ecotopianetwork

DÜNYANIN YEŞİL TARİHİ HÜZNÜN TARİHİDİR – Süleyman Yılmaz

Clive Ponting
Dünyanın Yeşil Tarihi – Çevre ve Uygarlıkların Çöküşü

Çeviren: Ayşe Başcı-Sander
Sabancı Üniversitesi Yayınevi, 2000
Orjinal Basım: A Green History of The World – The Environment and The Collapse of Great Civilizations
Penguin Books, 1991

Dünyanın yeşil tarihi çoğunlukla hüznün tarihidir. Bu hüznü insanlığın ve dünyanın birlikte çektikleri acılar doğurur ve bundan sonra yaşanacaklar da daha az acılı olmayacak gibi görünmektedir. “Çevrenin şu anki durumu ve gelecekte yaşanabilecekler konusunda birçok kitap var; fakat bunların çok azı uzak geçmişe kadar uzanıyor ve çevrenin insanlık tarihini nasıl etkilediğini inceliyor. Hiçbiri de, çok önemli olan noktalara ve sorulara değinmiyor. “Ben, dünyanın tarihine ‘yeşil’ perspektiften bakan bir kitaba büyük bir gereksinim olduğuna yürekten inanıyorum” diyor Clive Ponting kitabının önsözünde.

Kitap, dünyanın yeşil tarihinin kısa bir özeti olarak Paskalya adasının tarihi ile başlıyor. Bu adanın ibret verici hikayesi kitapta oldukça uzun anlatılmakla birlikte biz kısaca özetleyelim: “ Paskalya adası, dünyanın en ücra bölgelerinden birisidir. Sadece 390 km kare bir alanı kaplayan bu Pasifik adası, Güney Amerika’nın batı sahiline 3700 km, en yakın yaşanabilir adaya 2300 km uzaklıktadır. Hollandalılar, adayı 1722 yılında ilk batılılar olarak ziyaret ettiklerinde, kulübelerde ve mağaralarda yaşayan sürekli savaş halinde olan ve adadaki besin kaynaklarının yetersizliği yüzünden umutsuzca yamyamlığa yönelen 3000 kişilik ilkel bir toplum buldular. Avrupalı ziyaretçileri en fazla şaşırtan ve ilgilendiren olay ise, bütün bu sefalet ve barbarlığın arasında, bir dönemin gösterişli ve gelişmiş bir toplumuna ait, adanın çeşitli yerlerinde yükseklikleri altı metreyi aşan 600′ den fazla yekpare taş anıt olmasıydı. Toplumsal açıdan gelişmiş ve teknolojik açıdan karmaşık bir iş olan heykellerin yontulması taşocaklarından başka yerlere taşınması ve dikilmesinin bu ilkel toplum tarafından gerçekleştirilmiş olması olanaksız görünüyordu.

Paskalya adasının geçmişi, kayıp uygarlıklarla ya da gizemli bilgilerle dolu bir tarih değildir. Bu tarih insan topluluklarının çevreye olan bağımlığını ve bu çevreyi düzeltilemeyecek biçimde bozmanın sonuçlarını gösteren çarpıcı bir örnektir. MS 5. yy.’da adaya batıdan 20 ya da 30 Polinezyalı göçmen geldi. Adanın çok zengin olmayan bir bitki örtüsü vardı ve hiç memeli hayvan yoktu. Evcil hayvanları tavuk ve Polinezya faresinden ibaretti; temel ekinleri tatlı patatesti. Yeterli derecede besleyici olmasına karşın tekdüze seyreden bir beslenme biçiminin tek yararı tatlı patates ekiminin zor olmaması nedeniyle başka etkinliklere ayıkacak zamanlarının kalmasıydı. Temel toplumsal birimler geniş ailelerden oluşan, aralarında her konuda rekabet olan klanlardı ve her klanın kendine ait tören alanları vardı. Buralarda ahu denilen dev heykellerin dikildiği atalara tapınma platformları vardı. Bu heykeller bir taşocağında yapılıyordu ve daha sonra adanın değişik yerlerindeki tören alanlarına yük hayvanları olmadığı için ağaç gövdelerini kızak olarak kullanıp insan gücüyle götürülmek zorundaydı. 1550 yılında ada nüfusu 7000 kişiyle doruk noktasına ulaşmıştı. Zamanla klan sayıları artmış yüzlerce ahu ve 600’den fazla dev taş heykel vardı. Sonra bu uygarlık birdenbire yıkıldı. Taşocağındaki yarım bırakılmış heykeller kaldı. Bu yıkımın nedeni, Paskalya Adası’ndaki ”gizemi” çözmenin anahtarı, bütün adanın ormansızlaşmasının getirdiği çevresel bozulmaydı: Göçmenler adaya ilk geldiğinde adada büyük ormanlar vardı. Nüfus arttıkça, tarım alanı açmak, ısınma ve yemek pişirme, ev aletleri, direkler ve sazdan ev yapımı için malzeme elde etmek ve balık avlayabilmek için tekne yapmak amacıyla ağaçlar kesilmeye başlandı: En çok da kızak yapımı için kesiliyordu. 1600 yılında ada tamamen çıplak kalmıştı. Heykel yapımı durdu. Ev yapılamadığı için mağaralarda yaşamaya başladılar. Artık tekne yapamadıkları için balık avlayamıyorlardı ve uzun yolculuklara çıkamıyorlardı. Erozyon topraklarını zayıflattığından yiyecek üretiminde ciddi bir sıkıntı yaşıyorlardı. 7000 kişiyi beslemek olanaksız hale geldi ve nüfus hızla azalmaya başladı. Dünyanın bu ücra köşesinde kapana kısılan ada halkı azalan kaynaklar üzerindeki tartışmalar sonucu neredeyse sürekli savaş halindeydi. Kölelik arttı ve alınabilecek protein miktarı düştükçe yamyamlık yaygınlaştı. Savaşların temel amacı rakip klanın ahularını yıkmaktı. 1830′larda neredeyse bu dev heykellerin tamamı yıkıldı. Adaya gelen ziyaretçiler bu heykellerin nasıl taşındığını sorduklarında adanın ilkel sakinleri, atalarının neler yaptığını artık hatırlamıyordu; yalnızca, bu dev figürlerin adanın öteki tarafından ‘yürüyerek’ geldiğini söyleyebildiler.

Dünyanın öteki bölgelerinden neredeyse tamamen kopmuş olduklarını bilen Paskalya halkı, varlıklarının bu küçük adadaki sınırlı kaynaklara bağlı olduğunu anlamış olmalıydı. Taşocağının yakınında tamamlanmamış birçok heykel bulunması adada ne kadar ağaç kaldığının hiç düşünülmediğini, artan nüfusun ve ada halkının kültürel hırslarının, ellerindeki kaynaklardan çok güçlü olduğunu akla getirmektedir.”

Kitapta diğer konular on altı ana başlık altında bu perspektiften ve daha da genişletilerek anlatılıyor. Aslında hepimizin bildiği gibi dünya, her açıdan kapalı bir sistemdir. Güneş ışığının yaşam için gerekli olan enerjiyi sağlamasına karşın bütün kaynaklar sonludur. Dünyanın kapalı bir sistem olduğu gerçeği, hiçbir şeyin dünya dışına çıkamayacağı anlamını da taşımaktadır. İnsanlar da bu gerçeğin ve bundan kaynaklanan başka sorunların bilincinde olsunlar ya da olmasınlar, dünya ekosisteminin bir parçasıdırlar. “İnsanların ekosistemle olan ilişkilerindeki iki etken, onları bütün öteki hayvanlardan ayırır. Öncelikle, varlığının bağlı olduğu ekosistemleri tehlikeye atma, dahası yok etme gücüne sahip tek canlı türü insandır. İkinci olarak da yeryüzündeki her ekosisteme yayılan ve ardından teknolojiden yararlanarak bütün ekosistemleri egemenliği altına alan tek canlı türü de insandır. İnsan topluluklarının en büyük sorunu, çeşitli talepleri ile bu talepler sonucu oluşan baskılara ekosistemlerin dayanma gücünü dengeleyememektir”.

İlk insanların ortaya çıktığı zamandan beri insanlar iki milyon yıllık varoluşlarının neredeyse tamamında yiyecek toplayarak ve hayvan avlayarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu avcı-toplayıcı yaşam biçimi insanlık tarihinin yüzde doksan dokuzunu oluşturmuştur. İnsanların son birkaç bin yıl dışında hemen hemen ve her koşulda, küçük ve hareketli topluluklar halinde yaşamış olduklarını görüyoruz. Günümüzde hala aynı yaşam biçimini sürdüren çok az sayıda topluluk vardır. Bu topluluklar aşama aşama dışlanmışlardır, birçoğu da kendi topraklarının dışına sürülmüş durumdadır: “Güneybatı Afrika’ da Buşmanlar, ekvatoral ormanlarda Pigmeler, Doğu Afrika’da Hadzalar, Avustralya yerlilerinin bir kısmı, Amazon yerlileri, Artika’da İnuitler”. Ama günümüzde ve geçmişte bu avcı-toplayıcı toplumların genellikle, sürekli bir açlık tehlikesi altında yaşamadığını, tersine ellerindeki zengin besin kaynaklarından seçtikleri ve besin değeri açısından yeterli bir beslenme biçimlerinin var olduğunu biliyoruz. “Haftada iki buçuk günlük çalışma ile ‘yeterli’ nin üzerinde besin elde edilebilir. Bunun için ortalama 10 km’den daha uzağa gitmek gerekmezdi. Kadınlar günde bir ile üç saat arası çalışır ve geri kalan zamanlarını boş vakit etkinlikleriyle değerlendirir. Topluluğun yüzde kırkı besin elde etme şeklinde hiç rol oynamaz.” Daha fazla iş yapmanın gerekli olduğu tarımın cazibesine bu toplumların büyük kısmı hiç kapılmamıştır. Afrikalı bir yerlinin, bir antropologa söylediği gibi ”Dünyada bu kadar çok mongongo meyvesi varken neden tarımla uğraşalım ki”.

İlk insanlar Afrika’dan çıkıp Ortadoğu, Hindistan, Güney Çin ve Endonezya’nın bazı bölgelerindeki sıcak alanlara doğru yayıldı ve Avrupa’da yaşam ise 80.000 yıl önce başlayıp 12.000 yıl öncesine kadar süren son ve uzun buzul çağında başladı. Fazlasıyla zorlu iklim koşullarında Avrupa’da sabit yerleşimlerin kurulması, insanın bir başarısı ve çevre üzerindeki artan denetiminin bir göstergesi olduğunu görüyoruz. Çünkü “Kuzey Avrupa’nın çoğu buzullarla kaplı, güneyindeki toprakların alt tabakası sürekli bir don altındaydı. Uzun yaz mevsimlerinde buzulların kuzeye doğru çekilmesiyle günümüzdekinden bile zengin bir bitki örtüsü ortaya çıkıyor. Başta ren geyiği, tüylü mamut, bizon ve vahşi at sürüleri olmak üzere, tüylü gergedanlar, iri boynuzlu dev geyikler ve bozkır antiloplarından oluşan çok çeşitli bir hayvanlar alemi vardı. İnsanlar varlıklarını sürdürebilmek için bu hayvan sürülerine bağımlıydı. Bu zorlu ortam, mevcut besin kaynaklarını denetleyebilmek için gerekli olan çok gelişmiş ve karmaşık bir kültürün oluşmasına yol açtı ve insan topluluklarının daha önce hiç olmadığı kadar yüksek bir toplumsal iletişime girmesini sağladı. Avustralya yerleşimlerinde ise kıtanın doğu bölümünde nispeten daha yumuşak bir iklimin olması ve avcı-toplayıcı grupların daha kolay yiyecek elde etmesi sayesinde karmaşık uygulamalara gerek yoktu.” Avrupa, Asya ve Amerika’da biraz geç de olsa (yaklaşık dört bin yıl kadar) benzer bir süreç izlenirken, Avustralya’da geçimin daha kolay olması, toplumun tabakalaşması ve karmaşıklaşmasının önünde bir engel olmuştur.

İnsanların tüm dünyaya yayılma sürecinin son aşaması sayılabilecek süreç, son buzul çağının sonunda Bering Boğazı’nın bir kara köprüsüne dönüşmesiyle Sibirya’dan Alaska’ya geçilmesiyle kurulan Amerika yerleşimleri oldu. Yaklaşık 13.000 yıl önce olan bu olaydan sonra insanlar iki-üç bin yılda Güney Amerika’nın en uç noktasına kadar ulaştı. Günümüzle kıyaslandığında ekolojik olarak çok uyumlu olduğu düşünülen avcı-toplayıcı yaşam biçimi de çevre üzerinde ciddi baskılar oluşturabiliyordu. “Yaklaşık olarak 10.000 yıl önce Wyoming’ de Caspar’da tek bir avda 74 bizon öldürülmüştü. Aynı dönemde Güneydoğu Colorado’ da bir av sırasında hayvanlar korkutularak bir uçuruma doğru yönlendirilmiş, yaklaşık 200 hayvan düşerek birbirinin üzerine yığıldığı için de birçoğu kullanılamamıştı. Doğu Afrika’da yaşayan Hadza topluluğunun bir parça bal alabilmek için vahşi arı kovanlarını tamamen yok ettiği bilinmektedir. Birçok bitkiyi kökünden sökerek yok etmişlerdi. Bazen yenilebilir bitkilere yer açmak için ateşi kullanarak büyük orman yangınları çıkarmışlardı.Yine de en büyük etki avcılık sayesinde olmuştur. Milattan Önce Kuzey Pasifik’te Aleut Adaları’nın halkı su samurlarını öldürmeye başlamış, bin yıldan kısa bir sürede bu türü avlayarak yok etmişlerdi. Madagaskar Adası’nda ilk yerleşimlerin başlamasından birkaç yüzyıl içinde uçamayan bir kuş türü ve küçük su aygırı kısa sürede ortadan kaldırılmıştı. Yeni Zelanda’da Maoriler, kivi, veka ve birçok moa türü gibi uçamayan kuşların büyük bölümünü acımasızca avlayarak ve yumurtalarını yiyerek ilk yerleşimden 600 yıl içinde yirmidört moa türünün ve bunu dışında yirmi ayrı kuş türünün neslini tüketmişlerdi. Avrupa’da iklim değişmelerinden etkilenmiş bile olsalar yünlü mamut, yünlü gergedan, dev İrlanda geyiği, misk sığırı ve bozkır bizonu ve birçok otobur aşırı avlanmadan yok edilmiştir.

Asya’da bazı türlerin azalması nispeten küçük ölçekteydi. Ama ada olan Avustralya’da yerliler 40.000 yılda adadaki hayvanların yüzde 86’sının neslini avlanmayla yok etmişlerdi.

Amerika’da memelilerin üçte ikisi (üç cins fil, altı dev dişsiz memeli, armadillo, karınca yiyenler ve tembel hayvan), on beş cins toynaklı hayvan, dev kemirgenler ve etoburlar avlanarak yok edildi.”

Tüm bu örneklerden anlıyoruz ki avcı-toplayıcı toplumlar da doğaya karşı son derece yıkıcı olmuşlardır, ama daha sonra da bahsedildiği gibi bunun hızı son derece yavaştı. Belki de bir önceki toplumdan bir sonraki topluma bu yıkım ve yok oluş süreçleri fark edilemiyordu.

MÖ 15.000 yılında Yakındoğu’da ilk tarım uygulamalarına rastlanmıştır. Neden tarıma geçildiği konusunda Clive Ponting en önemli tezin, artan nüfusun çevre üzerine getirdiği baskı olduğunu kabul ediyor. “Tarımın diğer geçim türlerine tek üstünlüğü, harcanan büyük çaba karşılığında daha küçük bir alandan daha fazla besin elde edilmesini sağlamaktadır. .Çok fazla besin üretilmesine olanak tanıdığı için, yerleşik; karmaşık, hiyerarşik toplumların doğmasını ve insan nüfusunun çok daha hızlı artmasını sağladı. Tarım devrimi öncesinde dört milyon olan dünya nüfusu, MÖ 5000 yılında beş milyona, MÖ 1000 yılında 50 milyona, MS 200 yılına 200 milyona yükseldi. Bu artış, sabit bir hızla olmamakla birlikte, o dönemden bu yana sürmektedir; günümüzde altı milyara yaklaşmıştır. Tarım, Güneybatı Asya, Çin ve Orta Amerika’da birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmıştır ve insanlık tarihinde en önemli değişim olarak görülmektedir.

Tarıma geçişte yine çevresel olanakların ne kadar belirleyici olduğunu görmekteyiz. “Köpek, koyun, at ve sığır gibi hayvanların evcilleştirilmesi tarımın daha da hızlı gelişmesini sağlarken, bunlardan yoksun olan Amerika kıtasında eski dünyadan yaklaşık dört bin yıl sonra tarım toplumuna geçmişlerdi”.Gerçekten de onaltıncı yüzyılda Avrupalılar Amerika kıtalarına ilk kez gittiklerinde birçok açıdan MÖ 2000 yıllarının Mezopotamya’sına benzer bir toplumla karşılaştılar.

Mezopotamya’da, MÖ 5000 yılında bakır kullanılmaya başlandığını, tekerlek ve yazının bulunduğunu bilmekteyiz. “Ama bunların arasında en önemli gelişme, besin fazlasını toplama, depolama ve dağıtma sürecindeki karmaşık işlemlerin hesaplarını kayıtlı tutma gereksinimi sayesinde icat edilen yazıydı. Bu merkezi denetimin artmasına çok yardımcı ve belirleyici olmuştur.”

Yoğun tarımsal faaliyetlerin çevreye geniş çaplı zararları ilk olarak bu bölgede görüldü. “Sümerliler, güneyde büyük bir özenle kurdukları dünyalarını kendileri yıkmışlardı. Yoğun sulamanın toprakta tuzlanmayı artırması sebebiyle, topraklar hızla çölleşmiş. Besin üretemeyen ve kaynakları tükenen bu toplum kısa sürede çökmüştür. Aynı şey İndus Vadisi’nde MÖ 2300 yılında 500 yıllık bir uygarlık kuran başka bir toplumda yine topraklarının tuzlanması, evlerini ve tapınaklarını güneşte kurutulmuş tuğladan değil de, pişirilmiş topraktan yapılmış tuğladan yaptıkları için çevre orman dokusunun yok edilmesiyle hızla çökmüştür. Besin üretemeyen ve ordularını beslemekte zorluk çeken bu toplumlar dış istilalara açık hale geliyordu.” Bu iki örnekte de dünyanın son derece gelişmiş ilk büyük uygarlıklarının ortadan kalkmasında çevresel değişimin yine ne kadar belirleyici olduğunu anlıyoruz.

Tarımsal üretimin artışı ile nüfus artışı hiçbir zaman aynı paralellikte gitmemiştir. Çünkü tarım yıllık ve dönemsel iklim değişimlerine ve bitkileri etkileyen hastalıklara çok bağlıdır. Bu etkenler hasatın bir yıl kötü gitmesine sebep olduğu gibi ertesi yılın hasatını da birçok üründe tehlike sokar. Bu da tarihsel süreçte açlığa ve birçok defa kitlesel ölümlere sebep olan kıtlıklara yol açmıştır. “Onsekizinci yüzyılda Avrupa genelinde insanlar, yoğun çalışma sonucunda sınırlı çeşitle, tekdüze bir beslenme biçimiyle en fazla 2000 kalori alabilirken, Kalahari çölü’ndeki zenciler, haftada yalnızca üç gün çalışarak elde ettikleri besinlerden günde yaklaşık 2100 kalori almaktadır.”

Avrupa onikinci yüzyıla kadar Yakındoğu ve Çin ile kıyaslandığında temel gelişmelerin uzağında, geri kalmış bir bölgeydi. Onbirinci yüzyılda Avrupa’da daha önceleri uygulanan parçala yak yöntemiyle tarım yapma yerine, ilk defa doğal ormanları yok ederek kalıcı tarım arazileri açılmaya başlanmış. Öyle ki günümüzde turistleri Akdeniz bölgesine çeken zeytin, asma, maki bitki örtüsü ve kokulu bitkiler aslında bu bölgenin doğal bitki örtüsü olan meşe, kayın ve sedir ağaçlarından oluşan sınırsız ormanların kesilerek yok edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu iş batıdan doğuya doğru genişlemiş ve bir tür iç sömürgeleştirme hareketi olmuştur. Onaltıncı yüzyilda da dünyanın diğer kısımlarını denetim altına almayla dış sömürgeleşme süreci yaşanmış. Bu iki hareketin etkileri birleşerek modern dünyayı oluşturmuştur. Avrupa’nın bu yayılımının tüm dünya ülkelerinin çevresi ve yerli halkları üzerine hala devam eden etkileri olmuştur.

Avrupa düşüncesinin temelini oluşturan klasik Yunan ve Roma filozoflarının ve Hıristiyan dünyasının Yahudi köklerinden gelme düşüncelerine dek uzandığı bilinmektedir. Eski Yunan’da birçok filozof doğanın insan için yaratıldığını söylerken, Hıristiyan düşüncesinde tanrının yarattığı insanın en üstün varlık olduğu ve diğer varlıkları yönetme hakkının olduğu kabul edilmiştir. İslam düşüncesinde de hemen hemen aynı şey benimsenmiştir. Bu yaklaşım tarzı insanın doğa üzerindeki her tür eylemini meşru kılmak açısından önemli olmuştur.On sekizinci yüzyılda gelişimin kaçınılmazlığı düşüncesi benimsenmişti. Marks, Adam Smith, Keynes gibi sosyalist ve liberal iktisatçıların hepsi birbiriyle rekabet halindeki uçlara kaynakların nasıl dağıtılması sorunu ile ilgilenmiş ama kaynakların tükenme sorununu hepsi görmezden gelmiştir.”Bu düşünceler, Avrupalıların doğal dünyaya verdikleri zarar, diğer toplumları kendi hedefleri doğrultusunda biçimlendirmeleri ve dünyanın doğal kaynaklarını sömürmeleri doğrultusunda kendi kendilerini mazur göstercek entelektüel bir temel oluşturmalarına yardımcı olmuştur.”

Dünyanın yağmalanması ve birçok hayvan ve bitki türünün yok edilmesinin Avrupa yayılmacılığıyla başlamadığını biliyoruz. “Mısır’da Eski Krallık dönemine gelindiğinde Nil Vadisi’nde fil, gergedan ve zürafa gibi hayvanlar kalmamıştı. MÖ 2000 yılında Anadolu ve Yunanistan’da aslan ve leoparlar tükenmişti.” Ama en korkunç etkiler yayılmacılık döneminde özellikle Kuzey Amerika kıtasında görülmüştür. Bizonlar, Kızılderililerin yaşamlarını birlikte sürdürdükleri ve onlara bağımlı şekilde yaşadıkları hayvanlar olarak bilinir. “Batılılar bu hayvanları sadece derileri için avlamaya başladıklarında sayıları nerdeyse 60 milyonu buluyordu ama sadece 1830′lu yıllardan başlayarak 40 yıl içinde nesilleri tamamen tükenme noktasına gelmiştir.” Avrupalılar, balina, fok ve birçok deniz canlısını özellikle ondokuzuncu yüzyılda kitleler halinde yok etmiştir. “Çünkü bu tür canlıların nesillerinin tükeneceğinin anlaşılmasına rağmen avlanmalarına rekabet hissinden dolayı son verilemiyordu. Bu canlıların doğada sahipleri yoktu. Kimse kimseyi sorumlu tutamıyordu. Ekonomik olarak tükenen bir canlıdan sonra başka bölgelere veya başta türlere yöneliyorlardı” Yayılma ve sömürgeleştirme sürecinde bazı bitki ve hayvanların, başka kıtalara önceden ne soruna sebep olabilecekleri hiç düşünülmeden taşınmasıyla birçok ekolojik felaket yaşanmıştır. “Avustralya’da tavşanların doğal düşmanları olmamasından dolayı milyonlarca üreyip doğal bitki örtüsünü yok etmeye başlaması, binlerce çiftlikte zarara yol açması ve buna engel olabilmek için kuzeyden güneye 1600 km’lik bir çit yapılmak zorunda kalınmıştır. Yine bu kıtada Arabistan’dan daha çok yabani hecin devesi vardır. Yeni Zelanda’da yabancı bitki türleri yüzlerce yerli bitkiyi yok etmiş ve 800 yabancı bitki türü bu ülkede yayılmıştır.”

1500 yılından sonraki dönemde Avrupa’nın yayılımı, dünyanın farklı bölgelerinin tek bir sisteme bağlanması sürecini başlattı ve bir dünya ekonomisi yarattı. Dünyanın diğer yerlerindeki kaynakların, madenlerin, hammaddelerin nasıl batıya taşındığını, batı için artan kölelik ve zorla çalıştırmayla yerli halkların ve kültürlerinin yok edildiğini biliyoruz.”Sadece Afrika’dan Amerika kıtasına 1500 yıllarından köleliğin yasaklandığı 1800′lü yılların sonlarına kadar onüç milyon insan köle olarak götürülmüştür.” Ayrıca sömürge ülkelerde tek tip ürün yetiştirilmesi buralardaki ekosistemleri yok etmiştir. Günümüzde birçok ekonomik ve ekolojik sorunla boğuşan üçüncü dünya ülkelerinin nasıl yaratıldığını yeşil tarih perspektifinden bakarak daha iyi anlıyoruz.

“Önem açısından tarımın benimsenmesi ve yerleşik toplumların oluşmasıyla karşılaştırılabilecek ikinci büyük değişim, dünyadaki geniş (ama sınırlı) fosil yakıt kaynakların kullanılmasını, yani dünya nüfusunun belli bir bölümünün enerji bolluğu dönemi yaşamasını sağlayan bir hareket içeriyordu.” İnsanlar binlerce yıl boyunca, en ucuz ve verimli enerji kaynağı olarak insan gücünü kullanmıştır. Yakıt olarak da aslında yenilebilir bir kaynak olan odunu kullanmış, son derece yavaş bir toplumsal gelişim ve dönüşüm sağlamıştır. Enerji kaynaklarında günümüzde özellikle petrolün sanayi olarak gelişmiş olan ülkelerde değil de üçüncü dünyada olması bu ülkeler üzerindeki her türlü denetim ve baskıyı daha da arttırmaktadır.

Kitapta kentlerin doğuşu, büyümesi, metropoller ve üçüncü dünya kentlerinin farklı sorunları, tarım toplumlarının yoksulluğu, sanayileşmenin etkileri, dünyadaki servetin dağılımı, çevresel kirlilik, sanayiden kaynaklanan hastalıklar, trafik gibi birbirinden farklı birçok konu sayılar, tarihler ve yerler belirtilerek anlatılıyor. Kitap bu açıdan son derece gerçekçi ve fazla yoruma yer vermeden sunduğu bilgiler ışığında bizim kendi yorumumuzu yapmamızı sağlıyarak yeşil bakışımızı derinleştiriyor.

Clive Ponting tarafından yazılan, ilk basımı 1991’de ABD’de yapılan “A Green History of the World: the Environment and the Collapse of Great Civilizations” adlı bu kitap, “Dünyanın Yeşil Tarihi: Çevre ve Uygarlıkların Çöküşü” adıyla Ayşe Başçı-Sander tarafından çevrilmiş ve Sabancı Üniversitesi Yayınevi tarafından 2000 yılında yayımlanmıştır.

ÜÇ EKOLOJİ – SAYI 2

February 26, 2010 - Posted by | antropoloji, arkeoloji, ekoloji, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: