ecotopianetwork

Yeniden Doğaya Bağlanma – Duygu Canan Öztürk

ÖZET

Sanayi uygarlığı insanı, üreten ve tüketen bir iktisadi özne olarak değerlendirirken onun nesnesi olan doğanın hoyratça kullanımını kolaylaştırmıştır. “Ya büyü, ya öl” düsturundan hareketle toplum dışı, toplumu yıkan bir mekanizma olarak boy gösteren kapitalizm, doğanın da yıkımına neden olan ekolojik bunalımlara yol açmaktadır. İnsan-doğa ilişkisi doğayı ve insanı birbirinden ayıran ve merkeze insanı yerleştiren geleneksel bir etiğin zemininde mi, yoksa, yeşil retorikte bir küfür gibi algılanan insan-merkezci dualizmi reddeden ve doğa ile mistik bir birlik anlayışını savunan ekolojik bir etiğin zemininde mi ele alınıp alınmayacağı tartışılmaktadır. Ancak insanı dönüştürmedikçe, toplumsal bağlamı farklılaştırmadıkça ekoloji üzerine geliştirilen politikalar kısa süreli önlemler, klişeleşmiş işlemler ve içi boş çözümlerden öte değildir. Kurumlaşmış otorite olarak tanımlanan toplum üzerindeki egemenlik ve iktidar olgusu, insanın doğayı sömürmesi ve hükmü altına alması gerektiği yolundaki kavrayışa neden olmuştur. Toplumsal ekolojiye göre, nasıl ki ataerkil ailede erkeğin kadını sömürmesi, devletin halk üzerinde baskı oluşturması, egemen grupların sahip olma hırsı ve rekabetçi tutumları insanlığı bir metaya dönüştürdüyse; benzer şekilde doğanın her bir unsuru da bir mala ve kaynağa dönüştürüldü. Konu başlıkları kent, toplum, üretim ve ekonomi olarak hazırlanan bu metinde,  hem insani hem de ekolojik boyutlara sahip, düşüncede organik, etikte tamamlayıcı, iktisat ve siyasette ise katılımcı ve konfederal ilkelere dayanan bir eko-model oluşturulmaya çalışılmıştır. Tasarlanan bu model; küçük ölçekli organik komünlerin oluşturulmasını, gündelik temelde doğal dünyanın güzelliğinin yaşanmasını, insanların birbirine verebileceği açık, dolayımsız, duyumsal haz, paylaşımcı tutum ile hayatını yüceltilmesini sağlayacak ve çalışmada coşkulu bir sanatsallığı geliştirecek bir radikal dönüşümün gerekliliği üzerine kurulmuştur. Böyle bir tasarının ütopikliği, “statik ve gerçekdışı” olarak değil, özlem duyduğumuz bir toplum düzeni, tam olarak gerçekleştirilmese bile, ona bir şekilde yaklaşmayı mümkün kılan ve bundan dolayı değerli olan “dinamik ve gerçeğe yakın” bir paradigma olarak değerlendirilmelidir.

GİRİŞ

Sanayi uygarlığı insanı, üreten ve tüketen bir iktisadi özne olarak değerlendirirken onun nesnesi olan doğanın hoyratça kullanımını kolaylaştırmıştır. “Ya büyü, ya öl” düsturundan hareketle toplum dışı, toplumu yıkan bir mekanizma olarak boy gösteren kapitalizm, doğanın da yıkımına neden olan ekolojik bunalımlara yol açmaktadır. Erich Fromm’un  “olmak” ve “sahip olmak” arasında yaptığı ayırım, nesneye dönüşen “doğa ile insan” ve bu yıkıcı eylemin öznesi olan “egemen grup” ayırımına ilintilenebilir. “Sahip olmak”, doğayı insan dışı bir olgu kabul edip onu insanın denetimine ve sosyal düzenine sokmak isteyen zihniyete karşılık gelmektedir. Doğa burada salt araç-gereç, salt kaynak olarak algılanmaktadır. Bu anlamda sahip olmak “tahakküm” anlamına gelir. “Olmak” ise, doğayı ya da insanı belli bir sisteme alt kategori olarak zorla yerleştiren düzenler yaratıp özerklikleri yıkan zihniyetler karşısında, yabancı olanı da “kendi özerkliği” ile bırakmak demektir. Olmak, parçaların birbirleri ile tamamlanıp bütünü oluşturması; çeşitlilik ilkesini gerçekleştirmeyi amaçlamak demektir.

Basit ama oldukça net bir açıklamayla: İnsan birincil doğaya (içinde yaşadığı, dış doğaya) uygun davranıp yaşamazsa felaketler oluşur, ikincil doğaya (kendi doğasına) uygun yaşamayınca hastalıklar oluşur. Her iki sonuçta bir sapmayı ifade etmektedir. Bu sapma, insanın doğa ile insanın kendisi ile olan ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ile ortadan kaldırılabilecektir.

İnsanın Doğadan Ayrılması

İnsan-doğa ilişkisi doğayı ve insanı birbirinden ayıran ve merkeze insanı yerleştiren geleneksel bir etiğin zemininde mi, yoksa, yeşil retorikte bir küfür gibi algılanan insan-merkezci dualizmi reddeden ve doğa ile mistik bir birlik anlayışını savunan ekolojik bir etiğin zemininde mi ele alınıp alınmayacağı tartışılmaktadır. Üretilen politikalar ya da  adı her ne olursa olsun alınan tedbirler dünyayı ekolojik bir felaketten esirgeyecek midir? Bu politikalar akıl ürünü olduğu için bu soruya olumlu yanıt vermek olası değil. Felaketten kurtulmak için akla ne kadar güven duyulmalıdır, diye de sorulabilir.

İnsan soyunun dünya üstündeki serüveninde akıl ile doğa arasındaki makas açılmış, akıl doğaya karşı olmuştur. Akıl, insanın doğanın efendisi olduğu, onun doğaya hükmetmesinin var oluşunun   kaçınılmaz   gereği olduğu ideolojilerini üretmiş ve insanın doğadan uzaklaşmasına, doğanın tüketilebilir ancak korunması, üretilmesi düşünülmeyen bir veri olarak algılanmasına insanın doğaya yabancılaşmasına, doğanın tahribine giderek yok olması sonuçlarının doğmasına yol açmıştır.

Eğer çözüm, insan-doğa ilişkisi alanının yeniden tanımlanması gibi algılanırsa burada ilişkiler toplamının insan merkezli değil  doğa merkezli olması gerekecektir ki bu akıl merkezli olamayacağı anlamına gelir. Peki, aklı bir kenara atmak mı gerekecek? Örneğin, biyo-merkezci bir yaklaşımla teknolojinin total reddi, merkezi bir kumandaya bağlı olmaksızın uygulanan özgürlükçü bir eko-teknolojinin gelişimini sekteye uğratır. Descartes ve Bacon gibi insan merkezciler doğaya ilişkin bilimsel bilgiyi, doğayı kontrol etmek ve ondan yararlanmak için bir araç olarak görür. Onlara göre amaç, insanın evren üzerindeki egemenliğinin sınırlarını genişletmek, hayatın güçlüklerini fethetmek, doğaya boyun eğdirmektir. Felaketlerin önüne geçilecekse, insanın doğadan kopmasına, ona yabancılaşmasına, onu yok etmesine yol açan aklı, saltanatından indirmek durumundayız. İlişkilerin düzenlenmesi akıl merkezli değil doğa merkezli olmalıdır. Akla değil doğaya uygunluk felaketleri önleyebilecektir.

Ekolojik Bir Yaklaşım

Amerikalı düşünür Murray Bookchin’in “ İnsanın doğayı sömürmesi ve hükmü altına alması gerektiği yolundaki temel kavrayış insanın insan üzerindeki tahakkümü ve sömürüsünden kaynaklanır.” ifadesi toplumsal ekoloji anlayışının temelini oluşturmaktadır. Toplumsal tahakküm kavramı; ataerkil ailede erkeğin kadını sömürmesi, devletin halk üzerinde baskı oluşturması, egemen grupların sahip olma hırsı ve rekabetçi tutumlarıyla insanlığı metaya dönüştürmesi ile açıklanabilir. Bookchin, “Hayvanlar kralı olmadığı gibi en alt sınıf karıncalar da yoktur.” derken ekolojinin ekosistem düzeyinde hiyerarşi tanımadığını iddia etmektedir. “İnsanlığın maneviyatının piyasa alanınca yağmalanması ile yerkürenin sermaye tarafından yağmalanması birbirine paraleldir” diyen Bookchin, kökleri bizzat toplumun kendisinde yatan ekolojik bunalımdan kurtuluşunu yine toplumun ekolojik doğrulara göre temelden devrimci bir biçimde yeniden kurulmasında bulur.

İnsan dış doğadan uzaklaşır, ona yabancılaşırken, onu tahrip ederken ve onu yok ederken farkında olsun ya da olmasın kendi doğasından da kopmuş, ona (daha doğru deyimle kendine) yabancılaşmış, onu tahrip etmiş tüm bunların sonucu beden ve ruh sağlığını kaybetmiştir.
İnsan kendi doğasını tanımak, onunla uyumlu yaşamak, kendi iç barışını gerçekleştirmek, birincil doğa ile uyumlu yaşamak, doğa ile barışık olmak felaket korkusu olmaksızın yaşamını sürdürmek şansına sahiptir.

Kendi  doğasının varlığına ilişkin farkındalık yaşamayan, kendi iç barışını gerçekleştirmemiş insan aklının ne doğa ne çevre ne ekolojik felaket risklerini çözme konusunda sağlıklı çözümler üretebileceği mümkün müdür?

Yeniden Doğaya Bağlanma

Konu başlıkları kent, toplum, üretim ve ekonomi olan çözümlemelerinde, hem insani hem de ekolojik boyutlara sahip, düşüncede organik, etikte tamamlayıcı, iktisat ve siyasette ise katılımcı ve konfederal ilkelere dayanan bir eko-model oluşturulmaya çalışılmıştır. Tasarlanan bu model; küçük ölçekli organik komünlerin oluşturulmasını, gündelik temelde doğal dünyanın güzelliğinin yaşanmasını, insanların birbirine verebileceği açık, dolayımsız, duyumsal haz, paylaşımcı tutum ile hayatını yüceltilmesini sağlayacak ve çalışmada coşkulu bir sanatsallığı geliştirecek bir radikal dönüşümün gerekliliği üzerine kurulmuştur.

Kent ve Toplum

“Bütüncül niteliği gereği topluluk sadece insanlardan oluşmaz; toprağı, suları, bitkileri ve hayvanları da kapsar. Bireyler ve toplum bu büyük birimin parçalarıdır.” diyen Üç Ekoloji Dergisi yazarı Ahmet Mutlu, ekolojik bütünün bir parçası olan toplumu, herkesin birbirini avlamaya çalıştığı bir orman değil, üyeleri arasında topluluk (cemaat) ilişkilerinin hüküm sürdüğü bir bütün olarak görür. Ekolojik toplum modelinde doğa örnek alınarak, diğer canlılarla uyum duygusu, tüm yeryüzüne nüfusun dengeli dağılımı, işbirliğine dayalı yaşam ve çalışma ile kendiliğinden doğan bir yardımlaşma öngörülür.

Bookchin’in organik nitelikli eko-cemaatler kavramı, sınırları ve nüfus bileşimi yeni bir ekolojik bilinçle tanımlanacak politik bakımdan bağımsız, kültürel yönden çeşitli toplulukları ifade etmektedir. Temel toplum yerleşimleri köy, mahalle veya kasaba gibi doğrudan demokrasiyi ve uzlaşmayı sağlayan ve toplumsal ilişkilere zemin hazırlayan küçük ölçekli birimlere dönüştürülebilir. Eko-komünlere ayrılan kentler, içinde yaşadıkları ekosistemlerin kapasitelerine uygun olarak incelik ve ustalıkla tasarlanmalıdır. Bu bağlamda, konfedere kent ve kasaba birliği, özgür ve ekolojik yönelimli bir toplum oluşumunun ayrılmaz bir parçası olabilir. Bütünleştirici özelliğiyle konfederasyon sistemini öneren Bookchin, ademi-merkezileşme ile herkesin karar alma süreçlerine özgürce katılabildiği ve tüm maddi yaşam araçlarının komünal olarak sahiplenip üretildiği ve bölüştürüldüğü bir özyönetim biçimini tanımlar.

Benzer şekilde, komüncü ve komünist anarşizmin temsilcisi Peter Kropotkin’e göre komün özellikli topluluklardan oluşmuş ademi-merkeziyetçi yapıya sahip bir toplum, sanayi çalışmasının, zanaatın ve bilimsel-kültürel çalışmanın yanı sıra tarımla da sürekli uğraşıp, bu çalışma sayesinde doğa ile bağlarını da koruyarak bu birleşmişlik, birbirine bağlanmışlık duygusunu diri tutmalıdır.

Ekolojik Üretim

Ekoloji düşüncesinde üretim süreci “ekolojik büyüme”ye istinaden, yalnızca niceliksel değil, niteliksel bir özellik de taşır. Buna göre “ekolojik üretim”,  maddi anlamda bir değer üretiminden daha çok, ürünlerin üretiminde çeşitliliği ve niteliği göz önünde bulunduran kooperatife dayalı “paylaşımcı” bir üretim modelini tanımlar. Ekoloji düşüncesinde değişim ve kar için üretim yerine, kullanım için üretim ölçüsü ve buna dayalı “kendine yeterli” bir iktisadi yapılanma ikame edilmektedir. Dolayısıyla, ekolojik toplumsal ölçütleri öngören “yetinme ruhunun geliştirilmesi” anlayışı üretimde yerini almaktadır.

Üretimin işlevsel ayaklarından biri olan çalışmanın, zorunluluk ve geleneksel kültürün köleleştirici unsurlarına bağımlı olma gibi niteliklerinden arındırılıp insanların karşılıklı iletişim kurdukları ve kendilerini geliştirdikleri zevk verici bir faaliyet türüne dönüştürülmesi gerekmektedir. Ekolojik üretim modeli Dominique Simmonet tarafından, “çalışmak için yaşamak yerine, yaşamak için çalışmak” ilkesi ile ve Jonathan Porrit’in “işin ortadan kaldırılması değil, işin özgürleştirilmesi” önerisi ile şekillenir. Ekolojik üretim, yaşam standardını yalnızca ücretli emek ile sağlamayı amaçlayan, günde sekiz saatlik işi dayatan kişisel becerilerin ve zamanın etkin kullanımını engelleyen “tam istihdam” anlayışının kalkması gerektiğini savunur.

Ekonomi

Ekoloji uzmanı Alastair Mclntosh’a göre ekolojik toplum; ortaklık, karşılıklılık ve takas ekonomisine dayanmaktadır. Topluluk ekonomisinin bu üç ayağı, bir balıkçı teknesi olan ve bir elma bahçesi olan iki eko-topluluk üyesi arasındaki ekonomik ilişki ile örneklendirilebilinir.

Ortaklık. Balıkçı teknesi olan balıklarından elma bahçesi olana veriyor. Nedeni basit; balıkçıda bir sürü balık var ve elma bahçesi olanın da buna ihtiyacı var. Buna karşılık elma bahçesi olan da balıkçıya elmalarından verirse balıkçının da elma ihtiyacı giderilmiş olur. Çünkü bu iki birey eko-topluluğun “dayanışık” parçalarıdır. Ancak çok hasta, çok yaşlı veya yalnızca biraz düşüncesizlikten elma bahçesi olan karşılığında elmasından vermediyse, başka biri elmasının olmadığını görecektir. Böyle bir ortaklık ekonomisinde kimse resmi olarak puan kazanmaz, çünkü eko-topluluğun ekonomisi, herkesin yeterli miktara sahip olduğunu görmeyi merkeze almıştır. Bu sistemde yeterlilik refahın ölçütüdür. Artı değer, ticaretten önce paylaşmak içindir ve keyifli olan, vermektir; biriktirmek değildir. Eko-topluluğun yoksulluğu kıtlık üzerinden kar edilmesi için tüm kaynakların ele geçirildiği ekonomilerin hor gördüğü yoksulluk değildir.

Karşılıklılık. Bu ekonomi modelinde, balıkçı elma karşılığında balık vermeyi kabul ediyor. Ancak, bu koşullu durum içinde paylaşmanın derecesini değil, işlevselliğini ölçüyorlar. Eğer balıkçının balık tutma işleri kötü gitmişse, elma bahçesi olan balıkçıya yine de elma verir. Eğer elma bahçesi olanın elmalarına kurt düşmüşse, balıkçı yine de balık verir. Böylece karşılılık, komünal bir iş bölümüne dayanmış olur. Bunun ortaklıktan farkı, herkesin kendi rolünün gereğini yapmasıdır. Ortaklıkta ise insanların birbirinden sorumlu olması vardır. Eko-topluluklarda ilişkiler genellikle insanların sağlıklı ve ekonomik olarak aktif olduğu yıllarda aktif olduğu yaşlarda karşılıklıdır, ortak yaşam ancak insanların kendilerine bakamayacakları durumda bir güvenlik ağı olarak ortaya çıkar.

Takas ya da değiş tokuş. Takas sisteminde balıkçı üç elma karşılığında bir balık verir. Bu durumda, her mal ve hizmetin başka bir mal veya hizmet olarak sabit bir fiyatı vardır. Değiş tokuştaki “vasıtasızlık”, çoğu zaman neyin nerede üretildiğinin, kimden geldiğinin görülebilmesidir. Bu sosyal ve ekolojik adalet normlarının korunmasına yardımcı olur. Takastaki problem, balıkçının takas edecek balığının olmasına rağmen elma bahçesi olanın balığa ihtiyacı olmaması ve işin yapılamamasıdır. Ancak bu noktadan sonra, dördüncü olarak para işin içine girer.

Üç Ekoloji dergisi yazarlarından Dilaver Demirağ, ekonomiyi büyükçe bir insan grubu; dahası canlı hayat için acı, gözyaşı, ter, kan olarak tanımlamaktadır. Ekonominin oluşabilmesi için artık üretilmesi bir zorunluluktur. Bu ise, hiyerarşi ve tahakküm olmadan ve daha da önemlisi, artık üretebilecek bir üretim faaliyeti olarak tarım olmadan mümkün olmazdı. Bu yüzden ilkelci olarak adlandırılan, uygarlık karşıtı John Zerzan, uygarlık ile tahakküm ve bunlarla da tarım arasında kopmaz bir bağ olduğuna dikkat çekerek insanın ve doğanın evcilleştirilmesinin, sömürüsünün tarım ile başladığını iddia etmektedir. Sistematik ekonomik faaliyetin yani çalışma, emek ve tahakküm ilişkisi olarak ekonominin temellerinin tarıma dayalı olduğu da bir gerçektir. Tarımla beraber üreticide gelişen ürünleri biriktirme/saklama geleneği evrimleşerek egemen güçlerin “ya büyü, ya öl” düsturu kapitalizmin temellerini oluşturdu. “Ekonomisizleştirme amaçlı bir ekonomi” görüşü ile Demirağ, ekonomik ve siyasal iktidarın oluşumunun önüne geçilebilmesini mümkün kılan potlaç (armağan) sistemini

Kavram olarak şenlik, şölen anlamına gelen potlaç olgusu ilk kez Marcel Mauss tarafından gerçek niteliğine kavuşturulmuştur. Sadece ilkel toplumlara özgü olamayan ve izlerine kapitalizm öncesi bütün toplumlarda rastlanan potlaçta, kabile şefi düzenlediği “tüketim şenliği” ile varını yoğunu bir ziyafetle tüketmek zorundadır. Aksi takdirde, bir ömür boyu utanç içinde onursuz yaşar. Potlaca ruhunu veren kendini armağan kavramında gösteren karşılıklılık ilkesidir. “Potlaç toplumlarında armağan döngüsü; verme, alma ve karşılık verme biçiminde ortaya çıkar” diyen Demirağ’a göre bu aşamaların hepsi kişisel bir tercihe bağlı değil, zorunluluktur. Ancak böle bir zorunluluk herhangi bir iktidarın veya kanun maddesinin zorlaması değildir. Özünde bir toplumsallaşma biçimi, bir toplumsal bağ düzeneği olan potlaçta içselleştirilmiş bir zorunluluk vardır. Potlaçta kazanılan veya kaybedilen şey “itibar ve şereftir” Armağanla birlikte dolaşıma giren nesne hiçbir zaman kendi başına bir anlam veya ekonomik bir değer taşımaz; ona değerini veren değiş tokuşun ta kendisidir.

SONUÇ

İnsanı dönüştürmedikçe, toplumsal bağlamı farklılaştırmadıkça; Bookchin’in deyimiyle, kadın üzerinde erkeğin, toplum üzerinde devletin, doğa üzerinde insanın tahakkümü ortadan kaldırılmadığı sürece ekoloji üzerine geliştirilen politikalar kısa süreli önlemler, klişeleşmiş işlemler ve içi boş çözümlerden öte değildir. Yeniden doğaya bağlanma amacıyla hazırlanan
böyle bir tasarının ütopikliği, “statik ve gerçekdışı” olarak değil, özlem duyduğumuz bir toplum düzeni, tam olarak gerçekleştirilmese bile, ona bir şekilde yaklaşmayı mümkün kılan ve bundan dolayı değerli olan “dinamik ve gerçeğe yakın” bir paradigma olarak değerlendirilmelidir. “Büyük bütünle birleşmişlik” söylemiyle anarşizm savunucusu Gustav Landauer’in, “Oysa bu dünya, bu doğa, o dilsizliğiyle ve dile getiremezliğiyle, bizim dünya görüşü dediğimiz şeyle, doğanın bilgisi ya da dili diye ağzımızda gevelediğimiz şeyle karşılaştırılamayacak kadar zengindir” sözleri ile bitirirken yeniden ona bağlandığımız doğanın bizle birlikte” ama “dışımızda bağımsız” olduğu gerçeğinin de farkındalığını yaşamalıyız.

KAYNAKLAR

i)    Bookchin, Murray, (1996), Ekolojik Bir Topluma Doğru, Ayrıntı Yayınları.
ii)    Bookchin, Murray, (1999), Kentsiz Kentleşme: Yurttaşlığın Yükselişi ve Çöküşü, Ayrıntı Yayınları.
iii)Callenbach, Ernest, (1994), Ekotopya: William Weston’ın Defterleri ve Haberleri, Ayrıntı Yayınları.
iv)    Cantzen, Rolf,  (1994), Daha Az Devlet, Daha Çok Toplum: Özgürlük, Ekoloji, Anarşizm, Ayrıntı Yayınları.
v)    Demirağ, Dilaver, Ekolojiden Ekonomi Çıkar mı? Yeşil Ekonominin Açmazları, Üç Ekoloji Dergisi: Yeşil Politika ve Özgürlükçü Düşünce Seçkisi 4, S.40, 2005
vi)    Mclntosh, Alastair, Topluluk Ekonomisinin Üç Ayağı, Üç Ekoloji Dergisi: Yeşil Politika ve Özgürlükçü Düşünce Seçkisi 4, S.36, 2005
vii)Mutlu, Ahmet, Ekoloji Düşüncesinde İktisat Anlayışı, Üç Ekoloji Dergisi: Yeşil Politika ve Özgürlükçü Düşünce Seçkisi 4, S.62, 2005

http://www.csoy.biz/index.php?option=com_content&view=article&id=43:yeniden-doaya-balanma-uetopyas&catid=6:9-sempozyum-odtu&Itemid=39

June 22, 2010 - Posted by | anti-endustriyalizm, ekotopya heterotopya utopyalar, kir yasami, sistem karsitligi, somuru / tahakkum

2 Comments »

  1. teşekkürler makalenizi çok beğendim.oldukça faydalı bilgiler var sağolun.takip etmeye devam etmeyi düşünüyorum.yeşil bir dünya herkesin hayali umarım sadece hayal olarak kalmaz.

    Comment by murat | August 17, 2010 | Reply

  2. Evet varolan sistemin insani ve tüm ekosistemi tüketerek bir yıkımın eşiğine getireceği bir çok insan tarafından öngörülmüş ve güncelde de milyonlarca insan tarafından görülüyor olsa da bu yaşamsal soruna ilişkin çözümleri deneyimleme noktasında eksiklikler yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir. Bu iktisadi ve kültürel yapının yarattığı bataklıktan çıkmadan bu ölümcül döngüyü durdurmanın mümkün olmadığını anlayan birinin daha varlığını öğrenmek iyi oldu.Merhaba

    Comment by seyhmuslumtug | December 30, 2010 | Reply


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: