ecotopianetwork

Demokrasinin Ötesinde: Doğrudan Demokrasi ve Anarşizm – Mutlu Dulkadir

Güncel demokrasi tartışmaları, ağırlıklı olarak demokrasi “sonrası” bir duruma dair açılımlar sunma yarışındaki modernizm karşıtı ya da sonrası yaklaşımları içeriyor. Burada ise, demokrasi düşüncesinin, hatta doğrudan demokrasinin “ötesi”ne taşan bir tartışma dile getirilecek. Bu tartışmanın ana ekseni anarşizmdir.

Anarşistler çok geniş bir görüş yelpazesine sahip olmalarının yanı sıra, kimi zaman mantıksal akıl yürütmeyi de sekteye uğratır şekilde, sistematik çözümlemelere karşı çıkan bir düşünce tarzını benimserler.[1] Ancak bu çeşitlilik içerisinde, “anarşizm”den anlaşılması gereken ne Orhan Gencebay’ın biçimsel nihilizmi, ne de çArşı grubunun çember A’sında ifadesini bulan futbol fanatizmidir. Anarşizm, “modern” biçimiyle muhtemelen Laçiner’in betimlediği gibi “Aydınlanma’nın asi çocuğu” olarak doğmuştur.[2] Ancak, Stirner’ın “bireyci”liğinden Bakunin’in “bizci”liğine, Proudhon’un “karşılıkçı”lığından Kropotkin’in “özgeci”liğine çeşitlenen tarihselliği içerisinde farklı çağrışımları da barındırır. 

Anarşizm ve Temsili Demokrasi

Bütün bu farklı yolların ortaklaştığı noktada, anarşizmin bireysel tercihe öncelik tanıyan özgürlükçülüğü yatar. Anarşizmin hedefi, bütünüyle gönüllü örgütlenmelerden oluşan, devletsiz bir toplumdur.[3] Böylesi bir toplum, ancak zora dayalı bir güç, bir otorite olmaksızın örgütlenebilir.[4] Bu anlamda anarşistler, başta bireysel iradenin temsilciler aracılığıyla ifadesine dayanan temsil teorisi olmak üzere, demokrasinin birçok biçimini de reddederler. Temsilcilerin belirlenmesi, bireysel inisiyatifin denetlenmesi olanaksız bir üst organa devredilmesi anlamına gelir; bu da fiilen özgürlüğün yadsınmasıdır.[5] Rousseau’nun halka ait genel iradenin devredilmezliğinden söz ettiği, “Ne olursa olsun, bir ulus kendine temsilciler seçer seçmez, özgürlüğünü de, varlığını da yitirmiş olur.”[6] cümlesindeki gibi, anarşistler için de bireysel irade aynı şekilde devredilmezdir.

Anarşistlerin temsili demokrasiye yönelik çekincelerinin geçmişi, Bakunin’in 1870 tarihli Temsili Hükümet ve Evrensel Oy Hakkı makalesine kadar uzanır. Bakunin, bir ikiyüzlülük ve ebedi yanılsama sistemi olarak nitelendirdiği temsili yönetimi reddederken, evrensel oy hakkının siyasal ve ekonomik eşitliğe ulaşmak için kullanılmasının olanaksızlığını vurgular; çünkü bu hak, burjuvazinin diktatörlüğünü destekleyen bir araç olarak kalmaya mahkûmdur.[7]

Bakunin’den bu yana anarşistler temsili demokrasiye mesafeli yaklaşırlar. Seçimlere katılan “anarşist” bir partiye rastlamanın olanaksızlığı bir yana,[8] tarihsel anlamda anarşistler seçimlerde çoğu kez boykot çağrısı yapmışlardır.[9] Seçimler, sınırlı bir özgürlük alanı sunmakla birlikte, sembolik bir değere sahiptir. Bu yolla elde edilen kazanımlar, egemen sınıfların verdiği küçük tavizlerle, reformlarla sınırlıdır. Reformlara karşı olmamakla birlikte, anarşistler daha radikal dönüşümlerden yanadırlar.[10]

Modernizm Karşıtı Anarşist Nüveler

Ancak, anarşizmi bu “modern” bağlamıyla ele alma alışkanlığı, anarşizmin kendi içerisinde modernizm karşıtı nüveleri de barındırdığını görmemizi engellememelidir. Modernist söylemin özünü oluşturan “doğruluk temsilinin tekliği” savına yönelik itiraz(lar)a, Malatesta’nın yazılarında rastlamak mümkündür: “Ben bilimin yanılmazlığına inanmıyorum, ne her şeyi açıklayabilme gücüne ne de insan davranışını kontrol altına alma misyonuna inanıyorum…”[11] Feyerabend’den onlarca yıl önce dile getirilen bu görüşler, bilim felsefesi alanının ötesinde, politik düzlem üzerinden, post-modern eleştirinin görelilik söylemiyle örtüşerek de ifadesini bulur:

“Ben, önemli olan şeyin bizim planlarımızın, projelerimizin, ütopyalarımızın zaferi olmadığını düşünüyorum; zaten bunlar yaşam tarafından doğrulanmaya gereksinim duyuyorlar ve yaşam tarafından değişikliğe uğratılabilirler, geliştirilip zamanın ve mekânın gerçek ahlaki ve maddi koşullarına göre uyarlanabilirler.”[12]

Modernizm karşıtı eleştirilerin temelini oluşturan bir diğer nokta da, politik öznenin değiştiği vurgusudur. Buna göre, modernist eleştiriler, özneye yönelik genelleştirici bir tutum içerisindedirler;[13] burada, örneğin Marx’a göre “özne”, kapitalizm karşıtı mücadelelerin evrenselliğini temsil eden “proletarya”dır.[14]

Çoğu zaman, politik öznenin, Marksistler gibi anarşistler tarafından da “proletarya” ile eşdeğer olarak kurgulandığı ve bu iki grup arasındaki temel tartışmanın proletaryanın kurtuluşuna dair yöntemsel farklılıkla sınırlı kaldığı zannedilir. Oysa pek çok anarşistin sınıf ve devrimci özne algısı, Marksistlerin aksine, üretim ilişkilerinin biçimlendirdiği belirli bir “özne”yle sınırlandırılmış değildir. Yine, Malatesta’nın ifadesiyle: “Bizim istediğimiz anarşist devrim yalnızca tek bir sınıfın çıkarı ve özgürlüğe kavuşması içindir. Bu sınıf ekonomik, politik ve moral bakımdan tutsak edilmiş tüm insanların sınıfıdır.”[15] Buradaki, “ekonomik, politik ve moral bakımdan tutsak edilmiş”lik, Laclau ve Mouffe tarafından sonradan eşdeğerlilik zincirleri olarak betimlenecek olan, geçtiğimiz kırk yıl içerisinde gelişen yeni sosyal hareketlerin öznelerini çağrıştırmaktadır. Teklik vurgusu ise, muhalefetin bütünlüğüne yöneliktir, tek-biçimliliğe değil; çünkü zaten içerisinde öncüsüz bir çokluğu, ezilenler sınıfını barındırmaktadır.

Modernizm karşıtlığı tartışmaları, esasen post-modern dönemin güncel sorunlarına odaklanmaktadır. Bu dönem, aynı zamanda, “demokrasi sonrası” bir olgu olarak, özne(ler)in değişen konumuna da işaret eder. Kendi sosyo-politik konumlarıyla özdeşleşen bu özneler, devletten sürekli olarak demokratik haklar talep eden “alacaklı bireyler”e dönüşmüşlerdir. İnsel, şu anki dönemin de, modernitede olduğu gibi, kendilerini devamlı yeniden var eden “demokrasi özneleri”nin oluşturduğu bitmeyen bir demokrasi sürecine tekabül ettiğini belirtmektedir.[16] Buna göre, mevcut siyasal-hukuksal düzeni içselleştiren ve radikal taleplerle başkaldırma potansiyelini yitiren özneler, sorunlarını uzlaşma yoluyla çözme arayışındadırlar.

Öte yandan Baudrillard da, post-modern dönemde sınıfı ve sınıf çatışmasını öne çıkaran kuramların anlamlarını yitirdiği iddiasındadır.[17] Bu anlamda, “modern” bir teori olarak anarşizmin, “postmodern zamanlar”da geçerliliği kalmayan geleneksel kuramlar arasında olduğu ileri sürülebilir. Ancak, 1936 İspanya deneyiminden bugüne kalan anarşist mirasın, gerek günümüzdeki küresel kapitalizm karşıtı hareketlerin örgütlenmesindeki payı, gerekse Zapatist hareketin temsili demokrasi eleştirileriyle örtüşen yanı bu yargıyı tam olarak doğrulamamaktadır.

“Güç” ve “İktidar” Sorunu

Popüler tarihte İspanya İç Savaşı olarak bilinen, 1930lu yılların ikinci yarısında İspanyası’nda olan bitenler, muhtemelen anarşizm adına dünya üzerinde yaşanmış en kapsamlı toplumsal pratiği oluşturur. Büyük ölçüde anarşist sendika CNT tarafından örgütlenen işçiler ve köylüler, başta Katalonya ve Aragon bölgeleri olmak üzere, İspanya genelinde pek çok kent ve kasabada oldukça başarılı doğrudan demokrasi ve özyönetim örnekleri sergilediler. Hesaplamalara göre, 1936 yılında, sanayi bölgesi Katalonya ve kırsal yerleşmelerin ağırlıkta olduğu Aragon’da, ekonominin üçte biri çalışanların denetimi altındaydı. 1936 yazı ve sonbaharında İspanya’nın dört bir yanına yayılan kolektifleştirme dalgası, BBC-Granada’nın hazırladığı bir belgeselde[18], 1917-21 Rusyası’nın çok daha ötesinde, “Batı Avrupa tarihindeki en geniş işçi özyönetim deneyimi” olarak betimlenir.[19] İşçi ve köylülerin özyönetim deneyimleriyle sınırlı kalmayan bu demokrasi pratiği, iç savaşın başlarında Franko birliklerine karşı savaşan anarşist milisler arasında da yaygındır. Orwell’in aktardığına göre, “Generalden ere kadar herkes aynı parayı alıyor, aynı yemeği yiyor, aynı elbiseleri giyiyordu… Teorik olarak bir milis birliği, en azından, hiyerarşi değil, demokrasi”dir.[20]

İspanya deneyimi, anarşistler açısından önemli bir sorunu da gündeme getirmiştir. Bookchin’in vurguladığı gibi, İspanya’da anarşistler, “güç” sorunuyla başa çıkma konusunda yetersiz kalmışlardır. Başlangıçta, ellerindeki gücü göz ardı etme yolunu seçmişler, ancak zaman içinde CNT temsilcileri Cumhuriyetçi hükümete bakan vererek katılmaya razı olmuşlardır.[21] Bu, muhtemelen, anarşistlerin bir hükümet içerisinde temsil edildikleri tarihteki ilk ve tek örnektir.

Buradaki “güç” tartışmasının özünde, anarşizmin kendisini karşıtlığı üzerinden var ettiği, Türkçe’ye otorite veya iktidar olarak çevrilen “authority” kavramıyla, zaman zaman iktidar olarak çevrilmekle birlikte tam karşılığı güç olan, “power” kavramı arasındaki farklılık yatmaktadır. Anarşistler otorite karşıtıdırlar, ancak potansiyel bir araç olarak gücün kullanımını reddetmeleri yaşamsal gerçeklikle bağdaşmaz. Anarşistler, gücün, herhangi bir “iktidar” kurumsallaşması yaratmayacak şekilde, toplumun kendisi tarafından kullanılmasına olanak tanıyan alternatifler geliştirme yanlısıdırlar. Bundan sonraki tartışma, bu alternatiflerin ne olabileceği üzerinde yoğunlaşmalıdır.

Bookchin, iktidara katılımı isteksizce kabul etmek durumunda kalan CNT’nin, gücün kullanımı konusunda zafiyet içerisinde olduğu düşüncesindedir. Ölümünden önceki son birkaç on yılda kesin şeklini verdiği özgürlükçü belediyecilik projesini de bu kapsamda geliştirmiştir. Devletçi belediye yapılarını ortadan kaldırarak, özgürlükçü bir yönetim biçimi oluşturmayı, konfederalizmi hedefleyen Bookchin, demokratik katılımı yerel seçimlere girmek dâhil bir dizi öneri çerçevesinde geliştiren bir sistem önerir.[22] Görüşlerinin anarşist gelenekten ayrıldığı iddiasında olsa da, Bakunin’in Temsili Hükümet ve Evrensel Oy Hakkı başlıklı makalesinde geçen, “belediye seçimleri her zaman, halkın gerçek iradesini ve tavrını en iyi yansıtan seçimlerdir”[23] önermesinden haberdar olmadığını düşünmek akla yatkın değildir. Bu bağlamda, esasen Bookchin de anarşist gelenek içerisinde ele alınabilir.

 “İktidar” ve “güç” sorununa ilişkin farklı bir çözüm önerisi, Zapatistler’in 1994 isyanı sonrasında Meksika’nın güneydoğusundaki Chiapas eyaletinde geliştirdikleri özyönetim deneyimiyle somut bir içerik kazanmıştır. Kökenleri anarşist geleneğe dayanmamakla birlikte, Zapatist hareketin, anarşizmin “temsili demokrasi” ve “iktidar”a yönelik eleştirileriyle örtüşen kaygılar taşıdığı görülmektedir. Geleneksel Marksist ve sol hareketlerin aksine Zapatistler, iktidarı ele geçirmeyi değil, “itaat ederek komuta etme” adını verdikleri stratejileri doğrultusunda, demokrasiyi derinleştirmeyi hedeflemektedirler. Buradaki “demokrasi” vurgusunu, temsili demokrasi içerisine sıkıştırılmış bir kavramsallaştırma bağlamında düşünmek yanıltıcı olacaktır. Markos’un “Kendilerini parlamenter solcu diye adlandıranlar dâhil, bütün politikacılar sınıfını defedeceğiz.”[24] derken vurguladığı gibi, politikacılar Zapatist terminolojide ayrı bir sınıf olarak görülür.

Zapatistler, denetimleri altında bulundurdukları Chiapas eyaletinin üçte birini kapsayan sık ormanlarla kaplı dağlık bölgede, otonom belediyeler, “iyi yönetim” konseyleri ve köy meclislerinden oluşan bir özyönetim modeli inşa ettiler. Bu model, yeni bir tür yöneticiler/politikacılar sınıfının ortaya çıkmasını olabildiğince engellemek amacıyla geliştirilen, delegelerin geri-çağrılabilirliği ve görevlendirmelerin kısa-süreliliği gibi önlemlerle desteklenmektedir.[25] Kuşkusuz, buna benzer demokratik yöntemler Zapatistler’in kendi “buluş”u değil, çeşitli sivil toplum örgütleri, sendikalar, taban inisiyatifleri vb. tarafından uzun zamandır kullanılagelen yöntemlerdir. Bunların yanı sıra, köy meclisleri gibi çeşitli demokratik mekanizmaların yerli kültüründen beslendiği iddiasında olan Zapatistler, bu kültüre içkin kimi geleneklere de sahip çıkmaktadırlar.

Zapatistler’i diğerlerinden ayıran yöntemlerin başında, ayrıntıları ilerleyen paragraflarda açıklanacak olan, “istişare” (consulta) olarak adlandırdıkları, önemli kararların alınmasında “yerli tabanı”na danışma pratiği gelir. Ancak, burada bir “taban”dan söz ederken, aynı zamanda daha üstte konumlanmış başka bir kurumsal yapıdan da bahsedildiğini akıldan çıkarmamamız gerekir. Bu yapılanma, EZLN adıyla bilinen, Zapatist Ulusal Kurtuluş Ordusu’dur. EZLN, örgütün izleyeceği yola ilişkin belirleyici kararların alınmasında “istişare” yöntemine başvurmayı tercih etmektedir.

EZLN’ye bağlı bütün yerli topluluklarının katıldığı “istişare” süreci, on iki yaşın üzerindeki herkesin tartışma ve oy verme hakkına sahip olduğu demokratik meclisler aracılığıyla gerçekleştirilir. Tüm katılımcılar, oylamaya öncesinde, konunun enine boyuna tartışıldığına ikna olmalıdırlar. İlgili mecliste yapılan oylamanın sonuçları, tartışmalara ve oylamaya katılanların sayılarıyla birlikte, üzerinde tartışılan temel noktalar ve görüşleri içeren bir raporda biraraya getirilir. Yerli topluluklarından gelen raporların toplamı da, Zapatist “istişare”nin sonucunu ortaya koyar. Politik gerilimler ve hükümet güçlerinin saldırıları gibi gerekçelerle zaman zaman geçici sürelerle askıya alınsa da, EZLN, “taban”a danışma yönteminden olağanüstü durumlarda bile vazgeçmemiştir.[26]

 “İstişare”ye götürülecek meseleler çoğunlukla EZLN yönetimi tarafından belirlenmekle birlikte, sonuçta, ortaya kimi zaman yönetimin eğiliminin aksi yönde kararlar çıkabildiği görülmektedir. Bunlardan belki de en önemlisi, yönetimin tercihine rağmen alınan 1994 isyanı kararıdır.[27] Öte yandan, Zapatistler, politikacılar sınıfına sert eleştiriler getirseler de, EZLN yönetiminin “taban”la arasında belirli bir mesafe olduğu açıktır. “İtaat ederek komuta etme” yaklaşımı, Zapatist bölgelerde yaşayan yerel halka, Meksika temsili demokrasinin önerdiğine kıyasla katılım bağlamında çok ileri bir demokrasi, bir tür “istişari demokrasi” olanağı sunmaktadır. Ancak madalyonun görünmeyen yüzü, EZLN’nin esasen tipik bir hiyerarşik ordu örgütlenmesi olduğu gerçeğini gözlerden uzak tutmaktadır.

Bu anlamda, Zapatistler, “güç” sorununa somut bir çözüm önerisi getirirken, başka bir sorunu, örgüt-içi işleyiş meselesini çözümsüz bırakmışlardır. Birkaç paragraf önce değinildiği gibi, tarihte demokratik yöntemlerle işleyen milis örgütlenmelerine de rastlanmaktadır. EZLN’nin kendi içindeki demokrasi-dışı, hiyerarşik emir-komuta zincirinin aksine, anarşistler, kendi gerilla örgütlenmelerinde demokrasi uygulamalarına yer vermişlerdir. Zapatistler’in yetersiz kaldığı bu noktada, anarşistlerin tercihi çok daha demokratik açılımlar sunmaktadır.

Küresel Kapitalizm Karşıtı Hareketin Tercihi

Anarşizm, İspanya “yenilgisi”nden tam altmış yıl sonra, ilk kez 1999’da küresel ölçekte bir hareket olarak siyasal gündemi belirleme şansına yeniden sahip olabildi. Kuşkusuz 1968 sonrasında gelişen yeni sosyal hareketler, Marksizm’in ekonomik indirgemeciliğini yıkarken, anarşist geleneğin özgürlükçü doğasını yeniden anımsatıyordu. Ancak aynı dönemde, Marksizm, henüz bir örgütlenme tarzı olarak küresel ölçekte belirleyiciliğini sürdürüyor, sosyalist “devlet”ler de varlıklarını koruyordu. Marksist diktatörlüklerin yıkılışıyla birlikte, 1990lı yıllarda otoriter olmayan kapitalizm-dışı alternatifler tartışılırken, Marksizm içerisindeki görece zayıf Troçkist, otonomist, özgürlükçü gelenekler ön plana çıkmaya başladı. Bütün bu gelişmeler, ister istemez anti-kapitalist anti-otoriter radikal devrimci bir gelenek olan anarşizme yönelik ilginin de artmasına neden oldu.

18 Haziran 1999 günü, Köln kenti, G7+Rusya zirvesine ev sahipliği yaparken, başta Londra olmak üzere dünyanın dört bir yanında da protesto gösterileri düzenleniyordu. İngiltere başkentini tam anlamıyla “kilitleyen” bu protestolar, sonraki yıllarda Seattle, Prag, Cenova gibi pek çok başka yerde gerçekleştirilen benzeri kitlesel gösterilerin de önünü açtı. Süreyyya Evren’in bir yıl öncesinden “Üçüncü Anarşist Canlanma” olarak öngördüğü[28] bu hareketlenme, küresel ölçekte yaygınlaşırken, öncekilerden farklı bir örgütlenme tarzını da beraberinde getirdi. Graeber, bu yeni harekete, sağdan ve soldan yöneltilen “ideolojiden yoksun”luk eleştirisinin geçersizliğini ispatlarken, doğrudan demokrasiye atıfta bulunmaktadır.

Bu hareketin başlıca özelliklerinden birisi, öncekilerden farklı biçimde siyasal partiler gibi yukarıdan aşağıya örgütlenmeler yerine, merkezsiz, hiyerarşisiz, taban örgütlenmelerinden oluşmasıdır. Bu bağlamda, burada artık anarşist örgütlenme tarzının belirleyiciliğinden söz edilebilir. Öte yandan, “ilgi” (“affinity”) grupları olarak anılan küçük örgütlenmelerin, gerek kendi iç-işleyişi, gerekse birbirileriyle ilişkileniş biçimleri de eski gelenekten ayrılmaktadır. Oylamaya dayalı klasik demokrasi anlayışı yerine, artık, bir şekilde fikir birliğine ulaşmayı amaçlayan uzlaşma yaklaşımı esas alınmaktadır.[29] Böylece demokrasi tartışmalarında sıklıkla karşımıza çıkan azınlık-çoğunluk ikilemi de büyük ölçüde aşılmış olur. Bu noktada “imdadımıza yetişen” yine Malatesta’dır. Çoğunluk ile azınlık arasındaki kaçınılmaz anlaşmazlık ve olası gerilimler üzerinde odaklanan Malatesta, demokrasiyi çoğunluğun yönetimi olarak nitelendirerek, “çoğunluğun yönetimi”nin azınlığın haklarına saygı göstereceğinin garantisi olmadığını vurgular.[30] Bu anlamda, en ideal karar alma biçimi, çoğunluğun iradesi değil, uzlaşmadır:

 “Anarşistler, yaşamın ortaklaşa yaşandığı yerlerde, azınlığın sık sık çoğunluğun fikrini kabul etmek durumunda kaldığını kesinlikle bilir ve kabul ederler… Fakat, bu tür bir uyarlanma, karşılıklılık ve gönüllülük temelinde olmalıdır ve gereklilik bilincinden ve inatçı bir ısrarcılık yüzünden toplumsal işleyişin felce uğramasından sakınmaya yönelik bir iyi niyetten kaynaklanmalıdır. Böyle bir uyarlanma, bir ilke ve meşru bir norm olarak dayatılamaz. Bu, genel olarak gündelik yaşamda tam olarak gerçekleştirilmesi belki güç olan bir idealdir; fakat, anarşinin, her insan topluluğunda çoğunluk ile azınlık arasındaki fikir birliğinin kendiliğinden ve özgürce, şeylerin kendi doğal düzeninden kaynaklanmayan her tür dayatmadan bağışık biçimde gerçekleşmesi yaklaşımıyla çok daha uyum içindedir.”[31]

Bu noktada, karar alma yöntemine ilişkin tartışmada, oyçokluğu ile uzlaşma önerileri karşı karşıya gelmektedir. Geleneksel demokratik yöntemler, bu süreçte oyçokluğunu önerirken, Malatesta, azınlığın çoğunluğun kararlarına saygı göstermesini kısmen kabullenmekle birlikte, en ideal yöntemin uzlaşma olduğunda ısrarlıdır. Küresel kapitalizm karşıtı hareketin tercihi de bu yönde olmuştur.

“Doğru”dan Demokrasi: Kura Demokrasisinden Seçim Demokrasisine[32]

Kuşkusuz, doğrudan demokrasiden söz eden bir yazıda Atina’yı anmamak olmaz. Kadınların, kölelerin ve yabancıların demokratik haklardan yoksunluğu bir yana, Atina demokrasisi sıklıkla köle emeğine dayandığı eleştirilerine maruz kalmıştır. Ancak bazı kaynaklarda, demokratik haklara sahip Atina (erkek) yurttaşlarının çoğunluğunu, köle sahiplerinin değil cüzi ücretle çalışan erkeklerin oluşturduğu vurgulanmaktadır.[33] Burada, bu kısır tartışmaya odaklanmak yerine, Atina demokrasi pratiğinin günümüz “demokrasi” uygulamalarında gözlerden kaçan bir başka yönüne dikkat çekmek istiyorum.

Bilindiği gibi, çağdaş siyasal parti örgütlenmelerinin geçmişi topu topu iki yüzyıl kadar öncesinin İngilteresi’ne dayanmaktadır.[34] Seçim demokrasisine dayalı güncel temsili demokrasi pratiği, esasen kapitalizmin içsel dinamikleriyle uyumlu bir tür “demokratik rekabet” arayışından öte bir şey değildir. Bu “demokratik” rekabet, hemen herkesin farkında olduğu gibi, maddi gücün yanı sıra, ağzı daha iyi laf yapabilen ve kalemi daha iyi olanların, diğerlerini ikna yeteneğine ve çoğunlukla da aldatma becerisine dayanır. Buradaki “temsilci” çoğu zaman kendisini seçen grubun bir tür “sözcü”sü olduğu iddiasındadır; üstelik aynı sınıfsal, sosyal, ekonomik, cinsel, dinsel, etnik vb. statüden gelmesi de gerekmez.[35]

Atina demokrasisi ise, bugünkü “demokrasi” algımızın benimsemekte zorlanacağı şekilde, belirli bir örneklem (Atina özelinde bir mahalle, deme”) içerisinden kurayla belirlenenlerin temsiline dayanmaktadır.[36] Burada bir tür “temsilci”lik varsa bile, ait olmadığı bir topluluk adına “sözcü”lük yapan günümüz “vekil”lerinin aksine, “sonradan kazanılmış” bir unvan değil, ilgili topluluğun gerçek üyelerinin temsili söz konusudur. Kimin nasıl seçileceği basit bir olasılık meselesidir ve kuranın kendisinin güvenilirliği dışında demokratik anlamda fazlaca endişeye mahal kalmamaktadır. Maddi olanaklara sahip olmayanların yanı sıra, hitabet yeteneğinden yoksun olanlar da, diğerleri kadar yönetimde yer alma şansı bulabilmektedirler. Kura yöntemini tamamlayan ikincil bir unsur olarak “rotasyon”un da işin içine girmesiyle, yurttaşlar arasında şansların eşitliği önemli ölçüde sağlanmış olur. Yönetim görevlerinin üstlenilmesini istatistiksel bir olasılığa indirgeyen bu yöntemin, “iktidar”ın kurumsallaşmasını kısmen engelleyebileceği de ileri sürülebilir. Bununla birlikte, sınıfsal farklılıkların varlığını koruduğu bir toplumda gücü ele geçirmeye yönelik mücadelelerin olmayacağını düşünmek safdillik olur.

Kura yöntemi, seçim demokrasisine dayanan temsili demokrasinin yaygınlaşmasıyla birlikte, antikitenin nostaljisi içerisinde kaybolup giden bir “mizansen” olarak tarihteki yerini aldı. Öte yandan, “kura demokrasisi”nin sol ve muhalif hareketlerin kendi toplumsal örgütlenme pratiklerinde hemen hiç gündeme getirilmemiş olması, olsa olsa, bu hareketlerin kapitalizmle kurdukları göbek bağının “doğru”dan demokrasiyle olandan çok daha sağlam olmasıyla açıklanabilir.

Sonuç

Seçim yöntemine dayalı temsili demokrasi sistemi, alternatif karar alma yöntemlerinin olanaklılığını görmemizi engelleyen, demokrasi tahayyülümüzü sınırlandıran bir perde gibidir. Bu perde, Chiapas yerlilerinin meclis geleneği ve antik Atina’nın kura demokrasisi gibi keşfedilmeyi bekleyen çeşitli yöntemlerin üzerini örtebilir, ancak bunlardan birisinin, günün birinde, İspanyol işgalinden 500 yıl sonra gerçekleşen Zapatist isyanla yeniden gündeme gelmesini engelleyemez.

Günümüzdeki alternatif demokrasi arayışları, tarihten beslenen tekil örnekler dışında, küresel kapitalizm karşıtı anarşist praksisinin karar alma yöntemine ilişkin tercihinden de beslenmektedir. Anarşist yöntem, yatay örgütlenme pratiğinin yaygınlaşmasındaki katkısının yanında, çoğunluğun ebedi galibiyetiyle özdeşleşen oyçokluğu yöntemi yerine uzlaşmayı koyarak, muhalif hareketlerin karar alma süreçlerinde köklü bir dönüşüm yaratmıştır. Bilinen anlamıyla “demokrasi”nin ötesine taşan bu pratik, “başka bir demokrasi”nin olanaklılığını da kanıtlamaktadır.

Bütün bu tartışmalardan ortaya çıkan önemli sonuçlardan bir diğeri de, doğrudan demokrasinin öncelikle yerel düzeyde işlevsel olabileceğidir. Antik Atina’dan, Chiapas ve Katalonya’ya, burada değinilen demokrasi pratiklerinin tamamı bu ölçektedir. Öte yandan, gerek Bakunin, gerekse Bookchin ve hatta “toplumsal sözleşme” kuramını Cenevre kenti ölçeğinde öngördüğü söylenen Rousseau’nun, görece küçük toplumlardaki demokrasi sorunlarına odaklandıkları gözden kaçırılmamalıdır. Kuşkusuz, bir sonraki aşamada karşılaşılacak olan soru(n), yerel toplulukların diğerleriyle ilişkilenme biçimi üzerinde duracaktır. Bu soruya, federalizm ekseni dışında aykırı bir yanıt arayışında olanların, Kaos Yayınları’nın Türkçeleştirdiği, p.m. imzasıyla yayımlanan Bolo’bolo kitabına bakmalarını öneririm.

 

 

Not: Burada tartışılan konuya ilişkin daha kapsamlı bilgi ve değerlendirmeler için, Ocak 2008’de, Algıyayın tarafından, Doğrudan Demokrasi: Zapatist Özyönetim Deneyimi adıyla kitaplaştırılan yüksek lisans tezime göz atılabilir.


[1] Robert A. Dahl, Demokrasi ve Eleştirileri, (Çev. Levent Köker), Türk Siyasi İlimler Derneği – Türk Demokrasi Vakfı, Ankara, 1993, s. 44.

[2] Hans Magnus Enzensberger, Anarşinin Kısa Yazı, (Çev. Mehmet Aşçı), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1993, s. 14.

[3] R. Dahl, 1993, s. 43.

[4] (Der.) Vernon Richards, Malatesta, (Çev. Zühal Kiraz), Kaos Yayınları, İstanbul, 1999, s. 10.

[5] “Temsil-i Reddiye’den Redd-i Temsiliye’ye”, Kara Dergisi, Sayı: 1, s. 12-13, Ekim 1996, s. 12.

[6] J. J. Rousseau, Toplum Sözleşmesi, (Çev. Vedat Günyol), Çan Yayınları, İstanbul, 1974, s. 130.

[7] (Der.) Sam Dolgoff, Bakunin, (Çev. Cemal Atila), Kaos Yayınları, İstanbul, 1998, s. 229-233.

[8] Bunun istisnalarından birisi, Almanya’da sistem karşıtı propaganda amacıyla temsili demokrasiyi kullanan Anarşist Pogo Partisi’dir.

[9] H. M. Enzensberger, 1993, s. 107.

[10] V. Richards, 1999, s. 65.

[11] a.g.e., s. 27.

[13] Hakan Kubalı, Liberal Demokrasinin Eleştirisi, Radikal Demokrasi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 1997, s. 148.

[14] Saul Newman, “Radikal Siyasetin Geleceği Üzerine”, (Çev. Kürşad Kızıltuğ), Siyahi, Sayı: 3, Mart-Nisan 2005, s. 122.

[15] Enrico Malatesta. Apolitika, Nisan 1995, Sayı: 3.

[16] Ahmet İnsel, “Post-Demokrasi, İyi Yönetişim ve Caudillo”, Birikim, Sayı: 223, Kasım 2007, s. 29-31.

[17] Gencay Şaylan, Postmodernizm, İmge Kitabevi, Ankara, 2002, s. 242.

[18] The Spanist Civil War (Part Five, “Inside the Revolution”) adlı belgeselden aktaran Murray Bookchin, To Remember Spain, AK Press, Edinburgh, 1994, s. 68.

[19] a.g.e., s. 43.

[20] George Orwell, Katalonya’ya Selam, (Çev. Jülide Ergüder), Alan Yayıncılık, İstanbul, 1985, s. 40.

[21] 4 Kasım 1936’da, Cumhuriyetçi hükümete dört “anarşist” bakan girmiştir. http://www.spunk.org/texts/places/spain/sp001780/chap1.html

[22] Murray Bookchin, “Komünalist Karar Anı”, (Çev. Sezgin Ata), Toplumsal Ekoloji Dergisi, Sayı: 1, Bahar 2002, s. 31-46.

[23] S. Dolgoff, 1998, s. 234-235.

[25] Andrew Flood, “The Zapatistas, anarchism and ‘Direct democracy’”, Anarcho-Syndicalist Review, Issue: 27, Winter 1999.

[26] “Yerli tabanı”nın katıldığı yerel ölçekli “istişare”ler dışında EZLN, zaman zaman ulusal ve uluslararası “istişare”lere de başvurmaktadır. Ancak bunlar, yerli topluluklarının doğrudan katılımıyla Chiapas yerelinde gerçekleştirilenlerden farklı olarak, konuların detaylı biçimde tartışılmasından çok, Zapatist “sempatizan”ların bir dizi seçenek arasından seçim yaptığı referandum benzeri oylamalardan oluşmaktadır.

[27] Markos tarafından dile getirilen bu olayın, gerçekten yönetimin yönlendirmesi ve tercihi dışında gelişip gelişmediğini tam anlamıyla bilmek mümkün değildir. Kuşkucu bir yaklaşım, bu açıklamanın isyanın sorumluluğunu “halkın kararı”na yüklemeye çalışan yönetimin bir çarpıtması olduğunu akla getirebilir.

[28] Süreyyya Evren, “Üçüncü Anarşist Canlanma”, Varlık, Sayı: 1092, Eylül 1998, s.12-16.

[29] David Graeber, “The New Anarchists”, New Left Review, Issue: 13, January-February 2002, p. 61-73.

[30] Wayne Price, “Aşırı Demokrasi Olarak Anarşi”, (Çev. Anarşist Bakış), The Utopian, Sayı: 1, Ağustos 2000, http://uk.geocities.com/anarsistbakis/makaleler/price-asiridemokrasianarsi.html

[32] “Doğrudan demokrasi” kavramını antik Yunan’a özgü, polis demokrasisi ile eşanlamlı olarak kullanan Sartori’ye (Giovanni Sartori, Democratic Theory, Frederick A. Praeger Publishers, New York, 1965, s. 252-255.) atfen, buradaki “doğru” vurgusu, demokrasinin özüne yönelik bir göndermedir.

[33] Anthony Arblaster, Demokrasi, (Çev. Nilüfer Yılmaz), Doruk Yayımcılık, Ankara, 1999, s. 41. Bu savı destekleyen bir başka kanıt olarak, (erkek) yurttaşların büyük bölümü çalışmak zorunda olduğundan  Meclis (Ekklesia) oturumlarına katılımın sınırlı kalması nedeniyle, bir süre katılımı teşvik amaçlı ödemelerin yapılmış olması gösterilebilir.

[34] Jean-Marie Cotteret, Claude Emeri, Seçim Sistemleri, (Çev. Ahmet Kotil), İletişim Yayınları, İstanbul, 1991, s. 72-73.

[35] A. H. Birch, Representation, Pall Mall Press Limited, London, 1971, s. 13-19.

[36] Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 2004, s. 119. Yapılanmaları kendi tarihsellikleri içerisinde farklılaşmalar gösterse de, antik Atina’nın bugünkü yürütme (Boule) ve yargı organlarına benzer işlevler yüklenmiş kurumlarının üyeleri bütünüyle kura yöntemiyle belirleniyordu. Meclis (Ekklesia) ise zaten tüm (erkek) yurttaşlara açıktı ve ordu komutanlarının seçimleri dışında genel olarak kura yöntemi benimsenmişti. Çeşitli kaynaklarda, başkomutanlık görevine seçilen kişinin, zaman içerisinde, günümüzdeki başbakanlık görevine benzer bir rol üstlenmeye başladığı belirtilmektedir.

January 2, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, kooperatifler vb modeller, ozyonetim | 1 Comment

Komünalist Karar Anı – Murray BOOKCHIN (Çeviren: Sezgin Ata)

Bugünkü Kapitalizmi Anlamak
Marxizm, Anarşizm ve Sendikalizm
Anarşizm ve Güç Sorunu
Komünalizm
Sol ve Komünalist Karar Anı
Dipnotlar 

Yirmibirinci yüzyılın tarihin en radikal mi yoksa en gerici dönemi mi olacağı –veya yalnızca sönük bir sıradanlığın gri bir çağına mı dönüşeceği–, büyük ölçüde, toplumsal hareketin türüne ve toplumsal radikallerin devrimci çağın son iki yüzyılı boyunca birikmiş olan teorik, organizasyonel ve politik zenginliğin içinden yaratacakları programa bağlı olacaktır. İnsan gelişiminin birkaç kesişen yolu arasından bizim seçeceğimiz yol, gelecek yüzyıllar için türümüzün geleceğini pekala belirleyebilir. Bu irrasyonel toplum bizleri nükleer ve biyolojik silahlarla tehlikeye atarken, bütün insan çabasının harabeye çevrileceği bir sona ulaşma olasılığını dahi ihmal edemeyiz. Askeri-endüstriyel kompleksin tasarladığı süper ayrıntılı teknik planları düşündüğümüzde, insan türünün kendini imhası, binyıl dönümünde, kitle medyasının kurguladığı fütüristik senaryolara dahil edilmek zorundadır.

İronik bir şekilde, aynı zamanda insan yaratıcılığının, teknolojinin ve hayal gücünün de sıradışı başarılar üretme ve bizleri Charles Fourier gibi hayalciler ve Karl Marx ve Peter Kropotkin gibi toplumsal teorisyenler (01) tarafından düşünülen en dramatik ve özgürleştirici vizyonların kat kat ötesine geçen bir özgürlük derecesini mümkün kılacak toplumlarla donatma kapasitesine sahip olduğu bir çağda yaşıyoruz. Postmodern çağın birçok düşünürü bilim ve teknolojiyi, kimi disiplinlerin insanlığa maddenin ve yaşamın en gizli sırlarının böylesine muazzam bir bilgisini vermesine veya türümüze gerçekliğin tüm önemli özelliklerini düzenleme ve insanın ve diğer canlıların refahını geliştirme olanağı sağlamasına rağmen, aptalca, insan mutluluğunun asıl tehditkarı olarak mimlediler.

Bu nedenle, ya anlamsız olayların bayağı bir şekilde birbirini takibinin gerçek ilerlemenin yerini aldığı korkunç bir “tarihin sonu”na doğru giden bir yolu takip etme ya da insanlığın rasyonel bir dünyaya doğru gerçekten ilerlediği, gerçek tarihin yapılmasına doğru giden bir yolda harekete devam etme durumundayız. Muhtemelen felakete yol açacak nükleer kayıtsızlığı da içeren yüzkızartıcı bir tarihi son ile tarihin estetik olarak büyük bir hünerle yaratılmış bir ortamda özgür ve maddi bolluk içindeki bir toplumda gerçekleşmesi arasında bir seçim yapma durumundayız.

Yönetici sınıfın (ki bu, burjuvazidir) birbirleri üzerinde hegomonya sağlamak için rekabet eden girişimlerinin teknolojik mucizeler geliştiriyor olmasına rağmen, bugünkü toplumda var olan “doğa hayaleti” doğayı rehin olmaktan hiç de kurtarmaz. Bizim bir tür olarak, insanlık durumunda ve insan dışındaki doğal dünyada şaşırtıcı nesnel ilerlemeler ve gelişmeler –özgür ve rasyonel bir toplumu gerçekleştirebilecek ilerlemeler– sağlayacak araçları üretebilme kapasitemizin tamamen elimizde olduğu bir zamanda, bizi fiziksel olarak kesinlikle kurban edebilecek toplumsal kuvvetlerin şiddetli saldırılarının önünde ahlaki açıdan neredeyse savunmasız halde durmaktayız. Gelecek hakkındaki tahminler anlaşılabilir şekilde çok kırılgan ve haklı olarak güven içermemektedir. Kapitalist toplumsal ilişkiler insan zihnine daha önce olmadığı kadar derin bir şekilde yerleşirken ve kültür dehşete düşürecek düzeyde hemen hemen bir yokolma noktasına doğru gerilerken kötümserlik çok yaygın hale gelmiştir. Günümüzdeki insanların çoğu açısından, 1917-18 Rus Devrimi ve 1939’daki İspanya İç Savaşı’nın sonu arasındaki yirmi yıllık dönemde varolan umut ve çok radikal inançlar neredeyse safça görülmektedir.

Yine de bizim daha iyi bir toplum yaratma kararımız ve bunu yapmak için seçeceğimiz yol, herhangi bir ilahın, daha kötüsü mistik bir “doğa gücünün” veya karizmatik bir liderin yardımı olmaksızın bizim kendimizden gelmek zorundadır. Eğer daha iyi bir geleceğe doğru olan yolu seçiyorsak, seçimimiz bizim geçmişin önemli derslerini öğrenme ve geleceğin gerçek ümitlerini ayırt edebilme kabiliyetimizin –ve yalnızca bizimkilerin– sonucu olmak zorundadır. Biz hurafelerin kasvetli cehenneminden veya absürd bir şekilde akademinin dağ yamacı vadilerinden uyandırılan hayaletimsi sapıklıklara değil, en insani yanımızı oluşturan yenilikçi niteliklere ve insanlığın toplumsal patolojilerle bilinçlilik ve akıl içinde kendini gerçekleştirmesini geri planda bırakan rasgele olaylara karşı koyan, doğal ve toplumsal gelişmeleri açıklayan temel özelliklere başvurmak zorunda olacağız. Tarihi neredeyse herşeyin, en azından maddi bir dünyanın, mümkün olduğu bir noktaya getirmekle –ve insanın hayal gücüyle üretilen mistik ve dinsel öğelerin ideolojik olarak içine sızmış olduğu bir geçmişi geride bırakmakla– biz insanlığın daha önce asla karşılaşmadığı yeni bir mücadele ile karşılaşıyoruz. Kendi dünyamızı bilinçli bir şekilde kendimiz yaratmak zorundayız. Absürd seytani fantezilere, akıldan yoksun geleneklere ve korkutucu önyargılara göre değil, fakat aklın, düşüncenin ve diyaloğun esaslarına göre. 
 

BUGÜNKÜ KAPİTALİZMİ ANLAMAK

Seçimimizde hangi faktörler belirleyici olmalıdır? Öncelikle, bugünün devrimcilerinin elinde olan toplumsal ve politik deneyimlerin yoğun birikimi bu seçimde çok büyük önem taşımaktadır. Bu bilgi deposu layıkıyla ele alındığında bizden öncekilerin yapmış oldukları korkunç hatalardan kaçınmak ve insanlığı geçmişteki başarısız devrimlerin korkunç belalarından kurtarmak için kullanılabilir. Bir diğer eşdeğer önemdeki vazgeçilmez faktör ise, ortaya çıkan radikal bir hareketi varolan toplumsal koşulların ötesine insanlığın tamamen özgürleşmesini besleyecek bir geleceğe fırlatmak için gerekli aracı sağlayacak, düşünce tarihi tarafından yaratılan yeni bir teorik sıçrama tahtası olasılığıdır.

Ama herşeyden önce karşılaştığımız problemlerin çerçevesinin tamamen farkında olmak zorundayız. Hüküm süren kapitalist düzenin gelişmesi içinde nerede olduğumuzu tam bir netlik içinde anlamak zorundayız ve ortaya çıkan toplumsal problemleri kavrama ve yeni bir hareketin programında dikkati bunlara yöneltme ihtiyacı duyuyoruz.. Kapitalizm hiç kuşkusuz tarihte ortaya çıkan toplumların en dinamiğidir. Tanımı gereği, kesinlikle, nesnelerin daima satılmak ve karı artırmak için üretildiği, insan ilişkilerinin büyük bir çoğunluğuna aracılık eden bir meta değişim sistemi olarak kalır. Yine de kapitalizm aynı zamanda büyük ölçüde mutasyona uğrayabilen, girişimin rakipleri aleyhine bir yolla büyümeyi başaramazsa ölmek zorunda kalacağı acımasız bir noktaya doğru sürekli ilerleyen bir sistemdir. Bu nedenle “büyüme” ve sürekli değişim kapitalist yaşam varoluşunun en önemli kurallarıdır. Bunun anlamı ise kapitalizmin yalnızca bir form içinde sürekli olarak asla kalmadığıdır; o onun temel toplumsal ilişkilerinden ortaya çıkan kurumları daimadönüştürmek zorundadır.

Kapitalizm her ne kadar yalnızca geçtiğimiz bir kaç yüzyıl içinde baskın bir toplum haline geldiyse de, o daha önceki toplumların çevresinde uzun süre var oldu: şehirler ve imparatorluklar arasındaki ticarette büyük ölçüde ticari bir formda; tüm Avrupa Ortaçağı boyunca bir zanaat formunda; bizim kendi zamanımızda muazzam endüstriyel bir formda; ve eğer son dönemdeki kahinlere inanacaksak gelecek dönemler için enformasyonal bir formda. O yalnızca yeni teknolojiler yaratmadı, ayrıca küçük dükkan, fabrika, devasa imalathane, endüstriyel ve ticari kompleks gibi büyük çeşitlilik gösteren ekonomik ve toplumsal yapılar da yarattı. İzole olmuş çiftçi ailesi ve tamamen unutulmaya terkedilen daha da önceki bir dönemin küçük zanatkarı nasıl ortadan kalkmadıysa Endüstri Devrimi kapitalizmi de tabii ki tamamen ortadan kalkmadı. Geçmişin çoğu daima bugüne dahil edilir; şüphesiz, Marx’ın uyardığı gibi, “saf kapitalizm” yoktur ve kapitalizmin daha önceki formlarından hiçbirisi radikal olarak yeni toplumsal ilişkiler yerleştirilene ve ezici ölçüde baskın oluncaya dek tamamen yok olmaz. Fakat bugün kapitalizm varoşlara ve kırsal bölgelere ulaştı ve belki bir gün gezegenimizin ötesine ulaşabilir. O yalnızca yeni gereksinimler yaratacak ve besleyecek yeni ürünler yaratmadı, sonuçları itibarıyla sistemin yeni destekçilerini ve bazen de muhaliflerini de yükselten yeni toplumsal ve kültürel sorunlar yarattı.

Kapitalizmin bugün en dikkat çekici niteliklerinden birisinin Batı dünyasında çok basitleştirilmiş olan, Marx ve Engels’in Komünist Manifesto‘da “olgun kapitalizmde (biz gerçekte neyin “olgun”, “geç” veya “ölüme yakın” kapitalizm olduğunu hala belirlemek zorundayız) baskın olacağını önceden öngördükleri iki sınıflı yapının –burjuvazi ve proleterya– yeni bir biçim verilme süreci altında olmasıdır. Ücretli iş ve sermaye arasındaki çatışma hiçbir şekilde ortadan kalkmamasına rağmen geçmişte sahip olduğu herşeyi-kapsayan öneminden yoksundur. Marx’ın beklentilerinin tersine, endüstriyel işçi sınıfı şimdi sayısal olarak küçülmekte ve sürekli bir sınıf olarak geleneksel kimliğini yitirmektedir. Günümüz kültürü, toplumsal ilişkiler, şehrin karakteri, üretim biçimleri, tarım ve ulaşım, sendikalistlerin ve Marxistlerin üzerlerinde yoğun bir şekilde odaklandıkları geleneksel proleteryayı, mentalitesi bile şaşırtıcı biçimde büyük ölçüde burjuva olan bir küçük-burjuva tabakası olarak yeniden oluşturdu. Üretim hattının mavi yakalı endüstri proleteryasının yerini fabrika içindeki otomatik araçlar ve genelde birkaç beyaz yakalı makine kullanıcısı ve bilgisayarlar tarafından işletilen üretimin minyatürleştirilmiş araçları aldı.

Aynı şekilde ele aldığımızda, geleneksel proleteryanın yaşam standartları büyük ölçüde değişti. Bir veya iki kuşak içinde yoksulluk sınırından maddi zenginliğin göreli olarak yüksek olduğu bir noktaya yükseldiler. Daha önceki çelik, otomobil ve kömür madeni işçilerinin hiçbir proleter sınıf kimliğine sahip olmayan çocukları ve torunları arasında, yeni bir sınıf statüsünün simgesi olarak, lise diplomasının yerini üniversite eğitimi aldı. Birleşik Devletler’de bir zamanların uzlaşmaz olan sınıf çıkarları, kendi evlerine, bahçelerine ve kırsal yaz dinlencelerine sahip olanların miktarındaki yüksek artış yanında Amerikan ailelerinin yüzde 50sinin hisse senedi ve bono sahibi oldukları bir noktaya yöneldi.

Bu değişiklikler göz önüne alındığında, geleneksel mavi yakalı işçi ve geçmişin radikal posterlerindeki gerilmiş kaslı kolunda kemikkıran bir çekiçle çalışırken resmedilen sert erkek ve kadının yerini kibar, “çalışan orta sınıf” olarak adlandırılanlar almıştır. Tarihi anlamı içinde geleneksel “dünyanın tüm işçileri, birleşin!” haykırışı giderek daha fazla anlamsızlaşmaktadır. Marx’ın Komünist Manifesto‘da harekete geçirmeye çalıştığı proleteryanın sınıf bilinci, sürekli olarak kanamaktadır ve çoğu yerde ise gerçekte kaybolmuştur. Sınıf çatışması ortadan kaldırılmamıştır, fakat büyük ölçüde yirminci yüzyılın ilk yarısında Avrupa kapitalizmine büyük gözdağı verdiği görülen ulusal ve enternasyonal dayanışmadan yoksun bir halde tek tek fabrika veya ofislerin içine sıkıştırılmıştır.

Bir bütün olarak bakıldığında, kapitalizmin bugün üretmiş olduğu toplumsal koşullar Marx ve Fransız sendikalistleri tarafından geliştirilen basitleştirici sınıf öngörüleri ile büyük bir zıtlık içindedir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalizm, geleneksel proleteryanın ücretlerde, çalışma saatleri ve koşullarında iyileştirme taleplerinin ötesine geçen büyük ölçüde genelleştirilmiş toplumsal sorunlar üreterek, olağanüstü hızda yeni bir büyük dönüşüm sürecine girdi. Bu toplumsal sorunların başında çevre, cinsiyet, hiyerarşi, kent, yurttaşlık ve demokrasi sorunları gelmektedir. Kapitalizm gerçekte, özellikle gezegenin yüzünü değiştirebilecek olan iklimsel değişikler, global kapitalizmin oligarşik kurumları, politika için taban oluşturan yurttaşlık yaşamını radikal bir şekilde kemiren dizginsiz şehirleşme ile insanlığa karşı olan tehlikelerini genelleştirdi.

Birçok sosyal analizde yöneticiler, bürokratlar, bilim insanları ve benzerlerinin ortaya çıkan hakim gruplar olarak ayırt edilecek derecede gözlenmesiyle birlikte, hiyerarşi bugün sınıf gibi belirgin bir sorun olmaktadır. Statü ve çıkarların yeni ve ayrıntılı derecelendirilmeleri çimlenmeye başlamış ve geleneksel sosyalizm tarafından bir zamanlar açık bir şekilde tanımlanmış ve militanca savaş açılmış ücretli iş ve sermaye arasındaki çatışmayı bulanıklaştırmıştır. Sınıf kategorileri şimdi ırk, cinsiyet, cinsel tercihler ve elbette ulusal ve bölgesel farklılıklara dayalı hiyerarşi kategorileri ile birbirlerinin içine girmeye başlamışlardır. Hiyerarşinin karakteristiği olan statü farklılıkları sınıf farklılıkları ile birleşme eğilimindedir ve halkın gözünde sık sık etnik, ulusal ve cinsiyet farklılıklarının sınıf farklılıklarına baskın çıktığı, daha fazla bir herşeyi-kapsayan kapitalist dünya ortaya çıkmaktadır. Bu tamamen yeni bir olgu değildir: Birinci Dünya Savaşı’nda sayısız Alman sosyalist işçisi daha önceki proleterya birliğinin kırmızı bayraklarına olan bağlılıklarını, iyi beslenmiş ve parazit yöneticilerinin ulusal bayrakları lehine bir kenara fırlatmışlar ve sayısız Fransız ve Rus sosyalist işçisinin vücutlarına süngülerini sokmuşlardır.

Kapitalizm aynı zamanda yeni bir büyük çelişki üretmiştir: sürekli büyüme üzerine kurulu bir ekonomi ile doğal çevrenin kuruması arasındaki çatışma (02). Bu sorun ve onun engin sonuçları, bırakın bir kenara bırakılmayı, artık insanların yiyecek ve havaya gereksinim duymalarından daha az önem verilerek düşünülemez. Sosyalizmin doğmuş olduğu Batı’da günümüzde en fazla umut vadeden çatışmalar, mavi ve beyaz yakalı “işçilerin” orta sınıftan hümanistler ile aynı saflarda yürüdükleri ve genel toplumsal problemler ile harekete geçtikleri anti-globalleşme hareketlerinin gösterdiği gibi, gelir ve çalışma koşullarından ziyade nükleer güç, kirlenme, ormansızlaştırma, şehrin kötü etkisi, eğitim, sağlık koruması, toplum yaşamı ve az gelişmiş ülkelerdeki işçilerin baskısı etrafında yaşanacak gibi görünmektedir. Proleter savaşçılar orta sınıf savaşçılarından ayırt edilemez hale gelmektedir. Karakteristikleri savaşçı bir militanlık olan iriyarı işçiler, genelde paylaşılan bir neşelilik derecesiyle, şimdi “ekmek ve kukla” tiyatro oyuncularının arkasından yürümektedir. Çalışan ve orta sınıf üyeleri şimdi birçok farklı toplumsal şapka giymekte, tabiri caizse, kapitalizme ekonomik temellerde olduğu kadar kültürel temeller üzerinde de, doğrudan olduğu kadar dolaylı olarak da meydan okumaktadır.

Hangi yönü takip edeceğimize karar verirken kapitalizmin gelecekte – ki bu çok uzak bir gelecek olmak zorunda değil – eğer kontrol edilmezse, bugün bildiğimiz sistemden önemli ölçüde farklı olacağı zorlayıcı gerçeğini de ihmal edemeyiz. Kapitalist gelişmenin önümüzdeki yıllarda toplumsal ufku çok büyük ölçüde değiştireceği tahmin edilebilir. Ahlaki değerleri, estetiği, medyayı, popüler arzuları ve benzerlerini bir yana bırakalım, fabrikaların, ofislerin, ikamet edilen alanların, endüstrinin, ticaretin ve tarımın yirmibirinci yüzyıl sona ermeden önce çok büyük oranda değişmeyeceğini varsayabilir miyiz? Geçtiğimiz yüzyılda kapitalizm, yukarıdakilerin tümünün dışında, toplumsal sorunları –şüphesiz tarihsel toplumsal sorunları– ondokuzuncu ve yirminci yüzyılın başındaki sol-kanat toplumsal hareketleri biçimlendiren teorisyenler tarafından açık bir şekilde görülemeyen problemleri içine alarak genişletti. Bizim çağımız, sonu gelmez bir “net kar” ve “yatırım seçimleri” savaşları ile toplumun kendisini büyük bir pazaryerine dönüştürmekle (03) tehdit etmektedir.

İlerici sosyalistlerin ilgilenmek zorunda oldukları kamu da ayrıca radikal bir şekilde değişmektedir ve gelecek onyıllarda böyle değişmeye devam edecektir. Kapitalizmin ortaya çıkardığı değişimlerin ve onun ürettiği yeni veya daha geniş çelişkilerin anlaşılmasında arkadan gelmek geçtiğimiz son iki yüzyıldaki hemen hemen tüm devrimci patlamaları yenilgiye götüren, tekrarlanan, felaket getirici hatayı işlemeye yol açabilir. Yeni bir devrimci hareketin geçmişten öğrenmek zorunda olduğu dersler arasında en önemli olanı, hareketin özünde popülist olan programına orta sınıfın geniş sektörlerini kazanmak sorunda olduğudur. Kapitalizmi sosyalizm ile değiştirmeye yönelik hiç bir girişim, hoşnutsuz küçük burjuvazinin –ister Rus Devrimi’nin ‘intelligentsia’sı [aydın kesimi] ve üniformaları içindeki köylüsü olsun, ister 1918-21 Alman ayaklanmalarındaki entellektüeller, çiftçiler, esnaf, memurlar, endüstrideki ve hatta hükümetteki müdürler olsun– yardımı olmaksızın en ufak bir başarı şansına sahip olmamıştır ve olmayacaktır. En ümit verici toplumsal dönemlerde dahi, Bolşevikler, Menşevikler, değişik Alman Sosyal Demokratları ve Komünistler asla kendi yasama organları içinde mutlak çoğunluğa sahip olmadılar. “Proleterya devrimleri” olarak adlandırılan devrimler değişmez bir şekilde azınlık devrimleridir, hatta genellikle proleterya içinde dahi. Ve başarılı olanlar (genellikle bastırılmadan önce kısa bir süre içindi) büyük ölçüde burjuvazinin kendi askeri güçleri arasında aktif destekten yoksun olması veya basitçe toplumsal moralsizliği sayesinde başarılıydılar. 
 

MARXİZM, ANARŞİZM VE SENDİKALİZM

Tanık olunan değişiklikler ve hala oluşma halinde olanlar göz önüne alındığında, yağmacı (aynı zamanda çok yaratıcı) kapitalist sisteme artık fabrika proleteryasının tekstil fabrikası sahiplerinin asıl muhalifi olarak görüldüğü Endüstri Devrimi’nde doğan ideolojiler ve metodların kullanılmasıyla karşı çıkamayız (Hatta fakir köylülüğün feodal ve yarıfeodal toprak sahiplerine karşı koyan çatışmaları ile gelişmiş olan ideolojileri daha az kullanışlıdır). Geçmişin iddia edilen antikapitalist ideolojilerinin hiçbiri (ne Marxizm, ne anarşizm, ne sendikalizm veya hatta ne de daha genel bir sosyalizm formu) kapitalist gelişmenin daha erken bir dönemindeki ve teknolojik ilerlemenin daha erken bir devrinde sahip oldukları geçerliliğin aynısına sahip değildir. Ne de bunların hiçbirisinin kapitalizmin zaman içinde sürekli olarak yarattığı çok sayıdaki yeni sorunu, olanağı, problemi ve çıkarı içerme umudu olamaz.

Marxizm yeni bir toplumun tarihsel önkoşullarını vurgulayan, sosyalizmin sistematik bir formunu üretmek için yapılan en kapsamlı ve tutarlı çabaydı. Bu proje, günümüzün çözülme, entellektüel şaşkınlık, görecelilik ve öznelcilik çağında yeni barbarlara asla teslim olmamalıdır. Marx’a bizlere bir meta ve meta ilişkileri analizi, bir felsefe, bir toplumsal teori, bir tarihi ilerleme fikri ve hatırı sayılır tutarlılıkta bir politik strateji sağlaması nedeniyle çok şey borçluyuz. Marx’ın politik düşünceleri, korkunç derecede yoksullaştırılmış bir proleteryaya ve sanayi burjuvazisinin 1848 ve 1871 tarihleri arasında İngiltere’de, daha ilerki tarihlerde Fransa’da, İtalya’da, Almanya’da ve hatta daha sonraki Rusya’da ve Doğu Avrupa’da uyguladığı zulme gayet uygundu. Özellikle Batı Avrupa ülkelerinde Marx proleteryanın nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturacağını ve kaçınılmaz bir şekilde kapitalist sömürü ve sefilleştirme nedeniyle devrimci sınıf savaşına sürükleneceğini düşündü. 1917 ve 1939 arasında Avrupa şüphesiz doğrudan işçi ayaklanmaları noktasına varan kronik bir sınıf savaşı tarafından kuşatıldı. 1917’de koşulların olağanüstü biraraya gelişine bağlı olarak –özellikle birçok yarı feodal Avrupa sisteminin büyük bir istikrarsızlığa sürüklenmesine katkıda bulunan Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi– Lenin ve Bolşevikler Marx’ın yazdıklarını çok geniş ve ekonomik olarak geri bir imparatorluktaki iktidarı ele geçirmek için kullanmayı (fakat genellikle yanlış kullandılar) denediler.

Fakat genel olarak, görmüş olduğumuz gibi, Marxizm’in ekonomik anlayışı ondokuzuncu yüzyılın sonlarında ortaya çıkan fabrika kapitalizmi çağına aittir. Sosyalizm için bir maddiönkoşullar teorisi olarak gözalıcı olmasına karşın, Marxizm ekolojik, sivil ve öznel güçler veya insanlığı devrimci toplumsal değişiklikler için harekete geçirebilecek etkinnedenlerle ilgilenmemiştir. Aksine, Marxizm yaklaşık bir yüzyıldır teorik olarak durgunlaşmıştır. Teorisyenleri genellikle yanlarında olup biten gelişmeler karşısında şaşkınlığa düşmüşler ve 1960lardan beri mekanik olarak çevreci ve feminist fikirleri kendi ouvrierist [işçici] bakışlarına eklemişlerdir.

Aynı şekilde, bireyci ve kısıtlanmamış bir yaşam tarzını temsil eden anarşizm modern şehir-endüstrisi dünyasından daha çok Proudhoncu bağımsız köylü ailesi ve zanaatçı dünyasına uymaktadır. Bir zamanlar bu politik etiketi kendim için kullandım, fakat çok daha yakın zamanlarda daha ileriye götürülen düşünceler beni anarşizmin kesinlikle bir toplumsal teori olmadığı aksine bir kişisel psikoloji ve altkültür olduğu sonucuna varmama zorladı. Geçmişte “anarşi” adı altında önerilen toplumsal ve ekonomik yeniden inşaalar değişmez bir şekilde büyük oranda (benim anlaşılabilir bir şekilde konuyla ilgili makalelerimi okuyan birçok anarşisti çok kızdıran kıtlık-sonrası fikrim dahil olmak üzere) Marxizm’den alınmıştır. Fakat bunların kullanımı genellikle anarşistlerin gerçekte ne olduklarının ortaya çıkmasını engellemiştir: asosyal egoistler.

Gerçekte anarşizm, suikastler ve şiddetin dengesiz eylemleri biçiminde devlete meydan okuyan bireyleri kutlamasıyla doruğuna varan atomize olmuş burjuva özerkliğinin liberal ideolojisinin en aşırı formülasyonunu temsil eder. Anarşizmin kendi kendini-düzenleme (auto nomos) miti –bireyin toplum üzerinde veya hatta ona karşı olduğu ve kollektif refah için kişisel sorumluluğu olmadığı radikal iddiası– Nietzsche’nin gerici ideolojik yolculuğunda çok merkezi olan tüm-güç isteğinin radikal bir kutlamasına yol açmaktadır. Bazı kendini itiraf eden anarşistler gerçekte kitlesel toplumsal eylemi nafile ve kendi kişisel çıkarlarına yabancı olarak düşünmektedirler (04).

Özgürlükçü işçi sendikacılığının (trade unionism) iyi düzenlenmiş ve iyi geliştirilmiş bir formu olan ve genelde anarşizmle karıştırılan sendikalizmin tarihsel olarak önereceği daha çok şeyi vardı. Anarşizmin tersine, sendikalizm eylemde disiplini sağlamak, günlük hayatta sorumluluk almak ve kapitalizmi ortadan kaldıracak organize bir devrimci pratiğe girişmek amacıyla uzun zamanlar demokratik prosedürlere bağlı kaldı (05). Fakat sendikalizmin alın yazısı tamamen “işçiciliğe” bağlı olmasıdır. Marx’tan ödünç alınan parçalarla oluşturduklarının dışında bir felsefeye, tarih veya politik ekonomi teorisine sahip değildir –şüphesiz birçok sendikalist kendini Marxist olarak görmekteydi. Bunun ötesinde, genel grevin ötesinde toplumsal değişim için herhangi bir stratejisi yoktur. Almanya’da 1921 yılında Kapp Putch sırasında başlatılan çok büyük genel grevin ortaya koyduğu gibi genel grevler devrimci durumlarda ne kadar değerli olabilirse olsunlar, sendikalistlerin onlara toplumsal değişimin araçları olarak atfettikleri, esasen mistik olan, kapasiteye sahip değildir. Bu gibi hatalar, gerçekte, doğrudan militan eylemlerin kendiliklerinden devrimlerle eşdeğer olmadıklarının ve hatta büyük toplumsal değişikliklerle dahi eşdeğer olmadıklarının kanıtıdır. Son olarak da sendikalizm ayrıca açıkça anti-entellektüel olan tutumu nedeniyle sıkıntı çekmiş ve otantik anarşizmle birlikte rasyonalizm ve teoriyi küçümsemeyi paylaşmıştır.

Daha rahatsız edici olan ise, tüm Marxistlerin, sendikalistlerin ve otantik anarşistlerin, bir sivil alan ve insanların kendi toplum ilişkilerini demokratik olarak ve doğrudan doğruya yönettikleri kurumlar olarak tasarlanan politikayı kavrayışlarındaki yanlıştır. Anarşistler Marxistler gibi, ikisinin birbirinden radikal bir şekilde farklı olduğunu kavramayı başaramayarak, politikayı sürekli olarak devlet yönetimi olarak yanlış anladılar (06). Başka yerde yazdığım gibi, politika köken olarak devletten –profesyonel makinası baskı ve ayrıcalıklı bir sınıfın çıkarları için yurttaşlığın sömürülmesini kolaylaştımak için dizayn edilmiş bir araç– ortaya çıkmadı. Aksine, politika özgür yurttaşın kent sorunlarını ele alışında ve onun özgürlüğünü savunmasında aktif katılımını oluşturdu. Şüphesiz politika kelimesinin kendisi Yunanlıların “kent” kelimesinden türedi ve klasik Atina’da demokrasikelimesi ile birlikte, yurttaşları tarafından kentin doğrudan yönetimini belirtmek amacıyla kullanıldı. Devleti ve onun politik alandaki özel merkeziliğini üretmek için özellikle sınıf formasyonu ile belirgin hale gelen sivil gerileme yüzyılları gerekmişti.

Devlet yönetimi, devletçi bir elitin çoğunluk üzerinde hüküm sürdüğü kurumlar ve pratikler, en azından açık bir şekilde insanlardan ayrı tutulmuş profesyonelleşmiş ve bürokratlaşmış bir devlet makinasını gerektirir. Üzücü bir şekilde Marxistler anarşistlerle birlikte, ulus-devleti –bu bir “işçi devletini” de içerir– politik gücün olduğu kadar ekonomik gücün de merkezine yerleştirmek için vurgu yapmışlar ve böylece politik alanı devlet alanıyla karıştırmışlardır. Marx işçilerin böyle bir devleti güçlendirilmiş bir bürokrasi ve devletçi yönetim kurumları olmaksızın nasıl tamamen ve doğrudan kontrol edebileceklerini göstermeyi başaramamakta dile düşmüştü. Bir sonuç olarak, politik alan, “işçilerin devleti” olarak dizayn edildiğinde, kaçınılmaz bir şekilde yalnızca tek bir sınıfın, proleteryanın çıkarlarına dayalı baskıcı bir varlık olarak görülür.

Sendikalizm kendisi açısından güç konusu ile esaslı bir şekilde ilgilenirken, genellikle özgürlükçü politika tarafından ortaya atılan problemlerin üzerinden atlayarak, vurgusunu işçi komiteleri tarafından gerçekleştirilen fabrika kontrolü ve konfederal ekonomik meclisler üzerine yaptı. Bakunin 1871de bir belediye ölçeğinde olsa dahi politikayı reddeder görünen, yeni bir toplumsal düzenin “yalnızca kentteki ve ülkedeki işçi sınıfının politik olmayan veya anti-politik toplumsal gücünün gelişmesi ve organizasyonu yoluyla” yaratılabileceğini yazdığında anarşizm adına tipik görüşleri ifade etmişti. Böylece anarşistler uzun süre çok şüphe götürür bir bakış açısıyla, her yönetime bir devlet olarak baktılar. Devlet baskıcı ve sömürücü sınıfın baskı altındaki ve sömürülen sınıfın davranışlarını gerekirse güç yoluyla düzenlediği ve kontrol ettiği bir araçtır. Yönetim –veya daha iyisi, idare şekli– basitçe yaşamın devletsiz fakat ortaklaşmacı bir yolunun problemlerini düzgün bir biçimde çözmek için bir organizasyon olarak ele alınabilir. Halk ilişkisinin aktif bir düzenleme sistemini kuran her kurumlaşmış birlik –devletin varlığı olsun veya olmasın– bir yönetimdir. Özgürlükçü sosyalist bir toplum, bir yönetim olmadan gerçekleşemez ki bu da kurumların organize, sistematik ve sorumlu bir yapısıdır. Tabi eğer kaprisli bireylerin bir araya geldiği bir şeye dönüşmeyecekse.

Önceki sayfalarda ortaya çıkan konular akademik bir ilginin ötesindedir. Yirmibirinci yüzyıla girerken, esasında anarşizmin özünde yatan köylü-zanaatkar birlikçiliğinin veya sendikalizmin ve Marxist politikanın özünde yatan erken dönem endüstri proleteryasının bir uzantısı olmayan özgürlükçü ve devrimci bir sosyalizme ihtiyacımız var. Her ne kadar bugün geleneksel ideojiler (özellikle anarşizm) genç insanlar arasında revaçtaysa da, Marxist fikirler tarafından olduğu kadar özgürlükçü fikirler tarafından da bilgilendirilmiş gerçekten ilerici olan sosyalist, entellektüel liderliği sağlamak zorundadır. Bugünün politik radikalleri için, Marxizmi, anarşizmi veya sendikalizmi basitçe canlandırmak veya onlardan birine ideolojik ölümsüzlük bahşetmek nafile olacaktır. Tabi eğer bir hareketin gelişmesine gerçekte engel olmayacaksa. Toplumun çoğunu hala evrimleşen ve meydan okuyan kapitalist sistemin karşısına potansiyel olarak çıkaracak, genelleşmiş konulara sistematik olarak yönelme kabiliyetine sahip yeni ve kapsayıcı bir görüş açısı gereklidir.

Sonsuz genişleme üzerine dayalı yağmacı bir toplum ile insansız doğa arasındaki uyuşmazlık, çok geniş devrimci açılımlarla birlikte krizlerin açıklaması olarak ortaya çıkan fikirleri biraraya getirmiştir. İnsanın uygarlaşması üzerinde hiyerarşinin ve sınıfın karşılıklı etkisininin birbirini çoğalttığı toplumsal gelişmenin tutarlı bir vizyonu olan toplumsal ekoloji, onyıllar boyunca insanlığın doğal dünya ile koruyucu bir denge içinde yaşayabilmesi için toplumsal ilişkileri yeniden düzenlemek zorunda olduğumuzu tartıştı (07). Toplumsal ekoloji “eko-anarşizmin” basitleştirici ideolojisinin ilkelcilik, sade yaşam ve feragat vurgusunun aksine maddi hazza ve kolaylığa güçlü bir vurgu yaparak, ekolojik olarak yönelmiş bir toplumun gerilemeci olmanın aksine ilerlemeci olabileceğini iddia eder. Bir toplum, üyeleri için yaşamı yalnızca çok eğlenceli kılma kapasitesine değil, aynı zamanda uygarlığın yaratılması ve canlı bir politik yaşam için çok gerekli olan entellektüel ve kültürel olarak kendilerini yetiştirebilecekleri boş zamanı sağlama kapasitesine sahip olacaksa, tekniği ve bilimi ekolojik krizin ve toplumsal parçalanmanın kaynağı olarak reddedemez ve dahası onları insan mutluluğu ve boş zaman ile ahenkli hale getirmek zorundadır. Toplumsal ekoloji açlık ve yoksunluk değil bir bolluk ekolojisidir; içinde atıklar ve şüphesiz üretim fazlasının yeni bireysel değerler tarafından kontrol edildiği rasyonel bir toplumun yaratılması için çabalar; ve eğer rasyonel olmayan bir davranışın sonucu olarak kıtlık ortaya çıkarsa, halk meclisleri tüketim standartlarını oluşturacaktır. 
 

ANARŞİZM VE GÜÇ SORUNU

Bugün anarşizm radikal çevrelerde le mot du jour [hergünkü sözcük] olduğundan, onu toplumsal olarak kabul edilebilir kılmak için çok farklı ve hatta çelişkili ideolojik anlamlarla donatmak yerine onun gerçek anlamını açık hale getirmek özellikle önem taşımaktadır. Otantik anarşizm herşeyden önce bireysel kişiliğin tüm etik, politik ve toplumsal bağlardan özgürleşmesi arayışıdır. Fakat bunu yaparken tüm devrimcilerin toplumsal bir ayaklanma döneminde karşısına çıkan, çok önem taşıyan ve çok somut olan güç konusuna yönelmekte başarısız olur. Gücün nasıl kazanılacağı ve özgürlükçü bir toplumda eşit bir şekilde nasıl dağıtılacağına yönelmektense, anarşistler gücü ele geçirilmemesi, imha edilmesi gereken özü itibarı ile kötücül bir şey olarak düşünürler. Örneğin Proudhon bir zamanlar gücü hiçbir sınır olmaksızın böleceğini ve tekrar böleceğini söylemişti. Bu ise zorunlu olarak gücün özgürlükçü kurumlar içinde yer alacağı bir yönetim biçimini değil, gücün tekrar tekrar bölünmeler sonucunda bölünemez noktaya ulaştığı bireysel bir egoda yer almasını önceden varsaymaktadır. Bu mantığın devam ettirilmesi ile güç zorunlu herhangi bir kollektif bütünlüğe değil bireye ait olur.

Anarşizme başlangıcından itibaren sıkıntı veren bu karışıklığın trajik sonuçları en iyi şekilde, temel anarşist prensiplerin varsayımlara dayalı düşünme konuları olmaktan çıkıp yaşanmış deneyimlere dönüştürüldüğü 1936 İspanyol Devrimi’ndeki yaşamsal bir olayın incelenmesiyle anlaşılabilir. Temmuzun 21inde, İspanya’nın en büyük endüstriyel bölgesi Katalonya’nın ve özellikle başkenti Barselona’nın işçileri General Fransisco Franco’nun kuvvetlerini yenilgiye uğrattılar ve böylelikle Akdeniz kıyıları boyunca uzanan, birçok önemli şehir ve İberya yarımadasının kalbindeki hatırı sayılır bir kırsal bölge dahil olmak üzere İspanya’nın en büyük eyaletlerinden birisi üzerinde tüm kontrolü ele geçirdiler. Katalan proleteryası, kısmen özgürlükçü bir yerli kültürün ve kısmen de CNT’nin etkisinin bir sonucu olarak, kırsal yörede daha radikal bir köylülük (tarımsal nüfusun oldukça büyük bir parçası) toprağı ele geçirir ve kollektifleştirirken, büyük bir savunma, komşuluk, tedarik, ulaşım ve diğer komite ve topluluklardan oluşan bir ağ organize etmeye başladı. İspanya’nın bu büyük bölgesi ve onun nüfusu, herhangi bir karşı saldırıya karşı genelde arkaik olan silahlarına rağmen yeterince iyi silahlanmış bir devrimci milis tarafından korundu ki bunlar iyi eğitimli ve iyi tedarikli ordu ve polis gücünü yenmişti. Katolonya’nın işçileri ve köylüleri gerçekte bir burjuva devlet makinesini parçalamışlar ve kendilerinin yaratmış oldukları kurumlar yoluyla kamusal ve ekonomik ilişkiler üzerinde doğrudan kontrolü kendilerinin gerçekleştirdikleri ve radikal olarak yeni bir yönetim yaratmışlardı. Çok açık terimlerle konuşulursa: Onlar gücü ellerine almışlardı –basit bir şekilde halihazırdaki baskıcı kurumların isimlerini değiştirerek değil, fakat gerçekte tüm bu eski kurumları yıkarak ve kitlelere biçimleri ve içerikleri ile bölgelerinin ekonomi ve yönetim işlerini nihai olarak belirleme hakkını veren radikal olarak yeni olanlarını yaratarak (08).

Büyük ölçüde olayların gidişi nedeniyle, sıradan militanlar –çoğunluğu onların rehberlikleri olmasaydı yeni bir yönetim biçiminin yaratılamayacağı CNT üyesiydiler– anarkosendikalist birliğe [union] devrimci bir yönetim oluşturmak ve ona politik bir yön sağlamak için yetki verdi. Disiplinsizlikleri ile ünlü olmalarına rağmen, CNT üyelerinin, veya cenetistasların, çoğunluğu anarşist olmaktan ziyade özgürlükçü sendikalisttiler; kendilerini güçlü bir şekilde iyi planlanmış, demokratik, disiplinli ve koordine edilmiş bir organizasyona adamışlardı. Şüphesiz, bu sendikalist işçiler aralarındaki anarşistlere değer verdiler. Bunun nedeni disipline edilmiş organizasyondan nefret eden anarşistlerin ideolojik güvenirlilikleri değil onların militanlıklarıydı.

23 Temmuzda, işçilerin yerel Francocu ayaklanmayı yenmelerinden iki gün sonra, CNT’nin Katalan büyük bölgesel toplantısı, işçilerin sendikanın eline verdikleri muazzam politik kontrol ile ne yapacaklarına karar vermek için Barselona’da yapıldı. Kentin dış bölgeleri üzerinde kurulu militan Bajo de Llobregat bölgesinden birkaç delege ateşli bir şekilde toplantının örgürlükçü sosyalizmi ve eski politik ve toplumsal düzenin sonunu deklere etmesini istediler. Bu CNT’nin önderliğini ilan eden işçilerin, toplantıya halihazırda ele geçirilmiş ve dönüştürülmüş gücü verme önerisiydi.

Önerilen bu gücün kabul edilmesiyle, toplantı şimdi CNT’nin fiili yönetimi altında olan çok büyük bir bölgedeki tüm toplumsal düzeni değiştirmeye devam edebilecekti. Fakat toplantıdaki üyeler buna isteksizdi. Bajo de Llobregat delegeleri ve CNT militanı Juan García Olivier, itibarlarını kullanarak, toplantıyı şiddetli bir tartışmaya soktular. Fakat ellerinde olan gücü kabul etmeye karşı olan Federica Montseny’nin hitabeti ve Abad de Santillán’ın argümanları (iki CNT lideri) sonunda bu militanlar ezici bir oy çokluğu ile yenildiler.

Bu muazzam hata köklerini yalnızca CNT liderliğinin aptallığında değil aynı zamanda anarkosendikalist hareketin ürkütücü derecede karışık ideolojinde buluyordu. Bir idare şekli ile bir devleti ayırmayı başaramayarak, CNT işçilerin yönetimini kapitalist bir devlete benzetti, bu nedenle gerçekte kendi ellerinde olduğu bir zamanda politik gücü reddetti. Vurgulamaya gerek bile yok ki eski yönetici sınıf bu ölümcül kararı kutladı ve işçilerin yönetimini bir yıllık bir süre zarfında burjuva-demokratik ve ardından gittikçe otoriter bir devlete dönüştürmeye yavaşca devam etti.

Tarihsel CNT toplantısı, vurgulamak gerekir ki, sendikanın kendi üyelerinin önemli bir kısmının hayatına mal olan olmuş gücü basitçe reddetmekle kalmamıştı. Toplumsal ve politik yaşamın hayati bir niteliğine, tüm politik deneyimin en önemli amacına en yeniyetme tarzda sırtını dönerek ve gerçekliğin yerine bir hayali geçirmeye çalışmakla, toplantı saçma, katı doktriner bir anarşist görüşü inancının bir kuralı olarak kabul etti. Yalnızca baskı altındakilerin CNT’nin ellerine halihazırda verdikleri politik gücü değil, gücü –özgürlükçü, demokratik bir formunda dahi– ortadan kaldırılması zorunlu, hiç küçülmeyen bir şeytan olarak suçlayarak gücün meşru durumunu yadsıdılar.

Eğer CNT liderliğinin bu hayati hatasından öğrenmek zorunda olduğumuz bir şey varsa, o da gücün yerçekiminden daha fazla yürürlükten kaldırılamayacağıdır –o daima toplumsal ve politik yaşamın belirleyici bir niteliğidir. Kitlelerin ellerinde olmayan güç kaçınılmaz olarak onları baskı altında tutanların ellerine düşmek zorundadır. Onu içine tıkacağımız bir gömme dolap, onu buharlaştırabilecek büyüleyici bir ritüel, onu gönderilebilecek bir insanüstü yer –ve onu ahlaki ve mistik büyülü sözlerle yokedebilecek basitleştirici bir ideoloji– yoktur. Kendi-tarzlarındaki radikaller, CNT liderlerinin Temmuz 1936’da yaptığı gibi, onu ihmal etmeyi deneyebilir. Fakat o her toplantıda saklı kalacak, halk etkinliklerinde gizlenmiş olarak yer alacak ve her mitingte ortaya çıkacak ve yeniden ortaya çıkacaktır.

Güç vardır ve daima var olacaktır. Gerçekten yerinde olan sorun onun olup olmayacağı değil, bir elitin elinde mi yoksa halkın elinde mi olacağıdır –en gelişkin özgürlükçü ideallere uygun bir biçim mi verileceği veya gericiliğin hizmetine mi verileceğidir. Gücü reddetmek yerine CNT toplantısının onu kabul etmesi, İspanyol proleteryasının ve köylüsünün ekonomik ve politik olarak güçlerini koruyabilecekleri yeni kurumları meşrulaştırması gerekirdi.

Şüphesiz, metaforik iddialar ve acı verici gerçekler arasındaki gerilim sonunda dayanılmaz hale geldi ve kararlı CNT işçileri Mayıs 1937’de Barselona’da sivil savaşın içinde kısa fakat kanlı bir savaşta burjuva devlet ile açık bir çarpışmaya sürüklendiler (09). Sonunda, burjuva devleti sendikalist hareketin son büyük ayaklanmasını, eğer binlece değilse yüzlerce CNT militanını doğrayarak, bastırdı.

Toplumsal devrimciler, kendi vizyonlarından güç problemini çıkarmaksızın ona somut kurumsal özgürleştirici bir biçimin nasıl verilebileceği problemine odaklanmak zorundadır. Bu soruya saygı duyarak sessiz kalmak ve günümüzün aşırı ısınmış kapitalist gelişmelerine uygun olmayan modası geçmiş ideolojilerin arkasına saklanmak yalnızca devrim yapıyormuş gibi yapmaktır, hatta onu başarmak için ellerindekinin tümünü veren sayısız militanın hatırası ile dalga geçmektir. Hatta daha da kötüsü, gerçekten kendini dünyayı değiştirmeye adamış bireylerle radikal düşünceleri, büyük toplumsal sorunları tekrar tekrar önemsiz tartışmaların nesnesine dönüştüren, burjuva akademisinde bir yer elde etmek için kullanma arzusundaki kariyeristlerle karıştırmaktır. 
 

KOMÜNALİZM

Benim iddiam Komünalizmin toplumsal ekolojinin özgürlükçü belediyecilik ve diyalektik doğalcılığı içeren, tam olarak düşünülmüş ve sistematik olan görüşleri kuşatmak için anarşizm ve sosyalizmden daha kapsayıcı bir politik kategori olduğudur (10). Bir ideoloji olarak Komünalizm, zamanımız için daha geniş ve daha uygun bir kavrayış gücü önerirken eski Sol ideolojilerin –özellikle Marxizm’in ve anarşizmin– en iyi taraflarını bünyesinde toplar. Marxizm’in’den felsefe, tarih, ekonomi ve politikayı bütünleştiren, rasyonel olarak sistematik ve tutarlı bir sosyalizm oluşturmaya ilişkin temel projeyi alır. Diyalektik olduğunu deklere ederek teoriyi pratikle aşılamaya çalışır. Anarşizmden hiyerarşinin yalnızca özgürlükçü sosyalist bir toplumda üstesinden gelinebilecek temel bir problem olarak kabul edilmesinin yanısıra onun devlet karşıtlığını ve konfederalizme olan bağlılığını alır (11).

Bir yirmibirinci yüzyıl sosyalizminin felsefi, tarihi, politik ve örgütsel bileşenlerini kuşatmak için Komünalizm teriminin seçimi boşuna değildir. Terim 1871 Paris Komünü sırasında, Fransa başkentinin silahlanmış insanlarının yalnızca Paris şehir kurulunu ve onun altyapılarını korumak amacıyla değil aynı zamanda şehirlerin ve kasabaların cumhuriyetçi ulus-devletin yerini alacak ulusal düzeydeki bir konfederasyonu düşüncesini de savunmak amacıyla barikatları yükselttiklerinde yaratıldı. Bir ideoloji olarak Komünalizm, bireyci ve anti-rasyonalist anarşizm tarafından kirlenmemiştir; ne de Bolşevizm’de vücut bulan Marxizmin tarihsel otoriteryanizminin sıkıntısını taşımaktadır. Çalışma alanı olarak fabrika sistemine, tarihsel öznesi olarak endüstri proleteryasına odaklanmaz; ve geleceğin özgür toplumunu William Morris tarafından tasarlanan bir ortaçağ köyüne indirgemez. Onun en önemli amacı basit bir sözlük tanımında açık bir şekilde belirtilmiştir: Komünalizm, The American Heritage Dictionary of the English‘e göre “büyük oranda otonom olan yerel toplumların gevşek olarak birbirlerine bağlandıkları bir federasyondaki yönetim teorisi veya sistemi”dir (12).

Daha geniş bir açıdan, Komünalizm politikayı onun en geniş, en özgürlükçü anlamında geriye kazanma ve belediyenin potansiyelini aklı ve diyaloğu geliştiren bir arena olarak gerçekleştirme çabasıdır. Belediyeyi, en azından potansiyel olarak, organik evrimin ötesinde toplumsal evrim alanına doğru dönüştüren bir ilerleme olarak kavramlaştırır. Şehir, bir zamanlar yabancıları dışarıda bırakan dar görüşlü bir şekilde aileleri ve kabileleri birleştiren arkaik kan bağının hukuksal olarak ortadan kaldırıldığı yerdir. Akrabalık, cinsiyet, yaş ve diğer şeyler üzerine dayalı hiyerarşilerin potansiyel olarak ortadan kaldırılabildiği ve genel olarak paylaşılan bir insanlık temeline dayalı özgür toplumla değiştirilebildiği bir alandır. O bir zamanların korkulan yabancısının, başlangıçta genel bir bölge sınırlarında korunan bir yerleşimci olarak ve sonunda toplumsal arenada politik karar alma mekanizmalarında yer alan bir yurttaş olarak topluluğun içine katıldığı alandır. Her şeyden önce kurumların ve değerlerin, köklerini zoolojide değil sivil insan etkinliğinde bulduğu bir alandır.

Tarihsel işlevlerinin ötesinde, belediye fikirlerin özgür değişimi ve bilinçliliğin özgürlüğün hizmetine verildiği yaratıcı bir çaba üzerine kurulan bir birlik alanıdır. O, varolan bir çevreye yalnızca hayvani bir adaptasyonun yerini, insanlığın ve biyosferin tabi olduğu çevresel, toplumsal ve politik aşağılamaları sona erdirmeye yönelik bir bakışla dünyaya olayları önceden görerek, rasyonel bir müdahalenin alabildiği alandır. Hiyerarşik baskıdan ve maddi sömürüden kurtarılmış olarak –şüphesiz tüm yaşam kürelerindeki insan yaratıcılığının rasyonel bir alanı olarak yaratılmış– belediye yaşamın iyiliği için etik bir alandır. Komünalizm bu nedenle yaratıcı bir fantazinin uyduruk bir ürünü değildir: toplumsal gelişmenin bir diyalektiği ve akıl tarafından biçimlendirilen politik yaşam ve pratik fikrininin sürekli bir ifade edilişidir.

Fikirlerin kesinlikle politik bir gövdesi olarak, Komünalizm şehrin (veya komünün) onun en zengin potansiyellerine ve en büyük tarihsel geleneklerine uygun olarak ilerlemesinin yeniden sağlanmasına ve ilerlemenin geliştirilmesine çalışır. Bu Komünalizmin belediyeyi bugün olduğu yapısıyla kabul ettiği anlamına gelmez. Tam tersine, modern belediye birçok devlet-benzeri özelliklerle aşılanmış ve genellikle ulus-devletin ve kapitalizmin bir aracı olarak işlemektedir. Ulus-devletin hala üstün görüldüğü bugün, modern belediyelerin sahip oldukları her ne varsa bunlar “burjuva demokrasisi”nin ayrıcalıklarını– ki bu ayrıcalıklar, aslında, tarihsel süreçte yönetici sınıfların saldırılarına karşı kendilerini zorlu bir şekilde savunmuş olan yurttaşların zor kazanılmış kazanımlarıdır– yansıtan nitelikler olarak basitçe reddedilemez. Komünalizmin somut politik boyutu, daha önce üzerinde yoğun bir şekilde yazmış olduğum özgürlükçü belediyeciliktir (13).

Onun özgürlükçü belediyecilik programında, Komünalizm kararlı bir şekilde devletçi belediye yapılarını ortadan kaldırmaya ve bunları özgürlükçü bir yönetim sisteminin kurumlarıyla yer değiştirmeye çalışır. Radikal bir şekilde kentlerin yönetici kurumlarını mahallelere, kasabalara ve köylere dayalı popüler demokratik meclislere dönüştürmeye çalışır. Bu popüler meclislerde, yurttaşlar –hem orta sınıflar hem çalışan sınıflar– doğrudan demokrasi içinde politik kararları alarak ve insani, rasyonel bir toplum idealini yaşama geçirerek, toplum sorunlarını yüz-yüze ilişkiler temelinde ele alacaklardır.

En azından, eğer arzuladığımız özgür toplumsal yaşam biçimine sahip olmak zorundaysak, demokrasi paylaşılmış bir politik yaşam şeklimiz olmak zorundadır. Tek bir belediyenin sınırlarını aşan problemler ve konulara yönelmek sonuç olarak demokratikleştirilmiş belediyelerin daha geniş bir konfederasyon formunda biraraya gelme arayışını gerektirir. Bu meclisler ve konfederasyonlar, en derin doğaları gereği, devletin ve gücün devletçi biçimlerinin meşruluğuna meydan okur. Açık bir şekilde devlet gücü ve devlet yönetimi yerine halk gücünü ve toplumsal olarak rasyonel dönüştürücü bir politikayı getirmeye yönlendirilirler. Ve onlar sınıf çatışmalarının ortaya çıkacağı fakat sonuç olarak sınıfların ortadan kaldırılacağı alanlardır.

Özgürlükçü belediyeciliği savunanlar, devletin gücünü popüler güçle değiştirme girişimlerine devletin soğukkanlılıkla bakacağı konusunda kendilerini kandırmazlar. Onlar, komünalist bir hareketin devletin kasabalar ve kentler üzerindeki egemenliğini bozacak haklar istemelerine, yönetici sınıfların kayıtsızlıkla izin vereceği hayalini görmezler. Tarihsel olarak bölgeler, yöreler ve hepsinden önce kasaba ve kentler kendi yerel egemenliklerini devletten geri almak için (her zaman yüce düşüncelerden kaynaklanmasa da) umutsuzca çatıştılar. Komünalistlerin kasabaların ve kentlerin güçlerini yeniden kazanma ve onları konfederasyonlarla birbirine bağlama girişimlerinin ulusal kurumların artan bir direnci ile karşılaşması beklenebilir. Devlete karşı ikili iktidarı somutlaştıracak halk meclislerini savunan yeni belediye konfederasyonlarının artan bir politik gerilim kaynağı haline geleceği açıktır. Ya Komünalist hareket bu gerilim sonucu radikalleştirilecek ve kararlı bir şekilde onun tüm sonuçlarını karşılayacak veya onu değiştirmeye çalıştıkları toplumsal düzenin içine geriye doğru yutan bir uzlaşmalar bataklığına batacaktır. Hareketin bu meydan okumayı karşılaması için varolan politik sistemin değiştirilmesi arayışındaki ciddiyeti açık bir ölçü oluşturacaktır.

Komünalizm hiyerarşik ve kapitalist toplumun bütünsel bir eleştirisini yapar. O yalnızca toplumun politik yaşamını değil ekonomik yaşamını da değiştirmeyi amaçlar. Bu nedenle amacı ekonomiyi ulusallaştırmak veya üretim araçlarının özel mülkiyetinin devamını sağlamak değil ekonomiyi belediyeleştirmektir. Üretim araçlarını belediyenin varoluşsal yaşamının içine katarak her üretici girişimin toplumun bir bütün olarak çıkarlarını sağlamak için nasıl işletilmesi gerektiğine karar verecek olan yerel meclisin baştan sona yetki alanına girmesi arayışındadır. Modern kapitalist ekonomide çok olağan olan yaşam ve iş arasındaki ayrım, yurttaşların arzularının ve gereksinimlerinin, üretim sürecinde sanatsal denemelerin ve üretimin düşünceyi ve kendini tanımlamayı biçimlendirmedeki rolünün kaybolmaması için, üstesinden gelinmelidir. V.Gordon Childe’ın bir sözünü alırsak, insanlık kendini yapar ve bunu yalnızca akıl ve sanatta değil aynı zamanda üretici yöntemlerin onları tatmin etmesinde olduğu kadar rasyonel olarak genişleyen insan ihtiyaçlarında da yapar. Bir iş türünde, yenilikte ve bunun gibi kendini biçimlendirmelerde kendimizi –potansiyellerimizi ve onların gerçekleştirilmesini– keşfederiz.

Biz ayrıca dargörüşlülükten ve nihayetinde Rus ve İspanyol devrimlerindeki “kollektifler” örneğindeki gibi kendi kendini yöneten birçok girişimin başına bela olan mülkiyet arzularından kaçınmak zorundayız. Devrimci Rusya ve devrimci İspanya’da birçok “sosyalistik” kendi kendini yöneten firmanın, yerine göre kırmızı ve kırmızı-siyah bayrak altında olsalar dahi, eninde sonunda ham madde ve pazarlar için birbirleri ile rekabet etmeye sürüklenen kollektif kapitalizm biçimlerine dönüşmesi ile ilgili yeterince şey yazılmadı.

En önemlisi, Komünalist politik yaşamda, farklı mesleklerdeki işçiler halk meclislerindeki koltuklarına işçiler –mesleki çıkarlarını geliştirme amacında olan matbaacı, tesisatçı, dökümhane işçisi ve benzeri– olarak değil, asıl ilgileri yaşadıkları toplumun genel çıkarı olan yurttaşlar olarak oturmalarıdır. Yurttaşlar işçiler, uzmanlar ve öncelikle kendi özel çıkarlarıyla ilgilenen bireyler gibi çıkarcı kimliklerden kurtulabilirler. Meclislerin kendileri yalnızca kalıcı karar alma kurumları olarak değil, halkın karmaşık kent ve bölge sorunlarının idare edilmesinde eğitim işlevi görürken, belediyedeki yaşam hem yeni yurttaşların adaptasyonu hem de gençlerin eğitilmesi yoluyla yurttaşlık formasyonu sağlamak için bir okul olur (14).

Komünalist yaşamda, odağını fiyatlara ve kıt kaynaklara yöneltmiş geleneksel ekonominin yerini ilgisi insan ihtiyaçları ve iyi yaşam olan etik alır. İnsan dayanışması –veya Yunanlıların dediği gibi phili– maddi kazancın ve egoizmin yerini almalıdır. Belediye meclisleri yalnızca kent yaşamının ve karar almanın hayati mekanı değil aynı zamanda ekonomik lojistiğin gölgelendirici dünyasının, uygun bir şekilde koordine edilmiş üretimin ve kent yönetiminin demistifiye edilerek tamamen yurttaşların katılımına açılabilecek olan merkezlerdir. Yeni yurttaşlığın ortaya çıkışı geleneksel sosyalizmin özel sınıf kavramını aşmanın bir işareti olacaktır. İnsanlık –maddi çıkardan ziyade aklı öne çıkaran ve bir kıtlık ve maddi yoksulluk ahlakı ile ahenkli olmanın tersine maddi kıtlık-sonrasını gerçekleştiren bir tür olarak onun oluşma yolunu açarak- bilinçliliğin ve rasyonelliğin kendi evrensel durumunu yükseltecektir (15).

Batı Avrupa demokratik geleneğinin kaynağı olan M.Ö. beşinci yüzyıldaki klasik Atina demokrasisi, halkın komünal meclislerin yüz-yüze karar alma ve bu belediye meclislerinin konfederasyonları temeline dayanmaktaydı. İki binyıldan daha fazla bir süre için, Aristo’nun politik yazıları tazeleyici bir şekilde akıl, öz-bilinçlilik ve iyi yaşam için insan potansiyellerinin gerçekleşmesinin mekanı olarak kent bilincimizi yükseltiyor. Aristo uygun bir şekilde, insanların temel hayvani ihtiyaçlarını karşıladıkları ve otoritenin en yaşlı erkekte olduğu aile veya gereklilik alanı oikostan polisin ortaya çıkışını adım adım saptamıştır. Fakat birkaç ailenin birliği, diye gözlemledi, “günlük ihtiyaçların tedarik edilmesinden daha fazla birşey amaçlar” (16); bu amaç en erken politik biçimi ortaya çıkardı; köy. Aristo, mükemmel bir şekilde, insanı (man:erişkin Yunan erkeğini kastediyor (17)) aile üyelerine yalnızca onların maddi ihtiyaçlarını karşıladığı için değil aynı zamanda diyaloğun ve aklın, akılsız eylemin, geleneğin ve şiddetin yerini aldığı politik yaşama katılışının maddi önkoşulu olması nedeniyle de başkanlık yapan “politik hayvan” (politikon zoon) olarak tanımladı. Bu nedenle, “birçok köy birbirine yeterince yakın ve hemen hemen veya tamamen kendine yeterli olarak yeterli büyüklükte tek bir tamamlanmış toplumda (koinonan) birleştiğinde”, diye devam etti, “polis yaşamın açık bir ihtiyacındankaynaklanarak ve iyi bir yaşam uğruna varoluşuna devam ederek ortaya çıkar” (18)

Aristo için, ve varsayabiliriz ki eski Atinalılar için, bu nedenle belediyenin doğru işlevleri katı bir şekilde araçsal ve hatta ekonomik değildi; insan birliği yeri olarak belediyenin kendisi ve insan yaşamının çizildiği toplumsal ve politik düzenlemeler, insanların tarihsel süreç içinde akıl, öz-bilinçlilik ve yaratıcıklarını yaşama geçirecekleri par excellence [en yüksek mükemmellik] alanı olarak insanlığın telosuydu. Eski Atinalılar için politika yalnızca yönetim sisteminin pratik sorunlarının çözümüne değil aynı zamanda kişinin kendisinin toplumuna karşı ahlaki zorunlulukla gerçekleştirdiği kent etkinliklerine adanmasıydı. Bir şehrin tüm yurttaşlarının etik varlıklar olarak kent etkinliklerine katılması beklenirdi.

Belediye demokrasisinin örnekleri eski Atina ile sınırlı değildir. Tam tersine, sınıf farklılıklarının devleti ortaya çıkarmasından çok önce, göreli olarak birçok laik kasaba yerel demokrasinin en erken kurumsal yapılarını üretti. Halk meclisleri, “şehir devrimi” olarak adlandırılan gelişmenin en başlarında, yaklaşık yedi sekiz bin yıl önce, eski Sümer’de var olmuş olabilir. Onlar açık bir şekilde Yunanlılar arasında ortaya çıktı ve Gracchi kardeşlerin yenilgisine kadar, Roma’da halk gücünün merkezi oldular. Onlar Avrupa’nın ortaçağ köylerinde hemen hemen her yerde aynı zamanda oluştular ve hatta Rusya’da, özellikle bir dönem için Slav dünyasının en demokratik şehirleri olan Novgorod ve Pskov’da.

Bu demokratik belediyeler kanlı çarpışmalarla ezilene kadar sıklıkla açgözlü monarklar, feodal lordlar, zengin aileler ve yağmalamaya çıkmış istilacılar ile genellikle kavgacı bir gerilim içinde varoldular. Modern tarihteki her büyük devrimin radikal tarihçiler tarafından, her ne kadar önemli olmasına rağmen, sınıf üzerine vurgu yapılması nedeniyle gözden yitirilen bir kentsel boyutunun olduğu hiçbir zaman yeterince vurgulanamaz. Bu nedenle, gördüğümüz üzere, 1640ların İngiliz Devrimi bir bölge olarak Londra ayırt edilmeksizin ele alınamaz; veya aynı şekilde düşünürsek Paris üzerine odaklanmadan Fransız devrimleri, Petrograd üzerinde durulmadan Rus devrimleri veya en ilerlemiş toplumsal merkezi olarak Barselona anılmaksızın İspanyol Devrimi. Kentin bu merkeziliği yalnızca coğrafi bir gerçek değil, herşeyden önce esasında devrimci kitlelerin toplandığı ve tartıştığı, sivil geleneklerin ve çevrenin devrimci görüşleri beslediği politik merkez olmasındandır.

Özgürlükçü belediyecilik Komünalist çerçevenin tamamlayıcı bir parçasıdır. Şüphesiz devrimci düşüncenin sistematik bir vücudu olarak Komünalizmin, özgürlükçü belediyecilik olmaksızın anlamsız olacağı praksisidir [teorik tutarlılığı olan eylemidir, ç.n.]. Komünalizm ve otantik veya “saf” anarşizm arasındaki farklılıklar, Marxizm ile olan farklılıkları bir yana bırakacak olursak, anarko-, toplumsal, neo– veya hatta özgürlükçü gibi bir öntakıyla giderilemeyecek kadar çok büyüktür. Komünalizmi yalnızca anarşizmin bir türüne dönüştürmeye çalışan herhangi bir çaba her iki düşüncenin bütünlüğünü inkar etmek –şüphesiz demokrasi, organizasyona bağlılık, seçimler, yönetim ve benzerleri gibi çatışan fikirleri ihmal etmek– olacaktır. Bu politik terimi türeten Paris Komünü yandaşı Gustave Lefrancais, katı bir şekilde kendisinin “bir anarşist değil, bir Komünalist” olduğunu ilan etti (19).

Herşeyden önce Komünalizm güç problemi ile ilgilenir. Kendi kendini anarşist ilan eden birçokları tarafından tercih edilen “halkın” garajı, matbaası, yiyecek kooperatifleri ve arka bahçeleri gibi komüniter [kooperatifçi] girişim türlerinin tersine, Komünalizmin yandaşları kendilerini bir güç merkezine –belediye meclisine– seçimlerle girmek için seferber olur ve onu hukuki olarak mahalle meclisleri yaratmaya mecbur kılmak için çabalar. Bu meclisler beraberce şimdiye kadar köylerini, kasabalarını veya şehirlerini kontrol eden devletçi organların meşruluğu ortadan kaldırır ve azleder ve bunların gerçekleşmesinden sonra gücün gerçek motoru olarak harekete geçer. Belli sayıdaki belediyeler bir kez demokratikleştirildiklerinde ulus-devletin rolüne meydan okuyan belediye birlikleri içinde istikrarlı bir şekilde konfedere olurlar ve halk meclisleri ve konfederal kurullar yoluyla ekonomik ve politik yaşam üzerinde kontrolü üstlenirler.

Komünalizm kesinlikle çoğunluk oyuyla karar alma –büyük miktardaki insanın kararlar alabilmeleri için tek adil yol– çağrısında bulunur. Otantik anarşistler bu prensibin –çoğunluğun azınlık üzerindeki “yönetimi”– otoriter olduğunu iddia ederler ve kararların bunun yerine konsensus ile alınmasını önerirler. Tek tek bireylerin çoğunluk oyunu veto edebildikleri konsensus, böylesi bir toplumu ortadan kaldırmak için korkutmaktan biraz daha fazlasını yapabilir. Özgür bir toplum, üyelerinin bellek, genelden ayrılma ve bilgi olmaksızın eksiksiz bir mutluluk durumunda yaşayan Homer’in lotus-yiyenleri gibi bir toplum değildir. Öyle veya böyle insanlık bilginin meyvesini yedi ve hatıraları tarih, deneyim ve hatta soykırım ile yüklendi. Özgürlüğün yaşayan bir modunda –bir şarap şişesi ve kahve gevezeliğinin ürünü olana zıt olarak– azınlıkların kendi ayrı görüşlerini ifade etme hakları daima, çoğunluk haklarının tamamen korunması gibi, korunacaktır. Bu hakların herhangi bir şekilde yitirilmesi toplumsal yaşamın tamamen kaosa sürüklenmemesi için –umulur ki yumuşak bir şekilde, fakat kaçınılmaz olduğunda güç kullanılarak– toplumun kendisi tarafından hemen düzeltilecektir. Fakat azınlığın görüşlerinin çoğunluğun görüşlerinin yerini alması, tüm otoriter bağlarından kurtulmuş bir çoğunluk onları benimsemediği sürece beklenmemelidir.

Bu rasyonel toplumu nasıl yaratacağız? Anarşist bir yazar iyi bir toplumun karın altındaki toprak gibi var olduğunu düşünebilir (sözümona “doğal insan”ın uygarlığın baskıcı ağırlığı altında olduğu gibi); böylece bizim anarşist toplumun kendiliğinden ortaya çıkması için yalnızca karı –kapitalizmi, ulus-devleti, kiliseleri ve diğer baskı kurumlarını– ortadan kaldırmamız gerekecektir. Böylesi bir senaryoda, dikkat edilmelidir ki, bizim özgür bir toplumu müdahaleci bir biçimde yaratmaya ihtiyacımız olmayacaktır –biz onu yalnızca ortaya çıkarabiliriz. Uygarlığın sıkıntılarından kurtulmuş anarşi tahminen basitçe ortaya çıkacak ve tıkırında gidecektir. Ne yazık ki, uygarlığın en az sıkıntı verdiği ilk insanlar katı bir şekilde batıl inançlar ve gelenekler tarafından sınırlandırılmıştı, çoğu yanlış olduğu kadar irrasyoneldi. Rasyonel olarak özgür Komünalist bir toplumu yaratma süreci yerli masumiyeti ve mutluluğu fikrinden çok daha fazla düşünme ve çalışma gerektirecektir

Komünalist bir toplum, herşeyden önce, dünyayı değiştirmek için amaçlarını açıklayacak yeni bir politik sözlüğe, yeni bir programa ve bu amaçları tutarlı kılmak için yeni bir teorik çerçeveye sahip olan yeni bir radikal organizasyon oluşturma çabalarına bağlı olacaktır. Herşeyden önce eğitim ve, evet, liderlik sorumluluğunu üzerine almaya gönüllü, kendini adamış bireylere ihtiyacı olacaktır. İtiraf edelim ki liderlik her zaman var olmuştur, bununla birlikte özgürlükçüler fiili olarak bu gerçeği “militanlar” gibi veya İspanya’da olduğu gibi “etkileyici militanlar” gibi daha yumuşak sözcükler kullanarak gizlemeye çalıştılar. Biz sonuç olarak kabul etmek zorundayız ki CNT gibi daha önceki gruplardaki birçok birey açıkça yalnızca “etkileyici militanlar” değil, genellikle daha fazla deneyime, bilgiye ve isteğe olduğu kadar etkin rehberlik yapmayı sağlayacak gerekli psikolojik özelliklere sahip olmaları nedeniyle görüşleri diğerlerinden daha fazla saygı gören liderlerdi. Liderliğe ciddi bir özgürlükçü yaklaşım, gerçeği ve liderlerin hayati önemini, herşeyden daha fazla onların aktivitelerini etkin bir şekilde kontrol etmeye, değiştirmeye ve üyeler bunun gerekli olduğuna karar verdiklerinde onları geri çağırmaya olanak veren mekanizmaları içeren yapılar oluşturmayı kabul edecektir.

Yeni hareket yapısı biçimsel bir tüzükle ve uygun yönetmeliklerle açık bir şekilde tasarlanmış bir organizasyonda, saygısızca ve kararsız bir sadakatle değil ciddi ve kesin bir kararlılıkla çalışmalıdır. Liderlerin üyelere karşı sorumluluğunu oluşturan demokratik şekilde onaylanmış kurumsal bir çerçeve olmaksızın, sorumsuz davranış ve gerçek otoritercilik kaçınılmaz bir şekilde gelişecektir. Otoritecilikten kurtuluş en iyi şekilde yalnızca gücün açık, kısa ve detaylandırılmış dağıtımı ile garanti edilebilir. Tarihsel olarak basitçe baskı altına almaya değil keyfi olarak baskı altına almaya, ezilmişliğin ebedi cezasına sürükleyen şey kesinlikle bu organizasyonel detayları açık bir şekilde ve çok açık kurumlarda birleştirmekteki başarısızlıktı. Yönetici sınıflar halk üzerinde isteklerini zorla kabul ettirmek için sınırlandırılmamış otoritelerinde ısrar ederken, kitlelerin keyfi otoriteyi kontrol edecek ve dizginleyecek kurumlar ve kurallara olan bu talebi tarihin yüzyılları boyunca en önde gelen şeydi. 
 

SOL VE KOMÜNALİST KARAR ANI

Enternasyonel bir Sol için Marxist, anarşist, sendikalist veya moda sosyalist çerçeveden Komünalizme kararlı bir şekilde adım atma ihtiyacı bugün özellikle zorlayıcıdır. Solcu politik fikirler tarihinde çok nadiren ideolojiler böylesine çılgınca ve sorumsuzca karıştırıldı; çok nadiren ideolojinin kendisi böylesine küçümsendi; çok nadiren “Birleşin!” çığlığı böylesine çaresizlik içinde duyuldu. Şüphesiz, kapitalizme karşı olan değişik eğilimler pazar sisteminin meşruluğunu yitirmesi ve sonunda ortadan kalkması çabaları etrafında gerçekten bir araya gelmelidir. Bu amaca ulaşmak için birleşmek paha biçilmez, kaçınılmaz bir arzudur: tüm Sol’un birleşmiş bir cephesi mal üretiminin ve değişiminin yerleşik sistemine –şüphesiz kültürüne– karşı çıkmak ve baskıcı yönetimlere ve toplumsal sistemlere karşı kitlelerin önceki çatışmalarda kazandıklarından geriye kalan hakları savunmak için gereklidir.

Bununla birlikte bu ihtiyacın aciliyeti, hareketin katılımcılarının karşılıklı eleştiriden vazgeçmesini veya antikapitalist organizasyonlarda otoriter özelliklerin ortaya çıkmasının eleştirilmesini bastırmayı gerektirmez. Onlardan herşeyden önce programlarının bütünlüğünde uzlaşma oluşturmayı gerektirir. Bugünün hareketlerinde katılımcıların büyük bir çoğunluğu postmodernist görececilik çağında yetişkin olmuş genç radikallerdir. Sonuç olarak, hareket, kesin olmayan fikirlerin nesnel dayanak üzerinde anlamlı bir şekilde durması gereken fikirlerle kaotik bir şekilde yanlış bir evlilik yaptığı korkutucu bir eklektisizm ile damgalanmıştır (20). Fikirlerin açık ifadesinin değerli olmadığı ve terimlerin uygun olmayan bir şekilde kullanıldığı ve argümanların “saldırgan” ve daha kötüsü “bölücü” olarak hor görüldüğü bir çevrede, fikirlerin, tartışmanın katı sınavında, formüle edilmesi zorlaşmaya başlar. Fikirler gerçekte en iyi şekilde sessizlik veya bir kreşin kontrollü havası içinde değil fakat anlaşmazlığın ve karşılıklı eleştirinin heyecanı içinde büyür ve olgunlaşır.

Geçmişin devrimci sosyalist pratiklerini izleyen Komünalistler kitlelerin iyileştirilmiş ücretler ve barınaklar, uygun park alanları ve ulaşım gibi acil sorunlarının çözümü için çağrıda bulunan minimum bir program oluşturur. Bu minumum program kitlelerin en temel ihtiyaçlarını sağlamak, günlük yaşamı çekilebilir kılan temel kaynaklara ulaşmalarını geliştirmek amacındadır. Maksimum program, tersine, insan yaşamının özgürlükçü sosyalizm altında nasıl olabileceğinin, en azından sona ermeyecek gibi görünen endüstriyel devrimlerin etkisiyle sürekli bir şekilde değişen bir dünyada görülebilir bir uzaklıktaki bir toplumun imgesini sunar.

Komünalistler bununla birlikte programlarını ve pratiklerini bir süreç olarak görürler; şüphesiz hareketin minimun ve maksimum programları, her bir yeni talebin daha radikal ve sonuç olarak devrimci taleplere yönelen kışkırtıcı taleplerin sıçrama tahtasını oluşturduğu bir geçiş programı altında birleştirilecektir. Bir geçiş talebinin en gözalıcı örneklerinden biri İkinci Enternasyonel tarafından ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yapılan profesyonel ordunun yerine bir halk milisinin geçmesi talebiydi. Diğer durumlarda devrimci sosyalistler demiryollarının özel mülkiyet tarafından sahip olunup işletilmesi yerine halkın mülkiyetine geçmesini (veya sendikalistlerin talep etmiş olabileceği gibi, demiryolu işçileri tarafından kontrol edilmesini) talep ettiler. Bu taleplerin hiçbirisi kendiliklerinden devrimci değildi, fakat bunlar mülkiyetin ve işletmenin devrimci biçimleri için, –sonuçta maksimun programın başarılabilmesi için genişletilmesi gereken– politik patikalar açtılar. Birileri bunun gibi adım adım yapılan çalışmaları “reformist” olarak eleştirebilir, fakat Komünalistler, Komünalist bit toplumun tüzel olarak oluşturulabileceğini iddia etmiyorlar. Bu taleplerin başarmaya çalıştığı şey, kısa dönemde, halk ve sermaye arasında çatışmanın yeni kurallarını oluşturmaktır –”doğrudan eylemin”, takvimi tamamen yönetici sınıflar tarafından saptanan olayların protestosu (elit finansal kurumların toplantıları veya biyoteknoloji konferansları) ile karıştırıldığı bir zamanda çok daha fazla gerekli olan kurallar.

Bir bütün olarak bakıldığında, Komünalizm ya ortadan kalkmakta olan ya da yalnızca taş fırlatmaya ve umutsuz, genellikle anlamsızca polisle girilen çatışmalara indirgenmiş olan eylem ve diyaloğun kamusal alanını kurtarmaya çalışmaktadır. Komünalistler adaylarının belediye seçimlerine girmesi için ve eğer seçilirlerse güçlerini halk meclisleri oluşturmayı meşru kılmak için kullanmakta tereddüt etmezler. Bu meclisler eninde sonunda etkin kent toplantıları yönetim biçimlerini yaratacak güce sahip olacaklardır. Kentlerin –ve kent meclislerinin– ortaya çıkışının sınıflı toplumun ortaya çıkmasından çok önce gerçekleştiğini düşünüğümüzde, halk meclislerine dayalı kurullar doğaları gereği devletçi organlar değillerdir ve ciddi bir şekilde belediye seçimlerine katılmak reformist sosyalist girişimlerin belediye gücünün devlet gücüne karşı pratik ve mücadeleci bir seçenek olarak önerilmesi yoluyla devletçi delegelerin seçilmesi karşısında yer almaktadır. Şüphesiz, parlementer adaylıkları açık bir şekilde opportünist olarak suçlayan Komünalist adaylar özgürlükçü sosyalizmin nasıl başarılabileceği tartışmasını –yıllar geçtikçe güçsüzleşen bir tartışma– canlı tutarlar.

Varolan toplumu nasıl dönüştüreceğimize ilişkin seçimlerimiz hala tarih masasının üzerinde durmaktadır. Bugünkü ve gelecek kuşaklar hem gözyaşartıcı gaz ve tazyikli su kullanan polis hem de mide bulandırıcı hesaplamalar üzerine kurulu bir kültür tarafından tam bir boyun eğmeye yenik düşmedikçe, sahip olduğumuz özgürlükler için savaşmaktan ve olanakların ortaya çıktığı her yerde onları özgür bir topluma genişletmeye çalışmaktan vazgeçemeyiz. Şu anda en azından bildiğimiz, elimizdeki tüm silahlanma ve ekolojik yıkım araçlarının gelişmesinin ışığında, “son bir çatışma” ihtiyacının sonsuza kadar ertelenemeyeceğidir. İnsanlar rasyonel bir topluma sahip olacak kadar zekidir; bizim karşımızda duran soru, onların böyle bir toplumu başarmak için yeterince rasyonel olup olmadıklarıdır.

Ağustos 2001
[ * ] Makale, orjinal olarak Toplumsal Ekoloji Dergisi, Sayı 1’de yayınlanmıştır.


DİPNOTLAR: 
01. Bu kısaltılmış listeye daha az bilinen isimleri memnuniyetle ekleyebilirdim, fakat özellikle aklıma gelen birini seçmeyi çok fazla istiyorum: Sol Sosyalist Devrimci Partinin cesaretli lideri, Maria Spiridonova. Destekçileri 1917-18 deki Rus halkı için uygulanabilir bir devrimci program önerisi yapmakta hemen hemen yalnızdılar. Politik anlayışlarını yürürlüğe koymadaki hataları ve Bolşeviklerinkileri ile değiştirmeleri (onlarla başlangıçta ilk Sovyet yönetimine katıldılar) yalnızca onların yenilgilerine değil aynı zamanda takip eden yüzyıldaki devrimci hareketlerin feci hatalarına da yol açtı. 
02. Ben açıkça bunu, genellikle-ayırt edilemez olan kar oranlarının azalması ve bu nedenle kapitalist değişimin işlemez hale gelmesinden – Marksistler yirminci yüzyılın ilk zamanlarında buna belirleyici bir rol atfetmişlerdi – daha temel bir çatışma olarak ele alıyorum. 
03. Marx’ın bir toplumun yalnızca yeni teknolojik gelişmeler için kapasitesini tükettiğinde ortadan kalkacağı iddiasının tersine, kapitalizm sürekli bir teknolojik devrim durumundadır –zaman zaman korkutucu olarak böyledir. Marx bu hesapta bir hata yapmıştı: Bu sistemin toplumsal ilişkilerini sona erdirmek teknolojik durgunluktan daha fazla zaman alacaktır. Yeni konular tüm sistemin geçerliliğine meydan okurken, politik ve ekolojik ilgi alanları herşeyden daha önemli hale gelecektir. Alternatif olarak, kapitalizmin tüm dünyayı ortadan kaldırabileceği ve geride küllerden ve harabeden biraz daha fazla birşey bırakacağı –kısaca, Rosa Luxemburg’un “Junius” makalesinde uyardığı “kapitalist barbarlığın” başarılması– ihtimali  ile karşı karşıya kalıyoruz. 
04. Göze çarpan bir örnek Victor Serge’nin Fransız  “saf ” anarşist vatandaşları ile Rusya’da devrimin patlak vermesinin tarihsel önemi üzerindeki kavgalarında görülür. Serge’nin heyecanı karşısında, kendilerini café anarşistleri veya “Bireyciler” olarak adlandırmayı tercih eden bu kişiler “envanterlerinde bulunan alaycı deyimleriyle [Serge’yle] dalga geçmişlerdi: ‘Devrimler kullanışsızdır. Onlar insan doğasını değiştirmeyecektir. Sonra reaksiyon oluşacak ve herşey tekrar yeniden başlayacaktır. Ben yalnızca kendi derime sahibim. Ben savaşlar ve devrimler için yürümüyorum, teşekkürler.'” Victor Serge, Memoirs of a Revalutionary, Peter Sedgewick tarafından çevrilmiş ve kısatılmış (Cambridge University Press, 1963), p.53. 
05. Kropotkin, örneğin, demokratik karar alma prosedürlerini reddetti: “Çoğunluk oyu herhangi bir başka kural gibi kusurludur”. Bkz. Peter Kropotkin, “Anarchist Communism: Its Basis and Principles,” Kropotkin’s Revolutionary Pamplets, edited by Roger N.Badwin (1927; reprinted by New York: Dover, 1970), p.68. 
06. Politika ile devlet yönetimi arasındaki bu ayrımı başka yerlerde yaptım: Örneğin bkz., Murray Bookchin, From Urbanization to Cities: Toward a New politics of Citizenship (1987; Londra’da Cassell tarafından yeniden basıldı, 1992), pp.41-3, 59-61. 
07. Toplumsal Ekoloji üzerine, bkz. Murray Bookchin, The Ecology of Freedom: The Emergence and Dissolution of Hierarcy (Palo Alto, CA: Cheshire, 1982); The Modern Crisis (Montreal: Black Rose Books, 1987); ve Remaking Society (Black Rose Books, 1989). 
08. Bu sendikalistler, bu dönüşümü ortaya çıkaran araçları doğrudan eylemin bir biçimi olarak düşündüler. Birçok anarşistin bugün “doğrudan eylem” olarak göklere çıkardıkları kargaşa çıkarmaların, taş fırlatma ve şiddetin tersine sendikalistler bu terimi kamusal ilişkilerininin doğrudan yönetimini içeren etkinlikler için kullandılar. Onlar için, doğrudan eylem bir yönetim biçimini, kurumları, hukuku, düzenlemeleri vb. – otantik anarşistler bunları bireysel otonominin kısıtlanması olarak görürler– önceden varsaymaktaydı. 
09. İlerki yıllarda CNT liderleri Katalan poleteryası ve köylülüğü adına gücü reddetmelerinin bireyler olarak kendileri için bir gücü reddetmeyi gerektirmediğini keşfettiler. Birçok CNT lideri gerçekte burjuva devletine bakan olarak katılmak için uzlaştı ve Barselona’da çarpışmanın bastırıldığı bir zamanda, Mayıs 1937’de ofislerdeki yerlerindeydiler. 
10. Birkaç yıl önce, kendimi hala anarşist olarak tanımlarken, “toplumsal” ve “yaşamtarzı” anarşizmi arasında bir ayrım formüle etmeye çalışıyordum ve Komünalizmi “anarşizmin demokratik boyutu” olarak tanımlayan bir makale yazdım (Bkz. Left Green Perspektives, no.31, November 1994). Artık Komünalizmin, demokratik veya başka bir şekilde, yalnızca anarşizmin bir “boyutu” olduğuna inanmıyorum; o aksine radikal literatürde tamamen keşfedilmesi gereken kendi haklarına sahip ayrı bir gelenek ve ideolojidir. 
11. Şüphesiz, bu noktalar Komünalizm’de bazı düzenlemelere tabi olur: örneğin, Marxizm’in sınıflı toplumların ortaya çıkışını açıklayan tarihsel materyalizmi toplumsal ekolojinin hiyerarşinin antropolojik ve tarihsel olarak ortaya çıkışını açıklaması ile genişletilir. Marxist diyaletik maddecilik ise diyalektik doğalcılık ile aşılır; ve anarşist çok gevşek bir “otonom komünlerin federasyonu” fikri, onu oluşturan parçaların yalnızca konfederasyonun bir bütün olarak onayıyla birlikten ayrılabilecekleri bir federasyon fikriyle değiştirilir. 
12. Bu minimalist sözlük tanımı ile ilgili en şaşırtıcı şey onun tamamen doğru olma niteliğidir. Bu tanımı teorinin daha incelikli bir tarifine, yalnızca “büyük oranda otonom olan” ve “gevşek olarak birbirlerine bağlandıkları” formülasyonları nedeniyle alabilirdim. 
13. Özgürlükçü belediyeciliğe ilişkin yazılarım “Spring Offensives and Summer Vacations”, Anarchos,no.4 (1972) ile 1970lerin başlarına kadar geriye gitmektedir. Daha önemli çalışmalar From Urbanization to Cities(1987; London: Cassell, 1992de yeniden basıldı); “Theses on Libertarian Municipalism”, Our Generation[Montreal], vol.16nos.3-4 (Spring/Summer 1985); “Radical Politics in an Era of Advanced Capitalism”, Green Perspectives, no.18 (Nov.1989); “The Meaning of Confederalism”, Green Perspectives, no.20(Nov.1990); “Libertarian Municipalism: An Overview”, Green Perspectives, no.24(Nov.1991); ve The Limit of the City(New York, harper Colophon, 1974) içermektedir. Özlü bir özet için, bkz.Janet Biehl, The Politics of Social Ecology: Libertarian Municipalizm (Montreal, Black Rose Books, 1998). 
14. 1917 Rus Devrimi’nin ve 1936 İspanyol Devrimi’nin en büyük trajedilerinden birisi toplumsal lojistiğin en kısıtlı bilgisinden daha fazlasını ve modern bir toplumdaki yaşamın gerekliliklerinin sağlanmasıyla uğraşan karmaşık bağlantıları edinmedeki başarısızlıktı. Üretici girişimlerin yönetilmesi ve şehirlerin işlevsel kılınmasıyla uğraşan uzmanların eski rejim yandaşları olmaları gerçeğine rağmen, işçiler gerçekte fabrikaların tam bir kontrolünü ele almakta beceriksizdiler. Şüphesiz onları işleten”burjuva uzmanlarına”, sürekli olarak onları teknokratik bir elitin kurbanları yapan bireylere bağımlı kalmak zorundaydılar. 
15. İşçilerin yalnızca sınıfsal varlıklar olmaktan yurttaşlar olmaya dönüşümünü, diğerlerinin yanısıra, From Urbanization to Cities (1987, London: Cassell tarafından yeniden basıldı, 1995) ve “Workers and the Peace Movement”(1983), The Modern Crisis (Montreal, Black Rose Books, 1987) içinde tartıştım. 
16. Aristo, Politics (1252[b]16), çeviri Benjamin Jowett, The Complete Works of Aristotle, Revised Oxford Translation, ed.Jonathan Barnes (Princeton, NJ: princeton University Press, 1984), vol. 2, p. 1987. 
17. İnsanlığın geleceği ve özgürlüğün gerçek bir alanı için bir özgürlükçü ideal olarak, Atina polisi kentin nihai vaadi olarak çok yetersiz kalmaktadır. Nüfusu köleleri, hakimiyet altına alınmış kadınları ve oy hakkı olmayan yabancı yerleşimcileri içermektedir. Maddi olarak, polisin stabilitesi yurttaş olmayanların işlerine bağımlıydı. Bunlar daha sonraki belediyelerin düzeltmek zorunda olacağı birçok devasa hataların içinde olanlardır. Polisin önemi, bununla birlikte, özgürleşmiş bir toplum örneği olmasından değil özgür kurumlarının başarılı bir şekilde çalışmış olmasındandır. 
18. Aristotle, Politics (1252[b]29-30), çeviri Benjamin Jowett; vurgular eklendi. Orjinal Yunan kelimeleri Loeb Classical Library edition: Aristotle, Politics, çeviri H.Rackham (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1972) da bulunabilir. 
19. Lefrancais, Peter Kropotkin’in Memoirs of a Revolutionist (New York: Horizon Press, 1968) de alıntılanır. Ben de bugün bu aynı ifadeyi kullanmaya zorlandım. 1950lerin sonlarında, anarşizm Birleşik Devletler’de ancak sezgi düzeyinde bir varlık gösterirken, zamanla diyalektik doğalcılık ve özgürlükçü belediyecilik haline gelen felsefi ve politik fikirlerin yanısıra toplumsal ekolojiyi geliştirebileceğim yeterli bir açık alan gibi görünüyordu. Bu fikirlerin, en azından geliştirilmiş maddi önkoşullar ve diyalektik üzerindeki bir modern özgürlükçü topluma dayanan kıtlık-sonrası fikrinin, geleneksel anarşist olmadığını çok iyi biliyordum. Bugün anarşizmin, daima olduğu üzere, çok basitleştirici bireysel ve antirasyonalist psikoloji olarak kaldığını keşfediyorum. Benim anarşizmi “toplumsal anarşizm” adı altında koruma çabalarım büyük ölçüde bir hataydı ve ben şimdi görüşlerimi belirtmek için kullandığım bu terimin anarşist ve Marksist geleneklerin en uygulanabilir temel niteliklerinin ötesine geçen ve tutarlı bir şekilde bütünleştiren Komünalizm ile değiştirilmek zorunda olduğunu keşfediyorum. Anarşizm kelimesini bu terim altında gruplanan büyük miktardaki ve çelişkili farklılıkların minimize edilmesi için bir şemsiye olarak kullanılması amacıyla yapılan ve hatta onun “farklılıklara” açıklığını alkışlayan son girişimler, onu birbirleriyle özünde keskin çatışma içinde olması gereken eğilimlerin tümünü yutar hale getirdi. 
20. Dikkat edilmesi gerekir ki nesnel ile yalnızca varoluşsal varlıklara ve olaylara referans vermiyorum fakat aynı zamanda rasyonel bir şekilde düşünülmüş, büyütülmüş ve zamanla dar bir bakışla gerçeklikler olarak adlandırdığımız şeylerde ortaya çıkan potansiyellere de referans veriyorum. Eğer nesnel  teriminin tüm anlamı yalnızca maddilik olsaydı, hiçbir ideal veya özgürlük sözü burnumuzun ucuna gelinceye kadar nesnel bir şekilde geçerli bir amaç olamazdı.


Kaynak: “Komünalist Karar Anı“, Toplumsal Ekoloji, Sayı 1.

 

January 2, 2011 Posted by | ekolojist akımlar, ozyonetim | Leave a comment

Anarşist Ekonomi: İspanya’da Liberter Kolektiflerin Ekonomisi (1936-39) Abraham GUILLEN

ANARŞİST EKONOMİ: KRİZ İÇİNDEKİ DÜNYA İÇİN BİR ALTERNATİF
İSPANYA 1936-1939: LİBERTER KOLEKTİFLERİN EKONOMİSİ

Abraham GUİLLEN (1975) 

Bir CNT-FAI Toplantısı
Bir CNT-FAI Toplantısı

Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, […] ile gösterilmiştir.

GİRİŞ

İspanya’nın dünya anarşist hareketi açısından özel bir tarihsel önemi vardır. 1936-9 İspanyol İç Savaşı ve Devrimi hakkındaki yayınların sayısı ve kapsamı giderek artıyor. Bu tamamen anlaşılabilir bir şeydir, çünkü tarihin bu dönemi bu yüzyılın en etkileyici olan, ve devrimler tarihindeki en hayati dönemini temsil eder. Anarşistlerin bu konu üzerinde kapsamlı bir şekilde yazmaları da eş derecede anlaşılabilir bir şeydir, çünkü anarşistler ve sendikalistlerin İspanya’sı ve 1936, anti-otoriter ve anti-devletçi ideolojinin etkisi ve yönlendirici ışığı altında tarihte gerçekleştirilen en tutarlı ve en geniş kapsamlı değişikliği temsil etmektedir. İspanya, büyük ölçüde, sendikalist sendikaların devrimci eylemleri sayesinde anarşist ideallerin uygulamaya koyulabileceği asli esin kaynağı ve kanıtı haline gelmişti. İşçilerin dayanışma, karşılıklı yardımlaşma ve özgürlüğe dayanan yeni bir yaşamı yaratmaya giriştikleri, devrimci bir toplumun iki, üç yılı[ndan oluşan] İspanyol devrimi, “toprak köylülere, fabrikalar işçilere” talebinde bulunan 1917 Rus devriminin anarşist-esinli sloganlarını, İtalya’da 1920’nin Fabrika Komiteleri hareketini veya 1921 Kronştad gibi öteki anarşist çabaları gölgede bırakmıştır.

Yine de, İspanya ve 1936, geniş yelpazede bir tartışmaya ve yayına yol açmış olmasına rağmen, sendikalist sendika Ulusal Emek Konfederasyonu’nun [National Confederation of Labour] (CNT) ilhamıyla hareket eden, şehir ve kırlardaki devrimci işçi sınıfı tarafından kurulan yüzlerce kolektifin içinde yer aldığı devrimin ekonomisi hakkında pek az şey yazılmıştır.

İspanya’daki anarşistler, eskinin küllerinden yükselmekte olan toplumun ekonomik yönetiminin gelecekteki örgütlenmesi hakkında canlı ve karmaşık tartışmalar yapıyorlardı. Nihayetinde, ve özellikle de 1900’dan itibaren İspanya’da sendikalist düşüncelerin [kazandığı] kuvvet nedeniyle, Bakunin’in ekonomik örgütlenmeye dair orijinal düşüncelerine büyük bir benzerlik gösteren özgür belediyecilik kavramı benimsendi ve anarşist konferanslarda onaylandı.

Anarşist ekonomist Abraham Guillen’in 1988’de Economia Libertaria (Fundacion de Estudios Libertarios, Bilbao) adıyla basılmış olan kitabının Üç ve Beşinci bölümlerinden yazılan bu broşürde, yazar, İspanya’nın yarısını faşist denetimine bırakan Haziran ayaklanmasının öncesinde bu fikirlerin benimsenmesini ve 1936 CNT Kongresinde onaylanmasını inceliyor. Bu fikirleri genel olarak inceleyerek ve 1936’da yaratılan bazı anarşist kolektiflere bakarak, üç yıl boyunca binlerce insanın yaşam tarzını meydana getiren bu deneyimlerin başarısını değerlendiriyor, ve günden güne gerçekleştirilen gelişmelerden sonuçlar çıkarıyor.

Guillen, sayıları yaklaşık 500’ü bulan İspanya’nın Kuzey Batısı’ndaki Aragon’daki kolektiflerin, daha önceki kapitalist yapılardan daha rasyonel, eşitlikçi ve demokratik bir şekilde örgütlenmiş olan yeni bir ekonomik ve toplumsal düzeni örgütleyebildiklerini ortaya koyuyor. Kolektifler, 19 Temmuz 1936 faşist ayaklanmasının başarısızlığının hemen ardından yaratılmıştı, ve başarıları Franco’nun milliyetçi kuvvetlerinin istila etmeyi başaramadıkları “özgür” İspanya’ya hızla yayılmıştı.

Bunların kuruluşları ve örgütlenmeleri, görünüşte her ne kadar kendiliğinden olsa da, büyük ölçüde İspanyol anarşistlerinin ideolojik ve pratik düzeylerde yıllarca süren hazırlıklarının bir ürünüydü. Bu, anarşist hareketteki azmin ve bu fikirlerin açıklığının bir takdiri olması kadar, ayaklanma zamanlarında sendikaların dışında yer alan işçiler tarafından, daha eşitlikçi bir toplum beklentisiyle sıklıkla benimsenen anarşist ülkülerin bir kere daha onaylanması olarak da kabul edilebilirler. Anarşist ideolojinin 1936 devriminin yönlendirici ışığı olması gerçeği, en yaygın ve en etkilisi değilse bile, şimdiye kadar görülen devrimlerin en etkili ve yaygın olanlardan birisinin yaratılmasını sağladı. Kazanımların çabukluğu ve etkilenilen değişim, yalnızca tartışma ve eyleme boğulacak olan, her şeyi kapsayan, her şeye egemen olan bir siyasi partinin olmadığı durumlarda, devrimci olan ve o kadar da devrimci olmayan işçilerin toplumun devrimci dönüşümünü gerçekleştirebileceğini bir kere daha ispatlamıştır. Devrimci toprak emekçileri ve endüstriyel proletarya, milliyetçi ayaklanmanın bastırılmasının ne anlama geldiğini biliyordu, ve tarlalar ile fabrikaları ele geçirmek için hiçbir emri beklemedi.

Bu faaliyet ve devrimci durumun bu [şekilde] kavranışı, zamanın devrim için olgunlaşmadığını iddia ederek, kolektifleri prestij ve kaynaklardan yoksun bırakmak için elinden geleni yapan İspanyol Komünist Partisi’nin rolüyle tamamen zıtlık gösteriyordu. Katı Marksistler işçilerin hazır olmadıklarından, ve ilk önce “sosyalizm”e doğru giden tüm mekanik basamaklardan geçilmesi gerektiğinden şikayet ediyorlardı. Bu kelimeler, işçiler, devrimci bir parti gereksinimini bertaraf ederek, kendi kaderlerini ellerine alırken söylenmekteydi.

Guillen, partinin ve devletin çıkarlarını temsil ettiğini iddia ettiği [kesimlerin çıkarlarının] önüne geçiren devlet sosyalizminin ve Marksizmin sınırlamalarını göstermektedir. Ancak bu broşür İspanyol devrimindeki sendikalistlerin faaliyetlerinin tamamen övücü bir muhasebesini sunmamaktadır. Guillen kendisini anarşist kolektiflerin olumlu yanını anlatmakla sınırlamaz. Bölümün sonuna doğru, siyasi iktidar sorunuyla, devrimci bir durumda içine düşülen problemlerin değerlendirilmesinde anarşistlerin yetersizliğinin sebep olduğu bazı hataları tartışır.

Sendikalistlerin devlet gücünün tahrip edilmesinin ve atomizasyonunun [parçalarına ayrılmasının] gerekliliğini daima anladıklarını kabul ederken, devletin ve onun siyasi bedeninin yerini alacak çok az alternatif yapı yaratmış olduğu için CNT’nin sorunu tam olarak anlayamamış olduğuna dikkat çeker. CNT’nin fiili olarak ekonomik ve toplumsal düzeylerde gücü elinde bulundurmakla beraber, siyasi iktidar sorununu ihmal etmesi, devlet aygıtını ele geçiren ve onu devrimci işçi sınıfı tarafından yaratılmış olan özgür kolektif yapıya karşı kullanan karşı-devrimci unsurlara açık kapı bırakması olgusundan bahseder.

Bu taktiksel kusuru tedavi etmek için, parçalarına bölünmüş bir “öz-iktidar”ın [self-empower] veya kuvvetlenme [empowerment] yapısının yaratılmasını tavsiye eder. “Auto-poder” terimi, çevirmenin Guillen’in orijinal teriminin arkasındaki düşünceleri en iyi yansıttığını düşündüğü şekilde, metin boyunca “toplumsal iktidar” [power, güç] olarak tercüme edilmiştir. Bu “iktidar” açıkça kilisenin, devletin veya partinin iktidarından farklıdır. Anarşistler ve sendikalistler iktidarın tahrip edilmesini arzularken, aynı zamanda güçsüz olmayı arzulamazlar; diğer bir deyişle, onlar iktidarın parçalarına bölünmesini, onun paylaşılmasını, böylece de hiç kimsenin bir başkası üzerinde hakimiyetinin olmamasını, ancak herkesin özgürlüğünü ve diğerlerinin özgürlüklerini koruyabilmesini isterler. Bu onların nihai amacıdır ve bu kısa broşür bu amaca adanmıştır.

Çevirmen bu broşürün üretilmesine dahil olan birçok kişiye teşekkür borçludur: metin üzerinde yorumda bulunan Doğrudan Eylem Hareketi’nin [Direct Action Movement, DAM] birçok üyesine, özellikle de Manchester ve Norwich DAM-IWA’sine. Bu broşürde, La Presa Yayınlarının, yeni oluşturulan Endüstriyel Eğitim Birliği’nin başarılı olması, ve Entenasyonal İşçi Birliği’nin [International Workers’ Association, IWA] hedeflerinin gerçekleştirilmesi umudunu taşıyoruz.

Richard Cleminson & Ron Marsden 
Temmuz 1992

Not: Bu metin 1988’de yazıldığı ve o zaman SSCB hala varolduğu için, SSCB’ye şimdiki zamanda yapılmış göndermeler bulunmaktadır. İngilizce çevirisi bunu aynen yansıtmaktadır.

TARIMDA, ENDÜSTRİDE VE KAMU HİZMETLERİNDE KENDİNDEN YÖNETİM

İspanyol anarşizmi ortaya çıkmasından itibaren, yalnızca ücret taleplerini, çalışma hakkını, koşullarda iyileştirmeleri değil, aynı zamanda Liberter Komünizmin gerçekleştirilmesini içeren bir ilk program benimsemişti. Anarşistler, 19 Temmuz 1936’ın öncesinde, tümü de büyük anarko-sendikalist yandaş [kitlesine] sahip olan, İspanya’daki Casas Viejas, Alto Llobregat ve Gijon gibi yerlerde anarşist Toplumsal Devrimi ilan etmişlerdi. Tüm bu köy ve kentlerde tapu kayıtları yakıldı, para ortadan kaldırıldı ve Liberter Komünizm bir gerçeklik haline getirildi.

İspanya’da, 1936-9 devrimi sırasında, meclislerin doğrudan demokrasiyi güvence altına aldığı, sahip oldukları kendinden yönetim komitelerince idare edilen liberter kolektifler, kendi üretim ve artıklarının kontrolüne sahiptiler. Her sektör için komiteler belirleniyor ve delegeler atanıyordu; bunlar tam bir özgürlük içinde devletten bağımsız hareket ediyorlardı. Hiç kimse liberter bir kolektifte kalmaya zorlanmıyordu. SSCB’de, Stalin rejimi altında, köylüler kolhozlarını terk edemez ve yeni serflermişçesine ona bağlıyken, [İspanya’da] her birey istediği zaman ayrılabiliyordu. Ancak İspanya’nın liberter kolektiflerinin en önemli yanı onların ütopist olmamaları, aksine oldukça gerçek olmalarıydı, çünkü hiçbir otoriter yapı olmaksızın üretim artışını ve altyapının geliştirilmesini başarmışlardı. Bu, çoğunda emek gücünün yüzde kırka varan bir kısmının, yani en genç kesiminin Cephe’ye –bilhassa Aragon’da– hareketlendirilmesine rağmen başarılmıştı.

CNT’NİN DEVRİMCİ AMAÇLARI

Liberter kolektifler, fabrika komiteleri, kendinden yönetim, baskıcı ve sömürücü bir devlet olmaksızın toplumun kendinden örgütlenmesi kavramları, tüm bunlar CNT tarafından hesaplanmıştı. Bu konular, Mayıs 1936 Zaragosa Kongresi’ndeki acil programda ele alınmıştı.

İspanyol anarko-sendikalistleri açısından, sendika, sosyal demokrat veya Hıristiyan demokrat sendikalar gibi kurumsallaşmış bir varlık değildi; toplumsal devrimi ortaya çıkaracak ve liberter komünizmi kuracak isyancı [insurrectionary, ayaklanmacı] bir araç olarak görülüyordu. 1936 Kongresine göre, devrimin zaferinin ardından yeni toplumun örgütlenmesi konusunda alınacak ilk tedbirler [şöyleydi]:

“Devrimin şiddetli aşaması sona erer ermez, özel mülkiyet, devlet, otorite ilkesi ve böylece de insanları sömürülenler ve sömürenler olarak, ezenler ve ezilenler olarak bölen sınıflar ortadan kaldırılacaktır.”

“Refah toplumsallaştırılır toplumsallaştırılmaz, özgür üretici örgütleri üretim ile tüketimin doğrudan yönetimini üstleneceklerdir.”

“Her yerellikte liberter komünler kurulur kurulmaz, yeni toplumsal mekanizma etkili olmaya başlayacaktır. Her sektördeki ve meslekteki üreticiler, sendikaları ve işyerleri ile birlikte, bunun örgütlenmesi gereken biçimi özgürce belirleyeceklerdir.”

“Liberter komün kurulur kurulmaz, gıda, giyim, temel malzemeler, araçlar, vb. gibi burjuvaziye ait olan tüm her şey kamusallaştırılacaktır. Bu maddeler, bunları kolektifin faydasına doğrudan yönetebilecek olan Üreticilere devredilmelidir.”

Bu, Bakuninci ikili sosyalist federasyon idealine denk düşer. Bir parçası devletin yerini alacak kendinden yönetim gövdesi, diğeri ise endüstri veya hizmete göre örgütlenmiş kolektif olacaktır. Yukarıdan aşağıya doğru örgütlenen bu ikisinin federal birlikteliği, Toplumsal (veya Ulusal) Ekonomi Konseyi’ni oluşturacaktır. Bu, sınıf-temelli burjuvaziyi veya demokratik devleti yıkacaktır.

Zaragosa Kongresi, federalist liberter sosyalizmin örgütlenmesi üzerine şunları söylüyordu:

“Eğer İspanya toplumsal dönüşümün gerçekleşeceği yegane ülkeyse, ve eğer bu ekonominin en iyi olası gelişimi için avantajlı olarak değerlendirilirse, endüstriyel üreticilerin birlikleri ile tarımsal üreticilerin birlikleri ulusal olarak federe hale getirilecektir. Aynı şekilde, uygun olan yerlerde, liberter komünlerin gerekliliklerini karşılamak amacıyla, aynı ilkeler etrafında hizmetler de federe hale getirilecektir.”

“Bizler, en özgür insanın –bu olayda, en özgür komünün– diğerlerine en az ihtiyacı olan kişi olduğunu belirten biyolojik ilkeyle uyumlu olarak, yeni toplumun zaman içerisinde, özerklik için [gerekli olan] her komünün bütün tarımsal ve endüstriyel gereksinimlerini karşılayabileceğine inanıyoruz.”

“Bizler, devrimimizin tamamen eşitlikçi bir temelde örgütlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Devrim tek başına karşılıklı yardımlaşma veya dayanışmayla kazanılamaz. Her insana gereksinimi olanı vermek zorundayız, tek sınır yeni yaratılan ekonominin dayattığı [sınır]dır.”

İspanyol liberter kolektifleri, burjuvazinin ve burjuva toplumunun göze batan eşitsizlikleri olmaksızın, kıtlıkta bile herkes arasında ekonomik eşitliği sağlayarak, bol olanı kolektivist toprak-işçileri arasında bedelsizce dağıttı; ancak kıt olanı da karneye [rationing card] bağladı.

Liberter bir toplumda ürün değişimi konusundaki ilkelere gelince, CNT değişim mekanizmasının nasıl işleyeceğini şöyle açıklıyordu:

“Halihazırda belirtmiş olduğumuz üzere, örgütümüz bireyin grup ve komün içerisindeki özgürlüğünü güvence altına alan bir örgüttür. Keza federasyonun da konfederasyon içerisindeki özgürlüğünü güvence altına alır.”

“Biz bireyden başlayarak kolektife doğru ilerliyoruz, böylece de bireyin dokunulamaz olan özgürlük hakkını güvence altına aldık.”

“Bir komünün sakinleri, üretim, tüketim, eğitim, hijyen gibi onları etkileyen ve ahlaki/ekonomik gelişimi için gerekli olan her şeyle ilgili dahili sorunları tartışacaktır. Eğer bir sorun bir ilin veya bir eyaletin tamamını etkiliyorsa, çözümü federasyon sağlamalıdır; federasyonun düzenleyeceği toplantı ve meclislerde tüm komünler temsil edilmelidir. Delegeler, komünlerin daha önce benimsemiş olduğu kararları yansıtacaktır.”

Bu yolla, doğrudan demokrasi geleneksel, dolaylı, parlamenter, burjuva veya bürokratik demokrasinin yerini alacaktır; ve siyasi alanda kendi toplumsal gücünü uygulayabilen ve ekonomik alanda kendinden yönetimi gerçekleştiren insanlar kaderlerini kendi ellerine alacaklardır. Böylece, bürokratik merkeziyetçiliğin ve devletin yönetici sınıflarının, ekonomik totaliterlik yoluyla insanların özgürlüğünü ve doğrudan katılımını boğdukları Marksist-Leninist Sovyetler Birliğinde gerçekleşmemiş olan bir şey, yani federalizm ile sosyalizm birleştirilecektir. Orada, yüce diktatör haricinde hiç kimse özgür değildi; diğer herkes tamamen devletin kulu idi.

İşçi sınıfı, tarımı, endüstriyi ve hizmetleri kontrol edene değin asla kurtulmuş olmayacaktır. Eğer devlet her şeye sahip olur ve ücretli emeğin ürünlerini kontrol ederse, devletin işçilerden kar yaptığı yerde sömürücü bir sistem ortaya çıkar. Bu devletçe [sağlanan] merkeziyetçi üretim ilkesine karşı, İspanyol anarko-sendikalistleri Zaragosa Kongresinde şunu belirtiyorlardı:

“Komünler arasında ürünlerin değişimi için gerekli olan şeylerin belirlenmesi amacıyla Komün Konseyleri, komünlerin bölgesel federasyonları ve Konfederal Üretim-Tüketim Konseyi ile işbirliği içinde çalışacaktır.”

“Komünler ile Üretim ve İstatistik Konseyi arasında oluşturulan işbirliği sayesinde, sorun basitleştirilecek ve çözülecektir.”

“Bizzat komünün kendisinde, atölye ve fabrika konseyleri tarafından üyelere üretim kartları dağıtılacak, böylece tüm üyelerin ihtiyaçlarının karşılanması sağlanacaktır. Üretim kartı şu iki ilkeye göre düzenlenecektir: 1) devredilebilir olmayacaktır; 2) yapılan işin değerinin kart üzerine kaydedilen gün sayısıyla belirlendiğinin, ve geçerlilik süresinin on iki ayı geçmeyeceğinin benimsendiği bir prosedür uygulanacaktır.”

“Komün Konseyi, aktif olmayan nüfusa üretim kartları sağlayacaktır.”

Böylece, bütünleştirilmiş bir üretimin kendinden yönetimi ve dağıtımı sistemi yaratılmıştı. Burada, malları ve hizmetleri devlet değil, işçiler kontrol etmektedir.

İSTİHDAM YAPISI

 Toprak işçilerinin çalışması, liberter komünlerin oluşturulmasının öncesinde, temel bir yolla cinsiyet ve aileye göre bölünmüştü. Aileler üretimlerinin büyük bir kısmını kendileri tükettikleri için, azgelişmiş veya geçimlilik türü bir tarım sürmekteydi. Bireylerin küçük mülkleri toplumsal mülk haline getirildiğinde, çalışma çok daha rasyonel bir temelde bölüştürüldü. Sosyalist liberter devrim, İspanyol kırsalının eskimiş yapılarının değiştirilmesini sağlayan teknolojik, ekonomik ve toplumsal bir devrimdi. Aktif nüfusun % 52’sini barındıran ekonominin bu sektörüne mekanizasyon henüz girmemişti. İşin büyük bir kısmı katırlar ve basit aletlerle yürütüldüğü için, hektar başına işçi üretkenliği düşüktü; bir traktörün veya modern tarımsal uygulamaların görülmesi oldukça nadirdi.

Bireysel refah ortak mülk haline getirildiği için, sosyo-ekonomik ve yasal yapılarda bunun sonucunda gerçekleşen değişiklikler her aile içindeki ve kırsal toplumun tümündeki toplumsal işbölümünü değiştirdi. Liberter kolektifler, yürütmekte oldukları büyük devrimin doğasını tam olarak idrak edememişti; bu nedenle de liberter komünizmin yaratılmasının, koltuk entelektüeli sosyalistlerin veya bürokratik komünist liderlerin aşırı kuramsallaştırmalarının değil, bir eylem meselesi olduğunu dünyaya gösterememişti.

Örneğin, Jativa’da özel mülkün işçi sınıfı tarafından doğrudan yönetilen ve devlet idarecileri tarafından dayatılmayan toplumsal mülke dönüştürülmesi, 1936’da 17.000 sakine sahip kentin tüm üretim dalları ile sosyal ve kamusal hizmetlerini bütünleştirecek şekilde, işbölümünde devrimci bir değişiklik yarattı. Yaklaşık olarak 3.000 kadarı CNT üyesiydi. Bu, iyi eğitimli aktif bir azınlığın çoğunluğa devrimci ekonomik, toplumsal ve siyasi değişiklikler yapma konusunda esinlendirici olabileceğini göstermektedir.

Jatica liberter kolektifi 16 Ocak 1937’de kurulduğunda, toprak işçileri tarafından belirlenen ve kabul edilen kurallar entelektüellerin düşündüğü herhangi bir sosyalizmden daha sosyalistti. Örneğin, anlaşmanın 10. Maddesi çalışmayı ve farklı ürünleri şu birimlerde örgütlemekteydi:

“istatistik, gübreler, tohumlar ve yeni ürünler, buharlı dezenfeksiyon ve ürün hastalıkları, kooperatif ambarları, çiftlik hayvanları, kümes hayvanları ve arılar, alet ve makineler, konserve yapımı ve reçeller, ücretler, otlak arazileri, ürün nakli ve satışı, üretimin örgütlenmesi ve dağıtımın teknik yönetimi ve emek örgütlenmesi.”

Tüm bunlar, işçilerin doğrudan katıldığı, işin başkalarına havale edilmeksizin her saat ve her gün kendilerince yapıldığı özel birimler ve komisyonlar aracılığıyla yürütülüyordu. Böylece pratik ve çok yönlü bir kendinden yönetim gerçekleştiriliyordu.

Jativa kolektifi, 11. Maddeye göre, bağımsız mecliste bir Başkan, Sekreter ve Veznedar seçiyordu. Ayrıca, her birim veya komisyon için bir sözcü seçiliyordu. Tüm bu görevler seçiliyorlardı, ve üyelerin isteği üzerine geri çağırılabilir nitelikteydi. Ayrıca, komisyon üyeleri bürokratlar haline gelmediler; komisyonların işleriyle meşgul oldukları zamanın dışında diğer üyelerin yaptığı işleri onlar da yapmak zorundaydılar.

Tarımsal ve çiftlik hayvanı üretimine göre olan işbölümünü yanı sıra, katılımlarının bölgedeki emeğin örgütlenmesinin daha bütüncül olacağının düşünüldüğü pek çok zanaatkar da Jativa kolektifinin içerisinde yer alıyordu. Kendinden yönetim yalnızca fabrika düzeyinde değil, bütün bir kentte başarılmıştı, böyle bir şey SSCB’de veya Doğu’nun geri kalanında var olmadığı için eşi olmayan bir şeydi.

Jativa kolektifinin büyük bir özelliği ise, yerel burjuvazinin önemli bir üyesi olan zeytin yağı fabrikası sahibinin hiçbir zorlama olmaksızın, tamamen gönüllü bir şekilde, ailesiyle birlikte kolektifin üyesi olması ve tüm zenginliğini kolektife vermiş olmasıydı. Eski sistemde yine oldukça ayrıcalıklı olan oğullarından birisi de karısınınki ile birlikte tüm parasını vermişti. Son olarak, kolektifin burjuva kökenli olan Sekreteri de yine tüm parasını ve mülkünü kolektife vermişti. Bu, genel çıkarlarla uyumlu olan bir toplumsal ahlakı kucaklaması, ve doğrudan demokrasinin, kendinden yönetimin, özgürlüğün ve insan onurunun tam olarak yaşanabilmesini sağlaması nedenleriyle, liberter komünizmin ilerici bir sistem olduğunu göstermektedir.

Jativa kolektifi modeli, hükümetin devrimci olmaktan ziyade burjuva olduğu, ve anarşistlerin [hükümete] katılmayı reddettikleri Aragon, Valencia, Murcia, Castille ve hatta Bask Ülkesi genelinde az ya da çok yaygın bir şekilde bulunmaktaydı.

Asturya, Katalonya ve Bask Ülkesinin bazı kesimlerinde, endüstriyel alanlarda, işçilerin kendinden yönetimi UGT (sosyalist sendika) ve CNT Komitelerinin birliği biçiminde gerçekleşmişti.

Şimdi de örneklerle kolektifleştirmenin tam olarak nasıl gerçekleştirildiğini inceleyelim. 1936’da 2.600 insandan oluşan küçük bir kent olan Graus, 16 Ekim 1936’dan itibaren dikkate değer bir liberter sosyalizm deneyimine tanıklık etti. Burada, toplumsallaştırma yalnızca toprağı değil, aynı zamanda ticareti, ulaşımı, matbaacılığı, ayakkabı imalatını, fırınları, eczaneleri, çilingirleri ve demircileri, tekerlekçileri, doğramacı ve marangozları da etkilediği için, Jativa’dan daha bütüncüldü.

Graus kolektifi, tarımsal ve zanaatkar üretiminin ve keza hizmetler sektörünün % 90’ını kendinden yönetim altına almıştı. Kendinden Yönetim Komisyonu sekiz üyeye sahipti. Altı tanesi şu sektörlerden sorumluydu: kültür ve sağlık (tiyatrolar, okullar, spor dalları, ilaçlar ve doktorlar); çalışma ve muhasebe (personel, ücretler, kafeler, hanlar, hesaplar ve tedarikler); ticaret, kömür, gübreler, ambarlar; tarım (ürünler, sulama, çiftlikler, büyükbaş hayvanlar); endüstri (fabrikalar, atölyeler, elektrik, su, inşaat); ulaşım ve iletişim (kamyonlar, at arabaları, arabalar, posta, garajlar).

Burada, yerel hükümetin, daha doğrusu kendinden yönetimin eylemdeki muhteşem bir örneğini görmekteyiz. Graus’da, insanlar tarımsal, endüstriyel ve zanaatkar endüstrisi üretimiyle, ve kolektifleştirilmiş hizmetlerle yaşamlarını sürdürüyorlardı. Graus, belli bir ölçüde, kendinden hükümetin asalak baskıcı devletin yerini aldığı, Bakunin’in anladığı türden bir komündü.

Emeğin tarımsal, endüstriyel ve hizmetler sektörleri arasındaki bu toplumsal dağılımı, şu şekilde kendinden yönetime denk düşmekteydi: her işyeri, meclisi aracılığıyla, Endüstri Sekreterliğine katılmak üzere bir temsilci atıyordu. Bu nedenle, her endüstrinin hesapları Kolektifin kayıtlarında yer almaktaydı. Şu sektörler bulunmaktaydı: içme suyu, petrol, bıçkı fabrikaları, çikolata üretimi, sosisler, alkollü içkiler, elektrik, demir dökümhaneleri, hanlar ve kafeler, matbaacılık, lamba imalatı, inşaat malzemeleri, dikiş makineleri, çorap imalatı, alçıtaşı çıkarımı, fırınlar, terziler, iskemle yapıcıları, dokumacılar, bisiklet atölyeleri, deri ürünleri, ve diğer sektörler.

Buradaki en önemli nokta, süreci betimlemekten ziyade (ki bu başka yerlerde ayrıntılı bir şekilde yapılmıştır), yapısı az ya da çok bütün bir anarşist Aragon’a uygulanmış olan Graus’daki liberter sosyalist deneyimin değerlendirmesini yapmaktır. İlk bakışta ütopik görülebilecek olan bu dikkate değer deneyimi değerlendirirken, objektif ekonomi anlamında, (kapitalizmde tümünün birbirinden ayrı olduğu) birincil, ikincil ve üçüncül sektörleri birleştiren [bu deneyimin] sosyalizme yönelik en gerçekçi girişimi temsil ettiğini görebiliriz. Bu sayede, her sektör diğerlerine karşılıklı bir şekilde bağımlı olduğu için, burada rasyonel bir emek uzmanlaşmasına sahip bütünleşmiş bir ekonomi yaratılmıştı. Malların, ürünlerin ve hizmetlerin gerçek çalışma-değer ilişkilerine göre değiştirildiği, kendinden yönetimli bir sistem kurulmuştu.

İlk defa, tam istihdam sağlayan bir ekonomi yaratılmıştı. Bu, teknokratik veya burjuva finansal hokkabazlıkları ile değil, somut bir kendinden yönetim ve üretim ile değişim araçlarının toplumsallaştırılması yoluyla başarılmıştı. Emek Graus kolektifinin tüm sektörlerinde özgürce dolaştığı için, istihdam liberter kolektivizm tarafından güvence altına alınmıştı.

Başka bir düzeydeyse, birincil ürünlerin (çiftlik hayvancılığı, balıkçılık, madencilik, tarım, ormanlar) üretiminin bu ürünlerin işlenmesi, nakliyesi ve dağıtımıyla bütünleştirilmiş olması, hem ulusal hem de uluslararası kapitalizme meydan okunabileceği anlamına geliyordu. Bunun sebebi, bankacılık, ticaret ve endüstriyel sektörlere bölünmüş olan kapitalizmin yapamayacağı şekilde üretimin giderek azalan maliyetlerle gerçekleştirilmesiydi. Ekonomik alanda, azalan maliyetler ve artan tüketimle beraber, Graus kolektifinde tam istihdam mümkün olmuştu. Bu nedenle, liberter sosyalizm kapitalizmin döngüsel ekonomik krizlerinden, veya bürokratik sosyalizmdeki aşırı-üretim krizlerinden muzdarip değildi. Bu, üretim ve hizmetler federasyonları sayesinde tümü genel Ekonomik Konseyle bütünleşmiş olan çeşitli ekonomik sektörler arasında uyumlu bir gelişmenin mümkün olmasını sağlıyordu.

1936’da İspanya’nın aktif nüfusunun % 50’den fazlası tarımda istihdam ediliyordu. Eğer o dönemde tarımın yaygın bir mekanizasyonu gerçekleştirilmiş olsaydı, kırsal nüfus nasıl istihdam edilecekti? Eğer her tarım işçisi, kendi ailesi için ve gerekli mal ve hizmetlerle değiştirmek üzere az bir miktarda ulusal pazara [yönelik] gıda maddeleri üretmek yerine mekanizasyon sonucunda yüzlerce insan için üretim yaparsa, görünürde zor olan bu sorun aşağıdaki nedenlerden ötürü anarşist bir ekonomide çözülebilecektir: 
– tarımsal üretimde daha az tarımsal işçi olacaktır, ancak daha fazla üretilecektir. Bu işsizlik yaratmayacaktır, çünkü bir sektöre dahil olamayanların tümü bir diğerine geçeceklerdir. 
– tarımsal işlerde, endüstri ve hizmetlerde üretkenlik ne kadar yüksek olursa, o kadar daha az çalışma saati gerekecektir, böylece tam istihdam korunabilecektir.

Liberter sosyalizmde, iş herkes için bir hak ve görev olacağı için, daima herkes için birtakım işler olacaktır. Çalışarak doğayı iyileştirebilir ve özen gösterebiliriz; ve bazı kapitalistler bazılarına göre göreceli avantajlar elde ettikleri müddetçe nehirleri, denizleri, toprağı ve havayı kirletmekle ilgilenmeyen kapitalizmde olduğu gibi ona zarar vermeyebiliriz. Aslında, insanları kapitalistlerin zincirlerinden, batılı burjuvazinin ve doğulu bürokrasilerin sömürüsü ve tahakkümünden ancak liberter sosyalizm kurtarabilir.

AKTİF KATILIM VE ÜYELİK

 İspanya’nın Aragon ve Katalonya gibi liberter hareket taraftarlarının çoğunluk oluşturduğu yerlerinde, kullanılan ana yöntemler endüstri ve hizmetlerin kolektifleştirilmesiydi. Kapitalizmin yerini liberter sosyalizm almıştı.

Ancak, işçilerin, kapitalizmin yerini liberter sosyalizmin almasıyla, aşağıdan gerçekleştirdikleri her şeye yukarıdan devletçe karşı çıkılıyordu. Devlet, anarşistlerce oluşturulan kendinden yönetimli toplumlarda temel malların ithal edilmesini engellemek üzere, bankacılık ve kredi ile nakit akışı sistemlerini tecrit ederek liberter sosyalizmi bloke etmeye ve ona karşı çıkmaya çalıştı. Onların temel hatası, küçük burjuvazinin, Sovyetler Birliği yanlısı sosyalistlerin ve Stalinist komünistlerin iyice kuvvetlendikleri eski sömürücü ve baskıcı devletin yerine geçecek, devlet gücüne karşı çıkacak bir ulusal toplumsal güç yapısını yaratmamaları olmuştur. Liberter sosyalizm ulusal ölçekteki yeni bir ekonomik, toplumsal, siyasi, yargısal, kültürel ve iletişimsel bir sistem değildi. Bunun sonucunda, birçok liberter kolektif, Temmuz 1937’de komünist komutan Enrique Lister’in askerlerinin Aragon’a girmesiyle onlar tarafından yıkıldı.

Garcia Oliver’in dediği gibi eğer liberter sosyalizm “tam olarak yerine getirilmezse”, burjuva devletinin onun üzerinde, kapitalizmin üstyapısına ek olarak varolmasına müsade ederse, zafer asla kalıcı olmayacak, daima geçici olacaktır. Devlet, burjuva veya bürokratik karşı-devrimi geçerli kılmayı dilediğinde eski rejime her an geri dönülebilir. Mayıs 1937’de “devrim içinde devrim” patlak verdiğinde, Sovyetler Birliği yanlısı sosyalistlerin ve komünistlerin, burjuva cumhuriyetçilerinin ve Basklı demokratik Hıristiyanların yaptığı şey de tam buydu.

Temmuz 1936’da Aragon’da kendinden yönetimi yaratmış olan liberter sosyalizm, devlet gücünün İspanya’nın geri kalanında kendisini yeniden kurmasına müsade ederek yolun yarısına kadar gidemezdi. Ayrıca, eğer Halk Anti-Faşist Cephesinde karşıtlıklar yaratmamak amacıyla bu kendinden yönetimi oluşturma hareketi derhal gerçekleştirilemese bile, Endülüs’de olduğu gibi CNT’nin büyük bir taraftar kitlesine sahip olduğu yerlerde temel bir isyancı gerilla kuvveti yaratarak adım adım gerçekleştirilebilirdi. Eğer, birisi Francocu kuvvetlerin önünde, diğeri ise Ulusalcı Bölgede Francocu kuvvetlerin arkasında olmak üzere iki gerilla cephesi yaratılmış olsaydı, savaş ve toplumsal devrim eşanlı olarak kazanılabilirdi. Liberter işçilerin, gerici devletin, liberal burjuvazinin ve reformist sosyalizm ve bürokratik komünizm ideolojilerinin yerini almak üzere kontrolü ele geçirmelerini ancak bu devrimci stratejik plan mümkün kılardı.

Her halükarda, her yere hakim olmayan İspanyol anarko-sendikalistleri, kitlesel desteğe sahip oldukları bölgeleri devrimcileştirdiler, ve patronlardan ve profesyonel siyasetçilerden kurtulmuş işçilerin toplumun devrimci dönüşümünü yürütebileceğini tüm dünyaya gösterdiler. Her şeyin değişir gibi gözüktüğü bir devrim; ancak burjuvazinin yerini komünist bürokrasinin ve burjuva devletinin yerini ise bürokratik komünist devletin almasıyla aslında her şeyin aynı kaldığı, komünist bürokratların veya reformist sosyalistlerin devrimi değil.

Kısıtlılıklarına rağmen, İspanyol anarko-sendikalistleri, devletin dayatmasıyla değil, işçilerin doğrudan yönetimi sayesinde üretim ve değişim araçlarının toplumsallaştırıldığı liberter kolektifler oluşturdular. Ekonomik artık da yine kendinden yönetiliyordu. Yine, ve bir kere daha SSCB’nin aksine, kolektiflerin işçileri, üretkenlik düşüşü ve inisiyatif eksikliği olmaksızın eş şekilde ödüllendiriliyordu. Burjuvazi ve bürokrasi, büyük ücret farklılıkları olmazsa, üretimi artırmaya yönelik inisiyatifin ve ilginin kaybedileceğine inanıyordu. Kolektivistler arasındaki dayanışmanın kendinden yönetimin tatmin edici bir şekilde işlemesini sağladığı İspanyol liberter kolektiflerinde, bu fikrin yanlış olduğu gösterildi.

Bu sistemde, emeğin tüm ürünlerinden onları yaratanlar faydalanır. Ancak İspanyol kolektivistleri irrasyonel tüketiciler değillerdi. Ekonomik ve teknolojik gelişime eski rejimdekinden daha fazla sermaye yatırdılar; ve sermayenin işlevini basitçe yeniden dayatmadılar, işçi başına daha büyük bir üretkenlik elde ettiler. Bu, ilerlemeyi başarmanın, yani insanların bugün daha iyi yaşamalarının ve gelecekte bugünkünden daha iyi yaşabilmelerinin yegane yoluydu. 

KOLEKTİF BİR TEMELDE EŞİT BÖLÜŞÜM

Marksist-Leninizm, sosyalist ideolojisi ve neo-kapitalist ekonomisiyle, devletçi üretim araçlarıyla, üretimin sosyalist bölüşümünü değil, onun millileştirilmesini vurgulamıştır. Bu nedenle, eğer sosyalizm üretim araçlarının “toplumsallaştırılması” veya millileştirilmesi ile sınırlıysa, artık ve eşitsiz kapitalizmi sürdürürse, bu yalnızca başka bir kapitalizm biçimi olacaktır. Ordu generalleri, akademisyenler, bürokratlar ve “Nomenklatura”nın az sayıdaki üyesi, tarımdaki veya endüstrideki niteliksiz bir işçiden çok daha fazla tükettikler için, Sovyet sosyalizmi gözden düşmüştür. Sonuç olarak, hiçbir eşitlikçi ekonomik etik olmaksızın, üretim noktalarında görünürde sosyalist bir düzen olsa dahi, toplumsal refahın sosyalist bölüşümü olamaz.

Bazıları eğer ekonomik eşitlik olursa, yani herkese aynı ücret verilirse, bunun daha fazla üretmeye yönelik kişisel ilgiyi azaltacağını iddia eder. Yine daha fazla ekonomik eşitlik oldukça, sermayenin toplumsal birikiminin de düşeceği ifade edilmiştir. Tüm bunlar Batı burjuvazisinin veya Doğu bürokrasisinin ekonomik ideolojisinin parçalarıdırlar. İnsanlar arasında daha fazla eşitlik oldukça, tek başına bu olgu bile ayrıcalıklı sınıflar tarafından tüketilmeyenin tasarruf edileceği ve biriktirileceği [anlamına gelir]. Bu, tüketimin eşit olduğu ve yatırımın tarımsal altyapıyı iyileştirdiği, ekilebilir alanı genişlettiği, kamusal hizmetler yarattığı, eğitimi iyileştirdiği ve ekonominin diğer sektörlerini geliştirdiği İspanyol liberter kolektiflerinde gösterilmişti.

Aragon’da, ütopyacı değil gerçek bir liberter sosyalizm biçimi gerçekleştirilmişti. Refahın bölüşümü modeli aynı değildi, ancak genelde kuponlar olarak ödenen aile ücretine dayanmaktaydı, ve alım gücü yeni ekonomiyle uyumluydu. Yerel para istikrarlı olmakla beraber, ülkenin her yerinde yasal [para] değildi, ve bu nedenle de liberter kolektifler yerel alanın dışına yaptıkları yolculuklarda ulusal parayı kullanıyorlardı. Bu, eğer başka bir yere yolculuk etmek veya başka bir yerde yaşamak isterse, kişinin ekonomik veya fiziki özgürlüğünü kısıtlamamak amacıyla yapılmıştı.

“Tedarik kartları”na gelince, Alcorisa kolektifi, pratikte kredi kartının eşdeğeri olan ve puanlama sistemine göre tüketici maddeleri [alımını] düzenleyen aile tüketim kartları oluşturmuştu. Eğer et 100 puan değerindeyse ve tüketici et istemiyorsa, bu durumda ona eş değerdeki başka bir ürün veriliyordu. Bu yolla değişim ve değer yasası liberter ekonomiye uyum sağladı. Tüketici, piyasadaki ürünler söz konusu olduğunda epey bir özgürlüğe sahipti. Ve eğer yerel ürünler tüketiciyi tatmin edemezse, kolektif konseyi veya ilgili birimi aracılığıyla, eşit değişim temelinde gerekli mal ve hizmetleri elde ediyordu. Böylece, Aragon Kolektifleri Bölgesel Federasyonu tarafından ekonomik bir federalizm sistemi uygulanıyordu.

Eğer İspanyol devrimi zafer kazanmış olsaydı, kolektiflerin liberter sosyalist modeli, toplumsal sermayenin birikiminde, üretken yatırımlarda, kaynakların rasyonel kullanımında ve bölgesel, ulusal ve uluslararası ticarette, yetmiş yıllık Marksist-Leninizm’in ardından hala AB ve ABD’den devasa tahıl ithalatı olmaksızın nüfusunu beslemeyen Sovyet sisteminden çok daha üstün olduğunu gösterecekti.

Liberter kolektiflerin büyük bir toplumsal sermaye biriktirmiş olmaları olgusunun sebebi, olumlu ekonomik yönetim, ve ailelerin ihtiyaçlarını karşılayan ve üretimin, bölüşümün, değişimin ve tüketimin idaresi görevini yerel kolektife veya bölgesel federasyona bırakan kupon veya temin kartlarının kullanılmış olmasıdır. Eğer hiç kimse başkalarını sömürmek amacıyla sermaye biriktirmiyorsa, kolektifin tüm ekonomik artığı rasyonel ve eşit bir şekilde kötü yıllar için rezervler yaratılmasına yönlendirilecektir; veya yatırım için daha fazla sermaye yaratılması ve geliştirilmiş makinelerle daha iyi üretim teknikleri yaratılması için kullanılacaktır. Böylece üretim, çalışmak için harcanması gereken zaman miktarı azaldıkça artacaktır. Bu sayede tam istihdam sağlanacak ve el işi oldukça yüksek düzeydeki nitelikli, teknik, bilimsel bir işe dönüştürülecektir.

Ancak, bu yüksek düzeydeki ekonomik, kültürel, bilimsel ve teknik ilerlemeyi gerçekleştirmek için, liberter ruhun devam etmesi ve ortada rasyonel bir ekonomi etiği ve tutumlu bir tüketim olmalıdır. Burjuva “tüketim toplumu”nca üretilen israf gezegene zararlıdır ve eko-sistemi altüst etmektedir.

Üretim ve teknolojinin liberter bir ekonomi yaratacak kadar geliştiği açıktır, ancak Doğu ve Batının gerici devletlerince elimiz kolumuz bağlı durumdayız. Ancak, Batının profesyonel siyasi partileri ve Doğunun tek parti devletleri olmaksızın özgürlük ve eşitliği, fikirlerin çoğulculuğunu güvence altına alan liberter sosyalizm, insanlığın kendisini kendi ihtiyaçları doğrultusunda örgütlemesine izin verebilir. Liberter komünizm, insan koşullarına değil, zamanına uymayan (bir kimsenin bir başkası tarafından sömürüsüne, bir ulusun başka bir ulusa hakim olmasına, kapitalizm, hegemonya ve emperyalizme dayanan) sosyo-ekonomik sisteme içkin savaş, tiranlık, açlık, ihmalkarlık ve diğer şeytanlıklardan bizi kurtarabilir.

HİZMETLERDE VE ENDÜSTRİDE KENDİNDEN YÖNETİM

Kent büyüdükçe, onu ekonomiye entegre etmekte zorlaşır. Kırsal kesimde olduğu üzere herkesin aynı birime ait olmaması gibi basit bir sebepten ötürü, ticaret ve para daha büyük bir role sahiptir. Kent, kapitalizmin gelişimiyle ilgili olan bir burjuva yaratımıdır; ticaret, para, maaşlar ve karların burjuva ekonomik faaliyetini desteklediği bir yerdir. Ancak, İspanyol anarşistleri Barselona gibi büyük şehirlerdeki endüstri ve hizmet sektörlerinin çoğunu kendinden yönetimle idare edebildiler, ancak parayı ortadan kaldırmak ve yerine kuponlar veya karneler koymak Aragon’da olduğu kadar kolay olmadı.

Kentlerde veya birkaç bin kişinin yaşadığı yerlerde ve illerde, tarım, endüstri ve hizmetler, uzmanlaşmış birimlere sahip çok çeşitli bir ünite içerisinde bütünleştirilmişti –bunlar, seçilmiş ve geri çağırılabilir delegeler aracılığıyla, yerel ve il bazında kendinden hükümet örgütlenmelerinin parçalarını oluşturuyorlardı.

Örneğin, Villajoyosa kenti, eski devletin ve Roma belediyeciliğinin yerini alacak, kendinden hükümet yoluyla yeni tipte bir doğrudan demokrasi ortaya çıkararak, il düzeyinde kendinden yönetimi başarmıştı. Villajoyosa kentinde, yalnızca toprağın kolektifleştirilmesiyle kalınmamış, liberter kolektif 400 kişinin çalıştığı tekstil fabrikasına ve 4.000 kişinin geçimini sağladığı balıkçılık endüstrisine de yayılmıştı.

Calonda’da, toprağın kolektifleştirilmesinin yanı sıra, taş ustaları, doğramacılar, demirciler, kadın terziler, terziler, berberler ve diğerleri de kolektife dahil olmuştu. Doğal ve en önemli pazarları Calonda ve civarındaki alan olduğu için ve bunların tümü kolektifleştirilmiş olduğu için, yukarıdaki gruplar gönüllü olarak kolektifteki tarımsal işçilere katıldılar. Toplumsal iktidar biçimindeki kendinden hükümetin bu organı devrim tarafından yaratılmıştı, ve devleti yıkamayan işçi veya denizci Sovyetlerinden çok daha somuttu. Bu sonrakiler, liberter kolektiflerin pratiği olan doğrudan demokrasiyi ifa etmek yerine, bürokratik komünist partinin dolaylı demokrasisini kabul etmişlerdi.

Liberter kendinden hükümetin en büyük başarılarından birisi, endüstri ve hizmetlerin kolektifleştirilmiş olduğu, Alcoy gibi 45.000 sakine sahip bir kentin doğrudan kendinden yönetimiydi. Alcoy’un 1936’daki çalışan nüfusu, 17.000’i CNT üyesi olmak üzere 20.000 kişiydi. Onlar etkilenilen ekonomik, toplumsal ve siyasi değişimler içerisindeki aktif devrimcilerdi; SSCB’de olduğu üzere, Marksistlerin hükümetin her şeyi ve herkesi eli altında tutmasını arzuladıkları gibi her şeyi hükümetin yapmasını beklemediler.

Alcoy’da, 19 Temmuz 1936 öncesinde Yerel Federasyon’da 16 CNT sendikası bulunuyordu. Kurumsallaşmış olmayan ancak aktif ve devrimci olan bu sendika gücü, reformist sendikaların yaptığı gibi yalnızca yüksek ücretler için mücadele etmekle değil, bunun aksine liberter komünizmin yaratılmasıyla da ilgilendi. Bu eşsiz bir sendika kuvvetiydi: Marksist sendikacılık, sendikacılığı –gerçekte sadece reformizmi destekleyen– devrim-lafazanı siyasetçilerin bir aracı olarak kullanan küçük burjuva sosyalist parti veya bürokratik komünist partideki bir dişli haline gelmişti.

Alcoy’daki sendikalar, CNT’nin ana kuvvet olduğu İspanya genelindeki her yerellikte olduğu gibi, hükümetin fabrikaları millileştirmesini beklemeksizin onları kendi başlarına toplumsallaştırdılar –devlet mülkü olarak değil, toplumsal mülk olarak. Bu toplumsallaştırmanın bir örneği olarak, Alcoy sendikaları zaman geçirmeksizin şu endüstrilerin kendinden yönetilmesine yöneldiler: matbaacılık; kağıt ve karton; mimarlar ve arazi denetçileri dahil inşaat; tiyatrolar ve sinemalar dahil eğlence; otobüsler, arabalar ve kamyonlar dahil ulaşım; kimya endüstrisi, sabunlar, laboratuarlar, parfümler; deri, süet ve ayakkabılar; tüccar ve pazarlamacılar; endüstri teknisyenleri; ilk ve orta öğretim öğretmenleri; sanatçılar; yazarlar; elbise yapımı; Alcoy’da hayati öneme sahip tekstil sektörünün tamamı; ağaç işleri ve mobilya; serbest meslekler; ve tarım ile bahçecilik. Alcoy bu nedenle, profesyonel siyasetçiler, bürokratlar veya burjuvazinin olmadığı, doğrudan üreticilerince kendinden idare edilen, kendinden yönetime sahip bir kent modeliydi.

Üretim araçlarının ve hizmetlerin toplumsallaştırılması sayesinde, emeğin toplumsal uzmanlaşması yasası, önceki üretim sisteminin asla yapamadığı bir dengeyi başarmıştı; çünkü eğer bir sektörde veya bir firmada çok fazla işçi bulunuyorsa, bunlar başka bir sektöre aktarılacak ve tam istihdam korunabilecekti. Liberter sosyalizm, bu sayede, üretken işçiler ile devlet aygıtının içerisine sağlam bir şekilde yerleşmiş tekno-bürokratlar arasında büyük farklılıkların olduğu kapitalizmden veya idari sosyalizmden çok daha objektif ve bilimseldi.

Kapitalizm, –üretim araçlarının özel ellerde tutulmasından kaynaklanan tüm çelişkileriyle– endüstri, tarım ve hizmetlerdeki liberter kolektivizmden çok daha geridedir. Liberter komünizm, çok fazla matematiksel ve teknik kuramsallaştırma olmaksızın, işsizliğe, dönemsel ekonomik krizlere, işçilerle kapitalistler arasındaki çatışmanın sonucu olan grevlere, zulme ve ihmale çözüm bulmuştu. Liberter komünizm eğitim sağlamış, böylece de göç etme ihtiyacını ortadan kaldırmıştı. Siyasi, ekonomik, toplumsal, teknik ve finansal alanlardaki işleri işçilerin kendileri yönettiler. İspanyol devriminin 33 ayı içerisinde CNT’nin en büyük başarı buydu. Bu, eski rejimi ve devleti savunan komünistler ve sosyalistlerce yapılan bir devrim değildi, kolektiflerin ve kendinden yönetimin kırsal kesimde ve şehirlerde devletin yerini aldığı, anarşistlerce yapılan bir devrimdi.

Alcoy ekonomisinin doğrudan kendinden yönetimi, kendinden hükümetin mükemmel bir örneği sunmuştu. Tekstil endüstrisinin üç branşı, ofis personeli ve ambar çalışanlarının yaptığı gibi, İşçi Komitesi için bir delege seçiyordu. Sendika komitesi tarafından bir Denetim Komitesi belirleniyordu. Yine, imalat, yönetim, alım ve satım ve sigorta mesleklerindeki beş teknisyenden oluşan bir Teknik Komisyon oluşturulmuştu. Ardından, kendinden hükümet birimi üç alt-birime bölünmüştü: genel imalat süreçleri, teknik örgütlenme ve makine bakımı, üretim denetimi ve istatistikler. Tüm bunlar, kendinden hükümetin federatif bir biçimi olarak, diğer küçük firmaları ve tarım sektörü dahil olmak üzere, çeşitli tekstil alanlarındaki 103 firmayı kapsayan 20.000’den fazla işçi için iş sağlıyorlardı. Bu, sermayeyi tekelleştiren ve çalışmayı köleliğe indirgeyen bencil kapitalizmin çelişkilerini gidermekteydi. Liberter sosyalizm, Alcoy’da ve İspanya’nın diğer kesimlerinde, işçileri ücretli kölelikten kurtardı ve onları kolektivistlere dönüştürdü, böylece de, Marksist-Leninizm’de devlet yöneticilerinin hizmetinde olmaya devam eden, komünist bürokrasi ve devlet kapitalistleri için kar üreten proletaryayı ortadan kaldırdı.

Ancak, Alcoy’daki harikulade kendinden yönetim deneyiminin bir kusuru vardı. Yukarıdaki finansal ve siyasi iktidar liberter toplumsal iktidar değildi; bu nedenden ötürü de sonunda, işçilerin üstünde yer alan devlet onları eski ücretli köleliğe döndürmeyi denedi. Bu nedenle, toplumsal bir devrim gelecekte yerel veya bölgesel bir düzeyde kalmamalı, ve ulusal düzeye ulaşmalıdır. İspanyol devrimi sırasında CNT’nin en büyük hatalarından birisi, aşağıdaki toprağı, hizmetleri ve firmaları kolektifleştirmesi, ancak yukarıdaki bankaları, kredi sistemlerini, dış ticareti, altın ve parayı liberter kolektivizmin düşmanlarının ellerinde bırakmasıydı. 1871 Paris Komününün hatası yinelendi: toplumsal devrim, zamanı gelince kolektifleri ezip geçecek olan yukarıdaki bankalar, para, dış ticaret ve baskıcı devlet gibi karşı-devrimin birçok yönüne dokunmaksızın, sadece aşağıda yapılmamalıdır. Devlet, komünistlerin ellerinde gün geçtikçe kuvvetlenmektedir. Liberter toplumsal devrim bir ikilemden muzdariptir: ya hem aşağıda hem de yukarıda ivedilikle ve toptan yürütülecektir; veya devletin gücüne, onun burjuva ve bürokratik destekleyicilerine karşı yenilecektir.

Aşağıdan yukarıya doğru, liberter toplumsal iktidar sömürücü ve baskıcı devletin yerini almalı, onu tahrip etmelidir. Devletin toplum üzerindeki geleneksel iktidarını yıkmak için, işyerlerindeki kendinden yönetime ve milis öz-savunmasına dayanan alternatif bir liberter toplumsal iktidar yaratılmalıdır.

Eğer endüstri, tarım ve hizmetler kendinden yönetilir ve kendi özel branşlarında federe hale getirilirlerse, bir genel ekonomik konsey biçimlendirmek üzere birleşeceklerdir. Ekonomik konsey, federe hale gelmiş kendinden hükümet organları ve milis yapısı, amacı insanları değil işleri yönetmek olan bir çeşit federe kendinden hükümet yaratmak üzere toplumsal gücün üç ayağını oluşturacaktır.

İspanyol liberter hareketi aşağıdan liberter sosyalizmin altyapısını yaratma görevine epey önem vermiştir, ancak yukarıdaki toplumsal iktidarın anarşist üstyapısı ihmal edilmiştir. CNT’nin, devrimci sendikaları aracılığıyla, aşağıdaki kolektifler, demiryolları, telefonlar, gaz ve elektrikteki, vb. harika kendinden yönetim biçimleri yarattığı doğrudur, ancak onlar üstün bir yabancılaştırıcı güç olarak devletin yukarıdaki varlığını hafife aldılar ve bu varken liberter devrim tehlike içindeydi. Bu, komünist tümenlerin, Franco ile savaşmak amacıyla değil, liberter kolektifleri yıkmak için Aragon’a girdiği 1937’nin Mayıs günlerinde oldukça açıktı.

Özel veya devlet kapitalizminin herkes için çalışma hakkını; yaşam standartlarında ve üretkenlikte artışı; yöresel veya devresel krizlerden özgür bir ekonomiyi; çalışma saatlerinde azalmayı; emeğin ürünlerini israf etmeksizin rasyonel ve tutumlu bir tüketimi; ekonomik, ekolojik ve toplumsal dengeyi; ve bir haklar rejimini ve herkes için özgürlük sağlamayacağını açığa kavuşturmanın zamanıdır.

Liberter fikirlerin bürokratik veya burjuva ideolojilerine üstün olduğu gösterilmelidir. Herkes kendinin yöneticisi olmalıdır, ancak herkes kolektif üretim sürecine katılmalıdır. “İktidar”, tiran devlete veya bir sınıfa veya baskıcı, sömürücü seçkinlere değil, herkese ait olmalıdır. Kendinden yönetim tüm ekonomik faaliyetlerde yeni bir üretim yöntemi olarak oluşturulmalıdır; ve siyaset, herkesin sorumlu bir şekilde her şeye karar verdiği liberter ilkelere dayandırılmalıdır. Hitler veya Stalin gibi liderler yanılmaz kişiler değildir; herkes özgür olmalıdır. Özet olarak, liberter sosyalizm gerçek bir alternatif toplumsal iktidar sunmaktadır, çünkü o dışardan, burjuvazi veya bürokrasiden, özel veya devlet kapitalistlerinden değil, insanlardan kaynaklanmaktadır.

EK 1

Eşitliğin özgürlüğe karşıt olduğunu söylemek doğru değildir. Eşitlik olmadan özgürlük olamayacağı için, kendinden yönetimli bir toplum her ikisini birden yerine getirmelidir. Bazı insanlar emirler verir, diğerleri itaat eder, bazıları daha iyi, bazıları daha kötü yaşar. Özel ve devlet kapitalizminde gerçekleşen tüm bunlar, eğer tüm insanlar siyasi, ahlaki ve bilimsel eğitim açısından aynı fırsatlardan yararlanabilirlerse, ortadan kaldırılabilir –hemen ve mutlak olarak olmasa bile yakın bir gelecekte. Bu nedenle, kendinden yönetim, işçilerin patronlar ve devlet tarafından yabancılaştırılmasının üstesinden gelerek, sadece işçileri değil tüm insanları özgürleştirecektir.

İŞBİRLİĞİ VE KENDİNDEN YÖNETİM

Liberter ekonomi, bütün devletin ulusal ve uluslararası tekellerine alternatif olarak, ekonomik alanda kendinden yönetimi ve işbirliğini öne çıkarır. Bir yandan büyük şehirsel sanayilerde dinamik bir kendinden yönetim; öte yandan ise farklı alanların ekonomilerini bütünleştirmek ve çeşitlendirmek amacıyla kırsal kesimde kolektif agro-endüstriyel kompleksler yaratılması tasarlamaktadır. Kırsal göçü azaltmak ve tam istihdamı sağlamak için doğal ve beşeri kaynaklar uyumlandırılmalıdır. Her iki durumda da, liberter ekonomi tam istihdamın güvence altına alındığı, toplumsal ve katılımcı olan bir ekonomiyi yaratma kapasitesine sahiptir. Bu, Keynes’in öne süreceği üzere parasal veya finansal mekanizmalarla değil, sermaye, teknoloji ve çalışmayı bütünüyle bütünleştirecek farklı tipteki firmalar –merkezinde toplumsal çıkarın bulunduğu türden bir firma tarafından– tarafından sağlanacaktır.

Batı ve Doğu modellerine karşısında, liberter ekonomi, ekonomiyi şu yollarla insancıllaştıracak ve demokratikleştirecektir: 
– tüm işçiler, kooperatif kendinden yönetimli firma içerisinde eşit haklara ve yükümlülüklere sahiptir. 
– tüm işçiler, bağımsız olan meclisler yoluyla, kendinden yönetim konseylerine seçilebilir ve geri çağırılabilir. 
– tüm işçiler, yapılan işin nicelik ve niteliğine uygun olarak, kolektifleştirilmiş ve kendinden yönetilen işyerleri tarafından üretilen ekonomik artıktan faydalanır. 
– kendinden yönetim veya kooperatif konseylerindeki tüm görevler, bürokratikleşmenin gelişmesini engellemek üzere yeniden seçimle kısa zaman içerisinde yenilenmelidir.

Özünde, liberter ekonominin neye benzemesi gerektiği böyle bir şeydir. Bunun, devlet ve özel kapitalizm rejimleri kadar ve hatta onlardan da fazla üretken kapasite yaratma yetisine sahip olduğu gösterilmiştir. Ekonomik olarak geriyken, toplumsal olarak ilerlemiş olmanın pek bir anlamı olmayacaktır.

EK 2: KENDİNDEN YÖNETİMİN ON ÖZELLİĞİ

1. Kendinden yönetim: Gücü başkalarına devretme.

2. Uyum: Bütünü ve parçaları federalist sosyalizmde bütünleştir.

3. Federasyon: Sosyalizm kaotik olmayacaktır, bölgesel ve ulusal düzeyde bütün ile parçalar arasındaki birlik sayesinde ahenkli olacaktır.

4. Doğrudan Eylem: İnsanların doğrudan demokrasi yoluyla aktif özneler olacağı anti-kapitalist ve anti-bürokratik [bir kendinden yönetim].

5. Koordineli bir öz-savunma: Özgürlük ve kendinden yönetimli sosyalizm, totaliter bürokrasi ve emperyalist burjuvaziye karşı savunulmalıdır.

6. Kırsal kesimde işbirliği ve şehirde kendinden yönetim: Tarım, agro-endüstriyel kompleks modelini [uygulayacak] kendinden yönetimli şirkete dayanabilir. Şehirde, endüstriler ve hizmetler kendinden yönetimli olmalıdır; yönetsel konseyler, hiçbir yönetici sınıf ve aracılar olmaksızın, doğrudan üreticiler tarafından oluşturulmalıdır.

7. Üretim: Birlik haline gelmiş [sendikalaşmış] çalışma, burjuvazi veya bürokrasi olmaksızın özgürce birleşmiş bir çalışmaya dönüştürülmelidir.

8. Tüm iktidar meclise: Hiç kimse insanlar adına karar verememeli, veya profesyonel siyasetçiler aracılığıyla [insanların] işlevlerini gasp edememelidir. Güçlerin devredilmesi kalıcı olmamalı, ancak meclis tarafından seçilen ve geri çağırılabilir olan delegelere verilmelidir.

9. Siyasetin devredilmesine hayır: Hiçbir parti, öncü, seçkin, direktör, yönetici olmamalıdır. Sovyet bürokrasisi, kitleleri pasif kişilere ve iktidar seçkinlerinin uysal bir aracına dönüştürerek, kitlelerin kendiliğindenliğini öldürmüş, onların yaratıcı kapasitesini ve devrimci faaliyetini yok etmiştir.

10. Refahın rasyonelleştirilmesi değil, toplumsallaştırma: Şu aşağıdakiler en önemli rolleri üstlenmelidir: sendikalar, kooperatifler, yerel kendinden yönetimli dernekler, halk örgütlenmeleri, her türden birlikler, yerel, bölgesel, il, ulusal, kıtasal ve dünya federal kendinden hükümeti…

Çeviri: Anarşist Bakış

İngilizce Orijinali: “Anarchist Economics: An Alternative for a World in Crisis”, Abraham Guillen.

Link esterno: http://www.dam-iwa.org.uk/pamphlets/1992/anarchist-econ…s.htm

January 2, 2011 Posted by | komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim | Leave a comment

Ekolojik Düşüncede Kaotik Eğilimler-Ütopik Düşünce Gerçek mi Oluyor? Ahmet Mutlu

 

GİRİŞ

Ütopya, bir şeyi hayata geçirmeyi önceleyen ideallerin sistematik kurgusu olarakdüşünülebildiğ i gibi gerçekliğe hiçbir zaman ulaşamayacak ve ancak imgelerden ibaretdüşünceler bütünü olarak da düşünülebilir. Ekolojik düşünce, kendi toplum projesiyleütopyanın ilk anlamına sahip olduğunu ileri sürerken, bu düşünceyi eleştirenler, ona henüzsomut bir niteliğinin/söyleminin olmaması nedeniyle, ütopyanın ikinci anlamınıyüklemektedi rler.Ekolojik düşüncenin somutlaşabilmesi, onun doğadan ziyade topluma yönelik tasarımıyla ilgilidir. Çünkü, zaten biyoloji bilimi ekolojik düşüncenin doğa tasarımına bilimsel desteksağlamaktadır. Oysa, toplumsal tasarımla ilgili bilimsel bir dayanak olmadığından dolayıdırki, “pratiğin” egemen olduğu günümüzde ekolojik düşünceye şüpheyle yaklaşılmaktadır.Asl ında, ekolojik düşünce taraftarlarının bilimsel dayanak gibi bir kaygıları olmamakla birlikte, bu durumun ekolojik düşünceye katkı sağlayacağı açıktır. Hatta, artık ideolojikgörüş niteliği kazanan ekolojik düşüncenin böyle bir dayanağa ihtiyacı olduğu söylenebilir.Bu çalışmanın konusu, kaos kuramı ile ekolojik düşünce arasındaki ilişkidir. Bu ilişkiyiirdelemek üzere, “yönetim düşüncesi” gibi spesifik bir konu seçilmiştir. Çalışmada öncekaos kuramının sonra da ekolojik düşüncenin yönetim yaklaşımı irdelenecektir. 

Ekolojikdüşüncenin yönetim anlayışım yansıtan iyi bir örnek olduğu düşüncesiyle “Toplumsal Ekoloji” akımı seçilmiştir. Kaos kuramının, olay ve olgular konusunda klasik bilime göredaha gerçekçi yaklaşımlar taşıdığından hareketle, Toplumsal Ekoloji ve kaosun yönetim yaklaşımındaki koşutluklar, aslında ekolojik düşünce ile geçek dünya imgesi arasındakikoşutlukla r biçiminde okunabilecektir. Bu da ekolojik düşüncenin gerçek dünyadan uzakolmadığım, bizzat dünya gerçeklerine dayandığını gösterme çabalarına katkı sağlayabilecektir.

I. YÖNETİM DÜŞÜNCESİ ve KAOS

Yönetim düşüncesinin doğuşunda ve gelişiminde bilim anlayışının etkili olduğubilinmektedir. 10-15 yıldan beri yönetim paradigmasının değişme sürecine girdiği, enazından mekanik yönetim anlayışının ciddi olarak eleştirildiği söylenebilir. 20. yüzyılınbaşlarında ortaya çıkan kuantum, izafiyet gibi bilimsel kuramlarla mekanik paradigmasorgulanmay a başlamış ve bu durum, yönetim düşüncesini de etkilemiştir. Son olarak kaoskuramıyla doruk noktasına ulaşan bu süreçte, değişen yönetim yaklaşımının temel nitelikleride açık biçimde ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu süreci anlamak için kaos öncesi ve sonrasıyönetim anlayışlarına bakmak gerekir.

1. Mekanik Yönetim Anlayış

Yönetim düşüncesi, sosyal bilimlerin pek çok konusu gibi evrimsel bir tarihe sahipdisiplinlerden birisidir. Yönetim düşüncesi, tarihsel olarak döneminin bilim paradigmasıtarafında n belirlenmiştir. Mekanik yönetim anlayışı da bilimsel bilginin ve mekanik ilkelerinesas olduğu klasik bilim anlayışı tarafından belirlenmiştir.

1.1. Klasik Bilim Anlayışı

Ortaçağın organik dünya görüşü, 17. yüzyılda aydınlanmayla topyekün bir değişimeuğramıştır. Daha önce akla ve manca dayalı bilgi üretimi, aydınlanmayla birlikte saltbilimsel bilgiye dayalı hale gelmiştir. Ortaçağ boyunca “doğa olaylarını açıklamak” amacıtaşıyan bilgi, aydınlanmayla “doğayı dönüştürmek ve ona egemen olmak” amacını taşımayabaşlamıştır [1]. Böylece yeni paradigmayla bilginin kaynağı, amacı ve işlevi değiştirmiştir.

Klasik bilim anlayışının temel özelliklerini birkaç noktada toplamak mümkündür. Bunlar;1) Doğanın kesin yasalara uyan bir yapısı vardır. 2) Gezegenler ile gülle gibi sıradannesnelerin hareketlerindeki yasalar aynıdır ve bu nedenle zekamız, doğal olayların içhakikatlerini kavrayabilir. 3) Hakikatin özünde matematiksel yasalar vardır ve hesaplama,akim ideal modelini oluşturur [2]. 4) Değişim vardır ve doğrusaldır. 5) Sadecegözleyebildiği miz, etki edemediğimiz nesnel (dışsal) bir gerçeklik vardır. 6) Bu gerçeklik,zamandan bağımsız bir evrenselliğe sahiptir [3]. Bu özelliklere göre evrende bütün olupbitenler, tıpkı bir saatin/makinenin işleyişi gibi belli yasalara bağlı bir düzenlilik içinde vebir nedensellik bağıyla belirlenmektedir. Klasik bilimin metodolojisi ise gözlem/deney vesebep-sonuca dayalı veriler elde etme (determinizm) üzerine kuruludur. Bu amaçla, hemmatematiksel yöntemleri, hem de doğa yasalarını basite indirgeyen (indirgemecilik) vedüzenliliği içeren tümevarım yöntemi kullanılır [4].

“Mekanik evren paradigması” olarak da adlandırılan yeni paradigmanın iki temel işlevivardır. Bunlardan ilki, doğanın işleyiş bilgisini öğrenmektir. İkincisi ise elde edilen bubilgileri uygulamaya aktararak (teknik), doğa üzerinde egemenlik kurmaktır. Yeniparadigma, doğa ve topluma yönelik geçmiş yüzyılların bakış açılarında köklü değişiklikleryaratmı ştır. Özellikle, toplumsal alanla ilgili yeni görüşlerin radikal nitelikli olduğusöylenebilir.

1.2. Mekanik Yönetim Anlayışı ve Etkileri

Kökeni aydınlanma olan modernlik, ortaçağ organik dünya görüşünün tersine, toplumsalyaşamın bütün alanlarında farklılaşmalar öngörür. Modernleşmeyle, eski toplumlardavarolan bütünleşmiş ve kaynaşmış yapının kırıldığı, sınıflı bir toplumun oluştuğu, devletinegemen olduğu ve bireyin kaybolduğu bir yapı ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede modernité,yeni bir toplum, devlet, örgütlenme ve ekonomi anlayışları getirmiştir [5].

Modern toplumda geleneklere ve inanca dayalı yaşamın yerini “akla dayalı” yaşambiçimi almıştır. Bilginin kaynağı olan akıl, teknolojik ilerlemenin yönünü belirlerken, aynızamanda insanların ve nesnelerin yönetimini elinde bulunduran araç olmuştur [6]. Araçsalakıl ve evrenin mekanik tasarım, zamanla ideolojik bir nitelik kazanmış ve araçlar, “amaç”haline gelmiştir. Bu durumun doğal sonucu olarak, amaçlar makinelere indirgenmiş ve insanbu makinenin kontrolüne girmiştir. Böylece, diğer canlılardan farklı olarak insan, doğanıntahakkümünden çıkmak isterken, daha büyük bir tahakküm (teknoloji, hiyerarşi, devlet,ekonomi vs.) altına girmiştir. Modernleşme sürecinde ortaya çıkan tahakküm biçimleri,bürokratik , teknokratık ve merkezi bir toplum yaratmıştır. Bu süreçte bireycilik ön planaçıkmış, insanlar, yaşama ve çevresine karşı araçsal bir tutum takınmaya başlamışlardır.Organ ik dünya görüşünün tersine, yaşam alanları kategorikleştirilmiş tir. Örneğin, yaşam ileiş, farklı alanlar olarak ayrılarak, bireylerin üretim sürecindeki belirleyicilikleri ortadankaldırılmıştı r.Bireysel ve toplumsal alanda görülen değişmeler, politik alanda ve yönetim düşüncesindede söz konusu olmuştur. Aydınlanma düşünürleri, fizik ve matematikteki bulguları, yaşamındiğer alanlarına olduğu gibi siyasal iktisadi düşünceye ve yönetim düşüncesine deyansıtmışlardır. Bu bağlamda, toplum bilimleri çözümlemelerinde sıklıkla fizik biliminebaşvurulmuşt ur[7].Aydınlanma sonrası toplum ve yönetim düşüncesi, bugünkü toplum ve yönetim düşüncesiüzerinde hala etkilidir. Bu bağlamda, halihazırdaki toplumsal ve yönetsel sorunlar,aydınlanma dönemi düşüncesiyle ilişkilendirilmekted ir. Diğer deyişle, modern toplummodelinde akim bir araç olmaktan çıkıp, “amaç” haline gelmesiyle ortaya çıkan sorunlar,bugünkü toplum yapısını da yakından ilgilendirmektedir. Toraine’nin sorduğu gibi [8]:

“…Zayıflıkları ndan kurtulmuş toplum kendi gücünün, kendi uygulayımlarının veözellikle kendi siyasal, ekonomik ve askeri güç çarklarının kölesine dönüşmedi mi?Taylorcu yöntemlere bağlı işçiler, işleyimsel ussallaştırmada usun utkusunun onlarıuygulayım kılığına bürünmüş bir toplumsal gücün ağırlığı altına soktuğunugörebiliyor lar mıydı? Kamu yönetimleri ve özel yönetimler özel yaşamı denetleyip onaistediği gibi biçim verirken, üstelik aynı anda bu biçimi kendi çıkarlarını işletmegörevlerinin üstünde tutarken, bürokrasi bütünüyle ussal-yasal yetki olaraktanımlanabilir miydi?…

Günümüzde siyasal yaşamın toplumsal temellerinin zayıflamasına bağlı olarak, bireylerinsiyasal sürece katılmada isteksiz oldukları ve dolayısıyla politik alanda bir bunalımyaşandığı dile getirilmektedir [9]. Bu durum, modernitenin halen etkili olan ekonomik vepolitik niteliklerinin sonucu olarak değerlendirilebilir. Halihazırda “ideolojik” bir zemini olduğu kabul edilen ve ekonomik temelli olanküreselleşme, yönetim olgusunun da içinde yer aldığı politik düşünceyi biçimlendirmektedir. Gerek uluslar arasında, gerekse ulusal ölçekte görülen “yarışmacı gelişme” anlayışı,küreselleşm enin ideolojik söylemi durumundadır. Yarışmacı söylem, küresel, ulusal vetoplumsal düzeyde, sistemin koşullarına en iyi uyum sağlayanın yaşayacağını ve kazanmanınancak “yarışarak” olabileceğini söyleyen bir içeriğe sahiptir. Bu söylem, “Sosyal Darwinci”niteliğe sahiptir [10] ve bu niteliğiyle dayanışmadan çok, rekabeti/çatışmayı vurgular.Öte yandan, egemen sistemde [11] “politika” kavramı da indirgemeci ve hiyerarşik birnitelikle algılanmaktadır. Gerçekten de bugün politika, salt “devlet yönetimi”ne indirgenmişdurumdadı r [12]. “Politika” anlayışındaki indirgemecilik, toplum ve yurttaş kavramlarınayansımış tır. Toplumun katılımcı boyutu unutulmuş ve “yurttaş” kavramı giderek “seçmen”kavramı ile bir tutulmaya başlanmıştır [13]. Yanı sıra yurttaş imgesi, “toplumsal bir kişi”değil, bir “vergi mükellefi” haline gelmiştir. Böylece, “iyi bir yurttaş”, yasalara uyar;vergilerini öder; kendi inisiyatifi dışında seçilmiş adaylara oy verir. “Seçmen” ve “vergimükellefi” yurttaş anlayışı, egemen sistemin bireye, “tek tıpçi” ve “doğrusal” bakışını ortayakoyar. Yurttaş, “vergi numarası” ve “yurttaşlık numarası” ile belirlenir ve bunlar, bireyinkendi kişiliğinden bağımsız geçerliğe sahiptir. Bu niteliğiyle yurttaş, devlet idaresinimeşrulaştır an indirgemiş ve hiyerarşik bir araç durumundadır.

İndırgemecilığe ve hiyerarşiye dayalı yurttaş anlayışını egemen sistemin “eşitlik”anlayış ında da görmek mümkündür. Egemen söylem, yuvarlak bir ifadeyle “herkes eşittir”demekle, bireysel zeka, yetenek, yaş, sağlık, fiziksel sakatlık vb. farklılıkları göz ardı eder[14]. Böylece, farklılıklara dayalı eşitsizlikleri kabul eden bir eşitlik öngörüsü yerme,doğrusal/tek tipçı bir eşitlik anlayışı ortaya çıkar.Toplum ve yurttaş anlayışındaki değişimler göz önüne alındığında, birkaç on yıldır demokratik süreçlere ve seçimlere katılımın azalması, basit bir “bıkkınlık” olarak okunamaz.Bookchin’in vurguladığı üzere, yukarıdaki türden bir yurttaşlık yaklaşımı, önemli psikolojikve politik sonuçlar doğurur. Bu sonuçlardan birisi, toplumdaki rolleri vergi mükellefliğiylesınır lı bireylerin, kendi kişiliklerine ve doğal çevrelerine ilişkin oluşturdukları pasif nitelikliimgedir. Öte yandan, gittikçe güçsüzleştirilen yurttaş, kolaylıkla tevekkül sahibi, çekingenbirisi haline gelebilmektedir. Toplumsal gücün büyük ölçüde ortadan kalkması kişinininsanlığını azaltır, bireyselliğini yok eder. Bu tür insanların gözünde toplum, çok sayıdaproblemi barındıran bir yapıdan öte anlam taşımaz. Toplumsal alan, savaşın, ekonomikdengesizliği n ve özel yaşama girebilen politik ve ideolojik ayrılıkların potansiyel bir kaynağı olarak görülür [15]. “Toplumsal yaşamın, yerel otonomiye ve katılımcı bir yurttaşlığa izinvermeyecek kadar karmaşık” olduğunun söylenmesi/dayatılması, yukarıdaki sürecipekiştirir. Dolayısıyla, böyle bir bakış açısının doğal sonucu, bireyin kendine ve topluma yabancılaşmasıdır.

2. Kaos Kuramı ve Yönetimi

Doğa bilimlerindeki araştırmalardan büyük ölçüde etkilenen kaos kuramını, yönetim gibisosyal bilimler konularına uygulamanın görece olarak zor olduğu ifade edilmektedir [16].Ancak, bazı niteliksel özellikleriyle kaos, yönetim bilimine katkı sağlayabilir. Bu çerçevede,başlangıç şartlarına hassas bağımlılık, zamanın geri dönüşsüzlüğü ve çatallanma süreci,anarşik örgütlenme gibi özellikler önemlidir.

2.1. Kaos Kuramı

Bilimdeki yeni gelişmeler, klasik bilimin temellerini oluşturan ve bugün de geçerli olanönermeleri tartışmaya açmaktadır. “Görelilik” ve “kuantum” kuramlarıyla başlayan bu süreç,1990’lı yıllardan bu yana kaos kuramıyla sürmekte ve egemen bilimsel anlayışın “gerçekdünya imgeleri”nin topyekün sorgulanmasına yol açmaktadır.Kaos kuramı, dünyayı öngörülebilir bir mekanizma olarak değil, açık ve esnek bir sistemolarak görür. Söz konusu kuram, fiziksel dünyanın işleyişiyle ilgili olarak, zorunlu kesinlikderecesindek i başlangıç koşullarına hiç bir zaman erişme yeteneğimizin olmadığını öne sürer[17]. Öngörülemezlık metaforu olarak, yüzlerce kilometre uzunlukta ve dağınık bir yapıyasahip olan “bulut” kullanılır [18].Kaos kavramının farklı tanımları yapılabilmektedir. Jim Yorke’a göre kaos, “başlangıçdurumu na hassas bağlılığı bulunan bir zamansal evrimdir” [19]. Ruelle’e göre ise kaos,”büyük sonuçları olabilen küçük nedenlerdir” [20]. Yapılan tanımların özünde”düzensizliğin içindeki düzen” anlayışı vardır. Kaotik sistemin özellikleri şöyle sıralanabilir:
1) Bir yapının, gerçekte ne zaman kaos durumuna geçeceğini öngörmek ilke olarakolanaksızdır ve bu kaotik sistemlerin tipik bir özelliğidir. 

2) Bu tür yapılar, başlangıç koşullarına sımsıkı bağlılık gösteren, doğrusal olmayan ve geri bildirimli süreçlerdir.

3)Ortaya çıkan yeni yapı, sürecin başlangıç koşullarından etkilenir ve bu koşullarbelirlenemez . 

4) Dolayısıyla, gerçek bir sistemde var olan, ancak gözlenemeyen ve klasikbilimde, “kusur” ya da “rasgelelik” adı verilerek dikkate alınmayan kavramların, kaosta özelbir yeri vardır [21]. 

Dolayısıyla, kaos kuramı klasik bilimden farklı önermelere sahiptir.Kaotik yapıların işleyişi, genellikle ilginç dallanmalardan oluşan şekillerle sembolize edilir. İçinde dallanmaların ortaya çıktığı her sistem, bir yandan hem determinist(belirley ici), hem de rastlantısal (indeterminist) elemanlar içermek zorundadır. Bir sistem, iki dallanma noktası arasında determinist belirleyici yasalara boyun eğerken, dallanma noktalarının yakınlarında kaotik davranarak, izleyeceği yeni yolu belirlemektedir [22].Kaosun önemli özelliklerinden olan “kendine özgü”lük, sistemin hangi yoldan gideceğinin,sistemin geçmişine ve çeşitli dışsal koşullara bağlı olmasını ve bu yüzden “öngörülemez”olu şunu ifade eder [23]. Tüm bu nitelikleriyle kaos kuramı, doğayı açıklamak için genellemelere, yuvarlamalara başvurmadan, en küçük olayların bile önemli olabileceğini belirtir.

2.2. Kaotik Yönetim Yaklaşımı

Halihazırda belirli bir düzenin, kurulu bir yapının, belirlenmiş koşulların ya dadüzenliliğe sahip süreçlerin bozulduğu ve buna karşılık, önlem alınmasında ya da çözümüretilmesinde güçlükler olduğu durumlarda “kaos”tan söz edilir. Buradan hareketle, kaoslailgili bilgi, “epistemik kabulleniş içinde bir olumsuzluğa denk gelmektedir” [24]. Aslındayaşayan sistemlerin genel özelliğini oluşturan kaosun olumsuz algılanışı, “denge, düzen vedurağanlık” öngörülerine dayalı mekanik paradigmanın, yaşamı kavrayış biçimimizüzerindeki belirleyiciliğinin bir sonucudur.Kaotik yaklaşım, toplumsal belirlenimciliğe karşıt öngörüler içerir. Yaşayan bir sistemolan toplumsal yapı, devingen olduğundan, sürekli değişmeye uğramaktadır. Bu devingenlik,gözleneb ilir nitelikli olabileceği gibi dikkati çekmeyecek kadar küçük nitelikli de olabilir.Niteliği nasıl olursa olsun, toplumdaki devingenlik, mutlaka etkili sonuçlar doğurur. Kaotikyaklaşım, ne kadar iyi düzenlenirse düzenlensin ya da denetlensin, her hangi bir toplumsalolayın büyük etkileri olabileceğim ileri sürer. Toplumsal yapıyla ilişkili istikrar/dengedurumunda ortaya çıkacak küçük bir değişme/olay, büyük ölçekli toplumsal sonuçlardoğurabilir. Çeşitli araçlarla (yasalar, kurallar, cezalar, vs.) toplumu düzenlemeye çalışmak,toplumun özünde/kimliğinde yıpranmalara yol açacaktır.

Kaotik yaklaşıma göre düzen,toplumsal sistemin parçaları olan birey ve grupların özgürlük sınırlarını belirler. Toplumsalyaşamda düzen adına konulan kurallar, değişik davranışların, düşüncelerin ve eylemlerinönüne geçer [25] ki, son tahlilde bu durum, potansiyelinin farkında olan toplumlarda”kısıtlan ma” duygusuna yol açar. Toplumun dinamikleriyle uyuşmayan düzenlemeler,toplumu n “kendiliğindenli ğe dayalı gelişimi/evrimi” üzerinde baskı oluşturacağı için iflasedeceklerdir [26]. Bu bakımdan kaosta, özellikle “toplum mühendisliği” gibi yaklaşımlaraşiddetle karşı çıkılır.Kaotik yaklaşıma göre toplumsal yapı, farklılaşmaya ve çeşitliliğe dayalı bir bütündür.Farklılıkla r ve çeşitlilikler, bireyler için geçerli olduğu gibi toplumsal gruplar için degeçerlidir. Toplum, bireylerin ve gruplar arasındaki farklılıkların gerçekleşmesine dayalıuyumu/birlikte evrim ve işbirliğini [27] ifade eder. Bu çerçevede, toplumsal yapıdakifarklılık ya da çeşitlilikler yok sayılamaz. Farklılıklara verilen önem, “özgürlük” ve de”yaratıcılık” ile kaos arasındaki sıkı ilişkiden kaynaklanmaktadır. Öte yandan, toplumsalyapıda bireyler, gruplar ya da topluluklar arasındaki ilişkiler ağı, dayanışma ve karşılıklıbağımlılık , rekabetten daha önemlidir.

Kaotik yaklaşıma göre toplumsal yapı, hem yapısal hem de anarşik süreçlerden oluşur.Yapısal süreçlerde kararlar, düzenli biçimde belirlenir. Anarşik süreçlerde ise kararlar “çöptenekesinden ” çıkar [28]. Bu çerçevede, toplumda tam anlamıyla bir “düzen sağlanması”değil, toplumsal yapıdaki karmaşık ilişkilerin varlığım kabul ederek ve onlara fırsattanıyarak, uyumlu bir bütüne ulaşmak söz konusudur. Diğer deyişle, kaotik yönetimmantığında toplum, “karmaşık dinamiklere sahip uyumlu bir bütün”dür.

Kaosta toplumsal sistem, karşıt güçlerin bir “oyun alam”dır. Planlama, yapılandırma vekontrol gibi bazı güçler, sistemi denge ve düzene iterken, yenilik/icat, yeni girişimler vedeneme gibi güçler de dengesizliğe ve düzensizliğe iter. Toplumdaki aktörlere verilecekyeterli özgürlük, toplumsal gelişme sürecinde yem şeyleri denemeyi [29] ya da yeni haklarıgündeme getirmeyi sağlayacaktır. Bu bağlamda, toplumun yönetilmesinde nihai olarak biristikrar/denge hedeflenmekle birlikte, bunu sağlamanın yolu, toplumun iç dinamiklerininözgürc e kendini gerçekleştirmesine olanak sağlamaktan geçer. Dolayısıyla, Nonaka’nm dabelirttiği gibi örgütlerin/toplumsal yapının sürekli olarak gelişebilmesi için altbirimlerinin/birey ve grupların özgür bırakılması gerekir. Bu, birimler arası yaratıcıçatışmayı doğuracaktır [30]. Karşıtlıkların yaratıcı etkinliğe dönüşebilmesi, “deneme”ninteşvi k edilmesiyle olur. Nitekim, örgüt kaotik hale geçtiğinde yaşamsal önem taşıyan “kendikendini düzenleyen örgüt (self organizasyon)” [31] kavramının özü de deneme yapmayadayanırÖzgürl ük ilkesinden hareketle, toplumsal düzene aykırı içsel ve dışsal eylemler/aktörler,toplumsal gelişme için tehdit olarak değil, bir olanak olarak değerlendirilir. Weick veMarch’m da vurguladığı gibi örgütün/toplumsal yapının misyonuyla ilgili olmayan eylemler,değişen şartlara ve karmaşıklığa alternatif çözümler üretme aracı olabilirler [32]. Briggs vePeat, kaosa göre örgütteki/toplumsal yapıda farklı bakış açılarının “paha biçilemez” değerlerolduğunu vurgularlar [33]. Bu çerçevede kaotik yaklaşımın, örgütlerde/toplumsal yapıda”reddetme”yi doğal bir davranış olarak öngördüğü ileri sürülebilir.Kaotik yaklaşım, toplumsal yapının karmaşık ilişkiler sisteminden oluştuğunu kabuletmekle birlikte, bu yapının bütünlüğünü de göz ardı etmez. Toplumsal bütünlüğüngerçekleşt irilmesi, istikrarın/dengenin sağlanmasını gerektirir. Diğer deyişle, toplumsalyapının işleyişinde içsel farklılıklara ve dışsal etkilere karşılık, belirli bir düzen ve dengeseviyesi oluşturma eğilimi de olmalıdır. İşte kaotik nitelikli bir yönetimin özelliği de buradaortaya çıkar: “Toplumsal sistemi, karmaşıklık ve denge arasındaki kararlı noktadatutabilmek”. Yönetsel otorite, “kaos eşiği (edge of chaos)” denilen bu nazik noktayısağlayabilmek adına, yukarıdaki hassasiyetlere dayalı yönetsel erk kullanır. Farklılık veçeşitliliğe olan eğilimin doğal sonucu olarak, mekanik ve organizelik/düzenlilik yerineorganize olmamayı öngördüğü söylenebilir. Biçimsel organizasyonun olmaması, yöneticininkontrolü gönüllü olarak bırakması ve sorumluluğu diğerlerine devretmesini gerektirir [34].Merkezi kontrolün yokluğuna rağmen toplumun geleceğe yönelik işleyişi, uyuma ve sürekliolarak yeniden organize olmaya dayalı otonom alt sistemlerin çalışmalarıyla olacaktır.Kaotik yönetim yaklaşıma göre bir toplumum yönetsel yapısı, merkeziyetçilikten uzak vehıyerarşık olmayan, kendi kendim düzenleyen sistemler biçiminde olmalıdır. Kaotik biryönetsel yapı kurmak için şunlar önerilmektedir [35]:
1) Bilgi ve haber paylaşımısağlanması, kolektif bilgiye güvenilmesi.
2) Yenilik ve yaratıcılığın sağlanması.
3) Takımçalışması olması. 
4) Çeşitliliğe izm verilmesi.

doğaldır ki bu ilkeler, önceden belli, kontroletabı ve yasa şeklinde değil, uyum sağlama biçiminde gerçekleşmelidir. Öte yandan, Koç dakendi kendini düzenleyen sistemler ıçm şu iki temel unsurun zorunluluğunu vurgulamaktadır[36]: 

1) Biçimsel ya da biçimsel olmayan ilişkilerin varlığı. 
2) Kimliği, yani kendi kendimtanımlama. Dil ve kimlik olmazsa, toplumsal sistem ölür.

Açıktır ki, kaotik yaklaşımda otorite ve hiyerarşik ilişkilerden çok, toplumsal aktörlerarası bağlantı, etkileşim ve uyum önemlidir. Toplumsal aktörlerin uyumunu sağlamak iseonlara verilecek özgürlük, deneme inisiyatifi ve kendini gerçekleştirme olanaklarıylamümkünd ür. Bireylerin ve grupların bu nitelikleri, doğal olarak onların politika yapma vekarar almada etkin olmaları sonucunu doğuracaktır. Öte yandan, politika ve politik yönetimkademeleri (yöneticilik), merkezi ve hiyerarşik olmayan, halkın genel eğilimlerine duyarlı veesnek nitelikler taşımak durumundadır. Bu nitelikleriyle kaotik yaklaşım, egemen yönetimyaklaşımı karşısında soyut bir düşünce olarak görülebilir. Ancak, tarihte kaotik yaklaşımakoşut bazı uygulamaların olması [37], onun somut bir yönetim düşüncesi olabileceğini gösterir.

II. EKOLOJİK DÜŞÜNCEDE YÖNETİM ANLAYIŞI VE TOPLUMSAL EKOLOJİ

1. Ekolojik Düşünce ve Yönetim Anlayışı

1970’li yıllardan bu yana ekoloji, genellikle “biyolojik” nitelikli değil, “normatifnitelik li bir kavram olarak anlaşılmaktadır. Bu bağlamda ekoloji, tıpkı sosyalizm ya damuhafazakarlık gibi “siyasal” bir kategoridir.Ekoloji, insan toplumlarına ilişkin gözlem ve öngörülerden yola çıkan geleneksel siyasalkategorilerde n farklı olarak, doğa bilimlerinden yola çıkar [38]. Siyasal niteliğiyle ekoloji,yaygın olarak “ekolojik düşünce” olarak ifade edilmektedir. Ekolojik düşünceye göreekolojik sorunlar, kesinlikle salt doğayla ilgili bir sorun olmayıp, insanlığın doğaylailişkisindeki sorunlardır [39]. Dolayısıyla, ekolojik sorunlar, aslında egemen sistemdekikurumsal sorunlardan oluşmaktadır.Ekoloji k düşüncenin, doğa ve toplum öngörülerinde “bütünselci” yaklaşımı nedeniylemodern bilime, akılcılığa ve aydınlanmaya karşı bir duruşu vardır. Simonnet’nin de vurguladığı gibi bilimsel ve teknolojik öğretinin, bireylerin seçenekleri ve yaşama şekliüzerindeki etkileri irdelenerek, çağdaş toplumun gelişmesini belirleyen bilimsel ve teknikgerekircilik (determinizm) köklü biçimde sorgulanır [40]. Böyle bir yaklaşımın sonucuolarak küreselleşme, yoksullaşma, atomlaşma, anonimleşme, kapitalistleşme, banliyöleşme,bürokra tikleşme, sanallaşma, homojenleşme, standartlaşma, antidemokratikleşme, apolitikleşme ve gayriinsanileşme ciddi biçimde eleştirilir [41].Ekolojik düşünce, toplumun doğasıyla ilgili ilişkileri, kurumsal temsil ilişkilerinevarıncay a kadar düşüncenin odağına yerleştirmeyi öngörür [42]. Bu çerçevede, toplumdakifarklı iktidar odakları ince, küçük parçalara ayrılmalıdır. “Ekosistemler” olarak köy, mahalleve kasaba, yaşamın temel işlevlerinin var olabildiği toplumsal yapılanmanın ana unsurları olmalıdır.

Ölçek küçüklüğü, yerel demokrasinin uygulanmasına, çeşitliliğe dayalı canlı birtoplumsal ilişkinin kurulmasına yöneliktir [43]. Bu tür yapılar, ortak eylem ve amaçlangerçekleştirm enin yanı sıra yeni özgürlükçü ilişkiler kurmak, birbirlerini eğitmek,sorunlarını paylaşmak, cinsiyetçi ve hiyerarşik olmayan eylem ve bağlar geliştirmek içinoldukça uygundur. Böyle bir örgütlenme, yerelliği esas alan ekolojik bir bütünlüğe dayanır.Egemen toplumsal örgütlenme biçiminden radikal olarak ayrılan ekolojik toplumsalörgütlenme biçimi, ekolojik düşüncedeki yönetim düşüncesinin dinamiğidir. Bireylerin,hayatın her alanında karar süreçlerine özgürce katıldığı ve maddi hayatın tüm araçlarınınkomünal mülkiyetle işletildiği, üretildiği ve ihtiyaca göre paylaşıldığı “özyönetim”[44]esastır.

Özgürlükçü ve eşitlikçi bir ideal olarak özyönetim, ekolojik toplumsal örgütlenmeiçin bütünsel bir uygulama öngörür. Çünkü, toplum, birimlerin toplamı olarak değil, birbütün olarak görüldüğünden, salt birimlerdeki özyönetimle yetinmek yerine, bütünü kuşatanbir özyönetim düşüncesi savunulur. Ekolojik düşüncedeki özyönetim, doğadaki kaotik işleyişe koşutluğuyla dikkati çeker[45]. Özyönetim, Toplumsal Ekoloji’nin yönetimtasarımında merkezi önem taşır.

2. Toplumsal Ekoloji ve Yönetim Tasarımı

2.1. Toplumsal Ekoloji

Ekolojik düşünce içindeki akımlardan birisi olan Toplumsal Ekoloji, radikal görüşleresahip Murray Bookchin tarafından geliştirilmiştir. Kropotkin’in “anarko-komünizm”düşüncesini n etkili olduğu Toplumsal Ekoloji’nin amacı, ekolojik krizin toplumsalkaynakların a ilişkin tutarlı bir görüş geliştirmek ve toplumu akılcı bir çizgide yenidenyapılandıraca k “eko-anarşıst” bir proje sunmaktır [46].

Toplumsal Ekoloji’nin temel hareket noktası, toplumla doğayı karşı karşıya getirensorunların toplum ile doğa arasında ortaya çıkmadığı, toplumsal gelişmenin içinden çıktığıdüşüncesidir. Daha açık ifadeyle, toplumla doğa arasındaki karşıtlık ve bölünme, toplumsalalandaki bölünmelerden, insanların kendi aralarındaki çatışmalardan ve tahakkümilişkilerind en [47] kaynaklanmaktadır [48].

Toplum-doğa karşıtlığının ve toplumdakiçatışmalar ın temel kaynağı, “akıl dışı”, “anti ekolojik” toplum yapısıdır ve hiyerarşi, sınıfçıve rekabetçi kapitalizm böyle bir toplum yapısının temel dinamikleridir. Dolayısıyla,Toplumsa l Ekoloji’nin çözüm önerisi, toplumu “yeniden kurma”ya dayanır [49]. Ekolojiktoplum, bütüncü bir nitelik taşır. Çünkü, insanın insan üzerindeki tahakkümü, ekolojik,politik, ekonomik, bürokratik, sosyal adaletsizlik ve diğer toplumsal problemlerin kaynağıolduğundan, bu sorunların birbirinden bağımsız, kısmi çözümleri olamaz.

2.2. Toplumsal Ekoloji’nin Yönetim Tasarımı

Kaosun önemi, mekanik yönetim anlayışına karşıt olmakla ilgiliyken, ToplumsalEkoloji’nin önemi de egemen siyasal sisteme karşıtlıktan kaynaklanır. Buna göre kaosun veToplumsal Ekoloji’nin ilgi alanları farklı görünse [50] de aslında standartlaşma, otorite,mekanikleşme gibi hem yönetim hem de siyaset anlayışında geçerli olgulara bakışları koşuttur.

Toplumsal Ekoloji’nin yönetim tasarımı, ekolojik topluma göre biçimlenmiştir. Ekolojiktoplum, genel hatlarıyla egemen toplumsal yapının ters yüz edilmesine dayanır. Buna göredevrimci bir kuram ve uygulama öneren ekolojik toplum projesi üç temel öncüle dayanır. 1)Otoritenin devredildiği kurumları tanımayan bir politik topluluk olarak, kelimenin fizikselanlamında “hücre-doku toplunf’un yeniden kurulması [51], 2) Tahakkümün, sadeceekonomik sömürü olarak değil, tüm biçimleriyle ortadan kaldırılması, 3) Hiyerarşinin,sadece toplumsal sınıflar olarak değil, tüm biçimleriyle ortadan kaldırılması [52]. Buöncüllerden hareketle, ekolojik toplum projesi, hem sosyalizmin, hem de kapitalizmintoplum yapısına karşı alternatif bir toplum biçimi önerir.

Ekolojik toplum projesi, doğal, toplumsal ve psikolojik nitelikler taşır ve tüm karşılıklıbağımlılık ları hiyerarşik olmayan bir tarzda yorumlar [53]. Çünkü ekolojik düşünce,farklılaşmay ı, iç gelişmeyi, çeşitlilik içinde birliği ve nihayet bütünlüğü [54] vurgulayandiyalektik bir doğaya sahiptir. “Kendiliğindenli k” [55], toplumsal yaşamın önemli birunsurudur.

Ekolojik toplum ilkelerinin yaşama geçirilmesi, “doğrudan eylem”le olanaklı görünür.Doğrudan eylem ilkesi, ekolojik yönetim biçimi hakkında önemli bir mesajlar taşır.Doğrudan eylem, “yönetim” ve “etkinlik”in demokratikleştirilme sini öngörürken, aynızamanda her bireyin “öz”ünün/benliğinin -kendine özgü, yaratıcı ve yetkin bir varlık olarak-gelıştirilmesini de öngörür. Bu, hem kapitalist dünyanın bürokratik toplumunda, hem desosyalist dünyanın totaliter toplumundaki öncülere/lidere bağımlı olma düşüncesinin reddi anlamma gelmektedir. Toplumsal Ekoloji’ye göre özgür bir toplum, benliği yadsımaz,tersine, “sadece ‘seçkin’ uzmanlar ve … dahilerin değil, herkesin toplumu yönetmeyeteneğinde olduğu inancıyla onu destekler, özgürleştirir ve gerçekleştirir”. Bu bağlamdadoğrudan eylem, yasama gücünü kendi eline alan kent demektir. Her bireyin içinde saklıgüçleri uyandırarak, yeni bir “öz güven” ve “öz yeterlilik” duygusu geliştirmesi ve böylecetoplumun kontrolünü -iktidarı, “temsilciler” olmaksızın doğrudan sahiplenmek- üstlenmesidemektir [56]. Böylece, “özgürlükçü bir toplum” ve “komün” [57] örgütlenmesi gerçekleştirilebilec ektir.

Toplumsal Ekoloji’de söz konusu ilkelerle ilişkili biçimde, özgürlüğün “pratik” olarakyeniden tanımı yapılır [58]. Buna göre “benliğin özerkliği ve kendini gerçekleştirme hakkı;aşkın, duygunun canlanması ve bedenin kısıtsız dışavurumu; duygunun olduğu gibi ifadesi;insanlar arası ilişkilerin yabancılaşmadan uzaklaşması; komünlerin ve cemaatlerin oluşumu;herkesin yaşam araçlarına özgürce ulaşması; plastik metalar dünyasının ve kariyerlerin reddi;karşılıklı yardım pratiği; becerilerin ve karşı teknolojilerin kazanılması; yaşam ve doğanındengesine yönelik yeni bir saygı; çalışma etiğinin yerine anlamlı çalışma ve haz alma” [59]gibi unsurlar, pratik anlamda özgürlüğün tanımı içindedir.

Özgürlüğün yeniden tanımı, bir bakıma halihazırdaki özgürlük yaklaşımının eksikliğineişaret eder. Bugün çeşitli düzeylerde varolan özgürlük biçimleri, aslında sadece”demokratik” biçimlerdir ve özgürlük düşüncesini içermeyebilmektedir. Örneğin, “işyeridemokrasi si” üretici etkinliğe özgürlükçü değil, sadece katılımcı bir nitelik katmaktadır [60].Kolaylıkla hiyerarşi ya da sömürüyü besleyebilecek demokratik uygulamalarınolumsuz luklardan kurtulabilmesi, aynı zamanda özgürlükçü olmasından geçer ki, özgürlüğünyeniden tanımlanması da bu bakımdan önemlidir.

Toplumsal Ekoloji’nin yönetim tasarımında yerleşimler, coğrafi olarak, politik kararlarınhalk meclisinde doğrudan demokrasi yoluyla oluşturulmasına olanak verecek biçimde”insani ölçek”te olacaktır. Diğer yandan da bir yerleşim, kendi komşusu olan yerleşimlerin,bölgel erin, daha büyük coğrafi alanların ve nihayet tüm insanlığın yaşadığı coğrafyanın”bütünley ici bir parçası” olacaktır [61]. Söz konusu düşüncenin kurumları “özgürlükçübelediyec ilik (libertarian municipality)” ve “konfederalizm”d ir. Bu kurumlar, “özgürlükçükurum lar” olarak tarif edilir ve bu terim, “metaforik” değil, kelime anlamıyla” alınır [62].

“Özgürlükçü belediyecilik” projesi, yaşamın maddi araçları üzerinde halk denetimiolmasını öngören yeni bir politika öne sürmesi anlamında “özgürlükçü”dür. Özellikle halkmeclisleri aracılığıyla, kamu meseleleri üzerinde yurttaş denetimi olmasının öngören yeni birpolitika öne sürmesi anlamında ise “belediyeci”dir. Bir yandan içine kapalı ve yayılmacıhale gelebilecek “kendine yeterli” toplulukların dar ufukluluğundan kaçınmak, diğer taraftanda bu toplulukların işleyişlerini akılcı ve ekolojik biçimde koordine etmek için bölgesel birtemelde belediyelerin ve ekonomilerinin karşılıklı bağımlılığı [63] anlamında da”konfederalisf’t ir [64]

Özgürlükçü yerel yönetimciliğin amacı, yok olmuş olan kamusal alanı canlandırıp, yenibir politik alana dönüştürmek ve pasif seçmenlerin ötesinde aktif yurttaşlar [65]oluşturmaktır [66]. Aktif yurttaşlar tarafından oluşturulan mahalle ve kasaba meclistoplantılarıyl a, bunlara dayanan iktidarı kurumsallaştırarak, radikal anlamda politikanınköklerine geri dönüleceği ve doğrudan demokrasinin yeniden dirileceği öngörülmektedir.Öte yandan bu proje, tabana dayalı bir doğrudan demokrasi talebini içerir [67]. Bu proje,”liderlik” kurumunun varlığını kabul eder ve gönüllülüğe, deneyime, bilgiye ve isteğe bağlıkendine özgü bir liderlik kurumu [68] öngörür.

Bir yerleşimdeki politik kararların bu yerleşimdeki tüm yurttaşların katılımı ile yüz yüzealındığı (doğrudan demokrasi) “halk meclisleri”, özgürlükçü belediyecilik düşüncesinin temelini oluşturur. Halk meclisleri, yurttaşların kendi hayatlarına ve yaşadıklarıyerleşime/topluma doğrudan müdahale ettikleri gerçek politik alan olarak nitelenir [69].

Halk meclisleri, ihtiyaca, hoşnutsuzluğa vb. dayalı olarak idarecileri geri çağırabilir veonların çalışmalarına son verebilirler. İdarecilerin etkisi, sadece meclisin verdiği kararlarıuygulanması yla ilgili olup, bunlar tümüyle meclis iradesine bağımlıdırlar. Bu temel ayrım,demokratik süreç içinde halk meclislerinin yapısal değil, işlevsel varlığıyla ilgili birmeseledir. Meclislerin, ilke olarak herhangi bir demografik ve kentsel koşulda -mahalle yada kasaba düzeyinde- işleyebileceği öngörülür [70].

Toplumsal Ekoloji’nin, halk meclislerinde kararlar alınırken, bütün topluluğun”konsensüs “e varması gibi hayalci bir hedefi yoktur. Bir meclis içinde ya da meclislerarasında, bir azınlığın, çoğunluk tarafından alman kararı düşürme hakkı yoktur. Ancak, bututumun “ortak akılcı kararlar”a dönüşmediği durumlarda, “gizli bir tiranlık” doğuracağı dagözden uzak tutulmaz [71]. Bu sorun, özyönetimli, yüz yüze meclislerin altında yetkinbireylerin yetişmesiyle ilgili olan etik, hatta eğitimsel bir sorun olarak görülür. Bu nedenledirki, gerçek anlamda yurttaşlık, politika ve seçim gibi olgular, etik ve eğitimsel gelişmeninparçaları olarak kabul edilir.

Halk meclislerinde “politik kararların alınması” ile bu “politik kararların uygulanması”arasında önemli nitelik farkı bulunmaktadır. Bir yeri ilgilendiren politik karar alımsürecinde, o yerde yaşayan herkes yer alır. Ancak, halk meclisinde bir konuda kararalındıktan sonra bu kararın eşgüdümü ve icrası, bu konuda uzman olan kişilere bırakılır.Halk meclisleri, bu kararlar sonucu ortaya çıkan projelerin ve bunları gerçekleştirenlerind enetimini yapar [72]

Özgürlükçü belediyecilik, tek bir topluluğun yerel yönetimde denetimi sağlayıp, onumahalle meclisleri temelinde yeniden yapılandırdığı yalıtılmış bir durumu değil, bir”hareket”! konu edinir. Bu yaklaşım, toplulukları birbiri ardına değiştirip, yerel yönetimlerarasında konfedere ilişkiler sistemi oturtacak, kendi adına çalışan bölgesel iktidaroluşturacak bir hareketin varlığım varsaymaktadır [73].

Özgürlükçü belediyeler, “konfederal” bir ağla bir birine bağlanır. Konfederalizm, güçbirliğine dayalı bir toplumsal/politik öngörü taşır. Konfedere sistemin işleyişi de mahallemeclislerinde ki gibi toplulukların hepsinin söz sahibi olabileceği biçimde tasarlanır. Bumeclisler, mahallelerde ve kasabalardaki halk meclislerinden gelecek olan delegelertarafından oluşturulan, yasal güçleri bulunmayan, ancak büyük etik güce sahip kurumlardır.Meclisle r, her belediyenin, kasaba ve şehirlerin farklılıklara uyum sağlayan, görevleri kesinolarak belli, her an geri çağrılabilir ve rotasyona tabii olan vekillerden oluşur. Konfederemeclislerde alman kararların, mahalle, kasaba ve şehirlerdeki halk meclislerinin çoğunluğutarafından onaylanması gerekir. Seçilmiş olan vekiller, hiçbir şekilde ve koşulda kendibaşlarına “politika oluşturma” yetkisine sahip değildir. Onlar, mahalle meclislerinin alacağıpolitik kararları “icra etmekle” yetkilidirler [74] ve bu konuda halk meclislerine karşısorumludurlar. Bu bağlamda konfederasyon meclisleri, yerleşimleri birbirine bağlayan bir”idari meclisler ağı” işlevi görür [75]. Bu tür bir yapı, yerel yönetimlerin bölgeselörgütlenmesi ve bölgesel konfederasyonların daha büyük ölçekte örgütlenmesi biçiminde degeliştirilebilir.

Halk meclislerinden konfederal meclislere uzanan yukarıdaki sistemde dikkati çeken enönemli nokta, otoritenin yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru kullanılmasıdır.Taba nda yer alan halk meclislerinin gücü en fazla iken, yukarıda yer alan konfederasyonmeclisl erinde politik güç azalır ve bu, daha üst kategorilere gidildikçe daha da azalır.

Toplumsal Ekoloji’de yönetim tasarımı bir bütün olarak değerlendirilir. Bu bağlamdakonfedere sistem, bilinçli bir şekilde oluşturulmuş birbirlerine bağımlı bir yerleşimler bütününden oluşur. Doğrudan demokrasi ile sıkı denetim altında olan idare ve eşgüdüm,konfedere sistem içinde kaynaştırılmıştır. Bu sistem, bağımsızlık ve bağımlılıkkavramları nın diyalektik biçimde gelişerek, çok daha zengin bir biçim olan “karşılıklı bağımlılık”a dönüşümünü içerir. 

Bu bağlamda, “sıvı halde olan ve sürekli olarak gelişentoplumsal bir metabolizmadır”. Toplumda farklılıkların ve farklılıkları ortaya çıkarmapotansiyelini n çokluğu, ekolojik toplumun kimliğini pekiştirir ve bu kimlik, sözü geçen”metabolizma” içinde korunur.Toplumun içinde ve toplumla doğal dünya arasında görülen katılımcı nitelikteki bir evrimsürecini öngören konfedere sistem, netice itibariyle gelecekteki bir toplumun “türü”nü ve”nasıl olması gerektiğini” dayatan bir sistem değildir [76].

Bu sistem, “geleceğin görünüşteekolojik bir yorumunu yapmak” olarak değerlendirilmektedi r. Toplumsal Ekoloji’debiçimsel bir “tüzük” ya da “yönetmelikler”l e açık şekilde tasarlanmış bir organizasyonbiçimi, otoriterciliği besleyeceği gerekçesiyle reddedilir. Otoritercilikten kurtuluşun, en iyişekilde sadece gücün açık, kısa ve detaylandırılmış dağıtımı ile garanti edilebileceğine inanılır.

SONUÇ

Ekolojik düşünce, ekolojik sorunların salt bir doğa sorunu olmadığını, aynı zamandainsan ve toplumlar arası ilişkiyle ilgili bir sorun olduğunu öne sürer. Dolayısıyla, sorunungiderilmesi için öncelikle insan ve toplum anlayışında değişiklikler yapmak gerekir. Öteyandan, kaos kuramı da ekolojik düşünceye koşut biçimde mekanik anlayışın indirgemeci,doğrusal ve tek tipliliğe dayalı bir toplum/birey anlayışı olduğuna dikkati çekmektedir,açıktır.

Yeni bir bilim paradigması olarak kaos, toplumu, doğrusal olmayan ilişkilerden oluşandinamik sistemler olarak görürken, bireyler arasında işbirliği, karşılıklı etkileşiminbirbirler ini ve toplumu etkilediğini varsaymaktadır. Bu bağlamda, bireyler arası farklılıklarve çeşitlilikler dikkate alınmakta ve bireylerin her süreçte kendilerini gerçekleştirmelerine olanak tanınmaktadır. Yönetim sürecinde bireylerin kendilerini ifade edebilmeleri, kararalımlarına etkin olarak katılmaları ve alınmış kararları etkileyebilmelerini önermek,günümüzün yönetsel krizi düşünüldüğünde, belki de kaosun en önemli tarafını oluşturmaktadır.

Ekolojik düşüncenin önemli bir akımı olan Toplumsal Ekoloji’nin, kaotik yönetimanlayışıyla pek çok konuda koşut olduğu görülmektedir. Toplumsal Ekoloji de tıpkı kaoskuramı gibi klasik bilim eleştirisinden hareketle, egemen sistemin aksaklıklarına dikkatiçekmektedir. Toplumu canlı bir sistem olarak görme ve toplumdaki farklılık ve çeşitliliğiyaratıcıl ık ve zenginlik için fırsat olarak görme, toplumsal yaşamın doğrusal/tek yönlü değil,doğrusal olmayan/çok yönlü bir şekilde işlediğini vurgulama, çatışmadan çok işbirliği vedayanışmayı vurgulama, toplumun, kendi iç dinamikleriyle ve dış dinamiklerle ilişkinin birürünü olduğuna işaret etme, bireylerin kendini gerçekleştirmesi, ayrıntılı yasa ve kurallarınreddi, karar alımı ile bu kararları uygulama süreçlerinin/aktörlerinin farklı olması, politikanınmerkezine bireyi koyma, karar verme süreçlerine doğrudan katılma ve etkin denetleme,liderliğin otorite ve hiyerarşiden ziyade “rehberlik” özelliğini vurgulama, merkeziyetçiliğinve hiyerarşinin reddi, kendiliğinden örgütlenme, özyönetim ve gücün tabandan tavana doğruyayılışı vd. gibi nitelikler, kaosun ve Toplumsal Ekoloji’nin önemli ortak noktalarını oluşturmaktadır.

Kaos ve Toplumsal Ekoloji’de benzer toplumsal ve yönetsel görüşlerin olması, genelolarak ekolojik düşünceye bilimsel bir dayanak sağlanması olarak yorumlanabilir. Bir diğerdeyişle, şayet kaos kuramının egemen bilim paradigmasını sarstığı kabul ediliyorsa, onun toplum ve yönetim öngörüsü de kabul ediliyor demektir. Bu durumda, kaosun yaklaşımıylakoşut olan ekolojik düşüncenin görüşleri de bilimsel bir dayanağa kavuşmuştur. Ekolojikdüşüncenin bilimsel bir dayanağa kavuşması, ona karşı yöneltilen en büyük eleştirilerdenbirisi olan “uygulanamaz düşünceler bütünü” nitelemesini geçersiz hale getirmektedir.

KAYNAKÇA

[I] Görmez, K.(2003), Çevre Sorunları ve Türkiye, Üçüncü Baskı, Ankara, Gazi Kitabevi, 29

[2] Forti, A., (1995), “Modern Bilimin Doğuşu Ve Düşünce Özgürlüğü”, Bilim Ve İktidar Der. F. Mayor; A.Forti, Çev.M.Küçük, Tübitak Yayınları,Ankara, 25,65

[3] Koç, U.,(2006), “Komplekslilik Yaklaşımı ve Bilgi Yönetimi”, [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN…] (14.03).

[4] Mutlu, A.(2004), “Ekolojik Sorunlar ve Karmaşık Bir Çözüm Olarak Kaos”, Doğa ve Çevre, Ed. C.Gündüz; S. Mutun; T. Şenol, Biyologlar Derneği, İzmir, 541.

[5] Görmez, a.g.e., 32

[6] Touraine, A.(1994), Modernliğin Eleştirisi, Çev.H.Tufan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 23.

[7] Bir aydınlanma düşünürü olan Hobbes, (doğa) bilimdeki başarının siyasal teori alanında datekrarlanabileceği ne inanan düşünürlerden biridir. O, geometri ve metafiziği siyasal düşünceye örnekalarak, doğadan farklı nitelikte olan toplumun, insan tarafından yaratıldığı ve yine insan tarafındandeğiştiril ebileceği görüşündeydi. Hobbes’un toplumu, kargaşa (doğa halij’dan geometrik düzene geçişiifade eder. Bkz. Sunar, ¡.(1986), Düşün ve Toplum, Birey ve Toplum Yayınları, Ankara, 61-67. John Lockeise doğal barışın bozulduğunu ve sivil yaşama geçildiğini söyler. İnsan, “doğal hakları”nı kendinde saklıtutarak sivil topluma geçmektedir. Toplumsal yasalar, kurallar, devlet ve yönetici güç, birikimin korunmasıiçin bir araçtır (Sunar, 1986: 79-81). Dolayısıyla yönetimin nihai amacı, devletin gücünü artırmaktır. Bkz.Tezcan, L.(1998), “Modern Devlet ve Yönetim Teknolojisi”, Birikim, Mart, 50.

[8] Toraine, A.,(2002), Demokrasi Nedir?, Üçüncü Baskı, Çev. O. Kunal, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 9

[9] Touraine, a.g.e., 83.

[10] Sökmen, P.,(2002), “Dünya Sistemine Eklemlenme Çağında Yeni Gelişme Anlayışları, Yeni YönetimBiçimleri”, Yerel Yönetimler Sempozyumu Bildirileri, Ankara, TODAİE Yayını, 601

[II] Egemen sistem’Me anlatılmak istenen, özellikle sosyal, ekonomik ve politik olmak üzere, mekanizmin vekapitalizmin, yaşamın bütün alanlarını etkileyen kuralları ile değerleridir

[12] Devlet yönetimi, devletin kurumlarının ve bu kurumların himayesinde yaşayan insanların “profesyonel”ola rak yönetme işiyle uğraşan -seçilmiş ya da atanmış- kişiler tarafından yönetilmesidir. Bkz. İdem, Ş.,(2002), “Toplumsal Ekoloji Nedir? Ne Değildir?”, Toplumsal Ekoloji, Bahar, 15. Devlet yönetiminde halk,”edilgen bir kitle” durumundadır. Halbuki politika, “yönetim sisteminin pratik sorunlarının çözümününyanı sıra kişinin … topluma karşı ahlaki zorunlulukla gerçekleştirdiği kent/ülke etkinliklerine adanması”nıiçeren bir yaklaşım olarak, daha zengin bir içeriğe sahiptir. Bkz. Bookchin, M., (2002), “Komünalist KararAnı”, Toplumsal Ekoloji, Bahar, 43. Nitekim politikada her insan, kendi hayatında ve toplum yaşamındasöz sahibi/potansiyeli olan aktif bir yurttaştır. Devlet yönetimi, merkeziyetçi, otoriter, oligarşik ya damonarşik, hiyerarşik, seçkinci gücü bir elde toplayan ve temsili öğelerle beslenir. Buna karşılık politika,demokratik, özgürlükçü, hiyerarşik olmayan, gücü dağıtan bir duyarlılığı içerir. Bkz. İdem, a.g.m. 15.Politika ve devlet yönetiminin farklı şeyler olduğu hakkında daha fazla bilgi için bkz. Bookchin,M.,(1999a), Kentsiz Kentleşme, Çev. B.Özyalçm, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 307

[13] Bookchin, M.,(1999b), Toplumu Yeniden Kurmak, İstanbul, Metis Yayınları, 288

[14] Bookchin, M.,(1994a), Özgürlüğün Ekolojisi, Çev.A.Türkerjstanbul , Ayrıntı Yayınları, 68.

[15] Bookchin, M.,(1999b), 38.

[16] Bkz. Thietart, R.A.; B. Forgues, ( 1995), “Chaos Theory and Organization”, Organization Science, Vol.6,No.l, January-February, 19-31 ve Ruelle, D.,(1999), Rastlantı Ve Kaos, Çev. D.Yurtören, 13.Baskı,Ankara, TübitakYayınları, 21.

[17] Trigg, R.,(1996), Akılcılık Ve Bilim, Çev. K. Yerci, İstanbul, Sarmal Yayınevi, 230

[18] Mori, H.;Y. Kuramoto,(1993), Dissipative Structure And Chaos, Springer-Verlag Berlin Heildelberg, 129

[19] Ruelle, a.g.e., 65.

[20] Barreau ve Diğ.,(1991), Rastlantı, Çev. Ü. Erdoğdu, İstanbul, Pencere Yayınlan, 133.

[21] Nakamura, K.,(1993), Quantum Chaos, Cambridge, Cambridge University Press, 20.

[22] Cramer, F.,(1998), Kaos Ve Düzen, Çev. V. Atayman, İstanbul, Alan Yayıncılık, 186.

[23] Capra, F., Yaşamın Örgüsü, Çev. B. Kuryel, İstanbul, Yapı Merkezi, B.Y.Y., 183-184.

[24] Kuryel, B.,(2003), “Kaos, Epistemoloji ve Matematik”, Ağaçkakan, Nisan, 41.

[25] Kaotik yaklaşımın bu öngörüsü, farklılıkların toplumda yol açması muhtemel olan”başıbozukluk/kargaşa”dan farklı bir niteliğe sahiptir. Kaosa göre toplumsal devingenlik, bu farklılıklarsayesind e oluşmaktadır. Diğer deyişle, toplum denen “istikrarlı sistem”, içinde pek çok farklılığı barındıranbir yapıdır. Toplum içinde bireylerin ve toplulukların farklı davranışları olmakla birlikte, bu davranışlarınbütünü “istikrarlı bir toplumsal yapı” biçiminde görülür. Bkz. Latif, H.,(2005), Fraktalist Yönetim,İstanbul, Bizim Avrupa Yayınları, 68.Tıpkı, kuşların bağımsız kanat çırpışlarına rağmen, uçarken sağladıkları eşgüdümlü ve düzenli yapı gibi…

[26] Kaosun işbirliği öngörüsüyile Kropotkin’in evrim anlayışı arasında önemli bir koşutluk olduğuvurgulanmalıdı r. Kropotkin’in “birlikte evrim” adını verdiği ve doğadaki evrimin, canlılar arasındakimücadelede n çok, farklı canlı türleri arasındaki karşılıklı uyum ve işbirliğiyle gerçekleştiğini öne sürdüğügörüşü, Darwin’in rekabete ve hiyerarşiye dayalı evrim görüşüne karşıttır. Darwin’in evrim görüşü, aynızamanda egemen sistemin “rekabef’e dayalı toplum yapısının da kuramsal temelini oluşturmaktadır.

[27] Thietart; Forgues, a.g.e., 22.

[28] Thietart; Forgues, a.g.e., 22.

[29] Thietart; Forgues, a.g.e., 22.

[30] Kendi kendini düzenleyen örgüt (self organizasyon), kendi içinde bir şeyler yaratma anlamına gelmektedir.Örgütün, dışarıdan değil, kendi içinden üreyen veya çıkan ve sıklıkla iç dinamiğe dayalı olarak davranmave faaliyet göstermesidir. Bkz. Tüz, M.V.,(2001), Kaos Ortamında Self Organizasyon Davranışı,İstanbul, Alfa Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti., 58. Self organizasyon, kaos kuramında kullanılan esaskavramlardan birisidir. Bkz. Cramer, a.g.e., 277-286

31] Thietart; Forgues, a.g.e., 22.

[32] Thietart; Forgues, a.g.e., 22.

[33] Briggs, J.;F. D. Peat,(2001), Kaos, Çev.S. Soner, İzmir,Ege Meta Yayınları, 241.

[34] Tüz, a.g.e., 93.

[35] Tüz, a.g.e., 82):

[36] Koç, U., a.g.m.

[37] Kaotik yaklaşımın öngörüleri, geçmişte uygulanmış bazı deneyimlerle ilişkilendirilmekted ir. Buuygulamaların temel belirleyici özelliği, katılım, işbirliği ve uyuma dayalı olmasıdır. Bu bağlamda örnekolarak “özyönetim” sistemi gösterilmektedir. Bkz. Latif, H., a.g.e., 66-67. Tüz, özyönetim sistemini, kendikendini düzenleyen organizasyonların temel kavramlarından birisi olarak görmektedir. O, kaotik bağlamdaözyönetimin bazı özelliklerine dikkat çekmektedir. Örneğin, özyönetimde otorite mutlak değildir. Gerçekteözyönetim, takımın/toplumun kendini yönetmesidir. Bütün işler ve karar verme otoritesi sadece işi yapankişi tarafından değil, bir çok kişi tarafından görülür ve bunun için karşılıklı yardımlaşmaya gereksinimduyulur. Bkz. Tüz, ag.e., 87, 89.

[38] Bramwell, A.,(1989), Ecology in the 20th Century:: A Histoıy, New Haven and London, Yale UniversityPres, 4, 39.

[39] Bahro, R.,(1997), “Ekolojik Bunalım: ‘Bilince Geri Çekilmek ya da Ölüm!'”, Birikim, S: 97, Mayıs,26.

[40] Simonnet, S.,( 1990), Dominique, Çevrecilik, Çev. M. Selami, İstanbul, İletişim Yayınları, 10.

[41] Kayır, G.Ö.,(2003), Doğaya Dönüş, İstanbul, Bağlam Yayınları, 80.

[42] Bahro, R., a.g.e., 27.

[43] Simonnet, D., a.g.e., 80.

[44] Ekolojik düşüncedeki özyönetim kavramı, göreceli olarak 1970’ I i yıllardaki özyönetim yaklaşımlarındanfark lıdır. Otonom gücün kuram ve uygulaması olarak algılanan özyönetim, Michel Bosquet’nin ifadesiyle,”herkesin diğerleriyle kurduğu ilişkilerin tümü üzerinde hak sahibi olmasıdır”. Bkz. Simonnet,D.,a.g.e., 77

[45] Özyönetim düşüncesinin, doğadaki kaotik işleyişe uygun ilkeleri şöyle sıralanabilir: 1) Özyönetim, hükümsüren çeşitli güçler alttnda bütünsel bir birleşmeye ve güçle idare edilen bir birliğe yönelen çelişkili toplumyapısından doğar. Özyönetim, böyle bir toplumda tek etkin itiraz biçimi olarak, yeniden ve yeniden”özgürlük”ü gündeme getirir. 2) Özyönetim, toplumdaki bu çelişkilerden doğar ama onları çözmeye veaşmayı hedefler. 3) Özyönetim, söz konusu çelişkiler bütününü çözdüğü oranda yeni bir bütünlükoluşturur. 4) Bu bağlamda özyönetim, iki farklı boyutuyla düşünülmelidir. Bkz. Lefebvre, H.,(2004), “BirÖz-yönetim Sosyolojisinin Öğeleri”, Conatus, S:l, Şubat-Mayıs, 183-184.

[46] Bookchin, M.,(1994a), 26.

[47] Toplumsal Ekoloji’ye göre, insanın doğa üzerindeki tahakkümünün kaynağı, insanın insan üzerindekitahakkümüd ür. İnsanın insan üzerindeki tahakkümünün yok edilmesi, doğa üzerindeki tahakkümü de yokedecektir. Dolayısıyla, doğa ile toplum iki farklı kategori olarak görülmeyip, tersine, bir bütün olarakalgılanır.

[48] Bookchin, M.,(1994a), 44.

[49] Mellor, M.,(1993), Sınırları Yıkmak, Çev, O. Akınhay, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 128.

[50] Her ne kadar yönetim ve siyaset, iki farklı olgu olarak dile getirilse bile bunların kolay kolay birbirlerindenayrıla mayacağı üzerine çeşitli görüşler vardır. Bkz. Ergun, T.,(1997), “Postmodernizm ve KamuYönetimi”, Amme İdaresi Dergisi, 30/4 Aralık, 3.

[51] Toplumsal Ekoloji’ye göre insanoğlu henüz hiyerarşi ve tahakkümün ortaya çıkmadığı avcı-toplayıcıdönemlerde yukarıda değinilen “hücre-doku toplum” formunda yaşamaktaydı.

[52] Bookchin, M.,( 1996), Ekolojik Bir Topluma Doğru, Çev. A. Yılmaz, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 227.

[53] Bookchin, M., (1996), 262.

[54] Toplumsal Ekoloji’de “bütünlük” kavramının, faşizm ve diğer totaliter ideolojilerde esas olan türdeşleşme,standart laşma ve insanların baskıcı biçimde uyumlaştırılmasıyla yakından ilgili olduğuna dikkat çekilir. Bunedenle ihtiyatla yaklaşılan “bütünlük” kavramı, yukarıdaki çağrışımların tersine, kendisine çok zengin birbiçim çeşitliliği veren ve böylelikle klasik bilimde “rasgele” olarak nitelenen eşsiz özelliklere sahip renkrenk yapılardan, eklemlenmelerden ve dolayımlardan ibaret görülür.

[55] Toplumsal Ekoloji’de “kendiliğindenli k”, egemen düzenin yerleştirdiği öznel baskı araçlarını parçalayanözbilincin ve kendini yabancılaşmadan kurtarmanın bütünleyici parçası olarak değerlendirilir. Bu bağlamdakavram, dış yaptırımdan ve kısıtlamadan uzak davranış, duygu ve düşünceyi ifade eder. Kendiliğindenlik,örg ütlenmeyi ve yapılaşmayı engellemez. Tersine, hiyerarşik olmayan örgütlenme biçimleri, gerçektenorganik, kendi kendini yaratan ve iradeye dayalı biçimler üretir. Bkz. Bookchin, M., (1996), 244, 250. Builkeye göre kitlelerin “öncüler”e ya da “liderler”e ihtiyacı olduğu düşüncesi, “yaratılmış bir mit”tir vetarihte bu mitin tersini gösteren durumlar vardır.

[56] Bookchin, M.,(1994b), “Yoketme Gücü Yaratma Gücü”,Birikim, Ocak-Şubat, 55.

[57] Toplumsal Ekoloji’de komün tipi örgütlenme bazı özelliklere ve işlevlere sahiptir. Komün yaşamındaçalışma, mülkiyet ve aile ilişkileri, kan bağının ötesinde başat bir yapı oluşturur. Özel mülkiyet genelliklekaldırılmı ş ya da koşullu olarak korunmuştur. Mekanlar, kendi başına ekonomik, siyasal ve manevi birbirim oluşturan grubun ortak malıdır. Herkes, olanakları ölçüsünde grup içinde çalışır. Grup kararlarınınalınması nda temel ölçü, üyelerin görüşleridir. Bireyin kişiliği, grubun varlığını sürdürebilmesinde temeletkendir. Sorumluluk sahibi bireysellik ve ortaklaşmacılık, birbirinin koşulu olan iki temel unsurdur. Grupiçinde hiyerarşi yoktur ve yönetim yetkisi, -tahakküm içermemek üzere- bilinçli olarak kabul edilir.Bireylerin yaptıkları işlerin türü, toplumsal statüyü ya da geleneksel sınıflandırmaları belirleyen bir ölçüdeğildir. Her grup, grup üyelerinin benliğini ve bireyselliğini güçlendirmeyi amaçlar. Hayat pratiğinieşitlemeye çalışmak, bütün üyeler için benzer davranış normları dayatmak, grubun gücünü, dinamiğinidoğuran gücü yok etmek anlamına gelir. Bkz. Degen, H.J.,(Der.),(1999), Anarşizmin Bugünü, İstanbul,Ayrıntı Yayınları, 88-89.

[58] Toplumsal Ekoloji’de özgürlük tanımında Fourier’nin görüşleri etkili olmuştur. Fourier’nin özgürlükyaklaşımı karmaşıklık olgusuna dayanmaktadır. Ona göre basit olan yanlış ve kötüdür. Buna karşılık,karmaşıklık , çeşitlilik, karşıtlık, çokluk doğru ve iyidir. Karmaşıklık, toplum yapısı için olduğu kadar,ruhun ihtiyaçları için de geçerlidir. Frank Manuel’e göre “Fourier’nin psikolojisi, çoğunlukta vekarmaşıklıkta kurtuluş ve mutluluk olduğu öncülü üzerine temelleniyordu”. Fourier’nin aradığı şey,çeşitlilik aracılığıyla istikrar ve istikrar sayesinde seçme ve karar verme özgürlüğüdür. Kısaca, çoklukaracılığıyla özgürlüğü gerçekleştirmektir. Bkz. Bookchin, M., (1994a), 472.

[59] Bookchin, M., (1996), 

—AHMET MUTLU (G.Ü. Çorum İİBF Kamu Yönetimi Bölümü)—

http://www.iku.edu.tr/TR/iku_gunce/GunceC3S2veS3FenMuh/Gunce/GunceC4S2Temmuz06FenMuh/245.pdf

January 2, 2011 Posted by | ekolojist akımlar, ekotopya heterotopya utopyalar, kooperatifler vb modeller | Leave a comment

KISIM B.2 ANARŞİSTLER NEDEN DEVLETE KARŞIDIRLAR?

ANARŞİST SIKÇA SORULAN SORULAR’dan Çeviriler (Uyarlama 9.5)

KISIM B.2 ANARŞİSTLER NEDEN DEVLETE KARŞIDIRLAR?

B.2.1 Devletin Ana İşlevi Nedir?
B.2.2 Devletin Yardımcı İşlevleri Var mıdır?
B.2.3 Yönetici Sınıf Devlet Üstündeki Denetimini Nasıl Sürdürür?
B.2.4 Devlet Merkeziyetçiliği Özgürlüğü Nasıl Etkiler?
B.2.5 Merkezileşmeden Kimler Faydalanır?

Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler,açıklamalar vb, […] ile gösterilmiştir.

Daha önceki kısımda belirtildiği gibi (Kısım B.1‘e bakınız), anarşistler tüm hiyerarşik otorite [yetke] biçimlerine karşıdırlar. Ancak tarihsel olarak, zaman ve enerjilerinin çoğunu özellikle iki ana biçime karşı çıkmaya harcamışlardır. Birisi kapitalizmdir, diğeri ise devlettir. Bu iki otorite biçimi sembiyotik [ing. symbiotic, ortak yaşayan] bir ilişki içindedirler ve kolayca birbirlerinden ayırd edilemezler. Bu kısımda, anarşistlerin devlete neden karşı olduğunu açıklarken, devletle kapitalizm arasındaki ilişkiyi de incelememiz gerekecektir.

Peki devlet nedir? Malatesta’nın ifade ettiği üzere, anarşistler, “kendi işlerinin idaresinin, kendi kişisel davranışları üstündeki denetimin, kendi kişisel güvenlikleri için sorumluluğun –gasp etme veya delegasyon yolu ile– hhalktan alarak, herkes ve herşey için yasalar yapma ve halkı bunlara uymaktan –gerekirse kolektif zor kullanımıyla– sorumlu tutma gücüne sahip olan diğerlerine devredilmesini sağlayan; politik, hukuki, yargısal, askeri ve finansal kurumların toplamı anlamında … Devlet kelimesini kullanırlar.” (Anarşi, s. 13)

Şöyle devam eder:

Bize göre, hükümetler (veya devletler) … insanlar arası ilişkileri düzenleyen yasalar yapma, bunların yerine getirildiğini görme gücüne sahip olan, … (ve) isteklerini yerine getirilmesine herkesin itaat etmesini sağlamak için bütün bir topluluğun fiziki, entelektüel ve ekonomik gücünden meydana gelen toplumsal gücü kullanmak için –az ya da çok– bir güce sahip olan yöneticiler içindir“. (Op. Cit., s. 15-16 –keza Kropotkin’in Devlet: Tarihsel Rolü, s. 10’e bakınız)

Bu, Randolph Bourne’nin devleti, bir yönetici elitin belirli bir coğrafi bölgede politik-askeri hakimiyet kurması olarak nitelendirmesine, hepsi değilse bile anarşistlerin çoğunun katılacağı anlamına gelmektedir (Vakitsiz Yazılar içinde “Devlet Üstüne Bitirilmemiş Parçalar“a bakınız). Murray Bookchin bu konuda şunları yazıyor:

Asgari olarak, Devlet profesyonel bir toplumsal baskı sistemidir. … Baskı profesyonel, sistematik ve örgütlü bir toplumsal kontrol biçimi olarak kurumsallaştırıldığı –şiddet tekeliyle de desteklendiği– zaman ancak tam anlamıyla Devlet’ten bahsedebiliriz.” (Toplumu Yeniden Şekillendirmek, s. 66)

Bu nedenle, anarşistler açısından devletin üç şeyle belirginleştiğini söyleyebiliriz:

1) Belli bir [coğrafi] alan dahilinde “şiddet tekeli”; 
2) Bu şiddetin “profesyonel”, kurumsal bir doğaya sahip olması; ve 
3) Hiyerarşik bir doğa, gücün ve inisiyatifin bir azınlığın elinde merkezileşmesi.

Bu üç yön arasında, sonuncusu (merkezileşmiş, hiyerarşik doğası) en önemli olanıdır, çünkü gücün bir azınlığın elinde yoğunlaşması toplumun hükümet ve yönetilenler olarak bölünmesini sağlar (bu ise bu bölünmeyi zorla dayatacak profesyonel bir organın yaratılmasını gerektirir). Böylesi bir bölünme olmaksızın, şiddet tekeline gereksinimimiz olmayacak; böylece de güç ve hiyerarşi tarafından damgalanmamış bir eşitlerin birliği ortaya çıkacaktır (birçok devletsiz “ilkel” kabilelerde olduğu gibi).

Bazı devlet tipleri (örn. Komünist ve sosyal-demokrat olanlar) doğrudan doğruya yanlızca politik-askeri tahakkümle uğraşmakla kalmaz, aynı zamanda üretim araçlarının devlet sahipliliğinde olması sayesinde ekonomik tahakküm de kurar; liberal demokratik kapitalist ekonomilerde ise, bu gibi mülkiyet [hakları] özel bireylerin ellerindedir. Ancak liberal demokratik devletlerde, politik-askeri tahakküm mekanizması şirket seçkinlerince ve kendileri yararına kontrol edilir, ve bu sebeple büyük şirketler sıklıkla daha geniş bir “devlet-yapısı”na [ing. state-complex] ait olarak nitelendirilirler.

Devlet, gücün bir azınlığın ellerine teslim edilmesi [ing. delegation, gücün temsilcilere devredilmesi] [demek] olduğu için, açıkça hiyerarşiye dayanır. Gücün teslim edilmesi, seçilmiş insanların onları seçen kitlelerden giderek izole olmasına ve onların kontrolü dışına çıkmasına yol açar. Ayrıca, bu seçilenler çeşitli meseleler üstünde güce sahip kılındıkları ve onlara bunlar hakkında karara varmaları söylendiği için, karar-almalarına yardımcı olacak bir bürokrasi kısa zaman içinde çevrelerinde gelişir. Ancak, bu bürokrasi, enformasyonu denetlemesi ve devamlılığı yüzünden, bir süre sonra seçilmiş görevlilerden daha fazla bir güce sahip olur. Bu ise, aynen politikacıların onları seçenlerden daha fazla bir güce sahip olması gibi, (sözde) halkın hizmetkarları olanlara hizmet edenlerin hizmet ettiklerinden daha fazla bir güce sahip olması anlamına gelir. Devlet benzeri (yani hiyerarşik) örgütlenmelerin hepsi kaçınılmaz olarak bürokrasi yumurtlar. Bu bürokrasi, resmi kurallar ne olursa olsun, bir süre sonra de facto gücün odaklanma noktası haline gelir.

Sıradan halkın bu marjinalleşmesi ve güçsüzleşmesi (ve böylece bürokrasinin güçlenmesi) anarşistlerin devlete karşı çıkmalarındaki anahtar nedendir. Böylesi bir düzenleme, bireyin güçsüzleşmesini, kişiyi –umutları, rüyaları, düşünceleri ve duyygularıyla biricik olan bir birey [olarak] değil— bir nesneye veya sayıya indirgeyen bürokratik, otoriter yönetime boyun eğmesini sağlar. Proudhon’un etkili bir şekilde belirttiği gibi:

YÖNETİLMEK demek, ne hakkı ne irfanı [ing. wisdom] ne de erdemi [ing. virtue] olmayan yaratıklar tarafından tahkik edilmek, casus gibi izlenmek, yönlendirilmek, yasalara bağımlı kılınmak, numaralandırılmak, kütüğe kaydedilmek, fikir aşılanmak [ing. indoctrinated], vaaza çekilmek, denetlenmek, hesaplanmak, değer biçilmek, sansür edilmek, emir altında tutulmak demektir … YÖNETİLMEK demek, birinin [bir kimsenin] her hareketinin, her işleminin not edilmesi , kayda geçirilmesi, sıraya alınması, vergilendirilmesi, mühürlenmesi, ölçülmesi, numaralandırılması, değerinin biçilmesi, lisans verilmesi, yetki verilmesi, nasihat edilmesi, tembih edilmesi, yasaklanması, reforme edilmesi, düzeltilmesi, cezalandırılması demektir. Kamu yararı gerekçesiyle ve genel fayda adına, yükümlülüğe bağlanmak, eğitilmek, soyulmak, sömürülmek, tekellere bağımlı kalmak, gaspa uğramak, köşeye sıkıştırılmak, gizemlerle büyülenmek, yağmalanmak demektir; en ufak bir direniş belirtisiyle veya yakınma sözcüğü karşısında, baskıya uğramak, ceza görmek, küçümsenmek, taciz edilmek, takibata uğramak, itilip kakılmak, sopayla dövülmek, silahsız bırakılmak, boğazlanmak, hapse atılmak, yargılanmak, mahkum edilmek, kurşuna dizilmek, sürgüne gönderilmek, kurban edilmek, satılmak, ihanete uğramaktır; ve bunların hepsini taçlandıracak şekilde alaya alınmak, gülünç düşürülmek, kötü davranılmak ve onuru kırılmak [demektir]. İşte hükümet; işte onun adaleti ve işte onun ahlağı!” (Genel Devrim Fikri, s. 294)

Anarşistler, engin bir faaliyet alanına ve ölümcül bir kuvvetine denetimine sahip, bir önceki kısım‘da betimlenen otoriteyle ilgili tüm olumsuz karakteristiklerden muzdarip olan devleti “esas [nihai]” hiyerarşik yapı olarak görürler. Bakunin “Devlet’e ilişkin her mantıksal ve açık teori otorite ilkesi üstüne, yani daima kendilerini yönetme yetisinden yoksun olan kitlelerin, şu veya bu şekilde tepeden kendilerine dayatılan lütufkar irfan ve adalet boyunduruğuna her zaman itaat etmeleri gerektiği şeklindeki teolojik, metafiziksel ve politik bir düşünce üstüne kurulmuştur.” (Anarşi Üstüne Bakunin, s. 142) Böylesi bir otorite sistemi, doğası itibariyle, merkezileşmiş, hiyerarşik ve bürokratik olmak zorundadır. Ve merkezileşmiş, hiyerarşik ve bürokratik doğası nedeniyle, devlet, büyüme ve gelişmesini engelleyerek ve halk kontrolünü imkansız kılarak, toplum üstünde büyük bir yük haline gelir. Bakunin’in ifade ettiği üzere:

Devlet tarafından temsil edildiği söylenen toplumun genel çıkarları, … (gerçekte) … bölgelerin, komünlerin ve birliklerin, ve çok sayıdaki bireyin olumlu çıkarlarının devlete tabi kılınarak, genel ve kalıcı olarak olumsuzlanmasıdır. … [Devlet’e tabi kılınmayla] tüm en iyi arzular, ülkenin bütün canlı kuvvetleri sofuca boğazlanır ve defnedilir.” (Bakunin’in Siyasi Felsefesi, s. 207)

Bu bölümün geri kalanında, devleti, toplumdaki rolünü, [toplumun] özgürlüğü üstüne etkisini ve varlığından kimlerin faydalandığını tartışacağız. Bu konuda okunması için Kropotkin’in klasik makalesi, Devlet: Tarihsel Rolü önerilir. 
 

B.2.1 DEVLETİN ANA İŞLEVİ NEDİR?

Devletin ana işlevi seçkinlerin aşağı toplumsal katmanları sömürmesini (yani onlardan ekonomik artık edinmesini) sağlamaktır. Devlet temel olarak, Malatesta’nın sözleriyle, “mülkiyet sahiplerinin jandarmasıdır.” (Anarşi, s. 19) (Amerikan “demokrasisi”nin Kurucu Babaları’nın vecizesiyle karşılaştırınız –“ülkeye sahip olanlar onu yönetmelidir“, John Jay). Toplumsal piramidin üst-orta kesiminde yer alanlar da çalışmadan gelir edinmek için –yatırımlardan olduğu gibi– sık sık devleti kullanırlar; ancak en büyük ekonomik avantajları seçkinler kazanır –ABD’de nüfusun yüzde birlik bir kesiminin toplam refahın yüzde 40’ından fazlasını kontrol etmesinin sebebi budur. Bu nedenle devletin toplumdaki asalakların sömürücü aygıtı olduğunu söylemek hiç de abartı olmayacaktır.

Devlet, [yönetici seçkin sınıfın] üyelerinin refah edindikleri belli bazı ekonomik tekelleri koruyarak yönetici seçkinlerin sömürücü ayrıcalıklarını garanti altına alır (bakınız Kısım B.3.2). Bu hizmet “özel mülkiyetin korunması” olarak adlandırılır ve bunun devletin iki ana işlevinden birisi olduğu söylenir –diğeri ise bireylerin “kişi olarak güvencede olması”nı [ing. secure in their persons] garanti altına almaktır. Ancak, her ne kadar bu ikinci amaç açıklanmış olsa da, gerçekte çoğu devlet yasası ve kurumu özel mülkiyetin korunması ile ilgilidir (anarşistlerin “mülkiyet” tanımı için bakınız Kısım B.3.1).

Bu gerçek nedeniyle, “kişi olarak güvende olma”, “suçun önlenmesi” gibi referansların çoğunlukla devletin varlığının rasyonelleştirilmesi, ve seçkinlerin güç ve ayrıcalıklarının devamlı kılınmasını sağlayan bir sis perdesi olduğunu ifade edebiliriz. Dahası, her ne kadar devletin kişilerin (özellikle de seçkin kişilerin) güvenliğini korumakta ikincil bir çıkarı olsa da, kişilere karşı işlenen suçların büyük bir kısmı, devlet-destekli sömürüden kaynaklanan yoksulluk ve yabancılaşmayla ve keza [toplumun] devletin özel mülkiyeti koruyan kendi şiddetli yöntemlerine duyarsızlaştırılmasıyla güdülenmektedir.

Bu nedenle anarşistler, devlet ve neden olduğu suç-yaratıcı koşullar olmaksızın, merkezsizleşmiş, gönüllü topluluk birliklerinin hala var olabilecek ıslah edilemez şiddetli insanlarla (cezalandırıcı değil) şefkatlı bir şekilde ilgilenebilmesi mümkün olduğunu savunurlar (bakınız Kısım I.5.8).

Devlet’in, özel mülkiyetle bağlantılı olan kapitalizm ve otorite ilişkilerinin devamlılığını sağlayan temel baskı mekanizmalarını temsil ettiği açıktır. Mülkiyetin korunması esasen sahip olanların sahip olmayanlar –hem bir bütün olarak toplumda, hem de belli bir işçi grubu üstünde belli patronların ki gibi özel bir durumda– üstündeki toplumsal tahakkümünü sağlayan bir araçtır. Sınıf tahakkümü mülkiyet sahibinin bu mülkiyeti kullanan [işçiler] üstündeki otoritesidir, ve bu tahakkümü (ve yarattığı toplumsal ilişkileri) desteklemek devletin asli işlevidir. Kropotkin’in sözleriyle, “zenginler, devlet makinası onları korumayı bırakırsa, emekçi sınıflar üstündeki iktidarlarının anında elden gideceğini iyi bilirler.” (Evrim ve Çevre, s. 98)

Diğer bir deyişle, mülkiyetin korunması ve sınıf tahakkümünün desteklenmesi aynı şeylerdir. Ancak devletin bu asli işlevi, halkın kendi kendini yönettiği izlenimini yaratan temsili seçim sisteminin “demokratik” maskesiyle gizlenir. Bu nedenle Bakunin, modern devlet, “kapitalist ekonominin başarısı için gerekli olan iki koşulu kendi içinde birleştirir: Devlet merkeziyetçiliği ve …. halkın … sözde onu temsil eden ancak aslında onu yöneten bir azınlığa fiilen tabi olması” (Op. Cit., s. 210) [diye] yazar.

Tarihçi Charles Beard benzer bir noktayı belirtir:

Mademki devletin asli amacı (fiziksel şiddetin bastırılmasının ötesinde), toplumun üyelerinin mülkiyet ilişkilerini belirleyen kuralları yapmaktır; hakları böylece korunan hakim sınıflar, [kendi] ekonomik süreçlerinin devamlılığı için gerekli olan daha geniş çıkarlarla uyumlu olan bu kuralları mecburen olarak hükümetten edinmelidirler, veya [aksi takdirde] hükümet organlarını kendileri kontrol etmelidirler.” (Anayasanın Ekonomik Yorumlanması, Howard Zinn’in alıntısı, Op. Cit., s. 89).

Devletin bu rolüne –kapitalizmi ve mülkiyeti, mülkiyet sahiplerinin iktidar ve otoritesini korumak– Adam Smith de değinmiştir:

Kısmetteki eşitsizlik, … insanlar arasında daha önce muhtamelen var olamayacak derecede bir otoriteyi ve tabi olmayı ortaya çıkarır. Bu, kendi korunması için kaçınılmaz bir şekilde gerekli olan, … (ve) bu otorite ve tabi olmayı devamlı kılacak ve güvence altına alacak, belli seviyedeki sivil bir hükümeti ortaya çıkarır. Bilhassa zenginler, avantajlarına sahip olmakta onlara yegane güven verebilecek düzeni desteklemekle zorunlu bir şekilde ilgilenirler. Daha düşük zenginlik [sahibi] insanlar [gerektiğinde] kendi zenginliklerinin savunulmasında daha yüksek zenginlik [sahibi] insanlarla birlik oluşturmak amacıyla, daha yüksek [zenginlik] sahipleriyle onların mülkiyetlerinin korunmasında birlik oluştururlar. … Onların [zenginlerin] daha düşük [seviyedeki] otoritesi [hükümetin] daha büyük otoritesine dayanır; ve [zenginlerin hükümete] tabi olmaları [hükümetin] daha aşağıdakileri kendisine tabi kılma gücüne dayanır. Onlar, [hükümetin] onların mülkiyetini savunabilmesi ve otoritelerini destekleyebilmesi için, kendi küçük egemenlerinin mülkiyetini savunmakta ve otoritesini desteklemekte çıkarları olduğunu hisseden bir tür küçük asiller sınıfı meydana getirirler. Sivil hükümet, mülkiyetin güvenliği için kurulduğu ölçüde, gerçekte zenginin yoksula veya bir miktar mülke sahip olanın hiçbir şeye sahip olmayana karşı savunulması için kurulmuştur.” (Adam Smith, Ulusların Zenginliği, kitap 5)

Kısacası, devlet, yönetici sınıfın yönetiminin bir aracıdır. Bakunin [şöyle söyler]:

Devlet, mülk sahibi sınıfların kitleler üzerindeki örgütlü otoritesi, tahakkümü ve iktidarı demektir.” (David Deleon’un alıntısı, Anarşi’yi Yeniden Keşfetmek, s. 71)

Ancak, anarşistler devletin toplum içindeki ekonomik olarak hakim sınıfların iktidar ve konumunu koruduğunu kabullenirken, keza devletin hiyararşik doğası nedeniyle kendi çıkarları olduğunu öne sürerler. Bu nedenle basitçe toplumdaki ekonomik olarak hakim sınıfların bir aracı olarak değerlendirilemez. Devletler, yapıları yüzünden kendi sınıflarını, sınıf çıkarlarını ve ayrıcalıklarını yaratan kendi dinamiklerine sahiptirler (ve bu, onların ekonomik yönetici sınıfın denetiminden kaçmalarına, şu veya bu ölçüde kendi çıkarlarının peşinde koşturmalarına imkan tanır). Malatesta’nın ifade ettiği üzere, “hükümet, burjuvaziden kaynaklanmış olsa da ve onun hizmetçisi ve koruyucusu olsa da, –her hizmetkar ve koruyucuda olduğu gibi– kendi kurtuluşunu kazanma ve koruduğu kim olursa olsun ona hakim olma eğlimindedir.” (Anarşi, s. 22)

Bu, –modern biçimi içsel olarak kapitalizmle ilişkiyken– devlet aygıtının (ve yapısının) çoğunluk tarafından kullanılabilecek bir araç olarak görülemeyeceği anlamına gelir. “Devletin, her Devletin –en liberal ve demokratik biçimde giydiirilmiş olsa bile– esasen tahakküm ve şiddete, yani despotizme — gizli ancak hiç de daha az tehlikeli olmayan bir despotizme– dayanması” nedeniyle böyledir. “Devlet”, “kuvvet, otorite, hakimiyeti ifade eder; gerçekte eşitsizliği gerektirir.” (Michael Bakunin’in Siyasi Felsefesi, s. 211 ve s. 213)

Bu, devlet makinasını kontrol eden bir azınlığı kuvvetlendiren hiyerarşik ve merkezileşmiş doğası nedeniyle böyledir –“(h)er devlet iktidarı, her hükümett, doğası itibariyle kendisini halkın dışına ve üstüne yerleştirir; ve [halkı] kaçınılmaz bir şekilde, [halka] yabancı olan ve [halkın] gerçek ihtiyaç ve arzularına aykırı olan bir örgüte ve amaçlara tabi kılar.” (Anarşizm Üstüne Bakunin, s. 328) Eğer “tüm proletarya … hükümet üyesi olacaksa, … ortada hükümet [ve] devlet olmayacaktır; ancak eğer ortada bir devlet varsa, orada yönetilenler ve köleler olacaktır.” (Op. Cit., s. 330)

Diğer bir deyişle, devlet bürokrasisinin kendisi doğrudan baskıcıdır ve ekonomik olarak hakim sınıftan bağımsız olarak var olabilir. Bakunin’in kahince sözleriyle:

Tarih boyunca ne gördük? Devlet her zaman bir takım ayrıcaklı sınıfların kalıtı olmuştur: papazlık sınıfı, asiller, burjuvazi –ve nihayetinde, tüm diğer sınıflar kendilerini tükettiklerinde, bürokrasi sınıfı sahneye çıkar ve ardından Devlet bir makina konumuna düşer –isterseniz yükselir [de diyebilirsinizz]” (Bakunin’in Siyasi Felsefesi, s. 208)

Sovyet Rusya deneyimi analizinin geçerliliğine işaret ediyor (işçi sınıfı, ekonomik bir sınıf yerine bürokrasi tarafından sömürülmüş ve tahakküm altına alınmıştı).

Böylece devletin rolü, kapitalist sınıfın ve [devletin] kendi çıkarları doğrultusunda bireyin ve bir bütün olarak işçi sınıfının bastırılmasıdır. Bu demektir ki, “Devlet örgütüi … azınlıkların kitleler üstünde iktidarlarını kurmak ve örgütlemek için başvurdukları bir kuvvettir.” Kropotkin ardından, “Devlet ile birey arasındaki mücadelede, anarşistlerin Devlet karşısında bireyin, [toplumu] ezen otorite karşısında toplumun yanında yer almasına” şaşmamak gerektiğini belirtir. Devlet “kapitalizmin çıkarına olan bir üstyapıyken“, “feodallerin, yargıçların, savaşçıların ve ruhbanların çıkarlarını sıkıca birbirine kenetlemek amacıyla yaratılan bir iktidar“dır; ve saf olarak kapitalist/feodal sınıfın aracı olarak görülemeyeceğini eklemeliyiz. Devlet yapısının (“yargıçlar, savaşçılar“, vb.’nin) kendi çıkarları vardır. (Kropotkin’in Devrimci Broşürleri, s. 170 ve s . 192-3) 
 

B.2.2 DEVLETİN YARDIMCI İŞLEVLERİ VAR MIDIR?

Özel mülkiyeti koruma asli işlevi yanında, devlet başka şekillerde de yönetici sınıfın ekonomik bir aracı olarak faaliyet gösterir.

Birincisi, devlet kapitalist gelişme boyunca ortaya çıkabilecek sorunları çözmek için modern ekonomiye müdehale eder. Bu müdehaleler değişik zamanlarda değişik biçimler almıştır, ve sanayinin devletçe finanse edilmesini (örn. askeri harcamalar); özel sermayenin sağlaması için fazlasıyla pahalı olan toplumsal altyapının oluşturulmasını (demiryolları, otoyolları); (kapitalistlerin tüketicileri soymasına, zenginleşmesine ve yatırım için [mevcut] fonları artmasına imkan veren başarılı bir sanayileşme için anahtar olan) gelişen sanayileri etkin uluslar arası rekabetten korumak için tarifeler konulmasına; pazarlar yaratmak veya ucuz hammadde ve emeğe ulaşmak amacıyla koloniler yaratmak (veya vatandaşlarının yurtdışındaki sermaye yatırımlarını korumak) için [yapılan] emperyalist girişimleri; tüketim eksikliği ve durgunlukla karşılaşıldığında tüketici talebini canlandırmak için hükümet harcamlarını; işçi sınıfını disiplin altına almak için kullanılabilecek (ki böylece daha az için daha çok üretmeleri sağlanacaktır) “doğal” bir işsizlik seviyesinin sürdürülmesini; iş çevrimlerinin [ing. business cycle] etkilerini azaltmak ve işçi sınıfının sınıf mücadelesindeki kazanımlarının içini boşaltmayı denemek ve gerçekleştirmek için faiz oranlarıyla oynamayı içerir.

İkincisi, refahtan kaynaklanan aşırı politik güç (bakınız bir sonraki kısım) nedeniyle, kapitalistler doğrudan kendi sınıfsal çıkarları için –[mali] desteklemeler, vergi indirimleri, hükümet ihaleleri, batmasına izin verilemeyecek kadar önemli olduğuna karar verilen şirketlerin kurtarılması vb. gibi– devleti kullanırlar.

Ve üçüncüsü, devlet, bir bütün olarak sistemi tehdit etmediği takdirde işçi sınıfına imtiyazlar tanımak için kullanılabilir.

Bu nedenle David Deleon [şöyle diyordu]:

Herşeyin ötesinde, devlet hakim sosyo-ekonomik ilişkilerin devamlılığı için [var olan] bir kurum –ordu, mahkemeler veya polis gibi birimmler sayesinde olsun olmasın– olarak kalmaya devam eder. … Günümüz devletleri … mülkiyet sistemini dayatmak için (ki daima başvurulacak en son, ama sıklıkla da ilk araç olan devlet şiddetine göre) daha az ilkel araçlar edinmiştir. Devletler, anahtar şirketlerin batmasını engelleyerek, faiz oranları sayesinde ekonomiyi manipüle ederek, kiliseler ve okullar için vergi kolaylıkları sağlama suretiyle hiyerarşik ideolojiyi destekleyerek ve diğer taktiklerle, ekonomideki gerilimi düzenleyebilir, ılımlandırabilir ve çözüme kavuşturabilir. Özünde [devlet] nötr [tarafsız] bir kurum değildir; tüm gücüyle statükonun yanındadır. Örneğin kapitalist devlet, gerçekte sistemi dengeleyen, sermayeye odaklanmış bir ciroskoptur [gemilerde rotayı izlemeyi sağlayan alet]. Eğer söz gelimi eğer ekonominin bir sektörü sistemin geri kalanına zarar verecek bir kar haddine ulaşıyorsa –örneğin petrol üreticilerinin kamuoyunnda kızgınlık yaratan ve imalat maliyetlerini artıran [yüksek bir kar haddine ulaşması durumunda], devlet vergilendirme veya rekabetçi [rakipleri] cesaretlendirme yoluyla bu karın bir kısmını yeniden dağıtabilir.” (Anarşiyi Yeniden Keşfetmek, ss. 71-72)

Devlet yasamasının işgünü uzunluğunu saptaması yukarıda sayılan bir ve üçüncü işlevlerinin bir örneğidir. Kapitalist gelişmenin ilk dönemlerinde, emek gücü açığı [azlığı] devletin işgünü uzunluğunu gözardı etmesine, böylece de kapitalistlerin işçilerden daha fazla artık edinmesine ve bir müdehale olmaksızın kar oranlarını artırmasına yol açmıştı. Ancak sonraları, işçiler örgütlenmeye başladıktan sonra, işgününün uzunluğunu azaltmak devrimci sosyalist gayretin geliştiği ana talep haline geldi. Bu tehditi etkisiz kılmak için (ve sosyalist devrim kapitalistler açısından en kötü senaryoydu), devlet (işçilerin mücadelesi yatıştıktan sonra sevinçle gözardı edilecek ve “ölü bir yasa” haline gelecek) işgününün uzunluğunu azaltacak bir kanunu kabul etti. Başlangıçta, devlet gücünü kapitalist gelişimin (yani kapitalistlerin istedikleri gibi davranmaları için emek hareketini bastırılması) sürecinde ortaya çıkan sorunları çözmekte kullanarak, tamamen kapitalist sınıfın çıkarlarının koruyusu olarak işlemekteydi. Sonra ise, bir bütün olarak sisteme karşı olan tehditleri ortadan kaldırmak için işçi sınıfına imtiyazlar veriyordu.

Bu üç yardımcı işlevden hiçbirisinin, kapitalizmin parça parça reformlarla esasen işçi sınıfının çıkarlarına hizmet edecek faydalı bir sisteme dönüştürülebileceğini ima etmediğine dikkat çekilmelidir. Aksine, bu işlevler, devletin kapitalist mülkiyet ve bunun yarattığı toplumsal ilişkilerin koruyucusu –yani kapitalistlerin sömürme yetisinin temeli– [olma] temel görevinden ortaya çıkar ve onu destekler. Bu nedenle reformlar kapitalizmin işleyişini biraz değiştirebilir, ancak asla temellerini tehdit edemez. Malatesta’nın ifade ettiği gibi:

Devletin temel işlevi, … daima kitlelerin bastırılması ve sömürülmesi, tahakkümcülerin ve sömürücülerin savunulmasıdır. … Bu temel işlevlere, … tarih boyunca başka işlevlerle eklendiği doğrudur; … toplumsal yaşam için … faydalı olan diğer faaliyetleriyle, baskıcı ve yağmacı faaliyetlerini biraraya getirmemiş … bir hükümet asla var olmamıştır. Ancak bu hükümetin doğası itibariyle baskıcı olduğu, köken olarak ve tavırlarıyla hakim sınıfı savunduğu ve kuvvetlendirdiği, aslında bu durumu onayladığı ve ağırlaştırdığı gerçeğinin değerini azaltmaz. … (B)u, hükümetin ne yaparsa yapsın daima hakim olma arzusuyla harekete geçtiğini, [kendisinin] ve hem temsilcisi hem de savunucusu olduğu sınıfın ayrıcalıklarını savunmak, genişletmek ve kalıcı kılmak için kurgulandığını gösteren pratik kanıtların bulunması için, bu işlevleri neden ve nasıl yürüttüğünü anlamak yeterlidir.Bir hükümet, genel fayda bahanesi arkasında gerçek doğasını gizlemeksizin kendisini uzun süre devam ettiremez; tüm insan yaşamı için saygı talep ediyor gözükmedikçe, ayrıcalıklı olanların yaşamları için saygı [gösterilmesini] dayatamaz; tüm herkesin haklarının bekçisi gibi davranmadıkça, azınlığın ayrıcalıklarının kabul edilmesini dayatamaz.” (Op. Cit., ss. 20-21)

Nihayetinde, (işgününü kısıtlayan yasalarda olduğu gibi) devlet ihsan eylediğini geri alabilir. Böylece –daha fazla devrimci değişimi durdurmak için bahşedilen (Kısım D.1.3)– refah devletinin yükselişi ve düşüşü, ücretli emeğin varlığına köklü bir şekilde meydan okumadı; ve kapitalizmi regüle etmenin bir aracı olarak faydalıydı, ancak varlığı kapitalist ekonominin gereksinimleriyle çeliştiğinde “reforme edildi” (yani iyileşmekten ziyade kötüleşti).

Diğer bir deyişle, devlet, sistemi koruyarak bir bütün olarak kapitalist sınıfın uzun dönemli çıkarlarını korumak için hareket eder. Bu rol belli bazı kapitalistlerin ve hatta yönetici sınıfın büyük bir kesiminin çıkarlarıyla çatışabilir ve çatışır da (bakınız bir sonraki kısım). Ancak bu çatışma, devletin mülkiyet sahiplerinin polisliği rolünü değiştirmez. Aslında, devlet üst-sınıfların sistemi neyin devam ettirdiği konusundaki anlaşmazlıklarını (barışçıl ve görünürde bağımsız bir şekilde) halletmenin aracı olarak düşünülebilir. 
 

B.2.3 YÖNETİCİ SINIF DEVLET ÜSTÜNDEKİ DENETİMİNİ NASIL SÜRDÜRÜR?

Basitleştirmek maksadıyla, ana amacı aşağıda betimlenen sömürücü tekelleri korumak olan kapitalist bir devleti düşünün. Ekonomik tekelleri devlet tarafından korunduğu için, bunlardan gelir sağlayan seçkinler –ismen finans kapitalistler, endüstriyel kapitalistler ve toprak sahipleri– sömürdükleri üstünden büyük bir zenginlik edinebilirler. Bu, en yukarıdaki küçük mülkiyet sahibi seçkinlerle aşağıdaki mülkiyet sahibi olmayan çoğunluk arasındaki büyük zenginlik farkı, toplumu ekonomik sınıflar hiyerarşisine göre tabakalaştırır [ing. stratify, katmanlaştırır].

Ardından seçimleri kazanmak, lobicilik yapmak ve meclis üyelerine rüşvet vermek büyük bir zenginlik gerektirdiği için, mülkiyet sahibi seçkinler “cüzdanın gücü” sayesinde politik süreci –ve böylece de devleti– kontrol edebillirler. Örneğin, ABD Başkanlığı adayı olmanın 20 milyon $’dan fazla bir maliyeti vardır. Diğer bir deyişle, devasa zenginlik eşitsizlikleri sayesinde politikanın seçkinlerce kontrol edilmesi, bu eşitsizliklerinin devam etmesini ve böylece de seçkinlerin denetiminin devam etmesini güvence altına alır. Bu sayede en yukarıdakilerin [aldıkları] hayati politik kararlar, aşağıdakilerin herhangi önemli bir etkisinden yalıtılmış olur.

Dahası, sermayenin ekonomiyi olumsuz yönde etkileyen negatif yatırım yapma [ing. disinvest] (sermaye kaçırma) yetisi, devleti kendi hizmetkarı olarak tutmakta önemli bir silahtır. Noam Chomsky’nin belirttiği gibi:

Kapitalist bir demokraside, tatmin edilmesi gereken çıkarlar kapitalistlerin çıkarlarıdır; aksi takdirde, genel nüfusun gereksinimlerine –ne kadar marjinal olursa olsun– ayrılacak ne yatırım, ne üretim, ne iş, ne de kaynak olur.” (Akışı Değiştirmek, s. 233)

Yani sözde “demokratik” kapitalist devletler bile sonuçta mülk sahiplerinin [ing. propertariat] diktatörlüğüdür. Errico Malatesta bunu şöyle ifade ediyor:

Genel oy kullanma hakkıyla bile –genel oy kullanma hakkıyla daha da fazla bile diyebiliriz–, hükümet burjuvazinin hizmetçisi ve jandarması olarak kalır. Çünkü aksi takdirde, düşmanca bir tavır alabileceğini veya demokrasinin halkı aldatmaktan başka bir şey demek olduğunu ima eden bir hükümetle, çıkarlarının tehdit altında olduğunu hisseden burjuvazi derhal tepki gösterecek, hükümete burjuvazinin jandarması olma konumunu hatırlatmak için elindeki tüm etkiyi ve gücü kullanacaktır.” (Anarşi, s. 20)

Devletin yönetici sınıfın “polisi” olmasını sağlayan en kilit unsur devlet bürokrasinin varlığıdır, ve ayrıntılı olarak Kısım J.2.2‘de tartışılacaktır (Anarşistler bir değişim aracı olarak oy kullanılmasını neden reddederler?). Ekonomik kuvvetler söz konusu olduğunda, hükümetteki, politikalardaki veya yasalardaki bir değişikliğin “piyasalar tarafından iyi karşılandığı” şeklindeki haberlerin onların gücünü ifade ettiğini düşünüyoruz. 1992’de Amerika’daki hanehalklarının en zengin % 1’i (yaklaşık 2 milyon kişi) bireylerin mülkiyetindeki [borsa] hisselerinin % 35’ine sahipken (en üst % 10, % 81’ine sahipken), piyasaların “görüşü”nün aslında zenginlerin, ülke nüfusunun % 1-5’inin (ve onların finans uzmanlarının) gücü, onların yatırım ve üretim üstündeki denetimlerinden kaynaklanan gücü anlamına geldiğini görebiliyoruz. ABD nüfusunun aşağıdaki % 90’ının tüm yatırılabilir sermaye çeşitleri bağlamında, (% 29’una sahip olan) % 0.5’den daha küçük bir payı veriliyken; hisse senedi sahipliğinin daha da yoğunlaşmış olduğu (en yukarıdaki % 5, tüm hisselerin % 95’ini elinde bulundurmaktadır) biliniyorken; (Wall Street yazarı) Doug Henwood’un hisse senedi piyasalarının “bir sınıf olarak çok zengin olanların, ekonominin bütün üretken sermaye stoğunun sahibi olmasının bir yolu“, “politik iktidar“ın kaynağı ve hükümet politikasını etkilemenin bir yolu olduğunu neden öne sürdüğü gayet belirgin hale gelir (bakınız Kısım D.2) (Wall Street: Sınıf Patırtısı).

Ancak, doğaldır ki bu, devlet ve kapitalist sınıfın her zaman tamamen görüş birliği içinde olduğunu anlamına gelmez. Örneğin en yukarıdaki politikacılar, yönetici seçkinlerin bir parçasıdır, ancak onun diğer kesimleriyle rekabet halindedirler. Ayrıca, kapitalist sınıfın farklı kesimleri kar, politik etkinlik, imtiyazlar, vb. için birbirleriyle rekabet ederler. Malatesta[‘ya göre], burjuvazinin “daima kendi içinde savaş halindedir … ve … hükümet (burjuvaziden serpilmesine ve onun koruyucusu olmasına rağmen), koruduğu kim olursa olsun ona hükmetme … eğilimindedir. Bu nedenle zikzak, manevra, feragat etmeler ve geri çekilme oyunlarına, muhafazakarlara karşı halk arasında ve halka karşı muhafazakarlar arasında müttefikler bulma girişimlerine [tanık oluruz]” (Op. Cit., s. 22). Böylece, aynen [kapitalist] sınıfın [bazı] kesimlerinin kapitalist sistemi (yani bir sınıf olarak yönetici sınıfın çıkarlarını) koruma genel çerçevesi dahilinde kendi çıkarlarını öne geçirmek için devleti kullanması gibi, devlet de sıklıkla kapitalist sınıfın çeşitli kesimleriyle çatışma içindedir. Bu gibi çatışmalar zaman zaman devletin “tarafsız” bir organ olduğu izlenimini yaratır, ancak bu aldanmadır –[devlet] sınıf iktidarını ve ayrıcalığını korumak, ve sınıf içindeki anlaşmazlıkları (bizi en az ezecek seçkinlerin temsilcilerini seçme şansına sahip olduğumuz) “demokratik” süreç sayesinde barışçıl bir şekilde çözmek için vardır).

Bununla beraber, başarılı iş aleminden alınacak vergi paraları olmaksızın, devlet zayıflardı. Yani devletin rolü bir bütün olarak sermaye için en iyi koşulları sağlamaktır, ancak bu gerekli olduğunda [devletin] kapitalist sınıfın belli kesimlerinin çıkarlarının aksine işleyebileceği ve işlediği anlamına gelir. Devlete bağımsız bir görünüm kazandıran ve bir bütün olarak toplumun çıkarlarını temsil ettiği düşüncesiyle halkı uyutan şey işte budur. (Yönetici seçkinler ve onların devletle olan ilişkileri hakkında daha fazlası için, bakınız Wright Mills, Güç Eliti(Oxford, 1956); Ralph Miliband, Kapitalist Toplumda Devlet (Basic Books, 1969) ve Bölünmüş Toplumlar (Oxford, 1989); G. William Domhoff, Amerika’yı Kim Yönetiyor?(Prentice Hall, 1967) ve Amerika’yı Bugün Kim Yönetiyor? 80’lerden Bakış (Touchstone, 1983); Jonh Stauber ve Sheldon Rampton, Zehirli Çamur Sizin İçin İyidir! Yalanlar, Kahrolası Yalanlar ve Halkla İlişkiler Endüstrisi (Common Courage Press, 1995). 
 

B.2.4 DEVLET MERKEZİYETÇİLİĞİ ÖZGÜRLÜĞÜ NASIL ETKİLER?

Oldukça merkezileşmiş ve bürokratikleşmiş bir makinanın kamusal çehresini seçmek için her dört yılda bir oy kullanmanın, devleti sıradan insanların kontrol ettiği anlamına geldiği düşüncesi yanlış bir düşüncedir. Açıktır ki, bu düşüncenin yanlış olduğunu söylemek, liberal bir cumhuriyetle faşist veya monarşist bir diktatörlük arasında fark olmadığı anlamına gelmez. Hiç de öyle değil.

Oy, iktidardakilerden zorla alınan önemli bir zaferdir. Liberter sosyalizm yolunda atılmış küçük bir adımdır. Yine de, en yukarıdaki görevlilerin seçildikleri [de dahil olmak üzere] tüm hiyerarşi biçimleri, otoriterlik ve merkeziyetçilik ile damgalanmıştır. İktidar merkezde (veya “yukarı”da) yoğunlaşmıştır; toplum, “merkeziyetçi düşünceyle canlanan bir toz kümesi” haline gelir (P.J. Proudhon, Martin Buber’in alıntısı, Ütopya’da Yollar, s. 29). Çünkü bir kez seçildikleri zaman, en yukarıdaki görevliler istediklerini yapabilirler; ve bütün siyasi bürokrasilerde pekçok önemli karar seçilmemiş görevlilerce yapılır.

Merkezileşmenin doğası erki bir azınlığın eline verir. Oy verenlerin kendilerini yönetmek için başkalarını seçtiği temsili demokrasi erkin bu devredilmesine dayanır. Bu özgürlüğün tehlike altında olduğu bir durumdan başka bir şey yaratamaz –evrensel oy kullanma hakkı “kendilerini tamamen ulusun kamusal işlerine adayan, bir tür politik aritokrasi veya oligarşiyle sonlanan, hukuken olmasa da gerçekte imtiyazlı olan bir politikacılar güruhunun oluşmasını engellemez.” (Bakunin, Bakunin’in Siyasi Felsefesi, s. 240)

Politik karar alma [gücü] uzak başkentlerdeki profesyonel siyasetçilere terk edildiğinde, merkeziyetçilik demokrasiyi anlamsızlaştırır. Yerel özerklikten yoksun insanlar, önemli gördükleri meseleleri kendi aralarında tartışmak, münazara etmek ve karara bağlamak için biraraya gelebilecekleri politik forumlardan yoksunken, birbirlerinden izole hale geleceklerdir (atomistleşmişlerdir). Seçimler doğal, merkezsizleşmiş gruplaşmalara dayanmamaktadır, bu nedenle ilgisiz hale gelmişlerdir. Birey yanlızca kitle içindeki bir “seçmen”dir, bir politik “öğe”dir [ing. constituent, bir bütünü meydana getiren elemanlardan herhangi birisi] ve bundan fazlası değildir. Modern, devletçi seçimlerin amorf [şekilsiz] temeli, “şehirlerdeki, komünlerdeki ve birimlerdeki politik yaşamı ortadan kaldırmaktan, ve belediyesel ve bölgesel özerkliğin bu yıkımı sayesinde evrensel oy hakkının gelişimini durdurmaktan başka bir amacı yoktur.” (Proudhon, a.y.) Böylece insanlar, bizzat kendilerini ifade etmelerine imkan verdiği iddia edilen yapılar tarafından zayıflatılmış olurlar. Yine Proudhon’dan alıntılayacak olursak, merkezileşmiş bir devlette, “yurttaş kendisini egemenlikten mahrum bırakır; merkezi otorite tarafından yutulan bunun üstündeki şehir ve Bölüm ve il artık doğrudan bakanlık denetimi altında olan acentalardan başka bir şey değildir.” Şöyle devam eder:

Sonuçlar kısa zamanda kendilerini hissettirir: yurttaş ve şehir tüm itibarını kaybeder, devletin yağmaları katlanır, ve vergi ödeyenlerin yükü aynı şekilde artar. Artık halk için hükümet yoktur; hükümet için halk vardır. Erk herşeyi işgal eder, herşeye hakim olur, herşeyi yutar …” (Federasyon İlkesi, s. 59)

Amaçlandığı üzere, izole olmuş bireyler iktidara karşı bir tehdit oluşturmazlar. Bu marjinalleşme süreci Amerikan tarihinden görülebilir; örneğin yurttaşlar basit “seçmenler” olarak edilgen, izleyici bir role [indirgenmesiyle], şehir toplantılarının yerini seçilmiş organlar alması (bakınız Kısım B.5, “Kapitalizm kuvvetlendirici midir ve insan eylemine mi dayanır?”). Politikacıların “özgür toplum” ve “Özgür Dünya”nın faziletleri retoriğine rağmen, atomize olmuş seçmenler pek de “özgürlük”ün ideal nosyonu değildirler –sanki her dört ya da beş yılda oy vermek “hürriyet” ve hatta “demokrasi” olarak sınıflandırılabilirmiş gibi.

Bu yolla, toplumsal ilgi ve erk sıradan yurttaşlardan alınır ve bir azınlığın elinde toplanır. İnsanların marjinalleşmesi devletteki, ve daha genelde otoriter örgütlenmelerdeki kilit denetim mekanizmasıdır. Avrupa Birliğini (AB) ele alırsak örneğin, görürüz ki “AB devletleri arasındaki karar alma mekanizması, çok sayıdaki çalışma grupları aracılığıyla erki (İçişleri bakanlıkları, polis, göçmenlik, gümrük ve istihbarat birimlerinden alarak) resmi görevlilerin ellerine devreder. Üst kademedeki görevliler … farklı devlet görevlileri arasındaki anlaşmaların sağlanmasında önemli rol oynarlar. 12 Başbakandan oluşan AB Zirve toplantıları, İçişleri ve Adalet Bakanları tarafından varılan sonuçların üstüne mühür vurulmasından başka bir şey değildir. Bu hükümetler arasındaki süreçte, parlamentolar ve halklar ancak bunun ardından bilgilendirilirler (ve o da ancak en yalın ayrıntılarla).” (Tony Bunyon, Yeni Avrupanın Devletsel Gözetimi, s. 39).

Hükümetler, seçkinlerden gelen ekonomik baskıların yanısıra, merkeziyetçilikle ortaya çıkan bürokrasi nedeniyle devletin kendi içinden gelen baskılarla da karşı karşıya kalırlar. Devlet ve hükümet arasında fark vardır. Devlet, erk yapıları ve çıkarları için siper olan kurumların kalıcı bir toplamasıdır. Hükümet ise çeşitli siyasetçilerden meydana gelmiştir. Devlet üstünde gücü olan, gelen ve giden temsilciler değil, kalıcılıkları yüzünden kurumlardır. (Eski bir devlet görevlisi olan) Clive Ponting’in belirttiği gibi, “herhangi bir ülkedeki siyasal sistemin işlevi, … var olan ekonomik yapıları ve buna ilişkin güç ilişkilerini düzenlemektir, ama asla radikal bir şekilde değiştirmek değildir. Siyasetçilerin istedikleri değişimleri yapma yetisine sahip oldukları … siyasetteki büyük bir aldanmadır …” (Alternatives‘den alıntı, no. 5, s. 19).

Bu nedenle, devlet halkı marjinalleştirmesinin yanısıra “bizim” temsilcilerimizi de marjinalleştirir. Erk seçilmiş organlarda değil de bürokraside olduğu için, halkın denetimi giderek anlamsızlaşır. Bakunin’in belirttiği üzere, “hürriyet ancak … (devletin) halkın denetiminde olması geçerli olduğunda geçerlidir. Aksine, böylesi bir kontrol hayali olduğunda, halkın bu özgürlüğü de keza hayali hale gelir.” (Bakunin’in Siyasi Felsefesi, s. 212).

Bu ise devlet merkezciliğinin, hürriyete ve onun altındaki insanların çoğunun iyiliğine [ing. well-being, refah, mutluluk] karşı ciddi bir tehlike kaynağı olabileceğidir. Ancak, bazı insanlar devlet merkezciliğinden faydalanmaktadır –erke sahip olan ve bunu kullanmak üzere “kendi hallerine bırakılma”yı arzulayanlar: yani yönetici seçkinlerin iki kesimi, sermaye ve devletin bürokratları (bir sonraki kısımda ayrınlarıyla tartışılacağı üzere). 
 

B.2.5 MERKEZİLEŞMEDEN KİMLER FAYDALANIR?

Birisi veyahut bir grup faydalanmadıkça, hiçbir toplumsal sistem var olamaz. İster devlet olsun isterse şirket, merkezileşme için de durum farklı değildir. Merkezileşme her durumda doğrudan en yukarıdakiler için faydalı olur, çünkü aşağıdakilerin kontrol edilmelerine ve daha etkin bir şekilde yönetilmelerine imkan tanıyarak, onları aşağıdakilerden korur. Bu nedenle merkeziyetçiliği desteklemek, bürokratlar ve siyasetçilerin doğrudan çıkarınadır.

Kapitalizmde, iş alemi sınıfının çeşitli kesitleri de devlet merkezciliğini desteklerler. Bu sermaye ile devlet arasındaki sembiyotik [ing. symbiotic, ortak yaşayan canlılar] bir ilişkidir. Daha sonra tartışılacağı üzere (Kısım F.8‘de), devlet piyasanın “ulusallaştırılması”nda –yani “serbest piyasa”nın topluma dayatılmasında– önemli bir rol oynamıştır. Erki temsilcilerin elinde merkezileştirerek ve böylece bir devlet bürokrasisi yaratarak, sıradan insanlar zayıflatılmış ve böylece zenginlerin çıkarlarına dokunmaları daha düşük olasılıklı olmuştur. “Bir cumhuriyette” yazıyor Bakunin, “sözde Devlet tarafından temsil edilen insanlar, yasa adamları, … kendi faydaları için olduğu kadar imtiyaz sahibi mülkiyetli sınıfların daha büyük fayda edinmesi“için, “bürokratik dünya” sayesinde “gerçek ve yaşayan insanların boğazını sıkacak ve sıkmaya devam edecektir” (Op. Cit., s. 211)

Zengin iş aleminin çıkarları tarafından ilerletilen artan siyasal merkezileşmenin örnekleri kapitalizmin tarihi boyunca gözlenebilir. “Merril Jensen, devrimci Amerika’da ‘şehir hükümetinin tabiatının ateşli tartışmalara yol açtığını’ belirtiyor. … Şehir toplantıları … ‘devrimci faaliyetin odak noktası olmuştu’. Amerikan devriminden sonra başlayan anti-demokratik tepki şehir toplantısı hükümetlerinden kurtulma çabasıyla damgalanmıştı. … Muhafazakar unsurlarca, ‘şehirlerin kentsel bölgelerden seçilen belediye başkanları ve konseyler tarafından yönetileceği anonim [ing. corporate, birleşik] (belediyesel bir hükümet) biçiminin’ oluşturulması için girişimler yapıldı. … (T)üccarlar, ‘şehir toplantılarından kurtulmak için devamlı surette anonimleşmeyi desteklediler’ …” (Murray Bookchin, Ekolojik Bir Topluma Doğru, s. 182)

Burada yerel politika yapımının çoğunluğun elinden alındığını ve (hep zengin olan) bir azınlığın elinde merkezileştirildiğini görüyoruz. Fransa başka bir örnektir:

Hükümet … (tüm hanehalklarından meydana gelen) halk meclislerini [ing. folkmote] ‘fazlasıyla gürültülü’, fazlasıyla itaatsiz buldu; ve 1787’de, yerine zengin köylüler arasından seçilen bir belediye başkanı ve üçle-altı arası vekilden meydana gelen seçilmiş konseyleri geçirdi” (Peter Kropotkin, Karşılıklı Yardımlaşma, s. 185-186).

Bu, karar alma gücünün bir azınlığın elinde merkezileştirilmesiyle işçi sınıfının zayıflatılması genel hareketinin bir parçasıydı (Amerikan devriminde olduğu gibi). Kropotkin işleyen bu sürece işaret ediyor:

Anayasal yasaları çıkarmak ve yüksek soyluluğa hakim olmak için halkın desteğini almayı hedefleyen orta sınıflar, –artık halkın kuvvetini görmüş ve hissetmiş olarak– halka hükmetmek, onları silahsızlandırmak ve onları tekrar boyun eğmeye zorlamak için ellerinden geleni yapıyorlardı.(…)

Mahkemenin elinden kayıp giden politik iktidarın halkın eline geçmemesi için yasal düzenlemeler yapmak amacıyla koşuşturuyorlardı. Böylece … Fransa’nın, aktifyurttaşların hükümette yer alacağı ve pasif yurttaşlar adı altında halkın büyük kesimini oluşturanların ise politik hakların tamamından yoksun olacağı iki sınıfa bölünmesi (önerildi). … (Ulusal) Meclis, … en yoksul kesimleri Hükümet’ten dışlama ilkesini daima koruyacak [şekilde] Fransa’yı bölgelere ayırdı. … Asli [ing. primary] meclislerde yer alamayacak olan … halk yığınlarını asli meclislerden dışladılar, ve [yasaya göre] (Ulusal Meclise temsilciler seçen) seçmenleri, belediyeleri ve herhangi bir yerel otoriteyi aday gösterme hakları olmayacaktı …

Ve son olarak, seçmen meclislerinin sürekliliği yasaklandı. Orta-sınıf yöneticiler bir kere atandıklarında, bu meclisler bir daha toplanmayacaktı artık. Kısa zaman sonra dilekçe verme ve önerge sunma hakları bile alındı –‘Oy kullan ve dilini tut!’ Köylere gelince, … komünün işlerinin idaresinden sorumlu olan … [köy] sakinleri genel meclisi … yasayla yasaklanıyordu. Bundan böyle yanlızca iyi halli köylüler, [yani] aktif yurttaşlar, belediye başkanını ve köyün orta-sınıfına mensup üç veya dört erkekten oluşan belediyeyi atamak üzere yılda bir kere toplanma hakkına sahip olacaklardı.

Benzer bir belediyesel örgütlenme şehirler için de yapılmıştı …

(Böylece) orta-sınıflar, belediyesel erkin topluluğun iyi halli üyelerinin elinde kalması için her türlü önlemle kendilerini kuşatmışlardı.” (Büyük Fransız Devrimi, Cilt 1, ss. 179-186)

Yani merkezileşme erkin halk kitlelerinden alınarak zenginlere verilmesini amaçlıyordu. Halkın gücü (Kropotkin’in sözleriyle, “anarşizmin ilkelerini” ve “Doğrudan Kendinden Yönetimi … uygulamayı ifade eden” (Op. Cit., s. 204 ve s. 203))– –Paris’in “Kesimleri” ve “İlçeleri” gibi popüler meclislere ve köy meclislerine dayanıyordu. Ancak, Ulusal Meclis “yanlızcaaktif yurttaşların … seçimsel ve idari meclislerde yer almasına (izin vererek), … ilçelerin gücünü azaltmak … (ve) Devrimin yuvalarını bastırmak için her şeyi denedi.” (Op. Cit., s. 211) Böylece devlet “herşeyi kendi ellerinde merkezileştirmeye çalışırken, merkezi hükümet durmaksızın bölgeleri otoritesine tabi kılmaya çalışıyordu. … Halk örgütlenmelerinin … tüm … idari işlevlerini elinden alıyor, … bölgelerin ölümü anlamına gelecek [şekilde] onları polis meselelerinde bürokrasisine tabi kılıyordu.” (Op. Cit., cilt 2, s. 549 ve s. 552)

Görülebileceği üzere, zenginlerin erki kendi ellerinde merkezileştirmeleriyle Fransız ve Amerikan devrimlerinin her ikisinde de benzeri bir süreç gözlenir. Bu, işçi sınıfından insanların (yani çoğunluğun) karar alma süreçlerinden dışlanmasını ve başkalarının yasa ve erkine tabi kılınmasını sağladı. Bu ise, tabii ki temsilcileri erke sahip olan azınlık sınıfının işine geliyordu. (Murray Bookchin’in Üçüncü Devrim eserinin birinci cildi Fransız ve Amerikan devrimlerini ayrıntılarıyla tartışmaktadır).

Devrimin ardından ABD’de eyalet ve devlet seviyesinde erkin merkezileşmesi cesaretlendirildi, çünkü “Anayasa yapıcıların çoğunun güçlü bir federal hükümet kurulmasından doğrudan çıkarları vardı … büyük ekonomik çıkarların korunması için güçlü bir merkezi hükümete gereksinim vardı.” (Howard Zinn, Birleşik Devletler Halkının Tarihi, s. 90) Özellikle devlet merkeziyetçiliği, ABD toplumunun kapitalizmin hakimiyeti altındaki bir kalıba dökülmesi için hayati nitelikteydi:

İç Savaşı takip eden otuz yıl içinde, mahkemelerde yasalar giderek kapitalist gelişmeye uygun şekilde yorumlandı. Bunu inceleyerek, Morton Horwitz (Amerikan Hukukunun Dönüşümü) iş aleminin büyümesinin önünde durduğunda, İngiliz genel yasasının [ing. common-law, örf ve adete dayanan hukuk] artık kutsal sayılmadığna işaret ediyor. … İş adamlarının zararları hakkındaki kararlar, tahmin edilemez olan jürilerin elinden alınarak yargıçlara verildi … Mallar için adil fiyat düşüncesi mahkemelerde yerini sorumluluk alıcıya ait (alıcılar dikkatli olsun) fikrine bıraktı … çalışan insanların aleyhine ayrımcı olan sözleşme kanunu tasarlandı … Kanunun iddiası işçi ile demiryolu [şirketinin] eşit pazarlık gücüne sahip olduğu idi … ‘Halka tamamlandı; piyasa sisteminin ürettiği eşitsizlik biçimlerini basitçe onaylayan bir yasaya ulaşıldı.’ ” (Op. Cit., s. 234)

ABD devleti, seçkinci liberal doktrin üstüne kuruldu ve etkin bir şekilde (“bireysel hürriyet” adına) demokratik eğilimleri azaltmayı amaçladı. Pratikte olan şey ise (hiç de şaşırtıcı olmamak üzere), zengin seçkinlerin kendi çıkarlarını ve güçlerini korumak ve genişletmek için devleti halk kültürünü ve genel hakları zayıflatmak için kullanması oldu. ABD toplumu, süreç içinde kendi zihinlerinde reforme edildi:

Ondokuzuncu yüzyılın ortasına gelindiğinde, hukuk sistemi çiftçilerin, işçilerin, tüketicilerin ve toplumdaki diğer daha az güçlü grupların zararına, ticaret ve sanayi insanlarının avantajına yeniden şekillendirilmişti. … [Hukuk sistemi] refahın toplumdaki en zayıf gruplar aleyhine hukuki olarak bölüşülmesine etkin bir şekilde yardım etti.” (Horwitz, Zinn’in alıntısı, Op. Cit., s. 235)

Modern zamanlarda, devletin merkezileşmesi ve genişlemesi, hızlı bir sanayileşme ve iş aleminin büyümesiyle yakın bir ilişki içinde devam etti. Edward Herman’ın işaret ettiği üzere, “dengeleyici bir şekilde sendikaların ortaya çıkışını ve hükümetin büyümesinin bastırılmasını, büyük ölçüde temin eden iş aleminin hacminin ve gücünün büyümesiydi. İş aleminin ötesinde büyüklük, büyük ölçüde iş alemindeki büyüklüğe karşı bir yanıttı.” (Şirket Denetimi, Şirket İktidarı, s. 188 –keza bakınız Stephan Skowronek, Yenni Amerikan Devletinin İnşası: Ulusal İdari Kapasitelerin Genişlemesi, 1887-1920) Devlet merkeziyetçiliği daha büyük ve iyice tanımlanmış piyasaların yaratılması için gerekliydi; ve çıkarlarına uygun davrandığı sürece iş alemi tarafından desteklendi (pazarlar genişlediğinde, devletin mülkiyet yasalarını standartlaştırması ve dayatması vb. için). Öte yandan, bu “daha büyük hükümet” yönündeki gelişme, devletin gücünü kitlelerin etkisinden daha fazla yalıtıp daha sağlam bir şekilde zenginlerin eline verirken, (–devlet zenginler tarafından idare edildiğinde bekleneceği üzere– devlet tarafından sıklıkla sübvansiyonlar ve korumacılıkla desteklenen) büyük iş aleminin büyüyebileceği ortamı da hazırladı. “(Y)önetim yapıları, yurtiçindeki güçler etrafında, son birkaç yüzyılda ekonomik güçler [etrafında] birleşme eğiliminde” (Noam Chomsky, Dünya Düzenleri, Eskisi ve Yenisi, s. 178) olduğu için bu gibi gelişmeleri görmekten şaşırmamalıyız.

Devlet merkeziyetçiliği, [hükümetin] kendi kuklaları olmasını sağlayarak iş aleminin hükümeti kontrol etmesini ve politik süreci etkilemesini kolaylaştırır. Örneğin, AB’den en çok yararlananlar “esasen AB’nde merkezi olan çokuluslu şirketlerin (toplam satışları (1991’de) –AB endüstriyel üretiminin yaklaşık olarak % 60’ını– 500 milyar $’ı aşan en büyük 20 Avrupa şirketinden 11’inin) başkan veya üst yöneticilerden oluşan bir seçkinler lobi grubu” [olan] Avrupa Yuvarlak Masasıdır [ing. European Round Table] (ERT). Bu organ üstüne çalışan iki araştırmacının not ettiği üzere, ERT “kulis yapmakta o kadar ustadır ki … pekçok ERT önerisi ve ‘vizyonu’ Komisyonun zirve toplantılarında gizemli bir şekilde geviş getirilmektedir.” ERT “daha esnek [çalışma] saatlerini, mevsimlik sözleşmeleri, iş paylaşımını ve part-time çalışmayı desteklemekte, emek piyasasının daha esnek olması gerektiğini iddia etmektedir. 1993’de, ERT’nin önerilerini yapmasından yedi yıl sonra (ve pekçok ülke Maastricht Sözlemesini ve onun “sosyal başlığı”nı kabul ettikten sonra), Avrupa Komisyonu … Avrupa’daki emek piyasalarının daha esnek olmasını (öneren) … resmi bir broşür [ing. white paper] yayınladı.” (Doherty ve Hoedeman, “Yol Çapulcuları“,Yeni Devlet Adamı, 11.04.1994, s. 27)

Bugünkü küreselleşme, NAFTA ve Tek Avrupa Pazarı lafları, devletin büyümesinin ekonomik büyümenin belirlediği yolu takip ettiği, alttan alta işleyen bir dönüşüme işaret etmektedir. Basitçe koymak gerekirse, ulusötesi şirketlerin ve küresel finans piyasalarının büyümesiyle, ulus-devletin bağları ekonomik olarak gerekenden fazla bir hale gelmiştir. Şirketler çokuluslu hale geldikçe, devletlerin diğerlerini takip etmesi, devletler arası anlaşmalar ve birlikler yaratarak “uluslar” ötesindeki piyasaları rasyonalize etmesi yönündeki baskılar arttı.

Noam Chomsky’nin belirttiği üzere, G7, IMF, Dünya Bankası ve benzerleri, “de facto dünya hükümeti“ni [oluştururlar]; ve “devlet gücünün tipik bir şekilde yaptığı üzere, ulusötesi devletin kurumları (halktan ziyade) diğer efendilere –bu olayda, finans ve diğer hizmetler, imalat, medya ve iletişim alanlarında yükselmekte olan ulusötesi şirketlere– hizmet eder.” (Op. Cit., s. 179)

Bu, kapitalistlerin herşey için devlet merkeziyetçiliğini arzuladıkları anlamına gelmez. Sıklıkla, özellikle de toplumsal meselelerde, iş aleminin onlar üstündeki denetimini artırmak için görece bir merkezsizleşmeyi (yani erkin yerel bürokratlara verilmesini) sıkça tercih ederler. Denetimin yerel alanlara devredilmesiyle, büyük şirketlerin, yatırım şirketlerinin ve benzerlerinin yerel hükümet üzerindeki gücü orantısal olarak büyümektedir. Ek olarak, orta-ölçekli bir işletme bile yerel politikalara dahil olabilmekte ve etkileyebilmekte, sınırlayabilmekte veya doğrudan kontrol edebilmekte; işgücünü birbirine düşürebilmektedir. Özel [sermayenin] gücü “özgürlük”ün güvende olmasını sağlayabilir —kendi özgürlüklerinin.

Hangi bürokratlar kümesi seçilirse seçilsin, toplumsal gücü merkezileştirme gereksinimi, böylece de nüfusu marjinalleştirme iş alemi sınıfı için birincil önemdedir. Kapitalistlerin “büyük hükümet”e karşı çıkmasının genellikle finansal açıdan olduğunu hatırlamak önemlidir –devlet mevcut toplumsal artığı tükettiiği, böylece de rekabet halindeki çeşitli sermayelere dağıtmak üzere piyasalara kalan miktarı azalttığı için.

Kapitalistlerin “büyük hükümet” hakkında karşı çıktığı şey gerçekte, [hükümetin] yoksulların ve işçi sınıfının faydasına tasarlanmış sosyal programlara [yönelik] harcamalarıdır –sermayeye gidecek olan artığın bir kısmını “ziyan eden” (ve keza insanları daha az çaresiz ve dolayısıyla da ucuza çalışmaya daha az istekli yapan) “gayri meşru” bir işlev. Devleti özel mülkiyetin ve sistemin koruyucusu şeklindeki “klasik” –ve bunun dışında çok az şeyin [sorumluusu olma]– rolüne indirgeme yönündeki sürekli baskı bu nedenledir. Refah devleti hakkındaki sahte tartışmaları dışında, (siyasetçiler burslar, ulusal sağlık ve yoksullar için refah [hizmetleri] için hazinede “hiç para” olmadığını haykırırken) daha çok hapishane inşa etmek ve yönetici-sınıfın çıkarlarını ilerletmek üzere dışarıya askeri birlikler göndermek üzere daima fonlar bulabilmesi gerçeğiyle kanıtlanabileceği gibi, kapitalistler hükümetin (ve savunma harcamaları gibi “doğru” devlet müdehalesi biçimlerinin) en sadık destekçileridir. 
 

Anarşist Bakış


Kaynak: “B.2 Why are anarchists against the state?“, Anarşist Sıkça Sorulan Sorular.

http://geocities.ws/anarsistbakis/makaleler/sss-kisimb2.html 

(Uyarlama 9.5) 

January 2, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, somuru / tahakkum | Leave a comment

Murray Bookchin ve Ekoloji

 

Toplumsal ekolojistler ile derin ekolojistlerin ortaklaştıkları nokta, insanın doğaya egemen olduğu anlayışının eleştirisidir. İki düşünce arasındaki temel farklılıklar ise bu tespitin sonrasında kendilerini göstermeye başlar. Derin ekoloji ekolojik krizin kaynağında insan-merkezci düşünceyi görerek, ona alternatif olarak her türün bir değeri olduğu yönündeki biyo-merkezciliği ileri sürerken; toplumsal ekoloji için bu görüş, “doğal evrimi hiçe sayarak evrim sürecinde farklılaşmaların oluşturduğu çeşitliliği bir gelişim süreci olarak görmekten uzak” bir kavrayışa işaret etmektedir.Zira bu görüş, insanın doğal evrim içinde gelişen sinir sistemininsayesinde çevresini ve kendisini değiştirme kapasitesine sahip olduğunu yadsımaktadır. Ayrıca toplumsal ekolojiye göre, bu görüş, insanlar arasındaki ilişki biçimlerinin doğaya yansıtıldığı gerçeğini göz ardı etmektedir.(1) Böyle bakıldığında, toplumsal ek olojinin insan-insan ilişkisi içinde tespit ettiği sorun alanı insanın insan üzerinde kurduğu tahakküm ilişkisidir. Bu kapsamda toplumsal ekoloji, tekil bir varlık olarak görülemeyecek insanın oluşturduğu toplumsal ilişki biçimlerinin analizini ön plana çıkarmakta ve bu analizin eleştirisinden hareketle ekolojik bir toplumun olanaklarını formüle etme iddiasını taşımaktadır.

Toplumsal ekolojinin ekolojik krizin kaynağına yerleştirdiği tahakküm ilişkilerinin çözümlemesini yapan ve aynı zamanda pratiğinin örgütlenmesinde etkili olan isim Murray Bookchin’dir. ABD’deki Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nün kurucusu olan Bookchin, toplumsal ekolojinin sadece teorisini değil, pratiğini de belirleyen bir düşünür olarak değerlendirilmektedir. Geçtiğimiz yıllarda vefat eden Murray Bookchin, ABD’deki komünist hareketten troçkist harekete, oradan da liberter anarşist harekete kadar birçok toplumsal muhalefet hareketinin içinde yer almıştır.1950’li yıllarda ise çevre sorunları ile ilgilenmeye başlayan Bookchin, 1964 yılında yazdığı Ekoloji ve Devrimci Düşünce isimli makalesinde, ilk kez toplumsal ekoloji kavramını kullanmıştır. Bookchin, toplumsal ekolojinin felsefesini ve pratiğini ortaya koymaya başladığı bu yıllardan günümüze kadar gelen süreçte, birçok makale ve kitap yazarak toplumsal ekoloji hareketinin düşünce sistematiğini belirginleştirmiştir .

Toplumsal ekolojinin teori ve pratiği üzerine çok sayıda eser kaleme alan Bookchin’in görüşlerini incelerken, onun, Bakunin, Hegel, Marx, Kropotkin gibi birçok siyasal kuramcıdan etkilendiğini gözlemlemek mümkündür. Bookchin’in ekolojik krizin kaynağına toplumsal yaşamı konumlandırmış olması, görüşlerinin geri planına toplumsal yaşamın nasıl analiz edilmesi gerektiğine dair felsefi açılımlar yerleştirmesini de zorunlu hale getirmiştir. Dolayısıyla, Bookchin’in, büyük ölçüde etkilendiği bahsi geçen düşünürlerin eleştirisinden hareketle kendi toplumsal analizi için yeni bir felsefe geliştirmeye çalıştığını ileri sürmek mümkündür.

BOOKCHİN’İN DÜŞÜNCE SETİNDE DOĞA VE TOPLUM

Bookchin, modern düşünüş tarzlarının, var olan her şey olarak doğa, ihtimamlı bir ana olarak doğa, madde ve hareket olarak doğa, ya da mevsimsel döngülere dayanan süreç olarak doğa formülasyonlarının doğayı tanımlamak için yeterli olmadığı görüşündedir.(2) Ona göre doğa, cansızdan canlıya ve nihayet toplumsal olana doğru birikerek çoğalan evrimsel bir süreçtir.(3) Bu tanımdan yola çıkan Bookchin, insanı, toplum oluşturma becerisiyle ve aslında, bu becerinin altında yatan yeti olarak akıl ve istence sahip olmasıyla(4) hayvan ve bitkilerden ayırır. Böylece, insan ve insan olmayanları birbirlerinden ayıran özellik, insanların toplumlar; diğer varlıkların ise topluluklar oluşturmaları olarak karşımıza çıkar. İnsan toplumlarını eşsiz topluluklar yapan ve onları diğer tür topluluklarından ayıran ölçüt, onların “yaşam araçlarını korumada açıkça belirlenmiş sorumluluk, birlik ve kişisel ilişki biçimleri çerçevesinde genellikle son derece katı bir şekilde yapılanmış, kurumsallaşmış topluluklar olmalarıdır.”(5)

İnsanların oluşturduğu kurumsallaşmış topluluklar olarak toplum, doğanın dışında bir oluşum olarak kavranamayacağından, Bookchin, toplumu ikinci doğa olarak formüle eder. Zira insan diğer varlıklardan farklı olarak doğal dünyadan kendine eşsiz bir toplumsal düzen geliştirmiştir.Bu bağlamda, Bookchin’in düşünce setinde, birinci doğa doğal dünyanın, özellikle de organik dünyanın birikimsel evrimini açıklamak için kullanılırken; ikinci doğa, toplumun evrimi anlamına gelir ve bu iki doğa karşılıklı etkileşim halindedirler.(6) Bu etkileşim, kendisini hem birinci doğada hem de ikinci doğada gösterir. Böylelikle, insanı diğer varlıklardan ayıran ölçüt olarak, kurumsallaşma tek başına toplumsalın yani insanın oluşturduğu ikinci doğanın bir özelliği olarak kavranamaz.(7) Bookchin’e göre toplumsal tarihin inşasında doğal tarihin rolü, “karmaşık dinamik ekosistemler biçiminde, giderek karmaşıklaşan kendi gelişiminin bir aşamasından diğerine ortaya çıkan etkin, somut ve varoluşsal” olmasıdır.

Bookchin, toplumsal yaşam ile doğal tarih arasında tanımladığı bağımlılık ilişkisinin bir başka unsuru olarak da akıl ile doğal evrim arasındaki ilişkiyi ortaya koyar. Ona göre, toplum tarafından koşullandırılış olmasına ya da toplumsal evrim tarafından zenginleştirilmesine rağmen, insanın düşüncesi de doğal bir süreçtir. Dolayısıyla, “akıl da doğal dünya içinde kendi evrimsel tarihine sahiptir ve yaşam biçimlerinin daha etkin ve esnek olarak işlev görme sinirsel kapasiteleri artarken, yaşamın kendisi de kendisinin farkında olmaya ve kendiliğinden etkinliğe yol açan yeni evrimsel doğrultular yaratır.”(8) Ne var ki, Bookchin, akıl ve doğa arasında kurulan bu bağlantının, modern batı düşüncesinin epistemolojisi ile anlaşılamayacağını iddia eder.(9) Bu iddianın altında yatan düşünce ise, modern batı düşüncesinin uzun bir toplumsal tarihin bilgili sonundan bakarak epistemolojisini oluşturmuş olmasıdır. Bu tarihin başından bakıldığında, aklın toplumsal ve doğal evrimin bir sonucu olarak geliştiğini gözlemlemek mümkündür.

Bu çerçevede, Bookchin, kendisinin karşılıklı etkileşim olarak tarif ettiği evrimsel sürecin bir zorunluluk alanı olarak tarif edilmesine kesin bir biçimde karşı çıkar ve Batı düşüncesini bu bağlamda eleştirir. Ona göre, Batı düşüncesinin en değişmez fikirleri, doğanın acımasız bir zorunluluk bölgesi olarak algılanması ve onun amansız bir yasaya uygunluk ve yükümlülük alanı olarak görülmesidir.(10) Doğanın bir zorunluluk alanı olarak görülmesi ya insanlığın ‘doğal yasa’ diktasına teslim olması; ya da, doğadaki bu zorunluluk alanının fethedilerek, özgürlük alanına dönüştürülmesi düşüncesini beraberinde getirir.

Bu düşüncelerden ilkine derin ekolojinin, ikincisine ise Marksist düşünce setlerinin temelinde rastlanır. Oysa Bookchin’e göre Mekanist düşüncenin yarattığı toplum ve doğa arasındaki ikiliğin aşılması, bu ikiliğin bir öğesinin diğerine indirgenmesi ile mümkün olamayacaktır. Doğayı bir zorunluluk alanı olarak tarif eden hem Marksistler, hem de derin ekolojistler bu ikiliği aşmak için bu indirgemeyi kullanmaktadır. Derin ekoloji, doğayı öne çıkarırken, Marksistler, toplumu öne çıkarmaktadırlar. Bu noktada, Bookchin’in derin ekolojiye yönelik eleştirilerinden biri daha kendini gösterir: ona göre, Derin ekoloji, aşmayı hedeflediği ikiliği yeniden üretmektedir.

Doğanın zorunluluk alanı olarak görülmesinin yarattığı bir başka sorun da, doğanın ve toplumun evrimsel gelişimlerinin yarattığı potansiyellerin göz ardı edilmesidir. Bir zorunluluk alanı olarak doğa formülasyonu, ona hakim olma ile ona uyum gösterme seçeneklerini zorunlu seçenekler olarak ortaya koyar.

Bookchin’e göre, zorunluluk alanı ile özgürlük alanı arasındaki ayrım, hakimiyet ve sömürü ile birlikte ortaya çıkan bir toplumsal ideolojiden kaynaklanır.(11) Bookchin’in bakış açısından yaklaşıldığında, Yazı-öncesi toplumlar için böyle bir ayrım hiçbir zaman geçerli olmamıştır. Onlar doğayla boğuşmamış; aksine “yavaş ve sabırlı törenleri ile doğanın gönlünü alarak uyum içinde yaşamışlardır.”

Doğa ve toplum ikiliğini aşmanın yolu, birine ağırlık vermekten vazgeçerek,bütünsell iklerinin kavranmasından geçmektedir.(12) Bütünsellik düşüncesinin beraberinde getirdiği totaliterlik çağrışımlarını engellemek için Bookchin bütünselliği, değişmez bir türdeşlik olarak değil; aksine çeşitliliğin dinamik birliği olarak tanımlamaktadır. İşte, bu çerçevede, Bookchin’in, “doğada, denge ve uyuma sürekli değişen farklılaşma sürekli genişleyen çeşitlilikle ulaşılır” düşüncesinden hareketle, toplumsal ekoloji, bütünselliği yadsımadan toplumsal olan ile ekolojik olanı birleştirecek bir etiğin inşası peşinde koşmaktadır.(13)

DİYALEKTİK DOĞACILIK

Önceki kısımdaki görüşlerine istinaden, ekolojik krizin çözülmesinde radikal bir toplumsal değişim hedefleyen Bookchin, bu değişimin olanaklarını açığa çıkaracak bir felsefenin inşası doğrultusunda çaba harcamıştır. Bookchin’in geliştirdiği diyalektik doğalcılık düşüncesi, toplumsal ve doğal tarihin karşılıklı etkileşim halindeki evrimlerinin incelenmesinin anahtarı olarak değerlendirilebilir. Boockchin’in sunduğu bu anahtar, aynı zamanda, toplumsal ekolojinin düşünsel hattında ekolojik krizin kaynaklarının nasıl formüle edildiğini de açığa çıkarır. Bir başka deyişle, toplumsal ekoloji yaslandığı diyalektik doğalcılık düşüncesiyle, doğa ve toplum arasındaki ikiliği aşan bir toplumun ipuçlarını yakalama iddiasındadır. Bookchin, doğa ve toplum kavramlarını formüle ediş şeklinden de sezinlenebilen diyalektik düşünümünü, günümüzün hakim akıl anlayışını karşılamak üzere kullandığı uzlaşımsal akıl kavramsallaştırmasın ın eleştirisini yaparak açıklamaya çalışır. Ona göre, bir görüngünün sadece kendisi olabileceği ve olduğundan başka bir şey olamayacağı ilkesine dayanan uzlaşımsal akıl, “kesin olarak tanımlanmış görüngülerin içsel tutarlılığına ve uygulanabilirliğine bağlıdır.” Uzlaşımsal akıl, “durağan olarak algıladığı görüngüye, çözümlemeci amaçlar açısından değişmez, kesin sınırlarla yoğunlaşmaktadır.” Dolayısıyla, uzlaşımsal akıl, olma süreçlerini ve gelişim evresindeki potansiyellerin nasıl yapılandırılabileceğ ini incelemez. Buna karşılık, diyalektik akıl, bir görüngünün olduğundan başka bir şey de olabileceğini öngörmesiyle, gerçekliğin gelişimsel doğasını incelemektedir. Böylece diyalektik aklın, bir kendiliğin sadece belirli bir anda nasıl örgütlendiğini değil, özdeşliğini korurken bile, bu gelişme düzeyinin ötesine geçmek ve olduğundan başka bir şey olmak için nasıl bir hatta yürüdüğünü kavrama iddiasına sahip olduğu belirginleşir…

Ne var ki, bu görüşleri ile Hegelyen bir diyalektik öngörüye sahip görünen Bookchin, Hegel’in mutlak idealizmini ve evrensel bir Tin (Geist) fikrini reddetmenin (gerekli ve) mümkün olduğu görüşündedir. Benzer biçimde, kaba bir diyalektik maddecilik oluşturmakla itham ettiği Engels ise, ona göre, on dokuzuncu yüzyıl fiziğinin öncüllerine benzeyen doğal yasalarla diyalektik aklı harmanlamaktan ileri gidememiştir. Oysa, Bookchin’e göre, gerekli olan, diyalektik akıl biçimini, “Hegel’in göksel temelde karşı-doğalcı diyalektik idealizminden ve Ortodoks Marksistlerin cansız, bilimsel diyalektik maddeciliğinden” sıyırmaktır.Bookchin , işte bu gereklilikle yüzleşmek için diyalektik doğalcılık düşüncesini formüle etmeye yönelmiştir.

Diyalektik doğalcı düşünce, yukarıda ima edildiği üzere, Hegel’in geliştirdiği diyalektik düşünceden farklı olarak, “bütün” ve “bir” mutlakta son bulmaz; aksine tüm doğaüstü açıklamaları ortadan kaldıracak şekilde, sonluluk ve çelişmeyi kendi gelişimleri içinde potansiyellerini göz ardı etmeden doğal olarak görmeyi beraberinde getirir.Başka bir ifadeyle, diyalektik aklın görüngüleri ve şeyleri kavrayış şekli, çelişki ve sonluluğu açıklama noktasında, onların doğal oldukları ve içlerinde farklı potansiyelleri barındırdıklarını gözetmeyi içerir.

Bu kavrayışa istinaden, diyalektik doğalcılık düşüncesi, toplumsal ve doğal evrim süreçlerinin anlaşılmasında önemli açılımlar sağlamaktadır. Buna göre, toplum ve doğa arasındaki karşılıklı etkileşim ve evrimsel gelişim aşamaları da diyalektik doğalcılığın ayaklarından birini oluşturur. Aristoteles ve Hegel’in düşünce setinden diyalektik doğalcılığı ayıran özellik de bu noktada kendini gösterir. Hem Aristoteles, hem de Hegel, doğayı bir scala naturae (varlık merdiveni) olarak değerlendirmekteyken , diyalektik doğalcılık, doğanın evrimsel bir gelişimin içinde bir süreklilik olduğu iddiasını ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle dile getirildiğinde, diyalektik doğalcılığa göre, “hem geçmiş hem de gelecek, şu anı da kapsayan birikimsel, mantıksal ve nesnel bir sürekliliğin parçalarıdır.”Bu bağlamda, diyalektik doğalcılık doğal görüngüleri belirleyen olumsallığı, kendiliğindenliği açığa çıkarıp, olanın ötesinde, olması gerekeni de deşifre etmek ister; gerçekliğin sınırlarını, onu doğrudan yaşamış bugünün ötesine genişletmeye çalışır. Başka türlü söylendiğinde, gerçekliği varoluşsal bir süreklilik olarak algılamayı salık vererek, güncelin ötesine geçme hedefine imkan sağlayan diyalektik doğalcılık düşüncesi, etik için nesnel bir çerçeve oluşturmaya hizmet eder.Böylelikle, olması gerekeni formüle edebilen düşünüş şekli, olanı yargılayacak argümanlara da sahip olacaktır ki bu Bookchin’e göre, etiğin bizatihi ölçütüdür. Bu noktada, Bookchin’in üzerindeki Kropotkin etkisi kendisini hissettirir. Bookchin de, Kropotkin’e benzer bir şekilde, etiği, sadece kişisel beğeniler ve değerler sorunu olarak değil; kendini gerçekleştirmenin nesnel standardı olarak doğaya içkin bir şekilde kavramaktadır. (14)

Hem olanın hem de olması gerekenin incelenmesinin anahtarı olarak diyalektik doğalcılık, toplumsal ekolojinin felsefesini oluşturmasının yanı sıra, Bookchin’in ekolojik bir toplumun olanaklarını açığa çıkarmak için yaptığı tarihsel incelemelerinin de düşünsel zeminidir. Toplumsal ekolojinin düşünsel kaynaklarından bir diğerini de bu çerçevede, Bookchin’in yapmış olduğu bu tarihsel analiz oluşturmaktadır. Bookchin’in, yaptığı analizlerden konumuz açısından ilk elde önem arz edeni, ekolojik krizin temeline yerleştirdiği hiyerarşinin ortaya çıkışı olacaktır. 

EKOLOJİK KRİZİN KAYNAĞI OLARAK HİYERARŞİ 

Bookchin’e göre, “bugünkü insanlık durumunu derinden değiştirebilecek toplumsal olanakların önünü açan ya da engelleyen, teknikten çok kültür, emekten çok bilinç, sınıflardan çok hiyerarşi” olmuştur.(15) Bu bağlamda, Bookchin, hiyerarşi temelli bir analizin, sınıf analizini yadsımayacağını, aksine onu kapsadığını iddia eder.(16) Zira ona göre, hiyerarşinin doğa toplum ikiliğinin temelinde yer almaktadır.

Marksizm ve anarşizm, hiyerarşiyi göz ardı edip, sınıfları ya da devleti ön plana çıkardıkları için vaat ettikleri devrimi gerçekleştirememişle rdir.(17) Bu kısımda, Bookchin’in, toplumsal ekolojinin ekolojik krizin önüne geçmek amacıyla formüle ettiği ilke ve önerilere ilham veren bu görüşlerini açımlamak amacıyla, öncelikle organik toplumlarda hiyerarşinin ortaya çıkış serüveni Bookchin’in kaleminden izlenecek; ardından, hiyerarşinin sınıflı toplumlarda kendisini belirginleştirdiği hali ve bu hale geçişi, Bookchin’in nasıl formüle ettiği üzerinde durulacaktır.

ORGANİK TOPLUMLAR VE HİYERARŞİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Bookchin’in, ekolojik krizin temel kaynağı olarak formüle ettiği hiyerarşi, aslında doğa toplum ikiliğini yaratan bir unsur olarak kendini gösterir. Bookchin, ikinci doğaya özgü bir özellik olarak formüle ettiği hiyerarşinin, yazı-öncesi toplumlara tamamen yabancı bir kavram olduğu iddiasındadır. Benzer biçimde, insanın doğayı tahakküm altına alması da, yazı öncesi toplumlarda rastlamayan bir özelliktir. Zira, Bookchin’e göre, organik toplumlar, dünyayı, her biri birlik ve uyum için vazgeçilmez olan çok sayıda farklı parçanın bir bileşimi olarak algılamaktadır. Dünyanın bu biçimde kavranması, organik toplumlardaki doğa ve toplum algılarını da şekillendirmiştir. 

Organik toplumlarda, doğa yalnızca içinde yaşanılan mekan değildir, onların gözünden doğa “kehanetleri ile bilgi veren, kamuflajıyla güvenliğini sağlayan, kırık dallar ve ayak izleriyle sır veren mesajlar bırakan, rüzgarın sesinden uyarılar fısıldayan onu bitki ve hayvanda armağanlarıyla besleyen ve sayısız işlevi ve öğütleri topluluğun haklar ve ödevler ağına alınan bir katılımcıdır.” Doğanın topluluğun katılımcı bir parçası olarak görülmesi, doğanın toplumsallığının da göstergesidir.Doğanı n toplumsallığını, organik toplumların dillerinde arayan Bookchin bu konuda organik toplumlarda, tahakkümün olmadığı yönündeki kanıyı pekiştiren örneklerden bahseder. Bookchin, eşitlik, özgürlük gibi kavramların bu dillerde karşılıklarının bulunmaması ve bu toplumlarda eşit olmayan ve özgür olmayanın tanımlanamaz oluşuna dayanarak, bu toplumların bu kavramlara ihtiyaç duymadığına işareti eder. Benzer bir şekilde, organik toplumlarda, modern dillerde baskıyı ifade eden kelimeler, dayanışmayı ifade etmek için kullanılmıştır. Bookchin’in bu konuya dair verdiği ilgi çekici örneklerden biri şefin halkını yönetmediği, onlarla birlikte durduğu örneğidir.Ne var ki, Bookchin’e göre, hiyerarşi bir biçimde organik toplumlarda söz konusu olabilmiştir. Bunun nasıl meydana geldiği üzerine araştırmalarını yoğunlaştıran Bookchin, organik toplumların işbölümünün cinsel kriterlerce oluşturulduğunu, türdeş olmayan, evlilik bağıyla bağlı ailelerle, doğrudan birbirleriyle kan bağıyla bağlı aileler gibi birbirlerine yardım etmeleri zorunlu ailelerden oluştuğu yönünde bir tanımlamaya girişir. İşbölümünün cinselliğe göre belirlenmesi, yavaş yavaş erkeğin üstlendiği görevlerle bağlantılı bir şekilde, erkeğin üstünlüğünün belirgin olduğu toplumları ortaya çıkarmıştır. Bu noktada Bookchin, bugüne değin yapılan birçok antropolojik çalışmada, bu durumun temel nedeni olarak erkeğin fiziksel olarak daha güçlü olması, ya da kadınların soyut düşünceye yatkın olmamaları gibi açıklamaları eleştirmekte ve bunu kadına yönelik erkek önyargılarına bağlamaktadır. Ona göre, kadın ile erkek arasında işbölümü ayırımının temelinde, insan türünün yavrularının daha fazla ilgiye ihtiyaç duyması, bu ilginin yavruya en yakın anne tarafından sağlanması yatmaktadır. Bookchin, cinse dayalı işbölümünün, hiyerarşinin ortaya çıkışındaki etkisini, erkeğin, sivil alanının genişlemesiyle açıklar.(18)

Buna göre, kadın yavrusuyla birlikte ev yaşamı ile ilgilenirken erkek, dışarıda kendine ait başka bir alana sahiptir. Hiyerarşinin ortayaçıkışında bu sivil alan önem kazanacaktır. Diğer yandan, Bookchin, hiyerarşinin ortaya çıkışında, cinsler arası ekonomik işbirliğine nazaran, yaşlıların ayrıcalıklı konumlarının etkisini de öne çıkarır. Bookchin’in bu noktayı açıklamak üzere öne sürdüğü sebeplerden ilki, cinse dayalı ekonomik işbölümünün birbirini tamamlamasına karşılık, yaşlı ile gencin birbirini tamamlayamayacağıdır . Bu konuya ilişkin öne sürdüğü ikinci sebep ise, yaşlıların topluluğun en vazgeçilebilir üyeleri olması ve dolayısıyla yaşlıların yaşamında her zaman bir güvensizliğin gözlemlenebilir oluşudur. Bookchin’in öne sürdüğü bir başka sebep ise, organik toplumların yazı öncesi toplumlar olmaları, dolayısıyla bu toplumlarda tarihsel birikim, atalık bağları, ritüeller ve hayatta kalma tekniklerinin yaşlılar aracılığıyla aktarılıyor olmasıdır.(19)

Hiyerarşinin ortaya çıkışının temel sebebi olan yaşlılar, topluluktaki yerlerini korumak için, bilgi birikimini kullanmaları, daha sonrasında, Batı uygarlığının baskıcı akıl tarzının tohumlarını taşır. Ona göre, “bu akılcılık, cinsel işbölümüne bağlı olarak erkeğin alanı haline gelmiş sivil alanı ev içi alanın karşısına yerleştirerek toplumsal iktidarın kurumsallaşmasının yolunu açmaktadır.” Tüm bunlara ek olarak, yaşlıların toplulukta işgal ettikleri bilgelik konumu zaman içinde, şamanın büyüleriyle doğaya müdahale etmeye başlamasına dönüşür. Böylece, topluluğun doğa ile kurduğu bütünlük ilişkisindeki ilk yarılma kendini gösterir. Şamanın yaptığı büyülerin etkilerinden doğrudan sorumlu tutulması, onu, iktidarını topluluğun tamamı ile değil, ayrıcalıklı bir grup ile paylaşarak pekiştirmeye iter. Böylece ikinci doğanın evriminde kilit bir önem arzeden hiyerarşi toplumsal yaşamın bir parçası olarak kendini göstermeye başlar. Bu süreç ise, insanın doğayı tahakkümü maltına almasıyla zirvesine ulaşacaktır.

HİYERARŞİK TOPLUMLARDAN SINIFLI TOPLUMLARA

Bookchin’in tarihsel analizinde, hiyerarşik toplumlardan sınıflı toplumlara geçiş, maddi ve öznel düzeyler olmak üzere iki düzeyde gerçekleşmektedir. Maddi kayma, şehrin, devletin, otoriter bir tekniğin ve örgütlü bir piyasa ekonomisinin gelişimiyle kendini gösterirken, öznel kaymalar baskıcı değerler etrafında kendini gösterir.3 Hiyerarşi bir kez ortaya çıktıktan sonra, Bookchin’in öznel düzey olarak adlandırdığı hakimiyet epistemolojilerinin gelişmesiyle kurumsallaşır. Bookchin’e göre, hiyerarşik toplumdan sınıflı topluma geçişin iki düzeyinden biri olarak formüle edilen maddi düzeyde şehrin ortaya çıkışı özellikle belirleyici
olmuştur.Kentler, kan yemini ile birbiriyle ve doğa ile bağımlı ilişkilerin yerine, toprağa bağlı ve zaman içerisinde ekonomik çıkarların atalık özelliklerinin yerini alacağı mekanlar olarak ortaya çıkmıştır. Bookchin, kentlerin ortaya çıkışını incelerken, Çatalhöyük üzerine yapılan araştırmaların bulguları ile paralel ancak yaygın düşünüş şeklinden farklı olarak, kentlerin maddi bolluğun zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmadıklarını, dinsel bir kökene sahip olduklarına işaret eder.(20) Bu perspektiften bakıldığında, kentin ilk habercisi pazaryeri değil, sonradan tapınakla çevrilecek olan mezar yerleridir.

Bookchin kentlerin ortaya çıkışının önemli etkiler yarattığını ileri sürer: Kentin yarattığı geniş toplumsal düzenleme, beraberinde kabile ve erken dönem köy yaşamının derinlerinde yatan kimi önemli özelliklerin terk edilmesini getirdi. Toprağın ve doğal kaynakların ortak mülkiyetinin yerini özel mülkiyet aldı. Bu kaynakların mülkiyetine dayalı ve işlenmesine dayalı kategoriler olarak sınıflar, statüye dayalı geleneksel hiyerarşilerin içinden çıkarak ekonomik hiyerarşiler biçimini aldılar; böylece kölelerle efendiler, Roma özelinde pleblerle particiler, serflerle lordlar ve son olarak da proleterle kapitalistler karşı karşıya geldiler. Bu çerçevede, Bookchin’in, sınıflı toplumlara geçişin ikinci düzeyi olarak değerlendirdiği öznel düzey, bir başka ifadeyle hakimiyet epistemolojilerinin gelişiminin başlangıcında, baskıcı aklın hakimiyetini görmesi şaşırtıcı değildir. Ona göre, baskıcı akılcılığın hakimiyeti, organik toplumlarda şamanın etkisi ile kötü niyetli ruhların esrarlı işleri olarak görülen felaketlerin, topluluğun günahları için verilen cezalara dönüştürülmesi ile kendini gösterir. Bu dönüşüme paralel bir diğer dönüşüm ise, topluluğun bir parçası olarak görülen doğa yerine cezalandırıcı bir doğa kavrayışının belirmesi ile söz konusu olur. Bookchin, bu noktada, topluluğun doğa ile kurduğu bütünlük ilişkisinde bir yarılma ortaya çıktığını iddia eder. Bu yarılmanın mekanı olarak şehir ise, kutsal alan ile doğal dünya arasındaki sınırın çizilmesi açısından belirleyici bir rol oynamıştır.Bir zamanlar herkese açık topluluk toprakları ve ürünleri, ruhani birlik (şaman) aracılığıyla isteklerini, ihtiyaçlarını ve emirlerini bildiren doğaüstü bir tanrının ihsanları olarak görülmeye başlanmıştır. Doğa ile doğaüstü arasında yaratılan bu ayrımla ruhani birlik, sınıfa dönüşür.Bunların yanında, hiyerarşik toplumlardan sınıflı toplumlara geçişte, tekniğin oynadığı rolünün de yadsınamayacağı görüşündedir. Ne var ki, teknolojik gelişmelerin etkisinin öznel alandaki değişiklikler kadar zorlayıcı bulmamaktadır. Ona göre, bu teknolojiler, maddi yaşamın düzenlenmesinde başat bir rol oynamakla beraber öznel alandaki değişim, toplumsal yaşamın doğrudan karın maksimizasyonu üzerinden örgütlenmesi üzerinde daha çok etkili olmuştur. Bookchin için teknik de, toplum gibi zaman içinde farklı anlamlar kazanan bir kavramdır. Helenik toplumda tekniğin bütünsel bir anlam taşıdığı, toplumsal etiğin ve politik yapıların da tekniğin bir bileşeni sayıldığı düşüncesinden hareketle Bookchin, kapitalist toplumlar için tekniğin taşıdığı anlamın doğa üzerindeki yıkıcı etkisini hakimiyet epistemolojilerine borçlu olduğu düşüncesindedir. Dolayısıyla toplumsal yaşamın içinde farklı anlamlar kazanan tekniğin geliştirilmesi, insan doğa arasında kurulan ilişkide verili bir yarılmanın değil, toplumsal yaşamın örgütleniş şekillerine içkin bir ayrımın sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda, yeniden toplumsal ekolojinin ekolojik krizin kaynağına yerleştirdiği hiyerarşinin en kristalize olmuş temel kaynak olarak kendini gösterdiğini söylemek mümkündür. Zira tekniğin nasıl bir anlamı ve kullanım kazanacağı da toplumsal yaşamın içinde belirginleşen kurumlarla birlikte anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla, Bookchin’e göre, kapitalist toplumun, insanlığın ruhsal donanımının bir parçası haline getirdiği yarışmacı zihniyetin ellerinde olan teknik, doğa üzerinde yıkıcı bir etki yaratmaktan öteye gidememiştir. Bookchin’in sınıflı toplumların bir hali olarak tasarladığı kapitalizm, ona göre, kendisinden önceki doğa toplum ayrımını sadece onaylamakla kalmamış, aynı zamanda doğanın talanını toplumun temel yasası haline getirmiştir(21)

Bookchin kapitalizmin öznel düzey üzerindeki etkisini şu şekilde özetler. : 

“tarihte ilk defa rekabete “sağlıklı”, ticarete “serbest”, bir şey olarak bakılıyor, biriktirme “tutumluluğun”, bencillik ise kamu yararının hizmetinde olan “gizli bir el” gibi işleyen öz çıkarın belirtisi sayılıyordu. “Sağlık”, “serbestlik”, “tutumluluk” ve “kamu yararı” kavramları yalnızca doğanın değil, insanın da sınırsız bir yayılmaya ve sorumsuz yağmaya maruz bırakılmasının bahanesi oldular.”(22) Bookchin, yaşamın devamı için kapitalizm ve tahakkümün sona erdirilmesinin elzem olduğu görüşündedir.341 Bu noktada, böyle bir sona erdirişe yetkin bir insan formülasyonuna sahip olduğunun altını çizmek üzere, tarihsel perspektifi ve diyalektik doğalcılığı bir arada ele alındığında, onun tarihi, sadece tahakkümün mirası üzerinden değerlendirmediği de vurgulanmalıdır. Onun perspektifinden yaklaşıldığında, tarih tahakküm mirasını içerdiği gibi, özgürlük mirasını da içermektedir. Örneğin, kentlerin aynı zamanda organik toplumlardan farklı olarak yabancıların dahil olabilecekleri alanları oluşturmaları, Bookchin’in kavramsallaştırmasın da toplumsal evrimin analizinin tahakkümün mirasını içerdiği kadar özgürlüğün mirasını da içerdiğinin kanıtıdır. Bu mirasın kendini ortaya koyabilmesi ise, ancak, toplumsal kurumların yaratıcısı insan türünün geliştireceği yeni bir ekolojik toplum ile mümkün olacaktır. Bookchin’in tahayyülünün dış hatlarını belirlediği bu ekolojik toplumun ilkelerini, geçmişin özgürlük mirasını göz önüne alarak belirlemek ise toplumsal ekolojinin hedefi olarak karşımıza çıkacaktır. Bu çerçevede, toplumsal ekoloji hareketinin ekolojik krizin kaynaklarına ilişkin geliştirdiği analizler ekseninde belirlediği ilke ve öneriler üzerinde durmak yararlı olacaktır.

Toplumsal Ekolojinin İlke ve Önerileri

Bookchin’in, yazı-öncesi, cinsiyet ayrımına ve yaşlılar hiyerarşisine yaslanan hiyerarşi ve tahakküm süreçlerini formüle etme biçimi, toplumsal ekolojinin kendi kökenini, “insanlığın (başlangıçtaki) kendi toplumsallığının farkındalığında”(23) lığına dayandırmasına zemin hazırlamıştır. Bu zemin üzerine inşa edilen toplumsal ekoloji için çağımızda toplumsal değişim bir tercih değil; bir zorunluluk olarak kendini göstermektedir. Toplumsal ekolojinin bakış açısından bakıldığında, yeni bir ekolojik toplumun inşasını oluşturacak ilkeler, köklü bir toplumsal değişimi hedeflemelidir. Bu bağlamda, bu toplumsal değişmenin nasıl olacağı ve bu değişimin neleri hedef alması gerektiği gibi sorulara yanıt arayan tartışmaların, toplumsal ekolojinin öncelikli gündem maddelerini oluşturduğu ileri sürülebilir. Bookchin’in tarihsel analizinin ve diyalektik düşüncenin gerektirdiği tarihte tahakküm mirasına paralel bir özgürlük mirasının da var olduğu düşüncesi bu tartışmaların çıkış noktasını oluşturmaktadır. Bu nedenle, Bookchin’in düşünce setinde yer alan özgürlük mirasının nasıl kavramsallaştırıldığ ı üzerinde durmak önemli açılımlar sağlayacaktır. Zira, Bookchin’in özgürlük mirasına yaslanarak, ekolojik bir toplum tahayyülü doğrultusunda ortaya attığı ilke ve öneriler, Toplumsal Ekolojinin söylem ve hareket alanları ile pek çok noktada örtüşmektedir.

Bookchin, kurulacak bir ekolojik toplumu, hiyerarşi ve tahakkümün bütün şekillerinin, sınıflar ve mülkiyetin ortadan kaldırıldığı, kentlerin eko-topluluklara ayrıldığı, bu eko-toplulukların içinde yer aldıkları ekosistemlere uygun biçimde yaşadığı, teknolojinin kirlenme yaratmayacak şekilde ve yerel enerji kaynaklarından yararlanılacak şekilde düzenlendiği, sağlıklı bir yaşamı destekleyen yeni bir ihtiyaç anlayışının yerleştiği ve son olarak, insanların değil, şeylerin yönetildiği, bilincin ve yaşam tarzının tümden farklılaştığı bir toplum olarak tarif etmektedir(24)Bu şekilde tasarlanmış bir ekolojik toplumun inşasında, değişimin nasıl gerçekleştiği de Bookchin için önemlidir. Ona göre, bu değişim, bir doğal kendiliğindenlik olarakkendini göstermelidir. Zira, tarihte zorlama yoluyla yapılan tüm toplumsal değişimler, eğitimli ve bilgili bir halk tarafından desteklenmediği için kendi içlerindeki en idealist ve hümanist değerlerini yok etmişlerdir.Böyle bakıldığında Bookchin, toplumsal değişmenin önündeki ilk engel olarak iradelerini halkın kendiliğinden hareketlerine ikame eden liderleri gösterir.Ona göre, toplumsal değişime ulaşmak için yaşam tarzlarının dönüşümü zorunludur ki bu ancak siyasetin yeni bir formülasyonu ile mümkün olacaktır. Bu değişimin toplumsal yaşamın örgütlenişine olan yansıması ise kendini özgürlükçü yerel yönetimlerden oluşmuş konfederalizm olarak kendini göstermektedir. Bu çerçevede, tarihe içkin özgürlük mirasının kendiliğinden açığa çıkmasının yollarını incelemenin de toplumsal ekolojinin kendisine biçtiği görevlerden biri olduğu ileri sürülebilir. 

Siyasetin Yeni Bir Formülasyonu ve Eğitim

Toplumsal ekoloji hareketi, önüne koyduğu temel hedef olarak ‘her türlü tahakküm ilişkisinin ortadan kaldırılması’nın, siyasetin günümüzdeki hali çerçevesinde mümkün olmadığı görüşündedir. Toplumsal ekoloji, bir yandan tarihe mündemiç özgürlük mirasını serimlemeye çabalarken, diğer yandan siyasetin günümüzdeki anlamının ötesine geçen, kendini gerçekleştirmenin bir aracı olarak da var olabilen bir siyaset tahayyülünü arzular. Bu noktada, toplumsal ekolojinin bu doğrultudaki tahayyülünü netleştirmek üzere, siyasetin geçirdiği anlam değişikliklerini takip ederek, bu yeni siyaset algısının ekolojik bir toplumun inşasında oynadığı role dikkat çekmek önemli açılımlar sağlayacaktır. Bu açılımların peşine düşen bir çaba ise, karşımıza, yeniden Bookchin’in düşünce setini çıkaracaktır. 

Organik toplumların, doğa ile kurdukları bütünlük ilişkisinin bozulmasının yansıdığı mekan olarak kentler, aynı zamanda Bookchin için, insanlara özgü toplumsal yaşamın özgürlük mirasının da yaratıldığı mekanlar olarak kendilerini göstermişlerdir. Kent ve kentleşme kavramları arasında ayrım yapan Bookchin için kent, siyasetin ve yaşamın mekanı, yurttaş figürü eliyle katılımın mekanı; kentleşme ise, yurttaşın karar alma mekanizmalarından uzaklaşmasıyla tarih sahnesindeki yerini alan bir süreçtir.(25)Başka bir ifadeyle, ekolojik krizin göstergelerinden birini oluşturan kentleşme olgusundan kavram olarak kenti ayıran Bookchin’in amacı, ekolojik toplumun yaratılacağı mekanlar olarak, yurttaşlık kavramının mekanı olan kentler tasarlayabilmektir.( 26) Bu çerçevede, ekolojik düşünceye verilen en büyük görev, ekolojik içerikli bir kent sakinliği kavramının geliştirilmesidir. Üstelik, Bookchin için, bugünkü kentsel problemlerin kaynağı da yurttaşlık kavramının anlam yitirmesiyle bağlantılıdır. Tarih içerisinde kentler, çeşitli biçimlerde “bir ayin merkezi,(tapınak kent), bir yönetim merkezi(saray kent), bir yurttaş kardeşliği (polis) ve bir lonca kenti (Ortaçağ Komünü)”olarak boy göstermişlerdir. Yurttaşlık kavramı ekseninde düşünüldüğünde, bu kentlerden Bookchin için temel önem arz edeni yurttaş kardeşliği kenti olan polistir. Polislerde yaşam ve felsefeyi ayrıntılı bir şekilde inceleyen Bookchin, o günden bugüne kadar gelen süreçte siyaset kavramının taşıdığı anlamlardaki değişimin de izini sürmektedir. Bookchin için Antik Yunan’daki yurttaşlık idealini oluşturan en önemli kavramı kendini geliştirme anlamına gelen paideadır. “Paidea, bireye kişisel ve politik eğitiminin verildiği bir okuldu; bu eğitim, aklın bağımsızlığına dayanmakta, ve bireye bir ortak yaşam sorumluluğu ve derin bir kişisel sorumluluk duygusu katmaktaydı”(27) Bir başka ifade ile, Padeia, bireyin yaşamının tamamını kapsayan bir eğitim sistemiydi. Padeia’nın siyasal alanın inşasında oynadığı rol de, burada kendini göstermekteydi. Bookchin’e göre, polisin yalnızca değerli bir amaç değil, aynı zamanda yurttaşın en yüksek erdemlerini şekillendirdiği bir okul olarak algılanması, siyasetin idari işlerin ötesinde, yurttaşların kamu çıkarlarına uygun bir şekilde eğitilmesini de kapsadığının işaretidir.Bu eğitim, Aristotelesçi politik bir hayvan olarak insan tasavvuruna da paralel bir şekilde, insan yaşamının anlamlı hale getiren yurttaş’ı karşımıza çıkarmaktadır. 

Bookchin’e göre, kent yaşamının belirgin öğesi yurttaş, kendi gelişiminin bir parçası olarak gördüğü polisi ‘en iyi yaşamın’ ifadesi olarak görmektedir. Bu karşılıklı bağımlılık ve bütüncüllük yaklaşımının en organik göstergesidir. Zira Atina demokrasisinin en önemli unsurunu, topluluğun yararına olanın kendi yararına olandan ayrılmadığı bir yurttaşlık fikri ve bununla bağlantılı kardeşlik duygusu oluşturur.Bu kardeşlik bağının sadece özgür erkekler için geçerli bir bağ olduğunun bilincinde olan Bookchin, bu dönemin siyasal alanının niteliksel özelliklerinin, katılıma ilişkin açılımlarından daha önemli olduğuna işaret eder. Bu çerçevede, iyi yaşamın aracı olarak politika anlayışı, toplumsal ekoloji düşüncesinin başat temalarından birini oluşturmaktadır. Toplumsal ekolojistlere göre, günümüzde siyaset ve yurttaşlık, devlet idaresi ve seçmen anlamına gelmektedir.Politika nın bu hale getirilişinde sorumluluğu ulus devletin gelişiminde bulan Bookchin, ulus devletin ortaya çıkışıyla birlikte, yurttaş kavramının giderek seçmen
ya da vergi mükellefi olarak algılanmaya başlandığını vurgular.Ulus devlet öncesinde oluşan tüm yapılarda, siyasetin toplumsal yaşam biçimlerini kendi tabanı olarak algılanmasına karşılık, yurttaşlık, temsili demokrasi eliyle anlam kaybına uğramıştır. 

Bu noktada, Bookchin, çekirdeğini yurttaşın oluşturduğu politikayı yeniden yaratmayı önermektedir.Siyasal alanın, siyasal kitleler için yaşamsal hale gelmesi “kendi kendini yöneten bir varlık olarak yurttaşın çabaları ile mümkündür.” Ona göre partiler, örgütlü bir şekilde oluşturulmuş hiyerarşik yapılarıyla politikanın aracı olamazlar çünkü partilerin kökleri yurttaş kitlesine değil, devlete dayanmaktadır. Partiler de, devletler gibi inorganik varlıklardır ve onların temel yönelimlerinin ardında yatan iktidar ve seferberliğe yönelik bir duyarlılıktır.Buna karşılık, Bookchin’e göre, siyaset, insanlığın gerçekleştirdiği bir etkinlik olması dolayısıyla organik bir fenomendir.“Bir etkinlik olarak ele alınan politika, akılcı bir görüş alış verişini, kamunun güçlendirilmesini, pratik zekanın uygulamaya geçirilmesini kapsar; politikanın gerçekleştirilmesi, ortak katılımcı bir çabanın sonucudur. Siyasal alan, bireyin kişisel gereksinimlerinin ve ailesinin ötesine geçen toplumsal bir alan olmasına rağmen, özel yaşamın bir parçası olan dostluk, bağlılık ve sorumluluk duygusu, bu alanda da korunur.”

Bookchin, siyasetin bu şekilde formüle edildiği bir toplumsal yapının, toplumsal ekolojinin en temel hassasiyeti olarak görülen hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerinin toplumsal yaşamın belirleyici öğesi olmaktan çıkmasını sağlayacağı kanısındadır. Bu durumda, toplumsal ekolojistler tarafından, böyle bir siyaset kavramsallaştırmasın ın aracı olarak değerlendirilen özgürlükçü yerel yönetimler önem kazanmaktadır.

ÖZGÜRLÜKÇÜ YEREL YÖNETİMLER VE KONFEDERALİZM 

Andrew Light, toplumsal ekolojinin ilkelerini, halk/yurttaş meclislerinin yeniden canlandırılması, bu meclislerin konfederasyonu, gerçek yurttaşlığın okulu olarak komünal ve konfederal siyasetin inşası, mülkiyetin ortaklaştırılarak belediyelere verilmesi ve üretim politikasının bu meclisler eliyle düzenlenmesi olmak üzere dört ilke de özetlemektedir.Bu ilkelerin de gösterdiği daha iyi yaşamın yolu olarak politika anlayışının mekanları olarak yerel yönetimler, toplumsal ekolojinin perspektifinden bakıldığında, ekolojik bir topluma giden yolu hem açan hem de aslında bu yolun sonunda yer alan bir hedef olarak yer almaktadır. Bookchin için, yerel yönetim, özgürlüğü, politik özgürlüğün tabanını oluşturmaktadır; politik özgürlük ise, bireysel özgürlüğün tabanında yer almaktadır. Dolayısıyla özgür, elinde kendi kaderini tayin etme hakkı bulunan ve etkin yurttaşlar etrafında yapılandırılmış yeni katılımcı politikanın ortaya çıkışı yerel yönetimlere bağlıdır(28)

Zira merkezi bir devlet, kurumsallaşmış tahakküm ve hiyerarşi biçimlerine karşı olan toplumsal ekolojistler için bir yönetim aracı olarak ortaya çıkamaz. Bookchin, adem-i merkeziyetçiliğe, ekolojik toplumun inşasında başat bir yer tanırken, bu türden bir yönetimin ancak ve ancak Antik Yunan idealindeki yurttaş kavrayışıyla mümkün olacağı iddiasındadır. Bu iddia en temelde toplumsal yaşam içinde politikanın kendini gerçekleştirmenin bir aracı olarak algılanmasına dayanır. Ne var ki, Bookchin, toplumsal ekolojinin temel ilkeleri ekseninde önerdiği tek şeyin, adem-i merkeziyetçilik olmadığının altını ısrarla çizer;“Yalnızca politikanın devlet idaresinden kesin olarak ayrılması yetmez; aynı zamanda politika oluşturulmasının bu politikanın yürürlüğe konmasından, yani idareden de ayırt edilmesi gerekir.” 

Bookchin’in kavramsallaştırmasın da, yerel yönetimler, yurttaşın varlığı eliyle kararların alındığı asıl merci olarak halk meclisleridir. Toplumsal ekoloji, temel karar-alıcı mekanizma olarak ve doğrudan demokrasinin asli uygulama sahnesi olarak, bir topluluk meclisleri ağı tasavvur etmektedir. Toplumsal ekolojinin tasavvurunda, katılımcı doğrudan demokrasinin alanı olarak değerlendirilen bu meclisler, önlerindeki meseleleri tartışmak ve karara bağlamak üzere düzenli aralıklarla toplanan yerel bir alanın (şehirlerde mahalleler düzeyinde, ve kırsal alanlarda kasaba düzeyinde) tüm sakinlerini kapsamalıdır.

Toplumsal ekolojistlerin meclis egemenliğine yaptıkları vurgunun temelinde onlara göre iki belirgin sebep vardır. Bu sebeplerden ilki, yerel meclisin, doğrudan katılımcı demokrasinin uygulanması ve güç farklılıkları ile yeni hiyerarşi biçimlerinin yeniden ortaya çıkmasının engellenmesi için en erişilebilir olan forum olarak tasavvur edilmesidir.Bu durum meclisin temsiliyete değil, topluluğun tüm üyelerine yani doğrudan katılıma dayanmasından kaynaklanır. İkinci sebep ise, halk meclisinin, kamusal meselelerde, ekonomik, toplumsal ve ekolojik kaygılar arasındaki sayısız karşılıklı bağlantıyı fark eden, bütünlükçü [holistic] bir yaklaşımı cesaretlendirmesidir .Bu bütünsellik yaklaşımı politikanın yeniden tanımlanması nosyonu ile ilişkilendirilir. Şöyle ki, yerel meclisin birlikte yaşayan, çalışan ve eğlenen insanlardan oluşmuş olması, onları topluluğun kapsamlı ve uyumlu bir şekilde kararlar almaya itecektir.

Özgürlükçü yerel yönetimlerin ekolojik topluma giden yolda taşıdığı bir diğer anlam ise, yerel ve bölgesel kaynakların kullanımının eko-teknolojilerin uygulanmasının ve tüketimin akılcı ve sağlıklı bir çizgide yeniden ölçeklendirilmesinin olanaklarını yaratabilecek potansiyele sahip olmasıdır. Ekonominin düzenleniş açısından, Bookchin’e göre karşımıza çıkacak ilk sorun alanı mülkiyettir. Bookchin, bu noktada, mülkiyetin işçi kooperatifleri ya da devlete ait olduğu toplumları eleştirerek, mülkiyetin belediyelere verilmesi gerektiğini salık verir (29)

Bu bağlamda, toplumsal ekolojinin perspektifinde özgürlükçü yerel yönetimlerde ekonominin nasıl düzenleneceği de önem taşır. Toplumsal ekolojistler, ekonominin ahlaki yönetimini gerekliliğine işaret ederler. Burada ahlaki ekonomiden anlaşılması gereken, tüm topluluğun, üretime ve tüketime ilişkin kararlar alınması konusunda yetkili olmasıdır.

Üretimin genel hatları meclis düzeyinde belirlenirken, üretim pratikte yine eşitlikçi, katılımcı ve demokratik temellerde işleyen daha küçük kolektif yapılarda gerçekleştirilmelidi r. Dolayısıyla toplumsal ekolojistler için, ekonomik yaşamın büyük bir kısmı, iş arkadaşları, ev arkadaşları ve komşularla doğrudan işbirliği içerisinde daha küçük kolektiflerde yerine getirilirken, kamusal ekonomik yönelimin kapsamlı meseleleri tüm topluluğun dahil olduğu meclis tarafından yönlendirilecektir.

İyi yaşamın peşindeki, çok yönlü ( Bookchin, “kaba bireycilik” ile gerçek anlamdaki bireysellik, yalıtılmış birey kavramı ile çok yönlü insan topluluğunun parçası olan çok yönlü birey kavramı arasında bir fark görmektedir. Bu fark iyi yaşam ideali çerçevesinde anlam kazanır) yurttaşlardan oluşan halk meclisleri biçiminde tasarlanan yerel yönetimlerin, Bookchin’in ve diğer toplumsal ekolojistlerin izole yerleşimler olarak formüle etmekten özellikle kaçındığını da belirtmek gerekir. Özgürlükçü yerel yönetimler, karşılıklı bağımlılıkları yadsımayan konfederasyon biçiminde yapılandırılmış bir toplumsal yapının içinde tasavvur edilir.Bu konfederatif yapılarda izlenecek politikaların belirlenmesinde, yetkili merci konumu yerel halk meclislerine verilirken, idare ve koordinasyonun konfedere meclislerin yetkilerini oluşturması, Bookchin’in önemsediği katılımcı demokrasi idealini gerçekleştirmenin bir aracı olarak ileri sürülür.

Konfederasyonda, yerleşimlerin karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı olmaları ( Bookchin’e göre, “bağımsızlık bağımlılıktan ayırt edilmeli, gerçek anlamda bağımsızlığın karşılıklı bağımlılıktan farklı olmadığı görülmelidir.”) ortak kaynaklara sahip olmaları, onların karşılıklı güven ilişkisi içinde hareket etmelerinin zeminini oluşturmaktadır. Dahası, bu karşılıklı bağımlılık duygusu, Bookchin’e göre, konfederasyonun dışa kapalı dar ve şovenist yapılar oluşturmalarının önüne geçecektir.Bookchin için konfederasyon, paylaşılan sorumluluğa, konfedere meclislere üye olanların kendi yerleşimlerine karşı sorumluluklarına ve yapılacak işlerin nasıl yapılacağının önceden yerel halk meclislerinde alınmış kararlara bağlı olmasına dayanmaktadır.

Toplumsal ekolojinin ekolojik bir toplum tasavvurunda bir başka önemli nokta da, bu toplumun teknolojik gelişmeye kapıları kapatmamasıdır. Teknolojik gelişmeler sadece eko-teknolojilerin geliştirilmesi anlamında değil; aynı zamanda siyasetin kendini gerçekleştirmenin bir aracı olarak algılanmasıyla bağlantılı olarak da önem taşımaktadır.Toplums al ekolojinin öne sürdüğü özgürlükçü yerel yönetimler anlayışının temelinde yatan yurttaşlık kavramı, bireyin toplumun tümünü ilgilendirecek kararlar üzerine düşünecek ve kendisini geliştirecek boş zamana sahip olmasıyla ortaya çıkacak bir kavrayıştır. Dolayısıyla, bu tür bir yurttaşın varlığını sağlayacak maddi zemini yaratacak teknolojik gelişme, toplumsal ekoloji tarafından yadsınmadığı gibi, ekolojik bir toplumun varlığını borçlu olacağı bir zemin olarak kabul edilmektedir. Toplumsal ekolojinin, eko-anarşizme yönelttiği eleştiri de bu çerçevede geliştirilmiştir. Eko-anarşizmin, ilkel bir topluluğa dönüş ve teknolojinin tamamen reddedilmesine dayanan düşünümü, toplumsal ekoloji için gerici bir yaklaşımdır..

Bu çerçevede, söylenilenleri toparlamak adına, Bookchin’e kulak vermek netleştirici olacaktır:

Toplumsal ekoloji açlık ve yoksunluk değil bir bolluk ekolojisidir; içinde atıklar ve şüphesiz üretim fazlasının yeni bireysel değerler tarafından kontrol edildiği rasyonel bir toplumun yaratılması için çabalar; ve eğer rasyonel olmayan bir davranışın sonucu olarak kıtlık ortaya çıkarsa, halk meclisleri tüketim standartlarını oluşturacaktır. 

Ekolojik bir toplum, “uygarlığın” son üç bin yıl boyunca bize verdiği evrensel bir humanitas anlayışının yitirilmediğini varsayar. Ayrıca çağdaş “modernistlerim izin” kolayca Rönesans’a atfettikleri, bireysel özerklik üzerindeki güçlü vurgunun – geçmişte organik toplumların sahip oldukları güçlü topluluk bağlarının yitirmeden- eşsiz bir gerçeklik kazanacağını varsayar. Hiyerarşinin yerini karşılıklı bağımlılık alacak ve beraber çalışma bakım, işbirliği, güvenlik ve sevgi gibi derinden hissedilen biyolojik ihtiyaçları karşılayan organik bir özün varlığını ifade edecektir. Artık özgürlük doğanın, bireysellik toplumun, seçme zorunluluğunun, kişilik toplumsal bütünlük gereksinimlerinin karşısına yerleştirilemeyecekt ir.(30)

—————————————————————-

dipnot;

1-Murray Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak ,(çev.) Kaya Şahin, Ayrıntı Yayınları.1999, s. 21

2-Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak,s. 48

3-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü, (çev.) Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, 31.

4-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi Diyalektik Doğalcılık Üzerine Denemeler, (çev.) Rahmi G. Öğdül, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1996. s.99

5-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi op.cit.s.110

6-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi…,op.cit., s.11

7-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi …,op.cit., s.114

8-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi…op.cit.,s. 99

9-Murray Bookchin,, Özgürlüğün Ekolojisi …op.cit.,s.121

10-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi…, op cit,, s.89

11-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi.. , op.cit.,s.457

12-Bookchin, , Toplumsal Ekolojinin Felsefesi…,op.cit.,, s.109

13-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi …,op.cit., s.109

14-Dario Padovan, “Toplumsal Moral İlkeleri ve Doğa’nın Etiği” 

15-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi …, op.cit., s.154

16-Bookchin, Murray, Ekolojik Bir Topluma Doğru, Çev: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 1996, s.37 

17-Murray Bookchin, Komünalist Karar Anı

18-Bookchin, Toplumu Yeniden… op.cit., s81

19-Bookchin, Toplumu Yeniden …,op.cit.,, s84

20-Murray Bookchin, Kentsiz Kentleşme, Çev:Burak Özyalçın, Ayrıntı Yayınları, 1999, s.52 
21-Bookchin, Ekolojik Bir …,op.cit., s.69

22-Bookchin, Toplumu Yeniden …,op.cit., s97

23-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi op.cit., s.132 

24-Bookchin, Ekolojik Bir …,op.cit., s.47

25-Bookchin, Kentsiz Kentleşme …op.cit., s.41

26-Bookchin, Ekolojik Bir …op.cit., s.167

27-Bookchin, Kentsiz Kentleşme …op.cit.,, s95

28-Bookchin, Kentsiz Kentleşme…op.cit.,, 290

29-Murray Bookchin, Komünalist Karar Anı,

30-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi …op.cit.,s.455
——————————————–

http://www.enternasyonalforum.org/arastirma-ve-calisma-gruplari/3390-murray-bookchin-ve-ekoloji.html

January 2, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Toplumsal Ekolojinin Kökenlerinin Gözden Geçirilmesi – MURRAY BOOKCHIN

Yeni solun reşit olduğu zamanda, çevreciliğin radikal versiyonun geçirdiği oldukça kapsamlı metamorfozların [başkalaşımlar] ve evrildiği devrimci düşüncelerin boyutunu, Yeni Sol’un çoşkulu günlerinden neredeyse tamamen kopmuş olan günümüz kuşağına aktarmak zordur –klasik sosyalizmdeki, özellikle de onun Marksist biçimindeki belli başlı sorunlardan bahsetmeye dahi gerek yok. Bu değişiklikler bizi bilhassa bugün yükümlü kılıyor.

Aslında, Yeni Sol’un toplumsal ekolojiyle ilgili yazılarıma, hatta “Ekoloji ve Devrimci Düşünce” (1964) gibi manifesto tipi makalelerime verdikleri ilk tepkiler, benim Eski Sol’dan olan yoldaşlarımın 1930’larda verecekleri şekle oldukça benzerdi. Altmışların belki de en sofistike sol “hareket”i –ve kesinlikle en küstahı, yani Fransız Durumcular ve onların Amerikalı dalkavukları, insanlığın doğal dünya içerisindeki yeri Sol ve altmışlar açısından o kadar ilgisiz bir konuydu ki, kafasızca beni “Smokey the Bear” (ABD Orman Servisi’nin çocukça sembolü!) olarak gösterdiler. Buna dayanarak, Marks ve Engels’in, benim bizzat birkaç yıl önce alenen teşhir ettiğim görüşlerin nasıl “gerçek” sağlam takipçileri oldukları konusunda ders vermemi takiben bana tekrar tekrar yazılarımda “sınıf savaşımı”nın nerede olduğu soruluyordu –sanki “sınıf savaşımı” benim yazdığım herr şeyde içkin değilmiş gibi. Benim Sol’daki dogmatik muhaliflerim, çevresel meseleleri Marks ve Engels’in yazılarındaki korumacılığın önemi gibi yapılara uydurmayı deneyerek, üzerinde durdukları zemini kaydırmaya başladılar. Kısacası, Sol, halkın ilgisini saf ve basit olan kapitalizmin yıkılması muğlak gereğinden saptıran bir “küçük burjuva” gayreti olarak gördükleri ekolojik meselelere [eğiliyordu] açıkça! 

Bu eleştiri, hiç şüphesiz ki belli bir miktar doğruluğa sahipti. Toplumsal yönelimli ekolojiyi andıran şeyler –William Vogt’un ellilerdeki Yağmalanmış Gezegenimiz‘i ve Rachel Carson’un 1962’deki Sessiz Bahar‘ı gibi– insanlığın maddi refahı ve hiyerarşinin rasyonel bir toplum yaratma girişimleri üzerindeki etkilerinden ziyade, insan nüfusunun büyümesinin etkileri ve giderek sanayileşen bir dünyada vahşi yaşamın kaybedilmesiyle ilgiliydiler. Belli açılardan, ekolojistler, 1880’lerde “ekoloji” kelimesini yaratan Ernst Haeckel’in ortaya attığı gerici motiflerlerden esinlenmişlerdi –kapitalist sistemin görünüşte “biyolojik sorunlar” üretmekteki etkilerinden ziyade, dikkati çekecek şekilde “insanlığın” gezegen üzerinde ürettiği zararlara [odaklanarak]. Her ne kadar Carson zehirli böcek ilaçları üretmesi nedeniyle kimya sanayisine saldırsa da, algısı kuvvetli okurlar, [Carson’un] bunun insanlar üzerindeki etkisinden ziyade kuşlar üzerindeki etkisiyle ilgilendiğini görebilirler. Ne o, ne de diğer ekolojik eleştirmenler, insani olmayan doğa ve toplum arasındaki büyüyen eşitsizliği üreten toplumsal ve olumsuz sistemik kaynakları incelemişlerdir. O ve onun yolundan giden ekolojik eleştirmenler sıklıkla, sınıflardan ayrı, soyut bir “insanlık” (toplumsal açıdan belirsiz bu kelimenin anlamı ne olursa olsun) terimleriyle düşünüyor gözüküyorlardı. Carson ve onun takipçilerine göre, biyosferi zayıflatan ekolojik tahribattan sorumlu olan belirli bir toplumsal düzen –ismiyle kapitalizm ve girişimsel rekabet– değil, “ahlaki olmayan” insan davranışıydı. 

Bunun aksine, toplumsal ekoloji, toplumun doğal dünyayla etkileşiminin anlamını ve etkileri tamamen tersine çevirdi. 1964’deki bir makelemde (“Ekoloji ve Devrimci Düşünce”) nadiren kullanılan “toplumsal ekoloji” terimini ilk defa kullanmaya başladığım zaman, doğaya hakim olma düşüncesinin kaynağının bizzat insanın insan üzerindeki gerçek hakimiyetinde olduğunu vurguladım –yani hiyerarşide. Bu statü gruplarının, ekonomik sınıflar ortadan kaldırılsa bile var olmaya devam edebileceklerinde ısrar ettim. 

İkincisi, hiyerarşinin ortadan kaldırılması, sınıfların ortadan kaldırılması için gerekenlere göre hiç de daha az köklü ve  daha az kapsamlı olmayan kurumsal değişiklikler gerektirir. Bu, “ekoloji”yi tanımlanmamış bir “doğa”yla olan endişeli, sıklıkla da romantik ve mistik bir meşguliyetin, “vahşi yaşam”la yaşanan bir aşk ilişkisinin çok ötesine taşıyarak, onu tamamen yeni bir sorgulama ve praksis düzeyine yerleştirdi. Toplumsal ekoloji, insan oğullarıyla [insani varlıklar] onları çevreleyen organik dünya arasındaki en yakın ilişkiyle ilgileniyordu. Böylece, toplumsal ekoloji, ekolojiye keskin bir devrimci ve politik yan kazandırdı. Diğer bir deyişle, bizler değişiklikleri yalnızca nesnel [objektif] ekonomik ilişkiler aleminde değil, aynı zamanda kültürel, etik, estetik, kişisel ve psikolojik sorgulamanın öznel [sübjektif] alemlerinde de hedeflemekle yükümlüydük.

En temel olarak, bu ilişkiler tüm toplumsal yaşamın tam temelinde var oluyorlardı: başta da, toplumsal formasyonun kabile veya köy aşamaları gibi en basit toplum biçimlerinde dahi, bilhassa emek aracılığıyla,doğal dünyayla etkileşim yollarımız. Ve şurası kesindir ki, türümüzün bizzat varoluşunu tehdit edebilecek şekilde insanlık ile doğal yaşam arasında olumsuz bir ekolojik dengesizliğe sahipsek, bu eşitsizliğinnasıl ortaya çıktığını; hatta “doğa” kelimesiyle ne demek istediğimizi; doğal dünya içinden toplumun nasıl ortaya çıktığını; kendisini kaçınılmaz bir şekilde asli doğal ilişkilerden nasıl yabancılaştırdığını; hükümet, hukuk, devlet, hatta sınıflar gibi temel toplumsal kurumların insan toplumu kendi başına varolmadan önce diyalektik olarak birbirinden nasıl ve neden ortaya çıktığını; ve, basit içgüdü ve ananenin ötesine geçen şekilleri (atamerkezcillik [patricentricity] ve ataerkillikten bahsetmiyorum bile), ve ortaya çıkışlarının yalnızca ekonomik etkenlerle açıklanmasının kolay olmadığı benzeri sayısız “kültürel” ilişkileri anlamamız gerekiyordu. 

Ancak, toplumsal ekolojinin minimal muhasebesi olarak adlandıracağım yukarıdaki sunumu, bir kimsenin konu üzerinde ders verebileceği yegane kuramsal kaynak olarak görmek bir hata olacaktır. Ben, toplumsal ekolojiyi, yalnızca “doğaya karşı toplum” sorunundan rahatsız olduğum için geliştirmedim –her ne kadar bu asla zihnimden uzak olmasa da. Benim toplumsal ekolojiyi geliştirmemde asli olan şey bizzat sosyalist kuramın kendisinde gelişen krizdir (katı sıradan Marksist veya anarşist çerçevede –veya en kapsayıcı deyişi kullanırsak: proletarya sosyalizmi– çözülemez olduğuna inandığım bir kriz ). 

Bu benim açımdan başa çıkmamın acılı olduğu bir sorundu, çünkü ben proletarya sosyalizmine çay fincanı içerisinde kopan akademik bir fırtınanın sonucunda inanmamıştım. Özellikle de 1930’larda Komünist gençlik hareketinin bir üyesi olarak, Marksizm ve Bolşevizm’i öğrenmemin sonucunda, devrimci emek hareketi olduğunu düşündüğüm hareketin fazlasıyla tutkulu bir taraftarıydım. 1933 gibi erken bir tarihte Genç Komünistler Birliği saflarının [rank-and-file] lideri olmuştum ve onun aşırı-sol programına (1928’de Komünist Enternasyonal tarafından ilan edilen –veya “Üçüncü Dönem” çizgisi olarak bilinen– gözü kara isyancılığa) militanca bağlıydım. Stalin, otuzların sonunda elde edeceği başlıca şahsiyet olma şanına henüz sahip olmamıştı; bu yüzden, ben ve o dönemki yoldaşlarım kendimizi asla “Stalinist” olarak değil, basitçe Lenin’in devrimci görüşlerine sıkı sıkıya bağlanan inançlı Komünistler veya Marksistler olarak görüyorduk. 

Sonuçta, esaslı ve hatta yoğun bir şekilde klasik Marksizm eğitimi aldım. Bu arkaplan bana –günümüzde genç radikallerce unutulmuş olssa da– onların tüm toplumsal projelerini zorlayan sorunların iç yüzünü anlamam için eşsiz bir anlayış fırsatı sağladı. Rus Devrimi’nin hala yeni bir olay olduğu, Makhno’nun Ukrayna’da hala gerilla savaşı sürdürdüğü, Lenin, Troçki ve yüzyılın ilk otuz yılının belli başlı kuramcı ve aktivistlerinin hala genç insanlar olduğu bir zamanda doğan ben, Marksizmin sunduğu tüm asli meseleleri özümsemek ve çağın en büyük sivil çatışmalarını –hala canlı olan Rus Devrimi’nin kötü sonuçlarından tutun da 1937-1939 İspanyol Devrimi ve İç Savaşının trajik sonucuna kadar– canlı yaşamak gibi nadir bir şansa sahip oldum. İkinci Dünya Savaşı patladığında, savaşın yüzyılın başlarında benim kuşağım için ortaya attığı meseleler hakkında oldukça bilgiliydim. 

Yine, bugün genç insanlara, proletarya sosyalizminin en önemli krizini yaşadığını düşündüğüm 1950 yılı öncesinde, bağlı oldukları proletar sosyalist düşünce ve idaellerin günümüzden ne kadar farklı olduğunu aktarmak zordur. Çok güçlüce vurgulanamayacak bir şey, savaşın ortaya çıkardığı ideolojik çöküntüyü yaşayan bizlerin beş yıl önce savunduğumuz tüm teşhislerin tamamen başarısız olmasıyla uğraşmamız gerektiğiydi. Neredeyse savaş arası dönemde (1917-1940) seçip ele alacağınız herhangi birisi, bu ister Lenin, ister (tüm samimiyetimle, dönemin en iyimser ve en yetkin kuramcısı olan) Troçki olsun, ve hatta Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Franz Mehring ve benzerlerinin dönemlerine kadar geri gidilse bile, bunların hepsi de kapitalizmin “ölüm çarpıntısı”na [death throe] kapıldığına tamamiyleinanmıştı. Bu fırtınalı dönemde en yaygın olarak kullanılan formülasyon –altmışların sıklıkla sözde-devrimciliğinden çok daha isyankar olan– kapitalizmin (benim zaten gözlemlemiş olduğum üzere) “can çekişmekte” olduğu, veya yakın bir “çöküş”le karşı karşıya olduğu ifadeleriydi. O zaman hiçbir şey, faşizmin Avrupa genelinde tırmanmakta olduğu, proletar sosyalist ideolojinin zayıfladığı ve bir bozgunla karşı karşıya olduğu olgularına bakmaksızın, burjuva toplumunun “son günleri”ne tanıklık ettiğimiz vahiysel inancından daha açık gözükmüyordu. 

İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, çatışmanın sosyalist devrimlerle biteceği konusunda zihinlerimizde hiçbir şüpheye yer bırakmamıştı –aksi takdirde barbarlıkla karşı karşıya kalınacaktı. Ve barbarlıktan Nazizmin —(Amerika ve Asya’da olmasa bile Avrupa’da) kitlesel açlığın, etnik imhanın, toplama kamplarının, müthiş totaliter bir devletin ve kitlesel mezarlıkların– yayılmasını anlıyorduk. Eğer sosyalizm, savaşı yeni bir toplum yaratarak sonlandırmazsa, barbarlık tarihsel bir kaçınılmazlık idi. Bize göre, sosyalizmin zaferi kesindi, çünkü başarılı proletarya devrimleri üretmeksizin özellikle Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı’na damgasını vuran kitlesel bir boğazlanmadan geçeceği anlaşılamaz bir şeydi. İşçi sınıfının başarısız olmasının tek alternatifi barbarlıktı. Dünya çatışmasının patlak vermesini takip eden yıllarda Stalin’in öldürdüğü Troçki gibi bir adama göre, eğer dünyada barbarlık kurulursa, bizlerin Marksizmin sunduğu tüm beklentileri gözden geçirmemiz ve tarihsel olarak yeni bir ideolojik perspektif kabul etmemiz gerekecekti. 

Yarım yüzyıldan daha fazla bir süre geçtikten sonra bugün bildiğimiz üzere, hatalıydık, aslında feci şekilde. Savaştan ne sosyalizm ne de faşizm ortaya çıktı, bizi hayrete düşürerek –Batı Avrupa’nın çoğunda ve Birleşik Devletler’deki refah devleti ve “burjuva demokrasisi” uzantısıyla birlikte– liberal kapitalizm ortaya çıktı. Aslında, “soğuk savaş”ın toplumsal sorunların düşünülmesi için bir çerçeve sağlaması –kitlelerin elli yıl boyunca sıkı sıkıya tutunduğu bir çerçeve– tarihsel anlamında, kapitalizm kendisini istikrara kavuşturdu. Kapitalizm, kısacası, bırakın herhangi bir toplumsal krizi bir yana, herhangi büyük bir ekonomik krizden kaçınacak ölçüde kendisini istikrarlaştırmayı başardı. Yeni Sol, Eski Sol’un birçok özelliğini içinde barındırırken, devrimci bir krizin ikamesi olarak kültürel bir “kriz” yaratmayı denedi (ve başarısız oldu) –ki bu, bildiğimiz gibi kendi başına yeni bir sanayi ve ticari başarı haline geldi. 

Üstelik, kapitalizm, toplum üzerindeki hakimiyetini, tarihi boyunca asla görülmemiş bir ölçekte ve boyutta derinleştirmeye devam etti. Monarşik, yarı-feodal, tarımsal ve zanaatkar tabakasıyla, Almanya’da, Fransa’da hala hakim olan ve 1914’de İngiltere’de hala en azından yaygın olan pre-kapitalist toplumun tüm artakalan özellikleri yenilerek, –hiç şüphesiz ki eşitsiz bir şekilde– endüstriyel korporasyonlara,seri üretime [toplu üretim], ekonominin tüm yönlerinin mekanizasyonuna, bizzat ekonomik yaşamın temelinde yaygın bir metalaşmaya ve zirvesinde de tekelleşme ile küresel birikime –yani kapitalizmin toplumsal yaşamın tüm hücrelerine [niche, niş] yayılmasına– yol verdi. “Fordizm” kavramı, Yeni Sol akademi tarafından “seri üretim” ve “metalaşma” gibi eski isimlerle benimsenmesinin çok daha önce Eski Sol tarafından bilinen bir kavramdı. 

Son olarak, proletarya, yalnızca sayısal olarak değil, aynı zamanda bilinç olarak da önemini büyük ölçüde kaybetti (Marks’ın tüm beklentilerinin aksine). İşçiler sınıf kimliği anlayışını kaybetmeye, hatta kendilerini mülk sahibi olarak görmeye başladılar, ve [bu] onların toplumsal beklentilerini önemli ölçüde değiştirdi. Ev sahipliği, arazi, araba satın almak ve en önemlisi de hisse senedi sahibi olmak artık olağan hale gelmişti. İşçi çocuklarının kolejlere ve üniversitelere gitmesi, veya en azından [diploma gerektiren] mesleklere girmesi veyahut da kendi işletmelerini kurması bekleniyordu. Sınıf dayanışması o kadar zayıflamıştı ki, bir zamanların azimli proletaryası muhafazakar partilere oy vermeye başlamış, çevresel koruma, toplumsal cinsiyet eşitliği, yoksullaştırılmış ülkelerden dış göç, etik eşitlik, ve benzeri konulara karşı çıkmakta gericilerle işbirliği yapıyordu. Oylarını, Rus Devrimi’nin Batı Avrupa’daki somut ifadesi olarak görülen Fransız Komünistlerine veren Paris’in ünlü savaş öncesi 1940’ının “kızıl kuşağı”, kendisini çoğunlukla çoşkuyla Fransız gericiliğinin neo-faşizmi olan Jean-Marie Le Pen için oy verirken bulacaktı. 

Marksistlerin ve hatta anarşistlerin savaş arası dönemde ileri sürdükleri “çöküş” kuramları kalabalığa karşın, kapitalizm son elli yıl içerisinde tüm tarihi boyunca olduğundan çok daha kuvvetli ve sağlam olduğunu ispatlamıştır. (En çarpıcı özelliği olan) metalaşma yalnızca tüm dünyaya yayılmakla kalmamış, aynı zamanda dünyaya piyasa ekonomisinin doğası itibariyle istikrarsız olduğunu hatırlatan, adı çıkmış “periyodik krizler”inin ve “iş çevrimleri”nin yeniden ortaya çıkmasını da engellemiştir. Aslında, Marks’ın toplumsal yaşam-döngüsü kuramlarından kaynaklanan tüm beklentilerin aksine, kapitalizmin teknolojinin gelişimi önünde bir engel haline geleceği varsayımının –Marks’ın “can çekişen” toplumunun bir başka göze çarpan özelliği– saçma olduğu ispatlanmıştır. Kapitalizm, endüstri ve teknolojideki karmaşık [gelişmişliğin] ilerletici kuvveti olarak, inanılmaz bir canlılık sergilemektedir –Marks’ın kısa zamanda teknik icat ve değişimi yapamaz hale geleceği tahminine rağmen. Aslında, “can çekişen” bir ekonomiye işaret eden tüm özellikler şimdi başaşağı gözükmektedir: sonu gelmeyen teknolojik ilerlemeler, kapitalist gelişmenin klasik alanlarında (İngiltere, Fransa, genel olarak Batı Avrupa, ve Birleşik Devletler) işçi sınıfının ilan edilmiş olan “sefalete düşmesi”nin [pauperization] yokluğu, kronik ekonomik krizlerin ortadan kaybolması, ve sınıf bilincinin zayıflaması. 

1950’lere gelindiğinde, Marksist (ve anarşist) “çöküş” senaryolarının tam bir saçmalık olduğu kendiliğinden açık bir hale gelmişti. Kapitalizmin kendi kendini tahrip etmesinin en temel açıklaması olan “kâr hadlerindeki azalma” (Kapital‘in III. Cildinin kuramsal yapısı) gibi “ekonomik zorunluluklar”a bağlı olarak kapitalizmin ölümü nosyonu tamamen savunulamaz bir hale gelmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ne sosyalizme ne de barbarlığa yol açmıştı; aksine bir ideolojik “vakum“a, tabiri caizse Marks’ın bütün kuramsal külliyatının doğruluğunu ortadan kaldırma tehdidinde bulunan büyük bir kara deliğe yol açmıştı. Kapitalizm, tekrar etmek istiyorum ki, belirttiğim üzere savaştan benzeri görülmemiş bir esneklikle güç kazanarak çıkmış ve toplum üzerindeki denetimini benzeri görülmemiş bir şekilde sıkılaştırmıştı. Ellilerin ortasına yaklaşırken, tüm monarşiler, onların siyasi ve bürokratik saç ayakları; sadece bir kuşak önce, Batı Avrupa ekonomisini feodal geçmişine bağlayan yaygın zanaatkar, uzman ve tarımsal tabaka, fiilen bunların hepsi bir kuşak önce zevkini çıkardıkları otoriteden mahrum bırakılmış veya tecrit edilmişti. Birinci Dünya Savaşını atlatan Prusya Junkerleri, orta ve güney Avrupa’nın üst sınıflarını oluşturan çarlar, dükler ve baronlar, otuzlara kadar akademilerde hakim olan statü grupları ve benzerleri artık ortadan silinmişti. Alman Kaiser’inin ve sonra da Hitler’in, 1914 ve 1940’da, korkunç silahlar ve milyonlarca cesetle başarmaya çalıştıkları şeyi, Almanya Bundesrepublik’i deste deste Alman Markı ile, ve daha yenilerde ise pasifizm küfüyle [patina, zamanla ve yıpranma yüzünden görünüşü güzelleşen yüzey, nesne] başarmıştı!! 

Kapitalist toplumun arzulanılırlığına meydan okuma zorunluluğunun, ve daha az önemli olmamak üzere kapitalizmin öngürülebilir bir gelecekteki ölümünün “kaçınılmaz “olduğunu ortaya koyma ihtiyacının yokluğunda, burjuva toplumunun ortadan kaldırılmasının hiçbir nesnel mantığının olmayacağı çok güçlü bir şekilde vurgulanamaz. Marks, en azından bu ihtiyacı ekonomik zorunluluk, yani (kapsamı ve tarihsel bilgisiyle emsalsiz olan) devasa bir kuram gövdesiyle sağlamıştı. Belirttiğim gibi, bu kuram, kâr haddinin düşme eğiliminin ve (endüstriyelleşmiş ülkelerin proletar çoğunluğunu kaçınılmaz bir şekilde azalan sayıdaki kapitalistin karşısında konumlandıran) yapısal olarak sofistike sınıf analizinin ürettiği kronik bir kriz gibi hükümlere dayanıyordu. Ancak, 1950’lere gelindiğinde, savaş sonrası dünyanın gerçeklikleriyle karşılaştırıldığında Marksizmin geleneksel zorunluluğunun tamamen çürük olduğu, ve keza [Marksizmin] ekonomik zorunluluğunun yirminci yüzyılın ikinci yarısının meydan okumalarını karşılayacak şekilde yenilenemeyeceği, görmek isteyenler için gayet barizdi.

 

Toplumsal ekoloji, Marks’ın ekonomik zorunluluğunun başarısızlığından doğdu –yalnızca kirlenmenin, kentsel bozulmanın, gıdalardaki zehirli katkı maddelerinin ve benzeri şeylerin etkileri yüzünden değildi. 1950’de, neredeyse kitap uzunluğundaki “Gıdalarda Kullanılan Kimyasallar Sorunu” başlıklı makalemi Contemporary Issues‘in 10. sayısında yazdığımda, gıdaların, böcek ilacı artıkları, koruyucular, renklendirme maddeleri ve benzerleriyle kimyasallaşmasının kamu sağlığı açısından arz ettiği tehlikeler hala görece önemsiz bir meseleydi. Nükleer serpinti sorunu, milyonlarca insanın sağlığını tehdit edecek çok sayıdaki ve büyük miktardaki kirletici maddeler, ve daha sonraları 1964’de karbon diyoksitin dünya iklimine verdiği zarar, acil veya öngürülebilir meseleler değillerdi. 1950 makalesinin vahisel mizacı, beni eleştirenlerce mevcut topluma karşı “çılgın ve pervasız” saldırılar olarak değerlendirilerek, dikkate dahi alınmadı. Aslında, Marks’ın göçüp gitmiş ekonomik zorunluluğunun yerine geçerli bir ikame, yaniekolojik bir zorunluluk sunmaya çalışıyordum –düşünülürse (benim Özgürlüğün Ekolojisi’nde yapmaya çalıştığım gibi) kapitalizmin doğal dünyayla uzlaşmaz bir karşıtlık içinde olduğunu gösterecek [bir ekolojik zorunluluk]. Neredeyse makale ve kitaplarımın tümü —Sentetik Çevremiz (1962), iki yıl sonra yaygın bir şekilde okunan “Ekoloji ve Devrimci Düşünce” makalem, ve onu bütünleyen “Özgürleştirici Bir Teknolojiye Doğru” makalesi gibi– esasen bu projenin yolunu izlemiştir. 

“Toplumsal ekoloji” kelimelerini ilk defa “Ekoloji ve Devrimci Düşünce”de kullandığımı, ve en sonunda yirmi yıl sonra Özgürlüğün Ekolojisi‘nde detaylandırılmış hale gelecek kompleks düşünceler bütününü taslak halinde sunmaya [yine aynı makalede] başladığımı belirtmem gerekiyor. Şunu açık sözlülükle söyleyeyim: beni toplumsal ekolojiyi formüle etmeye ve geliştirmeye sevk eden şey vahşi yaşama, vahşiliğe, organik gıdalara, ilkelciliğe, zanaat tipi üretim yöntemlerine, (şehirlerin karşısında) köylere, “yerelliğe”, “küçük güzeldir” inancına yönelik aşırı bir tutku değildi –Asya mistisizmi, spiritüalizm, doğacılık, ve benzerlerinden hiç bahsetmiyorum. Kapitalizmin kendi kendisini ortadan kaldırmaya mahkum edecek geçerli bir zorunluluk formüle etme gereğiyle uğraşma –aslında [böylece ona] meydan okuma– amacındaydım. Otuzlu yıllar ile savaşın gösterdiği gibi, kapitalizmi istikrarsızlaşmaya ve bir devrim üretmeye mahkum eden şey, proletarya ile kapitalist sınıf arasındaki –neredeyse tamamiyle ekonomikkuvvetlerce yönlendirilen ve sermayenin yoğunlaşmasından kaynaklanan– sınıf savaşımı değildi basitçe. Daha temelde, kapitalizmin “büyü veya öl” zorunluluğu tarafından üretilen krizin toplumu doğal dünyayla yıkıcı bir karşıtlığa itmesi beklenebilirdi. Sonuçta, kapital, karmalışıklık evrimin [complexity evolution] dayandığı tüm ekosistemleri basitleştirmeye mecbur kalacaktı. Rekabetçi ilişkileri ve rekabetleriyle hareket eden kapitalizm, toprağı kuma, atmosferi ve gezegenin su yollarını lağıma çevirmeye, ve dünyanın bütün iklimsel bütünlüğü sera etkisi nedeniyle radikal bir şekilde değiştirecek ölçüde gezegeni ısıtmaya mecburdu. 

Kısacası, kapitalizmin, tanımsal olarak rekabetçi ve meta-temelli bir ekonomi olması nedeniyle, karmaşık olanı basite indirgemeye ve gelişmiş yaşam biçimleriyle çevresel açıdan uyumsuz bir gezegene sebep olmaya mecburdu. Öyleyse kapitalizmin büyümesi, biyotik karmaşıklığın –ve hiç şüphesizki insan yaşamının gelişimi ve insan toplumunun evrimiyle– uyumlu değildi. 

Burada önemli olan şey, toplumsal ekolojinin, bu nedenle, doğal dünya ile kapitalizm arasındaki –her halükarda azalan kâr hadleri ve onun iddia edilen sonuçlarına atfedilen krizden daha esaslı olan bir– krizi ortaya açığa çıkarmasıdır. Dahası, toplumsal ekoloji, kapitalist ekonominin yıkılmasının ardından gelecek toplumun türü gerçek sorusunu ortaya getirdi. Kendinden tahvilli Marksistler (kabul edilmelidr ki, Marks ve Engels’den farklı), neredeyse Corbusier’in şehir manzaralarının [cityscape] bir parodisi olan kentsel ve mekanistik kültüre dayanan, merkezileşmiş, bürokratik planlanmış, ve oldukça teknokratik bir ilerleme idealinden kendilerince faydalandılar. 

Toplumsal ekoloji, makinaları, seri üretimi veya endüstriyel tarımı suçlu çıkarmaksızın, endüstriyel ve tarımsal dünyalar arasındaki uçurumu doldurmaya çalıştı. “Özgürleştirici Bir Teknolojiye Doğru” [makalem] anarşistler ve Marksistler tarafından aynı şekilde küçümsendi: çok yorucu bir çalışmanın yerini yeni bahçecilik makinelerinin almasını övmesi nedeniyle birinciler tarafından; onların büyük amaçlarına göre “fazlasıyla ütopyacı” olduğu için de ikinciler tarafından. Samimiyetle, benim sözde “başarısızlıklarım”ın her ikisini de gerçek faziletler olarak görüyordum; ekonomik yaşamın tümalanlarındaki kaliteli üretim, insanlığı zahmetli çalışmanın boyunduruğundan ve teknokratik dünyadan özgürleştiriyordu. Dahası, verili modern teknikler ve iletişim araçlarıyla gerekli şeyler haline gelmiş olan –çünkü bunlar çalışmayı kolaylaştırabilir ve üretkenliği epeyce arttırabilirlerdi– geçmişin çeşitli yönleri bulunmaktaydı; bunlar olmaksızın insanlık maddi kıtlık korkusunun sıkıntısını çekecekti. Böylesi teknolojik ilerlemeler aynı zamanda kamusal işlere aktif katılım için yeterince boş zaman sağlanması açısından da gerekliydi. Beni eleştirenlerin –ki birçoğu benim sözde “başarısızlıklarım”ı daha sonra çalmıştır– “olabilir”i “olacaktır” diye okuduğunu, ve eğer “kıtlık-ötesi” basitçe bizim halihazırda sahip olduğumuz muazzam teknolojik ilerlemeler anlamına geliyorsa, neden bizim hala yoksulluk ve tüketen bir zahmetli çalışmadan yakamızı kurtaramadığımızı büyük bir cakayla ifade ettiklerini eklememe izin verin. Sanki, kapitalizm –bir otomat gibi, sahip olduğu teknolojinin üretebileceği güzel şeylerin daima en optimalini sunaca”kmış”. Onlar, tipik olarak, rekabet, rakiplik patalojileri, ve oldukça bariz şekildeki saf ve basit açgözlülükle lekelenmemiş bir piyasa ekonomisi bağlamı dahilinde, neredeyse hiçbir şeyin ortaya çıkmayacağı konusunda okurlarımı tekrar tekrar uyarmış olduğumu göremediler! 

Aksine, toplumsal ekolojinin ekolojik zorunluluğu –rekabetçi bir toplum ile doğal dünya arasındaki karşıtlık– basitçe kuramsal değildir. Seksenlere gelindiğinde, bu toplumsal olduğu kadar doğal dünyada da gerçekleşen muazzam bozulmayla sınanmıştır. Kendi adıma konuşursam, 1964’de, “Ekoloji ve Devrimci Düşünce”de, açığa çıkması iki veya daha fazla yüzyılı bulacak bir olasılık olarak öngördüğüm sera etkisinin hızlı saldırısı karşısında hayretler içindeyim. Yine de, seksenler ve doksanlar gibi erken bir tarihte, kapitalizm ile doğal dünya arasındaki karşıtlık gözle görünür bir gerçeklik haline geliyordu. Ondan sonra, sera etkisi ve diğer tahripkar dengesizlikler, toprak erozyonu ve atık boşaltımı gibi daha “sıradan” sorunlara ağır basacak boyutlar kazandılar. 

Bu felsefe, fazlasıyla uzun diyalektik bir tarihi ve –doğal evrimden çıkarak toplumsal evrime doğru yönelen– insan gelişiminin aşamalarının sergilenmesini doğuran, eğitici bir bakışın temelini oluşturmaktadır. Toplumsal ekoloji felsefesi, “tahakküm mirası”yla iç içe geçmekle kalmayan aynı zamanda onunla karşılıklı etkileşim içinde olan bir “özgürlük mirası”nın diyalektik açılımı [serim] etrafına odaklanır; adalet kavramının durmaksızın genişleyen bir özgürlük kavramına, kıtlığın kıtlık-ötesine, halklığın [folkdom] yurttaşlığa, hiyerarşinin sınıfa evrimini, ve umuyorum ki liberter belediyeler ve kurumlar doğuracak özgürlüğün büyüyen ufkunu (ki bunun sona ermesini –öyle bir şey varsa– henüz öngörecek donanıma sahip değiliz) içerir. Bir bütün olarak ele alındığında, bu eğitici görüş açısı, pratiğe yönelik siyaset kuramının temelini teşkil eder.  

Bizler bugün yalnızca Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nün [Institute of Social Ecology, ISE] kurulduğu yüzyıldan farklı bir yüzyılda yaşamıyoruz –ISE’nin yaklaşık otuz yıl önce 1974’te kurulduğunu size hatırlatmak isterim. Bugünün gençlerine, bugün varolan dünyadan çok farklı bir yerden, uzaydan bir yerden sesleniyormuş gibi geleceğim. Benim tanıdığım dünyada, ABD ve Avrupa’da hala işçi hareketleri vardı, ve onun karşılaştığı meseleler son yirmi yıl içerisinde ortaya çıkanlardan niteliksel olarak farklıydı. 

Yine de sosyalizmin rasyonel bir toplum anlamına geldiğini, Stalinizm veya totaliterliğin bir kopyası olmadığını unutmak affedilemez. Ne de bu kitleyi, bu uyuşuk toplumu rasyonel çizgilerde hareket ettirmenin derin bir toplumsal zorunluluk –benim görüşüme göre ekolojik bir zorunluluk– gerektireceğinin unutulmasına izin verilebilir. Bizler, sosyalizmin mantıksal bir gereklilik sonucu, toplumsal değişime yönelik –basitçe hoş “titreşimler”in [vibe, önseziler] değil– köklü ve kendisini dayatan kuvvetlerin bir ürünü olarak ortaya çıkacağını daima hatırlamalıyız. Bu ana kurallara canlı bir anlam kazandırmak için, en azından günümüzün korkunç patolojilerini kontrol altında tutacak, en fazlasından ise onları ortadan kaldıracak bir eğitici öncü yaratmak zorundayız. 

Eğitici faaliyetlerimiz, bizim enerjimizi ve zekamızı talep ettiği için, basitçe faaliyet ve çatışmanın gerçek merkezlerinden uzakta içine kapanmış bir topluluk içerisinde “özgürlüğü”nü kutlayan bir yaşam tarzına değil, bir harekete neden olmalıdır. Eğitimimizin –gerek ISE’deki gerekse “ilgi grupları” arrasındaki–, eğer zihinlerimizle sınırlı kalırsa, aktif yaşamdan tamamen dışlanırsa, kendi isteklerine düşkünlükten [self-indulgence, kendi zevkine ve rahatına düşkünlük] öteye geçemeyeceğini yeterince vurgulayamam. 

Eylemin ancak ortada gerçek, muhalif bir kamusal yaşam varsa mümkün olacağını ilk kabul edecek kişi ben olurum. Şu an için, yeni yüzyılın eşiğindeyken, yeni bir politika olasılığı olarak uykuda olan liberter belediyecilik hareketine gerçeklik kazandıracak yaygın bir yönelim görmüyorum. Marks bir keresinde, keskin bir anlayışla, yalnızca İdea’nın gerçekliği değil, aynı zamanda gerçekliğin de İdea’yı takip etmesi gerektiğini belirtmişti. Bu vecize pekala Hegelci özgürlük nosyonunun kabulü olarak görülebilir –[özgürlük], toplumsal değişime yönelik enn etkin şartları üretecek yeterince önkoşula ihtiyacımız olduğu anlamında, gerekliliğin kabul edilmesidir. Bu böyle olmadığında, en parlak fikirler neredeyse tam bir sessizlik içerisinde, toplumun kendilerini olgunlaştırması ve filizlendirmek üzere özgürlük mücadelesine izin vermesini bekleyecektir. O halde, kendi iyiliği için, aktivizme ilişkin tüm yanlış yönelimlere karşı koyacak eğitime öncelik verebiliriz. 

Ancak bir şart dile getirilmelidir burada: fikirler ancak rasyonel olduklarında doğrudurlar. Rasyonellik ve tutarlılığın postmodernist şıklık adına değersizleştirildiği bugün, irrasyonalizme karşı mantığı canlı tutmayı (ki genellikle yalnızca eğitimle), ve ne zaman, nasıl hareket edeceğimizi bilmeyi denemek gibi iki kat ağır bir yükün altındayız. Böylesi bir durumda, eğitimin de bir aktivizm biçimi olduğunu ve bu nedenle daima beslenmesi gerektiğini belirtmeme izin veriniz. 

NOT: Bu makale, yazarın Michael Caplan’a yazdığı daha uzun bir mektubun kısaltılmış halidir. 

Çeviri: Anarşist Bakış


 

Kaynak: Reflections: An Overview of the Roots of Social Ecology“, Harbinger (a journal of social ecology), Bahar 2003, Cilt 3, Sayı 1, s. 6-11.

January 2, 2011 Posted by | ekolojist akımlar, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

Solculuğun Sınırları – Eli Maybell

Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, […] ile gösterilmiştir.

Metalar ve piyasa ekonomisi [hakkında yaptığı] sayısız tespitlere karşın, sol tarihsel olarak aslen özel [ing. private] kapitalizm tarafından oluşturulan endüstriyel, enerji-yoğun bir sistemi, özgür ve bolluk toplumunun temellerini oluşturacak “ilerici güçler” olarak kucaklamıştır. Bu tasarıma göre, insanlık endüstriyel kapitalizmin –tüm olumsuz yanlarına karşın– yaratacağı özgürlüğün teknolojik temelinden yoksun olmuştur. Ortaya konan bu temelde, devrim kapitalizmin “ilerici” mirasını, yani teknolojinin harikalarının pekçoğunu kullanarak komünizmde [komünizm döneminde] (veya “kıtlık-ötesi” toplumda) yol gösterici olacaktır. Halihazırda, kapitalizm ilerici rolünü yitirmiş gözükmektedir ve gerçek bir gelişmenin önünde fren işlevi görmektedir. Bu nedenle, endüstriyel ortamı toplumsallaştırma, kolektivizasyon ve kitle tekniklerinin katılımcı yönetimi yolları sayesinde rasyonalleştirme, modernleştirme ve nihayetinde de insancıllaştırma solun rolüdür. Aslında, burjuva sınıfının kapitalizmin temel yapılarını –kentsel-endüstriyel-enerji gelişmeleri, tüketim mallarının yığınsal üretimi, kitle iletişimi, devlet merkezileşmesi, vb.– oluşturma yetisinden yoksun olduğu toplumlarda, ulusal devrim ve devletçe-yönetilen ekonomiler aracılığıyla burjuvazinin [bu] tarihsel misyonunu sol yerine getirir.

(Leninistler ve sosyal demokrat Marksistler ve keza anarko-sendikalistler ve toplumsal ekolojistler tarafından da paylaşılan) solcu modelde, endüstriyelleşmenin ve mekanizasyonun gerçek ilerici vaadleri [ing. promise] özel kapitalizm ve devlet sosyalizmi tarafından bozulmaktadır. Ama işçilerin kolektif yönetimi altında endüstriyel aygıt [ing. apparatus] ve bütün bir toplum güvenli ve demokratik bir şekilde yönetilebilir. Bu görüşe göre, bugünkü tehlikeler ve felaketler kitle tekniklerindeki içsel çelişkilerden (“teknolojik belirlemecilik”in hatasını yansıtacak bir görüş) değil, kapitalist açgözlülük [ing. greed] veya burjuva yanlış yönetiminden –yani (Marksist terminolojiyi kullanmak gerekirse) “üretim güçlerinden” [ing. forces of production] değil, ayrı olan “üretim ilişkilerinden” [ing. relations of production]– kaynaklanmaktadır.

Sol –modern endüstriyalizmin sadece biçimlerini tartışan ve maddi, kültürel ve sübjektif içeriğini tartışmayan– tamamı ile ekonomik ilişkiler olarak gördüğü üzerinde odaklanarak körleşmiştir. İnsan özgürlüğünün zorunlu olarak mal ve hizmetlerin maddi bolluğuna dayandığı görüşünü –ki bunu burjuva liberalizmi ile beraber paylaşır– incelemekte başarısız olur. Papağan gibi onların kârına tekrarlayarak, Marksistler “üretim teçhizatına” işçilerce “el konulmasını”nın “bireylerin kendilerinde sahip oldukları kapasiteler bütününün gelişmesini” temsil ettiğini iddia ederler. “İhtiyaçlar ülkesi”nin fethedilmesi (doğanın fethedilmesi [diye] okuyun) “özgürlük ülkesinin” yolunu açacaktır. Bu görüşe göre, endüstriyel toplumun maddi gelişmesi (“üretici güçler”), işbölümünün lağvedilmesini mümkün kılacaktır; “durumların ve şansın bireyler üzerindeki hakimiyeti” yerini “bireylerin şans ve ihtiyaçlar üzerindeki hakimiyeti”ne bırakacaktır (Marks ve Engels, Alman İdeolojisi). İşçi konseyleri ve bilimsel yönetim yakıt sızıntısını sona erdirecektir. Bu nedenle, eğer kitle teknikleri işçileri yabancı bir güç olarak karşılıyorsa, bunun sebebi aygıtın [ing. apparatus] kapitalist yönetici sınıfça kontrol edilmesidir, [yoksa bunun sebebi] bu tekniklerin kendilerinin kontrol edilebilir olmaması değildir.

Bu ideoloji –genellikle küresel bilgisayar ağları ve tüm külfetli işlerin tam otomatikleşmesi (kömürü topraktan ayıklayacak, petrolü çıkaracak ve plastik üretecek, vb. makineleri üretecek makinelerin yapımında kullanılacak makineler) fantazilerinin eşliğinde–, ya işlerin ve uzmanlıkların katı ve kapsamlı bölümlere ayrılmasının gerekliliğini, ya da [bunun] sonucunda oluşan toplumsal kapasite ve katmanlaşmayı ve bu bağlamda tutarlı kararlar alınmasının imkansızlığını anlamamaktadır. Önceden görülemeyen sonuçlar –ister yerel veya küresel, isterse toplumsal veya ekolojik olsun– kaçınılmaz hatalar, hesaplama hataları ve felaketlerle beraber hesaptan düşülür. Doğaya devasa boyutlarda müdahale etmek demek olan teknolojik kararlar, işçilerin yanlızca bilgisayar ağları aracılığı ile çözebileceği mantık sorunları veya teknolojik bulmacalar olarak ele alınırlar.

İşçi hareketinin burjuvazi ile ortak olarak paylaştığı [ve] 19. yüzyılın teknolojik ve bilimsel iyimserliğinden kaynaklanan bu görüş, bugün modern uygarlığı karakterize eder hale gelen güçler matrisinin –[yani], birbirine bağlı, rakip nükleer-sibernetik devletlerin küresel bir mega-makineye [dönüşümünün] yükselişinin eşliğindeki meta ilişkilerinin yakınlaşması [ing. convergence], kentleşme ve kitle tekniklerinin– farkında değildir. Teknoloji, her nasılsa ayrı duran ve daha temel [olan] “toplumsal ilişkiler” alanınca belirlenen, izole olmuş bir proje değildir; ve hatta teknik bilgi birikimi bile değildir. Langdon Winner’in sözleriyle kitle teknikleri, “faaliyet koşulları, kendi çevrelerinin” ve böylece de kendilerini ortaya çıkaran toplumsal ilişkilerin [bizzat] kendilerinin “yeniden yapılandırılmasını gerektiren yapılar” haline gelmiştirler (Autonomous Technology, 1977).

–Daha eski biçimlerin ve arkaik [artık kullanılmayan, rastlanmayan] hiyerarşilerin bir ürünü [olan]– kitle teknikleri, artık bugün (bunlarla [kısmen] örtüşmesi ve daha eski biçimleri asla geçersiz kılmaması sayesinde) müstakil [kendi başına anlamlı, yeterli] bir yaşam [biçimi] edinerek, onları tehlikeye düşüren koşulların üstesinden gelmiştir [ing. outgrown].Onlar [kitle teknikleri] –hem genel hem de bireysel sübjektif açılardan– bir bütünsel çevre veya toplumsal sistem benzeri bir şey oluşturmakta veya [bu] hale gelmektedir. Solun büyük çoğunluğu, insanların ancak hayatlarını orada ifade ettikleri sürece kendileri oldukları şeklindeki Marks’ın zekice tespitini asla kavrayamamıştır. “Üretim araçları” aslında tehlikeli bir şekilde karmaşık ve karşılıklı olarak birbirine bağımlı küresel sistemin –ki bu aygıtın işleyen parçaları olarak sadece teknolojik aygıt ve insan etkenlerinden [ing. operatives, işçiler] değil, kültürün ve iletişimin ve hatta manzaranın biçimlerden de oluşur– kenetleyici unsurları olduğunda, “üretim ilişkilerinden” ayrı bir alanmış gibi bahsetmenin anlamı yoktur.

Araçsal ilişkilerin ve toplumsal ilişkilerin bir ve tamamen aynı olduğu, bu kadar mekanileşmiş bir piramitte kazalar her zaman görülür [ing. endemic] . Hiçbir risk analizi, artan bir şekilde büyüyen ve etkisi yayılan [kazaların] tümünü ve sonuçlarını ne tahmin edebilir, ne de onlardan kaçınabilir. İşçi konseyleri –esas gayeleri makineyi derhal bütünden sökmek olmadıkça– liberal çevreciler ve sosyal-demokrat sol tarafından önerilen düzenleyici reformlardan daha fazla bir ölçüde kazalardan kaçınamayacaktır.

Sol keza bir anlamda devrimci değişimi arzulayanların daha köklü bir sorununu, [yani] kültürel bağlamı ve kitle toplumunun içeriğini –[yani], ekolojik olarak oldukça tahripkar olan kapitalistçe-tanımlanmış “komforları” ve maddi bolluğa bağımlılığı– fark etmekte başarısız olmuştur. Sonuç ise sadece yönetici sınıfı göğüslemekte yetersiz olmak değildir; kitle tekniklerinin, kitle hareketliliğinin, kitle sözde-iletişiminin, kitle enerji-kullanımının, yığınsal-üretilmiş malların kitlesel tüketiminin –toprak üzerindeki, toplum üzerindeki, her kişinin karakteri üzerinde– [oluşturduğu] şebekenin [ağı, ing. grid] bizzat kendisini [göğüslemekte yetersiz olmaktır].

Jacques Ellul’ün “Teknolojik Toplum“da (1980) yazdığı gibi, “toplumsal uyumu şekillendiren artık teknolojik uyumdur. … Teknoloji kendi başına sadece bir araç değildir, ama araçlar evrenidir –Universum’un orijinal anlamında hem dışlayıcı [ing. exclusive, genele açık olmayan] hem de bütün[cül]dür“. Bu evren, toplumsal ve doğal dünyayı alçaltır [bozar] ve sömürgeleştirir; onların azalan varlıklarını [artakalan izlerini] giderek daha tehlikeli bir şekilde –[ve de] onların yerini alan– teknolojiye bağımlı hale getirir. Ekolojik etkileri gayet belirgindir. Ellul’un belirttiği üzere, “ancak eski çevre bir çevre olmaktan çıkarsa, teknoloji bir çevre haline gelebilir. Ama bu, [eski çevrenin] geriye hiçbir şey kalmayacak derecede tahrip edilmesi demektir“. Sermaye, yarattığı ekolojik krizin tek çözüm yolu olarak en ileri teknolojisini, [yani] biyo-mühendisliği ve tam bir biyolojik kontrol aldatmacasını ortaya koyduğu [bu zamanda], şüphesiz ki bu noktaya [çevrenin toptan tahribine] doğru yol alıyoruz. Bu nedenle, sınıf analizinden elde edilen önemli tespitler aslında eksiktirler. Bu, dünyayı bir şirketin kasabasına çeviren yöneticilerden kurtulmak için yetersiz olacaktır; bir yaşam tarzı sona ermeli, ve de tamamıyla yeni ve post-endüstriyel bir kültür ortaya çıkmalıdır.

Son yenileme: 24 Nisan 2001

ÇEVİRİ: Anarşist Bakış 

Kaynak: “Limitations of Leftism

January 2, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | 2 Comments

   

%d bloggers like this: