ecotopianetwork

MEDYATİK ZORBALIK VE KİTLESEL HİPNOZ

Herhangi bir insanın, oluşumun ya da kurumun ahlaksal pozisyonu sorgulanırken belki de ölçü alınması gereken en önemli nokta, kimlere hizmet ettiği ve niçin hizmet ettiğidir.

01 Şub 2008 tarihinde Selahattin Gezer tarafından yazılmış.

Kapitalizm en büyük günahını, kahramanların kafasını bir bir ezip başkaldırıyı imkânsız hale getirmekle işlememiştir; asıl büyük günahını güçlü ve haksız olanın yanında yer almanın sorgulanması gereken en önemli ahlak sorunu olduğunu insanlara unutturmakla işlemiştir.’

Bir gün, mazı ağacı, meşe ağacına ‘dikkat et balta seni kesiyor’ der. Meşe ağacı, mazı ağacına dönüp: ‘merak etme o baltanın sapı da benden yapılmıştı’ der. Özal’ın ‘bana iki yüz adam verin; bu ülkeyi rahatlıkla yöneteyim’ dediği prenslerin yönettiği Türkiye medyası, arada bir sistemin gövdesine yumuşak balta darbeleri indirir. Bu ülkeye kuşbakışı baktığınızda neredeyse dönekler cennetinin ayrıcalıklı sınıfını temsil eden, soldan devşirme, maaşları dolar üzerinden ödenen ve bu aralar 68 ruhunun çok daha gerici ve içi boşaltılmış tasvirlerini çizen ve anti-emperyalist modadan sapmayan medya yorumcularımız! Öbür tarafta abartılı makyajlarıyla ‘vitrine çıkın ey ahali’ diye bağıran, fazlasıyla yakışıklı ve güzel ama bir o kadar cahil ve pervasız spikerler güruhu! Patronlarının verdiği icazetle arada bir sistemin incinmeyen nasırlı bölgelerine yumuşak balta darbeleri indirirler. Onların o yumuşak koltuklara oturmaları için milyonlarca insanın alın terini çalmalarına göz yuman sistem ‘olsun sizin sapınız benden yapıldı’ der. Siz hiç haber bültenlerinde, onların dışında bir yere odaklanmamızı neredeyse imkânsız hale getiren ve bunun için kafaları tüm ekranı kaplayan haber spikerlerine dikkat ettiniz mi? Mimikleriyle, jestleriyle ve alabildiğince içtenliksiz ve yapay tepkileriyle yetmiş milyon insanın yerine olaylar karşısında nasıl tavır belirlediklerine, ‘siz zahmet etmeyin biz zaten düşündük’ derken ki meydanı boş bulan sahte külhan tavırlarına, büyük kitleler adına karar verirken içerisi allak bullak olmuş toplumsal reflekslerimize nasıl ortaklık ettiklerine dikkat edin. Haber bültenlerimiz artık, bir cellâdın kendi kurbanının kafasını uçururken yaşadığı duygusal bir acınma ritüeli gibi komik ve aynı zamanda trajik; alabildiğince sahte ve sonsuz derecede samimiyetsiz. ‘Bu ülkeye komünizmin gelmesi gerekiyorsa onu da biz getiririz; siz hiç zahmet etmeyin’ diyen büyüklerinin sözünden çıkmayan uslu ama aynı zamanda sinsi, pervasız, şaka yaparken bile birilerinin yaşamını incitmeden bunu beceremeyen çocuklar gibi şen şakrak ve cadı kazanı medyamız!

Yıllardır bu ülkede neredeyse bütün her yerde medyanın etiği tartışılır. Kendi varoluşunu, sistemin var olma koşulundan alan, sahiplerinin fazlasıyla kabarık hırsızlık sicillerini kapatmak için kendilerini müstesna milliyetçiler olan tanıtan, iktidarın kendi içindeki güç ilişkisinin tepe noktasında konumlanmış, nerdeyse toplumsal bir hipnoza dönen tüketim çılgınlığının en iyi pompalama aygıtı olmuş –ki her satışta bir yalan vardır- gerçeğini örtbas etmenin de en iyi aracıdır medya, kendini bu ülkenin muktedir sahibi olarak görmeye başlamış, sanal ve görsel bir diktatörlüğü toplumsal bir gereklilik olarak sunmuş ve maalesef kitleler nezdinde fazlasıyla itibar sağlamış olan bir medyanın etik oluşturma gibi bir sorunu olamaz. Çünkü çıkış noktası ve vardığı nokta itibarıyla neredeyse kendi tarihi tepeden tırnağa manipülasyonun, gerçeğin yanlış temsilinin, riyanın, yalanın ve sahteliğin tarihidir. Arada bir sisteme ufak dokundurmalar yapması ve bizim hayretle ‘bu kez doğru bir şeyler söylediler’ dememiz, durmuş bir duvar saatinin günde en az bir kere de olsa doğru saati göstermesine benzer.

Devlet bakanlarından biri ilçe ziyaretlerinden birinde, insanları toplayıp ‘ey ahali belediye başkanınız sizce iyi mi’ diye sormuş. Kalabalığın içinde muhalif, yaşlı bir adam ‘evet kendisine çok iyi davranıyor’ demiş. Yardakçılardan biri yaşlı adama karşı çıkıp ‘Ne diyorsun amca sen? Sadece kendine mi iyi davranıyor?’ Yaşlı adam yardakçıya dönüp ‘Aslında haklısın; sana da çok iyi davranıyor’ demiş. Bu ülkenin medya ve iktidar ilişkisi insana cinnet geçirtecek düzeyde bir alttan almacılık, idare etmecilik ve yardakçılık hikâyesidir. Tarihte kavga ederken bile birbirini bu denli meşrulaştırmaya çalışan ikinci bir soytarılık hikâyesi var mıdır bilinmez ama günün birinde birkaç namuslu insanın çıkıp, ‘bu eski oyunu terk edin artık; yeni bir şeyler izlemek istiyoruz’ demesi gerekiyor; fakat alabildiğince kalabalık ve gür bir sesle.

Herhangi bir insanın, oluşumun ya da kurumun ahlaksal pozisyonu sorgulanırken belki de ölçü alınması gereken en önemli nokta, kimlere hizmet ettiği ve niçin hizmet ettiğidir. ‘Ölene kadar bol miktarda tüketin!’ sloganı modern kapitalizmin kutsal emirlerinden biridir. Bunun pratik karşılığı şudur: Hiçbir insani kimlik ve vicdani tavır sizi kredi kartlarınızın kabarık limitleri kadar insan yapamaz. Çünkü insan tükettikçe insan olur; öyle ki sadece Amerika’da bir yılda köpek ve kedi mamasına harcanan para, Afrika’da yaşayan bütün insanların ihtiyacını karşılayacak içme suyunun alt yapısı için harcanacak paraya denk gelsin! ‘Toplumsalcı ideolojiler ve toplumsalcı tarih bitti! Öznelci ve bireyselci yaşayın’ bir başka emirdir. Bunun pratik karşılığı şudur: Dünyanın her hangi bir yerinde insanların tepesine tonlarca bomba yağarken ve dünyanın en büyük silah tüccarları barış elçiliği yaparken bu durumu sakın sorgulamayın! Siz sadece televizyonun karşısına oturup bir bira açın ve bu bombalama olayını seyirlik bir âlem olarak seyre dalın; çünkü sizlere bir şey olmayacaktır; çünkü yüce devletiniz sizi dünyanın en güvenli evlerinde ve şehirlerinde yaşatıyor! ‘Başarıya götüren bütün yöntemler doğrudur’ bir başka emirdir. Bunun pratik sonuca çok daha korkunçtur: ‘ardınızda binlerce insan ölüsü ve altüst olmuş binlerce yaşam bıraksanız bile sakın geri dönmeyi düşünmeyin; çünkü başarı ve zafer dost düşman tanımaz; çıkar en büyük dostumuzdur; hayatı ve hayatın içindeki her şeyi kullanabildiğiniz ölçüde hayat anlamlıdır!’ Modern teknik iktidarlar iyi donanımlı ordularının başkumandanlığını medya patronlarına vermişlerdir. Medyaya rağmen hizaya gelmeyenler için zulalarında sakladıkları gerçek askerlerden oluşan gerçek ordular vardır. Ordu- millet diyalektiği yerine çoğu kez ordu- medya diyalektiği devreye girer. Nasılsa milletin büyük bir çoğunluğu doğuştan ordu mensubu ve milletin büyük bir kısmı medyanın ne kadar güçlü ve vatanperver olduğunu öğrenmiştir artık. Hizaya gelmeyenlerin ıslahı devletin ve kutsal iktidarın bekası için en büyük şarttır. Bütün bu büyük emirlerin kutsandığı, kitlelere sunulduğu ve durmadan meşrulaştırıldığı yer, iktidarların en büyük nefes borusu olan medyadır.

Nietzsche, ‘modern dönem, artık kahramanlıkların bittiği ve en yeni olduğunu iddia eden şeyin bile sıkıcı bir tekrara dönüştüğü bir dönemdir’ derken günümüzün medyatik imparatorluklarını sezmişti neredeyse! Ekran karşısında kafası iyice bulandırılmış kitlelerin kahramanlarını da medya yaratır. Kahramanları büyüsel bir tarzda belirleyen medya, kendini yeniden üretmek ve büyüyü bozmamak için kahramanlarını sürekli ve hızlı bir biçimde yeniler. Miroğlu ölür; Polat Alemdar dirilir! Çünkü tüketim kültüründe pazara sunulmuş kahramanın ya da nesnenin tılsımı bozulmamalıdır. İnsan gereksinimi üzerine oturmuş söz konusu sanal diktatörlük, tüketicinin kalabalık ama çoğunlukla gereksiz bilgilerden oluşmuş zihnini kapsamlı bir paparazzi sunumuyla iyice süsler. Bunu, toplumsal geçekliğin bire bir yansısı veya tam bir gereklilik olarak sunar ve sıradanlaştırır. Her akşam birkaç dizi izleyen bir insanın dünyada ya da kendi çevresindeki olaylar dizgesine takılıp kalmasını beklemek abartılı bir iyimserlik olur. Başka ülkelerde boş zaman etkinliği olan bir durum ya da olay biz de kolektif bir kimlik problemine her an dönüşebilir. Müslümcüler ve Orhancılar gibi.

Haberler, çoğunlukla bir unutturma aracıdır. Normal ve gerçekten önemsiz bir haberin bile dört ya da beş defa üst üste yayınlanması, az sonra diye yankılanan ve neredeyse toplumsal bir felaket öncesini anımsatan o tok ses, dünün başlıklarını izleyicinin kafasından silip atar. Üst üste yapılan haber bombardımanı insanları belleksiz bırakır. Zaman algısı parçalanmış bireylerin geçmişle bağları iyice kopmaya başlar. Çünkü her şey anlıktır ve bu muazzam değişimin hızına yetişebilecek hiçbir zihinsel kalıp yoktur henüz.

Bir dönemler neredeyse ekvatorun aşağısında kalmış bütün dünyayı eme eme çoraklaştırıp yoksullaştıran, öbür taraftan kendisinin dışında kalan dünyanın reddiyesi üzerinden yükselmiş, kendine benzemeyenleri benzeştiren, benzememekte direnenleri bir bir kendi tarihsel mezbahanesine çeken Batı Avrupa ve Amerika merkezli emperyalist proje özellikle reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte başlayan yapısal bir karakter değişimi yaşıyor. Son dönemlerde fena halde zedelenmeye başlayan, cilası dökülen, eski barbarlık günlerine geri dönen ve kitleler nezrinde meşruluğunu yitirmeye başlayan büyük global kuşatma, hijyen değildir diye asla kendi sınırlarından içeriye almadığı, ötekiye ait her şeyi (farklı kültürlerin müziklerini, danslarını, inanç kalıplarını, giyimlerini, yemeklerini, tütsüyü, büyüyü, gizemi, totemi, kilimi vs) kendi pazarına endeksleyip satmaya başlamıştır. Amerikan sinema endüstrisi ve görsel imparatorluğu, katlettiği Kızılderililerin ve Latin Amerika halklarının filmlerini o insanlardan tarihsel bir özür dilemek için yapmazlar. Daha çok kahramanlık öyküsü, daha çok erkeklik, daha çok devlet, daha çok sahtelik, daha çok reyting ve çuvallar dolusu dolar! Bir dönemler yamyam diye adlandırdıkları ve kafa derilerinden koleksiyon yaptıkları yerliler onların dijital ekranlarında, milyonlarca izleyicinin sempatik ama biraz vahşi pazar nesnelerinden biri olmuşlardır. Aynı şekilde bu ülkede aşağılama ve hor görmeyi gelenek haline getirmiş olan ırkçı ve milliyetçi söylem ve onun kulakları sağır edecek kadar gür sesli çığırtkanı medya, bir yandan Kürtlerin seçtiği yirmi küsur milletvekilinin meşruluğunu sorgularken, neredeyse ‘ben sizden değilim’ diyen herkesi katıksız bir vatan haini ilan edebilecek kadar pervasızlaşırken öbür taraftan büyük bir ikiyüzlülük ve kurnazlıkla bütün kameralarını Harran ve Mardin’e çevirmişlerdir. Bu ülkenin film endüstrisi ve medya diziciliği, Kürtleri sadece bu ülkenin geri kalmışlığına ve cehaletine gönderme yapan en iyi alegorik özne olarak tanımlar. Kökleri bin yıllara dayanan kadim bir kavmi, fazlasıyla laubali ve sulu Kemal Sunal ve Şener Şen filmlerinden ve Doğuda görev yapmış tanıdıklarından bilen, Mezopotamya coğrafyasının, tarihsel, etnik, sosyolojik, siyasal, dini ve kültürel hiç bir boyutunu bilmeyen, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da fazlasıyla cahil ve işine gelmeyeni es geçen senaristlerin ve yönetmenlerin pazarına dönmüştür Otantik Doğu. İstanbul, Ankara ve İzmir merkezli orijinini ve kültürel kaynaklarını hoyratça tüketen medya, çoğunlukla ülke coğrafyasının doğusunda gerçekleşmiş, fazlasıyla çarpıtılmış ve abartılmış, feodal kapışmanın dışında hiçbir sosyolojik gerçekliği içermeyen içinde bol miktarda cinnet, cinayet ve cehalet olan filmleri kendi pazarına çoktan eklemlemiştir.

Neredeyse bütün tarihi savaşların ve kıyımların tarihi olan, ‘her tarafımız düşmanlar tarafından kuşatılmıştı ve hala kuşatma altındayız’ paranoyasıyla korkutulan, ürkütülen ve içine kapanmaya zorlanan insanların ülkesidir Türkiye. Dışarıdan bakan birinin rahatlıkla ‘Düşmansız bir gün yaşayamazlar’ diyebildiği, şaşkın ve koordinatlarını yitirmiş kitleleri daha da uyuşuk ve hantal yapmanın en iyi ve en zahmetsiz yöntemi, en sıra dışı şeyi bile sıradanlaştırılmış seyirlik alemlere dönüştürmek; sıradan olanı abartılı bir tarzda sunup bilinci şoka uğratmak ve bütün bunlardan sonra kafası iyice bulandırılmış geniş kitleleri, hiçbir soru sormadan bakan boş bakışların toplumu haline getirmektir. Bu ülkede medya kışkırtıcı, provokatör, ötekileştiren, insanları tuhaf bir hipnozun içinde benzeştirip yok edebilen, pervasız ve savurgan bir zorbanın işlevini üstlenmiştir. Bu zorbaya karşı durmanın en iyi yolu alternatif, özerk medya odakları yaratıp her birini toplumsal bir direniş noktası haline getirmektir. Çağla Şikel’ in geçirdiği estetik bir operasyonun, bu ülkede sadece bir hükümet döneminde yapılmış iki bin operasyondan çok daha önemsiz olduğunu insanlara anlatabilecek, Polat Alemdar’ın bu ülke tarihindeki yerinin herhangi bir köyde öğretmenlik yapan idealist bir Anadolu çocuğunun yerinden çok daha düşük bir yerde olduğunu, hatta bunların asla kıyaslanamayacak durumlar olduğunu insanlara anlatacak, alabildiğince gür sesli bir ahlak! Bu ülkenin tıkanan zihinsel kanallarını açabilecek bir çığlık!… Devlet primleriyle, sonsuz sayıda yalan dolanla ve alabildiğince malzemeden çalarak diktiği büyük apartmanları küçük bir depremde yüzlerce insana mezar olan patronların değil, bu büyük ve total saldırıya rağmen, insani malzemesinden çaldırmamış namuslu insanların yönettiği bir alternatif toplumsal ve demokratik bir yayın anlayışı! Yoksa bu cinnet arenasından çıkış yok!

http://ahaligazetesi.org/makale/medyatik-zorbalik-ve-kitlesel-hipnoz/

January 5, 2010 - Posted by | anti-kapitalizm, isyan, sistem karsitligi

5 Comments »

  1. Bu yazının her satırını ‘evet..evet ‘yaklaşımlarıyla okudum.Sistem insanları t.v’ ye kilitliyor ,t.v.de asıl gündemin tamamen dışında geziniyor; hep beraber bağırarak ,naralar atarak ve ulusal değerlerin,ulus çıkarlarının,devlet onur ve adaletinin tamamen saptırıldığı bir medya batağına çekiyor.Umudumuzu kaybetmeyelim elbet bir çözüm bulunacaktır diye düşlemek istiyorum ama her gün bindiğimiz o ,yeşil sürgüler veren ağaç dallarından biri daha baltalanıyor.

    Comment by sevinç | January 5, 2010 | Reply

  2. gözümüzün önüne adeta perde çekiyorlar tabi bizim görmememiz onların sayın abilerin işine geliyor neden medyayı ele geçirmesinler ortaçağ avrupasında kilisenin yürütmüş olduğu politikayı izliyorlar susun yoksa sizi yaşamdan afaroz ederiz ortalık cilalılara kalmış tamamem sayın hocam

    Comment by m. nedim sönmez | January 7, 2010 | Reply

  3. çok güzel ve katıldığım bir yazı…kafamda yüreğimde çığlık haline gelmiş düşüncelerin yazıya dökülmüş hali resmen..kapitalizm zaman ve bellek yiyen yamyam canavar…yazılı ve görsel basın da bunun en sağlam aracı,silahı…öyle iyi kullanılıyor ki…belleksiz,kimliksiz,geçmişsiz yürüyen ve yarınından bi haber bir kalabalık haline geldik…üstelik sadece burada değil sorun evrensel…çözümde öyle ama farkında olan bir avuç insanın da çok ciddi örgütlenememe,organize olamama,hatta etkin dinleyip,tartışamama sorunu var…nasıl çıkılır bu engin tuzaktan…kim ya da kimler ideolojilerden bağımsız tek yapı altında toplanabilmenin zaruri olduğunu anlatabilir onlarca farklı grup,fraksiyon,..loji topluluklarına…
    sadece offf diyebiliyorum, izliyorum, okuyorum….üzülüyorum, korkuyorum….

    Comment by elif | January 8, 2010 | Reply

  4. yaaşsın özgür halkların kardeşliği kahrolsun emperyalizm…

    Comment by şaban | January 30, 2010 | Reply

  5. Araştırma yaparken tesadüfen bulduğum bu çarpıcı yazı, kendi içinde neden gaztelerde bu içerikte ve dünya görüşünde bir yazıya rastlayamadığımızı bir güzel açıklıyor.Medya yine dokunduranlar var ama bunlar paslaşmak amaçlı yapıyorlar bu işi. Ama Selahattin Bey in yazısı açıkça ‘kral çıplak’ diyen bir haykırış olmuş.Sürekli korkutuluyoruz! olmayan,yaşanmamış, hayali vakalarla..ya da danışıklı dövüşüklü hazırlanmış siyasi haberlerle aldatılıyoruz ve korkuyoruz..Güneydoğu yu Doğu Anadolu yu korkutucu buluyoruz..Sanki Kurtuluş Savaşını hep beraber vermedik?? O insanlar buharlaşmadı ya değil mi??O ünvanlar o şehirlerimize boşuna verilmedi ya!Futbol müsabakalarında Diyarbakırsporu kullanıyorlar.Tezgah dönüyor bu işlerde.Biz izleyenler vah vah tüh tüh vay şerefsizler diyoruz aptallaştığımız için her görünene inandığımız için..o yörelerden DTP ye oy çıkınca delirecek gibi oluyoruz! Bilmiyoruz aslında bu da oyun!onlara oy veren falan yok!yazıda çok güzel değinilmiş SANAL DİKTATÖRLÜK diye..aynen böyle! artık meydana çıkıp her şeyin sanal olduğunu anlatmalıyız! SANAL BİR GÜÇ elimizi kolumuzu bağlıyor yüreğimizi dağlıyor..Bizi her an savaşa hazır bekler hale getiriyor..hayali Kürt hackerlardan korkuyoruz..Başbakanlık sayfası hackerlanmış inanıyoruz..her şeyi kendileri yapıyor halbuki..neyse yazı şahane!!! iyi ki bir şekilde buldum ve okudum hatta kaydedeceğim :))
    iyi günler…

    Comment by Duygu Ürgün | July 14, 2010 | Reply


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: