ecotopianetwork

BİR YUFKA GİBİ AÇILIYOR YERYÜZÜ : KÜRESELLEŞME – Rahmi G. Öğdül

Gerçeklik tüm karmaşıklığıyla sunuyor kendisini bize. Dünya ya da evren bir oturuşta sindirilmeyecek kadar çok büyük ve çok karmaşık gözüküyor gözümüze. Bu karmaşıklığı düzenli, anlamlı hale getirmek için soyutlama yetimizi kullanıyoruz, karmaşık olandan anlamlı olacak öğeleri çekip çıkarma işlemini.

Zihinsel yetilerimiz sayesinde karmaşık gerçekliği anlamlı küçük parçalara ayırıyoruz. Aldoux Huxley’in “The Genius and The Goddes” romanında tartıştığı gibi “işlenmemiş haliyle varoluş her zaman, birbirini izleyen başbelası bir şeydir” ve bu yüzden gerçeklik asla anlam yaratmıyor; gerçekliği işlerken kullandığımız kurmaca eylemi ile dünya anlamlı hale geliyor. Romanın kahramanlarından biri “kurmacanın birliği var, biçemi var” diyerek gerçekliğin biçemsizliğinden, düzensizliğinden yakınıyor.

Dünyanın karmaşasını anlamlı hale getirme uğraşı yeni bir şey değil, insanlığın tarihi kadar eski belki de. Dünyayı anlamlandırma işi büyük ölçüde toplumsal, sınıfsal, ırksal, cinsel ve diğer konumlara bağlı olarak değişiyor. Her toplumsal küme kendine göre anlamlandırmaya çalışıyor dünyayı. Günümüzde de bu anlamlandırma, dünyaya dair kurmacalar sunma işi tüm hızıyla devam ediyor. Gerçeğin yorumları olarak kurmacaların yarattığı karmaşayla da baş etmek zorunda kalıyoruz.

Sermayenin kurmaca gerçekliği ve kentin kıvrımları

Şimdilerde neoliberal dünya düzenini hayata geçirmek isteyen sermaye, başat kurmaca olarak küreselleşmeye ikna etmeye çalışıyor bizi. Sermaye kendi soyutlamalarıyla anlamlandırdığı dünya imgesini hayata geçirirken, yeryüzünü bir kez daha kendi imgesinde yaratmaya kalkışıyor. Başka olası anlamlandırma seçeneklerinin önünü kesmek için tüm iletişim kanallarını, askeri gücünü kullanarak, insanların düşünme yetisini dumura uğratarak yapıyor bunu. Tek gerçeklik, tek seçenek olarak kendi kurmaca gerçekliğini anlatıyor durmadan.

Sermaye doğası gereği, katı olan, durağan olan, kalıplaşmış olan şeylerden hoşlanmıyor, paranın sıvılaştırıcı etkisiyle katı olan her şeyi akışkanlaştırıyor; yersizyurtsuzlaştırılmış coğrafyalara, mekanlara, bedenlere durmadan yeni kimlikler kazandırılıyor. Bir zamanların dışlanmış mekanları bu akışın içinde yer almak için yeniden düzenleniyor. Sermayenin mekanlara, coğrafyalara, bedenlere yüklediği işlevler durmadan biçim değiştiriyor. Sermaye bir kez daha yeryüzünü fethetmeye koyuluyor.

Eski dünyadan bir alıntı yapalım: Milattan sonra ikinci yüzyılda Yunan kentlerini dolaşmaya çıkan Pausanias, tüm gezginlere bir kentin nasıl gezileceğine dair bir öneride bulunuyordu. Aslında onun önerisi daha sonra modern ve postmodern dönemlerde turistlerin izleyeceği yolu, turistin tüketici bakışını tanımlamıştır bir bakıma.

Kente yaklaşırken gezgin kutsal alanlarla mezarları ziyaret ettikten sonra kenti çeviren duvarlarla karşılaşacaktır. Bu savunma duvarlarının yapısını anlamak için burada biraz oyalanmasını ister gezginden. Ana kapılardan birinden içeri girdikten sonra yol onu kentin kalbine, agoraya götürür. Kentin merkezinde görülmeye değer şeyler vardır: Tapınaklar, stoalar, heykeller, anıtlar, tiyatrolar vb. Kentin tepesinde bulunan akropol de gözden kaçırılmamalıdır. Pausanias gezginin sıradan yurttaşların sıradan evlerinin bulunduğu daracık arka sokaklar ve kirli ara yollar labirentine girmesini istemez. Burada ilgimizi çekecek, görülmeye değer şeylerin olmadığını söyler bize.

Artık böyle bir şey mümkün değil; yoksulların, sıradan insanların yaşadığı ara sokaklar da küreselleşmenin gezginci, göçebe, fetihçi gücünden kaçamıyor. Sermayenin kartal bakışı kent merkezindeki kirli arka sokaklar labirentini, kıyıda kalmış coğrafyaları düzleştirmeye, nezihleştirmeye, görülmeye değer, paranın gücüne boyun eğen yerler haline getirmeye çalışıyor. Kentin kıvrımları, kat yerleri bir yufka gibi açılıyor.

Küreselleşme imparatorluğu ve Skoptz’ler

NAFTA gibi ticaret yasalarıyla paranın önündeki engelleri kaldıran sermaye bir zamanların duvarlarını paranın her halinin sızabileceği yarı-geçirgen zarlar haline getirdi. Yarı-geçirgen, çünkü ülke sınırları, tıpkı bir biyolojik hücre zarı gibi istediğini geçiren istemediğini geçirmeyen zarlar olarak işlev görüyor.

Kanada eski Tarım Bakam Eugene Whelan’ın dediği gibi “bu anlaşmaların ticaretle alakası yok. Bu anlaşmalar, bu heriflerin nerede olursa olsun istedikleri şekilde, iş (business) yapma hakkıyla alakalı”. Neoliberaller yeryüzünü, raflarını istedikleri gibi düzenleyecekleri bir hipermarket biçiminde yeniden düzenliyor.

1 Ocak 1994 önemli bir tarih. Önemli, çünkü iki olay da bu tarihte gerçekleşti: Hem küreselleşmenin resmen ilan edildiği NAFTA anlaşması, hem de küreselleşmeye karşı direniş başlatan Zapatistaların Meksika’da San Cristobal las Casas’ı işgal etmeleri aynı güne denk geliyor. Zapatistalar bu anlaşmanın Meksikalı yerli halk ve köylüler için bir ölüm hükmü olduğunu açıkladılar.

Zapatistaların erken bir tarihte teşhis ettikleri gibi küreselleşme insanları ekonomik, politik ve hukuksal açıdan erksizleştirme sürecidir aynı zamanda. Mülksüzler, paranın akışkan gücüne yapışamayan, sınır zarlarından geçemeyen insanlar bir atık olarak her türlü projenin dışına yerleştirilip bir anlamda hadım ediliyor.

Aklıma Skoptzy’ler geliyor burada. 19. yüzyılın başlarında Rusya’da yaygın bir fanatik Hıristiyan tarikatı olan Skoptzy’ler bir öte dünya cennetine ulaşmak için kendi bedenlerini hadım ediyorlardı. Kimi üst düzey Skoptzy’ler tüm Rusya’yı bir hadım imparatorluğuna dönüştürecek projelerini Çar I. Alexander’a bile sunmuşlardı. Fabrika sahibi olan Skoptzy’ler ise aynı şeyi kendi çalışanlarına yapmaya çalıştılar.

Küreselleşmenin imparatorluğu, tüm insanlığı ekonomik ve politik açıdan erksizleştirirken Skoptz’lerin projesini kaldığı yerden devralıyor.

Evcilleştirilen” muhalefet

Zapatistaların direnişi başlattıkları tarihten bugüne, mülksüzleri erksizleştirme projesinin büyük bir direnişle karşılaştığına tanıklık ediyoruz. İktidarın her yoğunlaştığı noktada çok farklı topluluklar, gruplar bir araya gelip iktidar yoğunlaşmalarının karşısına dikiliyorlar. İktidar kendini merkezsiz bir yapılanma üzerine kurarken, direniş de merkezsiz bir boyut kazanıyor.

Peter Kropotkin ne demişti? “Uygarlık tarihimiz boyunca, iki gelenek, iki zıt eğilim birbirleriyle karşı karşıya gelmiştir: Roma geleneği ile halkçı gelenek, Emperyal gelenek ile Federalist gelenek, otoriter gelenek ile özgürlükçü gelenek.”

Bu çatışma biçim değiştirse de günümüzde de devam ediyor. Kentlerden, topraklarından sürülmeye çalışılan mülksüzler kendi direniş geleneklerini kuruyor, ağsal bir yapılanmayla birbirine bağlanıyorlar. Tek bir dünya kurmacasına karşı, doğrudan eylem, kitle seferberliği, katılımcı demokrasi yoluyla başka dünyaların da mümkün olacağını savunuyorlar.

Ekonomik sömürüye olduğu kadar cinsel ve ırksal baskıya karşı muhalefeti, ezilen halkların kendi geleceklerini belirlemesini, emperyalizme ve savaşa karşı direnişi, sosyal-ekonomik kaynakların ortak kullanımını, sosyal ekolojiyi, enternasyonalizmi, özgürlük kültürünün oluşmasını ve küresel özgürleşme hareketlerinin inşasını destekliyorlar. Halkçı, federalist, özgürlükçü gelenek direnişini dokuyor.

Yine de bu direnişin hemen yanı başında bir tehlike bekliyor bizi. Daha önceleri de gördüğümüz gibi sistem muhalif öğeleri evcilleştirip bünyesine katmasıyla da tanınıyor. Bir arkadaşın üstünde, İngilizce “Nike’ı boykot etmeye katılın, boykot tüm ülkede yayılıyor” ibaresi yazan bir tişört gördüğümde kendisini, bu şirketin yeryüzündeki sömürü ağına karşı duyarlılık gösterdiği için kutladım. Şaşırdı önce. Çünkü tişörtünde ne yazdığı umurunda değildi. Sonra şaşırma sırası bendeydi, tişörtü Nike mağazasından almıştı, yakasının arkasına baktım, doğruydu.

Dedim ya bu yeni bir şey değil. Bir zamanların iflah olmaz punk akımın bile ana akımın modası haline geldiğini görmüştük, hanım hanımcık teyzelerin punk saçlarına çoktan alıştık.

Sistemin evcilleştiremeyeceği muhalefet tarzlarını bulmamız gerekiyor galiba.

ÜÇ EKOLOJİ – Sayı 1

Advertisements

February 26, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, eko-savunma, ezilenler, isyan, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, yerli - yerel halklar | Leave a comment

ÜTOPYALARIMIZ VEYA İNANÇLARIMIZLA GERÇEKLİĞİ BİRBİRİNE KARIŞTIRIYORUZ – Melih Ergen

ÜÇ EKOLOJİ – Sayı 1

“Soruyu biraz daha kısa ve net sormadan…” demeden az önce dile getirmiş olduğunuz bütün bu çözümlemeler, verilecek yanıtların da aynı doğrultuda olmasını ümit edip sanki haklı bir umudu paylaşmak ister, hatta az daha öteye gidip ‘ne yapsak da şu partiyi kurup siyaset sahnesindeki yerimizi alsak’ diye Yeşiller’den yana olmanın, yani taraf olmanın kaygılarını da içeriyor sanki kendi içinde. ‘Üç Ekoloji’ adlı (neden iki ya da beş değil acaba?) bir dergi çıkarmak için yola koyulanlar için doğal karşılanabilir bu tutum, hatta bu soruyu yanıtlayacak olan kişilerin isimlerine baktığınızda, aynen benim gibi onların da bir zamanlar buna benzer ümitler besleyen insanlar olduğunu hatırlamak mümkün; ne var ki dergi çıkarmak isteğinin ‘parti’ kurma amacına doğru yöneldiğini görüp anlayınca -ister istemez- bir an duruyor insan, inançlarımız ya da dileklerimizle yaşanan ya da yaşanagelen gerçekliği tokuşturmak için tabii ki kendi içinde. Sonra da hayat hep öyle midir acaba diyorum kendi kendime, hani inandığımız ütopyaların gerçekleşmesi için umutla peşinde koşarken onun, oysa nasıl da acımasızca sürüp gidiyor o kendi gerçeğiyle diyorum, yazık ki hep öyle oluyor diye ekliyorum ardından.

Yo, ekliyorum ama asla nostaljik anlamda söylemiyorum bunları, aynı dili konuştuğumuzu sansak bile bir diğerini anlamadığımız, anlamak istemediğimiz için belki de; hani ‘iktidar’a karşı olma anlayışını hükümete karşı olmakla eş anlamda kullanmaya kalkıştığımız, böylesi tuhaf bir ‘politik’ bir ortamı paylaşmaktan ötürü en çok da. Baksanıza, ‘Avrupa’da iktidara gelen (altını ben çizdim) yeşil partilerin’ üzerinden ya da onlara atıfla kaleme alınan bir umut paylaşımından söz ediyoruz şimdi de. Ya da yirmi yıldır savaş karşıtlığı yolunda veya kadın hakları – çevre sorunları – demokrasi yolunda mücadele etmiş olduğu belirtilen bir hareketin nasıl olup da ‘görünür’ hatta ‘var’ olabileceğini soruyoruz, ama var olmayan, hatta görünmeyen bir hareketin yirmi yıldır bunları nasıl yapabildiğini ise nedense hiç sormuyoruz birbirimize. Sanırım bizler oldum-olası dilediklerimiz, ütopyalarımız veya inançlarımızla gerçekliği birbirine karıştırıyoruz, sonra da yeterince çalışma yapmamak, ya da şimdilerde olduğu gibi ‘ilke’ belirleme tartışmaları arasında boğulup gidiyoruz. (Hele eskiden ‘ilke’ derken yalnızca tüzük ilkelerinden ibaret olduğunu da hatırlatmak gerekiyor tabii ki bunun; asla siyasi anlamı okunmazdı çünkü ilkenin, iktidara karşı olan bir harekette başkan olmak, oldukça ve yeterli bir ilkesel varlık nedeniydi hatta kimileri için!) Özetle yanlış yapmak haklarımızı kullanıyoruz yani birlikte, eh bu da yeşillerin olmazsa olmaz ilkelerinden olsa gerek deyip geçiyorum.

Soruya ve konuya dönecek olursak, tabii ki ben de tarafım ve Yeşiller Partisi’nin var olmasını yürekten isterim, bunun için ne çabalar göstermiş olduğumu nasıl unuturum? Ama kuruluşunu başlı başına bir ‘çevre eylemi’ olarak yorumladığım ‘eski’ Yeşiller Partisi yerine yenisinin kurulmasını bir amaç olarak görmediğimi de belirtmek isterim doğrusu. Bu dönemde ve başlı başına olmasını dilediğim temel amaç: kurulacak böylesi bir partinin ve tabii ki şimdilerde internet üzerinden izlediğim ve değer verdiğim ilkesel tartışmaların yanı sıra, bu ilkelerin hayata karışacağı yerdeki işlerliğiyle ilgili: Yani nasıl olacak da ‘parti’ olurken eleştirdiği ama yine de sahip olacağı şu monolitik – merkezci – hiyerarşik kurumsal yapısına tutsak olmadan işlerlik kazanacak bu parti, ya da merkezi iktidar talebinden gönül rahatlığıyla nasıl yapıp da cayıp yerel yönetimlere talip olan bir siyaset geliştirecek, ya da bunu becerebilse bile dönüp arkasına baktığında parti kurmaya kalkışanların dahi kaçıp gittiğini görünce hiç mi düş kırıklığına uğramayacak? Bana kalsa uzatabileceğim daha nice sorunun dışında ve yalnızca yukarıdaki cümle içinde geçen üç soru bile yanıt bekliyor kafamın içinde. 1986 yılında (İstanbul’da parti kurma çalışmalarının tam göbeğindeyken) bir bayan arkadaşın sorusuna yirmi yıldır kimsenin toparlayıcı bir yanıt vermek istemeyişi gibi: “Yeşiller Partisi’ni kuruyorsunuz ama Marksizmle teorik çarpışma için yeterli cephaneniz var mı sizin?”

Sahi, sözü uzatmak yerine Karaburun’da yapılan Ütopyalar Toplantısı sonrasında yazmaya kalkıştığım bir değerlendirme yazısına hâlâ yanıt alamadığımı belirterek bitireyim en iyisi. Bu toplantıda değer verdiğim sosyalist arkadaşlar, İşçi Partisi’nin teorik cephesinde fikir üreten arkadaşlar da vardı doğal olarak, ama nedense onlar da hiç ses vermediler. Öyle ya, belki Marksizm de yeşillere yanıt veremiyor olabilirdi son on yıldır, bense dayanamayıp Sema Bulutsuz’un sunduğu bildirideki son satırlarını yazıma kattığım bu metni, hele şimdi internet üzerinden yapılan ilke tartışmalarının tam da öteki ucundan çekiştirmek amacıyla burada sunayım bari diyorum, hani bir taşla iki kuş vurmak için…

10. ütopyalar toplantısının ardından

Toplantı öncesinde tebliğ özeti istendiğinden: “Eminim ki bu toplantı boyunca ve nice tebliğler içinde, ‘ütopya’ sözcüğünün olup-olmayan ‘yer’ anlamına gelip-gelmediği, Latince’si-Farsça’sı-Türkçe’si derken ondan ilimsel-bilimsel anlamda ne anlamamız gerektiği bolca terennüm edilecek ve tabii ki oldum olası yaşanan şu hayatlardan, ya da düzenlerden sıkılıp da bunu topyekûn reddeden nice kulların uzunlamasına yatıp heyecanla kurdukları bir hayal, yani talep ettikleri yeni hayata ilişkin bir özlemden ibaret olup-olmadığı da söylenecek,” demiş, sonra da şöyle devam etmiştim: “Zaten buna ütopya değil, ‘aşk’ adını takıyor Orhan Pamuk da. Oysa yaşanası yeni bir dünya düzenine ait önermelerin bütüncül ve kurumlar arası -zorunlu- bir mantıkî bağla örülü olması gereği, yaşanmakta olan dünya -ülke bile değil- düzenlerinin zorunlu bir eleştirisini de barındıracak, barındırmak ne söz, işe tam da bu noktadan başlamak gerekecektir. Çünkü tersine bir ‘hayal’ aşk bile olamayacak, aslında bütüncül olma ve zorunlu bağları arama kaygısı ütopyayı hayalden çıkarıp onu bir ‘tasarlama’ edimi olarak anlamanın ön koşulu olacaktır. Ötesi, yani en azından nereden baktığımıza bağlı ve seçilen inançların ötesinde önerilen her türden ütopya, ya iyiniyet kumkumalarının hezeyanı, ya da temelsiz inşaata kalkışan taşeron evlerine benzeyecektir ki böylesi bir kör dövüşün yaratacağı ütopyaların gidecekleri yer, bak işte o zaman hiç olmayacaktır. Yeşillerin ünlü sözünden çağrışımla, imkansızı istiyor görünse de gerçekçi bir yanı olması gerekecektir yani ütopyaların. Yaşanan hayatın gerçekleri eninde sonunda bizim doğrularımızı aşar çünkü; ama ‘senin için böylesi doğru olacaktır’ yolundaki her önerme, ancak ‘gerçek’ olanın eleştirisiyle aşılır ve üstelik bu gerçek, sevsek ya da sevmesek de ortada olup inançlarımız ya da ‘doğru’ olduğunu sandığımız fikirlerimizle ilgili değildir pek. Refahın, eşitliğin ve özgürlüğün varolduğu bir dünya hayalimizi sosyalizmden beklemiş olabiliriz hayatımız boyunca, ama tersine gerçeklerle dolu olan bir deneyimin yanlışlarını bizzat kendi kuramlarının içinde gizlenmiş olduğunu görürsek onun ve biz hâlâ bu kuramları deşmek yerine yalnızca yaşanan bir gerçeklik olarak algılarsak bunları, doğrularımız kör inançların bataklığına saplanmış demektir ve şimdi bizden beklenen ütopyalar da ilk sallantıyla yıkılıp giden Düzce evlerine benzeyecektir.

Israrla ve tekrarla: Roma’lı beyler gibi yan gelip canım öyle istiyor diye bir ütopya önermiyorsak eğer ve hatta böylesi ütopyalar önermek hiç de kolay olmadığına göre, üstüne üstlük kendimizden menkul doğrularla ütopyalar önermek özgürlükçü kavramlarımıza ters düşüyorsa, bizim de alçakgönüllü bir tutumla ve senin için böylesi daha iyi diye bir düzenleme mantığı dışında ve acaba senin için neden kötüdür diye bir sorgulama mantığına sahip olmamız gerekiyor sanırım. Özetle, -en azından ben böyle düşündüğüm için- söyleyeceklerim tam da böylesi ütopyaların ve ‘gerçeğin’ eleştirisiyle birlikte ve yine çatısı birlikte çatılacak bir ütopya denemesi olacaktır yalnızca. Bu yüzden ‘olmayacak’ bir tebliğin özetini nasıl gönderebilirim ki?

Not: Okudukça yine de özet sayılır mı acaba bu söylediklerim? Yine de bir adı-başlığı olması gerekseydi eğer, ‘Ütopya Yanılsaması’ ya da ‘Ütopyasızlığın Ütopyası’ gibi ne dersin?” demiş Savaş’a ve aynen böyle konuşmayı hayal etmiştim Karaburun’da düzenlenen Onuncu Ütopyalar toplantısında.

Sonra, yani daha ilk oturumda üstelik, ’21.Yüzyıl için İkili Bir Felsefi Yapılanma Olarak Ütopyanın Bu Topraklara Dair Özel Durumu: Artütopyalar ve Dystopyalar’ adlı A. Hilmi Balcı’nın sunduğu bildiriden oldukça ümitlenmiş ve tamam demiştim: “En azından bu kez birbirimizin ne söylemek istediğini daha iyi anlayabileceğiz.” Neden ‘bu kez’ ve neden ‘en azından’ sorusunun yanıtı ise, bundan önceki toplantılarda hakim olan ‘kavramsallaştırma’ kaygılarının dışında kullanılan ‘dil’in aşılacağına dair bir vurgunun yapılmış olmasıydı bu bildiri sayesinde. Ne var ki Balcı ve iki genç arkadaş, ‘ütopya’ kavramının, diyelim ki yaşadığımız hayata ilişkin ‘hayır’larımız yerine özlenen hayata dair önerilen siyasi-politik programlardan farkını ve neden farklı olduğunu anlatmaya çalışırken, Beno Kuryel, ‘Sınavsız Öğrenim Ütopyası’ başlığıyla dile getirdikleriyle -doğruluğu ya da eklenmesi gerekenler bir yana- bugünkü eğitim sisteminin iyileştirilmesine ilişkin bir ‘önerme’ sınırlarında gezinmeyi seçmiş ve aynı sorunla bir kez daha karşılaşmıştık. Beslendiğimiz kavramların ötesinde inançlarımız ya da gereksinmelerimiz ‘benzer’ değilse eğer, birbirimizi anlamak gerçekten güçleşiyordu böylesi toplantılarda. Diyelim ki sevgili Kuryel’in oldukça değerli ve anlamlı olacak görüşleri ‘gündem’ dışına kaymamış olsaydı, ütopyaların olacağı-olmayacağı ya da olup-olmaması gerektiği yolundaki ikili fikrin tartışması oldukça zihin açıcı olabilir ve böylece geçen yıllarda noksan kalmış olan ‘özet çıkarma’ işlemi (ya da işlevi) de oldukça kolaylaşabilirdi. Ütopyaların yanı sıra tabii ki siyasi programlar veya olması yeğlenen reel önerilerde bulunmak da gerekiyordu belki, ama bu toplantıların amacı yaşadığımız hayatı ‘düzenleyecek’ fikirlerimizden önce hayatı nasıl anladığımızla ilgili değil miydi daha çok? Eh, şairin dediği gibi “İmkânsızdır anlamak!” deyip konuşulanları sessizce dinlemek de vardı doğrusu, Karaburun’da deniz durgundu çünkü; yemekler güzel, eski arkadaşları görmekse hepsinden güzeldi.

Sahi, eski arkadaşlardan kastımsa bu toplantılara her zaman katılan ve sosyalizme gönül vermiş olan arkadaşlarımdı. İnsanın insanı sömürmediği (yalnızca doğayı sömürdüğü belki), herkesin eşit olduğu (ama parti yöneticilerinin daha eşit olduğu), demokrasinin yarattığı ifade ve yaşama özgürlüğünün hakim olduğu (proletarya diktatörlüğü tezinin unutulduğu böylece), üretimin daha verimli olması nedeniyle yoksulluğun olmadığı (kapitalist üretim tarzının daha disipline edilmesiyle tabii ki), özetle özgür (burası hepten karışık) bir dünyanın hayalini birlikte kurduğumuz arkadaşları görmek gerçekten heyecan vericiydi ve en azından onlarla ortak bir ‘dil’e sahip olduğumuzu düşünüp keyifli ve ufuk açıcı sohbetler yapabileceğimizi düşünüyordum geceleri. Her ne kadar ‘Boş Zamanlar’ adlı Ütopya toplantısında ve bana göre Marksizm’in temel kavramlarına ters düşen bildiriler sunmuş olsalar da önceleri onlar, belki de Engels’in zorunlu çalışmanın olmayıp dileyenin bahçe duvarını onarmasıyla ilgili ütopyasını, ya da bizzat Marks’ın 1844 El Yazmaları’nda işçi ve sermayenin birbirini ürettiğini ve böylece kısır bir döngü içinde meta olarak kalacak insanın işçiden başka bir şey olmayacağını, (çalışmanın da sermayenin ürünü olduğunu böylece) hatta Marks’ın damadının aylaklığa övgüler düzdüğü kitabında zorunlu çalışmayı tümden reddettiğini, A.Gorz’un ise ‘İktisadi Aklın Eleştirisi’nde bütün bunları derleyip topladığını ve hep bu yüzden doğada boş zaman yoktur diyerek çalışmayı savunmanın bizzat Marksizm’e aykırı olacağını unutmuş olabilir, ya da devlete talip olan bir siyasi hareket olarak şimdiden aylaklık (!) fikrini yaymak istememiş olabilirlerdi pratik anlamda; ama ne de olsa siyasi bir propaganda alanı olmayıp teorik düzlemde tartışmaların yapıldığı bir yerdi burası ve ‘iman’ dışı fikir tartışmalarına açık olacak olan yegâne insanlarsa ancak sosyalistler, yani benim eski arkadaşlarım olabilirdi.

Heyhat… Her ideolojinin eninde sonunda bir ‘inanç’ olduğunu unutmuşum ben de, bilimsel metotlarla düşündüğünü sandığım bu arkadaşlarımın, (bilimin ne denli ‘bilimsel’ olduğu ise apayrı bir konu tabii) her biri ayrı bir tartışma konusu olan ve sürekli parantez içinde belirttiğim itirazlarımı dikkate almak bir yana, ütopya kavramına yükledikleri sınırlı bir anlamla yaptıkları ve siyasi propagandaya dönük olan konuşmaları, (Irak Savaşı üzerinden Amerikan emperyalizmine yönelik eleştirileriyle imanlarını tazeleme – neden acaba?) çabalarının ötesinde olamamıştı yazık ki; çünkü Sovyetler Birliği’nin baş düşman ilan edildiği günlerdeki tartışmaların bile gerisindeydi bu propaganda: Esas tehlikenin Rusya olduğuna işaret edildiği günlerde ABD emperyalizmine de değinilir, ama -herkeslerce bilindiği için- nedenleri ve nasılları uzun uzadı anlatılmazdı böyle, altmışlı yıllardan kalan ve artık bütün bir dünyanın bildiği bir saptama, Irak Savaşı üzerinden geliştirilecek ve üstelik yeni argümanların deşildiği bir toplantıda anlamlı olabilirdi belki, ama sözgelimi sevgili Ender Helvacıoğlu’nun bildirisi, üstelik kendi deyişiyle ‘yıllardır Ütopya Dergisi çıkaran biri’ olmasıyla savaş karşıtı bir söyleme dönüşeceğinin umut edildiği bir anda, yazık ki tam o anda bitivermişti. Yani haklı-haksız savaş ayrımını yapıyor mu yapmıyor muydu sosyalizm, hiç olmazsa bunu söylemeliydi Helvacıoğlu demeye kalmadan… Her neyse, zaten bütün ütopyaların ‘tahakküm’ esaslı olduğunun ve olacağının nedenlerini tartışmak bir yana, günlük siyasi çözümlemelerinin alt metni olacak teorik dilin ötesindeydi şimdi ortam. Deniz durgun, danslar hızlı ama eski arkadaşların zihni oldukça eskimişti (!) anlaşılan.

Benimse ütopyamın ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini anlatmak yerine ve şimdi bile yeniden böyle bir yöntemi seçip (bir ara soruldu çünkü) diğer bildiri sahiplerinin görüşlerine ilişkin eleştirilerimi öne çıkararak ve bu yazıyı toplantı sonucundaki sonuçlara ilişkin bir değerlendirme biçiminde yazmamın temel nedeni, en başta belirttiğim gibi ütopyaların volantarist karakterleri ve tanımları gereği olan kaçınılmaz sonuçlarından kaçınmak, yani şu ünlü ‘tahakküm tasavvurları’nı birlikte ve nasıl bir dünya istiyoruz biçiminde, üstelik ortak ‘özlem’lerimiz halinde nasıl dillendirebiliriz diye düşünmemden, ya da -şimdi bile- aynen böyle varsaydığımdan ötürü(ydü) yalnızca. Kasıtlı bir ihtiyatlılığın karşılığı sayılmalı(dır) yani bu tutum. Çünkü tersi bir durumda özlemlerimiz yeniden ütopyaya dönüşebilir ve biz bilmeden yeniden tek-tipçi, baskıcı bir yapı içinde (toplantılardaki ‘kolaylaştırıcı’ sistemine bile katlanamazken) bulabiliri(z)dik kendimizi. Yapmamız gereken tek şey, bir zamanlar içimizi heyecanla dolduran ve bizi hülyalara sürükleyen o sevimli ütopya sözcüğünün, ama tarihte onlarca örneğini gördüğümüz baskı-şiddet ve zulmün kaynağı da olabileceğini görerek gerçekçi olmak, bir yandan da imkânsız olanı istemekten asla vazgeçmemek olmalı(ydı) aslında. Sema Bulutsuz’un değindiği Hitler ütopyasının yalnızca Alman’lara ilişkin olmasını, Stalin’in öldürdüğü yüz binlerce Rus’un ve onların torunlarının acısını asla dindirmeyeceğini, dindirmediğini de biliyorduk çünkü. Öte yandan teori, tabii ki yaşanan tarihin bıraktığı acılarla gelişir ve ancak böylece yol gösterici olabilirdi, asla imanla değil! Kol kırılır ve böylece yen içinde kalmalıdır deyişi ise iktidarlara ve devletin varlığını sürmesini isteyenlerin işi olabilirdi yalnızca, bizimse hiç değil!

Sosyalizmin masum olduğuna inandığımız, bizlerinse masum olarak öğrendiğimiz ilk kurallardan biri (dilerseniz bilimsel olma kaygısını taşıma becerisi deyin buna, dilerseniz eleştiri-özeleştiri yapma usulü), ama gerçeği kabul edip hataları cesaretle düzeltme tavrı, bireysel ama devrimci bir ahlak gereği ve geleneğinin de sonucuydu aynı zamanda: Gerçek nesneldir, bilimseldir ve (o zamanlar tartışmasız bir biçimde öyleydi en azından) aklı başında olup da herhangi bir çıkarla bağı olmayan hiç kimse, üstelik bu tavrı asla reddetmeyip ne türden baskı olursa olsun fikirlerini cesaretle söyler, yani gerçeklerden asla ürkmeyip fikirlerini her alanda sonuna kadar savunurdu. Toplantıdaki arkadaşlarımın görüşlerini ise tam olarak bilmiyorum şimdi; ama kimi eski-yeni sosyalist arkadaşlar Stalin’i kolay lokma sayarak ve sosyalizmin kamburunu ‘reel’ sözcüğüne sarılarak atmaya kalkışarak inançlarını sürdürmeyi seçmiş olabilirdi, ne var ki ve ‘taraf’ olarak gördüğüm için açıkça belirtmeliyim ki, “Bu göller bizim ama balıklar sizin; ormanlar bizim ama ağaçlar sizin; bu ne biçim sosyalizm?” diye soran köylü önderi Makhno’nun başını vuranın Lenin olduğunu görmezden gelerek ve şimdi tarihin karşısında olduğu kadar teorik düzlemde de yeni değerlendirmeler ve yeni ütopyalarla tarih sahnesinde yerini almak yerine, hatta ne zaman tarihten söz etse ya da her türlü şerrin iktidardan geldiğini söylemek istese birisi, tarihin özellikle gizli bırakılmış köşelerini deşip bunları dinlemek istemeden sosyalizmi savunmak ne denli doyurucu olabilirdi? Bu bilimi değil, ancak ‘imanı’ı savunmak tavrıyla bir tutulabilir ve böylece sosyalizm önündeki ‘bilimsel’ olma savından kopartılarak kendiliğinden bir ‘inanç’ haline dönüştürülmüş olmaz mıydı? ‘Her ideoloji, bir imandır,’ sözü gerçekten doğru muydu yoksa?

Teorik yaklaşımlar yerine günlük politikaların değerlendirmesini yapan arkadaşlarımı anlamakta gerçekten güçlük çektim bu toplantıda. Ola ki ‘gündem’ böyle bir sorunun üzerine kurulmuş olabilirdi, ama kimi arkadaşlarımın söylemlerindeki zorlayıcı, hatta Çillervari, ‘ya böyledir, ya da böyledir, başka bir yol yoktur,’ gibisinden alan daraltan, bir başka türlüsünün de olabileceğini görmeyen, devrimciliği yalnızca kendilerinden menkul gören anlayışlarından ötürü sosyalizmin sözünü ettiğim referansları üzerinden düşünenlere karşı haksız bir üslup seçimi içinde olduklarını bile düşündüm doğrusu. Üstelik ne din, ne de bir küfür varken ortalıkta. Hepimizin de hülyası gerçekten sınıfsız, devletsiz, iktidarsız, partisiz, özgür bir dünya değil midir? Kullandığımız ortak dilde adı geçen sınıflı toplum, geçiş toplumunun hedefi; devlet giderek sönecek bir erk; iktidar kaçınılmaz olduğu için silahın ucunda; parti ise bu işler gerçekleştikten sonra kendini feshetmeyecek miydi yoksa? Ütopyaların kısa hedefli ve günlük siyasi programlar çerçevesindeki o kaçınılmaz gündemlerinde değil, kendi taşıdığı anlamın esası üzerinden tartışılması ve tabii ki teorik bir düzlemde, yani kavramların ışığında yapılması gerekmez miydi? Ekoloji, feminizm, sivil toplum, azınlık haklarına (etnik değil) ait bir demokrasi tanımı, ya da doğrudan demokrasi, otonomi, hatta determinizm-kaos-öznel bilimsellik-özgürlük… Bunların hepsi de boş yere uçuşan şık ve sevimli sözcükler olmaktan öte devlet ve iktidar kavramının düzenleyici mantığına darbe indiren, bu yüzden de sosyalizmin teorik cephesinde yarıklar açan yeni oluşumlardır aslında. Irak savaşı, aynen İstanbul’un fethi gibi yeni bir çağı açıp dünyayı emperyalizm teorileriyle açıklamanın yetmezliğini öğretedururken, yabancısı kaldığımız bu kavramları kendi torbamıza doldurmak yerine onların hangi gerçeğin eleştirisinden kaynaklandığını, hangi ihtiyaçlardan doğduğunu anlamak değil midir esas işimiz? Sözgelimi, Türkiye’de ‘68’lilerVakfı’nı kuranların, (ki kimseyi tanımıyorum aralarından) Çekoslavakya işgali üzerine ayaklanan ve daha fazla ‘özgürlük’ diye yürüyen işçilerle öğrencileri bastıranların gerçekte Fransız Komünist Partisi’nin siyaseti olduğunu bilmemeleri, ama aynı tarihlerde Türkiye’de daha fazla ‘sosyalizm’ diye yürüyen 68’lilerle (ki ben de aralarındaydım) ayrımını anlamak ve anlatmak gibi bir sorumlulukları olduğunu düşünmek gerekmez mi? Aynen ‘demokrasi, hemen şimdi!’ sloganının sosyalizm teorisiyle neden bağdaşmayacağını düşünmeden kullanmaya kalkışan ÖDP’liler gibi… Bu sloganın bağrındaki sosyalizm eleştirisini anlamamak, sosyalizmin anarşizmle olan hesaplaşmasını geciktirebilir belki kısa vadede, ama yelkenleri yanlış rüzgârla dolan ÖDP teknesinin vardığı yer de ortadadır. Kavramların içini boşalta boşalta ve olmazsa olmaz tanımları bile çiğneyerek ‘halk edilen’ (iradeye bağlı olduğu için yoktan var edilen) bir sosyalizm, sonunda ‘halt’ etmekle birleşirse eğer bütün dünyada, bunun suçunuysa halklarda değil bizzat sosyalistlerde, ya da parti ve iktidar kavramlarının içinde aramak gerekir diye düşünmek gerekir!

Bilim aklı, özeleştirisi ise önce cesaret gerektiriyor. Hiyerarşik bir kümelenmenin tepelerinde statükocu bir biçimde yer almak istemiyor ve ayrıca düşünce tembelliğine kapılmadan hayatı anlamaktan söz ediyorsak eğer, tabii ki devrimci olmaktan caymamak ama tek yolun da sosyalizm olmadığını anlamak gerekiyor. Bir başka türlüsü mümkündür ve sosyalizme ait bu eleştiriler, gerçekte devrimci bir cesaretle ‘iman’ın üstüne yürüyüp statükocu-baskıcı anlayışları yenmek, sonra da sınıfsız ve özgür bir dünya tasavvurlarını birlikte çatmanın ön koşuludur. Hele böylesi ütopyaları liberaller ya da kapitalizmin ideologlarından beklemediğine göre kimse, kızıp kırılmak, (bir önceki toplantıda karşılaştığım bir davranıştı bu) ön yargılarla davranmak, (neredeyse ‘dönek’ saymak) ‘bilimsel’ olduğu savına sahip sosyalizme uygun olmasa gerek. Yaratacağımız yeni ütopyaların rehberliğini Marksizm ve bu öğretiyle dünyayı çözümleyenlerin dışında kimlerden bekleyebiliriz ki?

Anarşizm iktidarı hedeflediği andan itibaren tanımını boşaltır, tutarlılığını yitirir belki, ama tarih iktidarlar tarafından yazıldığı için haklılığı anlaşılamamıştır anarşizmin. Katıl-katılma, seç-seçme ama tartışmadan kaçınmamalı, bir zamanlar neden sosyalist olduğumuzu yeniden hatırlamalıyız: Bilim (!) ya da bilme merakına duyulan ilgimiz, inanç esaslı olmadığına ‘inanageldiğimiz’ pozitivizim (!) ve bütün insanların hayrına olduğunu varsaydığımız çözümlemelerle yapageldiğimiz önermelerin adı değil miydi o mücadelelerimiz? En azından Jacques Rigaud’un, “Kesinlediğim zaman bile kuşku duyarım,” sözüne yaslanıp kesinlediklerimizin tersine söylenenlerin ne olduğunu dinlemeli, cesaretle dinleyip titizlikle incelemeliyiz. Ama hep o cesaretle, çünkü epistomolojik kopuşlar oldukça karın ağrıtsa bile denizin durgun olmasını istiyorsak eğer öncesinin dalgalı olacağını bilmeli, birlikte yaşadığımız hayatınsa kendini her gün yeniden ürettiğini ve onu ancak kaç zaman önce birlikte öğrendiğimiz ‘zıtların birliği’yle anlayabileceğimizi fark etmeliyiz.

Kim ne derse dersin, bu hayatı birlikte çoğaltacağımıza inanıyorum ben. Kimi -eski- parti önderlerinin eleştirilerinden farklı olarak parti içi sorunlar veya kişisel eleştirilerin sınırlarında anlamıyorum çünkü anarşizmi. Bu sorunları yaratanın bizzat kavramın kendisi olduğunu, yani her türden hiyerarşiye, partiye, devlete, iktidara ve yönetme arzularının kendi doğaları gereği olan bütün anlayışlara karşı olmanın anlamlı olacağını, ‘muhalif’ tavrınsa bir ruh hali olduğunu düşünüyorum aynı zamanda. Verili hayatın kendi irademizle baş başa kalana değin yadsınmasını ise bu nedenle değerli buluyorum. Çünkü ‘özgürlük’ bireyin ancak kendi iradesini yendiği yerde açılan ve ancak ‘ada’ ve adacıklarda korunabilen bir sonsuzluğun, bu sonsuzluğun içinde kendi ‘iktidarı’nı yenip öteki’nin tüm farklılığı içinde tanımasıyla sağlanan bir ‘edim’ olabilir. Ancak böyle bir sonsuzluğun içinde anlamlı olabilecek özgürlüğü ise A. Hilmi Balcı’nın değindiği gibi ütopyaların değil, sanatın içinde bulunacağına inanıyor ve hep bu yüzdendir ki Sema Bulutsuz’un dağıtmış olduğu metnin üzerinde yeterince durulmadığını düşünüp Melih Cevdet Anday’a bir kez daha kulak vermenizi istiyorum şimdi:

“Karanlık bastı mı mağarada toplanırdık. Saatimiz yoktu. Bu yüzden de, ortada odun ateşi yakardık. Geyiğin yağı damlardı ateşe. Kokusu taş duvara ruhunu çizerdi. Bu ruh, yeniden geyik olurdu ertesi gün; ateşimizin üstündeki erini alırdı… Ölümsüzlük, korkusuzluk günleriydi o günler. Uzaklardan yırtıcı hayvanların bağırışları gelirdi. Karanlığa bağırırlardı. Barabbas gibi. İsa bu yüzden geldi. Ama biz korkmazdık ki… Analarımız, babalarımız, kızarmış eti parçalarlardı geyiğe benzemiş elleri ile. Herkesin saçı uzundu.

Gerçekte uyku uyanıklık birdi. Ölmek ve yaşamak bir. Geceden günü, günden geceyi yaratırdık. Acıkma geyiği diriltmek içindi. Taşları topladın mı, yağmur geliverirdi. Bakışlarımızla yakardık ateşi… Ne zengindik ama. Sonra tümden yoksul düştük. Bunu anlamam için yüzyıl yaşamam gerekti. Ah, bütün dünyayı yaşadım.

Daha bulunmadık ne ülkeler var bu dünyada. Bunlardan birini, rastlantı, gördüm. Ağlamaya başladım. O gün bugün konuşmam. Orada hiçbir sözcük yoktu. İnsanın öyle günleri olur ki, bir ses duyar, duyduğuna inanmaz; bir şeye basıyorum sanır atlar, oysa üstüne basacağı bir şey yoktur; bir geminin uzaklaştığını sanır, oysa kendi de içindedir; güçsüzlük duyar, oysa bütün güç ayaklarının altındadır; karmaşık sandığı basit, basit sandığı karmaşıktır; yitirdiğini kazanır, kazandığını yitirir; ölecek iken yaşar, yaşayacak iken ölür; konu yokken sözü bulur, sözü bulduğunda konuyu unutur. Ama yaratan odur, kendini öldürür. Anlatamıyorsam ne çıkar! Sen bul!

Eksik bırakacağım şiirimi. Onu sen tamamla!”

February 26, 2010 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, ekotopya heterotopya utopyalar, sistem karsitligi | Leave a comment

DÜNYANIN YEŞİL TARİHİ HÜZNÜN TARİHİDİR – Süleyman Yılmaz

Clive Ponting
Dünyanın Yeşil Tarihi – Çevre ve Uygarlıkların Çöküşü

Çeviren: Ayşe Başcı-Sander
Sabancı Üniversitesi Yayınevi, 2000
Orjinal Basım: A Green History of The World – The Environment and The Collapse of Great Civilizations
Penguin Books, 1991

Dünyanın yeşil tarihi çoğunlukla hüznün tarihidir. Bu hüznü insanlığın ve dünyanın birlikte çektikleri acılar doğurur ve bundan sonra yaşanacaklar da daha az acılı olmayacak gibi görünmektedir. “Çevrenin şu anki durumu ve gelecekte yaşanabilecekler konusunda birçok kitap var; fakat bunların çok azı uzak geçmişe kadar uzanıyor ve çevrenin insanlık tarihini nasıl etkilediğini inceliyor. Hiçbiri de, çok önemli olan noktalara ve sorulara değinmiyor. “Ben, dünyanın tarihine ‘yeşil’ perspektiften bakan bir kitaba büyük bir gereksinim olduğuna yürekten inanıyorum” diyor Clive Ponting kitabının önsözünde.

Kitap, dünyanın yeşil tarihinin kısa bir özeti olarak Paskalya adasının tarihi ile başlıyor. Bu adanın ibret verici hikayesi kitapta oldukça uzun anlatılmakla birlikte biz kısaca özetleyelim: “ Paskalya adası, dünyanın en ücra bölgelerinden birisidir. Sadece 390 km kare bir alanı kaplayan bu Pasifik adası, Güney Amerika’nın batı sahiline 3700 km, en yakın yaşanabilir adaya 2300 km uzaklıktadır. Hollandalılar, adayı 1722 yılında ilk batılılar olarak ziyaret ettiklerinde, kulübelerde ve mağaralarda yaşayan sürekli savaş halinde olan ve adadaki besin kaynaklarının yetersizliği yüzünden umutsuzca yamyamlığa yönelen 3000 kişilik ilkel bir toplum buldular. Avrupalı ziyaretçileri en fazla şaşırtan ve ilgilendiren olay ise, bütün bu sefalet ve barbarlığın arasında, bir dönemin gösterişli ve gelişmiş bir toplumuna ait, adanın çeşitli yerlerinde yükseklikleri altı metreyi aşan 600′ den fazla yekpare taş anıt olmasıydı. Toplumsal açıdan gelişmiş ve teknolojik açıdan karmaşık bir iş olan heykellerin yontulması taşocaklarından başka yerlere taşınması ve dikilmesinin bu ilkel toplum tarafından gerçekleştirilmiş olması olanaksız görünüyordu.

Paskalya adasının geçmişi, kayıp uygarlıklarla ya da gizemli bilgilerle dolu bir tarih değildir. Bu tarih insan topluluklarının çevreye olan bağımlığını ve bu çevreyi düzeltilemeyecek biçimde bozmanın sonuçlarını gösteren çarpıcı bir örnektir. MS 5. yy.’da adaya batıdan 20 ya da 30 Polinezyalı göçmen geldi. Adanın çok zengin olmayan bir bitki örtüsü vardı ve hiç memeli hayvan yoktu. Evcil hayvanları tavuk ve Polinezya faresinden ibaretti; temel ekinleri tatlı patatesti. Yeterli derecede besleyici olmasına karşın tekdüze seyreden bir beslenme biçiminin tek yararı tatlı patates ekiminin zor olmaması nedeniyle başka etkinliklere ayıkacak zamanlarının kalmasıydı. Temel toplumsal birimler geniş ailelerden oluşan, aralarında her konuda rekabet olan klanlardı ve her klanın kendine ait tören alanları vardı. Buralarda ahu denilen dev heykellerin dikildiği atalara tapınma platformları vardı. Bu heykeller bir taşocağında yapılıyordu ve daha sonra adanın değişik yerlerindeki tören alanlarına yük hayvanları olmadığı için ağaç gövdelerini kızak olarak kullanıp insan gücüyle götürülmek zorundaydı. 1550 yılında ada nüfusu 7000 kişiyle doruk noktasına ulaşmıştı. Zamanla klan sayıları artmış yüzlerce ahu ve 600’den fazla dev taş heykel vardı. Sonra bu uygarlık birdenbire yıkıldı. Taşocağındaki yarım bırakılmış heykeller kaldı. Bu yıkımın nedeni, Paskalya Adası’ndaki ”gizemi” çözmenin anahtarı, bütün adanın ormansızlaşmasının getirdiği çevresel bozulmaydı: Göçmenler adaya ilk geldiğinde adada büyük ormanlar vardı. Nüfus arttıkça, tarım alanı açmak, ısınma ve yemek pişirme, ev aletleri, direkler ve sazdan ev yapımı için malzeme elde etmek ve balık avlayabilmek için tekne yapmak amacıyla ağaçlar kesilmeye başlandı: En çok da kızak yapımı için kesiliyordu. 1600 yılında ada tamamen çıplak kalmıştı. Heykel yapımı durdu. Ev yapılamadığı için mağaralarda yaşamaya başladılar. Artık tekne yapamadıkları için balık avlayamıyorlardı ve uzun yolculuklara çıkamıyorlardı. Erozyon topraklarını zayıflattığından yiyecek üretiminde ciddi bir sıkıntı yaşıyorlardı. 7000 kişiyi beslemek olanaksız hale geldi ve nüfus hızla azalmaya başladı. Dünyanın bu ücra köşesinde kapana kısılan ada halkı azalan kaynaklar üzerindeki tartışmalar sonucu neredeyse sürekli savaş halindeydi. Kölelik arttı ve alınabilecek protein miktarı düştükçe yamyamlık yaygınlaştı. Savaşların temel amacı rakip klanın ahularını yıkmaktı. 1830′larda neredeyse bu dev heykellerin tamamı yıkıldı. Adaya gelen ziyaretçiler bu heykellerin nasıl taşındığını sorduklarında adanın ilkel sakinleri, atalarının neler yaptığını artık hatırlamıyordu; yalnızca, bu dev figürlerin adanın öteki tarafından ‘yürüyerek’ geldiğini söyleyebildiler.

Dünyanın öteki bölgelerinden neredeyse tamamen kopmuş olduklarını bilen Paskalya halkı, varlıklarının bu küçük adadaki sınırlı kaynaklara bağlı olduğunu anlamış olmalıydı. Taşocağının yakınında tamamlanmamış birçok heykel bulunması adada ne kadar ağaç kaldığının hiç düşünülmediğini, artan nüfusun ve ada halkının kültürel hırslarının, ellerindeki kaynaklardan çok güçlü olduğunu akla getirmektedir.”

Kitapta diğer konular on altı ana başlık altında bu perspektiften ve daha da genişletilerek anlatılıyor. Aslında hepimizin bildiği gibi dünya, her açıdan kapalı bir sistemdir. Güneş ışığının yaşam için gerekli olan enerjiyi sağlamasına karşın bütün kaynaklar sonludur. Dünyanın kapalı bir sistem olduğu gerçeği, hiçbir şeyin dünya dışına çıkamayacağı anlamını da taşımaktadır. İnsanlar da bu gerçeğin ve bundan kaynaklanan başka sorunların bilincinde olsunlar ya da olmasınlar, dünya ekosisteminin bir parçasıdırlar. “İnsanların ekosistemle olan ilişkilerindeki iki etken, onları bütün öteki hayvanlardan ayırır. Öncelikle, varlığının bağlı olduğu ekosistemleri tehlikeye atma, dahası yok etme gücüne sahip tek canlı türü insandır. İkinci olarak da yeryüzündeki her ekosisteme yayılan ve ardından teknolojiden yararlanarak bütün ekosistemleri egemenliği altına alan tek canlı türü de insandır. İnsan topluluklarının en büyük sorunu, çeşitli talepleri ile bu talepler sonucu oluşan baskılara ekosistemlerin dayanma gücünü dengeleyememektir”.

İlk insanların ortaya çıktığı zamandan beri insanlar iki milyon yıllık varoluşlarının neredeyse tamamında yiyecek toplayarak ve hayvan avlayarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu avcı-toplayıcı yaşam biçimi insanlık tarihinin yüzde doksan dokuzunu oluşturmuştur. İnsanların son birkaç bin yıl dışında hemen hemen ve her koşulda, küçük ve hareketli topluluklar halinde yaşamış olduklarını görüyoruz. Günümüzde hala aynı yaşam biçimini sürdüren çok az sayıda topluluk vardır. Bu topluluklar aşama aşama dışlanmışlardır, birçoğu da kendi topraklarının dışına sürülmüş durumdadır: “Güneybatı Afrika’ da Buşmanlar, ekvatoral ormanlarda Pigmeler, Doğu Afrika’da Hadzalar, Avustralya yerlilerinin bir kısmı, Amazon yerlileri, Artika’da İnuitler”. Ama günümüzde ve geçmişte bu avcı-toplayıcı toplumların genellikle, sürekli bir açlık tehlikesi altında yaşamadığını, tersine ellerindeki zengin besin kaynaklarından seçtikleri ve besin değeri açısından yeterli bir beslenme biçimlerinin var olduğunu biliyoruz. “Haftada iki buçuk günlük çalışma ile ‘yeterli’ nin üzerinde besin elde edilebilir. Bunun için ortalama 10 km’den daha uzağa gitmek gerekmezdi. Kadınlar günde bir ile üç saat arası çalışır ve geri kalan zamanlarını boş vakit etkinlikleriyle değerlendirir. Topluluğun yüzde kırkı besin elde etme şeklinde hiç rol oynamaz.” Daha fazla iş yapmanın gerekli olduğu tarımın cazibesine bu toplumların büyük kısmı hiç kapılmamıştır. Afrikalı bir yerlinin, bir antropologa söylediği gibi ”Dünyada bu kadar çok mongongo meyvesi varken neden tarımla uğraşalım ki”.

İlk insanlar Afrika’dan çıkıp Ortadoğu, Hindistan, Güney Çin ve Endonezya’nın bazı bölgelerindeki sıcak alanlara doğru yayıldı ve Avrupa’da yaşam ise 80.000 yıl önce başlayıp 12.000 yıl öncesine kadar süren son ve uzun buzul çağında başladı. Fazlasıyla zorlu iklim koşullarında Avrupa’da sabit yerleşimlerin kurulması, insanın bir başarısı ve çevre üzerindeki artan denetiminin bir göstergesi olduğunu görüyoruz. Çünkü “Kuzey Avrupa’nın çoğu buzullarla kaplı, güneyindeki toprakların alt tabakası sürekli bir don altındaydı. Uzun yaz mevsimlerinde buzulların kuzeye doğru çekilmesiyle günümüzdekinden bile zengin bir bitki örtüsü ortaya çıkıyor. Başta ren geyiği, tüylü mamut, bizon ve vahşi at sürüleri olmak üzere, tüylü gergedanlar, iri boynuzlu dev geyikler ve bozkır antiloplarından oluşan çok çeşitli bir hayvanlar alemi vardı. İnsanlar varlıklarını sürdürebilmek için bu hayvan sürülerine bağımlıydı. Bu zorlu ortam, mevcut besin kaynaklarını denetleyebilmek için gerekli olan çok gelişmiş ve karmaşık bir kültürün oluşmasına yol açtı ve insan topluluklarının daha önce hiç olmadığı kadar yüksek bir toplumsal iletişime girmesini sağladı. Avustralya yerleşimlerinde ise kıtanın doğu bölümünde nispeten daha yumuşak bir iklimin olması ve avcı-toplayıcı grupların daha kolay yiyecek elde etmesi sayesinde karmaşık uygulamalara gerek yoktu.” Avrupa, Asya ve Amerika’da biraz geç de olsa (yaklaşık dört bin yıl kadar) benzer bir süreç izlenirken, Avustralya’da geçimin daha kolay olması, toplumun tabakalaşması ve karmaşıklaşmasının önünde bir engel olmuştur.

İnsanların tüm dünyaya yayılma sürecinin son aşaması sayılabilecek süreç, son buzul çağının sonunda Bering Boğazı’nın bir kara köprüsüne dönüşmesiyle Sibirya’dan Alaska’ya geçilmesiyle kurulan Amerika yerleşimleri oldu. Yaklaşık 13.000 yıl önce olan bu olaydan sonra insanlar iki-üç bin yılda Güney Amerika’nın en uç noktasına kadar ulaştı. Günümüzle kıyaslandığında ekolojik olarak çok uyumlu olduğu düşünülen avcı-toplayıcı yaşam biçimi de çevre üzerinde ciddi baskılar oluşturabiliyordu. “Yaklaşık olarak 10.000 yıl önce Wyoming’ de Caspar’da tek bir avda 74 bizon öldürülmüştü. Aynı dönemde Güneydoğu Colorado’ da bir av sırasında hayvanlar korkutularak bir uçuruma doğru yönlendirilmiş, yaklaşık 200 hayvan düşerek birbirinin üzerine yığıldığı için de birçoğu kullanılamamıştı. Doğu Afrika’da yaşayan Hadza topluluğunun bir parça bal alabilmek için vahşi arı kovanlarını tamamen yok ettiği bilinmektedir. Birçok bitkiyi kökünden sökerek yok etmişlerdi. Bazen yenilebilir bitkilere yer açmak için ateşi kullanarak büyük orman yangınları çıkarmışlardı.Yine de en büyük etki avcılık sayesinde olmuştur. Milattan Önce Kuzey Pasifik’te Aleut Adaları’nın halkı su samurlarını öldürmeye başlamış, bin yıldan kısa bir sürede bu türü avlayarak yok etmişlerdi. Madagaskar Adası’nda ilk yerleşimlerin başlamasından birkaç yüzyıl içinde uçamayan bir kuş türü ve küçük su aygırı kısa sürede ortadan kaldırılmıştı. Yeni Zelanda’da Maoriler, kivi, veka ve birçok moa türü gibi uçamayan kuşların büyük bölümünü acımasızca avlayarak ve yumurtalarını yiyerek ilk yerleşimden 600 yıl içinde yirmidört moa türünün ve bunu dışında yirmi ayrı kuş türünün neslini tüketmişlerdi. Avrupa’da iklim değişmelerinden etkilenmiş bile olsalar yünlü mamut, yünlü gergedan, dev İrlanda geyiği, misk sığırı ve bozkır bizonu ve birçok otobur aşırı avlanmadan yok edilmiştir.

Asya’da bazı türlerin azalması nispeten küçük ölçekteydi. Ama ada olan Avustralya’da yerliler 40.000 yılda adadaki hayvanların yüzde 86’sının neslini avlanmayla yok etmişlerdi.

Amerika’da memelilerin üçte ikisi (üç cins fil, altı dev dişsiz memeli, armadillo, karınca yiyenler ve tembel hayvan), on beş cins toynaklı hayvan, dev kemirgenler ve etoburlar avlanarak yok edildi.”

Tüm bu örneklerden anlıyoruz ki avcı-toplayıcı toplumlar da doğaya karşı son derece yıkıcı olmuşlardır, ama daha sonra da bahsedildiği gibi bunun hızı son derece yavaştı. Belki de bir önceki toplumdan bir sonraki topluma bu yıkım ve yok oluş süreçleri fark edilemiyordu.

MÖ 15.000 yılında Yakındoğu’da ilk tarım uygulamalarına rastlanmıştır. Neden tarıma geçildiği konusunda Clive Ponting en önemli tezin, artan nüfusun çevre üzerine getirdiği baskı olduğunu kabul ediyor. “Tarımın diğer geçim türlerine tek üstünlüğü, harcanan büyük çaba karşılığında daha küçük bir alandan daha fazla besin elde edilmesini sağlamaktadır. .Çok fazla besin üretilmesine olanak tanıdığı için, yerleşik; karmaşık, hiyerarşik toplumların doğmasını ve insan nüfusunun çok daha hızlı artmasını sağladı. Tarım devrimi öncesinde dört milyon olan dünya nüfusu, MÖ 5000 yılında beş milyona, MÖ 1000 yılında 50 milyona, MS 200 yılına 200 milyona yükseldi. Bu artış, sabit bir hızla olmamakla birlikte, o dönemden bu yana sürmektedir; günümüzde altı milyara yaklaşmıştır. Tarım, Güneybatı Asya, Çin ve Orta Amerika’da birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmıştır ve insanlık tarihinde en önemli değişim olarak görülmektedir.

Tarıma geçişte yine çevresel olanakların ne kadar belirleyici olduğunu görmekteyiz. “Köpek, koyun, at ve sığır gibi hayvanların evcilleştirilmesi tarımın daha da hızlı gelişmesini sağlarken, bunlardan yoksun olan Amerika kıtasında eski dünyadan yaklaşık dört bin yıl sonra tarım toplumuna geçmişlerdi”.Gerçekten de onaltıncı yüzyılda Avrupalılar Amerika kıtalarına ilk kez gittiklerinde birçok açıdan MÖ 2000 yıllarının Mezopotamya’sına benzer bir toplumla karşılaştılar.

Mezopotamya’da, MÖ 5000 yılında bakır kullanılmaya başlandığını, tekerlek ve yazının bulunduğunu bilmekteyiz. “Ama bunların arasında en önemli gelişme, besin fazlasını toplama, depolama ve dağıtma sürecindeki karmaşık işlemlerin hesaplarını kayıtlı tutma gereksinimi sayesinde icat edilen yazıydı. Bu merkezi denetimin artmasına çok yardımcı ve belirleyici olmuştur.”

Yoğun tarımsal faaliyetlerin çevreye geniş çaplı zararları ilk olarak bu bölgede görüldü. “Sümerliler, güneyde büyük bir özenle kurdukları dünyalarını kendileri yıkmışlardı. Yoğun sulamanın toprakta tuzlanmayı artırması sebebiyle, topraklar hızla çölleşmiş. Besin üretemeyen ve kaynakları tükenen bu toplum kısa sürede çökmüştür. Aynı şey İndus Vadisi’nde MÖ 2300 yılında 500 yıllık bir uygarlık kuran başka bir toplumda yine topraklarının tuzlanması, evlerini ve tapınaklarını güneşte kurutulmuş tuğladan değil de, pişirilmiş topraktan yapılmış tuğladan yaptıkları için çevre orman dokusunun yok edilmesiyle hızla çökmüştür. Besin üretemeyen ve ordularını beslemekte zorluk çeken bu toplumlar dış istilalara açık hale geliyordu.” Bu iki örnekte de dünyanın son derece gelişmiş ilk büyük uygarlıklarının ortadan kalkmasında çevresel değişimin yine ne kadar belirleyici olduğunu anlıyoruz.

Tarımsal üretimin artışı ile nüfus artışı hiçbir zaman aynı paralellikte gitmemiştir. Çünkü tarım yıllık ve dönemsel iklim değişimlerine ve bitkileri etkileyen hastalıklara çok bağlıdır. Bu etkenler hasatın bir yıl kötü gitmesine sebep olduğu gibi ertesi yılın hasatını da birçok üründe tehlike sokar. Bu da tarihsel süreçte açlığa ve birçok defa kitlesel ölümlere sebep olan kıtlıklara yol açmıştır. “Onsekizinci yüzyılda Avrupa genelinde insanlar, yoğun çalışma sonucunda sınırlı çeşitle, tekdüze bir beslenme biçimiyle en fazla 2000 kalori alabilirken, Kalahari çölü’ndeki zenciler, haftada yalnızca üç gün çalışarak elde ettikleri besinlerden günde yaklaşık 2100 kalori almaktadır.”

Avrupa onikinci yüzyıla kadar Yakındoğu ve Çin ile kıyaslandığında temel gelişmelerin uzağında, geri kalmış bir bölgeydi. Onbirinci yüzyılda Avrupa’da daha önceleri uygulanan parçala yak yöntemiyle tarım yapma yerine, ilk defa doğal ormanları yok ederek kalıcı tarım arazileri açılmaya başlanmış. Öyle ki günümüzde turistleri Akdeniz bölgesine çeken zeytin, asma, maki bitki örtüsü ve kokulu bitkiler aslında bu bölgenin doğal bitki örtüsü olan meşe, kayın ve sedir ağaçlarından oluşan sınırsız ormanların kesilerek yok edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu iş batıdan doğuya doğru genişlemiş ve bir tür iç sömürgeleştirme hareketi olmuştur. Onaltıncı yüzyilda da dünyanın diğer kısımlarını denetim altına almayla dış sömürgeleşme süreci yaşanmış. Bu iki hareketin etkileri birleşerek modern dünyayı oluşturmuştur. Avrupa’nın bu yayılımının tüm dünya ülkelerinin çevresi ve yerli halkları üzerine hala devam eden etkileri olmuştur.

Avrupa düşüncesinin temelini oluşturan klasik Yunan ve Roma filozoflarının ve Hıristiyan dünyasının Yahudi köklerinden gelme düşüncelerine dek uzandığı bilinmektedir. Eski Yunan’da birçok filozof doğanın insan için yaratıldığını söylerken, Hıristiyan düşüncesinde tanrının yarattığı insanın en üstün varlık olduğu ve diğer varlıkları yönetme hakkının olduğu kabul edilmiştir. İslam düşüncesinde de hemen hemen aynı şey benimsenmiştir. Bu yaklaşım tarzı insanın doğa üzerindeki her tür eylemini meşru kılmak açısından önemli olmuştur.On sekizinci yüzyılda gelişimin kaçınılmazlığı düşüncesi benimsenmişti. Marks, Adam Smith, Keynes gibi sosyalist ve liberal iktisatçıların hepsi birbiriyle rekabet halindeki uçlara kaynakların nasıl dağıtılması sorunu ile ilgilenmiş ama kaynakların tükenme sorununu hepsi görmezden gelmiştir.”Bu düşünceler, Avrupalıların doğal dünyaya verdikleri zarar, diğer toplumları kendi hedefleri doğrultusunda biçimlendirmeleri ve dünyanın doğal kaynaklarını sömürmeleri doğrultusunda kendi kendilerini mazur göstercek entelektüel bir temel oluşturmalarına yardımcı olmuştur.”

Dünyanın yağmalanması ve birçok hayvan ve bitki türünün yok edilmesinin Avrupa yayılmacılığıyla başlamadığını biliyoruz. “Mısır’da Eski Krallık dönemine gelindiğinde Nil Vadisi’nde fil, gergedan ve zürafa gibi hayvanlar kalmamıştı. MÖ 2000 yılında Anadolu ve Yunanistan’da aslan ve leoparlar tükenmişti.” Ama en korkunç etkiler yayılmacılık döneminde özellikle Kuzey Amerika kıtasında görülmüştür. Bizonlar, Kızılderililerin yaşamlarını birlikte sürdürdükleri ve onlara bağımlı şekilde yaşadıkları hayvanlar olarak bilinir. “Batılılar bu hayvanları sadece derileri için avlamaya başladıklarında sayıları nerdeyse 60 milyonu buluyordu ama sadece 1830′lu yıllardan başlayarak 40 yıl içinde nesilleri tamamen tükenme noktasına gelmiştir.” Avrupalılar, balina, fok ve birçok deniz canlısını özellikle ondokuzuncu yüzyılda kitleler halinde yok etmiştir. “Çünkü bu tür canlıların nesillerinin tükeneceğinin anlaşılmasına rağmen avlanmalarına rekabet hissinden dolayı son verilemiyordu. Bu canlıların doğada sahipleri yoktu. Kimse kimseyi sorumlu tutamıyordu. Ekonomik olarak tükenen bir canlıdan sonra başka bölgelere veya başta türlere yöneliyorlardı” Yayılma ve sömürgeleştirme sürecinde bazı bitki ve hayvanların, başka kıtalara önceden ne soruna sebep olabilecekleri hiç düşünülmeden taşınmasıyla birçok ekolojik felaket yaşanmıştır. “Avustralya’da tavşanların doğal düşmanları olmamasından dolayı milyonlarca üreyip doğal bitki örtüsünü yok etmeye başlaması, binlerce çiftlikte zarara yol açması ve buna engel olabilmek için kuzeyden güneye 1600 km’lik bir çit yapılmak zorunda kalınmıştır. Yine bu kıtada Arabistan’dan daha çok yabani hecin devesi vardır. Yeni Zelanda’da yabancı bitki türleri yüzlerce yerli bitkiyi yok etmiş ve 800 yabancı bitki türü bu ülkede yayılmıştır.”

1500 yılından sonraki dönemde Avrupa’nın yayılımı, dünyanın farklı bölgelerinin tek bir sisteme bağlanması sürecini başlattı ve bir dünya ekonomisi yarattı. Dünyanın diğer yerlerindeki kaynakların, madenlerin, hammaddelerin nasıl batıya taşındığını, batı için artan kölelik ve zorla çalıştırmayla yerli halkların ve kültürlerinin yok edildiğini biliyoruz.”Sadece Afrika’dan Amerika kıtasına 1500 yıllarından köleliğin yasaklandığı 1800′lü yılların sonlarına kadar onüç milyon insan köle olarak götürülmüştür.” Ayrıca sömürge ülkelerde tek tip ürün yetiştirilmesi buralardaki ekosistemleri yok etmiştir. Günümüzde birçok ekonomik ve ekolojik sorunla boğuşan üçüncü dünya ülkelerinin nasıl yaratıldığını yeşil tarih perspektifinden bakarak daha iyi anlıyoruz.

“Önem açısından tarımın benimsenmesi ve yerleşik toplumların oluşmasıyla karşılaştırılabilecek ikinci büyük değişim, dünyadaki geniş (ama sınırlı) fosil yakıt kaynakların kullanılmasını, yani dünya nüfusunun belli bir bölümünün enerji bolluğu dönemi yaşamasını sağlayan bir hareket içeriyordu.” İnsanlar binlerce yıl boyunca, en ucuz ve verimli enerji kaynağı olarak insan gücünü kullanmıştır. Yakıt olarak da aslında yenilebilir bir kaynak olan odunu kullanmış, son derece yavaş bir toplumsal gelişim ve dönüşüm sağlamıştır. Enerji kaynaklarında günümüzde özellikle petrolün sanayi olarak gelişmiş olan ülkelerde değil de üçüncü dünyada olması bu ülkeler üzerindeki her türlü denetim ve baskıyı daha da arttırmaktadır.

Kitapta kentlerin doğuşu, büyümesi, metropoller ve üçüncü dünya kentlerinin farklı sorunları, tarım toplumlarının yoksulluğu, sanayileşmenin etkileri, dünyadaki servetin dağılımı, çevresel kirlilik, sanayiden kaynaklanan hastalıklar, trafik gibi birbirinden farklı birçok konu sayılar, tarihler ve yerler belirtilerek anlatılıyor. Kitap bu açıdan son derece gerçekçi ve fazla yoruma yer vermeden sunduğu bilgiler ışığında bizim kendi yorumumuzu yapmamızı sağlıyarak yeşil bakışımızı derinleştiriyor.

Clive Ponting tarafından yazılan, ilk basımı 1991’de ABD’de yapılan “A Green History of the World: the Environment and the Collapse of Great Civilizations” adlı bu kitap, “Dünyanın Yeşil Tarihi: Çevre ve Uygarlıkların Çöküşü” adıyla Ayşe Başçı-Sander tarafından çevrilmiş ve Sabancı Üniversitesi Yayınevi tarafından 2000 yılında yayımlanmıştır.

ÜÇ EKOLOJİ – SAYI 2

February 26, 2010 Posted by | antropoloji, arkeoloji, ekoloji, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Aldo Leopold’un klasikleşen “Toprak Etiği” yazısını okurken..

Aldo Leopold’un, klasikleşen “Toprak Etiği” yazısını okurken, önce çok iyi bildiğiniz, hatta aşılmış bir takım düşüncelerle karşılaştığınız hissine kapılabilirsiniz. Eğer dünyada bugüne dek oluşan tüm düşünce birikiminin süzgecinden geçirip bakarsanız, 1949’da yayımlanan bu yazı sadece ‘orijinal’ ve ‘klasik’ olması nedeniyle önem taşırmış gibi görünüyor. Öyle ya, çevreci düşünce denen alan bundan çok çok daha radikallerini görmüştür, doğanın tüm unsurlarını, hatta ‘Gaia’yı kendi değeri içinde insanla aynı, hatta üstün tutan felsefeler beslemektedir artık yeşil düşünceleri. O halde ‘ekomerkezci’ de olsa toprağa bir kullanım değeri atfeden bu görüş ancak “kolay hazmedilebilir” olması nedeniyle benimsenebilir.

Bir de son yapılan orman yasası değişikliğine bakalım: Kestaneler ve akçaağaçlar orman ağacı sayılmıyor. Günahları ne, belli değil. Tarımsal üretim, bırakın üreten için geçimlik olma niteliğini, ekonomik olma niteliğini bile kaybetmiş, üretimin yapıldığı toprakla hiçbir bağı kalmayan bir ‘sermaye’nin herhangi bir kâr aracı haline gelmiş durumda. Korumak için milli park yapılmış vadileri (mesela Munzur) sular altında bırakacak, korumayı amaçladığı hayvanların ve bitki türlerinin yaşam alanlarını ortadan kaldıracak, koskoca bir coğrafyayı yok edecek baraj projeleri yapılıyor, üstelik bu yok edilecek coğrafyada yaşayan insanların bir bölümü tarafından da ekmek kapısı olarak görülüyor.

Doğayı ekonomik olması dışında hiçbir anlamda düşünmeyen bu örnekler arttırılabilir. Karşı da çıksak, yandaş da olsak artık düşüncemize parasal bir gerekçe bulmamız, bir de ekonomik açıdan uygun bir ‘alternatif’ üretmemiz gerekiyor. Bu örneklerin hepsinin ortak paydası zaten ‘uygar toplum’un temeli olan kentli(leştirilmiş) tüketici insan için doğanın artık neredeyse kullanım değeri bile kalmamış bir baş ağrısına dönüşmüş olması. Leopold’un ta 55 yıl önce dediği gibi:

“Modern insanın toprakla hiç bir hayati ilişkisi yok. Ona göre toprak şehirler arasında kalan, üzerinde ekinlerin yetiştiği bir alandan ibaret. Modern insanı alıp da bir günlüğüne bir toprak alana atsanız, eğer bu alan ‘manzara’ seyredilebilecek ya da golf oynanabilecek bir alan değilse burada ölesiye canı sıkılır. Eğer ki ekinler, tarım yerine hidroponik, yani topraksız bir şekilde yetiştirilebilecek olsaydı, bu da modern insanın çok hoşuna giderdi. Ahşap, deri, yün ve diğer doğal toprak ürünleri yerine sentetik olanları kullanmak da ona asıllarından daha iyi geliyor. Kısacası o büyüdü ve toprak ona ‘küçük geliyor’ artık.”

Modern insanın başka bir türü, doğayı seven, onun var olmasına önem veren ve kendi varlığıyla onun varlığı arasındaki örtüşmeyi hisseden bir türü var bir de. Bu türe doğa korumacı, çevreci, yeşil, ekolojist ve benzeri isimler veriliyor. İşte bu tür de, şimdi doğanın işleyişindeki karmaşanın güzelliğini bir çırpıda silip, sayılara ve parasal değerlere tahvil eden planlamacı, programlamacı bir modern mantığın, sürdürülebilir kalkınma adı altında geliştirdiği bir başka çeşit tahrip edici anlayış tarafından çeliniyor, evcilleştiriliyor. Karşı çıkmakla, protesto etmekle, değişim istemekle tanınan bu tür, artık katılım adına, çözüm üretmek adına, pozitif olmak adına, uzlaşmak adına, proje üretmek adına, en önemli silahından, hayallerinden vaz geçiyor. Ya da hayallerini uluslararası deklarasyonlarda yer alabilecek standart cümle kalıplarıyla ifade etmeyi, yani yitirmeyi öğreniyor.

Aldo Leopold, ‘bir dağ gibi düşünmek’ten söz ediyordu. Kaçımız bu metaforu anlayabilecek kadar bir dağ imgesine sahibiz artık? Radikal de olsak, ‘gerçekçi’ de, önce ‘tekrar’ düşünmeye ve hissetmeye başlamamız gerekiyor belki.

ÜÇ EKOLOJİ – SAYI 2 İLKSÖZ

February 26, 2010 Posted by | ekolojist akımlar, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Smashing Green Capitalism & Letting Green Anarchy Grow

Resistance Is Fertile: Smashing Green Capitalism & Letting Green Anarchy Grow

By Luna’s Light Warrior

A few years ago I was sadly and quite easily sucked into green-consumerism. I felt that I really wasn’t helping the Earth unless I was spending bunches of money (and most of my small income) on Earth friendly products from “environmentally conscious” companies. I had been convinced by the green-left that I could rescue this beautiful land by trading in environmentally-unfriendly corporations, vehicles, energy, food, factories, and house cleaning products for environmentally-friendly ones. I even went to the Green Festival in San Francisco hoping for some more insight on how I could live my life more eco-friendly. However, all I found was a two story building filled with people whose goal it was to keep the market alive. What I have found out since then (on my own, not with the help of the media of course) is that change won’t happen through the market, change is only going to happen when we live a life in deep connection with the earth.

Most of these big companies that are now toting eco-friendly labels such as “USDA Certified Organic,” “Free Range,” “Pesticide Free,” or “Fair-Trade,” aren’t really concerned whether or not all of the old growth forests in the world are destroyed, or if your local park is bulldozed to be replaced by a strip mall, or about high levels of mercury from factories that’s being emitted into our water systems and causing very harmful health repercussions, or that the air pollution in some areas is so bad that children are growing up suffering with severe and acute cases of asthma and other respiratory illnesses, or about worker mistreatment, or about animal suffering and exploitation.

What these big companies do care about is capital. Their first priority isn’t to save the environment. Their priority lies in what’s going to make them money; and that is to exploit the earth and the consumer’s wants and desires. If it takes a little bit of changing how they manufacture their product to make sure they are still raking in the high profits, than that’s what they’ll do.

When I became aware of this I asked myself, “How is this really any different?” Corporations are still corporations, mass production is still mass production, industrial agriculture is still industrial agriculture, greenhouse gas emissions are still green house gas emissions, worker and animal exploitation is still worker and animal exploitation. Essentially, nothing is really changing. A lot of oil, natural recourses, land, and beings are being used and exploited in order to produce on this large of scale, even to make eco-friendly products. So it’s clear to me now that buying in to “green” companies really isn’t going to cut it. In order to truly liberate ourselves, the Earth, and the animals we need to cut capital and consumerism out completely.

A beautiful example of a way we can free ourselves from and smash the system of the market and its many harms is to grow our own food and reclaim unused, abused, and/or neglected land for nature. Food grown organically may be less harmful to the earth and our health but it still takes a lot of recourses and land to grow mass amounts of food and ship it to processing facilities and then ship it out to stores so it can be paid a high price for. The area I live in was once covered in lush wetlands which, not so long ago, was home to many different species of animals, plants, and indigenous cultures, most of which are no longer here. Most of the land has long since been taken over by agriculture, just one of the many means of capitalism. There are countless pieces of land here where all of the plant life has been ripped out and now all that remains are empty dirt lots resentfully awaiting to be topped by more shopping strips and other centers of consumerism.

Early this Spring, my partner and I started a local guerilla gardening project on a little piece of vacant land hugged between a road and a parking lot. It was littered with garbage but had lots of grass growing so we decided it would be a good home for some more plant life. We liberated some small potted trees and other small plants, cleaned up all of the trash, and started planting. We also started sprouting different vegetable and fruit seeds which will be ready in mid-Spring to plant in the garden and will produce food for us and the community. This is now an open piece of land where friends and others in the community can grow food for themselves as well. No market involved there.

Starting a garden like this is so easy and fun. Collecting seeds and soil for free is simple. It’s also really easy and quick to liberate potted plants. Just get a few friends together, find a spot, get some seeds and plants, and you have instant bonding with your community and with the Earth! Make sure to give your plants plenty of attention and water when they’re growing so your garden may thrive. Another fun way you can spread a little bit more nature around is to make seed bombs and throw them in places like cracks in the sidewalks, empty dirt lots, and road dividers. Grass seeds and wildflower seeds are really good to put in seed bombs because they grow really easily without much attention and water. To make seed bombs check out the Seed Grenade Recipe from http://www.lizchristygarden.org. You can also make them very simply with just some soil and seeds. Mix some seeds into the soil, add a little water to it if necessary to get the soil to a consistency where it will stick and hold into a ball shape. Mold the soil with your hands, let the balls dry a little bit to make sure they’ll hold together, then go seed bombing! These are great ways to build your connection with your community and with the Earth and cut out the market. And it really is great fun. Try it in your town, get creative, get crazy, smash green capitalism and let green anarchy grow!

This article appears in Modesto Anarcho #3. View it here at: www.geocities.com/anarcho209

http://wggc.resist.ca/node/89

February 7, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekolojist akımlar, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | 1 Comment

Destructive Impact of Consumer Products on Humans, Animals, and the Earth – http://freegan.info

http://freegan.info/?page_id=176

The products that we are encouraged to buy every day have a hidden cost–exploitation of humans, animals, and the Earth. Freegans recognize that capitalist mass production is a system based on manipulating consumers into feeling compelled to work to make money to buy products, even goods that are destructive to the consumer and our world. Humans are the only animals who consume resources in great excess of our immediate needs. Industrial mass production allows the production, sale, and marketing of goods to take place on a scale that is jeopardizing the future of the planet.

Capitalism views all things in relation to their capacity to create or limit profits, and thus animals (human and nonhuman) and the Earth are simply viewed as raw materials, to be exploited in whatever way will produce the most profits. While we occasionally hear of a few high-profile abuses that have been targeted by activist campaigners, what we don’t realize is that exploitation is infused in the production of the goods that we buy at every level, to the point where it is completely inextricable.

Carefully considering the impacts of every stage of production, on living beings and the planet at every stage of production would curtail the enormous profits necessary to keep an industrial mass production system working. Moreover, the drive under capitalism for constant economic growth is also a drive for every increasing consumption and massive expenditures to create in us the desire to consume goods that wouldn’t otherwise want or need.

While boycotts and ethical consumerism campaigns are legitimate attempts to create market pressure to reform specific practices, while rewarding producers with favorable practices, they fail to address the problems inherent in the market system. Recently, Abercrombie and Fitch took a progressive stand against the cruel treatment of sheep in the Australian wool trade—but the company’s products are still made in sweatshops. Bank of America agreed to reform its environmental practices to avoid a PR black eye from Rainforest Action Network and other groups – while at almost exactly the same time announcing 12,500 layoffs as part of its merger with Fleet. Ben and Jerry’s “P.C.” image covers high detected dioxin levels in its products, the abuse of the cows that produce the milk in the company’s product, and most significantly, the fact that Ben and Jerry’s is a subsidiary of mega-corporate animal tester and polluter Unilever. Single issue campaigns at best lead to single issue reforms and at worst to corporate spin backed by no real substance.

To live in harmony with other beings and our planet, we need to go beyond “responsible shopping.” We must simplify our lives, DECREASE personal and societal consumption, and thus shrink our personal and societal economic needs. In so doing, we limit the time that we must devote to waged labor, and regain control of our time, the most precious commodity in our lives. As freegans we curtail our need to finance exploitation from our product purchase using funds from jobs where we either are exploited or exploit others.

Below are just a few examples of the hidden impacts of the products we consume and the companies we support with our dollars, harsh realities never discussed in the advertising campaigns used to market these products to us. While much of the information below comes from groups advocating the naïve “ethical shopping” approach, the information they have collected, when taken together, makes a powerful case for why we should try to divorce ourselves from shopping altogether. In those cases when we find purchasing unavoidable, this information is helpful in at least selecting lesser evils.

Multi-Issue

Responsible Shopper

Boycott City Boycotts List– Where you can post your own boycott ideas and read others. This is an open bulletin board, so people of all political persuasions post. We DO NOT endorse every boycott you will see here!!!!

Co-Op America’s Boycotts.org

Boycott War!

Ethical Consumer Boycott List

Third World Traveler Boycott List

What’s Wrong With Multinationals?

Top 100 Corporate Criminals of the Decade

Ethical Consumer

McDonald’s: Enemy of Free Speech, Healthy Eating, Animals, the Environment, and Workers

Luxuries We Can’t Afford

Diamonds: Financing Conflict in Africa

Gold: Indigenous Genocide and Ecological Destruction

Fur: Fashion Without Compassion

Environment

Victoria’s Secret Killing Forests for Catalogs

Magazine Industry Destroying Forests

Products to Avoid to Spare Rainforests

Chocolate

Ford Motor Company and Global Warming

Soy and Rainforest Destruction

Labor Rights

US Retailers: Responsible for the Global Sweatshop Crisis

Major Sweatshop Abusers

Behind the Label: Sweatshop Information

Puma

Major League Baseball

Disney

National Basketball Association

Sean John

Sweatshop-Made Toys

Coca-Cola: Killing Unionists in Colombia

Additional Info on Killer Coke

Turks Boycott British Petroleum, Shell, and Exxon Mobil over Labor Abuse

Chocolate and Child Labor

Other Human Rights Issues

Nestle Kills Babies

Free Tibet: BoycottGoods Made in China

Diamonds: Fueling Conflict in Africa

Crazy Horse Malt Liquor/Arizona Iced Tea Demeans Native Americas

Animal Rights

Products Tested and Products Not Tested on Animals

Disease Charities That Test on Animals and Disease Charities That Don’t Test on Animals

Animal Ingredients in Consumer Products

Animal-based Foods

Leather: The Skins of Tortured Animals

Wool: The Other Fur Industry

Fur: Fashion Without Compassion

Zoos: Wildlife Prisons

Circuses and Animal Abuse

Proctor and Gamble: Animal Testers

Iams Animal Testing

Tobacco and Animal Testing

Women’s Issues

Marketing and Manipulation of Women’s Body Images

Petroleum Products

Oil producing mega-corporations are involved in so many destructive practices towards humans, animals, and the Earth that they merit their own section!

Shell

Shell (McSpotlight)

Shell (MOSOP)

U.N. Report on Nigerian Human Rights Calls for Investigation of Shell

Chevron Texaco

Chevron Toxico

Exxon Mobil

Stop Exxon Mobil

Stop Esso

Don’t Buy Exxon

Exxon Mobil and Queer Discrimination

Brtish Petroleum

BP: A Legacy of Apartheid, Pollution and Exploitation

February 5, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, tuketim karsitligi | Leave a comment

Okulsuz Toplum’dan (Ivan Illich)

Eğitimbilimciler ve öğretmenler eğitimle her şeyi yapabileceklerini sanıyorlar. İnsanı ve insanlığı kurtarıyorlar!

Devletin ve ekonominin istediği “uzman” işbirlikçi insanı üretmeye çalışıyorlar.

Eğitilmiş insan tam bir “köle”dir, sistemin, düzenin kölesi! Daha verimlidir, daha az suç işler, toplumsal işleyişe katılır vs. Dolayısıyla daha saygın, daha zengindir…

Her yerde doğa zehirlenmekte, toplum insanilikten uzaklaşmakta, insanların iç dünyaları zapt edilmekte ve kişisel uğraşlar boğulmaktadır.

Okulun yapısı her yerde aynıdır. Okulun “gizli müfredatı” her yerde aynı etkiye sahiptir.

Dünyanın her yanında okulun gizli müfredatı bürokrasilerin verimli ve yararlı olduğunu, öğrenciye daha çok öğretimin daha iyi bir yaşam sağlayacağını aşılar. Dahası tüketim üretim alışkanlığı, kurumsal bağımlılık, kurum rütbelerinin benimsenişini de beraberinde getirir. Okulun gizli müfredatı ne olursa olsun: hocalar tersine ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, hangi ideoloji hüküm sürerse sürsün bunu yapar.

Başka deyişle, okullar temel olarak tüm ülkelerde hep aynı soydur. Ülke ister faşist ister demokratik ya da sosyalist olsun, büyük ya da küçük, varsıl ya da yoksul olsun değişen hiç bir şey yoktur.

Başka hiç bir kurum bu denli göz boyayamaz, toplumdaki gerçeklerle ilkeler arasındaki uyuşmazlığı bundan iyi saklayamaz insanlardan…

Endüstri toplumunda “çocukluğun” seri-üretimi mümkün olabildi.

İnsan bir kez okulun gerekliğini benimsedi mi diğer kurumlar için kolay bir av haline gelir. Genç insanların imgelemleri müfredata uygun öğrenimle biçimlendirildi mi, artık her tür kurumsal planlamaya koşullanmış olurlar. “Öğretim” imgelemlerinin ufkunu daraltır. Bu insanlar, aldatılmaz ama atlatılabilirler, çünkü umudun yerine beklentiyi koymaları öğretilmiştir. Ne iyiye ne kötüye şaşırmazlar, çünkü kendileri gibi okutulmuş başka insanlardan ne beklemeleri gerektiği de öğretilmiştir.

Okulun yavaş yavaş öğrettiği, işlediği değerler hep ölçülebilir şeylerdir. Okul genç insanları öyle bir dünyaya sokar ki orada herşey ölçülebilir, imgelemleri bile, hatta insanın kendisi bile… Benim övdüğüm tür öğrenme ölçülemez yeniden-yaratımdır.

Okulda bir insanın ne öğreneceğine, ne zaman öğreneceğine bir başkası karar veriyor.

Okul, ne pahasına olursa olsun öğrenimin o sonu gelmek bilmez yarışma sokar öğrenciyi. Öğrenci piramidin bitmek bilmez basamaklarına tırmanırken onu güdülemek için yapılan harcamalar göğe ulaşır.

Yabancılaşma, geleneksel anlayış içinde, insanı üretme ve yeniden-üretme olanağından alıkoyan bir süreçtir. İnsanları çevrelerinden koparan okul onları yavaş yavaş yabancılaştırıyor. Okul bu yabancılaşmayı yaşama hazırlık olarak yapar, böylece de insanı gerçekliğin öğrenilmesinden ya da yaratıcı çalışmadan alıkoyar. Okulun yaptığı neye gerek varsa onu öğreterek yaşamın yabancılaştırıcı kurumlaşmasına katkıda bulunmaktır.

Okul insanları kendi büyümelerinin sorumluluğunu üstlenmekten uzaklaştırarak bir tür ruhsal intihara sevk etmektedir.

Çağdaş toplum “daha fazla kurumsallaşma ve uzmanlaşma üreterek bireyleri kendi kararlarını verme ve kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olma hakkından yoksun bırakıyor”.

Gerek çalışkan öğrenciler gerekse de tembeller, hepsi, papağan gibi ezberlemeğe, okuyup çalışıp sınavları atlatmaya bakarlar, ya sopa korkusuna ya da peşinde koştukları havucu kapmak için…

Okul kurumunun kaldırılışı kaçınılmaz olarak eninde sonunda gerçekleşecek, üstelik şaşılacak denli çabuk olup bitecek. Bu iş daha fazla geciktirilemez ve aslında bunu başlatmak için öyle büyük bir çabaya da gerek yok, çünkü her şey şimdi yapılıyor bile.

İnternet teknolojileri (forumlar, bloglar, haber ve ilgi grupları vs.)

Günümüzdeki mesleki kurumun yıkılmasına önce okul öğretmenini terk ederek başlanmalı.

Beceri eğitiminin müfredatın dar çerçevesinden kurtarılması gerekiyorsa özgür eğitimde de devam zorunluluğu kalkmalıdır.

Günümüzdeki eğitim kurumları öğreticilerin amaçlarına hizmet etmekte. Oysa bizim gerek duyduğumuz yapılar insana öğrenmek ve başkalarının öğrenmelerine katkıda bulunmak yoluyla kendini tanımlama olanağı verebilenlerdir.

Okulsuz bir toplum için gerekli olan şey rastgele veya resmi-olmayan eğitim anlayışıdır.
Eğitim süreci de aynı şekilde, toplumun okulsuzlaştırılmasından büyük yarar görecektir.
İnsanlar ne okulsuz bir toplumu düşleyebiliyorlar ne de okul kurumunu kaldırmış bir toplumdaki eğitim kurumlarını.

Öğrenciler zorunlu bir müfredata uymak zorunda bırakılmamalı, bir diploma ve benzeri belgeler nedeniyle bir ayrım yapılmamalıdır. Ayrıca halk da, gerileyici bir vergilendirme yoluyla, büyük bir eğiticiler ordusu ve binalardan oluşan dev bir profesyonel aygıtı beslemek zorunda bırakılmamalıdır.

Dört ana eğitim kurumu: Nesneler, örnekler, eşler ve büyükler, her biri değişik bir tür düzenleme ile herkesin kullanımına açık olabilecek dört kaynaktır.

1. Eğitsel amaçlara yönelik kaynak hizmetleri.
2. Beceri değiş-tokuşu. Bir “beceri örneği” o beceriye sahip olup bunu göstermeye gönüllü birine denir. Herkes için eğitim herkes tarafından eğitim demektir.
3. Eşleme. Klüpler işte bu işe yarar. iletişim ağına gerek vardır. Bilgisayara destek olarak bültenler, gazete ilanları ağı ile bilgisayarın eş bulamayacağı etkinlik türleri işlenebilir.
4. Meslekten eğitimciler. Sanatların ustaları, usta-çırak (usta-çömez) ilişkisi

February 1, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, totoliterlik / otoriterlik | Leave a comment

Otomobilleşme İdeolojisi (Otomobilin Ekolojisi) – George Martin, Peter Freund


Aşağıdaki linki tıklayarak veya sağ tıklayıp farklı kaydet ile indirebilirsiniz.

Otomobilleşme İdeolojisi (Otomobilin Ekolojisi s.115-135 – George Martin, Peter Freund

shift + ctrl + artı veya shift + ctrl + 1 ile “görünümü döndür” yapabilirsiniz.
görünüm – görünümü döndür
view – rotate view

Otomobilin ortaya çıkışından günümüze kadar geçen süre içinde, on yedi milyondan fazla insan kazalarda can vermiş, milyonlarcası da bu kazalar sonucu sakat kalmıştır. Otomobil kazalarıyla ilgili haberler, yazılı ve “görüntülü” basının kanıksanmış üslupla verdiği günlük haberlerden biri haline gelmiştir. Bu kazaların sorumlusu olarak, hâlâ hatalı otomobil kullanımı (“Trafik Canavarı”) gösterilir, ki bu belli bir ölçüde doğrudur.

Otomobil kazalarının sorumluluğunun tümüyle bireylere yüklenmesi Peter Freund ile George Martin’e göre, konuyu tek boyutuyla ele almak demektir. Hız göstergeleriyle ortalama bir yarış arabasını andıran günümüz otomobillerinin sıkışık bir trafikte bir beygir hızıyla seyretmek durumunda kalmaları, “otomobil merkezli bir ulaşım sistemi”nin tek “gülünç” çelişkisi değildir. Trafik tıkanıklıklarını gidermek için inşa edilen ek yolların, tıkanıklıkların daha da geniş bir alana yayılmasına neden olması, sürücülerin trafiğe takılma korkusu nedeniyle birçok arabanın günün büyük bir bölümünde otoparklarda konaklaması gibi örnekler, otomobilin bir ulaşım aracı olarak kendisinden beklenenleri gereği gibi yerine getiremediğini hatta hiç yerine getiremeyeceğini gösteren bir iki örnektir sadece.

Otomobile bağımlı bir ulaşım sisteminin kendi içinde yaşadığı bu çelişkilerin, kısırdöngülerin ve neden olduğu trajik kazaların yanı sıra, ekolojik dengeyi bozması, gürültü kirliliğine neden olması, erkek egemen söylemi çoğaltması ve insan sağlığına yaptığı olumsuz etkiler, göz ardı edilemeyecek denli büyük boyutludur. İnsanı, caddelerde beş duyunun beşini de kullanmaya zorlayacak açık havada hayal kurma zevkinden mahrum bırakması; sokak hayatını, komşuluk ilişkilerini, keyifliliği, kısacası insani bir kent hayatını yok etmesi “otomobil merkezli ulaşımın” en önemli açmazlarıdır.

Otomobilin Ekolojisi’nde, alternatif ulaşım tarzlarının (trenler, otoraylar, bisiklet vb.) nasıl inşa edileceği, yeni bir kent yapılaşmasının nasıl olması gerektiği, halihazırdaki örneklerden yararlanıp geleceğe yönelik projeler üretilerek irdeleniyor. Hayatımızın hemen her alanına tecavüz eden otomobilin, birçok insanın sorgusuz sualsiz kabul ettiği sistemsel doğasını acımasızca sorgulayan, merkezinde otomobilin yer aldığı bir ulaşım sisteminin dayattığı ideolojiyi çelişkileriyle gözler önüne seren bu kitapta daha insani ulaşım tarzlarına imkân tanıyacak modeller de öneriliyor.

“Maruz kalınan” bir kamusallık yerine “seçerek, razı olan” bir kamusallıktan yana olanlar için vazgeçilmez bir kaynak…

February 1, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekolojist akımlar, sistem karsitligi, tuketim karsitligi | Leave a comment

Tüketimin Kölesi Endüstrileşmiş İnsan – Ivan Illich Derlemesi (Ümit Şahin)

Aşağıdaki linki tıklayarak veya sağ tıklayıp farklı kaydet ile indirebilirsiniz.

Tüketim Kölesi Endüstrileşmiş İnsan – Ivan Illich Derlemesi

shift + ctrl + artı veya shift + ctrl + 1 ile “görünümü döndür” yapabilirsiniz.
görünüm – görünümü döndür
view – rotate view

http://www.umitsahin.net/search/label/Ivan%20Illich
http://www.meseledergi.com/content.php?cid=187&id=12

Ümit Şahin

…Evet, pek çok kaynağa göre (mesela, Wikipedia’yı açıp bakarsanız), Ivan Illich bir anarşist düşünür olarak tanımlanır. Illich, gerçekten de modern toplumun endüstriyel kurumlarını kıyasıya eleştirmekte ve kurumsallaşmayı yozlaşmanın en önemli nedenlerinden biri saymaktadır. Kurumsallaşmaya karşı duruşunun en tipik örneklerinden biri olarak, arkadaşlarıyla birlikte Meksika’da kurdukları Kültürlerarası Dokümantasyon Merkezi’ni (CIDOC), kurusluşunun onuncu yıldönümünde büyük bir şenlik yaparak kapatmaları hatırlanabilir. Merkezi kapatma sebepleri arasında ‘üniversite tipi bir kurumsallaşmaya doğru gitmesi’ ve Stanford, Cornell gibi birkaç üniversitenin, merkezi bünyelerine katmayı teklif etmeye başlamaları da vardır. Yani, merkezin ismi ve prestiji, kuruluş amacını aşmaya başlamıştır.

Illich, kurumsallaşmaya karşı çıkarken, tabanda gelişen, arkadaş çevreleri ve tartışma grupları zemininde oluşan geçici, amaca yönelik ve dostluk bağları dışında bir bürokrasinin olmadığı yapıları yaratmaya çalışıyordu. Bu anlamda Illich’in anarşizme yakın bir yönü olduğunu düşünmek yersiz olmaz. Ama anarşizmin asırlık geleneği içinde Illich’in yeri yoktur. Anarşist düşünürler ve yapılanmalar ne Illich’in referansları arasında yer alır (belki Paul Goodman gibi bir-iki istisna hariç), ne de yazılarında anarşizmin klasik problemleri olan hiyerarşi, devlet, iktidar, vb. ile tartışmalara girdiği görülür. Illich’i anarşist olarak kabul etmek için, önce anarşizmin tarihini yok saymak gerekir.

Ivan Illich’in temel problemi modern toplumladır. Endüstriyalizm terimini tam olarak yeşiller gibi kullanmasa da, içinde yaşadığımız toplumun nasıl endüstriyel bir çıkmaz yarattığını, kaçınılmaz hale getirilen ‘modern endüstriyel uygarlığın’ insanlığın tarih boyunca kurmuş olduğu ve belli bir denge içinde süren yaşama ve geçinme biçimleriyle toplumsal istikrarı nasıl tahrip ettiğini anlatır.

Aaron Falbel, “Ivan Illich Bana Amerikan Rüyasının Gerçekte Bir Kâbus Olduğunu Nasıl Gösterdi?” başlıklı yazısında şöyle der: “Illich’in söyledikleri arasında şaşırtıcı ve derinden radikal olan yan, tehlikenin sadece açık kaynaklardan değil (diyelim, ordu, ya da çokuluslu şirketler gibi), eğitim, sağlık hizmetleri, ulaşım, cinsiyet eşitliği, iletişim, kendi kendine yetme, emekten tasarruf sağlayan makineler, ekonomik kalkınma, vb. gibi modernitenin temelinde bulunan ve çoğu insanın kaçınılmaz faydalar olarak gördüğü unsurlardan geldiğini göstermesidir. Hem sağ, hem de solda bulunan siyasetçiler, bunları ilerlemenin meyveleri olarak görür ve fikir mücedelelerinde konu dışı bırakırlar. Bunlar Illich’in modern kabuller dediği şeylerdir. Ivan Illich düşünürler ve entelektüeller arasında, eleştirel bakışını net bir şekilde bu sorgulanmayan faydalar üzerinde dolaştıran ve alarm zillerini çalan tek isimdir: Corruptio optimi quae est pessima! (En iyinin yozlaşması, en kötüsüdür.)”

Illich’in moderniteye yönelik bu köklü eleştirisinin, onu bir yanıyla muhafazakâr düşüncenin kurucusu sayılan Edmund Burke’e, bir yanıyla romantizme, hatta bir yanıyla Frankfurt Okulu’ndan postmodern düşünürlere kadar Aydınlanma’nın ve modernitenin eleştirisinden yola çıkan düşünce akımlarına bağladığı düşünülebilir. Yine de, Illich’in sonsuz referansları arasında bu gelenekler pek bulunmaz.

Örneğin, endüstriyel kurumlar eleştirisinin, özellikle de sağlık sistemine yönelik analizinin Foucault’nun düşünceleriyle (örneğin Kliniğin Doğuşu’yla) ilişkisine dair bir soruya cevap verirken, Foucault’yu çok geç tanıdığını, Medical Nemesis’i6 yazdığı sırada ondan haberdar olmadığını söylemiştir. Aslında Illich, mevcut düzeni en dip noktalarından eleştirip sarsan bir kişi olarak siyasal muhafazakârlıktan ve (geleneksel toplumların kendiliğindenliğine büyük önem vermesine rağmen) kırcı bir romantizmden de bütünüyle uzaktır. Postmodernizminse ne anlama geldiğini bile anlamadığını söyler.

Ivan Illich bir sosyalist değildir. Marx’ın, üzerinde örtük bir etkisi olduğu hissedilse de, o yıllarda yaygın olan sosyalist eğilimleri (aslında daha çok sistemin temellerini anlamamakla ve bu yüzden de sistemle aynı yöne bakmakla) eleştirir. Her ne kadar yakın dostu olan Paulo Freire gibi isimlerle birlikte Latin Amerika’da devrimci mücadelenin içinde, alternatifler üreterek ve tartışma platformları yaratarak yer almış olsa da, kelimenin gerçek anlamıyla hiçbir zaman siyasal bir mücadele içine girmemiştir. 1980’lerin başında ABD’nin Batı Almanya’ya Pershing füzeleri yerleştirmek istediği sırada yaygınlaşan barış hareketi içinde yer almış, ünlü sessizlik eylemlerini başlatmıştır. Ancak özellikle 1980’lerden itibaren Illich’in keskin sosyal eleştirileri, yerini Carl Mitcham’ın deyişiyle bir ‘tarihsel mersiye’ye (historical elegy) bırakmaya başlar.7 Bu dönemde, araştırmaları ve yazıları derinleşir, ilgi alanları sadece Hıristiyan düşünce geleneğine geri dönmekle kalmaz, Platon’un philia kavramına ve İncil’deki ‘İyi Samiriyeli’ hikâyesine8 sık sık atıf yapar. Modernitenin kökenine dair sorgulamalarındaysa corruptio optimi9 fikrini hatırlatır.

Yeşil hareketleri Ivan Illich kadar derinden etkilemiş düşünür herhalde az bulunur. Illich’in özellikle Şenlikli Toplum’daki ekonomik büyüme analizleri, Enerji ve Eşitlik’teki enerji kullanımı ve ulaşım alternatifleri, çeşitli kitaplarındaki yoksulluk, teknoloji, ihtiyaçların yaratılması, tüketim kültürü ve kalkınma eleştirileri ve genel olarak yaptığı endüstriyel uygarlık tanımı olmasaydı, herhalde yeşil uyanış çok daha geç ve başka türlü olurdu. Gerçi Illich’in geliştirdiği (üstelik daha Okulsuz Toplum’da ‘kurumlar yelpazesi’ metaforuyla neredeyse bire bir tanımını yaptığı) endüstriyalizm analizine rağmen, yeşiller arasında bile endüstriyalizm hala fabrika üretimiyle eş anlamlı kullanılabiliyor. Yine de Illich’in getirdiği açılım bütün yeşil düşünceye -çok farkında olunmasa da- sinmiştir demek yanlış olmaz.

Tabii bu durum Illich’in bir yeşil ya da ekolojist olduğu anlamına gelmiyor. (Zaten yeşil düşünce üzerine yazılan akademik kitapların çoğunda Illich’den söz bile edilmez, bu alanda da akademik camia için bir hayli görünmezdir). Ekolojik krizse, Illich için bir ‘lanet’ gibi sunduğu bu modern uygarlığın kaçınılmaz sonuçlarından biridir. Illich, dostları ve takipçileri arasında çok sayıda yeşil bulunsa, Batı Avrupa ve ABD yeşil partilerinin kuruluş dönemindeki isimler üzerinde büyük etkisi olsa da (öte yandan, yeni kuşaktan yeşillerin Illich’i tanıdığına bile emin değilim), hem Hans Jonas’ın ‘sorumluluk’ felsefesini, hem de yeşillerin ‘araçsalcılığı’nı ve ‘çevreye karşı sorumluluk duyma’ propogandasını, dünyayı teknolojik yıkıma uğratmak için üretilen yeni bir bahane olarak kıyasıya eleştirmiştir.

Neticede Illich, herhangi bir ekol, düşünce akımı ya da siyasal harekete sığmaz. 20. yüzyılın en özgün düşünürlerinden biri olarak, yaşadığı dönemin ana eleştirel düşünce akımlarının çoğuyla ya ilgisiz, ya da çatışma içindedir. Akademik formasyon itibariyle ilahiyatçı, tarihçi, felsefeci, hatta doğabilimci olarak tanımlandığı görülür. Ama bu disiplinlerin hiçbirinde literatüre girecek işleri yoktur. CIDOC’un kapanmasının ardından ABD ve Almanya’da çeşitli üniversitelerde (en çok da Berkeley, Penn State ve Bremen Üniversiteleri’nde) düzenli olarak ders vermiştir. Ama öğretim üyeliği tekliflerini kabul etmemiş, Porto Riko’da rektör yardımcılığı yaptığı dört yıl dışında üniversite içinde yer almamıştır. Belki de akademik yazında bu yüzden gerektiği kadar fark edilmez.

Ivan Illich’in düşüncesini tek bir başlık altında toplamak ne kadar imkânsızsa, tek bir yönünü ele alarak anlamlı bir özet yapabilmek de o kadar zordur. Illich’in geniş araştırmalara ve çok sayıda kaynağa dayanan, yeni ve keskin sorular soran, ama genellikle çok büyük hacim tutmayan, hatta kendisinin ‘risale’ demekten hoşlandığı, küçük boyutlu kitapları çoğunluktadır. Ele aldığı konuları değil bitirmek, sorduğu sorulara bütünlüklü cevaplar getirmekle bile pek ilgilenmez. Sık sık yeni alanlara kayar, aynı gerçekliğe başka yönlerden bakar, tarihe bir de öbür taraftan eğilir. Bu yüzden de, mesela Okulsuz Toplum’un ardından, ‘okullar olmayınca peki ne olacak’ sorusunun cevabını vermek, eğitim reformuyla ve alternatif eğitimle uğraşanların tartışmalarını uzun yıllar işgal etmiştir. Illich ise bir süre sonra artık okulların ortadan kalkmasıyla değil, eğitimin toplumsal hayat üzerindeki yıkıcı etkisiyle ilgilendiğini söyleyerek bu yoğun tartışmaları kendi seyrine bırakmıştır.

Aynı şekilde, Illich’in yapıtının bütününü kapladığı söylenebilecek ‘kıtlık’ kavramı çevresindeki tartışmalar da, siyasal bir dile tercüme edilmeye kalkıldığında son derece radikal bir noktaya sürüklenir. Ekonominin tanımındaki ‘kaynakların sınırlı, ihiyaçların sınırsız olduğu’ formülü, kıtlık durumunu doğurmuştur. Yani ekonomik düzen içinde meta haline getirilen her şey (ama sadece insan üretimi olan mallar değil, su gibi sınırsız olması gereken doğal maddeler de), yine ekonominin kuralları gereği giderek daha fazla kişi tarafından ‘ihtiyaç duyulan’, bu yüzden herkese ‘yetmeyen’ mallar haline getirilir ve kıtlaşır. Böylece ekonominin, toplumu kendi diline mahkûm etmesi, içinden çıkılamaz bir cendere yaratır.

Illich, meselenin daha çok kalkınmayla olan bağına, yani Batı dışı ülkelerin de bu batağa sürüklenişine ağırlık vermiş, ekonominin geçime (subsistence) açtığı savaştan ve Homo Economicus’un nasıl norm haline getirildiğinden söz etmiştir. Shadow Work, Gender gibi kitaplarında derinleştirdiği bu gibi fikirler, en alternatif ve en devrimci siyasal akımlar için bile kolay algılanır ve programatik bir dile çevrilebilir değildir. Oysa, kapitalizmin bu düzeydeki eleştirisinden geri dönme şansımız olduğunu, hele aynı batağa giderek daha fazla saplanırken, söylemek zordur…..

February 1, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, isyan, sistem karsitligi, tuketim karsitligi | Leave a comment

Çevre ve Etik – SULAK BİR GEZEGENDEN ÖYKÜLER – Sargun A.Tont

Sulak Bir Gezegenden Öyküler, çevre ve ekoloji sorunlarını ahlaki ve estetik boyutlarıyla ele alması nedeniyle klasik anlamda bir “çevre kitabı” değil. İki ana bölümden oluşan kitabın birinci bölümde çevreciliğin tarihsel ve bilimsel yönleri ele alınırken, ikinci bölümünde bizde pek örneğine rastlanmayan doğa tarihi türündeki yazılar yer alıyor. Doğa ile daha uyumlu yaşayabilmemiz için bilinçli olmanın yanı sıra duygusal faktörleri de göz ardı etmememiz gerektiğinin vurgulandığı kitap, okuyucularının doğaya farklı bir açıdan bakmasını sağlamayı umuyor. Kaliforniya Üniversitesi’nin San Diego kampusunda 19 yıl araştırmacı ve öğretmen olarak çalışan Sargun A. Tont’un uzmanlık alanı deniz ekolojisidir. Yazar aynı üniversitede doğaya ilişkin farklı yaklaşımını yansıtan “Denizin Bilimi ve Şiiri”, “Çevre ve İnsan” adlı dersleri başlatmıştır.

Aşağıdaki linki tıklayarak veya sağ tıklayıp farklı kaydet ile indirebilirsiniz.

Çevre ve Etik – SULAK BİR GEZEGENDEN ÖYKÜLER (s.50-57) – Sargun A.Tont

shift + ctrl + artı veya shift + ctrl + 1 ile “görünümü döndür” yapabilirsiniz.
görünüm – görünümü döndür
view – rotate view

February 1, 2010 Posted by | ekoloji, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Demokratik bir komünalizme doğru – Murray Bookchin – Toplumsal Anarşizm mi, Yaşamtarzı Anarşizm mi?

 

Yaşamtarzı anarşizmi hakkında çizdiğim tablo tamam­lanmış olmaktan çok uzak, bu ideolojik zemin, hayal gücü, kutsal, sezgisel, vecdi ve ilkel gibi kelimeler yüzeyi süslediği sürece, birçok şekle girmeye yatkın.

Benim görüşüme göre, toplumsal anarşizm, Aydınlanma geleneğinin sınırları ve eksikliğini göz önüne almakla birlik­te, onun varisi olan bütünüyle farklı bir malzemeden meyda­na gelmiştir. Aklı nasıl tanımladığına bağlı olarak, toplumsal anarşizm, düşünen insan aklını, tutku, coşku, hayal gücü, oyun ve sanatı da hiçbir şekilde yadsımadan över. Ama bun­ları belirsiz kategorilere ayırmaktansa, günlük yaşamda bir­leştirmeye çalışır. Toplumsal anarşizm, deneyimin akılcılaştırılmasına karşı çıktığı halde akılcılığa, “mega makineye” karşı çıktığı halde teknolojiye, sınıfsal egemenlik ve hiye­rarşiye karşı çıktığı halde toplumsal kurumsallaşmaya; parlamentarizm ve devlete karşı çıktığı halde, insanların, bele­diyelerin ya da komünlerin konfederal koordinasyonunu doğ­rudan demokrasiyle sağlamalarına dayanan gerçek bir poli­tikaya bağlı kalır.

Daha önceki devrimlerin geleneksel sloganıyla bu “komünler komünü”, yerinde bir deyimle komünalizm olarak adlandırılabilir. Demokrasi muhalifleri bir “kural” olarak tersini iddia etseler de; toplumsal anarşizm, kamusal alanın çoğulcu idaresi olarak anarşizmin demokratik boyutunu ta­nımlar. Buna uygun olarak, -kelimelerin benim kıyasladığım anlamıyla- özerklikten çok özgürlüğe ulaşmaya çalışır. Bi­reyliğin, ab novo, doğuştan “doğal haklar” ile donatılmış ola­rak ortaya çıkmadığını iddia ederek; kendi kendine yeten bir egemen olan psiko-kişisel Stirnerci, liberal ve bohem egoyla şiddetli bir biçimde çelişir ve bireyliği, tarihsel ve toplumsal gelişimin sürekli değişen bir eseri olarak görür; ne biyolojik olarak taşlaştırılabilecek, ne de dogmalarla sınırlandırıla­bilecek bir özoluşum sürecidir o.

Egemen, kendi kendine yeten “birey”, Sol özgürlükçü bir (s. 80) düşüncenin tutunabilmesi açısından daima güvenilmez bir temel oluşturmuştur. Max Horkheimer’in bir zamanlar göz­lemlediği gibi, “her insan kendisini geçindirmeye karar ver­diğinde bireysellik zarara uğrar… Tümüyle tecrit edilmiş birey, daima bir yanılsama olarak kalmıştır. Özerklik, özgür­lük istemi, sempati ve adalet duygusu gibi en çok değer ve­rilen kişisel nitelikler, bireysel olduğu kadar toplumsal er­demlerdir. Tümüyle gelişmiş birey, tümüyle gelişmiş bir toplumun sonucudur, “1

Gelecekteki bir topluma dair Sol özgürlükçü düşüncenin, bohem ve lümpen bir dünya içinde kaybolmaması için, kötü şiirler ve kaba figürlerle akılcılıktan uzak duranlar gibi slo­gandan slogana koşmaması, toplumsal sorunlara bir çözüm önermesi gerekir. Demokrasi, anarşizmin karşıtı değildir; oy birliğiyle alınmayan kararların ve çoğunluğun idaresinin öz­gürlükçü bir toplumla zıt olmadığı gibi.

Hiçbir toplumun, kurumsal yapılar olmadan varolmaya­cağı, Stirner ve benzerleri tarafından sersemletilmemiş herkes için apaçıktır. Kurumları ve demokrasiyi reddederek, yaşamtarzı anarşizmi kendisini toplumsal gerçeklikten ayırır; öyle ki, saf gençliğin, siyah giysilerin ve coşkulu pos­terlerin canı sıkılmış tüketicilerinin alt kültürel meyvesi ola­rak kalmaya devam ederek önüne gelen her şeye boş yere kızabilir. Demokrasi ve anarşinin uyuşamaz olduğunu, çün­kü “tek kişilik bir azınlığın bile” isteklerinin engellenmesi­nin, kişisel özerkliğin bir ihlâli olduğunu ileri sürmek, özgür bir toplumdan değil ancak Brown’in “bireylerin toplamı”n­dan, kısaca bir sürüden yana olmak demektir. Artık “hayal gücü”, “iktidara” gelmeyecektir. Daima var olan iktidar, ya yüz yüze ve açıkça kurumsallaşmış bir demokraside bir ko­lektifin olacak ya da bir “yapısızlığın zorbalığını” oluşturacak olan birkaç oligarşik egonun olacaktır.

Pek de haksız olmayarak Kropotkin, The Encyclopaedia Britannica’daki makalesinde, Stirnerci egoyu seçkinci olarak görmüş ve onu hiyerarşik olmakla suçlamıştı. Aynı zamanda, V. Basch’ın, Stirner’in bireyci anarşizmini, bir tür seçkincilik olarak eleştirmesini takdirle anarak alıntılamıştır: “İleri uy­garlığın amacı, topluluktaki bütün üyelerinin normal bir (s. 81) biçimde gelişmesine izin vermek değil, ancak insan türünün kitleler halinde mutluluğu hatta varlığı pahasına da olsa, bazı daha iyi donatılmış bireylerin “tümüyle gelişmesi”ne izin vermektir.” Anarşizmde bu, etki olarak, bir gerilemeye yol açar.

Hem de en bayağı türden bir bireyciliğe doğru; ki bu bi­reycilik, insanın tarihinde bireycilerin savaştığı, Devlet ve benzerlerini yaratmış olan sözümona üstün azınlıklar tara­fından desteklenir. Kitlelerin “hoş aristokrasiler” tarafından baskı altına alındığı koşullarda bireyin gerçekten bütünüyle gelişmesinin olanaksızlığı bir yana, onların bireycilikleri kendi çıkış noktalarını reddederek son bulur.2

Bu seçkincilik ahlâk dışılığıyla, kolayca “kitleleri” “biricik olanların” insafına terk ederek özgürlükten yoksun bıraka­bilir; bu, faşist ideolojinin ana karakteristiği olan liderlik il­kesini ortaya çıkarabilecek bir mantıktır.3

Birleşik Devletler’de ve Avrupa’nın büyük bir bölümünde, devlete dair hayal kırıklığının daha önce görülmemiş oran­lara vardığı bir zamanda, anarşizm gerileme içinde. Devletle ilgili memnuniyetsizlik Atlantik’in iki yanında da büyük bo­yutlara ulaşıyor ve yakın tarihte görülmemiş bir biçimde, ye­ni bir politikaya hatta insanlara güven ve etik anlam duygu­su aşılayacak yeni bir toplumsal idareye sempati besleniyor. Anarşizmin bu duruma hitap edebilmedeki başarısızlığı, tek bir kaynağa atfedilebilirse; bu kaynak, potansiyel Sol özgürlükçü bir hareketin gittikçe daralan kamusal bir alana giri­şini engellediği için yaşamtarzı anarşizminin dargörüşlülüğü ve onun bireysel vurguları olarak gösterilmelidir.

Anarko-sendikalizm, övünebileceği şekilde, altın çağında, işçi sınıfının içinde canlı bir pratik oluşturmaya ve -yaşam­tarzı anarşizmine son derece yabancı olan- örgütlü bir hare­ket yaratmaya çalışmıştır. Anarko-sendikalizmin temel problemleri yapı ve bağlılık; program ve toplumsal hareketli­lik arzusunun eksikliğinden değil; ancak özellikle de İspan­yol Devrimi’nden sonra işçi sınıfının, devrimci özne olarak güçsüzleşmesinden kaynaklanıyordu. Ancak, anarşizmin, topluluğun kendi kendini idare etmesi -tarihi “komünler komünü”- anlamındaki orijinal Yunanca anlamıyla, bir (s. 82) politikaya sahip olmadığını söylemek, her cumhuriyetin içinde kendiliğinden varolan demokrasiyi kökleştirmeye ve devlete karşı koyacak yerel yönetimci konfederal bir güç yaratmaya çalışan tarihi ve dönüştürmeci bir uygulamaya iftira etmek olur.*

Geleneksel anarşizmin en yaratıcı özelliği, dört temel ilke­ye olan bağlılığıdır: Merkezi olmayan yerel yönetimlerin bir konfederasyonu; devletçiliğe karşı dinmeyen bir muhalefet; doğrudan demokrasiye olan inanç; ve özgürlükçü komünist toplum görüşü. Günümüzde Sol özgürlükçülüğün -anarşizm kadar özgürlükçü sosyalizmin de- karşılaştığı en önemli so­run şudur: Bu dört güçlü ilke ile ne yapacağız? Onlara nasıl toplumsal şekil ve içerik kazandıracağız? Hangi şekillerde ve hangi araçlarla onları günümüze taşıyacak ve güçlenme ile özgürlük için örgütlü halkçı bir hareketin hizmetine sunacağız?

Anarşizm, Kenneth Rexroth’un iğrenerek gözlediği gibi -Jan Zizka tarafından avlanıp ortadan kaldırılıncaya ve tar­laları talan edilen köylüleri rahatlatana dek-, “ormanlarda çırılçıplak şarkı söyleyip dans ederek dolaşan” ve “zamanla­rını sürekli seks alemleriyle” geçiren 16. Yüzyılın ilkelci Ademitlerininki gibi bencil bir tutum için harcanmamalıdır.4 John Zerzan’ların ve George Bradford’ların ilkelci dünya­larına çekilmemelidir. Anarşistlerin, anarşizmlerini müm­kün olduğu sürece günü birlik yaşamamalarını -gerek kişisel olarak gerekse toplumsal, estetik ve faydacı açılardan- (s. 83) isteyecek en son insanlardan biri de benim. Ancak, anarşistler, anarşizmi bir hareket, uygulama ve program olarak devletçi sosyalizmden ayıran en önemli özelliklerini gölgeleyen hatta silen bir anarşizm olarak yaşamamalıdır. Anarşizm bugün, toplumsal bir hareket -eylemci olduğu kadar programlı da olan bir toplumsal hareket- olarak; özgürlükçü komünist toplum yolundaki savaşa hazır düşüncesini, -endüstri toplu­mu gibi- isimlerle bulandırılmamış, açık bir kapitalizm eleştirisiyle birleştiren bir hareket olarak karakterini en katı biçimde korumalıdır.

Kısaca, toplumsal anarşizm, yaşamtarzı anarşizmiyle arasındaki farkı katı bir biçimde ortaya koymalıdır. Eğer toplumsal anarşist bir hareket, dört ilkesini -yerel yönetimci konfederalizm, devletçiliğe muhalefet, doğrudan demokrasi ve bütünüyle özgürlükçü komünizm- yeni bir toplumsal alan­da yaşanan bir uygulamaya dönüştüremezse; eğer bu ilkeler, törensel konuşma ve mitinglerde yapılan geçmiş mücadele­lerin anılmasına benzeyerek zayıf düşerse; daha da kötüsü, eğer “özgürlükçü” vecd endüstrisi ve dinginci Asya teizmleri tarafından çarpıtılırsa, o zaman anarşizmin toplumsala özü farklı bir isim altında yeniden yapılanmak zorunda kalacak.

Benim görüşümce, kişinin kendisine, kendisini yaşam­tarzı anarşistlerinden ayıracak bir niteleyici sıfat eklemeden anarşist demesi artık kesinlikle mümkün değil. En azından, toplumsal anarşizm, yaşamtarzı’na, vecde okunan yeni-Durumcu şükran şarkılarına ve sürekli küçülen küçük burjuva egosunun egemenliğine taban tabana zıt. Bu ikisi tanım­layıcı ilkelerinde bütünüyle ayrılıyor: Toplumsalcılık ve bi­reycilik. Bir yandaki adanmış bir devrimci düşünceler ve uygulamalar bütünü ile diğer yandaki ilkelci bir vecd duy­gusu ve kendini gerçekleştirmeye duyulan avarece özlem arasında hiçbir ortaklık olamaz. Yalnızca devlete karşı muhalefet, Stirnerci lümpenleri pekâlâ faşist lümpenlerle de birleştirebilir; bu, tarihte örneklerine rastlanmayan bir olgu da değildir. (s. 84)

1 Haziran 1995

NOTLAR

1, Max Horkheimer, The Eclipse, of Reason (Akıl Tutulması), Oxford Uni­versity Press, New York, 1947, syf. 135.

2.Kropotkin, “Anarchism”, Revolutionary Pamaphlets, syf. 287, 293.

3.Kropotkin, “Anarchism”, Revolutionary Pamaphlets, syf. 292-93.

4.Kenneth  Rexroth, Communalism  (Komünalizm), Seabury Press, New-York, 1974, syf. 89.

iş arkadaşım ve dostum Janet Biehl’e kaynak araştırma ve bu yazıyı düzeltmekteki değerli yardımlarından ötürü teşekkür etmek isterim. (s. 85)


* (Daha sonra adı Urbanization Without Cities – Şehirsiz Şehirleşme – olarak değiştirilen) The Rise of Urbanization and the Decline of Citizenship (Kentleşmenin Yükselişi ve Yurttaşlığın Düşüşü) adlı kitabımı eleştiren “yazısında” John Zerzan klasik Atina’nın “uzun süredir, Bookchin’in kent politikasının modeli olduğu” yalanını tekrarlıyor. Aslında, Atina tipi polis’in kusurlarını (kölelik, ataerkillik, sınıf çatışmaları ve savaş) göstermek için çok uğraştım. “Cumhuriyeti demokratikleştir, [cumhuriyette saklı duran] demokrasiyi radikalleştir” sloganı, -ikili bir güç yaratmak gibi belirli bir amaçla- alaycı bir biçimde şu anlama gelecek şekilde kısaltıyor: [Boochin’in] öğütlediğine göre ‘varolan kurumları’ yavaş yavaş genişletmeli ve yaymalı ve ‘Cumhuriyeti demokratikleştirmeye çalışmalıyız’”. Bu yanıltıcı fikir manipülasyonu, Anarchy: A Journal of Desire Armed ve Alternative Press Review’da yazan Lev Cheenyi (asıl adı: Jason Mc Quinn) tarafından Zerzan’ın Future Pirimitive (Geleceğin İlkeli) adlı eserine yazdığı teşvik adici önsözde övülüyor (bkz. s. 11, 164, 165).

February 1, 2010 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, ozyonetim | Leave a comment

İlkelin mistikleştirilmesi – Murray Bookchin – Toplumsal Anarşizm mi, Yaşamtarzı Anarşizm mi?

Teknoloji ve uygarlık karşıtlığının sonucu, tarih öncesinin göklere çıkarılması ve o dönemin farazi masumiyetine geri dönme isteği anlamına gelen ilkelciliktir.* Bradford gibi yaşamtarzı anarşistleri ilhamlarını, yerli halklardan ve cennet­ten çıkma bir tarih öncesine dair efsanelerden alıyorlar. Ona göre, ilkel halklar “teknolojiyi reddetmişti” – “araçsal ya da uygulamalı tekniklerin göreceli ağırlığını en azda tutarak, vecd tekniklerinin önemini arttırmışlardı”. Çünkü, animistik inançlarından ötürü ilk yerli halklar, hayvan yaşamı ve vah­şi yaşam “sevgisi”ne doymuşlardı – onlar için, “hayvanlar, bitkiler ve doğal nesneler” “insandılar, hatta akrabaydılar”.1

Buna uygun olarak, Bradford, tarih öncesi gıda arayıcı kültürlerin yaşamlarını “berbat, acımasız ve göçebe, kanlı bir varolma mücadelesi” olarak gösteren “resmi” görüşe karşı çıkıyor. Daha çok, “ilkel dünya”yı Marshall Sahlins’in “orijinal bolluk toplumu” olarak nitelediği toplum olarak göklere çıkarıyor:

Zengin, çünkü ihtiyaçları az, tüm arzuları kolayca karşılana­biliyor. Aletleri seçkin ve hafif, perspektifi dilbilim açısından karmaşık ve kavram olarak derin, ancak aynı zamanda basit ve anlaşılabilir. Kültürü engin ve coşkulu. Mülkiyetsiz ve komünal (s. 54), eşitlikçi ve ortaklaşmacı… Anarşik… İşten kurtulmuş… Dans eden bir toplum, şarkı söyleyen bir toplum, kutlayan bir toplum, hayal kuran bir toplum.3

“İlkel dünyanın” sakinleri, Bradford’a göre, doğal dünyay­la uyum içinde yaşadılar ve bol bol boş zaman da dahil olmak üzere, bolluğun tüm nimetlerinden yararlandılar. “İlkel Top­lum” diye vurgular Bradford, “işten kurtulmuştu”, çünkü av­lanma ve yiyecek toplama, bugün insanların sekiz saatlik iş günlerine ayırdıklarından çok daha az çaba gerektiriyordu. İlkel toplumun “zaman zaman açlık çekebildiğini” makul gö­rerek kabul eder. Ancak, bu, “açlık”, aslında semboliktir ve bilerek yaratılır, çünkü, bilirsiniz, ilkel halklar “bazen açlığı, karşılıklı ilişkililiği çoğaltmak, oynamak ya da görüntüler görmek için [seçmişlerdir]”.4

İçindeki birkaç gerçeğin saf fanteziyle karıştırıldığı ya da sarıldığı bu gevezeliği bırakın çürütmek, anlaşılır bir hale ge­tirmek bile başlı başına bir makale konusu olur. Bradford, bize anlatılana göre, anlattıklarını “ilkel halkların ve onların torunlarının görüşlerini daha iyi anlamaya yönelen”, “daha eleştirel bir antropoloji”ye dayandırır.(5) Aslında, bu “eleştirel antropoloji”nin çoğu, Nisan 1966’da Şikago Üniversitesi’nde yapılan “Avcı İnsan” sempozyumundan kotarılmış gibi gö­rünmekte.”6 Bu sempozyuma sunulan araştırmaların çoğu oldukça değerliyse de, bazıları 1960’ların karşı kültürüne sız­mış olan -ve bugün de devam eden- “ilkelliğin” safça mistifikasyonuna uygundu. O günün birkaç antropologunu etkile­yen hippi kültürü, dünyanın geri kalanındaki toplumsal ve ekonomik güçlerin, günümüzdeki avcı-toplayıcı halkları etki­lemediğini, onların ve hâlâ Neolitik ve Paleolitik yaşam tarz­larının yalıtılmış kalıntıları olarak bozulmamış bir durumda yaşadıklarını iddia ediyordu. Dahası, avcı-toplayıcılar ola­rak, yaşamları çok sağlıklı ve huzurluydu; o zaman da bugün olduğu gibi doğanın zengin cömertliğiyle yaşıyorlardı.

Böylece, konferansa sunulan araştırmaların basımcıların­dan Richard B. Lee, “ilkel” halkların kalori alımının çok yük­sek ve yiyecek kaynaklarının da bol olduğu, insanların günde yalnızca birkaç saat yiyecek aramaya ihtiyaç duydukları bir nevi bakir “bolluk”tan söz ediyordu. “Doğal durumda yaşam (s. 55) ille de kötü, acımasız ve kısa değil” diye yazıyordu Lee. Kalahari Çölü’ndeki Kung Yerlileri, örneğin, “doğal olarak bulunan yiyecekler açısından bolluk içinde”ydiler. Lee’nin yazdıklarına göre, neolitik çağa girmek üzere olan Güney Afrika’daki Dobe bölgesi yerlileri;

… tüm Buşman** yerlilerinin daha önce yaşadıkları bölgelerin en verimsiz kısmında yaşadıkları halde bugün yabani bitki ve vahşi hayvanları yiyerek gayet iyi yaşıyorlar. Bu avcı ve toplayıcıların, Afrika’daki herhangi bir doğal çevreyi seçtikleri zamanlarda, daha zengin bir geçim temeline sahip olmaları muhtemeldir.7

Pek de öyle değil – az sonra göreceğimiz gibi.

“İlkel Yaşam”a bayılan herkes için , tarih öncesinin birkaç bin yılını üst üste yığmak çok sıradan; sanki birbirinden önemli bir biçimde farklı insansı ve insan türleri bir tek tipte toplumsal örgütlenmeyle yaşamışlar gibi. Tarih öncesi kelimesi ise oldukça belirsiz. İnsan türü birkaç farklı cinsi kapsadığına göre, 30.000 yıl önceki Aurignacian ile Magdalenian gıda arayıcılarının (Homo sapiens sapiens) “perspektif’leri ile araçları, sanatsal yetenekleri ve konuşma kapasiteleri ile çarpıcı bir biçimde farklı olan Homo sapiens neanderthalensis ve Homo erektus’unkini bir tutamayız.

Önemli bir nokta da tarih öncesi çeşitli zamanlardaki avcı-toplayıcı ya da gıda arayıcıların, ne dereceye kadar hiyerarşik olmayan toplumlarda yaşamış olduklarıdır. Sungir’de (günümüz Doğu Avrupa’sında) bulunan 25.000 yıl öncesine ait olan gömütler, herhangi bir yoruma izin veriyorsa (ortada bize yaşamları hakkında bilgi verecek Paleolitik insanlar da olmadığına göre), o da iki gencin mezarında bulunan zengin mücevher, mızrak, fildişi kargı ve boncuklu giysilerin, insan­lar tarımla uğraşmak üzere yerleşik hayata geçmeden çok önce yüksek statülü ailelerin varlığını düşündürmesidir. Paleolitik dönemdeki kültürlerin birçoğu büyük olasılıkla görece eşitlikçiydi, ancak görünen o ki, Paleolitik dönemin sonlarında bile hiyerarşi vardı; bu hiyerarşi, derece, tip ve egemenlik alanı açısından, Paleolitik eşitlikçiliğe retorik zafer şarkıları düzerek anlaşılamayacak çeşitlilikteydi. (s. 56)

Diğer bir önemli nokta da, değişik çağlardaki iletişim yeteneğinin farklılığından -ilk vakalarda, yokluğundan-ortaya çıkıyor. Tarihsel dönemlere dek yazılı bir dil ortaya çıkmadığı gibi, ilk Homo sapiens sapienslerin bile dili pek de ‘kavramsal olarak derin” değildi. “İlkel” halkların geçmişe ilişkin bilgi için güvendiği resimyazılar, oyma piktograflar ve her şeyden öte ezberlenen materyal, açık kültürel sınırlara tabiydi. Kuşakların, birikimsel bilgeliğini kaydeden yazılı bir edebiyat olmadıktan sonra, bırakın ‘kavram açısından derin” düşünceleri, tarihsel hafızanın bile akılda tutulması zordur, tüm bilgiler genelde zamanla kaybolur ya da üzücü bir biçim­de çarpıtılırlar. En azından, son derece eleştirel yaklaşılması gereken sözel tarih, Bradford’un deyimiyle “ilk şairler” olmak şöyle dursun, “bilgilerini” kendi toplumsal çıkarları için kul­lanır görünen seçkin ‘kâhinlerin” ve şamanların elinde bir oyuncak haline gelir.8

Bu da bizi, kaçınılmaz olarak, aşırı bir uygarlık karşıtı, ilkelci John Zerzan’a getirir. Anarchy: A Journal of Desire Armed dergisinin sürekli yazarlarından Zerzan’a göre, konuşma, dil ve yazının yokluğu birer lütuftur. “Avcı İnsan” zaman tünelinin diğer bir sakini olan Zerzan, Future Primitive (Gelecekteki İlkel) adlı kitabında “evcilleştirme/ ta­rım öncesi yaşam, boş zamanın, doğayla içli dışlılığın, duyu­sal bilgeliğin, cinsel eşitliğin ve sağlığın yaşamıydı”9 diye öne sürer – şu farkla ki, Zerzan’ın “ilkellik” görüşü dört ayak­lı hayvan olmaya daha yakındır. Aslında, Zerzancı Paleoantropoloji’de, Homo sapiens ile Homo habilis, Homo erectus ve “çok yerilen” Nedndertaller arasındaki fark şüphelidir; tüm ilk Homo türleri, ona göre, Homo sapiens’in akılsal ve fizik­sel yeteneklerine sahiptiler ve iki milyon yıldan fazla ilkel bir saadet içinde yaşadılar.

Eğer tüm bu insansılar modern insanlar kadar zekiydilerse, diye safça sormak isteyebiliriz, neden teknolojik deği­şiklik yapmadılar? “Şu bana gayet akla yatkın geliyor” diye zekice tahminde bulunur Zerzan “avcı-toplayıcı varoluşunun başarısı ve verdiği tatminden doğan akıl, ‘vurgulanan ilerle­me’ eksikliğinin gerçek nedenidir. İş bölümü, evcilleştirme, sembolik kültür -bunlar açıkça [!] çok yakın zamanlara dek (s. 57) reddedilmişti.” Homo türleri, “uzun süre kültür yerine doğayı seçtiler” ve Zerzan burada kültür ile “temel sembolik şekille­rin işlenmesi”ni kastediyor (vurgu tarafımdan eklenmiştir) -yabancılaştırıcı bir yük. Aslında, diye devam ediyor, “şeyleşmiş zaman, dil (yazılı, elbette ve bu dönemin neredeyse tümü ya da büyük bir bölümü boyunca sözlü), sayı ve sanatın, bun­lara yeten bir aklın varlığına rağmen hiç yeri yoktu”.10

Kısaca, insansılar sembol kullanma, konuşma ve yazma yetilerine tamamıyla sahip olmalarına rağmen, birbirlerini ve çevrelerini, bunların yardımı olmadan içgüdüsel olarak anlayabildikleri için onları reddettiler. Böylece Zerzan, “San/Buşman yerlilerinin Doğa ile olan birliğini”nin “nere­deyse mistik olarak adlandırılabilecek bir deneyim düzeyi”ne vardığını düşünen antropologlara coşkuyla katılır. “Örneğin, bir fil, bir aslan, bir antilop” hatta bir baobap ağacı “olmanın neye benzediğini biliyor gibiydiler.”11

Dili, sofistike aletleri, zamana bağlılığı ve iş bölümünü reddetme yolundaki bilinçli “kararları” (tahminen denemiş ve “Pöh!” diye homurdanmışlardır) bize anlatılana göre Ho­mo habilis tarafından alınmış; burada belirtmeliyim ki, bu tür, modern insanların yarısı kadar beyin büyüklüğüne sa­hipti ve büyük olasılıkla heceli konuşma yolundaki anatomik yetiden yoksundu. Buna rağmen, Zerzan’ın üstün otoritesiyle, habilis (hatta büyük olasılıkla “iki milyon yıl önce” var olmuş olan Austuralopithecus afarensis bile) tüm bu işlevlere “tamamıyla kabil bir zekâ”ya -ne demezsiniz- sahipti ancak kullanmayı reddetti. Zerzancı paleoantropolojiye göre, ilk in­sansı ya da insanlar, keşişlerin sessizlik yemini etmelerine benzer şekilde, konuşma gibi hayati kültürel özellikleri benimseyebiliyor ya da reddedebiliyorlardı.

Ancak sessizlik yemini bir kere bozulduktan sonra, her şey ters gitmeye başladı. Yalnızca Tanrı’nın ve Zerzan’ın bil­diği sebeplerle:

İçkin yönetme ve kontrol etme iradesiyle, sembolik kültürün doğuşu, kısa sürede doğanın evcilleştirilmesine de kapıları açtı. Doğanın sınırları içinde diğer vahşi türlerle dengeli bir biçimde geçen iki milyon yıllık insan yaşamından sonra, tarım, yaşam tarzımızı,  uyum sağlama  biçimimizi  görülmemiş bir  şekilde (s. 58) değiştirdi. Daha önce hiçbir türde böylesine kökten bir değişik­lik, böyle hızla ve böyle bütünüyle gerçekleşmemişti… Dil, ritüel ve sanat yoluyla öz-evcilleştirme, daha sonra bitkilerin ve hay­vanların evcilleştirilmesine ilham verdi.12 (Vurgu tarafımdan eklenmiştir.)

Bu palavrada, gerçekten de ilgi çekici bir ihtişam var. Birbirlerinden çok farklı çağlar, insansı ve/veya insan türle­ri, ekolojik ve teknolojik durumlar hep birlikte “doğanın sı­nırları içinde” yaşanan ortak bir yaşama tıkıştırılıyor. Zerzan’ın, insanlar ile insan olmayan doğa arasındaki ol­dukça karmaşık diyalektiği böyle basitleştirmesi, öyle indir­gemeci ve basit bir zihniyeti ele veriyor ki, insan dehşete düşmeden edemiyor.

Elbette, yazı öncesi kültürlerden -benim Özgürlüğün Ekolojisi (The Ecology of Freedom) adlı kitabımda verdiğim adla organik toplumlardan- öğrenebileceğimiz çok şey var; özellikle de genelleyerek “insan doğası” adı verilen şeyin değişebilirliği üzerine. Onların grup içi ortak çalışma ruhları ve en iyi durumlarda da, eşitlikçi düşünce tarzları yalnızca takdire değer -ve de içinde yaşadıkları güvenilmez dünya göz önüne alındığında, toplumsal olarak gerekli- olmakla kalmı­yor, aynı zamanda, rekabet ve aç gözlülüğün doğal insan özellikleri olduğu mitinin aksine, insan davranışının şekillenebilirliği konusunda zorlayıcı kanıtlar da sunuyor. Aslında, yararlanma hakkı ve eşitlerin eşitsizliği konusundaki uygu­lamaları, ekolojik bir toplum için büyük önem taşıyor.

Ancak, “ilkel” ya da tarih öncesi halkların insan dışı doğaya “saygı gösterdiği” iddiası, en iyi olasılıkla yanıltıcı, en kötü olasılıkla da samimiyetsiz. Köyler, kasabalar ve şehirler gibi “doğal olmayan” çevrelerin yokluğunda, doğal çevreden farklı olarak “doğa” fikrinin kavramsallaştırılması gerekiyor­du – Zerzan’a göre, gerçekten yabancılaştırıcı bir deney. Uzak atalarımızın doğal dünyayı, tarihsel kültürlerdeki insanlar­dan daha az araççı bir şekilde görmüş olmaları da pek olası değil. Kendi maddi çıkarları -yaşamlarını ve sağlıklarını devam ettirme- göz önüne alındığında, tarih öncesi halklar, olabildiğince fazla avlanmış olmalıdırlar ve eğer, hayali ola­rak hayvanlar dünyasını, antropomorfik sıfatlarla (s. 59) insanlaştırmışlarsa -ki elbette yapmışlar- bunu sadece ona saygı gös­terme amacıyla değil, onu kullanma amacıyla iletişim kur­mak için yapmışlardır.

Böylece, gayet araçsal amaçlarla, “konuşan” hayvanlar, (genelde kendi toplumsal yapılarına göre düzenlenen) hay­van “kabileleri”, ve karşılık veren hayvan “ruhları” oluştur­dular. Sınırlı bilgileri göz önüne alındığında, anlaşılır bir biçimde, insanların uçup hayvanların konuşabildiği rüyala­rın gerçekliğine -gerçek sandıkları, açıklanamaz, sık sık da korkutucu hayal dünyasına- inanıyorlardı. Av hayvanlarını kontrol etmek, doğal bir çevreyi yaşamsal amaçları doğrul­tusunda kullanmak ve meteorolojik değişiklik vb. şeylerle başa çıkmak için, tarih öncesi insanlar bu fenomenleri kişileştirmek ve onlarla “konuşmak” zorundaydılar; doğru­dan, ritüel ya da eğretileme olarak.

Aslında, tarih öncesi insanlar çevrelerine olabildiğince, kararlılıkla müdahale etmiş gibi görünmektedirler. Örneğin, Homo erectus ve daha sonraki insan türleri ateşi bulur bul­maz, onu ormanları yakmak için; büyük olasılıkla av hayvanlarını, tepelerden indirmek ya da kolayca katledebilecek­leri doğal ortamlara sürmek amacıyla kullanıma sokmuş gibi gözüküyorlar. Tarih öncesi insanların “yaşama karşı saygı­ları” böylece, yiyecek kaynaklarını kontrol etmek ve arttır­mak yolundaki oldukça pragmatik bir çıkarı yansıtıyordu; hayvanlara, (hem şeytansı hem de iyi tanrıların yüce evi ola­rak pekâlâ da korkmuş olabilecekleri) ormanlara ve dağlara duyulan sevgiyi değil.13

Bradford’un “ilkel topluma” isnat ettiği “doğa sevgisi” de, iş ve av hayvanlarına oldukça zalimce davranan günümüz gıda arayıcısı halklara tam anlamıyla uymuyor; örneğin Ituri ormanındaki Pigmeler, tuzağa düşen ava oldukça sadist bir biçimde işkence ederlerdi; Eskimolar ise köpeklerine genelde kötü davranırlardı.14 Avrupa ile temas etmeden önceki Amerikan Yerlileri’ne gelince, onlar da kıtanın büyük bir bö­lümünü bahçıvanlık ve av sırasında daha iyi görüş sağlamak için ateş kullanarak değiştirmişlerdi; öyle ki Avrupalılar’ın bulduğu “cennet”, “açıkça insanileştirilmişti.”15

Kaçınılmaz bir biçimde, birçok Kızılderili kabilesi (s. 60) görünüşte yerel av hayvanlarını tüketmiş ve yaşamak için gere­ken maddi koşulları sağlamak üzere yeni alanlara göç etmek zorunda kalmıştı. Gittikleri yerlerin esas sakinlerini yerle­rinden etmek için savaşa başvurmamış olmaları da epey şaşırtıcı olurdu. Onların uzak ataları da pekâlâ, geçen buz çağına ait Kuzey Amerika’nın büyük memelilerini (özellikle mamutları, mastodonları, uzun boynuzlu bizonları, atları ve develeri) tükenme sınırına getirmiş olabilirler. Kitle katliam­larını ve “seri” kasaplığı akla getiren birikmiş bizon kemik­leri Amerika’daki birkaç kuraklaşmış vadi yerleşimlerinde hâlâ görülebilir.16

Tarım yapan halkların toprağı kullanımı da ekolojik açı­dan ille de sağlıklı değildi. Meksika’nın merkezi dağlık böl­gesinde bulunan Patzcuaro Gölü çevresinde, İspanyol istilası öncesinde, “tarih öncesi toprak kullanımı, uygulamada doğal kaynakları korumaya yönelik değildi”, diye yazar Karl W. Butzer, tam tersine büyük oranda toprak erezyonuna neden oluyordu. Aslında, ilk yerlilerin çiftçilik uygulamaları “Eski Dünya’daki endüstri öncesi toprak kullanımı kadar zararlı olabiliyordu”17 Diğer çalışmalar da, ormanların yok edilme­sinin ve geçinmeye yönelik tarımın başarısızlığa uğra­masının Maya kültürünün sonunu hazırladığını gösterdi.18

Bugünün gıda arayıcı kültürlerinin yaşam tarzlarının, geçmişteki atalarımızınkini kesin olarak yansıtıp yansıt­madığını asla öğrenemeyeceğiz.*** Modern yerli kültürlerin (s. 61) binlerce yılda gelişmiş olmaları bir yana, aynı zamanda Batı­lı araştırmacılar tarafından incelenmeye başlamadan önce, diğer kültürlerden sayısız özelliklerin de katılımıyla önemli bir biçimde değişmişlerdir. Clifford Geertz’in acı bir biçimde gözlemlediği gibi, modern ilkelcilerin ilk insanlıkla ilişkilendirdiği yerli kültürlerde eskiye ait pek bir şey yok, hatta hiçbir şey yok. Geertz’e göre, “[Günümüzdeki yerlilerin bo­zulmamış ilkelliklerinin] Pigmeler, hatta Eskimolar için bile varolmadığının ve bu insanların gerçekte onları onlar yapmış olan ve yapmaya devam eden daha geniş ölçekli toplumsal değişim süreçlerinin ürünleri olduklarının geç ve istemeye­rek de olsa anlaşılması, [etnografik] alanda esaslı bir krize yol açan bir şok yarattı”.19 İçinde yaşadıkları ormanları gibi, “İlkel” halkların kendileri de, Avrupalılarla tanıştıklarında Lakota Kızılderilileri’nin (Kurtlarla Dans aksini iddia etse de) Amerikan İç Savaşı sırasında olduklarından daha “bakir” değildi. Bol bol çığırtkanlığı yapılan varolan yerlilerin “ilkel” inanç sistemlerinin çoğundaki Hıristiyan etkiler açıkça görülebiliyor. Örneğin, Kara Geyik gayretli bir Hıristiyan’dı;20 Paiute ve Lakotalar’ın 19. yüzyıl sonundaki Hayalet dansı ise, Hıristiyan Katolik Binyılcılığından**** derin bir bi­çimde etkilenmişti.

Ciddi antropolojik araştırmaların ışığında, “coşkulu” bo­zulmamış avcı fikri, “Avcı İnsan” sempozyumundan bu güne kadar geçen otuz yıla dayanamadı. “İlkel bolluk” efsanesinin hayranları tarafından anılan “zengin avcı” toplumlarının çoğu, tam anlamıyla -büyük olasılıkla arzuları dışında- bahçıvan toplumsal sistemlerden kopup gelmişti. Kalahari’ deki San halkının çöle sürülmeden önce bahçecilik yaptığı (s. 62) şimdi biliniyor. Edwin Wilmsen’e göre, birkaç yüzyıl önce San dili konuşan halklar, hayvancılık ve çiftçiliğin yanı sıra, Hint okyanusu boyunca yayılan bir ağ ile, komşu çiftçi şeflik­lerle alışverişte bulunuyorlardı. Kazıların gösterdiği üzere, 1000 yılına gelindiğinde, San halkının yaşam alanı olan Dobe, seramik yapan, demir işleyen ve sığır gütmekte olan insanların yurduydu; 1840’larda bu sığırları, büyük miktar­larda fildişiyle birlikte Avrupa’ya ihraç ettiler. Fildişlerinin çoğu San halkı tarafından avlanan fillere aitti; şüphesiz, kalın derili, dört ayaklı “kardeşlerine” karşı gerçekleştirdik­leri bu katliamı, Zerzan’ın onlara atfettiği büyük duyarlılık­la gerçekleştirmişlerdir. 1960’larda gözlemcileri öylesine bü­yüleyen San halkının marjinal gıda arayıcı yaşam biçimleri, aslında 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan ekonomik değişikliklere bağlıydı: Diğer taraftan “dışarıdan gözlemleyenlerin hayal ettiği uzaklık kendiliğinden değildi, ticari sermayenin çöküşü sonucu ortaya çıkmıştı.”22 “Afrika ekonomilerinin kırsal sınırındaki Sauca konuşan halkların günümüzdeki statüsü”, der Wilmsen;

… yalnızca sömürge dönemi ve sonrasının toplumsal politikaları ve ekonomilerine dayandırılabilir. Onların gıda arayıcı olarak görünmesi, içinde bulunduğumuz binyıldan önce başlayan ve bu yüzyılın başındaki on yıllarda doruğuna varan tarihsel süreçle­rin oluşumunda bir alt sınıfa indirgenmelerinin bir neticesi­dir.23

Amazon’daki Yuqui’ler de, 1960’larda yüceltilen eski gıda arayıcı toplumlardan biri olarak örnek teşkil edebilir. 1950’lere dek Avrupalılar tarafından incelenmeyen bu halk, yal­nızca domuz pençesi ile ok ve yaylardan oluşan bir alet takımına sahipti: “Ateş yakamamalarına ek olarak” diye ya­zar, onları incelemiş olan Allyn M. Stearman “hiçbir deniz taşıtları; evcil hayvanları (köpekleri bile), değerli taşları, ayin uzmanları yoktu ve sadece gelişmemiş bir kozmolojileri vardı. Yaşamları göçebe olarak, Bolivya ovalarında, kendi yetenekleriyle sağladıkları av ve diğer yiyecek kaynaklarını arayarak geçiyordu”24 Hiçbir ürün yetiştirmiyorlardı ve balık tutmak için bir çengel ile çubuğun kullanılmasına ya­bancıydılar. (s. 63)

Yine de, eşitlikçi olmaktan çok uzak olan Yuqui’ler, top­lumlarını, ayrıcalıklı seçkin bir tabakayla hor görülen, iş gör­dürülen bir köle grubu arasında bölen, kalıtsal bir kölelik kurumunu benimsemişlerdi. Bu özellik, şu anda daha önceki bahçeciliğin getirdiği yaşam biçimlerinin bir kalıntısı olarak görülüyor. Görünene göre, Yuqui’ler, köleci bir Kolombiya öncesi toplumdan geliyorlardı ve zamanla, gezgin ve topraksız yaşama zorunluluğu nedeniyle kültürel miraslarının çoğunu kaybederek kültürsüzleşmeye maruz kaldılar. Ancak, kültürlerinin birçok öğesi kaybolduysa da, diğerleri kaybolmadı. Kölelik, açıkça, kaybolmayanlardandı.”25

Sadece “eski” gıda arayıcı efsanesi yıkılmakla kalmadı, Richard Lee’nin “zengin” gıda arayıcılarının kalori alımı ko­nusundaki verileri de Wilmsen ve arkadaşları tarafından önemli oranda çürütüldü.26 !Kung halkının ortalama yaşam süresi otuz yıldı. Çocuk ölüm oranı yüksekti ve Wilmsen’e göre, (Bradford’un söylediğinin aksine), insanlar kıraç mev­simlerde hastalık ve açlığa maruz kalıyorlardı (Lee’nin ken­disi de bu konudaki görüşlerini 1960’tan bu yana yeniden gözden geçirdi).

Tüm bunlara göre, ilk atalarımızın yaşamları mutlu ol­mak dışında her şeyle nitelenebilirdi. Aslında, yaşam onlar için oldukça çetin, genelde kısa ve maddi olarak da zordu. Yaşam süreleri üzerine yapılan anatomik analizler, yarısının çocukluğunda ya da yirmi yaşından önce öldüğünü ve çok azının elli yaşını aştığını gösteriyor.***** Büyük olasılıkla, (s. 64) avcı-toplayıcı olmaktan çok leş yiyiciydiler ve muhtemelen leopar­larla çakalların avıydılar.27

Kendi topluluklarının, kabilelerinin ve klanlarının üyele­rine karşı, tarih öncesindeki ve sonraki gıda arayıcı halklar, genelde yardımlaşmacı ve barışçıydılar ancak diğer topluluk­ların, kabile ve klanların üyelerine karşı genelde savaşçıydı­lar, hatta mallarına el koymak ve topraklarını kendilerine maletmek çabalarıyla bazen soykırım bile yapıyorlardı. İlkel­cilere inanacak olursak, atalarımız içinde en mutlusu olan Homo erectus, Paul Janssens’in özetlediği verilere göre, arka­sında insanların birbirini katletmesine dair cesaret kırıcı bir kayıt bırakmıştır.28 Çin ve Java’daki birçok bireyin volkanik patlama sonucu öldüğü iddia edilmiştir ancak ölümcül yara­lar almış ve başları kesilmiş olarak bulunan 40 kişinin kalın­tıları ışığında bu açıklamalar büyük oranda inanılırlıklarını yitirdiler, – “bir yanardağın işi olması zor” diye gözlemler Corinne Shear Wood, alaycı bir ifadeyle.29 Çağdaş gıda arayıcı­lara gelince, Amerikan yerlileri arasındaki çatışmalar sayı­lamayacak kadar çoktur – Güneydoğu’da Iroquois Konfede­rasyonunu kurmak zorunda kalan Anasazi ve Güneydoğu’ daki komşularının (birbirlerini yok etmemeleri için Konfede­rasyon açısından bir ölüm kalım meselesine dönüşmüştü) ve Huran kabilelerinin neredeyse tamamen yok olması ve ka­lanların kaçmasıyla sonuçlanan Mohawk’larla Huranlar ara­sındaki şiddetli çatışmanın tanıklık ettiği gibi.

Bradford’un iddia ettiği gibi tarih öncesi halkların “arzu­ları”, “kolayca karşılanabilir” idiyse, bunun nedeni, yaşam­larının tüm maddi koşullarının -ve böylece de arzularının- çok basit olmasıydı. Yenilik yapmak yerine uyum sağlayan, doğal çevreyi kendi isteklerine uyacak şekilde değiştirmek yerine kendisine verilmiş olan doğal çevreye uyan herhangi bir yaşam şeklinden de bu beklenirdi. Tabi ki, ilk insanlar, içinde yaşadıkları doğal çevreyi mükemmel bir biçimde anlıyorlardı – ne de olsa oldukça zeki ve hayal gücü olan can­lılardı. Yine de bu halkların “vecdi” kültürleri, kaçınılmaz olarak yalnızca neşe ve “şarkı söyleme… kutlama… hayal kurma” ile değil, batıl inançlar ve kolayca istismar edilebilen korkularla da iç içeydi. (s. 65)

Ne uzak atalarımız ne de varolan yerliler, günümüz ilkel­ciliğinin onlara atfettiği “büyülü” Disneyland fikirlerine sa­hip olsalardı, hayatta kalmayı asla başaramazlardı. Avru­palılar, yerli halklara elbette harika bir toplumsal konum sunmadı. Tam aksine; emperyalistler, yerli halkları pervasız bir sömürüye, apaçık bir soykırıma, bağışıklıklarının olma­dığı hastalıklara ve utanmazca bir yağmaya maruz bırak­tılar. Hiçbir animistik büyü bu katliamı durduramazdı, dur­duramadı; kurşunlara dayanıklı hayalet gömlekler efsanesi­nin koca bir yalan olduğunun acı bir biçimde ortaya çıka­rıldığı, 1890’daki Yaralı Diz trajedisinde de olduğu gibi.

Burada hayati derecede önemli olan şey, yaşamtarzı anarşistleri arasındaki ilkelciliğe gerileyişin, insanlığın bir tür olarak en ayırt edici niteliklerini ve Avro-Amerikan kül­türünün potansiyel olarak özgürleştirici yönlerini reddetme­sidir. İnsanlar, çevrelerindeki dünyaya sadece uyum sağla­maktan daha fazlasını yapmalarıyla, diğer hayvanlardan önemli bir biçimde ayrılırlar; yenilikler yapar ve yalnızca insan olarak güçlerini keşfetmek için değil, aynı zamanda hem bir canlı hem de birey olarak, çevrelerindeki dünyayı gelişmelerine daha uygun hale getirmek için yeni bir dünya yaratırlar. Bu yetenek, günümüzün akıldışı toplumu tarafın­dan çarpıtılmış olsa da, dünyayı değiştirme yeteneği doğanın bir armağanı, insanın biyolojik evriminin ürünüdür; yani, teknoloji, akılcılık ve uygarlığın ürünü değildir. Kendilerine anarşist adını veren insanların; pek de gizleyemedikleri uyum sağlama ve pasiflik mesajlarıyla animalizme yaklaşan bir ilkelciliği savunmaları, yüzlerce yıllık devrimci ideal, düşünce ve pratikleri karalamak, hatta insanlığın, dar görüşlülük, mistisizm ve batıl inançlardan kurtulma ve dünyayı değiştirme yolundaki anmaya değer çabalarına iftira etmek anlamına gelir.

Yaşamtarzı anarşistlerine, hele de uygarlık karşıtı ve ilkelciliği savunanlara göre, tarihin kendisi tüm ayrımları, dolayımları, gelişme evrelerini ve toplumsal özellikleri silip süpüren, bütün tek parçadan oluşan, aşağılayıcı bir abidedir. Kapitalizm ve ona özgü çelişkiler, her şeyi yok eden bir uygarlık ve onun ayrıntı ve farklılaşmadan yoksun (s. 66) teknolojik “zorunlulukları” epifenomenine****** indirgenmiştir. Tarih, biz onu insanlığın akılcı unsurunun -özgürlük, özbilinç ve işbirliği için gelişmekte olan potansiyelin- açılımı olarak gördüğümüz sürece, insan duyarlılıklarının, kurumlarının, zekâsının ve bilgisinin işlenmesine ya da bir zamanlardaki adıyla “insanlığın eğitimi”ne dair karmaşık bir anlatımdır. Tarihi, Zerzan, Bradford ve onların yandaşlarının Martin Heidegger’e benzer bir biçimde çeşitli derecelerde yaptıkları gibi, animalistik bir “otantiklikten” sürekli bir “düşme” ola­rak ele almak, insan gelişiminin çağlarına damgasını vuran, özgürlük, bireysellik ve özbilinç ideallerini -bu amaçlara ulaşmak üzere yapılan devrimci mücadelelerin ufkunun git­tikçe genişlediğini teslim etmek gerekirken- göz ardı etmek olur.

Uygarlık karşıtı yaşamtarzı anarşizmi, 20. yüzyılın son birkaç on yılına damgasını vuran toplumsal gerileyişin tek nedeni değil. Kapitalizm, doğal tarihi, daha basit, daha az farklılaşmış bir jeolojik ve zoolojik bir döneme taşıyıp parçalamakla tehdit ederken, uygarlık karşıtı yaşamtarzı anar­şizmi de, insan ruhunu ve onun tarihini, daha az gelişmiş, daha belirsiz, prelapseryen bir dünyaya -insanlığın “masumi­yetten çıkma” öncesinde var olan, “teknoloji ve uygarlık” ön­cesinin “masum” olduğu varsayılan toplumuna- geri götür­mekle kapitalizmin suç ortaklığını yapmaktadır. Homeros’un Odysseids’ındaki lotus yiyiciler gibi, insanlar da geçmiş ve gelecek olmadan -anılar ya da fikir oluşumu tarafından ra­hatsız edilmeden, geleneksiz ve oluşun meydan okuması olmaksızın- sonsuz bir şimdiki zamanda yaşadıklarında “otan­tiktirler”.

İroniktir ki, ilkelcilerin idealize ettiği dünya, aslında Max Stirner’in bireyci mirasçılarının övdüğü radikal bireyciliğe engel olurdu. Çağdaş “ilkel” topluluklardan oldukça farklı bireyler çıksa da, zorlayıcı koşulların dayattığı geleneklerin gücü ile grup dayanışmasının güçlülüğü, egonun üstünlüğü­nü öven Stirnerci anarşistlerin talep ettiği tipte bir bireyselci davranışa pek az yer bırakır. Bugün ilkelcilikle uğraşmak, (s. 67) tamamıyla, yalnızca açlara, fakirlere ve şehir sokaklarında yaşayan “göçebe”lere değil, aynı zamanda çalışan işçiye de yasak olan fantezilerle oynamaya parası yeten zengin kentlilerin ayrıcalığıdır. Günümüzün çocuk sahibi çalışan kadını, -genelde evin gelirinin büyük bir kısmını oluşturan miktarı kazanmak üzere işe gitmeden önce yaptığı- günlük ev işlerini az da olsa rahatlatan çamaşır makinesi olmadan yapamazdı. İroniktir ki, Fifth Estate dergisini çıkaran kolek­tif de bir bilgisayarsız yapamayacağını anlamış ve bir tane edinmek “zorunda kalmıştır” – samimiyetsiz bir “ondan nef­ret ediyoruz!”30 tekzibi eşliğinde. Bir yandan ileri bir tekno­lojiyi suçlayıp diğer yandan onu teknoloji karşıtı bir litera­türü yaymakta kullanmak yalnızca samimiyetsizlik boyutu­na değil, ikiyüzlülük boyutuna da sahiptir. Bilgisayarlara duyulan böylesine bir “nefret”; daha çok, birbirinden lezzetli yiyecekleri tıkınıp, pazar dualarında yoksulluğun erdemleri­ni öven ayrıcalıklıların geğirtilerini andırır.

NOTLAR

1.  Bradford, “Civilization in Bulk”, Fifth Estate (Bahar 1991), syf. 11.

  1. A.g.e, dipnot 3.

3.  A.g.e, syf. 10.

4.  A.g.e, aynı yer.

  1. A.g.e, aynı yer.

6.  Konferanstaki araştırmalar Man the Hunter (Avcı İnsan) başlığı altında Richard B. Lee ve Irven DeVore’nin editörlüğüyle basıldı, Aidine Publishing Co., Şikago, 1968. (s. 68)

7. Lee ve DeVore, Man the Hunter içinde, “What Hunters Do for a Living, or, How to Make Out in Scarce Resouces” syf. 43.

8. Bkz., Paul Radin, The World of Primitive Man (İlkel İnsanın Dünyası), Grove Press, New York, 1953, syf. 139-150.

9. John Zerzan, Future Primitive and Other Essays (Geleceğin İlkeli ve Diğer Yazılar), Autonomedia, Brooklyn, New York, 1994, syf. 16. Zerzan’ın araştırmasına inanan okurlar kaynakçadaki ‘Cohen (1974)’ ve ‘Clark (1979)’ gibi önemli kaynakları inceleyebilir (sırasıyla 24. ve 29. sayfalarda bahsedilmiştir) – onları ve diğerlerini kesinlikle bulamayacaklardır.

10.  John Zerzan, Future Primitive and Other Essays, syf. 23, 24.

11.  A.g.e, syf. 33, 34.

12.  A.g.e, syf. 27, 28.

13.  Tarih öncesi yaşamın bu yönüne ait literatür çok geniştir. Anthony Legge ve Peter A. Rowly’nin eserleri “Gazelle Killing in Stone Age Syria”, Scientific American, Cilt 257 (Ağustos 1987), syf. 88-95, göç eden hayvan­ların ağıl kullanımıyla katledilmiş olabileceğini gösterir. Bronislaw Malinowski’nin Myth, Science and Religion (Efsane, Bilim ve Din, Doubleday, Garden City, NewYork, 1954) adlı eseri, animizmin pragmatik yönlerini ele alan klasik bir çalışmadır. Makuna efsanelerinde olduğu gibi şamanların insani alandan insanlık dışı alana geçmesine ait birçok anlatıda manipülatif insanbiçimcilik açıkça görülür. Bkz. Kaj Ârhem, “Dance of the Water Peo­ple”, Natural History (Ocak 1992).

14.  Pigmeler konusunda, bkz. Colin M. Turnbull, The Forest People: A Study of the Pygmies of the Congo (Orman Halkları: Kongo’daki Pigmeler Üzerine Bir Araştırma), Clarion/Simon and Schuster, New York, 1961, syf. 101-102. Eskimolar için, geleneksel Eskimo kültürü hakkındaki diğer birçok eserin yanı sıra bkz. Gontran de Montaigne, Kabloona: A White Man in the Arctic Among the Eskimos (Kabloona: Kutupta Eskimolar Arasında Beyaz Bir Adam), Reynal & Hitchcock, New York, 1941, syf. 208-209.

15.  Muhtemelen Homo erectus döneminden beri dünyadaki birçok otlağın yangınlar sayesinde meydana geldiği hipotezi antropolojik literatürde yaygın bir yer edinmiştir. Bu konudaki mükemmel bir araştırma Stephen J. Pyne’in Fire İn America (Amerika’da Yangın) adlı eseridir; Princeton Uni­versity Press, Princeton, New Jersey, 1982. Ayrıca William K. Stevens’ın “An Eden in Ancient America? Not Really,” adlı yazısında [“The New York Times (30 Mart 1993)] bahsi geçen William M. Donavan’ın Annals of the American Association of Geographers (Eylül 1992) adlı eserine bakınız.

16.Çok tartışılan “ihtiyaçtan fazlasını öldürme” konusunda bkz. Pleistocene Extinctions: The Search for a Cause (Pleistosen’de Soy Tükenmeleri: Neden Arayışında) derl: P.S. Martin ve H.E. Wright Jr, Çevre etkenlerinin ve/ya da insanların “ihtiyaçtan fazlasını öldürmelerinin” Pleistosen memelilerinin yaklaşık otuz beş türünün soylarının tükenmesine yol açtığına yönelik iddi­alar burada tartışılamayacak kadar karmaşıktır. Bkz. Paul S. Martin “Prehistoric Overkill”, Pleistocene Extinctions: The Search for a Cause içinde, deri: P.S. Martin ve H.E. Wright Jr., Yale University Press, New Haven, (s. 69) 1967. Bu iddiaların bazılarını The Echology of Freedom’ın (Özgürlüğün Ekolojisi) 1991 tarihinde yenilenen baskısı için yazdığım girişte inceledim. (Black Rose Books, Montreal) Kanıtlar halen tartışma konusudur. Bir zamanlar çevre koşulları yüzünden sayılarının azaldığı düşünülen Mastodonların aslında Pleoindian avcıları tarafından romantik çevrecilerin inanmak istediğinden daha az vicdan azabı duyarak öldürülmüş olabileceği artık bilinmektedir. Bu büyük memelilerin yalnızca avcılık yüzünden yok oldukla­rını düşünmüyorum – büyük çapta bir katliam yeterli olurdu. Bizonların avlanması ile ilgili gerçeklerin bir özeti Brian Pagan’ın “Bison Hunters of the Northern Plains” Archaeology (Mayıs-Haziran 1994) syf. 38’de bulunabilir.

17.  Karl W. Butzer, “No Eden in the New World” Nature, Cilt 82 (4 Mart, 1993), syf. 15-17.

18.  T. Patrick Cuthbert, “The Collapse of Classic Maya Civilization,” The Collapse of Ancient States and Civilizations (Eski Devletlerin ve Uygar­lıkların Çöküşü) içinde, derl: Norman Yoffee ve George L. Cowgill, Univer­sity of Arizona Press, Tucson, Arizona, 1988; ve Joseph A. Tainer, The Collapse of Complex Societies (Kompleks Toplumların Çöküşü), Cambridge University Press, 1988, özellikle 5. Bölüm.

19.  Clifford Geerrtz, “Life on the Edge”, The New York Review of Books (7 Nisan 1994), syf. 3.

20.  William Powers’a göre “Black Elk Speaks kitabı 1932’de yayınlanmıştı. Bu kitapta Black Elk’in Hıristiyan yaşamına dair hiçbir iz yoktur.” Black Elk’in öyküsünün detaylı bir incelemesi için bkz. William Powers’s “When Black Elk Speaks, Everybody Listens”, Social Text, Cilt 8, No: 2, (1991), syf. 43-56.

21.  Susan Brown, The Politics of Individualism, syf. 160.

22.     Edwin N. Wilmsen, Land Filled With Flies (Sineklerle Dolu Ülke), University of Chicago Press, Şikago, 1989, syf. 127.

23.  Wilmsen, Land Filled with Fli.es, syf. 3.

24.  Allyn Maclean Stearman, Yuqui: Forest Nomads in a Changing World (Yuqui: Değişen Dünyada Orman Göçebeleri), Holt, Rinehart and Winston, Port Worth ve Şikago, 1989, syf. 23.

25.  Stearman , Yuqui, syf. 80-81.

26.  Wilmsen, Land Filled with Flies, syf. 235-39 ve 303-15.

27.  Örneğin, bkz., Robert J. Blumenschine ve John A. Cavallo, “Scavenging and Human Evolution”, Scientific American (Ekim 1992), syf. 90-96.

28.  Paul A. Janssens, Paleopathology: Diseases and Injuries of Prehistoric Man (Paleopatoloji: Tarih Öncesi İnsanın Hastalıkları ve Yaralanmaları), John Baker, Londra, 1970.

29.  Wood, Human Sickness (İnsan Hastalıkları), syf. 20.

30.     E.B. Maple, “The Fifth Estate Enters The 20th Century. We Get a Computer and Hate it!”, The Fifth Estate, cilt 28, No: 2 (Yaz 1993), syf. 6-7. (s. 70)


* Bize önemli oranda, hatta şiddetli bir biçimde teknolojimizi azaltmamızı öneren kişi, aynı zamanda, her türlü mantıkla, “taş çağı”na –en azından Neolitik ya da Paleolitik çağlara (başı, ortası ya da sonuna) – dönmemizi önerir. İlkel dünyaya geri dönemeyeceğimiz iddiasına cevap olarak, Bradford iddiaya değil de, onu ortaya atanlara saldırır: “Şirket mühendisleri ve kapitalizmin Solcu/sendikacı eleştirmenleri”, “teknolojik tahakküm üzerine tüm diğer perspektifleri (…) taş çağına dönmeye yönelik ‘gerilemeci’ ve ‘teknofobik bir arzu olarak’ reddederler” diye şikayet eder.2 Teknolojik ilerlemeden yana olmanın, kendi başına insanlar ve insani olmayan doğa üzerindeki “tahakkümün” yayılmasından yana olmak anlamına geldiği yolundaki uydurmayı bir yana bırakacağım. “Şirket mühendisleri” ile “kapitalizmin Solcu/sendikacı eleştirmenleri”, teknoloji ve onun kullanımları konusundaki yaklaşımları açısından hiçbir şekilde aynı kefeye konamazlar. “Solcu/sendikacı kapitalizm eleştirmenleri”nin övgüye değer bir biçimde, kapitalizme karşı sınıf muhalefetine bağlı olduğu düşünülünce, bugün, geniş bir emek hareketi oluşturmakta uğradıkları başarısızlık, kutlanacak bir olay değil, yas tutulacak bir trajedidir.

** Güney Afrika’da siyah ırka mensup kimse (ç.n.)

*** Bir kere daha – bu sefer de L. Susan Brown’dan – “hiçbir hiyerarşinin bulunmadığı ‘organik’ toplumlar üzerine” sunduğum21 (vurgu tarafımdan eklenmiştir). Brown’ın delil olarak gösterdiği Marjorie Cohen, “cinsel simetri ve tam eşitliğin” varolan “antropolojik kanıtlar”a dayanarak tutarlı bir biçimde gösterilebileceği ya da “cinsel temelli işbölümünün” ille de “cinsel eşitlik anlamına gelmediği” iddiasını “inandırıcı değil” şeklinde nitelendiriyorsa – tüm diyeceğim şudur; iyi! Cohen ve Brown bize hiçbir şey anlatmıyorlar, hele “inandırıcı” kanıtlar hiç sunmuyorlar. Aynı şey benim Özgürlüğün Ekolojisi adlı kitabımda ortaya attığım toplumsal cinsiyet ilişkileri için de söylenebilir. Aslında “cinsel simetri” ile ilgili tüm çağdaş “antropolojik” kanıtlar tartışmalıdır, çünkü modern yerliler, çağdaş antropologlar onlara ulaşmadan çok önce iyi ya da kötü Avrupalı kültürler tarafından koşullandırılmıştı. O kitapta sunmaya çalıştığım şey, – ne Brown’ın ne Cohen’in ne de benim bileceğimiz – tarih öncesinin ayrıntılı bir anlatımı değil, toplumsal cinsiyet eşitliği ve eşitsizliğinin bir diyalektiğiydi – gözden çıkardığı sonuçlarımın akla yatkın olduğunu göstermek için.

Brown’ın hiyerarşinin nasıl ortaya çıktığı konusundaki “kanıt”larımın yetersizliğine ısrarla dikkat çekmesine gelince; Mezoamerika’da yakın zamanda ortaya çıkarılan bulgular, Maya resimyazılarının çözülmesinden sonra, benim hiyerarşinin ortaya çıkışı konusundaki kurgumu destekliyor. Son olarak, benim hiyerarşinin büyük olasılıkla ilk şekli olarak vurguladığım yaşlıların egemenliği (gerontokrasi), antropolojik literatürde dile getirilen en yaygın hiyerarşik gelişmelerden biridir.   

**** Binyılcılık (Millennarianism): Şeytanın esir edileceği ve İsa’nın hüküm süreceği binyılın geleceği inancı. (ç.n.)

***** Bu korkunç istatistikler için bkz. Corinne Shear Wood: Human Sickness and Health: A Biocultural View (İnsan Hastalık ve Sağlığı: Biyokültürel Bir Bakış/Polo Alto, Calif: Mayfield Publishing Co, 1979, s. 17-23) Neandertaller, Zerzan’ın “aşağılanıyorlar” iddiasının aksine bugünlerde büyük ilgi görüyorlar – Christopher Stringer ve Clive Framle’ın In Search of the Neanderthals (Neandertallerin İzinde / New York: Thames & Hudson, 1993) adlı eserinde geniş bir biçimde ele alınmış. Ancak, bu yazarların vardığı sonuç şudur: “Neanderthaller, dejeneretif eklem hastalığının sıklığı, yaşadıkları zor yaşam ve bunun vücutlarında oluşturduğu yıpranma göz önüne alındığında belki normaldir. Ancak, ciddi yaralanmaların yoğunluğu daha da şaşırtıcıdır ve Neanderthal toplumlarında ‘yaşlılığa’ ulaşmayı başaramayanlar için bile yaşamın ne derece tehlikeli olduğunu gösterir.” (s. 94-95)

80.000 yıl önce Florida bataklıklarını işgal eden gıda arayıcılar gibi, tarih öncesindeki bazı bireyler şüphesiz 70’lerine kadar yaşamışlardı ancak bunlar çok nadir örneklerdir. Ancak çok ısrarcı bir ilkelci bu tür istisnaları alıp kural haline getirebilir. Evet – uygarlıkta koşullar insanların çoğu için berbat. Ama, uygarlığın sınırsız eğlence, ziyafet ve aşkla anıldığını iddia etmeye çalışan kim ki?

****** Epifenomen: Bir olaya eklendiği halde, onun üzerinde hiçbir etkisi bulunmayan olay.

Ka0s Yayınlarına teşekkür 🙂

February 1, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, antropoloji, arkeoloji, ekolojist akımlar, ekotopya heterotopya utopyalar, yerli - yerel halklar | Leave a comment

   

%d bloggers like this: