ecotopianetwork

ORTA SINIFLARIN TELEVİZYONLA İMTİHANI: CNBC-E

Son birkaç yıldır televizyon izleme alışkanlıklarına dair bazı değişiklikler söz konusu. Bir kısım insan ‘ağa, paşa, mafya’ geyiklerinden bıktıklarını ilan edip başka bir televizyon izleme alışkanlığına doğru ilerleme eğilimine girdi. Televizyonun yaşamlarına sızışını yekten kabul edip, izleme alışkanlıklarını daha nitelikli kılmak isteyen bir insan tipolojisinden bahsediyorum. Ulusal kanalların yapım şirketlerine ısmarladığı, çoğunluğu başka dizi ya da filmlerin senaryolarından aşırmalarla dolu diziler yerine, özgün olduğu iddia edilen ‘enternasyonel’ dizileri izleme bu alışkanlığın amentüsü oldu. Yeni izleyicinin adresi ise CNBC-e olmaya başladı. ‘Kaliteli’ dizileri, kısa reklam aralarına katlanarak izleme şansının yaratıldığı iddia edilerek oluşturulan bu alışkanlık üzerine durulmaya değer. Çünkü artık CNBC-e izlemek, televizyon izleme alışkanlığından öte bir statü mevzusu haline gelmeye başladı. CNBC-e dizileri ise kentli orta sınıfların göğüslerinde gururla taşıyacakları bir statü simgesine dönüştü.

İZLEYİCİ OLMANIN ÇARESİZLİĞİ

CNBC-e dizilerine dair yapılacak genel bir değerlendirmeye başlamadan önce bazı genel kabullerimizi yinelemekte fayda var. Televizyon ve onun sunmakta olduğu ‘gösteri’, egemen kültürel kodların yeniden üretilmesinin bir aracıdır. Guy Debord’un 1967 gibi erken bir tarihte vurguladığı gibi: “Gösteri, mevcut düzenin kendisi hakkında verdiği kesintisiz bir söylev, onun övgü dolu monoluğudur.” Televizyon izlemek ise başlı başına hareketsizliği ve nesneleşmeyi kabul etmektir. “İzleyici ne kadar çok seyrederse, o kadar az yaşar; kendisini egemen ihtiyaç imajlarında bulmayı ne kadar kabul ederse kendi varoluşunu ve kendi arzularını o kadar az anlar” [1]

Televizyon dizileri ise bu gösterinin bir parçasıdır. Haftada bir yayınlanan ve senelerce sürdüklerinde bir kısır döngü içerisinde kıvranan bu dizilerden sanatsal nitelik beklemenin safdillilik olacağı malumumuz. Sanatsal üretimden çok bir seri üretim durumuyla karşı karşıyayız. Diğer taraftan televizyon dizileri egemen kodların ve imgelerin yeniden üretilmesinde etkin konumdadır. İdeolojik üretimi temsil düzeyinde bizlere sunan sinemanın küçük kardeşi gibidir diziler. Toplumsal kurum ve değerlere, cinsiyet rollerine, kişisel varoluşumuza dair beklentilere ve kimlik politikalarına kadar pek çok ideolojik alan dizilerin temsil düzleminden süzülerek evimizin içine sızar. Aynı zamanda kapitalist değerlerin çoğunun yüceltilmesi de bu dizilerin temel amaçlarındandır. Rekabet kültürü, risk söylemi, bireysel kurtuluş alternatifleri bu yayınların vazgeçilmez bileşenlerini oluşturur. “Temsil görenekleri, ele alınan konu düzeyinde olduğu kadar biçim düzeyinde de işlerliktedir. Biçimsel görenekler –dönüşsüz (non-reflexive) kamera işleyişi, karakter özdeşleştirmesi, dikizcilik yoluyla nesnelleştirme, ardışık düzenleme, nedensellik mantığı, dramatik güdüleme, kre ortalama, çerçeve uyumu, gerçekçi anlaşılırlık- perdede –ya da ekranda– olup bitenin belli bir görüş açısının ürünü bir kurmaca yapı değil de, nesnel olayların tarafsızca kameraya çekilmiş görüntüleri olduğu yanılsamasını yaratarak ideolojinin yerleşmesine katkıda bulunurlar.” [2]

CNBC-e DİZİLERİNİN POLİTİKASI

CNBC-e dizileri tam da içinden çıktığı toplumun –Amerikan orta sınıfları– ideolojik havasını yansıtır, hatta onu belirleme iddiasını içinde barındırır. ABD orta sınıflarının yaşam biçimlerini ve gündelik trendlerini yansıtan bu yapımlar, yükselme hayallerini, küçük kazançlar için çevrilen entrikaları, sınıf atlama arzusunu tetikleyen ve olumlayan davranışları temsil görenekleri içine yedirerek bizlere sunar. Birçok dizi kahramanının beyaz, erkek ve güçlü olarak temsil edilmesi de toplumsal cinsiyet, kimlik politikaları ve sınıfsal konum alışlar açısından ideolojik yaklaşımı sergilemesi açısından önemlidir. Bu açıdan izlendiğinde, New York’un elit tabakasının liseli çocuklarının yaşamını konu alan ‘Gossip Girl’ (Dedikoducu Kız), orta sınıf ev kadınlarının kapatılmışlıkları içinde yaratıcılıklarını yansıtmayı amaçlayarak yola çıkmış ‘Desperate Housewives’ (Umutsuz Ev Kadınları), New York’ta yaşamlarını sürdüren beyaz yakalı çalışanların günlük yaşamlarını anlatan ‘How I Meet Your Mother’ (Annenizle Nasıl Tanıştım) birçok malzemeye yataklık eder.

Fantastik, gerilim ve polisiye dizilerdeki artış ise başka bir duruma işaret eder. Fantastik diziler (‘Merlin’, ‘Heroes’) gerçekliğin sınırlarından sıyrılarak, metaforik niteliğin alanına yayılır. Bu konum ise bu dizileri ideolojik kılar. Fantezi, bahsedilen dizilerde muhafazakâr bir geçmişe özlemin ifadesini içinde barındırarak, bugünün siyasal toplumsal gerçekliğinden bir kaçışın yolu olarak ikame edilir. Bu diziler dünyayla ilişkili doğrucu bir bakış açısı yerine, özlem duyulan idealleri ve korku uyandıran beklentileri koyarak başka bir dünyayı belirsiz bir geçmiş içine hapseder. Gerilim ve polisiye türleri ise, suçu toplumsal bir olgu olarak görmeyi reddedip, insan doğasına içkin kötülüğün bir parçasıymış gibi ele alır. ‘CSI’, ‘Cold Case’, ‘Closer’ gibi dizilerde mahir dedektifler belirli bir suçu, teknolojinin nimetlerinden yararlanarak çözerken, insanların ne kadar kötü olabileceğine dair fikir edinmemizi sağlarlar.

Türkiyeli orta sınıfların CNBC-e dizilerine merakının altında ise egemen orta sınıf davranış kalıplarını ve rol modellerini yakından takip etme arzusu yatıyor gibi. Sınıf atlama arzusunu her daim içinde taşıyan, aynı zamanda varolan konumunu kaybetme korkusunu her daim içinde hisseden, Tanzimat mirasına sahip çıkan, hem muhafazakâr hem de batılı olmayı önüne koymuş garip bir orta sınıf bileşenine sahibiz. CNBC-e dizileri, hem günlük yaşamın hayhuyunu unutmanın, hem de kendini ulusal kanalları takip eden sürüden ayırmanın bir yolunu sunarak orta sınıfların kendilerini yeniden üretmelerini sağlama işlevi görmeyi başardığı için bu kadar önemsenmekte. CNBC-e, Türkiyeli orta sınıfların davranışlarını, düşüncelerini bir çeşit sınavdan geçirir gibidir. Bu sınavın sonucunu ise ekranda estirilen ideolojik havayı orta sınıfların ne kadar soluduğu belirliyor herhalde.

DOĞUŞ SARPKAYA
1 Guy Debord, ‘Gösteri Toplumu’, Ayrıntı Yayınları, 1996.
2 Michael Ryan-Douglas Kellner, ‘Politik Kamera’,
Ayrıntı Yayınları, 1997.

http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1263125256&year=2010&month=01&day=10

Advertisements

January 15, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, somuru / tahakkum | 2 Comments

Bir Kapitalizm metaı olarak Korku


Kapitalizm, vahşetin, barbarlığın ve zulmün küreselleşmesini sağladı. Hiç şüphesiz, insanlığın bilebildiğimiz bütün tarihi boyunca insan, kendi hemcinsini öldürdü, ezdi, köleleştirdi. Ne var ki insanın insanı sömürmesinin sınır tanımaz boyutlara ulaşması, barbarlığın akılları zorlayan teknik donanımlar eşliğinde insanların rüyalarına, hülyalarına kadar saldırılar düzenleyebilmesi Kapitalizmin ürünüdür.

Küreselleşmenin bir gün insanın özgürlüğü, haysiyeti ve ahlakının yayılmasına da hizmet edeceğini anlatan bir takım hikâyeleri, kurguları dinleyebiliriz; mahzuru yok, ama önümüzdeki somutlaşmış küreselleşme olgularından da söz etmemiz gerekir.

“Efendi-Köle” rejimi, tarihte eşine rastlanmadık bir boyuta ve güce kavuşmuştur. Kölelik, küreselleşmiştir. Eskiden toplumsal bir statüsü bulunan, sicil kayıtlarıyla, kıyafetleriyle tanımlanmış bulunan, alınıp-satıldıkları özel pazarları olan köleler, şimdi artık her yerde. Kölelik, niceliksel (kemiyet) boyutunu Kapitalizmle birlikte tümden yitirdi; niteliksel (keyfiyet) tarafıyla ise çoğaldı, büyüdü, herkesi içine aldı. Geleneksel yapılarda hak, hukuk, hürriyet ve mülkiyetten mahrum bir sosyal statü olarak bilinen kölelik, bu özünü aynen korumakla birlikte modern çağda biçimsel bir değişime uğramış, istisnasız her insanı içine alan bir “keyfiyet”e dönüşmüştür. Şimdi geçmişte kendilerine “efendi” denmiş bulunan ağalar, beyler, han, hamam, çarşı, pazar sahipleri, yüksek idareciler de bir şekilde “köle”dir. Geçmişin “köle”leri ise zaten köle… İnsanlık, sonunda kölelikte eşitlendi. Bu karanlık çağda artık bilinmesi gereken şey, kimlerin köle olduğu, kimlerinse olmadığı değildir; öğrenilmesi gereken durum, bir insanda köleliliğin ne oranlarda bulunduğudur. Nasipse ileriki yazılarımızda buraya yeniden uğrarız, biz bir meta olarak yeniden “korku”ya dönelim.

Küresel-niteliksel köleliği her insan için nerdeyse kaçınılamaz bir kader haline getiren Küresel Kapitalizmin en değerli metaı “korku”dur. Yemek, içmek, barınmak gibi insan tabiatının ayrılmaz bir ihtiyacı olarak doğuştan getirdiğimiz “korku”, insanlığı, tarihinin en vahşi ve karanlık aşamasına taşıyan getiren Kapitalizmin en verimli metaı, anamalıdır. O, yeme-içme ihtiyacımızı, endüstriyel gıda sektörünün sıradan bir türevine indirgedi; hastalığımızı ve sağlığımızı ilaç ve tıbbi malzeme endüstrisinin vahşi rekabet pazarına düşürdü. İhtiyaçlarımızı karşılarken özgürce seçme hakkımızı elimizden aldı. Bizim için en yararlı, en doğru ve en uygun olanını “O” biliyor. Güvenliğimizi de “O” sağlıyor; nelerden korkuyorsak –ki nelerden korkmamız gerektiğini de zaten bize “O” öğretmiştir- korktuklarımız karşısında bizi güvenli kanatlarının altına da “O” alıyor.

Bütün tabii ihtiyaçlarımız gibi korkularımız da kapitalizmin kâr üstüne kâr, büyüme ve ilerleme teslisinde yer alan ilahların sevk ve idaresine terk edildi. Yeme, içme, barınma, giyinme gibi ihtiyaçlarımız için sunulan çılgın ve sınırsız ürün çeşitliliğinde olduğu gibi korkularımız da çoğaltıldı. Korkularımız çeşitlendirildi, modern çoğaltım merkezlerinde fabrikasyon yöntemlerle seri üretimlere konu edildi ve her yeni korkuya çare olarak yeni çözüm paketleri üretilip satışa sunuldu.

Günümüz “Korku Pazarı”nın dünya ekonomik sistemin içindeki payının büyüklüğünü tahminde zorlanırız. “Korku Ticareti”ni “Güvenlik Endüstrisi”yle birlikte düşünmek zorundayız. O zaman da karşımıza aklımızı uçuracak manzaralar çıkar. Dehşet içinde şunu görürüz: Her an bir tarafından bir yırtıcı hayvan çıkacak korkusuyla yabancısı olduğumuz adı modern özü vahşi bir ormanda korkular içinde yaşıyoruz. Satın aldığımız her ürünün bir yerlerine mutlaka bir korku çipi yerleştirilmiştir. Baktığımız her yerde korku saçan bir “uyarı” levhasıyla karşılaşırız. Tüm bu çiplerin ortak mesajı, bizi “uyarmak” görüntüsüyle korkutmak ve bir mutlak otoritenin -bu, her zaman üretici şirketin kendisidir- buyruklarına boyun eğdirmektir. Deprem olmadan depremi yaşarız. Kuzeyin buzulları çözülür, dalgalar sıradağlar halinde üstümüze gelir, suya girmeden boğuluruz. Bir gün ansızın hepiz kuş gribine yakalanırız. Tüm bunlar olurken, satış devam eder; bitmez tükenmez sigorta klozları, poliçeler, ödemeler, ödemeler…

Hayatımızın her bir yanını kuşatan bu Korku ve Güvenlik pazarı içinde sağlıktan eğitime, finansa, güvenlikten hukuka bütün alanlarda, medyada, sporda, hatta dini hayatta rehberlerimiz olan “uzmanlar ordusu” ise ayrı bir sektör oluşturur; onlar da EFT ile Kredi Kartı ile tahsilâta hazır beklemektedirler. Günlük hayatımızın bütün faaliyetlerini parasını ödeyerek bir uzman gözetiminde gerçekleştirmemiz bir dogma şeklinde bize buyurulur. Bir uzman yardımı olmaksızın kendi başımıza yapacağımız şeylerin bizi ölümle sonuçlanacak tehlikelere sürükleyeceği öğretilir. Hep korku öğretiliriz ve sığınmanın reçeteleri sunulur ardından… Sürekli ve adım başı korkutmalar; hep kış kış; hep sığınma; içine girilecek kümesler… Modern insan, her hissi, korkusu, sevgisi ve ihtiyacı paraya tahvil edilmiş bir sömürü nesnesidir. Öyle bir nesne ki herkes ondan lazım olanı alır ve işini bitirip sırayı sonrakine bırakır. Modern insan, posası çıkmış korkak, ürkek bir hayalet gibi ortalıkta gezinir durur. Adım başı bir tehlike çıkar karşısına ve ardından “kurtarıcı”lar gelir.

Bu ürküntü verici cesametteki korku sisteminin ve onun üretim tesisleri ile kocaman pazarlarının atıkları, oluk oluk akan insan kanı, parçalanmış bedenler, kuru kafalar ve iskeletlerdir. Açlık ve hastalık pençesinde daha yaşam nedir tatmadan ölüme mahkûm edilen ve bir sinek kadar bile değeri olmayan yüz milyonla çocuk, kadın ve yaşlıdır. Bu korku iklimi, silah sanayini, orduları, güvenlik şirketlerini, kameralı-kamerasız takip sistemlerini, her tür güvenlik aracını, bu alanlara destek sağlayan uzay teknolojisini ve “kurtarıcı”larımız “uzmanlar ordusu”nu besler, geliştirir. Korkulardan kurtulma sistemlerinin korkunç ve zalim araçları, silah, saldırı ve savunma sistemleri, ekmeğin ve hürriyetin önüne geçmiştir.

Hülasa, küresel Kapitalizm vahşetinin, doğuştan var olan naif korkularımızın üzerine binlerce başka korku inşa ederek hayatımıza el koyduğu, hepimizi teslim aldığı açıktır. Korkular kullanılarak, yeni ticari ürünler icat edildiği, pazarlar kurulduğu, insanın tüm değerlerinden sonra korkularının da kâra, güce, iktidara tahvil edildiği gün gibi ortadadır. Bu pazardan elde edilen kârların devede tüy kadar kısmının dünyanın yoksullarına, hastalarına, çocuklarına dağıtılıyor olması, küresel korku imparatorluğunun günahlarını temizlemeye asla yetmez. Zaten bu “yardımların” kendi dillerindeki karşılığı “Halkla İlişkiler”dir. Public Relations, reklâm ve tanıtımın öbür yüzüdür yalnızca, daha fazla satışı, daha fazla kârı ve piyasada kalmayı hedefler; kaz gelecek yere tavuk vermek yani. Kaldı ki bu “yardımlar”, mağdurların gasp edilmiş haklarının olsa olsa minnacık bir kısmıdır.

(Mehmet Akif Ak)

http://www.arastiralim.com/bir-kapitalizm-metai-olarak-korku.html

January 15, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, ezilenler, somuru / tahakkum, totoliterlik / otoriterlik | Leave a comment

   

%d bloggers like this: