ecotopianetwork

Potlaç Bir Trafik Kazası Mıdır?


“Yeni törenler gerek bize
Yeni törenler –kimi zaman en eski”[1]

Cemal Süreya

“Benim zihnimdeki mimarlık mevcut zenginlik, iktidar ve otorite oyununun dışında. O kendi kendisinin oyunu ve kendi kuralları, kendi araç ve amaçları var.”[2] İstanbul Vatan Caddesi şiddetli yağışlardan sonra sular ile kaplanır ve yaya ile otomobil geçişini sekteye uğratır. Vatan Caddesi böyle havalarda bir tür iç patlama geçirir. Bizans’ın Lycus deresi, Osmanlıda Bayrampaşa deresi adını almıştı ve hâlâ yeryüzündeki akışını sürdürüyordu. Menderes 50’lerde bu derenin yatağı üzerinden asfalt geçirerek dereyi bir tür kanalizasyon haline döndürdü. Ve yağışlı havalarda asfaltın üzerine çıkan belki de  bu Lycus deresidir. Trafiği tıkayan, kanalizasyon haline getirilen doğanın bir tür geri dönüşüdür. (Şu da not edilmeli, eski yıllarda, caddeyi su basınca, insanlar belirli bir dayanışma geleneği ile, paçalarını sıyırıp birbirlerini sırtlarında taşıyarak karşıya geçirirlerdi).

Biriken kentsel gerilimin taşmaları, veya taşkınlıkları, merkeze hep oyunbozanlık olarak görünür. Virilio da siyasi söylemin, toplumsal düzeni dolaşımın (insan, mal) denetimiyle, devrimi ve ayaklanmayı ise trafik sıkışıklığı, yasak yere park etme, trafik kazası ve çarpışmayla bir tuttuğunu söylüyordu.[3]

Yeryüzü baharla birlikte bolluğa doğru biraz daha yaklaşır. Kış kıtlıktır. Bahar bolluk. Bahar şenlikleri bolluk karşılama bayramları gibidir. 1 Mayıs 1996’daki İstanbul Kadıköy gösterileri sırasında, göstericilerden birinin trafik lambalarına zarar vermesi, o günlerde çok konuşulmuş, trafik-lambası-düşmanı gencin fotoğrafları, belediyenin çiçek düzenlemelerini dağıtan, çiçekleri koparan başka bir genç kızla beraber, gazetelerde boy boy basılmıştı. Karşılıklı metaforik tutumlar. Siyasi söylem, zaten gösterinin kendisini bir tür trafik kurallarına uymama olarak görüyordu, ve belediyenin çiçek bahçeleri, kabul edilebilir doğanın sınırlarını çiziyordu. Kaybolan ufuk çizgisi gibi, bahçenin sınırları belirsizleştikçe, başka araçları ve başka amaçları olan, başka oyunlar beliriyor ufukta.

Ayrıca medyanın tüm o malları takdim ettiği reklam furyasının, aslında “toplumun en alt katlarında yaşayanlar” için nasıl merhametsiz ve acı bir aldatmaca anlamına geldiğini de unutmamak gerek. Bütün o reklamlarda aynı zamanda şu da söylenmektedir: “şu anda gördüklerinize hiç bir zaman sahip olamayacaksınız.”[4] Bastırılmış erkler, kışkırtılmış arzular… Mülklerin, malların belirli noktalarda tıkanıp kalması, buralarda şişkinlikler yaratması, kenti çıbanlar tarlasına çeviriyor, kışkırmış arzu çıbanlarıyla yüzü şişmişler için. Çıban patlatma girişimleri çıkıyor buradan karşımıza. Dolayısıyla Los Angeles ’92, Arnavutluk ’97 veya Endonezya ’98 gibi hareketlere, tali öğeler olarak girse de çoğu kez ana karakter muamelesi gören, bir dükkanlarla armağanlaşma ritüeli ekleniyor. Potlaçtaki zorunlu armağanlaşma öğesi taşınıyor sokaklara ve bebek arabasına koyduğu televizyonla uzaklaşan yaşlı kadın, buzdolabını sürükleyen küçük çocuk, yediden yetmişe bir           neo-potlaç şenliğinde aldıkları armağanlarla evlerine dönüyorlar.

İlüzyonu yaratılan bolluk toplumu, hep kapalı mekanlarda, ekranlarda ve vitrinlerde sıkışır, oralarda depolanır ve sergilenirken, kıtlık toplumu hep açık mekanlarda, sokaklarda akıyor, ve en yüksek gelire sahip %20’lik dilimle en düşük gelire sahip %20’lik dilimin toplam zenginlikten aldıkları payları karşılaştıran çarpıcı istatistiklerde durdukları gibi durmuyorlar. Kim şişede durduğu gibi durmak ister ki?

 İnternette sörf yapan bireyler, sürekli siber dükkanlara çarpıyorlar, siber bolluğu dolaşıyorlar, siber kıtlığın sesi ise ancak hackerların şifre kırma eylemleriyle gösteriyor kendini. Ama hackerlar mecburi ‘profesyonel’ler olduklarından tüm kıtlık adına girişiyorlar eylemlerine, kıtlığı temsil ediyorlar –kıtlık kendisi söz aldığında hâlâ eski yöntemlerle konuşuyor çünkü.  Robin Hood hackerlar, şifrelerini kırdıkları programları warez sitelerinde isteyen herkesin kullanımına açıyorlar. (Ama hackerlar da, profesyonelliğin yapısında, bir yeni çağ kabile şefiymişcesine, verdikleri armağanların çokluğuyla itibar kazanıyorlar, ‘bey’ olarak namları yürüyor siber alemde.) Son kullanıcılar istedikleri gibi programları yağmalayabiliyorlar bu sitelerde. Bu da son kullanıcının örneğin Microsoft’la armağanlaşmasının karşılıklılığını koruyor. Sonuçta sermaye, sürekli olarak  zorunlu armağanlar alıyor ama kendisi ısrarla karşı armağanlar vermekten kaçınıyor. Zenginliğin biriktirilmesi potlaçın bittiği yere adresleniyor.

Fakat Potlaç, tabii, hiyerarşik okumalara da açık. Armağan rekabeti üzerinden mevki kazanma ve mevki kurma amaçlı, ya da halkların mal isteğini abartan, haseti öne çıkaran, Bataille’ın savaşlar devletlerin fazla insanları ve fazla malları imha ederek armağan etikleri potlaçlarıdır dediği anlamda da ele alınabilir. Ya da Tersine, bir hatıra, bir toplumsal bellek refleksi olduğu noktalar, birikimin yayılarak merkezileşmenin önlenmesi bağlamında dönüştürücü yoruma da açılabilir.

“…zenginliğin küçümsenmesiyle zenginleşir ve kendisine esirgediği şey, cömertliğinin sonucudur.”[5] Artı-değerle el değiştiren nesnenin ruhu (taoangın hausu) sermayede hapsedilmiştir. Refleksif sermaye, düşünme üzerine düşünme gibi biriktirmeyi biriktirir, yağmaları yağmalar, tekelleştirir. Sermaye bir ruhlar hapishanesidir, kilitli ruhlar kutusudur. Hackerlar bu ruh kutularının Buz’larını (‘buz’ kelimesi BUZ’dan geliyor. İng. ICE – intrution countermeasures electronics: sızmaya karşı elektronik tedbirler. William Gibson’In Neuromancer adlı romanına bakılabilir.) kırarlar. Aradaki soğuk ilişki ısınmıştır. Fatal Attraction filminde Sharon Stone ile Michael Douglas karakterleri arasındaki öldüren cazibede buzkıracağının rolü gibi.

“Buzkırıcılar” dedi Case kırmızı fincanın kenarından konuşarak.[6] Mimar Zaha Hadid, Londra’da Ocak 2000’de açılan ‘Binyıl Kubbesi’ (Millennium Dome’) içine Mind Zone (Zihin Bölgesi) adlı bir düzenleme yapar. Bu mekana topluluk ruhunu ve anlayışını simgelemek üzere bir kırmızı karınca ailesi getirir. Çalışkan ve birarada yaşamaya alışkın karıncalar, seçkin çağrılıların hazır bulunduğu 31 Aralık 1999’daki Kraliçeli açılış töreninde, ilgi ile izleniyorlar. Ancak beklenmedik bir gelişme yaşanıyor. Bir süre sonra kırmızı karıncalar barındırıldıkları saydam plastiği kemirip kurtuluyorlar.[7] Kendileri için biçilen rolün, uygun görülen alanın dışında, kendi zihin bölgelerinin tasarımını yapmakla meşguldürler şimdi. Başka bir oyunun peşindedirler.

“Potlaçı yapmak için bir şenlik seçilebilir ama potlaç tek başına bir şenlik nedeni de olabilir.”[8] Woods’un işaret ettiği kendi oyunlarımızı düzenleme önerisini Lewis Caroll da Alice Harikalar Diyarında’daki koza oyununda öngörüyordu.[9] Bu oyunda modern toplum insanının alışık olduğu yarış ilkelerinden oldukça farklı, farklıdan da öte tümüyle zıttı bir anlayış göze çarpar. Uzlaşımsal yarışlar bilinegeldği gibi birbiriyle kesişmeyen kulvarlar içindeki yalıtık bireylerin, yan yollara sapmadan başlama ve bitiş çizgisi arasını en kısa zaman diliminde almalarına dayanır. Zaten kulvarlarda yan yollar olmaz, olmamalıdır; zaman kaybedilmeyecek kadar değerli bir meta olduğu için bu metayı çok harcamamak gerekir. Başarıya kenetlenmiştir birey, sistemin sunduğu bitiş çizgilerine ulaşmak için deli danalar gibi koşturur. Bitiş çizgisi daha baştan bellidir, sürprizlere ve yeni yönsemelere kapalıdır, süreç içinde oluşmaz.  Alice’de oynanan koza oyununda ise yarışmaya katılanlar kulvarlarda koşmazlar. Herkes kendi yolunu kendisi belirler, bu yol doğrusal değildir, başka yollarla kesişir ve yan yollar her zaman mevcuttur. Uzlaşımsal yarışlarda bireyler bir merkezi halkanın etrafında yer alan eş merkezli halkalar üzerinde koşarlar. Bu merkeze günümüzde şirket deniyor. Tüm kazanımlar merkezde toplanma, birikme eğilimi gösteriyor ve oyunun sonunda kazanan her zaman merkez oluyor. Koza oyununda ise yarışmaya katılanlar ağımsı bir örüntü oluşturuyorlar, ağımsı bir yol örüntüsü açıyorlar kendilerine. Birbirleriyle kesişen, karşılaşan, etkileleşen, başka yollara kaçabilen bir yarışmacılar topluluğu. Oyunun sonunda herkes kazanıyor; kaybeden olmuyor. Ve  kazananlar kimin elinde armağan verecek denli malı varsa onları birbirlerine eşit olarak dağıtıyorlar.

Lebbeus Woods tarihi hiyerarşik kentler yerine heterarşik kentleri önerir. Heterarşik kent hiyerarşik kentteki tepesinde otoritenin bulunduğu toplumsal pramidi tersine çevirerek, bireyin tepede olduğu pramidler yaratarak, monoloğun yerini diyaloğun aldığı aykırı bir düzenin, sürekli bir değişimin yaşandığı, öncesi ve sonrası belirsiz kentlerdir. Tasarımları hem varolan düzeni reddeder, hem de yeni toplumsal düzenler önerir. Önerilen toplum temelde anarşik olduğundan, merkezi bir yapısı yoktur. Virilio’nun ‘ekran kent meydanına dönüşmüştür’ yorumu kentin de bir ekranlar meydanına dönüşmesiyle çeşitleniyor bugün. Kent meydanında kente dair imgeler devşirerek dolaşan Baudlaire-Benjamin flaneur’ü, internetin sağladığı hipermetin ortamında ağ-dünya üzerinde bilgiler devşirerek dolaşmaya başlamıştır. Flaneur’ün hareket ve hız yeteneği önceden kestirilmeyecek ölçüde artmıştır. Artan hızla birlikte flaneur kendi bedenini yitirir. Daha çok ekranlara dair imgeler devşirmek durumundadır, ama ‘ortam’ı değişen hipermetinsel flaneur bir çekirge sıçraması yeteneği kazanmıştır da denebilir, bir kuantum çekirgesi mesela. Yolların eşmerkezli olmayan ağlar biçiminde ilerlediği hipermetinsel bağlama kenti de yerleştirmek mümkündür. Kıtlıktan gelen flaneur kenti hipermetin gibi okuma arzusundadır. Padişahın kente gireceği kapı bellidir ama o her kapıdan girebilir. Kıtlık kervanı kent bolluğunun toplandığı meydanlara sıçramalarla varınca kendi potlaç şenliğini arar.

Burada kıtlığın önüne bir yol ayrımı çıkar. Dayatılan ve mevcut ‘tek’ oyun ve kendi aralarında oluşturup kendi aralarında oynayabilecekleri oyunlar bolluğu. 

 Pencerelerin önündeki kafesler. Osmanlıda örneğin hayratların bayramlarda şerbet dağıtılan pencerelerinin önünde kafesler, genelde kamu binalarında açıklıklarda  kullanılan koruma amaçlı metal bir sistem, yapı öğesi. Birbirine bağlanan çubuklardan oluşuyor, bu çubukların birbirlerine bağlanma noktalarındaki birleştirici parçaya ‘lokma’, ve bu lokmalarla birbirine bağlanan çubuklar sistemine de ‘şebeke’ deniyor. Dünya Ticaret Örgütü’nün belirli bir toplantısı (Seattle ’99) belirli bir diktatörün serbest bırakılışı (Pinochet) ya da belirli bir neo-nazi  partinin hükümete ortak oluşu (Haider-Avusturya) gibi iktidar ve baskının yoğunlaştığı, yığıştığı, biriktiği erksel-mekanlarda düzenlenen karşı gösteriler ile 1 Mayıs tipi ağsal  gösteriler arasındaki ayrıma işaret etmek gerekir. İktidarın noktasal yığışmalarına karşı gelişen direniş yoğunlaşmaları potlaç refleksiyle birikimi dağıtmaya yönelirler. Birikimi yayarcasına karşılarına çıkan erk-mekanlarına sızmaya, buraları söküme uğratmaya çalışırlar. Bu erk-mekanları hep erk dolaşımını tıkamak ve armağanların tek-yönlü akacağı başka bir erk-dolaşımı, yolların bir yeniden düzenlenişi dayatmak peşindeyken, eylemler tersine bu dolaşımları tıkamak, yolları kesmek ve başka bir dolaşım ağı önermek amacındadır.

Bu direnişler ‘şebeke’nin demirden lokmalarıdır. Yutulmazlar. Direnişi şebekeleştiren demirden lokmalar haline gelmek alternatifi açıktır. Sindirilmemek esastır.

“Çin’deki bir kelebeğin kanat çırpışı bir hafta sonra Seattle’daki hava durumunu etkileyebilir Her yıl yeni kral kelebek kuşakları çiftleşme bölgelerine ulaşmak üzere uzun göçler yaparlar. Kimi zaman bu yolculukları 2000 millik bir mesafeye ulaşabilmekte ve günde 80 mil  hızla varacaklara yere doğru uçabilmektedirler. Avcılara karşı korunmuş olmasaydılar kral kelebekleri bu inanılmaz  yolculukları hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceklerdi.[10]

Kral kelebekleri bu uzun yolculukları sırasında başka canlılara yem olmamak için bir tür savunma mekanizması geliştirmişler. Kendi tatlarını bozmuşlar. Bir kral kelebeğini yemeye kalkışan bir kuş kesinlikle pişman olacak ve bir daha bunu denemeyecektir. Zehir zemberek bir lezzete sahiptir bu kelebekler. Tüketilmemek için kendilerini zehire dönüştürmüşler de diyebiliriz. Bu zehiri kendileri imal etmezler; henüz larva aşamasındayken zehirli bitkilerle beslenerek onların zehirlerini vucutlarında biriktirmeye başlarlar. Sindirilmemek için zehirden gövdelere, demirden lokmalara dönüşebilmek gerekiyor.

Ben birini sevdiğim zaman/ göğünü durmadan genişletir/ ama herkes rahattır kozasının içinde/ o sevgi artık kimsesizdir –Metin Altıok. Bir de annelerin yaptığı lokmalar var (bunları neden hep annelerin yaptığını kadın hakları açısından kurcalamak hakkımızı saklı tutarak) tabaklarda komşulara lokmalar taşırız. Ve komşuların yaptığı lokmaları alırız başka tabaklarda. Demirden lokmalar dayanışmayı sever. Bunu belki sonradan düşünürüz, belki de hiç düşünmeden yaparız.

Aslında bizler, onlar –işçiler, acı çekenler– kadar zulümlere uğramadık; evlerimizde oturup kendimizi insani acıların çığlığı ve görünümünden koruyan bizler, acı cehenneminin ortasında yaşayanları yargılayamayız… Kişisel olarak bu patlamalardan nefret ediyorum, ancak umutsuzluğa sürüklenenleri suçlayacak bir yargıç durumunda olamam ben .. –Peter Kropotkin.[11] 


[1] Cemal Süreya’nın Uçurumda Açan kitabında yeralan Var adlı şiirinden. Sevda Sözleri, Can Yayınları, İstanbul 1994, s.177.

[2] Lebbeus Woods, Boyut Kitapları Çağdaş Dünya Mimarları, çev.Gülgün Öztaş, İstanbul 2000, s.73.

[3] Paul Virilio, Hız ve Politika, çev. Meltem Cansever, Metis Yayınları, İstanbul 1998, s.19.

[4] Chicago Sürrealist Grubu; ‘Sürrealist Manifesto: Yeni Dünya Düzenini Sarsan Üç Gün, 1992 Los

Angeles Ayaklanması’, (Chicago Sürrealist Grubu’nun ‘What Are You Going To Do About It?’ adlı yayının Nisan 1993 tarihli 2. Sayısından), çev.:Ergun Aydınoğlu, Sosyalizmin Sorunları Kitap Dizisi 2, Mayıs 1995.

[5] Georges Bataille, Lanetli Pay, çev. M. Mukadder Yakupoğlu, Mor Yayınları, Ankara 1999, s.106.

[6] William Gibson. Neuromancer. Çev. Melike Altıntaş. Sarmal Yayınları, İstanbul 1998, s.44.

[7] Aktaran Suha Özkan, XXI dergisi, Mart-Nisan 2000, sayı 1,  s. 31.

[8] Bataille, agy., s. 103.

[9] Alis Harikalar Diyarındadır. Birara devleşen Alis öyle çok ağlar ki gözyaşlarından koca bir göl oluşur. Ardından küçülürken bu kez kendisini bu gölün içinde bulur. Gölde yalnız olmadığını fark eder. Gölün içindeki kartal yavrusu, ördek, fare dodo kuşu, ve başka tuhaf hayvanlarla birlikte yüzerek kıyıya çıkarlar. Ve ıslanan hayvanlar kurumak için bir oyun oynamaya karar verirler. Bunun için biçimi pek de önemli olmayan bir çember çizerler. Yarışa katılacaklar çemberin üzerinde gelişigüzel yerlerini alırlar. Her hangi bir komut verilmeksizin yarışmacılar istedikleri gibi koşmaya başlarlar ve istedikleri zaman koşmayı bırakırlar. Koza yarışı fikrini ortaya atan hayvan olan Dodo kuşu bir süre sonra hayvanların kuruduğunu fark edince “oyun bitti” diye bağırır aniden. Tüm yarışmacılar kimin kazandığını merak etmektedirler. Dodo bu soru karşısında biraz düşünür ve herkesin kazandığını ve herkesin ödül alması gerektiğini söyler. Ödül olarak Alisin cebindeki şekerleri dağıtır yarışmacılara. Alis’e de ödül verilmesi gerektiğine karar verirler ve Alis’e ödül olarak Alis’in cebinde bulunan bir yüksük küçük bir törenle sunulur.( Lewis Carroll, Alis Harikalar Diyarında, çev. Kısmet Burian, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 1998, s.33.) Alis’in malları bir anlamda potlaça uğramıştır.

[10] Christopher Wills, Genlerin Bilgeliği, Evrimde Yeni Patikalar, çev. Feryal Halatçı, Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1997, s. 206-208.

[11] Aktaran Woodcock ve Avakumovic, The Anarchist Prince: Peter Kropotkin (New York, 1971), s. 248.

http://www.scribd.com/doc/21364030/Potlac-Bir-Trafik-Kazas%C4%B1-M%C4%B1d%C4%B1r

January 7, 2010 - Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekotopya heterotopya utopyalar, sistem karsitligi

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: