ecotopianetwork

Maude Barlow ve Egemenlerin Suda Birbirine Karışan İzleri – Kızılca Yürür

Maude Barlow’un, “Su Savaşçıları Karşı Koyuyor” bölümünde kendi kişisel su direnişi deneyimleriyle de ilginçleştirdiği kitabını okurken, yazarın Fabianist düşüncenin bir yandaşı olduğuna, merhum Adam Smith’in modern toplumda kamunun rolü ve işbirliğinin amaçları konusundaki fikirlerine de çok uzak olmadığına karar verdim. Diğer yandan, ‘sulara kim, ne yapıyor?’ sorusuna derli toplu yanıt veren bir kaynakla karşı karşıya olduğumuzu belirtmekte de, fayda var.

Su ve enerji yoğunluklu endüstri tarımı, sanayinin artan su gereksinimi, büyük barajlarda hızla buharlaşan ve tuzlanan sular, hızlı kentleşme ve buna bağlı olarak hidrolik döngünün kırılması; küresel neoliberal ekonominin baskılarıyla, ülkemizde de, ticari kaygıların toplumsal ve ekolojik kaygıları susturmasına, kötü planlama faaliyetleri ve kamusal denetim eksikliğiyle, 80’li yıllardan beri su felaketlerini kanıksamamıza yol açtı.

Bütün dünyada da, erozyon ve iklim değişikliğine bağlı kuraklık, nehirlerin yataklarından boru hatlarıyla çekilmesine bağlı olarak ekolojik su sistemlerinin çökmesi ve suların derinlerdeki yatakları besleyemeden denizlere karışıp kaybolması, atık suların da arıtılmadan denize dökülüp, döngü dışına çıkması ve kaybedilmesi; suları tutabilecek sulak alanların ve ormanların yok edilmesiyle, doğal ve olağan su tutucu filtrelerin de ortadan kalkması, bir su krizinden bahsetmemize yol açan değişimler. Üstelik su kıtlığından doğan sorunların dağılımı, getirilen çözüm önerilerinin içeriği, büyük ve artmaya aday adaletsizlikleri beraberinde getiriyor. En ağır sorunları, suların çekilmesine yol açan kararları kendi almamış, kontrolsüzce su tüketiminden sorumlu olan ve çıkar sağlayan kesimlerden olmayan insanlar çekiyor.

Barlow, kitabında şu gelişmeleri kayda geçirmiş: • 1995-2005 arası, kuraklık çeken toprak yüzdesi iki kat arttı

• Eriyen buzullarla denizlerin yükselmesi, artan su kirliliği ve buna bağlı yosunlaşma, taşkın sulamayla sürüklenen verimsiz topraklar, ormancılık, petrol ve madencilik şirketlerinin faaliyetleri, tüm dünyada sulak alanları kuruttu. Oysa sistemin böbrekleri olan sulak alanlar, sulardaki kir ve toksinleri, ırmak, göl ve akiferlere ulaşmadan süzer. Aynı şekilde, ekosistemin akciğerleri olan, kirliliği emen ve taşkınları önleyen ormanlar da sürekli katliamlara kurban gidiyor.

Büyük baraj ve boru hattı projeleri kırsal bölgenin suyunu kentlere taşıyarak, kırsal alanda çölleşmeye ve tarım arazisinin kaybedilmesine yol açıyor. Susuz kalan çiftçilerin kentlere göç ederek su ve bağlı alt yapı hizmetlerinin tedariki sorununu derinleştirmesi bir yana, bu devasa projeler için para bulması gereken devletler, içinden çıkılması güç borç girdaplarına düşüyor. Ayrıca, kırsaldan kente su taşıyan bu sistemlerde sızıntı ve uzun mesafelerin getirdiği zorluklardan dolayı yüzde 40’a varan su kayıpları yaşanıyor. Aşırı borçlanma, ekonomik kararlarda mutlak çaresizlik anlamına da geliyor. Barlow, borçlu hükümetlerin su sistemlerine zarar veren ulus ötesi şirketlere sözünü geçirecek gücünün kalmadığını, bunların bazıları halkına baskı uygulayabilme gücü karşılığında ülkelerinin doğal kaynaklarını peşkeş çekse de, toplum yararına kamu politikaları izlemeye çalışan teknokratların bile, hareket alanlarının geniş olmadığını düşünüyor.
• Fabrika gibi çalışan çiftliklerde antibiyotik, azotlu gübre, böcek ve zararlı otlara karşı ilaç kullanımı çok yoğun ve bu zehirler, suya karışıyor. Endüstriyel tarım koşullarında şart olan taşkın sulama yönteminde, kullanılan suyun yüzde 80’i buharlaşmayla kaybediliyor ve suyun sürüklediği rüzgârla uçuşan üst toprak katmanı kaybedilince, çölleşme kaçınılmaz oluyor.

• Gelişmiş ülkelerde, kullanılan suyun yüzde 60’ı endüstrinin üretim süreçlerinde harcanıyor. Dünyanın dev nüfuslu, hızla sanayileşen ülkeleri Çin, Hindistan ve Brezilya bu kurala uyarak, giderek daha fazla suyu enerji üretim merkezlerinde ve fabrikalarda kirletiyor. Üstelik bu ülkelerde, üretimde çevre mevzuatına ne kadar uyulduğunu denetlemek iyice zorlaşıyor.

• Su kıtlığına bir teknik ve idari sorun gibi yaklaşan ulus ötesi düzenleme ve dengeleme kurumları; Dünya Bankası ve çeşitli bölgesel kalkınma bankaları, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve Dünya Ticaret Örgütü, doğal kaynakların korunması ve su adaletine dayalı planlama çalışmaları için gereken politik iradeye sahip değil. Bu kurumlar, hızlı bir teknolojik çözümün vaadine kapılarak, kısıtlı ve tükenmekte olan bir kaynak kabul ettikleri suyu paraya çevirmek için çalışan şirketlerle, gerekli finansal güce sahip olmadığını düşündükleri devletlerin işbirliğini destekliyor.

• Bu esnada, Kenya’daki Naivasha gölü, havzayı çevreleyen ve çiçek açınca Avrupa’ya gönderilen güllerin emdiği sularla kuruyor ve gölün eşsiz su aygırları evsiz kalıyor, şirketler Etiyopya ve Uganda’da taşınacak uygun göller aramaya başlamış bile. Bir litre etanol üretmek için 1700 litre su harcanması gerektiğinden, biyoyakıt bitkileri üretiminde önde gelen ülkelerden olan ABD’nin yer altı akiferleri hızla kuruyor. Hindistan’da suları şişeleyip götüren Coca Cola ve Pepsi fabrikalarına karşı köylülerin direnişi kısmi başarılar kazansa da, sürekli daha derine kazılması gereken kuyular ve kuraklıktan terk edilen köyler, ‘sanal su ihracı’ denen ve ürünlerin içinde ülkeyi terk eden suların, geri gelemediğini gösteriyor. Aynı ülkede, aşırı su içen genetiği değiştirilmiş pamuk türlerini eken Monsanto mağduru köylülerin suları tükenince, salgın hastalıktan kırılırcasına, yüz binlerce küçük çiftçinin intihar etmesi, nedense gazetelerde nadiren haber oldu.

Çin, tüm Asya’ya yayılan, insanlığın yarısının su kaynağı olan, Himalayaların eriyen karlarından beslenen, Tibet yaylasındaki on büyük havzanın sularını kendi ülkesinin kuzeyine yönlendirmeye çalışıyor. Çin’in kullanılamaz derecede kirlenen Sarı Nehri, hepsinin üstüne barajlar kurulmuş ve yatağı saptırılmış ırmakları düşünüldüğünde, dev su inşaatı bürokrasileri ve şirketlerinin Tibet yaylasının sularına da pervasızca müdahale edeceği anlaşılıyor.

• Bu pervasız tüketim hırsı karşısında ekolojik krizlerin ardı ardına patlak vermesinde şaşılacak bir yan yok. Mevcut ekonomik sistemi sarsmadan, krizlere yanıt arayan dünya bürokratları ve teknokratlarının çözümü, nükleer enerjiyle çalışan deniz suyu arıtma tesisleri, nano teknolojilerin su filtreleme ve geri kazanım ünitelerinde yaygın kullanımı, havadan su emen, bulutların yönünü değiştiren ve yağmur eken teknikler geliştirmek oluyor. Oysa örneğin deniz suyunun arıtılarak tatlı suya çevrilmesi esnasında, büyük miktarlarda toksik su üretilir, bir litre suya karşılık bir litre zehir denize boşaltılır, zira bu kimyasal yoğunluklu bir üretim yöntemidir.

Daha sonra, bu zehirli okyanus suyu yeniden filtreden geçirilerek, kullanıcıya temiz su niyetine ulaştırılır. Üstelik Küresel Su İstihbaratının raporuna göre, 2015’e kadar deniz suyu arıtma endüstrisi, üçe katlanarak büyüyecek. Öte yandan, Çin’de, birbirinin “bulutlarını çalan” ve kendi bölgesinde yağdıran eyaletlerin, ciddi çatışmalar yaşadığı biliniyor.

Kısaca, fakir ülkeleri geliştirmeleri ve kullanmaları zor, fantastik teknolojilerle borç yükünün altına sokmaya devam etmek, küresel adaletsizliği besleyecek, daha fazla teknoloji ve daha fazla müdahale, şimdiden öngörebildiğimiz yeni çevre sorunlarının patlak vermesinden öte bir işe yaramaz. Çevre sorunlarına sürekli daha gelişmiş teknolojilerle yanıt vermek, insanların, araştırma kurumlarıyla üniversitelerin ve devletlerin özel şirketlere bağımlılığını artıracak, onları kontrolü ve kararları tamamen teknokratlara ve şirket yöneticilerine devretmeye mecbur kılacaktır.
Maude Barlow, genel gidişata ilişkin gözlemlerini, su sorunlarının çözümüne ilişkin çabaların tarihiyle çerçevelendiriyor. Burada kitabın özellikle güçlü bir yanı, “su işleri”ne dalan kurumsal ve önemli bireysel aktörleri, yer aldıkları süreçler ve bağlantılarıyla, iyi tanımlaması. Bu aktörleri tanımlarken, hangi çıkarlarla hareket ettiklerini, hangi kisvelere bürünebildiklerini, yılların aktivisti Marlow sağlam hatlarla çizebilmiş. Bu niteliğiyle, su direnişinin tarihine adı geçenlerin bir kısmı da, kitapta eylemleriyle anılarak, su mücadelesinin ortak belleğine işlenmiş oluyor.

Barlow’un tanımladığı haliyle tarihi çerçeveyi, aktörleri ve faaliyetlerini kısaca özetlemek, kitabın tartışmasını eleştirmek için iyi bir zemin hazırlayabilir. Su konusunun ‘kötüler’ tarafında, Barlow’un küresel su karteline dönüşümünü izlediği, içme suyu ve suya bağlı hizmetlerin devleri: Fransız Suez ve Veolia, Alman RWE, daha sonra birkaç kez el değiştiren İngiliz kökenli Thames Water, atık su arıtma pazarının güçlü aktörleri ITT Corp., Nalco, US Filter, GE ve zamanında napalm ve portakal gazıyla zenginleşen, yakınlarda su arıtma teknolojileri işine kuvvetli bir giriş yapan Dow, sadece atık su arıtma değil deniz suyundan içme suyu kazanma konusunda da deneyimli İsrail Şirketi Mekerot ile ortak olan ABD kökenli US Filter Şirketini satın alarak genişleyen ve Ortadoğu pazarına gözünü diken Siemens, Singapur halkına geri dönüştürülmüş lağım suyunu şebeke suyu olarak pazarlayan Singapur merkezli Hyflux ve küresel bir hidro-merkez haline gelen Singapur’un diğer su arıtma şirketleri var.

Deniz suyunu arıtma işi başlı başına bir sektör haline gelmekte ve Hindistan ortaklı İspanyol Şirketi Begesa, Arap ülkeleri ve Ortadoğu’da Pazar arayan yine İspanyol Metito, İsrailli IDE ile yoğun bir rekabet içine girmiş durumda.

Nükleer enerjiyle deniz suyunu arıtma tesisleri hali hazırda Japonya, Kazakistan ve Hindistan’da var ve bu endüstri zaman içinde uranyum şirketlerinin de su pazarına gireceğinin habercisi. Nükleer enerji sektörüyle su sektöründeki kaynaşma, yeni ulus ötesi tröstlerin hem su hem enerji alanında büyük güçler haline gelebileceğini gösteriyor.

Örneğin Fransız su şirketi Suez, 2015-2020’de nükleer yatırımlar yapmayı planladığını açıklamış. Böylece elektrik ve su hizmetleri aynı şirket çatısından idare edilebilecek. Büyük su şirketleri üniversiteler ve bölgesel araştırma merkezlerinde, nano zarlar ve nano geçirgen kristaller üstünde yapılan araştırmaları da finanse ediyor. İsrail üniversitelerinde nano teknoloji araştırmalarına büyük yatırımlar yapılırken, Singapur’da kurulan küresel su araştırma ve geliştirme merkezi uluslararası ortaklıkla finanse ediliyor ve hükümet fonlarıyla çalışan üniversitelerin parlak projeleri burada, anında yeni teknolojilere dönüştürülerek piyasada kullanılabiliyor.

Atmosferik su jeneratörleri, havadaki suyu çekerek, kullanım için biriktiren küçük makineler. Bunların üreticileri arasında, yıllık satışı 5 milyon doları geçen Çin merkezli Hendrx Crop ve Singapurlu Hyflux var. Florida merkezli Aqua Sciences, havadan su üreten cihazlarını Pentagon’a sattı ve cihazları şimdilerde Ortadoğu’da savaşan Amerikan askerlerinin su gereksinimine katkıda bulunuyor.

Bulut tohumlama teknolojilerinde lider olan Çin şirketleri, bu işe yılda 50 milyon dolar harcayan Çin yerel hükümetlerinin kaynağıyla ayakta dursa da, 35 bin kişinin çalıştığı bu sektörün, tarımsal üretimde devleşen gıda şirketleri sayesinde büyüyeceği düşünülüyor. Bu teknolojiyle, bulutlar belli bir bölgeden geçerken üzerlerine uçakla kimyasallar dökerek o noktaya yağmur yağdırılması hedefleniyor. Herhalde gelecekte bulut hırsızlığı yasaları çıkarmak da hukukçuları zorlayan bir alan olacak.
‘Kötüler’ cenahında, şişe suyu pazarının baronları Nestle, Danone, Pepsi ve Coca Cola’yı saymadan geçemeyiz. Barlow, özellikle Avrupa ve ABD’de, musluk suyunun şişe suyundan çok daha kaliteli olmasına rağmen şişelenmiş suyun içme suyu pazarını ele geçirdiğini ama yılda 1 trilyon doların üzerinde cirosu bulunan küresel tatlı su pazarına küresel boru şebekesiyle yaygınlaşacak ambalajsız su ihracatını da katmak gerektiğini belirtiyor.

Sorun tatlı su tükendikçe kıymetinin artacak olması ve şirketlerin kazançlarının krizin derinleşmesiyle artması. Oysa çevre hizmetleri ticareti de pek çok durumda aynı şirketlerin faaliyet alanı, yani kuzuyu kurda teslim etmiş durumdayız.

Bu çıkar çatışmasının ötesinde su şirketleri, alt yapı gereksinimi büyük, fakir bölgelere gitmiyor, zira orada kazanacak para yok. Özel sektör yatırımlarının sadece yüzde biri Sahara altı Afrika ve Güney Asya’ya gidiyor, kırsal bölgelere özel sektörün alt yapı yatırımı sıfır.

Su kaynakları ve hizmet imtiyazlarının tekeli özel sektöre geçtikçe, su kaynağı potansiyelinin saptanması ve uzun vadeli planlama yetkisi de hükümetlerin elinden çıkıyor ve böylece kısa vadeli, tekil şirket çıkarınca örgütlenen yatırım ve planlama, kırsalın sularının kentlere akmasına, kırsal bölgelerde ekosistem çökmesine ve ekonomik felaketlere, bağımsız su kalitesi tahlilleri gerçekleştirilemediğinden atık sulardan dönüştürülmüş suların düzenli sağlık krizlerine yol açmasına ve kaynaklarla teknolojiye hükmeden su lobilerinin dünya çapında büyük politik güç elde etmesine zemin hazırlıyor.

Politik güç noktasından, oyunun bir diğer aktörü olan, neoliberal dünya düzeninin güçlü teknokratlarınca yürütülen, çokuluslu kurumlara geliyoruz. Barlow, 19. yüzyılın sonundan itibaren özel su endüstrisinin varlığını kabul etmekle beraber kamusal su ve su hizmetleri tedariki modelinin özel sektör ağırlıklı bir modele dönüşmesi sürecini 1989’da İngiltere’de, Thatcher döneminde gelişen su özelleştirmeleri furyasıyla başlatıyor.

Fransız tipi kamu idaresi modelinde su hizmetinde özel sektör-kamu işbirliğinin tarihi 80 öncelerine dek gitse de Fransız belediyelerinin giderek güçten düşmesi ve taşeron kullanma eğilimi bu ülkede de 80 sonrası küresel yapılanmayla kendini gösterdi. Barlow ekonomik ve politik dayatmalara karşı savunmasız ülkelerde işleyen mekanizmayı ve burada çokuluslu kurumların rolünü şöyle özetliyor:

Dünya Bankası, 80’ler öncesinde pek çok belediye ve hükümete kamu hizmetlerini geliştirmeleri için düşük faizli kredi vermişti. 80’ler sonrası kredi faizleri birden yükseldi, geri ödemeler aksayınca idarelere kamu işletmelerini, alt yapı kuruluşlarını satmaları, sağlık, eğitim, elektrik, iletişim ve ulaştırma hizmetlerini özelleştirmeleri için baskı yapıldı. 90’lar boyunca, su sistemi işletmelerinin su şirketlerine satılması, verilecek yeni kredilerin su hizmetlerinin özelleştirilmesine bağlanması, bölgesel kalkınma bankaları da işin içine sokularak alınan kredilerin özel sektöre akıtılması hızlandı.

Öyle ki 2000’lere gelindiğinde Hindistan’ın bütün ırmak sistemleri şirketlere kiralanmış, imtiyazlı ortaklık, kiralama ya da işletme hakkı gibi çeşitli özelleştirme yöntemleriyle, kamu-özel sektör ortaklıkları Afrika’dan, Avustralya’ya tüm dünyaya yayılmış durumdaydı.

Kamu-özel sektör ortaklığının anlamı pratikte şuydu: Özelleştirme, kredi koşullarıyla dayatılır. Şirket lehine yaptırımlar arasında, bir ürüne dönüşen su borcunu ödeyemeyen insanların sularının kesilmesi vardır. Bu esnada, su faturaları şirket kazancına uyacak şekilde kabarır. Şirket, genellikle alt yapı iyileştirilmesi ve su erişiminin en fakirlere sağlanmasına yatırım sözlerini yerine getirmez, ancak bağlayıcı hükümler gereği, toplum anlaşmadan çekilirse büyük tazminatlar öder, şirketler kazancı düşük bulduğunda, ortaklıktan çekilir. Anlaşmazlıklar DB’nin Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi’nde çözülür ve Merkezin kararlarının çoğu şirketler lehine verilir. İngiliz Biwater-Tanzanya hükümeti arasındaki anlaşmazlıkta, ancak yoğun uluslararası destekle Tanzanya’nın vaatlerini yerine getirmeyen su şirketini ülkeden kovması ve tazminat hakkını alması mümkün olmuştu.

Şirketler ayrıca, DB’nin Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı tarafından da, siyasi direniş dahil her türlü riske karşı sigortalanır. DB’nin su hizmetlerinde özelleştirme işlerini düzenleyen diğer kurumları, Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası, Uluslararası Kalkınma Ajansı ve Uluslararası Finans Kurumu, ‘yoksullukla mücadele’ ve ‘sürdürülebilir kalkınma’ projelerine destek verdikleri iddiasıyla ve Afrika, Asya ve Amerika Ülkeleri Kalkınma Bankalarıyla işbirliği içinde küresel su düzenini şekillendirme işini üstlenir.

1992’de BM’nin topladığı Dublin Konferansı’ndan beri, suyun kıt bir meta olduğu ve herkes için su idealinin ancak büyük finansmanla gerçekleştirilebileceği ilkesi, DB’nin su konusunda küresel uzlaşma imal etmesini ve Dünya Su Konseyi’nin oluşturulmasını sağladı. İşte İstanbul’da düzenlenen

5. Su Forumunu protesto ettiğimiz, yönetim kurulunda önemli su şirketlerinin simsarlarının oturduğu bu Konsey, Forumlarıyla su politikalarına ilişkin küresel programlamayı gerçekleştiren, devlet temsilcilerinin ülkelerine dönüp kararlarını mevzuatlarına taşıdığı esas kurum rolüne yükseldi.

Barlow’un kitabında ayrıntılarıyla işlediği Aquafed gibi özel sektörün kendi su birliklerine, su işlerine etki eden bölgesel kurumlara burada ayrıntılı girmeyeceğiz. Ancak 2006 yılında Dünya Su Kalkınma Raporunu yayınlayan BM’nin “Global Impact” Küresel İş Etiği Sözleşmesiyle Suez ve Veolia gibi hunhar su şirketlerine bile ‘yeşil kimlik’ ve ‘sosyal sorumluluk sahibi kurum’ imajını sağladığını, UNESCO’nun “Küresel Su Görevi” (2007) çerçevesinde Cargill, Dow Chemicals ve küresel su kirleticisi ürünler üreticisi Protector&Gamble ile gelişmekte olan ülkelerde ‘temiz su, kanalizasyon ve hijyen eğitimi’ sağlamak üzere bir araya geldiğini belirtelim. Şirketler ve medeni dünyanın insaniyet namına iş gören kurumları, bize tuvalete gittikten sonra elimizi yıkamayı öğretirken, Amerika’nın en büyük yeraltı akiferi olan Teksas ile Kaliforniya’nın toplamından daha büyük bir alanı kaplayan ve şu anda en azından beş yüz kent ve kasabaya su sağlayan Guarani akiferinin üstünde, büyük bir Amerikan askeri üssü bulunuyor.

DB ve BM tarafından işletilen Fonlama Konsorsiyumu “Küresel Çevre Fonu” Guarani’nin işletilmesi projesinin içinde ve yine Barlow’un belirttiğine göre, eski ABD Başkanı George W. Bush akiferin üzerinde, Kuzey Paraguay’a ait kısımdan 40.500 hektar çiftlik arazisi satın almış durumda.

Barlow’un kitabının son iki bölümünde değindiği ‘iyilere’, yani su savaşçılarına ve mevcut işleyişe alternatif çözüm önerileri geliştiren kişi ve kurumlara da kısaca değinelim. ‘İyiler’ safında Barlow, anayasasına suyun insan hakkı olduğu ve insani tüketim için gereken suyu kamunun temin etmesi gerektiği hükmünü kamu zoruyla da olsa yerleştiren Uruguay hükümetini, yine içme suyu teminini kamu görevi olarak tanımlayan ve yasalaştıran Hollanda’yı koyarak, onları suyu bir ulusal güvenlik meselesi, su kaynakları üstünde denetimi bir pazarlık ve baskı aracı olarak gören devletlerden ayırıyor. “İnsan Hakları ve Bütün Canlıların Suya Erişimi için Bir Güney Amerika Sözleşmesi” talep eden Evo Morales de kitabın iyileri arasına girmiş.

Barlow’un esas ‘iyileri’, ağır borç yükü altındaki ülkelerin borçlarının silinmesini ya da hafifletilmesini savunan Jubilee South, küresel su politikalarının takipçisi Water Watch, su adaleti kavramını Ortadoğu’da barış için kullanmayı amaçlayan Dünya Dostları Ortadoğu, yerel gıda üretimi, çevre koruma projeleri ve sürdürülebilir tarım ayakları üstünde yükselen Uluslararası Küreselleşme Forumu gibi sivil toplum örgütleri.

Barlow’un savunduğu çözüm önerileri arasında, İsviçre’nin Alliance Sud Grubu’ndan Rosmarie Bar’ın öne sürdüğü, iyi yönetişim talebi de var. Buna göre, iyi yönetişim evrensel olarak uygulanabilir insan haklarına dayalı, bağlayıcı, yasal bir temeli gerektirir. Doğru hazırlanmış bir BM Sözleşmesiyle, suyun bir meta değil, toplumsal ve kültürel bir değer olduğunu kesinleştiren çerçeve kurulabilir.

Barlow’un çözüm önerilerinin diğer dayanağını, Slovak bilim insanı Michal Kravçik ve arkadaşlarının havzaları yenileme ve su kaynaklarını koruma planı oluşturuyor. Bu plana göre hidrolojik döngünün bizi sonsuza kadar suyla besleyebilmesi için, 1) yağmur sularının yerel havzalarda kalmasına izin verecek koşulların oluşturulması, yani yağmur sularının düştüğü ve toprağa akabildiği doğal alanların yenilenmesi, günlük kullanımda suyun okyanuslara gönderilmesi yerine toplanarak, temiz olarak toprağa dönmesinin sağlanması; 2) yeraltı su kaynaklarının doğal dolum hızından daha büyük bir hızla boşalmasına izin verilmemesi, hükümetlerin yeraltı su kaynaklarıyla ilgili yoğun araştırmalara girişerek, yeraltı rezervleri yok olmadan, bu kaynakların denetimini kontrol altına alması; 3) yüzey ve yeraltı su kaynaklarını kirletmeye son verilmesi ve katı yasal düzenlemelerle, Martin Luther King’in dediği üzere, “yasalarla insan kalbini değiştirmek mümkün olmasa da, kalpsiz olanların dizginlenmesi” gerekiyor.

Kitabın vurgusuna göre Kravçik, büyük şirketlere para kazandıracak mühendislik ve teknoloji harikalarına yatırım yapmaktansa insanların doğaya özenli ilgisini hedefleyen projesinin ekonomik küreselleşme ve gerisindeki büyüme zorunluluğuna ters düştüğünü biliyor. Ancak yine de, onun ‘topluluk bazında sürdürülebilir kalkınma programlarını benimseme’ çağrısını, Barlow da hükümetlere ve uluslararası kurumlara dayatmak üzere, bize aktarmaktan kendini alamıyor.

İşte Barlow’un kitap boyunca alttan alta savunduğu noktalarla sorunumuz da burada netleşiyor. Kitabın 208 sayfası boyunca, Barlow bir kere olsun ‘emperyalizm’, ‘kapitalizm’, ‘üretim ilişkileri’, ‘mülkiyet ilişkileri’ dememeyi başarıyor. Silah endüstrisinden, özel ve devlete bağlı ordulardan, uyuşturucu ve fuhuş işlerine bakan mafya mensuplarıyla iç içe geçmiş çokuluslu güç tekellerinden, böylesi büyük ve karanlık konulardan bahsetmemeye çok kararlı. Sanki şirketler tarafından satın alınabilen yoz politikacılarımızdan kurtulsak, şu BM’yi kuruluş amaçları konusunda aydınlatabilsek ve ülkelerimizin anayasasına ‘su bir insanlık hakkıdır’ ibaresini bir yerleştirebilsek gerisi çorap söküğü gibi gelecek. Esaslı teknokratlar ve işinin ehli hukukçuları da yelkenimize rüzgâr ederek küresel su adaletini, su demokrasisini inşa edeceğiz. Özel şirketler katı kanunlarımız ve çevre koruma mevzuatımız karşısında süt dökmüş birer kedi gibi yola gelecek.

Barlow, geniş bir küresel uzlaşma alanı bulabilmek ve İstanbul Su Forumu sürecinde kendi ve arkadaşlarının sıkça dile getirdiği gibi acil kriz karşısında olabilecek en geniş ittifakı oluşturabilmek için safdil numarası mı yapıyor, yoksa içine hapsolduğu STK mantığı onun dünyayı gerçekten böyle görmesine olanak mı tanıyor, bilemeyiz. Şu kadarını söyleyebiliriz: Kendi kitabında sayıp döktüğü tablo karşısında, kendi anlattığı zaferlerin zayıf kaldığını, kozmetik müdahalelerinden öteye gidemediğini yer yer itiraf ettiğini gözden kaçırmış. Çizdiği tabloya bakılırsa korktuğu kanlı, çatışmalı su savaşları, ülkeler arasında değil, karar verme imtiyazına sahip olanlar ve olmayanlar, mülkiyet gücünü elinde tutanlar ve tutmayanlar arasında gerçekleşecek gibi görünüyor ve onun aksine biz bunu gayet olumlu bir gelişme olarak bekliyoruz. Barlow, suyu bir insanlık hakkı olarak tanımlarken, insanlık hakkı kavramının ne kadar kolonyalist, burjuva hukukunu çağrıştıran, akla hemen toplumsal anlaşma zırvalıklarını getiren renklere bulandığını göz ardı ediyor.

Kolonyalist, çünkü günümüzde ABD orduları insan haklarını uygulamak adına Irak ve Afganistan’ı işgal etti. Burjuva hukukunu çağrıştırıyor; çünkü haklarınızı ancak burjuvaların mahkemelerinde ararsınız, suyunuzu çalan sistemin yargıçlarının insafına kalmayı kabul ederek yola çıkarsınız. Toplumsal anlaşma çağrıştırıyor çünkü bu düzlemde konuşabilmek bile, bu anlaşmaya taraf olabilecek bir dili konuşmayı öğrenmiş olmanızı gerektiriyor.

Sosyal hak mücadelesi, STK direnişi, ancak belli bir dille, belli yöntemleri bilerek örgütlenebiliyor. Mücadeleyi bu dar ve başkalarınca belirlenmiş kıyafete tıkıştırmak, sonuçta söylemi de kravatlı ve eli evrak çantalı bir kâtibin dili dışında aramayı zorlaştırıyor.

İşte bu nedenlerle, yazımızın başında Barlow’u Fabiancı ve Adam Smith’in fikirlerine yakın bir yere konumlandırmıştık. Fabiancılara 19. yüzyıl sonlarında ‘gaz ve su sosyalistleri’ de deniyordu çünkü belediyelerin çalışan halka bedava su ve gaz tedarik etmesi, çocuklara okullarda bedava sabah kahvaltısı çıkartılması, işçilere eşit ve kaliteli sağlık hizmetlerinin sunulması, ufak tüketici-üretici kooperatiflerinin işleyebileceği bir yerel yapının oluşturulması, onların sosyalizm anlayışının nihai ufkunu teşkil ediyordu. Gerçi İngiltere’nin Hindistan’a ‘medeniyet götüren’ sömürgeciliğini onaylayan Fabiancı Bernard Shaw’un aksine, Barlow yer yer ‘yerelin kaynaklar üstünde daha fazla söz sahibi olmasını’ savunuyor, kamu-kamu ortaklıklarıyla gelişmiş ülkelerin henüz yol yordam bilmeyen az gelişmiş ülkelere medeniyet taşımasını doğru buluyor. Ancak nihayetinde, su sorununun çözümünü iyi niyetli bir BM desteğiyle dünyaya yayılacak bir Mavi Sözleşmeye bağlıyor. Barlow bunu, gerçekçi ve uygulanabilir bir strateji olarak savunabilir, biz BM’yi iyi niyetli olmaya zorlamanın, gerçekçi bir politik yaklaşım olduğunu düşünmüyoruz.

Aynı şekilde, alt yapı ve toplumsal hizmetleri, ‘kazanç amacı güdemeyeceğinden’ devletin ellerine bırakan, kişisel çıkarların birbirini destekleyerek, toplumu en yüksek refah noktasına taşıdığı bir ideal dünyada yaşayan Adam Smith ile de Barlow arasında zihinsel bir akrabalık mevcut. Mesele, kazanç baskısı olmayan kamunun, daha insani politikalar güdeceğine güvenerek, su hizmetlerini illa ki ve nasıl olursa olsun kamunun ellerine teslim etmekten ibaret olamaz. Ülkemizde de dünyada da, kamu tekeline bırakılan toplum hizmetlerinin her zaman toplumun azami faydası için kullanılmadığı deneyimi yaşanmıştır. Bu yüzden de özelleştirmeler bir hayır işi, yolsuzlukları önleme çalışması gibi sunulabilmektedir.

Mesele tam da teknokrasiyi zayıflatarak insanların beraber yaşadıkları doğal varlıklar üstünde daha fazla söz ve kontrol sahibi olmasını sağlamak, bunun araçlarını şimdiden, mücadele esnasında yaratmaya uğraşmaksa, direnişi bile kamu hizmetlerinin kamuya geri verilmesi odağından farklı bir merkezde kurmak önemlidir.

Bu yüzden, klasik ekonomik teorinin hümanist kanadı da, bizim için yol gösterici olamaz. İşte bu noktalarda, Barlow’un kitabı, sivil toplum örgütlenmesinin su mücadelesini layıkıyla örmekte neden yetersiz kaldığını da bize çok iyi gösteren, düşmememiz gereken düşünsel hatalara işaret eden bir eserdir.

http://www.meseledergi.com/content.php?cid=444&id=30

September 24, 2010 - Posted by | anti-kapitalizm, sistem karsitligi, Su, tarim gida GDO

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: