ecotopianetwork

Potlaç Bir Trafik Kazası Mıdır?


“Yeni törenler gerek bize
Yeni törenler –kimi zaman en eski”[1]

Cemal Süreya

“Benim zihnimdeki mimarlık mevcut zenginlik, iktidar ve otorite oyununun dışında. O kendi kendisinin oyunu ve kendi kuralları, kendi araç ve amaçları var.”[2] İstanbul Vatan Caddesi şiddetli yağışlardan sonra sular ile kaplanır ve yaya ile otomobil geçişini sekteye uğratır. Vatan Caddesi böyle havalarda bir tür iç patlama geçirir. Bizans’ın Lycus deresi, Osmanlıda Bayrampaşa deresi adını almıştı ve hâlâ yeryüzündeki akışını sürdürüyordu. Menderes 50’lerde bu derenin yatağı üzerinden asfalt geçirerek dereyi bir tür kanalizasyon haline döndürdü. Ve yağışlı havalarda asfaltın üzerine çıkan belki de  bu Lycus deresidir. Trafiği tıkayan, kanalizasyon haline getirilen doğanın bir tür geri dönüşüdür. (Şu da not edilmeli, eski yıllarda, caddeyi su basınca, insanlar belirli bir dayanışma geleneği ile, paçalarını sıyırıp birbirlerini sırtlarında taşıyarak karşıya geçirirlerdi).

Biriken kentsel gerilimin taşmaları, veya taşkınlıkları, merkeze hep oyunbozanlık olarak görünür. Virilio da siyasi söylemin, toplumsal düzeni dolaşımın (insan, mal) denetimiyle, devrimi ve ayaklanmayı ise trafik sıkışıklığı, yasak yere park etme, trafik kazası ve çarpışmayla bir tuttuğunu söylüyordu.[3]

Yeryüzü baharla birlikte bolluğa doğru biraz daha yaklaşır. Kış kıtlıktır. Bahar bolluk. Bahar şenlikleri bolluk karşılama bayramları gibidir. 1 Mayıs 1996’daki İstanbul Kadıköy gösterileri sırasında, göstericilerden birinin trafik lambalarına zarar vermesi, o günlerde çok konuşulmuş, trafik-lambası-düşmanı gencin fotoğrafları, belediyenin çiçek düzenlemelerini dağıtan, çiçekleri koparan başka bir genç kızla beraber, gazetelerde boy boy basılmıştı. Karşılıklı metaforik tutumlar. Siyasi söylem, zaten gösterinin kendisini bir tür trafik kurallarına uymama olarak görüyordu, ve belediyenin çiçek bahçeleri, kabul edilebilir doğanın sınırlarını çiziyordu. Kaybolan ufuk çizgisi gibi, bahçenin sınırları belirsizleştikçe, başka araçları ve başka amaçları olan, başka oyunlar beliriyor ufukta.

Ayrıca medyanın tüm o malları takdim ettiği reklam furyasının, aslında “toplumun en alt katlarında yaşayanlar” için nasıl merhametsiz ve acı bir aldatmaca anlamına geldiğini de unutmamak gerek. Bütün o reklamlarda aynı zamanda şu da söylenmektedir: “şu anda gördüklerinize hiç bir zaman sahip olamayacaksınız.”[4] Bastırılmış erkler, kışkırtılmış arzular… Mülklerin, malların belirli noktalarda tıkanıp kalması, buralarda şişkinlikler yaratması, kenti çıbanlar tarlasına çeviriyor, kışkırmış arzu çıbanlarıyla yüzü şişmişler için. Çıban patlatma girişimleri çıkıyor buradan karşımıza. Dolayısıyla Los Angeles ’92, Arnavutluk ’97 veya Endonezya ’98 gibi hareketlere, tali öğeler olarak girse de çoğu kez ana karakter muamelesi gören, bir dükkanlarla armağanlaşma ritüeli ekleniyor. Potlaçtaki zorunlu armağanlaşma öğesi taşınıyor sokaklara ve bebek arabasına koyduğu televizyonla uzaklaşan yaşlı kadın, buzdolabını sürükleyen küçük çocuk, yediden yetmişe bir           neo-potlaç şenliğinde aldıkları armağanlarla evlerine dönüyorlar.

İlüzyonu yaratılan bolluk toplumu, hep kapalı mekanlarda, ekranlarda ve vitrinlerde sıkışır, oralarda depolanır ve sergilenirken, kıtlık toplumu hep açık mekanlarda, sokaklarda akıyor, ve en yüksek gelire sahip %20’lik dilimle en düşük gelire sahip %20’lik dilimin toplam zenginlikten aldıkları payları karşılaştıran çarpıcı istatistiklerde durdukları gibi durmuyorlar. Kim şişede durduğu gibi durmak ister ki?

 İnternette sörf yapan bireyler, sürekli siber dükkanlara çarpıyorlar, siber bolluğu dolaşıyorlar, siber kıtlığın sesi ise ancak hackerların şifre kırma eylemleriyle gösteriyor kendini. Ama hackerlar mecburi ‘profesyonel’ler olduklarından tüm kıtlık adına girişiyorlar eylemlerine, kıtlığı temsil ediyorlar –kıtlık kendisi söz aldığında hâlâ eski yöntemlerle konuşuyor çünkü.  Robin Hood hackerlar, şifrelerini kırdıkları programları warez sitelerinde isteyen herkesin kullanımına açıyorlar. (Ama hackerlar da, profesyonelliğin yapısında, bir yeni çağ kabile şefiymişcesine, verdikleri armağanların çokluğuyla itibar kazanıyorlar, ‘bey’ olarak namları yürüyor siber alemde.) Son kullanıcılar istedikleri gibi programları yağmalayabiliyorlar bu sitelerde. Bu da son kullanıcının örneğin Microsoft’la armağanlaşmasının karşılıklılığını koruyor. Sonuçta sermaye, sürekli olarak  zorunlu armağanlar alıyor ama kendisi ısrarla karşı armağanlar vermekten kaçınıyor. Zenginliğin biriktirilmesi potlaçın bittiği yere adresleniyor.

Fakat Potlaç, tabii, hiyerarşik okumalara da açık. Armağan rekabeti üzerinden mevki kazanma ve mevki kurma amaçlı, ya da halkların mal isteğini abartan, haseti öne çıkaran, Bataille’ın savaşlar devletlerin fazla insanları ve fazla malları imha ederek armağan etikleri potlaçlarıdır dediği anlamda da ele alınabilir. Ya da Tersine, bir hatıra, bir toplumsal bellek refleksi olduğu noktalar, birikimin yayılarak merkezileşmenin önlenmesi bağlamında dönüştürücü yoruma da açılabilir.

“…zenginliğin küçümsenmesiyle zenginleşir ve kendisine esirgediği şey, cömertliğinin sonucudur.”[5] Artı-değerle el değiştiren nesnenin ruhu (taoangın hausu) sermayede hapsedilmiştir. Refleksif sermaye, düşünme üzerine düşünme gibi biriktirmeyi biriktirir, yağmaları yağmalar, tekelleştirir. Sermaye bir ruhlar hapishanesidir, kilitli ruhlar kutusudur. Hackerlar bu ruh kutularının Buz’larını (‘buz’ kelimesi BUZ’dan geliyor. İng. ICE – intrution countermeasures electronics: sızmaya karşı elektronik tedbirler. William Gibson’In Neuromancer adlı romanına bakılabilir.) kırarlar. Aradaki soğuk ilişki ısınmıştır. Fatal Attraction filminde Sharon Stone ile Michael Douglas karakterleri arasındaki öldüren cazibede buzkıracağının rolü gibi.

“Buzkırıcılar” dedi Case kırmızı fincanın kenarından konuşarak.[6] Mimar Zaha Hadid, Londra’da Ocak 2000’de açılan ‘Binyıl Kubbesi’ (Millennium Dome’) içine Mind Zone (Zihin Bölgesi) adlı bir düzenleme yapar. Bu mekana topluluk ruhunu ve anlayışını simgelemek üzere bir kırmızı karınca ailesi getirir. Çalışkan ve birarada yaşamaya alışkın karıncalar, seçkin çağrılıların hazır bulunduğu 31 Aralık 1999’daki Kraliçeli açılış töreninde, ilgi ile izleniyorlar. Ancak beklenmedik bir gelişme yaşanıyor. Bir süre sonra kırmızı karıncalar barındırıldıkları saydam plastiği kemirip kurtuluyorlar.[7] Kendileri için biçilen rolün, uygun görülen alanın dışında, kendi zihin bölgelerinin tasarımını yapmakla meşguldürler şimdi. Başka bir oyunun peşindedirler.

“Potlaçı yapmak için bir şenlik seçilebilir ama potlaç tek başına bir şenlik nedeni de olabilir.”[8] Woods’un işaret ettiği kendi oyunlarımızı düzenleme önerisini Lewis Caroll da Alice Harikalar Diyarında’daki koza oyununda öngörüyordu.[9] Bu oyunda modern toplum insanının alışık olduğu yarış ilkelerinden oldukça farklı, farklıdan da öte tümüyle zıttı bir anlayış göze çarpar. Uzlaşımsal yarışlar bilinegeldği gibi birbiriyle kesişmeyen kulvarlar içindeki yalıtık bireylerin, yan yollara sapmadan başlama ve bitiş çizgisi arasını en kısa zaman diliminde almalarına dayanır. Zaten kulvarlarda yan yollar olmaz, olmamalıdır; zaman kaybedilmeyecek kadar değerli bir meta olduğu için bu metayı çok harcamamak gerekir. Başarıya kenetlenmiştir birey, sistemin sunduğu bitiş çizgilerine ulaşmak için deli danalar gibi koşturur. Bitiş çizgisi daha baştan bellidir, sürprizlere ve yeni yönsemelere kapalıdır, süreç içinde oluşmaz.  Alice’de oynanan koza oyununda ise yarışmaya katılanlar kulvarlarda koşmazlar. Herkes kendi yolunu kendisi belirler, bu yol doğrusal değildir, başka yollarla kesişir ve yan yollar her zaman mevcuttur. Uzlaşımsal yarışlarda bireyler bir merkezi halkanın etrafında yer alan eş merkezli halkalar üzerinde koşarlar. Bu merkeze günümüzde şirket deniyor. Tüm kazanımlar merkezde toplanma, birikme eğilimi gösteriyor ve oyunun sonunda kazanan her zaman merkez oluyor. Koza oyununda ise yarışmaya katılanlar ağımsı bir örüntü oluşturuyorlar, ağımsı bir yol örüntüsü açıyorlar kendilerine. Birbirleriyle kesişen, karşılaşan, etkileleşen, başka yollara kaçabilen bir yarışmacılar topluluğu. Oyunun sonunda herkes kazanıyor; kaybeden olmuyor. Ve  kazananlar kimin elinde armağan verecek denli malı varsa onları birbirlerine eşit olarak dağıtıyorlar.

Lebbeus Woods tarihi hiyerarşik kentler yerine heterarşik kentleri önerir. Heterarşik kent hiyerarşik kentteki tepesinde otoritenin bulunduğu toplumsal pramidi tersine çevirerek, bireyin tepede olduğu pramidler yaratarak, monoloğun yerini diyaloğun aldığı aykırı bir düzenin, sürekli bir değişimin yaşandığı, öncesi ve sonrası belirsiz kentlerdir. Tasarımları hem varolan düzeni reddeder, hem de yeni toplumsal düzenler önerir. Önerilen toplum temelde anarşik olduğundan, merkezi bir yapısı yoktur. Virilio’nun ‘ekran kent meydanına dönüşmüştür’ yorumu kentin de bir ekranlar meydanına dönüşmesiyle çeşitleniyor bugün. Kent meydanında kente dair imgeler devşirerek dolaşan Baudlaire-Benjamin flaneur’ü, internetin sağladığı hipermetin ortamında ağ-dünya üzerinde bilgiler devşirerek dolaşmaya başlamıştır. Flaneur’ün hareket ve hız yeteneği önceden kestirilmeyecek ölçüde artmıştır. Artan hızla birlikte flaneur kendi bedenini yitirir. Daha çok ekranlara dair imgeler devşirmek durumundadır, ama ‘ortam’ı değişen hipermetinsel flaneur bir çekirge sıçraması yeteneği kazanmıştır da denebilir, bir kuantum çekirgesi mesela. Yolların eşmerkezli olmayan ağlar biçiminde ilerlediği hipermetinsel bağlama kenti de yerleştirmek mümkündür. Kıtlıktan gelen flaneur kenti hipermetin gibi okuma arzusundadır. Padişahın kente gireceği kapı bellidir ama o her kapıdan girebilir. Kıtlık kervanı kent bolluğunun toplandığı meydanlara sıçramalarla varınca kendi potlaç şenliğini arar.

Burada kıtlığın önüne bir yol ayrımı çıkar. Dayatılan ve mevcut ‘tek’ oyun ve kendi aralarında oluşturup kendi aralarında oynayabilecekleri oyunlar bolluğu. 

 Pencerelerin önündeki kafesler. Osmanlıda örneğin hayratların bayramlarda şerbet dağıtılan pencerelerinin önünde kafesler, genelde kamu binalarında açıklıklarda  kullanılan koruma amaçlı metal bir sistem, yapı öğesi. Birbirine bağlanan çubuklardan oluşuyor, bu çubukların birbirlerine bağlanma noktalarındaki birleştirici parçaya ‘lokma’, ve bu lokmalarla birbirine bağlanan çubuklar sistemine de ‘şebeke’ deniyor. Dünya Ticaret Örgütü’nün belirli bir toplantısı (Seattle ’99) belirli bir diktatörün serbest bırakılışı (Pinochet) ya da belirli bir neo-nazi  partinin hükümete ortak oluşu (Haider-Avusturya) gibi iktidar ve baskının yoğunlaştığı, yığıştığı, biriktiği erksel-mekanlarda düzenlenen karşı gösteriler ile 1 Mayıs tipi ağsal  gösteriler arasındaki ayrıma işaret etmek gerekir. İktidarın noktasal yığışmalarına karşı gelişen direniş yoğunlaşmaları potlaç refleksiyle birikimi dağıtmaya yönelirler. Birikimi yayarcasına karşılarına çıkan erk-mekanlarına sızmaya, buraları söküme uğratmaya çalışırlar. Bu erk-mekanları hep erk dolaşımını tıkamak ve armağanların tek-yönlü akacağı başka bir erk-dolaşımı, yolların bir yeniden düzenlenişi dayatmak peşindeyken, eylemler tersine bu dolaşımları tıkamak, yolları kesmek ve başka bir dolaşım ağı önermek amacındadır.

Bu direnişler ‘şebeke’nin demirden lokmalarıdır. Yutulmazlar. Direnişi şebekeleştiren demirden lokmalar haline gelmek alternatifi açıktır. Sindirilmemek esastır.

“Çin’deki bir kelebeğin kanat çırpışı bir hafta sonra Seattle’daki hava durumunu etkileyebilir Her yıl yeni kral kelebek kuşakları çiftleşme bölgelerine ulaşmak üzere uzun göçler yaparlar. Kimi zaman bu yolculukları 2000 millik bir mesafeye ulaşabilmekte ve günde 80 mil  hızla varacaklara yere doğru uçabilmektedirler. Avcılara karşı korunmuş olmasaydılar kral kelebekleri bu inanılmaz  yolculukları hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceklerdi.[10]

Kral kelebekleri bu uzun yolculukları sırasında başka canlılara yem olmamak için bir tür savunma mekanizması geliştirmişler. Kendi tatlarını bozmuşlar. Bir kral kelebeğini yemeye kalkışan bir kuş kesinlikle pişman olacak ve bir daha bunu denemeyecektir. Zehir zemberek bir lezzete sahiptir bu kelebekler. Tüketilmemek için kendilerini zehire dönüştürmüşler de diyebiliriz. Bu zehiri kendileri imal etmezler; henüz larva aşamasındayken zehirli bitkilerle beslenerek onların zehirlerini vucutlarında biriktirmeye başlarlar. Sindirilmemek için zehirden gövdelere, demirden lokmalara dönüşebilmek gerekiyor.

Ben birini sevdiğim zaman/ göğünü durmadan genişletir/ ama herkes rahattır kozasının içinde/ o sevgi artık kimsesizdir –Metin Altıok. Bir de annelerin yaptığı lokmalar var (bunları neden hep annelerin yaptığını kadın hakları açısından kurcalamak hakkımızı saklı tutarak) tabaklarda komşulara lokmalar taşırız. Ve komşuların yaptığı lokmaları alırız başka tabaklarda. Demirden lokmalar dayanışmayı sever. Bunu belki sonradan düşünürüz, belki de hiç düşünmeden yaparız.

Aslında bizler, onlar –işçiler, acı çekenler– kadar zulümlere uğramadık; evlerimizde oturup kendimizi insani acıların çığlığı ve görünümünden koruyan bizler, acı cehenneminin ortasında yaşayanları yargılayamayız… Kişisel olarak bu patlamalardan nefret ediyorum, ancak umutsuzluğa sürüklenenleri suçlayacak bir yargıç durumunda olamam ben .. –Peter Kropotkin.[11] 


[1] Cemal Süreya’nın Uçurumda Açan kitabında yeralan Var adlı şiirinden. Sevda Sözleri, Can Yayınları, İstanbul 1994, s.177.

[2] Lebbeus Woods, Boyut Kitapları Çağdaş Dünya Mimarları, çev.Gülgün Öztaş, İstanbul 2000, s.73.

[3] Paul Virilio, Hız ve Politika, çev. Meltem Cansever, Metis Yayınları, İstanbul 1998, s.19.

[4] Chicago Sürrealist Grubu; ‘Sürrealist Manifesto: Yeni Dünya Düzenini Sarsan Üç Gün, 1992 Los

Angeles Ayaklanması’, (Chicago Sürrealist Grubu’nun ‘What Are You Going To Do About It?’ adlı yayının Nisan 1993 tarihli 2. Sayısından), çev.:Ergun Aydınoğlu, Sosyalizmin Sorunları Kitap Dizisi 2, Mayıs 1995.

[5] Georges Bataille, Lanetli Pay, çev. M. Mukadder Yakupoğlu, Mor Yayınları, Ankara 1999, s.106.

[6] William Gibson. Neuromancer. Çev. Melike Altıntaş. Sarmal Yayınları, İstanbul 1998, s.44.

[7] Aktaran Suha Özkan, XXI dergisi, Mart-Nisan 2000, sayı 1,  s. 31.

[8] Bataille, agy., s. 103.

[9] Alis Harikalar Diyarındadır. Birara devleşen Alis öyle çok ağlar ki gözyaşlarından koca bir göl oluşur. Ardından küçülürken bu kez kendisini bu gölün içinde bulur. Gölde yalnız olmadığını fark eder. Gölün içindeki kartal yavrusu, ördek, fare dodo kuşu, ve başka tuhaf hayvanlarla birlikte yüzerek kıyıya çıkarlar. Ve ıslanan hayvanlar kurumak için bir oyun oynamaya karar verirler. Bunun için biçimi pek de önemli olmayan bir çember çizerler. Yarışa katılacaklar çemberin üzerinde gelişigüzel yerlerini alırlar. Her hangi bir komut verilmeksizin yarışmacılar istedikleri gibi koşmaya başlarlar ve istedikleri zaman koşmayı bırakırlar. Koza yarışı fikrini ortaya atan hayvan olan Dodo kuşu bir süre sonra hayvanların kuruduğunu fark edince “oyun bitti” diye bağırır aniden. Tüm yarışmacılar kimin kazandığını merak etmektedirler. Dodo bu soru karşısında biraz düşünür ve herkesin kazandığını ve herkesin ödül alması gerektiğini söyler. Ödül olarak Alisin cebindeki şekerleri dağıtır yarışmacılara. Alis’e de ödül verilmesi gerektiğine karar verirler ve Alis’e ödül olarak Alis’in cebinde bulunan bir yüksük küçük bir törenle sunulur.( Lewis Carroll, Alis Harikalar Diyarında, çev. Kısmet Burian, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 1998, s.33.) Alis’in malları bir anlamda potlaça uğramıştır.

[10] Christopher Wills, Genlerin Bilgeliği, Evrimde Yeni Patikalar, çev. Feryal Halatçı, Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1997, s. 206-208.

[11] Aktaran Woodcock ve Avakumovic, The Anarchist Prince: Peter Kropotkin (New York, 1971), s. 248.

http://www.scribd.com/doc/21364030/Potlac-Bir-Trafik-Kazas%C4%B1-M%C4%B1d%C4%B1r

Advertisements

January 7, 2010 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekotopya heterotopya utopyalar, sistem karsitligi | Leave a comment

ANARŞİST BAĞBOZUMU – Yaşar Çabuklu

Anarşizm genellikle kaosla, düzensizlikle, kargaşayla bir tutulur. XIX. yüzyılda anarşizm, muhaliflerinin yetke karşıtı hareketi suçlamak, karalamak için kullandıkları bir sözcüktü. Ancak anti-otoriter haraketler aslında yetkenin olmaması anlamına gelen anarşi sözcüğünü olduğu gibi kabullendiler. Kendini devlet karşıtlığı temelinde ifade eden XIX. yüzyıl anarşizminin kaotik boyutu zayıftı çünkü devlet karşısında ezilenlerin hareketini monolitik bir birlik olarak gören pozitivist yaklaşımdan etkilenmişti. Ancak anarşizm işçi sınıfına sosyalizme oranla daha az önem veriyor, kır yoksullarına, öğrencilere, marjinal kesimlere daha yakın duruyordu. Anarşizmin kaotik yanı XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başında anarşistlerin suikastlere yönelmeleri ve yer yer nihilizme yakınlaşmalarıyla birlikte güçlendi. Bununla birlikte devlete karşı geleneksel anarşist bir toplumsal örgütlülük modeli gücünü korudu ve anarşizm 1960’lara kadar XIX. yüzyıldan kalma bir pozitivist toplumculuk modelinin çok fazla dışına çıkamadı. 1960’lar sonrası postmodern kapitalizmin, iktidarı devletin yanı sıra toplumun tüm dokularına yayan, çok merkezli hale getiren niteliği muhalefetin de çok merkezli olabilmesinin nesnel koşullarını yarattı ve anarşizmin kaotik boyutunun açılımına imkân verdi. Sosyalistler geçmişte yaptıkları gibi, hatta daha çok, anarşistleri kargaşa ve düzensizlik yaratarak toplumsal muhalefetin birliğini, bütünlüğünü bozmakla eleştirdiler ve işçi sınıfı merkezli, monolitik, geleneksel bir muhalefet anlayışını devam ettirdiler. Bu anlayış zorunlu olarak otoriter yapılar üretiyordu çünkü Aydınlanma düşüncesinden devraldığı, tek rasyonel doğru mantığının ışığında tek bir iktidar ve tek bir muhalefet öngörüyordu. Merkez dışı çokluklar, kulvarları olmayan, karşılıklı etkileşim içinde yollarını kuralsızca oluşturan öznellikler sosyalistleri ürkütüyordu. Anarşist düşünce ise geçmişinden devraldığı “bozguncu” geleneğin de yardımıyla postmodern toplumun yapılarını bozuma uğratmak, çözmek, parçalamak ve aynı zamanda otonom öznelliklerden oluşan muhalif bir çokluğun kendi içindeki iletişiminin, dayanışmasının ve örgütlenmesinin koşullarını oluşturmak yönünde ilerledi. Marksizmin ne teorisi ne de pratiği muhalefetin mikro ölçekli kaotik parçalanmışlığını ve birlikteliğini kaldıramazdı. Başıbozuk yoğunlukların otoriter olmayan birlikteliklerde buluşmasını sağlamak anarşizme düştü. Süreyyya Evren ve Rahmi G. Öğdül’ün birlikte yazdıkları Bağbozumları adlı kitap, bozmak ile kurmak arasındaki ilişkinin anarşist yorumunu sunuyor. Bağbozumu kavramı bir yandan okul, devlet, ordu, polis, şirketler, kilise vb. tüm otoriter kurumların ortak özelliğini oluşturan hiyerarşik yapılara, piramitsel örgütlenmelere eşlik eden otoriter, dikey, denetleyici bağların bozulmasına göndermede bulunurken öte yandan bu bağların bozumlarının kutlandığı şenliklerdeki otorite yokluğuna, otonom bireyler arasında kurulan yeni yatay bağlara işaret eder.

Bağ ve bahçe düzenlenmiş, denetim altına alınmış doğa düşüncesiyle ilişkilidir. Tarihte otorite ilişkilerinin yerleşik tarıma geçilmesiyle birlikte başladığı, daha sonra çit çekilerek sahipsiz toprakların özel mülklere dönüştürüldüğü hatırlandığında, bahçe kavramının düzeni çağrıştıran tonu daha da belirginlik kazanır. Otoriter düşüncelerin benimsediği toplum mühendisliği kavramı bahçe düzenlemesinin sosyal izdüşümüdür. Toplum da bahçe gibi ayrık otlarından, tehlikelerden arındırılması gereken, denetim altında tutulacak bir alandır. Duvarlar ve dikenli teller sadece bahçeleri değil hapishaneler, tımarhaneler gibi tekinsizlerin tıkıştırıldıkları kurumları çevreleyen sınırlardır da. Toplum büyük bir bahçe olarak düşünülürse devlet de bir tür park ve bahçeler müdürlüğüdür. Aydınlanma teorisinin düşünce modeli ağaç biçimlidir. Merkezi, hiyerarşik ve piramitsel bir niteliğe sahiptir. Bağbozan bitki ise merkezi gövdelere sarılarak onları bozguna uğratır.

Bu bağlamda hiyerarşik değil heterarşik bir bitkidir. “Bozguncu bitkiler” rizom (kökgövde) şeklindedir. Rizomlar dikine gelişmek yerine toprağın altında yatay olarak uzanırlar. Ağaçlar ve onların köklerinden farklı olarak bu yeraltı gövdeleri birbirlerine bir ağla bağlanırlar. Başlangıcı ve sonu olmayan rizomlar hareket halindeki yönlerden oluşur. Ayrıkotları gibi çok hızlı bir biçimde çoğaldıkları için bir kez bahçeye girdiklerinde onlardan kurtulmak zordur. Rizom bilgisi de merkezi, ağaçsal yapıları kökünden söküp atar, hiyerarşik yapıları kırar, merkezsizleştirir, farklılıklar ve çokkatlılıklar üretir, heterojen ve sürekli hareket halindeki oluşumlara imkân verir. Birbirleriyle rastgele, düzensiz ilişkiler kuran rizomsal çizgiler her an değişen, yeniden oluşan bir ağ oluştururlar. 

Toplumsal, kentsel mekânlar da bahçeler gibi iktidarın noktalar ve kapalılık temelinde tahakkümünü kurduğu yerlerdir. Evler, işyerleri, alışveriş merkezleri, vitrinler, ekranlar iktidar ilişkilerinin sıkıştığı noktasal kapalı alanlardır. İktidar, bireyleri bu kapalı yerler içinde birbirlerinden yalıtılmış bir biçimde tutar. Noktalar arasındaki insan ve mal dolaşımının denetimi iktidar açısından merkezi bir önem taşır.

Bireylere dayatılan yollar, otobanlar, parkurlar, kulvarlar sabit yerler arasındaki ulaşımın güvenlik altına alındığı merkezi erk tünelleridir. Amaç bir kez güvenli noktalara ulaşmak olarak tanımlanınca mesafe nefreti ortaya çıkar ve yolda geçen zaman boşa harcanmış, kayıp bir zaman olarak görülür. Ulaşım önceden belirlenmiş bir çizgi üzerinde hızlı, kesintisiz bir akış olarak tasarlanır. Bireyler steril kulvarlarda birbirlerinden yalıtılmış bir şekilde yolculuk ederler.

Turistler iktidarın imal ettiği hazır manzaralaşmış akışları, hazır yerleri, hazır nesneleri tüketirler. Öte yandan kapitalist birikimin yol açtığı kentsel gerilim zaman zaman patlamalarla, tıkanmalarla, taşmalarla sonuçlanır. İktidarın yığıştığı, tıkandığı noktalarda direniş yoğunlaşmaları oluşur. Malların dolaşımındaki tıkanma bir tür potlaç, birikimi dağıtma anlamına gelen yağmalarla sonuçlanır; erk mekânları içlerine sızılarak söküme uğratılır. Kapalı mekânlarda, belirlenmiş kulvarlarda varlık bulan iktidarın tersine direniş açık mekânlarda, sokaklarda ifadesini bulur; şenliklerle, işgallerle, iktidarın tüketime tahsis ettiği bu alanlar geri talep edilir. İktidar için bir oyunbozanlık ya da felaket olarak görülen sistemin akışındaki kesintiler muhalefetin yeni ilişki ağları, dayanışmacı, yardımlaşmacı ilişkiler geliştirmesine vesile olur. Dar ve çizgisel bir kulvarda bir sona ulaşmak isteyen hızlı bir ilerlemeyi öngören otoriter ulaşım modelinin tersine, anarşik yürüyüş başıbozuktur. Belirli bir güzergâhı yoktur; yan yollara, patikalara saparak kendi yollarını, mekânlarını her an yeniden yaratır. Yolda karşılaşılan insanlarla ilişki, seyirci turistinkinin tersine yüz yüze ilişkisellik ve karşılıklılık temelinde gerçekleşir. Otobanların sanal dünyadaki karşılığı olan infobanlar internetteki hazır sörf mekânlarıdır. Kentli tüketici turistler gibi internet sörfçüleri de siber dükkânları, tüketim tapınaklarını ziyaret ederler. Başıbozuk yürüyüşçülerin siber dünyadaki karşılığı ise hacker’lardır. Bunlar bir yandan otoritenin ve tüketimin şifrelerini kırarken öte yandan kendi aralarında iktidar söylemini dışlayan bir metinler ağı oluştururlar. Hiper metnin bağlı olduğu bir üst metin, bir anlatı merkezi yoktur. Yazarın otoritesinin kaybolduğu bu metin, anlamın etkin okurlardan oluşan öznelerin değişen ilgi merkezlerine bağlı olarak her an değiştiği, sınırsız biçimde yeniden oluştuğu açık bir metindir.

Anarşist düşünce saflığa karşı melezliği, resmiyete karşı karnavaleski, hiyerarşiye karşı yatay ağsallığı, tek doğruya, monoloğa karşı diyalojik olanı savunur. Ulus devletin ürettiği, sadık kalınması istenen tarihsel ve kültürel bir mirasa dayalı kapalı anlatıya, resmi tarihe karşı çıkar. Bu tarih iktidarın, dışladığı kadınlara yer vermeyen erkeğin hikâyesidir. Sadece kamusal kayıtlı olanın anlatıldığı eril tarih yazın karşısında anarşizm, kadınların sığdırılmak istendiği özel alanın politik olduğunu vurgular ve bu alana ilişkin iktidarın üzerini örttüğü tarihsel deneyimleri gün ışığına çıkarmaya çalışır. Öte yandan geçmiş bir “altınçağın” mutlaklaştırılması ya da “bilimsel olarak kurgulanmış bir gelecek” düşüncesinden yola çıkarak bugünü tek yöne sokma girişimleri dayatmacı, otoriter politikalar üretir. Önemli olan tekilliklerin, farklılıkların olumlandığı, yeni olanın öncülük taslamadığı, herkesin kendi avangardı olduğu bir çokluk ortamının yaratılmasıdır. Günümüzde iktidarın yerleştiği tek bir merkez olmadığından, direniş de merkezsiz olmalıdır. İktidarın yoğunlaştığı kesişen baskı merkezleri direnişin de yoğunlaştığı yerlerdir. Eski muhalefetin sıkı disiplinli, kapalı ve kilitli ruh halini yansıtan, homojenliğin ve safları bozmamanın temel olduğu, ciddi görünümlü gösterilerinden farklı olarak kapitalist küreselleşme karşıtı gösteriler, çoklukları, kaosları ve renklilikleriyle bir şenlik, bir karnaval görüntüsü sergiler. Eşyaların tersyüz edilmesi, başka amaçlar için kullanılması, verili durumları ihlali, uygunsuz birleşmeler, etnik ve kültürel heterojenlik, kapitalizme, hiyerarşiye, patriyarkaya ve milliyetçiliğe karşı çıkma anarşizan şenliklerin özelliklerinden bazılarıdır.

http://www.scribd.com/doc/21363978/Anarşist-bağbozumu

January 7, 2010 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, isyan, sistem karsitligi | Leave a comment

Neo Liberalizme Karşı Köylü Muhalefeti – James Petras

LATİN AMERİKA: YENİ BİR DEVRİMCİ KÖYLÜLÜK

3-7 Kasım 1997 tarihleri arasında Brezilya’da düzenlenen İkinci Latin Amerika Kırsal Örgütlenmeler Kongresi’nde (Congreso Latinoamericano Organizaciones del Campo, CLOC) bir açılış konuşması yapmak üzere davet edilmiştim. Uruguay ve El Salvador hariç, neredeyse her Latin Amerika ülkesinden 350 kadar delege gelmişti. Kongre, neo liberal rejimleri yıkmak, insani ve eşitlikçi bir alternatif yaratmak için halka dayanarak örgütlenmiş bağımsız mücadelelerin canlanışı ve dinamik bir gelişim seyri izlemesine işaret etmesiyle, Latin Amerika devrimci siyasetinde bir dönüm noktası oldu.

Neo liberalizme karşı yükselen köylü önderlikli kitlesel muhalefet hareketleri eşitsiz gelişmektedir. Topraksız Kır İşçileri Hareketi’nin (MST) yüz binlerce çiftlik çalışanını temsil ettiği Brezilya gibi bazı ülkelerde kırsal hareket, ulusal mücadeleye önderlik ederken, Şili gibi başka ülkelerde ise çiftlik işçilerinin hareketi, Pinochet’li yılların vahşi baskılarının yaralarını henüz saramamış ve yerellerde bile marjinal kalmıştır. Köylü hareketlerinin büyüyen etkisini açıklayan kilit etkenlerden biri, politikalarını, ilişkiyi bir “volan kayışı”ndan ibaret gören seçim partilerinden ve gerilla “komutanları”ndan özerk ve bağımsız kurmalarıdır.

Bağımsız örgütlenme

İkinci etken, bu hareketlerin ulusal bir sosyo-politik gündem belirlemeleridir. CLOC Kongresi’nde (ayrıca geçtiğimiz 5 yıl içindeki toplantılarda) köylü önderleriyle tartışmalarda, temel mesele “kendi kaderini tayin” hakkı oldu. Çiftlik işçilerinin kurtuluşunun ancak kendi örgütleri aracılığıyla, kendi verecekleri mücadelede yattığı düşüncesi egemendi. Hepsi de tarım reformuna ilişkin ulusal tartışmayı şekillendirmede büyük bir rol oynamış olan, Ekvator’da FENOC, Brezilya’da MST ve Paraguay’da Paraguay Köylü Federasyonu, aşağıdan köylü örgütlerinden doğdu, kendi yapı ve önderlerini çıkardı ve herhangi bir partinin yörüngesine de girmedi.

Buna karşılık, Şili’deki köylü örgütleri, büyük ölçüde neo liberal bir program uygulayan, hükümet koalisyonunun bir parçası olan seçim partilerinin (Sosyalist ve Hıristiyan Demokrat) eklentileri oldular. Bu örgütlerin, örgütlenme kapasiteleri zayıf ve kıt kanaat geçimleri için de devletin eline bakıyorlar.

Köylü hareketlerinin etkisi ve gücü rahatlıkla görülebilir:

• Ekvator’da, köylü ve yerli hareketleri, yolsuzlukları ve halka, bir İMF serbest piyasa programı dayatma çabaları nedeniyle Başkan Bucaram’ı istifaya zorladılar.

• Brezilya’da MST, doğrudan eylem-toprak işgali hareketleriyle 150.000’den fazla aileyi işlenmeyen topraklara yerleştirmiştir. Bu, neredeyse bir milyon insan demektir. 21 eyaletteki eylemleri aracılığıyla MST, toprak reformunu siyasal tartışmanın merkezine oturtmayı başarmıştır. Başarılarının göstergelerinden biri de, Brezilya’nın en büyük kenti Sao Paolo’da yapılan son anketlerde nüfusun %75’ten fazlasının topraksız tarım emekçileri lehine toprak dağıtımını desteklediğini bildirmesi olmuştur.

• Bolivya’da köylüler, özellikle de koka yetiştiren eski kalay madencileri, ulusal egemenliğin savunulması mücadelesine önderlik ediyor ve bir süre önce Cochabamba bölgesinde, kendi adaylarıyla katıldıkları seçimleri silme aldılar.

• Kolombiya’da, köylü tabanlı gerilla ordusu, Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri/Halk Ordusu, nüfuzunu ülkedeki kırsal belediyelerin yarısına yakınına kadar genişletmiştir. Askerlerinin neredeyse üçte biri, kasaba ve kentlilerden oluştuğu için tamamıyla bir köylü hareketi olmamasına rağmen, programatik taleplerinin bir çoğu kır merkezlidir: Toprak reformu, insan haklarının kırsal alanlara genişletilmesi, tarım işçilerinin sendikalaşması vb. Çoğu köylü 15.000’e yakın savaşçısıyla günümüzde Üçüncü Dünya’daki muhtemelen en diri gerilla ordusudur ve güçlenmesini sürdürmektedir. Bunun bir göstergesi de, ABD Savunma Bakanlığı’nın Kolombiya’da yürüttüğü milyonlarca dolarlık askeri yardım programının uyuşturucu tacirlerini hedeflediği masalını artık terk ederek köylü hareketiyle savaşmak için silah gönderilmesini alenen onaylamış olmasıdır.

• Paraguay’da gündeme gelen bir askeri darbe, köylülerin ve öğrencilerin kitlesel bir seferberliğiyle önlenebildi. Fırlayan pamuk fiyatları, yüz binlerce köylüyü iflasın eşiğine getirdi. Serbest piyasa ticaret politikaları ve devlet teşvikli ihracatçı tarım tekelleri, yerel gıda üreticilerini baltalayarak, köylülerin toprak işgal ettiği ve ordunun da şiddet yoluyla onları söküp attığı bir döngüye yol açmaktadır.

• Meksika’da Zapatista hareketi (EZLN), yerli hakları, toprak reformu ve daha köklü olarak, Clinton ve Zedillo tarafından teşvik edilen bütün NAFTA/serbest piyasa politikaları sorununu tekrar gündeme soktu. 1994’teki Zapatista isyanı olmasaydı, NAFTA’nın imzalanması ve uygulanması egemenlerin bir töreni olarak geçiştirilirdi. NAFTA’nın uygulanmaya başlanmasından beri, 1 milyondan fazla köylü yıkıma uğradı ve on milyonlarca ücretlinin geliri yarı yarıya azaldı. EZLN’nin talepleri ve eleştirisi, ülkenin dört bir köşesinde yankı bulmaktadır.

Yeni köylülük
Günümüzün köylü hareketleri, ne geçmiştekilerle karşılaştırılabilir, ne de “toprak işleyenindir” sloganıyla savaşan yöresel, geleneksel, cahil köylü klişesine uymaktadır. CLOC Kongresi’ndeki köylü ve yerli delegelerin çoğu eğitimliydi (hem kendi kendilerini eğitmiş ve hem de en az 6 yıllık okul eğitiminden geçmişlerdi) ve ulusal ve uluslararası meselelerin bilincindeydiler. Yeni köylü hareketlerinin ulusal bir gündemi var; sadece kırsal meselelerle ilgili değiller. Daha somutlarsak, toprak dağıtımı politikalarının ancak krediyle, teknik yardımla ve pazarların korunmasıyla başarılı olabileceğinin farkındalar. Kentli sınıf ve örgütlerle ittifakların, düzeni dönüştürmek için zorunlu olduğunu kabul ediyorlar. Bunlar “ekonomik örgütler”den ibaret değiller. Özelleştirme, kuralsızlaştırma ve ihracatı teşvik şeklindeki serbest piyasa politikalarına karşı mücadele eden sosyo-politik hareketlerdir. Kırsal hareketler, sendikalarla siyasi ittifaklar kurmuşlardır ve kent varoşlarının örgütlenmesine katkıda bulunuyorlar. Örneğin Şubat 1997’de Ekvator’u, Haziran 1996’da Brezilya’yı, Aralık 1996’da Bolivya’yı sarsan genel grevler, köylü-yerli-sendika ittifakına dayanıyordu. CLOC Kongresi’nde delegelerin çoğu 20-30 yaşları arasındaydı. Ulusal ve bölgesel mücadelelerden çıkıp gelmişlerdi. Tarihi birinci Latin Amerika Kır Kadınları Asamblesi, CLOC Kongresi’nin hemen öncesinde 100’e yakın delegenin katılımıyla yapıldı. CLOC toplantısındaki delegelerin ise %40’tan fazlası 20’li 30’lu yaşlarındaki köylü kadınlardı. Bu olağanüstü bir değişimdi, çünkü 3 yıl önceki ilk CLOC toplantısında delegelerin %10’undan azı kadındı.

Genç delegeler, 1960’ların veya 1970’lerin sekter sol içi mücadelelerinden çok şükür geçmemişlerdi. Küba Devrimi’ne destekleri, onun ABD müdahalesine direnişine ve ilerici tarım reformuna dayanıyordu. Çok azı, eğer vardıysa, “doktriner anahtarlarını” Fidel Castro’dan aldılar. Che Guevara veya Fidel Castro’yu, özgül ulusal ve toplumsal mücadeleyle bütünleştirmişlerdi. Bu nedenle koka çiftçi delegesi, Che’nin anti-emperyalizminden ABD-DEA yok etme politikalarına karşı mücadele bağlamında bahsetti. Fidel Castro, Brezilyalı köylülerin toprak işgali ve boşaltmaya direniş mücadelelerinin bir öncüsü olarak zikredildi. Dolayısıyla geçmiş devrimcilerin ne kötülenmesi, ne de ilahlaştırılması söz konusu.

Yeni köylü hareketlerinin yükselişi, hem resmi, hem de gayrı resmi oturumlarda dillendirilen önemli zorluklarla yüz yüze. Örneğin kongrenin sloganlarından biri “tarım reformu, anti-emperyalizm ve sosyalizm” idi. Ama Guatemalalı örgüt (CONIC) temsilcileri, bu konulardan herhangi birini Guatemala’da ortaya atmanın olanaksız olduğunu söyledi. “Kitlesel terör ve paramiliter ölüm mangalarının devam eden faaliyeti, köylüler üzerinde korkutucu ağırlığını hala hissettiriyor.” Gerilla komutanlarınca imzalanan barış anlaşmaları, soykırımcı generalleri herhangi bir soruşturmadan muaf tutmaktadır. Ortaya çıkan seçimsel siyasi sistem, devletin sadece estetik yapılan, yeniden adlandırılan, personeli karılan şiddet kurumlarına (ordu, adli ve gizli polis) hala bağlıdır.

“Birinci öncelik, son yıllarda ortaya çıkan bir düzine kadar köylü örgütünü bir şemsiye altında birleştirmektir. Faaliyetlerimizi, kapsadığımız, sallantılı ve çok sınırlı bir siyasi alanı tehlikeye atmayacak şekilde yoğurmak zorundayız”, diyor bir köylü önderi. US-AID, kırsal alanlara ayırdığı fonları, militan köylü örgütlenmelerine rakip örgütlenmeler yaratmakta ve grupları, tarım reformu değil de “projeler” temelinde düşünmeye teşvik etmekte kullanmaktadır.

Kültür ve devrim
Kültürel meseleler, özellikle Ekvatorlu, Bolivyalı ve Guatemalalı delegelerce yükseltilen, yerlilerin teritoryal özerklik, dinleri, dilleri ve topluluğa dayanan ekonomilerinin tanınması talepleri merkezi meselelerdi. Guatemalalılar, bütün yerli-köylü delegelerin paylaştığı daha geniş öz-yönetim hakkına ilişkin ortak kaygıları seslendirdi.

Ama tartışmaların akışında, bu militanlarla Batı medyasının “Yerli sözcüleri” olarak sunduğu tanınmış şahsiyetler arasında derin bir farklılık bulunduğu açığa çıktı. Örneğin Bolivyalılar, yerlilerle konuşan, ama zengin yabancılar için çalışan “Quechuaca konuşan başkan yardımcısı”ndan aşağılayarak söz ettiler. Guatemalalılar, Rigoberta Menchu’ya karşı, daha geniş siyasi-ekonomik ve insan hakları meselelerinden koparılmış sembolik bir “Maya” kültürel değişimleri benimsediği için hayli eleştireldi. Ve Ekvator’dan FONICI önderleri, şemsiye örgüt CONAI’nin, çürümüş serbest piyasacı Bucaram rejimince desteklenmiş iki Yerli önderinden eleştiriyle bahsettiler. CLOC Kongresi’nde Yerli hareketlerinin önderleri, hareketi bölüp toprak hakkı taleplerini baltalamayı ve yerel önderleri düzenle bütünleştirmeyi hedefleyen “kültürel kimlik” siyasetine yenik düşmediler.

Yeni köylü hareketleri, Kilise’nin toplumsal doktrinlerinden derinden etkilenmiştir. Genel oturumların birinde, Brezilyalı Katolik ilahiyatçı Fray Beto, delegelere içlerinden kaçının dini örgütlerden etkilenmiş olduğunu sorduğunda, %90’dan fazlası ellerini kaldırdı. Halkçı dindarlık, İncil derslerinin kaynaşması ve dini değerler, yeni köylü önderleri kuşağının beslenmesinde, Marksizm, geleneksel topluluk değerleri ve modern feminist ve ulusalcı fikirlerin yanı başında doğrudan bir etkiye sahip. Hareketin büyük kısmını aşılayan örgütsel disiplin, kişisel dürüstlük ve manevi bağlılık, militanların pek çoğu, tutucu Kilise hiyerarşisi ve Vatikan’la aralarına mesafe koymuş olmalarına rağmen dini geçmişlerinden geliyor.

Latin Amerika Köylü Kadınlar Asamblesi’nin başarısı, onların köylü örgütünün (yerelden uluslararasına kadar) bütün kademelerinde ve tarım reformu sürecinin bütün aşamalarında (toprak hakkından kooperatif önderliğine kadar) eşit var olma taleplerinin ezici bir lehte yanıtla karşılanmasıyla ortaya çıktı.

Köylü kadınların yeni militanlığı, başka vesilelerle de sergilendi.

Cochabamba köylü hareketinden bir delege, koka çiftçilerinin ABD-yönetimindeki, koka üretiminin kökünü kazıma kampanyasını anlattı. “Bu yıl, birkaç üyemiz ve bir önderimizi katlettiler bile. Direndik ve direnmeye devam edeceğiz. Ben 0.16 hektarımla yaşlı anneme ve biricik oğluma bakıyorum.

Hükümetle 2.800 hektar koka üretimini yok etme karşılığında bir anlaşma müzakere ettik. Hükümet, yerlerinden olacak çiftçileri istihdam için bir fabrika dahil, alternatif ekonomik faaliyetleri finanse etme sözü verdi. Koka üretimini 1.200 hektara düşürdük, ama onlar fabrikayı inşaya başlamadılar.

Bizi bir kez daha kandırmışlardı. Şimdi de bizi katletmek ve bütün kutsal topraklarımızı yok edip bizi sefalete terletmek için orduyu göndermekle tehdit ediyorlar.

Silah kullanmasını öğrenmek istiyorum. Çünkü ordu işgale geldiğinde, silahlı direnişin bir parçası olabilmeliyim.”

Militarizasyon ve devlet baskısı
Neoliberal rejimler ve onların Washington’daki destekçileri, büyüyen köylü hareketine, kırları militarize ederek karşılık veri-yor. 1995’ten beri Meksika Chiapas’ta en azından 5 paramiliter gruba ek olarak 40.000 asker vardır. Kolombiya’da ordu, düzinelerce paramiliter gücü silahlandırdı, FARC’ın gerçek ya da potansiyel sempatizanları olarak görülen birkaç yüz bin köylüyü terörize edip topraklarından sürdü. Peru’da ABD destekli ordu, ülkenin dörtte üçünü işgal ediyor ve Başkan Fujimori, basın konferanslarını ve üst düzey strateji toplantılarını kışlalarda düzenliyor. Bolivya’da ABD-DEA danışmanlarıyla ordu, koka yetiştiricisi köylülere vahşet uygulamakta ve tek geçim kaynakları koka yaprağı yetiştiriciliği olan 40.000’den fazla aileye büyük bir saldırı için bölgeyi ablukaya almaktadır.

Latin Amerika kırsalının askerileşmesinde ve beraberinde gelen şiddette Washington’un sorumluğu gün gibi ortadadır. Clinton’un serbest piyasa hamlesi, ABD’den ucuz mısır ve tahıl ithal edilmesi, yerli köylü üreticileri yıkıma sürüklüyor. Beyaz Saray’ın tarım tekellerinin ihracat stratejilerini finanse etmesi, kırsalı tek bir plantasyona çevirerek köylü ve yerli topluluk çiftçiliğini söküp atıyor.

Piyasa tarafından sökülüp atılamayanlar, kalıp örgütlenmeye ya da pazarlanabilir alternatif ürünler yetiştirmeye karar verenler, ABD’nin eğitip silahlandırdığı ordu ve paramiliter güçler tarafından sürülüyor. Bütün Latin Amerika’da açıkça ve bolca görülüyor ki, köylü eylemciler Clinton yönetimini yaşadıkları en yıkıcı ekonomi politikalarından bazılarıyla işbirliği içinde algıladığı, Washington’un kıtanın artan askerileşmesine desteğiyle, Clinton, Ronald Reagan’ın 1980’lerde Orta Amerika’da 275.000 ölümlük rekorunu geçebilir.

Ama yeni köylü hareketleri, yeni sivil rejimlerin baskılarına rağmen büyüdüler. Santa Cruz’da, köylülerin palalarıyla araziyi açtıkları ve komünal mutfak üzerinden beslendikleri bir toprak işgali yaşandı. Ağustos 1996’da, Ordu, işgale geldi ve üç köylüyü öldürdü, ekinlerini ve evlerini yok ederek onlarca aileyi topraktan sürdü. Birkaç ay sonra köylüler toprağı yeniden işgal ettiler ve ülkenin her yanından öğrenciler, profesörler, ilerici işadamları ve köylülerin bulunduğu 1.000’den fazla katılımcıyla bir ulusal konferans düzenlediler. Benzer şekilde Brezilya Para’da, otoyolları barışçı şekilde bloke eden 18 topraksız köylü, valinin emriyle askeri polis tarafından katledildi. Bir fotoğrafçı olayı kameraya aldı. Ulusal bir rahatsızlık ortaya çıktı. Sao Paolo’da, Rio’da ve başka kentlerde kitlesel gösteriler yapıldı. Kamuoyu yoklamaları MST lehine ezici bir desteği sergiliyordu. Başkente bir yürüyüş örgütlediler ve onlara sendikacılar ve kentlerin varoşlarında yaşayanların da aralarında bulunduğu 100.000 insan daha katıldı. MST’ yi modası geçmiş savaşlar (toprak reformu gibi) yürüten “tarih dışı bir hareket” olarak aşağılayan Başkan Cardoso, kitlesel protestolarla karşı karşıya kalınca, reformları uygulamanın en iyi yolunu tartışmak üzere önderlerden birini Başkanlık Sarayı’na davet etti. Bunun üzerine MST 15 üyeli ulusal önderlik ortaya çıkarak tekil bir önder bulunmadığını gösterdi ve Cardoso’nun çekişme konusu topraklar üzerinde kamp kurmuş bulunan 49.000 ailenin iskanı karşılığında toprak işgallerinin askıya alınması teklifini reddetti. MST önderi olan Joao Pedro Stedile’nin sonradan söylediği gibi, “Müzakere etmek gereklidir, ama asla hareketi demobilize etme pahasına değil. Yoksa gelecekte müzakere edecek bir şeyiniz kalmaz.”

Ama bütün köylü hareketleri ölüm mangalarının baskısına karşı koyacak konumda değiller. Kongrede Kolombiya’dan bir köylü önderi, köylü eylemcilerin ve ailelerinin, FARC da (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) bu talepleri desteklediği için toprak reformunun her taraftarının veya her insan hakları savunucusunun gizli gerilla destekçisi olmasından kuşkulanan paramiliter gruplar tarafından sistematik olarak ortadan kaldırılmasından bahsetti.

Peru’da Fujimori rejiminin suikastleriyle, fanatik Maocu Aydınlık Yol sekti, ve solcu seçim partilerince provoke edilen siyasi bölünmelerle üyeleri hırpalanan Peru Köylü Konfederasyonu (CCP) güçlerini tekrar gruplama sürecindedir. Bazı bölgelerde CCP, paramiliter güçlere ve Aydınlık Yolcu sekterlerin “örnek oluşturucu eylemler”ine direnmek için “rondas campesinos” köylü öz-savunma grupları örgütlemiştir. Lopez ve diğer köylüler, seçilmiş memuriyet kazanan eski köylü hareketi önderlerinin rotasına karşı eleştireldir: “Parlamentoya ne kadar yakın, halka o kadar uzak.”

Sivil Toplum Kuruluşları
STK’lar köylü mücadeleleri için pek çok sorun yaratıyorlar: Serbest piyasaya uygun politikalar izlemeye bağlı muazzam dış fonlar, yapısal değişmeler (toprak reformu) yerine yerel projelere odaklanma; kapsamlı, kamu fonlu sağlık, eğitim ve konut programları yerine kendi kendini sömürmeye ve hayatta kalma stratejilerine (kendi kendine yardıma) vurgulama.

Köylü önderleri ve eylemciler STK’ların köylü önderlerle nasıl rekabet ettiklerini, toplulukları nasıl böldüklerini ve fonlarıyla eylemcileri nasıl ayarttıklarını anlattı. Brezilyalı bir eylemci, MST kadınlarının bir Latin Amerika Köylü Kadınlar Toplantısı’nda ortak bir strateji formüle etme çabalarını anlattı. “Tarım reformu için birleşik bir strateji, toprak işgalleri mücadelesinin önderliğinde ve devletin baskıcı rolüyle karşılaşmalarda aktif bir rol önerdik. STK’lardan profesyonel kadınlarının gündemi denetlemek ve onu sırf uluslararası işbirliğiyle sınırlamak ve mücadeleyi feminist meselelerle sınırlamak isteyen, bu da tarım reformu için, anti emperyalizm için ve anti neo liberalizm için hiçbir destek vermemek anlamına gelen manipülatif davranışları nedeniyle, toplantıdan bir anlaşma çıkmadı.”

Bu feminist STK profesyonellerini “otoriter ve sömürgeci bir zihniyete sahip; zengin dış destekçilerinden başka arkalarında kimse yok” diye betimledi. Ekvatorlu bir köylü önderi şu yorumda bulundu, “Eğer yapmak istedikleri buysa, bizim toprak reformu hareketimize dış STK fonlamasına hiçbir itirazım yok. Alçaltıcı olan, kendi önceliklerini koymaları ve gelip mücadelelerimizi baltalamak için bizim ülkemizden profesyonelleri fonlamalarıdır.”

Köylüler geçmişten, iyi niyetli ilerici profesyonellerin bile köylülere desteklerini, siyasi veya yağlı bir mesleki kariyer yabancı bir danışman veya uzman olarak inşa için kullandıklarını öğrenişlerdir. Bu, köylülerin aydınlara veya profesyonellere sırtlarını döndükleri anlamına gelmiyor. Temel farklılık, profesyonellere dış tahsis kaynakları olarak hareketlerin aydınlara hizmet etmesinin yerine, aydınların hareketler için kaynak insanlar olmalarını istemeleridir, .

Kent-kır ittifakları
Yeni köylü hareketlerinin en umut verici yönü, ufku kırsal mücadelelerle sınırlı “köylü hareketleri”nin sınırlarını anlamalarıdır. Bütün büyük köylü hareketleri bir kent destek temeli inşa için ve kırsal ve kentsel mücadelelerin koordinasyonu için ortak bir çaba gösteriyorlar. Ekvator’da, FENOC, kent ve kır yoksullarının çıkarlarını yansıtan bir anayasal meclis seçmek için mücadeleye katılmıştır. Paraguay Köylü Federasyonu, öğrencilerin, profesyonellerin ve işadamlarının aralarında bulunduğu bir Tarım Reformu Forumu oluşturmuştur. Siyasi ufuklarını serbest piyasa kapitalizmine ve narko-kapitalist elite karşı olmaya genişletmişlerdir. Bolivya’da koka çiftçileri yeni bir seçim partisi kurmuşlardır, Halk Egemenliği İttifakı. Bütün koka yetiştiren eyaletlerde oyların %60’ından fazlasını toplayarak ve Evo Morales’i Kongre’ye seçerek zaferi silip süpürmüştür.

Brezilya’da MST, Sao Paolo, Rio ve diğer büyük kentleri sarmalayan dev favelaları veya varoş yerleşimleri örgütlemek için sistematik bir çaba başlatmıştır. Esasen başarılı kırsal mücadeleleri ve faveladosların çoğunun son dönem kırsal göçmenler olmaları nedeniyle Faveladoslar arasında büyük bir duyarlılık bulmuşlardır. MST, sadece toprak hakları için acil taleplere ve altyapıya değil, önderlik eğitimi okulları aracılığıyla ve siyasi eğitime ve finansal ve emlak sermayesinin sömürücü doğasını anlamaya dayanan bir anti kapitalist perspektifin geliştirilmesi aracılığıyla da yoğunlaşmaktadır. Cesur bir mücadele yürütmüş olan yerel önderlerin sonra kendilerini kent meclisine seçtirmeleri ve ardından seçkinci siyasete dayanan seçim aygıtları inşa ettikleri önceki kalıptan kurtulmayı umut ediyorlar.

MST, kendi kentsel örgütlenme projelerini ulusal bir siyasi mücadelenin parçası olarak görüyor. Bu amaçla, bütün başlıca serbest piyasa karşı-reformlarının tersine çevrilmesine dayanan: Temel sanayilerin (petrol, telekomünikasyon vb.) tekrar ulusallaştırılması, ekonominin stratejik noktalarının (bankacılık, dış ticaret) toplumsallaştırılması ve entegre bir tarım reformu, ucuz ihracatı sınırlayan ve kooperatiflerle endüstriyel gıda işleme tesislerinin bağlantılarını teşvik eden “Proje Brezilya” dedikleri bir program formüle etmiştir.

Kentleri kazanmak açık bir yol değildir. Engeller var: Kent orta sınıfı ve hatta sendikalar köylülere patronaj bir bakışa sahip hala. Bugün kent işçi sınıfı önderlerinin tarihsel değişmenin belirleyici öncüleri oldukları geleneksel inancına meydan okuyanlar kır işçileridir. Günümüzün köylü önderleri, kent işçileri ve yanı sıra dev gecekondulardaki kent yoksullarıyla, içinde tarım meselelerinin merkezi sahneyi paylaştığı ortak bir program temelinde bir ittifak arıyor. Sosyalist bir anavatana bağlı eski tarz enternasyonalizm, yeni bir gönüllü, desantralize, danışmacı enternasyonalizmle yer değiştirmiştir. Bu yeni örgütlenme içinde çeşitli kültürlerin serpildiği ve ortak mücadelelerin karizmatik önderleri tarafından değil, Guatemala köylerine, Ekvator yaylalarına, Brezilya’nın geniş düzlüklerine bütün gün ve bütün gece yolculuk eden, öğreten, öğrenen ve yeni bir toplumsal kurtuluş ve manevi doyum devrimci siyaseti yaratan köylü kadınlarının ve erkeklerinin gündelik kahramanlığı tarafından kalıba dökülmektedir.

http://www.anarkotopya.com/yazi/neo-liberalizme-karsi-koylu-muhalefeti—james-petras

January 7, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, isyan, kir yasami, ozyonetim, sistem karsitligi, yerli - yerel halklar | Leave a comment

“Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” Kitaplarına Dair Metin Yeğin’le Söyleşi

 

Topraksız işçi hareketinin çıkışı Brezilya’daki toprak eşitsizliğinden kaynaklanır. Brezilya’da bir kişinin toprağı Danimarka’dan daha büyüktür ya da bir karayolu şirketinin toprağı Türkiye’nin yarısı kadardır. Ama buna karşın milyonlarca insanın hemen hemen hiç toprağı yoktur. Bu yüzden milyonlarca insan Latin Amerika’da ve özellikle Brezilya’da toprak işgalleri yapıyorlar. Ama onlara bu deneyimler, sadece toprak işgaliyle sınırlı kalınmamasını öğretti. Özellikle Topraksız İşçi Hareketi yaklaşık 22 yıldır toprak işgal ediyor, işgal ettiği toprağın üzerinde kolektif/alternatif tarım yapıyor ve alternatif eğitim veriyor. Tamamen başka bir demokrasi uyguluyor. MST’nin bugüne kadar işgal ettiği toprak Belçika’dan, Danimarka’dan büyüktür. 3 milyon insan bu topraksız işçi hareketinin ‘başka’ dünyasında yaşar.

Brezilya’da daha önce de toprak işgalleri vardı.
Özellikle cunta döneminde işgal edilmiş topraklar egemenler tarafından tekrar alındı. Bazı topraksızlar gerillaya katıldılar. Bunlar cuntanın son dönemlerinde tekrar toprak işgal etmeye başladılar. Toprak işgallerini yeniden başlatınca bunları koordine etmek için ilk ulusal kongreyi yaptılar. Kongrede kendilerine ‘Topraksız Kır İşçileri’ adını verdiler. Gazetelerin onlara verdiği ‘topraksızlar’ adı onlara daha çok yakıştı. İşgale devam ederek ülke içinde yeni bir dünya yaratmaya devam ediyorlar.

Hareketin içerisinden birkaç temel unsur söyleyeyim: En önemli unsurlarından biri belli bir sayıları var. Bu sayıları kişilerin nesneleşmesine karşı en az 70 aile bir topluluk haline geliyor. Birim olarak aile, çiftçilikte çok önemli, 70 aile bir araya geliyor ve toprak işgal ediyor. MST hareketine girmenizin tek yolu toprak işgal etmektir. Bu yüzden toprak işgal etmeye karar verenler bir araya geliyor ve bütün sorunları tek tek ortaya koyarak konuşuyor. Niçin toprak işgal edilecek, niye ihtiyaç var? Ondan sonra alınacak bütün kararlara mutlaka katılıyorsunuz. Ayrıca toprak işgal etmek için üç tane temel unsur var. Birincisi siyah naylona ihtiyacınız var. İkincisi, siyah naylonu gereceğiniz ağaca ihtiyacınız var. Bir de sizi işgal ettiğiniz toprağa götürecek kamyon ve otobüslere ihtiyacınız var. Fakat toprak işgal edecekler o kadar yoksuldur ki ağaç ve siyah naylonu satın alacak para bulamazlar ya da otobüs ve kamyonlara verecek parayı bulamazlar. Ancak buna rağmen MST, onlara ne ağaç alacak parayı verir ne de naylon bulur. Çünkü MST bu parayı verirse, toprak işgal edenlere; “bu parayı nereden buldunuz, ağaçları size kim aldı ya da otobüs ve kamyonu nasıl tuttunuz” dediklerinde, “MST” diyecekler. Hatta işgal etmeyi MST istedi, diyecekler. O yüzden işgal edenler hem kararı alacaklar, kararı aldıktan sonra sorumluluğu üstlenip orayı işgal edeceksiniz. Ondan sonra orayı savunmaya başlayacaksınız. Ve bu demokrasi biçimi insanlara yerleşmiştir. İlk başta bu harekete gelen insanlar kararların hepsine katılır ve bu hep böyle devam eder. 70 kişilik bir topluluk, 7-8 kişilik müfreze gruplara ayrılır. Bu gruplarda yaşamlarıyla ilgili bütün kararları alırlar. Bu sene yürüyüş mü yapılacak, buğdayı mı ekilecek, kaç kişilik bir okul yapılacak bütün bunların kararları alınır. MST’nin yönetiminde kadınlar daha çoktur. Burada iki delege vardır, biri kadın ve biri erkek. Bu toplantılara delegeler katılır ama kararlara karışmazlar. Bu delegeler katıldıkları toplantılarda derler ki “bizim grupta 7 kişi buğday ekelim, 9 kişi pirinç ekelim” diyor. Ve bakarlar buğday ekmeye karar verirler ve süreçlerini devam ettirirler.

Her işgal yerinin kendi otonomisi vardır ve kendi otonomisi içinde karar alırlar. Bazı otonomilerde yüzde 99’a yakın kolektif çalışma vardır. Bazı işgal yerlerinde hem kolektif toprak hem ortak bahçe hem de kişilerin kendilerine ait tarla vardır. Bunlar herkese paylaştırılmıştır. Bu şöyle bir avantaj ve özgürlük tanır; birinci olarak o insanlara yaşamınızdaki her şeye siz karar vereceksiniz gibi bir temel anlayış verir. Geçen sene 13 bin kişiyle 17 gün boyunda 275 kilometre yürüdük. 12 bin 807 delege yürüdü. Bu insanlara lojistik destek verecek 2 bin kişiyle beraber günde 30 bin öğün sıcak yemek demek. 15 bin sandviç, binlerce ton kahve ve binlerce ton su demektir. Su sadece içmek için değil, durulan her yerde banyo yapılır, her yerde çamaşır yıkanır. Çünkü akşam dans edilecektir.

Biz bu yürüyüşte Amazon kıyılarında yeni bir işgale karar verdik ve otobüslerle oraya gitmek için yola çıktık. Yol boyunca otobüsün 7 kere lastiği patladı. Ama hepimiz gayet sakin iniyoruz, lastik değiştiriliyor tekrar yola devam ediyoruz. Dediler ki “toplantı yapacağız”. Yemek koordinatörü toplantıda dedi ki “Arkadaşlar ben size günde iki öğün sıcak yemek verecektim. Ama lastik patladığı için yemek vermem gereken yerde yemek veremiyorum. Ben size yemek yerine ekmek arası peynir versem olur mu?” Tabi olur denildi. Bu bize saçma gelebilir ama şöyle bir içsel demokrasi var: Siz bunu insanlara sormazsanız biri gelir size, sen bana sıcak yemek verecektin, diye sorar. O kadar yoksullar ki bizim en yoksullarımız onların yanında Karun kalır.

Bütün kararlara katılmak zorundasınız ama sadece nerenin işgal edileceğini güvenlik nedeniyle bilmezsiniz. Brezilya’nın toprak reformunun resmi bir enstitüsü vardır. MST bu enstitünün listesini ele geçirmiştir. Bu listede temiz su olan, yola yakın olan, işlenmemiş olan yerleri belirleyip işgal ederler. İşgal edenler geceleyin gider toprağı işgal eder ve siyah naylonlarını gererler. Bundan sonra direnme başlar. MST’nin en önemli sloganı, “işgal et, diren ve üret”tir. Bu bir süreçtir ve Brezilya’da toprak reformuyla ilgili kanun vardır. Bu kanun bizde de var. Böyle bir sürecin içinde Topraksız İşçi Hareketi örgütlenmeye başlar. Bu örgütlenme içinde özyönetime ilişkin çok önemli vurgu vardır. Herkes nükleyler içerisinde: 2 delege sağlık komitesinden, 2 delege eğitim komitesindendir. Sürekli böyle toplantılar yapılır. Bana önce bunlar komik gelmişti, ama öyle bir ritüel oluşmuş ki. Ritüellerden bir bayrak vardır. Aslında zaman içinde anlıyorsunuz ki yaşadığımız bu dünyada MST onlara bir kimlik vermiş ve bu kimlik de topraksız işçi olma kimliğidir. Mutlaka işçidirler.

Benim ilk gittiğim yer 17 yıl önce kurulmuş bir komündü ve meşrulaşmışlardı. Filmi orada yapmaya başladığımda neredeyse vazgeçiyordum, çünkü her şey o kadar tozpembeydi ki. Her şey yerine oturmuştu. Ben mükemmel bir topluma inanmıyorum, bunu istemek bana göre faşizmdir. Ama böyle bir toplum vardı orada. Herkesin 8 saat çalıştığı, herkesin eşit ücret aldığı ancak kadınların eşit ücret almasına rağmen 4 saat çalıştığı bir yer. Çünkü onlarda maçoizm etkisiyle evdeki işleri kadınlar yapıyor. Buna bir pozitif eşitsizlik yaratmak için kadınlar 4 saat çalışıp eşit ücret alıyorlar. Ama kadınlar hala erkeklerden çok çalıştıklarını düşünüyorlar. Bu bir mücadeledir ve devam ediyor. Ama otonomda bazı kadınlar 6 saat çalışıyor. Bu süreyi herkes kendi belirliyor.

Bir de Kadın Çiftçi Hareketi var. Çünkü MST sadece kendi başına hareket etmiyor, küçük çiftçilerle hareket ediyor. Buenos Aires’teyken Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Brezilya İşçi Partisi’yle ilgili derste adam anlatırken önce erken dönem Marks’tan başladı. Marks, Engels, Troçki, Roza, Kautsky, Mao, Lenin, Che Guavera hepsinden bahsediyorlardı. Brezilya İşçi Partisi’nin hepsinin mirasından faydalandığını söylüyorlardı. Ama esas olarak bunların üzerine MST der ki “Hayat daima bizim teorilerimizden daha yaratıcıdır”. MST’ye “Peki siz ne istiyorsunuz” dendiğinde, “tabii ki sosyalizm istiyoruz” diyorlar. Nasıl bir sosyalizm sorusuna ise “Bunu bilmiyoruz, biz daha prova yapıyoruz” diyorlar. 22 yıllık MST hareketi 3 milyon kişidir ve 100 binden fazla militanı vardır. Böyle bir yapının içinde biz prova yapıyoruz diyorlar. Topraksız İşçi Hareketi bir özyönetim biçimidir.

İşgal edilmiş topraklara devlet tapu verdiğinde tapuları tek tek kabul etmezler. Bu toprakların zaten miras yoluyla küçüldüğünü biliyorlar ve geldikleri bu süreçten sonra toprakların tekrar bölünmesini reddederler.

Toprak işgallerini hep devrimcilerin 1980’lerdeki gecekondu yapmalarıyla karşılaştırıyorum. Topraksızlar Hareketi’nde işgal ettiğiniz toprak sizin olmaz, kolektifin olarak kalır. Eğer işgal ettiğiniz toprağı bırakıp giderseniz satamazsınız, toprak kolektifindir. Kolektif o toprakları kimin ihtiyacı varsa ona verir. Kolektif bilinç ve kültür altında yeni bir örgütlenme biçimi yaratırlar. Yeni insan yaratmada mutlaka her türlü karara katılma, bu kararlar içinde sonuçlar alma ve sonucunda kendisini yaşama geçirme biçiminde uygularlar. Bunlardan biri de onların eğitim biçimidir. Yaşamın eğitimden ayrı olmadığı iç içe girdiği bir eğitim olarak MST eğitim biçimi olarak devam eder. Çocuklar bir yandan okula giderken bir yandan tohum ekerler. MST bir yandan tohum eker ama aynı zamanda uluslararası tohum tekellerine karşı bir mücadele içindedir. Dolayısıyla kendi yerlerinde ve dünyadaki sadece 6 şirkette bulunan onların terminatör tohumlarına ve patent uygulamalarına karşı, MST kendi topraklarında ve küçük çiftçi hareketiyle birlikte tohum üretiyor. Bununla da kalmaz MST; ikinci aşamada ürettiği peynir ve sütleri küçük çiftçilerle birlikte oluşturduğu kooperatiflerde işler ve ürünü şehirdeki sendikalar aracılığıyla pazarlar.

MST, bir yandan toprağı işgal eder ve onun mülkiyet düzenini üstüne geçirir, aynı zamanda onun üzerinde başka bir demokrasi yaratır, diğer yandan küçük çiftçilerle beraber dünyanın en büyük tekellerine karşı mücadele eder ve büyük gıda tekellere karşı kendi gıda dağıtım ağını oluşturmaya çalışır. Bu nedenle aydınlarla ve her kesimle ittifak yapar.

Bir de ‘Patronsuzlar’ Hareketi var. Dünyada neo-liberalizm ilk olarak Latin Amerika’da uygulandı. İlk defa Şili’de Pinochet tarafından uygulanmaya başladı ve ondan sonra da Latin Amerika, neo-liberalizmin laboratuarı halini aldı. Neo-liberal uygulamaların ilk yıkımı da Latin Amerika’da oldu. Latin Amerika’da neo-liberalizmin yıkımı artık tartışılmıyor bile. Bugün Latin Amerika’da özelleştirmeyi savunan bir tane bile sağcı politikacı gösteremezsiniz. Neo-liberal politikaların büyük bir yıkımı vardır ve bu yıkım domino taşı etkisi yapar. Bir bütün toplumsal yıkım durumu yaratır. Bu nedenle peş peşe fabrikalar kapanmaya başladı. İnsanlar işsiz kalınca, barikatlar kurup, “Bu ekonomik krizden biz sorumlu değiliz, bu fabrikayı da biz yönetmiyorduk, ancak siz gelip iflas eden fabrikanın makinelerini aldığınızda, benim, karımın ve çocuğumun ekmeğini alıyorsunuz. Dolayısıyla biz size makineleri vermiyoruz ve fabrikaları işgal ediyoruz” dediler. MST’nin sloganı olan “işgal et, diren, üret” sloganını uygulamaya başladılar. Brezilya’da binlerce işçinin çalıştığı fabrika var, Uruguay’da 80 tane, Arjantin’de 300’den fazla fabrika, okul, klinik vb. var. Arjantin’de işsizler hareketi olan Piqueteros Hareketi var. Bunlar üretimden gelen güçlerini kullanamadıkları için yollara barikatlar / piquete’ler kurdular. Kapitalizmin can damarı olan ana yollar kapatıldı, şehre gelen hammaddeyi, şehirden çıkan ürünü durdurarak üretimi durdurdular. Böylece haklar elde ettiler. Bu tür örgütlenme biçimi dünyada yoktu ve yeni bir örgütlenme biçimi yarattılar. Arjantin’de Piqueteros Hareketi, patronsuzlar, takas pazarları, siyasal hareketlerle mücadele ediyorlar ve orada bir sosyal/ toplumsal mücadele biçimi oluştu. Bu mücadelelerin birçoğu da politik mücadele içindeler.

Buradaki hareketler ağırlıklı olarak yaşamı idame ettirebilmek, yaşamlarını sürdürebilmek için yapılmaya başlandı ve işgal süreci onlarda yeni bir dünyanın örgütlenme biçimini ortaya çıkardı.

Büyük yürüyüşte, sordum, “Bu yürüyüşten sonra Lula tarım politikalarını değiştireceğine inanıyor musunuz” diye? Onlar da “zannetmiyoruz” dediler. “Bu yürüyüş bizim için bir eğitim”, dediler. Bu yürüyüş aylarca sürüyor ve yemeğin, kahvenin, suyun örgütlenmesi demek. Bu yürüyüşte 1000 tane el radyosu dağıtıldı. 13 bin kişinin uzunluğu 5 kilometre. Bu 13 bin kişinin bir yerden geçmesi 45 dakika sürüyor. Ortada bir tırdan da radyo yayını yapılıyordu. Bu radyodan herhangi bir saldırı olduğunda anında herkese haber veriliyor, sloganlar atılıyordu. Radyodan yürüyüş sırasında eğitim çalışmaları ve konuşmalar oluyor. Yürüyüşte herkese sırt çantası dağıtıldı. Bu çantaların içinde bir tane defter, kalem ve dönüşümlü olarak 50 çeşit kitap bulunuyordu. Yürürken bile kitap okuyanlar var. Böylelikle Brezilya’nın her tarafına 12 bin kitap göndermiş oluyorsunuz.

Patronsuzlar kendi tarihsel koşullarına göre başka bir biçimde geliştiler. Brezilya, Uruguay, Arjantin ve hemen arkasından Bolivya, Venezüella’da yayıldı. Bunların hepsinde farklı vurgular vardır ama hepsinin temelinde işçilerin öz denetimi vardır. Brezilya’da işçiler işgal ettikleri fabrikaların kamulaştırılmasını isterler. Kamulaştırma olmazsa patronlaşma olabilir derler. Kamulaştırmayı da devletleştirme olarak değil, yüzde 51’in kamunun olduğu yüzde 49’un işçinin olduğu ama denetimin mutlaka işçilerde olduğu bir kamulaştırma istiyorlar. Uruguay’a gelindiğinde durum farklılaşır. Uruguay’da sendikanın çok büyük etkisi vardır. Fabrikalarda öz yönetim vardır ve sendikalar bu öz yönetimin patronlaşma tehlikesine karşı öz yönetimin içindedir. Ve hem kendi işçilerinin yönetimini hem de fabrikayı denetleyen bir yapı vardır. Arjantin’de kendi toplumsal koşullarından kaynaklı olarak, yani isyanda ortaya çıkan ‘hepiniz çöpe’ sloganından kaynaklı, orada sadece devlete karşı değil sendikalara da bir güvensizlik vardır. Öz yönetimi savunurlar ve bu öz yönetimde işçilerin karar almasını savunurlar. Piqueteros Hareketi’nin ilk çıktığı Moskoni kentinde ise tamamen doğrudan demokrasi ve eylem biçimi var. Bolivya’ya geçtiğimizde bütün bu tartışmalarda patronlaşma ve yozlaşma endişesi gerçekleşmiştir. İşgal madenlerinde kurulan kooperatifler tamamen çökmüş durumdadır. Öyle kooperatifler var ki 8 üyesi, 3 bin çalışanı vardır. Ve çok zor koşullarda çalışırlar. Hatta geçen hafta kooperatifçilerle kamu madencileri arasında çatışma çıktı ve 16 kişi öldü. Venezüella’ya gelindiğinde endüstri çok geridir ve sadece 5 tane işgal fabrikası vardır. Ve bu fabrikalarda Brezilya’da önerilen yüzde 51 kamu, yüzde 49 işçinin olduğu işçi denetiminde fabrika söz konusudur. Ve zaman içinde fabrikanın komple işçinin denetimine geçmesini isterler. Buna rağmen Venezüella, Brezilya gibi değildir.

Genel olarak Patronsuzlar, esas olarak şöyle bir tartışmanın unsurudur: Neo-liberal travmanın sonucunda ortaya çıkan o yok oluş sürecinin içinde insanlar kendi biçimlerine sahip çıktılar, kendi üretim araçlarını ve üretim yerlerine sahip çıktılar. El koydular ve üreterek yaşamlarını idame ettiler. Bu Seka’da olmadı.

“İki seçenek vardı; birincisi bu fabrikayı kapatıp gidip açlıktan ölecektik. İkinci seçenek ise bu fabrikayı işgal edip üretimle devam edecektik. Bu ütopya mı? Ama başardık.”
Her şeyin ortadan kalktığı bir süreçte bin bir güçlükle yeni bir dünya yaratıyorlar…

Sorulara Metin Yeğin’den gelen cevaplar:

-Gerek Topraksızlar gerekse de Patronsuzlar
hep şunu söylüyorlar: “Yaşam bizim teorilerimizden her zaman daha yaratıcı çıktı ve kendimiz içinde de bunu sürdürmeye çalışıyoruz.” Bu yüzden de Topraksızlar Hareketi’nde ayrı ayrı işgaller vardı. Cunta döneminde bunların koordine edilme sorunu doğdu. Topraksızlar Hareketi’nde önemli bir taraf da Hıristiyan devrimcilerdir. Bu devrimcilerden bir tanesi, cuntaya karşı savaşta onların kendi alanında da yumuşak karın yarattı ve Topraksızlar Hareketi ortaya çıktı. 2006’da sadece toprak reformu yeterli değil. Bu çözüm değil. Neo-liberal hegemonya bugüne kadar görülmemiş bir alana yayıldı. Ne feodal sistemde ne de köleci sistemde bu kadar baskıcı ve sömürücü sistem vardı. Neo-liberal sistemde siz birer hiçsiniz, sayısınız. Köleci toplumda bir insan sahibine 20 bin pound’a mal oluyordu ama neo-liberal toplumda bir insan 1,5 pound’a mal oluyorsunuz.

-Türkiye’de büyük endüstriyel çiftlikler oluşturarak ciddi bir hegemonya oluşturdular. Her yerde bizim peşimizdeler. Toprağın ve suyun üzerindeki hegemonya yaygınlaştığında her zaman peşimizde olacaklar. Türkiye’nin batısında tarımın tasfiyesi söz konusu. Tohumların patentlerine sahip çıkıyorlar. Bir kilo tohumun kilosu 22 milyardır. Tohumların geniyle oynandığında tohumu bir daha ekemiyorsunuz. Siz doğal yaşamda kendi başınıza yaşayamayacaksınız. Kaçak maydanoz yetiştirmekten tutuklanacağız.

-MST’nin yaptığı sadece toprak reformu değil, demokratikleşme demektir. Toprağın, medyanın yaşamın demokratikleşmesi demektir. Karşı çıkışlarımız daha ciddi olmalı. Bunu ideal bir yaşam için değil, yaşamımızı idame ettirmek için yapmalıyız. Yemek yemek ve su içmek için karşı çıkış örgütlememiz lazım. Bu bizim insan haklarımızdır.

-Topraksızlar’ın ürettikleri ürünü nasıl elden çıkardıklarına gelince: MST temel olarak “kendimizi ve çocuklarımızı doyurmak için üretiyoruz, öncelik kendimize aittir” diyor. Ürettiklerini organik olarak üretiyor. Ürettiklerini başka ihtiyaçlar için satıyorlar. Kapitalist şirketlere de satıyorlar. Büyük bir restoran açtılar. Açtıkları restoranda ürünlerini satarak para elde ediyorlar. 4-7 tane MST hareketi çiftçilerle bir araya gelerek kooperatifler kuruyorlar. Bu kurdukları kooperatifin ürünlerini büyük şehirlerde satıyorlar. Neo-liberal uygulamaların en önemlisi büyük marketlerdir. Kentlerdeki sendikalarla irtibata geçerek buralarda ağlar oluşturdu. Büyük marketleri aradan çıkararak sendikacılara ürün satmaya başladılar. İşgal edilmiş büyük bir fabrikada bir bakıyorsunuz MST’nin ürettiği ürünlerden oluşan satış yeri var. Fabrikanın yemekhanesini işte çiftçilerle MST’nin oluşturduğu kooperatifler işletiyor. Her tarafta böyle organlar oluşturuyorlar. MST kendini yaşatmak zorunda, işçiler de yemek zorunda ve böyle karşılıklı bir dayanışma yaparlar.

-MST kesinlikle sosyalizmi savunur. Eğitimlerinde klasik sosyalist eğitim verirler. Nasıl bir sosyalizm sorusunu soruyorlar ve prova yaptıklarını söylüyorlar. Ama demokrasinin mutlaka var olduğu bir sosyalizm istiyorlar. Benim dünyada gördüğüm en demokratik harekettir MST.

-MST’ye bürokrasi olmasından korkmuyor musunuz diye sordum? Onlar da bu karar alma sürecinde nasıl bir bürokrasi oluşabilir ki diyorlar. Klasik olarak sosyalizmi hedefliyorlar. Küçük bir hareket olduklarını söylerler. Biz köylüyüz ve sosyalizmin tek başına bir unsuru olamayız, derler.

-MST’nin nasıl bir savunma biçimi geliştirdiğine gelirsek: Latin Amerika’da karşılaşılan şiddet burayla karşılaştırılamaz. MST hareketinde bugüne kadar 2 bin kişi öldü. Hala da öldürülüyor. Askerler ve paramiliter askerler vardır. Direnişleri meşru savunma olarak yaparlar. Kendilerini orakları (maçetalar) ile savunurlar. Paramiliterlere karşı kendilerini bunlarla savunurlar. Ama esas olarak kendilerine meşruiyet yaratmalarıdır. Herkese kendilerini anlatıyorlar. Aydınlarla bağlantı kuruyorlar. MST’nin işgal etmediği bir toprakta kendi üniversitelerini kuruyorlar. Zaten kendi toprakları içinde kendi okulları ve eğitim sistemleri var ve Brezilya hükümeti bu eğitimi kabul ediyor.

-Ne kadar geniş ve çok olursanız o kadar kolay işgal ediyorsunuz. Ama bazen de işgal ettikleri topraklardan çıkartılıyorlar. Bir daha işgal ediyorlar. Bu bir süreç. Bir sürü yerden çıkarıldılar. Bu bir sosyal hareket ama bu politikayla çok yakından alakalıdır. Biliyorlar ki sağcı bir hükümet geldiğinde çok daha zor mücadele edecekler, bu nedenle solcu partileri destekliyorlar. Geçen sefer Lula’yı desteklediler. MST İşçi Partili değildir, bağımsızdır. İşçi Partisi içinde Lula’yı öneren 40 yapıdan en önemli yapıdır.

-Lula temiz ve popülerdi Brezilya’da. MST bu şansı değerlendirmek istedi. Lula’yı kendilerine kesin çözüm olarak görmüyorlar. İşçiler, “bu Lula dedikleri adam fabrika işgal ettiğimizde bizimle gelip görüşmedi” diyorlar. Onun IMF ile ilişkilerini ve bürokrat olduğunu biliyorlar.

-Brezilya kendi mücadele yöntemlerini geliştirmiş durumda. Latin Amerika’da bize benzer politikalara maruz kaldılar ama hepsi kendi biçimlerine göre direnişler yarattılar. Her yer kendine özgü direniş odağı yarattı. Biz de kendimize özgü direniş odağı yaratmalıyız.

-İktidar bir güçtür. Siz eğer bir direniş odağı yaratırsanız onu bir yerlere sürükleyebilirsiniz. Ama bu iktidara tam olarak sahip olacağınız anlamına gelmiyor. Büyük toprak sahiplerinde de o kadar çok ayrı unsur var ki. İktidar büyük toprak sahiplerinin gücünden de rahatsız. Bu yüzden bu kadar çok şeyin arasında MST kendine bir meşruiyet alanı yarattı. Orta Amerika’daki Amerikan baskısı inanılmazdır ve buradan algılanmaz. Nikaragua iktidarı kaybetmemek için inanılmaz mücadele etmiştir. Bu mücadeleye karşı bana, sürekli emperyalizmin ve kapitalizmin baskısından bahsedip, devrimi geri vermeyi böyle açıklıyorlardı. MST’de tam tersi bir durum var. MST’nin oluşması ve güçlenmesi kapitalizmin baskısı ve açlığa sürüklemesidir. Kapitalizmin desteği değildir bu. İnsanları sürekli aç bırakması ve baskı öyle bir süreç yaratıyor ki MST daha da güçleniyor. Yoksulluğun izlerini çocuklardan anlarsınız. MST çocukları, yoksul ailelere göre sağlıklıdır. Dünya Sosyal Forumu’nun en önemli örgütleyicisidir. Ne kadar örgütlenirsek o kadar güçleniyoruz. Bu yüzden Brezilya devleti MST’yi ve bu şartları ortadan kaldıramıyor, kaldıramaz da. Ama onu başka yöne çeker, yozlaştırabilir.

-Meksika’da Zapatista Hareketi için de geçerlidir. Hükümet onlara saldırdığında onları bulamadı. Zapatista Hareketi de çok genişti ve çok meşruydu. Marcos’u öldürememelerinin nedeni onun meşrulaşmasıydı. Kendinize sözcüklerden, insan soluklarından ve haklılıktan oluşan bir meşruiyet alanı yaratırsanız size katlanmak zorunda kalırlar. Brezilya’daki süreç de böyle oldu.

-Sovyetler Birliği de geri döndü -ki 70 yıl uzun bir süredir. Ama her deneyden bir deneyim elde ediyoruz. Bu anlamda benim temel sorularımdan biri, peki Patronsuz olarak sürdürmek mümkün mü? Bunların hepsine farklı cevap veriyorlardı. Bir kız, “Arjantin’de herkes uzun süreli sözleşmeler yapamaz, uzun süre çalışamaz. En uzun 1 yıl çalışabilirsiniz. Ama ben hayatım boyunca bir işgal fabrikasında çalıştım. 8 yıldır çalışıyorum ve çalışmaya da devam ediyorum. Sen bana soruyorsun patronsuz çalışmak mümkün mü diye? Bana patronlu çalışmak garip geliyor. Bence patronlu çalışmamak lazım” dedi. İşçilerin düzenlediği toplantılara sadece işçiler değil, işçilerin eşleri, anneleri, babaları kardeşleri de katılıyor. Bir bütün karar alma mekanizması çıkıyor. O çocuklar kendi kararları sorulmadığında ben bunu anlamam ki diye başka bir kültür geliştiriyorlar. Arjantin’de işgal edilmiş bir fabrikanın üst katını sanata çok uygun olduğu için sanatçılara vermişlerdi. Sanatçılar fabrikanın üst katında afiş, resim, heykel, film, tiyatro vb yapıyorlardı. Ve sanatçılar; “Esas sanatı biz burada yapıyoruz. Biz burada yeni bir kültür yaratıyoruz, fabrika kültürü yaratıyoruz. Sanatımız elit, içine kapalı değil” diyorlardı. Ama nereye kadar sürer hiçbir fikrim yok. MST, Nikaragua’nın tersine kapitalizmin baskısı altında olduğu için varlığını sürdürüyor. Nikaragua ise kapitalizmin baskısı yüzünden çözüldü. MST kapitalizmin baskısı altında yaşadığı için hala eşitlikçi. MST direnmek zorunda, çünkü kendi garantisi yok, her an ortadan kalkabilir. Bu aslında olumlu bir şey çünkü her an ortadan kalmak durumu MST’yi direnmek, genişlemek, yeni işgaller yapmak zorunda bırakıyor. Önemli olan, bir toplumsal harekettir, farklılıkları olsa da.

-Arjantin’in kuzeyinde Moskoni’de çok ilginç bir hareket vardır. Eskiden işçilerin iyi para aldıkları bir yermiş. Petrolün özelleştirilmesiyle kent yüzde 80 işsizleşiyor. Kentin üniversitesi, bakkalı, kilisesi kapanıyor. Bunun üzerine insanlar ana yolları kesip üretimi durdurup haklar alıyorlar. Orada en son eylemde 15 bir kişi yürüdü. Önceden 20 bin kişi yürüdü. Eski fabrikaları işgal edip üretime devam ettiler. Ayrıca kentte dolaşarak çürük evleri ve evlere gereken malzemeleri tespit edip, (2500-3000 bin çalışanı var) gidip Teksas Oil’in önünü kesiyorlar. Diyorlar ki, “bana 400 ton çimento, 700 ton demir vereceksin”. Kolektif Robin Hood öyküsü. Liderleri filan da yok. Bir şeyler yapıyorlar. Ben bunları bir reçete olarak söylemiyorum. Bu toplumsal bir harekettir ama siyasal mücadeleden kopuk değildir. Böyle bir travmaya karşı birlikte örgütlenmezsek travma yaşamaya devam ederiz.

-Brezilya’daki hareket Troçkist bir harekettir. Patronsuzların Topraksızlar’dan daha paradoksal bir durumu var. Pazar için mal üretiyor. Fabrika işgalcileri, bir yandan politik komiserler yerine konseylerin belirlediği işçi temsilcileri ve bir yandan da teknik müdürlükler kuruyorlar, üretim için. Üretimi denetliyor, öte yandan başka bir işçi konseyi de onu denetliyor. Venezüella’da fabrikadaki bütün müdürleri atmışlar, kendileri yapıyorlar. Bolivya’da Arjantin’in savunduğu öz yönetim biçiminin işlemediğini göreceksiniz. Madenler çöktü orada. Kooperatifçiler kamulaştırma talebi olan maden işçilerine saldırdılar. Eva Morales’e de karşılar. Hepsini kamulaştıracağız, diyorlar.

-Eva Morales’le görüşme yaptım. Hala bir koka işçisi olduğunu söylüyor. “Kokadan iki kötü şey yapılır, coca cola ve kokain ve bunların ikisini de ABD yapıyor” diyor. Eva Morales, sonuna kadar kamusallaştırmayı savunuyor. Onlar ise sosyalist devrimi savunuyorlar. Latin Amerika’ya genel olarak baktığınızda güzel şeyler oluyor. Devam eden bir mücadele süreci var ve bunun temel aktörleri toplumsal mücadele hareketleri var. Latin Amerika’daki bütün siyasal yapılar toplumsal muhalefet hareketinin bir tarafa sürüklediği yapılardır. Bolivya’yı bugüne getiren madenciler ve köylülerdir.

-Latin Amerika bir süreçtir, ne olacağını bilemeyiz. Biz neden Arjantin olmayalım ki? Biz bundan niye endişeleniyoruz ki! Yağmalamalardan niye korkuyoruz ki? Türkiye’de bir orta sınıf kültürü yerleşmiş sanki…

“Topraksızlar” ve “Patronsuzlar”a Dair Toplantıda Yaptığımız Kısa DeğerlendirmemizHer iki kitap da önemseyeceğimiz birer öz-örgütlenme deneyimini yansıtıyor. Kendiliğinden bir hareket olarak şekilleniyorlar ama her kendiliğinden hareket de olduğu gibi bunun örgütlenmelerini de şekillendirmeye başlıyorlar. Bu konuda Sovyet deneyimini bir yönüyle örnek verebiliriz. Ama buna bağlı olarak ezilenlerin, emekçilerin kendi örgütlenmelerine baktığınızda o kendiliğindenlikleri açığa çıkmaya başlıyor, olumlulukları ve olumsuzluklarıyla birlikte. Öz-örgütlenmelere hep bir kaygıyla (?!) bakarız. Özellikle öncücülerin bakışı daha farklıdır. İşçilerin, ezilenlerin öz-örgütlenmelerini mutlaka kalıplaşmış bir model olarak ele almamak, bütün öz-örgütlerin sovyetler gibi olacağı takıntısından kurtulmak gerekiyor.

Topraksızlarda ve Patronsuzlarda, ülkeden ülkeye farklılıklar var. Üretim için hammaddeye duyulan ihtiyaç, o hammaddeye sahip olabilmek için gerekli olan para, bunun için ortaya çıkan kredi sorunu vb gibi yaşananlar var. O üretimi sağlamak için parayı, sonuçta kapitalist sistemin parçası olan bir bankalarından almak zorundasın. Kitabın orta yerinden bakıldığında bunun gibi çok eksik bulursunuz. Ama yine de bu hareketlere, -bir modelden öte- fetişize etmeden ve önemseyen bir noktadan bakmalı, aynı zamanda da eleştirel bir şekilde dersler çıkartarak değerlendirmeliyiz.

Genel olarak öz-örgütlenmelere, iradi örgüt diye tanımlayacağımız bir örgüt gözüyle bakıldığı için, onlarda bir devrimci örgüt programında olması gerekenleri görme beklentileri içine giriliyor. Öz-örgütlenmeler hayatın içinden ve somut bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkmışlardır. Küçük burjuva aydınların kurulu ütopyalarını nasıl hayata geçiririm kaygısıyla oluşturdukları iradi örgütlülük anlamında bir şey değil bu. Öz-örgütlenmeleri, işçi sınıfı da dahil ezilenlerin kendi(liğinden) hareketlerinin fiili ve örgütlü duruşları olarak algılamak gerekir. Onlar için, onlar adına kurulmuş bir örgüt değil, onların bizzat KENDİ örgütleri olarak kavranmalıdır. “Topraksızlar” da, “Patronsuzlar” da kendi ihtiyaçları üzerinden, kendi karınlarını doyurmak ve kendi hayatlarını idame ettirmek üzere, toprağa ve üretim araçlarına sahip olmak üzere kendileri örgütlendiler. Ama öz-örgütlenmelere baktığımızda içerik itibariyle zaten hep böyle değil mi?

Öz-örgütlenmeler, yeni bir dünya, yeni bir hükümet kuralım vs diye şekillenmiyor. 1905 sovyet deneyimine bakacak olursak, işçilerin oradaki en somut taleplerinden birinin emeklilik hakkı olduğunu hatırlarız. İşe, yeni bir dünya özlemi gözüyle bakıldığında bu önemsiz bir talep gibi görülebilir. Lenin ve Bolşevikler de ilk önceleri böylesi yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Lenin’in Bolşeviklerle sovyetlerin gelişimi sürecinde yürüttüğü bir tartışma vardır. Lenin’in, Bolşeviklerle girdiği bu polemiği “eski Leninistlerle” tartışma olarak ifadelendirdiği bilinir. Bir öz-örgütlenme deneyimi olarak sovyetlere başlangıçtaki bakışıyla farklılaşan, eski “kendisiyle” çelişen politik bir duruştur bu. Kısacası işçi sınıfının karşısına “öğreten örgüt” ve “öğreten adam” rolüyle çıkan Leninist örgüt ve Lenin, 1905’te öz-örgütlenme olarak doğan sovyetin devrimdeki rolüyle işçi sınıfının da öğreticiliğini, devrimcilere yol gösterebilecek niteliğini görebilmiştir. Başlangıçta devrimi (Kautsky’e de dayanarak) küçükburjuva aydınların, profesyonel devrimcilerin yapacağı bir “iş” gibi algılayan Lenin, bir öz-örgütlenme biçimi olan sovyetleri ekonomik mücadele araçları olmakla sınırlı bir sığlıkla tanımlıyordu. 1905 devrimiyle birlikte aynı Lenin, sovyetleri devrimci iktidarın, proletarya diktatörlüğünün embriyoları olarak tanımlamıştır.

Bir Sovyet önderi olan Troçki ise; “Öz-örgütlenmeler sınıfın kendi örgütleridir. İradi örgüt(ler) ise sınıfın içindeki örgütlerdir” der. İradi örgütü, öz-örgütlere “…yol gösteren, politika sunmaya çalışan örgüt” olarak tanımlar.
Ne yazık ki yaptığımız bu tartışma yüzyılı aşkın bir süre öncesinde yapılmıştır…
“Topraksızlar” ve “Patronsuzlar”ın da bir arayışı ve önemi var. Ama tüm bunların üzerinden hareket ederken bizim yakalamamız gereken nokta ezilenlerin kendi örgütleriyle iradi örgütlerin yapı ve işlevlerini bir birine karıştırmamaktır. Buradan yapıcı ama eleştirel olarak baktığımızda, söz konusu hareketlerde bürokrasisinin olmaması mümkün değil gibi görünüyor. Burada anlatılanların birçoğunda bürokrasiyi oluşturan bir tabaka dikkati çekiyor. Onca övgüyle “iyi” bir işbölümü ve “idari” plana dayalı yönetimden söz edip de bürokrasinin olmayacağını iddia etmek çelişkili olur. Ama asıl endişelenmemiz gereken yanları, sosyalizmi geleceğe havale ediyor olmalarıdır.

MST olarak ortak toprakları var ama yer yer bazı bölgelerde ailelere verilen küçük “özel” topraklar da var. Bu haliyle mevcut sistemin küçük ve yeniden üretiminin verilerini taşıyor. “Patronsuzlar”ın fabrikalarına hammadde almak için bankalardan vs kredi almak zorunda kalması, kapitalist ekonominin bir parçası olarak üretilenin aynı pazarda satışa çıkarılması vb gibi. Yani, bütün bu çabalar kapitalist sistem içinde gerçekleşiyor ve bu çabanın da sistem içinde gelip dayanacağı bir nokta/sınır var. Söz konusu yapılar, sadece fiili değil, “iradi” olarak da artık politizedirler. Bu noktayı ve sınırları aşmak ya da aş(a)mamak açısından sosyalizm hedefinin çelebice yarına ertelenemeyeceği ve pedagojik bir olguyla sınırlı olmadığı açıktır. Sırf bu açıdan bile “bürokratik” bir sınırlamadan ve ertelemeden söz edebiliriz. Ama tabi ki bu sadece onların değil, oradaki “iradi” örgütlerin de sorunu… En düz anlatım Masis’in (Kürkçügil) söylediği “Marks yalan mı söyledi? Patronsuz fabrika mı olur?” sözleridir. Devrimcilere düşen görev oturup bir köşede akıl hocalığı yapmak ve “politika kesmek” değil, o hareketlerin içine girerek yol gösterici olmaktır, değil mi?
90-91 Zonguldak örneğine bakarsak, maden işçilerin böylesi bir öz-örgütlenme hedef ve girişimleri yoktu. Grevle sınırlı olan grev komitelerinin öz örgütlenme işlevleri de grevle birlikte sona erdi. Ama Zonguldak da bizi çok etkiledi. Bir toplumsal hareketten, hele ki bu bir sınıf hareketiyse, bir devrimci olarak etkilenmemek ve heyecanlanmamak mümkün değildir. Ama bunu derken Zonguldak’a da eleştirel bakmak lazım. Bizim cılız sesimizle ve kendinden menkul “iradi” örgütlerimizle kılavuzluk misyonunu kucaklayamayacağımız ise belliydi. Yakın dönem açısından SEKA bile bize yol gösterecek bir imkan sunuyordu.

Konumuza dönersek, Latin Amerika dünyada sınıf temelli ciddi hareketliliklerin olduğu neredeyse tek yer. Ortadoğu ise belli, toplumsal muhalefetin belirleyeni kesinlikle sınıf hareketi değil. Metin Yeğin’in “Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” kitaplarından hareketle ideolojik olarak eleştireceğimiz şeyler var elbette. Ama bunlar ciddi ve önemli deneyimlerdir. Ne ak ne de kara diyerek bakmamamız gerekiyor.

(*)15.10.2006 tarihinde aynı başlık altında Versus Yayınevi tarafından Başka Kültür Merkezi’nde düzenlenen ve Metin Yeğin’in “Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” kitaplarıyla ilgili sunuşunu içeren toplantının özetlenmiş kaset çözümüdür.
Ezilenlerin Kurtuluşu

http://ezilenlerinkurtulusu.org/php/news.php?readmore=227

January 7, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, ezilenler, isyan, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | 1 Comment

Sular ve Hidro Elektrik Santraller (Abdullah AYSU)

Evet, sularımız pet şişeier, damacanalar derken şimdi de borulara hapsediliyor. Doğa sulardan mahrum kalacakmış ne gam! Su boruların içinde paraya dönüşüp şirketlerin kasasına akacak. Başka bir deyişle, şirketler; “su nerede daha çok tüketilecek ve para getirecekse o yöne doğru aksın, akıtılsın” istiyorlar.
Su yaşamdır. Suyun yokluğu doğanın dengesini bozar; önce yavaş yavaş kuşlar kaybolur, ardından sazlıklar ölür, göller kurur. Su giderek daha derine kaçar. İklim sertleşir, tarlalar çoraklaşır.

Suyun tükendiği yerlerde yaban hayat yok olur. Yaban hayat da neymiş deyip geçemeyiz. Çünkü yaban hayat, tarımın dolayısıyla gıdanın devamı ve ekolojik yaşamın sürmesi için olmazsa olmazdır.

Çiftçiler, arı olmazsa meyve ve sebzelerin meyve bağlamayacağını, solucanlar olmazsa toprağın kendini yeniden üretemeyeceğini dolayısıyla yaşama, üremeye analık edemeyeceğini bilir. Fareler olmazsa toprağın havasız kalacağını, yılan olmazsa her tarafı farelerin basacağını, leylekler olmazsa yılanların daha da çoğalacağını, domuz olmazsa ormanların hayatiyitini sürdüremeyeceğini farkındadır. Bitkilerin özsuyunu emerek kurumalarına neden olan yaprak bitlerini yiyerek kendi yaşamını sürdüren uğur böceklerini tarla kuşları yiyerek hayatta kalır. Tarla kuşlarınıda yırtıcı etçil kanatlılar yer. Bu döngü böyle devam eder gider. Doğadaki bu sonsuz zincirin halkalarından daha bir çok örnekler verilebilir. İşte yaşamı var eden ve dengede tutan bu sonsuz zincirin halkalarını oluşturan canlılar susuz yaşayamaz!

Şimdi Türkiye’de şirketler akarsuları doğal ortamlarından/akışından alıkoyuyor boruların içine alıyor. Nehirlerin hatta derelerin üzerine Hidro Elektrik Santraller (HES) kuruyorlar. Sulardan enerji elde etmek için yaşam iksiri suyu boruların içine hapsediyorlar. Akarsuları boruların içine hapsedebilmek için boruların güzergâhına rastlayan herşey, Köyceğiz’de yapılan HES’in yapım öncesinde olduğu gibi yüzyıllık çınar ağaçları dahil herşeyi kesiyor, yok ediyorlar. HES’lerin zararı bu kadar ile de kalmıyor. Üzerine HES kurulan akarsuların geçtiği ovalarda yılda iki ürün alınıyor olmasına rağmen tarımda uygulanan yanlış politikalar nedeniyle çiftçiler her geçen gün yoksullaşıyor. Şimdi HES için boruların içine alınan bu sular nedeniyle bırakalım yılda iki ürün almayı iki yılda bir ürün bile alınamayacak. Yılda iki ürün aldığı halde yoksullaşan çiftçiler iki yılda bir ürün almaya başladıklarında üretime devam edebilmeleri ve köylerinde kalmaları mümkün olmayacak, kentlere göç edecek!

Şu anda 1500’ün üzerinde HES’in kuruluşu için ruhsat almış durumda şirketler. Söz konusu şirketler, hak devri yapabiliyor ki; gazetelere ilan verebiliyor, HES kurmak için aldıkları ruhsatları alıyor, satıyorlar.

Şirketler suların özgür akmasının sağladığı yaşamı ve değeri değersiz göstermek için “Su akıyor, Türk bakıyor” sloganını üretip, ortaya attılar. Oysa sular amaçsız akmaz. Özgüür akışıyla bütün evrene yaşam sunar. Açıktan akan sular, buharlaşması sonucunda suyun akmadığı kurak bölgelere de yağmur olur düşer, düştükleri yerlere de hayat verir. Herşeyi para olarak gören paragöz şirketler ve kendisini onlara hizmete adamış hükümet suyun akışını amaçsız ve yararsız olarak görebilir. Şirketler ve hükümetler için paraya dönüşmeyen sular yararsız ve değersiz gelebilir. Onlar için değersiz olan, özgür akışıyla onlara para sağlamayan su, tüm canlılar ve doğanın devamı için yararlıdır, gereklidir.

Evet, sularımız pet şişeier, damacanalar derken şimdi de borulara hapsediliyor. Doğa sulardan mahrum kalacakmış ne gam! Su boruların içinde paraya dönüşüp şirketlerin kasasına akacak Onlar için önemli olan bu. Başka bir deyişle, şirketler; “su nerede daha çok tüketilecek ve para getirecekse o yöne doğru aksın, akıtılsın” istiyorlar.

Su para olsun, şirketlerin kasasına aksın diye hükümet, devlet garantili HES’ıer kurulması için bol keseden ruhsat dağıtıyor. Dünya Bankası bu konuda şirketlere destek veriyor. Dünya Bankası’nın isteğiyle hükümetler şirketler için yasal düzenlemeler yapıyor.

Ancak akarsuların borulara hapsedilmesi, şişeler ile damacanalara hapsedilmesine benzemez. Bir şey(ler) yapmalı!

Abdullah AYSU
tarvak2004@yahoo.comBu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
İstanbul – BİA Haber Merkezi
25 Aralık 2009, Cuma

http://www.ekolojistler.org/sular-ve-hidro-elektrik-santraller-abdullah-aysu.html

January 7, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, bu topraklar, ekoloji, sistem karsitligi, Su | 1 Comment

   

%d bloggers like this: