küçük çocuk bile “sadece …miş gibi yaptığı” , ”yalnızca gülmek için” davrandığı konusunda tam bir bilince sahiptir (Huizinga 1995:25).” 
  • “Oyun başlar ve belli bir anda “biter”. “Sonuna kadar oynanır”. Oyun sürerken hareket, gidiş-gelişler, kader değişiklikleri, birbiri yerine geçmeler, bağlanmalar ve ayrılmalar görülür. Oyunun zamansal olarak sınırlandırılmasına, dikkat çekici başka bir nitelik de doğrudan bağlanır. Oyun hemen kültürel bir biçim olarak belirlenir. Bir kez oynandıktan sonra, belleklerde manevi bir yaratı veya bir hazine olarak kalmakta, aktarılmaktadır ve her an tekrarlanabilir, ya bir çocuk oyunu, bir tavla partisi veya bir yarış gibi hemen veya belli bir aradan sonra tekrarlanabilir. Bu tekrarlanabilme olanağı oyunun temel özelliklerinden biridir. Bu olanak yalnızca bütünü itibarıyla ele alınan oyuna değil, aynı zamanda oyunun iç yapısına da uygulanabilir. Hemen tüm gelişmiş oyun biçimlerinde tekrar, nakarat, birbiri yerine geçen çeşitlemeler, sanki bir zincir veya bir doku oluşturmaktadır (Huizinga 1995:26-7).” 
  • “Oyunun mekânsal sınırlılığı, zamansal sınırlılığından da çarpıcıdır. Her oyun ister maddi veya hayali, ister keyfe göre saptanmış veya zorunlu olmuş olsun, önceden belirlenmiş kendi mekânsal alanının sınırları içinde cereyan eder. Aynı şekilde, bir oyun ile kutsal bir eylem arasında hiçbir biçimsel fark yoktur, yani kutsal eylem oyununkilerle aynı biçimler altında gerçekleştirilir; öte yandan, kutsal yer de oyunun cereyan ettiği yerden biçimsel olarak farklı değildir. Arena, oyun masası, sihirli çember, tapınak, sahne, perde, mahkeme; bütün bunların hepsi biçim ve işlev açısından oyun alanlarıdır, yani tahsis edilmiş, ayrılmış, çevresine parmaklık çekilmiş, kutsallaştırılmış ve kendi sınırları içinde özel kurallara tabi kılınmış yerlerdir. Bunlar bildik dünyanın ortasında, belirli bir eylemin gerçekleşmesi amacıyla tasarlanmış geçici dünyalardır(Huizinga 1995:27).” 
  • “Her oyun, oyuncuyu, her an tümüyle içine alabilir (Huizinga 1995:25).” 
  • “Oyun alanlarının sınırları içinde kendine özgü ve mutlak bir düzen hüküm sürer. Ve işte oyunun daha da pozitif yeni bir çizgisi: oyun düzen yaratır, oyun düzenin ta kendisidir. Dünyanın mükemmel olmaması ve hayatın karışıklığı içinde geçici ve sınırlı bir mükemmellik yaratır. Oyun mutlak bir düzen gerektirir. Bu düzenin en küçük ihlali oyunu bozar, oyun niteliğini ve değerini yok eder (Huizinga 1995:27).” 
  • “Oyunun unsurlarını belirtmek için kullanabileceğimiz terimlerin büyük bir bölümü estetik alanda yer almaktadır. Bunlar bize aynı zamanda güzellik izlenimlerini aktarma işinde de hizmet etmektedirler: gerilim, denge, salınım, birbirinin yerine geçme, zıtlık, çeşitleme, birbirine eklenme, ayrılma ve çözüm. Oyun dahil eder ve serbest bırakır. Özümler. Yakalar, başka bir ifadeyle, cezbeder (Huizinga 1995:28).” 

Huizinga bu özellikleri belirttikten sonra oyunun tanımını şöyle yapar.

“Demek ki oyunu biçim açısından, kısaca, özgür, “kurmaca” ve olağan hayatın dışında yer aldığı hissedilen, ama yine de oyuncuyu tamamen özümleme yeteneğine sahip bir eylem olarak tanımlamak mümkündür. Oyun her tür maddi çıkar ve yarardan arınmış bir eylemdir; bu eylem bilhassa sınırlandırılmış bir zaman ve mekânda tamamlanmakta, belirli kurallara uygun olarak, düzen içinde cereyan etmekte ve kendilerini gönüllü olarak bir esrar havasıyla çevreleyen veya alışılmış dünyaya yabancı olduklarını kılık değiştirerek vurgulayan grup ilişkilerini doğurmaktadır (Huizinga 1995:31).”

A.2) Oyun Kelimesinin Dilde Kavranılışı

Huizinga’nın oyun sözcüğünü linguistik yönden ele aldığı “oyunun dilde kavranılışı” başlığında; oyunun izini Avrupa dillerinde sürerken kısıtladığı anlam, oyun tanımında diğer bir tanımı da yanında getirmektedir. Bu, Huizinga’ya göre oyunun ne olmadığı yönünden tanımlamak biçiminde görülebilir.

“Bu kavramı şu şekilde sınırlandırmayı düşünüyoruz: Oyun, özgürce razı olunan, ama tamamen emredici kurallara uygun olarak belirli zaman ve mekân sınırları içinde gerçekleştirilen, bizatihi bir amaca sahip olan, bir gerilim ve sevinç duygusu ile “alışılmış hayattan “başka türlü olmak” bilincinin eşlik ettiği, iradi bir eylem veya faaliyettir. Böylece tanımlanan kavram, hayvanlar, çocuklar ve yetişkin insanlara ilişkin olarak oyun adını verdiğimiz her şeyi kapsamaya yatkın hale gelmiştir: beceri, güç, zekâ ve şanslı olmak. Bu oyun kategorisi, hayatın temel ruhsal unsurlarından biri olarak kabul edilebilir gibi gözükmekteydi (Huizinga 1995:48).”

Huizinga böylelikle bu anlama dâhil olan Avrupa dillerindeki kelimeleri araştırmaya başlar. Oyun kelimesi üzerine linguistik yönden en kapsamlı yaklaşım kendisi de bir dilbilimci olan Huizinga’ya aittir. Bu kelimeler tablo 1 ve tablo 7 arası özetlenmiştir. Huizinga’ya göre bu kelimelerden Latincedeki ludus ve ludere bütün oyun ve oynamak alanını kapsar. Daha sonraları ise Roman dillerine geçerken varlıklarını sürdürememiştir. Şaka yapmak, eğlenmek anlamlarını gösteren ve esas oyun fikrine işaret etmeyen iocus ve iocari sözcükleri zamanla ludus ve ludere kelimeleri aracılığıyla genel bir oyun fikrini içeren anlayışın yerine geçmiştir. Buna karşın Huizinga’ya göre oyunsal terimin ifade alanı Germanik dillerde dar ve biçimsel anlamı içindeki oyunla hiçbir bağlantısı olmayan her tür hareket ve faaliyet kavramına kadar genişlemektedir. Bir mekanizmanın çarklarının kısıtlı hareketliliğine oyun denmesi Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, İngilizce, Almanca, Felemenkçe ve Japonca da ortak bir durum olmasını gösterir ve sanki her şey oynamak kavramının hep daha büyük –paizo ve hatta ludere’ninkinden çok daha büyük bir alanı kapsadığını belirtmektedir. (Huizinga 1995:56-7.) Huizinga’ya göre ise bu durum oyunun esas anlamının zayıflaması, oyunsal kavramda bozulmaların göstergesi olarak belirtilir ve şöyle devam eder. “Burada söz konusu olan, kavramın oyunsal bir eylem konusundaki özgül kavrayıştan daha başka fikirlere ait bir düzleme bilinçli olarak aktarılması değildir, yani burada şiirsel bir ifade yoktur; kavram, daha çok, bilinçsiz bir alaycılığın içinde kendiliğinden erimektedir. Kuşkusuz, orta yukarı Almancanın spil (oyun) kelimesinin ve türevlerinin, mistik dil içinde bu kadar istekle kullanılması bir rastlantı değildir. Aynı şekilde, Kant’ın eserlerinde “hayal gücünün oyunları, fikir oyunu, kozmolojik fikirlerin bütün diyalektik oyunları” gibi ifadelerin çok sıklıkla kullanılmış olması çarpıcıdır (Huizinga 1995:58-9).”

Huizinga oyun kelimesini dilde ararken bir kelimenin aynı zamanda onun zıttını ifade eden kelime tarafından da tanımlanabileceğini belirttikten sonra oyunun zıttının ciddiyet yahut çalışmak olarak ele alınabileceğini belirtir. Dillerdeki karşılıklarını araştırır ve şu sonuca varır. “Oyun-ciddiyet zıtlaşmalı grubunu, dilsel sorunu ayrı tutarak, daha yakından incelenecek olursa, bu iki terimin eşdeğerli olmadıkları ortaya çıkar. Oyun burada pozitif terim olarak gözükmekte, ciddiyet ise oyunun inkârı noktasında kalmakta ve tükenmektedir: Ciddiyet, oyun-olmayandır ve başka hiçbir şey değildir. Buna karşılık, oyun’un anlamsal ağırlığı ciddi-olmayan kavramıyla asla tanımlanamaz ve tüketilemez. Oyun bizatihi bir kavramdır. Bu kavram, olduğu haliyle, ciddiyet kavramından daha üst bir düzlemde yer almaktadır. Çünkü ciddiyet, oyun‘u dışlamaya yöneliktir, oysa oyun, ciddiyet‘i rahatlıkla içerebilir (Huizinga 1995:66).”

A.3) Kültürün Oyunsal Biçimleri

Bir kültür kuramını oyun aracılığıyla açıklayan Huizinga, kavrayışının yeni olmadığını, XVII. yy’ın başında genel kabul görmüş bir bakış açısı olduğunu belirtir. Ona göre Shakespeare, Calderon, Racine gibi laik dram yazarlarının, dünyayı herkesin rolünü oynadığı bir sahneye benzetmeleri bu kavrayışa örnektir. Bu fikir Platon’a kadar uzanan bir karşılaştırmadır ve bu kavrayış dünyevi şeylerin beyhudeliğine, faniliğine ilişkin eski bir temanın çeşitlemesinden başka bir şey değildir. Huizinga’ya göre, bu fikir bu güne kadar etik bir anlam taşımış, oyunun kültürün düpedüz bir temeli ve bir faktörü olduğunu kimse açığa çıkartamamıştır(Huizinga 1995:21). Frobenius bir eserinde2, kültürden “doğal varlık’tan kaynaklanan bir oyun” olarak söz etmiş, kültür ve oyun arasındaki ilişkiyi aşırı mistik bir biçimde yorumlamış ve onu oldukça belirsiz bir biçimde tasvir etmiştir. Kültürün oyunsal karakterini Frobenius da tam olarak açığa çıkaramamıştır (Huizinga 1995:68). “Kültürün oyunsal karakteri kutsal alan tarafından özümlenmekte, bilgelik ve şiir halinde, hukuki ve siyasal hayat biçimleri içinde billurlaşmaktadır. Kültürün oyunsal niteliği, kültür tarafından arka plana itilir, gizlenilir (Huizinga 1995:68).”

“Kültürün oyunsal unsurundan söz ederken, oyunların kültürel hayatın çeşitli faaliyetleri içinde önemli bir yeri olduğunu kastetmiyoruz; kültürün bir evrim süreciyle oyundan kaynaklandığını, yani başlangıçta oyun olan şeyin başka bir şeye dönüşebildiğini ve buna artık kültür denildiğini de iddia etmiyoruz. Bizim kavrayışımız şöyledir: Kültür oyun biçiminde doğar, kültür başlangıçtan itibaren oynanan bir şeydir (Huizinga 1995:67).”

Konuyu daha netleştirmek için Huizinga’nın kültürün oyun biçiminde gelişmesinin içeriğini biraz daha açmak gerekir. “Oyun bir şey için mücadeledir veya bir şeyin temsilidir. Ayrıca bu iki işlev, oyunun bir şey için olan mücadeleyi “temsil” etmesi veya bir şeyi en iyi temsil edecek bir mücadele olması anlamında iç içe girebilir (Huizinga 1995:31).” Yunanda oyunla ilgili alanlara dair paidia terimi kullanılır. Müsabaka-mücadele ise agon ile gösterilir. Bu haliyle Yunan, müsabakaları oyun alanında görmeyen tek kültür gibidir, ancak Huizinga’ya göre Yunanlılar için tüm hayatın bir oyun olduğu iddia edilebilir. Çok erken dönemlerde müsabakalar kültürde, erken ve ilksel bir yer edinmiş, böylelikle her yönüyle oyunun izlerini taşıyan müsabakalar öylesine yoğun bir işlev haline gelmiştir ki, “alışılmış” ve tamamen meşru bir şey sayılmış dolayısıyla oyun olarak hissedilmekten çıkmıştır. Bu durum oyun için dilinde dört kök bulunduran eski Hint toplumlarında da geçerlidir (Huizinga 1995:50-1).” Nitekim eski Hint’te evren, Şiva ile karısı tarafından oynanan bir zar oyunu olarak hayal edilmiştir. Mevsimler (rtu), altın ve gümüş zarlarla oynayan altı adam tarafından temsil edilmiştir. Germen mitolojisinde de bir masada oynanan tanrısal bir oyun vardır ve Tacitus, Germenlerin tek ciddi meşguliyetinin zar oyunu olmasına haksız yere şaşırmaktaydı (Huizinga 1995:79-80).”

Huizinga agonal unsur olarak tanımladığı kültürün yarışmacı yapısını fratrilerden (phratrie) örnek vererek açıklar. Etnolojinin, kültürün arkaik dönemlerinde, genel olarak zıtlaşmalı ve çelişkili bir topluluk yapısına dayandığını, bu toplulukların zihinsel dünyasının bu ikililik sayesinde düzene sokulduğunu, bu ilkel ikililiğin izlerine her yerde rastlandığına işaret etmektedir. İki fratrinin ilişkileri bir mücadele veya karşılıklı rekabet ilişkileridir, ama aynı zamanda karşılıklı yardımlaşma ve dostça alışverişte bulunmada söz konusudur. Kabilenin iki yarısını ayıran ikili sistem, giderek her tür evren kavrayışını içerir. Her varlık ve her nesne ya bir cepheye, ya da diğerine mensup olmakta, böylece evrenin tümü bu tasnifin içine alınmış olmaktadır. Çinlilerde birbirlerinin yerine geçerek ve işbirlikleri sayesinde hayatın ritmini koruyan erkek ilke ve dişi ilke olan Yin ve Yang zıtlığı buna bir örnektir. Bu düşüncede olanlara göre, felsefi sistem olarak cinsel ikiliğin kökeninde, mevsimlerin karşılandığı bayramlarda, ayinsel biçimler altında karşılıklı söylenilen şarkılar ve oyundan yararlanarak birbirlerini cezbeden genç erkek ve kızların somut olarak gruplara ayrılmaları bulunmaktadır. Yıl dönümü bayramlarında, kabilenin zıt grupları veya cinsiyet grupları arasındaki olumlu rekabet açığa çıkmaktadır. Mevsimler değişirken düzenlenen her cinsten görkemli müsabakaların Çin uygarlığının yapısı içinde kazandığı görkemli yerin kültür yaratıcı değeri, agon ilkesinin Helen uygarlığında kazandığından daha büyüktür ve esas oyunsal karakter Çin toplumunda çok daha anlamlı bir şekilde ortaya çıkmaktadır (Huizinga 1995:76-9).

Huizinga’ya göre; her müsabaka, yalnızca bir şey için yapılmaz, aynı zamanda bir şeye ilişkin ve onun yardımı sayesinde de yapılır.3 Güce veya beceriye, bilgiye, ustalığa, şana veya zenginliğe, iyi kalpliliğe veya mutluluğa, doğuma veya çocuk sayısına ilişkin birinci olabilmek için mücadele edilmektedir. Beden gücü, silah, deha veya eller, gösteriş, büyük sözler, övünme, palavra, hakaret yardımıyla; zar fincanıyla, hatta hile ve aldatmacaya başvurarak mücadele edilmektedir (Huizinga 1995:74). Bu noktada Huizinga’nın kavrayışı; hile ve aldatmacanın, müsabakanın oyunsal karakterini bozduğu ve ortadan kaldırdığı yönündedir. Ona göre oyunbozan, oyunun yarattığı yanılsamayı, inlusio’yu, kelimenin gerçek anlamıyla “oyuna giriş”i, anlam dolu bu kelimeyi yok eder. Oyunbozan topluluğun büyülü dünyasını bozmaktadır, bu nedenle haindir ve atılması gerekir (Huizinga:1995:29). Buna karşılık Huizinga arkaik kültürün kurnazlığı, bir müsabaka teması olarak kabul edip günümüz popüler kavrayışından farklı düşündüğünü de eklemektedir (Huizinga 1995:74-80). Huizinga; Platondan Shakespeare’e kadar uzanan, hayatı oyun olarak görme fikrinin, kültüre olan benzerliği (ki bunun etik bir anlayış olduğunu da belirtir), müsabaka-mücadele gibi agonal unsurun büyük uygarlıklardaki kültür yaratıcı işlevi dışında, yine belki de agon unsuru ile iç içe geçmiş, etnolojiden aldığı potlatch adı verilen bir gelenekten bahsederek, kültürün oyunsal karakteri üzerine olan kuramını pekiştirir.

Potlatch, Kwakiutl kabilesinde, büyük ve gösterişli bir seremonidir; iki gruptan biri, gösteriş içinde ve törensel bir havada diğer gruba çok sayıda armağan verir, tek amacı böylece onun karşısında üstünlüğünü kanıtlamaktır. Diğer tarafın buna verebileceği tek ve zorunlu karşılık, bu töreni belli bir süre içinde ve eğer mümkünse armağan miktarını artırarak tekrarlamaktır. Bu cins cömertlik bayramları, bu usulü bilen kabilelerin tüm toplumsal hayatına, tapınmalarına, hukuki örflerine ve sanatlarına hükmeder. Doğumlar, evlilikler, genç erkeklerin yetişkinler topluluğuna kabul törenleri, ölümler, dövme yapılması, bir mezar yapımı, bütün bunlar ilahiler, maskeler ve büyücüler eşliğinde yapılan potlatch’a bahanedir. Fakat asıl olgu zenginliklerin dağıtılmasıdır. Bayramı düzenleyen kişi klanın bütün maddi varlığını dağıtır. Böylelikle öteki klan daha da savurgan başka bir potlatch vermekle sorumlu olmuş olur. Eğer bu yükümlülüğü yerine getirmezse, ününü, armasını, totemlerini ve medeni ve dinsel haklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Kaynaklar bu yolla dolaşıma çıkar (Huizinga 1995:81).

Potlatch’ın diğer bir özelliği ise daha çarpıcı bir biçimde varlıkların tahribi yoluyla yapılmasıdır. Böylelikle malların önemsizliği belirtilmiş olur. Bu yarışma, dramatik ve ayinsel bir yapı içinde cereyan eder. Yine aynı şekilde rakip daha çok tahribat yaratmak mecburiyetindedir. Kwakiutl şefi Tlinkit şefine meydan okumak istediğinde bütün kölelerini öldürtmüş, Tlinkit şefini kendi kölelerinden daha fazlasını öldürtmeye zorlamıştır. Huizinga’ya göre bu çeşit çılgınca israfın benzeri adetlerine Yunan, Roma ve eski Germen uygarlıklarında karşılaşılmakta İslamiyet öncesi arap putataparlığında mu’akara adı altında görülmektedir. Mu’akaranın sözlük anlamı ise “devenin sinirlerini keserek, itibar yarıştırmak”’tır.4 Granet’e göre Çin uygarlığında benzeri biçimde adetlere rastlanmaktadır. Mauss ise bu durumu eski Hint için çoktan formüle etmiştir. “Mahabharata, devasa bir potlatch öyküsüdür.”5 Potlatch için Mauss “potlatch aslında bir oyun ve bir sınavdır” der. Davy, potlatch’ı hukuk yaratan; talihin, mertebenin ve itibarın, bahislerin ve tahriklerin hükmünde, oyun kurumuyla kıyaslanır bir adet olarak ele alır. Held, zar oyunlarının ve satrancın ilkel biçimlerinin kutsal alana dahil oldukları ve potlatch ilkesini ifade ettiklerinden gerçek talih oyunları olmadıkları sonucuna varır. Huizinga ise bu görüşün tam tersini şöyle savunur. “Bunlar kutsal alana dâhildir, çünkü gerçek oyunlardır.” Huizinga, potlatch’ı “şan ve şeref için oyun” dediği temel bir insani eğilimin en temsili ve dışa dönük biçimi olarak kabul eder. Böylelikle potlatch teknik bir terim olur, bilimsel dil bunu bir kez kabul ettikten sonra, bir olguyu açıklamak üzere yeterli ve kestirme bir yol olur (Huizinga 1995:81-4).

Huizinga, Homeros’un aien aristeuein kai hupeirochon emmenai allon (ötekileri geçerek, hep en iyi olmak) sözünü örnek verir, buna göre destanın önemi, bizzat savaş işlevinin kendinde değil tek tek her savaşçının aristeia’sındadır (en iyi olmak, en yüce olmak). Böylelikle “erdem, şeref, soyluluk ve şan daha başlangıçtan beri, müsabaka çerçevesinde, yani oyunun içinde yer alır. Genç soylu savaşçının hayatı, sürekli olarak erdemli olmaktan ve bulunduğu yüksek mertebenin şerefi için mücadele etmekten ibarettir (Huizinga 1995:80-7).”

Müsabaka ve mücadelenin yani agon olanın yahut agonal’in kültürdeki yerine daha birçok örnekler verdikten sonra kültürün ne oyun olarak nede oyundan doğmakta olduğunu bilakis kültürün oyunun içinde olduğunu belirtir. Agonal karakter bizatihi hep yükselme heveslisi olan insanın doğasındadır; bu yükselme dünyevi şan ve üstünlükte veya dünyevi unsurlar üzerinde zafer kazanmakta yatar. Huizinga’ya göre her uygarlığın gelişiminde, agonal işlev ve yapı en aşikâr ve çoğu zaman da en güzel biçimlerine, arkaik dönemden itibaren ulaşır. Kültür malzemesinin daha karmaşık, dağınık ve geniş hale gelmesi ve toplumsal, bireysel ve kolektif hayat ile üretim tekniğinin daha incelmiş bir örgütlenmeyi bilir hale gelmesiyle birlikte, bir uygarlığın temeli, oyunla muhtemelen bütün temasını kaybetmiş olan kavram, sistem, kavrayış, doktrin, ölçü, yapaylık ve örflerin istilasına uğrar. Kültür giderek daha ciddi hale gelir ve oyuna artık yalnızca ikincil bir yer verir. Huizinga’ya göre agonal dönem geride kalmıştır veya en azından böyle gözükmektedir (Huizinga 1995:99-100). Huzinga’nın bu kavrayışı daha sonraları çokça eleştirilir. Buna karşın bu kavrayışın izlerine, bu eserden yirmi yıl öncesinde 14. ve 15. yüzyıllarda Burgundy kenti üst sınıfının davranış, sanat, fikir ve hayatlarını ele aldığı Ortaçağın Günbatımı (1919)’nda net bir şekilde rastlanır. Kendisine esas ün sağlayan bu eserinde Huzinga şöyle başlar.

“Dünya bundan beş yüzyıl daha gençken, hayatın olayları ortaya daha belirgin çizgilerle çıkmaktaydılar. Bahtsızlıkla talihin yaver gitmesi arasındaki mesafe daha büyüğe benzemekteydi. Henüz her deney, zevk ile acının bir çocuğun zihnindeki gibi, dolaysızlık ve mutlaklık basamağında yer almaktaydı. Her eylem, her olay, sabit ve anlatımsal biçimlerle çevreleniyor ve bir ayin derecesine yükseltiliyordu. Doğum, evlilik ve ölüm gibi başat olaylar, kutsama aracılığıyla, kendilerini ilahi esrarın içinde buluyorlardı. Görev veya ziyaret amacıyla yapılan yolculuklar gibi daha düşük öneme sahip olaylara da çok sayıda kutsama, tören ve kalıplaşmış sözler eşlik etmekteydiler (Huizinga 1997:13).”

  • Oyun ve Hukuk

Kutsal veya ciddi niteliğinin oyun niteliğini asla dışlamadığını kuşku götürmez bir şekilde saptayan Huizinga’ya göre hukuk, yasa, yargı alanı ilk bakışta oyun alanından uzakmış gibi görünse bile; dava bir talih oyunudur, bir yarıştır ve bir atışmadır.

Dava, hak olan ve olmayan şeyi kabul ettirmek için; kimin haklı kimin haksız olduğuna karar vermek için; kimin kazandığını, kimin kaybettiğini belirlemek için yapılan bir mücadeledir. Oyunun esas ilkelerinden biri olarak agonal unsuru belirleyen Huizinga’ya göre kim müsabakadan yahut mücadeleden söz ederse oyundan söz etmiş olur. Yargıcın önünde sürdürülen yargılamada, her an ve her koşulda kazanma arzusu öylesine ağır basar ve öylesine sabit bir fikir haline gelir ki agonal unsuru bir an için bile unutmak mümkün olmaz. Üstelik bu mücadeleye hükmeden katı kurallar sistemi onu biçimsel açıdan kurala bağlı zıtlaşmalı oyunlar çerçevesine tamamen yerleştirir.

Yunanlılarda bir davanın başlangıcı taraflar arasında bir agon sayıldığına dikkat çeken Huizinga; sabit kurallara tabi olan, belirgin biçimler altında cereyan eden ve iki rakibin bir hakemin kararına uydukları bir mücadele olan dava; bu bakış açısı nedeniyle kesinlikle bu kurumun bir yozlaşması olarak düşünülmemelidir.

Huizinga’ya göre kimin yenip kimin kaybedeceğini belirlemek için yapılan mücadele, bizatihi kutsaldır. Eğer bu mücadele ilhamını hak ve haksızlığa ilişkin formüle edilmiş kavramlardan alıyorsa, o zaman hukuk alanına kadar yükselir; eğer tanrısal güce ilişkin pozitif kavramlarla açıklanıyorsa, bu durumda din alanına kadar yükselir. Ancak, temel olgu her halükarda oyundur.

Adalet bir “avlu”da dağıtılmaktadır. Bu avlu kelimenin tam anlamıyla hicros kuklos’tur. Yani Akhilleus’un kalkanında görülen ve davaya bakan yargıçların temsil edildiği şu kutsal dairedir. Davaya bakılan her yer, gerçek bir temenos, gündelik dünyadan ayrılmış ve sınırlandırılmış, kutsal bir alandır. Mahkemenin etrafı işte böyle çevrilmekte ve sonra ona adalet dağıt emri verilmektedir. Burası gerçek bir sihirli çember, insanlar arasındaki alışılmış mertebe farklarının bir süre için askıya alındığı serbest bir alandır. Burada kimse kimseye, geçici bir süre için zarar veremez.

Yargıçlar, adalet dağıtma işlemleri sırasında, “olağan hayat”ın dışına çıkmaktadırlar, cüppe ve peruka takarlar. İngiliz yargıçlarının bu uygulamalarının etimolojik kökenini araştıran Huizinga bu perukanın işlevini, ilkel toplumların dans maskelerinin işlevine benzetir. Perukayı takan başka bir varlık haline gelmektedir.

Huizinga bu haliyle Otto Gierke’in geçmişte Humor im Recht (Hukukta Mizah) başlığı altında topladığı olgulara atıfta bulunur. Germanik halkların eski adli geleneklerinde; bir davayı kimin kazanacağı, ya gözleri bağlanmış birinin bir kişiye veya bir eşyaya dokunması veya bir yumurtanın döndürülmesi veyahut yuvarlanması yoluyla belirlenmektedir. Bir markenin veya bir toprak mülkiyetinin sınırları bazen bir yarış veya bir baltanın fırlatılması yoluyla belirlenmekteydi. Arapça da gara, kura çekmek veya bir hedefe ok atarak kazanmak anlamlarındadır. Adli tartışma müsabaka olarak kabul edildiğinden bunların çoğunu hukukun oyunla ilişkisi sayan Huizinga, halk zihniyetinin gerçekten oyun dolu olduğunu; ama Gierke’in kabul ettiğinden daha derin ve daha ciddi bir anlamda yüklü olduğunu belirtir (Huizinga 1995:101-14).

  • Oyun ve Savaş

Huizinga’nın kavrayışında modern zamanlar ile geçmiş zaman; ortaçağ ya da antik çağlar veyahut “ilkel” denilen ilk insanların kavrayışı arasında uçurum vardır. Ona göre ortaçağ insanları çocuk kafalı devlerdir. Bu insanlar cehennem korkusuyla çocukça zevkler, gaddarlık ile sevgi arasında gidip gelmişlerdir. Dünya zevklerinden tam bir kaçınma veya dünyevi zevklere tam bir dalış; bu insanlar hep bir uçtan diğerine savrulmuşlardır (Huizinga 1997:41). Ona göre bu kuşakların gülüşü artık sona ermiş, yaşama gustosları ve kaygısız sevinçleri artık yalnızca halk türkülerinde ve fars tipi oyunlarda yer edinmektedir (Huizinga 1997:42). Bu bağlamda Huizinga modern savaşı bu tartışmanın dışında bırakır. Ani saldırılar, pusular, yağmalama seferleri, katliamlar bütün bu çarpışma biçimleri agonal türden bir savaşta kullanılabilir nitelikte olsalar dahi bizatihi agonal sayılmazlar. Öte yandan bir savaşın siyasal amacı – fetih, boyun eğdirme, başka bir halka egemen olma – müsabaka alanının dışında yer almaktadır. Modern savaşı yüceltmeye yönelik ne yazık ki çok iyi bildiğimiz genel eğilimler, aslında savaşı kutsal şanı sağlamak üzere tanrılardan gelen bir emir sayan ve düşmanların yok edilmesine dayanan Asur-Babil kavrayışının tekrarından başka bir şey değildir (Huizinga 1995:117). Bu fikre karşın Huizinga’ya göre savaşların kültür yaratmada oyun biçiminde çok derin bir etkisi olduğu kanaati vardır. Ona göre çarpışmalar, turnuvalar, düellolar özü itibariyle hem oyundur; hem de savaş. Huizinga bu konuyu şöyle açıklar.

“Çarpışmayı bir oyun olarak adlandırmak, bizzat çarpışma ve oyunu ifade eden kelimeler kadar eski bir söyleyiş biçimidir. Oyun ve çarpışma kavramları, çoğu zaman fiilen iç içe girer. Kısıtlayıcı kurallara tabi olan her mücadele, bu sınırlandırmadan ötürü zaten bir oyunun biçimsel özelliklerini taşımaktadır; özellikle yoğun, enerjik ve aynı zamanda son derece aşikâr ve ilkel bir cins oyun söz konusudur. Yavru köpekler ve çocuklar, şiddet kullanımını sınırlandıran kurallara uyarak, “eğlenmek için” dövüşmektedirler. Ancak, oyunun izin verdiği sınırın, kan dökmeyi veya hatta ölümcül darbeyi dışta bırakması gerekli değildir. Ortaçağ turnuvaları, hiç tartışmasız bir çarpışma taklidiydi, yani bunlar bir oyundu; fakat en eski biçimi altında, tam ve mutlak bir şekilde “hissedilmiş” ve tıpkı Abner ve Joab gibi genç savaşçıların “oyun”unda olduğu üzere, ölümle sonuçlanmaya kadar varmıştır.

Kültürel işlev olarak çarpışma, her zaman sınırlandırıcı kuralları varsaymakta, oyunsal bir niteliğin kabulünü belli bir noktaya kadar talep etmektedir. Nispeten daha yakın dönemlerde bile, savaş bazen açıkça oyunsal bir biçime bürünmekteydi (Huizinga, 1995:115-6).”

Bununla birlikte eskinin savaşlarından örnekler verir. Yunan tarihinde Euboia (eğriboz) adasında, Khalkis ve Eretria kentleri arasındaki savaş tam anlamıyla bir müsabaka biçiminde işlemiş, çarpışma kurallarını hükme bağlayan resmi bir anlaşma Artemis tapınağına konulmuştur. Çarpışmanın yeri ve zamanı bu belgede belirtilmiştir. Mızrak, ok, sapan gibi fırlatılan silahlar yasaklanmış, yalnızca kılıç ve kargıya izin verilmiştir. Granet’ten alıntılayarak aktardığı Çin’de geçen bir diğer örnekte; Ts ve Tsin adlı iki senyör arasındaki mücadelede Tsin rakibine karşı üstün gelebilecek bir avantajı, savaşın şerefine hitap eden, şu kurallarına bağlı kalabilmek için reddetmektedir. “ölü ve yaralıları toplamamak insanlık dışıdır.” “saptanan zamanı beklemeden düşmanı gafil avlamak alçaklıktır (Huizinga 1995:124).”

Huizinga’ya göre “Eskinin savaşlarında önemli bir yere sahip olan düello özü itibariyle törensel bir oyun biçimidir, sınır tanımayan bir öfke anında aniden indirilen ölümcül darbenin kurala bağlanmasıdır. Düellonun yapıldığı yer oyunsal bir alandır; silahlar birbirinin tamamen aynı olmak zorundadır; düellonun başlangıcı ve bitişi bir işaretle belirlenir. Kaç el ateş edileceği veya kaç kılıç darbesi indirileceği hükme bağlanmıştır. Kan akması, tek başına, beklenen koşul olan şerefin temizlenmesi için yeterlidir (Huizinga 1995:122).”

Düelloların, çarpışmaların, turnuvaların oyuna olan biçimsel benzerliği dışında başka bir noktaya daha dikkat çeker. Örneklerini ortaçağ Hıristiyan şövalyeliği ve Japon samuraylarının yaşam biçimlerinden verdiği; şövalyelerin şeref kodu, kılıç kuşanması, arma tutkusu, unvanları ve yemin törenleri gibi etkinlikler hep bir oyun biçiminde gerçekleşmektedir. Rütbe alabilmek için verilen mücadele, kahraman olma isteği ve en önemlisi “sadakat” iyi bir oyuncudan beklenen ile iyi bir askerden beklenen ortak özelliklerdir. Böylelikle Huizinga’da kültür ile oyun arasındaki en derin ilişki savaş konusunda ortaya çıkar. Huizinga bu konuda bir diğer önemli noktayı da belirtir. “Yenme arzusu, şeref duygusunun dayattığı ılımlılıktan her zaman daha güçlü olmuştur. Ancak, kazanma ihtiyacı çarpışmalara öyle kaçınılmaz bir şekilde egemen olmaktadır ki, insanlığın kötü yanı hep serbest alan bulmakta ve düşünülebilecek her türlü hileyi kullanmaya kendini yetkili görmektedir (Huizinga 1995:128).

Burada belirtilmesi gereken bir diğer trajik durum 19. yüzyıldan itibaren sivil halka da saldırılabilen savaşlar Huizinga’ya göre uygarlık karşıtıdır. “Üstelik II. Dünya savaşının “oyunun symptomatic bir görünümü” olduğunu da yazmıştır (Oskay 2000:160).” “Altmış yaşını geçkinken6 Hollanda’yı işgal eden Nazilerin Huizingayı bu yüzden tutukladıklarını biliyoruz. Huizinga, uzun bir süre Nazi kamplarında kalmış; bu kamplarda vücudu beslenme bozuklukları yüzünden giderilmesi olanaksız bir hastalık geçirmiş; savaş sonrasında kurtarılamayarak bu hastalıktan ölmüştür (Oskay 2000:151).”

A.4) Sanatın Oyunsal Biçimleri

Huizinga, lirik sanatlar ile plastik sanatlar arasındaki farkı oyun üzerinden ele alarak tanımlar. Ona göre bu biçimdeki ayrım Helen zihniyetinde zaten belirgindir. Lirik sanatlar mousaların hükmündeyken, el emeğine dayalı olan plastik sanatlar mousalar ile ilgisiz ve hatta tanrısal bir iradeye bağlıydılar. Plastik sanatlar Hephaistos ve Athene Ergane’nin yetki alanındaydı. Böylelikle plastik sanatlarla uğraşanlar bizim bugün zanaatkar dediğimiz sınıfa dahil oluyor ve şairlere gösterilen ilgi ve itibardan yoksun kalıyorlardı (Huizinga 1995:202).

  • Oyun ve Şiir

Huizinga sanatlardan en çok şiiri yüce saymaktadır. Şiirsel biçimin tüm kültürlerde edebi düz yazıdan önce geldiğine dikkat çeken Huizinga’ya göre, eski bilimin şiirsel biçim kullanmasını, “kitaptan yoksun toplumların unutmamasını sağladığı”na dair katıksız yarar sağlama amacına bağlamak yetersizdir. Ona göre kültürün arkaik döneminde hayat deyim yerindeyse vezin ve kafiyeye dayalı olarak inşa edilmiştir. Eski Frizya hukukundan alıntıladığı pasaj çarpıcıdır. Bu pasajda bir yetimin malvarlığının satılma zorunluluğu şu şekilde ele alınmaktadır.

“İkinci zorunluluk şudur: Eğer bu yıl pahalılık olursa ve tehlikeli bir açlık ülkeyi istila ederse ve çocuk açlıktan ölecek olursa, anne bu durumda çocuğunun miras payını satmak ve çocuğu için bir inek, buğday vb. almak zorundadır…” “Üçüncü zorunluluk şudur: Eğer çocuk bir solucan gibi çıplak ve barınaksızsa ve kış soğukları ve kötü yıllar sökün ettiyse, bu durumda herkes kendi ocağına, evine ve sıcak yuvasına sığınır ve vahşi hayvan bedenini koruyabileceği ağaç kovuğu ve dağlarda sığınak arar. Bu durumda sübyan çocuk bağırır, inler ve üstünün başının olmamasından ve yuvasının yokluğundan yakınır ve onu açlığa ve kötü havaya karşı koruması gerekirken meşenin içine dört çiviyle hapsedilmiş olarak toprağın altında karanlık uçurumlara gömülü babası için ağlar.”7

Burada metnin oyunsal bir istekle kasıtlı olarak değiştirilmediğine vurgu yapan Huizinga, şiirsel biçim olan manevi alana, adli ifadenin de ait olmasından kaynaklandığını, ayrıca geçerlilik özelliğini güçlendirmek üzere bir dizi imge geliştirildiğini belirtir. Huizinga eserinde bu duruma dair daha pek çok örnekler verip kuramını pekiştirir. Ona göre şiirin, yalnızca estetik bir işlevi olduğuna dair veya estetik alanda anlaşılır ve açıklanabilir olduğuna dair yaygın anlayışın terk edilmesi gerekmektedir. Serpilmiş ve canlı bütün uygarlıklarda ve özellikle de arkaik kültürlerde şiirin hayati, toplumsal ve dinsel bir işlevi vardır. Keza her ilkel şiir aynı zamanda ve eşanlı olarak, ibadet, törensel eğlence, toplu oynanan oyun, hayat bilgisi, bilmece veya bilmece çözümü, bilgeliğin öğretilmesi, ikna, büyücülük, kâhinlik, öngörü ve yarışmadır (Huizinga 1995:159). Huizinga’ya göre şair ise vates’tir.8 Yani, “cinlere karışmış ilham alan ve vecd halinde biridir. Eski Arapların dediği gibi bilge’dir (Sja’ir: şair)”. “Şair-sanatçı figüründen, yavaş yavaş kahin, rahip, falcı, gizbilimci, zanaatkar-şair, filozof, yasa koyucu, hatip, demagog, sofist, sözbilimci figürü ortaya çıkar (Huizinga 1995:151).”

Huizinga’ya göre; “poiesis9 oyunsal bir işlevdir. Zihnin oyunsal bir mekânında, zihnin kendine yarattığı özgün bir evrede, şeylerin “gündelik hayat”takinden farklı bir görünüme büründükleri ve mantık bağlarından farklı bağlarla birbirlerine bağlandıkları bir alanda yer almaktadırlar. Eğer ciddiyet, sadece aklı başında hayat terimleri içinde ifade edilen şey olarak kavranırsa, şiir bu durumda asla tamamen ciddi olamaz. Ciddiyetin ötesinde; çocuğa, hayvana, vahşiye ve kaçığa özgü olan ilk alanda; düş, coşku, sarhoşluk ve gülme alanında yer almaktadır. Şiiri anlayabilmek için, tıpkı sihirli bir elbise giyer gibi, çocuk ruhuna bürünmek ve çocuksu bilgeliğin yetişkininden üstün olduğunu kabul etmek gerekir (Huizinga 1995:149-50).”

Huizinga’ya göre; “Şiir, ilkel kültürlerin unsuru olan başlangıçtaki işlevi içinde, oyun esnasında, oyun olarak doğmuştur. Kutsal bir oyundur, ama bu karakterine rağmen hep zıpırlığın, şakanın ve hoşça vakit geçirmenin sınırında yer almaktadır (Huizinga 1995:152).”

Huizinga, şiir çeşitlerinin çok sayıda olmasına karşın, her zaman ve her yerde hepsine rastlanabileceğini belirtir. Bu biçimlere ve konulara o kadar alışığızdır ki, bunların başka biçimlerde değil de, böyle belirlenmiş olmasının genel nedenlerini nadiren araştırırız. “Şiirsel ifade biçimlerinin, insanlığın bütün dönemlerinde görülen bu aşırı benzerliği, özellikle tüm kültürel hayattan daha eski ve daha ilkel bir işlevin varlığına bağlanabilirmiş gibi gelmektedir; biçimleri yaratan bir söz ifade yeteneği köklerini buradan almaktadır. Bu işlev, oyundur (Huizinga 1995:163-4).”

Huizinga’ya göre; efsane, oyun alanının içinde, şiirle birlikte doğmuştur; gerçekten meydana gelmiş olduğuna inanılan olayları hayal gücünün olanakları içinde dile getirmektir. Rasyonel olarak tarif edilmeleri olanaksız olabilir, en derin ve en dinsel anlamla dolu olabilir, ancak ciddi olarak nitelenip nitelenemeyeceğinin yanıtı; şiir ne kadar ciddiyse, efsanenin de o kadar ciddi olduğudur. Yine bu, aşağı bir alanda oldukları anlamına gelmez. Efsane oynanırken aklın ulaşamayacağı zirvelere çıktığı da olmaktadır (Huizinga 1995:160-1).

Huizinga’ya göre; dil yerine “konuşma dilinin dikeni”, toprak yerine “rüzgârların ini”, rüzgâr yerine “ağaçların kurdu” diyen kişi, dinleyicilerine yavaş yavaş çözecekleri bir yığın bilmece sunmuş olmaktadır. Şiirin bilmeceyle olan bağlantısının çok sayıda başka gösterge ile ortaya konulduğunu belirten Huizinga’ya göre; şiir dilinin imgeler aracılığıyla gerçekleştirdiği şey bir oyundur. Bu dil onları yüce diziler halinde düzene sokar, bu düzenin içine esrar yerleştirir; öylesine ki, her imge oyunu bir bilmeceye karşılık düşer (Huizinga 1995:166).

Huizinga; “şiirsel yaratı faaliyetlerinin tümünün –söylenen veya terennüm edilen söylevin vezinli veya ritmik olarak bölünmesinin, ses veya ölçü uyumundaki etkili vurgunun, anlamın gizlenmesinin ve cümlenin ustaca kurulmasının- bu oyun alanına ait olduğunu reddetmek mümkün değildir.” der ve şöyle bağlar.

“Şiiri, Paul Valéry gibi, bir oyun olarak, bir kelime ve dil oyunu olarak tanımlamak hiç de bir metafor değil, bizatihi şiir kelimesinin en derin anlamının açığa çıkartılmasıdır (Huizinga 1995:164).”

Huizinga’ya göre; şiir ile oyun arasındaki bağlantı sadece söylevin dış yapısıyla ilgili değildir. Şiirsel -veya genel olarak edebi- bir verinin ana teması, örneklerin çoğu itibarıyla, kahramanın yerine getirmesi gereken bir ödeve, geçmesi gereken bir sınava, aşması gereken bir engele ilişkindir. Bir anlatının eylemde bulunan kişisine “kahraman” denmesi, bizi agonal oyun alanına götürür. Kahramanın kimliğini gizlemesi, maske takması gibi tutumlar içyapının da oyun ile ayrılmaz bütünlüğünü gözler önüne serer (Huizinga 1995:164-5).

  • Oyun ve Müzik

Müzik aleti çalmanın, Arapça’da, Germanik dillerde, bazı Slav dilleriyle, Fransızca’da oyun adını aldığına dikkat çeken Huizinga, bunu oyun ile müzik arasındaki derin psikolojik temelin bir göstergesi kabul eder. Müzik ile oyun arasındaki ilişkinin şiir ile olan ilişkiden daha sıkı olduğunu şöyle belirtir. “Söz, şiiri tamamen oyunsal olan alandan kısmen alarak, onu kavram ve yargı alanına dâhil edebilecek durumdayken, müzik bütün olarak oyun alanında kalmaya devam etmektedir (Huizinga 1995:194).” Müzik ile oyun arasındaki bağlantıyı iki kavramda da ortak bulunan kategorileri ortaya koyarak başlar. Müzikte, oyunda; gündelik hayatın mantığının dışında, gereklilik ve yararlılık alanının dışında, oyun, akıl, ödev ve hakikat ölçülerinin dışında bir geçerliliğe sahiptir. İkisinin de biçim ve işlevinin geçerliliği ritm ve armoni tarafından belirlenmektedir. Huizinga’ya göre müzik; “İster eğlendirmeye ve neşe vermeye yarasın, ister yüce bir güzelliği dile getirsin, isterse kutsal bir ayin karakterine sahip olsun, her zaman bir oyun olarak kalmaktadır (Huizinga 1995:197-8).”

Bununla birlikte müzikal hayatın agonal niteliklerinin, her zaman ne iseler öyle kalmış olduğunu belirten Huizinga’ya göre hiçbir sanat yarışma unsurunu müzik kadar aşikar hale getirmemiştir. Apollon ile Marsyas’tan günümüze kadar bu yarışmalar düzenlenmiş, başka hiçbir alanda bu denli çıkar grupları oluşmamıştır. Müziğin yüksek sanatsal içeriği ve derinlemesine canlı anlamı, birçok estetik değerin bilincine varmamıza neden olan romantizm sayesinde daha geniş çevrelerce tanınmıştır (Huizinga 1995:201-2).

  • Oyun ve Dans

Hem lirik sanat hem de plastik sanat sayılabilecek dans10 için Huizinga; “Sonuçta müziğe ilişkin şeyler, sürekli olarak oyun çerçevesinde kalıyorsa, müziğin ikizi olan başka bir sanat -dans- için bu durum haydi haydi geçerlidir. İster ilkel halkların kutsal ve büyülü dansları, ister Yunan ibadeti içinde yer alan danslar, isterse de kral Davud’un anlaşma sandığı (İbranilerin yasa levhalarını sakladıkları çok değer verilen sandıklar) önünde yaptığı dans olsun, veya herhangi bir dönemde, herhangi bir halkın eğlenmek amacıyla yaptığı dans olsun; dans, kelimenin tam anlamıyla, en mükemmel bir oyun, oyunsal biçimlerin en saf ve en tam olanlarından birinin ifadesi olarak kabul edilebilir. Hiç kuşkusuz, oyunsal nitelik tüm dans biçimlerinde bu kadar mutlak bir şekilde ortaya çıkmaz. En açık olarak, bir yandan rondoda ve figürlü dansta, diğer yandan da bireysel dansta, ve nihayet dansın temsil, gösteri ve tablo olduğu veya menuet yahut kadrilde olduğu gibi ritmik kompozisyon ve hareket biçimini aldığı yerde ortaya çıkar (Huizinga 1995:200-1).” demektedir. Oyunsal karakterin günümüz dansında kaybolmakta olduğunu da belirtir. Dans ile oyun arasındaki ilişki Huizinga’ya göre nettir ve bunu şöyle belirtir.

“Dans ile oyun arasındaki bağlantı sorun çıkartmamaktadır. Bu bağlantı o kadar aşikâr, o kadar sıkı ve o kadar tamdır ki, bunu ayrıca tasvir etmenin gereği yoktur. Dans ile oyun arasındaki bağlantı bir katılmaya değil, bir kaynaşmaya, esasa dair bir özdeşliğe ilişkindir. Dans, bizatihi oyunun özel ve çok mükemmel bir biçimidir (Huizinga 1995:201).”

  • Oyun ve Plastik Sanatlar

Huizinga’ya göre lirik sanatlar ile plastik sanatlar arasındaki en derin fark; lirik sanatlarda oyunun aşikar olmasına karşılık, plastik sanatlarda yer almamasıdır. Bu zıtlığın başlıca nedeni, gerçek estetik faaliyetin lirik sanatlar açısından icranın içinde yer almasından kaynaklanmaktadır. Lirik sanatlarda eser önceden bestelenmiş ve notaya dökülmüş olsa bile icranın içinde tadılmaktadır. Plastik sanatlarda ise malzemeye olan bağımlılık ve bu malzemenin dayattığı biçimsel olanakların sınırlılığı nedeniyle bu sanatlar özgür oyun oynayamazlar. Mimar, heykeltraş, ressam, çizimci, çömlekçi yahut bezeme sanatçısı sabırlı, deneyerek ve kendini sürekli düzenleyerek, emek sarf ederek bir şey üreten kişinin ciddi ve sorumluluk taşıyan niteliğiyle, estetik güdüsünü malzemenin içine yerleştirmektedir. Böylelikle her tür oyun kavramı ona yabancıdır. Huizinga’ya göre plastik sanatlar oyun alanının tamamen dışındadır. Açılış temel atma törenleri, sergiler, sanatsal mekanizmanın bir parçası değildir ve bunlar çok yakın tarihlerde ortaya çıkmışlardır.

Huizinga, plastik sanatları oyunla ilişkisiz görmesine karşın bazı bakımlardan konunun tartışmalı olabileceğini belirtir. Can sıkıcı bir toplantıda elinde kalem bulunan kişilerin bir kağıda çizgiler çizmek ve karalamaktan ibaret gayriihtiyari ama az çok bilinç unsuru da içeren eylemine oyun denebilir (Huizinga 1995:.201-5).

Huizinga’ya göre plastik sanatların esas oyunsal unsuru, bu sanatların yarışmanın içinde ve onun sayesinde mi geliştiği sorusudur. Bu konudaki fikrini şöyle sonuçlandırmaktadır.

“Yarışmaların dünya çapındaki uzun tarihöncesi dönemi bilinmezse, sanat alanında bugün bile süren yarışma âdetinin, yalnızca yarar nedeniyle yapıldığı düşünülebilir. Bir belediye konağı yapımı için yarışma açılmaktadır, sanat okulu öğrencileri bir burs için yarışa sokulmaktadırlar. Buradaki amaç buluş yapma yeteneğini teşvik etmek veya en iyi niteliklerin ortaya çıkmasını sağlamaktır ve bunu yaparken de en iyi nitelikli sonuç hedeflenir. Fakat, bu cins yarışmaların uygulamaya dönük nedenleri gene de alanın tümünü kapsamamaktadır. Arka planda, her zaman yüzlerce yıllık oyunsal işlev yer almaktadır. Tarihsel örneklere ilişkin olarak, yararın mı, yoksa agonal tutkunun mu öncelikli olduğunu kimse belirleyemez: Örneğin 1418’de Floransa kenti bir kubbe yaptırarak, katedralin tamamlanması için yarışma açtığında ve Brunelleschi on üç yarışmacı arasından ödülü aldığında, ortada böyle bir sorun vardır. Oysa, böylesine cüretkâr bir kubbe yapmaya insanı hiçbir çıkar yöneltmez. Bundan iki yüzyıl önce, aynı Floransa kenti, soylu aileler arasında uzlaşmazlık ve rekabet konusu oluşturan kulelerden bir ormana dönmüştü. Sanat ve savaş tarihi, şu anda Floransa’daki kuleleri, savunmaya yönelik yapılardan çok “gösteriş kuleleri” olarak kabul etmeye eğilimlidir. Ortaçağ kenti, muhteşem oyunsal fikirlerin gerçekleştirilmesine izin vermekteydi (Huizinga 1995:209).”

A.5) Felsefenin Oyunsal Biçimleri

Felsefe ve oyun kavramlarını birlikte ele alırken, merkeze yunan sofistini koyan Huizinga; sofistten daha önce ele aldığımız biçimiyle vates figürünün hafifçe sapmış devamını anlamamız gerektiğini ve sofistin Aeschylos’ta, Prometheus ve Palamedes gibi bilge kahramanları işaret etmekte olduğunu unutmamak gerektiğini hatırlatır. Bunlar keşfettikleri ve insan hizmetine sundukları bütün sanatları iftihar ile sayarlar. Bu övüngenliğe örnek olarak verdiği Hippias Polyhistor ismindeki sofist, kendini bilgi küpü, bellek üstadı olarak görmekte, giydiği her şeyi kendi yapmış olmakla övünmekte, en iyi şekilde nutuk atmak ve sorulacak her soruya cevap vermek üzere, inceden inceye her konuda konuşmaya hazır ve kendinden ustasına hiç rastlamadığını iddia etmektedir.11 Sofistin sahneye girişine epideixis denmekte, bu kelime temsil, sergi, gösteri anlamına gelmektedir. Seyirciler iyi atılan laf karşısında gülmekte ve alkışlamaktadırlar. Rakipler birbirlerini nakavt etmekte hatta verilecek her cevabın yanlış olacağı, tuzaklı sorular sormakla övünmektedirler. Huizinga’nın Euthydemus’tan aktardığı biçimiyle bunlar bir söylev maçıdır. Bir oyundur ve böylelikle sofistlerin faaliyeti spor alanında kalmaktadır. Hatta Gorgias, Helena Methiyesi’ni bir oyun olarak adlandırmış ve Doğaya Dair adlı incelemesi, bir hitabet oyunu olarak değerlendirilmiştir (Huizinga 1995:181-2).12

Huizinga; “Çeşitli tuzak tipleri farklı teknik adlandırmalar altında sınıflandırılmaktadır. “Her yerde ve hiçbir yerde hep aynı kalan nedir?” Cevap: “Zaman”. “Sen, benim olduğum şey değilsin. Öte yandan, ben bir insanim. Demek ki sen bir insan değilsin.” Bütün bu tür tuzaklar, rakibin “ama, ancak” bile demeden, zımnen kabul edeceği oyun mantığı tarafından sunulmuş oyunsal bir koşula dayanmaktadır. Bu önermeler uslüp açısından ritm, tekrar, paralellikler vs. ile birlikte sanatsal biçimler halinde geliştirilebilir (Huizinga 1995:183)” demekte ve şunu da eklemektedir. “Bu oyunlar ile Sokrates türü felsefi diyalog arasındaki geçişi hissetmek mümkün değildir. Sofizm, eğlendirmeyi amaçlayan yaygın bilmeceye yakın olduğu kadar evrene ilişkin kutsal bilmecelere de yakındır. Ve bizzat yunanlılar da, bütün bunların oyun alanında yer aldığının hep bilincinde olmuşlardır (Huizinga 1995:183).”

Huizinga; felsefenin, Platon ve muhatapları için de zevkli bir zaman geçirme yolu olduğunu belirtmekte ve Platon’dan yaptığı alıntıda, Callicles; “İşte, hakikat bu; daha üstün işlerle uğraşmak üzere felsefeyi bırakırsan anlayacaksın bunu. Çünkü felsefe, gençken aşırıya kaçmadan uğraşılacak olursa hoş bir şeydir, ama gerektiğinden fazla uzarsa, insan için zararlı olur.” demektedir. Huizinga’ya göre, bizzat felsefenin ve bilgeliğin ölümsüz temellerini atanlar için, felsefe, bir gençlik oyunu olarak değerlendirilmekteydi. Felsefe Platon için soylu bir oyundu (Huizinga 1995:186).

Huizinga eserinde Yunan uygarlığından sonraki dönemlerde tartışma ve tumturaklı sözlerin fiili oyunsal niteliğinin, bir olgu olarak, birbirine çok benzeyen biçimler altında tekrarlanmakta olduğunu ve batı uygarlığının Yunan modeline bağlı kaldığını belirtir.188 Sonuç olarak “Felsefe de dahil bilim, doğası gereği polemik niteliklidir ve polemik unsur agonal unsurdan ayrılamaz (Huizinga 1995:192).”

Şimdi felsefenin oyunsal biçimleri altında bu konuyu biraz daha netleştirebileceğimiz başlıklara değinelim.

  • Oyun ve Bilgelik

Huizingaya göre bilgelik; birinci olmaya yönelik tutkulu isteğin, toplumun bu arzuya sunduğu tatmin olanaklarının çeşitliliğinin bir biçimidir. İlkel insana göre bir şeyi yapabilmeye denk gelen güç, bilgi tarafından tamamlandığında büyülü bir güç olarak görülmektedir. Her bilgi aslında dünyanın düzeniyle ilişki içindedir. Bu nedenle, dinsel bayramlarda bilgi yarışmaları yapılmaktadır ve bunlar ibadetin esas unsurunu meydana getirmektedir. Bunlar genellikle bilmece biçiminde gelişmektedir. Felsefe, oyun, bilgelik arasındaki ilişki adına şu alıntı önemlidir (Huizinga 1995:134-5).

”Varoluşun sırları karşısındaki düşünce taşkınlığı ile kökensel heyecan ürünleri karşısında; kutsal bir şiir, deliliğe kayan bir bilgelik, en derin mistisizm ve esrarlı sözler arasındaki sınırı çizmek bize düşmemektedir. Bu eski şair-rahiplerin sözleri, bize olduğu kadar onlara da kapalı kalan bilinemezin kapıları önünde sürekli olarak beklemektedir. Bu konuda şunları söylemek mümkündür: Bu ibadete ilişkin yarışmalarda, felsefe boşuna bir oyundan değil de, kutsal bir oyunun bağrından doğmuştur. Bilgelik, kutsal bir sınav olarak uygulanmaktadır. Felsefe burada, oyun biçiminde doğmaktadır. Evrenin yaratılması sorunu, insan zihninin en öncelikli meşguliyetlerinden biridir. Deneysel çocuk psikolojisi, altı yaşında bir çocuk tarafından sorulan soruların çoğunun genellikle evrenin yaradılışına ilişkin olduğunu bize göstermektedir: Suyu kim akıtıyor, rüzgâr nereden geliyor; soruların diğerleri de ölüm durumu vb. hakkındadır (Huizinga 1995:137).”13

Bilmecelerin kutsal karakterlerine mitolojilerde sıkça karşılaşıldığına dikkat çeken Huizinga özellikle ödülü hayat olan bilmecelere örnekler vermektedir. Eski Hint’te Kral Janaka’nın düzenlediği ve bilge Yajnavalkya’nın kazandığı, yunanda Calchas ve Mopsus isimli kahinlerin yarışması, eddalar geleneğinde Odin ve bilge dev Vafthrüdnir arasındaki yarışma, yine Thor ve cüce alvis arasındaki yarışmalar hep hayat memat meselesi olmuş kaybedenler ölmüştür. Kral Menandros ile Arhat Nagasena arasındaki sohbet ise şöyle başlamaktadır.

“—Saygıdeğer Nâgasena, benimle sohbet eder misiniz?

—Eğer majesteleri benimle, bilgelerin konuştukları gibi sohbet edeceklerse razıyım, ama eğer benimle kralların konuştukları gibi konuşacaklarsa razı değilim.

—Bilgeler nasıl konuşurlar, Saygıdeğer Nâgasena?

—Bilgeler, kralların tersine, zor bir duruma düştüklerinde rahatsız olmazlar (Huizinga 1995:143).”

Bilmecelerin eğlendirici ya da öğretici bir amaçla, edebi nitelik altında ortaya çıkan biçimlerinden bazılarının özel dikkati hak ettiğini belirten Huizinga, bazı bilmecelerin öncelerde ciddi olup sonradan şakaya dönüştüğü gibi bir düşüncenin yanlış olacağını, zevk veya kutsal alanda dallanıp budaklansa da bilmecelerin bir oyun olduğunu özellikle belirtmektedir. Syf 140-141 Yunanlıların bulmaca oyunu ile felsefenin kökenleri arasındaki ilişkinin daima farkında olduğunu da belirtir. Karanlık filozof Herakleitos’a göre doğa ve hayat bir griphos yani bilmeceyi temsil etmektedir (Huizinga 1995:146).

  • Hayal Gücünün İşlevi

Huizinga’ya göre tüm efsanevi oluşumların ve hemen tüm şiirin ruhu, bedensel olmayanın veya cansızın kişileştirilmesine dayanmaktadır. Zihnin canlı varlıklardan meydana gelen, zihinsel bir dünya yaratmasına yönelik, doğuştan gelen eğilimine zeka oyunu adını verir. Hindu germen ve yunan mitolojilerindeki yaratılışlardan örnek veren Huizinga niteliklerin kişileştirilmesinin, insanın kuşatıldığını hissettiği güç ve iktidarların, zihinde yarattığı kökeni hatırlanmayacak kadar eskilerdeki işlevlerine ait olduğunu belirtir. Zihin, insanbiçimliliği kavramadan önce, doğanın ve hayatın sırları ve azameti karşısında duyduğu alt üst oluşun dolaysız etkisiyle, onu baskı altına alan veya coşturan şeylere bulanık adlar vermektedir. Onları varlık olarak görmekte, ama henüz pek temsil edememektedir.14

Hesiodos’un uğursuz Eris’in çocukları olarak saydığı Emek, Unutkanlık, Açlık, Acılar, Ölümcül Darbeler ve Cinayetler, Kavgalar, Aldatma, Haset, Okeanus’un kızı Styx ile titan Pallas’ın çocukları Kratos ve Bia (güç ve şiddet) sürekli Zeus’un evinde oturmaktadır. Bununla beraber daha çok yakın tarihlerde Assissi’li Aziz Francesco, nişanlısı olan Fakirlik’i yüceltmektedir.

Kişileştirmenin gündelik hayatımızda bile bağımlı olmayı sürdürdüğümüz zihinsel bir alışkanlık olduğuna dikkat çeken Huizinga, takamadığımız bir kol düğmesine insani sıfatlarla hitap etmeyi bu duruma örnek verir ve bunun oyunsal bir tutum olduğundan şüphe duymaz. Daha da ötesi bu kişileştirme ve alegoriler için şu soruyu sorar. (Huizinga 1995:170-2)

“Kişileştirmeye ve alegoriye ilişkin anlayışlar, daha da önemli bir probleme malzeme sağlamaktadır. Günümüz felsefesi ve psikolojisi acaba alegorinin ifade araçlarını terk etmiş midir? Yoksa, kökeni hatırlanamayacak kadar eskilerde olan alegori, ruhun gördüklerini, zihnin tutumlarını tanımlamayı amaçlayan şu bilimler tarafından kullanılan terminolojinin içine hep sızmış mıdır? Yoksa gerçekte, alegorisi olmayan mecazlı bir dil hiç olmamış mıdır? (Huizinga 1995:174)”

  • Oyun ve Bilim

Felsefenin ve bilimin eski bilmece oyunlarından geliştiğini öne süren Huizinga’ya göre, bilimin XVI. yy ile XVIII. yüzyıllar arasında yaşadığı yeniden doğuş sürecinde, oyunsal çizgisi gerilemiştir. Arkaik dönemde bilgelik ve bilim hep agonal niteliktedir. Bilimin de keza polemik nitelikte olduğunun kanıtlarla gösterilmiş olduğunu vurgulayan yazar buna karşılık olarak bir buluş veya kanıt yoluyla, bir başka bilim adamını geride bırakma arzusu ön plana çıktığında bunun kötü işaret sayıldığını belirtmektedir. “Bilimde, araştırma yoluyla hakikate ulaşma susuzluğu duyan kişi de aynı biçimde, bir hasmına karşı zafer kazanmaya pek kulak asmamaktadır (Huizinga 1995:242-3).”

Modern bilimin oyunsal içeriğini tartışırken, şu ana kadar tartışılanlardan hareketle herhangi bir bilimi, bir oyun olarak atfetmenin çok basit olacağını belirten Huizinga; buna karşılık oyunun bilimden farkını söyle açıklar.

“Oyun geçicidir, sonuna kadar oynanır ve kendinin dışında özgül bir amacı yoktur. Gündelik hayatın taleplerinden kopmuş olan neşeli bir gevşeme bilinci tarafından beslenir. Bütün bunlar bilime uygulanabilir nitelikte değildir. Nitekim bilim, evrensel değeri olan genel bir gerçeklikle temas noktası aramaktadır. Bilimin kuralları, oyununkiler gibi sonsuza kadar geçerli değildir. Bilimin kuralları deney tarafından sürekli yanlışlanarak değişmektedir. Bir oyunun kurallarını yanlışlamak mümkün değildir. Oyunu değiştirmeden kuralları değiştirilemez.

Bunlara bağlı olarak, şöyle bir sonuca ulaşmak için bütün nedenler bulunmaktadır: her bilimin bir oyundan başka bir şey olmadığının söylenmesi, şu an için devre dışı bırakılması gereken boş bir iddiadır (Huizinga 1995:242).”

A.6) Çağdaş Kültürde Oyun

Yazar, sportif müsabaka biçimlerinin yüzyıllardan beri aynı kalmış olmasına karşın, kuralların daha kesin hale gelmiş ve incelikli kılınmış olmasını, oyunun sistemleştirilmesini ve sürekli artan disiplinini göstererek, oyunsal içeriğin uzun dönemde yok olacağı öngörüsünde bulunmaktadır. Profesyoneller ile amatörler arasındaki fark, profesyonelin tutumunun artık bir oyun tavrı olmaması, kendiliğindenliğini ve tasasızlığını kaybetmesidir. Böylelikle eskiden hiç düşünülemeyecek rekorlar kırılmasına, katılanların ve seyircilerin gözünde sahip olduğu büyük öneme rağmen, spor, eski oyunsal faktörün tamamen ortadan kalktığı kısır bir işlev olmuştur. (Huizinga 1995:234-6)

Sporu erken dönemlerde katıksız oyun olarak belirten Huizinga, bu faaliyetlerin çok yüksek bir teknik örgütlenme, malzeme ve bilimsel düşünce düzeyine çıktığını, oyunun ikincil nitelik haline geldiğini, buna karşılık ticaretin oyun alanında hiç bulunmamış olmasına karşın, endüstriyel üretimin sportif bir karaktere büründüğünü ortaya koymaktadır. Huizinga’ya göre büyük firmalar üretimlerini artırabilmek amacıyla sportif unsuru kendi alanlarına bilinçli bir şekilde taşımaktadır. Büyük firmalar yalnızca mesleki niteliklerine göre değil, takımlarına uygun özellikleri de düşünerek işçi almaktadırlar. Huizinga bu durumu sürecin tersine dönmesi olarak nitelemektedir. (Huizinga 1995:238-9) Huizinga, çağdaş sanayi toplumunun insanlığa ne getirmiş ve getirmekte olduğunu, kendisince, şöyle anlatmıştır.

“Mekanikleşmiş bir yaşam, ticarileşmiş ve niteliklerini yitirmiş bir kültür yaşamı, vülger bir materyalizm, metafizik olan herşeye karşı budalaca bir düşmanlık ve yoğun bir anti-intellectualism yüzünden insansal olan herşeyin; insanın yiğitliği, gücü, yaratıcılığı, oyun becerilerinin, tümüyle, yarışmacı, mal düşkünü (temellükçü), paraya tutkun, yaşamının her yanı örgütlenmiş bir toplumun egemenliği altına girmiş bulunduğu [bir hayat] (Oskay 2000:158).”15

Sanatı ise tamamen özerk ve olağanüstü yüksek bir kültür değeri olarak görme eğilimi artmıştır. Sanatçının üstün bir varlık olduğu kavrayışı her yere sızmış, züppelik halkın üzerinde güçlü bir etki yapmaya başlamıştır. Mekanikleşme, reklam ve etki peşinde koşma gibi unsurlar sanatı avuçlarına almıştır, çünkü sanat artık daha doğrudan bir şekilde piyasa için çalışmakta ve daha fazla teknik olanaktan yararlanmaktadır. Sanatın kendi yüceliğinin farkına varması saflığından ve basitliğinden bir şeyler eksiltmiştir. Olağanüstü bir varlık olarak kabul edilen sanatçı kendisine saygı beklemekte, eskilerde olduğu gibi hayranlar topluluğuyla kapalı bir cemaat oluşturma isteği, izm ile biten bir parola tarafından özetlenmektedir. (Huizinga 1995:240-1)

Huizinga’ya göre modern kültür artık hiç “oynanmamakta” oynadığı düşünülen yerlerde ise hile yapılmaktadır. Böylelikle günümüzde oyun ile oyun olmayan arasındaki ayrım zorlaşmaktadır. (Huizinga 1995:246) Ergin yaştaki insanlardan oluşan kitleleri, onları akılca çocuklaştırmayı amaçlayan bir önderin önünden resmi geçit yürüyüşüyle geçirerek kendini beğenmiş önderi selamlatmayı amaçlayan yürüyüşler; kitlelerin pazubentler takması; doymak bilmez ve anlamsız şevklendirmelerle ve kaba heyecanlandırmalarla yapılan kitlesel gösteriler ve mitingler de, Huizinga’ya göre, oyun olmayıp, ergin yaştaki insanların akılca çocuklaştırılmalarıdır. Kendiliğindenlikli oluşu, özgürce yapılabilmesi ve katılanların bilinçliliklerini koruyabilmeleri bakımından oyun öğesinden yoksun kılınmış bu tür etkinlikler için kurulmuş kulüpler ve birlikler ise, Huizinga’ya göre, bunlar üyeleri arasında “nahif arkadaşlıklar” oluştursalar bile, bu tür topluluklara girenlerde sekterciliğe yolaçmakta; insanların, toplumun geri kalan kısımlarına karşı hoşgörüsüzlük ve kuşku duymalarına neden olmaktadır. Bu gibi kişiler kendilerini sevmeye yönelmekte; ya da grup bilinçlerini “okşayan” illüzyonlara kapılmaktadırlar.

Ayrıca, “kentlere, fabrikalara, kombinalara, devlet çiftliklerine devrimci isimler koymak; izcilik kuruluşları kurmak, hele hele kitleleri “kaz gibi yürütmek” oyun öğesinden bütünüyle yoksun şeylerdir. Çünkü “oyunun” tersine, bunlar insanı “aşağılatıcı” şeylerdir. Özellikle kaz adımlarıyla yürümek, resmi geçitler yapmak “sadece recreation olarak kalmaz; bunlara katılanları piyade müfrezelerine dönüştürür Oskay 2000:150-1).”16

Böylelikle sonuca varan Huizinga; gerçek kültürün belli bir oyunsal içerik taşımadan varolamayacağını, kültürün kendini serbestçe rıza gösterilen sınırların içine kapatılmış olmayı gerektirdiğini belirtir. Kültür, bu kurallar nedeniyle her zaman belli ölçüde oynanmış olacaktır. Gerçek uygarlık her zaman fair play talep etmekte, fair play ise iyi niyetin oyunsal terimi olmaktadır. (Huizinga 1995:251)

B) HOMO LUDENS KURAMI TARTIŞMALARI

B.1) Etkilenen isimler

Bir dil bilimci ve tarihçi olan Huizinga’nın kuramından hareketle birçok araştırma yapılmış, oyun olgusu tartışılmıştır. Roger Caillois ve Metin And Huizinga’dan hareketle araştırma yapan kişilere örnek verilebilir. Bununla birlikte And’a göre “Daha sonraki yıllarda Montessori ve Piaget’e aynı görüşü teorilerinde kullanmışlardır” (And 1974: 14) Eğitim bilimcilerin yanı sıra “Günümüzde ise, Daniel Bell, David Riesman ve Gregory P. Stone, vb. gibi birçok düşünürlerce gitgide daha çok üzerinde durulan Huizinga’nın bu görüşleri, günümüz toplumlarında fantazya, şiddet, pornografi, spor, ve kitlesel illüzyonlar gibi sorunlarla ilgili olarak daha da ilginçleşmektedir. …Daniei Bell’e göre, Huizinga’nın ilginçliği, “insanın ve toplumun tarihini toplumsal yaşamın üslûbu açısından; insanın ölüme, doğaya, aşka, sevgiye ve zulme bakışı açısından” anlatarak, toplumsal değişim sorununu “üzerinde pek durulmayan yanları ile elealmış oluşudur (Oskay 2000:158-9).”17

  • Caillois’ya göre Huizinga:

Caillois’e göre Huizinga’nın eseri her ne kadar önermeleri yönünden yadsınabilir bir eser olsa da araştırma ve düşünümleme için alabildiğine verimli yollar açmıştır. Oyunun temel vasıflarının bir çoğunu yetkinlikle çözümlemiş ve uygarlığın gelişmesindeki rolün önemini kanıtlamıştır. Caillois’e göre Huizinga oyunun temel niteliğinin tanımını vermiş, felsefeden sanatlara, yargısal kurumlardan şiire ve efendice savaşın (guerre courtoise) belli görünümlerine kadar, her kültürde rastlanan temel dışavurumlarda, oyunun bu dışavurumlardan ayrılmayan ya da bunları canlandıran payını açığa çıkarmıştır. Buna karşılık Huizinga oyunların betimlemesine ve sınıflandırmasına boş vermiştir. “Eseri, oyunlar üzerine bir inceleme değil, ama kültür alanında zihnin oyuncu yönünün verimliliği, daha doğru bir deyişle belli bir tür oyunu, kurallaştırılmış yarışma oyunlarını yöneten zihnin verimliliği üzerine bir araştırmadır (Caillois 1994:35).”demektedir. Caillois, Huizinga’nın, bizim de daha önce alıntıladığımız, oyun tanımından hareket ederek kendi düşüncelerini aktarıyor. Bizde bu tanımı okuyucuya kolaylık sağlaması için tekrar aşağıya aktarıyoruz.

“Form açısından, demek oluyor ki oyunu, özetle, uyduru[kurgusal] olarak hissedilmiş ve gündelik hayatın dışında konumlanmış, bununla birlikte oyuncuyu bütünüyle kendinde yoğunlaştıracak yetide, özgür bir edim olarak tanımlamak mümkündür; her türlü maddesel çıkardan ve her türlü yararlılıktan kurtulmuş bir edim; özellikle çevrilmenmiş bir zamanda ve bir mekan içinde yerine getirilen, belirlenmiş kurallar uyarınca düzen içinde cereyan eden ve insan ilişkilerinde kendilerini bile isteye gizemlerle çevreleyerek ya da kılık değiştirerek alışılmış dünya karşısındaki tuhaflıklarını vurgulayan gruplar yaratan bir edim. 18(Huizinga, Akt. Caillois 1994:35)

Caillois’e göre bu tanımdaki bütün sözcükler değer taşımasına ve anlam dolu olmasına karşın bu tanım hem fazla geniş hem de fazla dardır. Caillois’e göre giz-gizem ile oyun arasındaki yakınlığı kavramış olmak övülesi ve verimli olmakla beraber bu sözcükler bu tanıma girmemeliydi. Caillois bu durumu şöyle açıklamaktadır. “Şüphesiz, giz, gizem, nihayet kılık değiştiren kişi, bir oyun faaliyetine katılmaktadırlar, ancak bu faaliyetin ister istemez gizin ve gizemin zararına olarak işlediğini de hemen eklemek uygun olur. Oyun faaliyeti gizi, gizemi açığa çıkarır, yayımlar ve, bir tür, harcar onları.” Burada Caillois’in harcama kelimesini vurgulaması anlamlı; çünkü Caillois için, ‘harcama’ daha geniş bir biçimde oyunla ilişkilidir. Caillois’e göre oyun faaliyeti gizi bizatihi doğasından saptırma eğilimindedir. Buna karşılık giz, maske, kostüm kutsayıcı işlev taşıdığında ortada oyun değil kurum vardır demektedir. Caillois’e göre gizem ya da uyduru olan herşey, doğası gereği oyuna yakındır ancak uydurunun ve vakit geçirmenin payını öne çıkarmak gerekmektedir. (Caillois 1994:35)

Caillois, Huizinga’nın oyun çözümlemesini eleştirdiği diğer bir nokta, onun oyunu “her tür maddi çıkardan arınmış bir edim” olarak gösteren bölümdür. Huizinga tanımında bahisleri ve şans oyunlarını tümüyle dışarıda bırakmıştır. Kumarhaneleri, casinoları, yarış alanlarını ve lotaryaları hatırlatan Caillois’a göre bu, oyunların, “iyi ya da kötü, çeşitli ulusların ekonomilerinde ve gündelik hayatlarında, şüphesiz sonsuz sayıda değişkenlik göstererek, ama şans ve kar ilişkisindeki şaşmazlığı da o ölçüde etkileyici boyutlar taşıyarak, özellikle önemli bir yeri işgal etme”leri olgusunu oyunun dışında bırakmanın, bir takım sonuçları olacaktır (Caillois 1994:36).” Caillois’e göre bu durum oyuna ekonomik bağlamda hiçbir ilgi yol açmayan bir tanıma götürmektedir. Oysa bu şans ya da bir bakıma şanssızlık oyunları, aşırı derece kazanç getirici ya da tam tersine iflas ettirici olabilmektedir ve böyle olmak üzere tasarlanmıştır. Caillois’e göre parayla oynanan oyunda bile oyun üretken olmayan bir faaliyettir. Huizinga’nın kuramından hareket edip oyun hakkındaki literatürü zenginleştiren Caillois’in oyuna verdiği anlamı tartışmadan sadece eleştirilerini ele almayı yeterli görüyoruz.

  • Metin And’a göre Huizinga:

Herkesin yaşamında dönüm noktası olan kitapların bulunduğunu söyleyen Metin And; kendisi için 1950’lerde Huizinga’nın eserini okuduktan sonra, yaşam boyu ne yapacağının kararını vermiş olduğunu, Oyun ve Bügü’nün önsözünde samimi bir dille yazmakta (And 2007:20) yine Mehmet Ali Kılıçbay ile yaptıkları bir sohbet sırasında dile getirmektedir (Kılıçbay 1996:83). Metin And’a göre Huizinga; “Nasıl Darwin, insan-hayvan ayrımı, Freud ise usçul-usdışı ayrımı gibi ikilikleri bozmuşlarsa, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Hollandalı tarihçi Johan Huizinga da (1872-1945) Homo Ludens adlı incelemesi ile önemli bir ikiliğin dengesini bozmuş, insan kültürüne yeni bir boyut getirmiştir. Homo Faber (= yapımcı insan), Homo Sapiens (= düşünür insan) ikilisinin karşısına üçüncü bir insan, Homo Ludens‘i (= oyuncu insan) çıkarmıştır. Huizinga, Batı Uygarlığında çağcıl bilimin ve felsefenin getirdiği önemli bir ikiliği değiştirmiştir. İş, ritüel, din, önemli tarih olayları gibisinden önemli sonuç doğurucuların önceliği karşısında, oyunun bunlardan sonra gelen, bunların önemsiz bir uygulaması olduğu görüşünü değiştirmiştir (And 2007:27).”19

B.2) Huizinga’ya Yöneltilen Eleştiriler

  • Gombrich’in eleştirileri

Ernst Hans Gombrich’e göre, “Huizinga, Orta çağ realizmindeki anlayışa uygun olarak, şeyleri önemsiz görüngüler saymış… aralarında yapay ya da rastlantısal benzerliklere göre onları sınıflayarak incelemiştir. Essentialism denen bu anlayışın sonunda, oyun’u, kurallaştırılmış, düzenlileştirilmiş, gelenekselleştirilmiş, her türlü insan etkinliğini açıklayabilecek bir Urphanomen saymakla realite’ler yerine onların kavramlarını ele aldığını fark edememiştir. Bu nedenle, tarihteki çeşitli oyun kategorilerini zamansızlaştırılmış bir felsefe içinde kullanmış; realiteyi betimlemek yerine, bunu heuristic bir araç durumuna indirgemiş; antropolojik ve linguistik açıdan kendisine doğru gözüken bir açıklamayı, realite karşısında sınamaya yönelmemiştir (Oskay 2000:160-1).”20

  • Benveniste’in eleştirileri

Emile Benveniste “oyun olan ile ciddi olan arasındaki birbirlerini tamamlayıcı bağlantıyı Huizinga’dan daha da zayıf bir bağlantı olarak görmekte; oyunun desosyalize edici bir işlem olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre, oyunun oluşum nedeni, mit’in rite’den ayrılmasıdır. Dinsel törenin kendini oluşturan iki temel öğeye ayrılması sonucunda kutsallıklardan uzak düşmesiyle; dine, dinin realite üzerindeki gücünü sağlayan kutsallıklı sözcüklerden yoksunlaşma ile kendini rite’lerle zenginleştiren seremoniler yerine, bu ikiye ayrılmadan sonra, “salt eğlenim”e (ludus) geçilmiştir. Öte yandan, rite’lerinden ayrı düşmüş mit’ler, artık, özü olmayan bir söz oyununa (jocus) dönüşmüştür. Mit’in ve rite’in böyle birbirinden ayrılması sonucunda, günümüzde, eski çağlarda Güneşe yakın olmak için girişilen kutsal uğraşların yerine, futbol maçlarıyla (ya da, örneğin, erginler kuşağına girme öncesinde yapılan törenler yerine, düz eğlence toplantıları ile) yetinmek gerekmiştir. Bunlar ise, sadece, ludus niteliği taşıyan etkinlikler olabilmektedir (Oskay 2000:161).”

“Günümüzde, oyun’un, bu iki temel öğesini aynı anda ve birlikte içinde barındıramayan bir oyun olarak oynanması ise, ya mit’in rite‘lerden yoksunlaştırıldığı bir oyun biçimi içinde jocique‘a, ya da rite‘in mitlerden yoksunlaştırıldığı ludique‘e varmış bulunmaktadır. Oyun, her iki türde de eksik kalmaktadır. Oyunun bu eksik biçimleri, kendilerini bütünün kendisi imiş gibi gösterdikleri ve buna inanıldığı için, ya kelimeler aracılığıyla yapılan oyunlarda (play) olduğu gibi sözlerde realitenin bulunduğuna inanılmakta; ya da, fiziksel şeyler aracılığıyla oynanan oyunlarda olduğu gibi, bunların ardında ussal bir gerçeklik varmış sanısına saplanılmaktadır. Böylece, bir yandan, her oyun günümüzde ancak bir “eksik-oyun” olarak oynanmakta; bir yandan da kollektif yaşamın her görünümü, kendisinin ardındaki ussal ya da amprik itkilerden arındırıldığında, eğer düzenliliği ve iç tutarlılığı sağlanabilirse, yeni bir oyuna dönüştürülebilmekte, kolaylıkla yeni bir oyun olarak oynanabilmektedir. Bu nedenle. Benveniste’in savına göre, günümüzde “oyun” realitenin bir alt-düzeyi olmuştur. Ya da, ciddi-olan herşey, artık, kendisinden kendi içinde taşımakta olduğu rasyonel ya da amprik itkiler çıkarıldıktan sonraki hali ile, oyuna dönüştürülebilecek birşeye indirgenmiş bulunmaktadır (Oskay 2000:161-2).”21

  • Ehrmann’ın eleştirileri

Jacques Ehrmann’a göre, “Huizinga’nın dediğinin tersine, oyunu, yaşanan dış gerçeklikten soyutlamak yanlıştır. Bugünkü toplumsal yaşamda, oyun olan şeyler bir yana çıkarıldıktan sonra geride kalanlardan oluşan gerçeklik, oyunun karşıtı birşey değildir. Huizinga’nın oyun‘u kavramsallaştırması, bu nedenle, oyunun bir tüm olarak kültürü yansıtan ve kültürün tümlüğünün içinde anlamlandırılması gereken birşey olduğunu gözden kaçırmaktadır. Oyunun, gerçeklikten arınmış birşey; gerçekliğin ise, arılığı kirletilmiş bir oyun olduğu kabul edilemez (Oskay 2000:162).”

“Oyun, herşeyi açıklamak için kullanılabilecek; kendisi dışındaki her şeyin, kendisinin bozulan ve arılığını yitirmiş çeşitli bölümlerinden oluştuğu söylenebilecek kültürel bir olgu; bir urphanomen değildir. Oyun, kültür ve gerçeklik birbirinden ayrılmazlar. Bunlar birlikte oluşmuş ve karşılıklı etkileşim içinde olgulardır (Oskay 2000:162).”

“Oyun, Ehrmann’a göre, bu nedenle, Huizinga’nın kavramsallaştırdığının tam tersine, kültürün içinde yeralan ve kültürün tümlüğünü yansıtan, kendisinden farklı diğer kültür alanlarında görülen pek çok davranışlar gibi, bir davranış tarzıdır (Oskay 2000:163).”

“Ehrmann, Huizinga’nın potlach‘ı, şölen verenin bütün malını harcayıp yağmalattırarak, hatta tahrip ettirerek prestij ve üstünlük kazanma amacı ile ilgili bir olay saymasını da eleştiriyor. Ehrmann’a göre, potlach‘ta ekonomik ve siyasal bir ethos‘un ritüelleştirilmiş bir görünümü vardır ve bir alışveriştir.” Oskay’a göre; “Ehrmann’ın görüşü, Morgan’ın Ancident Society’sindeki potlach‘ın topluluktaki servete dayanan farklılaşmaları önleme amacını güttüğü görüşüne yakındır (Oskay 2000:163).”22

  • Fink’in eleştirileri

Eugen Fink, “oyunun kendine özgü bir görüngü gibi algılanmasının oyunun realitenin geri kalan bölümünden, gerçekten ayrı bir var oluş taşımasından ya da realiteye karşıt bir yaşam alanı oluşturmasından değil, simgesel bir işlev yüklenerek realiteyi temsil ederken, aslında realiteyi özümsemekte oluşundan ileri geldiğini söylemektedir (Oskay 2000:164-5).”23

Fink’e göre “oyunun simgesel niteliği iki yanlı bir karaktere sahip; “birincisinin, oyunun yaşanan bu dünyada oynanmakta oluşundan ve oynayan insanın oyunu oynamakta olduğunu bilmekte oluşundan (oynadığının oyun olduğunu ancak şizofrenlerin bilmeyebileceğini söylüyor yazar); ikincisinin ise, oyunun diğer insansal etkinliklerin oluşturduğu (ki, oyun bunlara hizmet etmektedir) “ciddi” amaçlara göre ast bir konumda oluşundan ileri geldiğini” söylemektedir (Oskay 2000:165).”24

Fink’e göre, “oyunun, kendinden başka bir kültürel görüngünün bağımlısı olmaması, oyunun bu ikili özelliğinden ileri gelmektedir. Böylece, oyunu oynayan insan, aynı zamanda, hem reel-yaşamını sürdürebilmekte, hem de oyun-olanı bu yaşamında her mekanda oynayabilmektedir. Böylece, bir yandan, kendi iç dünyasının zaman ve mekanını (kendisi için olan, oyun olan kendi iç dünyasını) yaşayabilmekte; bir yandan da, reel yaşamındaki varoluşunu ve bu varoluşun gereklerini yaşamakta, yerine getirebilmekte; ikisini aynı anda yürütebilmektedir (Oskay 2000:165).”25

Fink’e göre bu başka hiçbir canlının sahip olmadığı bir yetenektir. “Bu yetenek, birey-insana yaşadığı reel dünyadan dilediği zaman, dilediği derecede geri çekilebilme olanağı kazandırmakta; üstelik, bu geri çekilişte, içinden çekildiği reel-dünya ile olan bağlantılarını bütün bütüne kesmek zorunda da kalmamış olmaktadır. Bu yetenek, birey-insan açısından sağladıklarından çok, varolan toplumsal yapının sürdürülmesi açısından sağladıkları açısından önemlidir. Yaşanması gereken reel dünya ile olan ilişkisinin tam olarak kesilmesine gerek kalmadan, dilediği zaman ondan uzaklaşabilmesi, insanın reel-dünyanın oluşturduğu dış realitesini imaginative olarak yeniden kurguluyabildiği oranda, kendi özgürlüğünü de gözle görülebilecek biçimde bir varoluşa kavuşturmasına yaramaktadır. Ama, öte yandan da, reel yaşama hizmet eden oluşuyla da, insanın belirli bir toplumsal yapıyla bütünleştirilmesini kolaylaştırmaktadır, bu aynı “oyun” (Oskay 2000:166).”

Burada belirtmekte yarar gördüğümüz bir nokta vardır. Oskay, aktardığı Fink’in bu görüşlerine dipnotunda katılmaz. Oskay, “Fink’in bu savını sonuna dek benimsemenin yanlışlığı ortada.” demekte reel-yaşamın içinde kalarak elde edilen bu özgürlüğün, özgürlük değil, “serbesti” olduğunu ifadelendirmekte, reel-toplumun karşısında, yalnızca, negatif bir özgürlük olduğunu vurgulamaktadır (Oskay 2000:166).

Fink’e göre, “oyun her zaman için fantazyanın bir ürünü olmakla beraber, hiçbir zaman sadece fantazya niteliğinde bir etkinlik değildir. Çünkü hiçbir zaman, yaşanan toplumsal realitenin dışında bir olgu değildir. Bunu, oyunun yerine getirdiği işlev de göstermektedir. Oyun, fantazyanın oyuna nesne kıldığı realite ile; yani, bilinen realitenin bir bölümüyle oynanır. Oyuna fantazyanın aracılığı ile nesne kılınmış şeylerin realitede varolan şeyler olmaları, oyunu oynayanın oyun sırasında yaşadığı kendi öznelliği ile, kendisini kuşatan somut dış dünya arasında bir yerlerde durabilmesini olanaklı kılmakta; kişinin hem öznelliğini, hem de realiteyle bağlarını sürdürebilmesini sağlamaktadır. Böylece oyun aracılığıyla oluşturulan ve yaşamımızın öznellik taşıyan yanlan ile, nesnellik taşıyan yanlarını birbirine bağlayan bu ilişki, Huizinga’nın dediğinin tersine, birbirine zıt konumlanmış (antithetical) bir bağlantı olmayıp, birinin varlığı öbürünün varlığı sayesinde ve nedeniyle gerçekleşebilen symbiotic bir ilişki olarak görülmesi gerekmektedir (Oskay 2000:166).”26


  • Oskay’ın eleştirileri

 

Ünsal Oskay; “Huizinga’nın, oyundan yoksunlaşmamış bir dünyayı geçmişte araması ne denli yanlışsa, günümüz toplumları için oyun görünümlü etkinliklerle diğer kültürel görüngüler arasında belirli bir bütünleşmenin bulunuşunu görmemesi de o denli yanlıştır.” demektedir. Huizinga’nın oyunu, Aristo’nun da belirttiği üzere ekonomik anlamda hiçbir toplumsal etkinlikte bulunmaya zorunlu olmayan insanlara özgü bir eylem olarak, ciddi olandan ayırması, Oskay’a göre eksiktir. “oyun tarih içinde hiçbir zaman reel yaşamdan ayrı olmamıştır (Oskay 2000:167).” demektedir.

Oskay’a göre; “Sanayi toplumuna geçişle birlikte, çalışma dünyası ile serbest zaman (leisure) arasındaki bütünleşme daha örgün ve rasyonel hâle getirilmiş; serbest zaman, toplumsal sistem açısından uygun niteliklere sahip bir recreation‘a dönüştürülmüştür. Sanayi kapitalizmine kadar, geleneksel yaşam ortamlarında “doğuşu ile” kimlik kazanan insan, yeni toplumsal ortamında, anonimleşmiş toplumsal ilişkiler içinde “kimlik edinme” sorunuyla karşılaşmaya başlamıştır.” Oskay; oyunun, böylece tarihte ilk kez “egemen konumdakilerin oyuna gereksindiğinden çok daha fazla, çeşitli toplumsal katılma düzenlenimleriyle üst statüdekilere özenen, özendirilen ve bunu “sokağa inmiş gündüz rüyalarında” tadabilme olanağı elde edebilmiş bağımlı kesimdeki insanların temel yaşamsal gereksinimine dönüştürülmüş bulunmaktadır (Oskay 2000:168).” demektedir.

Oskay; “Sanayi kapitalizmiyle birlikte, insanın, tüm dış dünyasının yanı-sıra, kendisinin de metaya (ücretli işgücüne) dönüşmesi, onun, Huizinga’nın anladığı anlamıyla, “özgür, bilinçli ve bireyleşmiş insan” olmasını zaten ortadan kaldırmıştır. Bunlar, Marx’ın belirttiği gibi, tarihte daha önce olduğu üzere, varolan toplumsal formasyonun kendi iç çelişkilerinden yola çıkarak ve ancak onu aşarak yeniden kazanılabilecek, gerçekleştirilebilecek olan insansal özelliklerdir (Oskay 2000:168).” demektedir.

Oskay günümüzde fantazyaya dönüşmüş olan oyunun, artık bir metaya dönüşmüş sınıf ve kesimler için reel yaşamın acımasızlığını yarı-bilinçli görmeye yarayan bir tür eğlenceye –yaşamı sahih olmayan bir görünüm içinde algılama ve anlamlandırma biçimine- varma aracı olarak gördüğünü göstermektedir.

Oskay, sadece işçi sınıfı için değil, çağdaş sanayi toplumlarının rasyonelleşmiş ve bürokratikleşmiş yeni toplumsal yapısının, toplumun en kalabalık kesimi olan “orta sınıfın” üyelerini, üzerlerinde işlem yapılan edilgin küçük insanlara dönüştürmüş olduğunu, bugünkü toplumda insanların, her biri diğerini kendisinin bir yerlere gelebilmesi ya da bir şeyler elde edebilmesi için, birbirlerini içten içe bir araç olarak görmekte ve birbirlerine yabancılaştırmakta olduğuna işaret eder. Bunun sonucu ise insan kendisini de bir araç durumuna dönüştürüp, kendisinden yabancılaşmaktadır. “Ertelenmiş doyumlar aracılığıyla, ya da “meslek etik”’in benimsenmesiyle, bir “meslek” hiyerarşisinde bir yerlere gelebilmek için, yeterince dinlenmeyerek, eğlenmeyerek, evlenmeyerek, “edebiyatla eskisi kadar ilgilenmekten vazgeçerek”, onur kırıcı muamelelerle karşılaştığında bunlara boyun eğerek yaşayan “insan karikatürü”ne dönüşmüş “insan” olarak kendisinden yabancılaşmaktadır. (Oskay 2000:168-9)

Oskay’a göre, ücreti yüzünden sürdürdüğü; fabrikada makinenin başında rutin işlemler yapan, çalışma hayatını çekilir kılmak için oyuna yönelen işçi sınıfı ya da araçsallaştırılmış toplumsal ilişkilerin dışındaki fantazyaya yönelen orta sınıf, bu oyunları belleksizleşmenin ve unutma’nın bir aracı olarak oynamaktadır. “Eraternal bir fuhuşa dönüşmüş” yeni toplumsal ilişkiler döneminden, bu dönüşümler ile reel yaşamda anlamlandırmasa da, Adorno’nun belirttiği gibi27, gazete sütunlarındaki yıldız fallarında, bulvarlarda, cafelerde ve özel yaşamının son sığınağı olan evinde anlamlandırma olanağı sağlamaktadır. Oskay, bu anlamlandırmanın reel-dünyadan zaman ve mekanca uzaklaşılıp, reaktif bir içselleştirilmiş dünyaya çekilerek yapıldığını, bunun ise fantazyaya kaçan insandan çok, reel-toplumsal yaşama ve onun ardındaki egemen yapıya yaramakta olduğuna dikkat çeker. Bu zaman ve mekanca uzaklaşma ise tam bir uzaklaşma olmamaktadır. Buna örnek olarak ise “düş” yerine geçen “tatil” pratiklerinde, Tahiti’ye giden “turist” Amerikalı, ya da Mayorka’ya giden Alman’ın kendi work ethics’inin uzantısı içinde “tatil” yapmakta olup, tatili, “tatil”den çok, sisteme uygun bir recreation’a dönüşmüştür. Ya da, TV’de bir docu-drama dizisinde Cleopatra ile aşıkının serüvenlerini izlerken, tarih’in bu uzak dilimini değil, onun yaşanan-zamana benzetilmiş “yeniden-tasvirini” izlemektedir. Oskay’a göre Cleopatra’yı değil, “kendisini” izlemektedir seyirci. (Oskay 2000:169)

Oskay’a göre; “Huizinga, bu nedenle, yaptığı açıklamalarla, Paul Vâlery’nin deyişiyle “yeni bir vahşet çağına”28 benzetilebilecek modern çağda “oyunun” ortadan kalkması sorununu tarihsizleştirilmiş ve sınıfsal temellerinden bütünüyle yoksunlaştırılmış bir kavramsallaştırma içinde ele almış; günümüzün bu kültürel sorununu betimleme düzeyinde anlatabilmiş; irdeleme düzeyinde ise, analitik kavramlar geliştirmediği için, yeterince açıklayamamıştır (Oskay 2000:170).” demektedir.

Tablolar

         
        Çocukların oyunlarını niteler.
        sphairinda – top
  1 -inda eki   helkustinda – ip
        streptinda – çelik çomak
        basilinda – küçük kral
Yunanca        
  2 paidia   Çocuk oyunlarından daha geniş bir anlamı gösterir. En soylu en kutsal eylemlere kadar geçerlidir. Mutlu, sevinçli, kaygısız gibi nüansları içinde barındırır.
         
  3 agon   Rekabete yönelik yarışmaların sahip olduğu yeri gösterir.
         
         

 

Tablo 1

         
  1 kridati   Çocukların yetişkinlerin ve hayvanların oyununu gösterir. Germanik dillerdeki karşılığı rüzgârın ve dalgaların hareketini belirtir. Atlayıp zıplamak, dans etmek gibi genel fikri de gösterir.
        Tüm dans ve dramatik temsilleri ifade eden nrt köküne çok yakındır.
         
Sanskritçe 2 divyati   Zar oyunu. Şaka yapmak, “eğlenmek”, latife yapmak anlamlarını da gösterir.
         
  3 lila   Sallanmak. Hafif, kaygısız, neşeli, rahat ve önemsiz karakterini gösterir.
        Benzerini yapma ve taklit fikrini içerir.
         

Tablo 2

         
  1 wan   Çocuk oyunları kavramlarına egemen gösterge. Bir işle meşgul olmak saçma işlerle zaman öldürmek, dalga geçmek eğlenmek şaka yapmak ufak tefek elişi yapmak
        Mehtabın hoşluğunun ifadesidir.
         
Çince 2 çeng   müsabakaya ilişkin her şeyi gösterir.
         
  3 sai   bir ödül elde edilmesi için düzenlenen müsabaka fikrini gösterir.
         

 

Tablo 3

         
Japonca 1 asobi adı asobu fiili Genel oyun fikri, gevşeme, teneffüs, zaman geçirme, gezinti, boş zaman, sefahat, zar oyunu, aylaklık, boş olmak, işsiz olmak
        Oynamak bir şeyi temsil etmek taklit etmek
         

 

Tablo 4

         
Sami dilleriArapça

Süryanice

İbranice

1 la’ab, la’at   Oynamak, aynı zamanda gülmek alay etmek
İbranice   sahaq   Gülmek, oynamak
Arapça   la’iba   Bir müzik aleti çalmak (oynamak)
         

 

Tablo 5

         
Latince 1 ludus ve ludere Bütün oyun ve oynamak kavramları bir arada..
    lusus   ludus ve ludere‘nin bir türevi
         
  2 iocus ve iocari Eğlenmek, şaka yapmak özel anlamını gösterir. Zamanla ludus ve ludereyi devre dışı bırakmıştır.
         
Fransızca   jeu, jouer    
İtalyanca   giuoco, giocare  
İspanyolca   juego, jugar iocus ve iocari den türemiştir.
Portekizce   jogo, jogar  
Romence (Katalanca, Provence ve Rheto-roman) joc, juca    
         

 

Tablo 6

         
Germanik Diller 1 laikan   Hızlı bir hareket, canlı ritmik bir hareket
         
  2 spel kökü Alışılmış Faaliyetler Alanının Dışına Çıkma..
         
  3 plega, plegan Oyun ve tehlike, rastlantıya bağlı talih, cesurca eylem; bütün bu kavramlar iç içedir.
         
Gotça   laikan   Sıçramak
         
Almanca   leich   Hızlı bir hareket, canlı ritmik bir hareket
    ein spiel doen Bir oyun yapmak
    pflegan   Plegan dan türemiştir.
    pflegen   Eski anlamlarıyla; cevap vermek, kendini biri veya bir şey için tehlikeye atmak veya rizikoya sokmak.. bir şeye angaje olmak, severek yapmak, özen göstermek, katılmak
         
Felemenkçe   een spelletje doen Küçük Bir Oyun Yapmak
    plegen   Eski Anlamlarıyla; Cevap Vermek, Kendini Biri Veya Bir Şey İçin Tehlikeye Atmak Veya Rizikoya Sokmak.. Bir Şeye Angaje Olmak (Zich Verplichten), Severek Yapmak, Özen Göstermek, Katılmak (Verplegen)
        Yüce Eylemlerin Gerçekleştrilmesine Ait Çizgiler Taşımaktadır. Saygı Gösterme, Affetme, Yemin, Çalışma, Aşığın Kur Yapması, Büyücülük, Adalet… Ve Oyun.
        Törensel Alan; Bayram “Kutlamak”, “Bolluk İçinde Olduğunu Sergilemek”
    plechting   Yüce
    plicht   Ödev
         
Anglosakson   lac, lacan   Dalgaların Üstündeki Bir Geminin Hareketi Gibi (To Swing, To Wave About), Kuşlar Gibi Kanat Çırpmayı, Alevin Yanıp Sönmesi
    pliht   Ödev
Eski Kuzey   leikr, leika Her cins oyunu, dansı ve beden idmanını, serbestçe hareket etmeyi girişimde bulunmak, icra etmek, kullanmak, ..ye uygulamak veya vakit geçirmek, ..ye alışmak için uğraşmak.
(Daha Sonraki İskandinav Ağızları) lege, leka   Oynamak anlamı kalmıştır.
         
İngilizce   play, to play Plega ve Plegan dan türemiştir. Oyun, oynamak. ikinci olarak hızlı hareket, jest, el sıkışmak,alkışlama, bir müzik aleti çalma
    plight   Öncelikle Tehlike, Sonra Suç, Hata, İhtar
    pledge   Angaje Olma
    pledge   İlk anlamı güvence, rehine, rehin. Daha sonra “çarpışma rehini”, yani çarpışmaya katılma anlaşmasının bedeli, ödülü ve bunun için yapılan tören, içki içme ve buradan da kadeh tokuşturma, söz verme ve yemin.
    plihtan   Tehlikeye atmak, tehlikeye sokmak, dahil etmek
         

Tablo 7

KAYNAKLAR

AND, Metin. “Oyun ve Bügü”, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2007

CAİLLOİS, Roger. “Oyunun Tanımı”, Sanat Dünyamız, Oyun Özel Sayısı. 55., Bahar-1994.

Halksahnesi.org

<http://www.halksahnesi.org/incelemeler/oyunun_dogasi/oyunun_dogasi.htm 27.12.2008

HUIZINGA, Johan. “Homo Ludens – Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme”, (Çev. M. A. Kılıçbay), İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1995

____________ “Ortaçağın Günbatımı”, (Çev. M. A. Kılıçbay), Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1997

KILIÇBAY, Mehmet Ali. “Felsefesiz Sanat – Oyunsuz Tarih”, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1996

OSKAY, Ünsal. “XIX. Yüzyıldan Günümüze Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri – Kuramsal Bir Yaklaşım”, (1982), İstanbul, Der Yayınları, 2000

_______________ “Müzik ve Yabancılaşma – Aristo, Huizinga ve Adorno Açısından Bir Ön Çalışma”, İstanbul, Der Yayınları, 1995

1 Bu teorilere ilişkin olarak bkz. H. Zondervan, Het Spel bij Dieren, Kinderen en Volwassen Menschen (Hayvanlarda Çocuklarda ve Yetişkinlerde Oyun), Amsterdam, 1928; ve F.J.J. Buytendijk, Het Spel van Mensch en Dier als openbaring van levensdriften (İnsanda ve Hayvanda Hayati Eğilimlerin Dışavurumu Olarak Oyun), Amsterdam, 1932 (http://www.halksahnesi.org/incelemeler/oyunun_dogasi/oyunun_dogasi.htm)

2 Kulturgeschichte Afrikas

3 Vurgulamalar yazara aittir.

4 G. Freytag, Lexicon arabico-latinum, Halle, 1830, İ.V. Agara: de gloria certavit in incidendis camelorum pedibus. Akt: Huizinga 1995:82

5 Essai sur le don s:143, Akt: Huizinga 1995:82

Burgonya

ilyada XVIII. 504

Kullanımı bir topluluğa ait olan toprakların tümü.

6 68 yaşındadır.

7 Die vierudzwanzig Landrechte, yay. v. Richthofen Friesiche Rechtsquelien, s.42 vd.: Akt: Huizinga 1995:159

8Vates denen bilge-şairlerle ilgili olarak Ünsal Oskay’ın çalışmasını ve açıklamalarından bir parçayı burada alıntılamakta yarar görüyoruz. Oskay; “Bilindiği gibi, Arkaik çağda, Epik (Destan), Tarih ve Astronomi de sözsel kültürün sosyalizasyonu ile öğrenildiği için, bunların muse’larının da Zeus’un kızları olan dokuz muse’lardan olduğu bilinir,” ama hangileri olduğu hiç ayırt edilmezdi. Titanokeanos’un torunları olan ve Zeus’un da, tıpkı muse’lar gibi, kızları olan Kharit’ler ile birlikte bu dokuz coşku perisi, insanların hem birey olarak duygu ve coşkular edinmelerini, hem de toplum içinde yaşayarak mutlu olmalarını sağlayan çeşitli kültür etkinliklerini başlatır, gözetir, hoş geçirtirlerdi. “ölümlü insanlara Tanrıların armağanı” olan bu kültürel beceri ve coşkular aracılığı ile, insanın yalnızlığını aşmasına yardımcı olurlardı. Hesiodos’tan beri biliyoruz ki, Kharit’ler ve muse’lar, insanın gündelik işlerine de yardımcı oluyorlardı, örneğin, Kharit’lerden Aglaia, el hüneri ve bedensel çalışmanın Tanrısı olan, ölümsüzlerin bile zırh ve silahlarını yapıp hazırlayan, çalıştığı işliğindeki yardımcıları olan güzel kızları bile kendi elleriyle altından döken demircilik Tanrısı Hephaistos ile evlidir. Aglaia, insanın gündelik işlerine bu denli yakın olduğu gibi, reel dünyadan kaçışı için gerekli coşkular uyandırmada da insanın yanındadır.

Bütün bunlar. Tanrıların, reel-yaşamın güçlükleri karşısında kurtarımcılara gereksinen insanın yarattığı varlıklar olduğunu savunan Thalia Phillies Howe’un çalışmalarını doğruluyor. Bu yazar, bütün Tanrıların, “çok sayıda insandan daha bilgili”, “akıl ve bilgice topluluğun tüm üyelerinden daha üstün” birileri olarak tasarlanıp yaratıldığını; sihir ve büyünün de, dinlerdeki öte-dünya işleri ve ruhun kurtuluşundan çok, yaşama ilişkin pratik etkinlikleri arttırmayı amaçladığını ileri sürüyor.

Epik’in ve Tarihin muse’larının, daha sonraları, Clieo (Kleio) ve Calliope (Kalliope) olduğuna inanılmıştır. Vates’ler, bu ayrımdan önce; yani, coşkunun hem bireysel hem toplulukça yaşandığı dönemde, müzik eşliğinde ve ölçülü dizelerle Epik’i ve Tarihi anlatarak topluluğa ortak “topluluk geçmişine sahip olma” duygusu kazandırırlardı. Topluluğun ve bireyin bellek (tarih) kazanması ile birey de, topluluğu aracılığı ile kimlik kazanmış olurdu. [Bk.: Thalia Phillies Howe, “The Primitive Presence in Pre-Classical Greece,” Stanley Diamond (Ed.), Primitive Views of the World : Essays from “Culture In History” (New York and London: Colombia University Press, 1964), ss. 155-85; Huizinga, op. cit, ss. 190 ve ardı; Edith Hamilton. Mitologya: Grek ve Romen, Çev. Ülkü Tamer (Istanbul: Varlık Yayınları, 1965), ss. 20-21. özellikle Howe’un mitolojinin, geç-neolitikten itibaren, çapa tarımcılığından (Horticulture) tarla tarımcılığına (saban) geçişle birlikte değişen insansal dünyanın (kadın ile erkeği, reel yaşam ile fantazyayı, akıl ile inancı birleştirecek biçimde) yeniden kurulması yolundaki yeni gereksinimlere uygun bir açıklama oluşunu ileri sürmesi ilginç (Oskay 2000:151).” diyor.

9 Şiir adına her şey.

10 Hareket ve ritm içerdiği için liriktir. Malzemesi olan insan bedeni ve bu bedenin hareketinin güzelliği, heykelle eşdeğerli olarak plastiktir

11 Hippias Minor, 368-369, Akt: Huizinga 1995:181

12H. Gomperz, Sophisten und Rhetorik, 1912, s.17, 33: Akt: Huizinga 1995:182

13 Jean Piaget, Le langage et la pensâe chez l’enfant, Neuchâtel-Paris, 1930. V. Les Ouestions d’un enfant., Akt: Huizinga 1995:137

14Gilbert Murray, anthropology and the classics, yay. R.R. Marett, 1908, s. 75: Akt: Huizinga 1995:171

15 “Man and the Masses in America“, America: A Dutch Historian‘s Vision, from Afar and Near, İng. Çev. H. H. Rowen [1918] (New York 1972), s. 265’ten aktarıldığı yer için, Bk.: Anchor, op. cit., ss. 72-73. Akt: Oskay 2000:158

16 Huizinga, Homo Ludens: A Study of the Play Element in Culture, İng. Çev. George Steiner (London: Paladin, 1971), s. 185.:akt Oskay 2000:150-1

17Daniel Bell, The End of Ideology: On the Exhaustion of Political Ideas în the Fifties (Gîencoe, Illionis: The Free Press, 1960), ss. 396’da dipnot 188, Akt. Oskay 2000:158

18Homo Lııdens. fransızca baskısı. Collection Tel, Ediıions Gallimard. 1951. Paris. s. 34-35.

19Vurgulamalar yazara aittir.

20E.H. Gombrich, Huizinga’s Homo Ludens aktaran Robert Anchor, “History And Play: Johan Huizinga and His Critics”, History and Theory, XVII (1, 1978), s.88, vurgulamalar yazara aittir. Akt. Oskay, loc. Cit., s.160-161

21 Emile Benveniste, “Le Jue Comme Structure,” Deucalion, 2 (1974), es. 164-165, 165-166, 166’dan aktarıldığı yer için, Bk.: Anchor, op. cit, ss. 88-89: Akt. Oskay 2000:161-2

22 Jacques Ehrmann, “Homo Ludens Revisited,” Jacques Ehrmann (Ed.), Game, Play, Literatüre, Boston 1968, ss. 31-38’den aktarıldığı yer için, Bk., Anchor, op. cit., ss. 88-91. aktaran : Oskay, op. cit. 162-163

23 Eugen Fink, “The Oasis of Happiness : Toward an Ontology of Play.” Ehrmann, op. cit.. s. 22’den aktarıldığı yer için, Bk.: Anchor, op. cit., s. 92.: aktaran Oskay op. cit. s. 164-165

24 Loc. Cit. : aktaran Oskay, loc. cit. s.165

25 Fink, op. cit., s. 24’ten, Bk.: Anchor, op. cit., ss. 92-93, aktaran Oskay, op. cit. s. 165

26 Loc. Cit.: Akt. Oskay 2000:166

27 Walter Benjamin, Charles Baudelaire : A Lyric Poet in the Era of High Capitalism, İng. çev. Harry Zohn ve Quentin Hoare (London : New Left Books, 1973), s. 58; Theodor W. Adorno, “The Stars Dovn to Earth”, Telos (Bahar, 1974), ss. 16-17.

28 Paul Valery, Qeuvres. s. 588 den aktarıldığı yer için, Bk. Benjamin, op. cit., s.?

http://modernwish-academic.blogspot.com/2009/11/johan-huizinganin-homo-ludens-kurami.html

January 25, 2010 Posted by | antropoloji, arkeoloji, ekotopya heterotopya utopyalar, yerli - yerel halklar | 2 Comments

Çöpe atma! Benim ona ihtiyacım var – Ayşegül Aydın

Altı yıl önce Arizona’da başlayan ve kullanılmış eşyaların karşılıksız değişimine olanak veren http://freecycle.org/ , Türkiye’de şimdilik yedi kentteki üyelerine faaliyet gösteriyor.

İçinde bulunduğumuz “tüketim çağı”nda, bir eşyanın çöpe gitmesi için eskimesi gerekmiyor. O eşyanın yeni bir modelinin piyasaya sürülmesi ya da en basitinden, modasının geçmesi yeterli olabiliyor. Peki artık kullanılamaz olarak nitelediğimiz bir nesneye, bir başkası ihtiyaç duyuyorsa? Ya da tam tersi: Bizim ihtiyacımızı bir başkasının “çöpü” karşılıyorsa? Bu iki sorunun da cevabı bir internet sitesinde buluşuyor: http://freecycle.org/

Freecycle, 2003’te Arizona’nın Tuscon eyaletinde yaşayan Deron Beal tarafından kurulmuş. Kâr amacı gütmeyen bir geri dönüşüm şirketinde çalışan Beal, insanların kullanılabilir malzemeleri sokağa atmasına dayanamıyor ve arkadaşları arasında bir değiş tokuş platformu oluşturuyor. Böylece kullanılmayan eşyalar arkadaş çevresi içinde ücretsiz el değiştiriyor. Beal’in 15- 20 kişiyle başlattığı hareket kısa zamanda güçleniyor ve 4 bini aşkın yerleşime yayılıyor. Bugün Arjantin’den Haiti’ye, Kenya’dan Nepal’e 6,5 milyon Freecycle üyesi, kullanmadığı eşyaları, karşılıksız değiş tokuş ediyor.

Hareketin Türkiye’ye gelmesi ise 2005’te gerçekleşiyor. Almanya’da yaşadığı dönemde siteden faydalanan Taner Ertuç 2005’te sitenin Türkiye’ye de gelmesini sağlıyor. İstanbul’dan başlayan “değiş tokuş” bugün Ankara, Bolu, Çanakkale, Diyarbakır, İstanbul, İzmir, Kartepe ve Sinop’u da kapsar hale geliyor. “Birinin çöpü diğerinin hazinesidir” anlayışıyla yayılmaya devam ediyor.

Siteden faydalanmak ise son derece kolay. Öncelikle açılış sayfasındaki kutuya e-posta adresinizi yazarak, gruba üye olmanız lazım. Üyelik işlemini gerçekleştirdikten sonra kullanmadığınız eşyalar için, kendi bölgenizde faaliyet gösteren “freecycle” grubuna e-posta atabiliyorsunuz. İhtiyaç sahibi de yine e-postayla size ulaşıyor. Aynı şekilde, aradığınız bir eşyayı da e-posta yoluyla gruba bildiriyorsunuz. “Az kullanılmış çekyat arıyorum” ya da “bir bebek arabasına ihtiyacım var” diyebiliyorsunuz örneğin. Kullanılmış eşyanın arzı ve talebi böylece buluşuyor. Ancak onların nasıl el değiştireceğini siz belirliyorsunuz.

Kullanıcılar için bazı kurallar söz konusu. Bunlardan en önemlisi, paylaşıma sunduğunuz eşya için asla para talep etmemek. Ayrıca gruba yollayacağınız ilk mesajın bir teklif olması, yani talep etmeden önce arz etmeniz gererekiyor. Sistemin her yaştan kullanıcıya hitap edebilmesi için “yetişkinlere özel” materyallerin, alkolün veya ilaçların değiş tokuşu yasak. Aynı şekilde uyuşturucu madde ve ateşli silah gibi yasal ya da etik sorunlara yol açabilecek şeyler de dolaşıma giremiyor. Aslında kullanıcılardan beklenen sadece iyi niyetli olmaları.

Site herkese açık. Hatta eğer sizin bölgenizde faaliyet göstermiyorsa, bunu moderatörlerle iletişime geçip kendiniz başlatabiliyorsunuz. Fakat her ihtiyaç sahibinin internete erişim olanağı bulunmaması da ayrı bir gerçek. Taner Ertunç bu noktada derneklere ve sivil toplum örgütlerine sesleniyor: “Bu yapıyı Doğu’daki okullara eşya, kitap göndermek için kullanalım. Bu tür işlerle uğraşan dernekler taleplerini bize bildirsin ve sitede yardımlar toplansın.”

Siz bunları okurken, Yeliz Hanım arkadaşı için freecycle.org’da bot arıyor. Can Bey’in ise bir yoğurt makinasına ihtiyacı var. Bulunmaz diye düşünmeyin. Fulya Hanım ikiz çocukları için playstation bulmanın sevincini paylaşırken, Sevgi Hanım da eski evindeki fırından, kuş kafesine kadar birçok eşyasının yeni sahiplerine ulaştığını müjdeliyor.

http://www.habervesaire.com/haber/1627/
http://freecycle.org/

January 25, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, kooperatifler vb modeller, sistem karsitligi, tuketim karsitligi | Leave a comment

KAPİTALİZMİN EKOLOJİ TAHRİBATINA KARŞI KÜRESEL İSYAN!

Eğer bugün bir yeryüzü laneti varsa herhalde o da kapitalizmdir. Malların kullanım amacıyla değil, yalnız ve yalnızca pazarda alınıp satılarak kâr elde etmek için üretildiği, bu kıyasıya bir rekabet içinde gerçekleştirildiği ve her türden insani etkinliğin de bu pazarlığa tabi kılındığı, doğa ve insan sömürüsüne dayalı bir kabus.

İnsanın insan ve doğa üzerindeki her türlü tahakkümünü ve sömürüsünü her geçen gün derinleştiren kapitalizm büyük bir savurganlıkla gereksiz ürünler yaratıyor, doğayı yok ediyor ve geriye sadece zehirler ve çevreyi kirleten ürünler veriyor. Ekolojik yıkım kapitalizmin rastlantısal bir özelliği değildir: Sistemin DNA’sında vardır. Doymak bilmeyen, karları arttırma ihtiyacı reformlarla düzeltilemez. Kapitalistlerin ekolojik kriz karşısında düşünebilecekleri tek şey, krizden nasıl daha fazla kar elde edebilecekleridir. Bu yüzden ekolojik krize karşı mücadele, kapitalist sistem ortadan kaldırılmadıkça başarıya ulaşamayacaktır.

Kapitalizmle birlikte köylüler, topraklarında şirketlerin işçisi durumuna düştüler veya ücretli köleler olarak kentlerdeki ucuz işgücü ihtiyacını karşılamak için kırdan kente göç etmeye başladılar ve her geçen gün büyüyen şehirler, gelişen kapitalizmin göstergesi oldu. Şehirlerin kıyısında yaşamaya başlayan emekçi yığınları, kötü yaşam koşullarına ve köle gibi çalıştırılmaya katlanmak zorunda bırakıldılar. Büyüyen kentleri beslemek için topraktan daha fazla ürün elde etmek kaçınılmaz hale geldi. Böylelikle büyütülen “Endüstriyel tarım”; doğanın ve insanın zehirlenmesinde; kuş gribi, domuz gribi ve Sars gibi salgın hastalıkların ortaya çıkmasında ve yayılmasında da başlıca etken oldu. Toprağın doğal çevrimi bozulurken kentler; fabrikalar, hava kirliliği, asit yağmurları ve atık sorunları ile birer kirlilik kaynağına dönüştüler. Ekolojik kriz, kır ve kenti parçalayan özel mülkiyet, buna dayalı hijyen kültürü ve artık-atık üretim tarzının kendisidir.

Bilgi üretim araçlarını da kontrol eden sermayenin, politikacıları, bürokratları, ekonomistleri ve profesörleri, her birinin yolu “dünyadaki ekolojik tahribatın, serbest pazarı ve dünya ekonomisini yöneten sermaye birikim sistemini kesintiye uğratmadan da tamir edilebileceği” ana fikrinde kesişen sonsuz öneriler ileri sürmekteler. Bu rejimin vahşiliğini örten hafifletmelerin ve propaganda amaçlı yumuşatmaların tümünü reddediyoruz.

Kapitalizm köylülerin ortak topraklarını çevirerek ve insani bir etkinlik alanı olan çalışmayı metalaştırarak hakim bir sistem haline gelebildi. Bugün bu hakimiyetini son derece inceltilmiş, bilinç altına nüfuz edebilen ve yaşamın simülasyonu olmaya çalışan mekanizmalar ve yanılsamalar yaratarak devam ettirmeye çalışıyor.

Ama bunu kuşatıcı ve sistematik bir bütünsellikle gerçekleştirebilmesi için artık kendi yüzü haline gelmiş bazı kurumlara ihtiyacı var. Bu ihtiyacın büyük bir kısmını ise II. Dünya Savaşı’nın hemen akabinde oluşturulan Bretton Woods Kurumları olan IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü karşılamaktadır. Tabii her zaman olduğu gibi ruh ikizleri olan Devlet ile elele.

Bu kurumlardır toprağın sistematik olarak yağmalanmasını, küçük çiftçilerin topraklarının ellerinden alınmasını ve büyük kentlerin varoşlarının doldurulmasını sağlayan. Ve bu kurumlardır patent yasaları, terminatör tohumlar ve kimyasal ilaçlarla tarımın global işletmelerin kontrolüne verilmesini sağlayan. Bir zamanların kendine yeterli çiftçileri artık kredi ve kimyasal bağımlılarına, Afrika’nın yerli çobanı safari kamplarındaki dilencilere dönüşmüştür.

On binlerce yıldır insanlığın ortak mirası olan tohumlar yeryüzünden silinmeye başlıyor, sofralarımız ne olduğunu bilmediğimiz genetiğiyle oynanmış ucubelerle donatılıyor, içeceğimiz bir bardak su boğazımızda kalıyor. Biz bunları bir zamanlar karamsar bilim-kurgu kitaplarında okur, filmlerinde seyrederdik. Bugün bunlar artık hayal ürünü değil, hepimizin gerçek yaşam öyküleridir.

Küresel ısınma cehennemi yaşadığımız kente, mahalleye ve evimize getiriyor ve artık kaçacak yerimiz kalmadı. 3G teknolojisinin yaşadığımız mahallede daha fazla baz istasyonu kurulacağı, nükleer ve termik santrallerin, 3. köprünün, barajların, madenlerin ve kentsel dönüşümün daha fazla ekolojik ve sosyal yıkım olduğu anlamına geldiğini anladığımızda da kaçacak yerimiz kalmayacak.

Kent havası insanı özgürleştirirmiş, derler. Ama kentler artık soluk alamadığımız, toprağın üstünün betonla kaplandığı, estetikten mahrum binaların, gökdelenlerin ufku kararttığı, insanların değil taşıtların hakim olduğu bir mekan haline dönüştü.

Vahşi yaşamın git gide daraldığı, ormansızlaşmanın bir yangın gibi yayıldığı, her geçen gün yüzlerce hayvan ve bitki türünün neslinin tükendiği, iklim değişimi nedeniyle toprakların çoraklaştığı ya da seller altında kaldığı ve yeni yeni hastalıkların türediği bir çağda kapitalist endüstriyalizmin aç gözlü uygulamalarına karşı direnmek hepimiz için bir ölüm-kalım meselesine dönüşmüştür. Kapitalist dünya sistemi tarihsel olarak iflas etmiştir. Ekolojinin diliyle, son derece sürdürülemezdir ve temelden değiştirilmelidir ve yaşamaya değer bir gelecek istiyorsak yerine yenisi konmalıdır.

Hiçbir zaman “eko-savunma”ya bu kadar ihtiyacımız olmamıştı. İnsan, doğa ve barışın başlıca düşmanı olan kapitalizme yönelik “doğrudan eylem” hiçbir zaman şuankinden daha acil olmadı !

January 18, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, eko-savunma, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

ORTA SINIFLARIN TELEVİZYONLA İMTİHANI: CNBC-E

Son birkaç yıldır televizyon izleme alışkanlıklarına dair bazı değişiklikler söz konusu. Bir kısım insan ‘ağa, paşa, mafya’ geyiklerinden bıktıklarını ilan edip başka bir televizyon izleme alışkanlığına doğru ilerleme eğilimine girdi. Televizyonun yaşamlarına sızışını yekten kabul edip, izleme alışkanlıklarını daha nitelikli kılmak isteyen bir insan tipolojisinden bahsediyorum. Ulusal kanalların yapım şirketlerine ısmarladığı, çoğunluğu başka dizi ya da filmlerin senaryolarından aşırmalarla dolu diziler yerine, özgün olduğu iddia edilen ‘enternasyonel’ dizileri izleme bu alışkanlığın amentüsü oldu. Yeni izleyicinin adresi ise CNBC-e olmaya başladı. ‘Kaliteli’ dizileri, kısa reklam aralarına katlanarak izleme şansının yaratıldığı iddia edilerek oluşturulan bu alışkanlık üzerine durulmaya değer. Çünkü artık CNBC-e izlemek, televizyon izleme alışkanlığından öte bir statü mevzusu haline gelmeye başladı. CNBC-e dizileri ise kentli orta sınıfların göğüslerinde gururla taşıyacakları bir statü simgesine dönüştü.

İZLEYİCİ OLMANIN ÇARESİZLİĞİ

CNBC-e dizilerine dair yapılacak genel bir değerlendirmeye başlamadan önce bazı genel kabullerimizi yinelemekte fayda var. Televizyon ve onun sunmakta olduğu ‘gösteri’, egemen kültürel kodların yeniden üretilmesinin bir aracıdır. Guy Debord’un 1967 gibi erken bir tarihte vurguladığı gibi: “Gösteri, mevcut düzenin kendisi hakkında verdiği kesintisiz bir söylev, onun övgü dolu monoluğudur.” Televizyon izlemek ise başlı başına hareketsizliği ve nesneleşmeyi kabul etmektir. “İzleyici ne kadar çok seyrederse, o kadar az yaşar; kendisini egemen ihtiyaç imajlarında bulmayı ne kadar kabul ederse kendi varoluşunu ve kendi arzularını o kadar az anlar” [1]

Televizyon dizileri ise bu gösterinin bir parçasıdır. Haftada bir yayınlanan ve senelerce sürdüklerinde bir kısır döngü içerisinde kıvranan bu dizilerden sanatsal nitelik beklemenin safdillilik olacağı malumumuz. Sanatsal üretimden çok bir seri üretim durumuyla karşı karşıyayız. Diğer taraftan televizyon dizileri egemen kodların ve imgelerin yeniden üretilmesinde etkin konumdadır. İdeolojik üretimi temsil düzeyinde bizlere sunan sinemanın küçük kardeşi gibidir diziler. Toplumsal kurum ve değerlere, cinsiyet rollerine, kişisel varoluşumuza dair beklentilere ve kimlik politikalarına kadar pek çok ideolojik alan dizilerin temsil düzleminden süzülerek evimizin içine sızar. Aynı zamanda kapitalist değerlerin çoğunun yüceltilmesi de bu dizilerin temel amaçlarındandır. Rekabet kültürü, risk söylemi, bireysel kurtuluş alternatifleri bu yayınların vazgeçilmez bileşenlerini oluşturur. “Temsil görenekleri, ele alınan konu düzeyinde olduğu kadar biçim düzeyinde de işlerliktedir. Biçimsel görenekler –dönüşsüz (non-reflexive) kamera işleyişi, karakter özdeşleştirmesi, dikizcilik yoluyla nesnelleştirme, ardışık düzenleme, nedensellik mantığı, dramatik güdüleme, kre ortalama, çerçeve uyumu, gerçekçi anlaşılırlık- perdede –ya da ekranda– olup bitenin belli bir görüş açısının ürünü bir kurmaca yapı değil de, nesnel olayların tarafsızca kameraya çekilmiş görüntüleri olduğu yanılsamasını yaratarak ideolojinin yerleşmesine katkıda bulunurlar.” [2]

CNBC-e DİZİLERİNİN POLİTİKASI

CNBC-e dizileri tam da içinden çıktığı toplumun –Amerikan orta sınıfları– ideolojik havasını yansıtır, hatta onu belirleme iddiasını içinde barındırır. ABD orta sınıflarının yaşam biçimlerini ve gündelik trendlerini yansıtan bu yapımlar, yükselme hayallerini, küçük kazançlar için çevrilen entrikaları, sınıf atlama arzusunu tetikleyen ve olumlayan davranışları temsil görenekleri içine yedirerek bizlere sunar. Birçok dizi kahramanının beyaz, erkek ve güçlü olarak temsil edilmesi de toplumsal cinsiyet, kimlik politikaları ve sınıfsal konum alışlar açısından ideolojik yaklaşımı sergilemesi açısından önemlidir. Bu açıdan izlendiğinde, New York’un elit tabakasının liseli çocuklarının yaşamını konu alan ‘Gossip Girl’ (Dedikoducu Kız), orta sınıf ev kadınlarının kapatılmışlıkları içinde yaratıcılıklarını yansıtmayı amaçlayarak yola çıkmış ‘Desperate Housewives’ (Umutsuz Ev Kadınları), New York’ta yaşamlarını sürdüren beyaz yakalı çalışanların günlük yaşamlarını anlatan ‘How I Meet Your Mother’ (Annenizle Nasıl Tanıştım) birçok malzemeye yataklık eder.

Fantastik, gerilim ve polisiye dizilerdeki artış ise başka bir duruma işaret eder. Fantastik diziler (‘Merlin’, ‘Heroes’) gerçekliğin sınırlarından sıyrılarak, metaforik niteliğin alanına yayılır. Bu konum ise bu dizileri ideolojik kılar. Fantezi, bahsedilen dizilerde muhafazakâr bir geçmişe özlemin ifadesini içinde barındırarak, bugünün siyasal toplumsal gerçekliğinden bir kaçışın yolu olarak ikame edilir. Bu diziler dünyayla ilişkili doğrucu bir bakış açısı yerine, özlem duyulan idealleri ve korku uyandıran beklentileri koyarak başka bir dünyayı belirsiz bir geçmiş içine hapseder. Gerilim ve polisiye türleri ise, suçu toplumsal bir olgu olarak görmeyi reddedip, insan doğasına içkin kötülüğün bir parçasıymış gibi ele alır. ‘CSI’, ‘Cold Case’, ‘Closer’ gibi dizilerde mahir dedektifler belirli bir suçu, teknolojinin nimetlerinden yararlanarak çözerken, insanların ne kadar kötü olabileceğine dair fikir edinmemizi sağlarlar.

Türkiyeli orta sınıfların CNBC-e dizilerine merakının altında ise egemen orta sınıf davranış kalıplarını ve rol modellerini yakından takip etme arzusu yatıyor gibi. Sınıf atlama arzusunu her daim içinde taşıyan, aynı zamanda varolan konumunu kaybetme korkusunu her daim içinde hisseden, Tanzimat mirasına sahip çıkan, hem muhafazakâr hem de batılı olmayı önüne koymuş garip bir orta sınıf bileşenine sahibiz. CNBC-e dizileri, hem günlük yaşamın hayhuyunu unutmanın, hem de kendini ulusal kanalları takip eden sürüden ayırmanın bir yolunu sunarak orta sınıfların kendilerini yeniden üretmelerini sağlama işlevi görmeyi başardığı için bu kadar önemsenmekte. CNBC-e, Türkiyeli orta sınıfların davranışlarını, düşüncelerini bir çeşit sınavdan geçirir gibidir. Bu sınavın sonucunu ise ekranda estirilen ideolojik havayı orta sınıfların ne kadar soluduğu belirliyor herhalde.

DOĞUŞ SARPKAYA
1 Guy Debord, ‘Gösteri Toplumu’, Ayrıntı Yayınları, 1996.
2 Michael Ryan-Douglas Kellner, ‘Politik Kamera’,
Ayrıntı Yayınları, 1997.

http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1263125256&year=2010&month=01&day=10

January 15, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, somuru / tahakkum | 2 Comments

Bir Kapitalizm metaı olarak Korku


Kapitalizm, vahşetin, barbarlığın ve zulmün küreselleşmesini sağladı. Hiç şüphesiz, insanlığın bilebildiğimiz bütün tarihi boyunca insan, kendi hemcinsini öldürdü, ezdi, köleleştirdi. Ne var ki insanın insanı sömürmesinin sınır tanımaz boyutlara ulaşması, barbarlığın akılları zorlayan teknik donanımlar eşliğinde insanların rüyalarına, hülyalarına kadar saldırılar düzenleyebilmesi Kapitalizmin ürünüdür.

Küreselleşmenin bir gün insanın özgürlüğü, haysiyeti ve ahlakının yayılmasına da hizmet edeceğini anlatan bir takım hikâyeleri, kurguları dinleyebiliriz; mahzuru yok, ama önümüzdeki somutlaşmış küreselleşme olgularından da söz etmemiz gerekir.

“Efendi-Köle” rejimi, tarihte eşine rastlanmadık bir boyuta ve güce kavuşmuştur. Kölelik, küreselleşmiştir. Eskiden toplumsal bir statüsü bulunan, sicil kayıtlarıyla, kıyafetleriyle tanımlanmış bulunan, alınıp-satıldıkları özel pazarları olan köleler, şimdi artık her yerde. Kölelik, niceliksel (kemiyet) boyutunu Kapitalizmle birlikte tümden yitirdi; niteliksel (keyfiyet) tarafıyla ise çoğaldı, büyüdü, herkesi içine aldı. Geleneksel yapılarda hak, hukuk, hürriyet ve mülkiyetten mahrum bir sosyal statü olarak bilinen kölelik, bu özünü aynen korumakla birlikte modern çağda biçimsel bir değişime uğramış, istisnasız her insanı içine alan bir “keyfiyet”e dönüşmüştür. Şimdi geçmişte kendilerine “efendi” denmiş bulunan ağalar, beyler, han, hamam, çarşı, pazar sahipleri, yüksek idareciler de bir şekilde “köle”dir. Geçmişin “köle”leri ise zaten köle… İnsanlık, sonunda kölelikte eşitlendi. Bu karanlık çağda artık bilinmesi gereken şey, kimlerin köle olduğu, kimlerinse olmadığı değildir; öğrenilmesi gereken durum, bir insanda köleliliğin ne oranlarda bulunduğudur. Nasipse ileriki yazılarımızda buraya yeniden uğrarız, biz bir meta olarak yeniden “korku”ya dönelim.

Küresel-niteliksel köleliği her insan için nerdeyse kaçınılamaz bir kader haline getiren Küresel Kapitalizmin en değerli metaı “korku”dur. Yemek, içmek, barınmak gibi insan tabiatının ayrılmaz bir ihtiyacı olarak doğuştan getirdiğimiz “korku”, insanlığı, tarihinin en vahşi ve karanlık aşamasına taşıyan getiren Kapitalizmin en verimli metaı, anamalıdır. O, yeme-içme ihtiyacımızı, endüstriyel gıda sektörünün sıradan bir türevine indirgedi; hastalığımızı ve sağlığımızı ilaç ve tıbbi malzeme endüstrisinin vahşi rekabet pazarına düşürdü. İhtiyaçlarımızı karşılarken özgürce seçme hakkımızı elimizden aldı. Bizim için en yararlı, en doğru ve en uygun olanını “O” biliyor. Güvenliğimizi de “O” sağlıyor; nelerden korkuyorsak –ki nelerden korkmamız gerektiğini de zaten bize “O” öğretmiştir- korktuklarımız karşısında bizi güvenli kanatlarının altına da “O” alıyor.

Bütün tabii ihtiyaçlarımız gibi korkularımız da kapitalizmin kâr üstüne kâr, büyüme ve ilerleme teslisinde yer alan ilahların sevk ve idaresine terk edildi. Yeme, içme, barınma, giyinme gibi ihtiyaçlarımız için sunulan çılgın ve sınırsız ürün çeşitliliğinde olduğu gibi korkularımız da çoğaltıldı. Korkularımız çeşitlendirildi, modern çoğaltım merkezlerinde fabrikasyon yöntemlerle seri üretimlere konu edildi ve her yeni korkuya çare olarak yeni çözüm paketleri üretilip satışa sunuldu.

Günümüz “Korku Pazarı”nın dünya ekonomik sistemin içindeki payının büyüklüğünü tahminde zorlanırız. “Korku Ticareti”ni “Güvenlik Endüstrisi”yle birlikte düşünmek zorundayız. O zaman da karşımıza aklımızı uçuracak manzaralar çıkar. Dehşet içinde şunu görürüz: Her an bir tarafından bir yırtıcı hayvan çıkacak korkusuyla yabancısı olduğumuz adı modern özü vahşi bir ormanda korkular içinde yaşıyoruz. Satın aldığımız her ürünün bir yerlerine mutlaka bir korku çipi yerleştirilmiştir. Baktığımız her yerde korku saçan bir “uyarı” levhasıyla karşılaşırız. Tüm bu çiplerin ortak mesajı, bizi “uyarmak” görüntüsüyle korkutmak ve bir mutlak otoritenin -bu, her zaman üretici şirketin kendisidir- buyruklarına boyun eğdirmektir. Deprem olmadan depremi yaşarız. Kuzeyin buzulları çözülür, dalgalar sıradağlar halinde üstümüze gelir, suya girmeden boğuluruz. Bir gün ansızın hepiz kuş gribine yakalanırız. Tüm bunlar olurken, satış devam eder; bitmez tükenmez sigorta klozları, poliçeler, ödemeler, ödemeler…

Hayatımızın her bir yanını kuşatan bu Korku ve Güvenlik pazarı içinde sağlıktan eğitime, finansa, güvenlikten hukuka bütün alanlarda, medyada, sporda, hatta dini hayatta rehberlerimiz olan “uzmanlar ordusu” ise ayrı bir sektör oluşturur; onlar da EFT ile Kredi Kartı ile tahsilâta hazır beklemektedirler. Günlük hayatımızın bütün faaliyetlerini parasını ödeyerek bir uzman gözetiminde gerçekleştirmemiz bir dogma şeklinde bize buyurulur. Bir uzman yardımı olmaksızın kendi başımıza yapacağımız şeylerin bizi ölümle sonuçlanacak tehlikelere sürükleyeceği öğretilir. Hep korku öğretiliriz ve sığınmanın reçeteleri sunulur ardından… Sürekli ve adım başı korkutmalar; hep kış kış; hep sığınma; içine girilecek kümesler… Modern insan, her hissi, korkusu, sevgisi ve ihtiyacı paraya tahvil edilmiş bir sömürü nesnesidir. Öyle bir nesne ki herkes ondan lazım olanı alır ve işini bitirip sırayı sonrakine bırakır. Modern insan, posası çıkmış korkak, ürkek bir hayalet gibi ortalıkta gezinir durur. Adım başı bir tehlike çıkar karşısına ve ardından “kurtarıcı”lar gelir.

Bu ürküntü verici cesametteki korku sisteminin ve onun üretim tesisleri ile kocaman pazarlarının atıkları, oluk oluk akan insan kanı, parçalanmış bedenler, kuru kafalar ve iskeletlerdir. Açlık ve hastalık pençesinde daha yaşam nedir tatmadan ölüme mahkûm edilen ve bir sinek kadar bile değeri olmayan yüz milyonla çocuk, kadın ve yaşlıdır. Bu korku iklimi, silah sanayini, orduları, güvenlik şirketlerini, kameralı-kamerasız takip sistemlerini, her tür güvenlik aracını, bu alanlara destek sağlayan uzay teknolojisini ve “kurtarıcı”larımız “uzmanlar ordusu”nu besler, geliştirir. Korkulardan kurtulma sistemlerinin korkunç ve zalim araçları, silah, saldırı ve savunma sistemleri, ekmeğin ve hürriyetin önüne geçmiştir.

Hülasa, küresel Kapitalizm vahşetinin, doğuştan var olan naif korkularımızın üzerine binlerce başka korku inşa ederek hayatımıza el koyduğu, hepimizi teslim aldığı açıktır. Korkular kullanılarak, yeni ticari ürünler icat edildiği, pazarlar kurulduğu, insanın tüm değerlerinden sonra korkularının da kâra, güce, iktidara tahvil edildiği gün gibi ortadadır. Bu pazardan elde edilen kârların devede tüy kadar kısmının dünyanın yoksullarına, hastalarına, çocuklarına dağıtılıyor olması, küresel korku imparatorluğunun günahlarını temizlemeye asla yetmez. Zaten bu “yardımların” kendi dillerindeki karşılığı “Halkla İlişkiler”dir. Public Relations, reklâm ve tanıtımın öbür yüzüdür yalnızca, daha fazla satışı, daha fazla kârı ve piyasada kalmayı hedefler; kaz gelecek yere tavuk vermek yani. Kaldı ki bu “yardımlar”, mağdurların gasp edilmiş haklarının olsa olsa minnacık bir kısmıdır.

(Mehmet Akif Ak)

http://www.arastiralim.com/bir-kapitalizm-metai-olarak-korku.html

January 15, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, ezilenler, somuru / tahakkum, totoliterlik / otoriterlik | Leave a comment

MST, KOLLEKTİF ve KOOPERATİFLER – Bir Hareket Yaratmak (Marta Harnecker)

 

Son zamanlarda, artan sayıda tarım bilimci, teknisyen ve çiftçi alternatif teknolojiler arıyor çünkü Brezilya tarımının modernleşmesi sürecinde uygulanan ve çokuluslu sermayenin zapt edilemez gelişini ve kimyasal ürünlere dayalı sanayileşmiş teknolojik modelin girişini gerektiren ithâl edilmiş teknolojileri reddediyorlar: gübreler, haşere ilaçları, herbisitler; genetik ürünler: melez tohumlar, ve makinede işlenen ürünler: ekin biçiciler, güçlü traktörler, başka şeyler.

Bu yeni tekniklerin ve bunların kullanımlarının ortaya konduğu temel yollar –halen yürürlükte olan- diktatörlük ve devletçe desteklenen teknik yardım aracılığıyla uygulanan kırsal krediler sistemidir. Çiftçilere verilen teknik yardımın tarzı Kuzey-Amerikan sisteminden kopya edildi ve bu sistem altında çalışmaya başlayan ilk tarım bilimcilere Rockefeller Vakfı ve Ford Vakfı doğrudan, yoksul ülkelere yardım verdikleri bahanesi altında, ödeme yaptı. Bu teknolojilerin girişi birçok soruna yol açar: Birincisi, bunlar ülkenin gerçekliklerine uygun değildir. İklimin, toprağın özelliklerinin ve tarımsal mülkiyet örgütlenmesinin Brezilya’nınkinden tamamen farklı olduğu ABD’den ve Avrupa’dan gelirler.

İkincisi, tarımın izlemesi gereken tek yol olarak genelde kimyasal gübrelerin, haşere ilaçlarının, zehirlerin ve makinelerin kullanımını desteklemek ve köylülerimizin geleneksel uygulamalarını itibardan düşürmek için bir kampanya eşliğinde gelirler.

Üçüncüsü, araştırmayı hükümetin deneysel araştırma merkezlerinde sadece çokuluslu şirketler tarafından üretilen ürünler ve girdiler için bir teste indirgerler. Küçük çiftçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için hiçbir araştırma yoktur. Geçmişte, Brezilya’nın tarımsal teknolojisi için araştırma buluşlarını çiftçilere sunan bir kamu kuruluşu olan Embrapa[1] tarafından gerçekleştiriliyordu. Bugün bu kuruluş iflas etti ve teknolojiler çok büyük şirketlerin kalkınma modellerini dayatmak üzere kontrol edilmektedir.[2]

Dördüncüsü, tarım için toksik kullanımına bağlıdırlar, bunlar ciddi şekilde çiftçilerin ve bu tarz tarımsal ürün tüketicilerinin sağlığını tehlikeye soktuklarından daha önce ülkelerinde yasaklanan girdilerdir. Bu yalnızca insanların ölümüne yol açmakla kalmadı, aynı zamanda doğaya, toprağın korunmasına ve bizzat iklime ciddi bir şekilde zarar verdi.

Bu durumdan ötürü, bu uzmanlar halihazırda toplumsal olarak kabul edilebilir, ekonomik olarak uygun, çevresel olarak sürdürülebilir ve kültürel olarak yeterli olacak alternatif teknolojiler hazırlıyor.

Bu teknolojiler, çiftçilerin geleneksel pratiklerinden ve bizim tarım bilimcilerin bilimsel bilgisinden gelir ve kalkınmanın yararı ve toplumun refahı içindirler ve birkaç tüzelkişiye para kazandırmak için değildir.[3] [4]

MST yerleşimlerinin alternatif teknolojiler kullanmasını ister, böylece genel olarak küçük çiftçiler için örnek olabilirler. Çeşitli bölgelerde bilgiyi mübadele etmek için yerel girişimler vardır.

Bazı Somut Ekolojik Eylemler

a)      Tarımı Çeşitlendirme

MST beslenme için yeterli miktar ve kaliteyle ürün çeşitlerini garantilemeye çalışarak monokültüre son vermeye ve tarımı çeşitlendirmeye kararlıdır.

b)      Toprağı koruma ve doğal ürünlerle gübreleme

Ürünleri birleştirmek, iklimimiz ve toprağımız için daha uygun olan diğerlerini kullanmaya başlamayı ve eski çeşitleri yeniden elde etmeyi ister. Ayrıca çevreye göre makinelerin akılcı bir kullanımını –gelişi güzel değil- elde ederek yerel güç kaynaklarını kullanmalıdır.

1)      Ekolojik Tohumların Üretimi

Bazı MST yerleşimlerinde tohumlar, tarımsal girdiler ve tarım için ekolojik yardım altında yiyecek üretilir. Aynı zamanda geçmişte kullanılan ve her bölge için daha uygun olan, ancak melez tohum endüstrisi tarafından kızağa alınan çeşitleri yeniden elde ederler. Bu bakış açısından, São Miguel do Oeste, Santa Catarina yerleşimlerinin ve küçük çiftçilerin deneyimi önemlidir, dokuz ürün çeşidi yeniden elde edildi ve tohumlarda kendine yeterli olmaktalar. Yerleşimciler sebzeler için ekolojik ve organik tohumlar (zehirsiz ya da kimyasal gübresiz) üretiyor ve bu meyvelerin ve sebzelerin tamamen organik ve doğal üretimi için temeldir.

Bu tohumlar Yerleşik Çiftçilerin Bölgesel Kooperatifi/RS olarak adlandırılan MST kooperatiflerinden biri tarafından Bionatur ticaret ünvanı altında satılıyor. Ekoloji taraftarı bir başka eylem yerleşimler içerisinde fidelerin, yerli ağaçların, meyve ağaçlarının ve bazen, egzotik türlerin bile üretimi için fidanlıkların oluşturulmasıdır.

2)      Salgınlarla Savaşmak İçin Doğal Ürünlerle Deneyimler

Genellikle bitkilere saldıran haşereler ve hastalıklarla savaşmak için doğal ürünleri de tecrübe ederler. Geleneksel toksik ürünler kullanmak yerine, calda bordalesa[5] olarak bilinen mantar öldürücü ilaç, biyolojik kontrol ve doğal böcek öldürücüleri gibi doğal uygulamaları kullanıyorlar. Yakın zamanlarda, MST toprakla ve yaşamla bağlılıklarını özetleyen ve yerleşimcilerin refahının yükselmesi ve iç örgütlenmenin birliği için bir kılavuz olan 10 âhlaki buyruğu[6] kabul etti.

Bir: Doğanın varlıklarını ve toprağı sevin ve koruyun.

İki: Doğa ve tarım hakkında devamlı olarak bilginizi geliştirin.

Üç: İnsanlar arasında açlığa son vermek için yiyecek üretin. Monokültürden ve  tarımda toksik ürünlerin kullanımından sakının.

Dört: Var olan ağaçları koruyun ve yeni alanları yeniden ağaçlandırın.

Beş: Akarsu kaynaklarını, barajları ve gölleri koruyun; suyun özelleştirilmesine karşı mücadele edin.

Altı: Çiçekler, tedavi edici şifalı otlar, sebzeler, ağaçlar vb. ekerek yerleşimleri ve toplulukları güzelleştirin.

Yedi: Artık maddeyi uygun bir şekilde işleyin ve hava kirliliği ve çevreye yönelik saldırıya yol açan bütün uygulamalarla mücadele edin.    

Sekiz: Dayanışma sergileyin ve herhangi bir kişi, cemaat ya da doğaya yönelik uygulanan bütün haksızlara, saldırganlıklara ve sömürüye karşı isyan edin.

Dokuz: Herkesin bir toprak parçası, ekmek, eğitim ve özgürlük sahibi olabilmesi için Latifundium’a karşı savaşın.

On: Zapt edilen toprağı asla satmayın, çünkü toprak gelecek kuşaklar için bir mirastır.

VI. Çeşitli İşbirliği Biçimleri 

Daha önce gördüğümüz gibi, 1984’de kurulduğundan beri, MST tarımsal işbirliğinin en farklı biçimlerine, bilhassa hepsinin en mükemmel işbirliğine, çok önemli bir rol biçer: üretimde elbirliği Hareket tarafından “işi örgütlemenin en üstün yolu” olarak görülür. Uzun bir zaman “kırsal bölgede sosyalleşme ve yeni insanın oluşumu” için en umut veren alternatifin Tarım ve Sığır Yetiştirme Kooperatifleri (CPA) olduğuna inandılar. Ancak zorluklar kooperatif üretiminin ekonomik ve sosyal amaçlarına yansıdığında, kitleleri işbirliğine yöneltmenin en iyi yolunun hizmet kooperatiflerine öncelik vermek olduğunu anladılar. Kredi kooperatifleri sonradan doğdu.

Dokuz merkezi ve üretim, hizmetler ve pazarlama için 81 yerel ve kredi için üç kooperatif oluşturdular: Sarandi’de Crenol; São Miguel do Oeste’de Cooperados; ve Cantagalo’da CREDİTAR. 45 tane tarımsal-sanayi birimi daha vardır.

Şimdi bütün bu yıllar boyunca kooperatifteki farklı deneyimlerden öğrenilen dersleri değerlendireceğiz.

1.      Üretimde İşbirliği

1)      Koşullar

MST üretimde işbirliği uygulamasının zorlanamayacağını öğrendi; ilk önce yerleşimciler arasında işbirliğini kabul edilebilir ve arzulanan bir yargı haline getirecek kültürel ve maddi koşulları yaratmak gerekliydi.

Eğer bir yerleşimde bir toplantı sırasında bir kooperatif kurulması gerektiğini emretmeye kalkışırsanız, bu girişimin başarısız olacağına hiç şüphe yoktur. Nasıl çalışmak istediklerine ve oradan geliştirilecek duruma karar vermesi gereken yerleşimcilerdir. İşbirliğinin uygulaması çok esnek olmalıdır ve benimsenen biçimler hem nesnel hem de öznel koşulları hesaba katmalıdır.[7]

a)      Nesnel koşullar

Nesnel koşullar arasında, ilk olarak, birleşmeye başlamak isteyen grupta ne kadar sermaye toplandığını ve kredi alma olasılıklarını; ikinci olarak, üretebilecekleri ürünün çeşidini; üçüncü olarak, çevrenin doğal koşullarını; dördüncü olarak, depo merkezleri arasındaki mesafeyi göz önünde bulundurmalısınız –örneğin, bu sütü tüketecekleri yerden uzakta bir yerleşimde bir süthane kurmazsınız.[8] Ancak bununla beraber bir başka çok önemli etmen vardır: Eğer bir köylü topluluğu halen hayvan sabanları kullanıyorsa, en mantıklı şey kullanmak istenilen teknolojinin aileyle birlikte işleyecek olmasıdır; bununla birlikte köylü eğer makineleştirilmiş çiftçilik için traktörler ve başka makineler kullanmaya karar vermişse, yaratıcı sürecin kendisi birleşme ihtiyacını gerektirmediğinden ötürü bu kolektif üretim için örnek teşkil etmeyecek olsa bile iş aletlerini kiralamak ya da satın almak için adeta temel bir mesele olacaktır. Bir topluluk, örneğin, domuzları tetkik etmek için bir tarımsal-sanayi oluşturmak istediğinde işler farklıdır; bu durumda kolektif çalışma teknik bir gereklilik olur: bir grup insan hayvan kesecektir; bir başkası derisini yüzecektir; bir başkası eti kesecektir; bir başkası sosisleri hazırlayacaktır; hatta bir başkası onları paketleyecektir vb.

b)      Öznel Koşullar

Bütün öznel koşullar esnasında, önceki iş deneyimleri önemli bir rol oynar: daha önce farklı iş bölümü biçimlerinden geçmiş olan ücrete dayalı işçiler kolektif çalışma için bireysel temelde çalışmış olan küçük köylülerden daha iyi hazırlanırlar.

Ailelerin toprağın zaptı için mücadeleye katılmalarının yanı sıra politik bilinçlilikleri de önemlidir. Topraklarını mücadele yoluyla zapt edenlerin durumu toprağı bir danışman, bir politik parti, kiliseler vb. aracı yoluyla elde eden köylülerinkinden çok farklıdır.[9] [10]

2)      Çeşitli Biçimler

Daha önce gördüğümüz gibi, üretimde işbirliği herkesin katılabilmesi için komşuların ortak faaliyetlerini programladıkları karşılıklı yardım[11] örneğinde olduğu gibi en basit ödemeden ya da yardım paralarının hiçbir rolünün olmadığı doğrudan mübadele hizmetleri ve tarımsal-endüstri üretimi için daha karmaşık kooperatif biçimlerine kadar çok farklı biçimler benimseyebilir.

a)      Ortak Çalışma[12] 

İlle de kolektif bir üretim süreci olmasa bile, bir yerleşimin işçilerinin birlikte gerçekleştirebilecekleri çeşitli faaliyetlere yakından bakalım.

1.      Plantasyonları “karşılıklı yardım grupları” yardımıyla temizleyerek ortadan kaldırın.

2.      Kolektif bir şekilde sahiplenilen öküzü ya da toprağı makinelerle işleyin ve ekin.

3.      Şahsi arsalarda çalışmaları için makineleri, traktörleri ya da biçer döverleri herkesten satın alın.

4.      Tohumları, gübreleri ve ekinleri korumak için kulübeler inşa edin.

5.      Sadece bir sözleşmeyle banka borcu isteyin.

6.      Ürünü en iyi fiyatlara satın.

7.      En ucuz fiyatlara mal ve girdiler satın alın.

Bunlar temel yöntemlerdir. Birçok başka çeşitler vardır, bir çift öküz ya da ortak işte bir kamyon kullanmak gibi. Grup bu faaliyetlerle birlikte aynı zamanda üretken hizmetleri  paylaşarak ortak çalışma yaptığında, sonuç olarak bir kolektif çalışma grubumuz olur.

Her bir yerleşim, her bir topluluk, her bir köylü yoldaşıyla birlikte değerlendirmeli ve kolektif bir tarzda rahatça ne yapılacağına karar vermelidir. Sonuçlar olumsuz olduktan sonra, uzun vadede, hiç kimse zorlanamaz.

3)      Ortak Çalışmanın Avantajları

MST köylünün belli bir çalışma yöntemine katılması için baskıya razı edilmemesi gerektiğinde ısrar etse de, Hareket toprağın bu kolektif çalışma biçimlerini teşvik eder zira, bunun bireysel avantajlarının yanı sıra, “toplumu değiştirmeye başlamanın ve bir gün Brezilya tarımında sosyalizme varmanın tek yolu” olduğuna inanır.[13]

a)      Ekonomik avantajlar

Ekonomik bakış açısından birçok avantaj vardır.[14] İlk olarak, kredilere ulaşmayı çabuklaştırır ve depo, ulaşım araçları vb. gibi yeni teknolojilerde daha önemli yatırımlar yapmalarına imkan tanır[15] zira bankacılık meselelerinin üstesinden gelmek için bunlar yeterlidir. Müdür 100 milyon borcu olan kişiye karşı 10 milyon borcu olandan farklı bir davranış sergiler.

İkincisi, iş daha etkili ve üretken olur: iş bölümüne olanak sağlayan daha geniş sayıda insanın toplanmasından dolayı tarımsal verimlilikte bir artış olur. Başlangıçtan beri MST kooperatiflerinin yaşamış olduğu bütün sıkıntılara rağmen, yerleştirildikleri bölgelerin hektar başına ortalamasından daha fazla üretiyor olmaları ilginçtir. “Klasik bir örnek vardır: Terk edilmiş ve tam olarak kullanılmamış latifundia bölgesi olan Bage, Rio Grande do Sul’de, yerleşimler belediye arazisinin %5’ini işgal eder ve bölgenin tarımsal üretiminin %50’sinden daha fazlasından sorumludurlar.”[16] Verimlilikteki bu artış farklı nedenlerden ötürüdür:

a)      Birkaç aile birleştiğinde ve işlenmiş toprağı arttırdığında, daha yüksek bir teknolojik niteliğe sahip olan traktörler ve başka makineler gibi üretim araçları satın alabilir ve böylece daha fazla etkili olurlar: izole edilmiş bir çiftçi gerek toprağın kullanımını mazur göstermek için yeterince toprağa sahip olmadığından gerekse de hiçbir parası ve kendisini finanse edecek herhangi bir bankası olmadığı için bir traktör satın alamaz.

b)      Toprak kolektif bir biçimde işlendiği için, en iyi mevsimde tohum ekebilirler.

c)      Teknik yönden tohum ekimini ağır yağmurlar yüzünden toprağın parçalanmasının ve erozyonun önüne geçecek küçük oluklarda düzenleyerek, dağ alanlarını, en berbat alanları, kolektif otlaklar için olanları vb. dikkate alarak topraktan daha fazla faydalanırlar.

d)     Ortak alan büyüdüğü için, piyasa için soya fasulyesi, fasulyeler, tahıl, pirinç gibi farklı mahsuller ekebilirler. Şahsi çalışma en büyük bölgede tek bir piyasa ürünü ekmek ve geri kalanı kendi kullanımları için ekme eğilimindedir.

e)      Hizmet çeşitlerinin her bir kişinin kendi uzmanlığı ya da tercihine göre gruba katkı yapacağı daha iyi bir dağılımı olabilir. Şahsi arsalar örneğinde her bir çiftçi her şeyi yapmalıdır, dolayısıyla sonuçlar alt düzeydedir ve iş nitelik açısından daha düşüktür.

f)       Tarım bilimcilerden teknik yardım alınmasını daha kolaylaştırır. Bu tarım bilimciler için 100 aileyi içeren 1000 hektarlık bir alandan sorumlu olmak her on hektarda 100 aileyi ziyaret etmekten daha kolaydır.

g)      Kentteki ticari işlemlerde zaman tasarrufu sağlar, böylece köylü tarımsal iş için daha fazla zamana sahip olur.

Üçüncüsü, altyapılarını geliştirebilirler: elektrik, içme suyu, yollar ve hiç kimsenin tek başına yapamayacağı kulübeler inşa etmek gibi diğer gelişmelere imza atabilirler.

Dördüncüsü, daha uygun fiyatlara satın alabilir ve satabilirler. Eğer 100 çuval gübre satın alırsanız sadece 10 çuval aldığınızdan daha iyi bir fiyata alırsınız ve eğer 100 çuval buğday satarsanız 10 çuval sattığınızdan daha fazla kazanırsınız.

Beşincisi, sıkıntılı durumlara daha iyi şartlar altında karşı koyabilirler. Geçici bir salgın mahsullerine saldırdığında ya da kuraklıklar veya sel baskınları olduğunda zarar her bir çiftçiyi iflasın eşiğine getirir, fakat bu durumda sorunu herkesin arasında paylaşabilirler ve buna katlanması daha kolay olur. Ailede bir hastalık olduğunda, grup ekini işlemeye devam eder ve hiçbir kayıp olmaz.

Son olarak, çok önemli bir şey vardır: MST yerleşimleri kalkınma yaratarak, vergilerde bir artışla beraber ticareti arttırarak bölgenin ekonomisini harekete geçirme eğilimindedir.[17]

b)      Sosyal Avantajlar

Ortak faaliyet sosyal bakış açısından da önemli avantajlar barındırır.

Birincisi, toplumun daha kolay örgütlenmesini sağlar.

İkincisi, sağlık, eğitim, yerleşimlerin güzelleştirilmesi, el işi vb. ile ilgili sorunların çözümüne yardımcı olur.

Üçüncüsü, eğer aileler beraber çalışmaya devam ederse, şahsi arsalar üzerindeki sosyal izolasyonu parçalarlar; insanlar bir topluluk içerisinde yaşamaya ve karşılıklı ilişkilerini geliştirmeye alışır.

Dördüncüsü, anaokullarının ve kolektif yemek salonlarının oluşturulmasıyla birlikte, kadınların kolektif çalışmaya katılması çok daha fazla kolaydır.

Beşincisi, toplulukta yaşayan çocuklar daha güvenilir bir çevrede yetiştirilir ve kolektif çalışmanın önemini pratikte öğrenmeye başlar.

Altıncısı, ailelerin eğlence ve kültürel faaliyetler geliştirmeye daha fazla zaman ayırması için kolaylıklar vardır.

Yedincisi, bir köylünün bir başkasından daha iyi yaptığı toplumsal farklılıklar yoktur. Bütün aileler eşit ilerleme kaydeder ve aynı güçlüklere birlikte karşı koyar.

Sekizincisi, grup içersinde yardım ve arkadaşlık bakımından bir tutum geliştirmek, bu suretle yavaş yavaş herkesin bireyciliğini ve dayanışma yokluğunu bertaraf etmek için koşullar yaratılır.

Dokuzuncusu, mahallerde her zaman meydana gelen kavgalar, işlerin genellikle şiddetle ve polisin varlığıyla son bulduğu bireysel arsalarda olduğu gibi değil, daha demokratik, sağlıklı bir tarzda çözülür.

c)      Politik avantajlar

Politik bakış açısından, tarımsal işbirliğinin de kendine has önemli avantajları vardır: Birincisi, grup içerisinde politik tartışma için daha geniş bir müddet yaratır, toplumun nasıl işlediğini anlamayı mümkün kılar ve insanların toplumsal bilincinde bir yükseliş sağlar.

İkincisi, kadrolar oluşturabilir ve daha sonra onları örgütlenme için serbest bırakabilirler ve bu sonradan onların diğer yerleşimlere ve tarımsal çalışmayı etkilemeden toprak için başka mücadelelere yardım etmelerine imkan tanır. CONCRAB tarafından gerçekleştirilen bir çalışmada 154 aileden oluşan beş kooperatifte 18 militanı tam gün ve diğer dördünü yarım gün nasıl serbest bıraktıklarını görebilirsiniz.[18] [19] [20]

Üçüncüsü, toprağı savunmak konusunda hükümetlere, büyük toprak sahipleri ya da bankalara karşı daha güçlüdürler ve mücadelelerinde geniş bir tarımsal reform ve toplumda derin değişimler için daha fazla inançlıdırlar.

Dördüncüsü, köylüler sorunlarını kolektif bir şekilde değerlendirir ve karar alımları bu değerlendirmelerin sonucudur.

Beşincisi, bu bütün küçük köylüler için olduğu kadar toplumun diğer kesimleri için de bir örnek ve referans noktasıdır zira bu ekonomiyi, üretimi ve insanların yaşamını kapitalizminkinden farklı bir mantıkla düzenleyebilmenin mümkün olduğunu kanıtlar.

4)      Üretim Kooperatiflerinin Değerlendirmesi

MST yerleşimlerinde üretimde işbirliği açısından başarılı deneyimler olduğunu yadsıyamayız, fakat bu kooperatiflerin çoğunluğunda örnek olmamıştır çünkü alternatif bir kooperatif tarzının yaratılmasında başarılı olmak kolay bir iş değildir, zira mevcut tek piyasaya – diğer şeylerin yanı sıra, altyapı ve girdiler artarken tarımsal ürünlerin fiyatlarının düşürülmesini belirleyen kapitalist piyasa- girmelidir. Fakat bu nesnel güçlüklere ilaveten, MST üretimde de hatalar yaptı. Şimdi bunlardan bazılarını inceleyelim.

a)      Piyasa için Monokültür

Hareketin en önemli öz eleştirilerinden biri piyasaya monokültür sağlamak için çaba sarf etmesi oldu. Stédile bunun bir hata olduğuna inanıyor. Yerleşimler, piyasaya ya da fiyat dalgalanmalarına bu kadar fazla bağlı olmamak böylece üretim çeşitliliğini korumak için sadece piyasa için değil aynı zamanda kendi kullanımları için de üretmeliydi. Sadece soya fasulyesi ya da mısır ya da pamuk ya da yukka üretmek çok büyük bir risktir.[21]

Yerleşimler çok az ürünün üretimine bağlı olduğunda, köylüler piyasanın dalgalanmalarına karşı aşırı ölçüde savunmasız olur. Öte yandan, monokültür, özellikle Güney’de, insanları yıl boyunca belli zaman dilimleriyle işsiz bırakan bir dönem dayatır.[22]

b)      Abartılmış makineleşme

Stédile göre, yerleşimlerde yapılan hatalardan biri üretim derecesine göre ayarlanmamış, abartılmış bir makineleşme uygulamasıdır. Eğer 30 hektar bir alanınız varsa, ancak 100 hektarınız varsa kâr getirecek bir traktör neden satın alırsınız?[23] Bu tarz üretim imkânlarıyla, traktöre yatırılan para onu satın almak için başlarına aldıkları borcu ödemek için hiçbir zaman yeniden bulunamayacaktır.

Alvaro de la Torre şöyle diyor: Bu büyük ölçüde, tarımsal-sanayi sürecini bir bütün olarak olmasa da, tarımsal-sanayi yapısını geliştirmeyi teşvik ettikleri 1994 ve 1996 arasında bize tahsis edilen kredi kolaylığından ötürüydü. Bir başka deyişle, üretimin ihtiyaçlarına ya da insanların kullanmak zorunda olduğu bu yeni teknolojinin öğretimine tekabül etmeyen oldukça modern teknik bir altyapıyla başladılar.[24]   

Bugün, kooperatiflerin çoğunluğu borç içersindedir –daha kötüsü- insanlar devlete çok muhtaç hale gelmiştir. Geçmişte böyle bir şey doğru bulunmazdı çünkü insanlar kendi güçlerine daha fazla güvenirdi. Fernando Henrique Cardoso’nun ikinci dönemi sırasında MST’nin bütün taleplerini görmezden gelerek, onu zayıflatmak için mümkün olan her şeyi yapmaya karar verdiklerinden durum çok daha ciddidir.

Abartılmış makineleşmeye yönelik eleştirel tepkinin herhangi bir makineleşme biçimini reddetmek olmadığını, yine de, belirtmeliyiz. Hareket içerisinde hiç kimse bu tutumu benimsemez –tersine, belli bir derece makineleşme, her nerede mümkünse, köylüye işinde yardımcı olmak ve başka faaliyetler açısından işçilerin bir kısmını özgürleştirmek için gereklidir.[25]

Eğer traktörleri pirinç plantasyonlarında kullanacaklarsa, bahçede; ya da süt ineklerinde, veya yarım gün çalıştıklarından daha yüksek gelirler sağlamak için iş gücünü kullanan başka faaliyetlerde çalışmak için kendilerini daha iyi örgütlemelidirler. Hiç kimse traktörleri bırakacaklarını ve öküze geri döneceklerini söylemedi. Öküz sadece bölge bir traktör için uygun olmadığında kullanışlıdır.[26]

2.      Ticaret Kooperatifleri

Hükümetin hiçbir zaman pazarlamayı dikkate alacak bir tarım politikası olmadığı için (ürünleri; üretimi nakletmek için ulaşım düzeni ve yolları gözden geçirmek) küçük çiftçinin iki çıkış yolu vardır: “Ya imalatını çok büyük tarımsal-sanayisi için ucuz ham madde olarak satar ya da onu hiçbir satın alma gücü olmayan bir nüfusa perakende satar.”[27] Bugün, tarım için ayrılan her reyal, tohumlar, gübreler ve diğer girdiler için 18 senttir; ve ürünleri gözden geçiren ve ticaret yapanlar için 70 senttir. Çiftçi sadece 12 sent temin eder.

1)      COANOL DENEYİMİ

Duruma karşı koymak için 370 ailenin iştirâk ettiği Anonni Çiftliği yerleşiminin deneyiminden esinlenerek, Rio Grande do Sul’de bölgesel bir ticaret kooperatifi oluşturmaya karar verdik.

Sadece farklı yerleşimleri değil aynı zamanda bölgenin küçük çiftçilerini de birleştiren COANOL ortakların ürünlerini toplar, daha sonra bunları gözden geçirir (temizler, kurular ve onları seçer) ve kendi sanayilerine teslim eder. Dolayısıyla vicdansız komisyonculara katlanmak zorunda olan köylülerin kendisi değil, bu rolü üstlenen ve bunu çok daha uygun fiyatlarla daha profesyonel bir tarzda gerçekleştiren kooperatifti: Yüzde on beş ücret talep etmek yerine, klasik kooperatiflerin yaptığı gibi, onlar sadece hemen hemen nakil ve vergilerin ücreti olan yüzde sekiz ödenmesini ister.

Bunun yardımcı etkileri oldu. Diğer aracı kuruluşlar fiyatlarını indirmeye zorlandı. Ve şimdi kooperatif çok daha fazla ürün işlediği için, şirketlerle pazarlığa çok daha iyi hazırdır. Ticaret kooperatiflerinin karşılaştığı temel sorunlardan biri piyasa rekabetiydi, çünkü bu faaliyet içerisinde %17 olan Ticari Eşya Tedavül Vergisi’nden mesul olmamak için federal gelirden sorumlu bölge vekiline rüşvet vermek gibi rüşvetçilik ve birçok kirli dolap örneği bulunmaktadır. Veya ürünleri daha iyi bir fiyata satabilmek için ürünlerin kalitesini sınıflandıran memura rüşvet verdikten sonra memur onları gerçekte sahip olduklarından daha yüksek bir kaliteye sahiplermiş gibi sınıflandıracaktır.

MST kooperatifleri, komşularının bazılarının piyasaya kendilerininkinden aşağı kalitede ürünler getirdiğini, bununla beraber onlara daha iyi para ödendiğini görebiliyordu. Bunun açıklaması az önce anlattığımız bu rüşvetçilik sistemiydi. Aynı şey ürün satın almak zorunda olduklarında da olur.

2)      Hizmet Kooperatifleri

Bölgesel ticaret kooperatifleri sonradan hizmet kooperatifleri oldu. Hem yerleşik aileler hem de belediye örgütü ya da bölgeden küçük çiftçiler üye olabilir. CPA’lar bile üye olabilir.[28] [29] Ortakların sayısında herhangi bir sınırlama yoktur, ki bu 30’dan daha fazla ortağa sahip olamayan üretim kooperatiflerinde mevzu bahis değildir.

Bu kooperatifler –söylediğimiz gibi 1995 ve 2000 arasında çok yaygın olan- ürün pazarlama sürecini, girdileri ve tüketici mallarını düzenler. Ayrıca teknik yardım ve eğitim verirler ve belediye ve mikro-bölgesel seviyelerde bir çeşit planlama yaparlar.[30] [31] Çoğu durumda tarımsal ve sığır yetiştirme ürünlerini de gözden geçirirler: kağıt hamuru makineleri, süt pastörizasyonu için mikro merkez, soğuk-depolama aletleri, pirinç hasatçıları, depolama aletleri ve başka şeyler yaparlar.

Gördüğümüz gibi, yerleşimler daha sonra yerel ya da mikro-bölgesel piyasalara katılmaya başlar. Bu kooperatifler yerleşimciler ve bölgenin birçok küçük çiftçisi için başvuru noktaları olur. Yerel ticaret, politik otoriteler ve yerel topluluklar bu deneyime büyük saygıyla bakmaya başlıyor. MST’nin bu artan prestiji kırsal işçilerin yanı sıra aynı zamanda kentteki diğer işçilerin örgütlenmesinde olumlu bir etkiye sahip olmasını mümkün kılar.[32]

Bu kooperatifler tarafından yerine getirilen hizmetler üyelerinin etkili bir şekilde çalışabilmesi ve bütün idari gereksinimleri yerine getirebilmesi için çok faydalı olmasına rağmen, bu görevleri üstlenecek eğitimli kadrolar aramak zorunda kaldılar ve bu kadrolar çoğunlukla MST kadroları oldu. İdari hizmetleri sürdürdüklerinde, evvelki politik sorumluluklarını terk etmek zorundadırlar ve bu Hareketin politik yönünü zayıflatır.

3.      Kredi Kooperatifleri

1996’da, birçok üretim kooperatifi ve bölgesel hizmet kooperatifleri örgütledikten sonra, MST kredi kooperatiflerinin çoğalması üzerine bir tartışma başlattı. Yerleşimcilerin birikimlerini kullanmak ve daha önce bahsettiğimiz Tarım Reformu Kredi Programı (PROCERA) gibi, devlet kredilerini yerleşimcilere aktaracak bir birim olmak düşüncesi hakimdi.

O zamanlar Parana, Cantagalo’da oluşturulan Kredi Kooperatifi’ni (CREDİTAR) izlemeye karar verildi. Ve bir başka CRENHOR yaratmak için Rio Grande do Sul, Sarandi’de de tartışmalar başlattı.[33]

1)      Sarandi’deki CRENHOR Örneği

Novo Sarandi’de olup bitenlere bakalım.[34] Daha önce söylediğimiz gibi, bir ticaret kooperatifi olan COANOL’e sahiptiler. Bu kooperatif kredileri küçük çiftçilere ve yerleşimcilere aktarmak düşüncesiyle, vekalet ettiği sermayeyi kullanarak, Banco do Brasil, Bndes[35] ve Rio Grande do Sul (Banrisul) Devlet Bankası gibi federal mali kurumlardan kredi bulmaya çalıştı. Bu bankalar parayı bir kredi kooperatifine vermek hususunda özen gösterir çünkü bankanın müşterilerine vermesi gereken bütün hizmetler kooperatif tarafından üstlenilir.

Bu kredi kooperatifinin üyeleri MST, Küçük Çiftçiler Hareketi (MPA) vb. gibi örgütlü gruplar ya da hareketler olmalıdır. Kooperatif projelerin ve sözleşmelerin kaleme alınmasını üstlenir ve bunların kaydından sorumludur. Çiftçinin artık kente gitmesi, bankada kuyrukta dikilmesi, finansmanı için vakit kaybetmesi gerekmez; kredi kooperatifi topluluğa gider ve bu tarz faaliyet için oraya bir şube koyar. Başka şeylerin yanı sıra, banka hizmetleri için yüzde on ve on bir arasında masraf yazarken, kooperatif çok düşük bir faiz, sadece yüzde yedi, ister. Öte yandan, güçlük çekenlere yardım etmek için özel bir kredi planı oluşturma olasılığını iyice düşünmüştür. Eğer banka %1,4 masraf yazarsa, kooperatif sadece yüzde bir masraf yazacaktır.

Bu kooperatif otuz dört üyeyle 1996’da başladı, ancak çok hızlı bir şekilde büyümeye başladı ve bugün dört bin altı yüzden daha fazla üyesi vardır. O yıl, Küçük Çiftçiler Hareketinin mücadelesi sayesinde, üyelerin sübvansiyonun yanı sıra özel bir kredi planı oluşturdular: Aile Tarımının Takviyesi için Ulusal Program (Pronaf), fakat hiçbir banka bunu vermeye istekli değildi. Novo Sarandi Kooperatifi bu görevi üstüne aldı. Bankalar Kooperatifin gösterdiği başarıyı fark ettiğinde, bütün dışarıda bırakılanları bir daha kazanmayı denedi.

Şimdi Kooperatif 21 belediyede vardır ve Merkez Bankası (Banco Central) tarafından yetkili kılınmadığı için daha fazla görev üstlenmemektedir. MST, hizmetlerini genişletmesi için diğer belediyelerden sürekli talep geldiğinden bu kooperatifin hareket alanını arttırması için bankanın yetkisini istedi, fakat banka bu görevi üstlenmesi için kooperatifi değil, diğer bankaları tercih etti. Bugün kooperatiften insanların topluluklarında Banco de Brasil ve diğer bankalardan personeli insanlarla konuşurken bulmak olağandır: bankalar kooperatifin çalışma tarzını benimsemek zorunda kaldı.

CRENHOR muazzam itimada sahiptir çünkü örgütlü gruplarla çalışır ve bundan dolayı, hiçbir hata oranı yoktur. Her zaman borç verdiği parayı tahsil eder. Eğer bir üye karşılık vermezse, sorumluluğu üstlenen kooperatiftir. Şahsi krediler vermez, ancak kişi grubun bir üyesiyse ve onların tam desteğine sahipse kredi verilir. Bu ayrı tutulanların dahil edilmesini daha kolaylaştırır, zira bir çiftçinin çok az kaynağı olsa bile, eğer kolektif desteğe sahipse borcu üstlenme ihtimaline göre kendisine bir kredi verilecektir –küçük bile olsa, bu her zaman değerli bir şeydir.[36] Bu bankaların kendini güvende hissetmesini sağlar, borç verdikleri bütün paranın geri geldiğini bilirler.

2)      Kendi Kredi Sistemimiz Doğrultusunda mı Yol Almalıyız? 

MST’nin kendine ait bir kredi sistemine sahip olması gerektiği kanısına varıldı. Elbette hareket her zaman Tazmin Odası, Banco do Brasil, Bndes ve Banrisul gibi başka mali kurumlarla anlaşmalar imzalamak zorunda kalacaktır; hizmetler, bununla beraber, oyunun kurallarını koyacak bir kooperatif içerisinde örgütlenecektir.

3)      Engeller

Her zaman olduğu gibi varolan kapitalist sisteme karşı herhangi bir alternatif karşısında, egemen sınıflar pasif kalamaz ve krediler alanındaki bu halkçı adımı kabul edemezler. Son zamanlarda engeller çıkarmaya başladılar. Eğer geçmişte bir kooperatif toplumsal sermaye miktarının yirmi misli borca girebiliyorduysa, şimdi sadece sermayesinin beş misli kadar girebilir. Eğer geçmişte bin reyal ile (her elli reyal ile yirmi üye) bir kooperatif oluşturulabiliyorduysa, şimdi elli bin reyale ihtiyaç vardır. Bütün bunlara ilâveten kredi kooperatiflerinin kooperatif mülklerinin net miktarının sekiz misline sahip olması gereken bir kredi merkezine bağlanması gerektiği söyleniyor.

4)      Borç ve Bürokratizm

Ancak işleri güçleştiren yalnızca bir düşman stratejisi değildir, aynı zamanda MST’nin kendi başlangıç projesinin büyümesinden kaynaklanan sorunlar vardır. Alvaro de la Torre’ye göre asıl fikir, büyüklüğü üye çiftçilerin tasarruf kapasitelerine göre olacak kredi kooperatifleri yaratmaktı. Aynı zamanda bu grupların devlet tarafından dağıtılan kredileri köylülere verebilecekleri düşünüldü. Sorun CRENHOR’un çok fazla büyümesiydi, aşağı yukarı yedi ya da sekiz şubesi vardı ve orta ölçekli bir kredi kurumu olduğundan daha önce bankalar tarafından gerçekleştirilen bütün bir muhasebe ve idari işlemler dizisini yerine getirmeliydi.

Üyelerin artık denetleyemediği çok büyük bir idari bölüm oluşturmak zorunda kaldı; yöneticinin kendisi bile çok sıkı bir kontrol uygulamadıkça güçlükler yaşadı. Örneğin, günlük faaliyetlerin bilançosunu yapmalıydı ve bu çok fazla zaman alıyordu. Üyelerin kontrolü bir temsilci aracılığıyla dolaylı bir şekilde yapılmaktaydı.

Ve CRENHOR’un faaliyetlerinde sadece üyelerin tasarrufları esas değildir, hükümet kredilerinin transfer edilmesinden de sorumludur. CRENHOR zamanında ödeyen müşteri ile ödemeyen müşteri arasında ayrım yapmaya son verir ve kredileri en çok ihtiyacı olanlara dağıtmamaya, zamanında ödeyenlere dağıtmaya eğilimlidir. Ve hepsi bu değildir: yeniden dağıtılan kredileri devletten önce karşılaması gerektiği için, borçluları adaletin ellerine vermeye zorlanmıştır. Aynı şey hizmet kooperatifi COANOL ile oldu. Fonları üyelerinin tasarruf kapasitesinin çok üstüne çıktı. De la Torre kooperatiflerin sermayesinin yalnızca üyeleri tarafından katkıda bulunulan payların toplamı olması gerektiğini düşünüyor –borçların ödemesini garanti altına alabileceği ve üyelerin kooperatiflere sahip olduğunu hissedebileceği tek yol budur. Ancak bu gerçekleşmez. Hem kredi kooperatiflerinin mirası hem de hizmet kooperatiflerininki büyük ölçüde kooperatif dışındaki kaynaklardan gelir ve bu sistemi çökertir: Kooperatifler giderek borçlanır, kooperatifleri terk eden üyeler borçlarını ödemez ve dayatılan teknolojik paket girdiler üzerine gerekli olduğundan daha fazla harcatır, böylece kârları düşer ve sorun büyür.

Kredi kooperatifi CREDİTAR’dan sorumlu Mário Schons, durumun çok daha çetin olduğunu itiraf eder zira –başka şeylerin yanı sıra- CREDİTAR, kredi kooperatifleri Merkez Bankası kurallarıyla idare edilir ve eğer banka aniden hesapları kontrol edecek olsaydı, bunu yapma hakkı olurdu. “Eğer kooperatif köylüleri desteklemeyi sürdürmek isterse, bu bir kez daha yerleşimciyi topraksız bir insan yapacaktır. Bu kapitalizmin sizi yapmaya sevk ettiği çelişkidir. Bu tarz bir soruna meydan vermemek için, kooperatifin kendisi önlemler alır: köylünün parasal durumunu değerlendirir ve köylü daha fazlasını istese bile, kendisine sadece bu kapasiteye tekabül eden miktarda para verir.” [37]

Sonunda, bu uzun yol süresince MST, mevcut yasaların geleneksel olanlardan farklı bir kooperatif oluşturmak konusunda herhangi bir çabaya girişmenin bir deli gömleğine eş değer olduğunu kanıtlayabildi. MST’nin mevcut Kooperatifler Kanununun değiştirilmesinde ve geleneksel olanlardan farklı işçi kooperatiflerinin örgütlenmesini teşvik etmek için bir yasa tasarlanmasında ısrar etmesinin nedeni budur.     

NOTLAR:


[1] Empresa Brasileira de Pesquisas Agropecuárias

[2] J. P. Stédile, “Terra de todos,” Caros Amigos dergisinde röportaj, Haziran 2000, S. 32.

[3] MST, Construindo…, Yukarıda A.g.e, S. 200-201.

[4] Yukarıda A.g.e S.201

[5] Bakır sülfit ve su ile kireç karışımı.

[6] Sem Fronteira dergisinden alınmıştır, Aralık 2000, No. 285, S.21

[7] J. P. Stédile ve B. Mançano Fernandes, Brava…, op. cit., S. 117, Braz. Ed., S. 101.

[8] A.g.e.

[9] Brezilya’da belediye temsilcileri vereadores olarak adlandırılır.  

[10] J. P. Stédile ve B. Mançano Fernandes, Brava…, Yukarıda A.g.e S. 118, Braz. Ed., S. 102.

[11] Brezilya Portekizcesinde: mutirão

[12] Construindo o caminho’dan alınmıştır, MST, São Paulo, 1986, S. 186-187.

[13] Yukarıda A.g.e S. 190.

[14] Yukarıda A.g.e S.191-192

[15] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra… Yukarıda A.g.e, S. 50.

[16] Yukarıda A.g.e S.48 Bununla birlikte Stedile şunu açıkça görür “başlangıçta birçok insan iş bölümüne karşıydı çünkü iş bölümünü kapitalizmle karıştırıyorlardı.” O zamanlar bu iş bölümünün  -üretici güçlerin gelişmesinin doğal bir sonucu olarak- sadece insanları sömürmek amacıyla değil fakat genel olarak yaşam şartlarını da geliştirmek için kullanılabileceğini anlamadılar. CONCRAB tarafından basılan bir broşür iş bölümü ilk incelendiğinde Taylor modeli tarafından üretilen yabancılaşmanın dikkate alınmadığını belirtir. Bakınız Conrab, A evolução da concepção de…, Yukarıda A.g.e S. 17.

[17] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e S. 48.

[18] Construindo…, Yukarıda A.g.e, S. 193-194.

[19] Yukarıda A.g.e, S. 192-193.

[20] Concrab, A evolução da concepção de…, Yukarıda A.g.e., S. 26.

[21] J. P. Stédile, röportaj Marta Harnecker,  22 Mayıs, 2001.

[22] Yukarıda A.g.e

[23] A.g.e

[24] Alvaro de la Torre, röportaj Marta Harnecker, Porto Alegre, 13 Mayıs 2001

[25] J. P. Stédile, röportaj Marta Harnecker, Yukarıda A.g.e.

[26] Yukarıda A.g.e

[27] Elena Ferreira, Otto Fifueiras’den alıntılandı, “Sabor de Campo,” Sem Terra dergisi, Yıl III, No. 10, Ocak-Şubat. 2000, S. 37. Yukarıda A.g.e, S. 37.

[28] Vilmar Martins Silva, Novo Sarandi Tarım Kooperatifi lideri, Rio Grande do Sul, röportaj Marta Harnecker, Eylül 1999.

[29] Concrab, 1997, S. 62-71, B. Mançano Fernandes’dan alıntılandı, A formação do MST…, Yukarıda A.g.e, S. 233.

[30] Vilmar Martins da Silva, röportaj Marta Harnecker tarafındandır, Yukarıda A.g.e.

[31] B. Mançano Fernandes, A formação do MST…, Yukarıda A.g.e, S. 233.

[32] Op. cit., Concrab, A evolução da concepção de…, Yukarıda A.g.e., s. 23.

[33] Concrab, Sistema…, Yukarıda A.g.e, S. 34.

[34] Waldemar de Oliveira, Kredi Kooperatifi Crenhor’un lideri, röportaj Marta Harnecker, Eylül 1999.

[35] Banco de Brasil yatırımları ve tarımsal üretimin işletme giderlerini finanse ederken BNDES sadece yatırımı finanse eder.

[36] Daha önceden belirtilen Waldemar de Oliveira’nın röportajda açıkladığı şey burada son bulur. Öte yandan, Norberto Martines’e göre, dağıtılan krediler uzun vadeli yatırımlar için değil, yıllık üretimle ilişkilidir –bunların kontrol edilmesi çok güç oldu.  

[37] Mário Schons, röportaj Marta Harnecker, Santa Catarina, Mayıs 2001.

January 11, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, isyan, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, yerli - yerel halklar | 1 Comment

MST – Bir Hareket Yaratmak – BÖLÜM 5: İç Örgütlenme (Marta Harnecker)

Türkçe Çeviri : Akın Sarı 

I.   MST’nin Özellikleri

1.      Topraksız Köylüler Hareketi

Topraksız Kır İşçileri Hareketi aile çalışmasına alışkın küçük çiftçilerin köylü hareketi olarak ortaya çıkan bir toplumsal harekettir.[1] MST 1984’de Birinci Ulusal Toplantı sırasında kurumsal olarak kurulduğunda, “köylü hareketi” yerine “kır işçileri hareketi” adını tercih etti; bu seçim teorik nedenlerden değil, sadece Brezilya köylülerinin kendilerini zikretmek için bu tabiri kullanmamasındandı, köylüler “topraksız” tabirini ekledikleri çiftçi ya da kır işçileri olarak bilinmeyi tercih eder, çünkü hareket küçük çiftçileri ya topraksız ya da kendi aileleriyle birlikte hayatta kalamadıkları düşük nitelikli topraklara sahip olanlar olarak sınıflandırır.

 Topraksız Köylü Kategorileri

“Topraksız” kategorisi farklı çeşitlerde küçük çiftçileri içinde barındırır: ortakçılar ya da hissedarlar (mülk sahibi sadece toprak ve bazen tohum ve gübre bağışında bulunurken, ortakçılar aileleriyle birlikte, kendi aletleriyle ve hatta bazen kendi tohumlarıyla bir başkasının toprağında çalışırlar; ürün mülk sahibi ve ortakçılar arasında bölünür ve herkes yarısını aldığında, o zaman köylü mediero olarak adlandırılır); kiracılar (ürünün büyüklüğüne bağlı olmayan sabit bir fiyatla toprağı kiralarlar, kira nakit veya ayni ödenebilir); konakçılar (bir başkasının arsasına –çoğu zaman, devlete ait ya da sahibi bilinmeyen verimsiz toprak- yerleşirler ve mülkiyet hakkına sahip olmasalar bile toprağı sahipleri gibi işletirler[2]; kırsal günlük işçiler (maaş karşılığında emeklerini herhangi bir toprak sahibine satanlar; bunların arasında yılın belli zamanlarında ücret karşılığında çalışmaya zorlanan birçok kiracı, hissedar ve küçük mülk sahipleri bulabilirsiniz); küçük çiftlik sahipleri (üretimi ailelerini beslemek için yetersiz olan –beş hektara kadar, bölgeye bağlı olarak[3]– küçük arsa sahipleridir, bu nedenle daha fazla toprak edinmek isterler); ve son olarak, çoğunlukla kendi ailelerini oluşturduklarında köylü statülerini kaybeden ve topraksız kategorisine giren küçük çiftlik sahiplerinin evlâtları.

2.      MST’nin İzlediği Amaçlar

1)      Yalnızca Toprağı İşleyenlerin Toprağa Sahip Olması

MST Brezilya’da mücadele verdiği sürece, toprağa sadece onu işleyenler ve onun üzerinde yaşayanlar sahip olacaktır. MST, eğer birisi toprağa ilişkin spekülasyon yaparsa, başka insanları sömürmek için onu kullanırsa ve onu ekip biçmezse, onun toprağa sahip olmak için hiçbir hakkı olmadığını düşünür. MST çağdaş kapitalist toplumda tarım reformu gerçekleştirmenin imkânsız olduğunun bilincinde olduğu için, yeni bir toplum ve yeni bir ekonomik sistem inşa etmek için mücadele etmektedir.

3.      Farklı Bir Köylü Hareketi

MST diğer klasik köylü hareketlerinden farklıdır. Birçok ayırt edici özelliği onu ayrı kılar:

1)      MST Karar Alımına Bütün Aile Dahil Eder

MST hem mücadele içerisinde hem de karar alımında, bütün aileyi dahil eder; yaşlı insanlardan çocuklara kadar, yapılan her şeyde kadınların önemli bir rol oynadığı bir süreçtir –örneğin, sadece yetişkin erkeklerin katıldığı sendikaların aksine. Bu eşit ilişkiye dayalı katılım ailenin her üyesinde dikkate alındığı hissini uyandırır ve bu onun hem mücadele etme kararlılığını hem de bağlılığını güçlendirir.

Kadınlar tıpkı eşleri ve evlâtları gibi polise karşı çıkar. Onları toplumsal kaynaşmanın temel mekânlarında, okul ve ana okul gibi, çok aktif bir şekilde görebilirsiniz ve sık sık da üretime katılırlar. Yavaş yavaş, kadınlar daha önce sadece erkekler tarafından işgal edilmiş işleri üstlenmeye başlıyor. MST idari görevlerinde artan bir şekilde, verimli kesimleri ve üst kademede politik çalışmayı koordine eden, birçok kadın vardır.[4]

Fakat, genellikle köylü hareketleri ya da kent sendikalarında olanların aksine, Hareketin temel gövdesini oluşturan genç insanlardır; ve daha fazla genç insan saflarına geldikçe kendisini sürekli olarak yeniler. Genel olarak, militanlar 16 ve 30 yaşları arasındadır.

2)      MST Çoğulcudur

Aynı zamanda, MST çoğulcu bir halk hareketidir, çünkü ırkı, dini ya da bağlı olduğu parti ne olursa olsun, Hareketin kurallarına riayet ettikleri sürece topraksız kır işçileriyle kaynaşır.

3)      MST Sadece Köylülerden Meydana Gelmez

MST tarım reformu için mücadele etmek isteyen herkesi içine alır. Dolayısıyla hareket yalnızca topraksız köylülerden oluşmaz. Aynı zamanda şunları içinde barındırır: halihazırda toprağı bulunan, ancak toprağı üretmek için halen mücadele içerisinde olan yerleşik köylü, tarım bilimci, tarım teknisyeni, ekonomist, rahip, emekli avukat ve Brezilya’nın bütün topraksız köylülerin sorununu nihayetinde çözebilmesi için, radikal bir tarım reformuna yardımcı olacak, militanlık yapmaya istekli herkes.

Hareketin bel kemiği ve üyelerinin çoğunluğu kır işçisi olsa bile, köylü olmayan kadrolara sahip olmak –MST’nin “organik aydınları” olarak adlandırabileceğimiz- ve onların deneyiminden öğrenmek, köylülerin işbirlikçiliğe karşı mücadelelerinde harekete yardımcı oldu, böylece orta ve uzun vadede hareketin peşinden koştuğu amaçların vizyonunu genişletmek hususunda da yardımcı oldu. Hareket içerisinde bu organik aydınların niteliksel ağırlığının çok önemli olmasına rağmen, politik liderlerin büyük kısmı kır işçileridir.

4)      MST Kitle Mücadelesini Destekler

MST örgütlenirken mücadeledeki deneyimleri, toplumsal zaferlerin ancak kitle mücadelesi sayesinde, halkın kitlesel katılımıyla kazanılabileceğinin anlaşılmasına yardımcı olmuştur.

João Pedro Stédile şunun üzerinde durur: “Eğer hiçbir seferberlik gücü olmayan sadece bürokratik bir örgütlenmeye sahip olmakla yetinirsek; ya da sadece kanunda kaydedilmiş oldukları için haklarımıza riayet edilmesini bekleyerek hükümete bağlanırsak, hiçbir şey elde edemeyiz. Hiçbir şey. Kanunda konulan haklar halk zaferleri için hiç mi hiç garanti değildir. Bu haklar sadece halk baskısı olduğunda dikkate alınır. […] İnsanlar ancak bir kitle mücadelesiyle savaşırlarsa zaferlerine ulaşırlar. Toplumdaki politik güçler korelasyonunu gerçekten değiştiren şey budur. Aksi takdirde, varolan sorunu çözecek olan statükonun kendisidir. Toplumsal bir sorun sadece toplumsal mücadeleyle çözümlenebilir, bu bir sınıfın bir başka sınıfa karşı mücadelesinin parçasıdır.”[5]      

Ancak köylüler mücadele eder, hükümetin “ilahi” yardımını oturup beklemek ya da bir takım bürokratların yasa tasalarına inanmak yerine harekete geçmeye başlarlarsa latifundiayı boşa çıkarmak ve toprağı zapt etmek için gerekli olan güce sahip olacaktırlar.

Egemen sınıfların gücü ekonomik güçlerinde, kanun ve silahlı kuvvetlerin kullanımında yatar; halkın gücü birleşme, örgütlenme ve kendilerini seferber etme kapasitelerinde yatar. MST’nin her ne zaman gerekli olsa kitleleri seferber etmesinin nedeni budur.

Bu nedenle, MST’nin “eğer artan sayıda birçok insanı kapsayan seferberlik ve mücadelenin örgütü olarak bilinen bir toplumsal hareket olmaya son verirse asıl kimliğini kaybedeceğini” ileri sürebilirsiniz. Toprak mücadelesi doğrudan topraksız köylüler tarafından verilir, onların temsilcileri tarafından değil.[6]

5)      Ulusal Seferberlikler

Tarihsel bağlamlarını, sorunlarının ardındaki nedenleri ve bir bütün olarak toplumun işleyiş tarzını dikkate almadan mücadelelerini yerel bir düzeyde örgütlemeye eğilimli olan diğer köylü hareketlerinin tersine, MST tarım reformu mücadelesinin ulusal bir kapsamı olması için ulusal seferberliğin temel olduğunu kabul eder –“burjuvazinin genel politikaları ve onun projeleriyle mücadelede” kendisini temsil edeceği tek yol budur.[7]

6)      Köylülerin Bireyci Kültürüne Karşı Mücadele

Köylü hareketlerinin çoğunluğu toprak üzerinde şahsi mülkiyet için mücadele eden, köylülerin bireyci kültürüyle güçlü bir şekilde bağlantılı olan bu toplumsal sınıfın sadece acil çıkarlarını savunur ve bu elde edildiğinde, köylüler toprağı sadece kendi aileleriyle işlemek isterler. MST, bunun aksine, işbirliği ve dayanışmada amaçlanan derin değişimler aracılığıyla üyelerinin bu bireyci kültürün üstesinden gelmesinde ısrar eder.

7) Yalnızca Toplumsal Bir Hareket Değil, Aynı Zamanda Sosyo-Politik bir Hareket

Topraksız hareketi sadece sektörel çıkarlara sahip olan bir toplumsal hareketle sınırlı değildir; genel bir politik kapsamı vardır, bu bazılarının sosyo-politik hareket olarak tanımladığı şeydir. MST en başından beri korporatif aşamasında duramayacağını kavradı. Daha önceki deneyimler sayesinde, köylülere dayalı bir toplumsal hareket olmasına rağmen, eğer korporatif aşamasında durursa, tarım reformu için mücadelenin başarısızlığa yöneleceğini; ancak küresel toplumsal mücadeleye girerse ilerleyebileceğini öğrendi.

“Eğer bir aile sadece toprak için mücadele eder ve daha büyük bir örgütlenmeyle bağlarını kaybederse, toprak için mücadelenin hiçbir geleceği olmaz. Toprak için mücadeleyi tarım reformu mücadelesine […], korporatif mücadelesinin üst aşamasına dönüştürecek olan kesinlikle bu daha geniş örgütlenmedir.” Ve bu tam olarak “politik bileşenin” meydana geldiği yerdir.[8]

Bu politik bileşeni üstlenmesine ve ülkenin politik yaşamına bir hareket olarak katılmak zorunda olduğuna inanmasına rağmen, MST politik bir aracın varlığının peşinden koştuğu derin toplumsal dönüşüm için gerekli olduğunu kabul etmesine rağmen, hiçbir zaman “bir politik parti olma”[9] ihtimalinin beklentisi içersine girmemiştir.

4.      MST İÇERİSİNDE SENDİKA KORPORATİFİ KISMI

Hareketin özellikleri –genellikle yalnızca sendika ya da korporatif çıkarları üzerinde yoğunlaşan- diğer köylü hareketlerininkinden farklı olmasına rağmen bu MST’nin mücadele içerisindeki taleplere yukarıdan baktığı ya da bu amaçlara ulaşmayı hedefleyen sendikaların önemini küçümsediği anlamına gelmez.

MST sadece bir köylü aileyi dahil etmek için en temel neden olan toprak mücadelesini örgütlemez; bu başarıldığında, gördüğümüz gibi, başka talepler için mücadele etmeye devam eder: üretim için krediler, yollar, kamu aydınlanması, okullar, tıbbi hizmetler, ürünleri için daha iyi fiyatlar. Bu “MST’nin birleşik bir korporatif kısmına sahip olduğunu”[10] gösterir, zira MST köylülerin özel talep ve çıkarları için de mücadele eder. Öte yandan, uzun süreli mücadele içerisinde üyeleri arasında karşılıklı güvenin kurulmasına gerçekten yardımcı olan şey hareketin daha ivedi ekonomik hedefleri başarmaktaki etkinliğidir.

1)      MST ve Sendika Hareketi Arasındaki İlişki

Topraksız Kır İşçileri Hareketi ve sendika hareketi arasındaki ilişki, sonraki evrimi takip ederek, koşullara göre değişmiştir. MST hiçbir zaman sendika hareketine karşı olmadı, fakat sendika hareketinin tamamıyla tek başına sınırlı toprak parçası mücadelesini tarım reformu mücadelesine dönüştürmekteki temel sorunu çözemeyeceğini düşünür. Bu sendikaların toprak için savaşabileceği anlamına gelir, fakat bu mücadele korporatif aşamasında kalır, dolayısıyla köylüler bilinçlerini geliştiremez.

MST ayrıca sendika hareketinin korporatif mücadelesi için kendi tabanını örgütleme tarzı hakkında çok eleştireldir. Ancak Hareket bütün işçilerin birliği için var olduğu için, mücadelesini her zaman sendika hareketininkiyle koordine etmeye çalışmıştır. Bununla birlikte MST yavaş yavaş sendika yapısı içerisinde çalışmanın çok güç olduğunu idrak etti.

Frei Flávio şöyle diyor: “Hükümet sendikayı o kadar fazla kontrol etti ki bu deli gömleği içerisinde çok fazla bir şey yapamazdınız. Bu mücadele için kendi tabanımızı örgütlemek ve mücadele etmek için başka yollar keşfetmeye çalışmak zorunda kaldık, çünkü mevcut sendikalar kendi mücadelelerini doğurdu ve hükümet onları kendinden uzakta tutarak bu durumdan istifade etti: toplantı vaktini değiştirdi, dolayısıyla gün bitti ve hiçbir toplantı yapılmadı ve sendika liderleri elleri boş geri dönmek zorunda kaldı.”

“Sendika yapısının kendi tavanına ilk ve son defa vardığını gösteren şey çiftçileri gerçekten etkileyen kuraklığa karşı 1995-96 mücadelesiydi. Küçük Çiftçiler Hareketinin (MPA) kurulması, 1996’da, bu mücadeleden sonradır. Bu hareket, MST’ye öykündükten sonra, bir ya da birkaç hafta uzunluğundaki, uzun zamandır süre gelen mücadelelerle başlamıştır. Köylüler istediklerini alana kadar iki, dört ve hatta on günlüğüne seferber edildi. Bu seferberlik bir çiftçinin yavan işlerinden ötürü -başka şeylerin yanı sıra inekleri sağmak, hayvanları beslemek- bir günden daha fazla evinden ayrı kalamayacağı fikrine son verdi. Bu sorunu çözmek için hareket grup örgütlenmesini teşvik etti: On kişilik bir ailede, ikisi seferber edilecekti ve diğer sekizi evde yardım edecekti, dolayısıyla beş ya da altı gün uzakta olmak bu ikisi açısından hiç bir sorun olmayacaktı. Sendikalar bunun kadar basit bir şey hiçbir zaman düşünmedi.”[11]

MPA sendikalarda örgütlenmeye başladı. Birçok belediyede, bütün sendika üyeleri Hareketin içerisindedir; diğerlerinde, sendika harekete karşıdır, fakat her şeye rağmen herhangi bir ihtilaf yoktur. Sivil bir kurum olarak yaklaşık sekiz eyalette örgütlü, bazısında diğerlerinden daha iyi, yasal bir benliği bulunmaktadır. MPA günden güne kendisini destekleyen ve öğüt veren MST’ye sıkı bir şekilde bağlanmaktadır.

MST’nin PROCERA’yı –daha önce belirttiğimiz memnuniyet verici tarımsal kredi- mücadele yoluyla zapt ettiğinden haberdar olduğu için, MPA küçük çiftçilere sübvanse edilen bir kredi için MST yardımıyla çalışmaya başladı. En sonunda onu almalarına rağmen, hükümet her iki hareket arasında çelişkiler yaratmaya son vermedi: PROCERA’ya son verdi ve şu anda yerleşimciler küçük mülk sahiplerine geldiği gibi aynı fondan gelen borçlar için mücadele etmek zorundadır. Frei Flávio’nın söylediği gibi, “hükümet yiyeceği azalttı ve boğaz sayısını arttırdı.”[12] MPA ve MST bu ayrımcı stratejiyi parçalamak için birlikte üstesinden gelmeye çalışıyorlar.

2)      Otonom Köylü Hareketi

MST kendi iç kurallarını izleyen ve kendi faaliyetlerini ilgilendirdiği kadarıyla otonom ve bağımsız bir köylü hareketidir, herhangi yabancı bir otoriteye boyun eğmez. Sendika hareketiyle iyi bir ilişki içerisinde olmasına rağmen, hiçbir şekilde onun önderliğine dayanmaz. Çok sayıda kilisenin ilerici kesimleriyle, özellikle Katolik Kilisesi Kırsal Toprak Komisyonuyla birlikte çalışır, ancak herhangi bir kilisenin hiçbir şekilde yasal yetkisi altına girmez. Ve son olarak, üyelerinin çoğunluğu ya İşçi Partisi’nin militanları ya da ona oy kullananlar olmasına rağmen, bu söz konusu politik partinin onun iç yaşamında herhangi bir nüfuzu olduğu anlamına gelmez.

João Pedro Stédile şunun üzerinde duruyor: “Biz kendi kafasını kullanan, kendi iki ayağı üzerinde yürüyen ve diğer bütün kurumlarla kardeşçe ilişkileri olan otonom bir toplumsal hareketi teşkil ederiz.[13] Ve bu bağımsızlık ancak mali bağımsızlık olduğunda elde edilebileceğinden, hareketten önce gelen görevlerden biri hareketin kendi kaynaklarını bulmaktır.[14]

II.                HAREKETE YOL GÖSTEREN TEMEL İLKELER

1)      Tabandaki Kır İşçilerinin Örgütlenmesi

Yalnızca güçlü ve özerk bir örgütün MST hedeflerini takip edebileceğine inandıkları için, Hareketin kurucuları topraksız kır işçilerinin temel örgütsel hücre olarak aile gruplarıyla birlikte tabanda örgütlenmesi üzerinde durdu.

2)      İşçilerin Kendisi Harekete Önderlik Etmelidir

Diğer köylü hareketlerinin tarihsel deneyiminden MST, ilerlemenin ve tarım reformunu kabul ettirmenin ancak hareketin önderliği bizzat işçilere bağlı olursa mümkün olabileceğini öğrendi. Hareket açısından her yönden kendi liderlerini hazırlamak bunun için gereklidir.[15]

3)      Kadınların Eşit Katılımı

MST köylü dünyasına iyice yerleşmiş maşizme karşı savaşır. Kadınlar eylem, yetki ve temsiliyetin her düzeyine katılmak için olanak ve teşvik almalıdır.[16] MPA her türlü toplumsal cinsiyet ayrımcılığının bütün hareketlerin faaliyetlerinden çıkartılması ve hareketin çalışan kadınların eşit hakları ve koşullarını engelleyen maşizme karşı bütün yönlerden savaşması gerektiğine inanır. Bunun için, yerleşimlerde ve kamplarda kendi özel sorunlarını tartışmak için kadınlar komisyonu örgütlenmelidir.

MST komisyonlarında ve başka toplulukların çeşitli aşamalarında kadınların aktif katılımı teşvik edilmelidir: belediyede, eyalette, ulusal düzeyde; sınıflarına bakmaksızın –topraksız kadın işçileri, küçük mülk sahibi kadınları, ücretli kadın işçileri vs. birleştirip- geri kalan kadın kır işçileriyle bir araya gelerek, düşüncelerinin sendika hareketi içerisinde anlatılması da teşvik edilmelidir.

Ulusal aşamada ilk önce bir Kadın Kolektifi olarak başlayan Toplumsal Cinsiyet Kolektifi bulunmaktadır. Birinci sorumlulukları topraksız kadınlar örgütü için özel politikalar düşünmek, önermek ve planlamak ve bunları Ulusal Önderliğe ve Koordinasyon Komitesine sunmaktı. Daha sonra kadınları ilgilendiren konuların sadece kadına özgü (feminen) bir mesele olmaması gerektiğini, MST’nin tamamının meselesi olması gerektiğini anladılar –bu nedenle hem kadın hem de erkeklerden meydana gelen Toplumsal Cinsiyet Kolektifini oluşturdular.

Kadınların dünyasına nüfuz eden maşist kültüre karşı mücadele başlatılmalıdır, zira kadınların büyük kısmı kendilerini sadece erkeklerin yardımcıları olarak görmektedir. Kadınlar kendi kolektif gruplarına ve bir bütün olarak topluma dönük yapacakları özel katkılara sahip olduklarını anlamaya başlamalılar.

MST ancak her iki cinsiyet için eşit şartlar var olursa, kadınlar ve erkekler arasında eşitliğin elde edileceğine inanır ve bu her iki cinsiyetin aldığı eğitimle doğrudan ilişkilidir. Bütün eğitim kurslarında, öğrencilerin yarısının kadınlar olması gerektiğine karar vermesinin nedeni budur. Ve gayet iyi bilindiği gibi, bu sorunu çözmek için bilgili bir kişi olmak yeterli değildir, bununla birlikte sorumluluklar gündelik hayatta da uygulanmalıdır; ayrıca MST kadınların aile gruplarının koordinasyonunda ve bölgesel koordinasyonlarda erkeklerle eşit bir temelde bulunması gerektiğini düşünür. Kapasitenin özel görevler için başlıca ölçüt olduğu yer sadece eyalette ve ulusal merkez bürodadır.[17] Bu aşamada kadınların önemli ağırlığının daha fazla anlamlı olmasının nedeni budur. Toplumsal Cinsiyet Kolektifi belgeleri ve yayınları kaleme almak ve Hareket içerisinde kadınların özel çalışmalarını desteklemek ve yol göstermek için danışma oturumlarını örgütlemekten sorumludur.

4)      Kır İşçilerinin Sendikalara ve Politik Partilere Katılımını Özendirmek

Tarım reformunun ve toprak zaptının sadece Hareketin gücüne bağlı olmadığına inandığı için MST, kendi gücünü arttırmak için geri kalan kır sendikası işçileriyle bir araya gelmeyi özendirir. Mücadeleyi yönlendirecek ve etkili bir biçimde ifade edecek politik araçlar olmadan derin toplumsal değişimlerin hiçbir zaman olmayacağının bilincinde olduğu için MST, kır işçileri kitlesini sol politik partilere katılmaya teşvik eder.

5)      Kent İşçileri ve Latin Amerika Köylüleriyle Koordine Olmak

Hareket bütün işçilerin ,bilhassa çok daha fazla sayıda olan kent işçileri, toprak ve tarım reformu mücadelesiyle ilgilendiklerini anlamaktadır. Bu nedenle, gerekli derin toplumsal değişimleri ortaya çıkarmak için zorunlu olan güçler korelasyonunu oluşturmak için, Merkezi İşçi Sendikası’nın (CUT)[18] da desteğini katarak, işçilerle farklı biçimlerde koordine olmalıdır.

Brezilyalı işçilerin katlandığı sorunların çoğunun ülkenin ekonomik durumu yüzünden değil de, kapitalist dünya sisteminin ve Birleşik Devletlerin Latin Amerika’ya karşı özel politikalarının sonucu olduğunu bilir. Dolayısıyla MST güçlü bir düşmanla daha iyi koşullarda karşılaşmak için kıtanın bütün ilerici güçleriyle birlikte, özellikle köylüler, koordine olmanın gerekli olduğuna inanır.

III.             ÖRGÜTSEL İLKELER

MST en başından beri, çoğu daha önce kendi örgütlerinde birçok hatalar yaptığı için kendilerini yok etmiş diğer toplumsal hareketlerin yaptığı hatalardan sakınmak ve mücadelenin kendi güçlüklerine göğüs germek yönünde örgütün hazırlığını geliştirmek için bir dizi örgütsel ilke ve kuralı yerine getirmeye çabaladı. Bu hatalardan sadece birazını zikretmek gerekirse: kültleştirilmiş [personalized], karizmatik ve hatta dini önderlik; çok merkezileştirilmiş yapılar; kadrolar için herhangi bir eğitimin olmaması; zapt edilen alanların yetersiz örgütlenmesi.

1)      Kolektif Önderlik

Ulusal önderlikten başlayarak, bütün MST aşamaları üniversiteli bir lidere sahiptir ve kolektif önderlik ekiplerinin bütün üyeleri “aynı haklara ve yetkiye” sahiptir; her şey çoğunluk oyuyla kararlaştırılır.[19]

João Pedro Stédile’e göre, bir köylü hareketinin yöneticisi veya genel sekreterinin sadece iki ihtimali vardır: “ya öldürülür ya da harekete ihanet eder […] Her yönetici, en reformist olanı bile, kişisel kibir yoluyla ya da sınıfına ihanet ettiği için kolayca kafalanabilir. Tarih […] daha önce sendika ve halk örgütleri tarafından girişilmiş olan, belediye başkanı ya da vekil olarak memuriyeti kabul etmiş lider örnekleriyle doludur. Bazısı bu işleri sınıf mücadelesini ilerletmek için yaptı, fakat diğerleri sadece kendi şahsi faydası için oradadır.”[20] Hareketin asıl önderliğinin kültleştirilmemesinin, daha doğrusu kolektif bir önderlikte ısrar etmenin önemi burada yatar.

2)      Görevlerin Bölüşümü

MST görevleri ve işleri her ne örgütsel düzeyde olursa olsun bütün üyeler arasında dağıtmaya çalışır, böylece herkes belli bir role sahip olur ve kendini önemli hissedebilir. Bu suretle sık sık bireysel sapmalara yol açan yetkinin merkezileşmesinin önüne geçilerek herkesin katılımı arttırılır. Görevler her bireyin doğal tercihlerine göre verilir, böylece herkes en rahat hissedeceği şeyi yapabilir.

Hareket bir militana sorulması gereken ilk sorunun şu olduğunu öğrendi: “MST’de ne yapmak istersin? Burada bir takım farklı beceri ve kapasiteler bulunabilir. Bundan sonra örgüt büyür, çünkü üyeler MST’de kendilerini iyi hissederler; yaptıkları şeyle mutludurlar. Öğretmenlerden bir kooperatifi örgütleme ya da bir latifundiumu işgal etmesini istemenin neden olacağı özveriyi hayal edebiliyor musunuz? Hiç şüphesiz, kişisel özelliklerinden ötürü bu konuda iyi hissetmeyeceklerdir. Yapmaktan hoşlandıkları şey öğretmek ya da araştırma yapmaktır, dolayısıyla MST’ye katkılarını sunabilecekleri alan budur. Bu sadece örgüt içersinde gerçek bir görev dağılımını olduğunda mümkündür, çünkü görev dağılımı bir kişi ya da bir grup insanda merkezileştirildiğinde, bu çeşitlilik imkânsızdır, bu mücadeleye katkıda bulunmak isteyen herkese alanlar açmaz. Orada daha önce emekli olmuş insanlar vardır, bununla birlikte MST’de militanlık yapmak istedikleri için bizi bulmaya çalışırlar. Bu harikadır! Bu sadece insanların Hareket içerisinde yapıyor olacakları çalışmadan dolayı değil, fakat aynı zamanda bizim örgütümüze güvendiklerini gösterdiği için, ve her şeyden önemlisi, örgüte ilham veren ideallere inandıkları için harikadır.”[21]

3)      Disiplin

MST iç disiplinin kolektif kararlara saygıdan daha fazla bir şey olmadığını düşünür. Bu disiplini gerek önemli gerekse küçük meselelerde, her zaman vaktinde bulunmak gibi, görebilirsiniz.[22]

“İnsanların bütün kademelerde alınan kararlara saygı duyması için eğer en azından biraz disiplin yoksa, bir örgüt inşa edemezsiniz. Bu ne militarizmdir ne de otoriterliktir; bu sadece demokrasinin kurallarından biridir.” Bütün grubun davranışını kontrol etmek için kurallar ya da düzenlemeler olmaksızın bir demokrasi olmaz. “Disiplin oyunun kurallarını kabullenmeyi içerir. Biz bunu futboldan ve dünyadaki en eski kurumlardan biri olan Katolik Kilisesi’nde öğrendik. […] Eğer birisi kendi özgür iradesiyle örgüte katılmışsa, kuralları tanımlamaya ve onlara saygı göstermeye, kolektif saygı, yardımcı olmalıdır. Aksi takdirse, örgüt büyümeyecektir.”[23]

Ve oyunun kurallarından biri de mümkün olan bütün düzeylerde geniş bir demokratik tartışma anlamına gelen demokratik merkeziyetçiliktir, fakat oy kullanmadan sonra, azınlık çoğunluğa uymalıdır.

Hareket, bununla birlikte, başa baş çoğunluğun azınlıkta kalanlara kendi arzunu dayatmasına engel olur. Eğer geniş yığınlar ikna olmamışsa, küçük bir çoğunluk tarafından benimsenen bir şeyi dayatmak faydasızdır; insanların gelişmesini ve söz konusu ölçme düzeninin doğru olduğuna ikna olmasını beklemek daha iyidir. Geleneksel olarak, Hareket sadece tabanda yaygınlık kazanmış düşünceleri uygulamaya koyar. Bu sol hareketleri ve partileri etkileyen korkunç iç bölünmelerin önüne geçer ve önemli hataları önler.

Dolayısıyla, “Hareket içerisinde kararlar alındığında, bunlar genellikle oy birliğiyle yapılmıştır. Bu iç düzenlemelerde yazılı değildir, fakat [yavaş yavaş] oy hemen hemen eşit bir şekilde bölündüğünde ısrar etmenin faydasız olduğu anlaşılmıştır. Karar olgunluk kazanmalıdır. Eğer fikir küçük bir oy farkıyla kazanılırsa, ya zamanlamanın doğru olmadığı açıklık kazanır ya da yinelenmiş güçle geri döner […] Geleneksel olarak, Hareket sadece yaygınlık kazanmış düşünceleri uygulamaya koyar, böylece çok büyük yanlışlar yapmaktan kaçınır.”[24] Bunun pratiğe geçirilmediği yerde, iç sorunlar olur ve tarım reformu mücadelesi zayıflar.

4)      İnceleme

Hareket kendi faaliyetleriyle ilgili olan her şeyi iyice incelemeleri için üyelerini teşvik eder. “Bilmeyen insan, tıpkı görmeyen insan  gibidir. Ve eğer bilmiyorsanız, yol gösteremezsiniz.”[25] Hareket eğer çalışmazsa çok fazla ileri gidemeyecektir. İnceleme gönüllülüğe karşı mücadelede yardımcı olur. Topa vurmak yeterli değildir. “Bir futbol oyuncusu çok çok iyi olabilir, fakat her gün, taktik idmanından sonra, penaltı vuruşlarını da çalışmalıdır, aksi takdirde gol atamayacaktır. Aynısı toplumsal mücadelede olur: çalışmak zorundasınızdır […].”[26]

5)      Kadroları Eğitmek

Günümüzde, çok az toplumsal hareket ve politik parti kadroları eğitmenin önemli olduğunu düşünürken, MST bu faaliyete çok büyük değer verir ve kendisinin temel direklerinden biri olduğuna inanır, çünkü “kendi kadrolarını eğitmeyen toplumsal örgütlenmenin herhangi bir geleceği olmaz.” Örgütün dışında hiç kimse gerekli kadroları, gereken özel bilgiyle eğitmeyecektir: teknik, politik, örgüt için kadrolar ve her türlü faaliyetten profesyoneller.[27]

Mário Luis Lill konuyu şu şekilde ifade ediyor: “Kadrolar, gerek içinde yaşadıkları gerekse de rol aldıkları gerçekliği yorumlayabilmek için bilimsel bilgiyi edinmelidir –ve bu bilimsel bilgiden hareket ederek, gerçekliği dönüştürebilmelidirler. Dolayısıyla edindikleri bu bilgi insan yaşamının mümkün olduğunca çok yönünü kapsamalıdır.”[28] MST ulusal lideri Mario Lill şöyle devam ediyor: “Kadrolar hem ekonomi ve hem de insan ilişkileri ya da toplumsal politikalardan anlamalıdır. Geniş bir eğitim almalıdırlar; kültür, din hakkında bilgi sahibi olmalıdırlar. İnsanların zihinsel durumunu nasıl yorumlayacaklarını, onlarla çalışmayı, hepimizin istediği yeni toplumu inşa etmeyi bilmelidirler.”[29]

Okul eğitiminin temel amaçlarından biri “örgüt içerisinde ideolojik ve politik birliği garantilemek ve geliştirmektir.”[30] Öte yandan, bu geliştirici süreçler “halkın davasına sevgi, yoldaşlık, disiplin, dürüstlük, sorumluluk, eleştiri ve öz-eleştiri, kendini adama, dayanışma, alçak gönüllük ve davaya ve örgüte bağlılık gibi değerlere dayalı” militanların devrimci etik duruşuna yardımcı olmalıdır.[31]

Bu sadece seminerler ve kurslar sırasında değil, fakat aynı zamanda liderlerin günlük pratiklerinde, toplantılar ve mitingler, seferberlikler ve işgaller sırasında meydana gelir. Fakat Hareket kadrolarını nasıl geliştirir? Bu gelişimin muhtevası nereden kaynaklanır?

a)      Brezilya’nın toprak mücadelesinden öğrenmek

MST “halk mücadeleleri tarihsel sürecinin” bir parçası olduğunu düşünür ve bu yüzden daha önceki aktivistlerden öğrenmesi gerektiğini yeterince idrak etmek için mütevazı olması gerekir. “Büyüklüklerini kendilerinden önce gelenlerden öğrendikleri için elde ettiler ve diğer savaşçılardan miras alınan geçmişle bağdaşıktılar.”[32]

Stédile şuna hayret eder: “bize beş yüz yıllık mücadelenin şehitleri tarafından miras bırakılan veraseti önemsememek nasıl kabul edilebilir? Yeni hiçbir şey icat etmedik. […] Bizden önce gelenler bazı hatalar ve bazı iyi işler yaptılar. Aynı hataları yapmamak ve yaptıkları iyi işleri tekrarlamak için bunlardan öğrenmeliyiz.”[33]

Bu nedenden ötürü, Hareket Brezilya köylü mücadelesinin tarihsel olarak yeniden ele alınması gerektiğini vurgular, çünkü bu köylü katılımının geçici niteliği ve sınırlılıkları hakkında kesin bir kanı sağlar. “Ne ateş ne de tekerlek icat ettik. Biz daha iyi bir dünya kurmak için halihazırda icat edileni kullanmak istiyoruz.”[34]

b)      Geniş aynı zamanda dogmatik olmayan teorik şekillenme

MST kadrolarına, geniş ve dogmatik olmayan bir teorik şekillenme sağlar. Fakat bu “beslenmek için seçtiği kaynaklar […] hususunda her zaman çok dogmatik olan”[35] geleneksel solun gelişiminden bir başka farklılıktır.

“Kadro kapalı ya da sekter olmayan, çok geniş bir vizyona sahip olmalıdır; böylece Hareket bütün muhtemel kaynaklardan beslenir ve her olumlu düşünceyi kendisine katarak bütün ideolojik akımlardan öğrenir.”[36]

Hareketin liderlerinden birine göre, Özgürlük Teolojisi bu açık fikirliliğe büyük bir katkıda bulundu. Aslında, bu Teoloji “Hıristiyanlığı Marksizm ve Latin Amerikancılık ile karıştıran farklı düşünce akımlarının bir çeşit sembiyozudur[1].” MST’ye bütün gerçeklere açık olma ilhamını veren şey budur.

Stédile şunu vurguluyor: “[…] Özgürlük Teolojisi’nden beslenenler –CPT, Katolikler, Lutherciler- bize insanlara hitap eden bütün doktrinlere karşı açık fikirlilik göstermeyi öğretti. Bu dünya vizyonu bize yardım edebilecekleri bulmamız için gereken açık fikirlilik tutumunu sağladı.”[37]

Diğer yandan, tarım reformu mücadelesinin somut pratiği MST’ye “başka insanların deneyimlerinin taklit edilemeyeceğini öğretti, çünkü her mekân, her yerel gerçeklik biriken bilgiden gelişen yeni unsurlarla meydana gelir.”[38]

c)      Daha eğil kadroların çoğunluğu tarafından kabul edilen oluşum

Hareketin, sol politik partilerde değil de Katolik Kilisesi’nin seminerlerinde, ilerici bir eğitim almış daha istekli kadrolarının bazılarını unutmamalıyız. Çoğu defa, bir köylü çocuğun ilkokulun ötesinde çalışabilmesi için tek yol rahiplikti.

d)      İncil

İncil başlangıçta –ve birçok yerde halen vardır- “bir din olarak değil, ama değerler, kültür ve mistiğin düşünülme tarzı üzerinde etkisi olan bir doktrin olarak çok fazla etkiliydi.”[39]

e)      Marksist klâsiklerin etkisi

MST en çeşitli düşünce akımlarına açık olmasına rağmen, toplumsal dönüşümden yana  mücadelesi için “felsefi ve bilimsel rehber Marksizm”dir.[40] Marx, Engels, Lenin, Rosa Luxemburg, Mao Tse Tung okurlar ve MST bu yazarlardan işe yarar olanı alır ve işe yaramayanı atar. Hiçbir klasik düşünüre dogmatik bir şekilde yapışıp kalmamıştır.

f)        Brezilyalı ve Latin Amerikalı klâsiklerin etkisi

Bununla birlikte MST’deki daha eğil kadrolar sadece Marksist klâsikleri değil, fakat aynı zamanda kendi ülkelerinin[41] ve Latin Amerika’nın[42] yanı sıra politik dünya liderlerinin[43] ve diğer çağdaş yazarların[44] klâsiklerini de incelemiştir. 

g)      Ulusal hadiseleri kullanmak

MST “militanlarının akademisyenlerle, uzmanlarla ve üst düzey profesörlerle buluşmasını sağlamak için[45] kendi ulusal meselelerini kullanır. Genellikle bunlar üniversite profesörleri, ünlü şahsiyetler ya da ulusal politikacılardır. Bu toplantılar sayesinde, militanlar MST ve ülkedeki politik evrenin önemli tartışmalarından haberdar olur.”

h)      Politik ve toplumsal liderlerden ve onların sözlü hitaplarından öğrenmek

MST’nin kullandığı bir başka ilginç yöntem ülkedeki solun organize ettiği, (São Paulo Formu; Dünya Sosyal Formu; İP ve CUT kongreleri ve diğerleri) farklı ülkelerden birçok önemli politik lideri toplayan, uluslararası olaylarda kadrolarını yetiştirmesidir. MST onları temel kadrolarıyla konuşmak üzere davet eder. Sadece kendi kanılarını destekleyen ya da bunları etraflıca inceleyenleri dinleyen geleneksel sol tutumun aksine farklı ideolojik ve politik duruşlardan şahsiyetleri davet etmeleri önemli bir yönüdür.

i)        İnsanların yetiştirilmesinde kullanılan yöntem

Gelişim insanların kendilerinin uygulamaya koyduklarından ortaya çıkar. Daha sonra bu pratikle ilişkili bir teorik değerlendirme olur– sürece dahil olan insanların vardığı sonuçlarla birlikte yön değiştirirler ve şu anda dönüştürülmüş olan aynı pratiği düzeltirler. Pratik-teori-pratik arasında sürekli bir sarkaç vardır.[46]

6)      Tabanla İlişki

Bununla beraber MST’nin izlediği bir başka ilke vardır: taban ve lider arasında güçlü bir ilişki. “Lider ne kadar önemli olursa olsun, ne okumuş olursa olsun, ne kadar aktif ve kavgacı olursa olsun, eğer ayakları yere basmıyorsa, eğer toplumsal tabanla bağlarını geliştirmiyorsa, çok fazla ileri gidemeyecektir.”[47]

Epeyce zaman önce MST bir yerleşimde yaşayacak belli bir oranda lidere ihtiyaç duydu –Ulusal Önderlikten bile-, ancak sonradan bunun ille de liderin sosyal tabanla bağı bulunması anlamına gelmediğini anladı.

Vilson Santin bir yerleşimde yaşayan MST’nin ulusal liderlerinden biridir; bunun çok zenginleştirici bir deneyim olduğunu düşünür fakat bu aynı zamanda çok büyük bir güçlüğü temsil eder. Onun görüşüne göre, “çok büyük bir çaba sarf edilmeli ve tek düzeliğe düşülmemeli ve çevreden etkilenmenin önüne geçilmelidir.” Liderin “sorunları kişisel olarak hissetmesi, bu şeylerle göğüs germelidir, bundan dolayı önerilerinin gerçekten açık sözlü olması” işin olumlu kısmıdır.

MST ayrıca kendine ait dinleme ve danışma mekanizmalarını yaratmalıdır, halkın gücünden ve kararlılığından “beslenmelidir” –hatalardan kaçınmanın en iyi yolu budur. “Kitlelere yabancılaşmış bir lider sudan çıkmış bir balığa benzer.”[48]

7)      Planlama

MST’nin bir başka özelliği sadece Latin Amerika’daki en disiplinli hareketlerden birisi olmasında değil, aynı zamanda en etkili çalışanlardan biri olmasında yatar. Bu her zaman hataları ve ayrılıkları düzeltmek ve gelecek faaliyetlerde bunların üstesinden gelebilmek için sonuçları zihinde tarttıktan sonra, ileriye dönük ve ayrıntılı faaliyetler planlayarak mümkündür.

8)      Eleştiri ve Öz-eleştiri

Eleştiri ve öz-eleştiri önceki ilkeyle çok bağlantılıdır, çünkü bu gelecekteki hadiselerin hatalarını düzeltmeye çalışırken onların çalışmasını alçak gönüllü bir şekilde değerlendirmek için, Hareket ve onun farklı aşamaları, bireysel olarak üyeleri açısından çok önemlidir.

9)      Profesyonellik

Son olarak, profesyonellik Hareketin hedeflerinden birini yerine getirmeyi mümkün olduğunca sevgi ve tam bağlılıkla profesyonel ve ciddi bir şekilde o faaliyetin gerçek “uzmanları” olarak yapmayı kabul eden herkes açısından önemlidir.

  1. IV.             ÖRGÜTSEL YAPI

MST katı ve değiştirilemez örgütsel yapıdan sakınmak için çok dikkatli oldu, bu nedenle yapıyı Hareketin ihtiyaçlarına, zamanlamasına ve gelişimine göre adapte etti, değiştirdi ve dönüştürdü. Şimdi bugünkü mevcut yapısını tanımlayacağız ve gerektiğinde, özel bir örnek içerisinde dönüşümleri açıklayan bir not olacaktır.

  1. 1.      AİLE GRUPLARI: TEMEL ÖRGÜTSEL HÜCRE

1)      Aile Grupları

Daha önce kamplar üzerine olan bölümde incelediğimiz gibi, MST temel yapısı bütün kamplarda işleyen aile gruplarıdır. Sürekli bir mücadelede olduğumuzdan ve gelecek adımlar gün be gün tartışıldığından, bütün aileler ilişki grupları tarafından örgütlenmiştir ve hep birlikte alınacak kararları değerlendirirler. Hareket aile gruplarının çalışmalarına yerleşimlerde devam etmesini ister, ancak daha önce tartışılan nedenlerden ötürü, bu şu ana kadar sadece pek azında mümkün olmuştur. Bu aile grupları Hareketin toplumsal tabanıdır.

2)      Çalışma ve Militan Komisyonları

Kendi bölümlerinde gördüğümüz gibi, hem kamplarda hem de yerleşimlerde farklı faaliyetler için komisyonlar bulunur: sağlık, müzakere, okul, güvenlik, çalışma vb. Söz konusu özel faaliyeti geliştirmekle alâkadar olan her aile grubundan bir ya da daha fazla temsilciden meydana gelirler. Genellikle, bunlar Harekete kendilerini adamaya diğerlerinden daha istekli olan insanlardır. Örneğin, eğer sağlık faaliyetleri günde bir saat gerektiriyorsa, bu insanlar görevi üzerlerine alırlar fakat zamanlarını sınırsız bir şekilde adarlar. MST’nin ülkenin diğer kısımlarında ihtiyaç duyduğu herhangi bir görev için de uygundurlar.[49] Bu insanlar Hareketin militanları olarak düşünülür.

Şu anda, bazı liderler bir aile grubunun her bir üyesi için en iyi şeyin özel bir sorumluluk almak, önce kendi gruplarına hesap vermek olduğunu düşünüyor, çünkü bunu ciddi bir şekilde üstlenmek zorunda kalacaklardır, bütün bunlar kendi öz-saygılarını arttıracak ve politik gelişimleri ve bilinçliliklerine katkıda bulunacaktır.[50]

Kampın ya da yerleşimin her bir komisyonundan bir temsilci o kesimin bölgesel, eyalet ve ulusal komisyon üyesi olur. Üyeleri beş ve on beş arasında olur ve bu özel faaliyetin sürekli bir komisyonu olarak çalışırlar.[51]

3)      Militan Çekirdek Yaratma Çabası

1990’da, aile grupları örgütü henüz sağlamlaştırılmamışken, Hareket militan çekirdekler yaratmaya girişti –MST’ye en yakın insanları gruplara ayırmayı mümkün kılacak bir yapı- ancak deneme olumlu olmadı. Fikir kötü değildi, fakat anlaşılan zamanlama doğru değildi. Ve MST’nin toplumsal tabanı iyi bir şekilde sağlamlaştırılmadığı için, bu militanlar izole edildi ve tabanla bağlantıyı kaybetti. Vilson Santin’e göre, “o zamanlar, önemli olan bütün aileleri örgütleyecek bir önerinin, ve Hareketin taban örgütleriyle birlikte, her zaman kendilerine yakın, çalışan militanların olmasıydı.”[52]

Aslında, militanlar her MST grubunda bulunan komisyonlarla örgütlenen faaliyetlere zaten katılmıştı: Militanlar eğer Kitle Komisyonlarına bağlıysalar yeni işgaller hazırladı veya kampı örgütledi; eğer Eğitim Komisyonuna bağlıysalar, öğretim yöntemlerini analiz ederek dersler hazırladılar; eğer İletişim ve Propaganda Komisyonu’nda iseler basın bültenleri ve diğer resmi tebliğleri kaleme aldılar; ve diğer bütün komisyonlar böyle devam eder[53] ve aile grup toplantılarına ve militan çekirdeklerine zaman ayırmak çok zor oldu.

4)      Militanların Tutarlı Olması için Yeni Yöntem

Şu anda, daha önce belirttiğimiz ve -kitle iletişim medyasındaki olumsuz kampanya dahil- Cardoso hükümeti tarafından benimsenen önlemlerin bir sonucu olarak MST’nin kendini içinde bulduğu kritik durumdan ötürü, Hareket bir kez daha militanlarının bu duruma daha iyi karşılık verebilmesi için onları örgütleme imkânının üzerine eğiliyor.

Bugün, MST’nin bir numaralı görevi toplumsal tabanının ideolojik eğitimini yükseltmektir, böylece harekete yönelik ekonomik ve ideolojik savaşa direnebileceklerdir. Topraksız köylüler her zaman sonuçları hemen belli olmayacak uzun bir mücadeleye hazır olmalıdır. Dolayısıyla aile gruplarıyla çalışmayı öğrenmesi gereken militanlarının dikkatini –geçmişte örnek olduğu gibi- sadece kamplarda veya yerleşimlerde ortaya çıkan pratik sorunlara yoğunlaştırmamalı, fakat aynı zamanda kitle iletişim medyasındaki bu kampanya tarafından yanıltılmalarının önüne geçmek için yeterli savlar kullanarak, ülkede ne olup bittiğini anlamaları için ihtiyaç duydukları bilgiyi bu köylü gruplarına verecek militanlarına nitelik kazandırmalıdır.

Militanlarla çalışmak için yeni bir yöntem uygulamaya koyuyorlar. Bu yöntem her eyaletten iki temsilciyle elli kişiden meydana gelen Ulusal Gelişme Komisyonu’nun yaratılmasını içerir; bu insanlar belgeleri hazırlamak, farklı konular vb. tartışmak için her iki ayda bir toplanırlar. Her eyaletin militan çekirdeklerinin gelişimini izlemek için yirmi ile otuz civarında koordinatörü vardır, böylece her gözlemci yerleşimin büyüklüğüne, mesafesine vb. bağlı olarak, yirmi ile elli militandan oluşan bir çekirdeği koordine edebilir. Bu çekirdek politik tartışma için her on beş günde bir gazeteleri, yerel sorunları ve gelecek eylemleri değerlendirmek ve tartışmak için toplanmalıdır. MST’nin halihazırda ülke çapında dört yüz yetmiş gözlemcisi vardır ve 2001 yılının sonuna gelmeden önce yirmi bin civarında militanı örgütlemeyi umuyor.[54]

Bu çekirdeğin koordinatörleri ayrıca kurslar, seminerler ve bunlarla ilişkili olaylar düzenledi.[55] Hareket için çalışmak isteyen fakat ya gerçekten nasıl yapacağını bilmeyen ya da gerekli vasıflara sahip olmayan MST’nin bu yeni üyeleri için Militan Yetiştirme Okul ya da Kursları oluşturuldu.[56]

  1. 2.      TEMSİLCİ VE MÜZAKERECİ AŞAMALAR

1)      Ulusal Düzey

a)      Ulusal Kongre

Ulusal kongre temel MST aşamasıdır. Her beş yılda bir Hareketin örgütlendiği bütün eyaletlerden militanları bir araya getirir. Bu militanlar daha önceden, ulusal düzeyde belirlenen belli bir rakama göre yerleşmiş ya da kamp kurmuş ailelerin miktarını hesaba katan eyalet toplantısında seçilmiştir. Delegelerin toplam sayısı her defasında toplantı ya da Kongreye göre mümkün olduğunca çok delege toplamaya çalışarak tayin edilir. Genel olarak, MST kongrelerine beş binden daha fazla delege katılır. Sonuncusunda, 11.725 delege vardı. Bu kongreler –önceden farklı aşamalarda tartışılan- genel kuralları benimsemeli ve ortak hedefler için MST üyelerinin birliğini ve kardeşçe ilişkilerini hedeflemelidir.[57]

b)      Ulusal Toplantılar

MST her iki yılda bir ulusal toplantılar yapar. Her eyaletten temsilciler (Ulusal Koordinasyonun üyeleri olan) Yerleşimcilerin Ulusal Komisyonu ile birlikte bu toplantılara katılır; ulusal ekipleri, gruplar ve komisyonlar, her eyaletin Sekreteryasından bir temsilci. Bu delegelerin sayısı her defasında değişir: bu sayı iki yüz ve bin beş yüz arasında gidip gelir. Fakat bu kadar çok insanı bu denli büyük bir ülkede hareket ettirmek çok güçtür, son zamanlarda bölgesel toplantılar olmasına ve yılda bir defa, sadece her eyaletten üç temsilciyle bir ulusal toplantı yapılmasına karar verildi.[58]

Bu toplantılar hareketin ihtiyaçları için belli zamanlamalara göre, acil mücadele platformlarını açıklar. Bu teklif ve öneriler eyalet toplantılarında önceden değerlendirilir. Ulusal politikalarla ilgili olan bu ulusal toplantıdan çıkan saptamalara, bütün MST aşamaları tarafından riayet edilmelidir.

c)      Ulusal Koordinasyon

Bu hareketin en üst idare aşamasıdır. Ulusal kongre ve toplantılarda benimsenen kararların uygulamaya konmasından sorumludur. Hareketi etkileyen ve onun ilkelerinin uygulanmasını, ona kamusal olarak kefil olmayı ve finansmanından sorumlu olmayı garanti etmesi gereken ulusal karakterli bütün politik kararlar bu aşamada oluşur. Son olarak, Ulusal Koordinasyon hareketin yeni eyaletlerde ifade edilmesini desteklemelidir.[59] [60]

Bununla birlikte Ulusal Koordinasyon eyaletlerin yapması gereken her şeyi kararlaştırmaz. Bilâkis, her belediye ve her eyalet karar alımlarında otonomdur. “Bütün belediyeler, bölgesel ya da eyalet komisyonları –her nerede olursa olsun- tam otonomiye ve karar yetkisine sahiptir. Yapmaları gereken her şeye karar veren tabandaki yoldaşlardır.”[61] Bu yerel gruplar genel bir politika tarafından yönlendirilir, ancak bunu yürütme tarzları “tamamen ademi merkeziyetçidir.”[62] “programın ve politik kuralların uygulamaya konmasında beklenen yaratıcılık ve ademi merkeziyetçiliktir. Genel kurallardan biri, örneğin, herkesin zorunlu olarak aynı yöntemle olmasa da, işgal gerçekleştirmek zorunda olmasıdır –daha doğrusu, her ayrı yer işgalini ve bunun için doğru zamanlamayı örgütlemek için en uygun yolu bulmalıdır.”[63]

Temel hatlar doğru yolu izleyip izlemediklerini değerlendirdikleri ulusal ve eyalet düzeyinde tartışılır. Ve düşman güçlerin (büyük toprak sahipleri ve hükümet) tutumu da özel analizin odağındadır.

Ayrıca Hareketin bütün eyaletlerde yapabileceği, defterleri, toplulukları, toplantıları ya da bildirileri dikkatle gözden geçirmek gibi, daha küçük genel işleri incelerler. Bu aşama Eyalet Yürütme Organı ya da Hareketin Eyalet Toplantısı, Ulusal Önderliğin üyeleri ve muhtemelen 2002 yılına kadar Üretim, İşbirliği ve Çevre Sektörü olarak bilinecek olan yerleşimcilerden sorumlu aşama[64] tarafından seçilmiş her eyaletten iki üyenin katılmasıyla olur.

Bu sektörün gelecekte bir üyesi her eyaletten ve ayrıca her faaliyet bölümünden iki üye ile katılır. Ulusal Koordinasyon her üç ayda bir, ve istisnai olarak gerekli olduğunda, toplanmalıdır.[65] Kararlar halk oylarının sonucudur ve salt çoğunluk tarafından kabul edilir.[66]

d)     Ulusal Önderlik

Ulusal Önderlik hareketin amaçlarının beklendiği gibi sürdürüleceğinin garanti edildiği, onun politik tavırlarının tartışıldığı ve kaleme alındığı yerdir. Ulusal önderlik hareketin tutarlılığı ve politik birliğinin yanı sıra “kendi varlığı açısından diğer gruplara bağımlı olmaktan, bilhassa mali durumu,”[67] sakınarak artan özerkliğini de güvence altına almalıdır. Aynı zamanda, Ulusal Koordinasyona önerilmek üzere taktik ve stratejiler planlamalı, Hareketin politik ve pratik ihtiyaçları üzerine eğilmeli ve çözümler önermelidir.[68]

Hareketin temel aşamasından sorumlu olmak “harekete hükmetmek anlamına gelmez, bu daha çok ülkede ne olup bittiği hakkında genel bir vizyon sahibi olmak ve bu tartışmalara ilişkin tabanı bilgilendirmektir. Dolayısıyla MST her zaman temel hedeflerini elde etmek için gerekli mücadeleleri örgütleyerek temel amaçlarıyla uyum içerisinde olacaktır.”[69]

Ulusal Önderlik ulusal toplantılar sırasında doğrudan ve gizli oylarla seçilen, farklı niteliklere sahip –yirmi bir civarında insan- birkaç üyeden meydana gelir. Her delege, bireysel olarak beyan edilmiş ve oylamaya dayanmayan, yirmi bir isim için oy kullanabilir. Oyların yüzde elli birden daha fazlasını alanlar seçilir; eğer birisi bu oranı almazsa, seçilmemiştir, bundan dolayı Önderliğin yirmi bir üyeden daha az olduğu zamanlar olur.

Adaylar en az yirmi beş imza ya da önceki ulusal önderlik tarafından desteklenir. Her eyalette, farklı aşamalar genel olarak bunun için daha deneyimli ve ehliyetli olduklarına inanılan söz konusu yoldaşların isimlerini önerir. Adaylar toplumsal cinsiyet ya da coğrafi kıstastan ötürü önerilmemesine rağmen, bir kere seçildiğinde eyalet ve faaliyet bölümü tarafından tevzi edilir.[70]

Kadınlar için kota tayin eden herhangi bir kural yoktur. Ağırlıkları veya önderlik içerisindeki varlıkları mücadele sırasındaki çalışmalarına bağlıdır. Şu andaki Ulusal Önderlik bütün MST aşamalarında, bölümlerinde ve faaliyetlerinde kadınların katılımını destekleyen daimi ilgi nedeniyle, yüzde kırkı kadın olan, yirmi iki üyeye sahiptir.[71] [72]

Ulusal Önderliği oluşturan militanların aşağıdaki özelliklere sahip olması gereklidir:

–Bir kitle hareketinin ne olduğu hakkında derinlemesine bir bilgi sahibi olmak;–ulusal durumu ve onların toplumunu nasıl analiz edeceğini bilmek; –ideolojik olarak kararlı olmak; –disiplinli olmak;–tarih, ekonomi, politika ve başka konularda teorik bilgilerini arttırabilmek; –kolektif pratiği geliştirebilmek;–nasıl planlama yapılacağını ve faaliyetleri koordine edeceğini bilmek;–karar alabilmek; –hem mücadeleleri hem de örgütü etkili bir biçimde ifade edebilmek.

Ulusal Önderliğin vazifeleri hiçbir militan tarafından gerçekleştirilememesine rağmen, militanların farklı önderlik aşamalarına dahil olmalarını arttırabilmeleri için MST Hareketin çalışan militanlarına nitelik kazandırmaya karar verdi.[73] Ulusal Önderlik her iki ayda bir toplanır ve Ulusal Koordinasyon için toplantılar hazırlamalıdır.[74]

2)      Dönemlerin Özellikleri

a)      İki yılda bir yenilenmesi gereken dönemler

İç normlar seçilenler için iki yıllık dönem tayin eder. Bu bir sorun olabilir çünkü her iki yılda bir seçim yapmak zorundadırlar, ancak yöntem oldukça pedagojik olmuştur.[75] Dönem bittiğinde, liderler detaylı bir değerlendirmeden geçer ve eğer sonuçlar olumluysa, göreve devam ederler. Bu yöntem sonucunda kalıcı olmaya dair herhangi bir his yoktur. Bir lider yeniden seçilebilir “iç değerlendirmeye dayanarak MST adayın yetki süreci boyunca faaliyetine, örgütün ihtiyacına ve adayın hazır bulunmasına önem verecektir.”[76]

Liderlerin yetki sürecinin yenilenmesi kadar sabit ya da önceden kurulmuş herhangi bir kural olmamasına rağmen, her seçimde üyelerin yüzde otuz civarında yenilenmesi yoluyla toplum için yeni liderlerin ve yeni müracaatların kaynaşmasını sağlayan ortak bir pratik oldu. Yetki süreci sırasında birisi istifa edebilir ya da ilgili aşamalar tarafından alınan bir karardan ötürü görevinden alınabilir.

3)      Yerel Aşamalar

a)      Eyalet toplantıları

Eyalet toplantıları MST tarafından gerçekleştirilen politik kuralları, faaliyetleri ve eylemleri değerlendirmek üzere yılda bir defa olur. Faaliyetler de orada planlanır ve eyalet ve ulusal koordinasyon üyeleri seçilir.

b)      Eyalet koordinatörleri

Eyalet koordinatörleri eyalet toplantıları sırasında seçilen üyeler tarafından oluşturulur. MST’nin politik kurallarını, faaliyet kesimlerini ve eyaletin planladığı eylemleri uygulamaya koymaktan sorumludurlar.

c)      Eyalet liderlikleri

Eyalet liderlikleri aynı düzeydeki koordinatörler tarafından düzenlenmiş, değişen sayılarda üyeye sahiptir. Bunlar her eyalette MST’yi temsil eden kişilerden ve faaliyet bölümlerinin gelişmesinden ve organik yönlerden sorumludurlar.

  1. 3.      İDARİ AŞAMALAR

Üyeleri gerek ulusal gerekse de eyalet sekreteryası sorumlulukları için vasıflı seçilmemiş kadrolar olan Hareketin faaliyetteki aşamalarıdır.

  1. 4.      FAALİYET AŞAMALARI

1)      Bölümler ve Diğer Kolektif Gruplar

Daha önce açıkladığımız gibi, ilk kampların kurulmasıyla birlikte, hayatta kalmayı garantilemek ve toprak için mücadeleyi sürdürmek için çalışma komisyonları oluşturuldu. Bu komisyonlar sağlık, eğitim, güvenlik, çalışma, iletişim ve erzak komisyonlarını içeriyordu. Farklı faaliyet bölümlerinin kendi komisyonlarını oluşturması bu şekildedir.

Öte yandan, kampçılar toprağı alabildiğinde ve yerleşimci olduğunda, bütün yerleşimci topluluğunu etkileyen sorunları çözmek için örgütlenmelerini devam ettirmek zorundadır. Bu sorunlardan bazıları kamptakilerle aynıydı, çocukların eğitim ve sağlık sorunları gibi; diğer sorunlar yeni durumdan kaynaklanan güçlüklerin sonucuydu: verimli üretim gereksinimi, mallarını satmak, kredi almak vb. Bu nedenle, üretim ve maliye komisyonları gibi, yeni faaliyet bölümleri kendi komisyonlarını oluşturur.

MST büyümeye ve bununla beraber ülke çapında kampların ve yerleşimlerin sayısı artmaya devam ettikçe, her faaliyet bölümünün çalışmasını planlamayı geliştirmek gerekli oldu ve yerel, bölgesel, eyalet ve ulusal bölümlerinin doğmasının nedeni budur.

Şu anda Eğitim; Medya ve Propaganda; Maliye; Eğitim; Sağlık; Kitle Cephesi olarak da bilinen Kitle Hareketi; Üretim; Projeler; ve İnsan Hakları bölümleri vardır. Ayrıca Ulusal düzeyde Uluslararası İlişkiler Bölümü vardır ve “bu bölümün faaliyetlerini arttırmak ve çevre, transgenetik tohumlar gibi, herhangi bir özel bölüm tarafından ele alınmayan yönleri dahil etmenin bir yolu olarak”[77] CONCRAB Yerleşimler Bölümünün yerine geçirmek için Üretim, İşbirliği ve Çevre Bölümünü oluşturmak üzeredirler. Örgüt esnektir, her eyalet bunun gerekli olduğuna inandığında başka bölümler yaratabilir.

2)      Kitle Cephesi: MST’nin Can Damarı

Yerini MST’ye bırakan ilk mücadelelerden beri, kitlelerle çalışma olmuştur, fakat bu çalışma 1984’de Kitle Cephesi içerisinde kurumsallaşana kadar, MST ulusal çapta bir hareket olduktan sonra, yoktu. O yıl, bu faaliyet için kadrolar hazırlama çalışması başladı.

Kitle Cephesi, daha önce söylediğimiz gibi, MST’nin sadece herhangi bir başka bölümü ya da faaliyeti değildir, cephe MST’nin “bütün harekete kan pompalayan” tam can damarıdır. Tabanda çalışan kadroları ve Hareketi bütün ülkeye yayan herkesi birleştirir.[78]

Bu cephe için birçok aktiviste gerek duyulduğu için, potansiyel olarak militan kampçılardan oluşan bir gruba ve çok düşük bir kültürel seviyeye sahip olan bir kamp keşfettiklerinde çoğunlukla olan, zaman kazanmak için kampın içerisinde bu grupla ilgili eğitim kurslarına ön ayak olunur.

3)      CONCRAB ve Yerleşimler Bölümü

Ulusal Yerleşimler Komisyonu CONCRAB oldu ve sadece isimin değiştiği bir süreçte, Yerleşimler Bölümü oluşturuldu. Bugün, bunun adını Üretim, İşbirliği ve Çevre Bölümü olarak değiştirmeyi düşünüyorlar.

Ayrıca kadınların –onlardan daha önce bahsettik- ve topraksız köylülerin kültürel üretimi ve asıl sanatsal değerler bilincini kazanmak için çalışan kültür grupları vardır. Bunlar CD’ler yapar ve halk kültürünü desteklemek için eyaletlerin her tarafında faaliyette bulunurlar.

  1. V.                MST’NİN KENDİNİ FİNANSE ETME BİÇİMİ

Bir toplumsal hareket olarak kendi otonomisine önem verdiği için MST’nin nasıl mümkün olduğu kadar kendi-finansmanını yaptığından daha önce bahsettik. Şimdi bu kaynakların köklerini tanımlayacağız.

  1. 1.      Zorunlu Katkılardan Sağlanan Kaynaklar

Ulusal ve eyalet önderlikleri, tarım reformunun ülkenin her yanına ulaşabilmesi için daha önce toprak ve kredi alan bu ailelerin Hareket ile işbirliği yapmak zorunda olma ilkesine   dayalı olan yerleşimlerde, MST’nin düzenlediği para toplamalar tarafından finanse edilir. Her yerleşik aile Harekete yıllık üretiminin yüzde birini bağışlamak zorundadır.

MST normlarına göre, bütün yerleşimler üretimlerinin yüzde dördüne kadar katkıda bulunmaya teşvik edilir, ancak her eyalette –ve bundan dolayı her yerleşimde- mevcut koşullara ve ekonomik duruma göre yardımın oranını kendileri karar verir. Diğer yerleşimler ve kooperatifler yiyecek, araçlar, veya militanları Hareket içerisinde başka görevler için serbest bırakarak yardımlarını sunar.

  1. 2.      Başka Para Toplama Biçimleri

Bu vergilerin yanı sıra, kaynak toplamak için başka yollar vardır. Bunun için beklenen faaliyetler önemsiz olabilir, fakat eğer bunlar devamlı ve somut ise, sonuç alıcı olurlar; örneğin, karmaşık bir örgütlenmeye ihtiyaç duymayan küçük iş çevreleri, tarımsal ürünler ve el işleri ve sanatları satışı gibi mevcut doğal kaynakların geliştirilmesi ve toparlanması.

Kitlesel kampanyalar Hareketin toplumsal tabanı (ürünler ya da iş günleri vererek) ve kentli orta sınıf (bonolar, ürünler, sergiler, eğitsel ve kültürel malzemelerin satışı) arasında da düzenlenir. Fotoğrafçı Sebastião Salgado MST’yi desteklemek için çalışmasını bağışladığından, onun uluslararası fotoğraf kampanyası çok büyük bir etkiye sahip oldu. Neredeyse her yıl, birçok sanatçı dayanışmalarını göstermenin bir yolu olarak Harekete çalışmalarını bağışlar.

Bu politikaya hükümet dairelerinin (Tarım Bakanlıkları, üniversiteler, bankalar) kapısını çalarak, resmi yerel kaynakları araştırmak dahildir. MST bu kaynakların bir kısmını (hepsi eyalet kuruluşu olması gereken) eğitim, öğretim, teknik yardım, sağlık gibi diğer faaliyet bölümlerine yeniden taksim etmeye (rerout) çalışır, fakat eğer bunlar MST tarafından geliştirilirse, önemlerini arttırırlar. Yılın belli zamanlarında para toplamak için bütün militanlar bu kampanyaya dahil edilir.

İlle de dini bir karakteri olmayan yurtdışı destek gruplarının yanı sıra MST dostlarından oluşan birçok grubun aralıksız dayanışma gösterisi olur. Bu yabancı destek önemli faaliyetlerin gelişmesine katkıda bulunmuştur ve Hareket ve uluslararası dayanışma pratiği açısından çok önemli olmuştur.

MST, her ne zaman mümkünse, Latin Amerikalı ülkeler ve Afrikalı Portekizce konuşan ülkelerden köylü grupları gibi, başka ülkelerdeki topraksız gruplarla etkili bir dayanışma sergiler.

  1. 3.      Maliyeyi Planlama

Hareket her aşamasındaki kaynakların toplanması için ekonomik ve mali planlar ve başka şeyleri kaleme alır ve uygulamaya koyar. Yerleşimler, eyalet komisyonları ve bölümler içerisindeki komisyonlardan aile gruplarına kadar, bunların hepsi kendi kendini finanse edebilmelidir.

1)      Kaynakların Gittiği Yerler

MST’nin maliye politikası şeffaftır. Bütün kaynakların, yüzde otuzu ulusal faaliyetler içinken, yüzde yetmişi eyalet faaliyetlerine giden çeşitli vergiler yoluyla eyalette toplanır. Her ne kadar eyalet yöneticileri eyalette ve ulusal toplantılarda tanımlanan öncelikleri dikkate alsa da, ulusal önderlik bu kaynakların nereye gittiğini belirtmekle mesuldür.

Kaynaklar esas itibariyle hareketin örgütlenmesini, alt yapısını ve faaliyetlerini garantilemek için yönlendirilir: MST’nin verimli ve güçlü örgüt olarak kendisinden beklenen, hareket etmesine imkân tanıyacak olan sekreterya ve eğitim merkezleri içerisindeki koşullar, iletişim ve ulaşım araçları ve diğer yönlerdir.

Her eyalette mali durumun kullanımını denetlemek için MST, paranın yanlış tarzda kullanımını da düzeltmesi gereken kontrol konseyleri oluşturdu. Her üç ayda bir, mali ekipler toplanan paranın ayrıntılı bir raporunu ve yatırım biçimini vermelidir.

Bu hareketin ilkelerinden biri kitle mücadelesi, seferberlikler vb. bütün faaliyetlerin tabanın kendisi tarafından finanse edilmek zorunda olmasıdır, zira hareketin otonomisinin ve aralarında paylaşılan mesuliyetin garantisi orada yatar. Eğer bir hareket bir seferberliği ya da bir mücadeleyi örgütlemek için dışarıdan kaynaklara ihtiyaç duyarsa, bu bağımlılığa bağlanacaktır ve mücadele etme kapasiteleri yabancılaşacaktır. Bu nedenle MST insanların mücadelenin kendi kaynaklarına bağlı olduğunu anlaması yönünde çaba sarf eder. Ancak ondan sonra bu mücadeleler bu yoldaşları eğitecek ve politik gelişimlerine katkıda bulunacaktır.

2)      Militanların Özgürleşmesi

Gördüğümüz gibi, MST yerleşimlerin Hareketin diğer örgütsel ve politik faaliyetleri için militanlarını serbest bırakmasını ister. Çoğu yerleşim Hareket için tüm gün çalışacak bir veya daha fazla kadroyu serbest bırakır ve bu militanların tarımsal işi geri kalan üyeler tarafından üstlenilir.

Her iki yılda bir çalışmalarının bir değerlendirmesi olur ve kadroların görevlerine devam edip etmeyecekleri veya üretime geri dönüp dönmeyeceklerine karar verilir.

NOTLAR:

 


[1] Farklı türden iki canlı varlığın dengeli ve sıkı bir işbirliği içinde yaşaması ve her birinin bu işbirliğinden yararlanması hali (ç.n)


[1] João Pedro Stédile, Bernardo Mançano Fernandes, Brava Gente…, Ediciones Barbarroja, Buenos Aires, Nisan 2000, S. 36; Brezilya Basımı Brava Gente…, Editora Perseu Abramo, São Paulo, 1999, S. 31.

[2] Brezilya’da bunlar posseiros olarak adlandırılır.

[3] “Yasa […] bir arazi parçasının büyüklüğü [modül bakımından] gıda ve bir ailenin gelişmesi için gerekli olandan daha küçük olduğunda, bu arazinin bir “minifundium” olarak addedileceğini söyledi.” J. P. Stédile, Latifúndio: o pecado agrário brasileiro, 1999, basılmamış belge.  

[4] Ivonete Tonin, Rio Grande do Sul eyaleti koordinatörü, röportaj Marta Harnecker tarafından 16 Kasım 2001’de yapılmıştır. 

[5] J. P. Stédile, Latifúndio: o pecado agrário brasileiro, 1999, basılmamış belge.

[6] Roseli Salete Caldart, Pedagogia do…, Yukarıda a.g.e, s. 87.

[7] MST, Reforma Agrária: por um Brasil sem latifúndio!, 2000, s. 26.

[8] J. P. Stédile, B. Mançano Fernandes, Brava Gente…, Yukarıda a.g.e, s. 40; Braz. Edit., s. 35.

[9] Yukarıda a.g.e, s. 42; Braz. Edit., S. 36.

[10] Yukarıda a.g.e, s. 40; Braz. Edit., S. 34

[11] Frei Flávio, röportaj Mayıs 2001’de, Porto Alegre, Marta Harnecker tarafından yapılmıştır.  

[12] A.g.e.

[13] Reforma agrária: por um Brasil sem latifúndio, yukarıda a.g.e, S. 25.

[14] Bu konu daha ileride geliştirilecektir.

[15] Broşürlerinde bunu şu şekilde tanımlarlar: “Kendinizi liderleri eğitmeye ve işçilerden meydana gelen bir politik önderlik hazırlamaya adayın.” 

[16] Normas gerais do MST, Eylül 1989, bu konu üzerine bakınız S.22-23

[17] Ivonete Tonin, Marta Harnecker’in röportajı, yukarıda a.g.e

[18] Hareketin İkinci Ulusal Toplantısı kararına göre, Ocak 1986, MST CUT’u destekledi. Bakınız: Normas gerais…, Eylül 1989, S.10

[19] Normas gerais…, yukarıda a.g.e, S19

[20] J. P. Stédile, B. Mançano Fernandes, Brava Gente…, yukarıda a.g.e., S. 47; Braz. Edit., S. 39-40.

[21] Yukarıda a.g.e, S. 49; Braz.Edit, S.41

[22] Normas gerais…, Yukarıda a.g.e, S.20

[23] J. P. Stédile, B. Mançano Fernandes, Brava Gente…, yukarıda a.g.e., S. 50-51 Braz. Edit., S. 41-42.

[24] Yukarıda a.g.e, S.99, Braz.Edit, S.85

[25] Normas gerais…, Yukarıda a.g.e, S.20

[26] J. P. Stédile, B. Mançano Fernandes, Brava Gente…, yukarıda a.g.e, S. 50; Braz. Edi., S. 41

[27] Yukarıda A.g.e S.50-51; Braz.Edit, S.42-43

[28] Mário Luis Lill, ITERRA’nın eski başkanı, röportaj Marta Harnecker, Brezilya, 2000

[29] A.g.e

[30] A.g.e

[31] MST, Documento básico do MST, Yukarıda A.g.e, S.45

[32] J. P. Stédile, B. Mançano Fernandes, Brava Gente…, yukarıda a.g.e, S. 69; Braz. Edi., S. 58

[33] Yukarıda A.g.e, S.68; Braz Edit, S.57 

[34] Yukarıda A.g.e, S.69; Braz Edit, S.58

[35] A.g.e

[36] Mário Luis Lill, röportaj M. Harnecker, yukarıda A.g.e

[37] J. P. Stédile, B. Mançano Fernandes, Brava Gente…, yukarıda a.g.e, S. 70; Braz. Edi., S. 59

[38] Yukarıda A.g.e, S.69-70, Braz.Edit S. 58-59

[39] Yukarıda A.g.e, S.72, Braz.Edit S. 60

[40] Mário Luis Lill, röportaj M. Harnecker, yukarıda A.g.e

[41] Brezilyalı filozoflar arasında başı çeken Josué de Castro Manuel Correia, Celso Furtado, Florestan Fernandes, Darci Ribeiro, Paulo Freire, Luiz Carlos Prestes, Correa Andrade and Leonardo Boff ve diğerleri. (J. P. Stédile, B. Mançano Fernandes, Brava Gente…, yukarıda a.g.e, S. 72-73; Braz. Edi., S. 60-62)

[42] Che Guevara, José Martí, Julio César Sandino, Fidel Castro, Emiliano Zapata.

[43] Nelson Mandela, Mahatma Ghandi, Martin Luther King, Patrice Lumumba, Agostinho Neto, Samora Machel,

Amilcar Cabral.

[44] James Petras, Marta Harnecker (J. P. Stédile, B. Mançano Fernandes, Brava Gente…, yukarıda a.g.e, S. 72; Braz. Edi., S. 60)

[45] Yukarıda A.g.e, S.97, Braz.Edit S. 83

[46] MST, Documento básico do MST, Piracicaba, Şubat 1991, S.44. Bu pratik-teori-pratik fikri Halk Eğitimine temel olan diyalektik yöntemden başka bir şey değildir. Bu halkın somut gerçekliğinden ve bu gerçeği nasıl atlattıklarından başlamak anlamına gelir; bunun nedenlerini ve sonuçlarını küresel bir bakış açısından analiz eder ve daha sonra pratiğe geri döner, ancak bu defa farklı bir tarzda, bu gerçeği dönüştürmek için sonuç alıcı eylemlerle.

[47] J. P. Stédile, B. Mançano Fernandes, Brava Gente…, Yukarıda A.g.e, S. 51; Braz. Edit., S. 43.

[48] Normas gerais…, yukarıda A.g.e, S. 20.

[49] Christiane Campos, röportaj Marta Harnecker, Montreal, Şubat 2001

[50] Ivonete Tonin, röportaj…, yukarıda A.g.e

[51] J. P. Stédile, Marta Harnecker’e mektup, Montreal, 5 Nisan 2001

[52] Vilson Santin, röportaj Marta Harnecker, Montreal, Nisan 2001

[53] J. P. Stédile, Marta Harnecker’e mektup, Montreal, 5 Nisan 2001

[54] A.g.e

[55] A.g.e

[56] Christiane Campos, röportaj…, yukarıda A.g.e

[57] Normas gerais…, yukarıda A.g.e S.13-14

[58] Ivonete Tonin, röportaj…, yukarıda A.g.e

[59] Normas gerais…, yukarıda A.g.e S.14

[60] Yukarıda a.g.e S.15

[61] MST, Construindo…, Yukarıda A.g.e, S.57

[62] J. P. Stédile, B. Mançano Fernandes, Brava Gente…, Yukarıda A.g.e, S. 103; Braz. Edit., S. 89

[63] Yukarıda A.g.e S.103; Braz.Edit S.90

[64] Normas gerais…, yukarıda A.g.e S.15

[65] A.g.e

[66] A.g.e

[67] MST, Construindo…, Yukarıda A.g.e, S.60

[68] Normas gerais…, yukarıda A.g.e S.15-16

[69] MST, Construindo…, Yukarıda A.g.e, S.59-60

[70] J. P. Stédile, Bu bölüm için notlar, 28 Aralık 2001

[71] Normas gerais…, yukarıda A.g.e S.16

[72] J. P. Stédile, B. Mançano Fernandes, Brava Gente…, Yukarıda A.g.e, S. 106; Braz. Edit., S. 91-92

[73] MST, Construindo…, Yukarıda A.g.e, S.59

[74] Normas gerais…, yukarıda A.g.e S.16. Ayrıca bakınız MST, Construindo…, Yukarıda A.g.e, S.58

[75] J. P. Stédile, B. Mançano Fernandes, Brava Gente…, Yukarıda A.g.e, S. 105; Braz. Edit., S. 90-91

[76] Yukarıda A.g.e S.106; Braz.Edit S.91

[77] J. P. Stédile, Bu bölüm için notlar, 28 Aralık 2001

[78] Christiane Campos, röportaj…, yukarıda A.g.e

www.scribd.com/doc/9962198/Bolum-5

http://bizdnyannyerlileri.blogspot.com/2009/06/torakszlar-hareketi.html

January 10, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, ezilenler, isyan, kir yasami, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Gift Economy against unsustainable “market economy”

Dave Pollard: The Virtuous Cycles of the Gift Economy. (2006.)

Our society puts a value on human activities only when they can be monetized – when a transaction involving an exchange of money occurs. We tend to equate our time with money: If the ‘market value’ of an hour of our time exceeds the cost of hiring someone else to mow our lawn or make a present for a loved one or look after our children or our home, we conclude that it makes sense to buy those services and to work longer hours to pay for them.

This false economy leads us to buy what we don’t need, which requires us to work harder to pay for those unnecessary goods and services, leaving us even less time to look after ourselves and our own needs and forcing us, in a vicious cycle (cycle 1 in red on the chart above) to ‘outsource’ even more of the things we might be doing for ourselves. All this phony economic activity is added to the GDP and employment data. Do-it-yourself and other ‘unpaid’ work, and things we make for ourselves, are not considered ‘economic’ activities and hence not included in the statistics that drive our society’s political and economic decisions. No surprise then that the government encourages us to buy what we don’t need and what we could provide for ourselves.

By contrast, the Gift Economy does not value monetized activity more highly than un-monetized activity. It suggests, on the contrary, that our time is invaluable and that therefore we should ‘spend’ it, as much as possible, doing things we love and things that are our personal responsibility, and only buy goods and services we cannot possibly provide for ourselves. In doing these things ourselves, we learn to do them better, more efficiently, more effectively and more economically, saving the cost of outsourcing them to a third party.

Thanks to this cost saving, we then need to work less, which gives us more time to do the things we love, creating a virtuous cycle (cycle 2 in green on the chart above) instead of a vicious one.

The economists don’t like us doing this, since this DIY work doesn’t involve the exchange of money or the employment of others to do our own work, and so is not included in GDP or employment data. This is why published trends in GDP and unemployment are meaningless, and why these data provide no useful measure of a society’s well-being.

The outcome of this virtuous cycle – more time – has another benefit as well: Some of that ‘extra’ time can be invested in Gift Economy activities that yield even greater, self-reinforcing and sustainable ‘goods’:

    * Mentoring, parenting and coaching: enabling others to cope with major life challenges and problems

    * Showing and teaching: enabling others to develop new capacities and skills

    * Gifting, sharing and peer production: exchanging, and collaboratively designing and making stuff for mutual benefit

So under the Gift Economy, the joyful investment of this additional ‘leisure’ time spawns three more virtuous cycles (shown in blue on the chart above):

   1. Mentoring, parenting and coaching others (cycle 3 on the chart) produces healthier, happier, more competent and more responsible citizens with fewer social problems and needs. This reduces the costs of health care, crime, wars etc. and also makes us better at doing things for ourselves, saving both our society and us as individuals money, so we need to work less to pay taxes and personal expenses.

   2. Showing and teaching (cycle 4 on the chart) produces a more self-sufficient citizenry with more capacities and skills, who therefore need to work even less since they need buy fewer goods and services from others.

   3. Gifting, sharing and peer production (cycle 5 on the chart) produces goods and services tailored for our individual needs and wants at no cost beyond that for materials that must be purchased from the ‘market’ economy. Open source, free libraries and file sharing, scientific exchange, cooperatives, social exchanges such as work bees and vacation home swaps, the Internet (and particularly blogs) and philanthropy are all examples of gifting, sharing and peer production Gift Economy activities. Umair Haque has outlined a peer production model that could take us even further, to the point ‘producers’ and ‘customers’ become indistinguishable, where they collectively invest time, ideas and energy in a trust relationship with others to co-produce goods and services precisely tailored to their mutual needs, which can then be gifted to others.

These cycles are, of course, subversive. They threaten to undermine and starve the ‘market’ economy by freeing us, the end-customers of that economy, from the need to pay money into it. They also threaten to undermine and render irrelevant political structures and institutions that exist to defend economic rights and powers, to wage wars and to mete out scarce economic resources – the Gift Economy voluntarily gives us these rights and powers, has no need of wars to defend them, and operates under a principle of generosity and abundance, not competitiveness and scarcity.

It is not surprising, therefore, that the brokers, agents, controllers of resources, marketers, politicians and other parasites who rely on the ‘market’ economy and its corporatist supporting political structures have already demonstrated a willingness to go to great lengths – alternately suing and bribing customers, ridiculing and slandering Gift Economy initiatives, and bribing and coercing lawmakers to disrupt the decentralization of power that the Gift Economy brings about and to protect ‘their’ property from being shared or given away generously.

The Gift Economy in fact represents a ‘re-naturalization’ of the economy. The ‘market’ economy is unsustainable and has shown itself to be morally bankrupt, unable to innovate, fragile and lacking in capacity to cope with rapid change. The shift to the Gift Economy has already begun, and is entirely consistent with the critical political and economic demands and needs of our time, and with way nature and ‘uncivilized’ creatures thrive in a world of abundance and a spirit of generosity (in the true ‘giving and sharing freely and trustfully’ sense of the word, not the narrow sense of charity).

All we need to do, starting within our own physical and virtual communities, is acknowledge that our time is precious and that making time to re-learn to do things for ourselves and become more self-sufficient just makes sense. Once we realize that, it will become clear to these communities that the Gift Economy offers us a better, easier, more equitable, resilient and joyful way to live, and to make a living. And, best of all, it just keeps on giving.

http://www.freeebay.net/site/index.php?option=com_content&task=view&id=593&Itemid=34

January 9, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekotopya heterotopya utopyalar, kooperatifler vb modeller, tuketim karsitligi | Leave a comment

Toplum Destekli Tarım Modeli (Community Supported Agriculture – CSA)

CSA, genellikle şehirlere yakın kırsal alanlarda yaşayan çiftçiler ile şehirlerde yaşayan çiftçi olmayanların bir araya gelerek partner oldukları, üyelerle üreticilerin birlikte çalıştıkları ve lokal bazdaki organik ürünlerin üretim ve pazarlamasının desteklendiği sosyo-ekonomik içerikli bir organizasyondur. CSA’da çiftçiler taze sebze, meyve, yumrulu bitkiler, et ve ilgili diğer ürünleri direkt olarak, organik tarımı destekleyen şehirlerde yaşayan yerel topluluk üyeleri için üretirler. CSA da çiftçiler kaliteli üretmeye, tarımsal üretimde insan ve çevre sağlığını tehdit eden sentetik girdileri kullanmamaya ve arazinin gelecek nesillere verimli şekilde devredilmesine özen gösterirler. Bunun kontrolü ise, şehirde yaşayan topluluk üyelerinin çiftlikleri istedikleri anda ziyaret etmeleri ile mümkün olmaktadır. Topluluk üyeleri tükettikleri organik ürünlerin nereden geldiğini, nasıl yetiştirildiğini, ürünün yetiştirildiği arazileri, yetiştiren çiftçilerle olan bağlantıları sayesinde takip edebilmektedirler. CSA de çiftçiler ile topluluk üyeleri arasında direkt olarak sosyal ve ekonomik bağ vardır. Üyelerin en fazla haz aldıkları konular yöre tarımına katkıda bulunma ve sağlıklı gıda tüketebilmeleridir.

Uygulandığı ülkelerdeki tarihçesine bakıldığında CSA, genellikle kirletilmemiş, aşırı ve hor kullanılmamış iyi topraklara ve iyi iklim koşullarına sahip yörelerde, pazarlamaya nispeten az dayanıklı tarımsal ürünlerle başlanmış ve yaygınlaşmıştır. CSA modelinin uygulanmadığı yörelerde insanlar, gıda maddeleri ihtiyaçlarının %80’den fazlasını, binlerce km uzaklıktaki başka yörelerden ve en önemlisi nasıl yetiştirildiğini ve nakliyeye dayanıklılığı sağlamak amacıyla hangi işlemlerden geçirildiğini bilmedikleri ürünlerle karşılamaktadırlar. Şehirde yaşayanlar gıda maddeleri ihtiyaçlarını başka yörelerden karşılarken, küçük ölçekli yöre çiftçileri ise yeter geliri sağlayamama durumuyla karşı karşıyadırlar.

CSA, küçük ölçekli çiftçilerin geçimini sağlamadaki zor durumu ve yörede yaşayan çiftçi olmayanların gıda maddelerini ithal etmesi çelişkisinin yaşandığı, birkaç Avrupa ülkesinde 1970 lerin başlarında ortaya çıkmıştır. CSA çiftçilerin topluluk üyeleri tarafından desteklendiği, bölgesel veya yöresel pazarların oluştuğu, taze gıda maddelerinin sağlandığı ve topluluk üyeleri ile arazi sahipleri arasında sağlıklı çevre, arazinin korunması, sağlıklı gıda üretimi, tabiat sevgisi vs. ye duyarlılığın sağlandığı sistem olarak gelişmiştir.

CSA’nın Çalışma Sistemi

CSA’ların çalışma sistemi, yöredeki toplulukların ve çiftçilerin ihtiyaçları dikkate alınarak düzenlenmektedir. Bazı CSA’ların sadece bir üreticisi varken, bazılarının birden fazla üreticisi olabilmektedir. ABD deki CSA’lerin tamamı düşünüldüğünde, bazılarının üye sayısı 20 den az iken, 700 den fazla üyesi olanlar da vardır. Çoğu CSA’lar sebze üretmektedirler, bazıları ise bal, aromatik bitkiler, çiçek, unlu mamuller, çeşitli yumurtalar, kümes hayvanları, et, odun, hatta elişi, bayan eşyaları, işlenmiş mamuller üretmektedirler. Çoğu CSA’larda üreticiler ile topluluk üyeleri birlikte üretim, dağıtım, yönetim, ücret ve organizasyon maliyetini içerecek bir bütçe planı yaparlar. Bütçe planlaması sonucu, CSA kapsamında kaç üreticinin destekleneceği ve ürün fiyatları belirlenir.

Topluluk üyeleri ödemeyi peşin veya taksitli olarak yapabilmektedirler. Ürünün sunulduğu sezonun uzunluğuna, çeşit fazlalığı ve ürünün kalitesine bağlı olarak ödeme 150 $ ile 800 $ arasında değişebilmektedir (ABD ‘de asgari ücret 1.150 $). Bu ödeme, çiftçiler için tohum ve ekipman alımı şeklinde olabileceği gibi, çiftçilere ilkbaharda işlerin başladığı dönemde nakit olarak da yapılabilmektedir. Nakdi ödeme ile çiftçiler ilkbahardaki işlerini yürütmek amacıyla borçlanmak zorunda kalmamaktadırlar. CSA modelinin çiftçilere bahsedilen faydası yanında topluluk üyelerine de sosyal ve ekonomik faydaları vardır. Şöyle ki, CSA modelinde üyelerin organik ve taze sebze tüketimleri yanında tarım hakkında bilgisi olmayan çocuklarıyla çiftçilik şartlarını görmeleri mümkün olmaktadır.

Çiftlikler yetiştirme sezonu süresince taze ürün sunarlar ve hatta seraları varsa kış süresince de bu işi devam ettirirler. Çoğu CSA’lar haftada bir kez olmak üzere toplam 10-25 hafta her üyeye ortalama 5 ile 10 kg sebze dağıtırlar. Dolayısıyla bu sistemde haftada 5-10$ ile 2-5 kişilik bir ailenin sebze ihtiyacı karşılanmaktadır.

Bazı CSA üyesi çiftçiler kapı kapı dolaşarak üyelere ürünleri teslim ederken, bazılarının şehir merkezlerinde belirlenmiş ürün teslim yerleri vardır. Bazen üyeler, çiftliklere gidip ürünleri kendileri de toplayabilmektedirler. Hatta sadece lokal ürünlerin satıldığı marketler vardır. Ürünün tamamı hasat edildiğinde ise toplam hasıla üyelerin hisseleri oranında paylaşılmaktadır. Bazı CSA’larda ürünler kutu veya paketlere eşit miktarlarda çeşit farklılığı dikkate alınarak konulur ve dağıtılır. Bazılarında ise ürünler ambalajsız kutularda sunulmakta, böylece üyelerin ihtiyaçtan fazla almamaları, istedikleri ürünlerden fazla, istemediklerinden ise az almalarına olanak verilmektedir. CSA’da, sonbahar hasat zamanında üyelere sunulan ürün miktarları artmaktadır. Diğer taraftan üretimin az olduğu dönemlerde ise üyeler ve çiftçiler ürün kayıplarını ortaklaşa paylaşmaktadırlar.

CSA Modelinin Taraflara Sağladığı Faydaları Topluluk Üyelerine Sağladığı Faydalar

CSA modelinde çiftçi – arazi – topluluk üyeleri arasında ortak bir bağ oluşturulmaktadır. Üyelerin bu sistemden sağladıkları faydalar ve sisteme katılmaktan zevk alma sebepleri şunlardır :

Üyeler;
• Taze, lezzetli, besleyici, yöresel ve çoğu zaman organik gıda tüketebilmektedirler,
• Tükettikleri gıdalarının kaynaklarını ve onların nasıl yetiştirildiğini veya nasıl beslendiklerini yakinen bilmektedirler,
• Yöresel üretimi ve sürdürülebilir tarım sistemlerini uygulayanları destekledikleri için sosyal statüde prestij sağlayabilmektedirler,
• Geçmişte sahip oldukları tarım tecrübelerini, ancak böyle bir modelde, çiftliklerde uygulayarak tatmin olmaktadırlar,
• Yetiştiricilik ve hasat işlerine katılarak el tecrübesi kazanmakta ve hatta hangi ürünlerin yetiştirileceğine de karar verebilmektedirler,
• Çiftçiler ile sıkı sosyo-ekonomik bağ kurarak, beslenme, gıda hazırlama ve gıda koruma hakkında edindikleri bilgileri yayınlayarak ve seminerlerde tartışarak toplumun sağlıklı gıda temin etmesinde, önderlik yapmanın hazzını yaşayabilmek-tedirler,
• Yöresel ürünlerin tercih edilmesi için harcadıkları çabaların sonucunda oluşturulan yöresel gıda sisteminde gıda marketlerinin evlere yakın kurulması ve ülke ekonomisinin güçlenmesine katkılarından dolayı da toplumsal sorumluluk hazzı yaşarlar,
• Çitçilerle işbirliği içerisinde çalışarak topluluğun aktivitelerini ve yönetimini yürütecek grup liderlerini belirleyebilmektedirler ve bu yapı bölgesel toplulukların işbirliğini ve bağlantılarını güçlendirmektedir.
• Üreticilerin sürdürebilir tarımsal uygulamalarını destekleyerek, toprağın ve suyun sürdürülebilir kullanımını sağlayarak gelecek nesillere sağlıklı bir çevre garanti etmektedirler.
Üreticilere Sağladığı Faydalar
CSA modelinde çiftçiler için aşağıdaki faydalardan söz etmek mümkündür;
• Üretim planları geliştirilir, yani üreticiler neyi ve ne kadar üreteceklerini ve üretme zamanlarını bilirler,
• CSA’nin organizasyonu için topluluk üyeleri ile üreticilerin birlikte çalışması, kır-kent arasında bilgi ve kültür akışı sağlamaktadır,
• Topluluk üyelerinin zamanında ödeme yapmalarından dolayı, çiftçiler finansman temini ve pazarlama için az zaman harcarlar,
• Çiftçilerin karşılaştıkları üretim riski CSA modelinde müşteriler yani topluluk üyeleri tarafından paylaşılmaktadır. Şöyle ki verimin düşük olduğu sezonlarda, aile başına ödenen 30 $ kayıp fazla bir miktar oluşturmazken, 100 aile için düşü-nülüğünde 3.000 $ bir kayıp olmaktadır ki, bu 3.000 $’lık kayıp bir çiftçi ailesi için faaliyetin başarısını olumsuz yönde etkileyici düzeyde bir kayıptır.
• CSA bir tarım işletmesinin zenginleşmesi için uygun değilken, çiftçiler tarafından uygun fiyattan ürün satışı, idare eder bir hayat sürdürebilme, şehirdekilerle sosyal hayatı paylaşabilme, çevre koruma ve daha iyi eğitim olanakları sağlama gibi avantajları sebebiyle tercih edilmektedir.

CSA Modelinin Türkiye’de Uygulanabilirliği

Türkiye’de tarım işletmelerinin %65’inin 50 dekardan az araziye sahip olması, tarım kesiminde çalışanların büyük bir bölümünün yeterli gelir elde edemeden hayatlarını düşük seviyede sürdürmelerine neden olmaktadır. Diğer taraftan kentsel alanlarda gerek sanayi ve gerekse hizmet sektöründe yeterince istihdam oluşturulamaması, tarım arazileri üzerindeki nüfus baskısının devamına ve optimal işletme büyüklüğünün oluşturulamamasına neden olmaktadır. Tarım sektöründeki bu yapısal sorun devam ederken, aynı zamanda kırsal kesimde yaşayan ve tarımla uğraşan çiftçilerin yeterli gelir elde etme ve yaşamsal faaliyetlerini sürdürme mecburiyetleri devam etmektedir. Bu kapsamda, üreticilerin sahip oldukları kıt kaynaklardan ya-rarlanarak gelirlerini arttırmak için alternatif üretim modelleri uygulamaları önem arz etmektedir.

Kentsel alanlarda yaşayanların ise doğal, hijyenik ve lezzetli gıda arayışları da artan bir eğilim göstermektedir. Özellikle metropol şehirlerde gelir düzeyi yüksek tüketicilerin bu ürünlere yönelik taleplerinin daha yüksek olduğu bilinmektedir.

Türkiye’de 1980’li yıllara kadar nüfusun %50’sinden fazlası kırsal alanlarda yaşamaktaydı. Şehirlere göç eden doğaya ve çiftliğe hasret duyan ve belirli bir gelir düzeyine ulaşan bu tüketicilerin beklentilerinin karşılanmasında CSA benzeri bir modelin uygulanabilirlik ihtimali yüksektir. Gene Türkiye’de medya ve basın kuruluşlarında bitkisel ve hayvansal ürünlerde aşırı girdi ve hormon kullanımının gündeme gelmesi ve bunun insan sağlığına olumsuz etkilerinin bilinmesi gelir düzeyi yüksek tüketicilerin organik ürünlere taleplerini arttırmaktadır. Bu durum tüketicilerin gıdaların organik olarak yetiştirildiğinden emin oldukları bir modele üye olma oranını yükseltecektir. Ayrıca, kentsel alanlarda tarım alanlarının her geçen gün amaç dışı kullanımı, yeşil alanların ve canlıların yok edilmesi insanları çevreyi korumaya duyarlı kılmaktadır. Şehirlerdeki yoğun trafik ve gürültülü hayat insanları kırsal alanlarda kısa süreli de olsa dinlenmeye yönlendirerek CSA modelini motive eden başka bir faktör olmaktadır.

CSA modelinde üyelerin çiftçilere ayni ve nakdi ödeme yapmaları, pazar garantisi oluşturmaları ve alternatif gelir fırsatı gibi faydalar sağlaması nedeniyle, üreticiler tarafından da kolaylıkla benimsenebilecek bir üretim modelidir.

CSA modelinin Türkiye için paradan çok, topluluk ihtiyaçlarının garantili karşılanması, kırsal alanların, köy ve köylünün, toprağın ve çevrenin öneminin algılanması, dostluk, sağlıklı gıda üretilmesi, yöresel ekonomilerin güçlendirilmesi, çeşitliliği ve sürdürülebilir tarım metotlarının adaptasyonu, topluluk üyelerinin eğitimi ve çiftlik hayatının desteklenmesi gibi faydaları olacaktır.

CSA modeli çiftlikten masaya direkt pazarlamayı ve çiftçiye adil bir geliri sağlamaktadır. Aracılar olmadığı için bu modelde, çiftçiler alın terinin karşılığını alırken, tüketiciler ise organik gıda maddelerini aşırı fiyattan almak zorunda kalmamaktadırlar.

CSA sürdürülebilir tarım uygulamalarına daha fazla şans tanıyan bir sistemdir. Çünkü bu sistemde çoğu sebze üreten ve hayvancılık yapan CSA üreticileri organik üretim yöntemlerini kullanırlar. Çiftçiler CSA sisteminde işe düşük masrafla başlayabildikleri için rantabilite oranı yüksek olmaktadır. Bu modelde, sebze ye-tiştiriciliğindeki önemli işgücü ihtiyacı, gençlere mevsimlik iş olanağı sağlar. CSA modeli çocuklarıyla çiftlikte yaşamayı seven bay ve bayanlar için iyi bir alternatif gelir kaynağıdır. CSA modeli üyeler arasında işbirliğine, birlikte çalışmaya ve hasadı paylaşmaya imkan sağlar böylece üyeler ürün kayıplarını paylaşarak üreticinin riskini azaltırlar. Üyeler tüm hasılatı bölüşerek, ürün arz fazlalığını önlerler. Ürünün çiftlikte veya uygun yerlerde teslimine imkan tanımasıyla, nakliye, işleme, ve paketleme için kullanılan enerji azalır. CSA’ler çiftçi marketleri veya manavlardan farklı olarak, çiftçi ile müşteriler arasında tamamen farklı bir bağ oluşturur.

Türkiye’de kırsal kesim ile şehir hayatı arasındaki refah farkının azaltılması, organik tarımın teşviki, küçük üreticilerin ve sürdürülebilir tarımın desteklenmesi, yeni nesillerin köy ve köylü yaşamından, tarımdan habersiz büyümemesi ve daha bir çok konuda ki faydaları dikkate alınarak, ülkemizde CSA modelinin teşvik edilmesi gerekir. Bu model özellikle başta İstanbul Ankara, İzmir ve Bursa gibi büyük şehirler olmak üzere birçok şehirlerin yakınlarındaki üreticiler için gelir artırıcı alternatif bir yöntem olacaktır.

www.koopkur.org.tr/pdf/koop/149.pdf

January 9, 2010 Posted by | kooperatifler vb modeller, tarim gida GDO | 6 Comments

MST – Bir Hareket Yaratmak – 9.bölüm KOOPERATİFLER (Marta Harnecker)

 

9. KOOPERATİFLER

Pirituba bölgedeki tek yerleşimdir, ancak geleneksel küçük çiftçilerle ilişki içerisindeyiz ve MST’ye katılmaları için onlarla hem üretimde hem de politik ve ideolojik çalışmada birlikte çalışırız, böylece mücadeleye bizimle katılacaklardır.

1) Bölgesel Kooperatif        

Size anlattığım gibi, burada Pirituba’da çeşitli kooperatif biçimlerimiz vardır: kolektif bir şekilde çalışan Tarım ve Sığır Yetiştirme Üretim Kooperatifleri; kolektif ve bireysel üretimi birleştiren karma kooperatifler; ve kooperatif yolundaki gayri resmi gruplar.

Bu farklı kooperatifler ve gayri resmi gruplar bölgesel bir MST kooperatifine bağlıdır. Bu daha yüksek aşamada örgütün daha geniş yönlerini bölgesel bir seviyede değerlendirir ve işçilerin katılabileceği bir yer olmaya çalışırlar. Ekonomik amaçları pazarlamayı desteklemek ve küçük tarım ve sığır yetiştirme endüstrileri yoluyla ürünlerini geliştirmektir. Bölgesel kooperatifin görevi esas olarak ekonomiktir. Bu nedenle, yerleşik köylülerin yaşamının kültürel, sosyal, sağlık ve eğitimsel yönleri gibi, diğer yönlerine katılmak için daha geniş bir yapıya ihtiyaç duyarlar.

2) Katılımcı İş Gücü

Üretim kooperatiflerinde, çalışma birleşmiş köylüler, özellikle genç olanlar, tarafından gerçekleştirilir. Bu, gençler için yeni çalışma kaynakları açmanın bir yoludur.

Artık ürünlerin dağıtımı konusunda, başlangıçta her bir ailenin çalışma saatlerine ne kadar iştirak ettiğini hesaba katmadan bunları bütün aileler arasında bölüştürdük. Bu yöntem bizde birçok soruna yol açtı: En büyük gayreti gösteren insanları teşvik etmemekle sonuçlandı çünkü her hissedarın farklı çalışma miktarını ödüllendirmedi, daha doğrusu tam olarak üretimi arttırmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda civarda aylaklık etmeyi teşvik etti. Daha sonra bu ürünleri çalışılan günlere göre ve en sonunda çalışılan saatlere göre dağıtma formülüne geçtik. Bu formül daha öncekilerden daha iyidir çünkü daha fazla çalışan insanı teşvik eder, ancak yine de mükemmel değildir çünkü her hissedarın üretkenliği aynı değildir: genç ve güçlü bir hissedar bir saatte daha yaşlı ve zayıf bir hissedarın yapabileceğinden çok daha fazla tahıl kaldırabilir. Genç insanlar bundan hoşnut değildir çünkü büyüklerinden daha fazla üretir ancak aynı miktarı alırlar. Kooperatifin her üyesinin çalışmasını ölçmek için en etkili formülü henüz bulamadık. Bu tarım ve sığır yetiştirme hizmetlerinde sanayide olduğundan çok daha güçtür.

Hareket çalışılan saatlere göre ödemenin yanında aynı zamanda çalışma için bir mistik ortaya koyması ve öykünme için farklı yollar bulmak gerektiğini düşünür.

3) Kooperatiflerdeki Sorunlar            

a)      Makineleşme ve iş gücü

Makineleşme hakkında konuşurken, makine yerine kullanılacak iş gücüyle ne yapılacağı üzerine önceden bir plan olmadan onları satma hatasını yaptığımızı hatırlatmak zorundayım. Bizim yerleşimde çok büyük bir alt yapıya sahibizdir: traktörlere, orak makinelerine ve kamyonlara çok yüksek yatırımlar yaptık çünkü tohumlar bizim temel üretimimizdir: Büyük ölçüde makinelere ve çok az iş gücüne dayanan tahıl, fasulyeler ve buğday.  

b)      Modern teknolojiye şiddetli bağımlılık

Çok somut bir sorunumuz var –bu küçük bir problem değildir, bilakis büyük bir sorundur: makinelerimiz, araçlarımız, üretim için tekniklerimiz büyük ölçüde –modern teknoloji olarak adlandırılan- özel makineler, melez tohumlar, zirai gübreler ve herbisit’den[1] oluşan  geleneksel teknoloji paketine dayanır. Kendimizi bu bağımlılıktan kurtarmalıyız, fakat ilk önce bir geçiş döneminden geçeriz, çünkü üretim kooperatiflerimiz bu model üzerinde örgütlenmiştir. Bugün MST içerisinde hem yerleşimde hem de ulusal çapta bu bakış açılarını tartışıyoruz.

c)      Teknolojik pakete bağlanan Krediler

Bu kolay bir hizmet değildir çünkü bize krediler ve teknik yardım bu paket etrafında tahsis edilir. Makineler, çok büyük traktörler ve toprağın büyüklüğüne göre çoğunlukla uygun olmayan araçlar satın almak zorundayız, ve üstelik, bunlar birçok iş gücünü özgür kılar.

Diğer yandan bu büyük ölçüde çok uluslu şirketlere dayanan çok pahalı bir teknolojik pakettir. Bütün işçilerin gelirini yiyip bitirmenin yanı sıra, bu ürünler çevreye ve sağlığımıza zarar verir. Bizim üretimimiz mükemmeldir, bereketlidir, miktara göre eyaletteki en iyilerden biridir, ancak hiçbir gelir getirmez çünkü pahalı bir modele dayanır.

d)     Piyasanın mantığı dayanışmanın mantığına karşı

Kooperatiflerimizde daha ucuz pazarlama ve rekabetçilik için saptadığımız amaçlara kavuşamadık. Bizim sınırımız buraya kadardır, sistem buna müsaade etmez. Günümüzde, kooperatifler geliri ve yerleşimcilerin üretimini arttırmak için kendilerini elle tutulabilir küçük girişimlere adıyor. Bunlar çok farklı olabilir: Sadece bir kaçından bahsetmek gerekirse, küçük tarımsal-sanayilerden bölgesel bir halk piyasası yoluyla doğrudan tüketiciye pazarlamak bunlardan biridir.

Yapması en zor işlerden biri ekonomik olarak yapıcı olmaya çalışırken mevcut kapitalist model içerisinde etkin ve rekabetçi olmaktır. Gerek yerleşimcilerin gelirini gerekse de üretimi çeşitlendirerek, alternatif üretimi teşvik ederek, maliyetleri azaltarak, bu tarımsal-sanayi ürünleri için yerel bir piyasa yaratarak fiyat dalgalanmalarını destekleyecek koşulları geliştirmek için ihtiyacımız olan pratik alternatiflerin nedeni budur.

Bu girişimler bölgesel kooperatifler aracılığıyla desteklenebilir, fakat amaçladıkları değişimi açık bir şekilde anlamalıdırlar. Mesele mevcut model içersinde yarışmak değildir, buna rağmen somut alternatifler bulmaktır. Bugün bu MST kooperatiflerinin sorumluluğudur.

e) Burjuva yasallığı                   

Öte yandan, kapitalizm tarafından dayatılan yasallık aynı zamanda sınırlar koyar: kredilerimizi, teknik yardımı keserler, denetimlerle, suçlamalarla bizi taciz ederler ve pazarlamaya mâni olurlar. Bize sınırlar koydukları açıktır çünkü bugün MST hükümetin, burjuva projesinin ana düşmanıdır; çünkü biz onların modelini, esas olarak tarımsal modeli, sorguluyoruz.

Eğer hükümet ve burjuvazi kooperatifler yoluyla bizi engelleyebilirse bunun nedeni bizi yürürlükteki yasalar çerçevesinde çalışmaya zorlandığındandır. Onlar oyunun kurallarını kararlaştırır. Biz onlar istediği müddetçe ilerleyebiliriz, ancak bunu artık istemediklerinde, bize sınırlar koyarlar.

f) Kadınların  ve genç insanların düşük katılımı

Örgütün kendi pratiğinden kaynaklanan bir başka sorun hem kooperatiflerde hem de topluluklarda kadınların ve genç insanların düşük katılımıdır. Genellikle, yasa kadınların katılımına müsaade etmesine rağmen, kooperatiflerde erkekler sorumlu olur. MST her iki grubun katılımını sadece kooperatiflerde değil, aynı zamanda bireysel olarak çalışan ailelerin aktif yaşamında da sağlamaya çalışıyor. Neyi nasıl üretecekleriyle ilgili olarak kararlarda kadınların katılımını istiyorlar. Önümüzde kadınların katılımının erkeklerinkiyle eşit ölçüde olduğu CPA deneyimi var. Kadın kooperatifte, aynı haklar ve görevlerle birlikte, bir hisse daha fazladır. Bu ilginç bir süreçtir, en azından bazı kooperatiflerimizde bu deneyim mevcuttur.

4) Bir Alternatif: Organik Tarım           

Araçları ve üretim tekniklerini (makineleşme, araçlar, toprağın kullanımı) yeniden örgütleyerek bu kooperatifleri yeniden inşa etmek zorunda kalacağız. Kendi tohumlarımızı üretmek ve kimyasal gübrelerin ve ilaçların kullanımından kaçınmak zorunda olacağız.

Bu yeni öneriyi kurmak için halihazırda bazı küçük alternatif deneyimler bulunuyor. Ancak kuşkusuz bu süreç birkaç yıl gerektirecektir, çünkü bir şeyin uygulamaya konması farklıdır, örneğin organik tarım pahalı bir adaptasyon sürecinden geçmek zorunda kalacaktır. Sorun şudur: değişim devam ederken bu bedeli kim öder? Biz devlet sübvansiyonları ya da bunun için mücadele vermeye hazır örgütlü bir toplulukla doğrudan pazarlama yoluyla bu bedeli ödeyecek olanın toplum olmasına gerektiğine inanıyoruz. Küçük çiftçi bunu ödeyemez, sermaye birikimine sahip değildir ve bu değişim dönemi sırasında herhangi bir geliri olmayacaktır. Bir olay diğerini engeller. Bunu aç kalamayacağı için yapmaz. Bu değişim sürecinin sınırıdır.

Bu değişimi gerçekleştirmeyi umuyoruz, ancak çok az deneyim var çünkü maliyeti üstlenecek hiçbir kaynağa sahip değiliz.

a) Alternatif üretim olarak bal

MST kooperatifinin bölgesel desteğiyle şu anda Itapeya yerleşiminde var olan modele somut bir alternatif örneği bal üretimidir. Bölgede üretilen bala faydası olacak, küçük çiftçileri içine alan, küçük bir fabrika kuruyoruz ve bu üretimi de teşvik edecektir. Bu girişim, devlet ya da çok uluslu şirketlere dayanmadan, ne de onlarla yarışarak, yerleşimcilerin gelirini arttırma amacındadır. Bu avantaj balın aileler için sağlıklı bir yiyecek olmasıyla artar ve tarım için ne toksikleri ne de kredileri gerektirir, çünkü arılar kendi başlarına çalışır.

Başladığımız bir başka alternatif ağaçlar veren kerestelik orman –ve meyve- dikimini teşvik etmek için bir fidanlıktır. Bu uzun vadeli bir hizmettir ve çok ısrar ve sabır gerektirecektir, şu anda sahip olduğumuz her şey mevcut modeli takip etmektedir ve farklı bir şey inşa etmek kolay değildir. Yerleşimimizde henüz bir tarımsal-sanayi yok, fakat küçük bir domuz eti üretimi gibi, bunda çok basit olan küçük girişimlere sahibiz. Ayrıca ev yapımı tatlıların üretimine başladık. Bu faaliyet yerleşim alanlarından birindeki kadınların sorumluluğundadır. Bu çok zengin bir deneyimdir çünkü birçok kadın buna katılır.

Tarımsal-sanayinin ilerlememesinin nedenlerinden biri sahip olduğumuz üretim tarzıdır: tahıl ve fasulyeler. Bu tarz üretim için bir tarımsal-sanayinin tesisatı büyük bir yatırım gerektirir. Yeterli sermayeye sahip olmadıkları için, yerleşimciler ürünlerini bölgeden alıcılara satmak zorunda bırakılır. Güney’deki ya da burada São Paulo eyaletindeki, Pontal de Paranapanema’daki büyük tarımsal-sanayiler PROCERA’dan kaynaklarla kuruldu. Kooperatifi birçok aile meydana getirdiğinden, her şahıs kredisinin toplam miktarı büyük tarımsal-sanayilerde yatırım yapmak için yeterli paraya ulaştı. Ancak burada, küçük sayıda yerleşimcimiz olduğundan, PROCERA kredisinin miktarı, sahip olmak istediğimiz gibi, büyük bir fabrika kurmak için yeterli değildi.

Bunu yapamamanın yine de olumlu bir şey olduğunu düşünüyorum çünkü bu mevcut teknolojik modele karşı alternatif bir üretim doğrultusunda değişim fikri üzerinde çalışmamızı mümkün kılar. Eğer bir tarımsal-sanayi kurmuş olsaydık, işimiz çok daha zor olacaktı çünkü onu işletmek zorunda kalacaktık ve bunun için mevcut modele dayanırdık.

Mevcut durum küçük tarımsal-sanayileri hakkında düşünmemizi sağlıyor. Bizim büyük projemiz yoldaşların, kadınların ve genç insanların, hem bizzat işte hem de projenin idaresinde katılımlarını teşvik etmek için, bazı basit olanları da içine alan, küçük tarımsal-sanayiler kurmaktır. Bu küçük tarımsal-sanayileri burada bölgede muhtemel bir üretim için dönüştürmeyi ve hatta ürünü civarda pazarlamanın bir yolunu bulmak için bunları bir ilk adım olarak kullanmayı istiyoruz.

İlk yapmamız gereken şey köylülerin tasarıyı anlayabilmesi için bilinçlerini yükseltmektir. Bunu ancak anlarlarsa kabul edecekler. Bu uzun vadede teori ve pratikte onları eğitmek için çok çalışmayı gerektirir: köylüler somut uygulamalar görmek ister; bu onlar açısından olayları anlaşılır kılar.

5) Sosyal ve Kültürel Alanları İçermek için İşbirliğinin Kapsamını Büyütmek  

Daha geniş bir işbirliği doğrultusunda ilerlemeliyiz, çünkü mücadele kooperatiflerin ekonomik bakış açısıyla bitmez. Bu işbirliği yerleşimlerin sosyal ve kültürel örgütlenmesini ileriye götürmelidir: işçilerin politik ve ideolojik bilinçliliğini arttırmalıdır. Eğer ilerlemezsek, şu anda karşı çıkmamız gereken direnişin, başımızdan geçen ve MST açısından örgütlü bir taban gerektiren bir çeşit “özel dönemin”, üstesinden gelmek çok zor olacaktır.[i] [ii] [iii]

Tabanımız bütün cephelerde, ekonomik üretimde ve sosyal ve kültürel bilinçte, örgütlü olmalıdır. Köylü kültürümüzü yeniden inşa etmeliyiz, çünkü şu anda kapitalizm tarafından dayatılan kültüre epey bağlıyız. Bu nitelik bakımından bugün elde etmemiz gereken ileriye dönük en büyük sıçramadır!

Fakat bunu başarmak için kooperatiflerin bir adım ötesine geçmeliyiz. Temel amaçları ekonomik neticeler ve pazar için mücadele olduğundan, kooperatif etrafında örgütlenen her şey özellikle üretken neticelere, tarımsal-sanayi ve pazarlamanın geliştirilmesine ve onların gelirlerini arttırabilmeleri için yerleşimcilerin ürettiğinin verimli-kazanç olmasına odaklanır.

Başlangıçta kooperatiflerin ekonomik etkinliğinden çok mutluyduk ve sosyal ve kültürel yönler ya da politik ve ideolojik yönler hakkında endişe duymadık, kooperatiflerin ekonomik imkânının tabanımızın örgütlülüğünü garantilemek için yeterli olacağını düşündük. Ancak bu biçimde olmadı, çünkü kooperatifler bile verimli kazanç kurumları olamadı.

Kendimizi eleştiriyoruz ve bizden önce olan direnişin ve yerleşimcilerin düzeni için daha geniş bir kooperatife dayalı yeni bir öneri hazırlamak gerektiğinin farkındayız. Direnişimizi garantilemek için geniş bir örgütsel sürece ihtiyacımız var. Resmi olarak kooperatiflere dahil edilmemiş olsalar bile, toplulukları örgütlemeliyiz çünkü yerleşimcilerimizin çoğunluğu üye değildir.

MST bu yerleşimcilere yaklaşmalı ve onları hareketin örgütlü tabanının parçası haline getirmelidir; eğitsel, sağlık, eğlendirici ve kültürel yönler üzerinde çalışmalıyız. Bu da ortak faaliyettir ve bu nedenle Kooperatif Sistemi bunun içerisine katılmalıdır.

4) Kooperatif       

Kooperatifimiz hükümete çok borçludur. Borçlar birkaç yıllıktır, çoktan ertelenmişlerdir. Gelirimiz yaşamımızı sürdürmek için yeterlidir, fakat şu ana kadar borcu ödeyecek para rezervini toplayamadık. Bu bütün kooperatiflerin, sadece bizim değil, en büyük güçlüklerinden biridir ve bu tarımdaki krizle ilişkilidir, çünkü günümüzde örneğin tahıl, fasulye vb. ürünlerin çok düşük fiyatı var ve onların satışından elde ettiğimiz kazanç yeterli değildir.

Kooperatiflerin ailelerin kişisel ihtiyacının yanı sıra bir dizi sosyal ihtiyacı da karşıladığını hatırlatmalıyız. Kooperatifimizin orta dereceli okula kadar ki çocuklar için bütün okul malzemesini temin etmesi bunun bir örneğidir[iv]; taşıt ve sağlık vb. giderleri de karşılar.

Öte yandan, bir üye ciddi bir şekilde hasta olduğunda, kooperatif giderlerin bir kısmını öder. Sosyal güvencemiz yoktur, ancak bazı ölçütlerimiz vardır: eğer kişinin hafif bir hastalığı varsa –diş ağrısı, baş ağrısı, ishal- o günkü ücretini kaybeder. Ancak hastalığı ciddiyse, eğer hastaneye yatırılması gerekiyorsa, doktor tarafından mazur görülen çalışma günleri kendisi çalışmış gibi ödenir.

Kooperatif ilaçların ödemesine de yardımcı olur. Bir kişi sürekli tedavi olmak zorunda kaldığında, -örneğin, yüksek tansiyon- kooperatif ilacın yarı fiyatını öder.

Küba’daki CPA’dan esinlenen kooperatif  halihazırda sahip olduğumuz şeye yasal bir hüviyet kazandırdı: Kolektif çalışma grubu. Sadece yasal kısım değişti. Gayri resmi bir grup olarak kalsaydık elde edeceğimizden çok daha fazla işi gerektiriyordu, ancak aynı zamanda bize sermaye ve yatırımlara göre daha fazla güvenlik sağladı. Zira geçmişte, sermaye, traktörler iki ya da üç kişinin adına kayıtlıydı ve aynısı banka hesapları, hükümet tarafından dağıtılan -köylünün vergisini ödemesi için ihtiyaç duyduğu- ürünlerin ödeme listeleri için de geçerliydi. Ve bu çok büyük bir risktir, çünkü bir gün bu insanlar tutumlarını değiştirebilir ve bütün topluluğa zarar verebilirler.

Bu yöntem yasal bir bakış açısından daha fazla güvenlik sağladı: Şu anda ortak mülk kooperatif adınadır ve eğer biri ayrılmaya karar verirse geri kalan insanlara zarar veremeyecektir. Bu bir avantajdır. Bir başka görüş muhasebe şartları ve başka birçok şeyden ötürü örgütümüzü geliştirmeye zorlandığımızdı. Önderliğimizin mantığı olan kooperatifin yaratılmasıyla değişmedik. Yönetsel bir bakış açısından daha birçok gereksinim olması dezavantajdır, bürokrasi büyür ve yasal ayrılıklar olur.

5) Bürokratikleşme    

Kooperatifin uyması gereken yasalar vardır: “bunu yapabilirsin, şunu yapamazsın” ve bu her nasılsa liderlerimizi bürokrat yaptı. Birçok kitle liderinin kooperatiflerdeki işi zamanını tamamen alır ve başka şeyler için geriye çok zamanı kalmaz. Somut bir ihtiyaç var, birileri buna yanıt bulmalıdır. Bu görev için başka türlü bir kadro bulmalıyız.

Birçok insan kooperatiflerin Hareketi bürokratikleştirdiğini düşünüyor. Bunun kullanılan yöntemler, planlamanın gerçekleştirilme tarzı ve bunun gibi şeylerle çok ilgili olduğunu düşünüyorum.

Bizim örneğimizde, bugün açıktır ki, kooperatifin kurulmasından sonra, yasa uyarınca yapılacak çok daha fazla bürokratik işimiz oldu, fakat aynı zamanda bu yasal şartlar örgütümüzü geliştirmemizi zorluyor. Ve bütün bu şartlara rağmen, sorunlarımız oldu; daha fazla denetim ve bir dizi başka şeylere ihtiyacımız var.

6) Ticaret Kooperatifleri  

Ticaret kooperatifleri yarattığımızda işlerin çok daha fazla değişeceğine inanıyorum. Bölgede birçok yerleşim vardı, ancak hiçbiri, bizimkiler dışında, kolektif bir tarzda üretmedi. Bunun üzerine kooperatif için bunları birleştirecek bir başka formül arama ihtiyacı hissettik, bunun sonucunda Bölgesel Ticaret Kooperatifi fikrini öne sürdük. Bunun sayesinde süt üretimindeki kooperatiflerle bu deneyimi geliştirmeye başladık. Bölgede süt ve peynir sanayisi için üç küçük ünite inşa ettik, ve sonradan, 20 Temmuz 1996’da, San Miguel do Oeste-Santa Catarina kooperatifini oluşturduk. Çoğu yerde, ilk önce kooperatif kuruldu ve daha sonra sermayeleri, üretimleri örgütlendi. Kooperatif burada farklıydı. Bölgesel kooperatif yarattığınızda sanayide önemli bir adım atıyorsunuzdur. Günümüzde hem yerleşimciler hem de küçük çiftçiler için daha büyük yatırımları gerektiren uzun ömürlü süt vardır.

Sütü bizim yerimizden aşağı yukarı 60 kilometre uzaktaki bir başka belediye bölgesindeki fabrikaya yollayan bu kooperatife satarız. Ürünün adı Terra Viva’dır[2] ve bütün eyaletin dört bir yanına dağıtılmaktadır. Fabrika bölgedeki diğer yerleşimlerin –13 tane vardır, yaklaşık olarak 500 ailedir- ve küçük çiftçilerin sütünün yanı sıra bizim sütümüzü de işler.

7) Tarım Toksikleri

Su ve bunun gibi şeyleri pisletmemek konusunda her zaman kaygılıyızdır. Başlangıçta çok hoş bir değerlendirmemiz vardı ve asla zehir kullanmamamız gerektiği, suları, ormanları korumamız gerektiği sonucuna varmıştık, ancak tütün dikmeye karar verdiğimizde –tahıl ve fasulyelerin fiyatı gerçekten düştüğü için- her şey unutuldu. Bu 1991’de oldu. Ekonomik bir sorunu çözmek zorundaydık. O zamanlar tarımsal-sanayimiz yoktu, süt için henüz sığır sahibi değildik. O zamanlar çok kazanç sağlayan tütün, para kazanmak için acil sorunumuzu çözdü.

Bu nedenle tütün üretmeye karar verdik ve zehir kullanmaya başladık. Daha sonra tütün üretmeyi bıraktık, ancak tarım için üretimimizin geri kalanında toksikler kullanmaya devam ettik. Bu çok çetrefil bir meseledir. Alternatifler arıyoruz, ama halen zehir kullanıyoruz ve şu ana kadar durabilmiş değiliz. Bu bizim en büyük çelişkimizdir.

Onların zararlı olduğunu bilsek bile, onları kullanıyoruz çünkü daha pratiktir. Daha emniyetli ya da daha ekonomik değildir, fakat iş gücünden epey tasarruf eder. Toprağı temizlemek yerine, örneğin, her şeyi kurutan zehirle dezenfekte ediyoruz, bu nedenle toprağı çapalamak gereksizdir; daha sonra ekim yapar; yabani otun büyümesini engellemek için bir başka ürünle dezenfekte ederiz. İnsanlar bundan sonra kendilerini başka faaliyetlere adayabilir; bu iş için o kadar çok insana ihtiyaç duymazsınız.

Ekonomik nedenlerden ötürü bütün bir projeyi mahvettik. Ancak en kötüsü bunun da ekonomik sorunlarımızı çözmemesiydi. Bu kooperatif hayatımız boyunca yaptığımız en büyük hataydı. İnşa etmemiz gereken bütün bir yapıdan ötürü borçlu olduğumuz için hiçbir gelir sağlamadı ve tütün bize umulan sonuçları vermedi. Çılgına döndük ve toprağı çılgına döndürdük, çünkü zehirler çok güçlüydü. Halen borçlarımız var. Bu hata için çok yüksek bir bedel ödemek zorunda kaldık.

Tarımda toksiklere ilişkin sorununun bilincindeyiz, ne var ki onları kullanmaya son vermek kolay olmayacaktır. Onlardan bir gecede tamamen kurtulamayız. Organik gübreler kullanmak için, örneğin, dört ya da beş yıla ihtiyacınız vardır. Onlar olmadan çalışabilene kadar yavaş yavaş ilerlemek zorunda kalacağız, ama bunun mümkün olduğuna inanıyoruz ve elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz.

9) Ekolojik Bir Tarımsal Kalkınma İçin Çabalamak

MST yerleşimcilerin insani kalkınması için mücadele ederken, aynı zamanda doğayı korumaya çalışır.

MST’nin ulusal liderlerinden biri olan Gilmar Mauro şöyle diyor: “Bize göre, yerleşim insan hayatı ve doğasının yeniden doğuşudur. Ekonomik, sosyal ve insani kalkınma için çevreyi koruyan, nehir kaynaklarını toparlayan, harap edilmiş alanları yeniden eken, kimyevi ve zehirli gübrelerin kullanımından kaçınan, her çeşit meyve ve çiçekler yetiştiren, ve kuşları ve vahşi hayvanları koruyan bir politika tayin etmenin gerekli olmasının nedeni budur.”[v]

a) Çevre için Öneriler 

Topraksız insanlar tarafından işgal edilen ve yerleşimlere dönüştürülen alanlarda, “bütün yerleşimciler ve içinde yaşadıkları cemaat için barınma, kültürel ve ruhsal koşulların yanı sıra, maddi yaşam koşullarında (yiyecek, sağlık, barınma, giyinme, ulaşım) daimi bir ilerleme süreci olarak” anlaşılan bütünlüklü bir kırsal kalkınma uygulamaya çalışmalıyız.[vi]

Öte yandan, MST bu bütünlüklü kırsal kalkınmada, her çeşit sömürüyü ortadan kaldırarak kırsal işçi ve ailesinin bütün sosyal ve insani kalkınmasını amaçlamanın yanı sıra, toprağın tahribatına meydan vermeyerek tarımsal reform alanlarındaki uygun doğal kaynakların akılcı kullanımını önerir. Bu mesele aşağıdaki tavsiyelerde açıklanmaktadır:

  • Doğal kaynakların (toprak, su, fauna ve bitki örtüsü) yok edilme pratiklerine meydan vermeyin.
  • Ormanları koruyun, yerleşimlerde bulunan orman türlerinin ve bitki örtüsünün kolektif kullanım pratiğini saptayarak, her insanın ihtiyacına göre, yerleşim içersinde yeniden ağaçlandırma için planlar tasarlayın.
  • Bütün eğitimsel ve öğretimsel faaliyetlerde doğru bir çevre politikası uygulama ihtiyacının bilincini geliştirin.
  • Bu konu hakkında bilgi arttırmak için çevre ile ilgili topluluklarla anlaşmaları destekleyin ve ortak programlar geliştirin.
  • Devletin çevreyle ilgili koruma programlarını desteklemesi için, yeniden ağaçlandırmayı, doğal kaynakların korunması ve doğayı etkilemeyecek tarımsal ve sığır yetiştirme teknolojilerinin üretimini de içine alan, kamu politikaları geliştirmesini isteyin.
  • Bütün yerli alanlarının sınırlarını ve eski quilombos’dan[vii] arta kalanı koruyun ve kültürlerine de saygı gösterin.
  • Haşerelerin ve zararlı yabani otların denetimi ve üretim için alternatif teknolojiler kullanarak insanların ve doğanın yaşamına kasteden zirai toksik ürünlerin kullanımına karşı mücadele edin.   

 

4. ÜRETİMİN ÖRGÜTLENMESİ

1)      Üretim ve Kooperatif Alanında Tavsiyeler

Biriken deneyimi göz önünde bulundurarak, MST üretim alanında aşağıdaki tavsiyeleri planladı.[viii]

2)      Üretim Planı

Aşağıdaki unsurları dikkate alacak bir plan kaleme alırken üretimi doğru bir şekilde planlamak gereklidir: alanın farklı topraklarının verimlilik potansiyeli, bölgenin iklimi, kamulaştırılmış malikânedeki mevcut su. Yerleşen ailelerin gereksindiği temel gıdayı da dikkate almalıdırlar: çeşitli hububatların kolektif ya da bireysel üretimini, süt, yumurta, peynir, yağ için hayvanların üremesine ve yılın mevsimlerine göre farklı meyve türlerini önceden sezinlemelidirler.

Hayatta kalmak için bu üretim yerel ve bölgesel piyasalarla uyum halinde olan bir üretimle birleştirilmelidir, böylece her ailenin ürettiği gıdanın yanı sıra ihtiyacı olan gıdayı satın alması için minimum bir geliri olacaktır. Yerel piyasanın potansiyelini incelemek bu yüzden çok önemlidir: bölgenin belediye bölgelerinde hangi ürünler satılabilir ve yerleşim koşulları daha iyi nasıl kullanılabilir. Muhtemelen birçok aracın kolektif kullanımını tartışmak zorunda kalacaklardır.

Önemli olan insanlarda kolektif bir tarzda düşünme alışkanlığını yaratmaya başlamak ve her bireysel düşü mevcut üretim potansiyeli ve ekonomik faaliyetlerin planlaması için gerçek ihtiyaca adapte etmektir.[ix] Üretim için planlama yapılırken, çevreyle ilgili yönlerde hesaba katılmalıdır.

3) Ortak Faaliyet Biçimleri    

Eğer aile gruplarının birbirlerine yakın yaşamalarını sağlayabiliyorsanız, işler çok daha kolay halledilir. Bazı durumlarda ekonomik faaliyetlerinin kolektif kalkınmasına tamamen erişene kadar, hem sosyal sorunları çözmek hem de ekonomik ihtiyaçlarının bazılarını (makineleri kiralamak ya da satın almak, ürünleri pazara ulaştırmak vb.) birlikte üstlenmek için grupların arasında farklı işbirliği biçimleri kendiliğinden ortaya çıkar.

Halen kamptayken aile gruplarının kolektif bir şekilde çalışma istekliliğini göstermesi önemlidir, çünkü bu devredilecek toprağın ve kaleme alınacak üretim planlarının yöntemine dahil edilmelidir. Genç insanları ve kadınları istihdam edecek farklı kolektif çalışma faaliyetleri planlamak mümkündür – örneğin, küçük bir reçel üretimi, ekmek ve başka benzer ürünler. En basitten daha karmaşık ortak faaliyet biçimlerine gidilebilir.

Teknik Tavsiye Grubu

MST teknik tavsiye grubunun yerleşimleri düzenlemesi ve bu önerinin merak uyandırması bakımından işbirliği yapması için Hareketin önerisine ikna edilmiş olmasının çok önemli olduğuna inanır. Bu, çok disiplinli olan bir grup için ideal olan yerleşimde yaşamak ve yerleşim hayatına tam olarak katılmaktır.[x]

Kredi Kontrolü

Kamu kaynaklarının yanlış kullanımına meydan vermemek için, yerleşimlerin önceki kolektif planlamasından dolayı, yerleşimcilerin aldıkları kredileri devam etmeye karar verdikleri ekonomik ve sosyal planları uygulamaya koymak için kullanmaları çok önemlidir.[xi]

Yeni Bir Üretim Tarzı

Hareket, monokültür[3] ve tarımsal toksik ürünlerin kullanımı üzerinde yoğunlaşan, kârlara dayalı ve piyasanın yasalarınca idare edilen modelin yerine geçecek yeni bir üretim tarzını teşvik etmeye gayret eder. Yerleşik ailelerin ihtiyacını göz önünde bulunduracak ve halk kesimleri için uygun fiyatlarda ürünlerini satacağı alternatif bir halk piyasası arzu edecek, temel amacı piyasada rekabet etmek olmayacak, bununla birlikte daha ekolojik bir üretim tarzını geliştirecek yeni bir model.

5. MST ve ALTERNATİF TEKNOLOJİLER

Son zamanlarda, artan sayıda tarım bilimci, teknisyen ve çiftçi alternatif teknolojiler arıyor çünkü Brezilya tarımının modernleşmesi sürecinde uygulanan ve çokuluslu sermayenin zapt edilemez gelişini ve kimyasal ürünlere dayalı sanayileşmiş teknolojik modelin girişini gerektiren ithâl edilmiş teknolojileri reddediyorlar: gübreler, haşere ilaçları, herbisitler; genetik ürünler: melez tohumlar, ve makinede işlenen ürünler: ekin biçiciler, güçlü traktörler, başka şeyler.

Bu yeni tekniklerin ve bunların kullanımlarının ortaya konduğu temel yollar –halen yürürlükte olan- diktatörlük ve devletçe desteklenen teknik yardım aracılığıyla uygulanan kırsal krediler sistemidir. Çiftçilere verilen teknik yardımın tarzı Kuzey-Amerikan sisteminden kopya edildi ve bu sistem altında çalışmaya başlayan ilk tarım bilimcilere Rockefeller Vakfı ve Ford Vakfı doğrudan, yoksul ülkelere yardım verdikleri bahanesi altında, ödeme yaptı. Bu teknolojilerin girişi birçok soruna yol açar: Birincisi, bunlar ülkenin gerçekliklerine uygun değildir. İklimin, toprağın özelliklerinin ve tarımsal mülkiyet örgütlenmesinin Brezilya’nınkinden tamamen farklı olduğu ABD’den ve Avrupa’dan gelirler.

İkincisi, tarımın izlemesi gereken tek yol olarak genelde kimyasal gübrelerin, haşere ilaçlarının, zehirlerin ve makinelerin kullanımını desteklemek ve köylülerimizin geleneksel uygulamalarını itibardan düşürmek için bir kampanya eşliğinde gelirler.

Üçüncüsü, araştırmayı hükümetin deneysel araştırma merkezlerinde sadece çokuluslu şirketler tarafından üretilen ürünler ve girdiler için bir teste indirgerler. Küçük çiftçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için hiçbir araştırma yoktur. Geçmişte, Brezilya’nın tarımsal teknolojisi için araştırma buluşlarını çiftçilere sunan bir kamu kuruluşu olan Embrapa[xii] tarafından gerçekleştiriliyordu. Bugün bu kuruluş iflas etti ve teknolojiler çok büyük şirketlerin kalkınma modellerini dayatmak üzere kontrol edilmektedir.[xiii]

Dördüncüsü, tarım için toksik kullanımına bağlıdırlar, bunlar ciddi şekilde çiftçilerin ve bu tarz tarımsal ürün tüketicilerinin sağlığını tehlikeye soktuklarından daha önce ülkelerinde yasaklanan girdilerdir. Bu yalnızca insanların ölümüne yol açmakla kalmadı, aynı zamanda doğaya, toprağın korunmasına ve bizzat iklime ciddi bir şekilde zarar verdi.

Bu durumdan ötürü, bu uzmanlar halihazırda toplumsal olarak kabul edilebilir, ekonomik olarak uygun, çevresel olarak sürdürülebilir ve kültürel olarak yeterli olacak alternatif teknolojiler hazırlıyor.

Bu teknolojiler, çiftçilerin geleneksel pratiklerinden ve bizim tarım bilimcilerin bilimsel bilgisinden gelir ve kalkınmanın yararı ve toplumun refahı içindirler ve birkaç tüzelkişiye para kazandırmak için değildir.[xiv] [xv]

MST yerleşimlerinin alternatif teknolojiler kullanmasını ister, böylece genel olarak küçük çiftçiler için örnek olabilirler. Çeşitli bölgelerde bilgiyi mübadele etmek için yerel girişimler vardır.

Bazı Somut Ekolojik Eylemler

a)      Tarımı Çeşitlendirme

MST beslenme için yeterli miktar ve kaliteyle ürün çeşitlerini garantilemeye çalışarak monokültüre son vermeye ve tarımı çeşitlendirmeye kararlıdır.

b)      Toprağı koruma ve doğal ürünlerle gübreleme

Ürünleri birleştirmek, iklimimiz ve toprağımız için daha uygun olan diğerlerini kullanmaya başlamayı ve eski çeşitleri yeniden elde etmeyi ister. Ayrıca çevreye göre makinelerin akılcı bir kullanımını –gelişi güzel değil- elde ederek yerel güç kaynaklarını kullanmalıdır.

1)      Ekolojik Tohumların Üretimi

Bazı MST yerleşimlerinde tohumlar, tarımsal girdiler ve tarım için ekolojik yardım altında yiyecek üretilir. Aynı zamanda geçmişte kullanılan ve her bölge için daha uygun olan, ancak melez tohum endüstrisi tarafından kızağa alınan çeşitleri yeniden elde ederler. Bu bakış açısından, São Miguel do Oeste, Santa Catarina yerleşimlerinin ve küçük çiftçilerin deneyimi önemlidir, dokuz ürün çeşidi yeniden elde edildi ve tohumlarda kendine yeterli olmaktalar. Yerleşimciler sebzeler için ekolojik ve organik tohumlar (zehirsiz ya da kimyasal gübresiz) üretiyor ve bu meyvelerin ve sebzelerin tamamen organik ve doğal üretimi için temeldir.

Bu tohumlar Yerleşik Çiftçilerin Bölgesel Kooperatifi/RS olarak adlandırılan MST kooperatiflerinden biri tarafından Bionatur ticaret ünvanı altında satılıyor. Ekoloji taraftarı bir başka eylem yerleşimler içerisinde fidelerin, yerli ağaçların, meyve ağaçlarının ve bazen, egzotik türlerin bile üretimi için fidanlıkların oluşturulmasıdır.

2)      Salgınlarla Savaşmak İçin Doğal Ürünlerle Deneyimler

Genellikle bitkilere saldıran haşereler ve hastalıklarla savaşmak için doğal ürünleri de tecrübe ederler. Geleneksel toksik ürünler kullanmak yerine, calda bordalesa[xvi] olarak bilinen mantar öldürücü ilaç, biyolojik kontrol ve doğal böcek öldürücüleri gibi doğal uygulamaları kullanıyorlar. Yakın zamanlarda, MST toprakla ve yaşamla bağlılıklarını özetleyen ve yerleşimcilerin refahının yükselmesi ve iç örgütlenmenin birliği için bir kılavuz olan 10 âhlaki buyruğu[xvii] kabul etti.

Bir: Doğanın varlıklarını ve toprağı sevin ve koruyun.

İki: Doğa ve tarım hakkında devamlı olarak bilginizi geliştirin.

Üç: İnsanlar arasında açlığa son vermek için yiyecek üretin. Monokültürden ve  tarımda toksik ürünlerin kullanımından sakının.

Dört: Var olan ağaçları koruyun ve yeni alanları yeniden ağaçlandırın.

Beş: Akarsu kaynaklarını, barajları ve gölleri koruyun; suyun özelleştirilmesine karşı mücadele edin.

Altı: Çiçekler, tedavi edici şifalı otlar, sebzeler, ağaçlar vb. ekerek yerleşimleri ve toplulukları güzelleştirin.

Yedi: Artık maddeyi uygun bir şekilde işleyin ve hava kirliliği ve çevreye yönelik saldırıya yol açan bütün uygulamalarla mücadele edin.     

Sekiz: Dayanışma sergileyin ve herhangi bir kişi, cemaat ya da doğaya yönelik uygulanan bütün haksızlara, saldırganlıklara ve sömürüye karşı isyan edin.

Dokuz: Herkesin bir toprak parçası, ekmek, eğitim ve özgürlük sahibi olabilmesi için Latifundium’a karşı savaşın.

On: Zapt edilen toprağı asla satmayın, çünkü toprak gelecek kuşaklar için bir mirastır.

VI. Çeşitli İşbirliği Biçimleri 

Daha önce gördüğümüz gibi, 1984’de kurulduğundan beri, MST tarımsal işbirliğinin en farklı biçimlerine, bilhassa hepsinin en mükemmel işbirliğine, çok önemli bir rol biçer: üretimde elbirliği Hareket tarafından “işi örgütlemenin en üstün yolu” olarak görülür. Uzun bir zaman “kırsal bölgede sosyalleşme ve yeni insanın oluşumu” için en umut veren alternatifin Tarım ve Sığır Yetiştirme Kooperatifleri (CPA) olduğuna inandılar. Ancak zorluklar kooperatif üretiminin ekonomik ve sosyal amaçlarına yansıdığında, kitleleri işbirliğine yöneltmenin en iyi yolunun hizmet kooperatiflerine öncelik vermek olduğunu anladılar. Kredi kooperatifleri sonradan doğdu.

Dokuz merkezi ve üretim, hizmetler ve pazarlama için 81 yerel ve kredi için üç kooperatif oluşturdular: Sarandi’de Crenol; São Miguel do Oeste’de Cooperados; ve Cantagalo’da CREDİTAR. 45 tane tarımsal-sanayi birimi daha vardır.

Şimdi bütün bu yıllar boyunca kooperatifteki farklı deneyimlerden öğrenilen dersleri değerlendireceğiz.

1.      Üretimde İşbirliği

1)      Koşullar

MST üretimde işbirliği uygulamasının zorlanamayacağını öğrendi; ilk önce yerleşimciler arasında işbirliğini kabul edilebilir ve arzulanan bir yargı haline getirecek kültürel ve maddi koşulları yaratmak gerekliydi.

Eğer bir yerleşimde bir toplantı sırasında bir kooperatif kurulması gerektiğini emretmeye kalkışırsanız, bu girişimin başarısız olacağına hiç şüphe yoktur. Nasıl çalışmak istediklerine ve oradan geliştirilecek duruma karar vermesi gereken yerleşimcilerdir. İşbirliğinin uygulaması çok esnek olmalıdır ve benimsenen biçimler hem nesnel hem de öznel koşulları hesaba katmalıdır.[xviii]

a)      Nesnel koşullar

Nesnel koşullar arasında, ilk olarak, birleşmeye başlamak isteyen grupta ne kadar sermaye toplandığını ve kredi alma olasılıklarını; ikinci olarak, üretebilecekleri ürünün çeşidini; üçüncü olarak, çevrenin doğal koşullarını; dördüncü olarak, depo merkezleri arasındaki mesafeyi göz önünde bulundurmalısınız –örneğin, bu sütü tüketecekleri yerden uzakta bir yerleşimde bir süthane kurmazsınız.[xix] Ancak bununla beraber bir başka çok önemli etmen vardır: Eğer bir köylü topluluğu halen hayvan sabanları kullanıyorsa, en mantıklı şey kullanmak istenilen teknolojinin aileyle birlikte işleyecek olmasıdır; bununla birlikte köylü eğer makineleştirilmiş çiftçilik için traktörler ve başka makineler kullanmaya karar vermişse, yaratıcı sürecin kendisi birleşme ihtiyacını gerektirmediğinden ötürü bu kolektif üretim için örnek teşkil etmeyecek olsa bile iş aletlerini kiralamak ya da satın almak için adeta temel bir mesele olacaktır. Bir topluluk, örneğin, domuzları tetkik etmek için bir tarımsal-sanayi oluşturmak istediğinde işler farklıdır; bu durumda kolektif çalışma teknik bir gereklilik olur: bir grup insan hayvan kesecektir; bir başkası derisini yüzecektir; bir başkası eti kesecektir; bir başkası sosisleri hazırlayacaktır; hatta bir başkası onları paketleyecektir vb.

b)      Öznel Koşullar

Bütün öznel koşullar esnasında, önceki iş deneyimleri önemli bir rol oynar: daha önce farklı iş bölümü biçimlerinden geçmiş olan ücrete dayalı işçiler kolektif çalışma için bireysel temelde çalışmış olan küçük köylülerden daha iyi hazırlanırlar.

Ailelerin toprağın zaptı için mücadeleye katılmalarının yanı sıra politik bilinçlilikleri de önemlidir. Topraklarını mücadele yoluyla zapt edenlerin durumu toprağı bir danışman, bir politik parti, kiliseler vb. aracı yoluyla elde eden köylülerinkinden çok farklıdır.[xx] [xxi]

2)      Çeşitli Biçimler

Daha önce gördüğümüz gibi, üretimde işbirliği herkesin katılabilmesi için komşuların ortak faaliyetlerini programladıkları karşılıklı yardım[xxii] örneğinde olduğu gibi en basit ödemeden ya da yardım paralarının hiçbir rolünün olmadığı doğrudan mübadele hizmetleri ve tarımsal-endüstri üretimi için daha karmaşık kooperatif biçimlerine kadar çok farklı biçimler benimseyebilir.

a)      Ortak Çalışma[xxiii] 

İlle de kolektif bir üretim süreci olmasa bile, bir yerleşimin işçilerinin birlikte gerçekleştirebilecekleri çeşitli faaliyetlere yakından bakalım.

1.      Plantasyonları “karşılıklı yardım grupları” yardımıyla temizleyerek ortadan kaldırın.

2.      Kolektif bir şekilde sahiplenilen öküzü ya da toprağı makinelerle işleyin ve ekin.

3.      Şahsi arsalarda çalışmaları için makineleri, traktörleri ya da biçer döverleri herkesten satın alın.

4.      Tohumları, gübreleri ve ekinleri korumak için kulübeler inşa edin.

5.      Sadece bir sözleşmeyle banka borcu isteyin.

6.      Ürünü en iyi fiyatlara satın.

7.      En ucuz fiyatlara mal ve girdiler satın alın.

Bunlar temel yöntemlerdir. Birçok başka çeşitler vardır, bir çift öküz ya da ortak işte bir kamyon kullanmak gibi. Grup bu faaliyetlerle birlikte aynı zamanda üretken hizmetleri  paylaşarak ortak çalışma yaptığında, sonuç olarak bir kolektif çalışma grubumuz olur.

Her bir yerleşim, her bir topluluk, her bir köylü yoldaşıyla birlikte değerlendirmeli ve kolektif bir tarzda rahatça ne yapılacağına karar vermelidir. Sonuçlar olumsuz olduktan sonra, uzun vadede, hiç kimse zorlanamaz.

3)      Ortak Çalışmanın Avantajları

MST köylünün belli bir çalışma yöntemine katılması için baskıya razı edilmemesi gerektiğinde ısrar etse de, Hareket toprağın bu kolektif çalışma biçimlerini teşvik eder zira, bunun bireysel avantajlarının yanı sıra, “toplumu değiştirmeye başlamanın ve bir gün Brezilya tarımında sosyalizme varmanın tek yolu” olduğuna inanır.[xxiv]

a)      Ekonomik avantajlar

Ekonomik bakış açısından birçok avantaj vardır.[xxv] İlk olarak, kredilere ulaşmayı çabuklaştırır ve depo, ulaşım araçları vb. gibi yeni teknolojilerde daha önemli yatırımlar yapmalarına imkan tanır[xxvi] zira bankacılık meselelerinin üstesinden gelmek için bunlar yeterlidir. Müdür 100 milyon borcu olan kişiye karşı 10 milyon borcu olandan farklı bir davranış sergiler.

İkincisi, iş daha etkili ve üretken olur: iş bölümüne olanak sağlayan daha geniş sayıda insanın toplanmasından dolayı tarımsal verimlilikte bir artış olur. Başlangıçtan beri MST kooperatiflerinin yaşamış olduğu bütün sıkıntılara rağmen, yerleştirildikleri bölgelerin hektar başına ortalamasından daha fazla üretiyor olmaları ilginçtir. “Klasik bir örnek vardır: Terk edilmiş ve tam olarak kullanılmamış latifundia bölgesi olan Bage, Rio Grande do Sul’de, yerleşimler belediye arazisinin %5’ini işgal eder ve bölgenin tarımsal üretiminin %50’sinden daha fazlasından sorumludurlar.”[xxvii] Verimlilikteki bu artış farklı nedenlerden ötürüdür:

a)      Birkaç aile birleştiğinde ve işlenmiş toprağı arttırdığında, daha yüksek bir teknolojik niteliğe sahip olan traktörler ve başka makineler gibi üretim araçları satın alabilir ve böylece daha fazla etkili olurlar: izole edilmiş bir çiftçi gerek toprağın kullanımını mazur göstermek için yeterince toprağa sahip olmadığından gerekse de hiçbir parası ve kendisini finanse edecek herhangi bir bankası olmadığı için bir traktör satın alamaz.

b)      Toprak kolektif bir biçimde işlendiği için, en iyi mevsimde tohum ekebilirler.

c)      Teknik yönden tohum ekimini ağır yağmurlar yüzünden toprağın parçalanmasının ve erozyonun önüne geçecek küçük oluklarda düzenleyerek, dağ alanlarını, en berbat alanları, kolektif otlaklar için olanları vb. dikkate alarak topraktan daha fazla faydalanırlar.

d)     Ortak alan büyüdüğü için, piyasa için soya fasulyesi, fasulyeler, tahıl, pirinç gibi farklı mahsuller ekebilirler. Şahsi çalışma en büyük bölgede tek bir piyasa ürünü ekmek ve geri kalanı kendi kullanımları için ekme eğilimindedir.

e)      Hizmet çeşitlerinin her bir kişinin kendi uzmanlığı ya da tercihine göre gruba katkı yapacağı daha iyi bir dağılımı olabilir. Şahsi arsalar örneğinde her bir çiftçi her şeyi yapmalıdır, dolayısıyla sonuçlar alt düzeydedir ve iş nitelik açısından daha düşüktür.

f)       Tarım bilimcilerden teknik yardım alınmasını daha kolaylaştırır. Bu tarım bilimciler için 100 aileyi içeren 1000 hektarlık bir alandan sorumlu olmak her on hektarda 100 aileyi ziyaret etmekten daha kolaydır.

g)      Kentteki ticari işlemlerde zaman tasarrufu sağlar, böylece köylü tarımsal iş için daha fazla zamana sahip olur.

Üçüncüsü, altyapılarını geliştirebilirler: elektrik, içme suyu, yollar ve hiç kimsenin tek başına yapamayacağı kulübeler inşa etmek gibi diğer gelişmelere imza atabilirler.

Dördüncüsü, daha uygun fiyatlara satın alabilir ve satabilirler. Eğer 100 çuval gübre satın alırsanız sadece 10 çuval aldığınızdan daha iyi bir fiyata alırsınız ve eğer 100 çuval buğday satarsanız 10 çuval sattığınızdan daha fazla kazanırsınız.

Beşincisi, sıkıntılı durumlara daha iyi şartlar altında karşı koyabilirler. Geçici bir salgın mahsullerine saldırdığında ya da kuraklıklar veya sel baskınları olduğunda zarar her bir çiftçiyi iflasın eşiğine getirir, fakat bu durumda sorunu herkesin arasında paylaşabilirler ve buna katlanması daha kolay olur. Ailede bir hastalık olduğunda, grup ekini işlemeye devam eder ve hiçbir kayıp olmaz.

Son olarak, çok önemli bir şey vardır: MST yerleşimleri kalkınma yaratarak, vergilerde bir artışla beraber ticareti arttırarak bölgenin ekonomisini harekete geçirme eğilimindedir.[xxviii]

b)      Sosyal Avantajlar

Ortak faaliyet sosyal bakış açısından da önemli avantajlar barındırır.

Birincisi, toplumun daha kolay örgütlenmesini sağlar.

İkincisi, sağlık, eğitim, yerleşimlerin güzelleştirilmesi, el işi vb. ile ilgili sorunların çözümüne yardımcı olur.

Üçüncüsü, eğer aileler beraber çalışmaya devam ederse, şahsi arsalar üzerindeki sosyal izolasyonu parçalarlar; insanlar bir topluluk içerisinde yaşamaya ve karşılıklı ilişkilerini geliştirmeye alışır.

Dördüncüsü, anaokullarının ve kolektif yemek salonlarının oluşturulmasıyla birlikte, kadınların kolektif çalışmaya katılması çok daha fazla kolaydır.

Beşincisi, toplulukta yaşayan çocuklar daha güvenilir bir çevrede yetiştirilir ve kolektif çalışmanın önemini pratikte öğrenmeye başlar.

Altıncısı, ailelerin eğlence ve kültürel faaliyetler geliştirmeye daha fazla zaman ayırması için kolaylıklar vardır.

Yedincisi, bir köylünün bir başkasından daha iyi yaptığı toplumsal farklılıklar yoktur. Bütün aileler eşit ilerleme kaydeder ve aynı güçlüklere birlikte karşı koyar.

Sekizincisi, grup içersinde yardım ve arkadaşlık bakımından bir tutum geliştirmek, bu suretle yavaş yavaş herkesin bireyciliğini ve dayanışma yokluğunu bertaraf etmek için koşullar yaratılır.

Dokuzuncusu, mahallerde her zaman meydana gelen kavgalar, işlerin genellikle şiddetle ve polisin varlığıyla son bulduğu bireysel arsalarda olduğu gibi değil, daha demokratik, sağlıklı bir tarzda çözülür.

c)      Politik avantajlar

Politik bakış açısından, tarımsal işbirliğinin de kendine has önemli avantajları vardır: Birincisi, grup içerisinde politik tartışma için daha geniş bir müddet yaratır, toplumun nasıl işlediğini anlamayı mümkün kılar ve insanların toplumsal bilincinde bir yükseliş sağlar.

İkincisi, kadrolar oluşturabilir ve daha sonra onları örgütlenme için serbest bırakabilirler ve bu sonradan onların diğer yerleşimlere ve tarımsal çalışmayı etkilemeden toprak için başka mücadelelere yardım etmelerine imkan tanır. CONCRAB tarafından gerçekleştirilen bir çalışmada 154 aileden oluşan beş kooperatifte 18 militanı tam gün ve diğer dördünü yarım gün nasıl serbest bıraktıklarını görebilirsiniz.[xxix] [xxx] [xxxi]

Üçüncüsü, toprağı savunmak konusunda hükümetlere, büyük toprak sahipleri ya da bankalara karşı daha güçlüdürler ve mücadelelerinde geniş bir tarımsal reform ve toplumda derin değişimler için daha fazla inançlıdırlar.

Dördüncüsü, köylüler sorunlarını kolektif bir şekilde değerlendirir ve karar alımları bu değerlendirmelerin sonucudur.

Beşincisi, bu bütün küçük köylüler için olduğu kadar toplumun diğer kesimleri için de bir örnek ve referans noktasıdır zira bu ekonomiyi, üretimi ve insanların yaşamını kapitalizminkinden farklı bir mantıkla düzenleyebilmenin mümkün olduğunu kanıtlar.

4)      Üretim Kooperatiflerinin Değerlendirmesi

MST yerleşimlerinde üretimde işbirliği açısından başarılı deneyimler olduğunu yadsıyamayız, fakat bu kooperatiflerin çoğunluğunda örnek olmamıştır çünkü alternatif bir kooperatif tarzının yaratılmasında başarılı olmak kolay bir iş değildir, zira mevcut tek piyasaya – diğer şeylerin yanı sıra, altyapı ve girdiler artarken tarımsal ürünlerin fiyatlarının düşürülmesini belirleyen kapitalist piyasa- girmelidir. Fakat bu nesnel güçlüklere ilaveten, MST üretimde de hatalar yaptı. Şimdi bunlardan bazılarını inceleyelim.

a)      Piyasa için Monokültür

Hareketin en önemli öz eleştirilerinden biri piyasaya monokültür sağlamak için çaba sarf etmesi oldu. Stédile bunun bir hata olduğuna inanıyor. Yerleşimler, piyasaya ya da fiyat dalgalanmalarına bu kadar fazla bağlı olmamak böylece üretim çeşitliliğini korumak için sadece piyasa için değil aynı zamanda kendi kullanımları için de üretmeliydi. Sadece soya fasulyesi ya da mısır ya da pamuk ya da yukka üretmek çok büyük bir risktir.[xxxii]

Yerleşimler çok az ürünün üretimine bağlı olduğunda, köylüler piyasanın dalgalanmalarına karşı aşırı ölçüde savunmasız olur. Öte yandan, monokültür, özellikle Güney’de, insanları yıl boyunca belli zaman dilimleriyle işsiz bırakan bir dönem dayatır.[xxxiii]

b)      Abartılmış makineleşme

Stédile göre, yerleşimlerde yapılan hatalardan biri üretim derecesine göre ayarlanmamış, abartılmış bir makineleşme uygulamasıdır. Eğer 30 hektar bir alanınız varsa, ancak 100 hektarınız varsa kâr getirecek bir traktör neden satın alırsınız?[xxxiv] Bu tarz üretim imkânlarıyla, traktöre yatırılan para onu satın almak için başlarına aldıkları borcu ödemek için hiçbir zaman yeniden bulunamayacaktır.

Alvaro de la Torre şöyle diyor: Bu büyük ölçüde, tarımsal-sanayi sürecini bir bütün olarak olmasa da, tarımsal-sanayi yapısını geliştirmeyi teşvik ettikleri 1994 ve 1996 arasında bize tahsis edilen kredi kolaylığından ötürüydü. Bir başka deyişle, üretimin ihtiyaçlarına ya da insanların kullanmak zorunda olduğu bu yeni teknolojinin öğretimine tekabül etmeyen oldukça modern teknik bir altyapıyla başladılar.[xxxv]   

Bugün, kooperatiflerin çoğunluğu borç içersindedir –daha kötüsü- insanlar devlete çok muhtaç hale gelmiştir. Geçmişte böyle bir şey doğru bulunmazdı çünkü insanlar kendi güçlerine daha fazla güvenirdi. Fernando Henrique Cardoso’nun ikinci dönemi sırasında MST’nin bütün taleplerini görmezden gelerek, onu zayıflatmak için mümkün olan her şeyi yapmaya karar verdiklerinden durum çok daha ciddidir.

Abartılmış makineleşmeye yönelik eleştirel tepkinin herhangi bir makineleşme biçimini reddetmek olmadığını, yine de, belirtmeliyiz. Hareket içerisinde hiç kimse bu tutumu benimsemez –tersine, belli bir derece makineleşme, her nerede mümkünse, köylüye işinde yardımcı olmak ve başka faaliyetler açısından işçilerin bir kısmını özgürleştirmek için gereklidir.[xxxvi]

Eğer traktörleri pirinç plantasyonlarında kullanacaklarsa, bahçede; ya da süt ineklerinde, veya yarım gün çalıştıklarından daha yüksek gelirler sağlamak için iş gücünü kullanan başka faaliyetlerde çalışmak için kendilerini daha iyi örgütlemelidirler. Hiç kimse traktörleri bırakacaklarını ve öküze geri döneceklerini söylemedi. Öküz sadece bölge bir traktör için uygun olmadığında kullanışlıdır.[xxxvii]

2.      Ticaret Kooperatifleri

Hükümetin hiçbir zaman pazarlamayı dikkate alacak bir tarım politikası olmadığı için (ürünleri; üretimi nakletmek için ulaşım düzeni ve yolları gözden geçirmek) küçük çiftçinin iki çıkış yolu vardır: “Ya imalatını çok büyük tarımsal-sanayisi için ucuz ham madde olarak satar ya da onu hiçbir satın alma gücü olmayan bir nüfusa perakende satar.”[xxxviii] Bugün, tarım için ayrılan her reyal, tohumlar, gübreler ve diğer girdiler için 18 senttir; ve ürünleri gözden geçiren ve ticaret yapanlar için 70 senttir. Çiftçi sadece 12 sent temin eder.

1)      COANOL DENEYİMİ

Duruma karşı koymak için 370 ailenin iştirâk ettiği Anonni Çiftliği yerleşiminin deneyiminden esinlenerek, Rio Grande do Sul’de bölgesel bir ticaret kooperatifi oluşturmaya karar verdik.

Sadece farklı yerleşimleri değil aynı zamanda bölgenin küçük çiftçilerini de birleştiren COANOL ortakların ürünlerini toplar, daha sonra bunları gözden geçirir (temizler, kurular ve onları seçer) ve kendi sanayilerine teslim eder. Dolayısıyla vicdansız komisyonculara katlanmak zorunda olan köylülerin kendisi değil, bu rolü üstlenen ve bunu çok daha uygun fiyatlarla daha profesyonel bir tarzda gerçekleştiren kooperatifti: Yüzde on beş ücret talep etmek yerine, klasik kooperatiflerin yaptığı gibi, onlar sadece hemen hemen nakil ve vergilerin ücreti olan yüzde sekiz ödenmesini ister.

Bunun yardımcı etkileri oldu. Diğer aracı kuruluşlar fiyatlarını indirmeye zorlandı. Ve şimdi kooperatif çok daha fazla ürün işlediği için, şirketlerle pazarlığa çok daha iyi hazırdır. Ticaret kooperatiflerinin karşılaştığı temel sorunlardan biri piyasa rekabetiydi, çünkü bu faaliyet içerisinde %17 olan Ticari Eşya Tedavül Vergisi’nden mesul olmamak için federal gelirden sorumlu bölge vekiline rüşvet vermek gibi rüşvetçilik ve birçok kirli dolap örneği bulunmaktadır. Veya ürünleri daha iyi bir fiyata satabilmek için ürünlerin kalitesini sınıflandıran memura rüşvet verdikten sonra memur onları gerçekte sahip olduklarından daha yüksek bir kaliteye sahiplermiş gibi sınıflandıracaktır.

MST kooperatifleri, komşularının bazılarının piyasaya kendilerininkinden aşağı kalitede ürünler getirdiğini, bununla beraber onlara daha iyi para ödendiğini görebiliyordu. Bunun açıklaması az önce anlattığımız bu rüşvetçilik sistemiydi. Aynı şey ürün satın almak zorunda olduklarında da olur.

2)      Hizmet Kooperatifleri

Bölgesel ticaret kooperatifleri sonradan hizmet kooperatifleri oldu. Hem yerleşik aileler hem de belediye örgütü ya da bölgeden küçük çiftçiler üye olabilir. CPA’lar bile üye olabilir.[xxxix] [xl] Ortakların sayısında herhangi bir sınırlama yoktur, ki bu 30’dan daha fazla ortağa sahip olamayan üretim kooperatiflerinde mevzu bahis değildir.

Bu kooperatifler –söylediğimiz gibi 1995 ve 2000 arasında çok yaygın olan- ürün pazarlama sürecini, girdileri ve tüketici mallarını düzenler. Ayrıca teknik yardım ve eğitim verirler ve belediye ve mikro-bölgesel seviyelerde bir çeşit planlama yaparlar.[xli] [xlii] Çoğu durumda tarımsal ve sığır yetiştirme ürünlerini de gözden geçirirler: kağıt hamuru makineleri, süt pastörizasyonu için mikro merkez, soğuk-depolama aletleri, pirinç hasatçıları, depolama aletleri ve başka şeyler yaparlar.

Gördüğümüz gibi, yerleşimler daha sonra yerel ya da mikro-bölgesel piyasalara katılmaya başlar. Bu kooperatifler yerleşimciler ve bölgenin birçok küçük çiftçisi için başvuru noktaları olur. Yerel ticaret, politik otoriteler ve yerel topluluklar bu deneyime büyük saygıyla bakmaya başlıyor. MST’nin bu artan prestiji kırsal işçilerin yanı sıra aynı zamanda kentteki diğer işçilerin örgütlenmesinde olumlu bir etkiye sahip olmasını mümkün kılar.[xliii]

Bu kooperatifler tarafından yerine getirilen hizmetler üyelerinin etkili bir şekilde çalışabilmesi ve bütün idari gereksinimleri yerine getirebilmesi için çok faydalı olmasına rağmen, bu görevleri üstlenecek eğitimli kadrolar aramak zorunda kaldılar ve bu kadrolar çoğunlukla MST kadroları oldu. İdari hizmetleri sürdürdüklerinde, evvelki politik sorumluluklarını terk etmek zorundadırlar ve bu Hareketin politik yönünü zayıflatır.

3.      Kredi Kooperatifleri

1996’da, birçok üretim kooperatifi ve bölgesel hizmet kooperatifleri örgütledikten sonra, MST kredi kooperatiflerinin çoğalması üzerine bir tartışma başlattı. Yerleşimcilerin birikimlerini kullanmak ve daha önce bahsettiğimiz Tarım Reformu Kredi Programı (PROCERA) gibi, devlet kredilerini yerleşimcilere aktaracak bir birim olmak düşüncesi hakimdi.

O zamanlar Parana, Cantagalo’da oluşturulan Kredi Kooperatifi’ni (CREDİTAR) izlemeye karar verildi. Ve bir başka CRENHOR yaratmak için Rio Grande do Sul, Sarandi’de de tartışmalar başlattı.[xliv]

1)      Sarandi’deki CRENHOR Örneği

Novo Sarandi’de olup bitenlere bakalım.[xlv] Daha önce söylediğimiz gibi, bir ticaret kooperatifi olan COANOL’e sahiptiler. Bu kooperatif kredileri küçük çiftçilere ve yerleşimcilere aktarmak düşüncesiyle, vekalet ettiği sermayeyi kullanarak, Banco do Brasil, Bndes[xlvi] ve Rio Grande do Sul (Banrisul) Devlet Bankası gibi federal mali kurumlardan kredi bulmaya çalıştı. Bu bankalar parayı bir kredi kooperatifine vermek hususunda özen gösterir çünkü bankanın müşterilerine vermesi gereken bütün hizmetler kooperatif tarafından üstlenilir.

Bu kredi kooperatifinin üyeleri MST, Küçük Çiftçiler Hareketi (MPA) vb. gibi örgütlü gruplar ya da hareketler olmalıdır. Kooperatif projelerin ve sözleşmelerin kaleme alınmasını üstlenir ve bunların kaydından sorumludur. Çiftçinin artık kente gitmesi, bankada kuyrukta dikilmesi, finansmanı için vakit kaybetmesi gerekmez; kredi kooperatifi topluluğa gider ve bu tarz faaliyet için oraya bir şube koyar. Başka şeylerin yanı sıra, banka hizmetleri için yüzde on ve on bir arasında masraf yazarken, kooperatif çok düşük bir faiz, sadece yüzde yedi, ister. Öte yandan, güçlük çekenlere yardım etmek için özel bir kredi planı oluşturma olasılığını iyice düşünmüştür. Eğer banka %1,4 masraf yazarsa, kooperatif sadece yüzde bir masraf yazacaktır.

Bu kooperatif otuz dört üyeyle 1996’da başladı, ancak çok hızlı bir şekilde büyümeye başladı ve bugün dört bin altı yüzden daha fazla üyesi vardır. O yıl, Küçük Çiftçiler Hareketinin mücadelesi sayesinde, üyelerin sübvansiyonun yanı sıra özel bir kredi planı oluşturdular: Aile Tarımının Takviyesi için Ulusal Program (Pronaf), fakat hiçbir banka bunu vermeye istekli değildi. Novo Sarandi Kooperatifi bu görevi üstüne aldı. Bankalar Kooperatifin gösterdiği başarıyı fark ettiğinde, bütün dışarıda bırakılanları bir daha kazanmayı denedi.

Şimdi Kooperatif 21 belediyede vardır ve Merkez Bankası (Banco Central) tarafından yetkili kılınmadığı için daha fazla görev üstlenmemektedir. MST, hizmetlerini genişletmesi için diğer belediyelerden sürekli talep geldiğinden bu kooperatifin hareket alanını arttırması için bankanın yetkisini istedi, fakat banka bu görevi üstlenmesi için kooperatifi değil, diğer bankaları tercih etti. Bugün kooperatiften insanların topluluklarında Banco de Brasil ve diğer bankalardan personeli insanlarla konuşurken bulmak olağandır: bankalar kooperatifin çalışma tarzını benimsemek zorunda kaldı.

CRENHOR muazzam itimada sahiptir çünkü örgütlü gruplarla çalışır ve bundan dolayı, hiçbir hata oranı yoktur. Her zaman borç verdiği parayı tahsil eder. Eğer bir üye karşılık vermezse, sorumluluğu üstlenen kooperatiftir. Şahsi krediler vermez, ancak kişi grubun bir üyesiyse ve onların tam desteğine sahipse kredi verilir. Bu ayrı tutulanların dahil edilmesini daha kolaylaştırır, zira bir çiftçinin çok az kaynağı olsa bile, eğer kolektif desteğe sahipse borcu üstlenme ihtimaline göre kendisine bir kredi verilecektir –küçük bile olsa, bu her zaman değerli bir şeydir.[xlvii] Bu bankaların kendini güvende hissetmesini sağlar, borç verdikleri bütün paranın geri geldiğini bilirler.

2)      Kendi Kredi Sistemimiz Doğrultusunda mı Yol Almalıyız? 

MST’nin kendine ait bir kredi sistemine sahip olması gerektiği kanısına varıldı. Elbette hareket her zaman Tazmin Odası, Banco do Brasil, Bndes ve Banrisul gibi başka mali kurumlarla anlaşmalar imzalamak zorunda kalacaktır; hizmetler, bununla beraber, oyunun kurallarını koyacak bir kooperatif içerisinde örgütlenecektir.

3)      Engeller

Her zaman olduğu gibi varolan kapitalist sisteme karşı herhangi bir alternatif karşısında, egemen sınıflar pasif kalamaz ve krediler alanındaki bu halkçı adımı kabul edemezler. Son zamanlarda engeller çıkarmaya başladılar. Eğer geçmişte bir kooperatif toplumsal sermaye miktarının yirmi misli borca girebiliyorduysa, şimdi sadece sermayesinin beş misli kadar girebilir. Eğer geçmişte bin reyal ile (her elli reyal ile yirmi üye) bir kooperatif oluşturulabiliyorduysa, şimdi elli bin reyale ihtiyaç vardır. Bütün bunlara ilâveten kredi kooperatiflerinin kooperatif mülklerinin net miktarının sekiz misline sahip olması gereken bir kredi merkezine bağlanması gerektiği söyleniyor.

4)      Borç ve Bürokratizm

Ancak işleri güçleştiren yalnızca bir düşman stratejisi değildir, aynı zamanda MST’nin kendi başlangıç projesinin büyümesinden kaynaklanan sorunlar vardır. Alvaro de la Torre’ye göre asıl fikir, büyüklüğü üye çiftçilerin tasarruf kapasitelerine göre olacak kredi kooperatifleri yaratmaktı. Aynı zamanda bu grupların devlet tarafından dağıtılan kredileri köylülere verebilecekleri düşünüldü. Sorun CRENHOR’un çok fazla büyümesiydi, aşağı yukarı yedi ya da sekiz şubesi vardı ve orta ölçekli bir kredi kurumu olduğundan daha önce bankalar tarafından gerçekleştirilen bütün bir muhasebe ve idari işlemler dizisini yerine getirmeliydi.

Üyelerin artık denetleyemediği çok büyük bir idari bölüm oluşturmak zorunda kaldı; yöneticinin kendisi bile çok sıkı bir kontrol uygulamadıkça güçlükler yaşadı. Örneğin, günlük faaliyetlerin bilançosunu yapmalıydı ve bu çok fazla zaman alıyordu. Üyelerin kontrolü bir temsilci aracılığıyla dolaylı bir şekilde yapılmaktaydı.

Ve CRENHOR’un faaliyetlerinde sadece üyelerin tasarrufları esas değildir, hükümet kredilerinin transfer edilmesinden de sorumludur. CRENHOR zamanında ödeyen müşteri ile ödemeyen müşteri arasında ayrım yapmaya son verir ve kredileri en çok ihtiyacı olanlara dağıtmamaya, zamanında ödeyenlere dağıtmaya eğilimlidir. Ve hepsi bu değildir: yeniden dağıtılan kredileri devletten önce karşılaması gerektiği için, borçluları adaletin ellerine vermeye zorlanmıştır. Aynı şey hizmet kooperatifi COANOL ile oldu. Fonları üyelerinin tasarruf kapasitesinin çok üstüne çıktı. De la Torre kooperatiflerin sermayesinin yalnızca üyeleri tarafından katkıda bulunulan payların toplamı olması gerektiğini düşünüyor –borçların ödemesini garanti altına alabileceği ve üyelerin kooperatiflere sahip olduğunu hissedebileceği tek yol budur. Ancak bu gerçekleşmez. Hem kredi kooperatiflerinin mirası hem de hizmet kooperatiflerininki büyük ölçüde kooperatif dışındaki kaynaklardan gelir ve bu sistemi çökertir: Kooperatifler giderek borçlanır, kooperatifleri terk eden üyeler borçlarını ödemez ve dayatılan teknolojik paket girdiler üzerine gerekli olduğundan daha fazla harcatır, böylece kârları düşer ve sorun büyür.

Kredi kooperatifi CREDİTAR’dan sorumlu Mário Schons, durumun çok daha çetin olduğunu itiraf eder zira –başka şeylerin yanı sıra- CREDİTAR, kredi kooperatifleri Merkez Bankası kurallarıyla idare edilir ve eğer banka aniden hesapları kontrol edecek olsaydı, bunu yapma hakkı olurdu. “Eğer kooperatif köylüleri desteklemeyi sürdürmek isterse, bu bir kez daha yerleşimciyi topraksız bir insan yapacaktır. Bu kapitalizmin sizi yapmaya sevk ettiği çelişkidir. Bu tarz bir soruna meydan vermemek için, kooperatifin kendisi önlemler alır: köylünün parasal durumunu değerlendirir ve köylü daha fazlasını istese bile, kendisine sadece bu kapasiteye tekabül eden miktarda para verir.” [xlviii]

Sonunda, bu uzun yol süresince MST, mevcut yasaların geleneksel olanlardan farklı bir kooperatif oluşturmak konusunda herhangi bir çabaya girişmenin bir deli gömleğine eş değer olduğunu kanıtlayabildi. MST’nin mevcut Kooperatifler Kanununun değiştirilmesinde ve geleneksel olanlardan farklı işçi kooperatiflerinin örgütlenmesini teşvik etmek için bir yasa tasarlanmasında ısrar etmesinin nedeni budur.     


[1] Özellikle yabani bitkilerin öldürülmesi için kullanılan madde (ç.n).

[2] Yaşayan Toprak (ç.n)

[3] Bir tarımsal ürünün aynı arazi üzerinde seneler boyunca ekilmesi (ç.n).  


 

 

 

[iv] İlkokuldaki ikinci sınıfa gönderme yapıyor.

[v] Gilmar Mauro, Article “O MST e o Meio Ambiente,” Nação Brasil magazine, No. 122, Eylül 2000, S. 22-25.

[vi] A.g.e.

[vii] Sömürgecilik zamanları boyunca, sahiplerinin malikânesi civarındaki alanlarda sefil bir hayat yaşamaya zorlanan siyah köleler özgürlük içerisinde yaşadıkları, quilombos olarak adlandırılan, alanlar örgütleyerek büyük gruplarla dağlara doğru kaçtı. Bunların en büyüğü República dos Palmares (1618-1698) olarak biline gelen Alagoas ve Pernambuco eyaletleri arasındaki sınırdadır. Ganza Zumba ve Zumbi esas liderleriydi. Bazı tarihçiler bu quilombos’larda 30.000 siyahın yaşadığını hesapladı.  

[viii] Bu konu hakkında bakınız MST-Concrab, O que levar em conta…, Yukarıda A.g.e S. 15-17.

[ix] Yukarıda A.g.e S.16

[x] Yukarıda A.g.e S.17

[xi] A.g.e.

[xii] Empresa Brasileira de Pesquisas Agropecuárias

[xiii] J. P. Stédile, “Terra de todos,” Caros Amigos dergisinde röportaj, Haziran 2000, S. 32.

[xiv] MST, Construindo…, Yukarıda A.g.e, S. 200-201.

[xv] Yukarıda A.g.e S.201

[xvi] Bakır sülfit ve su ile kireç karışımı.

[xvii] Sem Fronteira dergisinden alınmıştır, Aralık 2000, No. 285, S.21

[xviii] J. P. Stédile ve B. Mançano Fernandes, Brava…, op. cit., S. 117, Braz. Ed., S. 101.

[xix] A.g.e.

[xx] Brezilya’da belediye temsilcileri vereadores olarak adlandırılır.  

[xxi] J. P. Stédile ve B. Mançano Fernandes, Brava…, Yukarıda A.g.e S. 118, Braz. Ed., S. 102.

[xxii] Brezilya Portekizcesinde: mutirão

[xxiii] Construindo o caminho’dan alınmıştır, MST, São Paulo, 1986, S. 186-187.

[xxiv] Yukarıda A.g.e S. 190.

[xxv] Yukarıda A.g.e S.191-192

[xxvi] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra… Yukarıda A.g.e, S. 50.

[xxvii] Yukarıda A.g.e S.48 Bununla birlikte Stedile şunu açıkça görür “başlangıçta birçok insan iş bölümüne karşıydı çünkü iş bölümünü kapitalizmle karıştırıyorlardı.” O zamanlar bu iş bölümünün  -üretici güçlerin gelişmesinin doğal bir sonucu olarak- sadece insanları sömürmek amacıyla değil fakat genel olarak yaşam şartlarını da geliştirmek için kullanılabileceğini anlamadılar. CONCRAB tarafından basılan bir broşür iş bölümü ilk incelendiğinde Taylor modeli tarafından üretilen yabancılaşmanın dikkate alınmadığını belirtir. Bakınız Conrab, A evolução da concepção de…, Yukarıda A.g.e S. 17.

[xxviii] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e S. 48.

[xxix] Construindo…, Yukarıda A.g.e, S. 193-194.

[xxx] Yukarıda A.g.e, S. 192-193.

[xxxi] Concrab, A evolução da concepção de…, Yukarıda A.g.e., S. 26.

[xxxii] J. P. Stédile, röportaj Marta Harnecker,  22 Mayıs, 2001.

[xxxiii] Yukarıda A.g.e

[xxxiv] A.g.e

[xxxv] Alvaro de la Torre, röportaj Marta Harnecker, Porto Alegre, 13 Mayıs 2001

[xxxvi] J. P. Stédile, röportaj Marta Harnecker, Yukarıda A.g.e.

[xxxvii] Yukarıda A.g.e

[xxxviii] Elena Ferreira, Otto Fifueiras’den alıntılandı, “Sabor de Campo,” Sem Terra dergisi, Yıl III, No. 10, Ocak-Şubat. 2000, S. 37. Yukarıda A.g.e, S. 37.

[xxxix] Vilmar Martins Silva, Novo Sarandi Tarım Kooperatifi lideri, Rio Grande do Sul, röportaj Marta Harnecker, Eylül 1999.

[xl] Concrab, 1997, S. 62-71, B. Mançano Fernandes’dan alıntılandı, A formação do MST…, Yukarıda A.g.e, S. 233.

[xli] Vilmar Martins da Silva, röportaj Marta Harnecker tarafındandır, Yukarıda A.g.e.

[xlii] B. Mançano Fernandes, A formação do MST…, Yukarıda A.g.e, S. 233.

[xliii] Op. cit., Concrab, A evolução da concepção de…, Yukarıda A.g.e., s. 23.

[xliv] Concrab, Sistema…, Yukarıda A.g.e, S. 34.

[xlv] Waldemar de Oliveira, Kredi Kooperatifi Crenhor’un lideri, röportaj Marta Harnecker, Eylül 1999.

[xlvi] Banco de Brasil yatırımları ve tarımsal üretimin işletme giderlerini finanse ederken BNDES sadece yatırımı finanse eder.

[xlvii] Daha önceden belirtilen Waldemar de Oliveira’nın röportajda açıkladığı şey burada son bulur. Öte yandan, Norberto Martines’e göre, dağıtılan krediler uzun vadeli yatırımlar için değil, yıllık üretimle ilişkilidir –bunların kontrol edilmesi çok güç oldu.  

[xlviii] Mário Schons, röportaj Marta Harnecker, Santa Catarina, Mayıs 2001.

January 8, 2010 Posted by | Uncategorized | Leave a comment

MST – Bir Hareket Yaratmak BÖLÜM 2: İŞGAL VE KAMP (Marta Harnecker)

 

Türkçe Çeviri : Akın Sarı 

Daha önce gördüğümüz gibi, Topraksız İşçiler Hareketi “toprak sahiplerinin ekonomik ve politik gücüne karşı durmak ” ve çiftçiler arasında toprağı bölüştürmesi için hükümet üzerinde baskı yapmak için farklı mücadele biçimleri geliştirmektedir[1]: işgaller, müzakereler, alanlarda ve kent içerisindeki kamusal yerlerde kamp kurma, hükümet binalarının işgali, kamusal mitingler, yürüyüşler ve toplu yürüyüşler, oruç ve açlık grevleri.

Hareket ülkenin politik durumuna ve o anın ihtiyaçlarına göre, en iyi yöntemleri ortaya koymaya karar vererek işe başlar. İçlerinden en etkilisi işgal olmuştur. Hükümetlerden hiçbirinin tarım reformunu uygulamaya koymaya yönelik politik arzusu bulunmadığı için, toprağın işgali zorunlu bir silah ve MST’nin en gözle görülür eylemi oldu.[2]     

90’larda, aşağı yukarı 160.000 aile işgallere katıldı. Bugün Brezilya’nın her tarafında 100.000 ailenin beraberinde 500 civarında kamp vardır.[3]

II. İŞGAL

Dünyanın dört bir yanındaki en yoksul kesimlerin görüntüleriyle tanınan dünyaca meşhur Brezilyalı fotoğrafçı Sebastião Salgado bir MST işgalini aşağıdaki sözlerle tanımlıyor:

“12.000 kişiden fazla olan topraksız insanların konvoyunu –bir başka deyişle, Parana’da yeni bir kışın soğuk gecesinde yürüyen 3000 aileyi- görmek etkileyiciydi. Köylülerin ordusu neredeyse tam bir sükunetle ilerledi. Yalnızca daha önce çok büyük eforlar sarf etmiş göğüslerden gelen düzenli solumaları ve otoyola basan kısık ayak seslerini duyabilirsiniz. Eğer nereye gittiklerini izleseydiniz, son varış noktalarının Brezilya’daki tipik uçsuz bucaksız latifundialardan biri olan Giacometi çiftliği olduğunu tahmin etmeniz zor olmazdı. Doğru bir şekilde kullanıldığında, 83.000 hektar […] o zamanlar bunun için yürüyen 12.000 insana uygun bir yaşam temin edebilirdi. […] Söz konusu yere şafakta vardılar. […] Erkekler çiftliğin “sindiricileri” ile herhangi bir karşılaşma için hazır bir şekilde, hayâl ürünü sınırın ön sıralarında yerlerini alırken, çocuklar ve kadınlar insan dalgasının sonuna doğru gitti. […] çiftliğin küçük ordusunun karşılık vermeyeceğinin bilincinde olduklarından, öndeki erkekler kilidi kırdı ve çit açılmaya başladı; içeri girdiler; onların arkasında bir nehir insan bir kere daha hareket etmeye başladı, ve topraksız insanların bastırılmış haykırışı yeni bir günün ışığı gibi yankılandı […].[4]

1.      İŞGAL ÇEŞİTLERİ

Toprağın yasal ve fiziksel özellikleri ve yerin sosyo-politik koşullarına göre farklı işgal biçimleri vardır.[5] Bu hükümetler büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını temsil ettiğinde ve Hareketin ilerlemesini önlemek için bütün olası yöntemleri kullanmaya arzulu olduğundaki toprak işgal etmekle, eyalet veya belediyenin tarım reformunu uygulamaya koymak gerektiğine ikna olduğu ve bundan dolayı MST’ye karşı güç kullanılmaması için talimat verdiği toprak işgali aynı değildir; çalışmasında zayıf olduğu bölgelerdeki toprağı işgal etmesiyle, MST’nin bir süredir çalışmakta olduğu, benimsendiği ve saygı gördüğü bir yerde bunu uygulamaya koyması bir değildir.

İlk işgaller belli bir parça toprak almak isteyen, nispeten küçük gruplardan oluşan aileleri içerdi[6], ancak daha sonra –daha önce söylediğimiz gibi- baskıcı güçler kendilerini zorla çıkarmaya geldiğinde işgal içerisinde kalma ihtiyacı, onlara bir bölgenin bütün topraksız insanlarıyla birlikte kitlesel işgaller gerçekleştirme fikrini verdi –bu toprağın belli bir parçasını zapt etmeyi değil de, sadece bölgede seferber edilmiş bütün aileleri yerleştirmek için gerekli olan toprağı işgal etmekten ibaretti. Bu tarz işgal sayesinde, genellikle birçok yerleşim ortaya çıkar.[7]

Sınırlı işgal durumunda, ailelerin seferberliğini ve örgütlenmesini belirleyen zapt etmek istedikleri alanın büyüklüğüdür. Toprağın yüzeyine bağlı olarak, çok az ya da birçok grup toprağı işgal edebilir. Bu tarz her işgal bir yerleşimin ele geçirilmesinin işaretidir. Sınırlı işgal toprak bir kere zapt edildiğinde kitlesel işgale dönüşebilir ve başka ilgili aileler tarafından ele geçirilebilecek bir grup yer hakkında bilgi bulunur.

Bazı durumlarda, büyük toprak sahiplerinin arkasındaki destek çok güçlü olduğunda, araziyi işgal etmek yerine, topraksız insanlar toplumun dikkatini çekmek için yol kenarında kamp kurar. Bu yöntem bir bölgenin köylüleri başka bölgelerde toprak için mücadele vermeyi reddettiğinde de kullanılır. Bazı yerlerde, MST yol kenarındaki bu kampları köylü gruplarını örgütlemekte ve onların bilinçliliğini arttırmak için bir basamak olarak kullanır. Başka durumlarda bunu arzu edilen rakama ulaşana kadar aileleri gruplara ayırmaya başlamak için kullanır.

Hareket, kadrolarından çok esnek olmalarını ve uygulayacakları özel işgal biçimini seçmek için her yerde güçlerin korelasyonunu çok fazla hesaba katarak her bölgedeki farklılıklara saygı göstermelerini ister.

Ülkenin çeşitli yerleri ve bölgelerinde işgallere katılmış bazı MST üyeleri, militanlar gibi şimdi yeni yerleşimler kurmak için yeni işgaller örgütleyerek bu deneyimlerin bilinmesi için zamanlarını adamaktadır.

90’larla başlayan tabandaki bu çalışma Frente de Masas tarafından örgütlenmişti. Bu MST’nin içerisinde örgütlenen faaliyet kesimlerinden biridir, ne var ki Christiane Campos’a göre, “bu sadece herhangi bir kesim veya faaliyet değildir, bu hareketin tam kalbidir, bütün harekete kan pompalar. Temel çalışma için kadroları harekete geçirir ve sonra onlar da MST’nin her tarafta büyümesini sağlarlar.”[8]

İşgal için uygun olduğu düşünülen alanın seçiminden mitinglere katılacak ailelere ve hükümetle müzakerelere kadar işgal süreci ve toprağın zaptı boyunca gerçekleştirilmesi gereken bütün faaliyetlerden sorumludur.

2.      İŞGAL ÖNCESİ ÇALIŞMA

Her nasılsa, bir çiftliğe girdikleri an, hareketin önceden hesaba kattığı yolun zirvesidir. MST’nin ilk yaptığı şey işgal edilecek toprağı belirtmektir ve –eğer kitlesel bir işgal olacaksa- toprak edinmeyle ilgilenen ailelerin bulunabileceği civar kentleri, kasabaları ve cemaatleri de belirtmelidir.[9] Ve militanların aileleri işgal için söz verdirmeye çalışarak gittikleri yerler buralardır.

1)     Tabanda Toplantılar

Tabanda bu çalışma genellikle “biriyle ilk bağlantının” kurulmasıyla başlar. Bunun “yöre içerisinde önemi olan biri” olmasına çalışılır: Bu, belediye başkanı, bir vekil, bir müsteşar olabilir, bir sendika ve hatta bir rahip olabilir. Bu şahıs cemaatin güvendiği ve Hareketle sıkı fıkı olan birisidir.[10] Bu kişi MST ve taban arasında “köprü” olacaktır; aileleri tarım reformu hakkında konuşacakları ilk toplantıya davet eder. Bu tür bir bağlantı olmadığında, bu işi, ev ev, yapan militanların kendisidir. Bir okul odasında veya bir kilisede olabilen bu ilk toplantıda Brezilya’daki tarım reformunu konuşurlar, MST hakkındaki her şeyi, neden mücadele ettiğini ve toprağın nasıl ele geçirilebileceğini açıklarlar.

Sorun basitçe ailelerin toprağı işgal “görevini” gerçekleştirmesi değildir, ne yaptıklarını ve neden yaptıklarını anlamalılar. İşgalin ardındaki gerekçeleri herkesle tartışmanın çok önemli olmasının nedeni budur. Sorusu olan bunları arz eder, fikirlerini söyler ve tartışır. Bu hareketin hoşuna gidecek gerçek katılımın çok önemli bir yönüdür. Ve tabandaki bu çalışmanın toprak mücadelesi önderlerinin bilinçliliğinin artmasına katkıda bulunacağına hiç şüphe yoktur. Bu ilk toplantı sırasında bir dahaki toplantı tarihi için anlaşırlar.

Gelecek toplantı için ilkindeki her katılımcı başka komşuları davet etmelidir. Dolayısıyla genelde eğer ilk toplantıda on kişi vardıysa, bir dahakinde 20, 30, 40 olacaktır ve mücadeledeki yoldaşları arttırabilmeleri bu şekilde olur.

Dört ya da beş toplantıdan sonra –çeşitli cemaatlerde paralel bir şekilde gerçekleştirilen- yeterince insan işgalle alâkadar olduğunda, bütün bu aileler birlikte bölgesel bir toplantı yapılır.[11]

Çoğunlukla önceden yerleştirilmiş olan bir MST üyesi de davet edilir ve o kendi deneyimlerini aktarır; ayrıca iyi-bilinen güvenilir liderlerden bazılarını davet edebilirler. Toplantıda eylem için gün ve saate karar verirler.

3.      TOPRAK NASIL İŞGAL EDİLİR

Tarihi boyunca MST’nin başarılı bir şekilde örgütlediği sayısız toprak işgali ona bunları nasıl uygulamaya koyacağı hakkında zengin bir pratik bilgi sağladı. Telkinlerini aşağıdaki biçimde özetleyebiliriz:

Birincisi: işgal edilecek olan alan önceden teşhis edilmelidir. Toprağın fiziksel koşulları hakkında bir çalışma yapılmalıdır: suyun varlığı, aile bahçeleri imkânı, dışsal görünürlük, gelecekteki verimli koşullar vs. Olası engelleri önceden görmek ve en küçük ayrıntıya kadar her şeyi garanti etmek esastır. İyi toprak seçimi, kampçılar toprağın dağıtılmasını beklerken, daha iyi koşullar arayarak daha sonra bir başka yere geçilmesini mümkün kılar.

İkincisi: toprağın örgütlenen bütün aileler için kolayca ulaşılabilir olmasına dikkat edilmelidir. Genellikle bir latifundiya onu işgal edecek ailelere yakın, bölgenin merkez kısmından seçilir.

Üçüncüsü: eğer hükümet tarım reformunu uygulamaya koyma arzusuna sahip olursa, kamulaştırılabilecek bir toprak parçası seçilmelidir.[12] “Çok az veya hiçbir şey üretmeyen –toplumsal işlevini yerine getirmeyen” geniş bir alan seçmeye çalışmak zorunda olmalarının nedeni budur.[13] Bu MST’nin toprakları kamulaştırmak istediğini söyleyen sağ kanadın köylülerle savaşmak için kampanyalar örgütlemesinin önüne geçer ve hükümetin bu toprakları temizlemek için güç kullanmasına hiçbir neden bırakmaz.

Bu MST kuralı geçenlerde, Fernando Henrique Cardoso Yönetimi tarafından kabul edilen ve iki yıl geçmeden işgal edilen toprakların verilmeyeceğini ilan eden yeni bir yargı-kanunundan ötürü değiştirildi. Hareketin buna yanıtı ilk iş olarak hedefledikleri verimsiz toprakları elde etmek için daha büyük bir baskı silahı olarak verimli toprakları işgal etmek oldu. Bu nedenle, bu verimsiz toprakların dağıtılması için temel müttefikleri geçici olarak yerleştikleri latifundium sahibinin ta kendisidir.[14]

Dördüncüsü: bütün topraksızların tamamen katılması zorunludur, geleneklerde olduğu gibi sadece babanın katılması kabul edilmez. Çünkü, kadınların cesareti ve inisiyatifi genellikle mücadelenin en can alıcı anlarında belirleyicidir.

Beşincisi: çeşitli belediyelerden çıkan büyük köylü gruplarını seferber etmeye çalışarak mümkün olduğunca kitlesel olmalıdırlar.[15] “İşgal yerine hep birlikte varmaları toprak sahiplerinin şiddetinden sakınmak için” de uygundur.[16]

Altıncısı: tam işgal anına kadar işgalin yeri ve tarihi çok gizli tutulmalıdır. Harekete karşı olan insanlar tarafından bilinmesine meydan vermemek için sadece liderler bu olguları bilmelidir.[17] Hazırlık toplantılarının açık olduğunu hatırlamalıyız, dolayısıyla katılmak isteyen herkes katılabilir. Bu anlamda güvenilir olmayan insanların, ya da sadece “yoldaşlardan istifade etmekle ilgilenenlerin katılmasına meydan vermemek önemlidir. Bu insanlar kolayca pes eder, ya da polis ve toprak sahipleri için ihbarcı olur.”[18]

İzlenecek olan yol bütün grupla tartışılmalıdır: Seçilen alanda başlangıç noktasından bitiş sınırına kadar polis ya da hükümet tarafından fark edilmeye meydan vermemek için, dikkat çekmeyen herhangi bir dolambaçlı güzergâh ya da yol olup olmadığını bulmaya çalışmak.[19]

Yedincisi: son olarak, gerekli olduğu sürece kamp yaparken ihtiyaç duyacakları her şeyi önceden hazırlamalıdırlar: uzun bir süre dışarıya bağlı olmamayı temin etmek için çadırlar, yiyecek, nakliyat vb. temin edilmelidir.[20]

4.      YASAL SORUNLAR

Her ne zaman bir işgal olsa, yasal sorunlar olur. Eğer toprak hükümete aitse, davaya karar vermesi gerekenin eyalet Federal Hâkimi olduğunu bilmek işgalciler açısından önemlidir, diğer taraftan eğer toprak özel mülkse, karar veren vilayet hâkimidir. Eğer ihraç emri bu iki kategoriden birine uymuyorsa, işgalin illegal olmasının nedeni budur.[21]

Eğer zorla çıkarılırlarsa, ihraca karar veren izin kâğıdı yetkisini kanıtlamalı ve mülk sahibi tarafından uygulanan eylem tipini incelemelidirler: mülk sahibi ihraçları için yasal bir belgeyle gelebilir (bu onların zaman kazanmasını sağlar), ya da hâkimden topraklarının derhal geri verilmesini rica edebilir. Bu durumda hâkim iki farklı biçimde harekete geçebilir: köylülerin polis eylemi aracılığıyla ihracına karar vermek ya da ihraçtan önce toprak işgalcilerini toplantıya çağırmak.[22] Kendisine anayasa tarafından verilen hakka dayanarak, mülk sahibi “meşru müdafaa” içerisinde de harekete geçebilir.[23]

5.      MÜZAKERE

Bu işgal süreci devam ederken, topraksız çiftçiler devletle İşgal Müzakereleri Komisyonu aracılığıyla bu ailelerin yerleşimini görüşmeye çalışır.

1)     Toplantılar (Audiencias)

İşgalden sonraki ilk adım “hükümetle ilgili gruplarla görüşmeyi amaçlayan, yetkililerle toplantılar örgütlemeye” çalışmaktır. En yaygın sonuç işçilerin boş sözlere dönüşecek olan birçok vaatle ayrılmasıdır. “daha sonra, olumlu bir sonuç olmadan önce yıllarca sürebilen görüşmeler süreci başlar”[24] MST’nin yetkililerle bu toplantıları iki özellik tarafından belirlenir:

Birincisi: “köylüler her zaman geniş gruplar içerisinde görüşür. Bazı toplantılara MST’nin kitlesel müzakereler olarak adlandırdığı gerçek halk yığınları katılır.”[25]

İkincisi: “köylüler aldıkları sözlerin hiçbirini unutmazlar.” Duyduklarına inanırlar. Tatlı konuşmanın onları sakinleştireceğinden emin olan iktidardaki politikacılar bir takım şeyler vaat eder ve daha sonra sözler unutulur.”[26] Ancak bu doğru değildir, topraksız insanlar unutmazlar ve tekrar ve tekrar taleplerinde diretirler.

2)     Eylem Yoluyla Öğrenme

İşgal sırasında müzakere aynı zamanda bir bilgi alanına dönüşür ve şu anda onların dengi olarak görünen yetkililerden önce köylülerin tutumlarında bir değişimi gerekli kılar. “Eğer toprağı olmayanlar geçmişte tepki göstermekten korkmuş olsaydı, şimdi de onların tepkisinden korkan yetkililer olurdu ve bu onlara eşit şartlar verir.”[27] Müzakereleri daha lehte bir atmosfer içerisinde gerçekleştirmek için yerel şahıslar ve kurumlar arasında (vekiller, sendikalar ve kiliseler) müttefikler aramak çok önemlidir.

  1. 6.      BASKI ARACI OLARAK İŞGAL 

1)     Politik Baskı ve Müzakere

Daha önce söylediğimiz gibi, işgal bir politik baskı biçimidir. Görüşmeye ivme kazandırmayı amaçlar. Pratik “en iyi görüşmelerin işgallerin bir sonucu olarak olduğunu” kanıtladı[28] çünkü eğer “hükümetle görüşmekle başlarsanız, sadece görüşerek, sonuç olarak hiçbir şey elde edemezsiniz.”

Kitle hareketinin genç bir lideri şöyle diyor: Tarım reformunu uygulamaya koymakta hiçbir politik çıkarları yoktur. Daha sonra öğrendik: toprağı işgal edeceğiz ve baskı sarf edeceğiz; eğer bizimle görüşmek isterlerse, iyidir, ya ayrılırız ya da teslim oluruz, aksi takdirde orada kalırız.”[29]

Genellikle, eğer görüşme iyi hazırlanmışsa, ve gelecek yerleşimcilerin lehine bir anlaşmayla gelmişlerse, bu aileler işgal ettikleri aynı toprağı talep etmezler, ancak söz konusu toprak işgalin meydana geldiği aynı bölge içerisinde olmalıdır.

Bundan sonra işgallerin amacı “topraksız köylülerin sorunlarını yönetici çözümleriyle görüşmek ve işlenmemiş topraklara üretim yaptırmaktır. İşgalin kent işçilerinin grev hakkıyla karşılaştırılmasının nedeni budur: bu haklarını istemek için bir mücadele aracıdır. Topraksız insanların hiç grev yolu yoktur, insanlar hazır olduğunda işlenmemiş toprakların yanı sıra bunları işletmeye ve gıda üretmeye istekli insanlar olduğunu kanıtlamak için baskı ortaya koyma imkânları latifundia işgal etmektir.”[30]

2)     Adil Olmayan Yasal Engelleri Parçalamak ve Adil Kanun Ortaya Çıkarmak

İşgaller aynı zamanda var olan yasallığı sorgulamanın bir yoludur. Bunlar kanunların egemen sınıfların yararlanması için yapıldığını ve bu yasal engeli insanlar tarafından sarf edilen baskı ve diğer özel mücadele araçları yoluyla parçalamanın örgütlü hareketlere bağlı olduğunu gösterir.[31]

Bu mücadele aracılığıyla MST bu işgallerde evden çıkarılma suçuna karşı bir dizi yasa elde edebilmiştir: eğer topraklar faydasız ya da yeterince işlenmişse yasa artık bir başkasının toprağını işgali cezalandırmayacaktı. Bu en zengin kesimlere fayda sağlayan yasaların ancak örgüt ve insanların baskısıyla değiştirilebileceğini gösterir.[32]

Topraksız insanlar aşağıdaki biçimde düşünür: “yasa, toprağı toplayan, çok az üreten ve milyonlarca insanı haysiyet içerisinde yaşamaktan alı koyan latifundiuma ait özel mülkü korur.” Bu nedenle “bu adaletsiz bir yasadır. Ve hiçbir insan adaletsiz yasalara boyun eğmeye zorlanamaz. Yüzyıllardır, bu yasalara karşı ve yaşamdan yana açık ve titiz bir şekilde adaletsiz yasalara boyun eğmemek halk hareketleri mücadelesinin bir aracı oldu.”[33]

Topraksızların fikrince, “Hıristiyanlar Şebat[1] ve kutlama yılı sırasında Geri Alma Hakkını tanıyan İncil aracılığıyla toprak işgalini meşrulaştırır. Bu toprağını kaybeden kişinin –kendisi ya da soyunun- toprağı elinde bulunduran kişiden, herhangi bir zaman diliminde, kurtarma hakkı olduğu anlamına gelir. Bu Tanrının toprağı herkese verdiği ilkesine dayanan kamusal bir yasasıydı. Eğer toprağına toprak katan kişi onu geri vermezse, bundan etkilenen kişi kendisine ait olanı geri almak için güç kullanabilir […].”[34] Eğer bu kitabı mukaddese ait yorumu kabul edersek, köylüler kendilerine ait olan şeyi işgal etmektedir ve sadece birkaç elde toplanan toprak yasaktır.

Dolayısıyla işgal meşrudur, birincisi, yaşamı savunmaktan kaynaklandığı ve araçların zapt edilmesi hayatta kalmak için olduğundandır, ikincisi, toplumun marjinalleştirdiği insanlar tarafından uygulamaya konmasından ötürüdür, üçüncüsü, sahipleri için ya da toplum için hiçbir ekonomik anlamı olmayan verimsiz topraklar üzerinde yapılmasından ötürüdür.[35]  

Diğer yandan, Brezilya’da prestiji olan birçok avukat toprağın toplum için hiçbir yarar sağlamadan tek elde yoğunlaşmasının sadece adaletsiz değil, aynı zamanda yasa dışı olduğunu düşünür. “İşgallerin sadece haklı olmakla kalmadığı aynı zamanda yasal olduğu fikrini savunurlar.”[36]

Avukatlara göre, bir hâkimin yapması gereken bir işgal olduğunda, işgal edilen alanın teknik bir incelemesini istemektir ve eğer alanın bir latifundium olduğu doğrulanırsa,[37] onun kamulaştırılması talep edilmelidir. Bundan sonra hükümet mülkiyet hakları sahiplerini (Tarım Reformunun Mülkiyet Hakları, 20 yıl sonra ödenmesi gereken) saptamak zorunda kalacaklar ve işçilerin üretmeye başlamasını ve toprağı toplum için faydalı hale getirmelerini isteyeceklerdir.

Ancak tarihsel olarak hâkimler bu şekilde davranmadı. “Anayasayı uygulama cesaretleri yoktur. Sivil Yasaları uygulamanın ve ailelerin ihraç edilmesini talep etmenin konforlu konumunu tercih ederler.” Buradaki kazanım hakimler tarafından verilen ihraç mühletinin uzatılması, böylece hükümetle görüşmek için daha fazla zaman kazanılması ve en azından bu ailelerin durumuna geçici bir çözüm aranmasıdır.[38]

İşgaller “tarım reformunu gerçekleştirmek ve bütün toprakların toplumsal işlevini yerine getirtmek için anayasal yetkiyi pratiğe aktarmanın bir yolunu” temsil etmesine rağmen, aynı zamanda kendi içerisinde mevcut yasalara karşı sivil itaatsizlik eylemleridir.[39]

  1. 7.      ÖZNEL ZAFERLER

1)     Örgütlü İsyanın İfadesi ve Sınıf Bilinçliliğinin Oluşumu

İşgal aynı zamanda örgütlü isyanın ya da toplumsal sorgulamanın bir yoludur. Bir latifindumu işgal eylemi topraksız insanların yaşamında muazzam bir değişimi gerekli kılan açık bir itaatsizliği simgeler: İşgal, her zaman bir başkasına itaat etmelerini –patron, baba, belediye başkanı olsun- ve kafalarını eğmelerini[40] gerektiren geleneklerini parçalar, köylünün yaşamındaki iki çok güçlü duyguyu ortadan kaldırır: bunlar korku ve konformizmdir.[41]

Öte yandan, toprak için mücadele sermayeye, temellüke ve sömürüye karşı aralıksız bir mücadeledir. “bu kapitalistler ya da toprak sahipleri tarafından dışlanmalarına karşı topraksız işçilerin mücadelelerinde geliştirilen bir eylemdir.”[42] Salete Caldart’a göre, işgal aracılığıyla sınıf mücadelesi açıklık kazanır: Büyük toprak sahiplerinin alanını işgal ettiklerinde kendilerini içinde buldukları mücadele, MST’ye bağlı kadın ve erkekler açısından köylülerin sınıf bilinçliliğine katkıda bulunan bir deneyimdir: Telleri kesmeden ve alana girmeden hemen önce, işçi çok açıkça çelişkiyi ve sınıf farkını görür –bir yanda, verimsiz çok büyük toprak arazileri, kendisini destekleyen polisle birlikte kibirli bir burjuvazi; diğer yanda bununla beraber örgütlü işçiler, topraksızlar.[43]

2)     Eski Değerlerin Yenileriyle Değiştirilmesi

İşgal topraksız insanları hazırlayan ve dünyayı kavrama biçimlerinde “yavaş fakat derin değişimleri” başlatan en zengin deneyimlerden biridir. Toprağı işgal ettiklerinde, her nasılsa topraksız köylüler yüce özel mülkiyet değerini parçalamaya ve topluma –ve kendilerine- toprağın “yaşam ve emek gibi değerler” tarafından denetlenmesi gerektiğini anlatmaya başlarlar.[44] Bazı değerleri ortadan kaldırmaya ve örgütlenme gibi, başkalarını yaratmaya ya da yeniden bulmaya başlamaları bu şekildedir.[45]

3)     Yeni Bir Kimlik İnşa Etmek

 İşçiler açısından en küçük toprak arazisi olsa bile, her nasılsa, bilinmeyen gerçekliklerini geride bırakarak, onu işgal etmek bu toplumsal koşullara karşı tepki göstermenin bir yoludur. Harekete katıldıklarında, ikinci bir soyadı elde ederler: Topraksızlar[46]

4) Örgütlü Olmanın Önemi

İşgal, köylü ailelerin eğer işgalin başarılı olmasını ve daha sonra hayatta kalabilmeyi istiyorlarsa, diğerlerine katılmalarını ve şahsen örgütlü olmanın önemini anlamalarını sağlar.[47] Eğer kolektif olmak yerine, işgal bireysel olsaydı, köylüler “cani” ya da “suçlu” olarak adlandırılırlardı, ancak örgütlü bir grup tepkisi olduğu için, genellikle toplum başka bir tutum benimser.[48]

SONUÇ

Kısacası, toprak işgali Brezilya’nın toprak mücadelesinin en etkin aracı ola gelmiştir. Bu köylü mücadelesinin görünmesini sağlar ve toplumu taraf olmaya zorlar. Aynı zamanda, yoksula yardım eden yasalar olsa bile, bunların ancak bir toplumsal inisiyatif bulunduğunda uygulamaya konduğunu kanıtlar. Brezilya’nın Anayasası toprağın toplumsal işlevine göre oldukça ilerici olsa bile, sadece köylülerin toplumsal baskısı işlenmemiş toprakları çalıştırmaya can atan küçük köylülere dağıtımlarını hızlandırabilmiştir.[49] 

İŞGAL Mİ YOKSA İSTİLAMI MI?

Kamuoyunu MST’ye karşı kışkırtma çabaları kapsamında, medya bir kere daha MST tarafından gerçekleştirilen işgalleri “istilalar” olarak ve bunlara katılan çiftçileri de “istilacılar” olarak –ancak asla “işgalciler” olarak değil- tanımlar.[50]

“İstila” kelimesinin –bu hem hükümet hem de medyanın gözde kelimesidir- olumsuz etkisi açıktır.[51] “İstila etmek bir şeyi birisinden” zor eylemiyle almaktır. “İşgal etmek” boş bir mekanı doldurmaktır, “bu durumda, topraklar toplumsal işlevlerine intibak etmez.”[52] 

Farklılık işgal yasal olmasına rağmen, istilanın yasak olmasından kaynaklanır. “İstila” kelimesi eğer toprağa ihtiyacı olmayan birisi bir başkasına ait bir araziyi gasp ederse doğru bir şekilde kullanılmış olur. Bu ifade öyleyse sadece çok uluslu şirketlere karşı kullanılabilir: Çok uluslu şirketler Brezilya’nın her yanında milyonlarca hektar toprağı istila etmişlerdir.[53]

III. KAMP

İşgal aslında nispeten kısa bir süre devam eder: Toprağa girmek zaman alır. Toprak bir kere işgal edildiğinde, aileler kamp kurar: şu meşhur siyah çadırları, geçici barınaklarını hazırlarlar. Kamp işgal edilen toprakta, hükümetten ya da MST ile dayanışmayı düşünen özel bir şahıstan devr alınan bir arazi üzerinde ya da son çare olarak, yol kenarında kurulabilir.

MST tarihinde ilk büyük kamp Encruzilhada Natalino’da (1981) olandır. Topraksız insanları mücadelelerinde seferber etmek için en önemli araç haline gelen bu örgütsel yapı, bu ve bunu takip eden diğer kamplarla kendisini güçlendirmiştir.[54]

Kampın üç amacı vardır: tarım reformu için yetkililer üzerinde baskı yapmak, ki böylece seferber olan köylülere toprak verilecektir; işgalcileri eğitmek ve onları seferber etmek; ve toprak mücadelesinden kamuoyunu haberdar etmek.[55]   

1.      KAMP ÇEŞİTLERİ

Farklı kamp çeşitleri vardır, bunların arasında geçici ya da sürekli olanlar vardır, ve bu ikinci kategori içerisinde açık olanlar vardır.

1)     Geçici Kamplar

Geçici kamp, yetkililerin dikkatini çekmek, çalışmak ve izlenecek yola karar vermek ve hükümete yeni istemler sunmak için geçici bir temelde kurulur. Mühletin sonu geldiğinde ya da amaçlar elde edildiğinde kamp dağıtılır.[56]

1999’da, örneğin, MST bir dizi ihraçtan ve Parana Eyalet hükümetinin Quenrencia do Norte bölgesinde kamp yapan köylülere yönelik çok şiddetli saldırılarını kınamak için Curitiba Kent Merkezi’nin önünde, 100 günden fazla, kamp kurdu. Bu zorla çıkarmalardan biri sırasında, 49 köylü haksız bir şekilde gözaltına alındı ve bazıları 70 günlüğüne cezaevine yollandı; diğerleri ise aşağı yukarı dört aylığına cezaevine yollandı. “bu eyleme katılan topraksız köylülerden biri Paulo de Marck şöyle demektedir: “tek suçları bir toprak parçası için mücadele etmeleriydi”.[57] Kamp “öncelikle, haksız bir şekilde hapsedilen yoldaşlarının özgürlüğünü ve askeri polisin, hükümetin ve devlet güçlerinin Parana köylülerine eziyetlerine son verilmesini[58]; ikinci olarak, Parana eyaletinde kamp yapan 9000’den fazla aileye toprak; ve üçüncü olarak, biz yerleşimcilerin üretmek için ihtiyaç duyduğu kaynakların tayin edilmesini[59]”  istemek için kurulmuştu.

Bu kampta eyaletin farklı bölgelerinden, toplam olarak yaklaşık 500 köylü kadın, erkek ve çocuktan oluşan, her bölgeden 50 ya da 60 insan, aileler vardı. Hepsi bölgeler tarafından düzenlenen, her grubun kendine ait kolektif mutfağının olduğu aynı barakalarda yaşıyordu. Kampın duşu ve banyosu; uydurma depolar ve borularla aktarılan su vasıtasıyla giyecekleri yıkamak için bir yeri; bir anaokulu ve insanların gündüz vakti gittikleri politik eğitim için büyük bir salonu vardı. Ayrıca kamp içerisinde bir fırın inşa ettiler: ekmeğin bir kısmı kampçılar içindi ve diğer kısmı gerekli malzemeleri satın alabilmek için satılıyordu. Bir de üretimi kendi kullanımları için olan tamamen organik sebze bahçesi vardı.

Gün boyunca, eğitim faaliyetleri, mutfak ve silip süpürme işinin yanı sıra, hükümetle görüşmelere katılan topraksız köylülerden oluşan komisyonlar meydana getirilirdi. Mark şunları diyor: “Eğer tencerenin altındaki ateşi yakmazsak, su asla kaynamayacaktır. Hükümet işçilerin dilekçelerine ancak halk baskısı olursa yanıt verir.”

2)     Sürekli Kamplar

Sürekli kamplar olarak adlandırılır çünkü kamp yapan ailelere bir çözüm bulunana kadar devam eder ve politik momente bağlı olarak aylarca hatta yıllarca devam edebilir.[60]

1995’de MST bazı eyaletlerde kesintisiz açık kamplar deneyimine girişti. Bunu bu şekilde adlandırdılar çünkü kamp yapan ailelerin orijinal sayısı onlara katılan yeni grupların sonucunda artar. Bazı eyaletlerde açık oldukları dönem sınırlıdır – örneğin, yaklaşık 30 gün- ve daha sonra kapanırlar çünkü yeni grupların sürekli artmasıyla en uzun kamp yapan grubun olgunlaşmasını ve bilinçliliğini zayıflatabileceğine inanılır. Diğer eyaletlerde halen bölgeye yerleştirilmek için mücadele veren aileler bulunduğu sürece açık olurlar. Sonunda bir grup kampçı yerleştirildiğinde, yeni topraksız aileler kampta onların yerini alır. Bu durumlarda kampları açık tutmak için izlenen ölçüt, aileleri zorla çıkarmak için polis gücü kullanımını engellemenin bir yolu olarak, kampların kitlesel olma zorunluluğudur.[61]

3)     MST’nin Organik Kullanımı için Kamplar

Hareket büyük toplantılar, eyalet toplantıları, ulusal kongreler, kitlesel dersler vb. şeyler gerçekleştirmek zorunda olduğunda da kampları kullanır.[62]     

2.      KAMP NASIL ÖRGÜTLENİR

Kamplar hareketin örgütsel sürecine başlamak için ideal yerlerdir. Bu denli geniş ve heterojen birçok insanın kampta yaşamlarını sürdürmesi için çok iyi bir iç örgütlenmeye ihtiyaç duyulur.

1)     Aile Grupları: MST İçerisindeki Temel Örgütlenme

Topraksız insanlar bir toprak parçasını işgal ettiklerinde, kendilerini işgalden önce aile grupları içerisinde, hatta bazı durumlarda hazırlık niteliğinde mitingler yapıldığında örgütlerler; diğer durumlarda işgalden sonra örgütlenirler. Bu aile grupları tabanda çalışan MST militanlarının –bunlar kitle liderleridir- sorumluluğundadır.

Başlangıçta gruplar küçüktü, 8’den 10’a kadar,  ancak daha sonraki pratikler, aynı yerden geldikleri için birbirlerini tanıyan bu küçük ailelerden oluşan grupların en küçük neden için kendi aralarında tartışmalara girdiğini, böylece geniş bir ufka sahip mücadelelerini kaybettiklerini gösterdi. Bu nedenle, bu rakam bazı kamplarda halen kullanılsa da, çoğunluğunda farklı yerlerden köylülerden oluşan 20 ile 30 arası aile vardır. Bu onların sınırlı bir hakikat görüşünün ötesine geçmelerini ve iç meseleler üzerine aşırı tartışmalardan sakınmalarını sağlar.

Kamplar genellikle toplantılara katılan bekâr insanları ve birçok çocuğu –yaklaşık 40 ile 50 insan- içerdiğinden ötürü, toplantılara çok yüksek bir sayıda insan katılmaz, ancak bu, dinamik bir katılımın yaratılmasına yardımcı olur.

Bu aile grupları MST yapısının parçasıdır. Bu, hareketin kamplar içersinde tabandaki örgütlenme tarzıdır ve yerleşimlerde devam etmelidir. Üyelik zorunludur. Bütün aileler tabanda bir grubun parçası olmalıdır ve bir kampta yerine getirilmesi gereken bazı farklı günlük işleri üstlenmelidir.

Bu grupların örgütsel ve eğitimsel amaçları vardır. Burası köylülerin bireyciliklerinin üstesinden gelmeye ve kolektif iş hakkında daha fazla düşünmeye başladıkları yerdir; kafası başka bir mantıkla çalışmaya başlar. Sonuç olarak, bu aile grupları MST’nin toplumsal temelleridir.

2)     Faaliyet Bölümleri

Aile gruplarıyla ilk defa kamp örgütlemeye başladıklarında, topraksız köylüler aynı zamanda yiyecek, sağlık, temizlik, eğitim, din, neşe, finansman, eğlence ve sporlar vb. bağlantılı olan farklı komisyonlar ya da çalışma ekipleri yaratır. Bu gruplardaki katılımcılar çoğunlukla zorunlu çalışmadan gönüllü çalışmaya geçmeye arzulu, zamanlarını Harekete adamaya daha eğilimli olan insanlardan meydana gelir. Örneğin bazı insanlar sağlıkla ilgili görevlerden sorumludur; diğerleri, eğitim, kontrol vs. sorumludur. Bu görevlerin her biri için bundan sorumlu olacak bir kişiyi seçerler, ve o kamptaki her ayrı faaliyet bölümünün parçası haline gelir. Kadınlar bu faaliyetlerin çoğunluğunda önde gelir ve her gün hareket içerisinde daha fazla sorumluluk üstlenmektedirler.

3)     Genel Meclis

Kamp içerisinde en yüksek karar alma seviyesi kamp yapan ailelerden oluşan genel meclistir.[63]

Bu aşamada, harekete geçilmesi için değerlendirmenin ve incelemenin yanı sıra, bu özel bölge ve alanda mücadele için genel ve özel koşullara ilaveten ülkenin genel atmosferini gözden geçirmek için periyodik durum incelemeleri olur. MST’den bir kadro devletle ve merkezi hükümetlerle görüşmelerin nasıl gittiği üzerine bir rapor verir. Bu da kampçılara ülkenin küresel koşullar içerisindeki belli mücadelelerle bağlantı kurmaya başlamasına yardımcı olur.

4)     Genel Koordinasyon Sistemi

Ayrıca kamp içerisinde bir bütün olarak toplumla ilişkileri ve görüşme süreçlerini yönlendirmenin yanı sıra bütün bölümlerdeki işi birleştirme misyonu olan genel koordinasyon için bir sistem vardır. Bu koordinasyon aile gruplarının liderlerinden (genellikle, her gruptan bir kadın ve bir erkek) oluşur. Eğer kamp çok genişse, daha küçük bir komisyon seçerler böylece toplantılar daha düzgün olacaktır.

5)     Örgütsel İlkeler

Kamplarda örgütlenmeye yön veren ilkeler demokrasi, karar alımına herkesin katılımı, görevlerin bölüşümü ve kolektif önderliktir.[64]

Bir zaman sonra, bu ilkeler topraksız köylülerin günlük hayatıyla kaynaştırılır. Bu köylünün bir kamp meclisinde başlayabilecek ve başka kamusal alanlarda devam edebilecek farklı sosyal ilişkiler kurmasını, katılım hakkı için savaşan bir yurttaş olmayı öğrenmesini gerektirir.[65]

Katılım gösterebilmek için, topraksız köylüler dinlemesini, tartışmasını, fikirlerini savunmasını, önerilere oy vermesini, komşusunun, eşinin, çocuğunun fikrine saygı duymasını öğrenmelidir çünkü kamplarda hepsi eşittir.[66]

6)     Parasal Kaynak Sağlama

80’lerde, kamplar gıda, giyecek ve ilacı esas olarak topraksızların mücadelesini destekleyen kurumlardan ve cemaatlerden alıyordu. Ancak 80’lerin sonundan beri, MST tarafından gerçekleştirilen yerleşimlerin sayısındaki artıştan ötürü bunların katkıları arttı. Farklı biçimlerde birlikte çalışırlar: yiyecek verirler, işgaller için kamyon ve toprağı işlemek üzere traktör ödünç verirler. Bu destek bu yerleşimler kooperatiflerle birleştirildiğinde daha da önemli olur.

Kamp genellikle kendisini kampçıların çalışmasıyla ayakta tutar. Zapt etmek istedikleri kamp aynı toprakta olduğunda, karşılıklı yardımı kullanarak üretime başlarlar. Diğer durumlarda, hayatlarını sürdürmelerinde kampçıların ailelerine yardım etmek için, çoğunlukla kampın dışındaki çalışma kaynaklarını düzenlerler. Bunlar elmaları, fasulyeleri, pamuğu vb. şeyleri toplamak gibi geçici tarım hizmetleridir.

Kampın önderliği belli bir sayıda kampçıyı bunları yerine getirmek üzere rotasyon temelinde seçerek kampın dışındaki bu hizmetleri örgütler, çünkü her zaman aynı anda herkes için yeterli iş bulunmaz. İşçi kazancının %50 kadarını kampın fonuna verir. Her hafta kazançları hakkında bir kamu raporu verilir, böylece bütün para tamamen şeffaf bir biçimde kullanılır. Bu koşullara bağlı olarak, açık bir mecliste ya da aile gruplarının toplantılarında yapılır.

Bazı durumlarda, güç bir ekonomik durum olduğunda, ailenin başı ailesinin geri kalanı kampta kalırken kente çalışmaya gider. Bu Brezilya’nın özellikle Kuzey ve Kuzeydoğu bölgelerinde meydana gelir. Bütün bu destek sayesinde, MST işgallerin sayısını arttırabilmiş, direnişini yükseltmiş ve aynı zamanda birçok işgal gerçekleştirebilmiştir.[67]

3. KOLEKTİF YAŞAM İÇİN ALAN VE ÖRGÜTLENME İÇİN OKUL    

Kamp sosyalleşme için, kolektif yaşam açısından geniş bir alandır. Ve aynı zamanda, örgütlenme için bir okuldur. Kamp yaşamında ilk elle tutulur olgu bu mekânın köylünün bir grup içerisinde yaşamasını sağlamasından ötürü köylünün kişiliğine özgü izolasyonu parçalamasıdır; öte yandan, bu koşullar altında kişisel ve aile bekasını sağlamanın tek yolu budur.[68]

Kamptaki yaşam her kişiye beraberlerinde getirdikleri bireyciliği daha kolektif bir davranışa dönüştürme imkânı verir. Dayanışma kampta görünen en temel değerlerden biridir. Komşunuzla dayanışmanız pratik bir zorunluluk haline gelir: Yiyecek herkes için yeterli değildir, baskı herkese karşı sergilenebilir, rüzgar birçok çadırı tahrip edebilir, mücadeleyi terk etme tereddüt ve isteği herhangi bir zamanda içlerinden her birini ya da birçoğunu etkileyebilir.

Dayanışma ihtiyacı aşağıdaki sözlerle ifade edilebilir: “zafere ya hepimiz ulaşacağız ya da hiçbirimiz ulaşamayacağız.”[69] Bu, koşulların bireysel ya da ailenin bakış açısından daha çok, nasıl dayanışma içerisinde olunacağını ve gerçekliğe kolektif bir bakış açısından nasıl bakılacağını öğrenme ihtiyacını ortaya çıkardığı anlamına gelir.

Ayrıca daha önce belirtilen malzemeleri kolektif bir biçimde kullanarak her bireyin belli bir rol üstlendiği ve çalışmasını kolektif hizmete kattığı bir hayat örgütlenir.

4. KAMPTA SÜREKLİLİK VE ŞİDDET

Kampın varlığını garantilemek “toprağın ele geçirilme mücadelesinin başarısı için esastır.”[70] MST’yi karakterize eden pratiklerden biri toprak elde etmek için seferber edilen ailelerin toprak kendilerine dağıtılana kadar kampta kalmak zorunda olmasıdır. Diğer hareketler görüşmeler başladığında aileleri başlangıç yerine geri döndürürler, çünkü yetkililer tarafından verilen sözlere itimat ederler. Kampın baskısı olmadan, toprağın kalıcı olarak verilmediği hareketin deneyimleriyle kanıtlanmıştır.[71] Hâkimlerin ve politikacıların işgallere ilişkin farklı tutumları saygıyla kabul etmesini zorlayan katiyen bu direniş pratiği olmuştur.[72]

1)     İhraçlar ve Direniş Biçimleri

MST’nin tarihi boyunca “silahla yaralamalar ve dayaklardan ötürü ölüler ve geri kalan köylülerin yaşamlarında devam eden izlerle birlikte, birçok şiddetli ve vahşi zorla ihraçlar” oldu.[73] Bu, görüşmeyi reddeden ve hiçbir çözüm önermeyen hükümet ya da yargıcın boyun eğmez tavırlarının sonucudur.

Bu olgular topraksız insanlar arasında “onurlu bir yaşam için alternatif olarak” ihraçlara direnmeyi, sivil itaatsizlik uygulama kararlılıklarını olgunlaştırdı. Köylüler birçok defa şunu ifade etti: “Biz açlıktan ölmektense kavga ederek ölmeyi tercih ederiz.”[74] Bu kolektif bir politikadır, bir “mücadele aracıdır.”[75]

2)     MST Barışçıl Mücadeleyi Destekler

Direnme kararının şiddeti seçmek anlamına gelmediğini açıklamalıyız, çünkü MST’nin desteklediği mücadele barışçıl bir mücadeledir. Kendilerini polis saldırganlığından korumak için kullandıkları tek silah kendi vücutları ve çalışma araçlarıdır: Palalar, çapalar, oraklar, odun parçaları ve tehlikeli anlarda eski avcılık tüfekleri. Hareket polisle karşı karşıya gelmekten kaçınmaya çalışır, buna hazır olmadığını bilir, çünkü polis silahları -tabancalar, tüfekler, makineli tüfekler, gözyaşı gazı, atlar, köpekler ve helikopterler gibi- onların sahip oldukları savunma silahlarından çok daha güçlüdür.

Ancak bu sadece daha az olumlu teknik koşullardan ötürü karşı karşıya gelmekten sakınma meselesi değildir; hareket bundan çoğunlukla sakınır çünkü onların amacı şiddet değil, toprağı ele geçirmektir. Gözlemlediğimiz kadarıyla, çok büyük mülklerini ellerinde tutmak isteyen ve bu yüzden bunlar faydasız olduğunda geleneksel baskıcı özel birlikleri kullanma gereksinimi duyan ya da kendilerine ait sözleşme altında paramiliter insanlar oluşturanlar Brezilyalı büyük toprak sahipleridir.

3)     İhracın Önüne Geçilemediğinde Yapılanlar

İhraçtan kurtulamadıklarında “aileler kampı başka alanlara taşır –örneğin, yol kenarına veya kendilerine belediyeler ya da diğer kurumlar tarafından verilen arazilere. Yol kenarından zorla çıkarıldıklarında, en yakın yerleşimlerde kamp kurarlar […].”[76]

5. Kampçılar Tarafından Kullanılan Diğer Mücadele Biçimleri

Kamp var olduğu sürece, hareket örgüt ve eğitim için sadece yoğun bir iç faaliyet gerçekleştirmez, aynı zamanda dış çalışma yapar. Kafalarında iki amaçla bir dizi farklı faaliyete girişirler: Bunlar, kamuoyunu sarsmak ve yetkililer üzerinde baskı yapmaktır.

1)     Kamp içerisindeki Yetkililerle Halk Mitingleri

Kampçılar “örgüt temsilcilerinin kampçıların katlandığı duruma yakınlık duyması ve orada toplanan insan yığınlarına maksatlarını doğrudan açıklamaları için”[77] zarif bürolar yerine örgütün temsilcileriyle birlikte kampçılar tarafından işgal edilen yerde halk mitingleri düzenler.

2)     Yürüyüşler ya da Toplu Yürüyüşler

Yürüyüşleri ya da toplu yürüyüşleri de desteklerler. Toplu yürüyüşler fikri MST’yi toplumdan izole etmek için hükümet tarafından desteklenen bir taktiğe yanıt olarak ortaya çıktı. Medya meydana gelen işgaller üzerine hiçbir şey yayınlamadı ve sistematik olarak onların taraf tutan mücadelesini görmezlikten geldi. Bu koşullarda ne yapılacağını bulmaya çalışırken, MST eğer farklı kasabalar içinden geçecek örgütlü yürüyüşleri örgütlerse, bunun hükümet ve sağın ortaya koyduğu olumsuz kampanyaya karşı koymak için iyi bir formül olacağı sonucuna vardı.[78] Toplu yürüyüşler bir taşla birçok kuş vurdu: medyanın ve halkının toprak sorunu üzerine ve MST’nin elde etmek için mücadele ettiği hedeflere dikkat çekti ve politikacılar üzerinde baskı kurdu.

Bazı toplu yürüyüşler, kasaba ve kentlerden geçerek, 500 kilometreden daha fazla yol kat eder. Herhangi bir yerde uyur, halk mitingleri örgütler ve “halkı tarım reformunun gerekliliği hakkında bilinçlendirerek ve onları mücadeleye katarak” gezileri boyunca toplantı ve kutlamalara katılırlar. MST bir milyondan fazla insanı bu eylemlere toplayabilmiştir.[79]

MST ayrıca Brezilya’nın tarımsal döneminden istifade ederek ve köylü mücadelesinden yana uluslararası geziyi kutlamak için –bazen kendi başına, başka zamanlar diğer hareketlerle birlikte- hemen hemen her yıl Nisan’da eyalet başkentlerinde yerel etkinlikler düzenler. “Kır işçilerinin durumuna, politik atmosfere ve yöneticilerin tutumlarına bağlı olarak bu yürüyüşler toplumsal çatışmanın fitili olabilir.”[80]

3) Toplu Oruç ve Açlık Grevleri

Toplu oruç ve açlık grevleri MST tarafından çok kullanılmadı. Toplu oruç kamusal bir yerde gönüllü olarak yemek yememeye dayanır. Bu eylem aç köylülerin her gün nasıl öldüğünü ve “onları gerilla savaşçıları olduğu yalanıyla suçlayanları kamuoyuna kanıtlayarak, topraksız köylülerin barışçıl tutumunu, konuşmaya hazır oluşlarını” göstermeyi amaçlar.[81] Genel olarak, yöneticiler işçilerin isteklerini dinlemeye karar verene kadar belli bir mühlet (üç günden beş güne kadar) oruç tutarlar.

Açlık grevleri “yetkililer üzerinde sürekli bir baskı sürecine bağlı olan, kamuoyunun hükümetin grevcilerin hayatını tehlikeye atmaktan kaçınmasını talep eden birçok fikir ve hazırlık ile” sadece uç durumlarda kullanılan bir mücadele aracıdır. Bu sadece “artan sayıda hayat tehlikede olduğunda ve onları kurtarmak için hiçbir şey yapılamadığında” mazur görülür.[82]    

4) Kamu Binalarının İşgali

Tarım reformuyla ilişkili bazı hükümet ya da kurumların topraksız köylülerin isteklerine gösterdikleri kayıtsızlıktan dolayı, MST baskı ortaya koymak için daha güçlü yöntemler aramaya zorlandı: kamu binalarının işgali somut taleplere bağlandı. Bu işgaller görüşmeden sorumlu olup vaatlerini yerine getirmeyenleri ifşa etmeyi amaçlar.

Bu eylemlerden bazılarına katılmış olan Marcelo Enrique Batista şunu vurgular:  “Örneğin, hükümetin aileleri yerleştirmesi ve onlara tarım reformu için mali destek vermesini talep etmek için INCRA’yı –INCRA tarım için sübvansiyonlar sağlamaktan sorumludur- işgal ederiz. Ve bir yanıt alana kadar ayrılmayız.”[83]

Hükümetin temsilcileri hiçbir cevap vermediğinde ya da onları ağırlamayı reddettiğinde genellikle MST bu tarz mücadeleye baş vurur. Bu işgallerin bazısı günlerce sürebilir ve bunlar aralıksız baskı ortaya koymanın bir yoludur.[84]

5) Kamusal Yerlerde Kamplar

Durum gerektirdiğinde, topraksız köylüler yetkililer taleplerine yanıt vermeye karar verene kadar onlar üzerinde baskı sağlamaya çalışarak, kentlerin merkezinde kamplar kurar. Kırsal bölgenin dışında bir kampın, başka insanların sorunlarına karşı gözlerini kapatan kent insanları arasında –en azından görsel bir bakış açısından- güçlü bir etki yarattığına hiç şüphe yoktur. Hemen hemen her zaman, yöneticiler bu tarz eylemi bertaraf etmiştir.[85] Kendi burunlarının dibinde yolsuzluklarının açık kanıtının bulunmasından hoşlanmazlar.

6) Yeniden İşgal

Kampçılar zorla çıkarıldıkları bir latifundiumu yeniden işgal edebilir. Bu genel duruma, atmosfere, hükümetle görüşmelere ve bu kamp yerlerinin yaşam koşullarına bağlıdır. Yeni bir işgal hükümetten atiklik ve politik mesuliyet talep etmenin bir yolu olur.[86]      

NOTLAR:  


[1] İbrani takvimine göre, kutsal yılın on birinci, yılın beşinci ayı. (ç.n) 


[1] João Pedro Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra en el Brasil, MST, São Paulo, 1999, s. 28.

[2] Bazıları MST’nin “toprak için mücadele seçeneğini, belki de hiçbir başka eylemin olmadığı kadar, gerçekleştiren, ki bu en güçlü özellikleridir, toprak işgalleri yoluyla doğduğunu” söyler. Roesli Salete Caldart, Pedagogia do Movimento Sem Terra, Editora Vozes, 2000, S. 108.

[3] Bu rakamlar başlangıç niteliğindeki MST çalışmalarındandır. “Kampların çoğunluğu MST tarafından örgütlenir. Ancak toprak için mücadele eden sendika hareketine, CPT’ye ve diğer bölgesel topluluklara ve kurumlara bağlı olan başka birçok kamp vardır. (Jornal dos Trabalhadores Rurais Sem Terra, yıl XIX, No. 206, Aralık 2000/Ocak 2001, s. 8-9). 

[4] Bu metin Salgado’nun “Terra,” 1996 raporuna aittir. 

[5] Ivanette Tonin, Röportaj Marta Harnecker, Havana, 16 Kasım 2001. Aşağıdaki bilgi onun tanıklığındandır. 

[6] B. Mançano Fernandes, A Formação do MST no Brasil, Editora Vozes, Petrópolis, s. 291.

[7] A.g.e.

[8] Christiane Campos, Röportaj Marta Harnecker, Montreal, 20 Şubat 2001

[9] Tabanda çalışma aynı mikro-bölgedeki bir veya birkaç belediyeyi, birkaç mikro-bölgedeki muhtelif belediyeleri, ya da sınır bölgelerdeki birden fazla eyaleti de kapsayabilir. B. Mançano Fernandes, A Formação do…, Yukarıda A.g.e S. 284.

[10] Marcelo Enrique Batista, Kitlelerin Politik Hareketi MST’nin üyesi ve Latin Amerika Tıp Bilim Dalı Okulu öğrencisi, Röportaj Natalia Alvarez, Havana, 7 Şubat 2001. 

[11] Tabandaki toplantılar “duruma bağlı olarak bir, üç, altı ay veya hatta yıllar” sürebilir. (B. Mançano Fernandes, A Formação do…, Yukarıda A.g.e s. 284). 

[12] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra …, Yukarıda A.g.e s. 30.

[13] 700 hektardan asla daha küçük değil, ve Mato Grosso gibi bazı bölgelerde, 1500 hektardan daha az değildir.

[14] Ivanette Tonin, Röportaj Marta Harnecker, age.

[15] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, op. age. s. 29.

[16] MST, Construindo o Caminho, São Paulo, Haziran 1986, s. 73.

[17] Age.

[18] A.g.e.

[19] A.g.e.

[20] A.g.e.

[21] Yukarıda A.g.e S.78

[22] Yukarıda A.g.e S.78-79

[23] Yukarıda A.g.e S.79

[24] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e s. 28.

[25] A.g.e.

[26] Yukarıda A.g.e, S.28-29

[27] R. Salete Caldart, Pedagogia do Movimento…, Yukarıda A.g.e s. 122.

[28] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e, s. 30.

[29] Marcelo Enrique Batista, Röportaj Natalia Alvarez, Yukarıda A.g.e.

[30] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e s. 33.

[31] Jose Maschio, Elektronik posta, 25 Ekim 2000 (doküman)

[32] A.g.e.

[33] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e s. 30-31.

[34] Yukarıda A.g.e S. 34

[35] Yukarıda A.g.e S.33

[36] Yukarıda A.g.e S.31

[37] Latifundium terimi eski Roma’da büyük bir toprak parçası üzerinde tek bir mülk sahibinin kontrolünü tarif etmek için kullanılırdı. Ancak “büyük yayılmanın” anlamı her ülkenin kendi gerçekliğine ve aynı ülke içerisindeki yerel gerçekliklere göre değişiklik gösterir. Örneğin, Japonya’da, çok nüfuslu küçük bir yüzeye karşın, eğer 100 alan hektardan daha genişse latifundium bir toprak mülkü olarak dikkate alınır. Fakat Brezilya çok büyük ne var ki nüfussuz bir yüzeye sahiptir. Burada biz bir latifundiumun varlığını 1000 hektardan daha fazla yer kapladığında dikkate alırız. Ancak Brezilya’da “her bölgenin farklı özelliklerinden ötürü, latifundium kavramı bölgeye göre farklı boyutlara sahiptir. Rio Grande do Sul’da, örneğin, 500 hektardan daha fazla bir alan bir latifundium olarak düşünülebilir. Fakat Amozon Eyaletlerinde, 1000 hektarı kaplayan bir mülk latifundium olarak düşünülmeyecektir. Genellikle, Latifundia 5000 hektarın üzerindeki alanlardır ve Brezilya’da bir milyon hektardan daha fazla toprağı olan mülk sahipleri vardır. (J. P. Stédile, “Latifundio: O Pecado Agráçrio Brasileiro,” 1999, belge).              

[38] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra, Yukarıda A.g.e s. 31.

[39] Yukarıda A.g.e S. 30-31

[40] R. Salete Caldart, Pedagogia do Movimento…, Yukarıda A.g.e s. 110.

[41] “Toprağı işgal ettiklerinde boyun eğmemeyi, böylece ölümcül bir yazgıya karşı isyan etmeyi öğrenirler.” (A.g.e). 

[42] B. Mançano Fernandes, A Formação do…, Yukarıda A.g.e s. 280.

[43] R. Salete Caldart, Pedagogia do Movimento…, Yukarıda A.g.e s. 111.

[44] Yukarıda A.g.e S.108

[45] Yukarıda A.g.e S.111

[46] Yukarıda A.g.e S.109

[47] Marta Harnecker, Construyendo una fuerza social antineoliberal, article in Vozes, Petropolis, 2000, s. 52.

[48] R. Salete Caldart, Pedagogia do Movimento…, Yukarıda A.g.e s. 109.

[49] M. Harnecker, Construyendo…, Yukarıda A.g.e s. 52.

[50] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e s. 32-33.

[51] A.g.e.

[52] Gomes da Silva in R. Salete Caldart, Pedagogia do Movimento…, Yukarıda A.g.e s. 109.

[53] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e s. 33.

[54] R. Salete Caldart, Pedagogia do Movimento…, Yukarıda A.g.e s. 114.

[55] A.g.e.

[56] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e s. 35.

[57] Paulo de Marck, Röportaj Marta Harnecker, Curitiba, Eylül 1999

[58] Paulo de Marck şöyle diyor: “Jaime Lerner’in mevcut hükümeti boyunca 15’den daha fazla yoldaş ölmüştü ve çoğu işkence görmüş, diğerleri polis tarafından dövülmüş 250’den daha fazla gözaltına alınan vardı.”   

[59] Paulo de Marck, Röportaj Marta Harnecker, Yukarıda A.g.e

[60] R. Salete Caldart, Pedagogia do Movimento…, Yukarıda A.g.e s. 114. Bu tarz kamp “yapısal kamp” olarak da adlandırılır çünkü MST’nin hakiki yapısının parçasıdır. Christiane Campos, Röportaj Marta Harnecker, Yukarıda A.g.e.).

[61] Ivanette Tonin, Röportaj Marta Harnecker, Yukarıda A.g.e

[62] Yukarıda A.g.e

[63] R. Salete Caldart, Pedagogia do Movimento…, Yukarıda A.g.e s. 115.

[64] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e s. 39.

[65] R. Salete Caldart, Pedagogia do Movimento…, Yukarıda A.g.e s. 117.

[66] Yukarıda A.g.e S.118

[67] B. Mançano Fernandes, A Formação do…, Yukarıda A.g.e s. 294.

[68] R. Salete Caldart, Pedagogia do Movimento…, Yukarıda A.g.e s. 116.

[69] Age.

[70] B. Mançano Fernandes, A Formação do…, Yukarıda A.g.e s. 296.

[71] Age.

[72] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e s. 32.

[73] Yukarıda A.g.e S.31

[74] Yukarıda A.g.e S.31-32

[75] Yukarıda A.g.e S. 32

[76] B. Mançano Fernandes, A Formação do…, Yukarıda A.g.e s. 296.

[77] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra, Yukarıda A.g.e s. 35.

[78] Ivanette Tonin, Röportaj Marta Harnecker, Yukarıda A.g.e.

[79] J. P. Stédile, Bu çalışmaya notlar, 4 Kasım 2001

[80] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e s. 35-36.

[81] Yukarıda A.g.e S. 36

[82] A.g.e.

[83] Natalia Alvarez’in Röporatajı Yukarıda A.g.e

[84] J. P. Stédile and Frei Sérgio, La lucha por la tierra…, Yukarıda A.g.e. s. 37.

[85] A.g.e.

[86] Yukarıda A.g.e S. 38

http://www.scribd.com/doc/9962261/bolum2

January 8, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, ezilenler, isyan, kir yasami, ozyonetim, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Potlaç Bir Trafik Kazası Mıdır?


“Yeni törenler gerek bize
Yeni törenler –kimi zaman en eski”[1]

Cemal Süreya

“Benim zihnimdeki mimarlık mevcut zenginlik, iktidar ve otorite oyununun dışında. O kendi kendisinin oyunu ve kendi kuralları, kendi araç ve amaçları var.”[2] İstanbul Vatan Caddesi şiddetli yağışlardan sonra sular ile kaplanır ve yaya ile otomobil geçişini sekteye uğratır. Vatan Caddesi böyle havalarda bir tür iç patlama geçirir. Bizans’ın Lycus deresi, Osmanlıda Bayrampaşa deresi adını almıştı ve hâlâ yeryüzündeki akışını sürdürüyordu. Menderes 50’lerde bu derenin yatağı üzerinden asfalt geçirerek dereyi bir tür kanalizasyon haline döndürdü. Ve yağışlı havalarda asfaltın üzerine çıkan belki de  bu Lycus deresidir. Trafiği tıkayan, kanalizasyon haline getirilen doğanın bir tür geri dönüşüdür. (Şu da not edilmeli, eski yıllarda, caddeyi su basınca, insanlar belirli bir dayanışma geleneği ile, paçalarını sıyırıp birbirlerini sırtlarında taşıyarak karşıya geçirirlerdi).

Biriken kentsel gerilimin taşmaları, veya taşkınlıkları, merkeze hep oyunbozanlık olarak görünür. Virilio da siyasi söylemin, toplumsal düzeni dolaşımın (insan, mal) denetimiyle, devrimi ve ayaklanmayı ise trafik sıkışıklığı, yasak yere park etme, trafik kazası ve çarpışmayla bir tuttuğunu söylüyordu.[3]

Yeryüzü baharla birlikte bolluğa doğru biraz daha yaklaşır. Kış kıtlıktır. Bahar bolluk. Bahar şenlikleri bolluk karşılama bayramları gibidir. 1 Mayıs 1996’daki İstanbul Kadıköy gösterileri sırasında, göstericilerden birinin trafik lambalarına zarar vermesi, o günlerde çok konuşulmuş, trafik-lambası-düşmanı gencin fotoğrafları, belediyenin çiçek düzenlemelerini dağıtan, çiçekleri koparan başka bir genç kızla beraber, gazetelerde boy boy basılmıştı. Karşılıklı metaforik tutumlar. Siyasi söylem, zaten gösterinin kendisini bir tür trafik kurallarına uymama olarak görüyordu, ve belediyenin çiçek bahçeleri, kabul edilebilir doğanın sınırlarını çiziyordu. Kaybolan ufuk çizgisi gibi, bahçenin sınırları belirsizleştikçe, başka araçları ve başka amaçları olan, başka oyunlar beliriyor ufukta.

Ayrıca medyanın tüm o malları takdim ettiği reklam furyasının, aslında “toplumun en alt katlarında yaşayanlar” için nasıl merhametsiz ve acı bir aldatmaca anlamına geldiğini de unutmamak gerek. Bütün o reklamlarda aynı zamanda şu da söylenmektedir: “şu anda gördüklerinize hiç bir zaman sahip olamayacaksınız.”[4] Bastırılmış erkler, kışkırtılmış arzular… Mülklerin, malların belirli noktalarda tıkanıp kalması, buralarda şişkinlikler yaratması, kenti çıbanlar tarlasına çeviriyor, kışkırmış arzu çıbanlarıyla yüzü şişmişler için. Çıban patlatma girişimleri çıkıyor buradan karşımıza. Dolayısıyla Los Angeles ’92, Arnavutluk ’97 veya Endonezya ’98 gibi hareketlere, tali öğeler olarak girse de çoğu kez ana karakter muamelesi gören, bir dükkanlarla armağanlaşma ritüeli ekleniyor. Potlaçtaki zorunlu armağanlaşma öğesi taşınıyor sokaklara ve bebek arabasına koyduğu televizyonla uzaklaşan yaşlı kadın, buzdolabını sürükleyen küçük çocuk, yediden yetmişe bir           neo-potlaç şenliğinde aldıkları armağanlarla evlerine dönüyorlar.

İlüzyonu yaratılan bolluk toplumu, hep kapalı mekanlarda, ekranlarda ve vitrinlerde sıkışır, oralarda depolanır ve sergilenirken, kıtlık toplumu hep açık mekanlarda, sokaklarda akıyor, ve en yüksek gelire sahip %20’lik dilimle en düşük gelire sahip %20’lik dilimin toplam zenginlikten aldıkları payları karşılaştıran çarpıcı istatistiklerde durdukları gibi durmuyorlar. Kim şişede durduğu gibi durmak ister ki?

 İnternette sörf yapan bireyler, sürekli siber dükkanlara çarpıyorlar, siber bolluğu dolaşıyorlar, siber kıtlığın sesi ise ancak hackerların şifre kırma eylemleriyle gösteriyor kendini. Ama hackerlar mecburi ‘profesyonel’ler olduklarından tüm kıtlık adına girişiyorlar eylemlerine, kıtlığı temsil ediyorlar –kıtlık kendisi söz aldığında hâlâ eski yöntemlerle konuşuyor çünkü.  Robin Hood hackerlar, şifrelerini kırdıkları programları warez sitelerinde isteyen herkesin kullanımına açıyorlar. (Ama hackerlar da, profesyonelliğin yapısında, bir yeni çağ kabile şefiymişcesine, verdikleri armağanların çokluğuyla itibar kazanıyorlar, ‘bey’ olarak namları yürüyor siber alemde.) Son kullanıcılar istedikleri gibi programları yağmalayabiliyorlar bu sitelerde. Bu da son kullanıcının örneğin Microsoft’la armağanlaşmasının karşılıklılığını koruyor. Sonuçta sermaye, sürekli olarak  zorunlu armağanlar alıyor ama kendisi ısrarla karşı armağanlar vermekten kaçınıyor. Zenginliğin biriktirilmesi potlaçın bittiği yere adresleniyor.

Fakat Potlaç, tabii, hiyerarşik okumalara da açık. Armağan rekabeti üzerinden mevki kazanma ve mevki kurma amaçlı, ya da halkların mal isteğini abartan, haseti öne çıkaran, Bataille’ın savaşlar devletlerin fazla insanları ve fazla malları imha ederek armağan etikleri potlaçlarıdır dediği anlamda da ele alınabilir. Ya da Tersine, bir hatıra, bir toplumsal bellek refleksi olduğu noktalar, birikimin yayılarak merkezileşmenin önlenmesi bağlamında dönüştürücü yoruma da açılabilir.

“…zenginliğin küçümsenmesiyle zenginleşir ve kendisine esirgediği şey, cömertliğinin sonucudur.”[5] Artı-değerle el değiştiren nesnenin ruhu (taoangın hausu) sermayede hapsedilmiştir. Refleksif sermaye, düşünme üzerine düşünme gibi biriktirmeyi biriktirir, yağmaları yağmalar, tekelleştirir. Sermaye bir ruhlar hapishanesidir, kilitli ruhlar kutusudur. Hackerlar bu ruh kutularının Buz’larını (‘buz’ kelimesi BUZ’dan geliyor. İng. ICE – intrution countermeasures electronics: sızmaya karşı elektronik tedbirler. William Gibson’In Neuromancer adlı romanına bakılabilir.) kırarlar. Aradaki soğuk ilişki ısınmıştır. Fatal Attraction filminde Sharon Stone ile Michael Douglas karakterleri arasındaki öldüren cazibede buzkıracağının rolü gibi.

“Buzkırıcılar” dedi Case kırmızı fincanın kenarından konuşarak.[6] Mimar Zaha Hadid, Londra’da Ocak 2000’de açılan ‘Binyıl Kubbesi’ (Millennium Dome’) içine Mind Zone (Zihin Bölgesi) adlı bir düzenleme yapar. Bu mekana topluluk ruhunu ve anlayışını simgelemek üzere bir kırmızı karınca ailesi getirir. Çalışkan ve birarada yaşamaya alışkın karıncalar, seçkin çağrılıların hazır bulunduğu 31 Aralık 1999’daki Kraliçeli açılış töreninde, ilgi ile izleniyorlar. Ancak beklenmedik bir gelişme yaşanıyor. Bir süre sonra kırmızı karıncalar barındırıldıkları saydam plastiği kemirip kurtuluyorlar.[7] Kendileri için biçilen rolün, uygun görülen alanın dışında, kendi zihin bölgelerinin tasarımını yapmakla meşguldürler şimdi. Başka bir oyunun peşindedirler.

“Potlaçı yapmak için bir şenlik seçilebilir ama potlaç tek başına bir şenlik nedeni de olabilir.”[8] Woods’un işaret ettiği kendi oyunlarımızı düzenleme önerisini Lewis Caroll da Alice Harikalar Diyarında’daki koza oyununda öngörüyordu.[9] Bu oyunda modern toplum insanının alışık olduğu yarış ilkelerinden oldukça farklı, farklıdan da öte tümüyle zıttı bir anlayış göze çarpar. Uzlaşımsal yarışlar bilinegeldği gibi birbiriyle kesişmeyen kulvarlar içindeki yalıtık bireylerin, yan yollara sapmadan başlama ve bitiş çizgisi arasını en kısa zaman diliminde almalarına dayanır. Zaten kulvarlarda yan yollar olmaz, olmamalıdır; zaman kaybedilmeyecek kadar değerli bir meta olduğu için bu metayı çok harcamamak gerekir. Başarıya kenetlenmiştir birey, sistemin sunduğu bitiş çizgilerine ulaşmak için deli danalar gibi koşturur. Bitiş çizgisi daha baştan bellidir, sürprizlere ve yeni yönsemelere kapalıdır, süreç içinde oluşmaz.  Alice’de oynanan koza oyununda ise yarışmaya katılanlar kulvarlarda koşmazlar. Herkes kendi yolunu kendisi belirler, bu yol doğrusal değildir, başka yollarla kesişir ve yan yollar her zaman mevcuttur. Uzlaşımsal yarışlarda bireyler bir merkezi halkanın etrafında yer alan eş merkezli halkalar üzerinde koşarlar. Bu merkeze günümüzde şirket deniyor. Tüm kazanımlar merkezde toplanma, birikme eğilimi gösteriyor ve oyunun sonunda kazanan her zaman merkez oluyor. Koza oyununda ise yarışmaya katılanlar ağımsı bir örüntü oluşturuyorlar, ağımsı bir yol örüntüsü açıyorlar kendilerine. Birbirleriyle kesişen, karşılaşan, etkileleşen, başka yollara kaçabilen bir yarışmacılar topluluğu. Oyunun sonunda herkes kazanıyor; kaybeden olmuyor. Ve  kazananlar kimin elinde armağan verecek denli malı varsa onları birbirlerine eşit olarak dağıtıyorlar.

Lebbeus Woods tarihi hiyerarşik kentler yerine heterarşik kentleri önerir. Heterarşik kent hiyerarşik kentteki tepesinde otoritenin bulunduğu toplumsal pramidi tersine çevirerek, bireyin tepede olduğu pramidler yaratarak, monoloğun yerini diyaloğun aldığı aykırı bir düzenin, sürekli bir değişimin yaşandığı, öncesi ve sonrası belirsiz kentlerdir. Tasarımları hem varolan düzeni reddeder, hem de yeni toplumsal düzenler önerir. Önerilen toplum temelde anarşik olduğundan, merkezi bir yapısı yoktur. Virilio’nun ‘ekran kent meydanına dönüşmüştür’ yorumu kentin de bir ekranlar meydanına dönüşmesiyle çeşitleniyor bugün. Kent meydanında kente dair imgeler devşirerek dolaşan Baudlaire-Benjamin flaneur’ü, internetin sağladığı hipermetin ortamında ağ-dünya üzerinde bilgiler devşirerek dolaşmaya başlamıştır. Flaneur’ün hareket ve hız yeteneği önceden kestirilmeyecek ölçüde artmıştır. Artan hızla birlikte flaneur kendi bedenini yitirir. Daha çok ekranlara dair imgeler devşirmek durumundadır, ama ‘ortam’ı değişen hipermetinsel flaneur bir çekirge sıçraması yeteneği kazanmıştır da denebilir, bir kuantum çekirgesi mesela. Yolların eşmerkezli olmayan ağlar biçiminde ilerlediği hipermetinsel bağlama kenti de yerleştirmek mümkündür. Kıtlıktan gelen flaneur kenti hipermetin gibi okuma arzusundadır. Padişahın kente gireceği kapı bellidir ama o her kapıdan girebilir. Kıtlık kervanı kent bolluğunun toplandığı meydanlara sıçramalarla varınca kendi potlaç şenliğini arar.

Burada kıtlığın önüne bir yol ayrımı çıkar. Dayatılan ve mevcut ‘tek’ oyun ve kendi aralarında oluşturup kendi aralarında oynayabilecekleri oyunlar bolluğu. 

 Pencerelerin önündeki kafesler. Osmanlıda örneğin hayratların bayramlarda şerbet dağıtılan pencerelerinin önünde kafesler, genelde kamu binalarında açıklıklarda  kullanılan koruma amaçlı metal bir sistem, yapı öğesi. Birbirine bağlanan çubuklardan oluşuyor, bu çubukların birbirlerine bağlanma noktalarındaki birleştirici parçaya ‘lokma’, ve bu lokmalarla birbirine bağlanan çubuklar sistemine de ‘şebeke’ deniyor. Dünya Ticaret Örgütü’nün belirli bir toplantısı (Seattle ’99) belirli bir diktatörün serbest bırakılışı (Pinochet) ya da belirli bir neo-nazi  partinin hükümete ortak oluşu (Haider-Avusturya) gibi iktidar ve baskının yoğunlaştığı, yığıştığı, biriktiği erksel-mekanlarda düzenlenen karşı gösteriler ile 1 Mayıs tipi ağsal  gösteriler arasındaki ayrıma işaret etmek gerekir. İktidarın noktasal yığışmalarına karşı gelişen direniş yoğunlaşmaları potlaç refleksiyle birikimi dağıtmaya yönelirler. Birikimi yayarcasına karşılarına çıkan erk-mekanlarına sızmaya, buraları söküme uğratmaya çalışırlar. Bu erk-mekanları hep erk dolaşımını tıkamak ve armağanların tek-yönlü akacağı başka bir erk-dolaşımı, yolların bir yeniden düzenlenişi dayatmak peşindeyken, eylemler tersine bu dolaşımları tıkamak, yolları kesmek ve başka bir dolaşım ağı önermek amacındadır.

Bu direnişler ‘şebeke’nin demirden lokmalarıdır. Yutulmazlar. Direnişi şebekeleştiren demirden lokmalar haline gelmek alternatifi açıktır. Sindirilmemek esastır.

“Çin’deki bir kelebeğin kanat çırpışı bir hafta sonra Seattle’daki hava durumunu etkileyebilir Her yıl yeni kral kelebek kuşakları çiftleşme bölgelerine ulaşmak üzere uzun göçler yaparlar. Kimi zaman bu yolculukları 2000 millik bir mesafeye ulaşabilmekte ve günde 80 mil  hızla varacaklara yere doğru uçabilmektedirler. Avcılara karşı korunmuş olmasaydılar kral kelebekleri bu inanılmaz  yolculukları hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceklerdi.[10]

Kral kelebekleri bu uzun yolculukları sırasında başka canlılara yem olmamak için bir tür savunma mekanizması geliştirmişler. Kendi tatlarını bozmuşlar. Bir kral kelebeğini yemeye kalkışan bir kuş kesinlikle pişman olacak ve bir daha bunu denemeyecektir. Zehir zemberek bir lezzete sahiptir bu kelebekler. Tüketilmemek için kendilerini zehire dönüştürmüşler de diyebiliriz. Bu zehiri kendileri imal etmezler; henüz larva aşamasındayken zehirli bitkilerle beslenerek onların zehirlerini vucutlarında biriktirmeye başlarlar. Sindirilmemek için zehirden gövdelere, demirden lokmalara dönüşebilmek gerekiyor.

Ben birini sevdiğim zaman/ göğünü durmadan genişletir/ ama herkes rahattır kozasının içinde/ o sevgi artık kimsesizdir –Metin Altıok. Bir de annelerin yaptığı lokmalar var (bunları neden hep annelerin yaptığını kadın hakları açısından kurcalamak hakkımızı saklı tutarak) tabaklarda komşulara lokmalar taşırız. Ve komşuların yaptığı lokmaları alırız başka tabaklarda. Demirden lokmalar dayanışmayı sever. Bunu belki sonradan düşünürüz, belki de hiç düşünmeden yaparız.

Aslında bizler, onlar –işçiler, acı çekenler– kadar zulümlere uğramadık; evlerimizde oturup kendimizi insani acıların çığlığı ve görünümünden koruyan bizler, acı cehenneminin ortasında yaşayanları yargılayamayız… Kişisel olarak bu patlamalardan nefret ediyorum, ancak umutsuzluğa sürüklenenleri suçlayacak bir yargıç durumunda olamam ben .. –Peter Kropotkin.[11] 


[1] Cemal Süreya’nın Uçurumda Açan kitabında yeralan Var adlı şiirinden. Sevda Sözleri, Can Yayınları, İstanbul 1994, s.177.

[2] Lebbeus Woods, Boyut Kitapları Çağdaş Dünya Mimarları, çev.Gülgün Öztaş, İstanbul 2000, s.73.

[3] Paul Virilio, Hız ve Politika, çev. Meltem Cansever, Metis Yayınları, İstanbul 1998, s.19.

[4] Chicago Sürrealist Grubu; ‘Sürrealist Manifesto: Yeni Dünya Düzenini Sarsan Üç Gün, 1992 Los

Angeles Ayaklanması’, (Chicago Sürrealist Grubu’nun ‘What Are You Going To Do About It?’ adlı yayının Nisan 1993 tarihli 2. Sayısından), çev.:Ergun Aydınoğlu, Sosyalizmin Sorunları Kitap Dizisi 2, Mayıs 1995.

[5] Georges Bataille, Lanetli Pay, çev. M. Mukadder Yakupoğlu, Mor Yayınları, Ankara 1999, s.106.

[6] William Gibson. Neuromancer. Çev. Melike Altıntaş. Sarmal Yayınları, İstanbul 1998, s.44.

[7] Aktaran Suha Özkan, XXI dergisi, Mart-Nisan 2000, sayı 1,  s. 31.

[8] Bataille, agy., s. 103.

[9] Alis Harikalar Diyarındadır. Birara devleşen Alis öyle çok ağlar ki gözyaşlarından koca bir göl oluşur. Ardından küçülürken bu kez kendisini bu gölün içinde bulur. Gölde yalnız olmadığını fark eder. Gölün içindeki kartal yavrusu, ördek, fare dodo kuşu, ve başka tuhaf hayvanlarla birlikte yüzerek kıyıya çıkarlar. Ve ıslanan hayvanlar kurumak için bir oyun oynamaya karar verirler. Bunun için biçimi pek de önemli olmayan bir çember çizerler. Yarışa katılacaklar çemberin üzerinde gelişigüzel yerlerini alırlar. Her hangi bir komut verilmeksizin yarışmacılar istedikleri gibi koşmaya başlarlar ve istedikleri zaman koşmayı bırakırlar. Koza yarışı fikrini ortaya atan hayvan olan Dodo kuşu bir süre sonra hayvanların kuruduğunu fark edince “oyun bitti” diye bağırır aniden. Tüm yarışmacılar kimin kazandığını merak etmektedirler. Dodo bu soru karşısında biraz düşünür ve herkesin kazandığını ve herkesin ödül alması gerektiğini söyler. Ödül olarak Alisin cebindeki şekerleri dağıtır yarışmacılara. Alis’e de ödül verilmesi gerektiğine karar verirler ve Alis’e ödül olarak Alis’in cebinde bulunan bir yüksük küçük bir törenle sunulur.( Lewis Carroll, Alis Harikalar Diyarında, çev. Kısmet Burian, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 1998, s.33.) Alis’in malları bir anlamda potlaça uğramıştır.

[10] Christopher Wills, Genlerin Bilgeliği, Evrimde Yeni Patikalar, çev. Feryal Halatçı, Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1997, s. 206-208.

[11] Aktaran Woodcock ve Avakumovic, The Anarchist Prince: Peter Kropotkin (New York, 1971), s. 248.

http://www.scribd.com/doc/21364030/Potlac-Bir-Trafik-Kazas%C4%B1-M%C4%B1d%C4%B1r

January 7, 2010 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekotopya heterotopya utopyalar, sistem karsitligi | Leave a comment

ANARŞİST BAĞBOZUMU – Yaşar Çabuklu

Anarşizm genellikle kaosla, düzensizlikle, kargaşayla bir tutulur. XIX. yüzyılda anarşizm, muhaliflerinin yetke karşıtı hareketi suçlamak, karalamak için kullandıkları bir sözcüktü. Ancak anti-otoriter haraketler aslında yetkenin olmaması anlamına gelen anarşi sözcüğünü olduğu gibi kabullendiler. Kendini devlet karşıtlığı temelinde ifade eden XIX. yüzyıl anarşizminin kaotik boyutu zayıftı çünkü devlet karşısında ezilenlerin hareketini monolitik bir birlik olarak gören pozitivist yaklaşımdan etkilenmişti. Ancak anarşizm işçi sınıfına sosyalizme oranla daha az önem veriyor, kır yoksullarına, öğrencilere, marjinal kesimlere daha yakın duruyordu. Anarşizmin kaotik yanı XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başında anarşistlerin suikastlere yönelmeleri ve yer yer nihilizme yakınlaşmalarıyla birlikte güçlendi. Bununla birlikte devlete karşı geleneksel anarşist bir toplumsal örgütlülük modeli gücünü korudu ve anarşizm 1960’lara kadar XIX. yüzyıldan kalma bir pozitivist toplumculuk modelinin çok fazla dışına çıkamadı. 1960’lar sonrası postmodern kapitalizmin, iktidarı devletin yanı sıra toplumun tüm dokularına yayan, çok merkezli hale getiren niteliği muhalefetin de çok merkezli olabilmesinin nesnel koşullarını yarattı ve anarşizmin kaotik boyutunun açılımına imkân verdi. Sosyalistler geçmişte yaptıkları gibi, hatta daha çok, anarşistleri kargaşa ve düzensizlik yaratarak toplumsal muhalefetin birliğini, bütünlüğünü bozmakla eleştirdiler ve işçi sınıfı merkezli, monolitik, geleneksel bir muhalefet anlayışını devam ettirdiler. Bu anlayış zorunlu olarak otoriter yapılar üretiyordu çünkü Aydınlanma düşüncesinden devraldığı, tek rasyonel doğru mantığının ışığında tek bir iktidar ve tek bir muhalefet öngörüyordu. Merkez dışı çokluklar, kulvarları olmayan, karşılıklı etkileşim içinde yollarını kuralsızca oluşturan öznellikler sosyalistleri ürkütüyordu. Anarşist düşünce ise geçmişinden devraldığı “bozguncu” geleneğin de yardımıyla postmodern toplumun yapılarını bozuma uğratmak, çözmek, parçalamak ve aynı zamanda otonom öznelliklerden oluşan muhalif bir çokluğun kendi içindeki iletişiminin, dayanışmasının ve örgütlenmesinin koşullarını oluşturmak yönünde ilerledi. Marksizmin ne teorisi ne de pratiği muhalefetin mikro ölçekli kaotik parçalanmışlığını ve birlikteliğini kaldıramazdı. Başıbozuk yoğunlukların otoriter olmayan birlikteliklerde buluşmasını sağlamak anarşizme düştü. Süreyyya Evren ve Rahmi G. Öğdül’ün birlikte yazdıkları Bağbozumları adlı kitap, bozmak ile kurmak arasındaki ilişkinin anarşist yorumunu sunuyor. Bağbozumu kavramı bir yandan okul, devlet, ordu, polis, şirketler, kilise vb. tüm otoriter kurumların ortak özelliğini oluşturan hiyerarşik yapılara, piramitsel örgütlenmelere eşlik eden otoriter, dikey, denetleyici bağların bozulmasına göndermede bulunurken öte yandan bu bağların bozumlarının kutlandığı şenliklerdeki otorite yokluğuna, otonom bireyler arasında kurulan yeni yatay bağlara işaret eder.

Bağ ve bahçe düzenlenmiş, denetim altına alınmış doğa düşüncesiyle ilişkilidir. Tarihte otorite ilişkilerinin yerleşik tarıma geçilmesiyle birlikte başladığı, daha sonra çit çekilerek sahipsiz toprakların özel mülklere dönüştürüldüğü hatırlandığında, bahçe kavramının düzeni çağrıştıran tonu daha da belirginlik kazanır. Otoriter düşüncelerin benimsediği toplum mühendisliği kavramı bahçe düzenlemesinin sosyal izdüşümüdür. Toplum da bahçe gibi ayrık otlarından, tehlikelerden arındırılması gereken, denetim altında tutulacak bir alandır. Duvarlar ve dikenli teller sadece bahçeleri değil hapishaneler, tımarhaneler gibi tekinsizlerin tıkıştırıldıkları kurumları çevreleyen sınırlardır da. Toplum büyük bir bahçe olarak düşünülürse devlet de bir tür park ve bahçeler müdürlüğüdür. Aydınlanma teorisinin düşünce modeli ağaç biçimlidir. Merkezi, hiyerarşik ve piramitsel bir niteliğe sahiptir. Bağbozan bitki ise merkezi gövdelere sarılarak onları bozguna uğratır.

Bu bağlamda hiyerarşik değil heterarşik bir bitkidir. “Bozguncu bitkiler” rizom (kökgövde) şeklindedir. Rizomlar dikine gelişmek yerine toprağın altında yatay olarak uzanırlar. Ağaçlar ve onların köklerinden farklı olarak bu yeraltı gövdeleri birbirlerine bir ağla bağlanırlar. Başlangıcı ve sonu olmayan rizomlar hareket halindeki yönlerden oluşur. Ayrıkotları gibi çok hızlı bir biçimde çoğaldıkları için bir kez bahçeye girdiklerinde onlardan kurtulmak zordur. Rizom bilgisi de merkezi, ağaçsal yapıları kökünden söküp atar, hiyerarşik yapıları kırar, merkezsizleştirir, farklılıklar ve çokkatlılıklar üretir, heterojen ve sürekli hareket halindeki oluşumlara imkân verir. Birbirleriyle rastgele, düzensiz ilişkiler kuran rizomsal çizgiler her an değişen, yeniden oluşan bir ağ oluştururlar. 

Toplumsal, kentsel mekânlar da bahçeler gibi iktidarın noktalar ve kapalılık temelinde tahakkümünü kurduğu yerlerdir. Evler, işyerleri, alışveriş merkezleri, vitrinler, ekranlar iktidar ilişkilerinin sıkıştığı noktasal kapalı alanlardır. İktidar, bireyleri bu kapalı yerler içinde birbirlerinden yalıtılmış bir biçimde tutar. Noktalar arasındaki insan ve mal dolaşımının denetimi iktidar açısından merkezi bir önem taşır.

Bireylere dayatılan yollar, otobanlar, parkurlar, kulvarlar sabit yerler arasındaki ulaşımın güvenlik altına alındığı merkezi erk tünelleridir. Amaç bir kez güvenli noktalara ulaşmak olarak tanımlanınca mesafe nefreti ortaya çıkar ve yolda geçen zaman boşa harcanmış, kayıp bir zaman olarak görülür. Ulaşım önceden belirlenmiş bir çizgi üzerinde hızlı, kesintisiz bir akış olarak tasarlanır. Bireyler steril kulvarlarda birbirlerinden yalıtılmış bir şekilde yolculuk ederler.

Turistler iktidarın imal ettiği hazır manzaralaşmış akışları, hazır yerleri, hazır nesneleri tüketirler. Öte yandan kapitalist birikimin yol açtığı kentsel gerilim zaman zaman patlamalarla, tıkanmalarla, taşmalarla sonuçlanır. İktidarın yığıştığı, tıkandığı noktalarda direniş yoğunlaşmaları oluşur. Malların dolaşımındaki tıkanma bir tür potlaç, birikimi dağıtma anlamına gelen yağmalarla sonuçlanır; erk mekânları içlerine sızılarak söküme uğratılır. Kapalı mekânlarda, belirlenmiş kulvarlarda varlık bulan iktidarın tersine direniş açık mekânlarda, sokaklarda ifadesini bulur; şenliklerle, işgallerle, iktidarın tüketime tahsis ettiği bu alanlar geri talep edilir. İktidar için bir oyunbozanlık ya da felaket olarak görülen sistemin akışındaki kesintiler muhalefetin yeni ilişki ağları, dayanışmacı, yardımlaşmacı ilişkiler geliştirmesine vesile olur. Dar ve çizgisel bir kulvarda bir sona ulaşmak isteyen hızlı bir ilerlemeyi öngören otoriter ulaşım modelinin tersine, anarşik yürüyüş başıbozuktur. Belirli bir güzergâhı yoktur; yan yollara, patikalara saparak kendi yollarını, mekânlarını her an yeniden yaratır. Yolda karşılaşılan insanlarla ilişki, seyirci turistinkinin tersine yüz yüze ilişkisellik ve karşılıklılık temelinde gerçekleşir. Otobanların sanal dünyadaki karşılığı olan infobanlar internetteki hazır sörf mekânlarıdır. Kentli tüketici turistler gibi internet sörfçüleri de siber dükkânları, tüketim tapınaklarını ziyaret ederler. Başıbozuk yürüyüşçülerin siber dünyadaki karşılığı ise hacker’lardır. Bunlar bir yandan otoritenin ve tüketimin şifrelerini kırarken öte yandan kendi aralarında iktidar söylemini dışlayan bir metinler ağı oluştururlar. Hiper metnin bağlı olduğu bir üst metin, bir anlatı merkezi yoktur. Yazarın otoritesinin kaybolduğu bu metin, anlamın etkin okurlardan oluşan öznelerin değişen ilgi merkezlerine bağlı olarak her an değiştiği, sınırsız biçimde yeniden oluştuğu açık bir metindir.

Anarşist düşünce saflığa karşı melezliği, resmiyete karşı karnavaleski, hiyerarşiye karşı yatay ağsallığı, tek doğruya, monoloğa karşı diyalojik olanı savunur. Ulus devletin ürettiği, sadık kalınması istenen tarihsel ve kültürel bir mirasa dayalı kapalı anlatıya, resmi tarihe karşı çıkar. Bu tarih iktidarın, dışladığı kadınlara yer vermeyen erkeğin hikâyesidir. Sadece kamusal kayıtlı olanın anlatıldığı eril tarih yazın karşısında anarşizm, kadınların sığdırılmak istendiği özel alanın politik olduğunu vurgular ve bu alana ilişkin iktidarın üzerini örttüğü tarihsel deneyimleri gün ışığına çıkarmaya çalışır. Öte yandan geçmiş bir “altınçağın” mutlaklaştırılması ya da “bilimsel olarak kurgulanmış bir gelecek” düşüncesinden yola çıkarak bugünü tek yöne sokma girişimleri dayatmacı, otoriter politikalar üretir. Önemli olan tekilliklerin, farklılıkların olumlandığı, yeni olanın öncülük taslamadığı, herkesin kendi avangardı olduğu bir çokluk ortamının yaratılmasıdır. Günümüzde iktidarın yerleştiği tek bir merkez olmadığından, direniş de merkezsiz olmalıdır. İktidarın yoğunlaştığı kesişen baskı merkezleri direnişin de yoğunlaştığı yerlerdir. Eski muhalefetin sıkı disiplinli, kapalı ve kilitli ruh halini yansıtan, homojenliğin ve safları bozmamanın temel olduğu, ciddi görünümlü gösterilerinden farklı olarak kapitalist küreselleşme karşıtı gösteriler, çoklukları, kaosları ve renklilikleriyle bir şenlik, bir karnaval görüntüsü sergiler. Eşyaların tersyüz edilmesi, başka amaçlar için kullanılması, verili durumları ihlali, uygunsuz birleşmeler, etnik ve kültürel heterojenlik, kapitalizme, hiyerarşiye, patriyarkaya ve milliyetçiliğe karşı çıkma anarşizan şenliklerin özelliklerinden bazılarıdır.

http://www.scribd.com/doc/21363978/Anarşist-bağbozumu

January 7, 2010 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, isyan, sistem karsitligi | Leave a comment

Neo Liberalizme Karşı Köylü Muhalefeti – James Petras

LATİN AMERİKA: YENİ BİR DEVRİMCİ KÖYLÜLÜK

3-7 Kasım 1997 tarihleri arasında Brezilya’da düzenlenen İkinci Latin Amerika Kırsal Örgütlenmeler Kongresi’nde (Congreso Latinoamericano Organizaciones del Campo, CLOC) bir açılış konuşması yapmak üzere davet edilmiştim. Uruguay ve El Salvador hariç, neredeyse her Latin Amerika ülkesinden 350 kadar delege gelmişti. Kongre, neo liberal rejimleri yıkmak, insani ve eşitlikçi bir alternatif yaratmak için halka dayanarak örgütlenmiş bağımsız mücadelelerin canlanışı ve dinamik bir gelişim seyri izlemesine işaret etmesiyle, Latin Amerika devrimci siyasetinde bir dönüm noktası oldu.

Neo liberalizme karşı yükselen köylü önderlikli kitlesel muhalefet hareketleri eşitsiz gelişmektedir. Topraksız Kır İşçileri Hareketi’nin (MST) yüz binlerce çiftlik çalışanını temsil ettiği Brezilya gibi bazı ülkelerde kırsal hareket, ulusal mücadeleye önderlik ederken, Şili gibi başka ülkelerde ise çiftlik işçilerinin hareketi, Pinochet’li yılların vahşi baskılarının yaralarını henüz saramamış ve yerellerde bile marjinal kalmıştır. Köylü hareketlerinin büyüyen etkisini açıklayan kilit etkenlerden biri, politikalarını, ilişkiyi bir “volan kayışı”ndan ibaret gören seçim partilerinden ve gerilla “komutanları”ndan özerk ve bağımsız kurmalarıdır.

Bağımsız örgütlenme

İkinci etken, bu hareketlerin ulusal bir sosyo-politik gündem belirlemeleridir. CLOC Kongresi’nde (ayrıca geçtiğimiz 5 yıl içindeki toplantılarda) köylü önderleriyle tartışmalarda, temel mesele “kendi kaderini tayin” hakkı oldu. Çiftlik işçilerinin kurtuluşunun ancak kendi örgütleri aracılığıyla, kendi verecekleri mücadelede yattığı düşüncesi egemendi. Hepsi de tarım reformuna ilişkin ulusal tartışmayı şekillendirmede büyük bir rol oynamış olan, Ekvator’da FENOC, Brezilya’da MST ve Paraguay’da Paraguay Köylü Federasyonu, aşağıdan köylü örgütlerinden doğdu, kendi yapı ve önderlerini çıkardı ve herhangi bir partinin yörüngesine de girmedi.

Buna karşılık, Şili’deki köylü örgütleri, büyük ölçüde neo liberal bir program uygulayan, hükümet koalisyonunun bir parçası olan seçim partilerinin (Sosyalist ve Hıristiyan Demokrat) eklentileri oldular. Bu örgütlerin, örgütlenme kapasiteleri zayıf ve kıt kanaat geçimleri için de devletin eline bakıyorlar.

Köylü hareketlerinin etkisi ve gücü rahatlıkla görülebilir:

• Ekvator’da, köylü ve yerli hareketleri, yolsuzlukları ve halka, bir İMF serbest piyasa programı dayatma çabaları nedeniyle Başkan Bucaram’ı istifaya zorladılar.

• Brezilya’da MST, doğrudan eylem-toprak işgali hareketleriyle 150.000’den fazla aileyi işlenmeyen topraklara yerleştirmiştir. Bu, neredeyse bir milyon insan demektir. 21 eyaletteki eylemleri aracılığıyla MST, toprak reformunu siyasal tartışmanın merkezine oturtmayı başarmıştır. Başarılarının göstergelerinden biri de, Brezilya’nın en büyük kenti Sao Paolo’da yapılan son anketlerde nüfusun %75’ten fazlasının topraksız tarım emekçileri lehine toprak dağıtımını desteklediğini bildirmesi olmuştur.

• Bolivya’da köylüler, özellikle de koka yetiştiren eski kalay madencileri, ulusal egemenliğin savunulması mücadelesine önderlik ediyor ve bir süre önce Cochabamba bölgesinde, kendi adaylarıyla katıldıkları seçimleri silme aldılar.

• Kolombiya’da, köylü tabanlı gerilla ordusu, Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri/Halk Ordusu, nüfuzunu ülkedeki kırsal belediyelerin yarısına yakınına kadar genişletmiştir. Askerlerinin neredeyse üçte biri, kasaba ve kentlilerden oluştuğu için tamamıyla bir köylü hareketi olmamasına rağmen, programatik taleplerinin bir çoğu kır merkezlidir: Toprak reformu, insan haklarının kırsal alanlara genişletilmesi, tarım işçilerinin sendikalaşması vb. Çoğu köylü 15.000’e yakın savaşçısıyla günümüzde Üçüncü Dünya’daki muhtemelen en diri gerilla ordusudur ve güçlenmesini sürdürmektedir. Bunun bir göstergesi de, ABD Savunma Bakanlığı’nın Kolombiya’da yürüttüğü milyonlarca dolarlık askeri yardım programının uyuşturucu tacirlerini hedeflediği masalını artık terk ederek köylü hareketiyle savaşmak için silah gönderilmesini alenen onaylamış olmasıdır.

• Paraguay’da gündeme gelen bir askeri darbe, köylülerin ve öğrencilerin kitlesel bir seferberliğiyle önlenebildi. Fırlayan pamuk fiyatları, yüz binlerce köylüyü iflasın eşiğine getirdi. Serbest piyasa ticaret politikaları ve devlet teşvikli ihracatçı tarım tekelleri, yerel gıda üreticilerini baltalayarak, köylülerin toprak işgal ettiği ve ordunun da şiddet yoluyla onları söküp attığı bir döngüye yol açmaktadır.

• Meksika’da Zapatista hareketi (EZLN), yerli hakları, toprak reformu ve daha köklü olarak, Clinton ve Zedillo tarafından teşvik edilen bütün NAFTA/serbest piyasa politikaları sorununu tekrar gündeme soktu. 1994’teki Zapatista isyanı olmasaydı, NAFTA’nın imzalanması ve uygulanması egemenlerin bir töreni olarak geçiştirilirdi. NAFTA’nın uygulanmaya başlanmasından beri, 1 milyondan fazla köylü yıkıma uğradı ve on milyonlarca ücretlinin geliri yarı yarıya azaldı. EZLN’nin talepleri ve eleştirisi, ülkenin dört bir köşesinde yankı bulmaktadır.

Yeni köylülük
Günümüzün köylü hareketleri, ne geçmiştekilerle karşılaştırılabilir, ne de “toprak işleyenindir” sloganıyla savaşan yöresel, geleneksel, cahil köylü klişesine uymaktadır. CLOC Kongresi’ndeki köylü ve yerli delegelerin çoğu eğitimliydi (hem kendi kendilerini eğitmiş ve hem de en az 6 yıllık okul eğitiminden geçmişlerdi) ve ulusal ve uluslararası meselelerin bilincindeydiler. Yeni köylü hareketlerinin ulusal bir gündemi var; sadece kırsal meselelerle ilgili değiller. Daha somutlarsak, toprak dağıtımı politikalarının ancak krediyle, teknik yardımla ve pazarların korunmasıyla başarılı olabileceğinin farkındalar. Kentli sınıf ve örgütlerle ittifakların, düzeni dönüştürmek için zorunlu olduğunu kabul ediyorlar. Bunlar “ekonomik örgütler”den ibaret değiller. Özelleştirme, kuralsızlaştırma ve ihracatı teşvik şeklindeki serbest piyasa politikalarına karşı mücadele eden sosyo-politik hareketlerdir. Kırsal hareketler, sendikalarla siyasi ittifaklar kurmuşlardır ve kent varoşlarının örgütlenmesine katkıda bulunuyorlar. Örneğin Şubat 1997’de Ekvator’u, Haziran 1996’da Brezilya’yı, Aralık 1996’da Bolivya’yı sarsan genel grevler, köylü-yerli-sendika ittifakına dayanıyordu. CLOC Kongresi’nde delegelerin çoğu 20-30 yaşları arasındaydı. Ulusal ve bölgesel mücadelelerden çıkıp gelmişlerdi. Tarihi birinci Latin Amerika Kır Kadınları Asamblesi, CLOC Kongresi’nin hemen öncesinde 100’e yakın delegenin katılımıyla yapıldı. CLOC toplantısındaki delegelerin ise %40’tan fazlası 20’li 30’lu yaşlarındaki köylü kadınlardı. Bu olağanüstü bir değişimdi, çünkü 3 yıl önceki ilk CLOC toplantısında delegelerin %10’undan azı kadındı.

Genç delegeler, 1960’ların veya 1970’lerin sekter sol içi mücadelelerinden çok şükür geçmemişlerdi. Küba Devrimi’ne destekleri, onun ABD müdahalesine direnişine ve ilerici tarım reformuna dayanıyordu. Çok azı, eğer vardıysa, “doktriner anahtarlarını” Fidel Castro’dan aldılar. Che Guevara veya Fidel Castro’yu, özgül ulusal ve toplumsal mücadeleyle bütünleştirmişlerdi. Bu nedenle koka çiftçi delegesi, Che’nin anti-emperyalizminden ABD-DEA yok etme politikalarına karşı mücadele bağlamında bahsetti. Fidel Castro, Brezilyalı köylülerin toprak işgali ve boşaltmaya direniş mücadelelerinin bir öncüsü olarak zikredildi. Dolayısıyla geçmiş devrimcilerin ne kötülenmesi, ne de ilahlaştırılması söz konusu.

Yeni köylü hareketlerinin yükselişi, hem resmi, hem de gayrı resmi oturumlarda dillendirilen önemli zorluklarla yüz yüze. Örneğin kongrenin sloganlarından biri “tarım reformu, anti-emperyalizm ve sosyalizm” idi. Ama Guatemalalı örgüt (CONIC) temsilcileri, bu konulardan herhangi birini Guatemala’da ortaya atmanın olanaksız olduğunu söyledi. “Kitlesel terör ve paramiliter ölüm mangalarının devam eden faaliyeti, köylüler üzerinde korkutucu ağırlığını hala hissettiriyor.” Gerilla komutanlarınca imzalanan barış anlaşmaları, soykırımcı generalleri herhangi bir soruşturmadan muaf tutmaktadır. Ortaya çıkan seçimsel siyasi sistem, devletin sadece estetik yapılan, yeniden adlandırılan, personeli karılan şiddet kurumlarına (ordu, adli ve gizli polis) hala bağlıdır.

“Birinci öncelik, son yıllarda ortaya çıkan bir düzine kadar köylü örgütünü bir şemsiye altında birleştirmektir. Faaliyetlerimizi, kapsadığımız, sallantılı ve çok sınırlı bir siyasi alanı tehlikeye atmayacak şekilde yoğurmak zorundayız”, diyor bir köylü önderi. US-AID, kırsal alanlara ayırdığı fonları, militan köylü örgütlenmelerine rakip örgütlenmeler yaratmakta ve grupları, tarım reformu değil de “projeler” temelinde düşünmeye teşvik etmekte kullanmaktadır.

Kültür ve devrim
Kültürel meseleler, özellikle Ekvatorlu, Bolivyalı ve Guatemalalı delegelerce yükseltilen, yerlilerin teritoryal özerklik, dinleri, dilleri ve topluluğa dayanan ekonomilerinin tanınması talepleri merkezi meselelerdi. Guatemalalılar, bütün yerli-köylü delegelerin paylaştığı daha geniş öz-yönetim hakkına ilişkin ortak kaygıları seslendirdi.

Ama tartışmaların akışında, bu militanlarla Batı medyasının “Yerli sözcüleri” olarak sunduğu tanınmış şahsiyetler arasında derin bir farklılık bulunduğu açığa çıktı. Örneğin Bolivyalılar, yerlilerle konuşan, ama zengin yabancılar için çalışan “Quechuaca konuşan başkan yardımcısı”ndan aşağılayarak söz ettiler. Guatemalalılar, Rigoberta Menchu’ya karşı, daha geniş siyasi-ekonomik ve insan hakları meselelerinden koparılmış sembolik bir “Maya” kültürel değişimleri benimsediği için hayli eleştireldi. Ve Ekvator’dan FONICI önderleri, şemsiye örgüt CONAI’nin, çürümüş serbest piyasacı Bucaram rejimince desteklenmiş iki Yerli önderinden eleştiriyle bahsettiler. CLOC Kongresi’nde Yerli hareketlerinin önderleri, hareketi bölüp toprak hakkı taleplerini baltalamayı ve yerel önderleri düzenle bütünleştirmeyi hedefleyen “kültürel kimlik” siyasetine yenik düşmediler.

Yeni köylü hareketleri, Kilise’nin toplumsal doktrinlerinden derinden etkilenmiştir. Genel oturumların birinde, Brezilyalı Katolik ilahiyatçı Fray Beto, delegelere içlerinden kaçının dini örgütlerden etkilenmiş olduğunu sorduğunda, %90’dan fazlası ellerini kaldırdı. Halkçı dindarlık, İncil derslerinin kaynaşması ve dini değerler, yeni köylü önderleri kuşağının beslenmesinde, Marksizm, geleneksel topluluk değerleri ve modern feminist ve ulusalcı fikirlerin yanı başında doğrudan bir etkiye sahip. Hareketin büyük kısmını aşılayan örgütsel disiplin, kişisel dürüstlük ve manevi bağlılık, militanların pek çoğu, tutucu Kilise hiyerarşisi ve Vatikan’la aralarına mesafe koymuş olmalarına rağmen dini geçmişlerinden geliyor.

Latin Amerika Köylü Kadınlar Asamblesi’nin başarısı, onların köylü örgütünün (yerelden uluslararasına kadar) bütün kademelerinde ve tarım reformu sürecinin bütün aşamalarında (toprak hakkından kooperatif önderliğine kadar) eşit var olma taleplerinin ezici bir lehte yanıtla karşılanmasıyla ortaya çıktı.

Köylü kadınların yeni militanlığı, başka vesilelerle de sergilendi.

Cochabamba köylü hareketinden bir delege, koka çiftçilerinin ABD-yönetimindeki, koka üretiminin kökünü kazıma kampanyasını anlattı. “Bu yıl, birkaç üyemiz ve bir önderimizi katlettiler bile. Direndik ve direnmeye devam edeceğiz. Ben 0.16 hektarımla yaşlı anneme ve biricik oğluma bakıyorum.

Hükümetle 2.800 hektar koka üretimini yok etme karşılığında bir anlaşma müzakere ettik. Hükümet, yerlerinden olacak çiftçileri istihdam için bir fabrika dahil, alternatif ekonomik faaliyetleri finanse etme sözü verdi. Koka üretimini 1.200 hektara düşürdük, ama onlar fabrikayı inşaya başlamadılar.

Bizi bir kez daha kandırmışlardı. Şimdi de bizi katletmek ve bütün kutsal topraklarımızı yok edip bizi sefalete terletmek için orduyu göndermekle tehdit ediyorlar.

Silah kullanmasını öğrenmek istiyorum. Çünkü ordu işgale geldiğinde, silahlı direnişin bir parçası olabilmeliyim.”

Militarizasyon ve devlet baskısı
Neoliberal rejimler ve onların Washington’daki destekçileri, büyüyen köylü hareketine, kırları militarize ederek karşılık veri-yor. 1995’ten beri Meksika Chiapas’ta en azından 5 paramiliter gruba ek olarak 40.000 asker vardır. Kolombiya’da ordu, düzinelerce paramiliter gücü silahlandırdı, FARC’ın gerçek ya da potansiyel sempatizanları olarak görülen birkaç yüz bin köylüyü terörize edip topraklarından sürdü. Peru’da ABD destekli ordu, ülkenin dörtte üçünü işgal ediyor ve Başkan Fujimori, basın konferanslarını ve üst düzey strateji toplantılarını kışlalarda düzenliyor. Bolivya’da ABD-DEA danışmanlarıyla ordu, koka yetiştiricisi köylülere vahşet uygulamakta ve tek geçim kaynakları koka yaprağı yetiştiriciliği olan 40.000’den fazla aileye büyük bir saldırı için bölgeyi ablukaya almaktadır.

Latin Amerika kırsalının askerileşmesinde ve beraberinde gelen şiddette Washington’un sorumluğu gün gibi ortadadır. Clinton’un serbest piyasa hamlesi, ABD’den ucuz mısır ve tahıl ithal edilmesi, yerli köylü üreticileri yıkıma sürüklüyor. Beyaz Saray’ın tarım tekellerinin ihracat stratejilerini finanse etmesi, kırsalı tek bir plantasyona çevirerek köylü ve yerli topluluk çiftçiliğini söküp atıyor.

Piyasa tarafından sökülüp atılamayanlar, kalıp örgütlenmeye ya da pazarlanabilir alternatif ürünler yetiştirmeye karar verenler, ABD’nin eğitip silahlandırdığı ordu ve paramiliter güçler tarafından sürülüyor. Bütün Latin Amerika’da açıkça ve bolca görülüyor ki, köylü eylemciler Clinton yönetimini yaşadıkları en yıkıcı ekonomi politikalarından bazılarıyla işbirliği içinde algıladığı, Washington’un kıtanın artan askerileşmesine desteğiyle, Clinton, Ronald Reagan’ın 1980’lerde Orta Amerika’da 275.000 ölümlük rekorunu geçebilir.

Ama yeni köylü hareketleri, yeni sivil rejimlerin baskılarına rağmen büyüdüler. Santa Cruz’da, köylülerin palalarıyla araziyi açtıkları ve komünal mutfak üzerinden beslendikleri bir toprak işgali yaşandı. Ağustos 1996’da, Ordu, işgale geldi ve üç köylüyü öldürdü, ekinlerini ve evlerini yok ederek onlarca aileyi topraktan sürdü. Birkaç ay sonra köylüler toprağı yeniden işgal ettiler ve ülkenin her yanından öğrenciler, profesörler, ilerici işadamları ve köylülerin bulunduğu 1.000’den fazla katılımcıyla bir ulusal konferans düzenlediler. Benzer şekilde Brezilya Para’da, otoyolları barışçı şekilde bloke eden 18 topraksız köylü, valinin emriyle askeri polis tarafından katledildi. Bir fotoğrafçı olayı kameraya aldı. Ulusal bir rahatsızlık ortaya çıktı. Sao Paolo’da, Rio’da ve başka kentlerde kitlesel gösteriler yapıldı. Kamuoyu yoklamaları MST lehine ezici bir desteği sergiliyordu. Başkente bir yürüyüş örgütlediler ve onlara sendikacılar ve kentlerin varoşlarında yaşayanların da aralarında bulunduğu 100.000 insan daha katıldı. MST’ yi modası geçmiş savaşlar (toprak reformu gibi) yürüten “tarih dışı bir hareket” olarak aşağılayan Başkan Cardoso, kitlesel protestolarla karşı karşıya kalınca, reformları uygulamanın en iyi yolunu tartışmak üzere önderlerden birini Başkanlık Sarayı’na davet etti. Bunun üzerine MST 15 üyeli ulusal önderlik ortaya çıkarak tekil bir önder bulunmadığını gösterdi ve Cardoso’nun çekişme konusu topraklar üzerinde kamp kurmuş bulunan 49.000 ailenin iskanı karşılığında toprak işgallerinin askıya alınması teklifini reddetti. MST önderi olan Joao Pedro Stedile’nin sonradan söylediği gibi, “Müzakere etmek gereklidir, ama asla hareketi demobilize etme pahasına değil. Yoksa gelecekte müzakere edecek bir şeyiniz kalmaz.”

Ama bütün köylü hareketleri ölüm mangalarının baskısına karşı koyacak konumda değiller. Kongrede Kolombiya’dan bir köylü önderi, köylü eylemcilerin ve ailelerinin, FARC da (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) bu talepleri desteklediği için toprak reformunun her taraftarının veya her insan hakları savunucusunun gizli gerilla destekçisi olmasından kuşkulanan paramiliter gruplar tarafından sistematik olarak ortadan kaldırılmasından bahsetti.

Peru’da Fujimori rejiminin suikastleriyle, fanatik Maocu Aydınlık Yol sekti, ve solcu seçim partilerince provoke edilen siyasi bölünmelerle üyeleri hırpalanan Peru Köylü Konfederasyonu (CCP) güçlerini tekrar gruplama sürecindedir. Bazı bölgelerde CCP, paramiliter güçlere ve Aydınlık Yolcu sekterlerin “örnek oluşturucu eylemler”ine direnmek için “rondas campesinos” köylü öz-savunma grupları örgütlemiştir. Lopez ve diğer köylüler, seçilmiş memuriyet kazanan eski köylü hareketi önderlerinin rotasına karşı eleştireldir: “Parlamentoya ne kadar yakın, halka o kadar uzak.”

Sivil Toplum Kuruluşları
STK’lar köylü mücadeleleri için pek çok sorun yaratıyorlar: Serbest piyasaya uygun politikalar izlemeye bağlı muazzam dış fonlar, yapısal değişmeler (toprak reformu) yerine yerel projelere odaklanma; kapsamlı, kamu fonlu sağlık, eğitim ve konut programları yerine kendi kendini sömürmeye ve hayatta kalma stratejilerine (kendi kendine yardıma) vurgulama.

Köylü önderleri ve eylemciler STK’ların köylü önderlerle nasıl rekabet ettiklerini, toplulukları nasıl böldüklerini ve fonlarıyla eylemcileri nasıl ayarttıklarını anlattı. Brezilyalı bir eylemci, MST kadınlarının bir Latin Amerika Köylü Kadınlar Toplantısı’nda ortak bir strateji formüle etme çabalarını anlattı. “Tarım reformu için birleşik bir strateji, toprak işgalleri mücadelesinin önderliğinde ve devletin baskıcı rolüyle karşılaşmalarda aktif bir rol önerdik. STK’lardan profesyonel kadınlarının gündemi denetlemek ve onu sırf uluslararası işbirliğiyle sınırlamak ve mücadeleyi feminist meselelerle sınırlamak isteyen, bu da tarım reformu için, anti emperyalizm için ve anti neo liberalizm için hiçbir destek vermemek anlamına gelen manipülatif davranışları nedeniyle, toplantıdan bir anlaşma çıkmadı.”

Bu feminist STK profesyonellerini “otoriter ve sömürgeci bir zihniyete sahip; zengin dış destekçilerinden başka arkalarında kimse yok” diye betimledi. Ekvatorlu bir köylü önderi şu yorumda bulundu, “Eğer yapmak istedikleri buysa, bizim toprak reformu hareketimize dış STK fonlamasına hiçbir itirazım yok. Alçaltıcı olan, kendi önceliklerini koymaları ve gelip mücadelelerimizi baltalamak için bizim ülkemizden profesyonelleri fonlamalarıdır.”

Köylüler geçmişten, iyi niyetli ilerici profesyonellerin bile köylülere desteklerini, siyasi veya yağlı bir mesleki kariyer yabancı bir danışman veya uzman olarak inşa için kullandıklarını öğrenişlerdir. Bu, köylülerin aydınlara veya profesyonellere sırtlarını döndükleri anlamına gelmiyor. Temel farklılık, profesyonellere dış tahsis kaynakları olarak hareketlerin aydınlara hizmet etmesinin yerine, aydınların hareketler için kaynak insanlar olmalarını istemeleridir, .

Kent-kır ittifakları
Yeni köylü hareketlerinin en umut verici yönü, ufku kırsal mücadelelerle sınırlı “köylü hareketleri”nin sınırlarını anlamalarıdır. Bütün büyük köylü hareketleri bir kent destek temeli inşa için ve kırsal ve kentsel mücadelelerin koordinasyonu için ortak bir çaba gösteriyorlar. Ekvator’da, FENOC, kent ve kır yoksullarının çıkarlarını yansıtan bir anayasal meclis seçmek için mücadeleye katılmıştır. Paraguay Köylü Federasyonu, öğrencilerin, profesyonellerin ve işadamlarının aralarında bulunduğu bir Tarım Reformu Forumu oluşturmuştur. Siyasi ufuklarını serbest piyasa kapitalizmine ve narko-kapitalist elite karşı olmaya genişletmişlerdir. Bolivya’da koka çiftçileri yeni bir seçim partisi kurmuşlardır, Halk Egemenliği İttifakı. Bütün koka yetiştiren eyaletlerde oyların %60’ından fazlasını toplayarak ve Evo Morales’i Kongre’ye seçerek zaferi silip süpürmüştür.

Brezilya’da MST, Sao Paolo, Rio ve diğer büyük kentleri sarmalayan dev favelaları veya varoş yerleşimleri örgütlemek için sistematik bir çaba başlatmıştır. Esasen başarılı kırsal mücadeleleri ve faveladosların çoğunun son dönem kırsal göçmenler olmaları nedeniyle Faveladoslar arasında büyük bir duyarlılık bulmuşlardır. MST, sadece toprak hakları için acil taleplere ve altyapıya değil, önderlik eğitimi okulları aracılığıyla ve siyasi eğitime ve finansal ve emlak sermayesinin sömürücü doğasını anlamaya dayanan bir anti kapitalist perspektifin geliştirilmesi aracılığıyla da yoğunlaşmaktadır. Cesur bir mücadele yürütmüş olan yerel önderlerin sonra kendilerini kent meclisine seçtirmeleri ve ardından seçkinci siyasete dayanan seçim aygıtları inşa ettikleri önceki kalıptan kurtulmayı umut ediyorlar.

MST, kendi kentsel örgütlenme projelerini ulusal bir siyasi mücadelenin parçası olarak görüyor. Bu amaçla, bütün başlıca serbest piyasa karşı-reformlarının tersine çevrilmesine dayanan: Temel sanayilerin (petrol, telekomünikasyon vb.) tekrar ulusallaştırılması, ekonominin stratejik noktalarının (bankacılık, dış ticaret) toplumsallaştırılması ve entegre bir tarım reformu, ucuz ihracatı sınırlayan ve kooperatiflerle endüstriyel gıda işleme tesislerinin bağlantılarını teşvik eden “Proje Brezilya” dedikleri bir program formüle etmiştir.

Kentleri kazanmak açık bir yol değildir. Engeller var: Kent orta sınıfı ve hatta sendikalar köylülere patronaj bir bakışa sahip hala. Bugün kent işçi sınıfı önderlerinin tarihsel değişmenin belirleyici öncüleri oldukları geleneksel inancına meydan okuyanlar kır işçileridir. Günümüzün köylü önderleri, kent işçileri ve yanı sıra dev gecekondulardaki kent yoksullarıyla, içinde tarım meselelerinin merkezi sahneyi paylaştığı ortak bir program temelinde bir ittifak arıyor. Sosyalist bir anavatana bağlı eski tarz enternasyonalizm, yeni bir gönüllü, desantralize, danışmacı enternasyonalizmle yer değiştirmiştir. Bu yeni örgütlenme içinde çeşitli kültürlerin serpildiği ve ortak mücadelelerin karizmatik önderleri tarafından değil, Guatemala köylerine, Ekvator yaylalarına, Brezilya’nın geniş düzlüklerine bütün gün ve bütün gece yolculuk eden, öğreten, öğrenen ve yeni bir toplumsal kurtuluş ve manevi doyum devrimci siyaseti yaratan köylü kadınlarının ve erkeklerinin gündelik kahramanlığı tarafından kalıba dökülmektedir.

http://www.anarkotopya.com/yazi/neo-liberalizme-karsi-koylu-muhalefeti—james-petras

January 7, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, isyan, kir yasami, ozyonetim, sistem karsitligi, yerli - yerel halklar | Leave a comment

“Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” Kitaplarına Dair Metin Yeğin’le Söyleşi

 

Topraksız işçi hareketinin çıkışı Brezilya’daki toprak eşitsizliğinden kaynaklanır. Brezilya’da bir kişinin toprağı Danimarka’dan daha büyüktür ya da bir karayolu şirketinin toprağı Türkiye’nin yarısı kadardır. Ama buna karşın milyonlarca insanın hemen hemen hiç toprağı yoktur. Bu yüzden milyonlarca insan Latin Amerika’da ve özellikle Brezilya’da toprak işgalleri yapıyorlar. Ama onlara bu deneyimler, sadece toprak işgaliyle sınırlı kalınmamasını öğretti. Özellikle Topraksız İşçi Hareketi yaklaşık 22 yıldır toprak işgal ediyor, işgal ettiği toprağın üzerinde kolektif/alternatif tarım yapıyor ve alternatif eğitim veriyor. Tamamen başka bir demokrasi uyguluyor. MST’nin bugüne kadar işgal ettiği toprak Belçika’dan, Danimarka’dan büyüktür. 3 milyon insan bu topraksız işçi hareketinin ‘başka’ dünyasında yaşar.

Brezilya’da daha önce de toprak işgalleri vardı.
Özellikle cunta döneminde işgal edilmiş topraklar egemenler tarafından tekrar alındı. Bazı topraksızlar gerillaya katıldılar. Bunlar cuntanın son dönemlerinde tekrar toprak işgal etmeye başladılar. Toprak işgallerini yeniden başlatınca bunları koordine etmek için ilk ulusal kongreyi yaptılar. Kongrede kendilerine ‘Topraksız Kır İşçileri’ adını verdiler. Gazetelerin onlara verdiği ‘topraksızlar’ adı onlara daha çok yakıştı. İşgale devam ederek ülke içinde yeni bir dünya yaratmaya devam ediyorlar.

Hareketin içerisinden birkaç temel unsur söyleyeyim: En önemli unsurlarından biri belli bir sayıları var. Bu sayıları kişilerin nesneleşmesine karşı en az 70 aile bir topluluk haline geliyor. Birim olarak aile, çiftçilikte çok önemli, 70 aile bir araya geliyor ve toprak işgal ediyor. MST hareketine girmenizin tek yolu toprak işgal etmektir. Bu yüzden toprak işgal etmeye karar verenler bir araya geliyor ve bütün sorunları tek tek ortaya koyarak konuşuyor. Niçin toprak işgal edilecek, niye ihtiyaç var? Ondan sonra alınacak bütün kararlara mutlaka katılıyorsunuz. Ayrıca toprak işgal etmek için üç tane temel unsur var. Birincisi siyah naylona ihtiyacınız var. İkincisi, siyah naylonu gereceğiniz ağaca ihtiyacınız var. Bir de sizi işgal ettiğiniz toprağa götürecek kamyon ve otobüslere ihtiyacınız var. Fakat toprak işgal edecekler o kadar yoksuldur ki ağaç ve siyah naylonu satın alacak para bulamazlar ya da otobüs ve kamyonlara verecek parayı bulamazlar. Ancak buna rağmen MST, onlara ne ağaç alacak parayı verir ne de naylon bulur. Çünkü MST bu parayı verirse, toprak işgal edenlere; “bu parayı nereden buldunuz, ağaçları size kim aldı ya da otobüs ve kamyonu nasıl tuttunuz” dediklerinde, “MST” diyecekler. Hatta işgal etmeyi MST istedi, diyecekler. O yüzden işgal edenler hem kararı alacaklar, kararı aldıktan sonra sorumluluğu üstlenip orayı işgal edeceksiniz. Ondan sonra orayı savunmaya başlayacaksınız. Ve bu demokrasi biçimi insanlara yerleşmiştir. İlk başta bu harekete gelen insanlar kararların hepsine katılır ve bu hep böyle devam eder. 70 kişilik bir topluluk, 7-8 kişilik müfreze gruplara ayrılır. Bu gruplarda yaşamlarıyla ilgili bütün kararları alırlar. Bu sene yürüyüş mü yapılacak, buğdayı mı ekilecek, kaç kişilik bir okul yapılacak bütün bunların kararları alınır. MST’nin yönetiminde kadınlar daha çoktur. Burada iki delege vardır, biri kadın ve biri erkek. Bu toplantılara delegeler katılır ama kararlara karışmazlar. Bu delegeler katıldıkları toplantılarda derler ki “bizim grupta 7 kişi buğday ekelim, 9 kişi pirinç ekelim” diyor. Ve bakarlar buğday ekmeye karar verirler ve süreçlerini devam ettirirler.

Her işgal yerinin kendi otonomisi vardır ve kendi otonomisi içinde karar alırlar. Bazı otonomilerde yüzde 99’a yakın kolektif çalışma vardır. Bazı işgal yerlerinde hem kolektif toprak hem ortak bahçe hem de kişilerin kendilerine ait tarla vardır. Bunlar herkese paylaştırılmıştır. Bu şöyle bir avantaj ve özgürlük tanır; birinci olarak o insanlara yaşamınızdaki her şeye siz karar vereceksiniz gibi bir temel anlayış verir. Geçen sene 13 bin kişiyle 17 gün boyunda 275 kilometre yürüdük. 12 bin 807 delege yürüdü. Bu insanlara lojistik destek verecek 2 bin kişiyle beraber günde 30 bin öğün sıcak yemek demek. 15 bin sandviç, binlerce ton kahve ve binlerce ton su demektir. Su sadece içmek için değil, durulan her yerde banyo yapılır, her yerde çamaşır yıkanır. Çünkü akşam dans edilecektir.

Biz bu yürüyüşte Amazon kıyılarında yeni bir işgale karar verdik ve otobüslerle oraya gitmek için yola çıktık. Yol boyunca otobüsün 7 kere lastiği patladı. Ama hepimiz gayet sakin iniyoruz, lastik değiştiriliyor tekrar yola devam ediyoruz. Dediler ki “toplantı yapacağız”. Yemek koordinatörü toplantıda dedi ki “Arkadaşlar ben size günde iki öğün sıcak yemek verecektim. Ama lastik patladığı için yemek vermem gereken yerde yemek veremiyorum. Ben size yemek yerine ekmek arası peynir versem olur mu?” Tabi olur denildi. Bu bize saçma gelebilir ama şöyle bir içsel demokrasi var: Siz bunu insanlara sormazsanız biri gelir size, sen bana sıcak yemek verecektin, diye sorar. O kadar yoksullar ki bizim en yoksullarımız onların yanında Karun kalır.

Bütün kararlara katılmak zorundasınız ama sadece nerenin işgal edileceğini güvenlik nedeniyle bilmezsiniz. Brezilya’nın toprak reformunun resmi bir enstitüsü vardır. MST bu enstitünün listesini ele geçirmiştir. Bu listede temiz su olan, yola yakın olan, işlenmemiş olan yerleri belirleyip işgal ederler. İşgal edenler geceleyin gider toprağı işgal eder ve siyah naylonlarını gererler. Bundan sonra direnme başlar. MST’nin en önemli sloganı, “işgal et, diren ve üret”tir. Bu bir süreçtir ve Brezilya’da toprak reformuyla ilgili kanun vardır. Bu kanun bizde de var. Böyle bir sürecin içinde Topraksız İşçi Hareketi örgütlenmeye başlar. Bu örgütlenme içinde özyönetime ilişkin çok önemli vurgu vardır. Herkes nükleyler içerisinde: 2 delege sağlık komitesinden, 2 delege eğitim komitesindendir. Sürekli böyle toplantılar yapılır. Bana önce bunlar komik gelmişti, ama öyle bir ritüel oluşmuş ki. Ritüellerden bir bayrak vardır. Aslında zaman içinde anlıyorsunuz ki yaşadığımız bu dünyada MST onlara bir kimlik vermiş ve bu kimlik de topraksız işçi olma kimliğidir. Mutlaka işçidirler.

Benim ilk gittiğim yer 17 yıl önce kurulmuş bir komündü ve meşrulaşmışlardı. Filmi orada yapmaya başladığımda neredeyse vazgeçiyordum, çünkü her şey o kadar tozpembeydi ki. Her şey yerine oturmuştu. Ben mükemmel bir topluma inanmıyorum, bunu istemek bana göre faşizmdir. Ama böyle bir toplum vardı orada. Herkesin 8 saat çalıştığı, herkesin eşit ücret aldığı ancak kadınların eşit ücret almasına rağmen 4 saat çalıştığı bir yer. Çünkü onlarda maçoizm etkisiyle evdeki işleri kadınlar yapıyor. Buna bir pozitif eşitsizlik yaratmak için kadınlar 4 saat çalışıp eşit ücret alıyorlar. Ama kadınlar hala erkeklerden çok çalıştıklarını düşünüyorlar. Bu bir mücadeledir ve devam ediyor. Ama otonomda bazı kadınlar 6 saat çalışıyor. Bu süreyi herkes kendi belirliyor.

Bir de Kadın Çiftçi Hareketi var. Çünkü MST sadece kendi başına hareket etmiyor, küçük çiftçilerle hareket ediyor. Buenos Aires’teyken Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Brezilya İşçi Partisi’yle ilgili derste adam anlatırken önce erken dönem Marks’tan başladı. Marks, Engels, Troçki, Roza, Kautsky, Mao, Lenin, Che Guavera hepsinden bahsediyorlardı. Brezilya İşçi Partisi’nin hepsinin mirasından faydalandığını söylüyorlardı. Ama esas olarak bunların üzerine MST der ki “Hayat daima bizim teorilerimizden daha yaratıcıdır”. MST’ye “Peki siz ne istiyorsunuz” dendiğinde, “tabii ki sosyalizm istiyoruz” diyorlar. Nasıl bir sosyalizm sorusuna ise “Bunu bilmiyoruz, biz daha prova yapıyoruz” diyorlar. 22 yıllık MST hareketi 3 milyon kişidir ve 100 binden fazla militanı vardır. Böyle bir yapının içinde biz prova yapıyoruz diyorlar. Topraksız İşçi Hareketi bir özyönetim biçimidir.

İşgal edilmiş topraklara devlet tapu verdiğinde tapuları tek tek kabul etmezler. Bu toprakların zaten miras yoluyla küçüldüğünü biliyorlar ve geldikleri bu süreçten sonra toprakların tekrar bölünmesini reddederler.

Toprak işgallerini hep devrimcilerin 1980’lerdeki gecekondu yapmalarıyla karşılaştırıyorum. Topraksızlar Hareketi’nde işgal ettiğiniz toprak sizin olmaz, kolektifin olarak kalır. Eğer işgal ettiğiniz toprağı bırakıp giderseniz satamazsınız, toprak kolektifindir. Kolektif o toprakları kimin ihtiyacı varsa ona verir. Kolektif bilinç ve kültür altında yeni bir örgütlenme biçimi yaratırlar. Yeni insan yaratmada mutlaka her türlü karara katılma, bu kararlar içinde sonuçlar alma ve sonucunda kendisini yaşama geçirme biçiminde uygularlar. Bunlardan biri de onların eğitim biçimidir. Yaşamın eğitimden ayrı olmadığı iç içe girdiği bir eğitim olarak MST eğitim biçimi olarak devam eder. Çocuklar bir yandan okula giderken bir yandan tohum ekerler. MST bir yandan tohum eker ama aynı zamanda uluslararası tohum tekellerine karşı bir mücadele içindedir. Dolayısıyla kendi yerlerinde ve dünyadaki sadece 6 şirkette bulunan onların terminatör tohumlarına ve patent uygulamalarına karşı, MST kendi topraklarında ve küçük çiftçi hareketiyle birlikte tohum üretiyor. Bununla da kalmaz MST; ikinci aşamada ürettiği peynir ve sütleri küçük çiftçilerle birlikte oluşturduğu kooperatiflerde işler ve ürünü şehirdeki sendikalar aracılığıyla pazarlar.

MST, bir yandan toprağı işgal eder ve onun mülkiyet düzenini üstüne geçirir, aynı zamanda onun üzerinde başka bir demokrasi yaratır, diğer yandan küçük çiftçilerle beraber dünyanın en büyük tekellerine karşı mücadele eder ve büyük gıda tekellere karşı kendi gıda dağıtım ağını oluşturmaya çalışır. Bu nedenle aydınlarla ve her kesimle ittifak yapar.

Bir de ‘Patronsuzlar’ Hareketi var. Dünyada neo-liberalizm ilk olarak Latin Amerika’da uygulandı. İlk defa Şili’de Pinochet tarafından uygulanmaya başladı ve ondan sonra da Latin Amerika, neo-liberalizmin laboratuarı halini aldı. Neo-liberal uygulamaların ilk yıkımı da Latin Amerika’da oldu. Latin Amerika’da neo-liberalizmin yıkımı artık tartışılmıyor bile. Bugün Latin Amerika’da özelleştirmeyi savunan bir tane bile sağcı politikacı gösteremezsiniz. Neo-liberal politikaların büyük bir yıkımı vardır ve bu yıkım domino taşı etkisi yapar. Bir bütün toplumsal yıkım durumu yaratır. Bu nedenle peş peşe fabrikalar kapanmaya başladı. İnsanlar işsiz kalınca, barikatlar kurup, “Bu ekonomik krizden biz sorumlu değiliz, bu fabrikayı da biz yönetmiyorduk, ancak siz gelip iflas eden fabrikanın makinelerini aldığınızda, benim, karımın ve çocuğumun ekmeğini alıyorsunuz. Dolayısıyla biz size makineleri vermiyoruz ve fabrikaları işgal ediyoruz” dediler. MST’nin sloganı olan “işgal et, diren, üret” sloganını uygulamaya başladılar. Brezilya’da binlerce işçinin çalıştığı fabrika var, Uruguay’da 80 tane, Arjantin’de 300’den fazla fabrika, okul, klinik vb. var. Arjantin’de işsizler hareketi olan Piqueteros Hareketi var. Bunlar üretimden gelen güçlerini kullanamadıkları için yollara barikatlar / piquete’ler kurdular. Kapitalizmin can damarı olan ana yollar kapatıldı, şehre gelen hammaddeyi, şehirden çıkan ürünü durdurarak üretimi durdurdular. Böylece haklar elde ettiler. Bu tür örgütlenme biçimi dünyada yoktu ve yeni bir örgütlenme biçimi yarattılar. Arjantin’de Piqueteros Hareketi, patronsuzlar, takas pazarları, siyasal hareketlerle mücadele ediyorlar ve orada bir sosyal/ toplumsal mücadele biçimi oluştu. Bu mücadelelerin birçoğu da politik mücadele içindeler.

Buradaki hareketler ağırlıklı olarak yaşamı idame ettirebilmek, yaşamlarını sürdürebilmek için yapılmaya başlandı ve işgal süreci onlarda yeni bir dünyanın örgütlenme biçimini ortaya çıkardı.

Büyük yürüyüşte, sordum, “Bu yürüyüşten sonra Lula tarım politikalarını değiştireceğine inanıyor musunuz” diye? Onlar da “zannetmiyoruz” dediler. “Bu yürüyüş bizim için bir eğitim”, dediler. Bu yürüyüş aylarca sürüyor ve yemeğin, kahvenin, suyun örgütlenmesi demek. Bu yürüyüşte 1000 tane el radyosu dağıtıldı. 13 bin kişinin uzunluğu 5 kilometre. Bu 13 bin kişinin bir yerden geçmesi 45 dakika sürüyor. Ortada bir tırdan da radyo yayını yapılıyordu. Bu radyodan herhangi bir saldırı olduğunda anında herkese haber veriliyor, sloganlar atılıyordu. Radyodan yürüyüş sırasında eğitim çalışmaları ve konuşmalar oluyor. Yürüyüşte herkese sırt çantası dağıtıldı. Bu çantaların içinde bir tane defter, kalem ve dönüşümlü olarak 50 çeşit kitap bulunuyordu. Yürürken bile kitap okuyanlar var. Böylelikle Brezilya’nın her tarafına 12 bin kitap göndermiş oluyorsunuz.

Patronsuzlar kendi tarihsel koşullarına göre başka bir biçimde geliştiler. Brezilya, Uruguay, Arjantin ve hemen arkasından Bolivya, Venezüella’da yayıldı. Bunların hepsinde farklı vurgular vardır ama hepsinin temelinde işçilerin öz denetimi vardır. Brezilya’da işçiler işgal ettikleri fabrikaların kamulaştırılmasını isterler. Kamulaştırma olmazsa patronlaşma olabilir derler. Kamulaştırmayı da devletleştirme olarak değil, yüzde 51’in kamunun olduğu yüzde 49’un işçinin olduğu ama denetimin mutlaka işçilerde olduğu bir kamulaştırma istiyorlar. Uruguay’a gelindiğinde durum farklılaşır. Uruguay’da sendikanın çok büyük etkisi vardır. Fabrikalarda öz yönetim vardır ve sendikalar bu öz yönetimin patronlaşma tehlikesine karşı öz yönetimin içindedir. Ve hem kendi işçilerinin yönetimini hem de fabrikayı denetleyen bir yapı vardır. Arjantin’de kendi toplumsal koşullarından kaynaklı olarak, yani isyanda ortaya çıkan ‘hepiniz çöpe’ sloganından kaynaklı, orada sadece devlete karşı değil sendikalara da bir güvensizlik vardır. Öz yönetimi savunurlar ve bu öz yönetimde işçilerin karar almasını savunurlar. Piqueteros Hareketi’nin ilk çıktığı Moskoni kentinde ise tamamen doğrudan demokrasi ve eylem biçimi var. Bolivya’ya geçtiğimizde bütün bu tartışmalarda patronlaşma ve yozlaşma endişesi gerçekleşmiştir. İşgal madenlerinde kurulan kooperatifler tamamen çökmüş durumdadır. Öyle kooperatifler var ki 8 üyesi, 3 bin çalışanı vardır. Ve çok zor koşullarda çalışırlar. Hatta geçen hafta kooperatifçilerle kamu madencileri arasında çatışma çıktı ve 16 kişi öldü. Venezüella’ya gelindiğinde endüstri çok geridir ve sadece 5 tane işgal fabrikası vardır. Ve bu fabrikalarda Brezilya’da önerilen yüzde 51 kamu, yüzde 49 işçinin olduğu işçi denetiminde fabrika söz konusudur. Ve zaman içinde fabrikanın komple işçinin denetimine geçmesini isterler. Buna rağmen Venezüella, Brezilya gibi değildir.

Genel olarak Patronsuzlar, esas olarak şöyle bir tartışmanın unsurudur: Neo-liberal travmanın sonucunda ortaya çıkan o yok oluş sürecinin içinde insanlar kendi biçimlerine sahip çıktılar, kendi üretim araçlarını ve üretim yerlerine sahip çıktılar. El koydular ve üreterek yaşamlarını idame ettiler. Bu Seka’da olmadı.

“İki seçenek vardı; birincisi bu fabrikayı kapatıp gidip açlıktan ölecektik. İkinci seçenek ise bu fabrikayı işgal edip üretimle devam edecektik. Bu ütopya mı? Ama başardık.”
Her şeyin ortadan kalktığı bir süreçte bin bir güçlükle yeni bir dünya yaratıyorlar…

Sorulara Metin Yeğin’den gelen cevaplar:

-Gerek Topraksızlar gerekse de Patronsuzlar
hep şunu söylüyorlar: “Yaşam bizim teorilerimizden her zaman daha yaratıcı çıktı ve kendimiz içinde de bunu sürdürmeye çalışıyoruz.” Bu yüzden de Topraksızlar Hareketi’nde ayrı ayrı işgaller vardı. Cunta döneminde bunların koordine edilme sorunu doğdu. Topraksızlar Hareketi’nde önemli bir taraf da Hıristiyan devrimcilerdir. Bu devrimcilerden bir tanesi, cuntaya karşı savaşta onların kendi alanında da yumuşak karın yarattı ve Topraksızlar Hareketi ortaya çıktı. 2006’da sadece toprak reformu yeterli değil. Bu çözüm değil. Neo-liberal hegemonya bugüne kadar görülmemiş bir alana yayıldı. Ne feodal sistemde ne de köleci sistemde bu kadar baskıcı ve sömürücü sistem vardı. Neo-liberal sistemde siz birer hiçsiniz, sayısınız. Köleci toplumda bir insan sahibine 20 bin pound’a mal oluyordu ama neo-liberal toplumda bir insan 1,5 pound’a mal oluyorsunuz.

-Türkiye’de büyük endüstriyel çiftlikler oluşturarak ciddi bir hegemonya oluşturdular. Her yerde bizim peşimizdeler. Toprağın ve suyun üzerindeki hegemonya yaygınlaştığında her zaman peşimizde olacaklar. Türkiye’nin batısında tarımın tasfiyesi söz konusu. Tohumların patentlerine sahip çıkıyorlar. Bir kilo tohumun kilosu 22 milyardır. Tohumların geniyle oynandığında tohumu bir daha ekemiyorsunuz. Siz doğal yaşamda kendi başınıza yaşayamayacaksınız. Kaçak maydanoz yetiştirmekten tutuklanacağız.

-MST’nin yaptığı sadece toprak reformu değil, demokratikleşme demektir. Toprağın, medyanın yaşamın demokratikleşmesi demektir. Karşı çıkışlarımız daha ciddi olmalı. Bunu ideal bir yaşam için değil, yaşamımızı idame ettirmek için yapmalıyız. Yemek yemek ve su içmek için karşı çıkış örgütlememiz lazım. Bu bizim insan haklarımızdır.

-Topraksızlar’ın ürettikleri ürünü nasıl elden çıkardıklarına gelince: MST temel olarak “kendimizi ve çocuklarımızı doyurmak için üretiyoruz, öncelik kendimize aittir” diyor. Ürettiklerini organik olarak üretiyor. Ürettiklerini başka ihtiyaçlar için satıyorlar. Kapitalist şirketlere de satıyorlar. Büyük bir restoran açtılar. Açtıkları restoranda ürünlerini satarak para elde ediyorlar. 4-7 tane MST hareketi çiftçilerle bir araya gelerek kooperatifler kuruyorlar. Bu kurdukları kooperatifin ürünlerini büyük şehirlerde satıyorlar. Neo-liberal uygulamaların en önemlisi büyük marketlerdir. Kentlerdeki sendikalarla irtibata geçerek buralarda ağlar oluşturdu. Büyük marketleri aradan çıkararak sendikacılara ürün satmaya başladılar. İşgal edilmiş büyük bir fabrikada bir bakıyorsunuz MST’nin ürettiği ürünlerden oluşan satış yeri var. Fabrikanın yemekhanesini işte çiftçilerle MST’nin oluşturduğu kooperatifler işletiyor. Her tarafta böyle organlar oluşturuyorlar. MST kendini yaşatmak zorunda, işçiler de yemek zorunda ve böyle karşılıklı bir dayanışma yaparlar.

-MST kesinlikle sosyalizmi savunur. Eğitimlerinde klasik sosyalist eğitim verirler. Nasıl bir sosyalizm sorusunu soruyorlar ve prova yaptıklarını söylüyorlar. Ama demokrasinin mutlaka var olduğu bir sosyalizm istiyorlar. Benim dünyada gördüğüm en demokratik harekettir MST.

-MST’ye bürokrasi olmasından korkmuyor musunuz diye sordum? Onlar da bu karar alma sürecinde nasıl bir bürokrasi oluşabilir ki diyorlar. Klasik olarak sosyalizmi hedefliyorlar. Küçük bir hareket olduklarını söylerler. Biz köylüyüz ve sosyalizmin tek başına bir unsuru olamayız, derler.

-MST’nin nasıl bir savunma biçimi geliştirdiğine gelirsek: Latin Amerika’da karşılaşılan şiddet burayla karşılaştırılamaz. MST hareketinde bugüne kadar 2 bin kişi öldü. Hala da öldürülüyor. Askerler ve paramiliter askerler vardır. Direnişleri meşru savunma olarak yaparlar. Kendilerini orakları (maçetalar) ile savunurlar. Paramiliterlere karşı kendilerini bunlarla savunurlar. Ama esas olarak kendilerine meşruiyet yaratmalarıdır. Herkese kendilerini anlatıyorlar. Aydınlarla bağlantı kuruyorlar. MST’nin işgal etmediği bir toprakta kendi üniversitelerini kuruyorlar. Zaten kendi toprakları içinde kendi okulları ve eğitim sistemleri var ve Brezilya hükümeti bu eğitimi kabul ediyor.

-Ne kadar geniş ve çok olursanız o kadar kolay işgal ediyorsunuz. Ama bazen de işgal ettikleri topraklardan çıkartılıyorlar. Bir daha işgal ediyorlar. Bu bir süreç. Bir sürü yerden çıkarıldılar. Bu bir sosyal hareket ama bu politikayla çok yakından alakalıdır. Biliyorlar ki sağcı bir hükümet geldiğinde çok daha zor mücadele edecekler, bu nedenle solcu partileri destekliyorlar. Geçen sefer Lula’yı desteklediler. MST İşçi Partili değildir, bağımsızdır. İşçi Partisi içinde Lula’yı öneren 40 yapıdan en önemli yapıdır.

-Lula temiz ve popülerdi Brezilya’da. MST bu şansı değerlendirmek istedi. Lula’yı kendilerine kesin çözüm olarak görmüyorlar. İşçiler, “bu Lula dedikleri adam fabrika işgal ettiğimizde bizimle gelip görüşmedi” diyorlar. Onun IMF ile ilişkilerini ve bürokrat olduğunu biliyorlar.

-Brezilya kendi mücadele yöntemlerini geliştirmiş durumda. Latin Amerika’da bize benzer politikalara maruz kaldılar ama hepsi kendi biçimlerine göre direnişler yarattılar. Her yer kendine özgü direniş odağı yarattı. Biz de kendimize özgü direniş odağı yaratmalıyız.

-İktidar bir güçtür. Siz eğer bir direniş odağı yaratırsanız onu bir yerlere sürükleyebilirsiniz. Ama bu iktidara tam olarak sahip olacağınız anlamına gelmiyor. Büyük toprak sahiplerinde de o kadar çok ayrı unsur var ki. İktidar büyük toprak sahiplerinin gücünden de rahatsız. Bu yüzden bu kadar çok şeyin arasında MST kendine bir meşruiyet alanı yarattı. Orta Amerika’daki Amerikan baskısı inanılmazdır ve buradan algılanmaz. Nikaragua iktidarı kaybetmemek için inanılmaz mücadele etmiştir. Bu mücadeleye karşı bana, sürekli emperyalizmin ve kapitalizmin baskısından bahsedip, devrimi geri vermeyi böyle açıklıyorlardı. MST’de tam tersi bir durum var. MST’nin oluşması ve güçlenmesi kapitalizmin baskısı ve açlığa sürüklemesidir. Kapitalizmin desteği değildir bu. İnsanları sürekli aç bırakması ve baskı öyle bir süreç yaratıyor ki MST daha da güçleniyor. Yoksulluğun izlerini çocuklardan anlarsınız. MST çocukları, yoksul ailelere göre sağlıklıdır. Dünya Sosyal Forumu’nun en önemli örgütleyicisidir. Ne kadar örgütlenirsek o kadar güçleniyoruz. Bu yüzden Brezilya devleti MST’yi ve bu şartları ortadan kaldıramıyor, kaldıramaz da. Ama onu başka yöne çeker, yozlaştırabilir.

-Meksika’da Zapatista Hareketi için de geçerlidir. Hükümet onlara saldırdığında onları bulamadı. Zapatista Hareketi de çok genişti ve çok meşruydu. Marcos’u öldürememelerinin nedeni onun meşrulaşmasıydı. Kendinize sözcüklerden, insan soluklarından ve haklılıktan oluşan bir meşruiyet alanı yaratırsanız size katlanmak zorunda kalırlar. Brezilya’daki süreç de böyle oldu.

-Sovyetler Birliği de geri döndü -ki 70 yıl uzun bir süredir. Ama her deneyden bir deneyim elde ediyoruz. Bu anlamda benim temel sorularımdan biri, peki Patronsuz olarak sürdürmek mümkün mü? Bunların hepsine farklı cevap veriyorlardı. Bir kız, “Arjantin’de herkes uzun süreli sözleşmeler yapamaz, uzun süre çalışamaz. En uzun 1 yıl çalışabilirsiniz. Ama ben hayatım boyunca bir işgal fabrikasında çalıştım. 8 yıldır çalışıyorum ve çalışmaya da devam ediyorum. Sen bana soruyorsun patronsuz çalışmak mümkün mü diye? Bana patronlu çalışmak garip geliyor. Bence patronlu çalışmamak lazım” dedi. İşçilerin düzenlediği toplantılara sadece işçiler değil, işçilerin eşleri, anneleri, babaları kardeşleri de katılıyor. Bir bütün karar alma mekanizması çıkıyor. O çocuklar kendi kararları sorulmadığında ben bunu anlamam ki diye başka bir kültür geliştiriyorlar. Arjantin’de işgal edilmiş bir fabrikanın üst katını sanata çok uygun olduğu için sanatçılara vermişlerdi. Sanatçılar fabrikanın üst katında afiş, resim, heykel, film, tiyatro vb yapıyorlardı. Ve sanatçılar; “Esas sanatı biz burada yapıyoruz. Biz burada yeni bir kültür yaratıyoruz, fabrika kültürü yaratıyoruz. Sanatımız elit, içine kapalı değil” diyorlardı. Ama nereye kadar sürer hiçbir fikrim yok. MST, Nikaragua’nın tersine kapitalizmin baskısı altında olduğu için varlığını sürdürüyor. Nikaragua ise kapitalizmin baskısı yüzünden çözüldü. MST kapitalizmin baskısı altında yaşadığı için hala eşitlikçi. MST direnmek zorunda, çünkü kendi garantisi yok, her an ortadan kalkabilir. Bu aslında olumlu bir şey çünkü her an ortadan kalmak durumu MST’yi direnmek, genişlemek, yeni işgaller yapmak zorunda bırakıyor. Önemli olan, bir toplumsal harekettir, farklılıkları olsa da.

-Arjantin’in kuzeyinde Moskoni’de çok ilginç bir hareket vardır. Eskiden işçilerin iyi para aldıkları bir yermiş. Petrolün özelleştirilmesiyle kent yüzde 80 işsizleşiyor. Kentin üniversitesi, bakkalı, kilisesi kapanıyor. Bunun üzerine insanlar ana yolları kesip üretimi durdurup haklar alıyorlar. Orada en son eylemde 15 bir kişi yürüdü. Önceden 20 bin kişi yürüdü. Eski fabrikaları işgal edip üretime devam ettiler. Ayrıca kentte dolaşarak çürük evleri ve evlere gereken malzemeleri tespit edip, (2500-3000 bin çalışanı var) gidip Teksas Oil’in önünü kesiyorlar. Diyorlar ki, “bana 400 ton çimento, 700 ton demir vereceksin”. Kolektif Robin Hood öyküsü. Liderleri filan da yok. Bir şeyler yapıyorlar. Ben bunları bir reçete olarak söylemiyorum. Bu toplumsal bir harekettir ama siyasal mücadeleden kopuk değildir. Böyle bir travmaya karşı birlikte örgütlenmezsek travma yaşamaya devam ederiz.

-Brezilya’daki hareket Troçkist bir harekettir. Patronsuzların Topraksızlar’dan daha paradoksal bir durumu var. Pazar için mal üretiyor. Fabrika işgalcileri, bir yandan politik komiserler yerine konseylerin belirlediği işçi temsilcileri ve bir yandan da teknik müdürlükler kuruyorlar, üretim için. Üretimi denetliyor, öte yandan başka bir işçi konseyi de onu denetliyor. Venezüella’da fabrikadaki bütün müdürleri atmışlar, kendileri yapıyorlar. Bolivya’da Arjantin’in savunduğu öz yönetim biçiminin işlemediğini göreceksiniz. Madenler çöktü orada. Kooperatifçiler kamulaştırma talebi olan maden işçilerine saldırdılar. Eva Morales’e de karşılar. Hepsini kamulaştıracağız, diyorlar.

-Eva Morales’le görüşme yaptım. Hala bir koka işçisi olduğunu söylüyor. “Kokadan iki kötü şey yapılır, coca cola ve kokain ve bunların ikisini de ABD yapıyor” diyor. Eva Morales, sonuna kadar kamusallaştırmayı savunuyor. Onlar ise sosyalist devrimi savunuyorlar. Latin Amerika’ya genel olarak baktığınızda güzel şeyler oluyor. Devam eden bir mücadele süreci var ve bunun temel aktörleri toplumsal mücadele hareketleri var. Latin Amerika’daki bütün siyasal yapılar toplumsal muhalefet hareketinin bir tarafa sürüklediği yapılardır. Bolivya’yı bugüne getiren madenciler ve köylülerdir.

-Latin Amerika bir süreçtir, ne olacağını bilemeyiz. Biz neden Arjantin olmayalım ki? Biz bundan niye endişeleniyoruz ki! Yağmalamalardan niye korkuyoruz ki? Türkiye’de bir orta sınıf kültürü yerleşmiş sanki…

“Topraksızlar” ve “Patronsuzlar”a Dair Toplantıda Yaptığımız Kısa DeğerlendirmemizHer iki kitap da önemseyeceğimiz birer öz-örgütlenme deneyimini yansıtıyor. Kendiliğinden bir hareket olarak şekilleniyorlar ama her kendiliğinden hareket de olduğu gibi bunun örgütlenmelerini de şekillendirmeye başlıyorlar. Bu konuda Sovyet deneyimini bir yönüyle örnek verebiliriz. Ama buna bağlı olarak ezilenlerin, emekçilerin kendi örgütlenmelerine baktığınızda o kendiliğindenlikleri açığa çıkmaya başlıyor, olumlulukları ve olumsuzluklarıyla birlikte. Öz-örgütlenmelere hep bir kaygıyla (?!) bakarız. Özellikle öncücülerin bakışı daha farklıdır. İşçilerin, ezilenlerin öz-örgütlenmelerini mutlaka kalıplaşmış bir model olarak ele almamak, bütün öz-örgütlerin sovyetler gibi olacağı takıntısından kurtulmak gerekiyor.

Topraksızlarda ve Patronsuzlarda, ülkeden ülkeye farklılıklar var. Üretim için hammaddeye duyulan ihtiyaç, o hammaddeye sahip olabilmek için gerekli olan para, bunun için ortaya çıkan kredi sorunu vb gibi yaşananlar var. O üretimi sağlamak için parayı, sonuçta kapitalist sistemin parçası olan bir bankalarından almak zorundasın. Kitabın orta yerinden bakıldığında bunun gibi çok eksik bulursunuz. Ama yine de bu hareketlere, -bir modelden öte- fetişize etmeden ve önemseyen bir noktadan bakmalı, aynı zamanda da eleştirel bir şekilde dersler çıkartarak değerlendirmeliyiz.

Genel olarak öz-örgütlenmelere, iradi örgüt diye tanımlayacağımız bir örgüt gözüyle bakıldığı için, onlarda bir devrimci örgüt programında olması gerekenleri görme beklentileri içine giriliyor. Öz-örgütlenmeler hayatın içinden ve somut bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkmışlardır. Küçük burjuva aydınların kurulu ütopyalarını nasıl hayata geçiririm kaygısıyla oluşturdukları iradi örgütlülük anlamında bir şey değil bu. Öz-örgütlenmeleri, işçi sınıfı da dahil ezilenlerin kendi(liğinden) hareketlerinin fiili ve örgütlü duruşları olarak algılamak gerekir. Onlar için, onlar adına kurulmuş bir örgüt değil, onların bizzat KENDİ örgütleri olarak kavranmalıdır. “Topraksızlar” da, “Patronsuzlar” da kendi ihtiyaçları üzerinden, kendi karınlarını doyurmak ve kendi hayatlarını idame ettirmek üzere, toprağa ve üretim araçlarına sahip olmak üzere kendileri örgütlendiler. Ama öz-örgütlenmelere baktığımızda içerik itibariyle zaten hep böyle değil mi?

Öz-örgütlenmeler, yeni bir dünya, yeni bir hükümet kuralım vs diye şekillenmiyor. 1905 sovyet deneyimine bakacak olursak, işçilerin oradaki en somut taleplerinden birinin emeklilik hakkı olduğunu hatırlarız. İşe, yeni bir dünya özlemi gözüyle bakıldığında bu önemsiz bir talep gibi görülebilir. Lenin ve Bolşevikler de ilk önceleri böylesi yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Lenin’in Bolşeviklerle sovyetlerin gelişimi sürecinde yürüttüğü bir tartışma vardır. Lenin’in, Bolşeviklerle girdiği bu polemiği “eski Leninistlerle” tartışma olarak ifadelendirdiği bilinir. Bir öz-örgütlenme deneyimi olarak sovyetlere başlangıçtaki bakışıyla farklılaşan, eski “kendisiyle” çelişen politik bir duruştur bu. Kısacası işçi sınıfının karşısına “öğreten örgüt” ve “öğreten adam” rolüyle çıkan Leninist örgüt ve Lenin, 1905’te öz-örgütlenme olarak doğan sovyetin devrimdeki rolüyle işçi sınıfının da öğreticiliğini, devrimcilere yol gösterebilecek niteliğini görebilmiştir. Başlangıçta devrimi (Kautsky’e de dayanarak) küçükburjuva aydınların, profesyonel devrimcilerin yapacağı bir “iş” gibi algılayan Lenin, bir öz-örgütlenme biçimi olan sovyetleri ekonomik mücadele araçları olmakla sınırlı bir sığlıkla tanımlıyordu. 1905 devrimiyle birlikte aynı Lenin, sovyetleri devrimci iktidarın, proletarya diktatörlüğünün embriyoları olarak tanımlamıştır.

Bir Sovyet önderi olan Troçki ise; “Öz-örgütlenmeler sınıfın kendi örgütleridir. İradi örgüt(ler) ise sınıfın içindeki örgütlerdir” der. İradi örgütü, öz-örgütlere “…yol gösteren, politika sunmaya çalışan örgüt” olarak tanımlar.
Ne yazık ki yaptığımız bu tartışma yüzyılı aşkın bir süre öncesinde yapılmıştır…
“Topraksızlar” ve “Patronsuzlar”ın da bir arayışı ve önemi var. Ama tüm bunların üzerinden hareket ederken bizim yakalamamız gereken nokta ezilenlerin kendi örgütleriyle iradi örgütlerin yapı ve işlevlerini bir birine karıştırmamaktır. Buradan yapıcı ama eleştirel olarak baktığımızda, söz konusu hareketlerde bürokrasisinin olmaması mümkün değil gibi görünüyor. Burada anlatılanların birçoğunda bürokrasiyi oluşturan bir tabaka dikkati çekiyor. Onca övgüyle “iyi” bir işbölümü ve “idari” plana dayalı yönetimden söz edip de bürokrasinin olmayacağını iddia etmek çelişkili olur. Ama asıl endişelenmemiz gereken yanları, sosyalizmi geleceğe havale ediyor olmalarıdır.

MST olarak ortak toprakları var ama yer yer bazı bölgelerde ailelere verilen küçük “özel” topraklar da var. Bu haliyle mevcut sistemin küçük ve yeniden üretiminin verilerini taşıyor. “Patronsuzlar”ın fabrikalarına hammadde almak için bankalardan vs kredi almak zorunda kalması, kapitalist ekonominin bir parçası olarak üretilenin aynı pazarda satışa çıkarılması vb gibi. Yani, bütün bu çabalar kapitalist sistem içinde gerçekleşiyor ve bu çabanın da sistem içinde gelip dayanacağı bir nokta/sınır var. Söz konusu yapılar, sadece fiili değil, “iradi” olarak da artık politizedirler. Bu noktayı ve sınırları aşmak ya da aş(a)mamak açısından sosyalizm hedefinin çelebice yarına ertelenemeyeceği ve pedagojik bir olguyla sınırlı olmadığı açıktır. Sırf bu açıdan bile “bürokratik” bir sınırlamadan ve ertelemeden söz edebiliriz. Ama tabi ki bu sadece onların değil, oradaki “iradi” örgütlerin de sorunu… En düz anlatım Masis’in (Kürkçügil) söylediği “Marks yalan mı söyledi? Patronsuz fabrika mı olur?” sözleridir. Devrimcilere düşen görev oturup bir köşede akıl hocalığı yapmak ve “politika kesmek” değil, o hareketlerin içine girerek yol gösterici olmaktır, değil mi?
90-91 Zonguldak örneğine bakarsak, maden işçilerin böylesi bir öz-örgütlenme hedef ve girişimleri yoktu. Grevle sınırlı olan grev komitelerinin öz örgütlenme işlevleri de grevle birlikte sona erdi. Ama Zonguldak da bizi çok etkiledi. Bir toplumsal hareketten, hele ki bu bir sınıf hareketiyse, bir devrimci olarak etkilenmemek ve heyecanlanmamak mümkün değildir. Ama bunu derken Zonguldak’a da eleştirel bakmak lazım. Bizim cılız sesimizle ve kendinden menkul “iradi” örgütlerimizle kılavuzluk misyonunu kucaklayamayacağımız ise belliydi. Yakın dönem açısından SEKA bile bize yol gösterecek bir imkan sunuyordu.

Konumuza dönersek, Latin Amerika dünyada sınıf temelli ciddi hareketliliklerin olduğu neredeyse tek yer. Ortadoğu ise belli, toplumsal muhalefetin belirleyeni kesinlikle sınıf hareketi değil. Metin Yeğin’in “Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” kitaplarından hareketle ideolojik olarak eleştireceğimiz şeyler var elbette. Ama bunlar ciddi ve önemli deneyimlerdir. Ne ak ne de kara diyerek bakmamamız gerekiyor.

(*)15.10.2006 tarihinde aynı başlık altında Versus Yayınevi tarafından Başka Kültür Merkezi’nde düzenlenen ve Metin Yeğin’in “Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” kitaplarıyla ilgili sunuşunu içeren toplantının özetlenmiş kaset çözümüdür.
Ezilenlerin Kurtuluşu

http://ezilenlerinkurtulusu.org/php/news.php?readmore=227

January 7, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, ezilenler, isyan, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | 1 Comment

Sular ve Hidro Elektrik Santraller (Abdullah AYSU)

Evet, sularımız pet şişeier, damacanalar derken şimdi de borulara hapsediliyor. Doğa sulardan mahrum kalacakmış ne gam! Su boruların içinde paraya dönüşüp şirketlerin kasasına akacak. Başka bir deyişle, şirketler; “su nerede daha çok tüketilecek ve para getirecekse o yöne doğru aksın, akıtılsın” istiyorlar.
Su yaşamdır. Suyun yokluğu doğanın dengesini bozar; önce yavaş yavaş kuşlar kaybolur, ardından sazlıklar ölür, göller kurur. Su giderek daha derine kaçar. İklim sertleşir, tarlalar çoraklaşır.

Suyun tükendiği yerlerde yaban hayat yok olur. Yaban hayat da neymiş deyip geçemeyiz. Çünkü yaban hayat, tarımın dolayısıyla gıdanın devamı ve ekolojik yaşamın sürmesi için olmazsa olmazdır.

Çiftçiler, arı olmazsa meyve ve sebzelerin meyve bağlamayacağını, solucanlar olmazsa toprağın kendini yeniden üretemeyeceğini dolayısıyla yaşama, üremeye analık edemeyeceğini bilir. Fareler olmazsa toprağın havasız kalacağını, yılan olmazsa her tarafı farelerin basacağını, leylekler olmazsa yılanların daha da çoğalacağını, domuz olmazsa ormanların hayatiyitini sürdüremeyeceğini farkındadır. Bitkilerin özsuyunu emerek kurumalarına neden olan yaprak bitlerini yiyerek kendi yaşamını sürdüren uğur böceklerini tarla kuşları yiyerek hayatta kalır. Tarla kuşlarınıda yırtıcı etçil kanatlılar yer. Bu döngü böyle devam eder gider. Doğadaki bu sonsuz zincirin halkalarından daha bir çok örnekler verilebilir. İşte yaşamı var eden ve dengede tutan bu sonsuz zincirin halkalarını oluşturan canlılar susuz yaşayamaz!

Şimdi Türkiye’de şirketler akarsuları doğal ortamlarından/akışından alıkoyuyor boruların içine alıyor. Nehirlerin hatta derelerin üzerine Hidro Elektrik Santraller (HES) kuruyorlar. Sulardan enerji elde etmek için yaşam iksiri suyu boruların içine hapsediyorlar. Akarsuları boruların içine hapsedebilmek için boruların güzergâhına rastlayan herşey, Köyceğiz’de yapılan HES’in yapım öncesinde olduğu gibi yüzyıllık çınar ağaçları dahil herşeyi kesiyor, yok ediyorlar. HES’lerin zararı bu kadar ile de kalmıyor. Üzerine HES kurulan akarsuların geçtiği ovalarda yılda iki ürün alınıyor olmasına rağmen tarımda uygulanan yanlış politikalar nedeniyle çiftçiler her geçen gün yoksullaşıyor. Şimdi HES için boruların içine alınan bu sular nedeniyle bırakalım yılda iki ürün almayı iki yılda bir ürün bile alınamayacak. Yılda iki ürün aldığı halde yoksullaşan çiftçiler iki yılda bir ürün almaya başladıklarında üretime devam edebilmeleri ve köylerinde kalmaları mümkün olmayacak, kentlere göç edecek!

Şu anda 1500’ün üzerinde HES’in kuruluşu için ruhsat almış durumda şirketler. Söz konusu şirketler, hak devri yapabiliyor ki; gazetelere ilan verebiliyor, HES kurmak için aldıkları ruhsatları alıyor, satıyorlar.

Şirketler suların özgür akmasının sağladığı yaşamı ve değeri değersiz göstermek için “Su akıyor, Türk bakıyor” sloganını üretip, ortaya attılar. Oysa sular amaçsız akmaz. Özgüür akışıyla bütün evrene yaşam sunar. Açıktan akan sular, buharlaşması sonucunda suyun akmadığı kurak bölgelere de yağmur olur düşer, düştükleri yerlere de hayat verir. Herşeyi para olarak gören paragöz şirketler ve kendisini onlara hizmete adamış hükümet suyun akışını amaçsız ve yararsız olarak görebilir. Şirketler ve hükümetler için paraya dönüşmeyen sular yararsız ve değersiz gelebilir. Onlar için değersiz olan, özgür akışıyla onlara para sağlamayan su, tüm canlılar ve doğanın devamı için yararlıdır, gereklidir.

Evet, sularımız pet şişeier, damacanalar derken şimdi de borulara hapsediliyor. Doğa sulardan mahrum kalacakmış ne gam! Su boruların içinde paraya dönüşüp şirketlerin kasasına akacak Onlar için önemli olan bu. Başka bir deyişle, şirketler; “su nerede daha çok tüketilecek ve para getirecekse o yöne doğru aksın, akıtılsın” istiyorlar.

Su para olsun, şirketlerin kasasına aksın diye hükümet, devlet garantili HES’ıer kurulması için bol keseden ruhsat dağıtıyor. Dünya Bankası bu konuda şirketlere destek veriyor. Dünya Bankası’nın isteğiyle hükümetler şirketler için yasal düzenlemeler yapıyor.

Ancak akarsuların borulara hapsedilmesi, şişeler ile damacanalara hapsedilmesine benzemez. Bir şey(ler) yapmalı!

Abdullah AYSU
tarvak2004@yahoo.comBu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
İstanbul – BİA Haber Merkezi
25 Aralık 2009, Cuma

http://www.ekolojistler.org/sular-ve-hidro-elektrik-santraller-abdullah-aysu.html

January 7, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, bu topraklar, ekoloji, sistem karsitligi, Su | 1 Comment

Piyasa Ekolojizmi-Ekolojik Tüketim (Haktan URAL)

Öncelikle ekolojist hareketi bir tüketim alanı olmaktan çıkarmak ve siyasal mücadele alanı haline getirmek gerekiyor.

Özgürleşme, insan bedeni ve aklını, içinde olduğu ruhani kuşatmadan arındırarak, tarihsel bir eşiğe dönüşmüştür. Bu tarihsel dönüşümün temel söylemiyse, insanı toplumsallığının öznesi olarak tanımlaması ve özgürlüğü bu temele inşa etmesidir.

Oysa, tarihsel işleyiş gösteriyor ki, toplumsal özne olarak insan, yalnızca küresel krizlerin eşiğindeyken bir özne olarak hatırlanıyor ve sosyal maliyetlerin adaletsiz bölüşüme açılması oyununa dahil ediliyor.

Dünyayı bekleyen küresel ısınma felaketinin, kitle iletişim araçlarınca nasıl bir bireysel tüketim “suç”una indirgendiği ve dolayısıyla çözümünün yine bireysel mücadele alanlarıyla kısıtlı tutulduğu, bahsi geçen tarihsellikte alışık olduğumuz bir dayatma. Yani, gereğinden fazla enerji ve su tüketimimizin doğal sonucu olan küresel ısınma, bireysel eylemliliklerle tersine çevrilecek! Peki bu dayatma, “özgür” insan aklınca nasıl kabul edilir olarak algılanıyor?

Ekolojist tüketim

Egemen anlayışın küresel ısınmayla mücadele alanlarını tanımlarken, çıkış yolunu makro ölçekte devletler arası bir programda (Kyoto Protokolü), mikro ölçekteyse egemen ekolojist tüketim kültüründe bulduğunu söyleyebiliriz. Yani; “kapitalistlerin maliyetlerinin önemli bir bölümünü başka birine ödetmeyi sürdürmeleri kesin bir zorunluluktur. Bu başka biri de tabii ki ya devlettir ya da doğrudan devlet olmasa bile toplumdur” (Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Metis).

Topluma dolaylanan ekolojik maliyetse, bireysel ekolojist bilinç, ekolojist üretim ve ekolojist tüketim olarak anlaşılabilir: Live Earth konserleri, ekolojik ürünler, geri dönüştürülmüş tüketim malzemeleri, yeniden düzenlenmiş gündelik yaşam biçimleri, vs…

Jean Baudrillard, insanın tüketme güdüsündeki nedenselliğin, faydacı bir anlayıştan uzak, farklılaşma ihtiyacına endeksli olduğunu belirtiyor. Zengin-fakir/güçlü-güçsüz’ün diyalektik varlığı üzerine kurulan farklılaşma ihtiyacı, mevcut göstergeler sistemine içkin tüketim kalıplarını oluşturuyor. Hatta, farklılaşma isteğinin kendisinin göstergeler sistemiyle yaratıldığını söylemek mümkün.

Statü göstergelerinin işaret ettiği tüketim nesneleri (ki doğrudan fiziksel karşılığı olmak zorunda değil), farklılaşmak isteyen bireyin ihtiyaçlarının da nesnesi haline geliyor. Üstelik, bu tüketim nesnelerinin faydalılığını sorguladığımızda, çoğu kez farklılaşmaktan öte bir ihtiyaca hizmet etmediğini görebiliyoruz.

Ekolojist tüketimin, göstergeler sistemindeki yerini de bu çerçeve içerisinde izlediğimizde, iki sorunla karşı karşıyayız. Birincisi, “ekolojik” etiketine sahip nesnelere duyulan ihtiyacın toplumsal bir karşılığı yok; kitle iletişiminin yarattığı yapay bir toplumsallığa sahipler. İkincisiyse, bu “ekolojist” tavrın siyasal anlamının silikleşmesi.

Ekolojist tüketim nesneleri, statü göstergeleriyle yüklenerek toplumsal bir üst tabakalaşmaya/sınıfsallaşmaya ait haline geliyorlar. Madonna’nın kürklü-limuzinli kliplerinin yerini Live Earth konserlerine bırakmasının, Şişli’nin Türkiye’nin ilk ekolojik halk pazarına ev sahipliği yapmasının, Starbucks’ta verilen peçetelerin geri dönüştürülmüş kağıtlardan üretilmiş olmasının toplumsal anlamı, bizi farklılaştırıyor olması.

Siyasal mücadelenin gerekliliği

Öte yandan, toplumsal bilincimizin uzanımı olarak benimsediğimiz ekolojist tavır, bu metalaşma süreci içinde köşeye sıkışarak etkisiz hale geliyor. Ekolojizmin kendisinin metalaşması karşısında, bu mücadelenin öznesi olan insan, “ekolojizm”i tüketmekle karşı karşıya bırakılıyor. Yani, ekolojizm siyasi anlamını yitirerek bir değer olarak diğer değerlerle rekabet etmek zorunda kalıyor. Piyasa ekolojizmi bize şunu söylüyor: Rekabet anlayışı içerisinde diğer ürünlerle birlikte satışa sunulan ekolojik ürünleri tükettiğimiz kadar ekolojist olmaya mahkumuz.

Bu alana hapsolmuş ekolojist hareketin, küresel felakete karşı toplumsal yapıyı dönüştürücü gücüyse, hiç ikna edici değil. Küresel ısınmaya çözüm diye önümüze sürülenlerin bu krizi çözebilmesi imkansız görünüyor. (Mel Barnes, Green Left Weekly, sayı 720) Çünkü, söylüyoruz ki, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) Şubat 2007 raporu; küresel ısınmanın insan kaynaklı bir ekolojik kriz oluşu; bu krizin piyasa koşullarının sonucu olduğu anlamı taşıyor.

Dolayısıyla öncelikle ekolojist hareketi bir tüketim alanı olmaktan çıkarmak ve siyasal mücadele alanı haline getirmek gerekiyor.

Bia Haber Merkezi – İstanbul
01 Eylül 2007, Cumartesi

http://www.ekolojistler.org/piyasa-ekolojizmi-ekolojik-tuketim-haktan-ural-2.html

January 6, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, sistem karsitligi, tuketim karsitligi | 1 Comment

Twelve Myths About Direct Action

Direct action – that is, any kind of action that bypasses established political channels to accomplish objectives directly – has a long and rich heritage in North America, extending back to the Boston Tea Party and beyond. Despite this, there are many misunderstandings about it, in part due to the ways it has been misrepresented in the corporate media.

1. Direct action is terrorism.
Terrorism is calculated to intimidate and thus paralyze people. Direct action, on the other hand, is intended to inspire and thus motivate people by demonstrating the power individuals have to accomplish goals themselves. While terrorism is the domain of a specialized class that seeks to acquire power for itself alone, direct action demonstrates possibilities that others can make use of, empowering people to take control of their own lives. At most, a given direct action may obstruct the activities of a corporation or institution that activists perceive to be committing an injustice, but this is simply a form of civil disobedience, not terrorism.

2. Direct action is violent.
To say that it is violent to destroy the machinery of a slaughterhouse or to break windows belonging to a party that promotes war is to prioritize property over human and animal life. This objection subtly validates violence against living creatures by focusing all attention on property rights and away from more fundamental issues.

3. Direct action is not political expression, but criminal activity.
Unfortunately, whether or not an action is illegal is a poor measure of whether or not it is just. The Jim Crow laws were, after all, laws. To object to an action on the grounds that it is illegal is to sidestep the more important question of whether or not it is ethical. To argue that we must always obey laws, even when we consider them to be unethical or to enforce unethical conditions, is to suggest that the arbitrary pronouncements of the legal establishment possess a higher moral authority than our own consciences, and to demand complicity in the face of injustice. When laws protect injustice, illegal activity is no vice, and law-abiding docility is no virtue.

4. Direct action is unnecessary where people have freedom of speech.
In a society dominated by an increasingly narrowly focused corporate media, it can be almost impossible to initiate a public dialogue on a subject unless something occurs that brings attention to it. Under such conditions, direct action can be a means of nurturing free speech, not squelching it. Likewise, when people who would otherwise oppose an injustice have accepted that it is inevitable, it is not enough simply to talk about it: one must demonstrate that it is possible to do something about it.

5. Direct action is alienating.
On the contrary, many people who find traditional party politics alienating are inspired and motivated by direct action. Different people find different approaches fulfilling; a movement that is to be broad-based must include a wide range of options. Sometimes people who share the goals of those who practice direct action while objecting to their means spend all their energy decrying an action that has been carried out. In doing so, they snatch defeat from the jaws of victory: they would do better to seize the opportunity to focus all attention on the issues raised by the action.

6. People who practice direct action should work through the established political channels instead.
Many people who practice direct action also work within the system. A commitment to making use of every institutional means of solving problems does not necessarily preclude an equal commitment to picking up where such means leave off.

7. Direct action is exclusive.
Some forms of direct action are not open to all, but this does not necessarily mean they are without worth. Everyone has different preferences and capabilities, and should be free to act according to them. The important question is how the differing approaches of individuals and groups that share the same long-term goals can be integrated in such a way that they complement each other.

8. Direct action is cowardly.
This accusation is almost always made by those who have the privilege of speaking and acting in public without fearing repercussions: that is to say, those who have power in this society, and those who obediently accept their power. Should the heroes of the French Resistance have demonstrated their courage and accountability by acting against the Nazi occupying army in the full light of day, thus dooming themselves to defeat? For that matter, in a nation increasingly terrorized by police and federal surveillance of just about everyone, is it any wonder that those who express dissent might want to protect their privacy while doing so?

9. Direct action is practiced only by college students/privileged rich kids/desperate poor people/etc.
This allegation is almost always made without reference to concrete facts, as a smear. In fact, direct action is and long has been practiced in a variety of forms by people of all walks of life. The only possible exception to this would be members of the wealthiest and most powerful classes, who have no need to practice any kind of illegal or controversial action because, as if by coincidence, the established political channels are perfectly suited to their needs.

10. Direct action is the work of agents provocateurs.
This is another speculation generally made from a distance, without concrete evidence. To allege that direct action is always the work of police agent provocateurs is disempowering: it rules out the possibility that activists could do such things themselves, overestimating the powers of police intelligence and reinforcing the illusion that the State is omnipotent. Likewise, it preemptively dismisses the value and reality of a diversity of tactics. When people feel entitled to make unfounded claims that every tactic of which they disapprove is a police provocation, this obstructs the very possibility of constructive dialogue about appropriate tactics.

11. Direct action is dangerous and can have negative repercussions for others.
Direct action can be dangerous in a repressive political climate, and it is important that those who practice it make every effort not to endanger others. This is not necessarily an objection to it, however–on the contrary, when it becomes dangerous to act outside established political channels, it becomes all the more important to do so. Authorities may use direct actions as excuses to terrorize innocents, as Hitler did when the Reichstag was set afire, but those in power are the ones who must answer for the injustices they commit in so doing, not those who oppose them. Likewise, though people who practice direct action may indeed run risks, in the face of an insufferable injustice it can be more dangerous and irresponsible to leave it uncontested.

12. Direct action never accomplishes anything.
   

   Every effective political movement throughout history, from the struggle for the eight hour workday to the fight for women’s suffrage, has made use of some form of direct action. Direct action can complement other forms of political activity in a variety of ways. If nothing else, it highlights the necessity for institutional reforms, giving those who push for them more bargaining chips; but it can go beyond this supporting role to suggest the possibility of an entirely different organization of human life, in which power is distributed equally and all people have an equal and direct say in all matters that affect them.

www.crimethinc.com/tools/downloads/pdfs/direct_action_guide.pdf
http://perth.indymedia.org/uploads/0/CLIMATE_CAMP_WA_HANDBOOK_2009.pdf

January 5, 2010 Posted by | eko-savunma, isyan, sistem karsitligi | 1 Comment

Bir Sürdürülebilirlik Deneyi: Totnes ve Düşündürdükleri

İngiltere’nin güneybatısında küçük bir kasaba olan Totnes küresel ısınmaya ve petrol bazlı ekonomiye alternatif olma iddiasıyla kendi kendine yetebilen (self-sustainable) bir kent olma yolunda bir proje başlattı.

Bu proje çerçevesinde belediye meclisi kendi parasını bastı ve kullanıma soktu. Bu sayede projenin ekonomik verilerinin takibi amaçlanıyor ve bu veriler neticesinde böylesi bir ekonominin sürdürülebilirliği gün ışığına çıkarılması hedefleniyor. Kentte organik tarım ürünleri harici gıda satışı durduruldu ve bu ürünlerin kasaba arazisinde üretilmesi için yaygın bir kampanya başlatıldı. Üniversitelerden gelen destek sayesinde ekonomik getirisi çok olan bazı tarımsal ürünlerin –çay gibi- kasaba arazisine adaptasyon çalışmaları sürdürülüyor. Kasabadaki satıcılar yüksek oranda plastik ve pvc ürünü olan malzemelerin satışını durdurdu ve buna alternatif olan malzemelerin piyasaya sürümüne öncelik verildi. İnşaat sektöründe ise doğal malzemeden konut inşasına geçildi.

Projenin bir sonraki aşaması yenilenebilir enerji kaynakları üzerine eğilmek olacak. Bu çerçevede rüzgar ve güneş enerjisi üzerine çalışmalar başlatılacak.

Ne güzel bir haber! Yanlış anlaşılmasın, ne haberin niteliğiyle ne de bunun haber olup olmadığı ile ilgili bir kaygım var. Ciddiyim, bu güzel bir haber. Hatta yazı en son söyleyeceğini şimdiden söylesin; bu “proje” çok önemli!

Neden mi? Çok basit. Haberin içeriğini inceleyecek olursak karşımıza çıkacak olan şey, anladığımızı sandığımız ama aslında pek de algılayamadığımız kavramlar olacak; ‘sürdürülebilirlik’ ve ‘yenilenebilirlik’ gibi. Bir de ekonomik girdi-çıktıların kontrol sistemi var ki o olmadan diğer ikisini düşünmenin mümkünatı yok.

‘Yenilenebilirlik’ kavramıyla uğraşılmayacak çünkü ‘sürdürülebilirlik’ kavramı söylenmek istenilen şey için inanılmaz fırsatlar sunuyor. Bu kavramın toplumsal ekolojiyle, derin ekolojiyle veya sözü-eylemi-bir samimi marksist ekolojiyle bir bağlantısı tabi ki yok. Bu kavram çevrecilik’in daha doğrusu çevrecilerin kavramıdır; yani kapitalizmin, yani “hegemonik üretim biçimi”nin. Sürdürülebilirlik, kabaca, doğal kaynakların toplumsal ve ekonomik düzenin işleyicine zeval getirmeyecek şekilde tüketilmesi ile ilgilidir. Petrolün varil fiyatının yükselmesi petrol kaynakları ile ilişkili olarak düşünülebilir (gerçekte diğer faktörler bu kaynağın sınırlı oluşundan daha önemlidir) veya hamsi fiyatlarının o yılki balık rezervine bağlı olması da bununla alakalıdır. Bunlar tabi ki çok yüzeysel örnekler. Anlatmak istediğim şu; sürdürülebilirlik kavramının kullanılışında gözetilen şey, doğal kaynakların kendisi değil ekonomik, toplumsal ve ideolojik sistemin devamlılığıdır.

Sürdürülebilirlik yolunda atılan adımlar –mesela Kyoto Protokolü- tabi ki değersiz değildir fakat bu yazı bu ‘çevreci’ adımların diğer yüzü ile daha çok ilgileniyor. Bu çeşit bir çevrecilik gerçek sorunun etrafına söylemsel bir koruma/saklama duvarı örüyor ki burada bahsi geçen sorun insan-doğa ilişkisidir.

Bu ilişkiye ekonomik çerçeveden bakılacak olunursa, sorun, kapitalizmin doğayı ve doğal kaynakları sömürüsüdür. Kapitalizmin kendi çıkarları yüzü suyu hürmetine verdiği çevreci refleksler (bkz. TEMA ve destekçi Sabancı Holding) kendi lehlerine olan sömürü sisteminin devamını garanti altına almaya yöneliktir. Bu yüzden, eğer konu çevre seferberliği ise kapitalizmin yapmayacağı ve de yapamayabileceği hiçbir şey yoktur. ‘Kyoto’yu imzalayan diğerleri imzalamayan diğerlerinden daha mı az kapitalist’ sorusunu sormak işte bunun için burada elzem.

Öte yandan, aynı ekonomik bakış açısına sahip görünen marksizmde ise doğa yine üretim araçları çerçevesinde değerlendirilir ve bu noktada yine ‘iş ve üretkencilik’ fetişizmine yenik düşer; bu nedenle ‘doğa sorunu’ devrim sonrasına ötelenir (İnsanın insana karşı mücadelesi nihayete erdikten sonra insanın doğayla mücadelesinin başlayacağını varsayan ‘aşırı(!)’ marksizmlerden zaten söz etmiyoruz fakat neredeyse her ortodoks marksistin de bunun izdüşümlerini taşıdığının da farkındayız). Bu ekonomizme sıkışıp kalmamış marksizmler ne mutlu ki bize var, ancak onların da ekolojik bir bakışa sahip olduklarını maalesef söyleyemiyoruz.

Ben bu ilişkiye biraz da modernizm ve pozitivizm eleştirisi üzerinden bakılması taraftarıyım. Modernizm bir kişinin, bir grubun veya bir tarihsel çağın icadı değil tabi ki; modernizm bir süreçtir, hatta postmodernizm ile birlikte olsa dahi henüz tamamlan(a)mamış bir süreç. Konumuzla alakasına gelince, modernizm insan ve ruh ikiliğinin yerine insan ve doğa ikiliğini geçirdi demek çok iddialı bir laf olmasa gerek. ‘Ruh’ ve dinsel düşünceler insanın doğayla kurduğu bilinemezlik ilişkisi içerisinde değerlendirildi: neden yıldırımın neden düştüğünü bilmeyen insan, o bilgiye haiz olamayan insan, burada ‘Tanrı’yı konuşturmaya başladı. Varlık, artık ilahi bir yaratıcının değil doğal evrimin sonucuydu. İnsanın doğayla nasıl bir ilişki içerisinde olduğu sorusu –doğaya karşı mı yoksa doğanın bir parçası mı?- ancak pozitivist bilimle açıklanabilirdi. Ve çözüm bilimsel olma iddiasındaki teorilerden geldi; insan alet kullanmaya başladıktan, emeğini sergiledikten ve yerleşik yaşama geçip tarım yapmaya başladıktan sonra insan oldu (bkz. Space Odyssea 2001, Stanley Kubrick). Tüm bu açıklamalar doğanın zapt-ı rapt alınmasının meşru temelini öyle ya da böyle oluşturdular. O halde insanın doğayı kullanımı, sömürüsü ve tahakküm altına alışı bu bilimselci çizginin devamıdır denilebilir. Yani doğaldır! Öyleyse ne gam; doğa, doğal olarak insansal (ve de toplumsal) çerçevede tutsaktır.

Toplumsal Ekoloji (TE) yaklaşımının bu teorik temele eleştirisi gayet değerlidir. TE’nin fikir babası sayılabilecek Bookchin’in de düşünsel mimari olarak modernist olması onun en azından kendinden evvelkilerin doğaya bakışını eleştirmesinin önemine zeval getirmez. İnsanın insan üzerindeki tahakkümünün insanın doğa üzerindeki tahakkümünün (veya tersi) nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu sorusu üzerine TE bir hayli kafa yormuşsa da, ve hatta böylece Marx’ınkine benzer bir belirlenimciliğe ulaşmışsa da, doğa algısının ve söyleminin aslında toplumsal olduğu sonucuna ulaşması (çevreci değil) ekolojist olan aktivist muhalefet için hayati derecede önemlidir. Özellikle TE ile Derin Ekoloji (ve Naess) arasındaki polemiğe varan tartışmalar bu önemli noktayı canlı tutmuş ve sabitlenmiş bir doğa algısının kuyusunu kazabilmiştir. Bizim için değerli olan da budur.

Bu yazı, İngiltere’deki bu küçük kasabanın sürdürülebilirlik projesinin, kapitalizm ve şu anki iktidar ilişkileri içerisinde mümkün olamayacağı kehanetinde bulunuyor. Yeni para basımının da gösterdiği üzere, mülkiyet ve üretim ilişkilerine dokun(a)mayan bu çevre-sever deney pvc üretimi yerine odun ihtiyacı yüzünden ormanları yağmalayarak gerçek yüzünü gösterecektir. Hatta buradan, teknoloji ürünleri yerine doğal malzeme kullanımının doğal kaynaklar üzerine fazladan bir yük bindirebileceği bile iddia edilebilir. Burada, hangisinin doğanın lehine olacağının hesabını tabi ki para tutan eller yapacaktır. Soruna salt ekonomik temelli bakmanın getireceği sonuçlar bunlardır. Burada ne teknolojinin kutsanmasını ne de yabanıl olanın güzellemesini yapma durumunda değiliz. Bizim için hayati önem taşıyan şey, ister ekonomik temelli olsun isterse kültürel/etnik veya ideolojik temelli, tahakküm ilişkileridir ve bu ilişkileri saklayan ve yeniden üreten ‘çevre’ ve ‘doğa’ söylemidir. Çevrecilik hiç de masum değildir; bu düzenin sürdürülebilirliği ve de yenilebilirliği, çevrecilik ve onun az biraz daha radikal görünen akrabası ekonomist çevrecilik sayesinde olacaktır. Ne yani, Çankaya Belediyesi’nin derdi doğanın korunması mıdır ‘çöpleri ayırma’ çağrısı yaparken? İsterseniz siz bunu bir de katı atık işçilerine sorun!

http://pokumepi.blogspot.com/2008/01/bir-srdrlebilirlik-deneyi-totnes-ve.html

http://ahaligazetesi.org/makale/bir-surdurulebilirlik-deneyi-totnes-ve-dusundurdukleri/

January 5, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, kooperatifler vb modeller, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

%d bloggers like this: