ecotopianetwork

BİR YUFKA GİBİ AÇILIYOR YERYÜZÜ : KÜRESELLEŞME – Rahmi G. Öğdül

Gerçeklik tüm karmaşıklığıyla sunuyor kendisini bize. Dünya ya da evren bir oturuşta sindirilmeyecek kadar çok büyük ve çok karmaşık gözüküyor gözümüze. Bu karmaşıklığı düzenli, anlamlı hale getirmek için soyutlama yetimizi kullanıyoruz, karmaşık olandan anlamlı olacak öğeleri çekip çıkarma işlemini.

Zihinsel yetilerimiz sayesinde karmaşık gerçekliği anlamlı küçük parçalara ayırıyoruz. Aldoux Huxley’in “The Genius and The Goddes” romanında tartıştığı gibi “işlenmemiş haliyle varoluş her zaman, birbirini izleyen başbelası bir şeydir” ve bu yüzden gerçeklik asla anlam yaratmıyor; gerçekliği işlerken kullandığımız kurmaca eylemi ile dünya anlamlı hale geliyor. Romanın kahramanlarından biri “kurmacanın birliği var, biçemi var” diyerek gerçekliğin biçemsizliğinden, düzensizliğinden yakınıyor.

Dünyanın karmaşasını anlamlı hale getirme uğraşı yeni bir şey değil, insanlığın tarihi kadar eski belki de. Dünyayı anlamlandırma işi büyük ölçüde toplumsal, sınıfsal, ırksal, cinsel ve diğer konumlara bağlı olarak değişiyor. Her toplumsal küme kendine göre anlamlandırmaya çalışıyor dünyayı. Günümüzde de bu anlamlandırma, dünyaya dair kurmacalar sunma işi tüm hızıyla devam ediyor. Gerçeğin yorumları olarak kurmacaların yarattığı karmaşayla da baş etmek zorunda kalıyoruz.

Sermayenin kurmaca gerçekliği ve kentin kıvrımları

Şimdilerde neoliberal dünya düzenini hayata geçirmek isteyen sermaye, başat kurmaca olarak küreselleşmeye ikna etmeye çalışıyor bizi. Sermaye kendi soyutlamalarıyla anlamlandırdığı dünya imgesini hayata geçirirken, yeryüzünü bir kez daha kendi imgesinde yaratmaya kalkışıyor. Başka olası anlamlandırma seçeneklerinin önünü kesmek için tüm iletişim kanallarını, askeri gücünü kullanarak, insanların düşünme yetisini dumura uğratarak yapıyor bunu. Tek gerçeklik, tek seçenek olarak kendi kurmaca gerçekliğini anlatıyor durmadan.

Sermaye doğası gereği, katı olan, durağan olan, kalıplaşmış olan şeylerden hoşlanmıyor, paranın sıvılaştırıcı etkisiyle katı olan her şeyi akışkanlaştırıyor; yersizyurtsuzlaştırılmış coğrafyalara, mekanlara, bedenlere durmadan yeni kimlikler kazandırılıyor. Bir zamanların dışlanmış mekanları bu akışın içinde yer almak için yeniden düzenleniyor. Sermayenin mekanlara, coğrafyalara, bedenlere yüklediği işlevler durmadan biçim değiştiriyor. Sermaye bir kez daha yeryüzünü fethetmeye koyuluyor.

Eski dünyadan bir alıntı yapalım: Milattan sonra ikinci yüzyılda Yunan kentlerini dolaşmaya çıkan Pausanias, tüm gezginlere bir kentin nasıl gezileceğine dair bir öneride bulunuyordu. Aslında onun önerisi daha sonra modern ve postmodern dönemlerde turistlerin izleyeceği yolu, turistin tüketici bakışını tanımlamıştır bir bakıma.

Kente yaklaşırken gezgin kutsal alanlarla mezarları ziyaret ettikten sonra kenti çeviren duvarlarla karşılaşacaktır. Bu savunma duvarlarının yapısını anlamak için burada biraz oyalanmasını ister gezginden. Ana kapılardan birinden içeri girdikten sonra yol onu kentin kalbine, agoraya götürür. Kentin merkezinde görülmeye değer şeyler vardır: Tapınaklar, stoalar, heykeller, anıtlar, tiyatrolar vb. Kentin tepesinde bulunan akropol de gözden kaçırılmamalıdır. Pausanias gezginin sıradan yurttaşların sıradan evlerinin bulunduğu daracık arka sokaklar ve kirli ara yollar labirentine girmesini istemez. Burada ilgimizi çekecek, görülmeye değer şeylerin olmadığını söyler bize.

Artık böyle bir şey mümkün değil; yoksulların, sıradan insanların yaşadığı ara sokaklar da küreselleşmenin gezginci, göçebe, fetihçi gücünden kaçamıyor. Sermayenin kartal bakışı kent merkezindeki kirli arka sokaklar labirentini, kıyıda kalmış coğrafyaları düzleştirmeye, nezihleştirmeye, görülmeye değer, paranın gücüne boyun eğen yerler haline getirmeye çalışıyor. Kentin kıvrımları, kat yerleri bir yufka gibi açılıyor.

Küreselleşme imparatorluğu ve Skoptz’ler

NAFTA gibi ticaret yasalarıyla paranın önündeki engelleri kaldıran sermaye bir zamanların duvarlarını paranın her halinin sızabileceği yarı-geçirgen zarlar haline getirdi. Yarı-geçirgen, çünkü ülke sınırları, tıpkı bir biyolojik hücre zarı gibi istediğini geçiren istemediğini geçirmeyen zarlar olarak işlev görüyor.

Kanada eski Tarım Bakam Eugene Whelan’ın dediği gibi “bu anlaşmaların ticaretle alakası yok. Bu anlaşmalar, bu heriflerin nerede olursa olsun istedikleri şekilde, iş (business) yapma hakkıyla alakalı”. Neoliberaller yeryüzünü, raflarını istedikleri gibi düzenleyecekleri bir hipermarket biçiminde yeniden düzenliyor.

1 Ocak 1994 önemli bir tarih. Önemli, çünkü iki olay da bu tarihte gerçekleşti: Hem küreselleşmenin resmen ilan edildiği NAFTA anlaşması, hem de küreselleşmeye karşı direniş başlatan Zapatistaların Meksika’da San Cristobal las Casas’ı işgal etmeleri aynı güne denk geliyor. Zapatistalar bu anlaşmanın Meksikalı yerli halk ve köylüler için bir ölüm hükmü olduğunu açıkladılar.

Zapatistaların erken bir tarihte teşhis ettikleri gibi küreselleşme insanları ekonomik, politik ve hukuksal açıdan erksizleştirme sürecidir aynı zamanda. Mülksüzler, paranın akışkan gücüne yapışamayan, sınır zarlarından geçemeyen insanlar bir atık olarak her türlü projenin dışına yerleştirilip bir anlamda hadım ediliyor.

Aklıma Skoptzy’ler geliyor burada. 19. yüzyılın başlarında Rusya’da yaygın bir fanatik Hıristiyan tarikatı olan Skoptzy’ler bir öte dünya cennetine ulaşmak için kendi bedenlerini hadım ediyorlardı. Kimi üst düzey Skoptzy’ler tüm Rusya’yı bir hadım imparatorluğuna dönüştürecek projelerini Çar I. Alexander’a bile sunmuşlardı. Fabrika sahibi olan Skoptzy’ler ise aynı şeyi kendi çalışanlarına yapmaya çalıştılar.

Küreselleşmenin imparatorluğu, tüm insanlığı ekonomik ve politik açıdan erksizleştirirken Skoptz’lerin projesini kaldığı yerden devralıyor.

Evcilleştirilen” muhalefet

Zapatistaların direnişi başlattıkları tarihten bugüne, mülksüzleri erksizleştirme projesinin büyük bir direnişle karşılaştığına tanıklık ediyoruz. İktidarın her yoğunlaştığı noktada çok farklı topluluklar, gruplar bir araya gelip iktidar yoğunlaşmalarının karşısına dikiliyorlar. İktidar kendini merkezsiz bir yapılanma üzerine kurarken, direniş de merkezsiz bir boyut kazanıyor.

Peter Kropotkin ne demişti? “Uygarlık tarihimiz boyunca, iki gelenek, iki zıt eğilim birbirleriyle karşı karşıya gelmiştir: Roma geleneği ile halkçı gelenek, Emperyal gelenek ile Federalist gelenek, otoriter gelenek ile özgürlükçü gelenek.”

Bu çatışma biçim değiştirse de günümüzde de devam ediyor. Kentlerden, topraklarından sürülmeye çalışılan mülksüzler kendi direniş geleneklerini kuruyor, ağsal bir yapılanmayla birbirine bağlanıyorlar. Tek bir dünya kurmacasına karşı, doğrudan eylem, kitle seferberliği, katılımcı demokrasi yoluyla başka dünyaların da mümkün olacağını savunuyorlar.

Ekonomik sömürüye olduğu kadar cinsel ve ırksal baskıya karşı muhalefeti, ezilen halkların kendi geleceklerini belirlemesini, emperyalizme ve savaşa karşı direnişi, sosyal-ekonomik kaynakların ortak kullanımını, sosyal ekolojiyi, enternasyonalizmi, özgürlük kültürünün oluşmasını ve küresel özgürleşme hareketlerinin inşasını destekliyorlar. Halkçı, federalist, özgürlükçü gelenek direnişini dokuyor.

Yine de bu direnişin hemen yanı başında bir tehlike bekliyor bizi. Daha önceleri de gördüğümüz gibi sistem muhalif öğeleri evcilleştirip bünyesine katmasıyla da tanınıyor. Bir arkadaşın üstünde, İngilizce “Nike’ı boykot etmeye katılın, boykot tüm ülkede yayılıyor” ibaresi yazan bir tişört gördüğümde kendisini, bu şirketin yeryüzündeki sömürü ağına karşı duyarlılık gösterdiği için kutladım. Şaşırdı önce. Çünkü tişörtünde ne yazdığı umurunda değildi. Sonra şaşırma sırası bendeydi, tişörtü Nike mağazasından almıştı, yakasının arkasına baktım, doğruydu.

Dedim ya bu yeni bir şey değil. Bir zamanların iflah olmaz punk akımın bile ana akımın modası haline geldiğini görmüştük, hanım hanımcık teyzelerin punk saçlarına çoktan alıştık.

Sistemin evcilleştiremeyeceği muhalefet tarzlarını bulmamız gerekiyor galiba.

ÜÇ EKOLOJİ – Sayı 1

February 26, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, eko-savunma, ezilenler, isyan, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, yerli - yerel halklar | Leave a comment

ÜTOPYALARIMIZ VEYA İNANÇLARIMIZLA GERÇEKLİĞİ BİRBİRİNE KARIŞTIRIYORUZ – Melih Ergen

ÜÇ EKOLOJİ – Sayı 1

“Soruyu biraz daha kısa ve net sormadan…” demeden az önce dile getirmiş olduğunuz bütün bu çözümlemeler, verilecek yanıtların da aynı doğrultuda olmasını ümit edip sanki haklı bir umudu paylaşmak ister, hatta az daha öteye gidip ‘ne yapsak da şu partiyi kurup siyaset sahnesindeki yerimizi alsak’ diye Yeşiller’den yana olmanın, yani taraf olmanın kaygılarını da içeriyor sanki kendi içinde. ‘Üç Ekoloji’ adlı (neden iki ya da beş değil acaba?) bir dergi çıkarmak için yola koyulanlar için doğal karşılanabilir bu tutum, hatta bu soruyu yanıtlayacak olan kişilerin isimlerine baktığınızda, aynen benim gibi onların da bir zamanlar buna benzer ümitler besleyen insanlar olduğunu hatırlamak mümkün; ne var ki dergi çıkarmak isteğinin ‘parti’ kurma amacına doğru yöneldiğini görüp anlayınca -ister istemez- bir an duruyor insan, inançlarımız ya da dileklerimizle yaşanan ya da yaşanagelen gerçekliği tokuşturmak için tabii ki kendi içinde. Sonra da hayat hep öyle midir acaba diyorum kendi kendime, hani inandığımız ütopyaların gerçekleşmesi için umutla peşinde koşarken onun, oysa nasıl da acımasızca sürüp gidiyor o kendi gerçeğiyle diyorum, yazık ki hep öyle oluyor diye ekliyorum ardından.

Yo, ekliyorum ama asla nostaljik anlamda söylemiyorum bunları, aynı dili konuştuğumuzu sansak bile bir diğerini anlamadığımız, anlamak istemediğimiz için belki de; hani ‘iktidar’a karşı olma anlayışını hükümete karşı olmakla eş anlamda kullanmaya kalkıştığımız, böylesi tuhaf bir ‘politik’ bir ortamı paylaşmaktan ötürü en çok da. Baksanıza, ‘Avrupa’da iktidara gelen (altını ben çizdim) yeşil partilerin’ üzerinden ya da onlara atıfla kaleme alınan bir umut paylaşımından söz ediyoruz şimdi de. Ya da yirmi yıldır savaş karşıtlığı yolunda veya kadın hakları – çevre sorunları – demokrasi yolunda mücadele etmiş olduğu belirtilen bir hareketin nasıl olup da ‘görünür’ hatta ‘var’ olabileceğini soruyoruz, ama var olmayan, hatta görünmeyen bir hareketin yirmi yıldır bunları nasıl yapabildiğini ise nedense hiç sormuyoruz birbirimize. Sanırım bizler oldum-olası dilediklerimiz, ütopyalarımız veya inançlarımızla gerçekliği birbirine karıştırıyoruz, sonra da yeterince çalışma yapmamak, ya da şimdilerde olduğu gibi ‘ilke’ belirleme tartışmaları arasında boğulup gidiyoruz. (Hele eskiden ‘ilke’ derken yalnızca tüzük ilkelerinden ibaret olduğunu da hatırlatmak gerekiyor tabii ki bunun; asla siyasi anlamı okunmazdı çünkü ilkenin, iktidara karşı olan bir harekette başkan olmak, oldukça ve yeterli bir ilkesel varlık nedeniydi hatta kimileri için!) Özetle yanlış yapmak haklarımızı kullanıyoruz yani birlikte, eh bu da yeşillerin olmazsa olmaz ilkelerinden olsa gerek deyip geçiyorum.

Soruya ve konuya dönecek olursak, tabii ki ben de tarafım ve Yeşiller Partisi’nin var olmasını yürekten isterim, bunun için ne çabalar göstermiş olduğumu nasıl unuturum? Ama kuruluşunu başlı başına bir ‘çevre eylemi’ olarak yorumladığım ‘eski’ Yeşiller Partisi yerine yenisinin kurulmasını bir amaç olarak görmediğimi de belirtmek isterim doğrusu. Bu dönemde ve başlı başına olmasını dilediğim temel amaç: kurulacak böylesi bir partinin ve tabii ki şimdilerde internet üzerinden izlediğim ve değer verdiğim ilkesel tartışmaların yanı sıra, bu ilkelerin hayata karışacağı yerdeki işlerliğiyle ilgili: Yani nasıl olacak da ‘parti’ olurken eleştirdiği ama yine de sahip olacağı şu monolitik – merkezci – hiyerarşik kurumsal yapısına tutsak olmadan işlerlik kazanacak bu parti, ya da merkezi iktidar talebinden gönül rahatlığıyla nasıl yapıp da cayıp yerel yönetimlere talip olan bir siyaset geliştirecek, ya da bunu becerebilse bile dönüp arkasına baktığında parti kurmaya kalkışanların dahi kaçıp gittiğini görünce hiç mi düş kırıklığına uğramayacak? Bana kalsa uzatabileceğim daha nice sorunun dışında ve yalnızca yukarıdaki cümle içinde geçen üç soru bile yanıt bekliyor kafamın içinde. 1986 yılında (İstanbul’da parti kurma çalışmalarının tam göbeğindeyken) bir bayan arkadaşın sorusuna yirmi yıldır kimsenin toparlayıcı bir yanıt vermek istemeyişi gibi: “Yeşiller Partisi’ni kuruyorsunuz ama Marksizmle teorik çarpışma için yeterli cephaneniz var mı sizin?”

Sahi, sözü uzatmak yerine Karaburun’da yapılan Ütopyalar Toplantısı sonrasında yazmaya kalkıştığım bir değerlendirme yazısına hâlâ yanıt alamadığımı belirterek bitireyim en iyisi. Bu toplantıda değer verdiğim sosyalist arkadaşlar, İşçi Partisi’nin teorik cephesinde fikir üreten arkadaşlar da vardı doğal olarak, ama nedense onlar da hiç ses vermediler. Öyle ya, belki Marksizm de yeşillere yanıt veremiyor olabilirdi son on yıldır, bense dayanamayıp Sema Bulutsuz’un sunduğu bildirideki son satırlarını yazıma kattığım bu metni, hele şimdi internet üzerinden yapılan ilke tartışmalarının tam da öteki ucundan çekiştirmek amacıyla burada sunayım bari diyorum, hani bir taşla iki kuş vurmak için…

10. ütopyalar toplantısının ardından

Toplantı öncesinde tebliğ özeti istendiğinden: “Eminim ki bu toplantı boyunca ve nice tebliğler içinde, ‘ütopya’ sözcüğünün olup-olmayan ‘yer’ anlamına gelip-gelmediği, Latince’si-Farsça’sı-Türkçe’si derken ondan ilimsel-bilimsel anlamda ne anlamamız gerektiği bolca terennüm edilecek ve tabii ki oldum olası yaşanan şu hayatlardan, ya da düzenlerden sıkılıp da bunu topyekûn reddeden nice kulların uzunlamasına yatıp heyecanla kurdukları bir hayal, yani talep ettikleri yeni hayata ilişkin bir özlemden ibaret olup-olmadığı da söylenecek,” demiş, sonra da şöyle devam etmiştim: “Zaten buna ütopya değil, ‘aşk’ adını takıyor Orhan Pamuk da. Oysa yaşanası yeni bir dünya düzenine ait önermelerin bütüncül ve kurumlar arası -zorunlu- bir mantıkî bağla örülü olması gereği, yaşanmakta olan dünya -ülke bile değil- düzenlerinin zorunlu bir eleştirisini de barındıracak, barındırmak ne söz, işe tam da bu noktadan başlamak gerekecektir. Çünkü tersine bir ‘hayal’ aşk bile olamayacak, aslında bütüncül olma ve zorunlu bağları arama kaygısı ütopyayı hayalden çıkarıp onu bir ‘tasarlama’ edimi olarak anlamanın ön koşulu olacaktır. Ötesi, yani en azından nereden baktığımıza bağlı ve seçilen inançların ötesinde önerilen her türden ütopya, ya iyiniyet kumkumalarının hezeyanı, ya da temelsiz inşaata kalkışan taşeron evlerine benzeyecektir ki böylesi bir kör dövüşün yaratacağı ütopyaların gidecekleri yer, bak işte o zaman hiç olmayacaktır. Yeşillerin ünlü sözünden çağrışımla, imkansızı istiyor görünse de gerçekçi bir yanı olması gerekecektir yani ütopyaların. Yaşanan hayatın gerçekleri eninde sonunda bizim doğrularımızı aşar çünkü; ama ‘senin için böylesi doğru olacaktır’ yolundaki her önerme, ancak ‘gerçek’ olanın eleştirisiyle aşılır ve üstelik bu gerçek, sevsek ya da sevmesek de ortada olup inançlarımız ya da ‘doğru’ olduğunu sandığımız fikirlerimizle ilgili değildir pek. Refahın, eşitliğin ve özgürlüğün varolduğu bir dünya hayalimizi sosyalizmden beklemiş olabiliriz hayatımız boyunca, ama tersine gerçeklerle dolu olan bir deneyimin yanlışlarını bizzat kendi kuramlarının içinde gizlenmiş olduğunu görürsek onun ve biz hâlâ bu kuramları deşmek yerine yalnızca yaşanan bir gerçeklik olarak algılarsak bunları, doğrularımız kör inançların bataklığına saplanmış demektir ve şimdi bizden beklenen ütopyalar da ilk sallantıyla yıkılıp giden Düzce evlerine benzeyecektir.

Israrla ve tekrarla: Roma’lı beyler gibi yan gelip canım öyle istiyor diye bir ütopya önermiyorsak eğer ve hatta böylesi ütopyalar önermek hiç de kolay olmadığına göre, üstüne üstlük kendimizden menkul doğrularla ütopyalar önermek özgürlükçü kavramlarımıza ters düşüyorsa, bizim de alçakgönüllü bir tutumla ve senin için böylesi daha iyi diye bir düzenleme mantığı dışında ve acaba senin için neden kötüdür diye bir sorgulama mantığına sahip olmamız gerekiyor sanırım. Özetle, -en azından ben böyle düşündüğüm için- söyleyeceklerim tam da böylesi ütopyaların ve ‘gerçeğin’ eleştirisiyle birlikte ve yine çatısı birlikte çatılacak bir ütopya denemesi olacaktır yalnızca. Bu yüzden ‘olmayacak’ bir tebliğin özetini nasıl gönderebilirim ki?

Not: Okudukça yine de özet sayılır mı acaba bu söylediklerim? Yine de bir adı-başlığı olması gerekseydi eğer, ‘Ütopya Yanılsaması’ ya da ‘Ütopyasızlığın Ütopyası’ gibi ne dersin?” demiş Savaş’a ve aynen böyle konuşmayı hayal etmiştim Karaburun’da düzenlenen Onuncu Ütopyalar toplantısında.

Sonra, yani daha ilk oturumda üstelik, ’21.Yüzyıl için İkili Bir Felsefi Yapılanma Olarak Ütopyanın Bu Topraklara Dair Özel Durumu: Artütopyalar ve Dystopyalar’ adlı A. Hilmi Balcı’nın sunduğu bildiriden oldukça ümitlenmiş ve tamam demiştim: “En azından bu kez birbirimizin ne söylemek istediğini daha iyi anlayabileceğiz.” Neden ‘bu kez’ ve neden ‘en azından’ sorusunun yanıtı ise, bundan önceki toplantılarda hakim olan ‘kavramsallaştırma’ kaygılarının dışında kullanılan ‘dil’in aşılacağına dair bir vurgunun yapılmış olmasıydı bu bildiri sayesinde. Ne var ki Balcı ve iki genç arkadaş, ‘ütopya’ kavramının, diyelim ki yaşadığımız hayata ilişkin ‘hayır’larımız yerine özlenen hayata dair önerilen siyasi-politik programlardan farkını ve neden farklı olduğunu anlatmaya çalışırken, Beno Kuryel, ‘Sınavsız Öğrenim Ütopyası’ başlığıyla dile getirdikleriyle -doğruluğu ya da eklenmesi gerekenler bir yana- bugünkü eğitim sisteminin iyileştirilmesine ilişkin bir ‘önerme’ sınırlarında gezinmeyi seçmiş ve aynı sorunla bir kez daha karşılaşmıştık. Beslendiğimiz kavramların ötesinde inançlarımız ya da gereksinmelerimiz ‘benzer’ değilse eğer, birbirimizi anlamak gerçekten güçleşiyordu böylesi toplantılarda. Diyelim ki sevgili Kuryel’in oldukça değerli ve anlamlı olacak görüşleri ‘gündem’ dışına kaymamış olsaydı, ütopyaların olacağı-olmayacağı ya da olup-olmaması gerektiği yolundaki ikili fikrin tartışması oldukça zihin açıcı olabilir ve böylece geçen yıllarda noksan kalmış olan ‘özet çıkarma’ işlemi (ya da işlevi) de oldukça kolaylaşabilirdi. Ütopyaların yanı sıra tabii ki siyasi programlar veya olması yeğlenen reel önerilerde bulunmak da gerekiyordu belki, ama bu toplantıların amacı yaşadığımız hayatı ‘düzenleyecek’ fikirlerimizden önce hayatı nasıl anladığımızla ilgili değil miydi daha çok? Eh, şairin dediği gibi “İmkânsızdır anlamak!” deyip konuşulanları sessizce dinlemek de vardı doğrusu, Karaburun’da deniz durgundu çünkü; yemekler güzel, eski arkadaşları görmekse hepsinden güzeldi.

Sahi, eski arkadaşlardan kastımsa bu toplantılara her zaman katılan ve sosyalizme gönül vermiş olan arkadaşlarımdı. İnsanın insanı sömürmediği (yalnızca doğayı sömürdüğü belki), herkesin eşit olduğu (ama parti yöneticilerinin daha eşit olduğu), demokrasinin yarattığı ifade ve yaşama özgürlüğünün hakim olduğu (proletarya diktatörlüğü tezinin unutulduğu böylece), üretimin daha verimli olması nedeniyle yoksulluğun olmadığı (kapitalist üretim tarzının daha disipline edilmesiyle tabii ki), özetle özgür (burası hepten karışık) bir dünyanın hayalini birlikte kurduğumuz arkadaşları görmek gerçekten heyecan vericiydi ve en azından onlarla ortak bir ‘dil’e sahip olduğumuzu düşünüp keyifli ve ufuk açıcı sohbetler yapabileceğimizi düşünüyordum geceleri. Her ne kadar ‘Boş Zamanlar’ adlı Ütopya toplantısında ve bana göre Marksizm’in temel kavramlarına ters düşen bildiriler sunmuş olsalar da önceleri onlar, belki de Engels’in zorunlu çalışmanın olmayıp dileyenin bahçe duvarını onarmasıyla ilgili ütopyasını, ya da bizzat Marks’ın 1844 El Yazmaları’nda işçi ve sermayenin birbirini ürettiğini ve böylece kısır bir döngü içinde meta olarak kalacak insanın işçiden başka bir şey olmayacağını, (çalışmanın da sermayenin ürünü olduğunu böylece) hatta Marks’ın damadının aylaklığa övgüler düzdüğü kitabında zorunlu çalışmayı tümden reddettiğini, A.Gorz’un ise ‘İktisadi Aklın Eleştirisi’nde bütün bunları derleyip topladığını ve hep bu yüzden doğada boş zaman yoktur diyerek çalışmayı savunmanın bizzat Marksizm’e aykırı olacağını unutmuş olabilir, ya da devlete talip olan bir siyasi hareket olarak şimdiden aylaklık (!) fikrini yaymak istememiş olabilirlerdi pratik anlamda; ama ne de olsa siyasi bir propaganda alanı olmayıp teorik düzlemde tartışmaların yapıldığı bir yerdi burası ve ‘iman’ dışı fikir tartışmalarına açık olacak olan yegâne insanlarsa ancak sosyalistler, yani benim eski arkadaşlarım olabilirdi.

Heyhat… Her ideolojinin eninde sonunda bir ‘inanç’ olduğunu unutmuşum ben de, bilimsel metotlarla düşündüğünü sandığım bu arkadaşlarımın, (bilimin ne denli ‘bilimsel’ olduğu ise apayrı bir konu tabii) her biri ayrı bir tartışma konusu olan ve sürekli parantez içinde belirttiğim itirazlarımı dikkate almak bir yana, ütopya kavramına yükledikleri sınırlı bir anlamla yaptıkları ve siyasi propagandaya dönük olan konuşmaları, (Irak Savaşı üzerinden Amerikan emperyalizmine yönelik eleştirileriyle imanlarını tazeleme – neden acaba?) çabalarının ötesinde olamamıştı yazık ki; çünkü Sovyetler Birliği’nin baş düşman ilan edildiği günlerdeki tartışmaların bile gerisindeydi bu propaganda: Esas tehlikenin Rusya olduğuna işaret edildiği günlerde ABD emperyalizmine de değinilir, ama -herkeslerce bilindiği için- nedenleri ve nasılları uzun uzadı anlatılmazdı böyle, altmışlı yıllardan kalan ve artık bütün bir dünyanın bildiği bir saptama, Irak Savaşı üzerinden geliştirilecek ve üstelik yeni argümanların deşildiği bir toplantıda anlamlı olabilirdi belki, ama sözgelimi sevgili Ender Helvacıoğlu’nun bildirisi, üstelik kendi deyişiyle ‘yıllardır Ütopya Dergisi çıkaran biri’ olmasıyla savaş karşıtı bir söyleme dönüşeceğinin umut edildiği bir anda, yazık ki tam o anda bitivermişti. Yani haklı-haksız savaş ayrımını yapıyor mu yapmıyor muydu sosyalizm, hiç olmazsa bunu söylemeliydi Helvacıoğlu demeye kalmadan… Her neyse, zaten bütün ütopyaların ‘tahakküm’ esaslı olduğunun ve olacağının nedenlerini tartışmak bir yana, günlük siyasi çözümlemelerinin alt metni olacak teorik dilin ötesindeydi şimdi ortam. Deniz durgun, danslar hızlı ama eski arkadaşların zihni oldukça eskimişti (!) anlaşılan.

Benimse ütopyamın ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini anlatmak yerine ve şimdi bile yeniden böyle bir yöntemi seçip (bir ara soruldu çünkü) diğer bildiri sahiplerinin görüşlerine ilişkin eleştirilerimi öne çıkararak ve bu yazıyı toplantı sonucundaki sonuçlara ilişkin bir değerlendirme biçiminde yazmamın temel nedeni, en başta belirttiğim gibi ütopyaların volantarist karakterleri ve tanımları gereği olan kaçınılmaz sonuçlarından kaçınmak, yani şu ünlü ‘tahakküm tasavvurları’nı birlikte ve nasıl bir dünya istiyoruz biçiminde, üstelik ortak ‘özlem’lerimiz halinde nasıl dillendirebiliriz diye düşünmemden, ya da -şimdi bile- aynen böyle varsaydığımdan ötürü(ydü) yalnızca. Kasıtlı bir ihtiyatlılığın karşılığı sayılmalı(dır) yani bu tutum. Çünkü tersi bir durumda özlemlerimiz yeniden ütopyaya dönüşebilir ve biz bilmeden yeniden tek-tipçi, baskıcı bir yapı içinde (toplantılardaki ‘kolaylaştırıcı’ sistemine bile katlanamazken) bulabiliri(z)dik kendimizi. Yapmamız gereken tek şey, bir zamanlar içimizi heyecanla dolduran ve bizi hülyalara sürükleyen o sevimli ütopya sözcüğünün, ama tarihte onlarca örneğini gördüğümüz baskı-şiddet ve zulmün kaynağı da olabileceğini görerek gerçekçi olmak, bir yandan da imkânsız olanı istemekten asla vazgeçmemek olmalı(ydı) aslında. Sema Bulutsuz’un değindiği Hitler ütopyasının yalnızca Alman’lara ilişkin olmasını, Stalin’in öldürdüğü yüz binlerce Rus’un ve onların torunlarının acısını asla dindirmeyeceğini, dindirmediğini de biliyorduk çünkü. Öte yandan teori, tabii ki yaşanan tarihin bıraktığı acılarla gelişir ve ancak böylece yol gösterici olabilirdi, asla imanla değil! Kol kırılır ve böylece yen içinde kalmalıdır deyişi ise iktidarlara ve devletin varlığını sürmesini isteyenlerin işi olabilirdi yalnızca, bizimse hiç değil!

Sosyalizmin masum olduğuna inandığımız, bizlerinse masum olarak öğrendiğimiz ilk kurallardan biri (dilerseniz bilimsel olma kaygısını taşıma becerisi deyin buna, dilerseniz eleştiri-özeleştiri yapma usulü), ama gerçeği kabul edip hataları cesaretle düzeltme tavrı, bireysel ama devrimci bir ahlak gereği ve geleneğinin de sonucuydu aynı zamanda: Gerçek nesneldir, bilimseldir ve (o zamanlar tartışmasız bir biçimde öyleydi en azından) aklı başında olup da herhangi bir çıkarla bağı olmayan hiç kimse, üstelik bu tavrı asla reddetmeyip ne türden baskı olursa olsun fikirlerini cesaretle söyler, yani gerçeklerden asla ürkmeyip fikirlerini her alanda sonuna kadar savunurdu. Toplantıdaki arkadaşlarımın görüşlerini ise tam olarak bilmiyorum şimdi; ama kimi eski-yeni sosyalist arkadaşlar Stalin’i kolay lokma sayarak ve sosyalizmin kamburunu ‘reel’ sözcüğüne sarılarak atmaya kalkışarak inançlarını sürdürmeyi seçmiş olabilirdi, ne var ki ve ‘taraf’ olarak gördüğüm için açıkça belirtmeliyim ki, “Bu göller bizim ama balıklar sizin; ormanlar bizim ama ağaçlar sizin; bu ne biçim sosyalizm?” diye soran köylü önderi Makhno’nun başını vuranın Lenin olduğunu görmezden gelerek ve şimdi tarihin karşısında olduğu kadar teorik düzlemde de yeni değerlendirmeler ve yeni ütopyalarla tarih sahnesinde yerini almak yerine, hatta ne zaman tarihten söz etse ya da her türlü şerrin iktidardan geldiğini söylemek istese birisi, tarihin özellikle gizli bırakılmış köşelerini deşip bunları dinlemek istemeden sosyalizmi savunmak ne denli doyurucu olabilirdi? Bu bilimi değil, ancak ‘imanı’ı savunmak tavrıyla bir tutulabilir ve böylece sosyalizm önündeki ‘bilimsel’ olma savından kopartılarak kendiliğinden bir ‘inanç’ haline dönüştürülmüş olmaz mıydı? ‘Her ideoloji, bir imandır,’ sözü gerçekten doğru muydu yoksa?

Teorik yaklaşımlar yerine günlük politikaların değerlendirmesini yapan arkadaşlarımı anlamakta gerçekten güçlük çektim bu toplantıda. Ola ki ‘gündem’ böyle bir sorunun üzerine kurulmuş olabilirdi, ama kimi arkadaşlarımın söylemlerindeki zorlayıcı, hatta Çillervari, ‘ya böyledir, ya da böyledir, başka bir yol yoktur,’ gibisinden alan daraltan, bir başka türlüsünün de olabileceğini görmeyen, devrimciliği yalnızca kendilerinden menkul gören anlayışlarından ötürü sosyalizmin sözünü ettiğim referansları üzerinden düşünenlere karşı haksız bir üslup seçimi içinde olduklarını bile düşündüm doğrusu. Üstelik ne din, ne de bir küfür varken ortalıkta. Hepimizin de hülyası gerçekten sınıfsız, devletsiz, iktidarsız, partisiz, özgür bir dünya değil midir? Kullandığımız ortak dilde adı geçen sınıflı toplum, geçiş toplumunun hedefi; devlet giderek sönecek bir erk; iktidar kaçınılmaz olduğu için silahın ucunda; parti ise bu işler gerçekleştikten sonra kendini feshetmeyecek miydi yoksa? Ütopyaların kısa hedefli ve günlük siyasi programlar çerçevesindeki o kaçınılmaz gündemlerinde değil, kendi taşıdığı anlamın esası üzerinden tartışılması ve tabii ki teorik bir düzlemde, yani kavramların ışığında yapılması gerekmez miydi? Ekoloji, feminizm, sivil toplum, azınlık haklarına (etnik değil) ait bir demokrasi tanımı, ya da doğrudan demokrasi, otonomi, hatta determinizm-kaos-öznel bilimsellik-özgürlük… Bunların hepsi de boş yere uçuşan şık ve sevimli sözcükler olmaktan öte devlet ve iktidar kavramının düzenleyici mantığına darbe indiren, bu yüzden de sosyalizmin teorik cephesinde yarıklar açan yeni oluşumlardır aslında. Irak savaşı, aynen İstanbul’un fethi gibi yeni bir çağı açıp dünyayı emperyalizm teorileriyle açıklamanın yetmezliğini öğretedururken, yabancısı kaldığımız bu kavramları kendi torbamıza doldurmak yerine onların hangi gerçeğin eleştirisinden kaynaklandığını, hangi ihtiyaçlardan doğduğunu anlamak değil midir esas işimiz? Sözgelimi, Türkiye’de ‘68’lilerVakfı’nı kuranların, (ki kimseyi tanımıyorum aralarından) Çekoslavakya işgali üzerine ayaklanan ve daha fazla ‘özgürlük’ diye yürüyen işçilerle öğrencileri bastıranların gerçekte Fransız Komünist Partisi’nin siyaseti olduğunu bilmemeleri, ama aynı tarihlerde Türkiye’de daha fazla ‘sosyalizm’ diye yürüyen 68’lilerle (ki ben de aralarındaydım) ayrımını anlamak ve anlatmak gibi bir sorumlulukları olduğunu düşünmek gerekmez mi? Aynen ‘demokrasi, hemen şimdi!’ sloganının sosyalizm teorisiyle neden bağdaşmayacağını düşünmeden kullanmaya kalkışan ÖDP’liler gibi… Bu sloganın bağrındaki sosyalizm eleştirisini anlamamak, sosyalizmin anarşizmle olan hesaplaşmasını geciktirebilir belki kısa vadede, ama yelkenleri yanlış rüzgârla dolan ÖDP teknesinin vardığı yer de ortadadır. Kavramların içini boşalta boşalta ve olmazsa olmaz tanımları bile çiğneyerek ‘halk edilen’ (iradeye bağlı olduğu için yoktan var edilen) bir sosyalizm, sonunda ‘halt’ etmekle birleşirse eğer bütün dünyada, bunun suçunuysa halklarda değil bizzat sosyalistlerde, ya da parti ve iktidar kavramlarının içinde aramak gerekir diye düşünmek gerekir!

Bilim aklı, özeleştirisi ise önce cesaret gerektiriyor. Hiyerarşik bir kümelenmenin tepelerinde statükocu bir biçimde yer almak istemiyor ve ayrıca düşünce tembelliğine kapılmadan hayatı anlamaktan söz ediyorsak eğer, tabii ki devrimci olmaktan caymamak ama tek yolun da sosyalizm olmadığını anlamak gerekiyor. Bir başka türlüsü mümkündür ve sosyalizme ait bu eleştiriler, gerçekte devrimci bir cesaretle ‘iman’ın üstüne yürüyüp statükocu-baskıcı anlayışları yenmek, sonra da sınıfsız ve özgür bir dünya tasavvurlarını birlikte çatmanın ön koşuludur. Hele böylesi ütopyaları liberaller ya da kapitalizmin ideologlarından beklemediğine göre kimse, kızıp kırılmak, (bir önceki toplantıda karşılaştığım bir davranıştı bu) ön yargılarla davranmak, (neredeyse ‘dönek’ saymak) ‘bilimsel’ olduğu savına sahip sosyalizme uygun olmasa gerek. Yaratacağımız yeni ütopyaların rehberliğini Marksizm ve bu öğretiyle dünyayı çözümleyenlerin dışında kimlerden bekleyebiliriz ki?

Anarşizm iktidarı hedeflediği andan itibaren tanımını boşaltır, tutarlılığını yitirir belki, ama tarih iktidarlar tarafından yazıldığı için haklılığı anlaşılamamıştır anarşizmin. Katıl-katılma, seç-seçme ama tartışmadan kaçınmamalı, bir zamanlar neden sosyalist olduğumuzu yeniden hatırlamalıyız: Bilim (!) ya da bilme merakına duyulan ilgimiz, inanç esaslı olmadığına ‘inanageldiğimiz’ pozitivizim (!) ve bütün insanların hayrına olduğunu varsaydığımız çözümlemelerle yapageldiğimiz önermelerin adı değil miydi o mücadelelerimiz? En azından Jacques Rigaud’un, “Kesinlediğim zaman bile kuşku duyarım,” sözüne yaslanıp kesinlediklerimizin tersine söylenenlerin ne olduğunu dinlemeli, cesaretle dinleyip titizlikle incelemeliyiz. Ama hep o cesaretle, çünkü epistomolojik kopuşlar oldukça karın ağrıtsa bile denizin durgun olmasını istiyorsak eğer öncesinin dalgalı olacağını bilmeli, birlikte yaşadığımız hayatınsa kendini her gün yeniden ürettiğini ve onu ancak kaç zaman önce birlikte öğrendiğimiz ‘zıtların birliği’yle anlayabileceğimizi fark etmeliyiz.

Kim ne derse dersin, bu hayatı birlikte çoğaltacağımıza inanıyorum ben. Kimi -eski- parti önderlerinin eleştirilerinden farklı olarak parti içi sorunlar veya kişisel eleştirilerin sınırlarında anlamıyorum çünkü anarşizmi. Bu sorunları yaratanın bizzat kavramın kendisi olduğunu, yani her türden hiyerarşiye, partiye, devlete, iktidara ve yönetme arzularının kendi doğaları gereği olan bütün anlayışlara karşı olmanın anlamlı olacağını, ‘muhalif’ tavrınsa bir ruh hali olduğunu düşünüyorum aynı zamanda. Verili hayatın kendi irademizle baş başa kalana değin yadsınmasını ise bu nedenle değerli buluyorum. Çünkü ‘özgürlük’ bireyin ancak kendi iradesini yendiği yerde açılan ve ancak ‘ada’ ve adacıklarda korunabilen bir sonsuzluğun, bu sonsuzluğun içinde kendi ‘iktidarı’nı yenip öteki’nin tüm farklılığı içinde tanımasıyla sağlanan bir ‘edim’ olabilir. Ancak böyle bir sonsuzluğun içinde anlamlı olabilecek özgürlüğü ise A. Hilmi Balcı’nın değindiği gibi ütopyaların değil, sanatın içinde bulunacağına inanıyor ve hep bu yüzdendir ki Sema Bulutsuz’un dağıtmış olduğu metnin üzerinde yeterince durulmadığını düşünüp Melih Cevdet Anday’a bir kez daha kulak vermenizi istiyorum şimdi:

“Karanlık bastı mı mağarada toplanırdık. Saatimiz yoktu. Bu yüzden de, ortada odun ateşi yakardık. Geyiğin yağı damlardı ateşe. Kokusu taş duvara ruhunu çizerdi. Bu ruh, yeniden geyik olurdu ertesi gün; ateşimizin üstündeki erini alırdı… Ölümsüzlük, korkusuzluk günleriydi o günler. Uzaklardan yırtıcı hayvanların bağırışları gelirdi. Karanlığa bağırırlardı. Barabbas gibi. İsa bu yüzden geldi. Ama biz korkmazdık ki… Analarımız, babalarımız, kızarmış eti parçalarlardı geyiğe benzemiş elleri ile. Herkesin saçı uzundu.

Gerçekte uyku uyanıklık birdi. Ölmek ve yaşamak bir. Geceden günü, günden geceyi yaratırdık. Acıkma geyiği diriltmek içindi. Taşları topladın mı, yağmur geliverirdi. Bakışlarımızla yakardık ateşi… Ne zengindik ama. Sonra tümden yoksul düştük. Bunu anlamam için yüzyıl yaşamam gerekti. Ah, bütün dünyayı yaşadım.

Daha bulunmadık ne ülkeler var bu dünyada. Bunlardan birini, rastlantı, gördüm. Ağlamaya başladım. O gün bugün konuşmam. Orada hiçbir sözcük yoktu. İnsanın öyle günleri olur ki, bir ses duyar, duyduğuna inanmaz; bir şeye basıyorum sanır atlar, oysa üstüne basacağı bir şey yoktur; bir geminin uzaklaştığını sanır, oysa kendi de içindedir; güçsüzlük duyar, oysa bütün güç ayaklarının altındadır; karmaşık sandığı basit, basit sandığı karmaşıktır; yitirdiğini kazanır, kazandığını yitirir; ölecek iken yaşar, yaşayacak iken ölür; konu yokken sözü bulur, sözü bulduğunda konuyu unutur. Ama yaratan odur, kendini öldürür. Anlatamıyorsam ne çıkar! Sen bul!

Eksik bırakacağım şiirimi. Onu sen tamamla!”

February 26, 2010 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, ekotopya heterotopya utopyalar, sistem karsitligi | Leave a comment

DÜNYANIN YEŞİL TARİHİ HÜZNÜN TARİHİDİR – Süleyman Yılmaz

Clive Ponting
Dünyanın Yeşil Tarihi – Çevre ve Uygarlıkların Çöküşü

Çeviren: Ayşe Başcı-Sander
Sabancı Üniversitesi Yayınevi, 2000
Orjinal Basım: A Green History of The World – The Environment and The Collapse of Great Civilizations
Penguin Books, 1991

Dünyanın yeşil tarihi çoğunlukla hüznün tarihidir. Bu hüznü insanlığın ve dünyanın birlikte çektikleri acılar doğurur ve bundan sonra yaşanacaklar da daha az acılı olmayacak gibi görünmektedir. “Çevrenin şu anki durumu ve gelecekte yaşanabilecekler konusunda birçok kitap var; fakat bunların çok azı uzak geçmişe kadar uzanıyor ve çevrenin insanlık tarihini nasıl etkilediğini inceliyor. Hiçbiri de, çok önemli olan noktalara ve sorulara değinmiyor. “Ben, dünyanın tarihine ‘yeşil’ perspektiften bakan bir kitaba büyük bir gereksinim olduğuna yürekten inanıyorum” diyor Clive Ponting kitabının önsözünde.

Kitap, dünyanın yeşil tarihinin kısa bir özeti olarak Paskalya adasının tarihi ile başlıyor. Bu adanın ibret verici hikayesi kitapta oldukça uzun anlatılmakla birlikte biz kısaca özetleyelim: “ Paskalya adası, dünyanın en ücra bölgelerinden birisidir. Sadece 390 km kare bir alanı kaplayan bu Pasifik adası, Güney Amerika’nın batı sahiline 3700 km, en yakın yaşanabilir adaya 2300 km uzaklıktadır. Hollandalılar, adayı 1722 yılında ilk batılılar olarak ziyaret ettiklerinde, kulübelerde ve mağaralarda yaşayan sürekli savaş halinde olan ve adadaki besin kaynaklarının yetersizliği yüzünden umutsuzca yamyamlığa yönelen 3000 kişilik ilkel bir toplum buldular. Avrupalı ziyaretçileri en fazla şaşırtan ve ilgilendiren olay ise, bütün bu sefalet ve barbarlığın arasında, bir dönemin gösterişli ve gelişmiş bir toplumuna ait, adanın çeşitli yerlerinde yükseklikleri altı metreyi aşan 600′ den fazla yekpare taş anıt olmasıydı. Toplumsal açıdan gelişmiş ve teknolojik açıdan karmaşık bir iş olan heykellerin yontulması taşocaklarından başka yerlere taşınması ve dikilmesinin bu ilkel toplum tarafından gerçekleştirilmiş olması olanaksız görünüyordu.

Paskalya adasının geçmişi, kayıp uygarlıklarla ya da gizemli bilgilerle dolu bir tarih değildir. Bu tarih insan topluluklarının çevreye olan bağımlığını ve bu çevreyi düzeltilemeyecek biçimde bozmanın sonuçlarını gösteren çarpıcı bir örnektir. MS 5. yy.’da adaya batıdan 20 ya da 30 Polinezyalı göçmen geldi. Adanın çok zengin olmayan bir bitki örtüsü vardı ve hiç memeli hayvan yoktu. Evcil hayvanları tavuk ve Polinezya faresinden ibaretti; temel ekinleri tatlı patatesti. Yeterli derecede besleyici olmasına karşın tekdüze seyreden bir beslenme biçiminin tek yararı tatlı patates ekiminin zor olmaması nedeniyle başka etkinliklere ayıkacak zamanlarının kalmasıydı. Temel toplumsal birimler geniş ailelerden oluşan, aralarında her konuda rekabet olan klanlardı ve her klanın kendine ait tören alanları vardı. Buralarda ahu denilen dev heykellerin dikildiği atalara tapınma platformları vardı. Bu heykeller bir taşocağında yapılıyordu ve daha sonra adanın değişik yerlerindeki tören alanlarına yük hayvanları olmadığı için ağaç gövdelerini kızak olarak kullanıp insan gücüyle götürülmek zorundaydı. 1550 yılında ada nüfusu 7000 kişiyle doruk noktasına ulaşmıştı. Zamanla klan sayıları artmış yüzlerce ahu ve 600’den fazla dev taş heykel vardı. Sonra bu uygarlık birdenbire yıkıldı. Taşocağındaki yarım bırakılmış heykeller kaldı. Bu yıkımın nedeni, Paskalya Adası’ndaki ”gizemi” çözmenin anahtarı, bütün adanın ormansızlaşmasının getirdiği çevresel bozulmaydı: Göçmenler adaya ilk geldiğinde adada büyük ormanlar vardı. Nüfus arttıkça, tarım alanı açmak, ısınma ve yemek pişirme, ev aletleri, direkler ve sazdan ev yapımı için malzeme elde etmek ve balık avlayabilmek için tekne yapmak amacıyla ağaçlar kesilmeye başlandı: En çok da kızak yapımı için kesiliyordu. 1600 yılında ada tamamen çıplak kalmıştı. Heykel yapımı durdu. Ev yapılamadığı için mağaralarda yaşamaya başladılar. Artık tekne yapamadıkları için balık avlayamıyorlardı ve uzun yolculuklara çıkamıyorlardı. Erozyon topraklarını zayıflattığından yiyecek üretiminde ciddi bir sıkıntı yaşıyorlardı. 7000 kişiyi beslemek olanaksız hale geldi ve nüfus hızla azalmaya başladı. Dünyanın bu ücra köşesinde kapana kısılan ada halkı azalan kaynaklar üzerindeki tartışmalar sonucu neredeyse sürekli savaş halindeydi. Kölelik arttı ve alınabilecek protein miktarı düştükçe yamyamlık yaygınlaştı. Savaşların temel amacı rakip klanın ahularını yıkmaktı. 1830′larda neredeyse bu dev heykellerin tamamı yıkıldı. Adaya gelen ziyaretçiler bu heykellerin nasıl taşındığını sorduklarında adanın ilkel sakinleri, atalarının neler yaptığını artık hatırlamıyordu; yalnızca, bu dev figürlerin adanın öteki tarafından ‘yürüyerek’ geldiğini söyleyebildiler.

Dünyanın öteki bölgelerinden neredeyse tamamen kopmuş olduklarını bilen Paskalya halkı, varlıklarının bu küçük adadaki sınırlı kaynaklara bağlı olduğunu anlamış olmalıydı. Taşocağının yakınında tamamlanmamış birçok heykel bulunması adada ne kadar ağaç kaldığının hiç düşünülmediğini, artan nüfusun ve ada halkının kültürel hırslarının, ellerindeki kaynaklardan çok güçlü olduğunu akla getirmektedir.”

Kitapta diğer konular on altı ana başlık altında bu perspektiften ve daha da genişletilerek anlatılıyor. Aslında hepimizin bildiği gibi dünya, her açıdan kapalı bir sistemdir. Güneş ışığının yaşam için gerekli olan enerjiyi sağlamasına karşın bütün kaynaklar sonludur. Dünyanın kapalı bir sistem olduğu gerçeği, hiçbir şeyin dünya dışına çıkamayacağı anlamını da taşımaktadır. İnsanlar da bu gerçeğin ve bundan kaynaklanan başka sorunların bilincinde olsunlar ya da olmasınlar, dünya ekosisteminin bir parçasıdırlar. “İnsanların ekosistemle olan ilişkilerindeki iki etken, onları bütün öteki hayvanlardan ayırır. Öncelikle, varlığının bağlı olduğu ekosistemleri tehlikeye atma, dahası yok etme gücüne sahip tek canlı türü insandır. İkinci olarak da yeryüzündeki her ekosisteme yayılan ve ardından teknolojiden yararlanarak bütün ekosistemleri egemenliği altına alan tek canlı türü de insandır. İnsan topluluklarının en büyük sorunu, çeşitli talepleri ile bu talepler sonucu oluşan baskılara ekosistemlerin dayanma gücünü dengeleyememektir”.

İlk insanların ortaya çıktığı zamandan beri insanlar iki milyon yıllık varoluşlarının neredeyse tamamında yiyecek toplayarak ve hayvan avlayarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu avcı-toplayıcı yaşam biçimi insanlık tarihinin yüzde doksan dokuzunu oluşturmuştur. İnsanların son birkaç bin yıl dışında hemen hemen ve her koşulda, küçük ve hareketli topluluklar halinde yaşamış olduklarını görüyoruz. Günümüzde hala aynı yaşam biçimini sürdüren çok az sayıda topluluk vardır. Bu topluluklar aşama aşama dışlanmışlardır, birçoğu da kendi topraklarının dışına sürülmüş durumdadır: “Güneybatı Afrika’ da Buşmanlar, ekvatoral ormanlarda Pigmeler, Doğu Afrika’da Hadzalar, Avustralya yerlilerinin bir kısmı, Amazon yerlileri, Artika’da İnuitler”. Ama günümüzde ve geçmişte bu avcı-toplayıcı toplumların genellikle, sürekli bir açlık tehlikesi altında yaşamadığını, tersine ellerindeki zengin besin kaynaklarından seçtikleri ve besin değeri açısından yeterli bir beslenme biçimlerinin var olduğunu biliyoruz. “Haftada iki buçuk günlük çalışma ile ‘yeterli’ nin üzerinde besin elde edilebilir. Bunun için ortalama 10 km’den daha uzağa gitmek gerekmezdi. Kadınlar günde bir ile üç saat arası çalışır ve geri kalan zamanlarını boş vakit etkinlikleriyle değerlendirir. Topluluğun yüzde kırkı besin elde etme şeklinde hiç rol oynamaz.” Daha fazla iş yapmanın gerekli olduğu tarımın cazibesine bu toplumların büyük kısmı hiç kapılmamıştır. Afrikalı bir yerlinin, bir antropologa söylediği gibi ”Dünyada bu kadar çok mongongo meyvesi varken neden tarımla uğraşalım ki”.

İlk insanlar Afrika’dan çıkıp Ortadoğu, Hindistan, Güney Çin ve Endonezya’nın bazı bölgelerindeki sıcak alanlara doğru yayıldı ve Avrupa’da yaşam ise 80.000 yıl önce başlayıp 12.000 yıl öncesine kadar süren son ve uzun buzul çağında başladı. Fazlasıyla zorlu iklim koşullarında Avrupa’da sabit yerleşimlerin kurulması, insanın bir başarısı ve çevre üzerindeki artan denetiminin bir göstergesi olduğunu görüyoruz. Çünkü “Kuzey Avrupa’nın çoğu buzullarla kaplı, güneyindeki toprakların alt tabakası sürekli bir don altındaydı. Uzun yaz mevsimlerinde buzulların kuzeye doğru çekilmesiyle günümüzdekinden bile zengin bir bitki örtüsü ortaya çıkıyor. Başta ren geyiği, tüylü mamut, bizon ve vahşi at sürüleri olmak üzere, tüylü gergedanlar, iri boynuzlu dev geyikler ve bozkır antiloplarından oluşan çok çeşitli bir hayvanlar alemi vardı. İnsanlar varlıklarını sürdürebilmek için bu hayvan sürülerine bağımlıydı. Bu zorlu ortam, mevcut besin kaynaklarını denetleyebilmek için gerekli olan çok gelişmiş ve karmaşık bir kültürün oluşmasına yol açtı ve insan topluluklarının daha önce hiç olmadığı kadar yüksek bir toplumsal iletişime girmesini sağladı. Avustralya yerleşimlerinde ise kıtanın doğu bölümünde nispeten daha yumuşak bir iklimin olması ve avcı-toplayıcı grupların daha kolay yiyecek elde etmesi sayesinde karmaşık uygulamalara gerek yoktu.” Avrupa, Asya ve Amerika’da biraz geç de olsa (yaklaşık dört bin yıl kadar) benzer bir süreç izlenirken, Avustralya’da geçimin daha kolay olması, toplumun tabakalaşması ve karmaşıklaşmasının önünde bir engel olmuştur.

İnsanların tüm dünyaya yayılma sürecinin son aşaması sayılabilecek süreç, son buzul çağının sonunda Bering Boğazı’nın bir kara köprüsüne dönüşmesiyle Sibirya’dan Alaska’ya geçilmesiyle kurulan Amerika yerleşimleri oldu. Yaklaşık 13.000 yıl önce olan bu olaydan sonra insanlar iki-üç bin yılda Güney Amerika’nın en uç noktasına kadar ulaştı. Günümüzle kıyaslandığında ekolojik olarak çok uyumlu olduğu düşünülen avcı-toplayıcı yaşam biçimi de çevre üzerinde ciddi baskılar oluşturabiliyordu. “Yaklaşık olarak 10.000 yıl önce Wyoming’ de Caspar’da tek bir avda 74 bizon öldürülmüştü. Aynı dönemde Güneydoğu Colorado’ da bir av sırasında hayvanlar korkutularak bir uçuruma doğru yönlendirilmiş, yaklaşık 200 hayvan düşerek birbirinin üzerine yığıldığı için de birçoğu kullanılamamıştı. Doğu Afrika’da yaşayan Hadza topluluğunun bir parça bal alabilmek için vahşi arı kovanlarını tamamen yok ettiği bilinmektedir. Birçok bitkiyi kökünden sökerek yok etmişlerdi. Bazen yenilebilir bitkilere yer açmak için ateşi kullanarak büyük orman yangınları çıkarmışlardı.Yine de en büyük etki avcılık sayesinde olmuştur. Milattan Önce Kuzey Pasifik’te Aleut Adaları’nın halkı su samurlarını öldürmeye başlamış, bin yıldan kısa bir sürede bu türü avlayarak yok etmişlerdi. Madagaskar Adası’nda ilk yerleşimlerin başlamasından birkaç yüzyıl içinde uçamayan bir kuş türü ve küçük su aygırı kısa sürede ortadan kaldırılmıştı. Yeni Zelanda’da Maoriler, kivi, veka ve birçok moa türü gibi uçamayan kuşların büyük bölümünü acımasızca avlayarak ve yumurtalarını yiyerek ilk yerleşimden 600 yıl içinde yirmidört moa türünün ve bunu dışında yirmi ayrı kuş türünün neslini tüketmişlerdi. Avrupa’da iklim değişmelerinden etkilenmiş bile olsalar yünlü mamut, yünlü gergedan, dev İrlanda geyiği, misk sığırı ve bozkır bizonu ve birçok otobur aşırı avlanmadan yok edilmiştir.

Asya’da bazı türlerin azalması nispeten küçük ölçekteydi. Ama ada olan Avustralya’da yerliler 40.000 yılda adadaki hayvanların yüzde 86’sının neslini avlanmayla yok etmişlerdi.

Amerika’da memelilerin üçte ikisi (üç cins fil, altı dev dişsiz memeli, armadillo, karınca yiyenler ve tembel hayvan), on beş cins toynaklı hayvan, dev kemirgenler ve etoburlar avlanarak yok edildi.”

Tüm bu örneklerden anlıyoruz ki avcı-toplayıcı toplumlar da doğaya karşı son derece yıkıcı olmuşlardır, ama daha sonra da bahsedildiği gibi bunun hızı son derece yavaştı. Belki de bir önceki toplumdan bir sonraki topluma bu yıkım ve yok oluş süreçleri fark edilemiyordu.

MÖ 15.000 yılında Yakındoğu’da ilk tarım uygulamalarına rastlanmıştır. Neden tarıma geçildiği konusunda Clive Ponting en önemli tezin, artan nüfusun çevre üzerine getirdiği baskı olduğunu kabul ediyor. “Tarımın diğer geçim türlerine tek üstünlüğü, harcanan büyük çaba karşılığında daha küçük bir alandan daha fazla besin elde edilmesini sağlamaktadır. .Çok fazla besin üretilmesine olanak tanıdığı için, yerleşik; karmaşık, hiyerarşik toplumların doğmasını ve insan nüfusunun çok daha hızlı artmasını sağladı. Tarım devrimi öncesinde dört milyon olan dünya nüfusu, MÖ 5000 yılında beş milyona, MÖ 1000 yılında 50 milyona, MS 200 yılına 200 milyona yükseldi. Bu artış, sabit bir hızla olmamakla birlikte, o dönemden bu yana sürmektedir; günümüzde altı milyara yaklaşmıştır. Tarım, Güneybatı Asya, Çin ve Orta Amerika’da birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmıştır ve insanlık tarihinde en önemli değişim olarak görülmektedir.

Tarıma geçişte yine çevresel olanakların ne kadar belirleyici olduğunu görmekteyiz. “Köpek, koyun, at ve sığır gibi hayvanların evcilleştirilmesi tarımın daha da hızlı gelişmesini sağlarken, bunlardan yoksun olan Amerika kıtasında eski dünyadan yaklaşık dört bin yıl sonra tarım toplumuna geçmişlerdi”.Gerçekten de onaltıncı yüzyılda Avrupalılar Amerika kıtalarına ilk kez gittiklerinde birçok açıdan MÖ 2000 yıllarının Mezopotamya’sına benzer bir toplumla karşılaştılar.

Mezopotamya’da, MÖ 5000 yılında bakır kullanılmaya başlandığını, tekerlek ve yazının bulunduğunu bilmekteyiz. “Ama bunların arasında en önemli gelişme, besin fazlasını toplama, depolama ve dağıtma sürecindeki karmaşık işlemlerin hesaplarını kayıtlı tutma gereksinimi sayesinde icat edilen yazıydı. Bu merkezi denetimin artmasına çok yardımcı ve belirleyici olmuştur.”

Yoğun tarımsal faaliyetlerin çevreye geniş çaplı zararları ilk olarak bu bölgede görüldü. “Sümerliler, güneyde büyük bir özenle kurdukları dünyalarını kendileri yıkmışlardı. Yoğun sulamanın toprakta tuzlanmayı artırması sebebiyle, topraklar hızla çölleşmiş. Besin üretemeyen ve kaynakları tükenen bu toplum kısa sürede çökmüştür. Aynı şey İndus Vadisi’nde MÖ 2300 yılında 500 yıllık bir uygarlık kuran başka bir toplumda yine topraklarının tuzlanması, evlerini ve tapınaklarını güneşte kurutulmuş tuğladan değil de, pişirilmiş topraktan yapılmış tuğladan yaptıkları için çevre orman dokusunun yok edilmesiyle hızla çökmüştür. Besin üretemeyen ve ordularını beslemekte zorluk çeken bu toplumlar dış istilalara açık hale geliyordu.” Bu iki örnekte de dünyanın son derece gelişmiş ilk büyük uygarlıklarının ortadan kalkmasında çevresel değişimin yine ne kadar belirleyici olduğunu anlıyoruz.

Tarımsal üretimin artışı ile nüfus artışı hiçbir zaman aynı paralellikte gitmemiştir. Çünkü tarım yıllık ve dönemsel iklim değişimlerine ve bitkileri etkileyen hastalıklara çok bağlıdır. Bu etkenler hasatın bir yıl kötü gitmesine sebep olduğu gibi ertesi yılın hasatını da birçok üründe tehlike sokar. Bu da tarihsel süreçte açlığa ve birçok defa kitlesel ölümlere sebep olan kıtlıklara yol açmıştır. “Onsekizinci yüzyılda Avrupa genelinde insanlar, yoğun çalışma sonucunda sınırlı çeşitle, tekdüze bir beslenme biçimiyle en fazla 2000 kalori alabilirken, Kalahari çölü’ndeki zenciler, haftada yalnızca üç gün çalışarak elde ettikleri besinlerden günde yaklaşık 2100 kalori almaktadır.”

Avrupa onikinci yüzyıla kadar Yakındoğu ve Çin ile kıyaslandığında temel gelişmelerin uzağında, geri kalmış bir bölgeydi. Onbirinci yüzyılda Avrupa’da daha önceleri uygulanan parçala yak yöntemiyle tarım yapma yerine, ilk defa doğal ormanları yok ederek kalıcı tarım arazileri açılmaya başlanmış. Öyle ki günümüzde turistleri Akdeniz bölgesine çeken zeytin, asma, maki bitki örtüsü ve kokulu bitkiler aslında bu bölgenin doğal bitki örtüsü olan meşe, kayın ve sedir ağaçlarından oluşan sınırsız ormanların kesilerek yok edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu iş batıdan doğuya doğru genişlemiş ve bir tür iç sömürgeleştirme hareketi olmuştur. Onaltıncı yüzyilda da dünyanın diğer kısımlarını denetim altına almayla dış sömürgeleşme süreci yaşanmış. Bu iki hareketin etkileri birleşerek modern dünyayı oluşturmuştur. Avrupa’nın bu yayılımının tüm dünya ülkelerinin çevresi ve yerli halkları üzerine hala devam eden etkileri olmuştur.

Avrupa düşüncesinin temelini oluşturan klasik Yunan ve Roma filozoflarının ve Hıristiyan dünyasının Yahudi köklerinden gelme düşüncelerine dek uzandığı bilinmektedir. Eski Yunan’da birçok filozof doğanın insan için yaratıldığını söylerken, Hıristiyan düşüncesinde tanrının yarattığı insanın en üstün varlık olduğu ve diğer varlıkları yönetme hakkının olduğu kabul edilmiştir. İslam düşüncesinde de hemen hemen aynı şey benimsenmiştir. Bu yaklaşım tarzı insanın doğa üzerindeki her tür eylemini meşru kılmak açısından önemli olmuştur.On sekizinci yüzyılda gelişimin kaçınılmazlığı düşüncesi benimsenmişti. Marks, Adam Smith, Keynes gibi sosyalist ve liberal iktisatçıların hepsi birbiriyle rekabet halindeki uçlara kaynakların nasıl dağıtılması sorunu ile ilgilenmiş ama kaynakların tükenme sorununu hepsi görmezden gelmiştir.”Bu düşünceler, Avrupalıların doğal dünyaya verdikleri zarar, diğer toplumları kendi hedefleri doğrultusunda biçimlendirmeleri ve dünyanın doğal kaynaklarını sömürmeleri doğrultusunda kendi kendilerini mazur göstercek entelektüel bir temel oluşturmalarına yardımcı olmuştur.”

Dünyanın yağmalanması ve birçok hayvan ve bitki türünün yok edilmesinin Avrupa yayılmacılığıyla başlamadığını biliyoruz. “Mısır’da Eski Krallık dönemine gelindiğinde Nil Vadisi’nde fil, gergedan ve zürafa gibi hayvanlar kalmamıştı. MÖ 2000 yılında Anadolu ve Yunanistan’da aslan ve leoparlar tükenmişti.” Ama en korkunç etkiler yayılmacılık döneminde özellikle Kuzey Amerika kıtasında görülmüştür. Bizonlar, Kızılderililerin yaşamlarını birlikte sürdürdükleri ve onlara bağımlı şekilde yaşadıkları hayvanlar olarak bilinir. “Batılılar bu hayvanları sadece derileri için avlamaya başladıklarında sayıları nerdeyse 60 milyonu buluyordu ama sadece 1830′lu yıllardan başlayarak 40 yıl içinde nesilleri tamamen tükenme noktasına gelmiştir.” Avrupalılar, balina, fok ve birçok deniz canlısını özellikle ondokuzuncu yüzyılda kitleler halinde yok etmiştir. “Çünkü bu tür canlıların nesillerinin tükeneceğinin anlaşılmasına rağmen avlanmalarına rekabet hissinden dolayı son verilemiyordu. Bu canlıların doğada sahipleri yoktu. Kimse kimseyi sorumlu tutamıyordu. Ekonomik olarak tükenen bir canlıdan sonra başka bölgelere veya başta türlere yöneliyorlardı” Yayılma ve sömürgeleştirme sürecinde bazı bitki ve hayvanların, başka kıtalara önceden ne soruna sebep olabilecekleri hiç düşünülmeden taşınmasıyla birçok ekolojik felaket yaşanmıştır. “Avustralya’da tavşanların doğal düşmanları olmamasından dolayı milyonlarca üreyip doğal bitki örtüsünü yok etmeye başlaması, binlerce çiftlikte zarara yol açması ve buna engel olabilmek için kuzeyden güneye 1600 km’lik bir çit yapılmak zorunda kalınmıştır. Yine bu kıtada Arabistan’dan daha çok yabani hecin devesi vardır. Yeni Zelanda’da yabancı bitki türleri yüzlerce yerli bitkiyi yok etmiş ve 800 yabancı bitki türü bu ülkede yayılmıştır.”

1500 yılından sonraki dönemde Avrupa’nın yayılımı, dünyanın farklı bölgelerinin tek bir sisteme bağlanması sürecini başlattı ve bir dünya ekonomisi yarattı. Dünyanın diğer yerlerindeki kaynakların, madenlerin, hammaddelerin nasıl batıya taşındığını, batı için artan kölelik ve zorla çalıştırmayla yerli halkların ve kültürlerinin yok edildiğini biliyoruz.”Sadece Afrika’dan Amerika kıtasına 1500 yıllarından köleliğin yasaklandığı 1800′lü yılların sonlarına kadar onüç milyon insan köle olarak götürülmüştür.” Ayrıca sömürge ülkelerde tek tip ürün yetiştirilmesi buralardaki ekosistemleri yok etmiştir. Günümüzde birçok ekonomik ve ekolojik sorunla boğuşan üçüncü dünya ülkelerinin nasıl yaratıldığını yeşil tarih perspektifinden bakarak daha iyi anlıyoruz.

“Önem açısından tarımın benimsenmesi ve yerleşik toplumların oluşmasıyla karşılaştırılabilecek ikinci büyük değişim, dünyadaki geniş (ama sınırlı) fosil yakıt kaynakların kullanılmasını, yani dünya nüfusunun belli bir bölümünün enerji bolluğu dönemi yaşamasını sağlayan bir hareket içeriyordu.” İnsanlar binlerce yıl boyunca, en ucuz ve verimli enerji kaynağı olarak insan gücünü kullanmıştır. Yakıt olarak da aslında yenilebilir bir kaynak olan odunu kullanmış, son derece yavaş bir toplumsal gelişim ve dönüşüm sağlamıştır. Enerji kaynaklarında günümüzde özellikle petrolün sanayi olarak gelişmiş olan ülkelerde değil de üçüncü dünyada olması bu ülkeler üzerindeki her türlü denetim ve baskıyı daha da arttırmaktadır.

Kitapta kentlerin doğuşu, büyümesi, metropoller ve üçüncü dünya kentlerinin farklı sorunları, tarım toplumlarının yoksulluğu, sanayileşmenin etkileri, dünyadaki servetin dağılımı, çevresel kirlilik, sanayiden kaynaklanan hastalıklar, trafik gibi birbirinden farklı birçok konu sayılar, tarihler ve yerler belirtilerek anlatılıyor. Kitap bu açıdan son derece gerçekçi ve fazla yoruma yer vermeden sunduğu bilgiler ışığında bizim kendi yorumumuzu yapmamızı sağlıyarak yeşil bakışımızı derinleştiriyor.

Clive Ponting tarafından yazılan, ilk basımı 1991’de ABD’de yapılan “A Green History of the World: the Environment and the Collapse of Great Civilizations” adlı bu kitap, “Dünyanın Yeşil Tarihi: Çevre ve Uygarlıkların Çöküşü” adıyla Ayşe Başçı-Sander tarafından çevrilmiş ve Sabancı Üniversitesi Yayınevi tarafından 2000 yılında yayımlanmıştır.

ÜÇ EKOLOJİ – SAYI 2

February 26, 2010 Posted by | antropoloji, arkeoloji, ekoloji, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Aldo Leopold’un klasikleşen “Toprak Etiği” yazısını okurken..

Aldo Leopold’un, klasikleşen “Toprak Etiği” yazısını okurken, önce çok iyi bildiğiniz, hatta aşılmış bir takım düşüncelerle karşılaştığınız hissine kapılabilirsiniz. Eğer dünyada bugüne dek oluşan tüm düşünce birikiminin süzgecinden geçirip bakarsanız, 1949’da yayımlanan bu yazı sadece ‘orijinal’ ve ‘klasik’ olması nedeniyle önem taşırmış gibi görünüyor. Öyle ya, çevreci düşünce denen alan bundan çok çok daha radikallerini görmüştür, doğanın tüm unsurlarını, hatta ‘Gaia’yı kendi değeri içinde insanla aynı, hatta üstün tutan felsefeler beslemektedir artık yeşil düşünceleri. O halde ‘ekomerkezci’ de olsa toprağa bir kullanım değeri atfeden bu görüş ancak “kolay hazmedilebilir” olması nedeniyle benimsenebilir.

Bir de son yapılan orman yasası değişikliğine bakalım: Kestaneler ve akçaağaçlar orman ağacı sayılmıyor. Günahları ne, belli değil. Tarımsal üretim, bırakın üreten için geçimlik olma niteliğini, ekonomik olma niteliğini bile kaybetmiş, üretimin yapıldığı toprakla hiçbir bağı kalmayan bir ‘sermaye’nin herhangi bir kâr aracı haline gelmiş durumda. Korumak için milli park yapılmış vadileri (mesela Munzur) sular altında bırakacak, korumayı amaçladığı hayvanların ve bitki türlerinin yaşam alanlarını ortadan kaldıracak, koskoca bir coğrafyayı yok edecek baraj projeleri yapılıyor, üstelik bu yok edilecek coğrafyada yaşayan insanların bir bölümü tarafından da ekmek kapısı olarak görülüyor.

Doğayı ekonomik olması dışında hiçbir anlamda düşünmeyen bu örnekler arttırılabilir. Karşı da çıksak, yandaş da olsak artık düşüncemize parasal bir gerekçe bulmamız, bir de ekonomik açıdan uygun bir ‘alternatif’ üretmemiz gerekiyor. Bu örneklerin hepsinin ortak paydası zaten ‘uygar toplum’un temeli olan kentli(leştirilmiş) tüketici insan için doğanın artık neredeyse kullanım değeri bile kalmamış bir baş ağrısına dönüşmüş olması. Leopold’un ta 55 yıl önce dediği gibi:

“Modern insanın toprakla hiç bir hayati ilişkisi yok. Ona göre toprak şehirler arasında kalan, üzerinde ekinlerin yetiştiği bir alandan ibaret. Modern insanı alıp da bir günlüğüne bir toprak alana atsanız, eğer bu alan ‘manzara’ seyredilebilecek ya da golf oynanabilecek bir alan değilse burada ölesiye canı sıkılır. Eğer ki ekinler, tarım yerine hidroponik, yani topraksız bir şekilde yetiştirilebilecek olsaydı, bu da modern insanın çok hoşuna giderdi. Ahşap, deri, yün ve diğer doğal toprak ürünleri yerine sentetik olanları kullanmak da ona asıllarından daha iyi geliyor. Kısacası o büyüdü ve toprak ona ‘küçük geliyor’ artık.”

Modern insanın başka bir türü, doğayı seven, onun var olmasına önem veren ve kendi varlığıyla onun varlığı arasındaki örtüşmeyi hisseden bir türü var bir de. Bu türe doğa korumacı, çevreci, yeşil, ekolojist ve benzeri isimler veriliyor. İşte bu tür de, şimdi doğanın işleyişindeki karmaşanın güzelliğini bir çırpıda silip, sayılara ve parasal değerlere tahvil eden planlamacı, programlamacı bir modern mantığın, sürdürülebilir kalkınma adı altında geliştirdiği bir başka çeşit tahrip edici anlayış tarafından çeliniyor, evcilleştiriliyor. Karşı çıkmakla, protesto etmekle, değişim istemekle tanınan bu tür, artık katılım adına, çözüm üretmek adına, pozitif olmak adına, uzlaşmak adına, proje üretmek adına, en önemli silahından, hayallerinden vaz geçiyor. Ya da hayallerini uluslararası deklarasyonlarda yer alabilecek standart cümle kalıplarıyla ifade etmeyi, yani yitirmeyi öğreniyor.

Aldo Leopold, ‘bir dağ gibi düşünmek’ten söz ediyordu. Kaçımız bu metaforu anlayabilecek kadar bir dağ imgesine sahibiz artık? Radikal de olsak, ‘gerçekçi’ de, önce ‘tekrar’ düşünmeye ve hissetmeye başlamamız gerekiyor belki.

ÜÇ EKOLOJİ – SAYI 2 İLKSÖZ

February 26, 2010 Posted by | ekolojist akımlar, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

   

%d bloggers like this: