ecotopianetwork

SOLUN DUVARLARINI YIKAN ANARŞİ – Sol ve “1 Mayıs” üzerine sol olmayan bir değerlendirme-

1 Mayıs yine geldi çattı…Çoğumuza artık gına gelmedi mi? Yıllardır bir hac, umre veya “Atatürk’ü anma törenleri” gibi ibadetini yaptığımız bu günde neyin kutlamasını yapıyoruz? Solun her sene aylar öncesinden bir saplantı olarak yaptıkları hazırlandıkları işçi sınıfının ibadet günü Pazar mitinglerle, basın açıklamalarıyla gerçekleşecek. Peki başka ne olacak? Bizim için otoriteler tarafından belirlenmiş alanlarda ve eylemde bulunmak hangi devrimci amaçlara hizmet edecek?

İktidar, karşıtı ortaya çıktığı anda onu ezmesini iyi bilir. Karşıt çoğunluğun veya kitlelerin “ezici gücüyle” uzlaşarak, isyan ruhunu bastıramasa da, etkisizleştirmeyi veya onu marjinalleştirmeyi çok iyi becerir. Böylelikle sistem karşıtlarını parçalamayı başarıyla tamamlamış olur. Bu anlamda “ezilenlerin” savaşı “kökten” bir yıkım olmadıkça kısa vadeli bir “zaferden”, esasında birer “karşı-devrimden” başka bir şey olamaz.

Sınıfsal bakış açısı, yaklaşık 200 yıldır bize efendilerle gariplerin iki farklı kutup olduğundan dem vurup durur. Hem ekonomik, hem kültürel, hem de sahip oldukları değerler açısından birbiriyle sürekli çelişki içinde olan iki sınıftan bahseder. Bu bakış açısının bir sonucu olarak, birine diğerine göre “devrimci veya ilerici” misyonlar yüklerler. Onların bu kör bakışı, hayata sadece siyah-beyaz baktıklarından dolayı yaşamın çeşitliliğinin yok edilmesine hizmet etmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu bakış açısı önceden beri ve bugün, yaptıkları her etkinliği, her eylemi “bilimsellik” saplantısının arkasına sığınarak, “ben her şeyi çözdüm” edasıyla haklı ve meşru görmektedir. Biz bunlara “ezilenden çok ezilenci” diyoruz. İşçi Sınıfı (veya utangaç anlamıyla Ezilen Sınıf veya Halk) saplantıları, ezilenler için başka bir kabustan öte bir şey değildir. Çünkü onlara göre ezilenler devrimcidir, en eski ve dar anlamıyla üretimden gelen gücünden dolayı “haklıdır”. Onlar için ezilenlerin (veya halk) iradesinden üstün bir şey yoktur. Dolayısıyla sınıfsal bakış açısı, üstün irade olarak “devlet” yerine “halkı” koymaktadır. Şayet tahakküm olacaksa, bunu halk yani ezici çoğunluk gerçekleştirecektir. Radikallerin ve hatta bazı anarşistlerin boyun eğmek zorunda hissettikleri şey de budur; “kitleler”. Kitlelerin dışındaki bir irade kabul edilemez. Kitlelerin dışındaki bir irade (ister bireysel ister grupsal olsun) kitleleri hiçe saymaktır ve hatta “otoriterliktir” bu bakış açılarına göre.

Fakat gözden kaçan en önemli etken; kitlelerin bugün ve uzun zamandan beri sistemin propaganda araçları tarafından yönlendiriliyor olduğu gerçeğidir. Daha doğrusu, esasen belirli bir varlığa veya ruha sahip olmayan bir “mit” olan kitlelerin gücüne veya iradesine itibar etmektir. Kitle toplumu, tüm ayaklanma tehditlerine rağmen uygarlığın insanlığı kolaylıkla yönetebileceği bir ortam sağlar. Bir makine olarak toplum, bireyin bir dişliye indirgenmesini ister ve onu “evcilleştirir”, etkisiz hale getirir. Dolayısıyla kitle, bireyin yani gerçek muhatabımızın bastırılması için bir araçtan başka bir şeye dönüşmez. Fakat sol veya bazı anarşistler, siyasetlerini uysal ve maniple edilmiş kitleler üzerinden (ve için) oluştururlar. Doğrudan doğruya uysallaşma sürecine dahil olur ve hatta uysallaşma sürecini dönüştürmeye çabalamış olurlar. Devrim, bu güruh için evcilleşme sürecinin “dönüştürülmesi” ve “hızlandırılması”dır. Bu bir karşı devrimdir. Sınıfsal bakış açısı ancak bu uysallaşma sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkar.

Son bir haftadır, sokak ve caddelerdeki duvarlara baktığınızda, neden bahsettiğimi anlayabilirsiniz. Bin bir türlü afiş ve pankartla solun yıl içerisinde kaybettiği kanı, geri kazanmaya çalışıyor olduğu bariz bir şekilde gösteriyor. Gariban edebiyatının vardığı nokta, garibanın garipliğinden zevk almasını istemekten öteye gitmiyor. Devrim çağrıları, iktidardan “hak ve özgürlük” talep etme şeklinde seslendiriliyor. Başka bir dünyanın değil de, başka bir rezilliğin arzusu kendini hissettiriyor.

Sol örgütlerin 1 Mayıs çağrısı için astıkları afiş ve dağıttıkları duyurularda gözlere çarpan, söylemlerin insanlığın ve gezegenin kökten kurtuluşu bağlamında hiçbir anlam ifade etmediğidir. Uysal talepler bugünün asisini ultra bir evcileşme içine sokmakta ve asileri uysalın en radikalini seçmek zorunda bırakmaktadır. Belki de uysal olanın en radikali bir çok anarşistin anarşist-komünizm, Liberter sosyalizm veya platformizm dedikleri eğilimlerdir. Otoriter solun bugün geldiği nokta sistemle uzlaşmak bir yana, bugünün devletçi-faşistik rejimlerinin desteklemekten ibaret olduğundan dolayı en uysal politik eğilimlerdir. Tüm bu eğilimleri bir bütün olarak içeren sol, tüm politik söylemlerinde evcilleşmenin dışına bir yana onun desteklenmesinin ve daha da geliştirilmesinin çabası içerisindedir. O kadar ki, sistemle her an uzlaşmanın kıyısında, ona meydan okumaktadır. Ondan talep etmekte veya onu kucaklamaktadır. Çünkü solun tüm amacı karşı çıktığı şey olmaktır. Türkiyeli Anarko-komünistlerin (Anarşist Komünist İnsiyatif) son bildirilerinde bu arzularını şöyle ifade ediyorlar: “Patronlar bir sınıf olarak hareket ediyorlar, örgütleniyor, bizi sömürüyor, uyutuyor, kullanıyorlar! Biz niye sınıf gibi davranmayalım!”

Çeşitlilik gösteren Sınıf savaşımı fikri, tarihin ve toplumun metafiziksel bir bakış açısıdır. Bu gerçekliğin ön plana çıkartılarak mitleştirilmesi ve o gerçekliğin esiri olmak, her fırsatta “bilimselliği” öne süren solun dinsel bir öğretisidir. Onlar için, sınıfsal gerçeklik dışındaki hiçbir şeyi “iyi”, “doğru” veya “haklı” olamaz ve “suçludur” yargılanmalıdır. Solun bu anlamda tarihte oynadığı rollerden ve deneyimlerden bahsetmeye gerek yok. Sol, her nerede güç kazandıysa orada hiçbir anarşi veya özgürlük durumundan eser göremeyiz. Aksine bugünün sistemleri içerisindeki hükümet değişimlerinden başka bir şey değildir. Daha sancılı gerçekleşenidir. Kitleler halen kitledir. Kişinin iradesi, her zaman tanrısal bir dokunamazlığa sahip olan “toplumun” ayakları altında çiğnenmektedir.

Tarih bize solun veya bugüne kadar olan devrim perspektiflerinin nasıl karşı devrim teorilerine dönüştüğünün ispatını sunar. O halde sınıf savaşımı mitiyle yola çıkan bu perspektiflere itibar etmek ve onları takip etmek, isyankar öfkemizin ve özgürlük tutkumuzun bastırılması ve isyankar mücadelede hayal kırıklıklarımızın temelidirler. Bireysel öfkemiz ve özgürlük arzumuzu ifade etme mücadelemiz, kendi kendimiz için gönüllü bir şekilde olması gerekirken, tanrısallaştırılan bir makine (topluma) için olmaya yönlendirilerek, tutkulardan ve arzulardan arınmış, “mantığa” bürünmüş bir mücadeleye daha doğrusu itici ve zorunlu bir göreve indirgenmektedir. Sadece “her şey devlet için” söylemi “her şey toplum için” söylemiyle yer değiştirmiş fakat toplumsal tahakküm bağlamında gözle görülür bir değişimin ifadesi olmamaktadır.

Emeğin mücadele günü olarak otoriteler tarafından belirlenmiş 1 Mayıs, işçilerin zincirlerini bilemelerinin günü olmaktan öte bir şey değildir. Sendikacılar, örgütçüler, politikacılar ve sol entelektüeller tarafından, bireylerin oluşturduğu kitlelere, bir sınıf olma bilinci taşınarak, sanki her bir bireyin birbirleriyle ortak bir “sınıf” tavrı, bilinci, politikası, ahlakı varmış gibi hissetmesi sağlanır. Bu empoze etme durumu, onlar için devrimci eğitim veya beyin yıkama sürecidir. Bu yöntem bize hiç yabancı değildir. Ta, ilkokuldan bu beyin yıkama süreçlerini hatırlayabiliriz. Sanki bireylerin oluşturduğu tek bir ulus varmış gibi, bize en yüce değer olan “vatanseverlik” aşılanırdı. Sol ise aynı ürünü bize pazarda farklı bir marka ve pakette sunar.  Dikkat ederseniz bugün sol ile sağ söylemler arasındaki fark pek azdır. MHP’nin hedef kitlesine ve tabanın söylemlerine baktığımızda olağanüstü bir şekilde solun “sınıf tavrı” veya “sınıf bilinci” dediği şeyle karşılaşırız. Öyle ki, bu topraklarda MHP’nin duruşu sola göre daha “ezilen” bir kesime hitap eder. Sol ise ezilenler için “kendini beğenmiş entelektüellerden” başka bir şey değildir. Herhangi bir solcu ile tartışırsanız bunu anlamanız geç olmayacaktır. Onlar geleceğin demokrat asil yöneticileri olmaya taliptirler. Kitleleri etkilemek ve saflara çekmek için kendi değerlerini geri atarak kimisi özgürlükçü, kimisi yurtsever olduklarını, kimisi de kitlelerin en otoriter değerlerini savunduklarını söyleyecektirler. Onlar bugünün koltuklarına taliptirler, sadece bürokrat odalarının biraz tadilata ihtiyacı olduğunu düşünmektedirler. Dışarı çıktığınızda cadde ve sokaklardaki afişlere veya bir yerlerde bir “1 mayıs” duyurularına baktığınızda bunu görebilirsiniz.

“Yoksulum Emekçiyim, Yurtsever cephedeyim”, “8 saatlik işgünü için mücadeleye”, “1 Mayıs ücretli izin günü ilan edilsin”, “Ülkene, değerlerine sahip çıkmak için 1 mayısta alanlara”, “gerçek vatanseverler 1 mayısta alanlara”, “herkese iş herkese aş”, “esnek üretime hayır”, “İşgale karşı savaş Kürtlerle Barış”, “özgürlükçü bir sosyalizm için…” vs. vs. onlarca örgüt rengarenk afişleriyle, pankartlarıyla, bayraklarıyla 1 Mayıs Pazar günü kendilerini halka pazarlamak için alanlara çıkacak. Bu bir seçim çalışmasıdır. Örgütler ne kadar kitleselleşirlerse o kadar kitleselleşeceklerini düşünmektedirler ve özellikle Türkiye’de bu bir olgudur. Her örgüt aylar öncesinden 1 Mayıs çalışmalarına başlamaktadırlar. Kitle olmak, kitleselleşmek her iktidar gibi her örgütün en temel hedeflerindendir. Eylemlerden sonra “sözde” devrimci basındaki “kitle sayısı” tartışmaları meşhurdur. Her örgüt kortejinden birileri “kitle sayıcısı” olarak görevlendirilmektedir. Anarşistler için de bu geçerlidir. Etrafta hangi gurubun kaç kişi olduğunu yazan anarşistleri bile görmek mümkündür. Çünkü onlar da bu mide bulandırıcı oyunun içindedirler. Sayı, görsellik, disiplin, dikkat çekicilik her şeydir. Aksi taktirde siyaset pazarındaki yer tehlikeye düşmektedir. Yıllardır anarşistlerin dört gözle beklediği ama elde edemedikleri kitleselleşme işte bu yüzden sağlanamadı; pazara uyum sağlayamadıkları için…Fakat bunun için son yıllarda atağa geçenler de yok değil. Bu oyunun dışında olmaktan rahatsız olan bir çok anarşist vardır ve bu kötü his onların bu oyuna girmek için can atmalarına neden olur.

Sokak gösterileri iktidarların belirlediği eylemlerdir. Aynı futbolun ve boğa güreşlerinin bir zamanlar efendiler tarafından kendilerine yönelmelerini engellemek için kitlelerin öfkelerini ifade etmeleri yani izole olmaları için verilen alanlardır. Her hangi bir devrimci veya isyancı bir durumla yakından uzaktan alakası yoktur. Bu eylemler, yaratıcı olmaktan çok artık mücadeleyi daha da monotonlaştırmakta ve etkisizleştirmektedir. Takvime bağlı olarak yapılan bu gibi gösteriler, birer şovdur. Her örgüt en güzel en dikkat çekici pankartı, bayrağı ve sloganı atmak için uğraşır. Mastürbasyonun haddi hesabı yoktur. Günler, haftalar hatta aylar öncesinden tartışma platformları oluşturulur, sloganlar, taşınacak pankartlar, yürüyüş istikameti tartışılır ve karar verilir. Bu bir “iş” olmaktan öteye gitmez. Monoton, sıkıcı, yaratıcı olmayan, işe yaramaz ve uysal bir etkinliktir. Uysallaşma sürecine önemli derecede katkı sağlamaktadır. Çünkü kitlesel eylemlerin başarı sağladığı yanılsaması yaratılır. ABD’nin Irak İşgaline karşı dünyada milyonlarca insanın protesto yürüyüşü yapmasıyla övünülüp durulur, fakat olan biten bir şey yoktur. Küreselleşme karşıtı eylemlerde ise, liberal solcular barışçıl eylemlerin başarılı olduğundan dem vurup dururlar. Fakat olan biten hiçbir şey yoktur. Barışçıl eylemler sistemin uysallaştırma politikasının tam da dahilindedir. Barışçıl eylem, ancak kamuoyunun olumlu tepkisini alacaktır, fakat kitlelerin uysallaşması projesine büyük oranda katkılar sağlayacaktır. İsyan, barışçıl gösterilerle kansız bir şekilde bastırılmış olacaktır.

Türkiye’deki anarşistler açısından baktığımızda ise belirli miktarda soldan büyük oranda bir kopamayışı görebiliyoruz. Doğrudan eylemin daha tam anlamıyla gerçekleşemediği bu diyarlardaki “anarşi” kendisini ancak solun kuyruğunda ve içinde bir fraksiyon veya TC devletinin ve solun militarist duruşunun karşıtlığında ifade edebiliyor. Öz olarak baktığımızda bu diyarlardaki anarşi 80 sonrasının sol bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Ve bu nedenle de tanımların ince çizgileri arasında gidip geliniyor. Birey kavramı “liberal-sorumsuz birey”, topluluk kavramı ise “örgütçülük” arasında gidip geliyor. Bireycilik, kendisini ya derin bir ahlakçılıkla ya da hiçbir şey yapmamanın teorisi olarak, toplumculuk ise, soldan devralınan örgütçü, “eylemci” ve sekter bir teori olarak karşımıza çıkıyor. Anarşist doğrudan eylemin ve mücadelenin gerçekten hayata geçmediği bu diyarlarda, suç her ne kadar bireycilere atılmak istense de burada karşılıklı bir sorun mevcuttur. Anarşi olagelen anlamı dışında yeniden değerlendirilmelidir. Onu geçmişin tozlu kitaplarından veya merhum yazarlarından değil, şu anda ve şimdi tanımlamak zorundayız. Arzularımızı ve tutkularımızı yeniden tanımlamalı ve bir ideoloji olmanın dışında anarşiyi bir durum olarak düşünmeliyiz ki, hayal gücümüz bizi gerçekliğe daha kolay taşıyabilsin. Aksi taktirde ideoloji, ilkeler ve sınırlar üçgeninde sıkışmış bir tahakküm zincirinin içerisine düşer ve özgürlük tutkumuzu-tahakküme olan nefretimizi uysallaştırarak bastırmış oluruz.

k.u.

http://hasat.org/forum/Solun_Duvarlarini_Yikan_Anarsi-k5256s1.html

August 23, 2010 - Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: