ecotopianetwork

Murray Bookchin ve Ekoloji

 

Toplumsal ekolojistler ile derin ekolojistlerin ortaklaştıkları nokta, insanın doğaya egemen olduğu anlayışının eleştirisidir. İki düşünce arasındaki temel farklılıklar ise bu tespitin sonrasında kendilerini göstermeye başlar. Derin ekoloji ekolojik krizin kaynağında insan-merkezci düşünceyi görerek, ona alternatif olarak her türün bir değeri olduğu yönündeki biyo-merkezciliği ileri sürerken; toplumsal ekoloji için bu görüş, “doğal evrimi hiçe sayarak evrim sürecinde farklılaşmaların oluşturduğu çeşitliliği bir gelişim süreci olarak görmekten uzak” bir kavrayışa işaret etmektedir.Zira bu görüş, insanın doğal evrim içinde gelişen sinir sistemininsayesinde çevresini ve kendisini değiştirme kapasitesine sahip olduğunu yadsımaktadır. Ayrıca toplumsal ekolojiye göre, bu görüş, insanlar arasındaki ilişki biçimlerinin doğaya yansıtıldığı gerçeğini göz ardı etmektedir.(1) Böyle bakıldığında, toplumsal ek olojinin insan-insan ilişkisi içinde tespit ettiği sorun alanı insanın insan üzerinde kurduğu tahakküm ilişkisidir. Bu kapsamda toplumsal ekoloji, tekil bir varlık olarak görülemeyecek insanın oluşturduğu toplumsal ilişki biçimlerinin analizini ön plana çıkarmakta ve bu analizin eleştirisinden hareketle ekolojik bir toplumun olanaklarını formüle etme iddiasını taşımaktadır.

Toplumsal ekolojinin ekolojik krizin kaynağına yerleştirdiği tahakküm ilişkilerinin çözümlemesini yapan ve aynı zamanda pratiğinin örgütlenmesinde etkili olan isim Murray Bookchin’dir. ABD’deki Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nün kurucusu olan Bookchin, toplumsal ekolojinin sadece teorisini değil, pratiğini de belirleyen bir düşünür olarak değerlendirilmektedir. Geçtiğimiz yıllarda vefat eden Murray Bookchin, ABD’deki komünist hareketten troçkist harekete, oradan da liberter anarşist harekete kadar birçok toplumsal muhalefet hareketinin içinde yer almıştır.1950’li yıllarda ise çevre sorunları ile ilgilenmeye başlayan Bookchin, 1964 yılında yazdığı Ekoloji ve Devrimci Düşünce isimli makalesinde, ilk kez toplumsal ekoloji kavramını kullanmıştır. Bookchin, toplumsal ekolojinin felsefesini ve pratiğini ortaya koymaya başladığı bu yıllardan günümüze kadar gelen süreçte, birçok makale ve kitap yazarak toplumsal ekoloji hareketinin düşünce sistematiğini belirginleştirmiştir .

Toplumsal ekolojinin teori ve pratiği üzerine çok sayıda eser kaleme alan Bookchin’in görüşlerini incelerken, onun, Bakunin, Hegel, Marx, Kropotkin gibi birçok siyasal kuramcıdan etkilendiğini gözlemlemek mümkündür. Bookchin’in ekolojik krizin kaynağına toplumsal yaşamı konumlandırmış olması, görüşlerinin geri planına toplumsal yaşamın nasıl analiz edilmesi gerektiğine dair felsefi açılımlar yerleştirmesini de zorunlu hale getirmiştir. Dolayısıyla, Bookchin’in, büyük ölçüde etkilendiği bahsi geçen düşünürlerin eleştirisinden hareketle kendi toplumsal analizi için yeni bir felsefe geliştirmeye çalıştığını ileri sürmek mümkündür.

BOOKCHİN’İN DÜŞÜNCE SETİNDE DOĞA VE TOPLUM

Bookchin, modern düşünüş tarzlarının, var olan her şey olarak doğa, ihtimamlı bir ana olarak doğa, madde ve hareket olarak doğa, ya da mevsimsel döngülere dayanan süreç olarak doğa formülasyonlarının doğayı tanımlamak için yeterli olmadığı görüşündedir.(2) Ona göre doğa, cansızdan canlıya ve nihayet toplumsal olana doğru birikerek çoğalan evrimsel bir süreçtir.(3) Bu tanımdan yola çıkan Bookchin, insanı, toplum oluşturma becerisiyle ve aslında, bu becerinin altında yatan yeti olarak akıl ve istence sahip olmasıyla(4) hayvan ve bitkilerden ayırır. Böylece, insan ve insan olmayanları birbirlerinden ayıran özellik, insanların toplumlar; diğer varlıkların ise topluluklar oluşturmaları olarak karşımıza çıkar. İnsan toplumlarını eşsiz topluluklar yapan ve onları diğer tür topluluklarından ayıran ölçüt, onların “yaşam araçlarını korumada açıkça belirlenmiş sorumluluk, birlik ve kişisel ilişki biçimleri çerçevesinde genellikle son derece katı bir şekilde yapılanmış, kurumsallaşmış topluluklar olmalarıdır.”(5)

İnsanların oluşturduğu kurumsallaşmış topluluklar olarak toplum, doğanın dışında bir oluşum olarak kavranamayacağından, Bookchin, toplumu ikinci doğa olarak formüle eder. Zira insan diğer varlıklardan farklı olarak doğal dünyadan kendine eşsiz bir toplumsal düzen geliştirmiştir.Bu bağlamda, Bookchin’in düşünce setinde, birinci doğa doğal dünyanın, özellikle de organik dünyanın birikimsel evrimini açıklamak için kullanılırken; ikinci doğa, toplumun evrimi anlamına gelir ve bu iki doğa karşılıklı etkileşim halindedirler.(6) Bu etkileşim, kendisini hem birinci doğada hem de ikinci doğada gösterir. Böylelikle, insanı diğer varlıklardan ayıran ölçüt olarak, kurumsallaşma tek başına toplumsalın yani insanın oluşturduğu ikinci doğanın bir özelliği olarak kavranamaz.(7) Bookchin’e göre toplumsal tarihin inşasında doğal tarihin rolü, “karmaşık dinamik ekosistemler biçiminde, giderek karmaşıklaşan kendi gelişiminin bir aşamasından diğerine ortaya çıkan etkin, somut ve varoluşsal” olmasıdır.

Bookchin, toplumsal yaşam ile doğal tarih arasında tanımladığı bağımlılık ilişkisinin bir başka unsuru olarak da akıl ile doğal evrim arasındaki ilişkiyi ortaya koyar. Ona göre, toplum tarafından koşullandırılış olmasına ya da toplumsal evrim tarafından zenginleştirilmesine rağmen, insanın düşüncesi de doğal bir süreçtir. Dolayısıyla, “akıl da doğal dünya içinde kendi evrimsel tarihine sahiptir ve yaşam biçimlerinin daha etkin ve esnek olarak işlev görme sinirsel kapasiteleri artarken, yaşamın kendisi de kendisinin farkında olmaya ve kendiliğinden etkinliğe yol açan yeni evrimsel doğrultular yaratır.”(8) Ne var ki, Bookchin, akıl ve doğa arasında kurulan bu bağlantının, modern batı düşüncesinin epistemolojisi ile anlaşılamayacağını iddia eder.(9) Bu iddianın altında yatan düşünce ise, modern batı düşüncesinin uzun bir toplumsal tarihin bilgili sonundan bakarak epistemolojisini oluşturmuş olmasıdır. Bu tarihin başından bakıldığında, aklın toplumsal ve doğal evrimin bir sonucu olarak geliştiğini gözlemlemek mümkündür.

Bu çerçevede, Bookchin, kendisinin karşılıklı etkileşim olarak tarif ettiği evrimsel sürecin bir zorunluluk alanı olarak tarif edilmesine kesin bir biçimde karşı çıkar ve Batı düşüncesini bu bağlamda eleştirir. Ona göre, Batı düşüncesinin en değişmez fikirleri, doğanın acımasız bir zorunluluk bölgesi olarak algılanması ve onun amansız bir yasaya uygunluk ve yükümlülük alanı olarak görülmesidir.(10) Doğanın bir zorunluluk alanı olarak görülmesi ya insanlığın ‘doğal yasa’ diktasına teslim olması; ya da, doğadaki bu zorunluluk alanının fethedilerek, özgürlük alanına dönüştürülmesi düşüncesini beraberinde getirir.

Bu düşüncelerden ilkine derin ekolojinin, ikincisine ise Marksist düşünce setlerinin temelinde rastlanır. Oysa Bookchin’e göre Mekanist düşüncenin yarattığı toplum ve doğa arasındaki ikiliğin aşılması, bu ikiliğin bir öğesinin diğerine indirgenmesi ile mümkün olamayacaktır. Doğayı bir zorunluluk alanı olarak tarif eden hem Marksistler, hem de derin ekolojistler bu ikiliği aşmak için bu indirgemeyi kullanmaktadır. Derin ekoloji, doğayı öne çıkarırken, Marksistler, toplumu öne çıkarmaktadırlar. Bu noktada, Bookchin’in derin ekolojiye yönelik eleştirilerinden biri daha kendini gösterir: ona göre, Derin ekoloji, aşmayı hedeflediği ikiliği yeniden üretmektedir.

Doğanın zorunluluk alanı olarak görülmesinin yarattığı bir başka sorun da, doğanın ve toplumun evrimsel gelişimlerinin yarattığı potansiyellerin göz ardı edilmesidir. Bir zorunluluk alanı olarak doğa formülasyonu, ona hakim olma ile ona uyum gösterme seçeneklerini zorunlu seçenekler olarak ortaya koyar.

Bookchin’e göre, zorunluluk alanı ile özgürlük alanı arasındaki ayrım, hakimiyet ve sömürü ile birlikte ortaya çıkan bir toplumsal ideolojiden kaynaklanır.(11) Bookchin’in bakış açısından yaklaşıldığında, Yazı-öncesi toplumlar için böyle bir ayrım hiçbir zaman geçerli olmamıştır. Onlar doğayla boğuşmamış; aksine “yavaş ve sabırlı törenleri ile doğanın gönlünü alarak uyum içinde yaşamışlardır.”

Doğa ve toplum ikiliğini aşmanın yolu, birine ağırlık vermekten vazgeçerek,bütünsell iklerinin kavranmasından geçmektedir.(12) Bütünsellik düşüncesinin beraberinde getirdiği totaliterlik çağrışımlarını engellemek için Bookchin bütünselliği, değişmez bir türdeşlik olarak değil; aksine çeşitliliğin dinamik birliği olarak tanımlamaktadır. İşte, bu çerçevede, Bookchin’in, “doğada, denge ve uyuma sürekli değişen farklılaşma sürekli genişleyen çeşitlilikle ulaşılır” düşüncesinden hareketle, toplumsal ekoloji, bütünselliği yadsımadan toplumsal olan ile ekolojik olanı birleştirecek bir etiğin inşası peşinde koşmaktadır.(13)

DİYALEKTİK DOĞACILIK

Önceki kısımdaki görüşlerine istinaden, ekolojik krizin çözülmesinde radikal bir toplumsal değişim hedefleyen Bookchin, bu değişimin olanaklarını açığa çıkaracak bir felsefenin inşası doğrultusunda çaba harcamıştır. Bookchin’in geliştirdiği diyalektik doğalcılık düşüncesi, toplumsal ve doğal tarihin karşılıklı etkileşim halindeki evrimlerinin incelenmesinin anahtarı olarak değerlendirilebilir. Boockchin’in sunduğu bu anahtar, aynı zamanda, toplumsal ekolojinin düşünsel hattında ekolojik krizin kaynaklarının nasıl formüle edildiğini de açığa çıkarır. Bir başka deyişle, toplumsal ekoloji yaslandığı diyalektik doğalcılık düşüncesiyle, doğa ve toplum arasındaki ikiliği aşan bir toplumun ipuçlarını yakalama iddiasındadır. Bookchin, doğa ve toplum kavramlarını formüle ediş şeklinden de sezinlenebilen diyalektik düşünümünü, günümüzün hakim akıl anlayışını karşılamak üzere kullandığı uzlaşımsal akıl kavramsallaştırmasın ın eleştirisini yaparak açıklamaya çalışır. Ona göre, bir görüngünün sadece kendisi olabileceği ve olduğundan başka bir şey olamayacağı ilkesine dayanan uzlaşımsal akıl, “kesin olarak tanımlanmış görüngülerin içsel tutarlılığına ve uygulanabilirliğine bağlıdır.” Uzlaşımsal akıl, “durağan olarak algıladığı görüngüye, çözümlemeci amaçlar açısından değişmez, kesin sınırlarla yoğunlaşmaktadır.” Dolayısıyla, uzlaşımsal akıl, olma süreçlerini ve gelişim evresindeki potansiyellerin nasıl yapılandırılabileceğ ini incelemez. Buna karşılık, diyalektik akıl, bir görüngünün olduğundan başka bir şey de olabileceğini öngörmesiyle, gerçekliğin gelişimsel doğasını incelemektedir. Böylece diyalektik aklın, bir kendiliğin sadece belirli bir anda nasıl örgütlendiğini değil, özdeşliğini korurken bile, bu gelişme düzeyinin ötesine geçmek ve olduğundan başka bir şey olmak için nasıl bir hatta yürüdüğünü kavrama iddiasına sahip olduğu belirginleşir…

Ne var ki, bu görüşleri ile Hegelyen bir diyalektik öngörüye sahip görünen Bookchin, Hegel’in mutlak idealizmini ve evrensel bir Tin (Geist) fikrini reddetmenin (gerekli ve) mümkün olduğu görüşündedir. Benzer biçimde, kaba bir diyalektik maddecilik oluşturmakla itham ettiği Engels ise, ona göre, on dokuzuncu yüzyıl fiziğinin öncüllerine benzeyen doğal yasalarla diyalektik aklı harmanlamaktan ileri gidememiştir. Oysa, Bookchin’e göre, gerekli olan, diyalektik akıl biçimini, “Hegel’in göksel temelde karşı-doğalcı diyalektik idealizminden ve Ortodoks Marksistlerin cansız, bilimsel diyalektik maddeciliğinden” sıyırmaktır.Bookchin , işte bu gereklilikle yüzleşmek için diyalektik doğalcılık düşüncesini formüle etmeye yönelmiştir.

Diyalektik doğalcı düşünce, yukarıda ima edildiği üzere, Hegel’in geliştirdiği diyalektik düşünceden farklı olarak, “bütün” ve “bir” mutlakta son bulmaz; aksine tüm doğaüstü açıklamaları ortadan kaldıracak şekilde, sonluluk ve çelişmeyi kendi gelişimleri içinde potansiyellerini göz ardı etmeden doğal olarak görmeyi beraberinde getirir.Başka bir ifadeyle, diyalektik aklın görüngüleri ve şeyleri kavrayış şekli, çelişki ve sonluluğu açıklama noktasında, onların doğal oldukları ve içlerinde farklı potansiyelleri barındırdıklarını gözetmeyi içerir.

Bu kavrayışa istinaden, diyalektik doğalcılık düşüncesi, toplumsal ve doğal evrim süreçlerinin anlaşılmasında önemli açılımlar sağlamaktadır. Buna göre, toplum ve doğa arasındaki karşılıklı etkileşim ve evrimsel gelişim aşamaları da diyalektik doğalcılığın ayaklarından birini oluşturur. Aristoteles ve Hegel’in düşünce setinden diyalektik doğalcılığı ayıran özellik de bu noktada kendini gösterir. Hem Aristoteles, hem de Hegel, doğayı bir scala naturae (varlık merdiveni) olarak değerlendirmekteyken , diyalektik doğalcılık, doğanın evrimsel bir gelişimin içinde bir süreklilik olduğu iddiasını ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle dile getirildiğinde, diyalektik doğalcılığa göre, “hem geçmiş hem de gelecek, şu anı da kapsayan birikimsel, mantıksal ve nesnel bir sürekliliğin parçalarıdır.”Bu bağlamda, diyalektik doğalcılık doğal görüngüleri belirleyen olumsallığı, kendiliğindenliği açığa çıkarıp, olanın ötesinde, olması gerekeni de deşifre etmek ister; gerçekliğin sınırlarını, onu doğrudan yaşamış bugünün ötesine genişletmeye çalışır. Başka türlü söylendiğinde, gerçekliği varoluşsal bir süreklilik olarak algılamayı salık vererek, güncelin ötesine geçme hedefine imkan sağlayan diyalektik doğalcılık düşüncesi, etik için nesnel bir çerçeve oluşturmaya hizmet eder.Böylelikle, olması gerekeni formüle edebilen düşünüş şekli, olanı yargılayacak argümanlara da sahip olacaktır ki bu Bookchin’e göre, etiğin bizatihi ölçütüdür. Bu noktada, Bookchin’in üzerindeki Kropotkin etkisi kendisini hissettirir. Bookchin de, Kropotkin’e benzer bir şekilde, etiği, sadece kişisel beğeniler ve değerler sorunu olarak değil; kendini gerçekleştirmenin nesnel standardı olarak doğaya içkin bir şekilde kavramaktadır. (14)

Hem olanın hem de olması gerekenin incelenmesinin anahtarı olarak diyalektik doğalcılık, toplumsal ekolojinin felsefesini oluşturmasının yanı sıra, Bookchin’in ekolojik bir toplumun olanaklarını açığa çıkarmak için yaptığı tarihsel incelemelerinin de düşünsel zeminidir. Toplumsal ekolojinin düşünsel kaynaklarından bir diğerini de bu çerçevede, Bookchin’in yapmış olduğu bu tarihsel analiz oluşturmaktadır. Bookchin’in, yaptığı analizlerden konumuz açısından ilk elde önem arz edeni, ekolojik krizin temeline yerleştirdiği hiyerarşinin ortaya çıkışı olacaktır. 

EKOLOJİK KRİZİN KAYNAĞI OLARAK HİYERARŞİ 

Bookchin’e göre, “bugünkü insanlık durumunu derinden değiştirebilecek toplumsal olanakların önünü açan ya da engelleyen, teknikten çok kültür, emekten çok bilinç, sınıflardan çok hiyerarşi” olmuştur.(15) Bu bağlamda, Bookchin, hiyerarşi temelli bir analizin, sınıf analizini yadsımayacağını, aksine onu kapsadığını iddia eder.(16) Zira ona göre, hiyerarşinin doğa toplum ikiliğinin temelinde yer almaktadır.

Marksizm ve anarşizm, hiyerarşiyi göz ardı edip, sınıfları ya da devleti ön plana çıkardıkları için vaat ettikleri devrimi gerçekleştirememişle rdir.(17) Bu kısımda, Bookchin’in, toplumsal ekolojinin ekolojik krizin önüne geçmek amacıyla formüle ettiği ilke ve önerilere ilham veren bu görüşlerini açımlamak amacıyla, öncelikle organik toplumlarda hiyerarşinin ortaya çıkış serüveni Bookchin’in kaleminden izlenecek; ardından, hiyerarşinin sınıflı toplumlarda kendisini belirginleştirdiği hali ve bu hale geçişi, Bookchin’in nasıl formüle ettiği üzerinde durulacaktır.

ORGANİK TOPLUMLAR VE HİYERARŞİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Bookchin’in, ekolojik krizin temel kaynağı olarak formüle ettiği hiyerarşi, aslında doğa toplum ikiliğini yaratan bir unsur olarak kendini gösterir. Bookchin, ikinci doğaya özgü bir özellik olarak formüle ettiği hiyerarşinin, yazı-öncesi toplumlara tamamen yabancı bir kavram olduğu iddiasındadır. Benzer biçimde, insanın doğayı tahakküm altına alması da, yazı öncesi toplumlarda rastlamayan bir özelliktir. Zira, Bookchin’e göre, organik toplumlar, dünyayı, her biri birlik ve uyum için vazgeçilmez olan çok sayıda farklı parçanın bir bileşimi olarak algılamaktadır. Dünyanın bu biçimde kavranması, organik toplumlardaki doğa ve toplum algılarını da şekillendirmiştir. 

Organik toplumlarda, doğa yalnızca içinde yaşanılan mekan değildir, onların gözünden doğa “kehanetleri ile bilgi veren, kamuflajıyla güvenliğini sağlayan, kırık dallar ve ayak izleriyle sır veren mesajlar bırakan, rüzgarın sesinden uyarılar fısıldayan onu bitki ve hayvanda armağanlarıyla besleyen ve sayısız işlevi ve öğütleri topluluğun haklar ve ödevler ağına alınan bir katılımcıdır.” Doğanın topluluğun katılımcı bir parçası olarak görülmesi, doğanın toplumsallığının da göstergesidir.Doğanı n toplumsallığını, organik toplumların dillerinde arayan Bookchin bu konuda organik toplumlarda, tahakkümün olmadığı yönündeki kanıyı pekiştiren örneklerden bahseder. Bookchin, eşitlik, özgürlük gibi kavramların bu dillerde karşılıklarının bulunmaması ve bu toplumlarda eşit olmayan ve özgür olmayanın tanımlanamaz oluşuna dayanarak, bu toplumların bu kavramlara ihtiyaç duymadığına işareti eder. Benzer bir şekilde, organik toplumlarda, modern dillerde baskıyı ifade eden kelimeler, dayanışmayı ifade etmek için kullanılmıştır. Bookchin’in bu konuya dair verdiği ilgi çekici örneklerden biri şefin halkını yönetmediği, onlarla birlikte durduğu örneğidir.Ne var ki, Bookchin’e göre, hiyerarşi bir biçimde organik toplumlarda söz konusu olabilmiştir. Bunun nasıl meydana geldiği üzerine araştırmalarını yoğunlaştıran Bookchin, organik toplumların işbölümünün cinsel kriterlerce oluşturulduğunu, türdeş olmayan, evlilik bağıyla bağlı ailelerle, doğrudan birbirleriyle kan bağıyla bağlı aileler gibi birbirlerine yardım etmeleri zorunlu ailelerden oluştuğu yönünde bir tanımlamaya girişir. İşbölümünün cinselliğe göre belirlenmesi, yavaş yavaş erkeğin üstlendiği görevlerle bağlantılı bir şekilde, erkeğin üstünlüğünün belirgin olduğu toplumları ortaya çıkarmıştır. Bu noktada Bookchin, bugüne değin yapılan birçok antropolojik çalışmada, bu durumun temel nedeni olarak erkeğin fiziksel olarak daha güçlü olması, ya da kadınların soyut düşünceye yatkın olmamaları gibi açıklamaları eleştirmekte ve bunu kadına yönelik erkek önyargılarına bağlamaktadır. Ona göre, kadın ile erkek arasında işbölümü ayırımının temelinde, insan türünün yavrularının daha fazla ilgiye ihtiyaç duyması, bu ilginin yavruya en yakın anne tarafından sağlanması yatmaktadır. Bookchin, cinse dayalı işbölümünün, hiyerarşinin ortaya çıkışındaki etkisini, erkeğin, sivil alanının genişlemesiyle açıklar.(18)

Buna göre, kadın yavrusuyla birlikte ev yaşamı ile ilgilenirken erkek, dışarıda kendine ait başka bir alana sahiptir. Hiyerarşinin ortayaçıkışında bu sivil alan önem kazanacaktır. Diğer yandan, Bookchin, hiyerarşinin ortaya çıkışında, cinsler arası ekonomik işbirliğine nazaran, yaşlıların ayrıcalıklı konumlarının etkisini de öne çıkarır. Bookchin’in bu noktayı açıklamak üzere öne sürdüğü sebeplerden ilki, cinse dayalı ekonomik işbölümünün birbirini tamamlamasına karşılık, yaşlı ile gencin birbirini tamamlayamayacağıdır . Bu konuya ilişkin öne sürdüğü ikinci sebep ise, yaşlıların topluluğun en vazgeçilebilir üyeleri olması ve dolayısıyla yaşlıların yaşamında her zaman bir güvensizliğin gözlemlenebilir oluşudur. Bookchin’in öne sürdüğü bir başka sebep ise, organik toplumların yazı öncesi toplumlar olmaları, dolayısıyla bu toplumlarda tarihsel birikim, atalık bağları, ritüeller ve hayatta kalma tekniklerinin yaşlılar aracılığıyla aktarılıyor olmasıdır.(19)

Hiyerarşinin ortaya çıkışının temel sebebi olan yaşlılar, topluluktaki yerlerini korumak için, bilgi birikimini kullanmaları, daha sonrasında, Batı uygarlığının baskıcı akıl tarzının tohumlarını taşır. Ona göre, “bu akılcılık, cinsel işbölümüne bağlı olarak erkeğin alanı haline gelmiş sivil alanı ev içi alanın karşısına yerleştirerek toplumsal iktidarın kurumsallaşmasının yolunu açmaktadır.” Tüm bunlara ek olarak, yaşlıların toplulukta işgal ettikleri bilgelik konumu zaman içinde, şamanın büyüleriyle doğaya müdahale etmeye başlamasına dönüşür. Böylece, topluluğun doğa ile kurduğu bütünlük ilişkisindeki ilk yarılma kendini gösterir. Şamanın yaptığı büyülerin etkilerinden doğrudan sorumlu tutulması, onu, iktidarını topluluğun tamamı ile değil, ayrıcalıklı bir grup ile paylaşarak pekiştirmeye iter. Böylece ikinci doğanın evriminde kilit bir önem arzeden hiyerarşi toplumsal yaşamın bir parçası olarak kendini göstermeye başlar. Bu süreç ise, insanın doğayı tahakkümü maltına almasıyla zirvesine ulaşacaktır.

HİYERARŞİK TOPLUMLARDAN SINIFLI TOPLUMLARA

Bookchin’in tarihsel analizinde, hiyerarşik toplumlardan sınıflı toplumlara geçiş, maddi ve öznel düzeyler olmak üzere iki düzeyde gerçekleşmektedir. Maddi kayma, şehrin, devletin, otoriter bir tekniğin ve örgütlü bir piyasa ekonomisinin gelişimiyle kendini gösterirken, öznel kaymalar baskıcı değerler etrafında kendini gösterir.3 Hiyerarşi bir kez ortaya çıktıktan sonra, Bookchin’in öznel düzey olarak adlandırdığı hakimiyet epistemolojilerinin gelişmesiyle kurumsallaşır. Bookchin’e göre, hiyerarşik toplumdan sınıflı topluma geçişin iki düzeyinden biri olarak formüle edilen maddi düzeyde şehrin ortaya çıkışı özellikle belirleyici
olmuştur.Kentler, kan yemini ile birbiriyle ve doğa ile bağımlı ilişkilerin yerine, toprağa bağlı ve zaman içerisinde ekonomik çıkarların atalık özelliklerinin yerini alacağı mekanlar olarak ortaya çıkmıştır. Bookchin, kentlerin ortaya çıkışını incelerken, Çatalhöyük üzerine yapılan araştırmaların bulguları ile paralel ancak yaygın düşünüş şeklinden farklı olarak, kentlerin maddi bolluğun zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmadıklarını, dinsel bir kökene sahip olduklarına işaret eder.(20) Bu perspektiften bakıldığında, kentin ilk habercisi pazaryeri değil, sonradan tapınakla çevrilecek olan mezar yerleridir.

Bookchin kentlerin ortaya çıkışının önemli etkiler yarattığını ileri sürer: Kentin yarattığı geniş toplumsal düzenleme, beraberinde kabile ve erken dönem köy yaşamının derinlerinde yatan kimi önemli özelliklerin terk edilmesini getirdi. Toprağın ve doğal kaynakların ortak mülkiyetinin yerini özel mülkiyet aldı. Bu kaynakların mülkiyetine dayalı ve işlenmesine dayalı kategoriler olarak sınıflar, statüye dayalı geleneksel hiyerarşilerin içinden çıkarak ekonomik hiyerarşiler biçimini aldılar; böylece kölelerle efendiler, Roma özelinde pleblerle particiler, serflerle lordlar ve son olarak da proleterle kapitalistler karşı karşıya geldiler. Bu çerçevede, Bookchin’in, sınıflı toplumlara geçişin ikinci düzeyi olarak değerlendirdiği öznel düzey, bir başka ifadeyle hakimiyet epistemolojilerinin gelişiminin başlangıcında, baskıcı aklın hakimiyetini görmesi şaşırtıcı değildir. Ona göre, baskıcı akılcılığın hakimiyeti, organik toplumlarda şamanın etkisi ile kötü niyetli ruhların esrarlı işleri olarak görülen felaketlerin, topluluğun günahları için verilen cezalara dönüştürülmesi ile kendini gösterir. Bu dönüşüme paralel bir diğer dönüşüm ise, topluluğun bir parçası olarak görülen doğa yerine cezalandırıcı bir doğa kavrayışının belirmesi ile söz konusu olur. Bookchin, bu noktada, topluluğun doğa ile kurduğu bütünlük ilişkisinde bir yarılma ortaya çıktığını iddia eder. Bu yarılmanın mekanı olarak şehir ise, kutsal alan ile doğal dünya arasındaki sınırın çizilmesi açısından belirleyici bir rol oynamıştır.Bir zamanlar herkese açık topluluk toprakları ve ürünleri, ruhani birlik (şaman) aracılığıyla isteklerini, ihtiyaçlarını ve emirlerini bildiren doğaüstü bir tanrının ihsanları olarak görülmeye başlanmıştır. Doğa ile doğaüstü arasında yaratılan bu ayrımla ruhani birlik, sınıfa dönüşür.Bunların yanında, hiyerarşik toplumlardan sınıflı toplumlara geçişte, tekniğin oynadığı rolünün de yadsınamayacağı görüşündedir. Ne var ki, teknolojik gelişmelerin etkisinin öznel alandaki değişiklikler kadar zorlayıcı bulmamaktadır. Ona göre, bu teknolojiler, maddi yaşamın düzenlenmesinde başat bir rol oynamakla beraber öznel alandaki değişim, toplumsal yaşamın doğrudan karın maksimizasyonu üzerinden örgütlenmesi üzerinde daha çok etkili olmuştur. Bookchin için teknik de, toplum gibi zaman içinde farklı anlamlar kazanan bir kavramdır. Helenik toplumda tekniğin bütünsel bir anlam taşıdığı, toplumsal etiğin ve politik yapıların da tekniğin bir bileşeni sayıldığı düşüncesinden hareketle Bookchin, kapitalist toplumlar için tekniğin taşıdığı anlamın doğa üzerindeki yıkıcı etkisini hakimiyet epistemolojilerine borçlu olduğu düşüncesindedir. Dolayısıyla toplumsal yaşamın içinde farklı anlamlar kazanan tekniğin geliştirilmesi, insan doğa arasında kurulan ilişkide verili bir yarılmanın değil, toplumsal yaşamın örgütleniş şekillerine içkin bir ayrımın sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda, yeniden toplumsal ekolojinin ekolojik krizin kaynağına yerleştirdiği hiyerarşinin en kristalize olmuş temel kaynak olarak kendini gösterdiğini söylemek mümkündür. Zira tekniğin nasıl bir anlamı ve kullanım kazanacağı da toplumsal yaşamın içinde belirginleşen kurumlarla birlikte anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla, Bookchin’e göre, kapitalist toplumun, insanlığın ruhsal donanımının bir parçası haline getirdiği yarışmacı zihniyetin ellerinde olan teknik, doğa üzerinde yıkıcı bir etki yaratmaktan öteye gidememiştir. Bookchin’in sınıflı toplumların bir hali olarak tasarladığı kapitalizm, ona göre, kendisinden önceki doğa toplum ayrımını sadece onaylamakla kalmamış, aynı zamanda doğanın talanını toplumun temel yasası haline getirmiştir(21)

Bookchin kapitalizmin öznel düzey üzerindeki etkisini şu şekilde özetler. : 

“tarihte ilk defa rekabete “sağlıklı”, ticarete “serbest”, bir şey olarak bakılıyor, biriktirme “tutumluluğun”, bencillik ise kamu yararının hizmetinde olan “gizli bir el” gibi işleyen öz çıkarın belirtisi sayılıyordu. “Sağlık”, “serbestlik”, “tutumluluk” ve “kamu yararı” kavramları yalnızca doğanın değil, insanın da sınırsız bir yayılmaya ve sorumsuz yağmaya maruz bırakılmasının bahanesi oldular.”(22) Bookchin, yaşamın devamı için kapitalizm ve tahakkümün sona erdirilmesinin elzem olduğu görüşündedir.341 Bu noktada, böyle bir sona erdirişe yetkin bir insan formülasyonuna sahip olduğunun altını çizmek üzere, tarihsel perspektifi ve diyalektik doğalcılığı bir arada ele alındığında, onun tarihi, sadece tahakkümün mirası üzerinden değerlendirmediği de vurgulanmalıdır. Onun perspektifinden yaklaşıldığında, tarih tahakküm mirasını içerdiği gibi, özgürlük mirasını da içermektedir. Örneğin, kentlerin aynı zamanda organik toplumlardan farklı olarak yabancıların dahil olabilecekleri alanları oluşturmaları, Bookchin’in kavramsallaştırmasın da toplumsal evrimin analizinin tahakkümün mirasını içerdiği kadar özgürlüğün mirasını da içerdiğinin kanıtıdır. Bu mirasın kendini ortaya koyabilmesi ise, ancak, toplumsal kurumların yaratıcısı insan türünün geliştireceği yeni bir ekolojik toplum ile mümkün olacaktır. Bookchin’in tahayyülünün dış hatlarını belirlediği bu ekolojik toplumun ilkelerini, geçmişin özgürlük mirasını göz önüne alarak belirlemek ise toplumsal ekolojinin hedefi olarak karşımıza çıkacaktır. Bu çerçevede, toplumsal ekoloji hareketinin ekolojik krizin kaynaklarına ilişkin geliştirdiği analizler ekseninde belirlediği ilke ve öneriler üzerinde durmak yararlı olacaktır.

Toplumsal Ekolojinin İlke ve Önerileri

Bookchin’in, yazı-öncesi, cinsiyet ayrımına ve yaşlılar hiyerarşisine yaslanan hiyerarşi ve tahakküm süreçlerini formüle etme biçimi, toplumsal ekolojinin kendi kökenini, “insanlığın (başlangıçtaki) kendi toplumsallığının farkındalığında”(23) lığına dayandırmasına zemin hazırlamıştır. Bu zemin üzerine inşa edilen toplumsal ekoloji için çağımızda toplumsal değişim bir tercih değil; bir zorunluluk olarak kendini göstermektedir. Toplumsal ekolojinin bakış açısından bakıldığında, yeni bir ekolojik toplumun inşasını oluşturacak ilkeler, köklü bir toplumsal değişimi hedeflemelidir. Bu bağlamda, bu toplumsal değişmenin nasıl olacağı ve bu değişimin neleri hedef alması gerektiği gibi sorulara yanıt arayan tartışmaların, toplumsal ekolojinin öncelikli gündem maddelerini oluşturduğu ileri sürülebilir. Bookchin’in tarihsel analizinin ve diyalektik düşüncenin gerektirdiği tarihte tahakküm mirasına paralel bir özgürlük mirasının da var olduğu düşüncesi bu tartışmaların çıkış noktasını oluşturmaktadır. Bu nedenle, Bookchin’in düşünce setinde yer alan özgürlük mirasının nasıl kavramsallaştırıldığ ı üzerinde durmak önemli açılımlar sağlayacaktır. Zira, Bookchin’in özgürlük mirasına yaslanarak, ekolojik bir toplum tahayyülü doğrultusunda ortaya attığı ilke ve öneriler, Toplumsal Ekolojinin söylem ve hareket alanları ile pek çok noktada örtüşmektedir.

Bookchin, kurulacak bir ekolojik toplumu, hiyerarşi ve tahakkümün bütün şekillerinin, sınıflar ve mülkiyetin ortadan kaldırıldığı, kentlerin eko-topluluklara ayrıldığı, bu eko-toplulukların içinde yer aldıkları ekosistemlere uygun biçimde yaşadığı, teknolojinin kirlenme yaratmayacak şekilde ve yerel enerji kaynaklarından yararlanılacak şekilde düzenlendiği, sağlıklı bir yaşamı destekleyen yeni bir ihtiyaç anlayışının yerleştiği ve son olarak, insanların değil, şeylerin yönetildiği, bilincin ve yaşam tarzının tümden farklılaştığı bir toplum olarak tarif etmektedir(24)Bu şekilde tasarlanmış bir ekolojik toplumun inşasında, değişimin nasıl gerçekleştiği de Bookchin için önemlidir. Ona göre, bu değişim, bir doğal kendiliğindenlik olarakkendini göstermelidir. Zira, tarihte zorlama yoluyla yapılan tüm toplumsal değişimler, eğitimli ve bilgili bir halk tarafından desteklenmediği için kendi içlerindeki en idealist ve hümanist değerlerini yok etmişlerdir.Böyle bakıldığında Bookchin, toplumsal değişmenin önündeki ilk engel olarak iradelerini halkın kendiliğinden hareketlerine ikame eden liderleri gösterir.Ona göre, toplumsal değişime ulaşmak için yaşam tarzlarının dönüşümü zorunludur ki bu ancak siyasetin yeni bir formülasyonu ile mümkün olacaktır. Bu değişimin toplumsal yaşamın örgütlenişine olan yansıması ise kendini özgürlükçü yerel yönetimlerden oluşmuş konfederalizm olarak kendini göstermektedir. Bu çerçevede, tarihe içkin özgürlük mirasının kendiliğinden açığa çıkmasının yollarını incelemenin de toplumsal ekolojinin kendisine biçtiği görevlerden biri olduğu ileri sürülebilir. 

Siyasetin Yeni Bir Formülasyonu ve Eğitim

Toplumsal ekoloji hareketi, önüne koyduğu temel hedef olarak ‘her türlü tahakküm ilişkisinin ortadan kaldırılması’nın, siyasetin günümüzdeki hali çerçevesinde mümkün olmadığı görüşündedir. Toplumsal ekoloji, bir yandan tarihe mündemiç özgürlük mirasını serimlemeye çabalarken, diğer yandan siyasetin günümüzdeki anlamının ötesine geçen, kendini gerçekleştirmenin bir aracı olarak da var olabilen bir siyaset tahayyülünü arzular. Bu noktada, toplumsal ekolojinin bu doğrultudaki tahayyülünü netleştirmek üzere, siyasetin geçirdiği anlam değişikliklerini takip ederek, bu yeni siyaset algısının ekolojik bir toplumun inşasında oynadığı role dikkat çekmek önemli açılımlar sağlayacaktır. Bu açılımların peşine düşen bir çaba ise, karşımıza, yeniden Bookchin’in düşünce setini çıkaracaktır. 

Organik toplumların, doğa ile kurdukları bütünlük ilişkisinin bozulmasının yansıdığı mekan olarak kentler, aynı zamanda Bookchin için, insanlara özgü toplumsal yaşamın özgürlük mirasının da yaratıldığı mekanlar olarak kendilerini göstermişlerdir. Kent ve kentleşme kavramları arasında ayrım yapan Bookchin için kent, siyasetin ve yaşamın mekanı, yurttaş figürü eliyle katılımın mekanı; kentleşme ise, yurttaşın karar alma mekanizmalarından uzaklaşmasıyla tarih sahnesindeki yerini alan bir süreçtir.(25)Başka bir ifadeyle, ekolojik krizin göstergelerinden birini oluşturan kentleşme olgusundan kavram olarak kenti ayıran Bookchin’in amacı, ekolojik toplumun yaratılacağı mekanlar olarak, yurttaşlık kavramının mekanı olan kentler tasarlayabilmektir.( 26) Bu çerçevede, ekolojik düşünceye verilen en büyük görev, ekolojik içerikli bir kent sakinliği kavramının geliştirilmesidir. Üstelik, Bookchin için, bugünkü kentsel problemlerin kaynağı da yurttaşlık kavramının anlam yitirmesiyle bağlantılıdır. Tarih içerisinde kentler, çeşitli biçimlerde “bir ayin merkezi,(tapınak kent), bir yönetim merkezi(saray kent), bir yurttaş kardeşliği (polis) ve bir lonca kenti (Ortaçağ Komünü)”olarak boy göstermişlerdir. Yurttaşlık kavramı ekseninde düşünüldüğünde, bu kentlerden Bookchin için temel önem arz edeni yurttaş kardeşliği kenti olan polistir. Polislerde yaşam ve felsefeyi ayrıntılı bir şekilde inceleyen Bookchin, o günden bugüne kadar gelen süreçte siyaset kavramının taşıdığı anlamlardaki değişimin de izini sürmektedir. Bookchin için Antik Yunan’daki yurttaşlık idealini oluşturan en önemli kavramı kendini geliştirme anlamına gelen paideadır. “Paidea, bireye kişisel ve politik eğitiminin verildiği bir okuldu; bu eğitim, aklın bağımsızlığına dayanmakta, ve bireye bir ortak yaşam sorumluluğu ve derin bir kişisel sorumluluk duygusu katmaktaydı”(27) Bir başka ifade ile, Padeia, bireyin yaşamının tamamını kapsayan bir eğitim sistemiydi. Padeia’nın siyasal alanın inşasında oynadığı rol de, burada kendini göstermekteydi. Bookchin’e göre, polisin yalnızca değerli bir amaç değil, aynı zamanda yurttaşın en yüksek erdemlerini şekillendirdiği bir okul olarak algılanması, siyasetin idari işlerin ötesinde, yurttaşların kamu çıkarlarına uygun bir şekilde eğitilmesini de kapsadığının işaretidir.Bu eğitim, Aristotelesçi politik bir hayvan olarak insan tasavvuruna da paralel bir şekilde, insan yaşamının anlamlı hale getiren yurttaş’ı karşımıza çıkarmaktadır. 

Bookchin’e göre, kent yaşamının belirgin öğesi yurttaş, kendi gelişiminin bir parçası olarak gördüğü polisi ‘en iyi yaşamın’ ifadesi olarak görmektedir. Bu karşılıklı bağımlılık ve bütüncüllük yaklaşımının en organik göstergesidir. Zira Atina demokrasisinin en önemli unsurunu, topluluğun yararına olanın kendi yararına olandan ayrılmadığı bir yurttaşlık fikri ve bununla bağlantılı kardeşlik duygusu oluşturur.Bu kardeşlik bağının sadece özgür erkekler için geçerli bir bağ olduğunun bilincinde olan Bookchin, bu dönemin siyasal alanının niteliksel özelliklerinin, katılıma ilişkin açılımlarından daha önemli olduğuna işaret eder. Bu çerçevede, iyi yaşamın aracı olarak politika anlayışı, toplumsal ekoloji düşüncesinin başat temalarından birini oluşturmaktadır. Toplumsal ekolojistlere göre, günümüzde siyaset ve yurttaşlık, devlet idaresi ve seçmen anlamına gelmektedir.Politika nın bu hale getirilişinde sorumluluğu ulus devletin gelişiminde bulan Bookchin, ulus devletin ortaya çıkışıyla birlikte, yurttaş kavramının giderek seçmen
ya da vergi mükellefi olarak algılanmaya başlandığını vurgular.Ulus devlet öncesinde oluşan tüm yapılarda, siyasetin toplumsal yaşam biçimlerini kendi tabanı olarak algılanmasına karşılık, yurttaşlık, temsili demokrasi eliyle anlam kaybına uğramıştır. 

Bu noktada, Bookchin, çekirdeğini yurttaşın oluşturduğu politikayı yeniden yaratmayı önermektedir.Siyasal alanın, siyasal kitleler için yaşamsal hale gelmesi “kendi kendini yöneten bir varlık olarak yurttaşın çabaları ile mümkündür.” Ona göre partiler, örgütlü bir şekilde oluşturulmuş hiyerarşik yapılarıyla politikanın aracı olamazlar çünkü partilerin kökleri yurttaş kitlesine değil, devlete dayanmaktadır. Partiler de, devletler gibi inorganik varlıklardır ve onların temel yönelimlerinin ardında yatan iktidar ve seferberliğe yönelik bir duyarlılıktır.Buna karşılık, Bookchin’e göre, siyaset, insanlığın gerçekleştirdiği bir etkinlik olması dolayısıyla organik bir fenomendir.“Bir etkinlik olarak ele alınan politika, akılcı bir görüş alış verişini, kamunun güçlendirilmesini, pratik zekanın uygulamaya geçirilmesini kapsar; politikanın gerçekleştirilmesi, ortak katılımcı bir çabanın sonucudur. Siyasal alan, bireyin kişisel gereksinimlerinin ve ailesinin ötesine geçen toplumsal bir alan olmasına rağmen, özel yaşamın bir parçası olan dostluk, bağlılık ve sorumluluk duygusu, bu alanda da korunur.”

Bookchin, siyasetin bu şekilde formüle edildiği bir toplumsal yapının, toplumsal ekolojinin en temel hassasiyeti olarak görülen hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerinin toplumsal yaşamın belirleyici öğesi olmaktan çıkmasını sağlayacağı kanısındadır. Bu durumda, toplumsal ekolojistler tarafından, böyle bir siyaset kavramsallaştırmasın ın aracı olarak değerlendirilen özgürlükçü yerel yönetimler önem kazanmaktadır.

ÖZGÜRLÜKÇÜ YEREL YÖNETİMLER VE KONFEDERALİZM 

Andrew Light, toplumsal ekolojinin ilkelerini, halk/yurttaş meclislerinin yeniden canlandırılması, bu meclislerin konfederasyonu, gerçek yurttaşlığın okulu olarak komünal ve konfederal siyasetin inşası, mülkiyetin ortaklaştırılarak belediyelere verilmesi ve üretim politikasının bu meclisler eliyle düzenlenmesi olmak üzere dört ilke de özetlemektedir.Bu ilkelerin de gösterdiği daha iyi yaşamın yolu olarak politika anlayışının mekanları olarak yerel yönetimler, toplumsal ekolojinin perspektifinden bakıldığında, ekolojik bir topluma giden yolu hem açan hem de aslında bu yolun sonunda yer alan bir hedef olarak yer almaktadır. Bookchin için, yerel yönetim, özgürlüğü, politik özgürlüğün tabanını oluşturmaktadır; politik özgürlük ise, bireysel özgürlüğün tabanında yer almaktadır. Dolayısıyla özgür, elinde kendi kaderini tayin etme hakkı bulunan ve etkin yurttaşlar etrafında yapılandırılmış yeni katılımcı politikanın ortaya çıkışı yerel yönetimlere bağlıdır(28)

Zira merkezi bir devlet, kurumsallaşmış tahakküm ve hiyerarşi biçimlerine karşı olan toplumsal ekolojistler için bir yönetim aracı olarak ortaya çıkamaz. Bookchin, adem-i merkeziyetçiliğe, ekolojik toplumun inşasında başat bir yer tanırken, bu türden bir yönetimin ancak ve ancak Antik Yunan idealindeki yurttaş kavrayışıyla mümkün olacağı iddiasındadır. Bu iddia en temelde toplumsal yaşam içinde politikanın kendini gerçekleştirmenin bir aracı olarak algılanmasına dayanır. Ne var ki, Bookchin, toplumsal ekolojinin temel ilkeleri ekseninde önerdiği tek şeyin, adem-i merkeziyetçilik olmadığının altını ısrarla çizer;“Yalnızca politikanın devlet idaresinden kesin olarak ayrılması yetmez; aynı zamanda politika oluşturulmasının bu politikanın yürürlüğe konmasından, yani idareden de ayırt edilmesi gerekir.” 

Bookchin’in kavramsallaştırmasın da, yerel yönetimler, yurttaşın varlığı eliyle kararların alındığı asıl merci olarak halk meclisleridir. Toplumsal ekoloji, temel karar-alıcı mekanizma olarak ve doğrudan demokrasinin asli uygulama sahnesi olarak, bir topluluk meclisleri ağı tasavvur etmektedir. Toplumsal ekolojinin tasavvurunda, katılımcı doğrudan demokrasinin alanı olarak değerlendirilen bu meclisler, önlerindeki meseleleri tartışmak ve karara bağlamak üzere düzenli aralıklarla toplanan yerel bir alanın (şehirlerde mahalleler düzeyinde, ve kırsal alanlarda kasaba düzeyinde) tüm sakinlerini kapsamalıdır.

Toplumsal ekolojistlerin meclis egemenliğine yaptıkları vurgunun temelinde onlara göre iki belirgin sebep vardır. Bu sebeplerden ilki, yerel meclisin, doğrudan katılımcı demokrasinin uygulanması ve güç farklılıkları ile yeni hiyerarşi biçimlerinin yeniden ortaya çıkmasının engellenmesi için en erişilebilir olan forum olarak tasavvur edilmesidir.Bu durum meclisin temsiliyete değil, topluluğun tüm üyelerine yani doğrudan katılıma dayanmasından kaynaklanır. İkinci sebep ise, halk meclisinin, kamusal meselelerde, ekonomik, toplumsal ve ekolojik kaygılar arasındaki sayısız karşılıklı bağlantıyı fark eden, bütünlükçü [holistic] bir yaklaşımı cesaretlendirmesidir .Bu bütünsellik yaklaşımı politikanın yeniden tanımlanması nosyonu ile ilişkilendirilir. Şöyle ki, yerel meclisin birlikte yaşayan, çalışan ve eğlenen insanlardan oluşmuş olması, onları topluluğun kapsamlı ve uyumlu bir şekilde kararlar almaya itecektir.

Özgürlükçü yerel yönetimlerin ekolojik topluma giden yolda taşıdığı bir diğer anlam ise, yerel ve bölgesel kaynakların kullanımının eko-teknolojilerin uygulanmasının ve tüketimin akılcı ve sağlıklı bir çizgide yeniden ölçeklendirilmesinin olanaklarını yaratabilecek potansiyele sahip olmasıdır. Ekonominin düzenleniş açısından, Bookchin’e göre karşımıza çıkacak ilk sorun alanı mülkiyettir. Bookchin, bu noktada, mülkiyetin işçi kooperatifleri ya da devlete ait olduğu toplumları eleştirerek, mülkiyetin belediyelere verilmesi gerektiğini salık verir (29)

Bu bağlamda, toplumsal ekolojinin perspektifinde özgürlükçü yerel yönetimlerde ekonominin nasıl düzenleneceği de önem taşır. Toplumsal ekolojistler, ekonominin ahlaki yönetimini gerekliliğine işaret ederler. Burada ahlaki ekonomiden anlaşılması gereken, tüm topluluğun, üretime ve tüketime ilişkin kararlar alınması konusunda yetkili olmasıdır.

Üretimin genel hatları meclis düzeyinde belirlenirken, üretim pratikte yine eşitlikçi, katılımcı ve demokratik temellerde işleyen daha küçük kolektif yapılarda gerçekleştirilmelidi r. Dolayısıyla toplumsal ekolojistler için, ekonomik yaşamın büyük bir kısmı, iş arkadaşları, ev arkadaşları ve komşularla doğrudan işbirliği içerisinde daha küçük kolektiflerde yerine getirilirken, kamusal ekonomik yönelimin kapsamlı meseleleri tüm topluluğun dahil olduğu meclis tarafından yönlendirilecektir.

İyi yaşamın peşindeki, çok yönlü ( Bookchin, “kaba bireycilik” ile gerçek anlamdaki bireysellik, yalıtılmış birey kavramı ile çok yönlü insan topluluğunun parçası olan çok yönlü birey kavramı arasında bir fark görmektedir. Bu fark iyi yaşam ideali çerçevesinde anlam kazanır) yurttaşlardan oluşan halk meclisleri biçiminde tasarlanan yerel yönetimlerin, Bookchin’in ve diğer toplumsal ekolojistlerin izole yerleşimler olarak formüle etmekten özellikle kaçındığını da belirtmek gerekir. Özgürlükçü yerel yönetimler, karşılıklı bağımlılıkları yadsımayan konfederasyon biçiminde yapılandırılmış bir toplumsal yapının içinde tasavvur edilir.Bu konfederatif yapılarda izlenecek politikaların belirlenmesinde, yetkili merci konumu yerel halk meclislerine verilirken, idare ve koordinasyonun konfedere meclislerin yetkilerini oluşturması, Bookchin’in önemsediği katılımcı demokrasi idealini gerçekleştirmenin bir aracı olarak ileri sürülür.

Konfederasyonda, yerleşimlerin karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı olmaları ( Bookchin’e göre, “bağımsızlık bağımlılıktan ayırt edilmeli, gerçek anlamda bağımsızlığın karşılıklı bağımlılıktan farklı olmadığı görülmelidir.”) ortak kaynaklara sahip olmaları, onların karşılıklı güven ilişkisi içinde hareket etmelerinin zeminini oluşturmaktadır. Dahası, bu karşılıklı bağımlılık duygusu, Bookchin’e göre, konfederasyonun dışa kapalı dar ve şovenist yapılar oluşturmalarının önüne geçecektir.Bookchin için konfederasyon, paylaşılan sorumluluğa, konfedere meclislere üye olanların kendi yerleşimlerine karşı sorumluluklarına ve yapılacak işlerin nasıl yapılacağının önceden yerel halk meclislerinde alınmış kararlara bağlı olmasına dayanmaktadır.

Toplumsal ekolojinin ekolojik bir toplum tasavvurunda bir başka önemli nokta da, bu toplumun teknolojik gelişmeye kapıları kapatmamasıdır. Teknolojik gelişmeler sadece eko-teknolojilerin geliştirilmesi anlamında değil; aynı zamanda siyasetin kendini gerçekleştirmenin bir aracı olarak algılanmasıyla bağlantılı olarak da önem taşımaktadır.Toplums al ekolojinin öne sürdüğü özgürlükçü yerel yönetimler anlayışının temelinde yatan yurttaşlık kavramı, bireyin toplumun tümünü ilgilendirecek kararlar üzerine düşünecek ve kendisini geliştirecek boş zamana sahip olmasıyla ortaya çıkacak bir kavrayıştır. Dolayısıyla, bu tür bir yurttaşın varlığını sağlayacak maddi zemini yaratacak teknolojik gelişme, toplumsal ekoloji tarafından yadsınmadığı gibi, ekolojik bir toplumun varlığını borçlu olacağı bir zemin olarak kabul edilmektedir. Toplumsal ekolojinin, eko-anarşizme yönelttiği eleştiri de bu çerçevede geliştirilmiştir. Eko-anarşizmin, ilkel bir topluluğa dönüş ve teknolojinin tamamen reddedilmesine dayanan düşünümü, toplumsal ekoloji için gerici bir yaklaşımdır..

Bu çerçevede, söylenilenleri toparlamak adına, Bookchin’e kulak vermek netleştirici olacaktır:

Toplumsal ekoloji açlık ve yoksunluk değil bir bolluk ekolojisidir; içinde atıklar ve şüphesiz üretim fazlasının yeni bireysel değerler tarafından kontrol edildiği rasyonel bir toplumun yaratılması için çabalar; ve eğer rasyonel olmayan bir davranışın sonucu olarak kıtlık ortaya çıkarsa, halk meclisleri tüketim standartlarını oluşturacaktır. 

Ekolojik bir toplum, “uygarlığın” son üç bin yıl boyunca bize verdiği evrensel bir humanitas anlayışının yitirilmediğini varsayar. Ayrıca çağdaş “modernistlerim izin” kolayca Rönesans’a atfettikleri, bireysel özerklik üzerindeki güçlü vurgunun – geçmişte organik toplumların sahip oldukları güçlü topluluk bağlarının yitirmeden- eşsiz bir gerçeklik kazanacağını varsayar. Hiyerarşinin yerini karşılıklı bağımlılık alacak ve beraber çalışma bakım, işbirliği, güvenlik ve sevgi gibi derinden hissedilen biyolojik ihtiyaçları karşılayan organik bir özün varlığını ifade edecektir. Artık özgürlük doğanın, bireysellik toplumun, seçme zorunluluğunun, kişilik toplumsal bütünlük gereksinimlerinin karşısına yerleştirilemeyecekt ir.(30)

—————————————————————-

dipnot;

1-Murray Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak ,(çev.) Kaya Şahin, Ayrıntı Yayınları.1999, s. 21

2-Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak,s. 48

3-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü, (çev.) Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, 31.

4-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi Diyalektik Doğalcılık Üzerine Denemeler, (çev.) Rahmi G. Öğdül, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1996. s.99

5-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi op.cit.s.110

6-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi…,op.cit., s.11

7-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi …,op.cit., s.114

8-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi…op.cit.,s. 99

9-Murray Bookchin,, Özgürlüğün Ekolojisi …op.cit.,s.121

10-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi…, op cit,, s.89

11-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi.. , op.cit.,s.457

12-Bookchin, , Toplumsal Ekolojinin Felsefesi…,op.cit.,, s.109

13-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi …,op.cit., s.109

14-Dario Padovan, “Toplumsal Moral İlkeleri ve Doğa’nın Etiği” 

15-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi …, op.cit., s.154

16-Bookchin, Murray, Ekolojik Bir Topluma Doğru, Çev: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 1996, s.37 

17-Murray Bookchin, Komünalist Karar Anı

18-Bookchin, Toplumu Yeniden… op.cit., s81

19-Bookchin, Toplumu Yeniden …,op.cit.,, s84

20-Murray Bookchin, Kentsiz Kentleşme, Çev:Burak Özyalçın, Ayrıntı Yayınları, 1999, s.52 
21-Bookchin, Ekolojik Bir …,op.cit., s.69

22-Bookchin, Toplumu Yeniden …,op.cit., s97

23-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi op.cit., s.132 

24-Bookchin, Ekolojik Bir …,op.cit., s.47

25-Bookchin, Kentsiz Kentleşme …op.cit., s.41

26-Bookchin, Ekolojik Bir …op.cit., s.167

27-Bookchin, Kentsiz Kentleşme …op.cit.,, s95

28-Bookchin, Kentsiz Kentleşme…op.cit.,, 290

29-Murray Bookchin, Komünalist Karar Anı,

30-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi …op.cit.,s.455
——————————————–

http://www.enternasyonalforum.org/arastirma-ve-calisma-gruplari/3390-murray-bookchin-ve-ekoloji.html

January 2, 2011 - Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, sistem karsitligi, somuru / tahakkum

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: