ecotopianetwork

“Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” Kitaplarına Dair Metin Yeğin’le Söyleşi

 

Topraksız işçi hareketinin çıkışı Brezilya’daki toprak eşitsizliğinden kaynaklanır. Brezilya’da bir kişinin toprağı Danimarka’dan daha büyüktür ya da bir karayolu şirketinin toprağı Türkiye’nin yarısı kadardır. Ama buna karşın milyonlarca insanın hemen hemen hiç toprağı yoktur. Bu yüzden milyonlarca insan Latin Amerika’da ve özellikle Brezilya’da toprak işgalleri yapıyorlar. Ama onlara bu deneyimler, sadece toprak işgaliyle sınırlı kalınmamasını öğretti. Özellikle Topraksız İşçi Hareketi yaklaşık 22 yıldır toprak işgal ediyor, işgal ettiği toprağın üzerinde kolektif/alternatif tarım yapıyor ve alternatif eğitim veriyor. Tamamen başka bir demokrasi uyguluyor. MST’nin bugüne kadar işgal ettiği toprak Belçika’dan, Danimarka’dan büyüktür. 3 milyon insan bu topraksız işçi hareketinin ‘başka’ dünyasında yaşar.

Brezilya’da daha önce de toprak işgalleri vardı.
Özellikle cunta döneminde işgal edilmiş topraklar egemenler tarafından tekrar alındı. Bazı topraksızlar gerillaya katıldılar. Bunlar cuntanın son dönemlerinde tekrar toprak işgal etmeye başladılar. Toprak işgallerini yeniden başlatınca bunları koordine etmek için ilk ulusal kongreyi yaptılar. Kongrede kendilerine ‘Topraksız Kır İşçileri’ adını verdiler. Gazetelerin onlara verdiği ‘topraksızlar’ adı onlara daha çok yakıştı. İşgale devam ederek ülke içinde yeni bir dünya yaratmaya devam ediyorlar.

Hareketin içerisinden birkaç temel unsur söyleyeyim: En önemli unsurlarından biri belli bir sayıları var. Bu sayıları kişilerin nesneleşmesine karşı en az 70 aile bir topluluk haline geliyor. Birim olarak aile, çiftçilikte çok önemli, 70 aile bir araya geliyor ve toprak işgal ediyor. MST hareketine girmenizin tek yolu toprak işgal etmektir. Bu yüzden toprak işgal etmeye karar verenler bir araya geliyor ve bütün sorunları tek tek ortaya koyarak konuşuyor. Niçin toprak işgal edilecek, niye ihtiyaç var? Ondan sonra alınacak bütün kararlara mutlaka katılıyorsunuz. Ayrıca toprak işgal etmek için üç tane temel unsur var. Birincisi siyah naylona ihtiyacınız var. İkincisi, siyah naylonu gereceğiniz ağaca ihtiyacınız var. Bir de sizi işgal ettiğiniz toprağa götürecek kamyon ve otobüslere ihtiyacınız var. Fakat toprak işgal edecekler o kadar yoksuldur ki ağaç ve siyah naylonu satın alacak para bulamazlar ya da otobüs ve kamyonlara verecek parayı bulamazlar. Ancak buna rağmen MST, onlara ne ağaç alacak parayı verir ne de naylon bulur. Çünkü MST bu parayı verirse, toprak işgal edenlere; “bu parayı nereden buldunuz, ağaçları size kim aldı ya da otobüs ve kamyonu nasıl tuttunuz” dediklerinde, “MST” diyecekler. Hatta işgal etmeyi MST istedi, diyecekler. O yüzden işgal edenler hem kararı alacaklar, kararı aldıktan sonra sorumluluğu üstlenip orayı işgal edeceksiniz. Ondan sonra orayı savunmaya başlayacaksınız. Ve bu demokrasi biçimi insanlara yerleşmiştir. İlk başta bu harekete gelen insanlar kararların hepsine katılır ve bu hep böyle devam eder. 70 kişilik bir topluluk, 7-8 kişilik müfreze gruplara ayrılır. Bu gruplarda yaşamlarıyla ilgili bütün kararları alırlar. Bu sene yürüyüş mü yapılacak, buğdayı mı ekilecek, kaç kişilik bir okul yapılacak bütün bunların kararları alınır. MST’nin yönetiminde kadınlar daha çoktur. Burada iki delege vardır, biri kadın ve biri erkek. Bu toplantılara delegeler katılır ama kararlara karışmazlar. Bu delegeler katıldıkları toplantılarda derler ki “bizim grupta 7 kişi buğday ekelim, 9 kişi pirinç ekelim” diyor. Ve bakarlar buğday ekmeye karar verirler ve süreçlerini devam ettirirler.

Her işgal yerinin kendi otonomisi vardır ve kendi otonomisi içinde karar alırlar. Bazı otonomilerde yüzde 99’a yakın kolektif çalışma vardır. Bazı işgal yerlerinde hem kolektif toprak hem ortak bahçe hem de kişilerin kendilerine ait tarla vardır. Bunlar herkese paylaştırılmıştır. Bu şöyle bir avantaj ve özgürlük tanır; birinci olarak o insanlara yaşamınızdaki her şeye siz karar vereceksiniz gibi bir temel anlayış verir. Geçen sene 13 bin kişiyle 17 gün boyunda 275 kilometre yürüdük. 12 bin 807 delege yürüdü. Bu insanlara lojistik destek verecek 2 bin kişiyle beraber günde 30 bin öğün sıcak yemek demek. 15 bin sandviç, binlerce ton kahve ve binlerce ton su demektir. Su sadece içmek için değil, durulan her yerde banyo yapılır, her yerde çamaşır yıkanır. Çünkü akşam dans edilecektir.

Biz bu yürüyüşte Amazon kıyılarında yeni bir işgale karar verdik ve otobüslerle oraya gitmek için yola çıktık. Yol boyunca otobüsün 7 kere lastiği patladı. Ama hepimiz gayet sakin iniyoruz, lastik değiştiriliyor tekrar yola devam ediyoruz. Dediler ki “toplantı yapacağız”. Yemek koordinatörü toplantıda dedi ki “Arkadaşlar ben size günde iki öğün sıcak yemek verecektim. Ama lastik patladığı için yemek vermem gereken yerde yemek veremiyorum. Ben size yemek yerine ekmek arası peynir versem olur mu?” Tabi olur denildi. Bu bize saçma gelebilir ama şöyle bir içsel demokrasi var: Siz bunu insanlara sormazsanız biri gelir size, sen bana sıcak yemek verecektin, diye sorar. O kadar yoksullar ki bizim en yoksullarımız onların yanında Karun kalır.

Bütün kararlara katılmak zorundasınız ama sadece nerenin işgal edileceğini güvenlik nedeniyle bilmezsiniz. Brezilya’nın toprak reformunun resmi bir enstitüsü vardır. MST bu enstitünün listesini ele geçirmiştir. Bu listede temiz su olan, yola yakın olan, işlenmemiş olan yerleri belirleyip işgal ederler. İşgal edenler geceleyin gider toprağı işgal eder ve siyah naylonlarını gererler. Bundan sonra direnme başlar. MST’nin en önemli sloganı, “işgal et, diren ve üret”tir. Bu bir süreçtir ve Brezilya’da toprak reformuyla ilgili kanun vardır. Bu kanun bizde de var. Böyle bir sürecin içinde Topraksız İşçi Hareketi örgütlenmeye başlar. Bu örgütlenme içinde özyönetime ilişkin çok önemli vurgu vardır. Herkes nükleyler içerisinde: 2 delege sağlık komitesinden, 2 delege eğitim komitesindendir. Sürekli böyle toplantılar yapılır. Bana önce bunlar komik gelmişti, ama öyle bir ritüel oluşmuş ki. Ritüellerden bir bayrak vardır. Aslında zaman içinde anlıyorsunuz ki yaşadığımız bu dünyada MST onlara bir kimlik vermiş ve bu kimlik de topraksız işçi olma kimliğidir. Mutlaka işçidirler.

Benim ilk gittiğim yer 17 yıl önce kurulmuş bir komündü ve meşrulaşmışlardı. Filmi orada yapmaya başladığımda neredeyse vazgeçiyordum, çünkü her şey o kadar tozpembeydi ki. Her şey yerine oturmuştu. Ben mükemmel bir topluma inanmıyorum, bunu istemek bana göre faşizmdir. Ama böyle bir toplum vardı orada. Herkesin 8 saat çalıştığı, herkesin eşit ücret aldığı ancak kadınların eşit ücret almasına rağmen 4 saat çalıştığı bir yer. Çünkü onlarda maçoizm etkisiyle evdeki işleri kadınlar yapıyor. Buna bir pozitif eşitsizlik yaratmak için kadınlar 4 saat çalışıp eşit ücret alıyorlar. Ama kadınlar hala erkeklerden çok çalıştıklarını düşünüyorlar. Bu bir mücadeledir ve devam ediyor. Ama otonomda bazı kadınlar 6 saat çalışıyor. Bu süreyi herkes kendi belirliyor.

Bir de Kadın Çiftçi Hareketi var. Çünkü MST sadece kendi başına hareket etmiyor, küçük çiftçilerle hareket ediyor. Buenos Aires’teyken Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Brezilya İşçi Partisi’yle ilgili derste adam anlatırken önce erken dönem Marks’tan başladı. Marks, Engels, Troçki, Roza, Kautsky, Mao, Lenin, Che Guavera hepsinden bahsediyorlardı. Brezilya İşçi Partisi’nin hepsinin mirasından faydalandığını söylüyorlardı. Ama esas olarak bunların üzerine MST der ki “Hayat daima bizim teorilerimizden daha yaratıcıdır”. MST’ye “Peki siz ne istiyorsunuz” dendiğinde, “tabii ki sosyalizm istiyoruz” diyorlar. Nasıl bir sosyalizm sorusuna ise “Bunu bilmiyoruz, biz daha prova yapıyoruz” diyorlar. 22 yıllık MST hareketi 3 milyon kişidir ve 100 binden fazla militanı vardır. Böyle bir yapının içinde biz prova yapıyoruz diyorlar. Topraksız İşçi Hareketi bir özyönetim biçimidir.

İşgal edilmiş topraklara devlet tapu verdiğinde tapuları tek tek kabul etmezler. Bu toprakların zaten miras yoluyla küçüldüğünü biliyorlar ve geldikleri bu süreçten sonra toprakların tekrar bölünmesini reddederler.

Toprak işgallerini hep devrimcilerin 1980’lerdeki gecekondu yapmalarıyla karşılaştırıyorum. Topraksızlar Hareketi’nde işgal ettiğiniz toprak sizin olmaz, kolektifin olarak kalır. Eğer işgal ettiğiniz toprağı bırakıp giderseniz satamazsınız, toprak kolektifindir. Kolektif o toprakları kimin ihtiyacı varsa ona verir. Kolektif bilinç ve kültür altında yeni bir örgütlenme biçimi yaratırlar. Yeni insan yaratmada mutlaka her türlü karara katılma, bu kararlar içinde sonuçlar alma ve sonucunda kendisini yaşama geçirme biçiminde uygularlar. Bunlardan biri de onların eğitim biçimidir. Yaşamın eğitimden ayrı olmadığı iç içe girdiği bir eğitim olarak MST eğitim biçimi olarak devam eder. Çocuklar bir yandan okula giderken bir yandan tohum ekerler. MST bir yandan tohum eker ama aynı zamanda uluslararası tohum tekellerine karşı bir mücadele içindedir. Dolayısıyla kendi yerlerinde ve dünyadaki sadece 6 şirkette bulunan onların terminatör tohumlarına ve patent uygulamalarına karşı, MST kendi topraklarında ve küçük çiftçi hareketiyle birlikte tohum üretiyor. Bununla da kalmaz MST; ikinci aşamada ürettiği peynir ve sütleri küçük çiftçilerle birlikte oluşturduğu kooperatiflerde işler ve ürünü şehirdeki sendikalar aracılığıyla pazarlar.

MST, bir yandan toprağı işgal eder ve onun mülkiyet düzenini üstüne geçirir, aynı zamanda onun üzerinde başka bir demokrasi yaratır, diğer yandan küçük çiftçilerle beraber dünyanın en büyük tekellerine karşı mücadele eder ve büyük gıda tekellere karşı kendi gıda dağıtım ağını oluşturmaya çalışır. Bu nedenle aydınlarla ve her kesimle ittifak yapar.

Bir de ‘Patronsuzlar’ Hareketi var. Dünyada neo-liberalizm ilk olarak Latin Amerika’da uygulandı. İlk defa Şili’de Pinochet tarafından uygulanmaya başladı ve ondan sonra da Latin Amerika, neo-liberalizmin laboratuarı halini aldı. Neo-liberal uygulamaların ilk yıkımı da Latin Amerika’da oldu. Latin Amerika’da neo-liberalizmin yıkımı artık tartışılmıyor bile. Bugün Latin Amerika’da özelleştirmeyi savunan bir tane bile sağcı politikacı gösteremezsiniz. Neo-liberal politikaların büyük bir yıkımı vardır ve bu yıkım domino taşı etkisi yapar. Bir bütün toplumsal yıkım durumu yaratır. Bu nedenle peş peşe fabrikalar kapanmaya başladı. İnsanlar işsiz kalınca, barikatlar kurup, “Bu ekonomik krizden biz sorumlu değiliz, bu fabrikayı da biz yönetmiyorduk, ancak siz gelip iflas eden fabrikanın makinelerini aldığınızda, benim, karımın ve çocuğumun ekmeğini alıyorsunuz. Dolayısıyla biz size makineleri vermiyoruz ve fabrikaları işgal ediyoruz” dediler. MST’nin sloganı olan “işgal et, diren, üret” sloganını uygulamaya başladılar. Brezilya’da binlerce işçinin çalıştığı fabrika var, Uruguay’da 80 tane, Arjantin’de 300’den fazla fabrika, okul, klinik vb. var. Arjantin’de işsizler hareketi olan Piqueteros Hareketi var. Bunlar üretimden gelen güçlerini kullanamadıkları için yollara barikatlar / piquete’ler kurdular. Kapitalizmin can damarı olan ana yollar kapatıldı, şehre gelen hammaddeyi, şehirden çıkan ürünü durdurarak üretimi durdurdular. Böylece haklar elde ettiler. Bu tür örgütlenme biçimi dünyada yoktu ve yeni bir örgütlenme biçimi yarattılar. Arjantin’de Piqueteros Hareketi, patronsuzlar, takas pazarları, siyasal hareketlerle mücadele ediyorlar ve orada bir sosyal/ toplumsal mücadele biçimi oluştu. Bu mücadelelerin birçoğu da politik mücadele içindeler.

Buradaki hareketler ağırlıklı olarak yaşamı idame ettirebilmek, yaşamlarını sürdürebilmek için yapılmaya başlandı ve işgal süreci onlarda yeni bir dünyanın örgütlenme biçimini ortaya çıkardı.

Büyük yürüyüşte, sordum, “Bu yürüyüşten sonra Lula tarım politikalarını değiştireceğine inanıyor musunuz” diye? Onlar da “zannetmiyoruz” dediler. “Bu yürüyüş bizim için bir eğitim”, dediler. Bu yürüyüş aylarca sürüyor ve yemeğin, kahvenin, suyun örgütlenmesi demek. Bu yürüyüşte 1000 tane el radyosu dağıtıldı. 13 bin kişinin uzunluğu 5 kilometre. Bu 13 bin kişinin bir yerden geçmesi 45 dakika sürüyor. Ortada bir tırdan da radyo yayını yapılıyordu. Bu radyodan herhangi bir saldırı olduğunda anında herkese haber veriliyor, sloganlar atılıyordu. Radyodan yürüyüş sırasında eğitim çalışmaları ve konuşmalar oluyor. Yürüyüşte herkese sırt çantası dağıtıldı. Bu çantaların içinde bir tane defter, kalem ve dönüşümlü olarak 50 çeşit kitap bulunuyordu. Yürürken bile kitap okuyanlar var. Böylelikle Brezilya’nın her tarafına 12 bin kitap göndermiş oluyorsunuz.

Patronsuzlar kendi tarihsel koşullarına göre başka bir biçimde geliştiler. Brezilya, Uruguay, Arjantin ve hemen arkasından Bolivya, Venezüella’da yayıldı. Bunların hepsinde farklı vurgular vardır ama hepsinin temelinde işçilerin öz denetimi vardır. Brezilya’da işçiler işgal ettikleri fabrikaların kamulaştırılmasını isterler. Kamulaştırma olmazsa patronlaşma olabilir derler. Kamulaştırmayı da devletleştirme olarak değil, yüzde 51’in kamunun olduğu yüzde 49’un işçinin olduğu ama denetimin mutlaka işçilerde olduğu bir kamulaştırma istiyorlar. Uruguay’a gelindiğinde durum farklılaşır. Uruguay’da sendikanın çok büyük etkisi vardır. Fabrikalarda öz yönetim vardır ve sendikalar bu öz yönetimin patronlaşma tehlikesine karşı öz yönetimin içindedir. Ve hem kendi işçilerinin yönetimini hem de fabrikayı denetleyen bir yapı vardır. Arjantin’de kendi toplumsal koşullarından kaynaklı olarak, yani isyanda ortaya çıkan ‘hepiniz çöpe’ sloganından kaynaklı, orada sadece devlete karşı değil sendikalara da bir güvensizlik vardır. Öz yönetimi savunurlar ve bu öz yönetimde işçilerin karar almasını savunurlar. Piqueteros Hareketi’nin ilk çıktığı Moskoni kentinde ise tamamen doğrudan demokrasi ve eylem biçimi var. Bolivya’ya geçtiğimizde bütün bu tartışmalarda patronlaşma ve yozlaşma endişesi gerçekleşmiştir. İşgal madenlerinde kurulan kooperatifler tamamen çökmüş durumdadır. Öyle kooperatifler var ki 8 üyesi, 3 bin çalışanı vardır. Ve çok zor koşullarda çalışırlar. Hatta geçen hafta kooperatifçilerle kamu madencileri arasında çatışma çıktı ve 16 kişi öldü. Venezüella’ya gelindiğinde endüstri çok geridir ve sadece 5 tane işgal fabrikası vardır. Ve bu fabrikalarda Brezilya’da önerilen yüzde 51 kamu, yüzde 49 işçinin olduğu işçi denetiminde fabrika söz konusudur. Ve zaman içinde fabrikanın komple işçinin denetimine geçmesini isterler. Buna rağmen Venezüella, Brezilya gibi değildir.

Genel olarak Patronsuzlar, esas olarak şöyle bir tartışmanın unsurudur: Neo-liberal travmanın sonucunda ortaya çıkan o yok oluş sürecinin içinde insanlar kendi biçimlerine sahip çıktılar, kendi üretim araçlarını ve üretim yerlerine sahip çıktılar. El koydular ve üreterek yaşamlarını idame ettiler. Bu Seka’da olmadı.

“İki seçenek vardı; birincisi bu fabrikayı kapatıp gidip açlıktan ölecektik. İkinci seçenek ise bu fabrikayı işgal edip üretimle devam edecektik. Bu ütopya mı? Ama başardık.”
Her şeyin ortadan kalktığı bir süreçte bin bir güçlükle yeni bir dünya yaratıyorlar…

Sorulara Metin Yeğin’den gelen cevaplar:

-Gerek Topraksızlar gerekse de Patronsuzlar
hep şunu söylüyorlar: “Yaşam bizim teorilerimizden her zaman daha yaratıcı çıktı ve kendimiz içinde de bunu sürdürmeye çalışıyoruz.” Bu yüzden de Topraksızlar Hareketi’nde ayrı ayrı işgaller vardı. Cunta döneminde bunların koordine edilme sorunu doğdu. Topraksızlar Hareketi’nde önemli bir taraf da Hıristiyan devrimcilerdir. Bu devrimcilerden bir tanesi, cuntaya karşı savaşta onların kendi alanında da yumuşak karın yarattı ve Topraksızlar Hareketi ortaya çıktı. 2006’da sadece toprak reformu yeterli değil. Bu çözüm değil. Neo-liberal hegemonya bugüne kadar görülmemiş bir alana yayıldı. Ne feodal sistemde ne de köleci sistemde bu kadar baskıcı ve sömürücü sistem vardı. Neo-liberal sistemde siz birer hiçsiniz, sayısınız. Köleci toplumda bir insan sahibine 20 bin pound’a mal oluyordu ama neo-liberal toplumda bir insan 1,5 pound’a mal oluyorsunuz.

-Türkiye’de büyük endüstriyel çiftlikler oluşturarak ciddi bir hegemonya oluşturdular. Her yerde bizim peşimizdeler. Toprağın ve suyun üzerindeki hegemonya yaygınlaştığında her zaman peşimizde olacaklar. Türkiye’nin batısında tarımın tasfiyesi söz konusu. Tohumların patentlerine sahip çıkıyorlar. Bir kilo tohumun kilosu 22 milyardır. Tohumların geniyle oynandığında tohumu bir daha ekemiyorsunuz. Siz doğal yaşamda kendi başınıza yaşayamayacaksınız. Kaçak maydanoz yetiştirmekten tutuklanacağız.

-MST’nin yaptığı sadece toprak reformu değil, demokratikleşme demektir. Toprağın, medyanın yaşamın demokratikleşmesi demektir. Karşı çıkışlarımız daha ciddi olmalı. Bunu ideal bir yaşam için değil, yaşamımızı idame ettirmek için yapmalıyız. Yemek yemek ve su içmek için karşı çıkış örgütlememiz lazım. Bu bizim insan haklarımızdır.

-Topraksızlar’ın ürettikleri ürünü nasıl elden çıkardıklarına gelince: MST temel olarak “kendimizi ve çocuklarımızı doyurmak için üretiyoruz, öncelik kendimize aittir” diyor. Ürettiklerini organik olarak üretiyor. Ürettiklerini başka ihtiyaçlar için satıyorlar. Kapitalist şirketlere de satıyorlar. Büyük bir restoran açtılar. Açtıkları restoranda ürünlerini satarak para elde ediyorlar. 4-7 tane MST hareketi çiftçilerle bir araya gelerek kooperatifler kuruyorlar. Bu kurdukları kooperatifin ürünlerini büyük şehirlerde satıyorlar. Neo-liberal uygulamaların en önemlisi büyük marketlerdir. Kentlerdeki sendikalarla irtibata geçerek buralarda ağlar oluşturdu. Büyük marketleri aradan çıkararak sendikacılara ürün satmaya başladılar. İşgal edilmiş büyük bir fabrikada bir bakıyorsunuz MST’nin ürettiği ürünlerden oluşan satış yeri var. Fabrikanın yemekhanesini işte çiftçilerle MST’nin oluşturduğu kooperatifler işletiyor. Her tarafta böyle organlar oluşturuyorlar. MST kendini yaşatmak zorunda, işçiler de yemek zorunda ve böyle karşılıklı bir dayanışma yaparlar.

-MST kesinlikle sosyalizmi savunur. Eğitimlerinde klasik sosyalist eğitim verirler. Nasıl bir sosyalizm sorusunu soruyorlar ve prova yaptıklarını söylüyorlar. Ama demokrasinin mutlaka var olduğu bir sosyalizm istiyorlar. Benim dünyada gördüğüm en demokratik harekettir MST.

-MST’ye bürokrasi olmasından korkmuyor musunuz diye sordum? Onlar da bu karar alma sürecinde nasıl bir bürokrasi oluşabilir ki diyorlar. Klasik olarak sosyalizmi hedefliyorlar. Küçük bir hareket olduklarını söylerler. Biz köylüyüz ve sosyalizmin tek başına bir unsuru olamayız, derler.

-MST’nin nasıl bir savunma biçimi geliştirdiğine gelirsek: Latin Amerika’da karşılaşılan şiddet burayla karşılaştırılamaz. MST hareketinde bugüne kadar 2 bin kişi öldü. Hala da öldürülüyor. Askerler ve paramiliter askerler vardır. Direnişleri meşru savunma olarak yaparlar. Kendilerini orakları (maçetalar) ile savunurlar. Paramiliterlere karşı kendilerini bunlarla savunurlar. Ama esas olarak kendilerine meşruiyet yaratmalarıdır. Herkese kendilerini anlatıyorlar. Aydınlarla bağlantı kuruyorlar. MST’nin işgal etmediği bir toprakta kendi üniversitelerini kuruyorlar. Zaten kendi toprakları içinde kendi okulları ve eğitim sistemleri var ve Brezilya hükümeti bu eğitimi kabul ediyor.

-Ne kadar geniş ve çok olursanız o kadar kolay işgal ediyorsunuz. Ama bazen de işgal ettikleri topraklardan çıkartılıyorlar. Bir daha işgal ediyorlar. Bu bir süreç. Bir sürü yerden çıkarıldılar. Bu bir sosyal hareket ama bu politikayla çok yakından alakalıdır. Biliyorlar ki sağcı bir hükümet geldiğinde çok daha zor mücadele edecekler, bu nedenle solcu partileri destekliyorlar. Geçen sefer Lula’yı desteklediler. MST İşçi Partili değildir, bağımsızdır. İşçi Partisi içinde Lula’yı öneren 40 yapıdan en önemli yapıdır.

-Lula temiz ve popülerdi Brezilya’da. MST bu şansı değerlendirmek istedi. Lula’yı kendilerine kesin çözüm olarak görmüyorlar. İşçiler, “bu Lula dedikleri adam fabrika işgal ettiğimizde bizimle gelip görüşmedi” diyorlar. Onun IMF ile ilişkilerini ve bürokrat olduğunu biliyorlar.

-Brezilya kendi mücadele yöntemlerini geliştirmiş durumda. Latin Amerika’da bize benzer politikalara maruz kaldılar ama hepsi kendi biçimlerine göre direnişler yarattılar. Her yer kendine özgü direniş odağı yarattı. Biz de kendimize özgü direniş odağı yaratmalıyız.

-İktidar bir güçtür. Siz eğer bir direniş odağı yaratırsanız onu bir yerlere sürükleyebilirsiniz. Ama bu iktidara tam olarak sahip olacağınız anlamına gelmiyor. Büyük toprak sahiplerinde de o kadar çok ayrı unsur var ki. İktidar büyük toprak sahiplerinin gücünden de rahatsız. Bu yüzden bu kadar çok şeyin arasında MST kendine bir meşruiyet alanı yarattı. Orta Amerika’daki Amerikan baskısı inanılmazdır ve buradan algılanmaz. Nikaragua iktidarı kaybetmemek için inanılmaz mücadele etmiştir. Bu mücadeleye karşı bana, sürekli emperyalizmin ve kapitalizmin baskısından bahsedip, devrimi geri vermeyi böyle açıklıyorlardı. MST’de tam tersi bir durum var. MST’nin oluşması ve güçlenmesi kapitalizmin baskısı ve açlığa sürüklemesidir. Kapitalizmin desteği değildir bu. İnsanları sürekli aç bırakması ve baskı öyle bir süreç yaratıyor ki MST daha da güçleniyor. Yoksulluğun izlerini çocuklardan anlarsınız. MST çocukları, yoksul ailelere göre sağlıklıdır. Dünya Sosyal Forumu’nun en önemli örgütleyicisidir. Ne kadar örgütlenirsek o kadar güçleniyoruz. Bu yüzden Brezilya devleti MST’yi ve bu şartları ortadan kaldıramıyor, kaldıramaz da. Ama onu başka yöne çeker, yozlaştırabilir.

-Meksika’da Zapatista Hareketi için de geçerlidir. Hükümet onlara saldırdığında onları bulamadı. Zapatista Hareketi de çok genişti ve çok meşruydu. Marcos’u öldürememelerinin nedeni onun meşrulaşmasıydı. Kendinize sözcüklerden, insan soluklarından ve haklılıktan oluşan bir meşruiyet alanı yaratırsanız size katlanmak zorunda kalırlar. Brezilya’daki süreç de böyle oldu.

-Sovyetler Birliği de geri döndü -ki 70 yıl uzun bir süredir. Ama her deneyden bir deneyim elde ediyoruz. Bu anlamda benim temel sorularımdan biri, peki Patronsuz olarak sürdürmek mümkün mü? Bunların hepsine farklı cevap veriyorlardı. Bir kız, “Arjantin’de herkes uzun süreli sözleşmeler yapamaz, uzun süre çalışamaz. En uzun 1 yıl çalışabilirsiniz. Ama ben hayatım boyunca bir işgal fabrikasında çalıştım. 8 yıldır çalışıyorum ve çalışmaya da devam ediyorum. Sen bana soruyorsun patronsuz çalışmak mümkün mü diye? Bana patronlu çalışmak garip geliyor. Bence patronlu çalışmamak lazım” dedi. İşçilerin düzenlediği toplantılara sadece işçiler değil, işçilerin eşleri, anneleri, babaları kardeşleri de katılıyor. Bir bütün karar alma mekanizması çıkıyor. O çocuklar kendi kararları sorulmadığında ben bunu anlamam ki diye başka bir kültür geliştiriyorlar. Arjantin’de işgal edilmiş bir fabrikanın üst katını sanata çok uygun olduğu için sanatçılara vermişlerdi. Sanatçılar fabrikanın üst katında afiş, resim, heykel, film, tiyatro vb yapıyorlardı. Ve sanatçılar; “Esas sanatı biz burada yapıyoruz. Biz burada yeni bir kültür yaratıyoruz, fabrika kültürü yaratıyoruz. Sanatımız elit, içine kapalı değil” diyorlardı. Ama nereye kadar sürer hiçbir fikrim yok. MST, Nikaragua’nın tersine kapitalizmin baskısı altında olduğu için varlığını sürdürüyor. Nikaragua ise kapitalizmin baskısı yüzünden çözüldü. MST kapitalizmin baskısı altında yaşadığı için hala eşitlikçi. MST direnmek zorunda, çünkü kendi garantisi yok, her an ortadan kalkabilir. Bu aslında olumlu bir şey çünkü her an ortadan kalmak durumu MST’yi direnmek, genişlemek, yeni işgaller yapmak zorunda bırakıyor. Önemli olan, bir toplumsal harekettir, farklılıkları olsa da.

-Arjantin’in kuzeyinde Moskoni’de çok ilginç bir hareket vardır. Eskiden işçilerin iyi para aldıkları bir yermiş. Petrolün özelleştirilmesiyle kent yüzde 80 işsizleşiyor. Kentin üniversitesi, bakkalı, kilisesi kapanıyor. Bunun üzerine insanlar ana yolları kesip üretimi durdurup haklar alıyorlar. Orada en son eylemde 15 bir kişi yürüdü. Önceden 20 bin kişi yürüdü. Eski fabrikaları işgal edip üretime devam ettiler. Ayrıca kentte dolaşarak çürük evleri ve evlere gereken malzemeleri tespit edip, (2500-3000 bin çalışanı var) gidip Teksas Oil’in önünü kesiyorlar. Diyorlar ki, “bana 400 ton çimento, 700 ton demir vereceksin”. Kolektif Robin Hood öyküsü. Liderleri filan da yok. Bir şeyler yapıyorlar. Ben bunları bir reçete olarak söylemiyorum. Bu toplumsal bir harekettir ama siyasal mücadeleden kopuk değildir. Böyle bir travmaya karşı birlikte örgütlenmezsek travma yaşamaya devam ederiz.

-Brezilya’daki hareket Troçkist bir harekettir. Patronsuzların Topraksızlar’dan daha paradoksal bir durumu var. Pazar için mal üretiyor. Fabrika işgalcileri, bir yandan politik komiserler yerine konseylerin belirlediği işçi temsilcileri ve bir yandan da teknik müdürlükler kuruyorlar, üretim için. Üretimi denetliyor, öte yandan başka bir işçi konseyi de onu denetliyor. Venezüella’da fabrikadaki bütün müdürleri atmışlar, kendileri yapıyorlar. Bolivya’da Arjantin’in savunduğu öz yönetim biçiminin işlemediğini göreceksiniz. Madenler çöktü orada. Kooperatifçiler kamulaştırma talebi olan maden işçilerine saldırdılar. Eva Morales’e de karşılar. Hepsini kamulaştıracağız, diyorlar.

-Eva Morales’le görüşme yaptım. Hala bir koka işçisi olduğunu söylüyor. “Kokadan iki kötü şey yapılır, coca cola ve kokain ve bunların ikisini de ABD yapıyor” diyor. Eva Morales, sonuna kadar kamusallaştırmayı savunuyor. Onlar ise sosyalist devrimi savunuyorlar. Latin Amerika’ya genel olarak baktığınızda güzel şeyler oluyor. Devam eden bir mücadele süreci var ve bunun temel aktörleri toplumsal mücadele hareketleri var. Latin Amerika’daki bütün siyasal yapılar toplumsal muhalefet hareketinin bir tarafa sürüklediği yapılardır. Bolivya’yı bugüne getiren madenciler ve köylülerdir.

-Latin Amerika bir süreçtir, ne olacağını bilemeyiz. Biz neden Arjantin olmayalım ki? Biz bundan niye endişeleniyoruz ki! Yağmalamalardan niye korkuyoruz ki? Türkiye’de bir orta sınıf kültürü yerleşmiş sanki…

“Topraksızlar” ve “Patronsuzlar”a Dair Toplantıda Yaptığımız Kısa DeğerlendirmemizHer iki kitap da önemseyeceğimiz birer öz-örgütlenme deneyimini yansıtıyor. Kendiliğinden bir hareket olarak şekilleniyorlar ama her kendiliğinden hareket de olduğu gibi bunun örgütlenmelerini de şekillendirmeye başlıyorlar. Bu konuda Sovyet deneyimini bir yönüyle örnek verebiliriz. Ama buna bağlı olarak ezilenlerin, emekçilerin kendi örgütlenmelerine baktığınızda o kendiliğindenlikleri açığa çıkmaya başlıyor, olumlulukları ve olumsuzluklarıyla birlikte. Öz-örgütlenmelere hep bir kaygıyla (?!) bakarız. Özellikle öncücülerin bakışı daha farklıdır. İşçilerin, ezilenlerin öz-örgütlenmelerini mutlaka kalıplaşmış bir model olarak ele almamak, bütün öz-örgütlerin sovyetler gibi olacağı takıntısından kurtulmak gerekiyor.

Topraksızlarda ve Patronsuzlarda, ülkeden ülkeye farklılıklar var. Üretim için hammaddeye duyulan ihtiyaç, o hammaddeye sahip olabilmek için gerekli olan para, bunun için ortaya çıkan kredi sorunu vb gibi yaşananlar var. O üretimi sağlamak için parayı, sonuçta kapitalist sistemin parçası olan bir bankalarından almak zorundasın. Kitabın orta yerinden bakıldığında bunun gibi çok eksik bulursunuz. Ama yine de bu hareketlere, -bir modelden öte- fetişize etmeden ve önemseyen bir noktadan bakmalı, aynı zamanda da eleştirel bir şekilde dersler çıkartarak değerlendirmeliyiz.

Genel olarak öz-örgütlenmelere, iradi örgüt diye tanımlayacağımız bir örgüt gözüyle bakıldığı için, onlarda bir devrimci örgüt programında olması gerekenleri görme beklentileri içine giriliyor. Öz-örgütlenmeler hayatın içinden ve somut bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkmışlardır. Küçük burjuva aydınların kurulu ütopyalarını nasıl hayata geçiririm kaygısıyla oluşturdukları iradi örgütlülük anlamında bir şey değil bu. Öz-örgütlenmeleri, işçi sınıfı da dahil ezilenlerin kendi(liğinden) hareketlerinin fiili ve örgütlü duruşları olarak algılamak gerekir. Onlar için, onlar adına kurulmuş bir örgüt değil, onların bizzat KENDİ örgütleri olarak kavranmalıdır. “Topraksızlar” da, “Patronsuzlar” da kendi ihtiyaçları üzerinden, kendi karınlarını doyurmak ve kendi hayatlarını idame ettirmek üzere, toprağa ve üretim araçlarına sahip olmak üzere kendileri örgütlendiler. Ama öz-örgütlenmelere baktığımızda içerik itibariyle zaten hep böyle değil mi?

Öz-örgütlenmeler, yeni bir dünya, yeni bir hükümet kuralım vs diye şekillenmiyor. 1905 sovyet deneyimine bakacak olursak, işçilerin oradaki en somut taleplerinden birinin emeklilik hakkı olduğunu hatırlarız. İşe, yeni bir dünya özlemi gözüyle bakıldığında bu önemsiz bir talep gibi görülebilir. Lenin ve Bolşevikler de ilk önceleri böylesi yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Lenin’in Bolşeviklerle sovyetlerin gelişimi sürecinde yürüttüğü bir tartışma vardır. Lenin’in, Bolşeviklerle girdiği bu polemiği “eski Leninistlerle” tartışma olarak ifadelendirdiği bilinir. Bir öz-örgütlenme deneyimi olarak sovyetlere başlangıçtaki bakışıyla farklılaşan, eski “kendisiyle” çelişen politik bir duruştur bu. Kısacası işçi sınıfının karşısına “öğreten örgüt” ve “öğreten adam” rolüyle çıkan Leninist örgüt ve Lenin, 1905’te öz-örgütlenme olarak doğan sovyetin devrimdeki rolüyle işçi sınıfının da öğreticiliğini, devrimcilere yol gösterebilecek niteliğini görebilmiştir. Başlangıçta devrimi (Kautsky’e de dayanarak) küçükburjuva aydınların, profesyonel devrimcilerin yapacağı bir “iş” gibi algılayan Lenin, bir öz-örgütlenme biçimi olan sovyetleri ekonomik mücadele araçları olmakla sınırlı bir sığlıkla tanımlıyordu. 1905 devrimiyle birlikte aynı Lenin, sovyetleri devrimci iktidarın, proletarya diktatörlüğünün embriyoları olarak tanımlamıştır.

Bir Sovyet önderi olan Troçki ise; “Öz-örgütlenmeler sınıfın kendi örgütleridir. İradi örgüt(ler) ise sınıfın içindeki örgütlerdir” der. İradi örgütü, öz-örgütlere “…yol gösteren, politika sunmaya çalışan örgüt” olarak tanımlar.
Ne yazık ki yaptığımız bu tartışma yüzyılı aşkın bir süre öncesinde yapılmıştır…
“Topraksızlar” ve “Patronsuzlar”ın da bir arayışı ve önemi var. Ama tüm bunların üzerinden hareket ederken bizim yakalamamız gereken nokta ezilenlerin kendi örgütleriyle iradi örgütlerin yapı ve işlevlerini bir birine karıştırmamaktır. Buradan yapıcı ama eleştirel olarak baktığımızda, söz konusu hareketlerde bürokrasisinin olmaması mümkün değil gibi görünüyor. Burada anlatılanların birçoğunda bürokrasiyi oluşturan bir tabaka dikkati çekiyor. Onca övgüyle “iyi” bir işbölümü ve “idari” plana dayalı yönetimden söz edip de bürokrasinin olmayacağını iddia etmek çelişkili olur. Ama asıl endişelenmemiz gereken yanları, sosyalizmi geleceğe havale ediyor olmalarıdır.

MST olarak ortak toprakları var ama yer yer bazı bölgelerde ailelere verilen küçük “özel” topraklar da var. Bu haliyle mevcut sistemin küçük ve yeniden üretiminin verilerini taşıyor. “Patronsuzlar”ın fabrikalarına hammadde almak için bankalardan vs kredi almak zorunda kalması, kapitalist ekonominin bir parçası olarak üretilenin aynı pazarda satışa çıkarılması vb gibi. Yani, bütün bu çabalar kapitalist sistem içinde gerçekleşiyor ve bu çabanın da sistem içinde gelip dayanacağı bir nokta/sınır var. Söz konusu yapılar, sadece fiili değil, “iradi” olarak da artık politizedirler. Bu noktayı ve sınırları aşmak ya da aş(a)mamak açısından sosyalizm hedefinin çelebice yarına ertelenemeyeceği ve pedagojik bir olguyla sınırlı olmadığı açıktır. Sırf bu açıdan bile “bürokratik” bir sınırlamadan ve ertelemeden söz edebiliriz. Ama tabi ki bu sadece onların değil, oradaki “iradi” örgütlerin de sorunu… En düz anlatım Masis’in (Kürkçügil) söylediği “Marks yalan mı söyledi? Patronsuz fabrika mı olur?” sözleridir. Devrimcilere düşen görev oturup bir köşede akıl hocalığı yapmak ve “politika kesmek” değil, o hareketlerin içine girerek yol gösterici olmaktır, değil mi?
90-91 Zonguldak örneğine bakarsak, maden işçilerin böylesi bir öz-örgütlenme hedef ve girişimleri yoktu. Grevle sınırlı olan grev komitelerinin öz örgütlenme işlevleri de grevle birlikte sona erdi. Ama Zonguldak da bizi çok etkiledi. Bir toplumsal hareketten, hele ki bu bir sınıf hareketiyse, bir devrimci olarak etkilenmemek ve heyecanlanmamak mümkün değildir. Ama bunu derken Zonguldak’a da eleştirel bakmak lazım. Bizim cılız sesimizle ve kendinden menkul “iradi” örgütlerimizle kılavuzluk misyonunu kucaklayamayacağımız ise belliydi. Yakın dönem açısından SEKA bile bize yol gösterecek bir imkan sunuyordu.

Konumuza dönersek, Latin Amerika dünyada sınıf temelli ciddi hareketliliklerin olduğu neredeyse tek yer. Ortadoğu ise belli, toplumsal muhalefetin belirleyeni kesinlikle sınıf hareketi değil. Metin Yeğin’in “Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” kitaplarından hareketle ideolojik olarak eleştireceğimiz şeyler var elbette. Ama bunlar ciddi ve önemli deneyimlerdir. Ne ak ne de kara diyerek bakmamamız gerekiyor.

(*)15.10.2006 tarihinde aynı başlık altında Versus Yayınevi tarafından Başka Kültür Merkezi’nde düzenlenen ve Metin Yeğin’in “Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” kitaplarıyla ilgili sunuşunu içeren toplantının özetlenmiş kaset çözümüdür.
Ezilenlerin Kurtuluşu

http://ezilenlerinkurtulusu.org/php/news.php?readmore=227

January 7, 2010 - Posted by | anti-endustriyalizm, ezilenler, isyan, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: