ecotopianetwork

Sezgin Ata’nın “Ekolojik Krize ve Nedenlerine Genel bir Bakış” isimli yazısına 10 maddede cevap – DURUKAN DUDU

Bu yazı, anlamlı ve yapısal bir bütün olma amacı taşımaz. Sezgin Ata’nın “Ekolojik Krize ve Nedenlerine Genel bir Bakış” isimli yazısını tesadüfen görüp okumuş, okurken yazının altına bi’ yorum yazma ihtiyacını fena halde hissetmiş, yazacağı yorumun “biraz” uzun olacağının farkına vardığında da eleştirilerini ayrı bi’ yazı halinde sunmaya karar vermiş bi’ kişinin (ki bu ben oluyorum), “Sezgin Ata’ya 10 maddede Cevap” olarak başlıklandırılabilecek yazısıdır. Bir inceleme yazısı olarak görülebilir, ama inceleme yazıları genelde geniş içerikli eserlere daha dar içerikli yorumlar getirmek olarak adlandırılacağından, ve elimizdeki örnekte durum pek de böyle olmadığından, bir “cevap yazısı” olarak da görülebilir. Aslında bu satırlar pek gereksizdir, okuyucu nasıl isterse öyle yapacaktır. E doğrusu da odur sanki, di’ mi?

Kalın harflerle yazılmış bölümler Sezgin Ata’nın yazısından alıntılar, altındaki bölümler de bu alıntılarda öne sürülen olgu ve çıkarsamalara cevaplarımdır. Bi’ de “siz” zamiriyle seslenilmiştir yazı boyunca, burada “siz” Sezgin Ata’dır. Baktım öyle başlamışım, vardım öyle gittim ben de.

Başlamadan önce son not : Bu yazıda toplumsal ekolojinin temel tezleri (Sezgin Ata tarafından kullanılanlar ve aşağıda alıntılanmış olanlar dışında) eleştirilmeye çalışılmamıştır. Yazının genelinden Bookchin’in yaklaşımına dair eleştiriler edinilebilir; ama bu eleştiriler (yazının doğası gereği) dağınık ve yapısız halde sunulmuştur.

1) “Halbuki bu tarihten [2. Dünya Savaşı’ndan] önce, teknolojinin “yüksek vaatleri”  onu yalnızca “iyi yaşamın” maddi araçlarını sağlayan bir aracı olarak görmüyordu, onu fetişleştiriyordu: Teknoloji, toplumsal ilerlemeyle özdeşleşmişti.”

Teknolojinin fetişleştirilmesi süreci 2. Dünya Savaşı’na kadar devam edip sonra inişe geçen değil, tam tersi; 2. Dünya Savaşı’ndan sonra altın çağını yakalayan bir süreçtir. Dahası, bu tarihten sonra teknoloji sadece fetişleştirilmekle kalmamış, derinliği de artmış ve bireysel/toplumsal davranışları etkileme alanı genişlemiştir, derim ben. Buna mantıksal kanıt olarak da şunu gösterebilirim sanırım : Foucault Sarkacı metaforundan hareket edersek, herhangi bir paradigmanın etki gücü ve geçerlilik alanı anlamında zirve yaptığı zaman/mekan, aynı zaman/mekan’da o paradigmaya önemsenebilir şekilde karşı çıkan ve önemsenebilir derecede güçlü bir sosyal hareket/grup/oluşumun ortaya çıkmasından “biraz” sonradır. Bu anlamda, 60’lar 70’ler Avrupa’sı ve Kuzey Amerikası’ ndaki hareketi bu hareket olarak alırsak (ki almalıyız, bana kalırsa), 90’ların sonu, 2000’in başında (şu anda yaşadığımız süreç yani) bu paradigmanın zirve yaptığı, diğer bir deyişle “bundan böyle daha güçlü olmayacağı” dönem olduğunu söyleyebiliriz.

2) “Onbeşinci ve onyedinci yüzyıllar arasında İngiltere, Fransa ve İspanya’da ulus-devletlerin ortaya çıkışına dek, Avrupa, Kuzey Afrika,Yakındoğu ve Asya’nın toplumsal yaşamını kuşatan despotizmlerden görece azadeydi.”

Bu oldukça cesur bir iddia açıkçası. “Despotizm” tanımınızın ne olduğunu sormam gerekiyor bu durumda. Evet, Ortaçağ Avrupası akranlarına göre “merkezi politik güçten yoksun” idi, ancak derebeylik sisteminin neredeyse hiçbir sınıf geçişkenliğine izin vermeyen ve “serf” lerin yarı-köle olarak  nitelendirilebileceği bir toplumsal yapıdan ibaretti. Eğer “güç merkezileştikçe despotizm artar, yerelleştikçe de azalır” gibisinden bir teziniz varsa katılırım buna; ancak “tek tip bir yerelleşme” olmadığı şerhini koyarak. Tek tip yerelleşme olmadığı sonucuna da Roma İmp. çöküşü sonrası ortaya çıkan derebeylik sistemini incelemek üzerinden ulaşılabilir.

3) “Neolitik Çağ, insanlığa tarım becerilerini, dokumacılığı, çömlekçiliği, hayvanların evcilleştirilmesini, tekerleğin keşfini ve daha birçok önemli ilerlemeyi sağlayan teknolojik bir devrim dönemiydi ve insanlık ile doğa arasında da ahenkli bir dönem yaratmıştı[3]. İnsanlık yiyecek toplayıcı ve avcı olarak doğada asalak halinde yaşarken bu teknolojik araçlar vasıtasıyla doğa ile etkin bir işbirliği içine girebildi. Bu da onun daha kararlı ve geleceği planlanabilir bir yaşam sürebilmesinin yolunu açtı.”

Bu paragrafı “insanlığın doğayla ahenkli yaşamasına örnek” olarak yazdığınıza inanmak istemiyorum açıkçası. İki itirazım var bu paragrafa, birincisi toplayıcı ve avcı insanın doğayla ilişkisini “asalak” olarak nitelendirmek bırakın herhangi bir ekoloji akımını, en “sistem yanlısı” çevreci hareketin bile aklına gelmeyecek kadar sorunlu. Bu cümleniz üzerine bi’ düşünüverin; ne kadar sorunlu olduğunun farkına varamazsanız bi’ de şunu deneyin : “O halde yeryüzündeki (insan dışındaki) tüm hayvanlar (ve bitkilerle tekhücrelilerin bir kısmı) birer asalak?”

İkinci itirazım da tekerleğin bulunuşu, çömleğin yapılışı gibi icat ve buluşlarla bugünün teknoloji boyutunu bir arada tutmanıza. Normal şartlarda epistemolojik olarak ve etik düzeyde bir tutulabilirlerdi evet, ancak burada atladığınız nokta şu : En radikal ekolojistler bile (ki ben bu sınıflandırmaya ‘yabanılcılar’ı koyarım), tekerlek ve çömlek gibi “teknolojik” ürünlere ilkesel ve kesin bir karşı çıkışta bulunmuyorlar (pek de sevmiyor oldukları ayrı bi’ gerçek). Bu anlamda teknoloji nedir? sorusunu sormak lazım kendimize ve birbirimize. Teknolojiyi Marx’ın iş tanımına (doğanın insan emeğiyle dönüştürülmesi) indirgiyorsanız, anlarım. Ama o zaman da başka itirazlarımla çıkarım karşınıza.

Bu arada “Bu da onun [insanın] daha kararlı ve geleceği planlanabilir bir yaşam sürebilmesinin yolunu açtı.”  önermenizin genelde ekolojik yaklaşıma ve eko-merkezciliğe karşı çıkan fikir, oluşum ve gruplar tarafından sık kullanılan bir retoriğin temeli olduğunu da hatırlatmak isterim. Sizin için bir sorun olmayabilir gerçi bu; zira yazınızın geneline bir rönesans hümanistine taş çıkartacak derecede bir insan-merkezcilik hakim.

4) “19. yüzyıldan geçen yüzyılın ortalarına kadar, maddi üretimin henüz bütün insanların ihtiyacını karşılayabilmekten uzak olduğu dönemlerde […]”

İhtiyaç nedir? “İnsanların ihtiyacı” nasıl tanımlanır? Ne zaman karşılanır, hangi eşiği geçince karşılanmış sayılır? Bu eşik her bireysel ve toplumsal kültürde aynı mıdır? Haydi diyelim ki bu soruların tamamına “Evet” ve “Şöyle tanımlıyorum” yanıtını veriyorsunuz (ki o “şöyle”, bu durumda, modernist bir “tüketimci toplum mühendisi” nin ihtiyaç tanımlamasıyla neredeyse birebir aynı olmak talihsizliğine -sizin açınızdan- düşer) ; bu “toplam maddi üretimin” toplam insan nüfusuna yeterliliğini tartışırken bile o üretimin farklı sınıf, topluluk ve cinsiyetler arasındaki akıl almaz derecede adaletsiz dağılımına dikkat etmek gerekmez mi?

5) “Bu [kalkınma ve teknolojinin ekolojik yıkım getirdiği düşüncesi] da ancak, ya Buzul Çağına (Pleistosen’e) geri dönme isteğindeki bir uygarlık ve teknoloji karşıtı bir ilkelci olmakla, ya gezegenin “taşıma kapasite”sinin üzerine çıkan bir nüfusun azaltılması talebiyle en iyisinden Yeni-Malthusçu en kötüsünden “ekolojik” bir diktatör olmakla, ya insanların aşırı tüketimlerinin sona ermesi gerektiğini söyleyen bir maneviyatçı olmakla ya da maddi refah bütün insanlar için mümkün olamayacağına göre serbest piyasayı meşru gören “ekolojik” bir liberal olmakla mümkündür.”
Neresinden tutulsa elde kalınacak bir paragraf daha, ne yazık ki. Birincisi, bu saydığınız 4 temel (ilkelcilik, nüfus kontrolü, maneviyatçılık, ekolojik liberallik) senaryo dışında, ve muhtemelen hepsinden çok daha güçlü (ve hepsinin “iyi yanlarını” farklı dozlarda kapsayan), bir beşinci senaryo var ki, tamamen atlamışsınız : yerelleşme ve toplulukçuluğa dayanan, belli bir seviyenin üstündeki maddi tüketimin mutluluk seviyesine katkıda bulunmadığının kanıtlanmasından güç alan bir “ihtiyaçların ikamesi” nden beslenen, sürdürülebilir ve şimdikinden pek daha mutlu ve eşitlikçi bir yaşamın küçük ölçek ve gönüllü sadelikle mümkün olduğunun altını çizen algıda devrimci “senaryo”. Adını siz koyun, nasıl isterseniz. Kararsız kalırsanız, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da örnekleri pek bol olan “eko-köylere” bir göz atmak isteyebilirsiniz belki.

İkincisi “insanların aşırı tüketiminin sona ermesi gerektiğini söylemek” maneviyatçı oluvermek demekse; bugün dünyada ekoloji konusunda düşünen-konuşan-tartışan insanların bi’ kaç istisna hariç hepsi “maneviyatçı” (spiritualist, demek istiyorsunuz yamulmuyorsam) olarak anılmalıydı… Aman maneviyatçılık temelli eko-topluluklara haber salın, kutlamalara başlasınlar. Kaldı ki, “yeni ekolojik toplumlarda” maneviyatçılığın bireysel ve toplumsal kültür çerçevesinde değişen oran ve dozlarda bulunacak bir bileşen olduğu gerçeğini bugün reddeden kişi kalmamıştır her hal. Maneviyatçılığı (sizin de içinden gelmekte olduğunuzu sandığım) saf-materyalist düşünce paradigmasına bir tepki olarak aldığımızı hatırlatmak isterim; kendisini karikatürleştirmeye çalışmak zorunda olmadığınıza dikkat çekmek için. Ki karikatürleştirme çabasıyla atılan taş da yarı yolda bumerang’a dönüşmüş, sahibini vuruvermiş; yukarıdaki örnekte görüldüğü üzere.

Şunu da belirteyim : Gerek yukarıda alıntıladığım paragrafınızın sonuna koyduğunuz dipnotta, gerekse bu paragrafın ardından başlattığınız “kalkınma paradoksu incelemesinde” ciddi olgu hataları yapmışsınız ne yazık ki; ve bu olgu hataları vardığınız çıkarsamaların da 3-5 dakika durup düşünen herhangi biri tarafından kolaylıkla çürütebilmesi sonucunu doğurmuş. Ekoloji düşüncesinin gelişmesi, yaygınlaşması ve mevcut ana-akım paradigmaları zayıflatması “ortak utkumuz” açısından talihsiz durumlar bunlar…

6) “[..] bu sistem varlığını hala sürdürülebiliyorsa […] bu olağanüstü verimsizliğini dahi tolere edebilen müthiş bir bilimsel ve teknolojik tabana dayanmasından kaynaklanmaktadır.”
Hayır, üretiminin 2006 ile 2025 yılları arasında zirve yapması ve ardından da sürekli bir düşüşe geçeceği bugün tüm bilim insanları, grup ve kurumlar tarafından kabul edilen sıvı fosil yakıtlardan (öncelikli olarak petrol, ve ardından doğal gaz) den kaynaklanmaktadır. Bahsettiğiniz o bilimsel ve teknolojik tabanı oluşturan ve yokluğunda tamamen çöküp yok olmalarına neden olacak olan da “ucuz petrol dönemi” dir. Başka bir deyişle, yarın (ve hatta dün başlamış olabilir bu süreç birçoklarına göre, 2006’da) petrol giderek daha pahalı hale gelmeye başladığında o bahsettiğiniz “müthiş bilimsel ve teknolojik taban” da benzin deposu sıfıra vurmuş bir Formula 1 aracı kadar işlevsel olacak. Ve araca LPG taktırmak da çözüm olmayacak ne yazık ki.

7) “Bir şeyin yerel veya küçük olması onu kendiliğinden ekolojik veya demokratik yapmaz.”

Bu cümleye itirazım yok. Burada alıntılama sebebim ise  2. maddede getirdiğim eleştiriyi burada sizin de açıkça kabullenmiş olmanız. Diğer bir deyişle, ikinci maddede alıntıladığım iddianızla çelişmişsiniz burada, e iyi ki de öyle yapmışsınız. (en azından bu cümle çıkmış ortaya bu çelişkinin sonunda…)

8   “Bugün elimizde bulunan ileri teknoloji sayesinde insanlıktan çıkarıcı rutin işleri makinelere yaptırabiliriz ve böylece yüz-yüze demokrasiyi bütün insanlar için mümkün kılacak bir boş zaman yaratabiliriz”

Buradaki temel sorunlardan birincisi ortodoks bir Marksizm yorumuyla “boş zamana sahip olmayı ulaşılması gereken temel amaç olarak” görüyor olmanız. Tembellik hakkını sonuna kadar savunurum, ve fakat “kendi emeğinle, kendi keyfince, kendi kendine yeterliliğin için sürdürülebilir ve doyurucu bir üretim” in mutluluk getirme noktasındaki güçlü ve pek olası potansiyelini unutmadan. Ayrıca buradaki “Heyyo, haydi işlerimizi makinelere yaptıralım” ın arkasından gelecek “Kimin makineleri?”, “Hangi enerjiyle çalışan makineler?”, “Kim tarafından bakımı yapılan makineler?” ve daha birçok soruyu da atlıyorsunuz. Dahası, Illich’in haklı olarak çok güzel eleştireceği bir kurumsalcı basitliğe kaçıyor görüşünüz. Daha açık ifade edeyim : İndirgemeci, tektipçi ve yüzeyselci modern yaklaşımın süper bir örneğini sergilemişsiniz.

Ayrıca, “insanlıktan çıkarıcı rutin işler” tanımınızla efkarlanmama, dertlenmeme, hüzünlenmeme sebep oldunuz. İnsanlık nedir diye düşünüverdim, “insan ne zaman insan olmaktan çıkar?” diye hülyalara daldım, yarının ekolojik toplumu hayalimizde (ki bir kez daha, bu hayalin az-çok gerçekleştiği pek çok örnek için bkz : muhtelif eko-köyler) hangi işler “insanlıktan çıkarıcı rutin işler olur acep?” diye aradım, taradım; bir şey bulamadım. Tam tersine, o ekolojik toplumların, 18-40 yaş arasındaki tüm bireylerinin günde 4 saat çalışmayla tüm maddi ihtiyaçlarını karşılayabildiğine de defalarca tanık olmuş birisiyim. Ve o 4 saat, inanın bana, hiç de “rutin ve insanlıktan çıkarıcı” değil, tam tersine topluluk içindeki dayanışma-muhabbet ve güzelliklerin serpilip büyümesi sürecinde hayvan gübresi rolü gören bir 4 saat. Haydi 5 olsun, bilemedin.

Ve son olarak, “yüz-yüze demokrasinin ancak boş zamana sahip olunduğunda gerçekleşebileceği” iddiasının “Abi hiç kasmayın doğrudan (yüz-yüze) demokrasiyi gerçekleştirmek için, tüm işlerimizi makinelere yaptırıp tüm günümüzü boşa çıkaracak kadar zamanımız olmadığı sürece mimkin değil zira” yaklaşımını doğurup yüz-yüze demokrasinin önünde süper güçlü bir engel teşkil etmekten başka işe yaramayacağını fena halde düşünüyorum.

9) “Bu mistifikasyon ne yazık ki bu hiyerarşik, bürokratik ve kapitalist toplumu değiştirme amacı taşıyan radikal insanların da büyük kısmının gözlerini bağlayabilmekte ve krizin nedenlerini teknolojinin, bir kapitalizm ve merkeziyetçi yönetim eleştirisi olmaksızın sanayileşmenin ve kalkınmanın kendisinde arayabilmektedirler.”
Hatanız şurada : Teknoloji, sanayileşme ve kalkınmanın krizin nedeni olduğunu iddia eden HERKES, eleştirisinin en temel noktasına “kapitalizm ve merkeziyetçi yönetim eleştirisini” de koyuyor. Yani soruna bütüncül ve sorunların arasındaki bağları görmeye çalışarak bakıyor. Aksini kanıtlayabileceğiniz tek bir makale, yazı, e-mail, facebook mesajı, duvar yazısı, seri-ilan falan bulursanız lütfen paylaşın. Ancak siz, bu post-modern bütünselcilik yerine modernist bir indirgemecilik yaparak (yukarıdaki 9 maddede de genel olarak göstermeye çalıştığım şekilde) sorunun bütünlüğünü unutuyorsunuz ve kalkınma retoriğinin, sanayileşmenin sonuçlarının, “modern” teknolojinin izafi karmaşıklığı ve yapısal sorununun önemini görmezden geliyorsunuz. O yüzden, yazınızın son cümlesini de hafiften değiştirerek size ithaf ediyorum. Ki o da 10 olsun, böylelikle “Sezgin Ata’ya 10 maddede Cevap” gibisinden dikkat çekici bi’ başlık atmam mümkün olsun :
10) “Modern zamanlardan kalma bu indirgemecilik ve yüzeysellik ne yazık ki bu hiyerarşik, bürokratik ve kapitalist toplumu değiştirme amacı taşıyan radikal insanların ufak bi’ kısmının da olsa gözlerini bağlayabilmekte ve “teknolojiye kayıtsız şartsız imana” dayanan çözümlerin krizlere cevap olarak verilebileceğini düşündürtmekte. Bunla kalsa yine iyi; bu radikal insanlar aynı zamanda kapitalizm ve merkeziyetçi yönetimin Uhgurta gezegeninden ithal edilmiş olduğunu düşündüklerinden olsa gerek; bu yapısal olguların hangi paradigmalar, kültürel değerler, akıl yanılsamaları ve algı dünyalarında şekillenip bugüne geldiğini görmezden geliyorlar. Hadi onu da geçtim, mevcut teknoloji ve bilimsel tabanın varlığı ve varlığının devamının (diğer her şey gibi) “üretilen ve üretilmesi mümkün potansiyel enerji miktarıyla” doğrudan bağlantılı olduğunu, ve bu enerji miktarının da önümüzdeki 5-10 yıl içinde düşmeye başlayacağı (bkz : “peak oil”) tartışma götürmez bir şekilde kabul edilmişken, hala çözümü “rutin işleri makinelere yaptırabiliriz!” noktasında arayabilmektedirler.”

Durukan Dudu, Nisan 2010

April 12, 2010 - Posted by | anti-kapitalizm, ekolojist akımlar, sistem karsitligi

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: