ecotopianetwork

KÜRESEL BİR KRİZ İÇİN UYGAR OLMAYAN BİR ÇÖZÜM (Permaculture Activist dergisinden) – Keith Farnish

Sondan başlayalım.

İlk son önceden de meydana geldi. Bir tek ve kompleks bir sistem içerisinde yer alan büyük insan grupları bir müddet için büyük bir atılım meydana getirirler; geride alınacak hiçbir şey kalmayana dek almak istedikleri her şeyi alırlar, ardından sistem çöker. Bu durum insan hırsının faydasız yükseliş ve düşüşlerinde defalarca gözlenmiştir. Bu medeniyetlerin en büyüğü de şu anda içinde yaşamakta olduğumuz medeniyettir. Yıkıldığı zaman son gelmiş olacak ve çöküşün vakti çok yakın. Bu sonla beraber hayatta kalma şansımız çok az.

İkinci son ne yazık ki alışık olduğumuz bir son: bu sonda buzlar eriyor, ormanlar yok oluyor, okyanuslar yükseliyor ve sayısız tür Dünya’dan tamamen kaybolmadan önce son bir kez daha gözlerini açıyor dünyaya. Bu bir çevre felaketi. Bu felaketi savuşturup bizimle alakası olmadığını düşünebilir ve hayatımıza önceki gibi devam edebiliriz. Ancak çevre farklı bir mekan değildir; hayatta kalmak için çevreye ihtiyacımız var, kim ne derse desin onun bir parçasıyız. “Çevre” felaketi aslında bir insan felaketidir. Bu sonla beraber de hayatta kalma şansımız çok az.

Üçüncü sonu seçme şansınız var. Hayatta kalabilme şansımız var.

Dünya üzerindeki hayat geniş bir kontinyum içerisinde var oluyor, mikroskopta dahi görünemeyen organizmalardan devasa boyuttaki organizmalara dek geniş bir kontinyum söz konusu. Her bir organizma birbiriyle bağlantı halindeki ekosistemlerin oluşturduğu komplek bir ağ içerisinde işlev görür, bu ekosistemlerin bazıları bazı anlamda gerçekten küresel mahiyettedir. En şaşırtıcı olan şey şu anda yaptığımız her bir şeyin bir ölçüde başka bir şeyi etkilediği, ve geri dönüşünün hayal edebileceğimizden çok daha sert şekilde olacağıdır. Kendimizi yok ediyoruz.

İnsanlar, bu gezegen üzerindeki diğer canlı varlıklar gibi genlerinin sürdürülmesi amacıyla hareket eder. İnsanlar bu gezegen üzerindeki diğer canlılardan farklı olarak daha yeni ortaya çıkmış bir tür için imkansız görünen bir sınırın ötesine geçebilmiştir.

Ekosistemlerin tamamen çöküşü ve bunun insan hayatı üzerindeki etkisi konusundaki bilgimize, ve insanın hayatta kalması için gereken o kesin ve doğal güdüye rağmen bizler birbirinden ayrılması imkansız olan bu iki faktörü bir araya getirme konusunda tamamen başarısız olduk. Modern zamanların en önemli sorusunun cevabı da şu: sorumlu olan kim? İnsan tarihi ve insanlığın doğasıyla alakalı bildiğimiz şeyler düşünüldüğünde, cevap şaşırtıcı olabilir.

İnsanlık için kabul edilebilecek yegane geleceğin insanların hayatta kaldığı bir gelecek olduğu ortada. Endüstri Devriminin kısa dönem hırsı ile insanların uzun vadede hayatta kalabilme yetenekleri arasında bir yerdeyiz, ve seçimimizi özgürce yapabilmek için bizlere bu seçim şansını vermeyi reddedenlerin olumsuz etkisine karşı direnebilmeliyiz.

Kitabın önceki bölümlerinde Endüstri Devriminin nasıl işlediğini anlattım, özellikle de insanların dominant kültüre, yani iktidarın gerçekte nerde olduğununun açıklaması olan dominant kültüre tehdit oluşturmaması için gereken metodları anlattım. Eğer toplumun elit üyelerini her hareketimizi yönlendirdiği gibi bir komple teorisi bekliyorsanız o zaman hayal kırıklığına uğrayacaksanız. Evet, zenginler ve iktidarı elinde bulunduranlar bu eşitsiz düzenden daha fazla çıkar elde ediyorlar, ama iktidar savaşı arttığı zaman da psikozun sınırlarında yaşıyorlar. Bir sürü insanın Yeni Dünya Düzeni ve benzeri teorilere bağlı olduğunu biliyoruz; bu fikirlerin insan karanlık bir yere sıkışıp kaldığı zaman çok iştah açıcı olduğunu da biliyoruz. İnternet her kartelin, her an her toplantıda ve her anlaşmada iktidarın zaten şu anda sahibi olan insanlarda kalmaya devam etmesi için çalışıldığını açıklayan komple teorisi siteleriyle dolu. Halihazırda ekonomik büyümeyi garantilemek için var olan kompleks yapılar bu paranoyakça eylemlerden büyük fayda görüyor.

İşte size bir örnek: diyelim ki bir balık gemisi var ve her gün ağları balık dolu olarak limana giriyor. Zaman geçiyor ve balık stokları tükenmeye başladıkça başka balık gemilerinin ağları bomboş kalmaya başlıyor. Halktan birisi bir öneri ortaya atıyor, başarılı geminin kaptanının gizemli bir kaynaktan bilgi aldığını söylüyor: mesele doğa üstü bir güçten. Bu fikir kabulleniliyor. Bu üstün güçle alakalı tartışmalar geceler boyu bir çok evde sürüp gidiyor, ama hiç bir şey yapılmıyor; çünkü bu kadar güçlü varlıkları yenebilmek için yapılacak hiçbir şey yok. Bu arada, başarılı kaptan bol bol balık getirmeye, ve balık stokları da azalmaya devam ediyor.

Bir müddet sonra teknedeki sonar sisteminin diğer teknelere oranla daha iyi olduğu ve şu anda yaygın şekilde kullanılan başka bir ülkeden ithal edildiği ortaya çıkıyor. Liman küçük ve önemsiz bir liman olduğu için kimsenin yeni teknolojiden haberi yok. Eğer çalışanlar çevreye daha dikkatlice bakıp kafalarını üstün güçlerle alakalı düşüncelerden temizleselerdi bu teknenin diğerlerinden daha iyi teçhizata sahip olduğunu göreceklerdi. Balık stoklarını korumak için o zaman yapacakları tek şey o teknedeki sonar sistemini kullanılmaz hale getirmek olacaktı. Her tamir edildiğinde onu gene bozacaklardı.

Kanunların balıkçıları yakaladığını düşünsek bile-sonuçta yasalar ekonomik başarıyı her şeyden üstün tutarlar- balıkçıların sonar sistemine verdikleri zararın balık stoklarını bir süre için bile olsa sabit tutacağını biliyoruz. Ancak o zaman limandaki diğer balıkçı gemileri bu sonarı kullanmaya başlayabilir ve böylece balık stoğuna daha büyük darbeler indirmeye başlamış olabilirler. Eğer balıkçılar artık daha da büyüyen bu problemle başa çıkmak için daha da hırslanabilir, sonar teçhizatının ithalini engelleyebilir, teçhizatın üretildiği ülkeye gidebilir, ya da yardım isteyebilir ve üretimin durdurulmasını talep edebilirlerdi. Maksimum Zarar Kültürü gereğince sonunda hırs ve kıskançlık ön plana çıkacak ve diğer gemiler de bu sonara sahip olmanın kendi çıkarlarına olduğunu, balık stoklarının da canlarının cehenneme olduğunu düşüneceklerdi.

Burada iki ders var. Birincisi, bir problemin cevabı insanların sandığından daha sıradan yerlerde bulunur; bizler çözümleri yanlış yerlerde aramak yönünde manipüle edilmişizdir; ya yasalara, ya işe, ya politikaya ya da ümitlere tutunuruz. Cevaplar için daha yakına bakmayı ihmal ederiz. Nadiren aynaya bakıp kendi davranış gerekçelerimizi sorgularız. Peak Everything kitabının yazarı Richard Heinberg şunları söylüyor:” Uygarlık daha fazla sayıda şeyi bizler için ulaşılabilir hale getirdikçe bizler giderek daha fazla bebekleştik, artık kendi adımıza düşünme gücümüz azaldı,kendimize daha az yeter hale geldik, ve bu durum da bizleri bir sürü haline getiriyor- bir sürü mentalitesi geliştiriyoruz. Ne yapıp edeceğimizi etrafımızdaki otorite figürlerine bakarak belirliyoruz.”

İkinci olarak şunu söylemek lazım: bu kültürde iyi niyetlerin ömrü pek uzun değildir. Bir şekilde burada daha üstün bir gücün iktidarından söz edebiliriz: insanların iyi niyetlerinden vazgeçmesini ve Endüstri devrimi tarafından seçilen yolun takip edilmesini talep eden bir güçten söz ediyoruz. Balıkçılar problemin daha da kötü bir hale gelmesini önlemek için çabalamaya son verdiler ve tam tersine denizden kendilerinin ne çıkaracağına odaklandılar. İşler aynen böyle yürüyor: bizler bu şekilde davranacak şekilde yetiştirildik.

Bu meseleyi düşününce bu kültürdeki insanların anlamadığımız şeyler hakkında komplo teorilerinin var olmasını istediğini görüyoruz; yenilmesi mümkün olmayan güçlerin fildişi kulelerdeki hayatlarımızı yönetmesini istiyoruz; bunu istiyoruz; çünkü, belki de bu işte hepimizin işbirliği yaptığını kabullenmek istemiyoruz ve belki de gerçeğin biraz fazla can yakacağından korkuyoruz. Koskoca bir SUV kullanmak, dünyanın sağına soluna sırf zevk için uçabilmek ya da kültürümüz mümkün kıldığı için yağmur ormanlarının yok edilmesiyle elde edilen ürünleri satın alabilmek belki canımızı doğrudan yakmıyor. Yansıtma ve suçlama sisteminin çamurlarına saplı kaldıkça bu çamurdan kurtulma şansımız yok.

Matrix filminde bir şeylerin yanlış olduğu fikri Neo’yu senelerdir rahatsız ediyordu; ama gerçeği öğrenmek onun için hem şok eden hem de özgürleştirici bir şey oldu. Neo durumla alakalı bir şeyler yapabileceğini öğrendi; çünkü artık bilgisi vardı, çünkü artık içinde bulunduğu durumu tamamen anlayabiliyordu. Şeyleri oldukları gibi kabul ettikten sonra, yani problemin bir parçası olduğunuzu ve bu yüzden de çözümde de bir payınız olması gerektiğini kabul ettikten sonra, daha özgür hissetmeye başlarsınız kendinizi, sanki yılların ağırlığı omuzlarınızdan kalkmış olur.

Siz sistemin bir parçasısınız; problemdeki payınız için gereken sorumluluğu üstlenmeniz gerekiyor: nasıl ama…

Sizin sistem içerisindeki yeriniz büyük bir beslenme ağının bir bölümü gibidir. Bütün beslenme ağları gibi, her şey enerji ile yürütülmektedir; petrol, gaz, kömür ve radyoaktif materyaller gibi fiziksel enerji kaynakları paranın elitlerin zenginliklerine zenginlik katması amacıyla vanaya akması için gerekli makineleri çalıştırır. Eğer önemli bir pozisyondaysanız, statünüz varsa o zaman sizin de biraz zenginlik sahibi olmanız mümkün, gerekli materyallerden bazılarına siz de sahip olabilirsiniz. Ağı yürüten enerji olmaksızın para yoktur, o halde ağ da olamaz. Sadece petrol, gaz, kömür ve değişik radyasyon kaynakları değildir söz konusu olan, insanlar da eşit derecede hayati öneme sahiptir aslında. İnsanlar makineleri çalıştırmadıkça, dükkanlarda çalışmadıkça, ürünleri üretmedikçe, kamyonları sürmedikçe, reklamları yaratmadıkça, haberleri okuyup yasayı uygulamadıkça, ağ kendi üzerine yıkılacak ve kendisiyle beraber bütün hiyerarşinin darmadağın olmasına sebep olacaktır.

Morina balığını düşünelim. Hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları enerji miktarı anlamında besin ağında üstte yer alırlar: yüksek besin ihtiyaçları vardır ama alt düzeylerde yer alan organizmalar olmadan morina balığının var olamayacağını biliyoruz. Morina balığı olmazsa balık asalakları da acı çekmeye başlar ama bir kademe aşağılarındaki kumbalıkları son derece memnun olurdu: sayıları artardı.

Uygarlık içerisindeki yerinizi düşünün: işinizi ya da toplum içerisindeki yerinizi düşünün, bunların en tepedeki kişiyle, ortalarda yer alan bir kişiyle ya da yukarıları çıkmaya niyetlenen bir kişiyle olan bağını düşünün. Ne olmayı istersiniz? Bir tekerlek ki yoksa bir dişli mi?

Evet, siz sistemin bir parçasısınız; ama ağda daha üst konumlarda bulunan insanlardan çok daha önemli bir kişisiniz; siz motorsunuz, enerji kaynağısınız, bu sistemin sürüp gitmesindeki ana sebepsiniz. Siz sistemsiniz. Sizin işbirliğiniz olmadan, sizin inancınız olmadan sistemin hiçbir enerjisi olmazdı ve artık var olamazdı.

Endüstri Devrimi sona ermek zorunda . Eninde sonunda bu olacak, çöküş gerçekleşecek, kendisiyle beraber nüfusu da yok edecek: petrol krizi, kredi krizi, çevre felaketleri, salgın hastalıklar- sebep ne olursa olsun, endüstri devrimi felaket boyutunda bir biçimde çökecek. Bunun meydana gelmesi 50 sene ya da 100 sene alabilir, bu zamana dek küresel çevre yıkımı kaçınılmaz bir hal almış olacak. Bu seçeneklerden biri: bir diğer seçenek ise sistemin kendi kendine ölmesi, şu andan itibaren bu sistemi geride bırakma gücüne sahip olanlar kendilerini ve hayatımızın tamamen kendisine bağlı olduğu doğal çevremizi koruyabilirler.

Emin olun, kimsenin “makine”nin kalbine gidip de onu parça parça edeceği filan yok, çünkü makinenin kalbi yok, beyni de yok. Bu uygarlık; iktidarı ve zenginliği imtiyaz sahibi bir azınlığa vermek üzerine kurulu bir dizi bilinçli (bazıları kazara) eylemin sonucudur. Şu anda sahip olduğumuz şey, ekonomik büyümeyi her şeyin üstünde tutan bir kültürdür, bu kültürel inancın devam ettirilmesini mümkün kılan kötülük dolu metodları sürdüren, elit ve daima üyeleri değişen, zenginliklerinin korkunç büyüklüğüyle ve bu kültürün onlara bahşettiği iktidarla başa çıkamayan başa çıkamayan patolojik megalomanyaklardan oluşan bir kültürdür.

Bu kadar devasa bir şeyi nasıl olur da yıkabiliriz? Cevap endüstri devriminin doğasında yatıyor- onun en temek özellikleri en büyük zayıflıklarıdır da ayrıca.

Ekonomik Büyümeye olan inancı ele alalım. Sanırım bu konuda sürdürülebilir hiçbir nokta olmadığını hepimiz biliyoruz. Pastayı nasıl keserseniz kesin doğal çevre ekonomi büyüdüğü sürece kaybetmeye devam edecek. Sağlıklı bir ekonomik büyüme elde etmek için tüketiciler para harcadığında ellerinde hala para kalacağından emin olmalı. Kara gün parası tanımı son yıllarda bankalar insanların koşullarının ötesinde para harcayabileceğini halka pompaladıkça değişti. O kara gün parası ister tasarruf şeklinde olsun, ister nakit olsun, yatırım ya da kredi şeklinde olsun, burada önemli olan faktör, potansiyel müşterilerin harcayacak para kalmadığını anladığı anda artık potansiyel bir müşteri olmayacağı gerçeğidir. Maaşlı bir işinizin olması da en azından bir süreliğine satın almak istediklerinizi alabileceğinizi kanıtlar; aslında bu tüketicinin kendini güvende hissetmesini etkileyen en önemli faktördür.

Dünya çapında hükümetler ve onları kontrol eden şirketler tüketici güvenini sürekli bir döngü içerisinde yeniden ölçerler. Tüketicinin kendini güvende hissetmesi ekonomileri için hayati öneme sahiptir.

En basit şekilde söylemek gerekirse, bu güven hissi yükseldiğinde tüketiciler para harcarlar, bu da sağlıklı bir ekonominin işaretidir. Ama bu güven hissi azaldığında o zaman tüketiciler harcadıklarından daha fazla oranda para saklıyor demektir, bu da ekonominin başının dertte olduğunu kanıtlar. Buradaki ana fikir, insanlar gelirlerinin sabit olması konusunda kendilerini güvende hissettikleri sürece bir şeyle satın almaya daha yatkın olduklarıdır.

Bu da ilginç bir durum yaratır: bir ekonominin çökmesini sağlamak ve böylece endüstri devriminin ayaklarından birini yıkmak için yapmak gereken şey, halkın sisteme güvenini yok etmektir. Bu durum da uygarlığın diğer kısımlarında yansıtılır: Dünya Ticaret Merkezi’ne 2001 yılında yapılan saldırıların ardından küresel hava taşımacılığı küçük bir çöküş süreci yaşamıştır; 1990ların başlarında İngiltere’de yaşanan Deli Dana hastalığı sadece İngiltere’de et satışını geçici süre de olsa durdurmakla kalmadı, küresel ölçekte de et satışlarında önemli düşüşlere yol açtı. Küresel ekonominin büyük bir kısmına duyulan güveni ciddi biçimde yaralayabilecek herhangi bir şeyin uygarlığın da kuyusunu kazdığını söyleyebiliriz.

Güvende hissetme ihtiyacı Endüstri Devriminin psikolojik bir özelliğidir; ayrıca ciddi zayıflıklar yaratmak için beraber iş yapan iki fiziksel özellik daha bulunuyor. Bunlardan birincisi, var olan sistemlerde görülen kompleks durumdur. Kitabın “çiftlikten çatala” adlı bölümünde yazdığım gibi gıda ürünlerinin talebi uğruna gidilen mesafeler artık sürdürülebilirliklerini kaybediyor.

Sonuçta, büyük ölçekte yiyecek üretmek için, özellikle de toprağı verimli hale getirmek için kullanılan enerjinin maliyeti, büyükbaş hayvanların yemlenmesi, çiğ materyallerin işlenmiş gıda ürünlerine dönüştürülmesi süreci , gıda ürünlerinin soğutulup dondurulması, satışı ve eve getirilişinin maliyeti büyük yetersizlikler olduğunu ortaya koymuyor yalnızca, ayrıca bu kadar kompleks bir sistemdeki farklı safhaların varlığını da gözler önüne seriyor. Aynısı elektrik için de geçerli: bir çok durumda elektrik, yenilenmesi mümkün olmayan materyallerin yanması ya da çürümesiyle elde ediliyor. Bu materyalin topraktan cevher halinde çıkarılması, işlenmesi ve üretim birimlerine gönderilmesi gerekiyor. Bir kez elektrik elde edildiğinde, 5 gigawata kadar bir kapasiteye sahip olarak elde edildiğinde dağıtılması gerekir, öncelikle çok yüksek voltajlı hatlardan ardından da bir çok farklı güç transformasyon safhalarından (tabii bu arada enerji kaybederek) dağıtılır ve sonunda gücün kullanılacağı noktaya ulaşılır. Her iki örnek de- ve daha bir sürü var, buna küresel para pazarları ve televizyon kanalları da dahil- bir çok aşamadan oluşuyor ve bunların çoğu tek tek çöktüğü takdirde bütün bir sistemin çökmesine sebep olabilir.

Bu zayıflatıcı özelliklerden bir diğeri de enerji merkezlerine aşırı bağımlılıktır. Bir sistem linklerden ve nodlardan oluşur. Nod bir veya daha fazla sayıda linki birbirine bağlayan şeydir; bir yol bir noddur ve farklı yolları birbirine bağlayan kavşaklar da bir nod oluştururlar. Bir sürü linke ve noda sahip bir sisteme “şebeke” adı verilir; beslenme ağları bir şebekedir, enerjiyi kullananlar nodları oluştururken enerji akışı da linkleri meydana getirir. Linklerden oluşan ve zamanla gelişen, ihtiyaca göre şekillenen şebekelere rasgele network adı verilir: Mesela ABD eyaletlerarası otoyolu bu tür bir şebekedir, ayrıca tavşan ailelerinin yaptığı tünel setlerini de buna örnek olarak verebiliriz. Planlanmış bir amaca hizmet etmek üzere yaratılmış şebekeler genişleme özelliğine sahiptir ve ölçeksiz şebekeler olarak bilinirler , bunlara büyük hava yolları, elektrik dağıtım merkezleri ve süpermarket zincirlerine ait gıda dağıtım şebekeleri örnek olarak verilebilir.

Bir şebeke içinde bir çok linki bir araya getiren yapı hub olarak bilinir. Endüstri devrimi hubları bol bol kullanır. Thomas Homer-Dixon bu durumu şu şekilde açıklıyor:

Araştırmacılar uzun zamandır çoğu şebekenin eyaletler arası otoban sistemi gibi olduğunu öne sürdülerse de, son zamanlarda yapılan araştırmalar dünyada şaşırtıcı sayıda şebekenin -hem doğal hem insan yapımı- aslında hava trafiği sistemine benzediğini ortaya koymuştur. Bu tür ölçeksiz şebekeler çoğu ekosistemleri içerir
; world wide web, büyük elektrik merkezleri, ham petrol dağıtım sistemleri ve modern gıda işlem ve sunum merkezleri de bu sisteme dahildir. Eğer ölçeksiz bir şebeke hubu kaybederse o zaman sonuç felaket olabilir; çünkü bir çok nod o huba bağımlıdır.

Ölçeksiz şebekeler özellikle kasti saldırılara karşı savunmasız durumdadır: eğer birisi bütün şebekeye zarar vermek isterse, o zaman tek yapması gereken o şebekenin hublarını ortaya çıkarıp onları yok etmektir.

2001 Temmuz ayında Baltimore’daki tren yolu tünelinde bir yangın meydana geldi, bu da tünelde büyük ısı oluştuğu için merkezdeki sistemin çökmesine yol açtı. Sonraki birkaç gün boyunca bu ray sisteminin çevresindeki diğer şebekeler de ekstra taşıma yükü sebebiyle etkilendi, Baltimore’da daha geniş bir alanda daha büyük bir sıkıntının yaşanmasına sebep oldu. Ayrıca hiç beklenmedik bir olay da oldu: ABD’deki internet hizmetinde ciddi bir yavaşlama yaşandı. The Howard Street Tüneli’nde en büyük yedi İnternet Servis Sağlayıcısına hizmet veren bir boru vardı. BU İSSlerinde yavaşlama meydana geldi. Yangın sonucu boru yandı, ses ve veri sağlayıcı fiber kablolar zarar gördü. Bu tünel internet trafiği için ana damar konumunda olup yangın sonucu büyük bir şebeke hubunun yok olduğu zaman göreceği etkinin aynısına sebep olmuştur.

Birbirine bağlı olarak işleyen elemanlardan oluşmuş, az sayıda hublara dayanan şebekeleri olan kompleks sistemleri bir araya getirdiğinizde, son derece duyarlı bir yapı yaratıyorsunuz demektir; onu korumak için kurduğunuz güvenlik araçları ne olursa olsun. Uygarlık işte bu kompleks ve karşılıklı bağımlı sistemler üzerine kurulmuştur ve enerji, veri, para ve materyallerin akışını sağlayan şebekelere dayanmaktadır. Uygarlık ayrıca insan bileşenlerin (sizin ve benim) sistemin işleyişine sonsuz güven duymasına da bağlıdır: inanca ihtiyacı vardır. Hem piskolojik hem de fiziksel açıdan Endüstri Devrimi son derece kırılgandır: bir kez ittiniz mi dağılıp gidecektir.

Çeviri:CemC
http://hayvanozgurlugu.com/news.php?extend.553

August 23, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, ekokoy - permakultur | Leave a comment

İnsan ve Hayvan Köleliği – HAYVAN HAKLARI – Nadir Bencan

Daha iki yüz yıl öncesine kadar Kuzey ve Güney Amerika’da, elli yıl öncesine kadar da pek çok Afrika ülkesinde yasalarca destekleniyordu kölelik. Bin yıllardan beri çeşitli toplumlarda, savaşlarda esir alınan erkek ve kadınlar köle olarak kullanıldı. Sırf köle edinmek için savaşlar başlatıldı. Köle edilen insanlar, ölmeyecek ve kendilerinden beklenen işleri yapabilecek kadar beslendiler, neredeyse ince kalori hesapları yapılarak. Ahır benzeri yerlerde tutuldular, evlenmelerine ve sosyal bir kimlik edinmelerine izin verilmedi. Gayrı meşru olarak doğurdukları çocukları ellerinden alındı. Hastalandıklarında, tedavi ve bakım masraflarının, maliyetlerine değip değmediğine bakıldı, değmiyorsa ölüme terk edildiler.

Eğer bugün ihtiyaç duyulsaydı, sağda solda on binlerce köle insanın yetiştirilip satıldığı, damızlık erkek kölelerin günde defalarca boşalmaya zorlandığı, elde edilen spermlerle dişi insanların hemen doğum sonrasında yeniden hamile kalmasının sağlandığı, erken doğum ile bebeklerin kuvözlerde hızlı gelişiminin sağlandığı, ilaçlı besinler ve hormon takviyesi ile sekiz-dokuz yaşında yetişkin ve güçlü kölelerin elde edildiği endüstriyel köle çiftliklerini görüyor olacaktık. Tıpkı bugünkü büyük baş hayvan çiftlikleri veya tavuk çiftlikleri gibi. Ne dinler engel olabilecekti buna, çünkü geçmişte onaylamışlardı, ne de hükümetler, çünkü geçmişte desteklemişlerdi.

Peki bunun olmasını engelleyen şey nedir? Artık kölelere ihtiyacımız olmaması mı, dinler, yani kutsal inançlarımız mı, yoksa son yüz yılda insan türünün daha yufka yürekli olmasını sağlayan bir mutasyona uğraması mı?

Bu sorunun cevabına ulaşmamızı sağlayacak bir yaklaşıma daha değinelim: Son yüz yılda, artık kürk giymeye karşı protestolar daha fazla destek buluyor. Hayvanların yük taşımada kullanılmasına karşı protestolar da öyle. Ama henüz etlerinin yenmesine karşı protestolar gereken desteği bulamıyor, neden?

Artık cesaretle şu cevabı verebilmeliyiz: Köle çiftliklerimiz yok, çünkü makineler daha ucuz ve daha sorunsuz çalışıyorlar, daha dayanıklı ve daha güçlüler. Hayvanların derilerini ve yünlerini artık zorunluluk nedeniyle kullanmıyoruz, sentetikleri çok daha ucuz ve dayanıklı. Nostaljik nedenlerle, aristokratik özenti nedenleri ile, bir süre daha kullanılabilir ama, giderek marjinalleşeceği kesin. Hayvanların güçlerini de kullanmıyoruz, çünkü makineler daha ucuz, sorunsuz ve güçlü. Besin olarak hayvanları hala kullanıyoruz, çünkü henüz sentetiklerini yapamadık. Çok kalmadı, önümüzdeki birkaç yüz yıl içinde, sentetik proteinler yapıp, içine her türlü et-balık-yumurta-süt aromalarını katıp, çok daha ucuz ve sağlıklı(!) besinler yiyebilir, ve bu yolla daha büyük karlar elde edebilir hale geldiğimizde, hayvanları belki bir tek spor için öldüreceğiz, belki de öldürmeyeceğiz, yaralayıp, yarasını sarıp doğaya bırakacağız. Bazı doğa dostu(!) balık avlayıcılarının yaptığı gibi yani. Ama bir tek şeyi, geçmişte yaptığımız gibi bugün ve gelecekte de yapabileceğiz. Hayvanlara(ve kölelere) işkence edilmesine karşı etik değerlerle protestolar geliştirebileceğiz. Dinler bunu hep yaptı. Hükümetler de. Köleliğe evet, ama kölelere işkence yapmaya hayır. Aşırı uygulamalara karşı denetimli bir kölelik, kölelerin direnişi ve vicdan sahibi hür insanların desteği sayesinde her dönemde gündemde kaldı ve köleler açısından nisbi bir rahatlama sağlanabildi.

Köleler için geçerli olan bu durum, hayvanlar için de geçerli oldu. Dinler ve hükümetler, vicdan sahibi insanların bu konudaki duyarlılıklarına her zaman tepki verdiler. Hayvanlar eşyalarımız gibidir, hiçbir hakları yoktur, ama işkence ve kötü muamele hoş görülemez. Belki cezalandırılmaz ama, en azından ayıplanır.

Avcılık Güdüsü

Diğer hayvanlarla ilişkilerde, insanın kendi türünü bile bir üretim aracı olarak gören, ekonomik yaklaşımlı bu “hükmetme-kullanma-ölümüne kullanma” tavrının dışında, bir de biyolojik altyapı vardır. İnsan türü, biyolojik olarak avcı-toplayıcı bir türdür. Diğer hayvanlara karşı davranışlarının da, ilkel haliyle, moral değerlerle bir ilgisi yoktur. Hayvanlar, et obur hayvanlar ve ot obur hayvanlar diye ikiye ayrılmazlar. Bu ayırım, ancak ilk okul birinci sınıf Hayat Bilgisi kitaplarında olur. İlle besinlerine göre ayıracaksak, hayvanlar, et yiyenler, ot yiyenler, ve hem et hem ot yiyenler diye üçe ayrılabilirler. İnsanlar binlerce yıl öncesinden beri avlanıyor ve et de yiyorlar. Bazı maymun türleri de et yiyor. Bazıları ise yalnızca meyve, tohum ve yaprak yiyor. Tavuk asıl olarak tohum yiyor ama, böcek, solucan, sinek de bulursa kaçırmıyor, hatta yumurta bulursa onu da yiyor. Keçi asla ne böcek, ne de et yiyor. Bunların hepsi biyolojik, genlere kazınmış tercihler. İnsan eğer et yeme özelliğini genlerinde taşımasaydı, daha ağzına bile koymadan, kokusu nedeniyle bir tiksinti duyup uzak dururdu etten. Yemek zorunda kaldığında da, zehirlenme veya alerji belirtileri gösterirdi. Hayır, insan et de yiyen bir türdür. Koyunlar ve atlar gibi kesici dişlerinin yanında, yırtıcılar gibi köpek dişleri de vardır, sırf bu amaçla tasarlanmış olarak.

İnsan türü tarihi gelişmesi içinde, önce hayvanları ağıllarda yetiştirmenin avlanmaktan daha kazançlı olduğunu anladı ve hayvan çiftlikleri kurdu. Her zaman el altında bulundurabiliyordu onları böylece. Sonra, daha zeki hayvanlarım neden olmasın dedi ve kendi türünden olanları da benzeri çiftliklerde tutup kullanmaya başladı. Piramitleri yapmak için yıllarca durmadan savaşıp köle temin etmek anlamsız, değil mi? Yakınlarda bir yerlerde toplarsın onları, hem üretir, hem de yeni gelenleri katarsın içlerine. Böylece piramit inşaatını besleyecek büyüklükte köle havuzların olur.

Bu sistem gelişti, çünkü çok kullanışlı idi. Bir hayvanı pek çok işte kullanabilirsin fakat, ona evinin temizliğini yaptıramazsın. Dikiş de diktiremezsin, kileri düzenlemesini de söyleyemezsin. Fakat köleye bütün bunları, hatta fazlasını yaptırabilirsin. Hem de hayvanlar ile aynı hukuki statüde. Yani etik olarak insanlara ait kabul edilen her türlü haktan yoksun olarak. Yaşama hakkı dahil. Bir tek etleri yenmiyor, o da gene genetik nedenlerle olmalı.

Peki insanlar avcı tabiatlı ise, neden binlerce yıldan beri, aynı zamanda hayvan hakları savunucuları var, köleliğe karşı çıkanlar var? Bu sorunun da yanlış açı ile sorulmuş bir soru olduğunu söylemeliyim. Başkaları için duyarlı olma, hatta üzülme, doğrudan avcılık genleri ile ilgili değildir. Ot yiyen hayvanlar da başka hayvanları öldürürler, ama yemek için değil. Bölgesini korumak için, yavrusunu korumak için, oyun için, öldürme amaçlı olmadan, mesela kaza ile ezerek, filan. Et yiyenler de, yiyeceklerinden fazlasını öldürebilirler. Kümese giren bir çakal, sağ tavuk bırakmaz, ama bir tanesini alıp götürür yemek için. Evdeki kedi, böcek ve sinekleri yakalayıp oynar, oynarken öldürür, ama yemeden bırakır. Fareyi bile öldürüp, yemeyen kediler vardır. Her büyük hayvan, keyfi yerindeyse, daha küçük bir hayvan gördüğünde(başka türden) onunla oynamak, eğlenmek ister ve bu oyunun sonunda küçük hayvan ölür. Eğer daha başlangıçta kaçıp bir yere saklanmamışsa!

Hayvan hakları deyip durmamızın nedeni, köleliğe karşı olmamızın nedeni ile aynıdır: Beynimizdeki bazı mekanizmalar. “Ayna Nöronlar”, 1996 yılında keşfedildiler. Empati yeteneğimizden sorumlular. Kendimizi karşımızdakinin yerine koyup, onun hissettiklerini hissetme yeteneğimizden. Benzer yeteneklerimizle ilgili nöronlar henüz keşfedilmeyi bekliyorlar. Biri gülünce gülmemiz, etrafta hüzünlü biri varsa hüzünlenmemiz, biri esniyorsa esnememiz gibi daha pek çok sosyal yönelimli davranışlarımızı yöneten nöronlar yani. Bunları bilmiyoruz daha.

İşte bu empati yeteneğimizle, her şey yolunda ise, hayvanların çektiği sıkıntılarla özdeşleşebiliyor ve onlara acıyoruz. Her şey yolunda değil de, mesela korkmuş veya kızmışsak, bu acıma ortaya çıkamıyor, diğer duygular daha baskın çünkü. Mesela iri bir köpek bir hayvan hakları savunucusunu kovalıyorsa, etrafta yardım edecek birileri yoksa, can havli ile kaçarken yerde çivili bir sopa bulmuşsa adamımız, köpeği yaralamasını veya öldürmesini çok az şey engelleyebilir. Eh, çok acıkmışsak ve ortada başka bir yiyecek de yoksa, mesela ıssız bir adadayız diyelim, yakaladığımız bir balığı hayvan hakları hatırına tekrar denize atmayı çoğumuz düşünmez.

Ama her şey yolunda ise; yiyecek çoksa, bir hayvan saldırısına karşı güvende isek, ve hayvan bizi bir şekilde kızdırmıyorsa, onu hem severiz, hem de onun derdiyle dertleniriz. Bu da genlerimizde vardır yani. Korku, kızma ve açlık gibi duygularımıza göre daha geri planda, ama aynı onlar gibi bir sinirsel mekanizmanın ürünü olarak ortaya çıkan bir duygudur empati.İşte bu empati duygusu, her tarihsel dönemde, özellikle mevcut durumda imkanları ihtiyaçları için yeterli görebilen insanları hayvanlar ve köleler hakkında farkındalıklarını geliştirmeye yöneltiyor. İmkanları ihtiyaçları için yeterli görmeyen haris ruhlu insanlar ise, tarsine, her dönemde gerek hayvanlardan, gerekse diğer insanlardan “daha fazla nasıl fayda sağlayabilirim”in hesabını yapmaya başlıyorlar.

Empati konusunda bütün türlerin paylaştığı bir sorun vardır. İnsan türü olarak biz, yüzlerine ve davranışlarına bakarak, memelilerin ne hissettiğini, neye niyetlendiğini anlayabiliriz. Sinir örgütlenmemiz birbirine benzer çünkü. Ama kuşlar ve balıklar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bir kuşun veya balığın, ne hissettiğini veya neye niyetlendiğini zar zor çıkarabiliriz gözlem ile. Sürüngenler ve böceklerle bu anlamdaki iletişimimiz ise sıfır düzeyindedir neredeyse. Nerede kaldı bakteriler, mantarlar, bitkiler. “Bitkiler mi? Onların sinir sistemi yok ki!” demek kolay. 1996’ya kadar bizim de ayna nöronumuz yoktu, unutmayalım. Bitkilerin, yaralandıklarında bütün vücutlarını etkileyen galvanik tepkiler ürettiğini biliyoruz bugün. Bu tepkiyi, bizim gibi kas-sinir sistemleri ile değil, kimyasal yollarla sağladıkları düşünülüyor. Unutmayalım ki bir bitki kromozomunda, bir hayvanınkinden kat kat fazla gen bulunur. Bunun nedeni, hayvanın kaçma olanağı varken, bitkinin kendini olduğu yerde savunmak zorunda olmasıdır. Bu yüzden çok zengin kimyasal tepkiler verme imkanlarına sahipler yani. Biz henüz bunları bilemiyor olsak da.

İşte bu empati sıkıntısı, Hangi hayvan türlerinin hayvan haklarını hak ettiği, hangilerinin bundan muaf olduğu gibi tartışmalara yol açıyor. Yani sorun, biz hangi hayvanların acı çektiğini, ya da kendi kendisinin farkında olduğunu anlayabiliyoruz, hangilerinin böyle olduğunu anlayamıyoruz noktasında düğümleniyor. Çünkü bu bilgileri almamızın objektif bir yöntemi yok elimizde. Açık olan şu ki, bize yakın türlerin acı çekme veya kendinin farkında olma duygularını daha kolay gözlemleyebiliyoruz, tür bizden uzaklaştıkça bu yeteneğimiz işe yaramaz hale geliyor. Şu—şu türlerden aşağısı acı çekme yeteneğine sahip değildir demek, açıkça bir safsatadır bugünkü bilgilerimize göre. Kanıtlanması mümkün olmayan bir tezdir.

Ne Yapmalıyız?

Bu günkü hayvan hakları hareketlerinin iki büyük çelişkisinden biri budur. İnsanın kendi yetenek sınırını, hayvanlar arasında taksonomik bir sınır gibi görmek. İkinci çelişki de, insanın aynı zamanda et yiyen, avcı bir tür olduğu gerçeğini görmezden gelmek. Bu iki çelişki çözülemediği için, hayvan hakları hareketleri marjinallikten kurtulamıyorlar bugün.

HH savunucuları, bu iki konuda kendi aralarındaki tartışmaları sonuçlandıramıyorlar ki, diğer insanlar için uyarıcı olabilsinler. Her yeni ulaşılan insan, ilk olarak bu soruları soruyor size ve kısır bir ortamda boğulup kalıyor diğer sorunlar. İlk şart ne? Vejetaryen ol! Yalnızca etten mi uzak duracağım? Valla etten uzak dursan da olur, süt, peynir, yumurta, yün, her şeyden uzak dursan da. Bu konuyu henüz tartışıyoruz biz, daha bağlayıcı bir karar vermedik. Peki sivri sineği öldürebilir miyim? Eğer sivri sineğin acı duyduğunu düşünüyorsan, öldürmemelisin. Acı çekmiyor diyorsan, sık ilacı gitsin!.. Nasıl ikna edeceğiz insanları bu durumda? Bizim ihtiyacımız olan şu anda, insanlarla bu konuları tartışmak değil, onların empati duygularına hitap etmek olmalı. Onlardaki duyarlılığı harekete geçirmek, farkındalığı artırmak olmalı.

Bugün yaşadığımız sorun, yukarıda da değindiğim gibi, ne yazık ki tek başına genetik yapılanma ile ilgili değildir. Hayvanları yalnızca yemiyor, ayrıca onlara işkence de ediyoruz. İnsanların bazıları, hani imkanları ihtiyaçlarına yeterli görmeyenler, diğer insanları ezme, haklarını gasp etme, hatta öldürme hakları olduğunu düşünüp, silah taşıyorlar. Bunlardan daha çok sayıda insan, hayvanlar için aynı şeyi düşünüyor ve bunu doğal kabul ediyor. Her iki grup da, böyle şartlandırmışlar kendilerini. Bu şartlanmışlık, empati yeteneğini ortadan kaldırıyor veya saptırıyor. Üniversitelerde hayvan deneyleri bu sayede yapılabiliyor. Kurban zamanı hayvan katliamı, kan gölleri bu sayede bayram havasında kutlanabiliyor. İşte bu şartlanmaları kaldırabildiğimiz ölçüde, hayvanlar için ciddi iyileşmeleri sağlamanın ortamını yaratmış olacağız. Zor da değil, inanın. Kartopunun çığa dönüşmesi gibi büyüyecektir doğru esaslara oturmuş bir hareket.

Biliyoruz ki, dünyada köleliği Spartaküs filan kaldırmadı. Teknolojik gelişme kaldırdı, üretim araçlarının ve üretim ilişkilerinin gelişmesi. Ama Spartaküs gibilerin direnişleri olmasaydı, sadece biçim değiştirip daha yüz yıllarca da sürebilirdi, mesela Güney Afrika Cumhuriyetinde olduğu gibi. Aynı şekilde bilmeliyiz ki, hayvanların insanlarla eşit haklara kavuşması bugün için ütopyadır. Ama bu konuda yetenekleri gelişmiş, durumları uygun olan insanlar, gerek aktivist, gerek pasifist yöntemlerle, her fırsatta hayvan hakları konusunda toplumsal farkındalığı artırmaya çalışmalı, bireysel veya örgütlü tepkisini koymalıdır ki, geleceğin özgür hayvan dünyasının gelişini hızlandırsın ve o dünyayı bugünden şekillendirebilsin. O ütopyayı canlı bir hedef olarak ayakta tutabilsin. O gün geldiğinde, Hazır bir zihinsel altyapı ve deneyimli kadroların varlığı, hiç olmazsa birkaç on yıl kazandıracaktır hayvan dostlarımıza.

Bunu sağlamak için de, çekinmeden şunları söyleyebilmeliyiz insanlara:

1. Hiçbir canlıya zarar vermemeliyiz! Hayvan veya bitki olsun, sadece bireysel ihtiyacımız kadar, ve ona zarar vermeden tüketmeye özen göstermeliyiz. Bütün dinlerin ve vicdan sahibi büyük beyinlerin öğretisidir bu.

2. Yapabilen yalnızca bitki yesin, yapabilen bitki ve hayvan ürünleri yesin, yapamayan et de yesin ama bireysel tüketim esasına göre yesin. Kendi balığını tutup yesin, kendi tavuğunu kesip yesin. Ama her şekilde endüstriyel hayvan ve bitki üretiminden uzak durmamız gerekir. Kırk günde iki buçuk kilo ağırlığa ulaştırılıp, on binlercesi bir arada kesime gönderilen tavuklardan, bir ağ ile yüz binlercesi birden yakalanan balıklardan, genetiği değiştirilmiş tohumlardan üretilen, bir dönümden ilaçlar, enzimler ve hormonlarla 80 ton üretilen domatesten değil. Balık tutuyorsan, ancak kendin ve çocukların için tut, komşuların için değil. Balık istiyorlarsa, komşuların kendileri tutsunlar. İkram edeceksen, sen kendi balığından ikram et, denizinkinden değil. Hele para ile satmak veya takas için avcılık, asla! Alternatif beslenme imkanın varsa, spor için avcılık asla! Bir tavuğun yumurtasını alıyorsan, bir koyunun sütünü alıyorsan, karşılığında ona bir şeyler verdiğinden, ama değeri kadar verdiğinden emin ol. Yani çalma, gasp etme! Ona yeteri kadar dinlenme süresi tanı. Vücudu kendisini toparlayabilsin.

3. İnsan türünün hiçbir hayvana zarar vermeden yaşaması mümkün değildir. Elimizi yıkarken bile milyonlarca bakteriyi öldürüyoruz. İki damla limon yalasak, ağzımızdaki yüz binlerce bakteri ve mantar ölür, bir o kadarı da sakat kalırlar. Evet, bakteri ve mantarların ölmeyip de sakat sakat sürünmeleri fikrine ne kadar yabancıyız, değil mi? Tükürük bezlerimizin, mide asidimizin ve bağırsaklarımızdaki yararlı bakterilerin görevleri arasında, istenmeyen mikro organizmaları öldürmek de var. Tabiattaki besin zincirinin dışına çıkmadıkça, öldürmek ve ölmekten kurtulamayız maalesef. Ne zaman besin zincirinin dışına çıkarırsak kendimizi, yani besinimizi kendimiz sentetik olarak üretip, diğer canlılara da besin olmayacağımız ortamı yaratırsak, işte o zaman diğer canlılardan ayrı, artık bir hayvan olmayan, hayvanlara ve bitkilere zarar vermeden yaşayabilen bir canlı oluruz. Bu mümkün mü, mümkünse bile gerek var mı, bilemem. Ama objektif değerlendirme bunu gösteriyor.

4. Çağımızda, bu farkındalığı gösteremeyen, çevresine karşı duyarsız ve kayıtsız insanlara karşı ciddi bir uyarma- uyandırma kampanyası yürütmemiz gerekir. Özellikle de interneti ve görsel basını kullanarak. Negatif şartlanmaları kırmak ve gerçek görüşü ortaya çıkarmak için gereken her şeyi yapmayı görev edinmeliyiz. Gerçekten zor değil. Bu konuda gerek dinsel metinlerde, gerek etik metinlerde yığınla birikmiş malzeme bulunur ve hepsi de sıradan insanların empati duygusuna hitabeden değerli malzemeler içerir. Günümüz şartlarına göre yeni yeni malzemeler de bulmalıyız şüphesiz. Bilimsel gelişmeleri bu açıdan değerlendirmek, var olan imkanların kullanılması, hemen ve acilen kullanılması için kampanyalar yürütmek, aktif bir kamuoyu oluşturmaya çalışmak bugün ne zordur, ne de fazla vaktimizi alır. Az bir çaba ile, ama kolektif bir çaba ile bu kadarını başarmak mümkündür. Önce teorik olarak sorunu sağlam bir zeminde ele alalım, sonra da insanların empati duygularına hitabetme yollarını araştırıp bulalım, bu kadardır görev.

Nadir Bencan
http://hayvanozgurlugu.com/news.php?extend.555

August 23, 2010 Posted by | türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

SOLUN DUVARLARINI YIKAN ANARŞİ – Sol ve “1 Mayıs” üzerine sol olmayan bir değerlendirme-

1 Mayıs yine geldi çattı…Çoğumuza artık gına gelmedi mi? Yıllardır bir hac, umre veya “Atatürk’ü anma törenleri” gibi ibadetini yaptığımız bu günde neyin kutlamasını yapıyoruz? Solun her sene aylar öncesinden bir saplantı olarak yaptıkları hazırlandıkları işçi sınıfının ibadet günü Pazar mitinglerle, basın açıklamalarıyla gerçekleşecek. Peki başka ne olacak? Bizim için otoriteler tarafından belirlenmiş alanlarda ve eylemde bulunmak hangi devrimci amaçlara hizmet edecek?

İktidar, karşıtı ortaya çıktığı anda onu ezmesini iyi bilir. Karşıt çoğunluğun veya kitlelerin “ezici gücüyle” uzlaşarak, isyan ruhunu bastıramasa da, etkisizleştirmeyi veya onu marjinalleştirmeyi çok iyi becerir. Böylelikle sistem karşıtlarını parçalamayı başarıyla tamamlamış olur. Bu anlamda “ezilenlerin” savaşı “kökten” bir yıkım olmadıkça kısa vadeli bir “zaferden”, esasında birer “karşı-devrimden” başka bir şey olamaz.

Sınıfsal bakış açısı, yaklaşık 200 yıldır bize efendilerle gariplerin iki farklı kutup olduğundan dem vurup durur. Hem ekonomik, hem kültürel, hem de sahip oldukları değerler açısından birbiriyle sürekli çelişki içinde olan iki sınıftan bahseder. Bu bakış açısının bir sonucu olarak, birine diğerine göre “devrimci veya ilerici” misyonlar yüklerler. Onların bu kör bakışı, hayata sadece siyah-beyaz baktıklarından dolayı yaşamın çeşitliliğinin yok edilmesine hizmet etmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu bakış açısı önceden beri ve bugün, yaptıkları her etkinliği, her eylemi “bilimsellik” saplantısının arkasına sığınarak, “ben her şeyi çözdüm” edasıyla haklı ve meşru görmektedir. Biz bunlara “ezilenden çok ezilenci” diyoruz. İşçi Sınıfı (veya utangaç anlamıyla Ezilen Sınıf veya Halk) saplantıları, ezilenler için başka bir kabustan öte bir şey değildir. Çünkü onlara göre ezilenler devrimcidir, en eski ve dar anlamıyla üretimden gelen gücünden dolayı “haklıdır”. Onlar için ezilenlerin (veya halk) iradesinden üstün bir şey yoktur. Dolayısıyla sınıfsal bakış açısı, üstün irade olarak “devlet” yerine “halkı” koymaktadır. Şayet tahakküm olacaksa, bunu halk yani ezici çoğunluk gerçekleştirecektir. Radikallerin ve hatta bazı anarşistlerin boyun eğmek zorunda hissettikleri şey de budur; “kitleler”. Kitlelerin dışındaki bir irade kabul edilemez. Kitlelerin dışındaki bir irade (ister bireysel ister grupsal olsun) kitleleri hiçe saymaktır ve hatta “otoriterliktir” bu bakış açılarına göre.

Fakat gözden kaçan en önemli etken; kitlelerin bugün ve uzun zamandan beri sistemin propaganda araçları tarafından yönlendiriliyor olduğu gerçeğidir. Daha doğrusu, esasen belirli bir varlığa veya ruha sahip olmayan bir “mit” olan kitlelerin gücüne veya iradesine itibar etmektir. Kitle toplumu, tüm ayaklanma tehditlerine rağmen uygarlığın insanlığı kolaylıkla yönetebileceği bir ortam sağlar. Bir makine olarak toplum, bireyin bir dişliye indirgenmesini ister ve onu “evcilleştirir”, etkisiz hale getirir. Dolayısıyla kitle, bireyin yani gerçek muhatabımızın bastırılması için bir araçtan başka bir şeye dönüşmez. Fakat sol veya bazı anarşistler, siyasetlerini uysal ve maniple edilmiş kitleler üzerinden (ve için) oluştururlar. Doğrudan doğruya uysallaşma sürecine dahil olur ve hatta uysallaşma sürecini dönüştürmeye çabalamış olurlar. Devrim, bu güruh için evcilleşme sürecinin “dönüştürülmesi” ve “hızlandırılması”dır. Bu bir karşı devrimdir. Sınıfsal bakış açısı ancak bu uysallaşma sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkar.

Son bir haftadır, sokak ve caddelerdeki duvarlara baktığınızda, neden bahsettiğimi anlayabilirsiniz. Bin bir türlü afiş ve pankartla solun yıl içerisinde kaybettiği kanı, geri kazanmaya çalışıyor olduğu bariz bir şekilde gösteriyor. Gariban edebiyatının vardığı nokta, garibanın garipliğinden zevk almasını istemekten öteye gitmiyor. Devrim çağrıları, iktidardan “hak ve özgürlük” talep etme şeklinde seslendiriliyor. Başka bir dünyanın değil de, başka bir rezilliğin arzusu kendini hissettiriyor.

Sol örgütlerin 1 Mayıs çağrısı için astıkları afiş ve dağıttıkları duyurularda gözlere çarpan, söylemlerin insanlığın ve gezegenin kökten kurtuluşu bağlamında hiçbir anlam ifade etmediğidir. Uysal talepler bugünün asisini ultra bir evcileşme içine sokmakta ve asileri uysalın en radikalini seçmek zorunda bırakmaktadır. Belki de uysal olanın en radikali bir çok anarşistin anarşist-komünizm, Liberter sosyalizm veya platformizm dedikleri eğilimlerdir. Otoriter solun bugün geldiği nokta sistemle uzlaşmak bir yana, bugünün devletçi-faşistik rejimlerinin desteklemekten ibaret olduğundan dolayı en uysal politik eğilimlerdir. Tüm bu eğilimleri bir bütün olarak içeren sol, tüm politik söylemlerinde evcilleşmenin dışına bir yana onun desteklenmesinin ve daha da geliştirilmesinin çabası içerisindedir. O kadar ki, sistemle her an uzlaşmanın kıyısında, ona meydan okumaktadır. Ondan talep etmekte veya onu kucaklamaktadır. Çünkü solun tüm amacı karşı çıktığı şey olmaktır. Türkiyeli Anarko-komünistlerin (Anarşist Komünist İnsiyatif) son bildirilerinde bu arzularını şöyle ifade ediyorlar: “Patronlar bir sınıf olarak hareket ediyorlar, örgütleniyor, bizi sömürüyor, uyutuyor, kullanıyorlar! Biz niye sınıf gibi davranmayalım!”

Çeşitlilik gösteren Sınıf savaşımı fikri, tarihin ve toplumun metafiziksel bir bakış açısıdır. Bu gerçekliğin ön plana çıkartılarak mitleştirilmesi ve o gerçekliğin esiri olmak, her fırsatta “bilimselliği” öne süren solun dinsel bir öğretisidir. Onlar için, sınıfsal gerçeklik dışındaki hiçbir şeyi “iyi”, “doğru” veya “haklı” olamaz ve “suçludur” yargılanmalıdır. Solun bu anlamda tarihte oynadığı rollerden ve deneyimlerden bahsetmeye gerek yok. Sol, her nerede güç kazandıysa orada hiçbir anarşi veya özgürlük durumundan eser göremeyiz. Aksine bugünün sistemleri içerisindeki hükümet değişimlerinden başka bir şey değildir. Daha sancılı gerçekleşenidir. Kitleler halen kitledir. Kişinin iradesi, her zaman tanrısal bir dokunamazlığa sahip olan “toplumun” ayakları altında çiğnenmektedir.

Tarih bize solun veya bugüne kadar olan devrim perspektiflerinin nasıl karşı devrim teorilerine dönüştüğünün ispatını sunar. O halde sınıf savaşımı mitiyle yola çıkan bu perspektiflere itibar etmek ve onları takip etmek, isyankar öfkemizin ve özgürlük tutkumuzun bastırılması ve isyankar mücadelede hayal kırıklıklarımızın temelidirler. Bireysel öfkemiz ve özgürlük arzumuzu ifade etme mücadelemiz, kendi kendimiz için gönüllü bir şekilde olması gerekirken, tanrısallaştırılan bir makine (topluma) için olmaya yönlendirilerek, tutkulardan ve arzulardan arınmış, “mantığa” bürünmüş bir mücadeleye daha doğrusu itici ve zorunlu bir göreve indirgenmektedir. Sadece “her şey devlet için” söylemi “her şey toplum için” söylemiyle yer değiştirmiş fakat toplumsal tahakküm bağlamında gözle görülür bir değişimin ifadesi olmamaktadır.

Emeğin mücadele günü olarak otoriteler tarafından belirlenmiş 1 Mayıs, işçilerin zincirlerini bilemelerinin günü olmaktan öte bir şey değildir. Sendikacılar, örgütçüler, politikacılar ve sol entelektüeller tarafından, bireylerin oluşturduğu kitlelere, bir sınıf olma bilinci taşınarak, sanki her bir bireyin birbirleriyle ortak bir “sınıf” tavrı, bilinci, politikası, ahlakı varmış gibi hissetmesi sağlanır. Bu empoze etme durumu, onlar için devrimci eğitim veya beyin yıkama sürecidir. Bu yöntem bize hiç yabancı değildir. Ta, ilkokuldan bu beyin yıkama süreçlerini hatırlayabiliriz. Sanki bireylerin oluşturduğu tek bir ulus varmış gibi, bize en yüce değer olan “vatanseverlik” aşılanırdı. Sol ise aynı ürünü bize pazarda farklı bir marka ve pakette sunar.  Dikkat ederseniz bugün sol ile sağ söylemler arasındaki fark pek azdır. MHP’nin hedef kitlesine ve tabanın söylemlerine baktığımızda olağanüstü bir şekilde solun “sınıf tavrı” veya “sınıf bilinci” dediği şeyle karşılaşırız. Öyle ki, bu topraklarda MHP’nin duruşu sola göre daha “ezilen” bir kesime hitap eder. Sol ise ezilenler için “kendini beğenmiş entelektüellerden” başka bir şey değildir. Herhangi bir solcu ile tartışırsanız bunu anlamanız geç olmayacaktır. Onlar geleceğin demokrat asil yöneticileri olmaya taliptirler. Kitleleri etkilemek ve saflara çekmek için kendi değerlerini geri atarak kimisi özgürlükçü, kimisi yurtsever olduklarını, kimisi de kitlelerin en otoriter değerlerini savunduklarını söyleyecektirler. Onlar bugünün koltuklarına taliptirler, sadece bürokrat odalarının biraz tadilata ihtiyacı olduğunu düşünmektedirler. Dışarı çıktığınızda cadde ve sokaklardaki afişlere veya bir yerlerde bir “1 mayıs” duyurularına baktığınızda bunu görebilirsiniz.

“Yoksulum Emekçiyim, Yurtsever cephedeyim”, “8 saatlik işgünü için mücadeleye”, “1 Mayıs ücretli izin günü ilan edilsin”, “Ülkene, değerlerine sahip çıkmak için 1 mayısta alanlara”, “gerçek vatanseverler 1 mayısta alanlara”, “herkese iş herkese aş”, “esnek üretime hayır”, “İşgale karşı savaş Kürtlerle Barış”, “özgürlükçü bir sosyalizm için…” vs. vs. onlarca örgüt rengarenk afişleriyle, pankartlarıyla, bayraklarıyla 1 Mayıs Pazar günü kendilerini halka pazarlamak için alanlara çıkacak. Bu bir seçim çalışmasıdır. Örgütler ne kadar kitleselleşirlerse o kadar kitleselleşeceklerini düşünmektedirler ve özellikle Türkiye’de bu bir olgudur. Her örgüt aylar öncesinden 1 Mayıs çalışmalarına başlamaktadırlar. Kitle olmak, kitleselleşmek her iktidar gibi her örgütün en temel hedeflerindendir. Eylemlerden sonra “sözde” devrimci basındaki “kitle sayısı” tartışmaları meşhurdur. Her örgüt kortejinden birileri “kitle sayıcısı” olarak görevlendirilmektedir. Anarşistler için de bu geçerlidir. Etrafta hangi gurubun kaç kişi olduğunu yazan anarşistleri bile görmek mümkündür. Çünkü onlar da bu mide bulandırıcı oyunun içindedirler. Sayı, görsellik, disiplin, dikkat çekicilik her şeydir. Aksi taktirde siyaset pazarındaki yer tehlikeye düşmektedir. Yıllardır anarşistlerin dört gözle beklediği ama elde edemedikleri kitleselleşme işte bu yüzden sağlanamadı; pazara uyum sağlayamadıkları için…Fakat bunun için son yıllarda atağa geçenler de yok değil. Bu oyunun dışında olmaktan rahatsız olan bir çok anarşist vardır ve bu kötü his onların bu oyuna girmek için can atmalarına neden olur.

Sokak gösterileri iktidarların belirlediği eylemlerdir. Aynı futbolun ve boğa güreşlerinin bir zamanlar efendiler tarafından kendilerine yönelmelerini engellemek için kitlelerin öfkelerini ifade etmeleri yani izole olmaları için verilen alanlardır. Her hangi bir devrimci veya isyancı bir durumla yakından uzaktan alakası yoktur. Bu eylemler, yaratıcı olmaktan çok artık mücadeleyi daha da monotonlaştırmakta ve etkisizleştirmektedir. Takvime bağlı olarak yapılan bu gibi gösteriler, birer şovdur. Her örgüt en güzel en dikkat çekici pankartı, bayrağı ve sloganı atmak için uğraşır. Mastürbasyonun haddi hesabı yoktur. Günler, haftalar hatta aylar öncesinden tartışma platformları oluşturulur, sloganlar, taşınacak pankartlar, yürüyüş istikameti tartışılır ve karar verilir. Bu bir “iş” olmaktan öteye gitmez. Monoton, sıkıcı, yaratıcı olmayan, işe yaramaz ve uysal bir etkinliktir. Uysallaşma sürecine önemli derecede katkı sağlamaktadır. Çünkü kitlesel eylemlerin başarı sağladığı yanılsaması yaratılır. ABD’nin Irak İşgaline karşı dünyada milyonlarca insanın protesto yürüyüşü yapmasıyla övünülüp durulur, fakat olan biten bir şey yoktur. Küreselleşme karşıtı eylemlerde ise, liberal solcular barışçıl eylemlerin başarılı olduğundan dem vurup dururlar. Fakat olan biten hiçbir şey yoktur. Barışçıl eylemler sistemin uysallaştırma politikasının tam da dahilindedir. Barışçıl eylem, ancak kamuoyunun olumlu tepkisini alacaktır, fakat kitlelerin uysallaşması projesine büyük oranda katkılar sağlayacaktır. İsyan, barışçıl gösterilerle kansız bir şekilde bastırılmış olacaktır.

Türkiye’deki anarşistler açısından baktığımızda ise belirli miktarda soldan büyük oranda bir kopamayışı görebiliyoruz. Doğrudan eylemin daha tam anlamıyla gerçekleşemediği bu diyarlardaki “anarşi” kendisini ancak solun kuyruğunda ve içinde bir fraksiyon veya TC devletinin ve solun militarist duruşunun karşıtlığında ifade edebiliyor. Öz olarak baktığımızda bu diyarlardaki anarşi 80 sonrasının sol bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Ve bu nedenle de tanımların ince çizgileri arasında gidip geliniyor. Birey kavramı “liberal-sorumsuz birey”, topluluk kavramı ise “örgütçülük” arasında gidip geliyor. Bireycilik, kendisini ya derin bir ahlakçılıkla ya da hiçbir şey yapmamanın teorisi olarak, toplumculuk ise, soldan devralınan örgütçü, “eylemci” ve sekter bir teori olarak karşımıza çıkıyor. Anarşist doğrudan eylemin ve mücadelenin gerçekten hayata geçmediği bu diyarlarda, suç her ne kadar bireycilere atılmak istense de burada karşılıklı bir sorun mevcuttur. Anarşi olagelen anlamı dışında yeniden değerlendirilmelidir. Onu geçmişin tozlu kitaplarından veya merhum yazarlarından değil, şu anda ve şimdi tanımlamak zorundayız. Arzularımızı ve tutkularımızı yeniden tanımlamalı ve bir ideoloji olmanın dışında anarşiyi bir durum olarak düşünmeliyiz ki, hayal gücümüz bizi gerçekliğe daha kolay taşıyabilsin. Aksi taktirde ideoloji, ilkeler ve sınırlar üçgeninde sıkışmış bir tahakküm zincirinin içerisine düşer ve özgürlük tutkumuzu-tahakküme olan nefretimizi uysallaştırarak bastırmış oluruz.

k.u.

http://hasat.org/forum/Solun_Duvarlarini_Yikan_Anarsi-k5256s1.html

August 23, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan | Leave a comment

Vandal eylemler üzerine…

Gaziantep hayvanat bahçesinde sadece 15 milyona çalışan ve bu parayla çocuklarını beslemeye çalışan bakıcısını parçalara ayıran Safiye adlı kaplan…Bu hayvandan başka ne yapmasını beklerdiniz…sizce özgürlüğü için yapabileceği en onurlu ve doğrudan davranış değil miydi? özgür mü değil! işte vandal eylemlerde böyledir…kısa vadede sonuçsuz..fakat yoğunlaştığı oranda da devrimcidir…çünkü devrim eskisinin yerle bir edilmesidir…hiçbir şeyin eskisi gibi olmamasıdır…Tarihteki devrimler eskisinin bir adım ötesi olmuştur….fakat bizler başka bir dünyadan bahsediyoruz…doğayla uyumlu, parçalanmamış kişiliklerin ve toplulukların olduğu bir dünya..o da ancak vandal eylemlerin hedef aldığı her şeyi ortadan kaldırmakla birlikte olacaktır…

toplum karşıtlığı muğlaktır…çünkü vandallar bu topluma karşıdırlar…insanların kendi öz-topluluklarına inanırlar…bu anlamda kitle olmayan bir topluma inanırlar…ben buna toplum karşıtı olmak da diyebilirim. rahatsız olmam çünkü bugünkü toplum kavramı bir ulus adına kullanılmaktadır…bu anlamda yok edilmelidir…vandalizmin de bu anlamda topluma saldırmasını onurlu buluyorum…

ayrıca, anarşistler (bazı) olarak bizler politik bir devrim istemiyoruz…otonom direnişin varolan toplumsal yapıyı tamamen parçalara ayırmasını istiyoruz.bu da tekno-endüstriyel sisteme saldırmaktır ve onun değerlerine…

peki bu bi öncü savaşı mı hayır kesinlikle değil…aksine yerel ve otonom bir direniştir…içgüdüseldir ve en onurlusudur…içgüdüsel direnişin karşısında hiçbir mantık işleyemez…İçgüdüsel tanımı da, saldırganlıkla açıklanamaz, bu bir öz savunmadır…..çünkü eko-vandallık tabiatın ve sakinlerinin savunması için çalışır…

halkların devrim için pişmesini bekleyen devrim anlayışları geride kalmıştır…çünkü tekno sistem propaganda endüstrisiyle ve izolasyon saldırılarıyla bunu kesinlikle engelleyecektir…Taa ki, sistemin işleyişi bir şekilde kesintiye uğrayana kadar, işte o zaman bölgesel ayaklanmaları ve devrimin ne olduğunu görün…maalesef ki, insan oğlu 1800lerdeki gibi toprağa dönebilir olduğu gibi değil ve bu yüzden bir çok insan hayatı kaybedebilir…BU bir insan-karşıtı bir arzu değil.bir gerçek…ya insanlar tekno-endüstriyel yaşamayı reddedip bu sistemi yıktığında doğada yaşayabilir bir faaliyete girecek ya da , bu tekno sistemden burjuvaları kovup ele geçirerek bu merkezileşmeyi ve yaşam biçimini sürdürmeye devam edecek…

Bizler diyoruz ki, bu bir savaş..insanı insana ve doğaya kırdıran bir sistem ve bir yaşam biçimi ile bu kontrole karşı yürütülen bir direniş…bunu yok zannetmeyin…aksine var ve gittikçe artacak…sınıf militanlaşan eylemleri, yerli ayaklanmaları, eko-direnişler, cezaevi isyanları, yerel isyanlar…dünya şu an karışık durumda ve bu süreç işlemekte…vandallık ise bu ayaklanmaların sadece bir parçası…kimse bu ayaklanmaların yanlış olduğunu düşünemez…fakat direnişin daha da artması gerekiyor ve insanların tekno-endüstriyel toplum sonrasına hazırlanması gerekiyor…bunun için politik bilince değil…doğayla yeniden uyum sağlamaya çalışması gerekiyor…çünkü tekno-endüstriyel toplum eko-vandallar sayesinde olmasa da kesinlikle yıkılacak ve insanlık buna hazır olmazsa çıplak kalacak…Bugün bile tekno-sistemin kesintiye uğraması milyonların yaşamına mal olacaktır maalesef…çünkü toplumların yaşantıları tekno-üretimlere bağlıdır…halbuki insan doğayla uyumlu yaşamaya başlayabilir…bizler de bunu yaymaya çalışıyoruz…

şimdi iki seçeneğimiz var, kesinlikle bir gün yıkılacak ve insanlığın da sonu olacak bir sistemi sürdürmeye devam mı edeceğiz, yoksa insanı tekno sistem gibi kontrol mekanizmalarının insanlığı ve doğayı kendisine bağımlı ederek yokluğunda insanların yaşamlarını sürdürememelerine neden olacak bu sistemden kurtaracak mıyız? ben en mantıklısının ikincisi olduğuna inanıyorum çünkü birincisi için uzmanlara güvenmem ve kendimi onlara teslim etmem gerekiyor, bu da asla olmayacak…çünkü ben anarşistim…

UK 28. sayıdan…

k.u.

http://hasat.org/forum/Vandal_eylemler_uzerine____-k5545.html
http://www.oocities.com/yesilanarsi/yazilar/vandal_eylemler_uzerine.htm

August 23, 2010 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, eko-savunma | Leave a comment

İsyanımız uygarlığın ta kendisine! Commandante_Mantus

Düşündüğümüz uygarlık karşıtı anarşiyi sizinle paylaşmadan önce aklınızda bulunan anarşizm kelimesinin kendimizce açıklamasını yaparak olağan sorular ve cevaplardan yazıyı ayıklamak istiyorum. Benim ve benim gibi düşünen uygarlık karşıtlarının hayalindeki anarşizm tamamen sol kimlikten arınmış örgütlenme (burada sendika,parti vb. öncü örgütlenmeleri kastediyorum), politikadan ve sınıfsal mücadeleden ayrılmış tamamen anti-otoriter ve özgürlükçü bir mücadeledir.

Devrim savaşının temelini,doğrudan eylem bilinci ve kendi kendine örgütlenip görevi bittiğinde kendini yok eden birlikteliklerden oluşturur. Her birey kendini özgürleştirme bilincini kavramış ve diğer arkadaşlarına birikimlerini aktarırken liderlik vasıflarından kendini arındırmıştır. Kişi önce kendini sonrada dünyayı özgürleştirme bilincine erişmiştir. Bu bilince sahip bireylerden oluşmuş birliktelikler kendi aralarından doğrudan eylem doğrultusunda sistem ve dolayısı ile uygarlık karşıtı mücadelelerini sürdürürler. Bizi diğer anarşistlerden ayıran özellikler birlikteliği oluşturan bireylerin tamamen kendi istekleri (ki bu istekler tabi ki mücadelemiz ile aynı doğrultudadır) doğrultusunda her zaman her an doğrudan eylem yapmalarıdır. Türkiye coğrafyasındaki anarşistlerin temel sorunu olan eylemsizlik ve doğrudan eylem bilincini kazanamamayı üzerimizden atmış durumdayız. Her ne kadar bazı eylemlerimiz diğer anarşistler tarafından beğenilmese de mücadelemiz bu doğrultuda sürmektedir. Hedefimiz her fırsatta otoriteye,sisteme ve uygarlığa olan kinimizi ortaya çıkaracak eylemler yapmaktır.

Kendimizi size anlattıktan sonra sıra mücadelemizin teorik kısmına gelmiştir. Hedefimiz (ismimizden de belli olduğu üzere) uygarlığı ve dolayısı ile tekno-endüstriyel sistemi yıkmaktır.Şimdi bu yıkımın gerekliliğini anlatacağız.

Tekno-endüstriyel sistem,sanayi devriminden sonra dünya ve üzerinde yaşayan varlıkları daha fazla etkilemekte ve kendi sonunu getirmektedir. Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle mevcut meşru otoriteler güç kazanmış ve anarşist mücadele ciddi güç kaybına uğramıştır.Şirket ve patronların giderek güç kazanması sosyalist devrimi ve onun teorilerini giderek büyük bir çıkmaza sürüklemiştir.Karl Marx ve diğer komünist düşünürlerin teorileri giderek gerçekliliğini yitirmektedir.Buna karşın tek çıkar yol olan anarşizm ise otoritenin sonsuz gücü ile yarışamaz hale gelmiştir.Sistem yaşamın her deliğine sızmış ve biz farkında olmadan bizi kendine muhtaç hale getirmiştir.Bu muhtaçlığın temeli tekno-endüstriyel sistemdir.Bu sistem tamamen otoriter ve özgürlüğü kısıtlayan bir düzeni savunmakta ve bizi bu düzenin bir parçası yapmaya zorlamaktadır.Sistem varlığını sürdürebilmek için bizi ve davranışlarımızı kısıtlamak zorundadır.Her ne kadar diğer kendine özgürlükçü diyen ideolojilerin (komünizm,komünist anarşizm vb.) savunduğu özgürlük politik devrimle geleceği masalı ortalıklarda dolaşsa da biz gerçeği gözler önüne sürmeye başladık ve devam edeceğiz.Sistem şekil değiştirse de sonuç olarak iskeletini kaybetmeyecektir.Özgürlük her zaman kısıtlanacaktır.Çünkü özgürlük sadece maddi veya düşünce ile ilgili değildir.Özgürlük propagandasızlıktır,eğitimsizliktir,anayasasızlıktır.Özgürlük psikolojik sınırlanmasızlıktır.Politik devrim,bilim sürecini engellemeyeceği ve diğer politikalarla yarışta bilimi destekleyeceği için(örneğin Sovyetler Birliği) psikolojik denetleme giderek artacaktır.Propaganda ve eğitim teknikleri ile beyninizi sulandırmaya devam edecektir.Sosyalist bilim adamları sizi programlamaya başlayacaktır.Yada en basiti yiyeceklerinizin genetiği ile oynayıp sizi kendine bağımlı hale getirecektir.Gerçek domates yiyememek özgürlük müdür?Genlerinizle oynanması özgürlük müdür?Koca bir makinenin küçük bir dişisi olmak özgürlük müdür?

Şimdi asıl tartışmaya geçmek ve aklınızdaki muhtemel sorulara cevap vermek istiyoruz.Aklınızdaki muhtemel soru büyük ihtimalle teknolojinin reforme edilebilirliğidir.Bizce teknoloji reforme edilemez.Çünkü reformize edilmiş teknoloji tarih sürecinde kendi geçmişine geri dönecektir.Bunun temel nedeni teknolojinin soyut veya cansız bir varlık olmamasıdır.Teknoloji insan gibi evrim sürecinde bulunan bir canlıdır.Kendini savunur yenilirse,yeni çözümler üretir,evrimine devam eder.Teknolojiye karşı kendi yararımıza yapılacak bir mücadele kesinlikle devrim sıfatına uygun olmalıdır ki kendini yeniden toparlayıp geçmişine geri dönemesin veya daha da ileri gidemesin.Bu devrimsel saldırının kağıt üzerinde planlanması tam olarak imkansızdır.Çünkü sonuçlarını önceden tam olarak kestiremeyiz.Ama önemli olan onun reddi ve yıkılması ile elde edilecek yeni dünyanın daha güzel olmasıdır.Yani onu yıkınca kendimizi içinde bulacağımız toplumun gerçekliliğinin dünya yararına olacağını kestirmek yeterlidir.Çünkü reforme etmediğimiz tam eksine bir devrimle yıktığımız teknoloji kendini yeniden yaratamayacak ve bizi kendine muhtaç hale getiremeyecek.Su andaki muhtaçlığın ve teknoloji çılgınlığını istatiksel olarak gösterelim:

1 pound buğday üretmek için gerekli olan su: 25 galon. 1 pound et üretmek için gerekli olan su: 2,500 galon.
Etçil bir insanı beslemek için harcanan günlük ortalama su miktarı: 4,200 galon.
Çiftlik hayvanı yetiştiriciliği ile bağlantılı olarak kaybedilen yüzey toprağının yüzdesi: en az %85
Her hangi bir tarım çeşidi için kullanılan toplan alanın yüzdesi: 52%
Çiftlik hayvanı üretimi için kullanılan alanın yüzdesi: 87%
İnsan tüketimi için yetiştirilen hayvanların her saniyede ürettiği atığın miktarı: 125 ton (15 Afrika fili ağırlığı)
Et endüstrisi tarafından üretilen atıklarla doğrudan gelişen su kirliliğinin yüzdesi: 50% ‘den fazla.
Çiftlik hayvanlarının üretimi için harcanan ham maddelerin yüzdesi (çiftçilik, ormancılık, ve madencilik; fosil yakıtları): 33%

Tarla denemelerinin en çok yapıldığı tarım bitkilerinin listesi. Tür için alınan izin sayısı GD (genetiği değiştirilmiş organizma olarak verilen izin sayısını göstermektedir.

Tarımı yapılan bitkilerin adı Alınan toplam izin sayısı

Patates 629
Soya Fasulyesi 484
Domates 481
Pamuk 343
Kozla 155
Tütün 151
Kavun 122
Pirinç 86
Pancar 85
Sert çimen 42
Kavak 35
Yonca 31
Marul 25
Üzüm 23
Çilek 22
Elma 21
Salatalık 21
Şekerkamışı 17
Arpa 16
Ayçiçeği 16
Ceviz 13
Yerfıstığı 12

Görüldüğü üzere teknolojinin sadece tarım ve hayvancılığı kullanması dünyanın sonunu getirmeye yetiyor. Şimdi teknoloji nasıl veya kaç yılda reforme edelim ki yaşanacak bir dünya kalsın? Umarım ki hepimiz teknolojinin reforme edilemeyeceği konusunda anlaşmışızdır.

Sonuç olarak yaşanabilir ve özgür bir dünya için tekno-endüstriyel sistemin yıkılması şart. Ve bu amaç için biz ve bizim gibi düşünen arkadaşlarımız dünyanın her tarafında mücadelemize devam ediyoruz. Destek ve mücadele için bize ulaşabilirsiniz.

Uygarlığa Karşı 17. sayıdan…

August 23, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan | Leave a comment

Müzakerecilik. Çözüm mü, aldatılmaya ortam hazırlanması mı? ex_trip

Son zamanlarda özellikle doğa ve çevreyi ilgilendiren konularda bir uzlaşmacılık-müzakerecilik furyası aldı başını gidiyor.MV-Ulla gemisinin atıkları konusunda,göllerin kirlenmesi konusunda,ormanların tahribatı hakkında;kısacası doğayla ilgili her konuda bir takım kişiler masalara oturarak müzakereler başlatıyor.Ama burada unutulan birşey var;hiç birimiz doğadaki hayvanlar,bitkiler,planktonlar vs. adına karar verme ve masaya oturma yetkisine sahip değiliz.

Ancak bazı durumlarda masaya oturmak zaman kazandırma açısından bizim de lehimize işleyebilir.Müzakere süreçlerinde,zarar gören yerlerdeki faaliyetler kısa süreliğine de olsa durduğu için;bu süre eko-savunmacılar için faydalı(!) bir biçimde kullanılabilmektedir.Bir de gerçekten müzakere yoluyla çözülebilecek durumlar var ki bu tamamen bizlerle alakasız olup,çevreci örgütler ve organizasyonlar tarafından da kolayca yapılabilir.

Müzakereciliğin tehlikeli olan boyutu ise konuya hakim olmayan kişiler tarafından yada art niyetli insanlar tarafından yapılmasıdır. Örneğin denizlerdeki kirliliğin önlenmesi için fabrika sahipleriyle Deniztemiz-TURMEPA (Başkanı Rahmi Koç’tur)’dan birilerinin masaya oturması;sizin de güldüğünüz üzere gayet ilginç bir durum oluşturacaktır.Bununla birlikte ÇED(Çevresel Etki Değerlendirmesi) Raporu hazırlamayı kazanç kapısı olarak gören ve buradaki inşaatları vs. yapan firmalardan aldıkları rüşvetlerle geçinen STK’ların da varlığı müzakereleri içinden çıkılmaz bir duruma getirmiştir.Mesela tersane yapılması gereken bir yere ÇED raporu hazırlayan bir dernek olumlu,diğeri ise olumsuz rapor verebilmektedir.Bu durumda da devlet elbette ki işine gelen olumlu raporu gözönünde bulundurmaktadır.

Müzakerecilik görevini üstlenen kişilerin çelik gibi bir iradeye ve militan ruha sahip olması çok önemli bir husustur. Müzakereler esnasında atılacak en ufak bir geri adım bile durumu berbat etmeye yetebilir.Bunun dışında müzakereler sonuçlanıp da uzlaşmaya varıldığında kesinlikle bölgeyi iyi takip etmek gereklidir.(Mogan Örneği,UKb 23.Sayı).Aksi takdirde siz uyurken uzlaşmaya vardığınız yerler 2 saat içinde kül olabilir yada gecekondu bir alışveriş merkezi kurulmuş olabilir. Bütün bu saydıklarım doğrultusunda müzakerecilik tamamen kötü bir durum olmasa bile;özellikle TC topraklarında uygulanış şekli geri dönülemez zararlara yol açmaktadır. Basit durumlar için geçerli bir durum olsa da,önemli ve tüm eko-sistemi etkileyebilecek durumlarda kesinlikle hataya ve tahribata neden olabilecek bir yöntemdir. Uzlaşma ve müzakere yerine doğrudan eylem yapmak;şer odaklarını yok etmek ve doğayı korumak için en etkili yöntem olmalıdır. 

http://www.oocities.com/yesilanarsi/yazilar/muzakerecilik.htm

August 23, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

ÇALIŞMA KÖLELİĞİ ÜZERİNE

Tim Righteous

Günden güne erken kalkar ve zahmetle işe gideriz. Onurumuzu yutar ve patronlarca çevrelenmiş varlıklar olmaya tahammül ederiz. Nefret ettiğimiz işlerde ter döküyor ve didiniyoruz, hayatlarımızı harcıyoruz. Bunu neden yaparız? Çünkü yapmalıyız? Çünkü paraya ihtiyacımız var? Veya çünkü başka türlü yaşamayı bilmiyoruz?

Amerikalılar olarak, çok fazla çalışırız. Çoğumuz 18 yaşımızdan başlayarak 60 yaşımıza kadar haftada 40 veya daha fazla saat çalışırız. Amerikalı işçilerin dörtte biri haftada 49 saatten daha fazla çalışır. Sekiz işçiden biri haftada 60 saatten fazla çalışır ve on taneden biri bir işten daha fazla işte çalışır.

Ve daha fazla çalışmaya devam ediyoruz. Amerikalılar 1970’ten beri yıllarına 20 ekstra çalışma günü daha eklediler. Amerikalı fabrika işçileri tek başlarına iş saatleri dışında ortalama yılda 5 hafta çalışırlar. Amerikalılar Fransız ve Almanlardan yılda 2 ay daha fazla çalışırlar. Kaçık olmalıyız.

Bu yoğunlukta çalışmak acayip ve doğal değildir. Tarihin başlangıcından önce binlerce yıl, insanlar avcı-toplayıcı ve basit bahçecilik ile yaşadılar. Toplayıcılık ve avcılık yaşamak için oldukça sakin bir yoldur. Yerli Avustralyalılar gibi modern avcı-toplayıcılar günde dört saatten daha az çalışırlardı. Hatta ormanı terk edip şehirler inşa ettikten sonra bile, hala daha yoğun çalışmıyorduk. Avrupa’da ortaçağ zamanları sırasında, insanlar yılda 120 gün kadar çalıştılar.

Çok fazla çalışmamız için hiçbir neden yoktur. Daha az çalışmamız gerekirken, teknolojideki gelişmeler daha verimli olarak çalışmamıza yardım etti. Bugün, Amerikalı işçiler, 100 yıl öncekinden 10 kat daha fazla verimlidir. Bu şunu ifade eder; bugün 1 saat çalışarak, 1890’da on saat çalışılarak üretilen malları ve bakımı üretiyoruz. Bu ayrıca onda bir çalışabileceğimizi, eskiden insanların yaptıkları gibi sadece yaşabileceğimizi ifade eder. Bu haftada on saat çalışmadan daha az olabilirdi.

Haftada 8 saat çalıştığımızdan bu yana, bütün ekstra üretim nereye gitti? Çoğu kar olarak zenginlerin cebine gitti. Amerika’daki zenginler dünya tarihi boyunca her hangi bir zamanda yaşayan diğer insan gruplarından daha zengindirler. Eğer daha çok ve iyi çalışırsak, patronlarımız bize daha fazla ödeme veya daha az çalışma için herhangi bir yükümlülük altında değillerdir. Hüzünle, bu kapitalizmin nasıl çalıştığıdır. Kapitalizm gerçekten hasta eder, fakat bu, bu broşürün gözleminin ötesindedir. (Kapitalizmin nasıl hasta ettiğine ve bunun hakkında neler yapabiliriz içerikli derin kitaplar sonda listelenmiştir.)

Verimliliğin geri kalanı yaşam standartlarımızı arttırmaya gider. Bizler daha az çalışmaktansa daha fazla satın almayı tercih ettik. Satın aldığımız bazı şeyler  yaşamımızı gerçekten değerini arttırdı. 1890 larda çok az ev su, elektrik veya modern tuvaletler kullanıyordu. Fakat satın aldığımız çoğu şey, büyük arabalar ve renkli TVler gibi tüketici ürünleridir, bunlar kişiye göre eğlenceli, fakat gerçekten ihtiyacımız yoktur. Soru : Neden bu seçimi yaptık? Neden daha az çalışmaktansa bu kadar çöpü satın almayı seçtik?

Yapmadık. Amerikalı şirketler reklam ile beyinlerimizi yıkayarak bu seçimleri bizler için yaptılar. Reklamlar her yerde, daha mutlu, daha iyi görünümlü, hayran uyandıran, saygı duyulan hatta sevilen insanlar olacağımızı söylüyorlar, eğer sadece bu veya şu ürünü satın alırsak. Elbette hepimiz mutluluğu ya da sevgiyi satın alamayacağımızı biliyoruz, fakat yaşamlarımızdaki her parçada reklamların dürtmesi ile. Daha iyi bir hayat satın alabiliriz fikrine teslim olmamak oldukça zor. Er geç hemen hemen herkes ahmaklığa, çalışmanın ve harcamanın tuzağının tüketmesine, çalışma ve harcamaya, üretim ve tüketime teslim olur.

Bu seçimin değeri yüksektir. Çalışma ruhlarımızı tüketir ve özgürlük duygularımızı bastırır. Her gün patronlarımızın kıçlarını öpmek rezil ediyor. En kötüsü aslında etrafa itilmiş olmaya alıştığımızda. İnsan varlığı hür şahıslarımızın gelişimi için özgür olmaya ihtiyacı var. Daha fazla çalıştığımız, özgür insanlar gibi daha az düşündüğümüz ve köpekler gibi daha az düşündüğümüz: ahmak ve söz dinleyen.

Ailelerimiz ve arkadaşlarımızla olmak, seyahat etmek, aşk yapmak, bira içmek, resim yapmak, yazmak, okumak, müzik dinlemek, güzel yemek yapmak ve yemek vs. gibi daha güzel şeylerden zamanı alır. Bunlar hayatı zengin ve ilgi çekici yapıcı şeylerdir. Çalışmak hayatı sıkıcı, kısa ve gri yapar.

Çalışma ayrıca bizi öldürüyor. Yirmi beş bin Amerikan işçisi her yıl işlerinde öldürülüyor. İki milyondan daha fazlası sakatlanıyor ve 25 milyonu yaralanmaktadır. Bu sayılar, bir çoğunun işte veya işten yolculuk ederken her yıl araba kazalarında ölen 50 bin Amerikalıyı içermiyor.

En sonunda, yaptığımız yoldaki nesneleri tüketmeyi sürdürmeye bütçelerimiz müsait değil. Amerikalılar sadece dünya nüfusunun %5’ini oluştururken, dünya kaynaklarının ve enerjisinin %25’ini tüketmektedirler. Gelecekte bu kaynaklar tükeneceklerdir. Yüksek-üretim endüstrilerimiz gök yüzünü ve suyu duman ve çamur ile kaplıyor. Havadaki dumanın çoğu çalışmaya arabalarda giden insanlardan gelmektedir. Tüketim alışkanlıklarımız dünyayı harap ediyor.

Kaynakların ülkemizdeki akışını tutmak için, dünyanın geri kalanını (ve bir çok fakir Amerikalıyı) kirli işlerimizi yapmak için zorluyoruz. Meksika ve Güney Afrika gibi yerlerde yaşatan fakir insanlar bütün gün fabrikalarda ve madenlerde elbiselerimizi yapmak ve evlerimizi ısıtmak için daha ucuza kumaş ve kömür elde edebilmemiz için ter dökmektedir. Dünya genelindeki ortalama gelir kişi başına yılda $2000. Ortalama Amerikalı dünyanın en fakir yarısının maaşının 65 katını almaktadır. Eğer daha az çalışmayı ve tüketmeyi öğrenebilseydik, bu fakir insanlar bizler için çalışmak için daha az zaman harcamış olurlardı, ve kendilerini besleme ve barınma için daha fazla zamanları olurdu.

Eğer özgür olmak istiyorsak, Eğer gerçekten kendi hayatlarımızı yaşamak istiyorsak, Eğer sağlıklı bir gezegen üzerinde yaşamak istiyorsak, eğer dünyadaki sömürü ve acıya son vermek istiyorsak, daha az çalışmayı öğrenmek zorundayız.

Fakat daha az çalışırsam, açlıktan ölmez miyim?

Çoğu Amerikalının bütün zaman çalışmayı kestikleri zaman, yiyecek ve kira masraflarını karşılayamayacakları gibi korkuları vardır. Hile daha az nasıl harcayacağımızı öğrenerek daha az nasıl çalışacağımızı öğrenmektir. Ucuz yaşamak acı ve açlık anlamına gelmemektedir. Ucuz yaşayabilir ve aynı zamanda rahat, bereketli bir hayattan zevk alabilirsiniz.

Fakat işimden hoşlanıyorum.

Daha iyi işe sahip olan veya hoşlandıkları şeyleri yaptıkları işlerde çalışan bazı şanslı insanlar vardır. Eğer bu insanlardan biriysen, kendine sormak şöyle sormak zorundasın: İşinden gerçekten hoşlanıyor musun, veya sadece çoğu insana göre işsiz olmaktan mı nefret ediyorsun? Eğer bir seçim yapsaydın, işinde haftada 40 saat çalışmak ister miydin? Hatta seks bile haftada 40 saat, yılda 50 hafta süre geldikten sonra sıkıcı olacaktır. Çalışma her hangi bir şeyi bozabilir. Çoğu insan bahçeciliği sever, fakat çiftlik işçiliği sıcak ve sırt ağrıtır. Yemek pişirme eğlenceli olabilir, fakat aşçı olarak yoğun bir restoranda çalışmak cehennemdir. Eğer işinden şu an hoşlanıyorsan, daha az çalıştığın zamanda işini seveceksindir.

Eğer çalışmazsan, ne yapacağım?

Az çalışmak yaratıcı olmayacağın anlamına gelmez. Bahçeciliği ele alalım. Bahçecilik ödemez. Bahçecilikten ödeme yapmak için, çiftçi gibi çalışmak zorundasın. Fakat yaşayabilecek kadar, bir çok sebzeyi basitçe bahçende çalışarak yetiştirebilirsin. Neden çalışmak?

Eğer zamanınız varsa hayat bir maceradır. Dünyada yapılabilecek bir çok şey vardır, bir insan muhtemelen bunların hepsini yapamayabilir. Üzücü: işlerimizde çok fazla dalıyoruz, eve döndüğümüzde, TV izlemekten başka kendimiz ile yapabilecek daha iyi bir şey düşünemiyoruz. Zombi köle olma – işini bırak!


UCUZ YAŞAMAK – AZ ÇALIŞMAK

Yarı zamanlı işte çalışmaya becerikli olmayı ve haftada sadece 20, 15, hatta 10 saat çalışmayı hayal et. Burada ve orada fırlatılmış küçük işler ile hayat bir hafta sonu uzunluğunda olabilirdi. Her gün uyuyabilirdin. Uzun seyahatlere çıkabilir, dünyayı gezebilirdin. Ciddi bir hobiyle uğraşabilir veya geciktirmeye zorladığın bir planda zaman harcayabilirdin. Bu şekilde yaşabilirsin – sadece akıllı, biraz kurnaz olmalısın ve nasıl çok ucuza yaşanabileceğini öğrenmelisin.

Ucuz yaşamak için iki ana taktik vardır. İlk taktik basittir: asla tam ücret ödeme. Yeni olduklarında nesnelerin nasıl bu kadar pahalı oldukları hayret vericidir. Bu tamamen reklamın gücü, çalışma ve harcama döngüsü, üretim ve tüketim ‘i hatıra getirir. Reklam bize yenin her zaman daha iyi olduğuna ikna etmektedir. Yeni daha iyi değildir – sadece daha pahalıdır. Şimdi bildiğiniz üzere, bu tuzağa düşmemelisiniz.

Şehrinizde en iyi kullanılmış eşyaları nereden bulabileceğinizi öğrenin. Kullanılmış elbise ve kullanılmış kitap dükkanları nerede? Kullanılmış bir bisikleti nereden alabilirsiniz? Çoğu büyük kasaba ve kentlerin istekleri tahsis eden haftalık dergileri bulunmaktadır. Bunlar önemlidir: hemen hemen her şeyi bulabilirsiniz, ve mal sahibinden aldığınızdan dolayı, satış vergisi yoktur. Cimri olun. Ucuz piç olun. Yardım edebilirseniz fazladan bir penny bırakmayın.

Hayret uyandıracak kadar bedava eşya elde edebilirsiniz. Her gün yanı başınızdaki süper markette, ürünün az hasarlı olmasından veya fazla olgunlaşmış ve olgunlaşmamış olmasında dolayı kilolarca ürün atılmaktadır. Geri zekalı Amerikalı tüketiciler mükemmel olmadıkları sürece meyve ve sebzeleri satın almazlar, böylece bütün bu iyi maddeler çantalara konur ve marketin arkasındaki konteynırlara atılırlar. Eğer çantayı elde ederseniz, bütün bu mükemmel iyi yiyecekler ücretsiz sizindir.

Konteynır dalgıçlığı denemek zordur, fakat gerçekten düşünebildiğiniz kadar büyük değildir. Konteynırların içersindekilerin çoğu kokuşmuş, çürümüş yiyecekler değildir – sarılmış ve paketlenmiştir (tüketici kültürümüzün diğer dev israfı). Konteynırın içersinde bulduğunuz herhangi şey ücretsiz sizindir. İşe zahmetle giden zombilere güldüğünüz gibi bu ücretsiz hazineleri elde edin, eğer bir kuralla yaşarsanız, onu şu yapın: asla tam ücret ödeme.

Ucuz yaşamak için ikinci ana başlık geniş bir arkadaş grubu ile yaşamaktır, 6 dan 12 ye. Geniş insan grubu kişi başına yalnız yaşayan bir insandan daha az para harcamaktadır. Ekonomistler bu gerçeği “taksimatın ekonomisi” olarak adlandırırlar. Örneğin, büyük bir apartman kiralamak küçük apartman grubu kiralamaktan daha ucuzdur. Grup olarak yiyecek satın almakta ayrıca daha az pahalıdır. Ekonomik boy yiyecek paketleri alabilirsiniz veya gerçekten para kurtarabilirsiniz ve kooperatif süpermarketlerinden veya ıskonto dükkanlarından alışveriş yapabilirsiniz.

Grup halinde yaşamak ucuzdur çünkü kaynakları paylaşırsınız. Grubunuzdan birine iyi ücretli bir yarı zamanlı iş bulmasını söyleyin. Kira için beraber çalışabilir. Diğer bir arkadaş iyi ücreti olmayan bir restoranda çalışabilir fakat eve grup için biraz yiyecek getirebilir. Üçüncü arkadaşın grubun kullanabileceği bir arabası olabilir. Herkesin grup ile paylaşması için aynı miktarda kaynağa sahip olmayacaktır, fakat herkes yapabileceği bir şeye girişebilir, sonunda hepsi ortada olacaktır.

Grupta yaşamanın bir diğer önemli avantajı ise güvenliktir. Bu galiba arkadaş kabilesi ile yaşamanın en önemli nedenidir. Çoğu insan için, para onların güvenliğidir. Eğer hasta olur ve işlerini kaybederlerse, kurtulmalarına yardım edecek kadar paraları vardır. Az çalışma daha az para yapma ve genelde daha az para biriktirme anlamına gelir. Eğer işinizi kaybederseniz veya bacağınız kırılırsa sizle dayanışacak ve size bakacak arkadaşlarınızın olduğunu bilmek güzeldir. İyi bir düşük-çalışma kabilesinde yaşamanın en iyi parçası “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” ruhudur.

Öyleyse bu broşürü arkadaşlarına göster ve her hangi birinin ilgilenip ilgilenmediğine bak. Eğer ilk başta çok fazla insan bulmazsan, çok fazla endişelenme. Hatta üç ve dört insan yalnız başına yaşayan tek insandan daha az para ile yaşayabilirler. Daha sonra, ne kadar eğlendiğinizi gördüklerinde çok daha fazla insan size katılmak isteyecektir.

Grubunuzu oluşturduğunuzda, biraz bira ile hep birlikte oturun ve planlarınızdan ve diğerlerinden ne beklediğinizi konuşun. Diğer insanlarla yaşamak her zaman kolay değildir. Nesneleri paylaşmak, özellikle para, güç olabilir. Her hafta oturup (daha fazla bira ile) konuşmaktan emin olun. Uysal ve iyi kafalı olun ve gerçekleşen her hangi problemi çözmek için müktedir olun. Eğer sorunlar gerçekten ağır ise, beklide kabile size hitap etmiyordur. Her zaman ayrılabilir ve yeni bir grupta başlayabilirsiniz. Bunda utanılacak bir şey yok.

İki ana taktiği ilaveten (asla tam ücret ödeme ve gruplarda yaşa), az-çalışma yaşam tarzını planlarken aklında tutmak isteyeceğin daha başka tavsiyeler:

a) Vejetaryen ol. Et iğrenç, sağlıksız ve kötüdür, fakat bunların hepsinin ötesinde, et gerçekten pahalıdır. Et yiyenler vejetaryenlerden iki-üç kat daha fazla parayı yemek için harcarlar. Eğer vejetaryen pişirmeyi ve yemeği öğrenirsen, para kurtarabilirsin. Başlangıç için sana yardımcı olabilecek yemek kitabı sonda listelenmiştir.

b) Kendini veya herhangi birisini gebe bırakma. Çocuk pahalı ve zaman harcayıcıdır. Tam zamanlı çalışan anneler faturaları ödemek için çalıştıkları 40 saatin üzerine çocukları için ortalama 45 saat daha uğraş için zaman harcarlar. Eğer ucuz doğum kontrole ihtiyacınız varsa, hemen hemen her kentte sarı sayfalarda bulabileceğiniz “Planned Parenthood” güvenilir bir organizasyondur. Eğer gerçekten çocuk sahibi olmak istiyorsanız, sadece bir tane yapın. 18 yılınızı bir güzel çocuğu refah içinde büyütmek ve şımartmak için harcayabilirsiniz ve hala az çalışmaya bütçeniz yeterli olabilir. İlkinden sonra her yaptığınız çocuk, ucuz yaşamayı daha zor hale getirecektir.

Eğer çocuk sahibi olursanız, büyük bir grupta yaşamak önemli olacaktır. Grupta yaşamak ev işlerini azaltır. Bu çocuklarınız olmamasına rağmen, arkadaş grubunuz ile yaşamak için diğer iyi bir nedendir. Bir veya iki kişi için yemek pişirmekten, on kişi için yemek pişirmek biraz daha uzun zaman alır. Eğer yedi arkadaş yemek pişirmeyi paylaşıyorsanız, her kişi sadece haftada bir kez akşam yemeği pişirmek zorundadır. Ayrıca ev temizliği ve (en önemlisi) çocuk bakımını paylaşabilirsiniz. Grup dışında yaşamak, ailelerin yeteri kadar az çalışarak ucuz yaşaması zordur.

c) Lisede öğrendiğiniz her şeyi unutun. Lise berbattır. Sınıflar çok büyüktür ve öğretmenler ücretlidirler. Sınıftaki 25, 30 veya 40 çocuk ile öğretmenlerinizin aslında hiçbir zaman öğretebildiğine imkan yoktur. Yapabildikleri en iyisi seni iyi bir çalışan olmak için yetiştirmektir. Dakik ol. Sessiz ol. Sana söyleneni yap. Cevap verme. Öğretmenler patronlar gibi davranır ve robot olmayı öğrenirsin – itaatkar ve kalın kafalı. Unut. Hepsini Unut.

d) Üniversiteye gitmeyi iyice düşünün. Hemen hemen hiç kimse bugünlerde üniversite için bütçeleri uygun değil, öyleyse çoğu insan borçları çıkartmak zorundadır. Üniversiteye gitmek mezun olduktan sonra yüksek ücretli iş anlamına geldiği alışıldıktır. Hüzünle, yüksek ücretli işler artık pek kalmadılar. Çoğu üniversite mezunu burgerlerini küstahça bitirirken kalanlarımız ile masaları beslemekteler. Fakat üniversiteleri atlayan bizlerden farklı, bu fakir üniversite mezunları ödemek için anormal borçlara sahiptir.

Liseden sonra bir süre beklemek ve neler olacağını görmek üzerine düşün. Dört yılda neler yapmak istediğini kim bilebilir. Daha sonra her zaman üniversiteye gidebilirsin. Eğer gerçekten üniversiteye gitmek istiyorsan, yerel üniversiteler devlet veya özel üniversitelerden daha ucuzdur. Eğer sevk edildiysen, süslü özel üniversitelerde aldığın gibi iyi bir eğitimi yerel üniversitelerde de  alabilirsin, ücretin bir parçası ile (hatırla: asla tam ücret ödeme). Eğer zaten üniversiteye gitmiş ve kafanda çalan borç zilleri varsa, en iyi bahsin şimdi ucuz yaşamaya başlamaktır, fakat tam zamanlı çalışmaya devam et ki mümkün olan en hızlı şekilde bu borçlarını ödeyebilesin. Okul borçları seni düşündürürken ucuz yaşamak ve az çalışmak hemen hemen imkansızdır.

e) Asla yönetim işini kabul etme. Yönetim işi yarı zamanlı olsa bile, daha fazla çalışmayı bırakacaksın. Yarı zamanlı işi asistan yönetici işi için bırakmak tam zamanlı çalışmayı elde etmek için sinsi bir yoldur. Ayrıca, zaten kim bir sik-kafalı asistan yönetici olmak ister?

f) Araba satın alma. Arabalar pahalı ve büyük şehir ve kasabalarda çoğunlukla kullanışsızdır. Aracın kendi fiyatı üzerinde, maliye masrafları, kayıt, benzin, tamir ve en büyüğü, sigortası vardır. Bisiklet temin et, halk taşımacılığını kullan, fakat araba satın alma. Eğer bir grupta yaşıyorsanız, yol gezintilerinde ve alışverişte kullanmak için bir araba bulundurmak isteyebilirsiniz. O takdirde benzin ve sigorta masrafını paylaşabilirsiniz, ve çok pahalı olmayacaktır.

g) “The Blitz”. Az çalışan çoğu insan, yarı zamanlı çalışır, fakat yarı zamanlı işler çoğunlukla kötü işlerdir ve iyi ödemezler. Bazı akıllı az-çalışıcılar tam zamanlı işlerde kısa süreli çalışarak bu problemin üstesinden gelmektedirler. Bu “Blitzers” iyi ücretli tam zamanlı işlerde birkaç ay çalışırlar, bütün bu süre boyunca ucuz yaşarlar ve para biriktirirler. Sonra, iyi miktarda birikmiş paraları olduğunda, işten ayrılırlar ve biriktirdikleri para ile mümkün olduğunca uzun süre yaşarlar. “The Blitz” tam zamanlı çalışmanın bütün karının mahsulünü toplamak ve hala az çalışmak için iyi bir yoldur.

h) Gevşe. Bu sürpriz olarak gelebilir, fakat az çalışmak başta stresli olabilir. Sürekli bir maaş olmadan yaşamak kafanızı karıştırabilir. Değişikliği yalnız yapmayı denemeyin. İşte çalışan arkadaşlarınız ile bunları tartışın. Arkadaşlarınızla dayanın. Arkadaşlar idare eder! Eğer dengenizi bulmak için tam zamanlı bir işe kısa süreliğine geri dönmeniz gerekirse, bu başarısızlık değildir. Sadece hazır hissettiğiniz tekrar işinizden ayrılın.


EN YÜKSEK MEVKİYE ULAŞMA: SIFIR ÇALIŞMA

Bir süre az çalıştıktan sonra, gerçekten ekstra serbest zamandan haz almaya başlayacaksınız. Kendinizi her zaman çalışmayı istemeyerek bulabilirsiniz. (Sizi kim ayıplayabilirdi?) eğer durum bu ise, en yüksek dereceye ulaşabilir ve kolaylıkla çalışmayı bırakabilirsiniz. Burada sıfır çalışmanın yapılabileceğini söylemekten başka taktiklerini tartışabilecek yeterli boş alan yok. Sıfır çalışma kabileleri ucuz yaşama taktiklerini ve bir yerlere yerleşme (terkedilmiş binalarda ücretsiz yaşama), dükkanlardan yiyecek hırsızlığı, yiyecek temin etmek için uğraşmak ve gerçekten parasız bir şekilde yaşamak için gelişmiş konteynır dalgıçlığı tekniklerini kullanma tavsiyelerini birleştirmekteler. Kentinizdeki az çalışma sahnesinde yer aldıktan sonra, size hileleri göstererek sıfır çalışma uzmanları ile beklide karşılaşacaksınız. Az çalışmak güzel fakat hiç çalışmamak süperdir.

Az çalışma hakkında öğrenecek çok şey var, fakat bu size başlangıcı sağlayacak bereketli bilgiler olabilecektir. Yaşadığın gibi, kendi taktiklerini ve hilelerini elde edeceksin. Bu kısa broşürde yer almayanlar aşağıda listelenmiş kitaplarda bulunabilir. Bunlar güzel kitaplar. Bazı başlıklar bulunması zor olabilir. Yerel kütüphanenizden kiralamayı deneyin veya direk olarak yayımcıdan ısmarlayın. Sözleri yayın ve eğlenin.

Çeviren : Elfun

http://www.oocities.com/yesilanarsi/yazilar/calismak_boktandir.htm

August 23, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, isyan, sistem karsitligi | Leave a comment

Benim Özgürlük Anlayışım Bu Değil – Örgüt, Federasyon ve Platformizm üzerine Bazı Düşünceler – Leaf S. Alone

Benim Özgürlük Anlayışım Bu Değil
Örgüt, Federasyon ve Platformizm üzerine
Bazı Düşünceler.
Kısım 1, Leaf S. Alone

Ben otonomi için varım. Anarşi’yi otonomi kelimesiyle eşanlamlı olarak anlıyorum; birinin kendi inançlarını ve arzularını gücün en önemli etkileri veya dışarıdan müdahale olmadan yaşaması ve davranmasıdır; kendi kendine ayakta kalabilmek; kendi içindeki veya bir grup içindeki sınırlarda yaşamaktır. Yeşil bir anarşist olarak, bu otonomi fikri doğal olarak kendi biyo-bölgeselcilik kavramı anlayışıma denk düşmektedir; şimdiki çevremizin sınırlamaları içinde yaşamak; bütün besin ve doygunluğumuzu kendi yerel bölgemizden karşılamak; içinde yaşadığımız bölgenin belirli coğrafyası, mikro-iklimi, eko-sistemi, bitkileri ve hayvanlarına (insanları da kapsayan) en derin bir biçimde ilişkide bulunmak. Bana göre, otonomi ve biyo-bölgeselcilik kavramları hemen hemen birbirleriyle değiştirilebilir kavramlar olabilirler. Benim için, bu kavramlar anarşist deneyimimin temel ilkesidirler. İşte bu yüzden ne zaman anarşistler bir örgütlenmekten bahsetseler şüphelenmeye başlıyorum. Neyi örgütleyecekler? Kimi örgütleyecekler? Neden örgütlenecekler?

Ben örgüte, yönetilmeye ve kontrol edilmeye gereksinim duyulmayan bir dünya için savaşıyorum. Tabi, stratejik olmak adına nasıl direneceğimiz, birlikte nasıl yaşayacağımız ve ailelerimizin, gruplarımızın, hücrelerimizin, uyum gruplarımızın dışındaki insanlarla nasıl ilişkiler geliştirebileceğimiz üzerinde kafa patlatmak da faydalıdır, fakat bu ilişkiler tabiatında zorla veya yüzeysel değil organik olmayı gerektirmektedir. Her hangi anlamlı ve dürüstçe alınan kararlar sadece bu kararları doğrudan yerine getiren insanların oluşturduğu küçük gruplarda alınabilir. Direnişte kurtarıcı olabilmek için (İnandığım şey neden direndiğimdir, adalet gibi kavramlar veya suçluluktan değildir), bizler ne için savaşıyorsak ona doğrudan bağlanmalıyız. Evet, diğer mücadeleler hakkında bilgi edinmek ve desteklemek önemlidir, fakat kendimiz için yedek bir oyuncu olarak değil. Direnişimizin temeli özgürlük için kendi mücadelemizden çıkmak zorundadır ve diğerlerine karşı desteğimiz bu şekilde büyüyebilir..

Evet, kendi dışımızdaki kişi ve gruplarla çalışabiliriz, çalışmalıyız da, ama bunu yaparken kendi otonomimizi ve arzularımızı kurban etmemeli ve başkalarının otonomi ve arzularını tehlikeye atmamalıyız. Bizler belirli veya daha genel projelerde çalışabilir, ortak hedefler veya hadiseler için birleşebiliriz, ama yineliyorum, bu bağlantılar gerçek etkileşim ve dürüstlük üzerinde temellenen ve çıkarların geçici bağlantısı olarak da görülebilen organik bir ilişki olmalıdır.  Bu ilişkiler bir kez hoşnutsuzluk, etkisizlik, kaçınılmazlık veya arzulanamazlık yarattığında, bizler bunu kabul etmek için yeterince esnek olmalı ve kendimizi “birlik” hatırına etkileşime zorlamamalıyız. Ayrıca birbirimizle bağlantıların ve birbirimize teslim olmanın zamanla değişebilen farklı düzeyleri de vardır ve gerçek gönüllülükle her şeyi çıkmaza sürükleyebilecek olan nostaljik bir ihtiyaç arasında ayrım yapabilmek önemlidir. Diğerleriyle ilişki içinde bulunmanın organik dinamikleri, soldan veya “radikal” hareketlerin kullandığından daha doğal bir biçim edinmeye başlayabilir, ve bu çoğu kez bir “dayanışma eksikliğinin” yanlış yorumlarıyla ve düşmanlıkla karşılanacaktır. Aslında, insanlarla daha anlamlı düzeylerde ilişkiye geçerek, bizler tipik yüzeysel “aktivist” ilişkilerinden çok daha büyük bir dayanışma (daha etkili ve devrimci mücadeleyle daha  ilgili) içindeyiz.

İnsanlarla insan olarak bağlantılar kurmayı diliyorum, ister istemez politik ilişkiler kurmayı değil. Birinin diğerine karşı anlayışlı olması ve derin ilişkiler kurması üzerinde düşünüyorum, bu politikanın sınırlarını aşmak için yardımcı olur. Evet, bazı insanların toprağın, yiyeceğin ve suyun kontrolüne sahip olduğu politiktir ama bu sorun politikayla çözülür anlamına gelmez. Çok sık olarak, Sol, körce Solun ya da dürüst ve “iyi” olarak “İlerlemecilerin” ideolojilerini, ideallerini ve ahlakını kabul edenler olarak gördükleri “diğerlerini” uzaklaştırmıştır (ve bazı durumlar tasfiye etti, savaştı ve hatta katletti ). Çoğu insan “Sol” ile “Sağ” ikiliği ile ilgili değildir. Bu terimlerin ikisi de  aynı sistemin parçasıdırlar ve bu nedenle anlamsız farklardır. Her ikisi de kendi ideolojik duruşunu otoriter ve çoğu kez devleti onaylamış güç ile destekleyen uzun bir tarihe sahiptir. Bunların ikisini de aynı canavarın farklı yüzleri olarak reddediyorum. Bu terimlerin, her ikisiyle de savaşmamız gerektiği için anarşistlerle hiçbir ilgisi yoktur.  Anarşist politikada bile çok fazla yer almış olması kendi kısıtlamalarına sahiptir.

Muhakkak ki, anarşistler ve radikaller arasında örgütlenme veya yaşam tarzcılık hakkındaki hislerimi tartışmak isterim ama çoğu insana göre bu konu dışıdır. Bunun onların gündelik yaşamlarıyla hiçbir alakası yoktur. Yapılmış olması gereken daha derin bağlantılar var. İnsanlarla yaptığım en tatmin edici sohbetlerin, işlerinden ne kadar nefret ettiklerini, birbirimizle ve kendimizle yaşadığımız yabancılaşma, yaşadığımız zehirli dünya, her gün ortaya çıkan yeni hastalıklar ve ilaçlar, çevremizdeki dünyanın yok oluşu, kendimizi besleyeme yetimizi kaybetmemiz, kendi yaşamlarımızın kontrolünü her geçen gün kaybettiğimiz ve hepimizin hissettiği ruhsal boşluk hakkında konuştuğumuz sohbetler olduğunu keşfettim. Bu tartışmalar sadece, insanlık halinin sefilleştiğini ve buna tamamen alıştığımızı, ve politik çözümlerin olamayacağını ve tek ümidimizin farklı düşünme ve yaşama biçimleriyle nasıl bağlantı kuracağımızı gerçekleştirmemizle ilgili olduğunu yeniden kavramama neden olmuştur. Bu benim “aşmış olduğum son durumdur”. Liberallerin boklarını himaye etmeye vaktim yok ve Solun (Anarko-solculuğu da içeren) otoriter ve öncülüğüne tahammülüm yok. “Kitleler” için hiçbir planım yok. İnsanların kendi planlarının olmasını ümit ediyorum ve belki de bazılarımız birlikte çalışacağız. Belki de bizler kendi yaşamlarımızın sorumluluğunu almak için birbirimize yardımcı olacağız, fakat bu mükemmel bir örgüt veya altyapı yaratarak gerçekleşmeyecektir.

Tarih, kişisel deneyim, ve onların temel düzenlemeleri bana birinin diğeriyle ilişkisinin Federasyoncu ve Parti modellerinin özgürleştirici olmadığını aksine olağan bir şekilde manipulasyonu, baskı ve aldatma üzerine temellendiklerini göstermiştir. Bunlar çoğu kez temsili yapılardan oluşur ve iyi niyetlere rağmen çoğu kez hiyerarşiktir. Bazıları belirli bireylere “Genel Sekreterlik” ve “başkanlık gibi militarist ve emreden unvanları vermeye kadar gitmektedir. On Amaç Programları ve Platformları umutlarımızın ve hayallerimizin asgari ortak paydaları olmakla meşgul olmakta ve bana göre, savaştığım neo-liberal kabusun rahatsız eden bir biçimini yansıtmaktadırlar. Görünüyor ki, bazı anarşistlerin federe olma ihtiyaçları, diğerlerine daha büyük görünmek, kendi perspektif veya inançlarını ya da kurulu olan alt-yapının ele geçirilmesi gibi ve direnişin kontrol edilmesi gibi sadece tipik bir solcu ideali geçerli kılmak ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır. Her ne güdülenmede olursa olsun, birbirimizle ve örgütlenme fikirleriyle ilişkili olan bu metotlara eleştirel ve tedbirli bir gözle bakmanın önemli olduğunu düşünüyorum (ve bu teknoloji, işbölümü, üretim vs. gibi örgütlü ve çizgisel tespitlerle doğrudan bağlantılı olan solcular tarafından hiç sorgulanmamış olmaya devam eden sonsuz soruların detaylanmasına bile başlamaz). Birisi otonomiyi ve biyo-bölgeselciliği hayati anarşist perspektifler olarak önceliğine aldığı için, gücün monolitik bir kitle ideolojisinden değil, sınırsız tutkuların çok boyutlu olarak patlamasından geleceğini hissediyorum.

“Bölünmeler hakkındaki hikayemi duymuşsunuzdur. . .Onlar hep birlik-beraberlikten bahsederler; ama her zaman söylerim, eğer bir orduysanız, bir okulsanız ve sağlık kurumunun başıysanız ve hükümetin başkanıysanız ve silahlarınız varsa, hangisinin kapıdan çıktığını görürsünüz, bir aslan mı, birleşmiş mi veya 500 fare mi? Benim cevabım 500 fare bir çok hasar ve aksama yaratabilir olur.”
— Born In Flames

* Bu makale isyankar yeşil anarşist yayın “DISORDERLY CONDUCT” için yazılmış olan bir dizinin parçasıdır. Bu bölüm Kış/İlkbahar (#6.) sayıda yayınlanmıştır. Green Anarchy Distro’dan edinebilirsiniz. “BENİM GÖRÜŞÜM DEĞİL”in ileriki bölümleri anarşist hareket içindeki İşçicilik, Anarko-komünizm, Anarko-liberalizm, anti-ekolojik veya anti-biyobölgesel perspektifler, kimlik politikaları ve diğer yönleniş ve inançlara hitap edeceklerdir.

Çeviren : k.u.

//

http://www.oocities.com/yesilanarsi/yazilar/benim_ozgurluk_anlayisim.htm

August 23, 2010 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

BATI PAPUA’NIN GÖZYAŞLARI / ALIN UYGARLIĞINIZI…

BATI PAPUA’NIN GÖZYAŞLARI
Kabile İnsanlarından Dünyaya Mesaj

Batı Papua Avustralya’nın kuzeyinde bulunan Yeni Gine Adası’nın batı yarısıdır.

– Batı Papua’nın kabile insanları öncelikle zalim Endonezya rejiminden bağımsız olmak için mücadele ediyor.
– İkincisi; bizler doğamız, kültürümüz ve ayrıca çevremiz için mücadele ediyoruz.
– Üçüncüsü; doğamızı çalan diğer ekonomik sömürgeleştirmelerden kurtulmak istiyoruz.

Batı Papua’lılar etnik olarak ne Asyalı, ne Avustralyalı ne Polinezyalı veya ne de diğer grulamalardandır, aksine bizler %100 Melenezyalıyız. Batı Papua coğrafi olarak dağlık (karla kaplı) ve tropik yağmur ormanlarıyla kaplıdır.

Batı Papua 250 farklı kabileden, dolayısıyla çok farklı kültürlerden 250 farklı dilden oluşur.

İkinci mücadelemiz kendi topraklarımızda toprak içindir, çünkü toprak bizim anamız ve orman bizim ambarımızdır. Çünkü orman bize hayat ve tüm ihtiyacımız olanı verir.

Batı Papua’ya şimdi bakarsak, sahip olduğumuz her şeyin hemen hemen yok olduğunu görürsünüz; mesela insanların öldürülmesini, ağaçların hızla kesilmesini, bizim ve tüm yaşam biçimimizin yok edilmesini görebilirsiniz.

Bizi, her ne olursak olalım yalnız bırakın, çünkü biz bin yıllardır biliyoruz. Bizler tüm Melenezya bölgesine özellikle Batı Papua’ya sizin uygarlığınız daha doğmadan çok önce yerleştik.

Batı uygarlığı dünyamıza geldiğinde- sözde gelişmenin her türlüsünü getirerek- bizlerin doğal yaşam biçimlerimizi yok etmeye başladı.

Atalarımız birbirlerine saygı duyarak uyum içinde yaşarken, doğamıza saygı duyduk, geleneklerimize saygı duyduk ve ayrıca sahip olduğumuz her şeyden emin olduk, ama şimdi bizler bunu daha farklı görüyoruz çünkü Misyonerler ve Batılı insanlar yoluyla dışarıdan yeni kültürler getiriliyor: Şimdi ise kültürümüz ve dünyamız yok oluyor.

İşte bu basit bir yaşamı istememizin nedenidir.

GELİŞME İSTEMİYORUZ
BATILI YAŞAM BİÇİMİ İSTEMİYORUZ
İNSANLARIMIZIN DAHA FAZLA SÖMÜRGELEŞTİRİLMESİNİ İSTEMİYORUZ
UYGARLIĞINIZI İSTEMİYORUZ
SADECE BİZİ YALNIZ BIRAKIN!

DeMMak’ın (Koteba Kabile Konseyi)
ve Batı Papua İnsanlarının Lideri
BennyWenda@fPcN-global.org

Benny Wenda

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=9&ArsivAnaID=27084
http://www.oocities.com/yesilanarsi/yazilar/bati_papua.htm

2005-06-26 – 14:06:00

Alın uygarlığınızı…

Bilmem gözünüze ilişti mi? Geçenlerde Benny Wenda‘nın (DeMMak’ın-Koteba Kabile Konseyi ve Batı Papua İnsanlarının Lideri) bir mektubu yayınlandı BirGün’de. Wenda, adeta ”Alın uygarlığınızı, başınıza çalın” diyordu mektubunda.

Batı Papua, Avustralya’nın kuzeyinde bulunan Yeni Gine Adası’nın batı yarısı. Batı Papua’nın kabile insanları öncelikle ”zalim Endonezya rejiminden bağımsız olmak için, doğamız, kültürümüz ve ayrıca çevremiz için, doğamızı çalan diğer ekonomik sömürgeleştirmelerden kurtulmak için mücadele ediyoruz” diyorlar. İşte mektuptan bazı satırlar: ”Batı Papua’lılar etnik olarak ne Asyalı, ne Avustralyalı ne Polinezyalı veya ne de diğer gruplamalardandır, aksine bizler yüzde yüz Melenezyalıyız. Batı Papua coğrafi olarak dağlık ve tropik yağmur ormanlarıyla kaplıdır. Batı Papua 250 farklı kabileden, dolayısıyla çok farklı kültürlerden 250 farklı dilden oluşur. Mücadelemiz kendi topraklarımızda toprak içindir, çünkü toprak bizim anamız ve orman bizim ambarımızdır. Çünkü orman bize hayat ve tüm ihtiyacımız olanı verir. Batı Papua’ya şimdi bakarsak, sahip olduğumuz her şeyin hemen hemen yok olduğunu görürsünüz; mesela insanların öldürülmesini, ağaçların hızla kesilmesini, tüm yaşam biçimimizin yok edilmekte olduğunu görebilirsiniz.

Bizi, her ne olursak olalım yalnız bırakın, çünkü biz bin yıllardır biliyoruz. Bizler tüm Melenezya bölgesine özellikle Batı Papua’ya sizin uygarlığınız daha doğmadan çok önce yerleştik. Batı uygarlığı dünyamıza geldiğinde- sözde gelişmenin her türlüsünü getirerek- bizlerin doğal yaşam biçimlerimizi yok etmeye başladı. Gelişme istemiyoruz, Batılı yaşam biçimi istemiyoruz, insanlarımızın daha fazla sömürülmesini istemiyoruz, Uygarlığınızı istemiyoruz, Sadece bizi yalnız bırakın!..” BATI PAPUA-BENNY WENDA

NEREYE KADAR TÜKETECEĞİZ?

Bugün dünyamız tüketiyor. Hem de tüketmeyi dayatıyor. Benny Wenda‘nın dediği gibi ”Batılı yaşam biçimi” dediğimiz şey bunu emrediyor. Kurulu düzenler kar daha fazla kar kurgusu üzerine tüketimle şekilleniyor. Tüketirken neyi tüketiyoruz peki? Fiilen doğanın kaynaklarını tüketmiyor muyuz? Tüketimin başka türlüsü de olanaklı değil zaten.

Doğa özelleştiriliyor. Ya da fiilen el koyuluyor. Tüketim artıyor, çevre tükeniyor, kirleniyor. Zararlı gazların salınımı artıyor. Peki ama, nereye kadar, ne zamana kadar?

Wenda’nın kulaklarını çınlatırcasına bugünlerde ”uygarlık(!) ihraç etmek isteyenler” Dünya Mahkemesi (WTI)’nde yargılanıyor. Mahkeme, barışa ve adalete ‘evet’ diyen herkesi, bugün Irak’ta sürmekte olan işgale, canlıların kırımlarına, doğanın ve çevrenin talan edilmesine ‘hayır’ demeye davet ediyor…

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?KartNo=32763&Yazar=Yal%E7%FDn+Erg%FCndo%F0an

August 23, 2010 Posted by | eko-savunma, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Ayaklanma 1: İsyankar Eylem ve Mücadelenin Kendi Kendine Örgütlenmesi ~ Sasha K~

Anarşistler için, nasıl eyleneceği ve nasıl örgütleneceği birbiriyle derinlemesine bağlantılıdır. Ve bize, varolan anarşizmin çeşitli biçimlerinin kavrayışı için en kullanışlı metotları sağlayan gelecekteki bir toplumun arzu edilen biçiminin sorgulanması değil bu iki sorudur. İsyankar anarşizm, isyankar anarşistler tek bir blok oluşturmasalar da, fakat kendi perspektiflerinde aşırı derecede çeşitli olmakla beraber bu biçimlerden biridir. İsyankar anarşizm sosyal sorunlara ideolojik bir çözüm, ideolojilerin ve fikirlerin kapitalist pazarındaki bir mal değil, arttırılması için analiz ve tartışma gerektiren kapitalizmin sürekliliğine ve devletin tahakkümüne bir son vermeye yöneltilmiş süregelen bir pratiktir. Tarihsel olarak, toplumun devleti arkasında bırakacak bir noktaya evirileceğine inanmış olanlar hariç çoğu anarşist, isyankar aktivitenin bazı çeşitlerinin toplumun radikal olarak dönüştürülmesinin zorunlu olduğuna inanmışlardır. Daha açık söylersek, bu devletin sömürülmüş ve dışlanmış tarafından varlığının vurup yıkılması gerektiği, o yüzden anarşistler saldırmak zorundadır anlamına gelmektedir: devletin yok olmasını beklemek yenilgidir.

Bazı isyankar anarşistlerin bu genel problemi yaşadığını bazı saklı anlamları ayrıntılarıyla izah edeceğim: eğer devlet kendisi yok olmayacaksa, onun varlığına nasıl son vereceğiz? İsyankar anarşizm esasen pratiktir ve saldırının örgütlenmesine odaklanır (isyankar anarşistler örgütlenmeye karşı değildir fakat devlete ve sermayeye saldıran eylemleri engelleyebilen örgütlenme biçimlerinin tenkitçileridirler). O yüzden, “isyankar” sıfatı geleceğin belirli bir modelini imlemez. Dünyayı tahakkümün ve sömürünün kurumlarından kurtarmanın isyankar sürecinden geçsek zorunda olduğumuza inanan anarşistler, ayrıca, gelecekteki bir toplum yapısı hakkındaki fikirleri çeşitlilik gösterir—Mesela onlar Anarko-komünist olur, bireyci olur veya hatta primitivist olabilirler. Bir çoğu, insanların bir şans verildiğinde kendilerini örgütlemek için çeşitli sosyal formları seçeceğine inanarak geleceğin belirli ve tekil bir model sunmayı reddederler. Onlar, kendilerini “gerçeği taşıyanlar” olarak gören ve sosyal örgütlenme problemlerine kendi ideolojik ve resmi çözümlerini empoze etmeye çalışan gruplara ve eğilimlere karşı eleştireldirler. Bunun yerine, bir çok isyankar anarşist, bunun, insanların tahakkümün kurumları olmadan yaşamayı öğreneceği kendi kendine örgütlü mücadeleleriyle gerçekleşeceğine inanırlar.  

İsyankar anarşistler şu an dünyanın bir çok yerinde aktifken, bu makaledeki amaçlar, özellikle isyankar anarşistlerin en aktif olduğu ülkeler olan İtalya ve Yunanistan’dakilerin aktiviteleri ve yazıları tarafından etkilenmiştir. Bir takım tutulmuş yer ve yayın etrafında toplanan bugünkü, fazlasıyla çeşitli İtalyan isyankar anarşistlerinin camiası resmi örgütlenmeler dışında mücadelelerini sürdüren resmi olmayan bir ağ olarak varolurlar. Bu eğilim, kendisini sadece kitle eylemini ve “devrimci olmayan süreçlerde” propaganda etrafında merkezlenen eğitimsel ve evanjelist bir pratiği tercih eden ve bireysel isyan eylemlerini resmi olarak kabul etmeyen Platformist bir örgüt olan İtalyan Anarşist Federasyonu’ndan, ayrıca “anarşist” aktiviteye büyük oranda reformistçe yaklaşan İtalyan Liberter Belediyecilerinden ayırmak için “isyankar anarşist” nitelemesi alınmıştır. 

İsyankar anarşistler tarihsel determinist değildirler; bu, onların tarihi istediğimiz şeye gidiyor olduğundan ona ayak uydurmamız gerektiğine inanmadıkları anlamına gelir. Aksine, tarih açık bir kitap ve eylemlerimize bağlı olan bir yoldur. Bu anlamda, doğru bir eylem bağlam içerisinde değil, bağlama karşı gerçekleşir. Şimdiki durumdan kurtulmak için, bizler bağlama karşı eylemeliyiz ve eylemek için tarihsel olarak belirlenmiş bir zamanı beklememeliyiz çünkü öyle bir zaman gelmeyecektir. Eylem bağlamdan kaynaklanmaz, o bağlama karşı gerçekleşir ve bir momentin imkansızlığını bir sonrakinin imkanlılığına çevirerek bağlamı tamamen değiştirir. Ve bu isyankar hadisenin kalbidir. İsyankar hadise imkanın bağlamını dönüştürdüğü için, o ayrıca insanı ve insanın sosyal ilişkilerini de dönüştürür.

Gene de, bugün ile bir kırılmanın önünü açan isyankar bir hadisenin ortaya çıkması için, bizler örgütlenme meselesine dikkat etmeliyiz. Anarşistler, bir ayaklanma potansiyelini açmak ve geliştirmek için ne yapabileceklerse yapmak zorundadırlar.

Örgütlenmenin bazı biçimleri, bununla birlikte, devlet ve sermaye ile kalıcı bir kırılma ve ayaklanmaya doğru gitmek için yeni bir geleceğe bugünküne karşı doğru bir şekilde eyleme potansiyelimizi boğarlar. Mücadele edenleri tek-birleşik bir örgütlenmede sentezlemeye ve mücadeleyi temsil etmeye kalkışan kalıcı örgütlenmeler, ayaklanma potansiyelini kapatma eğiliminde olan tüm örgütlenme biçimleridirler. Bu örgütlenme biçimleri eyleme gücümüzün esnek kombinasyonunu kısıtlayan biçimlerde mücadele edenlerin ilişkilerini resmileştirir ve katılaştırır. Yaratmak ve dönüştürmek için aktif gücümüz tek silahımızdır ve sömürülmüş ve dışlanmışların hareketi içerisindeki bu gücü kısıtlamak bizim en büyük zayıflığımızdır. Bu bizim örgütsüz olmamız gerektiği anlamına gelmez (bir imkansızlık—bizler ne kadar illegal olursa olsun her zaman bir düzeyde bir örgütlenmenin içerisindeyiz); esasen, bu örgütlenme sorusunu ortaya atar: bizler aktif güçlerimizi geliştiren bir yolda nasıl birleşeceğiz?

1. Kalıcı örgütlenmelere karşı: Kalıcı örgütlenmeler kendi mantıklarını edinme eğilimindedirler—ayaklanmanın yerini alan bir mantık. Kalıcı örgütlenmeyi uygulamada görmek için otoriter, Leninist grupların veya solcu, eylemci örgütlenmelerin işleyişlerine bakmak yeterli. Örgütlenmenin amacı grubu inşa etmeye ve diğer herkesi toplamaya dönüşür—kalıcılık ilksel amaç haline gelir. Güç mücadelede aktif olanlardan ayrılır ve örgütlenmede kurumsal hale gelir. Örgütçü örgütlenenden ayrı hale gelir ve mücadeleyi disipline etme ve mücadele hakkında konuşma rolünü üstlenme eğilimindedir.

2. İktidar ile arabuluculuğa karşı: Örgütler daha kalıcı hale geldiği ve insan toplamak hakkında kaygılandıkları için, kendi imajları hakkında da kaygılanacaklardır ve mücadele içerisinde harekete kötü nam getiren diğerlerinin eylemlerini kısıtlamaya kalkışacaktır. Kendi örgütlerinin içindeki gücü ne kadar tayin ederlerse, o kadar doğrudan eylemleri kısıtlama ve diyalogu ve arabuluculuğu teşvik etme eğiliminde olur. Safça, onlar iktidarın masasında bir sandalye kapmak için kitlesel vücutlarının gücünü kullanmak isteyeceklerdir. Bu süreç küreselleşme karşıtı hareketi içerisinde ağır bir şekilde işleyiştedir; en büyük örgütlenmeler gittikçe artarak iktidarla

arabuluculuk yapmaya kalkışırlar. Bu ayrıca toplumda sendikaların aldığı roldür. Anarşistler için, elbette kapitalizme ve devlete bütünüyle karşı olarak, tayin edilmiş iktidar ile hiçbir diyalog olamaz. İktidardakilerin bir diyalogu başlatma hevesi kendi zayıflıklarının bir işareti olabilir ama bizim görüşmeye katılmak için aktif gücümüzü kısıtladığımız anda bu yenilgimizin başlangıcı olacaktır.

3. Resmiyet ve İllegalite: Resmi örgütlenmeler, insanları örgütçü ve örgütlünün resmi rollerine ayırırlar. Örgütçü ve örgütlülerin rolleri, elbette bizim anarşistler olarak üstesinden gelmeye çalıştığımız toplumun işleyişi için gerekli olan sosyal rolleri yansıtmaktadır. Buna ek olarak, resmi örgütlenme, kendini uygulamasından alınan karardan ayrılarak ve o nedenle eylemin otonomisini kısıtlayarak kararı eylemin kendisinin momentinden ve durumundan ayırmaya eğilimlidir. Bu eğilimlerin tümü, mücadeledekiler için hayati olan sosyal ilişkileri katılaştırır. Resmi örgütlenmeler çoğu kez, mücadeleyi tabiatında sosyalden politiğe dönüştürerek “hareketin” temsiliyeti rolünü üstlenir. İsyankar anarşistler resmi olmayan örgütlenmeleri geliştirmekle ilgilenirler çünkü onlar, anarşistler olarak bizlerin mücadele edenlerin bir parçası olduğumuzun ve sömürülenleri, dışlanmışları politik olarak örgütlemenin üstünde mücadelelerin dışında olmadığımızın farkındadırlar.

4. Örgütlenme mücadeleden kaynaklanır, mücadele örgütlenmeden kaynaklanmaz: Çoğu resmi örgütlenme ilk olarak örgütü inşa etmeye çalışır sonra mücadeleyi veya “hareketi” örgütler.  İsyankar anarşistler bunu tersine görürler. Uyum gruplarına dayanan resmi örgütlenme mücadeleden kaynaklanır. Uyum grupları mücadelede bağlantıları yapar ve sonra çoğu kez eylemleri koordine ederler; fakat, örgütlenme düzeyi resmi bir örgütlenmenin taleplerine değil, mücadelenin seviyesine dayanır.

5. Otonom eylem ve dayanışma: İsyankar anarşistler, hiç bir örgütlenmenin diğerlerinin eylemini disipline etmek için bir pozisyonda olmasını gerektirmediği bireyin ve uyum grubunun eylemlerinin otonom olduğunu kabul ederler. Fakat otonom eylem, mücadelede diğerleriyle devrimci dayanışma içinde eylediğimizde güçlü olur. Devrimci dayanışma  aktiftir ve tahakküm yapılarıyla çatışır; bu birinin mücadelesini diğerlerinin mücadelesiyle bir bağlantı kuran doğrudan eylemdir.

 www.anti-politics.net
http://www.oocities.com/yesilanarsi/yazilar/ayaklanma_1.htm
Çeviren: k.u.

August 23, 2010 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

Anarşist Epistemoloji – Pendleton Vandiver

Epistemoloji Nedir?

Aşağı yukarı 200 yıllık politik bir düşünce olarak Anarşizm modern Batı toplumunun bir ürünüdür. Bu, anarşist teorinin altında yatan bir çok varsayımını modern Batı toplumunun altını kazıma, devirme veya yok etme projeleri üzerinde düşünen, diğer sözlerle kendisini anarşist olarak tanımlayan her hangi biri tarafından yapılan şeyi değerli kılar. Anarşizm kendi ötesine işaret eden bir felsefe olduğundan dolayı, anarşist epistemoloji her zaman şüpheli olacaktır. Bu, anarşist hedefin, gördüğüm kadarıyla, anarşizm adında yeni bir politik sistem kurmak olmadığındandır; bunun yerine, amaç anarşiyi yaymaktır. Anarşizm, anarşiyi yaymak için kullanılan bir terimdir ve aslında esas bir anarşist teoriyi gerçekleştirmeyle uğraşan safçıları ve sistematikçileri geri tepme eğiliminde olmaktadır.

Klasik anarşizm gittikçe artarak sorgulanmaktadır çünkü klasik anarşizm kendi içinden çıktığı baskın kültürün bir çok varsayımını kabul etmektedir. Bu nedenden ötürü, klasik anarşizmin çeşitli problemlerinin kökleri epistemolojiktir. Anarşistler, bu gücün çok iyi bir şekilde gelişmesine müsaade eden dokunulmamış tahakküm mekanizmalarını terk ederken politik ve ekonomik gücün süsünü elimine etmekle uğraşan fikirlere karşı eğer tamamen düşman değillerse, çok çok fazla kuşkulu hale gelmektedirler. Endüstriyel sistem artık işçilerin ellerine verilmiş olmayı gerektiren ilerlemenin yumuşak huylu bir motoru olarak görülmüyor. Anarşizm, kısaca, yeşil olmaya başladı, ve bu basit bir şekilde, anarşizmin küresel hale geldiği, yaşamın bütününe hitap ettiği, sadece politik alanla çevrili kalmadığı anlamına gelir, çünkü gizli her hangi bir yerdeki baskıyı terk etmeyi zarar görmeden yapamaz.

Anarko-primitivizm anarşizm içindeki bu eğilimin bir örneğidir. Bu sadece ilkelciler tarafından tanımlanan politik yapılar değil, düşüncenin kategorilerinin ve insan iletişiminin esaslı biçimleridir. Primitivizm baskının kökenlerini teşhis etmekle uğraşan radikal bir eleştiridir. John Zerzan’ın yazıları, özellikle zaman, dil, sayı, sanat ve tarım kategorilerindeki yabancılaşmanın ve sosyal ayrışmanın zannedilen kökenlerini araştırmaktadır.

Primitivist eleştiri çok önemlidir ve yeşil anarşist bir yönlendirmeyle her hangi biri tarafından görmezden gelinemezdir. Hala, primitivist teoride epistemolojinin göz önüne alınmamasından çıktığı görülen bir çok can sıkıcı aykırılıklar vardır. Bu felsefenin savunucuları uygarlığı bütünüyle sorgulama iddiasındadırlar. John Moore tarafından yazılan bir Primitivist Okuma Kitabı anarko-primitivizmi, anarşist perspektiften uygarlığın bütününü eleştiren radikal bir akım olarak tanımlar, onlar hala kendilerini antropolojik verilere dayanan Batı’nın bilimsel söylevi içine koyarlar. Eğer anarko-primitivizm esasen içkin bir eleştiriyse, diğerleriyle tutarsız olduklarını göstermek için uygarlığın metotlarını ve amaçlarını inceliyorlarsa, muhtemelen Batı bilimi tarafından sağlanmakta olan bir perspektife bel bağlayacaktır. Fakat anarko-primitivizm bize uygarlıktan dışarı nasıl çıkacağımızı anlatma iddiasındadır. Yukarıdan aşağıya tanımlanan başka bir gerçek ise, anarko-primitivist teorisyenlerin kafasını neredeyse karıştırdığı görünen yerleşmiş geleneklerin sorgulanmasıdır.

Primitivist bir çok yazıda açığa vurulan uzlaşmaz saflık ve toyluğun yan yana bulunması sarsmakta ve hatta şoke etmektedir. Zerzan’ın Elements of Refusal kitabından bir alıntı bir çok anarko-primitivist eleştiriyi kaplayan kabul edilmemiş ironisinin simgeciliğidir:” Esasen, [ilkel] yaşam tarihsel zamanın gerçeklikte esas olmadığı fakat zorla kabul ettirildiği bir noktanın altında yatan sürekli bir mevcutta yaşanmaktaydı.” 12 sayısının hangi kaynağı gösterdiği önemli değildir. Okuyucuyu bilgilendirdikten sonra bu kanıtlanamaz iddia Zerzan’ın gerektiği gibi ispatladığı bir “gerçektir”! Ki iddia bazı anlamlarda doğru olabilir, itiraz edip yanlış olduğunu ispatlamaya çalışmayacağım. Anlatılmak istenen şu ki, tamamıyla bilimsel olmayan, doğrusu bilim karşıtı olan bir duruş, sadece yüzeysel okuyucu için uygun görünebilen bir özen havası ve metodolojik meşruluğun bütün devam etmesini sağlamak için akademik bir elbisede giyilmektedir. Zamanın yabancılaşmanın ilk nedeni olduğu tezi kendi başına üzerinde düşünülmeye değerdir ve doğrusu Zerzan çoğu kez önemli şeyler söyleyen mükemmel bir yazardır. Daha da epistemolojik olarak, kendi metodolojisini ve kendi sonuçlarını kabul ederken uygarlığın varlığıyla eş zamanlı bir biçimde mücadele ederek sıcak sulara giriyor oluyoruz.

Doğrusu, bütün primitivist proje, pisliklerle kalbura çevrilmiş olan safçı bir teorinin talihsiz yükümlülüğünü üzerine almaktadır. Doğayı kültür üzerine cesaretlendirmek için primitivist eğilim saftır çünkü kültürün ister istemez doğayı tanımladığını unutmaktadır. Kültür olmayan her hangi bir şey olarak doğanın tanımı iktidar için her zaman kullanışlı olacaktır çünkü düşmanlarına kendilerini yeniklerle bir tutmaları fırsatını göstermiş ve boyun eğdirmiş olan her şeyi doğayla eşit saymaktadır. Bu bir enayiler oyunudur ve farkında olmadan yapılan sadık karşıtlığın görünüşte çok radikal bir eleştiri etrafında biçimlenebilen gerekli koşulları sağlar. Kendisini tanımladığı gibi uygarlığa top yekun karşı çıkmak, kendisinin olduğunu iddia ettiği her şey üzerindeki hegemonyasını kabul etmektir. Şayet uygarlığı yok etmeyi diliyorsak, uygarlığı kendi terimlerimizle –anarşist epistemolojinin sağlamaya çalıştığı–tanımlamaya da çalışmalıyız.

Primitivistler vagonlarını bir yıldıza bağlamışlardır, ve yöneldikleri yerde şayet görmek istiyorlarsa o yıldızın kaymasına bakmaları onlara yakışı kalmaktadır. Otuz yıl önce, antropolojistler ilkel yaşamın neye benzediğinin çok farklı bir resmini çizmişlerdi; şimdiden otuz yıl öncesine baktığımızda, resim muhtemelen farklı görünmektedir. O taktirde, anarko-primitivizmin bütün sosyal felsefesi aynen değişecektir. Çok radikal olduğu iddiasında bulunan bir eleştiri nasıl karşı olduğunu iddia ettiği aşırı yerleşmiş geleneklerle doğrudan bir samimiyet vasıtasıyla kendisini tehlikeye atabilir? Primitivist teori epistemolojinin sorusuyla karşı karşıya gelmedikçe, anarşizm içinde hayati bir güç olarak kalmayacaktır.

Gerçek bir anarşist epistemoloji neye benzemektedir? Anarşist bir epistemolojinin tutkunun bir epistemolojisi olabileceğini zannediyorum. Bununla, bilginin tamamen araçsallaştırılmasına çabalamamız gerektiğini ima etmiyorum; arzu her zaman her hangi bir fikirden kaynaklanır ve “istediğim şey doğru olandır” diyen bir epistemolojik duruştan hiç hoşlanmam. Basit bir biçimde, anarşistler olarak, ne istediğimizi biliyoruz demek istiyorum; bu bilimsel heveslere ve sosyal kaprislere dayanamaz. Arzularımızın kendisi sosyal olarak inşa edildiği elbette ki mümkün olurken, bu olasılık sayesinde onları hükümsüz kılmak anarşist eleştiriyi alakasız noktaya taşırdı. O nedenle, anarşizmin kabul edilemez olabileceği olmadan temel gerçek ve esaslar olduğunu ileri sürüyorum. Bunlar dünyayla ilgili zorunlu gerçekler değildir, fakat bunlar anarşizmle ilgili gerçeklerdir.

Bütün anarşistler olabildiğince özgürce yaşamak isterler. Bu iki anlama gelebilen bir doğrudur; bir anarşist olmak, bu hedefe sahip olmak için gereklidir. Bu, her hangi başka bir anarşist teorinin anarşist bir teori olmaya başlaması gerektiği temel bir gerçektir. Bu, Özgürlüğün insan varoluşunun bir amacı olduğu gibi zorunlu bir gerçek olduğunu söylemek değildir. Aksine, düşündüğüm şey açıktır ki, uygun bir şekilde anarşist olarak nitelendirilebilen bazı düşünme tarzları olduğunun ve tam olarak sözde olamayanların olduğunun daha ılımlı iddiasıdır. Anarşist düşünce, kendi tanımıyla, esasen özgürlük amacıyla ilgilenmiştir. Elbette ki, bunun pratikteki anlamı oldukça belirsizdir, fakat genel bir amaç olarak bu anarşizme dair değişmez bir doğrudur.

İkincil olarak, anarşi her hangi bir anlamda yeşildir, bizler sürdürülebilir bir hal ve tavır içersinde yaşamak istiyoruz, hem ekolojik hem de toplumsal. Kitlesel ekolojik yıkıma sebep olan kurumlar ve pratikler, şimdiye kadar, insan özgürlüğünü bastırmakla alakası olduğundan beri, bu ikinci ifade birinci ile çatışma durumunda içersinde olmamalıdır, bir durum kendi yaptığı içerisinde ortaya çıkacaktır mantıklı olarak akla uygun olmadığından. Eğer bu olmuşsa, bir anarşistin sürdürülebilirliğin çehresi içersinde özgürlüğü vaaz geçmeye karar verecektir, fakat yapılanda böylece bir anarşist gibi eyleyemeyecektir. Diğer ifadeyle, biri anarşizmi (başlarda yazdığım gibi, politikadır) bir duruma en uygun cevap olarak göz önünde tutmaz olsa bile, savunduğu şeyin anarşi olmadığını onaylamalıdır, eğer mümkün olduğunca özgürce yaşabildiğimiz bir durum yaratamaz ise.

Anarşizm özgürlüğü sürdürülebilirliğin üzerinde değer verdiğinden, ikiyi, birin diğeri ile zıtlaşması olarak görmez. Özgür hayat sürdürülebilir hayat olmalıdır, çünkü özgür bireyler olarak eylemenin, doğal olarak zulmedici olduğu gibi yıkıcı olan kurumlar ile alakası yoktur.

Anarşist epistemoloji için bunun saklı anlamları şöyledir: bilgimizin hangi kaynaktan geldiği önemli değildir, hedeflerimiz bu kaynaklardan veya bu bilgilerden çıkmadı. O nedenle, anarşi Batı antropologlarının bize anlattıkları şey değildir. Örneğin, eğer antropologlar aniden toplayıcı kampların aşırı derecede ataerkil olduklarına karar verirlerse, buna rağmen anarşistler, ataerkilliği içeren anarşi bakış açılarını tekrar gözden geçirmeyeceklerdir. Eğer bunun gibi bir şey olursa, anarko-primitivistler, ya anarko- önekini ya da primitivist sonekini bırakmaya zorlanmış olacaklar, çünkü ataerkillik anarşi ile birbirine uymayan şeylerdir. Bunu biliyoruz, çünkü istediğimizin ne olduğunu biliyoruz. Bu, Arzunun epistemolojisi ile neyi kastettiğimdir. Anlamsız bilgi basitçi bir veridir, ve anlam arzu tarafından şekil verilmiş bilgidir. Bu anlamın tanımı çok önemlidir, çünkü bu benim, başka herhangi bir tanımının otoriter sonuçlara yol açacağı iddiamdır.

Hepimiz bize dünya hakkında bilgi veren çeşitli kaynaklara bel bağlarız. Anarşist bir epistemoloji bilimsel kaynakların geçersiz olduğunu savunmuyor. Bizler bu tip bilgiyi bir araç olarak kusursuz bir biçimde kullanmaya razı olmalıyız. Buna rağmen anarşi eğer tamamen Batı biliminin tarihsel bir evresine ait olan insan yaşamında bir devre bakarak teşhis ediliyorsa, o zaman anarşi sadece uygarlığın değil otuz yıllık uygarlığın belirli bir safhasının entegre bir parçası haline gelir. Bu anarşist düşüncede ciddi bir yanılmadır ve epistemolojiyle bir ilgi yoksunluğuna doğrudan doğruya mal edilebilir.

Arzularımızın ütopyanın önceden paketlenmiş bilimsel bir resmine kanalize edilmesine müsaade edersek, Batı uygarlığı tarafından bize sokak sokak başka bir malı satın aldığımızı tahmin etmemek zordur. Belirli bir tarih öncesi devirle istediğimiz her şeyi tamamen teşhis etmek anarşinin amacını ıskalamaktır ve katıksız bir nostaljiye yenik düşmektir; daha kötüsü, basit bir soyutlama olan bir geçmişin nostaljisidir. Bizler antropolojistler tarafından uydurulmuş olan bir sosyal modeli değil kendi yaşamlarımızı olabildiğince özgürce ve sürdürülebilir bir şekilde yaşamak istiyoruz. Bilgimizin belirli kaynağı her ne olursa olsun, anarşist bir eleştiri, Batı bilimi veya başka bir kurum tarafından yaratılan gündeminin hakimiyetinden sakınmak için anarşist bir epistemolojiye başvurmayı gerektirir.

İleri sürdüğüm anarşist bir epistemoloji için ana-hatlar çok geniştir, hatta belki de belirsizdir. Bunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum çünkü bilginin yorumlanması süreci karmaşık olsa da, bizler bunu yaparken kafalarımızda birkaç genel ilkeyi koruyabiliriz. Şayet belirli bir epistemolojik bir teori ortaya atsaydım, bu anarşist bir epistemoloji olmayacaktır. Anarşistler için, bu bilginin tutarlı ve yetki verici olmasına müsaade eden bütün özgürlük arzusunun üzerindedir.

Çeviren : k.u.

http://www.oocities.com/yesilanarsi/yazilar/anarsist_epistemoloji.htm
http://hasat.org/forum/Anarsist_Epistemoloji-k3508.html

August 23, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan | Leave a comment

Tarım ve Çeşitlilik: Biyosferler arasındaki karşıtlık – Benjamin Shender

Yazının orjinali :
https://ecotopianetwork.wordpress.com/2010/06/24/agriculture-and-diversity-antagonism-amongst-the-biospheres-benjamin-shender/

Tarım kaynakları kullanır. Basitçe budur. Tarım insanların yaşamlarını sürdürebilmeleriyle kaynakların besin enerjisi içersinde dönüştürülmesi metotudur. Bunu elde etmek için tarımın kullandığı iki çeşit kaynak vardır: solar enerji ve dünyada bulunan kimyasallar. Bu kaynakların her ikisi de sonunda oldukça sınırlıdır. Dünyadaki kaynakların sayısını
arttırmak için yeni yollar bulmuştuk, özellikle derinlemesine tartışılmış olan petrolün kullanımıyla. Ancak güneş enerjisi de sınırlıdır. Gerçekten, yıllık temelde Dünyaya gelen solar enerji miktarı nadiren değişmez, bunun gibi yıllık sabit bir enerji girdisi olarak solar enerjiden bahsedebiliriz.

Tarım insanlığın ana besin kaynağı ve nüfus besin stoğunun bir fonksiyonu olduğundan bu yana (Tez 4’e bakın). Kolayca insanların güneş enerjisinden yapıldığını iddia edebiliriz. İnsan nüfusu şuanda artmaya devam ettikçe, bu şunu açıklar: Dünyanın yıllık güneş enerjisi stoğunun şimdiye kadar artan oranı, insanlara ve besin olarak insanların kullanımının çoğunluğu olan bazı türlere paylaştırılmış oluyor (Besinin Kilitlerini Açmak ve İnsanlar Neden Açlıktan Ölüyor’a bakın). Bunun gibi bu enerjinin şimdiye kadar azalan oranı diğer türlere uygundur. Bu azalma tarım ve diğer
pratikler tarafından çölleştirilen toprak miktarı, ve yollar ve şehirler için asfaltlanan toprak miktarı ile karşılaştırıldığında, rahatsız edici bir doku gelişir.

Konunun talihsiz gerçeği insanların fizik kanunlarına müstesna olmadıklarıdır. Termodinamiğin enerjinin korunumuna ilişkin ilk kanununa göre evrenin toplam enerjisi sabittir, enerji yanlızca formunu değiştirir. Bunun gibi, insanlar genişlemeye devam ettikçe, bir zamanlar diğer türler tarafından kullanılmış güneş enerjisini kendi kullanımımız için yeniden tahsis ediyoruz. Bu diğer türlerin yok olmasında farkına varılacak büyüklükte bir artışa sebep oluyor, ve bu
türler öldükçe, çeşitlilik kayboluyor. Bu tarımı dünyadaki çeşitliliğin önde gelen yok edicilerinden biri yapar. Birçoğu bununla bir problem göremeyecekken, bu yalnızca kendi dar-bakışlarından dolayıdır. Omnivore olarak insanın pozisyonu farklı besin stoklarından yaşamamız için bizi oldukça uyarlanabilir kılar, fakat birçok farklı besin stoğunun dışında yaşayamayacağımız konu dışıdır. Dünyanın şuanki nüfusu yalnızca buğday, pirinç, çavdar ve arpa dağıtımı boyunca korunmaktadır. Hububatlar. Nüfusla çok sıkıca alakalı bu bitkilersiz mevcut nüfusumuza ulaşılamaz. Ve
onlarsız nüfusu korumak imkansız olacaktır. Diğer hiçbir besin yoğun olarak yetiştirilemez, bize kilogram başına bu kadar çok enerji veremez, veya böyle tamamen evcilleştirilmiş olamaz. Herhangi canlı şeyler kadar bu taneler de birçok farklı böcek, bakteri ve diğer türlere güvenendir. Bu türlerin yanlış bir kombinasyonun nesli tükenirse, hububatın ki de tükenir. Bu şuan olasılık dışı gözükebilirken, nesli tükenen türlerin sayısının “anahtar” türlerin tükenme olasılığını artırdığı gibi, ölümlerini de kesinlik noktasına arttırdığı üzerine dikkat çekilmiş olmalıdır. Bu tarımda ve insan türünün çoğunluğunda açık basamak tepkimeye sahip olacaktır.

Özetle:
Tarım hayatta kalmaları için dar kategorideki bitkilere güvenen kalabalık insan nüfusuna sebep olur. Bu ekstra nüfus diğer türlerin pahasına var olur. Bu diğer türlerin bir çoğunun nesli tükenir. Nesli tükenen türlerin sayısı arttıkça, daha önce bahsedilmiş bitkilerin neslinin tükenmesine sebep olan basamak reaksiyon olasılığı artar. Bu yüzden: X miktarda zaman sonra tarım kendisini öldürmek eğilimdedir.

Bu kesinlikle insanın oldukça geniş yüzdesinin öleceği anlamasına gelecekse de, insanın muhakkak neslininin tükenmesi anlamına gelmeyecektir. Omnivore’lar çeşitli besinlerden beslenme avantajına sahiptirler; ancak, hububatlar omnivore değildir.

Çeviren : Elfun
http://hasat.org/forum/Tarim_ve_Cesitlilik__Biyosferler_arasindaki_dusmanlik-k6787.html
http://yabanil.net/

August 23, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, tarim gida GDO, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Yaşamlarınızı Geri Çalın – Feral Faun

Ekonomi -yaşamın üzerinde hayatta kalmanın tahakküm altına alınması- tüm diğer tahakküm biçimlerinin sürdürülmesi için esastır. Kıtlık tehdidi olmadan, insanları gündelik çalışma ve maaş rutinine itaat etmeye mecbur etmek zor olurdu. Bizler ekonomikleştirilmiş bir dünyada doğduk. Mülkiyetin sosyal kurumu kıtlığı gündelik bir tehdit haline getirdi. İster özel isterse komünal olsun mülkiyet, birinin istediği veya ihtiyaç duyduğu şeyi basitçe almak yerine, genel olarak sadece ekonomik değişim biçiminde kabul edilmiş olan bir izin istemesinin beklendiği bir durumu yaratarak bireyi dünyadan uzaklaştırır. Bu şekilde, yoksulluğun farklı seviyeleri zengin için de dâhil herkes için garanti edilmiş olur, çünkü sosyal mülkiyet kuralı altında birinin sahip olmaya müsaade edilmediği şey birinin sahip olmaya müsaade edildiği şeyin ötesine geçer. Yaşam üzerinde hayatta kalmanın tahakkümü sürdürülür.

Yaşamlarımızı kendi kendimize yaratma arzusunda olan bizler, toplumun sürdürülebilirliği için esas olan bu tahakkümün saldırmamız ve yıkmamız gereken bir düşman olduğunun farkındayız. Bu anlayışla, hırsızlık ve ev işgaline asi bir yaşam projesinin bir parçası olarak önem verilebilir. Refah programları, hayırsever yemeklerini yemek, çöplerden yemek ve dilenmek düzenli bir iş olmadan hayatta kalmamıza yardımcı olabilir, ama onlar ekonomiye hiçbir şekilde saldıramaz; aksine ekonominin içinde yer alırlar. Hırsızlık ve işgal etmek de hayatta kalma taktikleridirler. “Yuva hakkını” veya işgal evlerini yasallaştırmayı talep eden işgalciler, “işlerini” diğer işçiler gibi kıymetsiz eşyalarını biriktirmek için yürüten hırsızlar -bu insanların ekonomiyi yok etmek gibi bir niyetleri yoktur.- onlar sadece malların adilce dağıtılmasını isterler. Fakat asi bir yaşamın parçası olarak işgal eden ve hırsızlık yapanlar bunu ekonomik mülkiyetin mantığını hiçe sayarak yaparlar. Kendi yaratmadıkları bir dünyanın taleplerine baş eğerek selamlamayı veya bu mantık tarafından dayatılmış kıtlığı kabul etmeyi reddeden, bu gibi asiler, imkân olduğunda herhangi birinden izin almadan arzu ettiklerini alırlar. Toplumun ekonomik kuralına meydan okuyarak, kendi dünyamızın bolluğunu geri alırız -ve bu bir ayaklanma eylemidir. Sosyal kontrolü sürdürmek için, bireylerin yaşamları çalındı. Biz de çalınan yaşamlarımız yerine, ekonomik olarak hayatta kalmayı, çalışmanın ve maaşın sıkıcı var oluşunu elde ettik. Yaşamlarımızı ne geri alabiliriz ne de onlardan dilenebiliriz. Sadece geri çaldığımızda kendimizin olacaktır – ve bu izin almadan istediğimiz ne varsa almak anlamına gelir.

Willfull Disobedience #2. sayıdan

August 23, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

   

%d bloggers like this: