ecotopianetwork

Agriculture and Diversity: Antagonism Amongst the Biospheres – Benjamin Shender

Agriculture uses resources. This is about as simple as it gets. Agriculture is a method by which resources are transformed into food energy with which humans can sustain their lives. Ultimately there are two kinds of resources that agriculture uses in order to achieve this: solar energy and chemicals found in the earth. Both of these resources are ultimately quite limited. We have found new ways to increase the number of resources in the Earth, specifically by using oil, which has been discussed at length. However, solar energy is also limited. Indeed, on a yearly basis the amount of solar energy that arrives on Earth does not vary exceptionally, as such we can deal with solar energy as a constant energy input per year.

Since agriculture is humanity’s main food supply and population is a function of food supply (see thesis #4). We can readily assert that humans are made of solar energy, one to three times removed. As the human population is currently continuing to increase, this would indicate that an ever increasing proportion of Earth’s yearly supply of solar energy is being apportioned to humans and the few species that the majority of humans use as food (see Unlocking the Food and Why People Starve). As such an ever decreasing proportion of this energy is available to other species. When this decrease is coupled with the amount of land desertified by agriculture and other practices and the amount of land paved for roads and cities, a disturbing pattern develops.

The unfortunate fact of the matter is that humans are not exceptional to the laws of physics. The first law of thermodynamics is quite clear: nothing can be created or destroyed. As such, as humans continue to expand we reapportion solar energy once used by other species for our own use. This causes a noticeably large increase in the extinction rate of other species, and as those species die, diversity is lost. This makes agriculture one of the leading destroyers of diversity in the world. While many would not see a problem with this, that is solely due to their own short-sightedness. The position of humanity as an omnivore makes us very adaptive to living off of many different food supplies, but that is irrelevant as we do not live off many different food supplies. The current population of Earth is maintained only through the distribution of wheat, rice, rye, and barley. Grains. Without these very closely related plants our current population would have been unachievable. And it would be impossible to maintain it without them. No other food can be grown as densely, gives us as much energy per pound, or as been so thoroughly domesticated. As with any living thing these grains are reliant on many different insects, bacteria, and other species. If the wrong combination of these species were to become extinct, grain would become extinct as well. While this may seem unlikely right now, it should be remarked upon that as the number of extinct species increases the likelihood of a “keystone��? species dying off increases to the point of certainty. This would have the obvious cascade reaction on agriculture and on the majority of the human species.

To summarize:
Agriculture causes a large population of people reliant on a narrow category of plants for survival.
This extra population exists at the expense of other species.
Many of those other species become extinct.
As the number of extinct species increases, the likelihood of a cascade reaction causing the extinction of the afore mentioned plants increases.
Therefore: After X amount time agriculture tends to kill itself off.

While this would certainly mean a rather large percentage of humanity would die off, it would not necessarily mean the extinction of humanity. Omnivores have the advantage of feeding off diverse foods; however, grains are not omnivores.

June 24, 2010 Posted by | ekokoy - permakultur, ekolojist akımlar, tarim gida GDO, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Yeşil Anarşi Nedir ?

 

Bu yazılar, çeşitli yeşil anarşist düşüncelerden toplanmışlardır.

-Black and Green Network-

“…Erkeğin tarihine ve Leviathan’a karşı mücadele, yaşamla anlamdaştır; bu onu parça parça hale getiren canavara karşı Biyosfer’in kendini savunmasının bir parçasıdır. Ve mücadele hiçbir anlamda bitmemiştir; canavara yaşayan varlıklar tarafından hayat verildiği sürece bitmeyecektir.” -Fredy Perlman

Reddetmenin İdeolojisi

Net olarak şu söylenemez: ‘Yeşil anarşist’ veya ‘anarko-primitivist’ ideoloji yoktur. Anarşistler aslında şu an bulunmayan bir yaşam biçimi olarak tanımlanan bir yaşam biçimine doğru arzu ve eylemleri tarafından belirlenmişlerdir. Anarşi aslında ‘anti-otoriterlik’ anlamına gelir, ve kolaylıkla görülebildiği gibi, bu da  herkese farklı şeyler çağrıştıracaktır. Hiçbir tek ‘anarşist’ görüş yoktur.

Burada kullanılan ‘-İzmler’ geleneksel nedenleri daha büyük bir eleştiriyle tanılamak içindir.  Anarşistler egemenlikten ve hiyearşilerden yoksun ve bütün devlet gücünün ortadan kaldırıldığı bir dünya arıyorlar. ‘Yeşil’ ön eki, bu otoriter yapıların ne olduğunun bir uzantısına yani teknoloji, endüstriyelizm ve uygarlığın kendisine doğru işaret eder. (bu üç kategoriye bütün ‘yeşil anarşistler’ başvurmasa da).

Ideoloji, düşüncenin bütün alanlarına kendi bütününü taşıyan katı bir inanç sistemidir. İdeolojinin bir kritiği, eylem ve görüş planı vardır, örgütler ve platformlar tarafından  kapsanır vesaire. Yeşil Anarşist eleştirinin bir parçası bu çeşit grupça düşünme geleneğinin bir rol anlayışıdır. Sol, ideolojiyi gelecekteki devrimin bir aracı olarak sıkı tutmaktadır. Bizlerse böyle eksiksiz paketlerin insanların kendi potansiyellerini uyandırmayacağını fakat onlara içindekileri kusmak için yeni bir şeyler çıkardığını düşünüyoruz. Bizler ideolojinin insanları sabit bir devlet altında tutan uygarlaşmış düşüncenin bütününün bir parçası olan bir uygarlık aracı olarak görüyoruz. Çıkarlarımız otomat değil otonom varlıkların dünyasını meydana getirmektedir.
Bu, solculara yeşil anarşistleri örgütlenmiş olmamak ve gevşek bir görüşe sahip olmak gibi eleştiri hakkını doğurmuştur. Bununla birlikte, eğer yeniden dolu varlıklar olursak bunun önemli bir adım olduğunu düşünüyoruz.  

Anarşi Demokrasi Değildir

Popülistleri başka türlü ilerletmeyi amaçlamak adına harcanan çabalara karşın, anarşi  gerçek anlamıyla demokrasi değildir (her hangi biri istediği kadar onu doğrudan veya sosyal demokrasi olarak tanımlasa da). O yöne dikkati çekme ihtiyacıyla, bu oldukça önemsiz görünmektedir, fakat anarşist retorikte şekillenmiş olan “radikal demokrasiden” daha fazla olarak çoğunluğu görmeden büyük müktardaki anarşist literatüre bakmak zordur.
Anarşi kelimesinin Yunancasının anlamına bakalım! an-, -sız anlamına gelir, ve arkhos, hükümdar anlamına gelir. Bu kelimeleri birleştir ve karşına hükümdarsız anlamı çıkacaktır, veya daha yaygın bir dille, her hangi biçimde politik otorite yokluğu anlamı çıkacaktır ortaya.

Demokrasi, ister inanın ister inanmayın, bir yönetim biçimidir. Son ek, –cracy, ve ardından gelen Latince kelime–cratia, Yunancası –kratia güç, kuvvet anlamına gelir ve hükümet veya yasa olarak çevrilir (Yunanca: demokratia insanlar + hükümet anlamına gelir [Marks için proleterya diktatörlüğü anlamına gelir]) . Ve burada bir basamak daha inerek, bir hükümetin hükmeden veya belirli insanların bütün sosyal, ekonomik ve politik aktivitelerinin bir aracısı veya bir organizasyonu olduğunu söylemek isterim. Öyleyse gördüğümüz gibi anarşi, gerçek anlamıyla demokrasi değildir.
Anarşistler prensipte bütün otoriter kurum ve yapıların tam bir reddini savunurlar. Bütün devletler onları Gezegende ve onun üzerindeki bütün rahatsız etmektedirler.  Onlar var olduğu sürece, otonomi olamaz. Bu varoluş sonradan kurulmuştur, ortadan kaldırabiliriz.  

Yeşil Anarşiler?

Tek başına yeşil anarşi görüşü diye bir şey yoktur ve aramızda muhakkak ki her şeyde olduğu gibi bir çok bölünme vardır. Yeşil anarşistler arasındaki birleştirici prensip güç ilişkilerinin ekolojik olarak yönlendirilmiş bir kavrama gücüdür. Farklılıklar esasen, evcilleşme sürecine bağlı olan tartışmalardan kaynaklanmaktadır.
Kapasiteye gereksinimimiz var ve “yeşil anarşizmin” bütün farklı fikirlerini listelemek istiyoruz.  Bu kategorilerin isteyerek değil, basitliklerinden verilmiş olduğunu vurgulamak isteriz. İdeolojik kısıtlamalardan hiçbir çıkarımız yoktur ve böyle özetlerde hiçbir mutlak inancımız yoktur. Belirli eleştirilere ayırt etme işareti sadece basmakalıp nedenlerden dolayı kullanılmıştır!!

İşte başlıca görüşlerin bazıları;  

Anarko-Primitivizm: Bu eleştiri “insan doğası” ve kapasitesine bir bakış olarak yaşam ortaklığı içindeki insanın milyonlarca yıllık vahşi birlikteliğine bakar.  Gücün kesinlikle ahlaksızlaştırdığını düşünsek de, bundan şu sonuç çıkar ki, uygar insanın mitine zıt olarak şans verildiğinde insan kötü değildir.
Eleştiri, evcilleştirmenin bugün geldiğimiz noktanın ilk aşaması olduğunu savunur. Anlayışımız şu ki, sadece kapitalist ilişkiler zulm etmezler, ayrıca yerleşik tarım mülkiyete yol açmış ve bu da erkin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu nokta, her şeyin kendi kullanımımız/sömürümüze sunulmuş objeler olduğunu düşündüğümüz bugünkü dünyanın oluşumuna neden olan başlangıç sürecini göstermektedir. 

İddianın bazı başlıca noktaları bu eleştiriye göre bu saklı olan anlamda gizlidir.  John Zerzan uygarlığın altüst edilmesi için sembolik düşünmenin ortadan kaldırılmasını gerektirdiğini ileri sürüyor, oysa diğerleri sembolik kültürün daha büyük ve daha farkında olunması gereken bir sorun olduğunu söyler. Her iki görüş de tarımsal yerleşimden daha da geriye gidilmesi konusunda hem fikirdir.  

Uygarlık Karşıtlığı: Bu eleştiri anarko-primitivizm anlayışıyla benzerdir, fakat bütünü oluşturan unsurlar anarko-primitivizmin belirli bir insan/zamanı fazla idealleştirdiğini düşünürler.  Bu görüşün geleneği kendisini anarko-primitivizmle aynı kalıba koyulmasını istemezler. 

Yeşil Anarşizm: Yukarıdaki iki kategoriyi kullanmayanlar için genel bir terim olarak kullanılmaktadır ve kesinlikle hiçbir saf tutarlılığı yoktur ve genel başlık bu grubun tamamı için tasarlanmamıştır. 

Bu kategori içindeki fark, uygarlığın yıkıcılığının anlaşılmasını aramak için ne kadar geriye gidileceği sorularında yatmaktadır. Bazıları evcilleştirmenin ve tarımın ekolojik olarak sürdürülebileceğini veya tercih edilebilir olduğunu söyleyebilir.  Diğerleri de teknolojinin kendisinin asıl sorun olmadığını ileri sürebilir.

Birleştiren prensip, bir yıkıcı olarak mega-teknolojik Devlet’i anlamakta ve ekolojik bir temelde gizlidir.

Yukarıda bahsedilen felsefik düşüncelerin başka bir etmen tarafından eşlik edilme eğilimindedirler. Yeşil Anarşizm içinde şunları barındırır;

Devrimci Yeşil Anarşistler: Anarşistik bir dünya için araç olarak bir kitle hareketi ve devrim için uğraşırlar ve,

İsyancı Yeşil Anarşistler: Sistemi daha birey temel üzerinde yok etmek amacıyla burada ve şimdi isyan isteyenlerdir.
Burada içten bir bölünme vardır, fakat bu fark birinin bütün uygarlaşmış varlığı yok etme yaklaşımları üzerinde büyük bir etkiye yol açmaktadır.

Büyük bir iddia ardakalmaktadır ki, ikisi de ayrılmazdır ve her hangi bir isyan eylemi uygarlaştırılmış düzene darbe indirmektedir. Bazıları ayaklanmanın devrimin alt yapısını hazırladığına işaret edebilir. Bu iki görüş arasındaki tartışmaya bir örnek olarak, Ted Kaczynski’nin ‘Sisteme Yaralanacağı Yerinden Vurun’ (Green Anarchy #8) ve Saf Nefretle ‘Sisteme Yaralanacağı Yerinden Vurun’ , ya bu arada ne yapacağız’ (Green Anarchy #9) yazılarını okuyun.  

Sosyal Ekoloji Üzerine Bir Not
Sosyal Ekoloji, genel olarak Murray Bookchin ve onun Sosyal Ekoloji Enstitüsü ile ilişkilendirilir ve tipik olarak yeşil anarşinin içinde bir öğe olarak tutulur. Black and Green Network, Coalition Against Civilization, ‘Bring on the Ruckus’ Society, ve Green Anarchy dergilerinin her biri açık bir biçimde bu görüşün anarşiyle ilişkili olmadığını açıkladılar. Bob Black’ın Anarchy After Leftism (Columbia: C.A.L., 1998) kitabında ayrıca bu görüşün altında yatan otoriter prensipleri çizmiştir.
Sosyal ekoloji veya özgürlükçü belediyeler öz olarak sadece yeşil bir uygarlık yaratmaya çalışan otoriter, demokratik ütopyalardır. Bizlerin aktif olarak bu günlük yıkıcı gerçekliği reforme etmek ve sürdürmek için uğraşanlarla ilişkide bulunmak için nedenimiz yoktur.  

UYGARLIK

Şimdiden uygarlığın son noktasını görüyoruz: evvela, tam egemenlik ve çok geçmeden doğanın yıkımı. Ve, Freud’un önceden kehanette bulunduğu gibi, evrensel nevrozun devleti yaklaşıyor.
Paul Shepard insan klonlamayı içeren genetik mühendisliğine atılan adımının ilk adımda yani evcilleştirmede saklı olduğunu söylemişti. Kontrol ve yönetme tutkusu uygarlığın köşe taşıdır. Dünyaya ve yaşama karşı bu yönlendirmenin içsel mantığı üzerinde uygarlık kendi bitimine ulaşmaktadır.
Uygarlığın kurulan ruhu, işbölümü veya uzmanlaşmayı yavaş yavaş geliştirmeyle başlamaktadır. Nüfuzun haksızlığı çeşitli türde uzmanın etkileyici gücü yolu meydana gelmektedir. Uygarlık yolu, yaklaşık 2 milyon yıl hüküm sürmüş olan doğal anarşi durumuna 10,000 yıl önce son vermiş olan hayvanların, bitkilerin ve kendi atalarımızın evcilleşmesi sayesinde asfaltlanmıştır.

Uygarlıktan önce genelde bol bol yetecek kadar boş zaman, hatırı sayılır cinsiyet otonomi ve eşitliği, doğal dünyaya yıkıcı olmayan bir yaklaşım, örgütlü şiddetin yoksunluğu ve güçlü sağlık ve dinçlik vardı. 

. Uygarlığın birkaç faydasını sayacak olursak, savaşı, kadınların kontrol altına alınmasını, artan nüfusu, ağır ve sıkıcı çalışmayı, kemikleşmiş hiyerarşileri, ve neredeyse bütün bilinen hastalıkları başlatmıştır.
Uygarlık içgüdüsel özgürlük ve Eros’tan tatbik edilmiş bir vaz geçmeyle başlamakta ve ona bel bağlamaktadır. Asla reforme edilemez ve bu yüzden bizim düşmanımızdır.  

EVCİLLEŞME

Evcilleşme 12,000 yıl kadar önce – ilk olarak Yakın Doğudaki Bereketli İslam Aleminde – başladı. Fakat bu süreç birkaç bin yıl sürdü ve mülkiyet ve iktidar askeri savunmayı ve uygarlığın sosyal kontrol strajesini zorunlu kıldı, bu moderniteye öncülük eden sıradaki ilk hataydı.
Evcilleşme insan türünün diğer yaşam biçimlerini evcilleştirdiği, kontrol ettiği, yetiştirdiği ve genetik olarak değişime uğrattığı bir işlemdir. Ayrıca evvelce göçebe olan insan popülasyonlarının yerleşik bir yaşam tarzına yönlendiren bir işlemdir. Evcilleşmenin ilk şekli, insanının yaşamı kontrol etmesinin hem toprakla hem bitkilerle hem de hayvanlarla totaliter bir ilişkiyi zorunlu kıldı. Oysa gerçek vahşilik halinde, bütün yaşam kaynaklar için sınırlı bir biçimde yarışır (i.e. ihtiyacından fazla almak nadiren yaşanır); evcilleşme bu dengeyi ortadan kaldırdı. Evcilleşmiş kırlar (e.g. pastoral topraklar/tarım alanları, ve bazı boyutlara kadar– yine de daha az bir dereceye kadar– bahçecilik) kırlar üzerinde varolan veya eskiden var olmuş olan kaynakların açık paylaşımının sonunu zorunlu kılmıştır.  Evcilleşmiş kırlar “bir zamanlar bunlar herkesindi, ama şimdi benim” söyleminin kullanıldığı yerlerdir. Tartışılabilir bir şekilde bu sahiplik inancı mülkiyet ve gücün meydana çıktığı gibi sosyal hiyerarşinin kurulmasını hazırlamıştır. Evcilleşme sadece kırların ekolojisini özgürden totalitere değiştirmemiştir, evcilleştirilmiş türleri de esir etmiştir. Buğday, mısır, domuzlar ve atlar bir zamanlar doğanın kaosunda özgürce dans ederlerken, iradeleri dışında genlerini harfi harfine çarpıtan insan tutsaklığının kontrolü altına girmişlerdi. Genelde birden fazla çevre, daha az hayatta kalabilme kontrol altına alındı: yaşamdaki en ayakta kalabilir tipteki evcilleştirme doğal dönüşümlü ve daha küçük derecede çalışan bahçecilik uygulamalarıdır.
İkinci tür evcilleştirme – insanların kendilerine yaptıkları – göçebe bir biçimde toplayıcılığa oranla insanın kendinden bir çok şey vermesini içerir. Burada, göçebe toplayıcılıktan evcilleşmeye yapılan çoğu değişmelerin otonomik olarak yapılmadığını, kılıç ve silah vuruşlarıyla yapıldığı değerli bir bilgidir. Oysa sadece 2000 yıl önce avcı/toplayıcıların dünya nüfusunun çoğunluğunu oluştursa da, şimdi bu %1’dir. Bu gerçek, son vahşi ve özgür insanın kölelik ve yıkıma doğru gittiği hükmünü veren bir kolektifin sonucu değildir. 

Evcilleşme yolu, gezegenin her tarafına bir zamanlar özgür olan popülasyonların köleliğinden daha fazlasını istemiştir. Bu popülasyonu ve uygulamanın yaratıcılarını zapt etmek için sayısız patolojiler anlamına gelmektedir. Birkaç örnek çeşitli olmaya beslenmeye fazla günemekten besinsel sağlıkta bir düşüşü  içerir, evcilleştirilmiş hayvan başına hemen hemen 40-60 hastalık insan popülasyonlarına (grip, yaygın nezle, tüberkiloz, etc.), kayıtsız şartsız paylaşıma bir son veren ve mülkiyeti değişmeyerek gerektiren ve popülasyonun dengesiz bir şekilde besleyebilmek için kullanılabilen üretim fazlasının kalması, parazitler için ideal ev sahibi çevrenin yükselişi, imhadan kaynaklanan ilk problemler ve bununla ilgili dışkıya yakınlık ve hastalıkların yapay çevre tamponları doğal seçimi gibi nesilden nesile taşınması kapasitesini katar.  

ENDÜSTRİYELİZM

Endüstriyelizm  – insanların ve doğanın sömürüsü ve merkezi güç  üzerinde kurulmuş olan üretimin karmaşık mekanize sistemlerinin varlığı. Endüstiyelizmin eleştirisi, devletin anarşist eleştirisinin doğalbir uzantısıdır, endüstriyelizm öz olarak emperyalistik, soykırımsal, ekokırımsal ve ataerkildir.  Endüstriyel bir toplumu devam ettirmek için, makinelerin yakıtla çalışması ve yağlanması için yenilenemeyen kaynakları elde etmek amacıyla toprakları zaptetmek ve sömürgeleştirmek gerekiyor. Bu sömürgecilik/ emperyalizm ırkçılık, cinsiyetçilik ve kültürel şovenizm tarafından mantıklı kılınmaktadır. Bu yenilenemeyen kaynakları elde etme sürecinde, insanları kendi topraklarında göç etmeye zorlamanız gerekir. Ve insanların makineleri üreten fabrikalarda çalışmasını ya da onları madenlere girip ıkına sıkıla çalışmaya mecbur bırakma ve kendilerini yıkıcı endüstriyel sisteme tabi kılmanın aracı olarak hayatta kalmalarına bağlı olan kaynakları depolamalarını sağlamak için onları esir etmek zorundasınız. Endüstriyelizm büyük çapta bir merkezileşme olmadan var olamaz, çünkü büyük çapta uzmanlaşma olmadan var olamaz; sınıf egemenliği insanları aciz ve kolay sömürülebilir kılarak bilgiden faydalanmalarını engelleyen endüstriyel sistemin bir aracıdır. Bundan başka, endüstriyelizm kendi varlığını sürekli kılmak için kaynakların bütün küreye dağıtılmasını ister ve bu küreselcilik yerel otonomiye ve kendi kendine yeterliliğe zarar verir. Endüstriyelizm özde ataerkildir çünkü esasen yaşam karşıtıdır ve doğasına uygundur. Endüstriyelistin gözünde, kadın ve doğa erkeğin maddi kazancı için sömürülmesi amacıyla vardır. Bu endüstriyelizmin arkasından olan mekanik bir dünya görüşüdür. Bu görüş, kadının köleliğini, imhasını ve kontrol edilmesini haklı çıkarmış olan dünya görüşüyle aynıdır.  Her şey apaçık bellidir ki endüstriyelizm sadece insana zulmetmiyor, o aynı zamanda özde ekolojik olarak yıkıcıdır. Endüstriyelizm madencilik ve petrol çıkarma çalışmalarıyla; eko-sistemleri, havayı ve suyu kimyasallarla kirleterek dünyayı kurtana kadar emmek anlamına gelir. İleri Endüstriyel ekonominin omurgası olan nükleer enerji, eğer ortadan kaldırılmazsa yakında bu gezegeni ıssız bir hale getirecektir. Bu ve diğer nedenlerden dolayı, bizler sert bir biçimde endüstriyelizme karşıyız.

TEKNOLOJİ

Teknoloji statik bir biçimden daha fazla anlamı içeren bir işlem veya kavramdır. Bu işlemi yerine getirenler için işbölümü, kaynak çıkarma ve sömürüyü kapsayan karmaşık bir sistemdir. Teknoloji basit aletlerden bir çok bakışta farklıdır. Basit bir alet, şimdiki ortamımız içinde belirli bir iş için kullandığımız bir elementin geçici kullanımıdır. Aletler kullanıcıyı eylemden yabancılaştıran karmaşık bir sistemi kapsamazlar. Teknolojide saklı olan çeşitli biçimlerde tahakküme öncülük eden “aracı bir deneyim” yaratan bu ayrılmadır.  Üzerimizdeki tahakküm, her zaman daha fazla teknoloji yaratmayı desteklemeyi, yakıtlamayı, elde etmeyi ve orijinal teknolojiyi tamir etmeyi zorunlu kıldığı gibi yaratılan yeni bir “zaman kurtarma” teknolojisini arttırmaktadır. Bu, onu yaratan insanlardan ve yaratıcıyla buluş arasındaki güç ilişkilerinin açık bir şekilde Makinenin kendisini desteklemesinden  bağımsız bir varlığa sahipmiş gibi görünen karmaşık bir teknolojik sistemin hızla kurulmasına öncülük etmiştir. Teknolojik sistemin atık yan ürünleri hem fiziksel hem de psikolojik çevremizi zehirliyor. Makinenin hizmetinde çalınmış yaşamlar ve Teknolojik Sistem yakıtlarının zehirli atık maddeleri – her ikisi de bizi boğuyor. Teknoloji şimdi kendisini mekanik ve yapay hissi andıran bir şeyle yeniliyor. Teknolojik Sistem, hızla tek başına mekanikverim ve teknolojik genişlemecilik için tasarlanmış olan yeni bir çeşit çevre düzenleyen, kendi momenti tarafından ileriye atılmış gezegene özgü bir enfeksiyon. Bu noktada yöneten sınıfın (Teknolojik Sistemden hala ekonomik ve politik çıkar elde eden) gerçekten  kendi “Frankenstein canavarları” üzerinde kontrolleri olup olmadığı sorgulanabilir. Teknolojik Sistem düzenli olarak doğal dünyayı yok eder, öldürür veya emrine alır ve gezegenin kendisinin yenilenmesine veya hatta onunla karşılıklı bir ilişkiye girilmesine izin vermez. Teknoloji makineler için ve teknolojik sistemin karşılaştığı her şeyin mekanikneşmesine çabaladığı bir ideal için bir dünya krizi yaratır. Şayet bizler hizmetçi mekanizmalar veya teknolojinin sayborg uşaklarından daha fazlası olmak istemiyorsak, o zaman onun üzerimizdeki tahakkümünün farkına varmamız ve özgür yaşam biçimlerinin değil makinelerin ihtiyaçları çerçevesinde kurulmuş sistemi parçalara ayırmak için çalışmalıyız.  

DEVRİM

Devrimlerin trajik ironisi,  modern zamanlarda başarılı olanların bir çoğunun toplumdaki özgürlük ve otantiklik seviyesini azalttığıdır. Bu, baskı ve sindirmenin kök nedenlerinin anlaşılmadığı, doğanın ilerleme/gelişme/tahakküm tanrısına belki de devrimden önce tam olarak itaat edilmediği durumdur.
Devrimlerin şimdiye dek sorgulanmamış kurumları çözmüş olması gerekiyordu. Uygarlık bütün tahakkümlerin ana kaynağıdır: ataerkilliğin, işbölümünün, yaşamın evcilleştirilmesinin, savaşın.

Bu temellere karşı suçlamada ve hareket etmede başarısız olan, teknoloji ve sermayenin bütününü yeniden düzenlemeyi ve reforme etmeyi uman  “Devrimciler”, sadece derin bir şekilde uygunsuz olanın sürdürülmesini önermektedir.
Bizim için, kelime yerindeyse sorunun bütününün parçalanması gerekiyor.   

SOLCULUK VE LİBERALİZM

Son zamanlarda iki ana değişime doğru başarısızlığı uğramış ve tükenmiş araçlar veya yaklaşımlar liberalizm ve solculuk olmaktadır.
Liberal veya reform görüş açısı hakkında daha ne söylenebilir ki? Toplum ve biyosfer ebediyen fakirleştirilirken ve harap edilirken, zaman ve enerjinin önemsiz kırıntıların izinde harcanması sonsuz bir mazoşizmdir. Neredeyse bütün pasifistleri içinde barındıranbütün liberal partiler her yerde derinleşen krizler konusunda bir inkara başlamışlardır. Bazıları  görünüşe bakılırsa yanlış olanın derinliği ve kapsamına asla gözünü açmayacaktır. Onların sıkıca sarıldığı sadık seçmenleri ve geri dönüşümcüleri aşikar olarak yanlış olan şu iddiayı dile getirir; bütün yıkıcı sistem nasıl olsa düzelcek ve yaşama hizmet edebilecek. 

Liberalizmden ayrılabilen Sola gelince, bizler onu itibardan fazla düştüğünü ve sonunun geldiğine inanıyoruz. Birey ve doğa açısından onun evrensel olarak başarısızlığa uğradığını görüyoruz.

Temel olarak iki biçimde ortaya çıkmaktadır. İlki daha radikal hedeflerin kitleleri cezp etmek için onlardan saklandığı açık bir şekilde reformist olanıdır. Manipülasyon ve şeffaflığın yokluğu (Yeşil Parti) Solculuğun bu görüşünü temsil eder. Açık olarak radikal biçimi tam otoriterliktir ve tarihteki her örnekte bu ispatlanmıştır. Sözde “küçük k” komünistler asla her yerde reddedilmiş olan bu kalıptan kurtulamazlar. Solculuk nesli tükenmeye yaklaşmıştır, en yakın zamanda da olacaktır.
Anarşistler sola tutunduğu ve kendilerini o terimlerle (anarko-sendikalistler) tanımladığı sürece hiçbir yere varamayacaktırlar. “İlerleme” gibi teknoloji, üretim, hiyerarşi, hükümet, ekolojik yıkım, ve görüşler hala solla özdeşleşmiş olanlar arasında sorgulanmamaya devam edilmektedir. Amerikan tarihinde, Sol, en elverişli durumlarında bile, berbat bir şekilde başarısızlığa uğramıştır ve bugünkü başarı ihtimali bile şimdi herkese bu sicille tanındığından daha kötüdür. Herkes farklı bir şeyin gerekliliğini biliyor.  

NÜFUS

Dünya nüfusu dengesizdir; bu sorunun üstesinden gelecek bir strateji öne sürmüyoruz, sadece bilinmesi gereken durum hakkında bilgi olduğunu düşünüyoruz. Evvela, yaklaşık son 200 yılda insan nüfusu büyüme eğrisi normal memeli “s” şeklinden daha çok virüsün yol açtığı “j” şeklini almıştır.

Aslında bunun anlamı popülasyonun ekolojik olarak öldürücü oranda dramatik olarak artagelmekte olduğu ve bu artış eylemi daha çok virüs yayılmasına benzemektedir.  (hem virüs hem de ev sahibi ölene kadar ev sahibini tüketmek gibi). Eski sosyal hareketlerin ne göz önünde tutmuş olduğu ne de göz önünde tutmak için araçları olduğu çok ciddi bir gerçekliktir.
Şimdi bizim bunu anlamamız için bir çok aracımız var ve popülasyon problemi bir çok problem gibi ileride olacak devrimden sonraya gün keserek ertelenebilecek bir konu değildir. Bu soruna hitap etmek, bununla birlikte, nüfus kontrolü araçlarını planlamayla eşit sayılabilir; daha doğrusu nüfusun farkındalığı anti-otorite bir yaklaşım olurdu. Çünkü anarşistler olarak bizler dünya popülasyonu üzerine “hayatta kalınabilir” sayıları empoze etme araçlarını aramıyoruz, bizler üzerinde temellenilmiş anti-otoriter ve otonom eylem için problemin anlaşılmasını ve anlaşılmasını neşretmeyi seçiyoruz. Nüfus sorununa yaklaşmak için gereken bağlamın anlaşılmasıdır. Bu nüfus başına tüketim alışkanlığı, var olan biyolojik bölgeler dünya popülasyonunu kapsayabilir.  Yeşil anarşistlerin buna özel önem göstermesi tüketim alışkanlıkları ve her iki sayıdaki insanın yerel limitlerinin bağlamının anlaşılması olabilir. 

Olduğu gibi ayakta daha çok kalamayacak olan popülasyonların gerçek rakamlarla baş edecek durumları yoktur, bu daha çok kültür davranış sorunudur. Milyarlarca tarımsal çiftçi – dünya nüfusunun yarısı — bir çok yerde ormansızlaşma ve toprağın verimsizleşmesinden sorumluyken, ekolojik dönemlerde, kentleşmiş ve ilk “dünyanın” kültürel davranışı (i.e. tüketim alışkanlıkları) tarafından yapılmış yıkımdan çok daha az etkilemektedir. Bugünkü popülasyonun kontrol dışı olduğu ve iflasa gittiği doğruyken, kabahat sadece tek başına sayılarda değil ekolojik yıkımdan en fazla sorumlu olan popülasyonlarda aranmak zorundadır.
Bu bağlamda, kabahat, durdurulması gereken popülasyondan daha fazlasındadır; dünyadaki endüstriyelleşmemiş popülasyon büyüme merkezlerine bir çok kere yıkıcı etkisini gösteren davranışları olan kültürlerdir.
Eninde sonunda, endüstriyelleşmiş Kuzey, sakinleri dünya nüfusunun yarısından farklı olarak toprak temelli bir hayatta kalmanın bilgisini kaybettiği gibi diğerlerinden daha fazla ayakta kalamamanın bedelini ödeyecektir.
Anti-otoriterler olarak, otonom popülasyonların ve otonom toplulukların kendi ortalamasında yaşayacaklarını umuyoruz ve emperyalizmin, kapitalizmin ve küreselleşmenin üçüncü dünyada neden olduğu dengesizliklerin, bir kere endüstriyel sistem gittiğinde ve gezegendeki yerlilerin ellerinden alınmış ve kaybedilmiş yaşamlarına dönmesiyle hızla biteceğine inanıyoruz. Ve bu dışsal otorite veya ulus-devlet üzerinde değil, kolektif otonomi ve ekolojik farkındalık üzerinde temellenecektir .  

YERLİ DAYANIŞMASI

Toprağın asıl sakinlerinin gerçekliğine hitap etmeyen devrimci bir hareket başarısızlığa mahkumdur. Geçmiş devrimci hareketlerin özgür, eşit bir toplum yaratma girişimlerinde berbat bir şekilde başarısızlığa uğradığı nedenlerden birinin yerli insanların ayrılma, özerklik ve kendi kendini yönetme haklarına dair konulara yeterince eğilememeleri olduğuna inanıyoruz.

Yerli toplumlarla eşit ilişkiler yaratmaya ve onların kendi otonomileri için mücadelelerine yardım etmeye girişmeyen hareketler o toplumların desteğini asla alamayacaklardır. Esasen, eğer sözümona “devrimci” hareketler sömürgesizleştirme konusuna eğilmezlerse, muhtemelen Yerli insanların marjinalleşmesine ve bize düşman olmalarına sebep olacağız.
Devletçi komünizm hareketleri yerli hareketlere karşı kesin olarak soykırımcı olmuşlardır. Bu hareketler, yerli insanlara sosyal evrim ve endüstriyel ilerleme yolunda “pre-kapitalist” eserler gözüyle bakmaktadırlar. Rusya’da, Çin’de, Vietnam’da, Nikaragua’da, Peru’da, Kolombiya’da ve başka yerlerdeki baş devletler ve “devrimci”-“komünist” devletler altında yerli insanların yüz yüze geldiği şartlar, kapitalist devletler altında karşılaştıkları zulmedici koşullardan çok asgari bir düzeyde farklı olmuştur.
Anarşist hareket, komünistlerle yerlilerin kontrol altında tutulması tarihini paylaşmamaktadır, fakat anarşistler yerlilerin gerçekliklerine eğilmeyi büyük ölçüde becerememiştir. Bu aşırı derecede büyük bir talihsizliktir çünkü anarşist hareket doğal müttefiklerini Yerli özerkliği hareketinde bulmaktadır.
Bir çok anarşist Yerli sorunlarını “nasyonalist” ve bu yüzden dekonu dışı görmektedir. Bu büyük ölçüde kusurludur çünkü bu fikir, bir koloniye ait güce karşı eylem yapan her hangi farklı bür kültürün “nasyonalist” olduğunu da içine alır. Bazı yerli hareketleri doğrusu milliyetçidir- ulus devlet fikrinden çok, kendi biyolojik-ortamında özgürce var olabilme hakkına sahip olan ayrı gelenekleri olan farklı bir kültür  açısından yaklaşmaktadırlar. Yerli insanların kendi özerkliklerini ilan etme çabaları desantralizasyon için anarşist istekle çoğu kez tamamen tutarlılık göstermektedir.
Bizim hareketimiz, Yerli insanların mücadelesinin kendilerini zulmün düşmanı olarak gören herkesin büyük önem göstermesi gerektiği bir konu olduğunun farkına varması gerekiyor. Yerli insanlar devlete, endüstriyel genişlemeye, şirketsel sömürüye karşı mücadeleye her zaman angaje olmuştur. Onlar doğal dünyayla diğerlerine göre uyumlu bir ilişkiyi korumuş olan tek topluluklardır. Onlar statükoya karşı etkileyici savaşlar açmayı sürdürmektedirler. Bu mücadeleler çoğu kez, keyfi olarak konulan yasaları ve Devletin koyduğu kuralları reddetmenin, insan ve hayvanların refahını tehdit eden endüstriyel gelişmeleri durdurmanın ve şirketleri kutsal topraktan çıkmaya zorlamanın aracına sahiptirler.  Bu konular anarşizmle tamamen tutarlılık göstermektedir ve burada samimi anarşistler, radikal ekolojistler ve Yerli insanlar arasında güçlü ittifaklar için bir potansiyel görmekteyiz. Yerli insanlarla anarşistlerin dayanışması bir birine her hangi bir şekilde veya biçimde benzemek zorunda değildir- Yerlilerle dayanışmanın yerlilerin geleneklerini çalmaktan ve kişisel kazanç ve kar için onları sömürmekten meydana geldiği fikri olan “New-age” kültürel kendine mal edicilerin dayanışması kötü bir örnektir. Daha doğrusu, Yerlilerle anarşist dayanışma samimi, somut ve en önemlisi eşitlikçi olmak zorundadır.  Desteğimiz onlar tarafından hoş karşılandığında, bunu kabul edip onlarla sömürgeci egemenliğe karşı mücadelenin ön saflarında birleşmeliyiz.  

EKONOMİK SABOTAJ

Bir çok isyancı anarşistin, stratejik konuları ahlaki boyuta indirerek kendilerine mülkiyete zararın ve ekonomik sabotajın “şiddet” olduğunu ve böylece kendi düşmanını tanımlayanların ve onların kurallarına karşı ayaklananların nefetini kontrol eden liberallerle enerji tüketen retorik tartışmalara girişmeleri hayret vericidir. Mülkiyete saygı, bazılarımızın reforme etmek değil yıkmak konusunda ciddi olduğu sistemin değerlerine ve kapitalizme sadakati gösterir.   Biliyoruz ki, düşmanımız mülkiyete tapmakta ve gücünün kaynağı –yarattıkları dünyada–kendi çalınmış mülkiyet ve zenginliği olmaktadır ve sistem bize zulm etmek için her ne kullanıyorsa ona saygımız yoktur. Eğer bizler bu toplumun hapsinin dışından hapishanenin içten yıkılmasına kalkışıyorsak, eğer hala zaman varken düşmanlarımızın üzerine gitmeye hazırsak, öyleyse onlara zarar verecek bir şekilde vurmalıyızdır ve oy vermeyle veya barış nöbetleriyle asla başarılamayacaktır.  Düşmanımız – endüstriyel mega-makine – tamamen yok edilebilmesi için zayıflatılmalıdır ve bu da etkili bir şekilde, Sistemin anahtar stratejik basınç noktalarına endüstriyel kanserin kendisini yayma ve yenileme yeteneğini zayıflatmak maksadıyla acımasızca sakatlayan vuruşlar indirerek başarılabilir. Earth Liberation Front gibi hareketler ekonomik sabotajın belirli endüstrilerin engellenmesinde etkili olduğunu ispatlamışlardır; görevimiz şimdi bu sistemi toptan engellemektir.   

DEVRİMCİ ŞİDDET

Çoğumuz kendimiz ve yaşamın geri kalanı arasında barışçıl ve uyumlu bir varoluş için çabalarken, bugün içinde yaşadığımız bağlamın farkında olmak önemlidir. Dünya insanının çoğu,  “uygarlaşmadığı” veya “modernleşmediği” için değil, sözde “birinci dünya” güçlerine bağımlı olarak işgücü olmaya zorlandıkları için içler acısı koşullar altında yaşamaktadırlar. “Birinci dünyada” yaşayan bizler de bu kokmuş sistemden mustaribiz. Aşırı yabancılaşmayla, fiziksel bozulmayla, psikolojik sapmayla, ve ruhsal boşlukla birlikte, hızla tek yollu bir kötü sonuca doğru yöneldiğimiz konusunda bir tereddütümüz yok. Söylemek gereksiz olsa da, ekolojik çöküşün eşiğinde olduğumuz inkar edilemez bir gerçektir. Bu söylemiş olarak, bu durum için sorumluluk almamız ve hemen eyleme geçmemiz önemlidir. . . anlayacağımız gibi zaman hızla ilerliyor!
Devrimci bir anarşist olmaktaki esas ayaklanma veya tanıtım ve özgürleşme amacıyla ayaklanma fikridir. Bu bir çok biçim alabiir, fakat tahakküm sistemlerinin reformu devrimci olarak görülemez. Anarşistlerin yaptığı eylemlerin şiddetsiz olacağı düşünülmüş olabilirken, direnişimiz üzerinde koyulmuş hiçbir kısıtlama yoktur. anarşistler olarak, nasıl direnmeyi seçeceğimizi sınırlayan her hangi bir ideolojiyi ve felsefeyi reddetmeliyiz. Otoriteyle fiziksel etkileşim pasif ve sembolik olanın ötesinde hareket etmeyi gerektirir. Aslında, bir çok anarşist devrimci şiddeti zulme karşı doğal ve zorunlu bir tepkime olarak kucaklamaktadır.  Doğal dünyada her hangi bir yere bakarsak, kendini müdafanın içgüdüsel olduğunu görürüz. Buna varsayımsal idealler tarafından engel olunamaz. Aşırı ayrıcalığın bir yerinden  kaynaklanan ideolojik sınırlamalarını sorgulamak önemlidir. Gezegendeki çoğu insanın tahakküme karşı en “erdemli” yanıtın ne olması gerektiğine karar vermeleri için rahatlıkları yoktur ve çoğu kez kararlar yaşam ve ölümdür. Bu bireysel bir düşünce veya ideolojik bir rotüş sorunu değildir; bu “yap ya da öl”dür. Bu herkesin şiddetli direnişle meşgul olması gerektiği söylemek değil, var olduğunu, bir çok durumda doğrulanabileceğini ve kınanmaması gerektiğini söylemektir. Çeşitli biçimlerdeki Devrimci şiddet, sistemin kurumlaşmış şiddetine karşı zorunlu bir yanıt ve bütün yaşamın devamı için zorunludur. Evet, uygarlık dediğimiz bu ölüm yolculuğunun neden olduğu yaraları iyileştirmemiz gerekiyor, fakat iyileştirme süreci sadece zalimler tarafından verilen yaraları durdurabilecek duruma gelene kadar başarılı olabilir. Franz Fanon’un ileri sürdüğü gibi, zalimin fiziksel olarak kaldırılmasıve isyan eylemi arasındaki bağlantıda derinleşme ve ayrıca bir çeşit katarsis vardır. Bazıları hepimizin bir silahın ucuna baktığımız gerçeğini görmekten kaçınsa da, silah tam burnumuzun ucundadır ve kendi savunmamız ve kurtuluşumuz için ona cevap vermek zorundayız.  

TEMELLERİN ARKA PLANI

Geçmişte neyin işlediğini bildiğimiz üzerinde temellenerek, bir çok anarko-primitivist (AP’ler) desantralize otonom köy benzeri toplumların endüstriyel ötesi bir geleceği tasavvur ederler. Barınma kolektifleri, halk bahçeleri, free schools, takas şebekeleri ve halk merkezleri insanların karşılıklı yardımlaşma için böyle ağları yaratmaya başlayabileceği önemli  örneklerdir. Ekolojik ayakta kalmanın doğal olarak “toplumsal devrimden” sonra geleceğini sanmak asla yeterli değildir. Ayakta kalabilirliğin çoktan var olduğunu varsaymak zorundayız. Vahşi köklerimize geri dönme ve otorite ve tahakkümü yok etme mücadelemiz tek mücadeledir.

Bazı AP’ler sadece avcı-toplayıcı köklerimize geri dönebildiğimiz zaman özgür olabileceğimize inanırlarken, diğerleri vahşi yiyecek toplayıcılığını ve uygun teknolojilerin, perma-kültürün ve doğal çiftçilik metotlarının bir çeşit harmanını endüstriyel ötesi toplumlar için iyi modeller olarak görmektedirler. Perspektiflerdeki bu farklılıklara karşın, AP’ler mega-teknoloji ve endüstriyelizm olmayan bir geleceğin zorunluluğunda  hem fikirdirler. 

Yeşil anarşist ve anarko-primitivist düşüncenin tek bir bütün uygulanabilir tarihi olduğunu söylemek yanlış olur, fakat bunları buraya koyarak insanların bazılarımızın nereden geldiği ve nelerden etkilendiği konusunda bir fikir sahibi olmalarına yardımcı oluyoruz.
Kişisel ilgimizin çoğu yaşamlarımızdan ve uygarlıkta yaşarken karşılaştığımız problemlerden gelmektedir. Bu hiddet ve tiksintiye karşı problemlerimizin sadece bizi kapsamadığını, uygarlık altında yaşayan herkese bulaştığını düşünüyoruz.
Bizim yeşil anarşist/anti-uygarlık eleştirilerimiz için önemli olarak gördüğümüz kitapların listesi için kara ve yeşil kaynakça ‘nın incelenmesini öneriyoruz.  

Yeşil Anarşinin Kökenleri

Anarko-primitivist eleştiri, anarşistik bir devlette yaşamak gibi doğal dünyayla birlikte milyonlarca yıllık insanın birlikte var olduğuna ve şimdiye kadar da var olan tek yaratık olduğuna işaret etmektedirler.  Öyleyse yeşil anarşinin kökenleri devletin kökenlerine kadar uzanmaktadır. Anarşi, her ne kadar, belirli bir takım ilişkiler olmasa da, sadece Devlet veya hiyerarşik/güç ilişkilerinin yokluğunu işaret eder. Yeşil bu yaşam biçimini mümkün kılmaya çalışan ekolojik bir hayattan bahsetmektedir. Sadece dünyayla denge içinde yaşayarak var olabiliriz, bu dengeyi kırmak bizi şu an neredeysek o hale getirir.
 ‘Yeşil Anarşinin’ kökenleri boyutları açısından küçük değildir. Uygarlaşmış yaşama zorlanan ve onu redden insanlar aynı kaotiği dışa vurmaktadır ve vahşi yaşam özgür ve otonomik bir biçimde yaşamayı yaptırmaya çalışmaktadır. Anarşi zor gibi ona karşı hareket edene karşı gelecektir. Bizler, bilgimize göre terim bugüne kadar kişisel olarak kullanılmasa da yeşil anarşist üzerinde düşünebilirdik. Köklerimizi burada aramakta, çıkarlarımız esasen bugünkü yeşil anarşist çevreye ilham vermiş olan bilinçli anarşist direnişçilerde olacaktır.   

Kızıl ve Yeşil Anarşist Ayrılığı

Anarşist çevrede olan bir problem anarşistler olarak hepimizin aynı şey için çalıştığımız fikridir. Devlete karşı olmamız aynı zamanda aynı şeyleri de düşündüğümüz anlamına gelmez. “Kızıl” anarşi, tarihsel ve toplumsal tanımlanmış olarak uygarlığı reforme etmek ve hatta hiper-teknolojik uygarlığın bugünkü durumunu daha da geliştirmek gibi Solcu amaçları hedefleyen bir hareketten söz etmektedir. Bu düşünce, kapitalist/üretimci sömürünün gücü altındaki ik dünya uluslarından çıkmaktadır. Bu düşüncenin birincil düşünürleri ve aktörleri  üretim araçlarını elegeçirmek ve toplumu yeniden yapılandırmak ve özel mülkiyetin ortadan kaldırılması için uğraşmışlardır. Yeşil anarşistler sadece çalışma ve sömürü gibi kurumları gerektiren öz olarak yıkıcı endüstriyelizmi reforme etmeyi ve devam ettirmeyi umud etme düşüncesinin bütününü suçlamıştır. Bizim gözümüzde, uygarlık ekolojik olarak yıkım yaratan bir süreçtir, ve var olduğu sürece, otonomik ve sağlıklı bir yaşam biçiminin önünde durucaktır.
“Yeşil” anarşi ekolojik olarak otonomi ve kendi kendini tayin anlayışından söz etmektedir. Çıkarımız, gezegen üzerinde geriye kalan yaşam üzerindeki birkaç kalıcı etkiye müsaade veren yıkım araçlarını ortadan kaldırmakta yatmaktadır.  Uygarlık, kendi doğasına göre,  sentetik gerçeklik ve olanaksız ütopya için geleceğe bakan insan merkezli moddaki bir yaşam tarzının karşısında duran toplum yaşamınının aksamasını gerektirir.

Anlaşmazlıklar burada sadece konularda değildir.  Her hangi bir soyut felsefe türü için kişilere karşı çıkmıyoruz, bizler yıkımın bu biçimini sürdürmek isteyen insanlarla, vahşi yaşamla yeniden ilişkiye geçmeye çalışan ve bütün yaşamın kaotik akışında akmasını isteyen insanlar arasındaki muazzem farklılıkların farkındayız.
Temeldeki bu farklılık her iki tarafta bitmek bilmeyen ileri geri tartışma ve münakaşalara neden olmuştur. Muhakkak ki hepimiz birbirimiz hakkında izinsiz konuştuğumuzda suçluyuzdur, fakat bu bizlerin aynı şeyin arkasında olduğumuz anlamına gelmiyor. İsyanın çıkarlarında, bu farklılıkların farkında olmayı ve ilerlemeyi umud ediyoruz. Bizler yaşamın bu biçimini ortadan kaldırmak için çabalıyoruz ve bizler yok eden bir şirkette veya güler bir yüzle veya uzun bir ölçekte çalışan bir işçi kooperatifi arasında hiçbir fark görmeyeceğiz. Bizler vahşi yaşam ve yaşamla yeniden ilişki kurmak için varız ve ileride bütün soyut ve yapay bölünmelere karşı duracağız.  

William Blake: İlk Yeşil Anarşist Mi?

Anarşist çevre kendi köklerini William Goldwin’de keşfederken, bizimkisi de Godwin’lerin yakın bir arkadaşı ve etkili şair ve artist olan William Blake’te (1757-1827) yatmaktadır. Godwin’lerin yaklaşımı sosyal eğilim içinde ekonomik bir liberter çizgideyken Blake bütün teknolojik-endüstriyel uygarlığın sadece yıkım yaratacağının farkındaydı.

Blake ve Godwin, hepsi Fransız ve Amerikan Devrimlerinden etkilenmiş olan küçük bir entelektüel çevrenin parçasıydılar. Blake bu devrimlerden doğru ortaya çıkan sonuçlar ve etkiler tarafından hayal kırıklığına uğratıldı, ve bunu ilerideki eleştirileri ve amaçları için bir arkaplan olarak kullandı. Onun anarşist görüşleri dünyası John Milton’un Paradise Lost (Blake, Özür Ruh ve Ademoğlu Kardeşleri çizgisi boyunca dinsel bir mezhebi savunuyordu: yasaları ve otoriteyi kurumsallaşmış din ve kültür kadar reddetmesine neden olacaktı) kitabından şiddetle etkilenmişti. Onun devrimci görüşü Godwin’in Liberter anarşizmi, Mary Wollstonecraft’ın ataerkillik eleştirisi (Godwin ve Wollstonecraft anti-teknolojik bir roman olan Frankeştaynın yazarı ve şair Percy Shelley’lekaçıp evlenen Mary Shelley’e hayat verdiler) ve Thomas Paine tarafından daha da genişledi.

Blake liberter anarşizmi alken uygarlaşmış ve somut gerçekliğin toplam eleştiri içine taşıyacaktır. Peter Marshall’ın kısa biyografisine göre (William Blake: Hayalci Anarşist, Londra: Freedom, 1994.): “O evrensel yasalar tarafından idare edilen hareket halinde bir konu olarak yüzeysel bir dünya sunan Newton’un rasyonalizmini, Bacon’un deneyselciliğini, Locke’un duygusalcılığını reddetmiştir. Onlar için dünya tartılabilir, ölçülebilir ve sınıflandırılabilir sınırlı bir nicelikten ibarettir. Blake, o zamanların baskın dünya görüşü tarafından şekillendirilmiş olan mekanik felsefesinin algılama amacının beyni, gözlemlenen şeyden gözlemciyi ayırmanın ana hatasını yapmasından dolayı suçlu bulunmuştu. ” (pg. 21)
Blake’in şiir antolojileri ve düz yazıları ileride onun anarşist görüşünü inceleyecek ve “kayıp cennete” dönmeyi umut eden sanatı kadar geniş ölçüde elde edilebilir ve tavsiye edilir. 

http://hasat.org/forum/Yesil_Anarsi_Nedir_-k451.html

June 24, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, eko-savunma, ekolojist akımlar, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Çalışma Etiği yada Alçaklığın Evrensel Tarihinin Bir Klasiği – Arbeit Macht Frei (Sait Çetinoğlu)

Arbeit Macht Frei!*

İnsanların ahlak kurallarından bahsettiğini her duyduğunuzda emin olabilirsiniz ki, bir yerlerdeki birileri diğerlerinin davranış biçiminden hoşnut değildir ve farklı biçimde davranmış olmalarını istemektedir. Bu öğüt hemen hemen hiçbir zaman çalışma etiğinde olduğundan daha anlaşılır olmamıştı[r][1]

Çalışma etiği nedir?

   Çalışma etiği, çalışanlar ya da bu emeği harcayanlar tarafından çalışmaya, kendi başına bir olgu olarak değer verilmesini, toplumsal baskılar ve  teşvik primleriyle, işverenlerin çalışanlardan azami çıktıyı elde etmek amacıyla geliştirdikleri ve başka araçların sağlayabileceğinden daha fazla çaba harcamasının özendirilmesini anlatan bir kavramdır. Bu kavram Batı Avrupa kültürünün eşsiz ürünlerinden biridir.[2]    

   Çalışma etiği, kısaca iki açık önermeden ve iki dolaylı varsayımdan oluşan bir emirdir. Birinci açık önerme, kişinin canlı kalmak ve mutlu olmak için başkalarının değerli bulduğu ve karşılığını ödemeye değer gördüğü bir şeyi yapması gerektiğidir, karşılıksız hiçbir şey yoktur, her zaman almak için önce vermemiz gerekir – karşılıksız verme armağan, potlaç artık unutulmuştur-. İkinci açık önerme, kişinin sahip olduğuyla yetinmesinin ve böylece daha fazla yerine daha aza razı olmasının yanlış,  aptalca ve ahlaki açıdan zararlı olduğudur,  kişinin tatmin olduğunda kendini aşırı derecede yormayı ve germeyi bırakmasının değersiz ve mantıksız olduğudur,  daha fazla çalışmak için güç toplamak şartıyla değilse,  dinlenmenin yakışık almayan bir davranış olduğudur.  Bir diğer deyişle çalışmak, başlı başına bir değer, asil ve asalet verici bir faaliyettir- ancak ne hikmetse aristokrasi çalışmayı hala aşağılamaktadır, vahabi mezhebi mensuplarının da çalışmayı aşağılık bir eylem olarak gördüklerini de ekleyelim-.Hemen ardından emir gelir, Sahip olmadığın veya ihtiyacın olduğunu düşünmediğin, neler getireceğini görmesen bile çalışmaya devam etmelisin. Çalışmak iyidir çalışmamak kötüdür. Bu önermelerin ve bu emrin bu kadar açık olmasını sağlayan dolaylı varsayım ise, çoğu insanın çalışma yeteneğini satmak zorunda olduğu ve gerçekte hayatlarını bu yeteneği satarak ve karşılığında hak ettiklerini alarak kazandıklarıdır-başka bir seçeneği yok, hayatta kalması karşılığında çalışma zorunluluğu-, onların sahip oldukları şey geçmiş çalışmaları ve çalışmaya devam etme hevesleri karşılığında aldıkları ödüldür. Çalışmak tüm insanların normal durumudur, çalışmamak anormaldir. Diğer dolaylı varsayım ise, sadece böyle bir emeğin, maaşa ya da ücrete layık olan, satılan ve satın alınması muhtemel olan bu emeğin başkaları tarafından kabul gördüğü, çalışma etiğinin takdir ettiği ahlaki değere sahip olduğudur.[3]

Çalışma etiği üretim araçlarının sahibi olan sınıfların, mülksüz sınıflara boyun eğdirebilmesi için empoze ettiği bir vaazdır ki, bu vaaz sayesinde mülksüz sınıflar seferber edilerek fabrikalara doldurulmuş, saat ve makine tarafından ayarlanan yaşam ritmine uygun uslu uslu ve direnme göstermeden itaat etmesini sağlamıştır. “Boş duranı Allah sevmez”, “Allah tembel kulunu sevmez”, “Çalışmak fazilettir”, “İşleyen demir pas tutmaz” özdeyişleri hep çalışmayı kutsamaya ve yüceltmeye yönelik ifadelerdir. Çalışma etiği mülksüz sınıflara, üretim araçlarını mülkiyetinde bulunduran sınıflarca dinsel ve ahlaki yükümlülük olarak içselleştirilmiştir.

Ancak bu özdeyişler çalışmanın semeresinin kime gittiğinin açıklamazlar, çalışma üretime yönelik olduğuna göre, çalışmanın türü üretimin kime gittiğine göre belirlenir. Eğer ürün çalışana gidiyorsa, çalışma dönüşümlüdür. Buna karşılık eğer ürün çalışandan başkasına gidiyorsa, çalışma dönüşümsüzdür[4]. Çalışmanın yüceltilmesine yönelik bütün bu özdeyişler çalışmanın dönüşümsüzlüğünü ve sömürüyü gizlemeye yöneliktir.

Çalışma etiğinin işlevi

Okumuş adamın bilgeliği boş zaman fırsatıyla gelir, ve işi az olandır ki, bilge olacaktır. Pulluk süren ve üvendireyle mutlu olan ve öküzleri yeden ve onların işleriyle uğraşan ve konuştuğu onların tosunları üzerine olan Nasıl bilgelik sahibi olabilir ki?**

Çalışma etiğinin, kamusal tartışmaya konu olduğundan beri mücadele etmeye ve yok etmeye çalıştığı hastalıklı ve iğrenç alışkanlığın kökü, kişinin ihtiyaçlarının verili olduğunu kabul etme ve bunları tatminden fazlasının arzulanmaması şeklinde geleneksel insani eğilimdir. Artık aylaklığa prim verilmeyecektir. Kapitalizm yeni bir önerme vazetmiştir: Kişinin ihtiyaçları sonsuzdur, bu ihtiyaçlarını tatmin için de biteviye çalışmalıdır. Prekapitalist dönemin uygarlıklarında [ çalışanlar]  işçiler her zamanki ihtiyaçları bir kez karşılandıktan sonra çalışmaya devam etmekte ya da daha  fazla para kazanmakta mantık veya anlam görmüyorlardı; niçin görsünler ki? İnsanın sabahtan akşama kadar para peşinde koştuğunda gözden kaçırabileceği ya da ihmal edebileceği ilginç ve tatminkar bir yığın şey vardı[5]. Kökü kazınmak istenen iğrenç alışkanlık, fabrika istihdamının sözüm ona nimetlerinden mümkünse sakınmaya ve ustabaşı, saat ve makine tarafından ayarlanan yaşam ritmine uslu uslu itaate direnmeye yönelik yaygın eğilimdir. Ancak kapitalizm çalışma etiği sayesindedir ki,  mülksüz sınıfları daha mutlu yarınlar havucu ile seferber ederek fabrika cehenneminin koşullarını kabul ettirebilmiştir. Onları ergenlikten emekliliğe kadar geçen yirmi dört saatlik döngüler içinde değişmeyen hızın, vakit nakittirin, şeflere itaatin, sıkıntının, yorgunluğun tek düzelikleriyle birbirini takip eden hafta içi cehennemi ve hafta sonunun zavallı cennetinin arasına sıkıştırması çalışma etiği sayesinde gerçekleştirilmiştir.

Çalışma kelimesinin etimolojik kökenine baktığımızda da çalışmanın, işin çok matah bir şey olmadığını anlıyoruz; Çünkü kelimenin anlamı, işkence. Fransızca travailler (çalışmak) kelimesi işkence anlamından yola çıkarak xvı. Yüzyılda eski Fransızca iki kelimenin yerine geçmiştir, bunlardan biri labourer (daha çok toprak işlemek) diğeri de ourver (daha çok iş yapmak, giderek kadın işlerini kapsar hale gelecektir). Fransızcadaki travailler (çalışmak) kelimesinin kökeni, Latince tripaliare, üç çatallı (palium) tripalium ile işkence yapmaktan gelmektedir.Tripalium bir işkence aletidir.latince  labor (emek) sözcüğü ‘acı çekme’ anlamına gelir. Çalışma kelimesi, xvıı. Yüzyılda, hemde iyi yazarlar tarafından hala zahmet anlamında kullanılmaktadır****.‘Travailler ’ ve ‘labour’ sözcüklerinin bu kökenini unutmamız[6] çalışma etiğini özümsemeden mümkün olmayacaktı. Çalışma hakkının köle olma hakkı anlamına geldiğini unutmamız çalışma etiğinin özümlenmesi sayesindedir. “Türkçe ‘çalışma’ kelimesinin ‘çal’ kökünden geldiği iddia edilmiştir. Bu iddia doğruysa, kadim Türkler, ya kadim Yunanlılar ve Romalılar gibi ticareti, vb. bir çeşit çalıp çırpma olarak görüyor, yahut çalışmayı talana ve yağmaya çıkmak olarak anlıyorlardı”[7].

Çalışma etiğinin içselleştirilmesiyle,  sefaletin bir cezası olarak Tanrı’nın “yaptırım”ları arasında olan çalışmaya,  “gelecekteki kurtuluşu da belirlediği için böylesi bir cezaya”[8] Kapitalizm, bir nimet yüklemi de büründürülebilmiştir – Öteki dünyadaki havuç’un yeryüzündeki bir versiyonu olarak-.Çalışma etiğiyle, tarihsel bellek dumura uğratılarak tarih galipler tarafından yeniden yazılmıştır. “Çalışma yaşamın bir parçası değildir, olsa olsa yaşamın feda edilmesidir”[9]. Çalışma etiği sayesinde kapitalizm nöbeti çalışma diktatörlüğüne  devredebilmiştir. Çalışma diktatörlüğünün misyonu, halkın büyük çoğunluğunu biyolojik olarak zayıflatmak, toplumu hadım etmek, alıklaştırmak ve böylece onları yalanın tarihinde asla görülmemiş en korkakça, en anlamdan yoksun, en içi geçmiş ideolojilerine açık hale getirmiştir. Çalışma saatlerinin uzunluğu burada anahtar konumundadır.

Kapitalizmde,  acıma, merhamet ve sorumluluk gibi ilkelere yer yoktur. Yada daha kestirme bir değişle, kapitalizm amoraldir. Değişimin hızına ayak uyduramayanlara acımak merhamet duymak artık düşünülemezdir. Değişimin hızını kesen ilerlemeyi yavaşlatan, durduran şeyler artık ahlaki değildir. Bunlar yok edilmelidir. Bu düşünceyle aylaklık yasaklanarak, çalışamayacak durumda olanlar yok edilmek üzere düşkünler evine kapatıldılar, “eğer yoksullar sefil duruma düşürülürse büyük ölçüde azalacaklardır. Tüm fare avcıları şu sırrı bilir: Tahıl ambarının deliklerini tıkayın, devamlı miyavlamalar, panik ve patlayan tuzaklarla başlarına bela olun, suçlanabilir emekçiler’imiz ortadan kaybolacaklar ve binayı terk edeceklerdir.Aksi takdirde caiz olan, daha kısa, belki de daha az sorun çıkaran metod arseniktir… Gereken tek şey, yoksullar ve talihsizlerin sadece yok edilmesi gereken bir bela  olduğunu farzederek onlara bir fareler gibi davranma kararlılığı”[10][dır]. Yoksullara düşkünler evinde ve hastanelerde, cezaevlerinde fareler gibi davranılması ve yok edilmeye çalışılmasıyla, düşkünler evinin koşullarının kötülüğü ve buradan yükselen feryatlar, yoksulları fabrika cehenneminin şartlarını kabule zorlayarak, onları fabrika çarkının uslu dişlilerine dönüştürdü. Bu konuda İngiltere’deki Yoksulluk Yasası eşsiz bir olanak sunmuştur.

 Aylaklığa ve dilenciliğe (eskiden [pre-kapitalist dönemde] zenginin kapısını çalan bir dilenci tanrı tarafından gönderilmişti ki, İsa bu görünüşte ortaya çıkmış olabilirdi[11]) karşı sert tedbirler alınarak, “serserilik [aylaklık] sonunda bizatihi bir suç olarak kabul edilecektir. Tutuklanan serseri [aylak] cellat tarafından arabaya bağlanıp sopayla dövülmektedir; kafası kazınmakta veya demirle dağlanmaktadır, eğer israr ederse sorgusuz sualsiz asılacağı tehdidi savrulmaktadır, veya forsa yapılacaktır – bal gibi de yapılmaktadır-… İngiliz Parlamentosu 1547’de serserilerin eksiksiz [kolonilerde] köle yapılmalarına karar vermiştir [karar kölelerin mülkiyeti özel kişilere mi yoksa devlete mi ait olacağına karar verilemediğinden iki yıl ertelenmiştir]… Ve sonunda…  Serseriler [aylaklar] her yerde kilit altına konulmuşlardır, İtalya’da  alberghi dei poveri’de , İngiltere’de workhouses’da, Cenevre’de La Disipline’de [Calvinizm aylaklığa karşı acımasızdır, Calvin’in  kendisi de Cenevre’ye gelir gelmez terziler loncasına kaydolmuştur] , Almanya’da Zuchthauser’de; Paris’te zorla tutuldukları evlerde: 1662’de fakirleri kapatmak için kurulan Grand-Hospital, Bastille, Vincennes Şatosu, Saint –Lazare, Bictre, Charenton, La madeleine, Saint-pelagie. Hastalık ve ölüm de yetkililerin yardımına gelmektedir… Cenova’da nisan 1710’da cesetlerin yığıldığı yardım kuruluşunu kapatmak gerekmiştir, hayatta kalanlar lazaret’ye getirilmiş karantinadan hiçbir hasta çıkamamıştır”.[12]Bu zorunlu kapatılma yerleri aylakları çalışmaya zorlayan en önemli etken olmuş, onları fabrikanın dişlileri haline getirmiştir.

Aziz Malthus’un şu sözleri de çalışma etiğinin acımasızlığının dolaysız ifadeleridir; “Yoksunluk ortamında doğan biri, ailesinden yaşaması için gerekli olanı elde edemiyorsa ve eğer toplum da onun çalışmasına ihtiyaç duymuyorsa, azıcık yiyecek talep etme hakkı yoktur; Zira o fazlalıktır. Doğanın büyük sofrasında onun için boş tabak yoktur. Ona sofrayı terk etmesini emreder ve emri kendisinin uygulamasını ister”.[13]

Yoksulların,  ölüm ve çalışma ikilemi arasında özgürce çalışmayı tercih etmelerinden başka seçenekleri yoktur (çalışmazsan mahvolursun). Artık “burjuvazi, sözcüğün en geniş anlamıyla tüm yaşam araçlarının tekelini eline geçirmiş”[14], eski insani değerler unutturulmuş, kapitalist toplumda işçi sınıfının statüsü, ücretli kölelik konumuna denk düşürülmüştür. Bunun anlamı, bir bütün olarak işçi sınıfının her zaman kapitalist sınıfın kullanımına hazır olması demektir. Fakat, klasik kölelik’ ten farklı olarak, kapitalistler artık işçi sınıfının durumuyla ilgili hiç bir sorumluluk almazlar.[15]Engels, “işçi, ister yasal, isterse fiili olarak olsun varlıklı sınıfın kölesidir. Herhangi bir mal gibi alınıp satılır durumda olan bir köle. Fiyatı da bir malın fiyatı gibi yükselir veya düşer… Buna karşılık bu sistemde burjuvazi antik sistemdekine göre çok rahattır, zira, hiçbir sermaye yatırmadığı bu insanları istediğinde kovabilir, üstelik emeklerinden tatlı kar ederek”.[16] Engels devamla; “Burjuvazinin kendine sunduğu koşulları kabullenmekten; ya da aç kalmak, soğuktan donma, orman hayvanlarıyla birlikte çıplak yatmaktan başka hiçbir seçim hakkı olmayan proletarya… Burjuvazinin önerilerini kabul etmektense açlıktan ölecek kadar aptalsa, yerine başka biri kolaylıkla bulunabilir; yeryüzünde yeterince proleter vardır ve hepside ölmeyi yaşamaya tercih edecek kadar deli değillerdir. Burada, işçiler arasında rekabeti görüyoruz. Eğer tüm proleterler burjuvazi için çalışmaktansa aç kalmaya kararlı olduklarını belirtirlerse, burjuvazi tekelinden vazgeçmek zorunda kalır. Ama durum böyle değildir… ve bunun için de burjuvazi yaşamını hala sürdürmektedir”[17].

 

Çalışmaya tutsaklık yada Çalışma/Toplama kampı’ndamıyız

Şeytan’ın bir yaramazlık yaptığıHala boş eli olmaklığından***

Çalışma etiği maskesi altında bir disiplin ve ödev etiği geliştirmek kolay olmuştur, gururu veya onuru, anlamı ya da amacı boş verin, kendinizi harcamakta bir mantık bulamasanız da niçin zorladığınıza bir anlam veremeseniz de tüm gücünüzle, her gün ve her saat çalışın! -çalışmalarının başkalarının aylakça dolaşmasına destek olsa bile- Bu ödev anlayışı sayesinde mülksüzler çalışıp durmanın kendi yükümlülükleri olduklarına inandılar, bu ödev anlayışı, iktidarı elinde bulunduranların, kişileri kendi çıkarları için değil de efendilerinin çıkarları için yaşamaları gerektiğine inandırma aracıdır. Dini metinler de bu ödev anlayışını desteklemektedir. 

Çalışma etiğinin içselleştirilmesiyle, “Kapitalist uygarlığın egemen olduğu ulusların işçi sınıflarını garip bir çılgınlık sarıp sarmalamıştır. Bu çılgınlık, iki yüzyıldan beri, acılı insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. Bu çılgınlık, çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur. Rahipler, iktisatçılar ve ahlakçılar, bu akıl sapıncına karşı çıkacak yerde, çalışmayı kutsallaştırmışlardır”[18]. Bu uzman ve ahlakçılar, büyüklerin günde 15 saat, çocukların günde 12 saat sağlıksız koşullarda çalışmalarını kutsayarak, “çalışma sayesinde büyüklerin kendilerini içkiye kaptırmalarının, çocukların da kötü yola düşmelerinin önlendiği söyle[mek]”[19]iki yüzlülüğünden de utanmamışlardır. “Tatil yapmak neyine yoksulların? Çalışmaları gerek” yargısı bu anlayışın ifadesidir.

Marx; “Zaman insan gelişiminin alanıdır. Boş zamanı olamayan kişi, tüm yaşamı uyku, yemek, ve benzeri şeylerin getirdiği fiziksel kesintiler dışında  kapitalist için çalışmakla geçen kişi yük hayvanından bile aşağıdır. Kendi dışına yönelik zenginlik üreten bir makinedir yalnızca… Gerçekten de, günümüzde özgürlük alanı, gereklilik ve dünyaya ilişkin kaygıların belirlediği çalışmanın son bulduğu yerde başlar”[20]

Çalışma etiğinin içselleştirilmesinde günahı bütünüyle  iktisatçılara, dini otoritelere ahlakçılara yüklemek haksızlık olur, düzen içi mücadelenin aktörleri olarak sendikaları ve düzenin iç muhalifleri  olarak da sendikacıları da bu vaaz korosuna eklemeliyiz. İşçilerin sendika ve toplu sözleşme hakkı elde edip ücretleri belirler  hale gelmeleri “İşçi sınıfı için bir başarı sayılması gereken bu durum, çelişik olarak, kazanımları kayba dönüştürecekti. Bu, bir tür kazandıkça kaybetmek gibi bir şeydi, zira kazanımlara paralel olarak işçi sınıfı hareketi düzenle bütünleşti ve giderek burjuva düzeninin bir unsuru, bir bileşeni haline geldi. Sendika ve konfederasyonlar bürokratlaştı, işçi sınıfına yabancılaşıp, yozlaştılar. Kapitalizmi aşma perspektifinden uzaklaştılar”.[21] “Satın alma gücünün sağladığı sözde tatminle (yabancılaşmış emeğin sözde yeniden kendine dönmesi) insanların kendi kararlarını vermekten ve aktif politikadan alıkonulmasında, pasif tüketiciler haline dönüşmesinde, sendikaların meta toplumuna entegre olmasının payı büyüktür”[22]. Bir örnek olsun; Lafargue,”kapitalist toplumda çalışma, her çeşit düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir”[23]derken, düzenin bir iç muhalifi Devrimci İşçi Sendikaları Konferedasyonu Genel Başkanı Rıdvan Budak; “Bir insan düşünün, maddi refaha sahip. Çalışmadan yaşar durumdaki insan sonuçta bunalıma girer. Çalıştığı ve kazandığıyla yaşayabilen, sosyal devletin, hukuk devletinin içinde yaşayan insan çok daha mutludur. Çalışmak bir insanın yaşamındaki en önemli öğelerden biridir. Çalışmamak, işsiz olmak insanı moral bozukluğuna düşürür… Benim sendikacı olarak çalışanlar adına daha iyi haklar alabilmem için o işyerindeki üretimin ve kazancın yüksek olması gerek… çalışma toplumsal sorumluluktur, insanlığın mutluluğuna yöneliktir… Çalışmak, insanlığın en temel görevidir”[24]sözleri ile sevimli kapitalist Sakıp Sabancı’nın zenginlik ve başarısının sırrını çalışmak, çalışmak, çalışmak ile açıklaması ve bunu herkese öğütlemesi arasındaki benzemezlik(!) şaşırtıcıdır. Dünyayı bir çalışma kampına çevirmek başka nasıl ifade edilirdi.

İnsanlar, hayatta kalmaları garantiye alındığında, ya da ekonomik açıdan tatmin edildiğinde mutlu ve özgür olmazlar. İnsanlar ancak kendi hayatları üzerinde hiçbir iktidarın baskı yoksa ve kendileri iktidarı sahibi iseler, özgür ve mutlu olabilirler. Hayatta kalma karşılığında hiyerarşiyi özümseyerek özgürlüklerinden vazgeçmeleri insanlığa bir şey kazandırmamıştır. Özgürlükten vazgeçiş insanlıktan feragat demektir. “Hiyerarşi dediğimiz kötülük medeniyet sayesinde  edindiğimiz bütün olağanüstü kazanımları lekelemiştir”.[25]

Bu konuda Batıdaki Protestan Ahlakı gibi İslami düşünce de çalışma etiğinin imdadına yetişmektedir İslami düşünce de çalışma etiğinin en önemli dayanaklardan biridir: “Anadolu’da ilk defa Selçuklular döneminde Kayseri bölgesinde esnaf teşkilatı olarak örgütlenen Ahi Evran, Anadolu topraklarında ilk defa İslam’ın ekonomik kurgusunu ortaya koymuştu. İslamiyet, esnaf teşkilatı içinde bir çalışma ahlakı haline gelmişti. Bir cihat ideolojisinden çok bir çalışma etiği olarak öne çıkıyordu. Bu sistem, Osmanlı döneminde de Ahilik adıyla devam etti. Yüzlerce meslek grubu bu sistem içinde yerleşerek İslam’ın  çalışma ruhuyla üretimde bulundu. İslam esnaflığın, üretimin, örgütlemedeki ilişkilerin ve üretim amacının anlamlandırılmasında temel bir rol oynadı. İşe girişte, yükselmede, ustalaşmada ve üretimin başlama ve bitiminde yapılan belli dinsel törenler (ritüeller) bunu pekiştirici bir işlev gördü. (İlginçtir; Kütahya Şeker Fabrikası üretime başlarken, hala devlet erkanı bir din adamıyla beraber dua ederek açılış yapar.) İslamiyetin sağladığı çalışma etiği, hem ekonominin ürettiği yabancılaşmayı gideriyor, hem de çalışmanın güdüsel boyutunu meydana getiriyor”[26]. Vaazı dinsel düşüncenin nasıl sömürünün payandası olduğunun ifadesidir.

“Çalışmayla ilgili erdemler kataloğuna, burjuva toplumunun her yerinde rastlarız, Bunlardan kurtulmak mümkün değildir; basitçe uzaklaşıp görevlerin çalışmanın olmadığı bir yere gitmekle de kendimizi bundan sıyıramayız. Çünkü bu ahlak, beynimize zor yoluyla öylesine katı, öylesine sürekli ve tutarlı olarak sokulmuştur ki, çoğumuz onu bir kaya gibi içselleştirmişizdir. Kendimizi kurtarmayı istesek  bile, içimizdeki bekçi derhal bize eziyete başlayacaktır.”[27]Kuşatılmışlık burjuva toplumunun her yerindedir (fabrika, işyeri, okul, askerlik, hapishane, aile, siyasi partiler, sendikalar… ) ve insanlığın sürüleştirilmesi tarihin hiçbir döneminde bu kadar gönüllü bir düzeyde gerçekleştirilmemiştir.

Kapitalizm nasıl ki üretim için üretimdir, üretim için ihtiyaç unsurunu ortadan kaldırmıştır, bunun önemli bir yüzünü de çalışma etiğinde görüyoruz; çalışmak için çalışmak. “Son derece ölçülü, akla dayalı bir örgütlenme kurulduğunda, sıradan bir ücretlinin günde dört sat çalışması herkese yettiği gibi, işsizlik de ortadan kalkar. Hali vakti yerinde kişiler böyle bir düşünce karşısında dehşete kapılırlar, yoksulların bu kadar boş zamanı ne yapıp edeceklerini bilmediği görüşündedirler… Doğrusu geniş kitlenin böylesi bir yoksunluk yaşaması için bir neden yok ki artık; günümüzde hiç de gerekmediği halde, aşırı derecede çalışma gerektiği konusunda bir tek, genelde günahkar olduğu kadar salakça da bir çilekeşlik ayak direyebilir ancak”[28]. Fazladan çalıştırma ya da iş günü süresinin uzunluğu aynı zamanda kitlelerin bir denetim mekanizmasıdır. “1938’de yayımlanan istatistikler en modern teknolojinin kullanılmasıyla zorunlu işgününün üç saate indirilebileceğini gösterdi. Yedi saat çalışmamızla iş bitmiyor, burjuvazi (ve onun Sovyet versiyonu) bu gün Taksit taksit satılan bir mutluluk vaat ederek işçi kuşaklarını tükettikten sonra fabrika dışında da insanı yok etmeye devam ediyor”[29].Zorunlu çalışmanın uzunluğu salt düzenin sürdürülmesi için gerekli olan barbarca uygulamalardan,biridir, iktidar, bu sayede  yayımladığı koşulsuz emirlerin özümsenmesi için yorgunluk dozunu da imal etmektedir.

Marx, Bu fazladan çalıştırma ve yedek işgücünün kapitalizm için gerekliliği konusunda; “Ama fazladan emekçi nüfus, birikimin ya da zenginliğin kapitalist temelde gelişiminin zorunlu ürünüyse, bunun tersi de doğrudur, bu artık nüfus, kapitalist birikimin kaldıracı, yani, kapitalist üretim tarzının varoluşunun bir koşulu haline gelir. İhtiyaca göre göreve çağırılıp sonra terhis edilebilen bir yedek sanayi ordusu oluşturur ve bu ordu, sanki masraflarını kendi cebinden karşılayarak kendisini oluşturmuş gibi, sermayeye aittir.”[30]  

Çalışma etiğinin Bir sonraki zinciri de düzenli ve çılgın tüketici yurttaş olma erdemidir. Ücretliler düzenli tüketiciler haline dönüştürülerek yoksunlar üzerindeki fetih tamamlanmıştır.

Ve Özgürlük…

Acaba hiç kimse ilkel  halkların çalışmaya yaklaşımlarını, oyun ve yaratıcılığın önemini, modern teknojinin yüz kere daha etkili hale getirebileceği yöntemlerle sağlanacak inanılmaz verimi araştırma zahmetine katlanmış mıdır?[31]

 “Daha dün çok değil değil on bin yıl kadar önceleri, insanlar ancak acıkınca inlerinden çıkarlardı (sözgelimi). Hepsi aynı saatlerde uyanıp, aynı saatlerde inlerinden fırlamaları, olacak şey değildi. Bu gün bir de bunu her gün yaptıklarını düşününce, aklım durdu. Akıllı hayvan bunu yapar mıydı? Gereksinimi (örneğin açlığı)ona batmaya başlayınca ava ya da toplamaya çıkardı.Günümüzde insanların, yılın hemen hergünü ava çıkmaları, sekizden beşe iş talim etmeleri akıllı bir iş mi? Özgür insan, yaşamı tutsaklığa çevirecek kadar akılsız mıydı?… İnsanın hep böyle yaşamadığını anımsadım. Dolayısıyla ileride böyle yaşamayabileceğini düşünerek umutlandım. Bu devletle gelen, devletin getirdiği bir yaşam biçimi (ya da biçimsiz bir yaşam) idi.”[32]

Çalışmanın ya da hayatta kalmanın bir angarya veya sömürüye dönüştürülmesi tarihsel koşulların, sınıflı toplumların ürünüdür, sınıflı toplumun ve onun ürünlerinin ortadan kalkmasıyla,  çalışma diktatörlüğü ortadan kalkacak, çalışmak için çalışma, ihtiyaç için çalışma esasına göre, bir angarya ve sömürü aracı olan işin bir keyfe dönüşmesi, emeğin dönüşümlü olması mümkün olacaktır. Sınıfsız ve hiyerarşinin ortadan kaldırıldığı akla dayalı bu örgütlenmede, Kendi dışına yönelik zenginlik üreten bir makinelikten ve  çalışma diktatörlüğünden kurtulan insan,  kendini ve insanlığı geliştirmek için sonsuz fırsatlara kavuşacaktır.  Ancak bunun gerçekleşmesi ihtimali burjuvazi için bir karabasandır; bir eşitsizlik ve hiyerarşik düzen olan kapitalizm için bunlar kabul edilemezdir, “tüm servetlerin eşit olduğunu düşünün, her türlü zenginliğin ve yoksulluğun ortadan kalktığını farzedin, o zaman kimsenin verecek bir şeyi kalmaz… Ve insanlığın en yumuşak, en güzel, en iyiliksever etkinliğini yok etmiş olursunuz. Düzeltme isterken tanrının eserini bozan zavallı reformcu durumuna düşersiniz”[33] vaazı, burjuvazinin (kapitalizmin) sistem içi reformlara dahi tahammül edemeyeceğini açıkça anlatmaktadır. Bu sözler, kapitalizmin sıkışmışlığını ve burjuvazinin eşitlik düşüncesi karşısındaki korkusunu ifade ederken, eşitsizliğin ebediliğine, değişmez ilahi yasaları referans vermesi, mezarlıktan geçerken korkudan ıslık çalmasına benzemektedir.

Bu yazı özgür üniversite Kavram Sözlüğü-2 de yayınlanmıştır. Detaylı bilgi için buraya yada kapak resmine tıklayın.
 


*Çalışma İnsanı Özgürleştirir!, Toplama kamplarının girişinde yazılan Nazi sloganı

[1] Bauman Zygmunt, Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar, Çev. Ümit Öktem Sarmal Y.1999 s.14

[2] Marshall Gordon Sosyoloji Sözlüğü, Çev Osman Akınhay, Derya Kömürcü, Bilim ve Sanat Y. 1999 s 110

[3] Bauman Z. Çalışma… s 14

[4] Önder İzzettin, Tembellik Hakkı, Cogito sayı 12 s 74

**Kitabı Mukaddes, Sirak Kitabı 38:24

[5] Bauman Z. Çalışma… s 15

[6] Vaneigem Raoul, Gençler  İçin Hayat Bilgisi El Kitabı-Gündelik Hayatta Devrim, Çev. Işık Ergüden, Ayrıntı Y. s, Febre Lucien, Uygarlık, Kapitalizm ve Kapitalistler Çev Mehmet AliKılıçbay, İmge Y. 1995 s 109-110

***IssacWats İngiliz ilahiyatçı

****Calamus, bir ata binmişti… ama çalışmayı sevmediği için, tahtırevana geçti”. Veya Bosuet’de, “Kilise, ölenler karşısında duyduğu mümin çalışmayla”. Buradaki anlam kaygı ve üzüntüdür. Akt. Lucien Febre Uygarlık, Kapitalizm… s110

[7] Güllap Recai , 212.154.21.40/pazarek/sayi088/sayfalar/besir.htm

[8] Vaneigem R. Gençler İçin… s 61

[9] Marx Karl,Boş Zaman Üzerine Seçmeler , Cogito Sayı 12 1997 s 23

[10] Bauman Z, Çalışma… s 23

[11] Braudel, Fernand, Maddi Uygarlık, Mübadele oyunları, cilt II, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Gece Y.1993 s 453

[12] Braudel, Fernand Maddi Uygarlık c II, s 453

[13] Beaud Michel, Kapitalizmin Tarihi, Çev. Fikret Başkaya Dost Y.2003, s 100

[14] Engels Friedrich, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, çev Oktay Emre,Gözlem Y. 1974, s 154

[15] Başkaya Fikret, Burjuva Egemenliğinin Bir Aracı  Olarak Sendikalar,www.ozguruniversite.org

[16] Beaud Michel, Kapitalizmin Tarihi… s 114

[17] Engels Friedrich, İngiltere’de Emekçi Sınıfların … s. 155

[18] Lafargue Paul, Tembellik Hakkından Seçmeler, Cogito, sayı 12 1997 s 12

[19] Russel Bertand,Aylaklığa Övgü, Cogito, sayı 12 1997 s 65

[20] Marx Karl Boş zaman Üzerine Seçmeler  Cogito sayı 12 1997 s 27

[21] Başkaya Fikret, Burjuva Egemenliğinin Bir Aracı  Olarak Sendikalar,www.ozguruniversite.org

[22] Haug Wolfgang, Emeğin Yeniden Yapılanması-Yeni Bir Sınıf Savaşının teorisinin ronesansı mı? Anarşınin Bugünü, Der. Hans-Jürgen Degen. Çev. Neşe Ozan Aykırı Y. s 66

[23] Aktaran Zeki Coşkun, Rıdvan Budak’la Söyleşi Cogito sayı 12 1997 s 85

[24] Coşkun Zeki, Rıdvan… s. 84-85

[25] Bookchin Murray, Toplumu yeniden Kurmak, çev. Kaya Şahin Metis Y. 1999 s 89

[26] Yıldırım Ergun, Serbest Piyasa Ahi Evranları: Anadoluda Yükselen Kalkınma Ahlakı,www.bilgi.hikmet.com

[27] Duhm Diether, Kapitalizmde Korku, Çev. Şargut Şölçün, Ayraç Yayınları, s 106

[28] Russel Bertand, Aylaklığa Övgü, Cogito Sayı 12 s 66

[29] Vaneiggem Raoul , Gençler İçin Hayat Bilgisi…  s 63

[30] Marx, Karl, Kapital, I. Cilt

[31] Vaneigem Raoul, Gençler için Hayat Bilgisi… s 64

[32] Şenel Alaeddin, Çalışma, Baban Gibi, Köle Olma, Cogito Sayı 12, s 90

[33] Beaud ,Michel kapitalizmin Tarihi s. 129

http://www.scribd.com/doc/21362725/ZygmuntBauman-calismanin-anlami

http://bizdnyannyerlileri.blogspot.com/2009/02/calsma-etigi-ya-da-alcaklgn-evrensel.html

http://www.peyamaazadi.org/modules.php?name=News&file=print&sid=2174

June 24, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, ezilenler, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

   

%d bloggers like this: