ecotopianetwork

Hayvan Hakları ve Feminist Kuram – Josephine Donovan (Çev. Nermin Saatçioğlu)

Image

Bu makale, yazım sürecindeyken ölen güzel köpeğim Rooney’ye (1974-1987) adanmıştır. Rooney’nin hayatı, hayvanların asaletini ve vakarını kavramamı sağladı. 

Peter Singer, çığır açan çalışması Hayvan Özgürleşmesi’nin (1975) önsözünde, hayvanları sevdiğini iddia eden, konuyla ilgili bir kitap yazdığını duyunca da onu çaya davet eden bir kadının evine karısıyla birlikte yaptıkları ziyareti anlatır. Singer’ın kadına karşı tavrı küçümseyicidir: Kadın bir arkadaşını daha çağırmıştır, o da hayvanları seviyordur ve Singer şöyle anlatır:

“bizimle tanışmaya can (atıyordu). Ev sahibemizin arkadaşı eve bizden önce gelmişti ve gerçekten de hayvanlar üzerine konuşmaya can atıyordu. ‘Hayvanlara bayılıyorum’ diye başladı. (…) Uzun süre hiç durmamacasına konuştu. Kendisine ikram edilen jambonlu sandviçi alırken konuşmasına ara verdi ve sonra bize kaç hayvanımız olduğunu sordu.”

Singer hem hayvanları sevdiğini iddia etmesine rağmen bir yandan da et yiyen kadının ikiyüzlülüğünü kınamak, hem de hayvanları koruyanların duygusal yaklaşımıyla arasına mesafe koymak niyetindedir. Karısı adına da konuşarak, şöyle der:

“Yoksa hayvanlara özel bir ‘ilgi’ duymuyorduk. İkimizin de, birçok insanın aksine, kedilere, köpeklere ya da atlara öyle aşırı bir düşkünlüğümüz yoktu. Biz hayvanları ‘sevmiyorduk’. […] Hayvanlara zulmedilmesine karşı çıkanları yufka yürekli ‘hayvanseverler’ olarak göstermek, insan dışı hayvanlara nasıl davranmamız gerektiği meselesinin ciddi siyasal ve ahlaksal tartışmalar alanından tamamıyla dışlanmasına yol açtı.”

Bir başka deyişle, Singer hayvan hakları davasının “kadınca” duygularla bağlantılandırılarak hafife alınmasından korkmaktadır.

Singer’ın hayvan hakları hareketinin itibarı ve taktikleriyle ilgili endişelerini, bir diğer önemli çağdaş hayvan hakları kuramcısı Tom Regan da paylaşmaktadır. The Case for Animal Rights (1983) kitabının önsözünde, Regan şunu vurgular:

“Hayvanların çıkarları için çalışan herkes ‘usdışı’, ‘duygusal’, ‘hisli’, ya da daha beter sıfatlarla usandıracak derecede suçlanmaya alışık olduğuna göre, ancak duygularımıza fazla kapılmamak veya hislerimizi sergilememek için bilinçli çaba göstererek bu suçlamaları yalanlayabiliriz. Bu da ussal sorgulama yolundan hiç ayrılmamayı gerektirir.”

Daha sonra yazdığı bir makalede, Regan ona yöneltilen aşırı usçuluk suçlamalarına karşı kendini şöyle savunur: “Us -duygular değil, hisler değil- us sayesinde, hayvanların (…) bizlerle eşit bir içsel değere ve (…) bizim kadar saygıyla davranılma hakkına sahip olduğunu anlayabiliriz.”1 Regan ve Singer’ın duyguları reddetmeleri ve duygusal olarak yaftalanmaktan çekinmeleri rastlantısal değildir; çağdaş hayvan hakları kuramında içsel olan baskın ussallık eğilimini ortaya çıkarırlar; bu eğilim de, paradoksal olarak, Descartesçı nesnellik kisvesiyle, hayvanların istismarı için öne sürülen başlıca kuramsal temel olagelmiştir. 

İlginçtir, kadın hayvan hakları kuramcıları, hayvanlarla duygusal bağlarımızı erkeklerin külliyatında olduğundan daha ağırlıklı olarak kuramlarının temeline oturtmuş gibidir. Örneğin bir diğer çağdaş hayvan hakları kuramcısı olan Mary Midgley, şunda ısrarlıdır:

“Dünyayı paylaştığımız diğer varlıkları gözetilmeye layık kılan elbette ki entellektüel yetkinlik değil, duygudaşlığımızdır.”

Midgley’ye göre, hayvanlar “derin, incelikli ve kalıcı ilişkiler oluşturulmasıyla ifade edilen toplumsal ve duygusal karmaşıklıklar” sergiler. Önde gelen bir feminist hayvan hakları eylemcisi olan Constantia Salamone de egemen hayvan hakları kuramının baskın usçu, erkeksi eğilimini genel olarak kınar. 19. yüzyılda, hayvan deneyi karşıtı harekette yer alan kadın eylemcilerden Frances Power Cobbe gibileri, bilimin

“soğuk, usçu maddeciliği”ni başlıca düşmanları ilan etmişti, çünkü onlara göre bu, “insanî duyguları ve duyarlılığı donduruyor[du]. […] Hayvan deneyi karşıtı hareket […] yürekleri ve insan ruhunu kalpsiz bilimin elinde yozlaşmaktan koruyordu.”2

Gelgelelim, Singer’ın anlattığı hikâye, hayvanlarla daha insanca bir ilişki etiği kurmak için bir kadın değerleri sistemine ya da bir grup olarak kadınlara kayıtsız şartsız güvenemeyeceğimizi gösteriyor. Kadınlar, hayvanların aktif şekilde istismar ve yok edilmesinde hiç şüphesiz erkeklerden daha suçsuzdur (Virginia Woolf, Three Guineas’ta şöyle der: “Kuşların ve hayvanların büyük bölümü sizin tarafınızdan öldürüldü, bizim değil.”), yine de hayvanların acı çekmesine ve yok olmasına neden olan kürk gibi lüks eşyalar kullanarak ya da et yiyerek bu istismara ortak olmuşlardır. Hem feminist, hem de hayvan refahı eylemcisi olan Charlotte Perkins Gilman, bu ikiyüzlülüğü Singer’dan çok önce A Study in Ethics’te (1933) eleştirmiştir. Kadınların “süs niyetine hayvan leşi” giyme alışkanlığını kınayan Gilman, sarsıcı bir tutarsızlığa dikkat çeker:

“Nasıl oluyor da zulme karşı olan, ev hayvanlarına bayılan medenî Hıristiyan kadınlar, milyonlarca zararsız hayvancığa uygulanan, olabilecek en büyük zulme bile isteye katkıda bulunuyorlar? […] Kürkler tuzağa kıstırılan hayvanlardan elde ediliyor. Tuzağa kıstırılmak, bir hayvanın yaşayabileceği en büyük işkenceleri beraberinde getiriyor: Hapis, açlık, donma, çıldırtıcı bir korku ve acı. Eğer kadının biri, derilerinden ‘süsler’ yapabilmek için yüzlerce kedi yavrusunu kış vakti arka bahçesinde patilerinden assa veya sıkıştırsa ve onların debelenerek, kıvranarak, donarak, acı ve korku içinde bağırarak ölmesine göz yumsa, […] canavar damgası yer.”3

Kadınların hayvanlarla tarihsel ilişkisinde bu gibi sorunlar olduğunu kabul etmekle birlikte, bence hayvan hakları kuramının bilincinde olan bir kültürel feminizm, hayvanlara yönelik muamelemizle ilgili bir etik oluşturulması için şu anda var olanlardan çok daha uygun bir kuramsal dayanak sunabilir.

Kültürel feminizmin uzun bir tarihi var. Feminizmin “ilk dalga”sı sırasında bile, Margaret Fuller, Emma Goldman ve Charlotte Perkins Gilman gibi pek çok bakımdan birbirinden farklı düşünürler, liberal geleneğin atomist bireyciliğini ve usçuluğunu eleştirmekte birleştiler.4 Bunun yanı sıra, kollektif anlayışı, duygusal bağları ve organik (ya da bütüncü) bir hayat kavramını vurgulayan bir dünya önerdiler.

Feminist kuramın ikinci dalgasında da, feminizmi özel olarak hayvan haklarıyla bağlantılandıran bazı makaleler yazıldı: 1970’lerde Carol Adams’ın vejetaryenlikle ilgili yazıları ve daha yakınlarda, Constantia Salamone’nin Reweaving the Web of Life (1982) adlı kitaptaki yazısı. Susan Griffin, Carolyn Merchant, Rosemary Radford Ruether, Marilyn French, Paula Gunn Allen, Chrystos ve Ynestra King gibi yazarlar da feminizmi daha genel olarak ekolojiyle bağlantılandıran bazı yapıtlar ortaya koydular.

Kültürel feminist bakış açısına göre, Ortaçağ sonrası, Batıcı, erkek psikolojisinin eseri olan doğaya hükmetme hedefi, hem hayvanlara kötü davranılmasının, hem de kadınların ve çevrenin sömürülmesinin temeldeki nedenidir. Carolyn Merchant ufuk açıcı çalışması The Death of Nature: Women, Ecology, and the Scientific Revolution’da şunu dile getirir:

“Gerçekliği, yaşayan bir organizma değil de bir makine olarak yeniden kavramlaştırarak, hem doğa, hem de kadınlar üstünde tahakküm kurulmasını onayan bir bilimin ve dünya görüşünün oluşumunu yeniden irdelemeliyiz.”

Kültürel feminist kuramcılar son dönemde alternatif epistemolojik ve ontolojik modeller ortaya çıkardılar. Kanımca bunlar, ataerkil bilimsel epistemolojiye özgü sadomazoşistik kontrol/tahakküm modelinin yerini almalı. Örneğin Ruether, doğayla ve insan dışı yaşam formlarıyla yeni ilişki kurma yollarının geliştirilmesinin şart olduğunu belirtir.

“İnsan yaşamı projesi” der, “artık ‘doğaya hükmetme’ projesi olarak değerlendirilmemeli. […] Bunun yerine, ekolojik uyuma dayanan yeni bir dil bulmalı, içinde yaşayıp hareket ettiğimiz, varlığımızı ortaya koyduğumuz dünya sistemleriyle bilincimiz arasında karşılıklı bir ilişki kurmalıyız.”5

Sexism and God-Talk (1983) kitabında, Ruether insan bilincinin diğer yaşam formlarından farklı değil, diğer canlılarda içsel olan “ikli biçimli” ruha bağlı görülmesi gerektiğini öne sürer.

“Bizim zekamız […] ışınsal enerjinin özel, yoğun bir biçimidir, ama diğer biçimlerden de kopuk değildir; maddenin ışınsal enerjisinin özbilince sahip ya da ‘düşünen boyutu’dur. Bütün varlıkların ‘sen-liği’yle [thou-ness] ilişki kurmalıyız. Bu ne romantizmdir, ne de ‘ağaçlarda orman perileri’ gören insanbiçimci animizmdir (her ne kadar animist görüşte doğruluk payı olsa da). […] Biz sadece ‘ben-o’ şeklinde değil, ‘ben-sen’ şeklinde de ilişki kuruyoruz, ruhla, kendi varoluş biçimince her varlığın içinde yatan yaşam enerjisiyle ilişki kuruyoruz. ‘İnsanın kardeşliği’ sadece kadınları değil, yaşam topluluğunun tamamını kapsayacak şekilde genişletilmek zorunda.”

Ruether, maskülenist bilimsel epistemolojideki “sol beyin” modeline özgü çizgisel, ikiliklere dayalı, yabancılaşmış bilincin ötesine geçecek “yeni bir insan zekası biçimi”nin gerekliliğini savunur: Yaygın olarak “sağ beyin düşünüşü” diye anılan modele dayanan, ilişkisel, duygulara dayalı bir zeka biçimi. Ruether’a göre, çizgisel, usçu modeller “ekolojik bakımdan işlevsiz”dir. İhtiyacımız olan şey, bir ana paradigmaya uysun diye bağlamı yeniden düzenlemeyen, çevreyi olduğu gibi gören, kabullenen ve sayan, ilişki temelli, daha “düzensiz” (tabir bana ait – düzenin hiyerarşik tahakküm anlamına geldiğini düşünerek) bir modeldir.

Paula Gunn Allen, The Sacred Hoop: Recovering the Feminine in American Indian Traditions(1986) adlı kitabında, Amerikan Kızılderili geleneklerinin doğaya yaklaşımında, Batı epistemolojisi ile ilahiyatına damgasını vuran yabancılaşma ve tahakkümden epey farklı tavırlar bulur. Tanrı ve tinsel boyut aşkın, yaşamın üstünde değildir, bütün yaşam formlarında içkindir. Bütün yaratıklar kutsal görülür ve en temel anlamda saygıya layık oldukları düşünülür. Kendisi de bir Laguna Pueblo Sioux Kızılderilisi olan Allen, şöyle yazar: “Ben küçükken, annem hayvanların, böceklerin ve bitkilerin de normalde yüksek statülü yetişkin insanlara gösterilen saygıyı hak ettiğini sık sık söylerdi.” Onun kültüründe, doğa “kör ve mekanik değil, bilince sahip ve organik” görülür. “İnsani ve insan dışı hayat” aslında “iç içe geçmiş bir ağ”dır.

Allen çizgisel, hiyerarşik, mekanist modelleri bırakıp kendi halkına özgü kronolojik olmayan, ilişkisel duyarlılığa dönülmesini önerir. “Sömürgeleştirme ile kronolojik zaman arasında bir nevi bağlantı” olduğunu düşünen Allen, şu saptamada bulunur:

“Kızılderili zamanı, bireyleri bütün bir ‘gestalt’ın parçası olarak algılar. Buna göre uyum sağlamak, dişlilerin birbiri içine geçmesi meselesi değil, kişinin mevsimlerin döngüsüyle, toprakla ve bütün hayatı anlamlandıran söylencesel gerçeklikle iç içe geçmesi meselesidir. […] Kadınların geleneksel uğraşları, sanat ve zanaatları, edebiyat ve felsefeleri çoğu zaman çizgiselden çok birbirine eklenen, kronolojikten çok kronoloji dışı ve genel olarak Batı kültürüyle karşılaştırılırsa, belli bir algı alanındaki bütün öğelerin uyumlu ilişkisine daha bağlıdır. […] Geleneksel halklar dünyalarını birleşik bir alan şeklinde algılar.”

Estella Lauter, çağdaş kadın sanatıyla ilgili yakın tarihli incelemesi Women as Mythmakers’da (1984), kadınlarla doğayı içine alan yeni bir söylencenin ana hatlarını ortaya koymuştur.

“Bu sanatçıların pek çoğu kadınla doğa arasındaki yakınlığı bir başlangıç noktası olarak kabul ediyor; hattâ, melez kadın/hayvan/toprak imgeleri yaratıyorlar, öyle ki Büyük Varlıklar Zinciri’nin katmanları arasındaki bildik ayrımlar önemsiz görünüyor.”

Susan Griffin’in Woman and Nature (1978) adlı yapıtını ilkörnek olarak gören Lauter, çağdaş kadın edebiyatında ve sanatında, “varlıklar arasında geçerli olan, parçalayıcı ve dağıtıcı değil, olağanüstü akışkan ilişkilerin tezahürü”nü saptar. Kadın sanatçılar ve burada adı geçen feminist kuramcılar yeni bir ilişki modeline dikkat çekiyor. Bilimsel epistemolojide ve erkek hayvan hakları kuramcılarının usçu mesafe koyma tutumunda içsel olan özne-nesne modelinin tersine, türler arasındaki çeşitlilikleri ve farkları kabul eden, ama onları Büyük Varlıklar Zinciri’ndeki yerleriyle ölçmeyen ya da hiyerarşik bir sıraya sokmayan bir model bu. Diğer yaratıkların canlılığına ve ruhuna (“sen-liğine”) saygı duyuyor ve onların da, bizim de aynı birleşik alan bütününde var olduğumuzu kavrıyor. Paylaştığımız şeyin (yani hayatın) aramızdaki farklardan daha önemli olduğunu takdir ediyor. Böylesi bir ilişki kimi zaman sevgi, kimi zaman huşu, ama daima saygı içerir.

İlginçtir, yıllar boyunca hayvanlarla çalışıp onları gözlemlemiş pek çok kadın bilim insanı ve doğa araştırmacısı da (örneğin Jane Goodall, Dian Fossey, Sally Carrighar, Francine Patterson, Janis Carter) örtük bir şekilde bu etiği sergiler: “Konu”larına yönelik şefkatli, saygılı bir tavır gösterirler.6

Bu etiğin hayvanlarla ilgili karar alma süreçlerinde uygulanamayacak kadar belirsiz olduğu itirazı öne sürülebilir. Ama benim şu andaki amacım özgül bir pratik etik ortaya koymak değil, hayvan/insan ilişkilerini düşünme biçimimizin yeniden yönlendirilebileceği yolları göstermek. Kimileri ısrarcı olabilir: Diyelim ki bir sivrisinekle bir insan arasında seçim yapmak zorundayız. İşte kültürel feminizmin ortaya koyduğu epistemolojide reddedilen, tam da bu tür “ya bu, ya o” tarzı düşünüştür. Çoğu örnekte, “ya bu, ya o” ikilemleri gerçek hayatta “her ikisi de” durumuna döndürülebilir. Çoğu örnekte, ölüm kalım halinde alınacak kararlarla ilgili varsayımlarda rastlanan çıkmazların önüne geçilebilir. Ama daha özgül olarak, elbette ki burada kaba hatlarla çizilen etiğe göre, feministler et yemeye, giyim kuşam uğruna hayvanların öldürülmesine, avlanmaya, (büyük oranda kadınların lüks tüketimi uğruna) yaban hayvanlarının kürk için tuzağa düşürülmesine, rodeolara, sirklere ve sınaî çiftliklere karşı olmalı; hayvanat bahçelerinin (ille var olacaklarsa), hayvanlara doğal yaşam alanlarında daha geniş hareket serbestisi sağlayacak şekilde tepeden tırnağa yeniden tasarlanmasını desteklemeli; güzellik ve temizlik ürünlerinin (hayli tepki alan şu meşhur “LD-50” ve Draize testleri) ve askerî malzemelerin test edilmesi için laboratuvar hayvanlarının kullanılmasına, ayrıca Wisconsin Üniversitesi’ndeki Harlow primat laboratuvarında yapılanlar gibi hayvanlar üstünde uygulanan psikolojik deneylere karşı çıkmalı; tıbbî deneylerde hayvanların yerine bilgisayar modellerinin ve doku kültürlerinin kullanılması çabalarına destek olmalı; sulak alanların, ormanların ve diğer doğal yaşam alanlarının yok edilmesini kınamalı ve daha fazla yıkıma engel olmaya çalışmalıdır. Dünyanın feminist temellerde yeniden inşası, bütün bu değişiklikleri kapsamalıdır.

Doğal haklar kuramı ve yararcılık, hayvanlara bir ahlak çerçevesinde davranılması için etkileyici ve yararlı felsefî savlar sunuyor. Yine de, bu etiği insanlar haricindeki yaşam formlarıyla duygusal ve tinsel bir etkileşim içine oturtmak da mümkün, hattâ şarttır. O halde, kadınların şefkate ve özenli sevgiye dayalı ilişkisel kültürü, hayvanlara yönelik tutumumuz için feminist bir etiğe zemin sağlamaktadır. Hayvanlara eziyet etmemeli, onları öldürmemeli, yememeli ve sömürmemeliyiz, çünkü onlar böyle bir muameleyi istemezler, biz de bunu biliyoruz. Kulak verirsek, seslerini duyabiliriz.

 

The Animal Ethics Reader, ed. Susan J. Armstrong

ve Richard G. Botzler (Londra ve New York:

Routledge, 2003) s. 45-49

 

1  Tom Regan, “The Case for Animal Rights”, der: Peter Singer In Defense of Animals’ın içinde (New York: 1985) s. 24.

2  James Turner, Reckoning with the Beast: Animals, Pain and Humanity in the Victorian Mind (Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1980), s. 101, 103.

3  Charlotte Perkins Gilman, “A Study in Ethics” (Schlesinger Kütüphanesi, Radcliffe College, Cambridge, Massachusetts, 1933, daktilo edilmiş nüsha). Schlesinger Kütüphanesi’nin izniyle yayımlanmıştır. Dikkatinizi çekerim, Singer’ın ve Gilman’ın eleştirdiği kadınlar eylemden ziyade, ihmalden suçludur; hayvanlara karşı bilfiil zulüm uygulamamaktadırlar. Hataları cehalet ve alışkanlıktan kaynaklanır, bu kusurlar da muhtemelen ahlak eğitimiyle düzeltilebilir. Bu yazıda aslen modern bilimin usçu ideolojisi üstünde yoğunlaşıyorum, çünkü hayvanların sürekli gözden çıkarılıp feda edilmesinin günümüzde başlıca meşrulaştırılma biçimi budur ve hayvanları “şey” haline getiren bu nesneleştirici epistemoloji, hayvanlar hakkındaki yaygın görüş haline gelmiş, böylelikle sınaî çiftlikler gibi diğer hayvan istismarı biçimlerini meşrulaştırmıştır.

4  Daha kapsamlı bir değerlendirme için bkz. Donovan, Feminist Theory: “The Intellectual Traditions of American Feminism” (New York: Unger, 1985), s. 31-63. [Feminist Teori: Amerikan Feminizminin Entelektüel Gelenekleri (İletişim, 1997)].

5  Ruether, New Woman/New Earth, 83, Seabury, New York, 1975.

6  Bkz. Jane Goodall, In the Shadow of Man (Boston: Houghton Mifflin, 1971). The Chimpanzees of Gombe: Patterns of Behavior (Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 1986); Dian Fossey, Gorillas in the Mist (Boston: Houghton Mifflin, 1983); Sally Carrighar, Home to the Wilderness (Boston: Houghton Mifflin, 1973). Patterson ve Carter’la ilgili olarak, bkz. Eugene Linden, Silent Partners (New York: Times Books, 1986). Janis Carter işaret dilini öğrenmiş bir şempanze olan Lucy’yi yeniden Batı Afrika’daki yaban hayata alıştırmak için tam sekiz yıl uğraştı. Lucy’nin dokunaklı hikayesini “Survival Training for Chimps”de anlatır. (Smithsonian 19, no 5, Haziran 1988, s. 36-49).

http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=275&dyid=4239&yazi=Hayvan%20Haklar%FD%20ve%20Feminist%20Kuram

January 25, 2011 Posted by | kadın ve doğa / ekofeminizm, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Hayvan Haklarına Giriş – Gary L. Francione

Image

Önde gelen hayvan hakları kuramcılarından biri olan Gary L. Francione, “radikal” fikirleri ile diğer kuramcılardan ayrılıyor. Bu kitapta, hayvanları koruma kanunlarında temel alınacak kadar yaygınlaşan “insanca muamele” ilkesinin pratikte hiçbir hükmünün olmadığını savunuyor. Ona göre, hayvanlar insanların malı olduğu sürece, hayvanların acısını azaltmaya yönelik hukuksal düzenlemeler bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü mal sahibinin çıkarları, her zaman malının çıkarlarından öncelikli olacak ve bu gibi durumlarda hayvanların payına yine zulüm düşecektir. Francione, hayvanlarla ilgili görülen davalardan örnekler vererek, hayvanlara yönelik bariz işkencelerin bile mevcut hukuk sistemlerinde nasıl meşrulaştırıldığını gösteriyor. Ona göre, kölelik sorunu nasıl ki kölelerin durumlarını düzelterek çözülemediyse, hayvanların kurtuluşu da ancak hayvanların mal statüsüne son verilmesi ile mümkündür. Peki, bu konuda umut var mı? Yerleşik kanılarımızı sarsacak bu kitaba önsözüyle katkıda bulunan bir başka önemli hayvan hakları savunucusu Alan Watson şöyle söylüyor: “İnsan-hayvan ilişkileri etrafındaki tartışmaların uzun bir geçmişi var, ama ufukta herhangi bir çözüm görünmüyor. Yine de bence bu konudaki bakış açısı değişmek üzere. Francione’nin bu cesur ve ufuk açıcı kitabının, biz insanların hayvanlara yönelik bakışımızda ve bu bakışın onlara karşı davranışlarımıza yansıma biçiminde bir dönüm noktası yaratacağına inanıyorum.”

ÖNSÖZ

Alan Watson

Siyasî ve sosyal tarihimize kayıtsızlık damgasını vurur: köle adı verilen insanlara karşı, beyaz olmayanlara karşı, eşcinsellere, kadınlara ve hayvanlara karşı kayıtsızlık. Baskıya karşı toplumsal isyan, genellikle aşırılıkla ve şiddetle kendini gösterir. Böyle olmadığında, aniden ve entelektüel bir fikrin sonucu olarak ortaya çıkabilir. Köleliğe karşı yürütülen mücadele tamamen olmasa da büyük ölçüde başarılı oldu ve hâlâ sona ermedi; ırk ya da cinsiyet ayrımcılığına, homofobiye karşı yürütülen mücadeleler de öyle. İnsan/hayvan ilişkileri etrafındaki tartışmaların uzun bir geçmişi var, ama ufukta herhangi bir çözüm görünmüyor. Yine de bence bu konudaki bakış açısı değişmek üzere. Profesör Gary Francione’nin bu cesur ve ufuk açıcı kitabının, biz insanların hayvanlara yönelik bakışımızda ve bu bakışın onlara karşı davranışlarımıza yansıma biçiminde bir dönüm noktası yaratacağına inanıyorum.

İnsan düşüncesi ile yaklaşımlarındaki köklü değişimler her zaman korkutucu ve sancılı olur. Pek çoğumuzun, mevcut durumun korunmasında büyük çıkarları vardır. Bağımsızlık Bildirgesi “bütün insanların eşit olarak yaratıldığının, Tanrı tarafından yaşam, özgürlük ve mutluluğunu sağlamak gibi devredilemez bazı haklarla donatıldıklarının, kanıtlanmaya ihtiyacı olmayan hakikatler olduğunu” ilan ediyordu, ama unutmayın ki tam da aynı dönemde ABD sınırları içinde milyonlarca insan köle konumundaydı. Siyasî ve entelektüel liderler, bağımsız ülkelerinde kurmak istedikleri toplumun çatısını oluşturmak üzere bir araya geldiklerinde, hazırladıkları anayasada kölelik kurumu muhafaza edilmişti. Anayasa taslaklarını kaleme alanlar adil ve ahlaklı bir toplumun olmazsa olmaz unsurlarını belirlerken, köleliğin ahlakîliğini ciddi olarak sorgulamadılar. Her insanın içsel bir değer taşıdığı ilkesi üzerine kurulduğunu ilan eden bir toplum, bazı insanlara cansız nesnelerden farksız birer eşya gibi muamele edilmesinde hiçbir sorun görmeyen bir siyasî sistemi onayladı ve bu sistemden kâr sağladı. Yüksek ahlak değerlerine, derin dinî inançlara, hatırı sayılır eğitim düzeyine ve düşünme kabiliyetine sahip insanlar, bu trajik çelişkiyi göz ardı edip temelde kendilerinden farkı olmayan insanları ahlakî topluluktan dışlayabildiler.

Image

Kölelik kurumu bazı insanları nesne konumuna soktuğundan, bir köle sahibinin, kendi çıkarına olduğu sürece, kölesinin her türlü çıkarını göz ardı etmesi yasaldı. Köleliği daha “insanca” kılmak isteyenler, malını kendi çıkarları doğrultusunda kullanan bir köle sahibine karşı kölenin çıkarlarını koruyamazlardı. Özgürlük yolunda adım adım ilerlemek mümkün değildi. Kölelik kurumu, “reform”larla düzeltilemezdi. Hâlâ başkalarının malı olan kölelere bazı haklar bahşetmek çözüm getirmezdi. Taktik ve insancıl reformlar yeterli olmadı. Sorun, kanlı çatışmaların ardından köleliğin toptan kaldırılmasıyla çözüldü.

Gary Francione, şimdi hayvanları kullanma biçimlerimize ve onlara yönelik davranışlarımıza meydan okuyor. Hayvanlara sözümona “insanca” muamele etme ilkesi gibi bahanelerin arkasına gizlenmekten vazgeçip, bu dünyayı paylaştığımız hayvanlara karşı davranışlarımızla ilgili kanunların ve düzenlemelerin de gösterdiği gibi, onlara aslında ciddiye alınacak çıkarları olmayan birer nesne gibi davrandığımızı kabul etmemizi istiyor.

Peki nasıl oluyor da hayvanlara bu şekilde muamele edebiliyoruz? Hayvanlara “iyi” davranmak gerektiği, hepimizin üzerinde anlaştığı ender ahlak kurallarından biri değil mi? Francione’nin kitabı, insanca davranış ilkesinin hayvanlara yönelik bakışımızın üzerini örten bir kılıf olduğunu ve hayvanların çıkarlarını ciddiye aldığımızı sanarak kendimizi kandırmamıza yol açtığını gösteriyor. Hayvanların çıkarlarını ciddiye alan bir toplum, başka yiyecek seçenekleri varken sırf etlerinin tadı hoşlarına gidiyor diye her yıl milyarlarca hayvanı öldürmezdi; sınaî hayvancılıkta ya da bilimsel deneylerde işkencelerle dolu bir hapis hayatı sürmelerine göz yummazdı; hayvanların rodeo ya da sirk gibi sözümona eğlencelerimiz uğruna acı çekmelerine izin vermezdi. Francione’nin, sözde insanca muamele ettiğimiz hayvanları bile nasıl sömürdüğümüzü gösteren keskin suçlamalarından sonra, hayvanlara karşı toplumumuzda zaten izin verilmeyen kötü muamele biçimleri düşünmek için hayal gücümüzü epey zorlamamız gerektiğini anlıyoruz.

Francione insanca muamele ilkesinin pratikte işe yaramamasını, ahlak kuramında bulunan ve hayvanlara yönelik zulme karşı yasalarda benimsenen kavramsal bir hataya bağlıyor. İnsanca muamele ilkesinin kökleri 19. yüzyılda yaşamış filozof ve hukukçu Jeremy Bentham’a dayanıyor. Bentham, hayvanların sözümona akıl sahibi olmadıkları ya da bir dili kullanarak iletişim kuramadıkları için insanların onlara eşya gibi muamele edebileceğini ve onlara karşı hiçbir dolaysız ahlakî yükümlülükleri olmadığını savunan görüşe karşı çıkıyordu. Bentham’a göre hayvanların ahlakî statüsü olduğunu gösteren tek özellik hissetme yetisi, yani acı ve ıstırabın farkına varmalarıydı. Ünlü bir pasajda şöyle diyordu: “Yetişkin bir at ya da köpek, ussal kapasitesi ve iletişim yetileri bakımından, bir günlük, bir haftalık, hatta bir aylık bir bebekle kıyaslanamayacak kadar gelişmiştir. Kaldı ki öyle olmadığını farz edelim, bunun ne önemi olurdu? Asıl soru, ‘akıl yürütebiliyorlar mı’ ya da ‘konuşabiliyorlar mı’ değil, “acı çekebiliyorlar mı’ sorusudur.”

Image

Francione’ye göre sorun şuydu: Bentham köleliğe karşı çıkıyor, ama hayvanların insanların malı olmalarını asla sorgulamıyordu. Dolayısıyla, insanların çıkarlarıyla hayvanlarınkini “dengelemeyi” gerektiren ve bu yönüyle de hayvanların çıkarlarının ahlaken önemli olduğunu kabul eden insanca muamele ilkesi pratikte işe yaramamaya mahkûmdu, çünkü Bentham’ın dönemine göre ilerici sayılan görüşü çerçevesinde bile hayvanlara hâlâ sadece insanların kaynağı olarak bakılıyordu. Yani insanca muamele ilkesi bile hayvanların birer nesne olduğunu onaylıyordu.

Francione, köleliğin kaldırılmasından çıkarsadığımız en az bir ders olduğunu söylüyor: Bir insan ahlakî topluluğa dahil olacaksa, o insana salt başka insanların amaçlarına hizmet eden bir araç muamelesi edilemez. Bir insan başka bir insanın kaynağı olamaz. Hayvanların çıkarlarını ciddiye alma iddiasındaysak, onlara, sadece insanca muamele etmekle yükümlü olduğumuz birer kaynak olarak bakmaya devam edemeyiz. Francione, çıkarları haklarla korunan bir grup ile böyle bir korumadan yoksun olan bir diğer grup arasındaki çıkar çatışmalarını çözme iddiasında olan “melez” sistemlerin, ikinci grubun mensuplarının çıkarlarını koruyamayacağını savunuyor.

Image

Francione’nin kuramının özgün yanı, Tom Regan’ın The Case for Animal Rights’ta yaptığı gibi geleneksel liberal hak kuramına dayanmıyor olması; ya da Hayvan Özgürleşmesi adı kitabında doğrudan Bentham’a dayanan bir kuram geliştiren Peter Singer gibi faydacı kuramdan yararlanmaması. Francione, ister hak anlayışına, ister faydacılığa, ister eko-feministlerin “şefkat etiği”ne dayansın, her ahlak kuramının parçası olması gereken eşit gözetilme ilkesi uyarınca hayvanlara kaynağımız olarak muamele etmeyi ve onları kaynağımız olarak kullanmayı reddetmemiz gerektiğini savunuyor. Bu gereklilik hayvanlara yönelik ahlakî yükümlülüklerimizle ilgili görüşlerimizde ciddi değişiklikler yaratacaktır, çünkü hayvanların nesne statüsünde olduğunu reddeden her kuram, hayvanların kullanılma biçimlerini kurallara bağlayıp “insanca” hale getirmeyi değil, hayvanların sömürülmesine toptan son verilmesini hedeflemek zorundadır.

Francione, mülkiyetin tarihinden ve hayvanların, onlara sadece insanlarca biçildiği kadar değer taşımalarına dayanan ekonomik statülerinden yola çıkarak, doğru bir gözlemde bulunur: Hayvanlar salt birer meta olarak görülmeye devam ettiği sürece onlara karşı davranışlarımızda anlamlı değişiklikler gerçekleşmesi mümkün değildir. Ama asıl önemlisi, hayvanlar insan amaçlarına hizmet eden birer araç olarak muamele gördüğü müddetçe onların çıkarlarının hiçbir zaman insanlarınki kadar önemli görülmeyeceğini söyler. Tıpkı kölelikte olduğu gibi, eşit gözetilme ilkesi hayvanlara hiçbir zaman uygulanamaz çünkü onların çıkarları her zaman sistemli biçimde önemsizleştirilecektir. Sonuç olarak hayvanlar, Bentham’ın sözleriyle, “değersizleştirilerek nesne sınıfına sokulacaklar”dır.

Francione’ye göre, benzer durumları benzer şekilde ele alma ilkesi uyarınca, insan olsun hayvan olsun hissetme yetisine sahip herhangi bir canlıya salt bir kaynak olarak muamele edemeyiz. Ona göre, hayvanların çıkarlarının herhangi bir ahlakî önemi olacaksa, onlara tek bir temel hakkı, eşya muamelesi görmeme hakkını tanımak zorundayız. Hayvanları sömürdüğümüz pratikleri kurallara bağlamak yerine, tümüne son vermeliyiz. Francione, hayvanlara nesne muamelesi etmememiz gerektiği ilkesinin ilk bakışta göründüğü kadar radikal olmadığını söyler, çünkü halihazırda hayvanlara “gereksiz” acı çektirilmemesi gerektiğini savunuyoruz ve hayvanları kullandığımız durumların ezici çoğunluğu hiçbir bakımdan gerekli değil. Gerçek çatışma hallerinde ya da acil durumlarda insanların çıkarlarına öncelik verebiliriz – örneğin yanan bir binadan sadece tek bir canlıyı kurtaracak kadar vaktimiz varsa, içerdeki hayvanın yerine insanı kurtarmayı tercih edebiliriz; ama hayvanlara nesne muamelesi ederek yapay çatışmalar yaratmaktan vazgeçmemiz gerekir.

Francione’nin sarih bir dille ve ikna edici bir şekilde ifade ettiği argümanlarını dikkatle okuyanlar, hayvanlara karşı davranışlarımızın, onların çıkarlarını önemsediğimiz iddiasıyla çeliştiğini göreceklerdir. Francione, hayvanlarla yeni ve bambaşka bir ilişki kurmamızın şart olduğunda, kurumlarımızı, sanayimizi, çevreyle ilişkilerimizi köklü biçimde değiştirmemiz gerektiğinde ısrar eder.

Image

Rahatsızlık verici gerçeklerle yüzleşmek kolay değildir. Francione bize hayvanlara karşı davranışlarımızın gerçek yüzünü gösteriyor. Ve hayvanların çıkarlarını ciddiye aldığımız iddiasını buna rağmen öne sürüp süremeyeceğimizi düşünmemizi istiyor. Francione, inkârımızın karanlıkta bıraktığı noktaları aydınlattığında, hayvanları sömürmemizi meşrulaştırmak için ileri sürdüğümüz gerekçelerin, tıpkı kölelikte olduğu gibi, ziyadesiyle boş ve ikiyüzlü gerekçeler olduğunu görüyoruz. Francione’nin kuramı radikaldir, ama bütün devrimci fikirler gibi gayet basittir. Onun kuramında, “Ben bir insanım” diye haykıran kölenin sesi yankılanır.

Francione’nin 1995’te yayınlanan Animals, Property, and the Law başlıklı kitabı, hayvanların hukukî statüsünün ciddi akademik çalışmalara konu olmasının başlangıcını temsil eder. Francione o kitapta hayvanların mal statüsünü net biçimde analiz etmiş, bugün hem üniversitelerde ve hem de popüler medyada devam eden tartışmanın ana hatlarını çizmiştir. 1996’da yazdığı Rain without Thunder: The Ideology of the Animal Rights Movement adlı kitabı, Amerikan hayvan hakları hareketi üzerine bir incelemedir. Francione söz konusu hareketin genel olarak hayvan hakları tavrını benimsemediğini, hayvanların sömürülmesine son vermek yerine sömürünün kurallara bağlanmasını hedeflediğini iddia eder.

Elinizdeki kitapta Francione, yaygın kabul gören ahlak görüşlerimizden yola çıkarak bir havyan hakları kuramı oluşturuyor. Hayvan etiğiyle ilgili zor meseleleri ele almasına rağmen, konuya ilgi duyan herkesin rahatlıkla anlayabileceği, olağanüstü açık bir dille yazmayı başarıyor. Keskin zekası, derin içgörüsü ve hayvan hakları alanında ülkenin önde gelen hukukçusu olarak edindiği engin birikimle Francione, insan/hayvan ilişkisine yönelik eski yaklaşımları sarsan bir analiz sunuyor ve bu ilişkiyi tanımlamak için yaratıcı ve etkili bir kuramsal temel sağlıyor.

Image

Son dönemde ABD’de hukuk fakültelerinde açılan hayvan hakları derslerinin sayısındaki artış dikkat çekiyor. Kuşkusuz Francione’nin verdiği derslerin, kaleme aldığı eserlerin ve kamu davalarına yönelik incelemelerinin bu gelişmedeki payı çok büyük. Francione, meslektaşı Anna Charlton’la birlikte Rutgers Hukuk Fakültesi’nde on yılı aşkın bir süredir hayvan hakları hukuku dersi veriyor ve hayvanlarla ilgili davaları inceleyen tek hukuk fakültesi projesinin başkanı. Daha önce, ikimiz de Pennsylvania Hukuk Fakültesi’nde çalışırken, hukuk felsefesi dersinde hayvan haklarını işliyordu. Kendisiyle benzer görüşleri ifade eden başka insanlar olsa da, Francione’nin eserleri bu inceleme alanındaki standartları oluşturmuş bulunuyor.

Beni tanıyanlar, bu önsözü yazmış olmamdan ötürü şaşırabilirler. Çünkü yetişkin hayatımın büyük kısmında kuş ve balık avladım. Bugün bile, İskoçya’dan ayrılmamın üzerinden 20 yıl geçmiş olmasına rağmen, en iyi dostlarım av ekibinden arkadaşlarımdır. Gary Francione’yle, derslerine girdiği arkadaşım Profesör David Yalden-Thomson vasıtasıyla tanıştım. David’le haftanın üç günü Virginia’da ördek ve kaz avına giderdik. Ama avlanmayalı yıllar oldu. Sık sık, balık tutma niyetiyle South Carolina’daki çiftliğimize gidiyorum. Ama oltalarımı en son ne zaman yanıma aldığımı bile hatırlamıyorum. Çiftlikte bir kulüp tarafından düzenlenen bir güvercin avı yapılacaktı, beni de çağırmışlardı. Onlara gidip gitmeme konusunda kararsız olduğumu söyledim. Sonunda gitmedim. Bir daha kuş öldüreceğimi hiç sanmıyorum. Hayvan eti yemeye devam ediyorum, ama çok daha ender olarak. Ama balık tutmaya devam edeceğim kesin. Yani bir çatışma yaşıyorum. Bunu açıklamaya çalışmayacağım, çünkü açıklayamam. Ama şunu söylemem şart: Eğer 1850’lerde, bugünküne benzer koşullarda (yani Güney’de, pamuk tarlalarıyla çevrili aile çiftliğimde) yaşıyor olsaydım, vicdanen (umuyorum ki) rahatsızlık duysam da, köleliğe karşı olmazdım.

Athens, Georgia
1 Mayıs 2000 

http://www.haytap.org/index.php/20080405997/haytap-kitap/hayvan-haklarina-giris-gary-l.-francione

January 25, 2011 Posted by | ekoloji, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Greenpeace’in Sahte Çevreciliği: Ağaçlardan Bahsedene Bak!

Kanada’nın Kuzey Ormanları için yeni bir yönetim anlaşması imzalanıyor. Buna, dünya tarihindeki en büyük orman anlaşması diyebiliriz. Yukarıdaki haritaya bakın: turuncu bölgeler ‘korunacak’, gri bölgeler korunmayacak. Bu parçalara bölmenin vahşi yaşam göç geçitlerinin olmadığını gösterdiği görülüyor.

Cici bir yalan gibi görünüyor. 21 kereste ve kağıt şirketi, Devlet ve 9 STK (Sivil Toplum Kuruluşu) heyetteydi. Bu anlaşmayı açıkça büyük bir zafer olarak ilan eden Greenpeace de bu heyetin içerisindeydi. Ancak cevapsız kalan bir çok soru var. Ve her zaman olduğu gibi, en az binlerce yıldır burada var olmalarına rağmen, kimse Yerlilere bir şey danışmadı. VMC’ye bunu kırdıkları için tebrikler.

Salı sabahı basın toplantısında Greenpeace’ten Richard Brooks, “Bu birlikte getirdiğimiz büyük bir ölümdür, ah, büyük bir kitaptır,” diye kendini yanlış ifade ederek konuştu. Tam anlaşma 19 Mayıs’ta Vancouver Medya kooperatifine sızdırıldı. Brooks’a göre, bu hükümetin çeşitli kademelerine sunulacaktır.

“Kanada Kuzey Ormanları Anlaşması, bir zamanlar cüretkar çevre hareketinden geriye kalanların şirketleşmesi de dahil Kanada topraklarının şirketlerin kontrolüne geçmesine doğru, esasen demokrasiden başka bir büyük uzaklaşmadır,” diyor OilSandsTruth.org koordinatörü Macdonald Stainsby.

“Bunun, şirketler ve İlk Milletler arasında olan kuzey ormanları üzerindeki savaşın gerçek tarafları arasındaki çatışmanın sonlandırılmasını temsil ettiğini düşünüyorum.” dedi. “Bunun anlamı; İlk Milletlerin artık endüstri tarafından uygulanan fethet ve böl stratejisine düşmüş olan ana akım çevre grupların desteğine sahip olduklarıdır.”

Kendi adlarına, daha küçük çevre grupları, anlaşmanın dikkati Kanada ormanlarının süren tahribatından başka yere çekeceğinden ve iklim değişikliği için daha fazla yanlış çözüm yöntemlerine katkıda bulunulabileceğinden korkuyorlar.

Earthroots İdari Yöneticisi Amber Ellis, bir basın bülteninde, “Ontario, ilimizde hergün 1,400 futbol sahasına eşdeğer bir bölgeyi düzleştirme izni verilen tarla açma genişliğinde yasal bir limit yoktur.” dedi.

Stainsby; “CBI, David Suzuki Kuruluşu, CPAWS ve ForestEthics firmalarının hepsi kendi kampanyalarının altını oyduklarına inanmadıkça, bu bir karbon pazarı yaratmayı ve karbon dengesini aborda etmek için orman dengelerine izin vermeyi ve sonra iklim krizlerine yanlış çözümleri sağlama almayı amaçlar.” diyor.

Kana Orman Ürünleri Birliği CEO’su Avram Lazer; “Bunu rekabetçi bir avantaja çevirmiyi planlıyoruz.” dedi.. “Bizler bu ayarlamaların herkesin takip etmesi gereken modeller olduğunu düşünüyoruz.”

Lazer’e göre, Greenpeace, Pew ve Ivey Kuruluşlarının “çeşitli alanlarda” sponsorluğunu yaptığı anlaşmaya ön ayak olmuştu.

Pew kuruluşu büyük petrol şirketleriyle olan bağlarından dolayı aktivistler tarafından yakın incelemeye alınmıştı. Ivey kuruluşu tartışmalı BC çevrecisi Tzeporah Berman’ın organizasyonu Power Up’ın en önemli destekçisi olmuştur.

Greenpeace ve STK’lar Kanada’nın tüm yerli nüfusunun kuraklığa terk edilmesini umursamamaktadırlar. Tarla açma işlemleri halen devam edecek, ancak Kanadalıların gözde çevrelerinin bunun iyi olduğunu ilan ettikten sonra onları reddetme izni olacak.  Ağaçların, ayıların, vaşakların, ren geyiklerinin ve ormana bağlı olan İlk Ulusların çığlıkları, muhtemelen şirket medyası tarafından anlaşmada toplanmış olan şiddetli alkışlardan daha fazla gürültü çıkaramamaktadır. Onların sesleri, Kanada’da “Kereste Savaşlarının” ilan edilmesiyle etkili bir biçimde kesilmektedir. 

Ve ne için? Böylelikle bu Büyük Yeşil gruplar “üyelerinin” ceplerini boşaltmaya ayrıca şirket kuruluşlardan gelirlerini arttırmaya yardımcı olması için bir “zaferi” ilan edebiliyor mu? Veya daha kötüye alamet olarak, bu, insan olmayanların ve onların adına konuşacak olan o İlk Halkların karşı koymalarını engelleyerek, Amazon, Kongo, Tayga, Endonezya ve benzeri ülkelerde gelecek on yıl içerisinde orman “korumanın” tamamen şirket kontolüne verebilecek dünyanın diğer bölgelerindeki bir “orman koruma prototipi” tam anlamıyla bir tarla açma emsalinin oluşuturulması mıydı? 

Utan, Greenpeace. Kuzey Ormanlarının ve içindeki tüm yaratıkların sonsuza dek korunacağını söylediğiniz videoyu yayınladığınız için utanın. Bu bir Ontario büyüklüğünde 10,000 hektarlık bir palavradır.

Şimdi bu blogda ilk defa söyleme şerefine ulaşıyoruz: GP üyeliğinizi iptal edin. Onlar çevrecilerin bir kuruşunu dahi hak etmiyor. Tahminen bunu zorlaştırmak için ellerinden geleni yapmışlardır ve online olarakhalledemeyebilirsiniz. Pazartesi – Cuma saat 09:30’dan 17:00 arasında 1-800-326-0959’u arayın ve onlara bilgilerinizi vererek üyeliğinizi iptal etmek istediğinizi söyleyin. Onlara nedenini söylediğinizden emin olun. (202) 462-1177 DC’deki personel ofislerinin numarasıdır, onları da arayıp, Greenpeace’in sahte çevrecilik yaptığını, FSC’yi, lobi kongrelerinin yararsızlığını ve sizle ilgili olan diğer şeylerden bahsederek suç ortaklığı yapmamalarını söyleyin.

22 Mayıs 2010

Kaynak: Earth First!

January 25, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekoloji, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Kendimizi Korkunun Tuzağından Nasıl Serbest Bırakabiliriz? Derrick Jensen

1996’dan kırpılmış bir gazete parçası tutuyorum elimde. Kıvrımları yıpranmış, sayfa sararmış. Başlıkta şöyle yazıyor: “anne ayı trenlere saldırıyor.” İki oğlu trenler tarafından öldürülünce, anne bozayı geçen her trene saldırmaya başladı.

Önce bu gazete parçasını cüzdanımda taşıdım, daha sonra çalışma masama yazdım. Cesur olmanın, yaşıyor olmanın ne olduğunu hatırlamama yardımcı oluyor.

Dünyanın iktidardakilerin açgözlülüğü, nefreti ve deliliği yüzünden tahrip edildiğini düşünürdüm. Elbette hala –herkesin dikkat etmesi gerektiği gibi- öyle düşünüyorum ama kendi korku doluluğumuzun bu tahriple nasıl işbirliği içinde olduğunu her geçen gün daha iyi görmeye başladım.

Hayır, bunu aynı eski mısrayı kusarak, yani tuvalet kağıdı kullandığım için ormanların yok olmasında Wayerhaeuser’in CEO’su kadar kabahatli olduğumu söyleyerek açıklamıyorum. Gezegeni öldürenler için şefkat duymamız gerektiğini, evimizi yıkanları durdurmamız için önce tüm öfkemizi kendi kalplerimize yöneltmemiz gerektiğini de söylemiyorum. Hepimizin gezegenin tahrip oluşunda aynı sorumluluğa sahip olduğunu ve kişisel olarak benim ve bir takım çevrecinin kolektif olarak yeterince saf, iyi, sevgi dolu olmasının her şeyi gerçekten düzeltebileceğini ifade eden gerçekdışı düşünceyi tekrar etmiyorum.

Kesinlikle değil. Çünkü bu şekilde düzelmeyecek.

Anne boz ayının kendi yüreğindeki saflık için endişelendiğini sanmıyorum. O yalnızca sevdiklerini öldürenlere karşı eyleme geçmek için kendi yüreğini dinledi.

Ormanların yok olmasında benim kabahatim, tuvalet kağıdı kullanıyor olmaktan çok daha büyük. Ormanları yok edenleri fiziksel olarak durdurmamam, kendi evimi ve sevdiklerimin (insan ve insan olmayanlar) evlerini vahşice ve anne ayının gösterdiği sevgiyle savunmuyor olmam benim kabahatim.

Biz sevginin pasifizm olduğunu varsayan yanlış inançtan ötürü ıstırap çekiyoruz. Anne bozayıların ya da diğer birçok annenin bunu kabul edeceğinden emin değilim. Çocuklarına zarar vereceğimi sanan birçok anne at, inek, fare, tavuk, kaz, kartal, baykuş, sinekkuşu tarafından saldırıya uğradım. Çocuklarına zarar verenleri ya da verecek olanları öldüren birçok anne tanıdım. Eğer bir anne fare, kendisinin sekiz bin katı büyüklüğünde birine saldırarak kendi hayatını ortaya koymaya hazırsa, bu onun kalbi hakkında bizim kalplerimize ne söyler? (Anne fare kazandı bu arada)

Evimin yakınındaki akarsularda yüzen som balığını sevdiğimi söylüyorum, ancak som balıkları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılıyor, onlara yardım etmek için ne yapabilirim? Onlarla ilgili yazılar yazıp, şarkılar söylerim, kalkıp yaşlı gözlerle onların çamurlu akarsuda yumurtlamasını izleyebilirim, ama ne yapabilirim?

Sorun karmaşık değil. Eğer som balığını gerçekten önemsiyorsam, barajları ortadan kaldırmam gerekir, orman endüstrisini, ticari balıkçılığı, küresel ısınmayı durdurmam gerekir. Bunların tümü aslında basit teknik işler, ama ben bunları yapmıyorum.

Neden?

Bir sürü yarı entelektüel, yarı ruhani, yarı ahlaki nedenler gösterebilirim, ancak kendime karşı dürüst olduğumda asıl neden korkuyor oluşumdur. Etkili bir şekilde hareket edersem polis tarafından öldürüleceğimden ya da ömür boyu hapse mahkum edileceğimden korkarım. Etkili hareket edersem toplumdan dışlanacağımdan korkarım, birilerinin benden hoşlanmamasından, beni yargılamasından korkarım. İşte son zamanlarda düşündüğüm bazı sorular; eğer Naziler yahut başka faşistler Kuzey Amerika’yı işgal etselerdi- uzun bir duraksama, bir kaş kalkar- hepimiz ne yapardık? Mussolini’nin faşizm tanımını düşünün: “Faşizme daha uygun olarak şirketçilik (corporatism) denilmelidir, çünkü faşizm devletin ve şirketlerin gücünün birleştirilmesidir.” Peki, bu işgal edilmiş ülke kendisine demokrasi deseydi ve -çoğunlukla herkes seçimlerin hile olduğunu anlamıştır ama- vatandaşlara aynı faşist partinin farklı kanatlarını (ya da Mussolini, Şirket) seçme hakkı tanısaydı? Peki ya protestolara ya da diğer şiddetten arınmış muhalefet biçimlerine, süvari birlikleri ve gizli polis tarafından karşı konulsaydı? Onlarla savaşır mıydık? Ya da mevcut bir direniş hareketine katılır mıydık?

Peki ya iktidardakiler tesis ettikleri yasaların onlara izin vermesiyle 18-35 yaş arası Yahudi erkeklerin üçte birini toplama kamplarına tıktıklarında ne yapardık? Afrikan-Amerikalılarla Yahudilerin yerini değiştirip, aynı soruyu kendinize sorun.

Faşistler kırsal bölgelere radyasyon saçsalardı, yiyecek kaynaklarını zehirleselerdi, kıtayı ormansızlaştırsalardı, ya da nehirleri artık su içilemeyecek, yüzülemeyecek kadar kirletselerdi, onlara direnir miydik?

Yalnızca toprakları değil, sevdiklerimizin bedenlerini de diyoksinle -bilinen zehirli maddelerden biri-, çok sayıda kanserojenle zehirleselerdi? Konuşmalarımda, dinleyicilere aralarından kaçının sevdiği kişileri kanser yüzünden kaybettiğini sorarım. Neredeyse yüzde sekseni ellerini kaldırır. Şimdi soruyorum, iktidardakiler yalnızca sevdiklerimizi değil, kendi bedenlerimizi de zehirlerlerse onlara karşı direnir miyiz?

Eğer sevdiklerimiz ölürken, bedenlerimiz zehirlenirken savaşmayacaksak, ne zaman tavır alacağız? Hepimizin eşik sınırını, korkumuzdan kurtulduğumuz ve sevdiklerimizin yanında eyleme geçtiğimiz noktayı, bulması gerekiyor.

Neden bu kadar dehşete kapılmışız? Neden korkuyoruz? Bu soruların hiçbiri retorik sorular değil. Bunlar, bu noktada, kendimize sormamız gereken en önemli sorular.

En basit anlamda, korku bir şeyi kaybedeceğimiz yönündeki inançtır. Bir başka anlamda da elbette kaybedeceğimiz çok şey olduğunu gösterir. Hepimiz, iktidardakilerin kendilerini ya da sahip olduklarını tehdit eden kişilere ne yaptığını biliriz. Jeffrey Leuers* sembolik direniş amacıyla üç SUV’u yaktıktan sonra; tecavüzcülere, eşlerini ölümüne döven adamlara, birçok insanı kanser eden kimyasalların dünyaya salınmasına izin veren kimya şirketilerinin CEO’larına verilen cezalarla kıyaslanamayacak kadar yüksek olarak, 22 senenin üzerinde hapis cezasına çarptırıldı. Eğer ciddi biçimde iktidardakilerin canlı dünyayı satılmak üzere tüketici ürünlerine dönüştürme yetkilerini tehdit ediyorsak, bizi her türlü yöntemi kullanarak durdurmaya çalışacaklardır.

Ancak tüm bunlar da aynı şekilde korkudur. Biliyoruz ki bizler de –Amerika’da yaşayan, sömürüden birincil fayda sağlayanlar olarak- bazı tüketici ürünlerine olan erişimimizi yitireceğiz: Peki gezegenin tahribine karşılık, kahve, çikolata, arabalar, elektrikli battaniyeler gibi ürünleri kabul etmek bizim hakkımızda ne söylüyor?

Hepimiz seçimlerle karşı karşıya kalırız. Büyük ölçekte, ya arabalarımız ya da buzullarımız ve kutup ayılarımız olabilir. Barajlarımız, kağıdımız, kereste ürünlerimiz olabilir ya da som balıklarımız. Karton kutularımız olabilir ya da yaşayan ormanlarımız. Elektriğimiz ve madencilikle enkaza dönmüş dünyamız olabilir, ya da ikisi de olmaz (güneş enerjisi de endüstriyel bir altyapı gerektirir). İthal meyvelerimiz, sebzelerimiz, etimiz, kahvemiz olabilir ya da en azından Latin Amerika’da dokunulmamış insan ve insan olmayan topluluklar yaşamını sürdürebilir.

Bu umutsuzluğa düşmemiz anlamına gelir mi? Belki de. Umutsuzluk kesinlikle, umutsuz bir duruma verilecek uygun bir tepkidir. Bundan da fazlası, tüm bunların yine de gerçek seçimler olmadığını fark etmeliyiz; neredeyse varlıklarının yüzde doksan dokuzunu, insanlar, toplulukları ve gezegeni tahrip etmeden oldukça mutlu bir şekilde yaşadılar. Bu seçimler anormal ve açıkça tuhaf yaşam biçiminin sonuçlarıdır.

Daha kişisel bir düzeyde, bize hizmet etmeyen –asla bizi gerçekten mutlu etmeyen, rahat ve güvenli hissettirmeyen, ancak mutluluk, rahatlık ve güvenlik yanılsaması sunan- anaakım kültüre kapılıp gidebilir ya da çoğu zaman bizi rahatsız eden şeyi yapmaya başlayabilir; kimi, neyi sevdiğimizi ve kimin ve neyin uğrunda hayatlarımızı değiştirip, savaşabilecek ve yaşayabilecek kadar kendimizi güçlü hissettiğimizi kalplerimize sorabiliriz. Ya kendi mutluluğumuz? Uzun süredir insanlara mesleklerini sevip sevmediklerini sorma alışkanlığım vardır: yüzde 90’ını sevmediklerini söylerler. İnsanların büyük çoğunluğunun, uyanık oldukları saatlerin çoğunda yapmayı tercih etmedikleri şeyleri yapmalarının anlamı nedir? Ya kendi sağlığınız? Ya çocuklarınızın sağlığı? Onların mutluluğu? (sahip oldukları sayısız oyuncağı değil, gerçek yaşam kalitelerinden bahsediyorum) Ya üzerinde yaşadığınız dünyanın sağlığı ve mutluluğu? Ya bir gezegenin katledilmemesi? Sizin için en önemli olan şey ne?

Bunların hepsine sahip olamayız. Hepsine sahip olabileceğimiz inancı, bizi bu korkunç duruma getiren şeylerden biridir. Delilik, eğer, fiziksel gerçeklikle tüm işlevsel bağların kopması olarak tanımlanıyor ise, her şeye sahip olacağımıza inanmak- aynı anda hem bir dünyayı parçalayıp hem de üzerinde yaşayabileceğimize inanmak; daima güneşin sağlayabileceğinden daha fazla enerji kullanabileceğimize inanmak; dünyanın seve seve verdiğinden fazlasını alabileceğimize inanmak; sonlu bir dünyanın sonsuz bir refahı, gittikçe daha fazla canlıyı ölü nesnelere çevirerek (sanayi ürünü, özünde, canlıların -ağaçların, dağların- ölü nesnelere -bira tenekelerine- çevirerek) meydana getirdiği neredeyse sonsuz ekonomik büyüme ile sağlayabileceğine inanmak- deliliktir.

Derinlerde, hepimiz bunu biliyoruz. Ama halen kendimize bunu itiraf edemiyoruz, çünkü korkuyoruz. Sahip olduklarımızı kaybetmekten korkuyoruz.

Ve dolayısıyla dayanıyoruz.

Ancak biz başka bir şeyden korkuyoruz. Sahip olamamaktan. Bütün toplumsal sistem delirmiş olduğunda bile, hala o sistemden dışlanmaktan korkuyoruz. Daha dün annemi Wal-Mart’a artık çalışmayan yeni telefonunu değiştirmeye götürdüm. Şimdi bana ikiyüzlü diye bağırmadan önce, bilmelisiniz ki Wal-Mart bu küçük şehirde zaten zarar etti ve annemin tek diğer tek tercihi Radio Shack idi. Geri alım bölümünde sıra vardı ve hoş bir gündü, ben de dışarıda beklemeye başladım.  Banklardan birinde bir kadın oturmuş sandviç yiyor, bir diğerinde ise bir adam oturmuş sigara içiyordu. Burada asıl nokta şu: Etrafta yürüyenlerin, özellikle Wal-Mart çalışanlarının, benim resmi olmayan bir noktada oturuyor oluşumdan rahatsız olduklarını söyleyebilirim. Sorunun oturduğum yer olduğunu biliyorum: Resmi olmayan uzun bir saçım ya da resmi olmayan bir vücut kokum yoktu ya da resmi olmayan kirli kıyafetler giymemiş, resmi olmayan hoşnutsuz bir tavır takınmamıştım. Ama insanların benim gitmemi istediğini biliyordum, ve bu sebeple kendim de gidip sıraya tekrar girmeyi isteyebilirdim. Neredeyse zapt edilemez bir histi.

İtaate zorlayan aynı psikolojik baskılar, kitle iletişim dergileri rafında “Soldier of Fortune”, “Penthouse” ya da “Car and Driver” seçerken de iş başında olabilirdi. Sonraki aşamada, aynı baskı, elimde testereyi ihtiyar bir ağaca yöneltmiş dikiliyor olmamı ya da başka bir koşulda tabancamı kıvrılmış bedenlerle dolu bir çukurun yanında diz çökmüş bir Rus Yahudisine yöneltmeme de neden olabilirdi. İtaate yönelik içselleştirilmiş toplumsal baskının gücünü asla yabana atmamalıyız.

Nazilerin yaptığı en zekice şeylerden biri, ussallığı, umudu, kısa vadeli korkuyu tayin etmekti. Yolun her adımında, Yahudilerin en iyi ussal çıkarının direnmemek olduğunda, birçok Yahudinin iktidardakilerin kurallarına uyarlarsa yaşamlarının daha kötü olmayacağına, öldürülmeyeceklerine dair umutlarında –ki bu umut Naziler tarafından yerleştirilmişti- bu zekice kavrayış vardı. Şu sorularla yüzleştiler: bir kimlik kartı al, gettoya git, sığır arabasına bin ya da diren ve öl. Eğer kendimize aynı soruları sorarsak ne olur? Sağanakların altında kalmayı mı yoksa direnip, öldürülme riskini göze almayı mı tercih ederdik?

Uyum sağlayanlara oranla, Varşova Gettosunun ayaklanmasına katılanlardan –intihar eylemlerini düşünmeyi sürdürenlerde- hayatta kalanların sayısı daha yüksek olmuştur. Bunu asla unutmayın.

Önemli bir başka şey daha: Güney Afrika’da ırkçılık rejiminde yüksek rütbeli bir güvenlik görevlisi, daha sonra yapılan bir röportajda en çok korktuğu şeyin Afrika Ulusal Kongresi (African National Congress-ANC) adındaki asi grup olduğunu söylemişti. En çok korktuğu şey ise, ANC’nin şiddet eylemleri değil; ANC’nin, ezilen Afrikalı çoğunluğu “kanun ve düzen”i hiçe saymaya, yani kendilerini düşünmeye ve hissetmeye, ikna etmesi idi. Dünyanın en güçlü ve en iyi eğitim almış güvenlik güçlerinin bile bu tehdide karşı koyamayacağını söylüyordu. Ancak iktidardakilerin fermanlarının hiçbir özsel etik ya da ahlaki ağırlığı olmadığını görmeye başladığımızda, doğduğumuz günkü gibi, evet ve hayır deme yeteneğine sahip, özgür insanlar oluruz.

Şunu da hatırlayın.

16. yüzyılda, Šttiene de la BoÈtie bize, güçlü açgözlü olduğunda, itaatin ölümcül olduğunu –yani biz iktidardakilerin “kanun ve düzen”lerine daha fazla boyun eğdiğimizde, onların bizden daha fazlasını isteyeceklerini- hatırlattı. “Tiranlar daha fazla soydukça, daha fazlasını isteyecekler, daha fazla yıkacak ve imha edecekler; biri onlara daha fazla boyun eğdikçe, itaat ettikçe, daha fazla güçlenecek ve heybetlenecekler; yok etmeye, imha etmeye daha hazır hale gelecekler. Ama eğer bir şey onlara kazanç getirmezse, eğer şiddete gerek kalmadan yalnızca itaat etmezse, bir hiç gibi çırılçıplak kalacak, aynı kök besin sağlamadığında dalların solup, ölmesi gibi, mahvolacaklar.”

Elbette ki korkuyoruz, Korkacak çok şey var. Ama dünya gözlerimizden önce yok olurken, kaybedecek bir şeyimiz olduğu inancı yalnızca bir yanılsamadır. Beni bu yanılsamalardan kurtaracak en iyi yol göstericinin kalbim olduğunu biliyorum. Kalbimi takip etmek bana hiçbir zaman yanlış bir şey yaptırmadı.

O boz ayıyı çokça düşünüyorum, aynı sevdiklerini savunan atları, inekleri, fareleri, tavukları, kazları, kartalları, baykuşları, sinekkuşlarını düşündüğüm gibi. Hayatları pahasına, üzerime uçan, beni sokacak bir yol bulmak için saçlarımın arasına dalan ve evlerinden beni kovan arıların cesaretini düşünüyorum. Her yıl evine dönen ve onlara yaptığımız ya da yapılmasına müsaade ettiğimiz şeylerle karşı karşıya kalan som balığını düşünüyorum.

Ve onları koruyabilmem için önce, onların beni korumaları, bana sevginin ne olduğunu, korkuların ötesine adım atmanın, sevdiklerimi savunmak için hareket etmenin ne olduğu öğretmeleri ve hatırlamama yardımcı olmaları için onlara itimat etmem gerektiğini kavrıyorum.

*Çevirmenin Notu: Jeffrey Leuers, Craig “Critter” Marshall ile birlikte 2000 yılında aşırı tüketimi ve küresel ısınmayı protesto etmek için, Romanya Chevrolet bayiliğinde 3 kamyonu yaktı. (kaynak: wikipedia)

Çeviri: Kıvılcım İ.

January 25, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, isyan | Leave a comment

KALKINMA YALANLARI


Igniting a Revolution kitabından çevrilmiştir.

Robert Thaxton (robo Los Ricos)

Kalkınma, dünyanın Avrupalılar ve onların sömürge sonrası piçi tarafından tahakküm altına alınmasını meşrulaştırmak amacıyla kullanılan bir yalandır. Küresel ısınma, kimyasal savaş, kadın ve çocuk köleliği: hepsi kalkınmanın bedeli. Soykırım kalkınmanın ilgi alanına girmiyor, kalkınma sadece ekonominin derdinde.

Diyelim bir gölün kenarında huzur ve barış içerisinde yaşayan insanlar var, aynen atalarının yüzyıllardır yaptığı gibi yaşıyorlar. Aileler bahçeleri ve evlerini paylaşıyor. İnsanlar avlanıyor ve balık tutuyorlar. İnsanlar bir bütün olarak sağlıklılar. Kimse aç kalmıyor; dans, festival, paylaşmaktan oluşan  kültürleri herkesi o topluluğa katılma konusunda imrendiriyor.

Bu kabul edilemez bir şey. Bu insanlar, şirketler ve bankaların çıkarı için uğraşmıyorlar, ya da devlete vergi ödemiyorlar. Bu insanların ve toprakların kalkınmaya ihtiyacı var. Birkaç kuşaklık kalkınma sonrasında bu insanların halleri nedir bir bakalım.

Öncelikle, Haoleslerle karşılaştıklarında (Hawai dilinde “ölüm üfleyenler”) kaptıkları hastalık bir çoğunu öldürmüş. Alkol ve  ateşli silahlar kullanarak, kalkınmacılar, eskiden toplum tarafından ortaklaşa kullanılan toprağı birkaç kişinin zorla ele geçirmesi için insanları yozlaştırmış. Halkın çoğunluğu bu plana uymayı reddediyor, bu yüzden onları bastırmak için asker göreve çağrılmış. Askeri işgal başarılı olunca, kalkınma hedefine kitlenmiş.

Göl için hemen bir baraj kuruluyor, amaç daha da gelişmek için elektrik sağlamak. Ayrıca gölden askeri üs etrafında büyümüş olan kasabanın kullanması için su da elde ediliyor. Bir zamanlar bazı insanların çalıştığı kağıt ve kereste fabrikaları orman diye bir şey kalmayınca kapanıyor.

Göl, cıva ve dioksin dolu- bunlar endüstriyel gelişmenin yan ürünleri. İnsanlar hala balık yiyorlar- bu da onları kanser yapıyor. Toprak artık eski askeri liderlere ait, bu eski askerler burada büyükbaş hayvan yetiştiriyorlar. Artık iş bulmak kolay değil, insanların çoğu askeriyeye hizmet ediyor: çamaşır yıkıyor, yemek pişiriyor, onlar için fahişelik yapıyorlar. Buna karşılık olarak askerler de insanlara istenmeyen çocuklar, uyuşturucu,  alkol ve bulaşıcı hastalıklar veriyorlar.

Bu, mikro düzeyde kalkınma. Bu kalkınma defalarca tekrar edilmiştir- Amerikalarda, Afrika, Asya ve hatta Avrupa’da.

Daha büyük bir açıdan bakınca kalkınma yalanını görmek daha kolay. Arjantin’e bakın. Bir zamanlar Arjantin’de et üretimine dayalı bir ekonomi vardı. Büyük Buhran’dan sonra Arjantinliler birinci dünya ülkesi olmaya kesin kararlıydılar, aynen Kanada veya Avustralya gibi. 50 senelerini aldı ama sonunda başardılar.

Ama ne yazık ki, bu, küresel şirketler ve finansal çıkarlar açısından hiç de uygun bir durum değildi. Görüyorsunuz ya, birinci dünya ülkeleri o lükse ve refah hayat tarzlarını sürdürmek için dünyanın doğal kaynaklarının çoğuna gereksinim duyuyorlar. Yeteri kadar yok! Hayır, sadece birkaç birinci dünya ülkesine yetecek kadar var. Bilmiyorum—sekiz tanesine olabilir mi mesela?! Böylece IMF ve Dünya Bankası Arjantin’e adım attı ve onun ekonomisini yok etti. Daha 10 sene önce, Arjantin refah bir ülkeydi. Şimdi ekonomisi hayali bir ekonomi, parası dengesiz, işsizlik %50’den fazla ve ekonomisi borç ödemeye dayanıyor, bir çok üçüncü dünya ülkesi gibi. Kalkınma bu işte: küresel şirketlerin ve finans kurumlarının gücünü  çoğaltmak  için halkların güçsüz bırakılması demek kalkınma.

Küçücük bir azınlık Dünya’ya ve orada yaşayanlara inanılmaz bir savaş açmış durumda. Bütün gezegeni yönetemeyeceklerini bildikleri için ihtiyaç duymadıkları her şeyi yok etmeye ve istiflemeye karar verdiler.

Avrupa sömürgeciliği döneminde  işe yaradığı kesinleşmiş metodlar kullandılar: insanları birbirine düşürdüler, böylece herkes birbiriyle savaşmaya başladı, suyu zehirlediler, insanları konsantre merkezlerde yaşamaya zorlayarak onları kontrol etmeyi kolaylaştırdılar, kendi kirli işlerini yapacak liderleri ödüllendirdiler, sorun çıkaranları gözden kaybettiler vb.

Bu ölüm kültürünün en iğrenç yönü, iktidar sahiplerinin güçsüzleri kendilerinin yok edilmesini arzu etmek konusunda ikna etmiş olmasıdır. Aslında, iktidar sahipleri zayıfların kendi kendilerini yok etmesini sağlar ve bunu da dini bir ritüel gibi yerine getirmelerini isterler.

Zayıfların bazıları dünya üzerinde yıkımı görebilirler. Sebep oldukları yıkımı azaltmak için ellerinden geleni yaparlar. Ama iki kötülük karşısında daha az kötü olanın sonuçta gene kötü olduğunu anlama konusunda tamamen başarısızlar. Bu “ daha nazik- daha narin” yıkıcılar eylemlerinin sonuçlarına bakmaktan öylesine korkarlar ki iktidar sahibi olanların dünyamızı yok etme hakkını canla başla savunurlar ve  ölüm makinelerinin entrikalarına karşı koyan her çabayı da aşağılarlar.

Çünkü, anlarsınız ya, Dünya’yı öldürenlerin yaptığı işler karşısında herkes kör değil. Sadece o da değil, ölüm kültürünün araçlarına bağlı olmayan milyonlarca insan var. Bu iki tip insan dünyaya olan etkilerini azaltmaya çalışmakla kalmıyorlar, bu ölüm makinelerini durdurmak için de mücadele ediyorlar. İktidar sahipleri ve zayıflar primitivistlerden nefret ediyor.

Güçlü olanlar şu andaki rahat ve  imtiyazlı konumlarını devam ettirmek için bu insanları yok etmek zorunda. Zayıflar kendi korkaklıkları ile yüzleşmemek  için onları yok etmek zorunda. Ayrıca, onlar- zayıf oldukları için – ölüm kültürüne bağımlı bir halde yaşıyorlar-o olmazsa yavaş yavaş değil, anında yok olup giderler.

Güçlüler ve zayıflar, işbirliği yapmayanlara, vahşi ve özgür olanlara savaş açıyor. Hem kalpsizler, hem de etkililer. Güçlüler zayıfların asileri ve özgürleri öldürmesi için korkuyu kullanıyorlar. Zayıflar korku sayesinde motive oluyor- efendilerini gücendirmekten, hayali statülerini kaybetmekten, öldürülmekten korkuyorlar.
Eğer korku zayıfları anlamasını sağlayan tek şeyse, belki işbirliği yapmayanları zayıfları sıkı sıkı sarıldıkları o korkuyla korkutmasının zamanı gelmiştir.

Belki cesur ve özgür olanları iktidar sahiplerini sığınaklarında  uyandırma zamanı gelmiştir.

Belki artık saldırıya geçip, iktidar sahipleri ve zayıfların doğaya karşı işledikleri suçların bedellerini onlara ödetmenin zamanı gelmiştir.

Belki artık iki taraflı savaşın zamanı gelmiştir.

 

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/01/02/kalkinma-yalanlari/

January 25, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, isyan | 1 Comment

Dünya Günü’nden Ekolojik Topluma – Dr. Steve Best

1960’lar ABD’de ve dünyanın diğer yerlerinde dramatik toplumsal değişimlere sahne oldu. Siyah,  kadın, öğrenci ve gay özgürlüğü hareketleri hak, eşitlik ve demokrasi talep ettiler. Yoğun bir savaş karşıtı hareket, hükümetin Vietnam halkını soykırıma  uğratmasını, karşı kültür ve Yeni Sol kapitalizme, sosyal hiyerarşi, konformizm, çalışma etiği ve ruhsuz bir toplumun materyalizmine meydan okurken karşı çıkıyordu. 

Rachel Carson’ın “Sessiz Bahar” (1963) kitabı gibi kitaplar aracılığıyla bir yandan da hava ve su kirliliği, nükleer radyasyon ve kimyasal zehirlenme gibi çevre konularına yönelik bir farkındalık artışı yaşanıyordu. Başlangıçta ortaya çıkan çevre hareketi diğer toplumsal hareket grupları tarafından pek hoş karşılanmadı; çünkü çevre hareketini elit bir hareket olarak görüp onu savaş ve sosyal adaletsizlik konularından uzaklaşmaya sebep olacak bir şey gibi algılıyorlardı.

1970’lerin ortalarına gelindiğinde insan hakları ve savaş karşıtı hareketleri önemini yitiriyor; ama çevre hareketi zemin kazanıyordu. Çevre konularının aciliyeti ve onların toplumsal adalet meseleleriyle bağlantısına yönelik daha geniş bir kabullenme söz konusuydu artık, ayrıca “çevreci ırkçılık” gibi meselelere de dikkat ediliyordu.

Modern çevre hareketi resmi başlangıcını 22 Nisan 1970’de ilk Dünya Günü’yle yaptı. İronik olarak, Dünya Günü’nün arkasındaki kavram cumhuriyetçi kongre üyesi  Gaylord Nelson’a aitti, Nelson olayı organize etmeleri için birkaç üniversite  öğrencisine federal fon sağlamıştı. Ülke yeni davayı kucaklamaya hazırdı: bir kıyıdan diğer kıyıya 20 milyon insan çevre sorunları konulu eğitimlere katıldı, yürüyüş ve gösterilerde aktif olarak yer aldı.

1970-1980 arası, çevre kanunlarının yürürlüğe girdiği bir dönem oldu. Kongre ülkenin hava, su ve yaban hayatını korumak için 28 önemli yönetmeliği kabul etti, Çevre Koruma Kanunu da başkanlık emriyle yürürlüğe girdi. Çevre hukuku alanı, yurttaşlar kirlilikten sorumlu şirketleri cezalandırmak istedikçe büyüdü. Büyük çevre kuruluşları meydana çıktı, Washington’da profesyonel bir lobi gücü olmak için gerekli çalışmalara başladılar.

Şirketler o zamandan beri Dünya Günü’nü sahte çevrecilik propagandalarıyla sömürdüyse de bu durum ayrıca eğitim ve değişim sağlamak amacıyla önemli bir platform haline de geldi. İlk Dünya Günü’nden bu yana geçen otuzdan fazla sene sonunda artık  çevre hakkınd daha fazla bir farkındalık var diyebiliriz, ayrıca ulusal ve yerel bir çok çevre grubu da kurulmuş durumda. Ama şu zor soruyu sormamız gerek: Yapılan bütün mücadelelere, eğitime, yasal değişikliklere rağmen biz 1970’e kıyasla daha iyi bir durumda mıyız, yoksa daha kötü bir durumda mıyız?

Büyük Veda

Cevap insanı şok edecek kadar açık. 22 Nisan 1970’den bu yana daha fazla nüfus artışı, tüketicilik, arabalar ve otobanlar, kirlilik, ağaçların toplu kesimi, çölleştirme, yaşam alanı kaybı, türlerin yok olması ve buna ek olarak da küresel ısınma var. Birkaç gerçeği sıralamak gerekirse:

–          İnsanların 6 milyardan fazla olan nüfusuna her yıl 100 milyon insan ekleniyor.

–          İnsanın tüketim seviyesi şu anda  gezegenin kapasitesini %20 oranında aştı.

–          Endüstriler dünyadaki yağmur ormanlarının yarısını, mercan kayalıklarının dörtte birini yok etti, büyük balıkların %70’inden fazlası tüketildi.

–          Gezegenin ortalama yüzey ısısı yüz yıl içerisinde 10 derece artabilir, bu da çok sayıda insanı sıcak ve hastalık yoluyla öldürebilir demek.

–          Giderek ısınan bir dünyada buzullar kutuplarda, Grönland’da, dağ ve Alplerde hızla eriyor, kutup hayvanlarının doğal yaşam alanlarını yok ederken yükselen deniz seviyeleri sebebiyle milyonlarca çevre mültecisi yaratıyor.

–          Bizler gezegende yaşanan 6. Büyük yok oluş krizinin tam ortasındayız. Geçmişte yaşanan örneklerden farklı olarak şu anda yaşadığımız yok oluş krizi meteorlar gibi doğal olaylardan kaynaklanmıyor, doğal yaşam alanlarının yok edilmesi gibi insan eylemleri sonucunda meydana geliyor. İnsan kaynaklı değişimler türlerin yok olmasını daha önce dinozorların yok olduğu dönemdeki oranlara kıyasla bin ile on bin kat arasında hızlı bir şekilde etkiliyor. Korumacı biyologlar yüzyılın ortasına kadar dünya üzerinde var olan hayvan ve bitki türlerinin üçte birinin yok olacağını öngörüyorlar. Şu anda 5,500 hayvan türü yok olma tehdidiyle karşı karşıya, buna büyük kuyruklu maymunlar, Florida panteri, pandalar, boz kurtlar, California akbabası ve kara gergedanlar da dahil.

Aşırı nüfus artışı, türlerin yok olması, doğal yaşam alanlarının kaybolması, ormansızlaştırma, çölleştirme, küresel ısınma, Ebola, Deli Dana hastalığı, şap hastalığı, SARS, Asya kuş gribi, kurbağa ve diğer hayvanlardaki genetik mutasyonlar ve insanlarda görülen hormon bozuklukları insan toplumunun doğal dünyayla bağlantısının koptuğunun ve akıl dışı ve sürdürülemez bir varoluş yolu seçtiğinin büyük işaretleri .

Ulusların dünyayı korumak için agresif eylemlere ihtiyaç duyduğu bir zamanda bizler tarihte görülmüş en anti-çevreci başkana sahibiz. Bush’un amacı son 30 yılda elde edilen çevresel kazanımları geri almak. Bugüne dek Bush çok zor kazanılmış iki yüzden fazla çevre kanunu iptal etmeye çalıştı. Bush yönetimi şirket yöneticileri ve lobicileri tarafından yönetildiği için gezegenin üzerine “yangın sonucu satışta” levhası astı ve hem yaban hayatını hem de biyoçeşitliliği kereste, gaz, kimyasal madde, yağ ve tarım endüstrilerindeki arkadaşlarına ve meslektaşlarına satıyor.

Diğer gerici eylemlerinin yanı sıra Bush termik santrallerde Temiz Hava Kanunu kısıtlamalarını kaldırıp, ormanlarda ağaçların kesilmesini engelleyen maddeleri iptal etti, EPA’den(Çevre Koruma Kurulu)endüstriyel çiftliklerde su kirliliği ile ilgili araştırmaları durdurdu, Padre Adası Ulusal Sahili ve Alaska’da Artkik Ulusal Yaban Hayatı Barınağı gibi önemli yerlerde petrol sondaj çalışmalarına izin verdi . 178 ülke kabul etmesine rağmen Bush endüstriyel toplumların gaz emisyonlarını azaltmasını gerektiren 1997 Kyoto protokolünü Amerikan ekonomisine pahalıya patlayacağı gerekçesiyle reddetti. Bush ekokıyım programlarını Sağlıklı Orman İnisiyatifi ve Temiz Gökler gibi  Orwellci retoriklerle maskeliyor.

Robert F. Kennedy’nin “Crimes Against Nature” adlı müthiş kitabında söylediği gibi, Bush yönetimi kendi endüstrilerinin gerektirdiği konumlara şirket korsanlarını alarak kabineye yerleştiriyor, halkın küresel ısınma gibi korkularını yatıştırmak için sahte bilimi kullanıyor, endüstri  amaçlarına uyması için araştırmaları yeniden yazıyor, çevre ile ilgili tehlikeleri ve sorunları belirten ve uyaran raporları hasır altı ediyor ve hatta şirketlerin çıkarlarını daha da ileri boyuta getirmek için bilimsel komiteleri lağvediyor.

Kriz Kültürü

 

 

Homo sapiens akıl dışı, yıkıcı ve artık sürdürülemez bir varoluş yoluna girdi. İnsan türü saatte 100 mil hızla bir uçurumdan aşağı doğru yol alıyor, ayrıca frenler tutmuyor, ama insanlar sanki dünyadaki en  önemli sorun American Idol’ı kim kazanacak ya da Janet Jackson’ın gardrobunun  boş olmasıymış gibi davranıyorlar.

Ulusal güvenlikle alakalı çok şey konuşuluyor; ama  güvenliğin temeliyle yani çevresel güvenlikle ilgili hiç bir şey söylenmiyor. Küresel ısınma, çölleşme, gıda ve su konularında yaşanan sıkıntılar gibi bir çok problem bütün gezegeni mahvedecek.

Yurtiçi Güvenlik birimleri daha faşist oldukça çevreciler ekoterörist diye anılıp legal eylemcilik biçimleri Yurtsever Kanunu adı altında daha fazla kriminalize ediliyor. Ashcroft gezegene yardım etmeye çalışan eylemcileri cezalandırırken gerçek eko-teröristler ortalığı yağmalamaya ve yıkmaya devam ediyor. Bu arada dünya nüfusunun %5’ini oluşturan Amerikalılar dünya kaynaklarının %30’unu tüketiyor ve dünyadaki sera gazı emisyonunun %25’ini de onlar üretiyor.

Çevreyi kurtarmak için çabalayan güçler ne yaparsa yapsın bunların hepsi şirket ve devlet pac-manlerinin gezegeni yutmalarına engel olmamak için. Sierra Club gibi ulusal çevre kuruluşları tavize dayalı, reform amaçlı , hareketsiz kuruluşlardır; şirket ve devlet gücüne meydan okuyamaz; halkın ortaya koyduğu güç ise hem sayı hem de nitelik olarak yeterli değil.

Demokrasi erozyonuna ve şirket gücüne dayalı bir sosyal krizden kaynaklanan büyük  bir ekolojik krizin ortasındayız. Yunanca’da kriz karar anlamına gelir, şu anda evriminde kritik bir dönüm noktasında bulunan insanlığın gezegen üzerindeki varoluşuna yönelik ciddi kararlar ve seçimler yapması gerekiyor. İnsan kimliği, değerleri, etiği, dünya görüşleri ve sosyal organizasyon modunun yeniden yapılanmaya, üzerinde yeniden düşünmeye gereksinimi var. Çince’de kriz hem fırsat hem felaket anlamına geliyor. Hasta bir bireyde kanser kişisel büyüme için katalizör görevi görür. Hasta bir tür olarak insanlar  Mad Max ve Waterworld gibi filmlerin disütopik geleceklerinde helak olup gidebilir ya da korkunç hatalardan bir şeyler öğrenme fırsatını yakalayıp sosyal ve ahlaki evrimde daha yüksek seviyelere ulaşabilirler.

İnsan Vebası

 

 

İnsanın varoluş krizi 1996 yapımı Independence Day filminde dramatik birşekilde yansıtılıyor. Bu film hayata hiçbir saygısı bulunmayan düşman uzaylıları anlatıyor; uzaylıların insanları öldürmek, dünyanın doğal kaynaklarını yok etmek ve ardından da mega makinelerine  ve büyüme temelli kültürlerine daha fazla yakıt ve kaynak bulmak için diğer gezegenlere yolculuk yapmalarını anlatıyor. Bu film kendi yıkıcı alışkanlıklarımızın diğer gezegenlerden gelen canavarlara yansıtılması aslında. O uzaylılar biziz; diğer hayat formlarından geçinen parazitler biziz; ancak ekolojik yıkım ve şiddet aracılığıyla varlığını sürdürebilen mega makinelerin kaptanları biziz. Uzaylıların insan hayatına yaptığı şeyi dünyaya ve hayvanlara yapan biziz- tek fark, gidecek başka bir gezegenimizin olmaması, bizi kurtaracak süper kahramanların olmaması.

Ölülerin Şafağı filmindeki gibi iğrenç ceset ordularının, uzun zamandır öldüğü ve gömüldüğü kabul edilen insanların bizleri yok etme arzusuyla yürüdüğü bir kabusa tıkışıp kalmışız.Ölüler gelişmeye odaklanmış kültürümüzün payına düşen ve paçamızı kurtarabileceğimizi sandığımız bütün o atıkları,kirliliği ve ekolojik borçları temsil ediyor. Ama bu ölülerin çevremize doluştuğunu, kapı ve pencerelerimizi kırıp döktüğünü ve bizi yutup yok etmeye kesinlikle kararlı olduğu gerçeğine gözlerimizi açıyoruz.

“A Plague of Human Proportions” adlı yazısında Mark Lynas bu krizi şöyle tanımlıyor: “Dünyanın biyosferi içinde yaşayan bütün sistemleri yöneten tek bir tür var. Son iki yüzyıldır bu tür bakteriyel seviyelerde çoğalıyor, vebanın hostunu sarmalaması gibi. Her gün 300 yeni birey katılıyor. Şu andaki nüfusu ise jeolojik zamanların başlangıcından beri bu dünya üzerinde var olan bütün büyük hayvan türlerinin biyokitlesinden yüz kat daha fazla.

 

 

Bu tür, biziz. Artık altı milyardan fazlayız, 1950’den bu yana insan nüfusu iki kat arttı. Dünya tarihinde daha önce böyle bir şey yaşanmadı. On milyonlarca yıl yaşayan dinozorlar bile tüysüz primat Homo sapienslere kıyasla çok daha az çoğalmışlardı.”

Böylece, tek bir biyolojik tür gezegende bulunan diğer 10 milyon türe zarar veriyor. Lynas böyle söylüyor; çünkü Homo sapiens bugün gezegeni dinozorların yüz milyon yıl önce hakim olması gibi yönetiyor. “Yeni bir jeolojik çağa giriyoruz: Antroposen” . 2004 yılı Mart ayında hazırlanan Earth Policy Institute raporuna göre “İnsanlar gezegenin buzullar kaplı olmayan alanlarının neredeyse yarısını dönüştürdüler, bu da doğanın geri kalanına ciddi etkilerde bulundu. Her yıl dünya ormanları 16 milyon hektar azalıyor, bunların  çoğu tropikal ormanlarda meydana geliyor, bu tür yerlerde  biyoçeşitlilik seviyeleri yüksek. Dünyanın değişik yerlerindeki 173 memeli türünde yapılan araştırmalarda bu türlerin  coğrafi alanlarının son 30-40 sene içerisinde yarı yarıya azaldığı ve bunun da üreme ve yiyecek arama alanlarının yok ettiği ortaya çıktı.”

Tibor Machan gibi ideologlar Putting Humans First: Why We are Nature’s Favorite(2004) gibi kitaplar yazmaya devam ededursun, Homo sapiensi işgalci ve eşi benzeri bulunmayan bir kitlesel yok etme ajanı olarak görmek daha doğru-doğanın en sevdiği tür değil de doğanın başbelası olarak.

Kavramsal Emperyalizm

 

 

İnsan sömürgeciliği en mükemmel aracını kapitalizmle yarattı. Kapitalizm Batı’nın bütün değerleri çıkar amaçlı değişim değerine indirgeyen bakışını güçlendirir. Kapitalizm bir çok özgürlük sağlar, parası olanlara bir çok eşya ve mal sağlar. Ama bu sistem ancak insanları, kültürleri, türleri ve doğayı yok ederek büyüyebilen sömürgeci bir sistemdir. Mantığı, gelişmek ya da ölmek, sonsuza dek büyüyüp genişlemek ya da havaya uçmak ya da çökmektir.

Çevre krizinin kökeni tamamen kapitalizmde ya da modern bilimlerde ve teknolojilerde bulunmuyor, daha çok Batı kültürüne kök salmış bir durum söz konusu. “The Chalice and The Blade “ (1987)adlı provokatif kitabında Riane Eisler insanın toplumsal organizasyonunda binlerce yıl önce başlayan devasa kaymanın köklerini ve etkilerini inceler. Eisler barışçıl ve eşitlikçi bir partner modelinin yavaş yavaş  şiddet dolu ve hiyerarşik bir “dominatör model”e dönüşmesini anlatır, bu dominatör model Uzak Doğu’daki göçebe grupların Neolitik kültürlere bu modeli empoze etmesiyle ortaya çıkmıştır. Jim Mason’ın kitabı An Unnatural Order: Uncovering the Roots of Our Domination of Nature and Each Other (1993) bu tür bir dominatör  modelin köklerini on bin yıl önce avcı ve toplayıcı kültürlerin yok olup tarım toplumunun ortaya çıkmasına kadar takip eder.

The Historical Roots of Our Ecological Crisis” (1967) adlı yazısında Lynn White ekolojik krizin kökenlerini Hristiyanlığa kadar indirir; ama Yahudi-Hristiyan dünya görüşü- burada Lynn White doğayla ilişkimiz ve ona yönelik sorumluluklarımızla alakalı bir çok olumlu görüş barındığını göremiyor- sosyal hiyerarşi, insanın doğadan kopuşunu ve hayata ve diğer hayat formlarına hükmetmenin altını çizen değişikliklerin bir yansımasıdır. Eski Yunan’da da doğaya hakim olmakla alakalı net görüşler bulmak mümkün. En güzel Aristo tarafından ifade edilen bu görüşlere göre Yunanlılar  az gelişmiş zekaların daha gelişmiş zekalara hizmet ettiği türden doğal bir hiyerarşinin var olduğuna inanıyorlardı. Köleleri ve kadınları özgür Yunanlı erkeklerin altına koyan aynı model hayvanları da insanlardan daha aşağı bir konuma yerleştirmiştir.

Genel bir prensip olarak Yunan, Roman, ortaçağ düşünürleri ve modern  düşünürler insanın hayvanlar ve dünyaya olan üstünlüğünü Allah vergisi dil ve akıl gücüyle kabul etmiştir. Onyedinci yüzyıldan başlayarak modern bilim dünyanın, yaşayan bir ruh ya da holistik bir kompleksiteden yoksun bulunduğunu, insanın manipülasyonuna açık matematiksel yasalara indirgenebilecek hareket halinde bir madde olduğunu ilan etti. Modern dünyanın Descartes ve Bacon gibi önemli mimarları doğayı teknolojik olarak tahakküm altına almayı savunmuş, ve hayata hürmet göstermeyi batıl inanç ve “insanın tanrının aşağı yaratıkları üzerindeki imparatorluğunu kurması önünde cesaret kırıcı engeller” olarak görmüştür (Robert Boyle). Dünya, kapitalist toplum bir fabrika uygarlığı yaratmaya başladığında bir makineye dönüştü.

Din, felsefe ve bilim aracılığıyla Batı  kültüründeki insanlar doğal dünyayı nesneleştirmeyi, onu faydası olmadıkça ve insanların amaçlarına hizmet etmedikçe değersiz bir şey olarak görmeyi öğrendiler. Bu kavramsal emperyalizmin suçluları bir ineğe bakınca biftek, ağaca bakınca kereste görüyor. İşe yaramaz ya da içi boş bir şey olarak gördükleri “vahşi hayat”tan cahilce söz ediyorlar; oysa vahşi hayat, hayatla dolup taşan, sımsıkı biyolojik ilişkilerle örülmüş kompleks bir eko sistem.

Şu eski felsefi bilmeceyi düşünün: eğer ormanda bir ağaç yıkılırsa ve bunu duyan kimse yoksa , ses  çıkar mı? Bu bilmece ancak insan merkezli bir perspektifin zavallılığı ile ciddiye alınabilecek bir bilmece. Hayvanlar açısından ağaç elbette ki yıkılıyor ve onun düşüşü ağacın içinde, üstünde ve etrafında yaşayanlar için bir etki yaratıyor.

Ahlaki evrimin önemli bir kısmı kişinin kendi dışında da değer olduğunu idrak etmesidir- diğer insanlarda, kültürlerde, türlerde ve bir bütün olarak doğal dünyada. Ataerkil ve ırkçı kültürlerde insanlar kadınların erkekler için, siyahların beyazlara hizmet etmek için var olmadığını öğrendiler, şimdi insanlar hayvanların ve doğal dünyanın kendi kendilerine bir değere ve güzelliğe sahip olduğunu ve bu güzellik ve değerin insanların amaçlarıyla bir ilgilerinin bulunmadığını anlamak zorundalar.

Faustvari Safsatalar

 

Modern uygarlığı kurmak için insanlar nehirlere barajlar kurdu, yağmur ormanlarını kesti, bataklıkları kuruttu, milyarlarca hayvanı katletti. Vahşi hayat yerine sosyal ve doğal dünyayı harmanlamaktan uzak, ekolojiye saygı duymayan geniş cam, çelik ve beton imparatorluklar kurdular. “Kalkınma” adına modernite, biyoçeşitlilik hayvanat bahçesi kafeslerinde ve donmuş DNA tüplerinde hayatta kalmaya çalışırken yaban otlakları birkaç koruma alanına indirgedi. Doğayı hakimiyet altına alma maceramız –“kalkınmamız”- otobanlarla, gökdelenlerle, fast food mekanlarıyla, büyük alışveriş merkezleriyle, otomobil galerileriyle  ölçülüyor.

İnsanlar  büyümemenin ilerlememek anlamına geldiğini düşünüyor; oysa gerçek tam tersi. “Büyüme”  her politikacının mantrası oldu, bu mentaliteyi hiçbir bürokrat sorgulamaya cesaret edemiyor. 2004 yılında yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmasında Bush atletlerin steroid kullanmasını kınadı, gay evliliklere saldırdı ama giderek artan çevre problemleri hakkında tek kelime etmedi.  Kalkınmayı Yeniden Tanımlamaya Yönelik Sürdürülebilirlik Programı’ndan Mathis Wackernagel’in söylediği gibi , “insan ekonomisi Dünya’nın doğal kapitalini yok ediyor.”

İnsanın varlığı öylesine büyüdü ki bu büyüme sonunda Bill McKribbin’in “doğanın sonu” dediği şey meydana geldi. İnsan türü dünyanın iklimini değiştirdi, insan varolduğu için etkilenmeyen ya da değişmeyen tek bir yağmur damlası ya da meltem yok. Genetik devrim aracılığıyla bilim bitkilerin, hayvanların ve  insanların genetik yapısını yeniden biçimlendirmeye başladı, herhangi bir türden alınan genleri “ikinci bir genesis”le karıştırarak yeni bir DNA alfabe çorbası yarattı. Faustvari  vizyonlarla gelecekte bilimin genetik süper insanlar dizayn etmesi mümkün olacak. İnsanlık kendi evrimini aktif seçimlerle biçimlendiriyor. Michael Crichton’ın romanı Jurassic Park’ta olduğu gibi insanın bu yeni kendini beğenmişliği akla gelmeyen sonuçlarla karşılaşarak fiyasko ile sonuçlanırken bir yandan da insanlık milyarlarca yıla yayılmış genetik programı yeniden düzenleme girişiminin bedelini ödemek zorunda kalacak.

Günümüzdeki ekolojik krizi yenmek için türümüz öncelikle bu krizi bir bütün olarak görmek zorunda. İnsanlığın çoğu bu krizi teknoütopyaya giden yolda karşımıza çıkan küçük bir engel olarak görüyor, bunun iki sebebi var. Birincisi; bu insanların ekolojik kanunlar ve süreçlerle  ilgili entelektüel bir kavrayışları bulunmuyor, bu yüzden bu dominatör paradigmanın yıkıcı ve yolunda sapmış doğasını anlayamıyorlar. İnsanlar dünyayı ,sonuçlarına katlanmadan manipüle ve kontrol edebilecekleri farklı parçalardan  oluşmuş bir şey olarak görmeye alışıklar. Eylemlerinin etkilerinin kısmi, yönetilebilir ve sınırlı bir şey olduğunu hayal ediyorlar. Dünyanın  sonsuz büyümeyi besleyebilen sınırsız kaynaklarla dolu bir yer olduğunu sanıyorlar. Ekonomik hedeflerle (kısa dönem kazanımlar için hızlı büyüme) ekolojik kanunlar (uzun dönem uyum, denge ve sürdürülebilirlik) arasında bir yarışma olduğuna dair fantezileri var, kendilerinin kazanacağını hayal ediyorlar. Yaşayan ilişkilerin, kırılgan ekosistemlerin ve teknolojik varoluşlarının Dr. Strangelove türü doğasından habersizler.

Ama sorun insanların entelektüel olarak neyi bilip bilmediğinden daha derin, burada dünyayla duygusal bağlar kuramamak anlamında bir eksiklik ve eyleme geçme iradesini etki altına almış bir felç durumu söz konusu. Çoğu insan için medya dünyaları, sanat gerçeklik sistemleri, eğlence sektörü, ticari meta fantezilerinin gerçek olduğu yerde doğa sadece soyut bir şey. Çok az insan teknohapislerinden ( ya da korkunç yoksulluklarından) dışarı çıkabiliyor ve yunusların yüzüşünü görebiliyor, akıp giden nehirleri ya da dağlarda esen rüzgarları işitebiliyor ya da kır çiçeklerini kokusunu duyabiliyor. Kitlesel üretim ve tüketim, zorunlu çalışma ve Vatansever Kanunu gibi baskıcı politikalarla ABD yurttaşlarını bölümlere ayrılmış ve kişiselleştirilmiş bir varoluşa esir ediyor, aynı anda demokrasi değerleri, pratikleri ve kurumları da dağılmaya devam ediyor.

 

 

Tatlım, Türleri Küçülttüm

Geçmişte sayısız uygarlığın yıkılmasının sebebi sosyal dünyalarının kendi ekolojik temellerini yıkmış olması. Aynı kaderle karşı karşıyayız, aynı hataları yapıyoruz. Ülke kurulduğundan beri  ABD tarımı ve endüstrisi üsttoprağın üçte ikisini yok etti. Üsttoprak olmadan bitkiler büyüyemez ve bitkiler olmadan da insanlar hayatta kalamaz.

Eğer asıl sorun çevremizdekilerle denge içerisinde bulunmadığımızsa bunun çözümü dengeyi yeniden kurmaktır- kendi içimizde, toplumumuzda ve sosyal ve doğal dünyaların arasındaki ilişkideki dengeyi yeniden kurmaktır. İnsanların karşı karşıya kaldığı en büyük sorun şu anda karşımızda durmuş yüzümüze bakıyor: çevreyi yıkıcı trendlerimizi tersine çevirip gezegende geçerli bir varlık ortaya koyabilir miyiz? Yoksa yok olmaya giden yolda süratimizi artıracak mıyız?

Batı dünyası önce  insan, yalnızca insan felsefesiyle yaşadı bin yıldır. Şimdi sıra  insan ordularının ortaya koyduğu ilerlemelerden radikal bir tarzda geri adım atmaya geldi, yabanın ve vahşi hayatın yeniden ortaya çıkması için ona mekan ve yer sağlanmak zorunda; sosyal dünyayı doğal dünyayla uyumlu hale getirmenin yollarını bulmaya yönelik yeni bir dünya felsefesi oluşturmanın zamanı geldi. İnsan varlığının küçülmesi nüfus sayısında kitlesel bir azalmayla yaşanabilir, insanın dünyaya olan etkisi hem nicelik hem nitelik olarak görüldüğünden –herşeyden önce ABD’de yaşayanlar- insanlar tüketime olan iştahlarına gem vurmak, güneş ve rüzgar enerjisine gibi ekoloji dostu teknolojilere yönelmek ve daha bir çok şekilde değişmek zorunda.

Büyüme ve kalkınmayla alakalı kaba tanımlamalarımız psikolojik ve ekolojik anlamlar ve kriterlerle yer değiştirmeli. İnsan davranışı da düşüncesi ekolojik odaklı olmalı. Bir şey yapmadan önce eylemlerimizin dünyaya, diğer türlere ve gelecek kuşaklara uzun vadedeki etkisini düşünmek zorundayız. Sosyal ekolog Murray Bookchin’in sözleriyle söylersek, çevre krizimizi çözecek tek çözüm “pazar ekonomimizi hiyerarşik yapıdan uzak işbirliğine dayalı, üyeleri birbiriyle  uyum içerisinde yaşadığı için doğayla uyum içerisinde yaşayacak bir topluma dönüştürecek bir ekolojik felsefe, etik, duyarlılık, ve doğa imajında yatmaktadır.”

Toplum”Dünya Günü” gibi günler aracılığıyla değişmesi gerektiğini düşündüğünde eylem gerektiren durumlar karşısında atıl kalıyor. Bir kriz varsa bile insanlar bir şekilde bilim, teknoloji ya da pazarın çözüm üreteceğini sanıyor. Tanrı filan kurtarmayacak bizi. Sistemik sorunlar için reform ya da teknoloji onarım mümkün değil; çözümler ruhumuzdan dünya görüşümüze, teknolojilerimizden ekonomilerimize ve sosyal ilişkilerimize dek her şeyi radikal bir şekilde yeniden kurmayı gerektiyor.

İnsanlar  iki şekilde o konforlu bölgeden ayrılmak zorundalar. Öncelikle kişisel olan politiktir prensibine dayanarak insanlar kendi hayat tarzı seçimlerini sorgulamak zorundalar. Evet, hibrid arabalar kullanmalı, geri dönüşüm kullanmalıyız ama bir insanın yapabileceği en ciddi değişiklik et tüketiminden bitki içerikli beslenme tarzına geçiş yapmasıdır. Küresel Et Kültürü gezegene her şeyden daha fazla zarar veriyor. Exxon ve Texaco gibi şirketlerin sebep olduğu yıkımların en başında  et ve süt endüstrilerinin sebep olduğu yıkımlar geliyor. Devasa hayvan çiftliklerinde  ve büyük besi ünitelerinde hayvan yetiştirmek yağmur ormanlarının yok edilmesinde, çölleştirmede, küresel ısınmada, türlerin yok olmasında, gıda ve su atıklarında, hava, su ve toprak kirliliğinde bir numaralı sebep.

Ama ikinci olarak, insanların kişisel hayatlarının ve hayat tarzlarının dışına çıkıp politik hayvanlara dönüşmesi gerekiyor. Kapitalist benlikler sosyal ve  politik sorunlar için bireysel çözümler arar; yurttaş kelimesinin anlamını tüketici, seçmen ve vergi mükellefiyle karıştırırlar. Yurttaşlar şirket gücünün karşısında duracak ,bireyleri politik anlamda güçlendirirken çevreyi savunan halk kuruluşları aracılığıyla karşı koyacak bir güç yaratana dek önemli hiçbir değişiklik meydana gelmeyecek.

Çevre krizi sosyal bir kriz; elit azınlığın kendi iradesini iktidarı tekelleştirdikleri için insanlara dayattığı bir demokrasi krizi. Bundan dolayı, yeni bir çevre hareketi kurmak için güçlü sosyal, politik ve demokratik bir tepki olmak zorunda. İnsanlar mektuplar yazarak  yasal değişiklikler talep etmek yerine doğrudan eyleme odaklanan yerel kuruluşlara katılmalılar.

Yeni Etik

Eğer insanlığın hayatta kalması ve geleceğe giden yolculuğunda büyümesi isteniyorsa, antroposentrizm başarısız olduğu için yeni bir ahlaki pusulaya ihtiyaç var. Albert Schweitzer “etikle alakalı en büyük problem insanın insanla ilişkisini temel almasıdır” demişti. Batı hayatının yabancılaşmış ve avcı duyarlılığı yerine Schweitzer “hayat hürmet duygusun üzerinde yükselen bir etik” önermişti. Bu etik bütün insanları, insan olmayan türleri ve bütün dünyaya uzanan bir  evrensel bir saygı ve merhamet etiğiydi. Geçerliliğini yitirmiş bir “Bağımsızlık İlanı” yerine “Karşılıklı Bağımlılık” ilan etmemiz gerekiyor.

Hayvanları ve dünyayı sömürmeye son verme arzusu aynı ve tek şeydir; diğerini değiştirmeden birinde değişemeyiz. Hayvan hakları ve çevre etiği, insanın ahlaki evriminde, insanın aydınlanmaya ve bütünlüğe giden yolculuğunda bizi bekleyen yeni adımlar.

Ne yazık ki, diğer günlerde olduğu gibi Dünya Günü’nde de insan türü gezegeni işgal edip ona zarar vermeye devam ediyor. Bu yazıyı yazarken Traffic adında İngiltere’de bulunan bir yaban hayatı izleme grubundan bir rapor geçti elime. Raporda ormansızlaştırma ve ticaret yüzünden Endonezya’nın en büyük kaplan alttürü Sumatra kaplanının yok olmanın eşiğine geldiği yazıyor. ABD  Balık ve Yaban Hayatı Merkezi’nin iki tropik kuşu yok olma tehlikesi altında bulunan hayvanlar listesinden çıkardığını okudum, artık güvende oldukları için değil, artık türleri tükendiği için. Anlayamadığımız bir şekilde bütün dünya onların yokluğuna alışmaya çalışıyor.

Klişeye göre her gün Dünya Günüdür. Doğrusunu söylemek gerekirse her gün İnsanın Gelişme Günüdür.22 Nisan’da medya Michael Jackson ya da Bush’un terör savaşından 30 saniyeliğine yüz çevirecek ve gezegenin durumuna bakacak, bazı insanlar bir dakikalığına çevreyi düşünecek. Her hafta günah işleyip sonra Pazar günü kutsanan günahkar gibi insanlar bir sene boyunca dünyayı yağmalayıp sonra suçluluk duygusu ve kefaret duygusuyla bir anlığına duruyorlar. Dünya Gününü kutladığımız için kendimizi tebrik ediyoruz, oysa  ekolojik bir toplumda bu kavramın kendisi bile tutarsızlık olurdu. 

Dünya Günü’nün onuruna şu soruyu sormak daha uygun: çevreci olmak ne demek? Endüstrilerin, devletin, her türden toksik nihilistin çevreyi umursayan insanlara üşütük, beyinsiz, ve hatta terörist dediği bir ortamda çevreci olmak onur duyulacak bir şey olmalı, şeref madalyası gibi insanın üstünde taşınmalı. 

Çevreci olmak insanın sadece insan toplumunun bir üyesi olmadığını, dünyanın bir yurttaşı olduğunu, bir ekoyurttaş olduğunu anlamasını gerektirir. Toplumumuz ulusal ve uluslararası ölçekte bir arada bulunduğumuz insanlardan oluşmuyor sadece, bütün yaşayan dünyayla olan ilişkilerimizden, biyotoplumdan da oluşuyor. Yurttaş gibi davranmalıyız, işgalci gibi değil. Dünyaya mümkün olan en az zararı vermek gibi bir görevimiz yok sadece, bir görevimiz de doğanın yeniden doğmasına yardım etmek. 

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2010/12/11/dunya-gunu%E2%80%99nden-ekolojik-topluma/

January 25, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 2 Comments

İnsanlar Bu Pisliği Hissetmiyorlar – “Igniting a Revolution” (Dr. Steve Best) kitabından


 Leslie James Pickering 

“Igniting a Revolution” (Dr. Steve Best) kitabından

Ben başarmak için yetiştirildim. Bana ait olanı elde etmek için ne gerekiyorsa o şekilde. Sana ait olanı elde etmek için ne gerekiyorsa o şekilde. Ve bunu dürüst bir şekilde yapamıyorsan o zaman pis bir şekilde yap . Sana ait olduğu sürece her türden para iyi paradır. İşte bizi böyle yapıyorlar.

Aslında  çocukken beyaz, erkek  ve Amerikalı olduğum için ne kadar şanslıyım diye düşündüğümü hatırlıyorum. Dünyanın içine sıçıldığını değil de benim ne kadar şanslı olduğumu düşünüyordum; çünkü dünya benimdi. Haftanın yedi günü gazete dağıtıyordum, öğretmenlerimin ağzından çıkan her kelimeyi ezberliyordum. Daha yüksekleri hedefleyebileceğimi anlayana dek astronot olmak istiyordum.

Amerika’da amaçlar araçları meşrulaştırır, ben de Amerikalıyım, özbeöz. Eğer üniversiteye gitmek için Iraklı sivilleri katletmem gerekiyorsa o zaman beni hemen listeye ekleyin. Eğer Amerikan rüyasını gerçekleştirmem için  McDonalds’ta palyaço kılığında burger pişirmem gerekiyorsa şükranlarımı sunuyorum. Tam ABD malı.

Ama bir ara hiç birşeyin sikimde olmadığının farkına vardım. Araçların meşrulaştırılabileceğine inanmamak değildi benimkisi. Sadece amaçlara olan ilgimi kaybetmiştim.

Üst sınıfı görüyorum. Ayrıcalığı görüyorum, yalaka insanları görüyorum; aşırı lüks, ahşap çitli bahçesi olan evler, hepsi boktan. Benim hayatım bundan daha değerli. İçinde yaşamaya değer bir dünya istiyorum, ya bunu başaracağım ya da bunu başarmak için mücadele ederken ölüp gideceğim.

Bu”özgür ülke”de amaçlarınız parayla ilgili olmadığı an kullandığınız araçlar da sorgulanmaya başlıyor. O muhteşem dolar adına dünya üzerindeki bütün hayatı, toplumları, aileleri, insanları yok edebilirsiniz kimse tek soru sormaz size. Ama birkaç bin dolarlık eşyaya, mala mülke zarar verin hele, işte o zaman bu sistemin yurttaşlarına nasıl da yasanın çok çok altından baktığını hatırlatırlar.

Bize yasaların üzerindeyiz. Yasalar bize hizmet etmeli, bizi esir etmemeli, baskı altına alınmamıza hizmet etmemeli. Yasayı siktir edin, bizim için yazılmadı ki yasalar; özgür olmamızı engellemek için, olduğumuz yerde kalmamız  için yazıldı. Özgürlük hiçbir zaman oy pusulasında olmayacak. Kurtuluş elimizde pankart taşıyarak ya da dilekçe yazarak gelmeyecek. Yasalar insanları korumaz, sistemi korur. Sisteme ne kadar meydan okuyabileceğini mi öğrenmek istiyorsun? Çok kolay, yasalara karşı gel, ve paçayı kurtar.

Dünyaya meydan mı okumak istiyorsun? Dünyayı kurtarmak mı istiyorsun? Özgür olmak mı istiyorsun? O zaman içine ettiğim dizlerinin üzerinden kalk. Yalvararak özgür olamazsın ki.

Yasaları çiğnemeye sığındığımızı söylüyorlar. Bu konuda “sığınmak” filan yok. Küçük politika değişiklikleri olsun diye yalvarmaya, dilekçe yazmaya, protesto etmeye sığındım. Medyalarının ve mahkemelerinin önünde onlar gibi davranmaya, onlar gibi konuşmaya sığındım. Ama hiçbir zaman yasayı çiğnemeye “sığınmadım”, çünkü yasalara karşı gelmek benim için daima bir zevkti.

Yasaya karşı gelmek ahlakımdan hiçbir şey götürmedi. Dünyanın en kötü suçluları olmaya azmettirilmişken- polis memurları, otoriteler, zenginler ve iktidar sahipleri günlük olarak yasaları çiğnerken-bu nasıl olabilir ki? Benim için bu insanların yasaları çiğnemesi sorun değil, para dışında hiç bir şey sikinde değil heriflerin, ben de onlar gibi olmak için yetiştirildim, işte benim için mesele olan bu.

Benim sorunum bana yalan söylenmiş olması. Bu hasta sistemin merhametli ellerine kendimizi teslim ederek ve yalvararak özgür kalabileceğimiz yalanına inandığım için mahkemelere, bile isteye, koşarak gidiyordum. Sivil itaatsizlik bile sikik bir yalandan başka bir bok değil, muhalifleri eleyip mahkemelerin ellerine teslim eden bir çeşit filtre sadece. Bana kazandırdığı tek şey sabıka kaydı ve kafama yediğim birkaç darbe oldu. Bu yüzden yalvarmayı filan siktir edin, bilerek tutuklanmayı da siktir edin, özgürlüğü nasıl elde edebiliyorsak o şekilde elde edeceğiz.

Bu sisteme ayna görevi görmek için varız. Hırsla yönetilen, Amerikan rüyasıyla gaza gelmiş, kana susamış makineler olmak için. Yüreği şeytani, acımasız, artık ne olması gerekirse onu olan. Dünyayı siktir et, siktir et insanları, soluduğumuz havayı da siktir et, içtiğimiz suyu siktir et, arkadaşlarını ve aileni siktir et. Seninle para arasına giren, sahip olabileceğin parayla senin arana giren her şeyi siktir et gitsin.

Öyle olsun, sadece, para yerine tek amacımız özgürlük olsun. Kalpsiz katillerden oluşmuş bir ulus olsun istiyorsunuz ama namlunun ucu size dönüyor. Bizi şiddet üzerine yetiştiriyorsunuz  ama özgürlüğümüz yüzünden vergi indirimli bağışlar yapmamızı mı istiyorsunuz bir de? Siktir et ya. Ne ekersen onu biçersin.

Bizler Amerika’nın tünemek için eve gelen tavuklarıyız, kendi yıkımının tohumlarıyız. Orta sınıf, üst sınıf, alt sınıf, işçi sınıfı, kadın,erkek,siyah, beyaz,kahverengi, kırmızı,sarı…hepimize yalan söylendi, hepimiz bu sistem tarafından kurban edildik, ama devrimi gerçekleştirecek en önemli güç olarak biz varız sadece.

Gerillalar görünüşe göre  yıkılması imkansız bu iktidar sistemine on milyonlarca dolarlık zararlar verdiler. Ayaklanmalar şehirleri yerle bir etti. İktidar sahipleri suikastlere uğradılar, bilgisayar virüsleri kurumlarda büyük hasarlara yol açtı, insanlar;  devrimler insan tarihine lekeler bırakırken yaşamak, sevmek, iletişim kurmak, dövüşmek, çalışmak için yeni yollar buldular. Elimizden geleni ardımıza koymamalıyız.

Buradan ve şu andan daha iyi bir yer ve zaman yok. Senden ve benden daha haklı veya becerikli birisi de yok. Bizi durduran tek şey küçük politika değişiklikleri yapılması için yalvararak özgür olabileceğimiz yalanına inanmış olmamız. Bu pasiflik için hiçbir bahanemiz yok, eğer denemeyi dahi beceremiyorsak tek suçlu biziz.

Her gün hayatlarımızı yaşarken bir seçim yapıyoruz. Birbirimizle savaşabiliriz ya da sistemle savaşabiliriz. Herkesin önüne geçebiliriz ya da özgür olmak için mücadele edebiliriz. Herkesin yaptığı bokların aynısını biz de yaparız; okula gider, işe gider, bankaya gideriz, mağazalara gideriz, huzur evine gideriz ya da mezara gideriz. Ya da bu sistemi siktir eder ve özgürleşiriz. Bu sistem için yaşayıp ölebiliriz ya da özgürlük ve devrim için yaşayabiliriz ve ölebiliriz.

Bir devrime ihtiyacımız var. Tutku dolu, güçlü bir devrimci harekete ihtiyacımız var. Bu krallık sürdüğü sürece hiç bir şey daha iyi olmayacak. Bir halk olarak önceliklerimizin ve değerlerimizin yeniden değerlendirilmesine ihtiyacımız var, hedefleri bizimki gibi olanlarla beraber mücadele etmeye ihtiyacımız var. Ütopik bir rüya değil, bizim ihtiyacımız olan şey bir insan ordusu, biraz ümit ve inanacak bir şeyler olması, uğruna yaşanacak ve ölünecek bir şey. Dünyamızın değişmesi gerek, bu da bu sistemin baş aşağı edilmesiyle başlıyor.

1791-1803 yılları arasında yaşanan Hawai devrimiyle ile ilgili kitabı Kara Jakobenler’ de C.L.R. James  şöyle söylüyor:

Köleler hiç yılmadan yakıp yıkıyordu. Jacquerie’deki köylüler ya da Ludditeler gibi en aleni şekilde kurtuluşları için çabalıyorlardı, acılarının sebebi olan şeylerin yok edilmesiydi bu da; ve eğer çok yakıp yıkıyorlarsa bunun sebebi çok acı çekmeleriydi. Bu tesisler durduğu sürece kaderlerinin kendileri helak olana dek orada çalışmak olacağını biliyorlardı. Yapılacak tek şey onları yok etmekti. Efendileri sayesinde tecavüzü, işkenceyi, aşağılanmayı ve en küçük bir provokasyonda ölmeyi öğrenmişlerdi. Aynı şekilde cevap verdiler.

Bunda hoş bir şey yok. Devrim baskıdan doğar. Bunu böyle istediğinizi sandıysanız yanıldınız; ama insanların da karşılık vermeyeceğini sanıyorsanız o zaman yanılıyorsunuz. Özgür olma mücadelemizde kuralları ezilenler yazar, başkası değil! Bu teorinin açıklanmasını istiyorsunuz, işte açıklıyorum- insanlar mücadeleyle bağ kurmuyorlar

.

Hepimizin kendi sorunları var. Faturalarım şişmiş durumda, erkek kardeşim intihar etti edecek, ben de uzaklarda bir yerlerde kesilmek üzere olan ağaçları düşünmüyorum hiç. Olay aynen budur. Tanıdığım herkes eziliyor; ama tanıdığım hiç kimse  kendini bir harekete ait hissetmiyor.

Okuldan nefret ediyordum, çoğumuz ettik. Yetişkinlerin hayatımı nasıl yaşamam gerektiğini söylemesinden nefret ederdim, Amerika’da büyüyen bir genç olarak gördüğüm saygısızlıktan nefret ederdim. Bırakmak istiyordum ama yoksul olmak istemiyordum. Özgürlük istiyordum, ama kendimi bir türlü bununla bağdaştıramıyordum.

Sonra ELF’le karşılaştım, bundan hoşlandım. Mücadelelerinde beni kendine çeken bir aciliyet ve hamlık vardı. Ağaçsever değildim, bu konuyla alakam hiç yoktu, ama kaybolmuştum, çoğumuz gibi, bir şeyler arıyordum ve görebildiğime en yakın olan da buydu.

Gerçeği söylemek gerekirse beni en çok çeken şey eylemlerinin suç kabul edilmesi oldu. Mektup yazmak ya da pankart kaldırmak filan umrumda değildi, bu tür bir şeyden etkilenemeyecek kadar ilerilere gitmiştim. Ama binaların yandığını görmek ayrı bir şey. Birisi oturup da şefe mektup yazsaydı umrumda olmazdı; ya da talim terbiye kurulunda protesto düzenlense herhalde hemen unuturdum; ama bir otobüs alevler içinde kalmışsa işte ben bununla bir bağ kurabilirim. Bu benim hayatımı değiştirirdi.

Eğer mücadele yaşadığınız baskıyla doğrudan alakalı değilse o zaman o mücadeleye kendinizi bağlı hissetmek bayağı bir zor gelebilir. Soyut mücadelelerle bağ kuran insanlar genelde minimum katılım sağlayarak sonuçtan memnun kalırlar. Bu da bu mücadele size özgürlüğünüzü kazandırmak yerine suçluluk duygunuzu atlatmanıza yardım ediyor demektir. Zaman geçirmeye çalışmayı devrimci bir hareket kurmaya ihtiyacımız olduğuna göre bir şeyi kesinlikle yanlış yapıyoruz demektir.

O halde stratejimiz şu olmalı- mücadeleyle insanlarla bağdaştırmalıyız.

Mücadelenin  birincil sorumluluğu doğru ya da aziz olmak değil, kazanmak. Tanıdığım insanların çoğu ahimsayı filan umursamıyor, adamlar özgür olma derdinde. Hayatta kalmak için ortalığı kirletiyoruz her gün, bu yüzden bu tür bir ütopya tanıdığım insanların çoğunun kendini yakın hissedeceği türden bir şey değil. Ezilmiş insanların soyut bir mücadeleye bağlı olmasını beklememeliyiz, mücadeleyi insanlarla bağdaştırmamız lazım.

Kendi ezilmişliğimizle özdeşleşmeliyiz. Bu bok hem sizi hem de diğer insanları her gün bu hale sokarken dünyayı dolaşıp da aşağının aşağısı olanları bulmak için ter dökmeyin boşuna. Bunlar aynen sizin gibi kanayan insanlar. Onları her gün görüyorsunuzdur, yarıştaki diğer sıçanları yani. Gerçek toplumunuzu tanıyınca onu organize etmeye başlayabilirsiniz. Her seferinde bu farklı görünecektir. Bakacak bir harita da yok; çünkü daha oraya varmadık, herkes farklı bir yöne gidiyor.

Geçen bir buçuk senedir Arissa, Buffalo’da devrimci bir topluluk modeli geliştiriyorum,  Bir şey işe yaramayınca başka bir şey denersiniz ya da vazgeçersiniz, bizim bırakmaya niyetimiz yok. Koca bir yıl topluluğun neler gereksindiği ile  ilgili bilgiler toparlandı. Neyin yanlış olduğu ve ne yapılması gerektiğini biliyormuş gibi yapmak yerine topluluktakilerin neler düşündüğü ile ilgili bir araştırma yaptık, Buffalo’daki yerel çabalarımızın temelini bu araştırmanın sonuçlarına göre attık.

Bir sonuç olarak şimdi gıda, barınma, hapse girme ve yerel politikada  çürüme gibi problemlere işaret eden çeşitli programlarımız var. Düzenli birşekilde tarihsel devrim mücadeleleri ile ilgili multimedya sunumları kullandığımız devrimci eğitim programlarımız var.

Daha önce hiç aklıma gelmeyecek bir şekilde çalışıyorum,  meclis  üyeleriyle bir araya gelip forumlar düzenliyoruz, böylece insanlar forumda hayati öneme sahip hizmetlerin kapanmasına, sanat ve kültürel programların bitmesine ve ülke çapında binlerce işten çıkarmaya sebep olan bütçe kriziyle  ilgili düşüncelerini söyleyebiliyorlar.

Bedeli neyse. Devrimci bir değişim yaratmak için devrimci bir hareketin olması gerekecek, biz de bunun olması için çabalıyoruz. Topluluktaki her türden insan- okuyamayacak kadar genç olanlardan meclis üyelerine kadar- sistemin bizi yanılttığını söylüyor, bir araya gelerek bu konuda bir şeyler yapmak gerektiğini söylüyor. Bu bok burayı da vurduğunda o zaman kimin kaybettiği görülecek ve bunu konuşmaya çalışmadığımızı söyleyemeyecek hiç kimse.

Daha iyi bir teori ve stratejiniz mi var? O halde hemen işe girişin. Gerçekten, beklemem imkansız. Yeni bir şeylerin başladığını görelim. Ama içinde eylem yoksa  o zaman o teori ve stratejiyi siktir edin. Yeterince var onlardan. Mücadelenin insanlara ihtiyacı  var, insanların ilhama ihtiyacı var, inanacak bir şeylere ihtiyacı var, uğruna yaşanacak ve ölünecek bir şeylere  ihtiyacı var. Bu boktan bezdik. Kımıldamayan başka bir harekete kimsenin katılacağı yok. İnsanlara kazanmak için mücadele ettiğimizi, devrimin mümkün olduğunu, beraber bu şerefsize gününü gösterip sonunda özgür olabileceğimizi kanıtlamak zorundayız. Artık yeter.

Çeviri: CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/01/16/insanlar-bu-pisligi-hissetmiyor/

January 25, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Hayvan Hakları Günü’nde Sorular/Sorunlar: “İsterik Kadınlar”dan Baskı-Sömürü-Tahakküme

23 Temmuz 1920’de Woman’s Leader’da Virginia Woolf’un “The Plumage Bill” başlıklı bir yazısı yayımlanır. Şapkalarını rengarenk tüylerle süsleyebilsinler diye işkencelerle öldürülen kuşların akıbetine kayıtsız kalan moda tutkunu kadınları alttan alta aşağılayan bir yazıya cevaben kaleme aldığı bu metinde, o kuşların kadınların değil erkeklerin elinden öldüğünü anlatan Woolf, geçim derdinde olmakla şapkasını süslemek arasındaki farkı teslim etmekle birlikte, kuşları koruyacak yasanın çıkarılmasının da yine erkekler tarafından engellendiğine dikkat çeker ve yazısını şu sözlerle noktalar:

 

“Fark ettim ki kuşların çektiği acılardan ziyade kadınlara edilen haksızlık üzerine yoğunlaşmışım. Yoksa kadınlara haksızlık etmek, kuşlara işkence çektirmekten daha ağır bir suç mu?”

 

* * *

 

Türkiye’de hayvan hakları denince herkesin aklına gelen mutad görüntüler vardır: İşkence gören ya da görmüş (çoğunlukla erkekler tarafından) bir hayvan (çoğunlukla “sahipsiz” bir köpek ya da kedi) ve bu mezalime karşı koymaya gelmiş ama sonunda sesi çıktığınca bağırmaktan başka bir şey yapamadığını görmüş bir kadın. Bu görüntülerin ardından zihinlerde en çok kalansa, kedi ve köpekler için yeri göğü yıkmaya hazır, zaten “başkaca da bir işi olmayan”, “isterik” bir kadın imgesidir. O görüntülerin kamuya mal olmasına vesile olan azgın şiddet, bu sahnelerin arkasında ya sorgulanmadan geçiştirilir ya da ancak “medeniyet sınırlarını” zorladığı kadarıyla, nedenlerinden ya da çözümlerinden bağımsız, “ibretlik” ve “istisnai” bir vahşet timsali olarak, bakmaya tahammül edebilenlerin zihinlerine kazınır. Ama hayvan hakları namına, bir hayvanın o şiddete maruz kalmaması gerektiği değil (ki kimsenin “teoride” buna bir itirazı yoktur), o “isterik” kadının burjuva özlemlerinin uzantısı olduğu varsayılan boş bir “pratik” kalır –kaldırılır- akılda.

 

* * *

 

“Akılsız hayvana gösterilen ihtimam akıllılara fazla gelir. Batı uygarlığı bunu kadınlara terk etmiştir.” (Adorno ve Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği)

 

Bugün dünya çapında hayvan hakları hareketinin yüzde sekseni kadınlardan oluşuyor. Türkiye’de kendini gösterdiği biçimiyle hayvan hakları faaliyetleri, kadınların, hepsi de neredeyse istisnasız erkek olan belediye görevlileriyle, itlaf ekipleriyle, yasa koyucularla düpedüz tırnaklarıyla verdikleri bir mücadele şeklinde yürütülüyor. Kadınların özgül olarak hayvan haklarıyla, genel olarak da merhamet duygularıyla özdeşleşmesi, ister feminist yazarlar Carol Adams ile Josephine Donovan’ın öne sürdükleri gibi biyolojik bir temele dayansın, isterse de erkek egemen toplumun kadına biçtiği rolün sonucu olsun, ortada inkar edilemeyecek bir manzara var: Özellikle Türkiye’de hayvanlar için yürütülen mücadele, büyük oranda kadınların erkeklere karşı ya da onlara rağmen yürütmeye çalıştıkları bir mücadele ve ana-akım feminizm ya da herhangi başka bir muhalif hareket, hayvan haklarını temel bir mesele olarak görmemesi bir yana, kadınları bu zorlu mücadelede biraraya getiren saikleri ya merak etmiyor ya da küçümsüyor. Diğer taraftan, her gün erkeklerle cebelleşen bu kadınlar da, neden “erkeklerle cebelleşmek” zorunda kaldıkları hakkında -en azından göründüğü kadarıyla- kafa yorma gereği duymuyorlar; “tırnaklarıyla” yürüttükleri mücadelenin bütünsel bir soruna dayandığını, bu sorunu kökünden hedef almadıkça hep tek tek hayvanları kurtarmaya çalışmak ve hep yorulmak zorunda kalacaklarını göz ardı ediyorlar.

 

* * *

 

Temelde baskıya ve sömürüye karşı çıktığını söyleyen felsefeci Peter Singer’ın Hayvan Özgürleşmesiadlı kitabı 1975’te yayımlanmış. Hayvan özgürleşmesini, siyah özgürlük hareketinin ve kadın özgürleşmesinin mantıki sonucu olarak kuran, hissetme yetisine sahip varlıkların insan amaçlarına hizmet eden araçlar olarak muamele görmesinin günümüzde kabul edilen değerler çerçevesinde hiçbir meşruiyeti olmadığını gösteren, tür ayrımcılığının da ırk ve cinsiyet ayrımcılığından farksız olduğunu savunan Singer’ın kitabı, o tarihten bugüne hayvan hakları hareketinin en temel esin kaynağı olmuş ve milyonlarca insanı vejetaryenliği benimsemeye teşvik etmiş. Carol Adams, Josephine Donovan, Alice Walker gibi feministler hayvan hakları konusunda tezler geliştirmişler. Anti-kapitalist hareket içerisinde, hayvan haklarını yoksulluk, küreselleşme ve çevresel tahribat gibi meselelere eklemleyerek ele alan pek çok aktivist ve yazar var.

 

Artık Batı’da hayvan hakları, gerek kuramsal gerek pratik düzeyde, “düzeni sarsıcı” hamleler gerçekleştiren, hayvan deneyleri ve sınaî hayvancılık gibi alanlar başta olmak üzere tedrici de olsa bazı iyileştirmeleri kabul ettirmeyi başaran bir hareket. Pek çok üniversitenin hukuk fakültelerinde, felsefe bölümlerinde hayvan hakları dersleri mevcut. Hayvan haklarını savunan hukukçular, vejetaryen yemek seçeneği talepleri karşılanmayan mahkûmların, hayvanlar üzerinde deney yapmak istemeyen tıp ya da veterinerlik öğrencilerinin dava açma seçeneklerinden söz ediyor. Sınaî hayvancılığın ve hayvan deneylerinin beşiği olan Batı, hayvanlar üzerindeki şiddeti sınırlarına vardıran ve böylece bu şiddetin -ne kadar kapalı kapılar ardına gizlemeye çalışsa da- çok daha çıplak şekilde ifşa edilmesine yol açan teknolojisiyle, kendi yarattığı canavarı yok etmeyi dert edinen bir hareketi de yaratmış. Elbette pek çok Avrupa ülkesinde hukuki düzeyde benimsenen anlayış, hayvanların “daha az acılı” ve daha “medeni” yollarla öldürülmesi ilkesinden ibaret. Ama en azından “ciddiye alınan” ve taleplerini dayatabilen bir özgürleştirme hareketi var. Bu hareketin 30 yıllık geçmişi, kuramsal altyapıyla beslenen pratiğine dayanıyor.

 

Hayvan Özgürleşmesi Türkçe’de 2005 yılında basıldı. Bunun ardından Birikim dergisi Temmuz 2005 sayısında Peter Singer’dan Tom Regan ve Gary Francione’ye, Carol Adams ve Donovan’dan Vandana Şiva’ya kadar, modern hayvan hakları hareketinin öncü tezlerine yer veren bir dosya yayımladı. Birgüngazetesinin Pazar ekinde hayvanlara ayrılan bir sayfa var. Türkiye’de hayvan hakları, yavaş yavaş da olsa, “isterik kadınlar-cani belediye ekipleri” formatındaki magazinel sunumun, ya da “Avrupa Birliği yolundaki medeni” görüntümüzü bozduğu için eleştirilen kanlı kurban bayramı sahnelerinin ötesinde, özellikle sol perspektife dayanan, “baskı”, “sömürü”, “tahakküm” gibi terimler çerçevesinde dillendirilen siyasi bir mesele olarak ifade edilmeye başlıyor. Elbette ana-akım medyanın dışındaki mecralarda, küçük kıpırdanmalar şeklinde…

 

Bu noktada şu soruları sormak anlamlı görünüyor:

Feminizm, hayvanlara yönelik şiddeti ve medya temsillerinde ya da dilde hayvanların kadınsılaştırılması/kadınların hayvansılaştırılması olgusunu temel meseleleri arasına dahil edebilir mi? Kadınların (da) tükettiği gerçek piliçlerden, erkeklerin tükettiği “piliç”lere uzanan yolu kendi perspektifiyle ifşa edebilir mi? Türkiye’de ve dünyada hayvan haklarının kadınlarca sahiplenilmesi olgusuna dişe dokunur bir açıklama getirmeyi dert edinir ve o kadınların mücadelesini, magazinel temsillerin ötesine taşıyıp bütün muhalif kesimlerin kucaklaması gereken, anti-militarizm gibi bir harekete dönüştürecek bir zemin sunabilir mi? Kadınlara haksızlık etmenin de, kuşlara işkence çektirmenin de ağır suçlar olduğunu kabul edebilir mi? Şiddete, tahakküme, insan ya da insandışı bütün varlıkların nesneleştirilmesine karşı çıkan sol, yeşil, çevreci vs. bütün muhalif hareketler, bu hareketin kuramı ve pratiği üzerine eleştirel de olsa fikir geliştirmeyi, çözüm bekleyen “daha acil” sorunlar olduğu gerekçesiyle bir “lüks” olarak görmekten vazgeçebilir mi? Acı çekebilen, mutlu olabilen, kendine özgü bir duygusal-sosyal hayatı ve insanlar kadar özgürleşmeye ihtiyacı olan diğer hayvanları birer nesne olarak görmemeyi salık veren hayvan hakları kuramlarının, kendi ideallerine temel oluşturan etik değerlerin bir uzantısı olduğunu görebilirler mi? Değiştirmeye çalıştıkları dünyanın hayvanları mahkûm ettiği konumu sorgulamakla, aslında ne kadar çok şeyi sorgulayacaklarını fark edebilirler mi?

Elçin Gen (07.10.2005)

http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=57

January 25, 2011 Posted by | kadın ve doğa / ekofeminizm, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Türcülük – Hayvan mı insan mı diye bir soru neden sorulmamalıdır?

Sorulursa türcülük (speciesism) olur çünkü.

Cengiz Semercioğlu, “Hayvan mı insan mı?” başlıklı yazısında (Hürriyet Kelebek) “her canlı değerlidir, hayvan da insan da..” diyor ve şöyle devam ediyor: “İnsan hayatı ise bütün değerlerin üzerindedir.” Cengiz Semercioğlu’nun bir hayvansever olduğundan hiç kuşkum yok. Ama buna rağmen “insan hayatı bütün değerlerin üzerindedir” söylemini tekrarlıyorsa, burada bir problem var demektir. Ki bu problem, bence hepimizin -bütün hayvanseverlerin- ortak problemidir aynı zamanda. Belli bir entelektüel sermaye sahibi olan herkesin türcülük üzerine kafa yorması ve türcülüğün ideolojik kaynaklarına, özellikle de kartezyen kaynaklarına yönelmesi gerekir. Bir türün diğerine (diğerlerine) şu veya bu nedenle üstünlüğünü savunan türcülük, son birkaç bin yıldan beri insanın, hayvan ve doğa üzerindeki hâkimiyetini tescilleyen bir insan buluşudur çünkü; bu yıkıcı hâkimiyeti haklı çıkaran, aklın sadece insanda olduğuna inanan bir ideolojik-felsefi bahanedir aslında. 

İlk olarak, 1973 yılında İngiliz psikolog Richard D. Ryder’ın ırkçılık kavramıyla benzeştirerek ortaya attığı türcülüğü, Avustralyalı filozof Peter Singer da, ünlü Hayvan Özgürleşmesi adlı kitabında ele almıştır. 

İnsan sıkıştığında “önce insan”, “insan her şeyden üstündür”, “her şey insan içindir” gibi incili vecizelere sığınır. Bu aslında bir vicdan muhasebesinin sonucudur; vicdanı, akıl yoluyla susturmaktır bir nevi. Türcülüğe tuhaf bir legalite giydirilmesidir aynı zamanda. 

Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi adlı başeserinin 2005 yılında Türkiye’de yayınlanması nedeniyle kaleme aldığı önsözde: “Artık AB mevzuatında hayvanlardan ‘hissetme yetisine sahip varlıklar’ olarak bahsediliyor,” diyor. 

İnsanların büyük bir bölümünün türcü olduğunu söyleyen ünlü filozof ve bilim adamı Peter Singer, bu cesaretin kaynağında kartezyen düşüncenin var olduğunu da kanıtlıyor. 

Türcülük, tıpkı ırkçılık gibi, en nihayetinde vahşet ve cinayetlere yol açma ihtimali barındırır içinde, aynen İzmir’de yaşanan örnekte olduğu gibi. Ancak, bu vahşet olayını değerlendirirken, ilk olarak aklımıza sadece hukuki tedbirler getirmek yerine; işin kaynağı ve bahanesiyle, yani türcülükle ilgili olarak toplumun entelektüel sermayesindeki eksiklikleri, dolayısıyla etik değerlerdeki -doğaya, hayvana hatta insana karşı- aşırı yozlaşmanın üzerine gitmemiz gerek. 

İzmir’deki kedi katili konusuna gelince.. bu konuda hukuken gelişmiş ülkelerdeki örnekleri de bilmemiz gerekir. 

Mesela Amerika’da bir köpek yavrusunu öldüren adam için Amerikan adaleti 8.5 yıl hapis cezası vermiştir. Köpek katilinin “Marihuana içmiştim” demesi hiçbir işe yaramamıştır. (Prof. Dr. İsmet Sungurbey’in Hayvan Hakları -Bir İnsanlık Kitabı, s.1055) 

İzmir olayı, türcülüğün cesaret verdiği bir olaydır bana göre. 

O yüzden de, “insan hayatı bütün değerlerin üzerindedir” derken, iki kere düşünmek gerekir derim ben. 

Kaynak: Taraf

January 25, 2011 Posted by | ezilenler, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Devrimi Yeniden Düşünmek: Hayvan Özgürlüğü, İnsan Özgürlüğü ve Solun Geleceği – Dr. Steve Best

“Hayvan özgürlüğü insanlara ciddi bir hedeften daha çok diğer özgürlük hareketlerinin bir parodisi gibi görünebilir”. Peter Singer

“Hayvan özgürlüğü nihai özgürlük hareketidir, ‘son cephe’dir”. Robin Webb, İngiliz ALF Basın Sözcüsü

Giriş: Çerçevelenmemiş Bir Konuyu Çerçevelemek

Global anti-kapitalist ve anti-emperyalist Sol açısından gezegenimizde büyük etik ve politik bir öneme sahip yeni bir özgürlük hareketinin- hayvan özgürlüğü hareketinin- var olduğu pek söylenemez. Ama hayvan özgürlüğü sosyalist ve anarşist düşünü ve geleneklere kök salmış antroposentrik, türcü, ve insancı dogmalara meydan okuduğu için Solcular olaya dahil olmaktansa onunla dalga geçmeyi seçiyorlar.

Son otuz yıldır hayvan özgürlüğü hareketi gezegendeki en dinamik ve önemli politik kuvvetlerden birisi oldu. Siyah Özgürlüğü, Amerikan Yerlileri, feminizm, chicano/alar(hispanikler), Yeşil ve kimlik politikalarını farklı formlarından oluşan yeni toplumsal hareketlerin atıl kaldığı noktada hayvan özgürlüğü hareketi radikal direnişini ayakta tuttu ve hem sayı hem de güç olarak büyüdü.

Hayvanların acı çekmesini süsleyerek devam ettirmekten yana lobi yapan hayvan refahı yaklaşımlarının aksine Hayvan Özgürlüğü Hareketi hayvan sömürüsünün tamamen ortadan kaldırılmasını talep ediyor. Daha büyük kafesler yerine boş kafesler isteyerek Hayvan Özgürlüğü Hareketi günümüzün en büyük kölelik karşıtı ve özgürlükçü hareketi olup, ABD’de 19. Yüzyılda Afro Amerikalıların köleliğine son vermek isteyen öncüllerine paralel bir mücadele içerisinde. Dünya çapında Hayvan Özgürlüğü Hareketinin büyük bir ifade aracı olarak ALF sömürü endüstrilerinin mal ve mülküne yüz milyonlarca dolarlık zarar vererek yapılan akınlarla baskınlarla da hayvan sömürüsünden kar sağlayan bir çok kişiyi yaptıkları işten uzaklaştırdı. FBI, ALF’i (aynen ELF gibi) ABD’deki en büyük terör örgütü olarak kabul etti. Hayvan Özgürlüğü Hareketi ABD ve İngiltere’de anti-terörist mevzuat için temel hedef olarak görülüyor.

ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa’dan, Norveç ve Rusya’ya dek- global bir çapta hareket eden Hayvan Özgürlüğü Hareketi sadece büyümeyi, çıkarı, metalaştırmayı yücelten kapitalizmin ideolojilerine saldırmakla kalmıyor, ayrıca molotof kokteylleri ve çekiçlerle mülk sisteminin kendisine de saldırıyor. Şirket-devlet kompleksinin gerçekliğinden tamamen haberdar bir şekilde Hayvan Özgürlüğü Hareketi temsili demokrasinin kurgularını kırarak kürk çiftliklerine, fabrika çiftliklerine, deney laboratuarlarına ve her yıl milyarlarca hayvanın öldüğü diğer cehennemi andıran yerlere izinsiz bir şekilde girerek tutsak edilmiş hayvanları kurtarıyor.

Bu gezegen üzerindeki bütün türlerin kaderi birbirine inceden inceye bağlı olduğu için hayvanların sömürülmesinin insan dünyası üzerinde büyük bir etkisinin olduğu kesin. İnsanlar hayvanları yok ettiğinde kendi hayatları için gerekli ekosistemleri ve doğal yaşam alanlarını da yok ediyorlar. Milyarlarca çiftlik hayvanını kestiklerinde yağmur ormanlarını da yok ediyorlar, meraları çöllere çeviriyorlar, küresel ısınmanın artmasına yol açıyorlar, çevreye zehirli atıkları bırakıyorlar. Fevkalade oranlarda toprak, su, enerji ve ürün gerektiren global fabrika çiftlikleri kurduklarında hayati öneme sahip kaynakları boşa harcamış oluyorlar ve dünyadaki açlık probleminin artmasına sebep oluyorlar. İnsanlar hayvanlara şiddet uyguladığında birbirlerine de şiddet uyguluyor, bu trajik belit hayvanları istismar eden seri katiller ya da kadınları, hayvanları, çocukları döven adamlar tarafından defalarca kanıtlanmıştır. Hayvanların tarımın başlangıcında evcilleştirilmesi ve ataerkilliğin ortaya çıkışı, devlet iktidarı, kölelik, hiyerarşi ve bütün türlere hakim olunması arasındaki kavramsal ve teknolojik ilişkileri incelendiğinde aradaki bağlantılar daha da derinleşiyor.

Çeşitli şekillerde hayvanların sömürülmesi insan dünyasında krizler çıkaracak şekilde geriye tepiyor. Şiddet ve yıkımın o kötülük dolu çemberi ancak ve ancak insan türü başka türlerle ve doğal hayatla hiyerarşik olmayan ve sömürüye dayanmayan uyumlu ilişkiler kurmayı becerebildiğinde sona erebilir. İnsan, hayvan, ve dünya özgürlüğü hepsi bir olarak savaşılması gereken birbiriyle bağlantılı projelerdir.

Bu yazı insan/hayvan özgürlüğü denkleminin her iki tarafı için de daha geniş vizyonlar ve politikalar üretebilme ihtiyacının altını çiziyor, yeni diyalog, öğrenme ve strateji ittifakları oluşturma yönünde fikirler öne sürüyor. Her hareketin bir diğerinden öğreneceği nice şey var. Hiyerarşi, olumsuz anlamda hakimiyet ve çevresel yıkımın dinamiklerine hayvan hakları perspektifinden bakmayla alakalı yeni içgörüler elde etmenin yanısıra Solcular da barış, şiddet karşıtlığı, merhamet, adalet ve eşitlik gibi kavramları savunurken hayvanları günlük hayatlarında sömürmenin, türcü ideolojilerle öne sürüp bütün gezegeni tehdit eder bir tarzda devam eden tür kıyımını görmezden gelmenin büyük bir tutarsızlık olduğunu artık anlamalılar. Aksine hayvan hakları topluluğu (hayvan özgürlüğü hareketinden farklı olarak) hayvan sömürüsünü yok edemeyecek denli naiftir, tek meseleye odaklıdır ve sistematik bir anti kapitalist teoriden ve politikadan da yoksundur. Bu noktalarda ancak Sol’la yapılacak tartışmalardan fayda görebilir.

Bu yüzden insan ve hayvan özgürlüğü hareketlerini birbirinin ışığında yeniden düşünerek bu ilişkinin ne şekilde devam edebileceğine dair fikirler önermeye çalışacağım. İnsanların, hayvanların ve dünyanın olumsuz anlamda hakimiyet altına alınmasını hiyerarşi ve araçsalcılıktan kaynaklı iktidar patolojisinin sonucudur, bunlar ancak çokperspektifli teorilerle ve ittifak politikalarıyla ifşa edilebilir ve değiştirilebilirler. Öncelikle Hayvanları Savunma Hareketinin temel tarihi ve sosyolojik arkaplanında söz edeceğim ve Solun geleneksel olarak hayvanları müdafaa etme meselelerine nasıl baktığını göstereceğim. Ardından Inclusive Democracy’nin kurucusu olan Takis Fotopoulos’un görüşlerinden söz ederek hayvan ve insan özgürlükçüleri arasında karşılıklı diyalog ve öğrenme çabalarına çağrıda bulunarak yazımı sona erdireceğim.

Hayvanları Savunma Hareketinin Çeşitliliği

Hayvan Özgürlüğü Hareketi, Hayvanları Savunma Hareketi adını vereceğim ve büyüyen bir sosyal hareketin halen daha en küçük parçasıdır. Hayvanları Savunma Hareketi üç büyük (ve birbiriyle çelişen) eğilime sahiptir: hayvan refahı, hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü.

Hayvanları Savunma Hareketi, 19.yy’da İngiltere’de RSCPCA’in(Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals) ve ABD’de ASPCA (American Society for the Prevention of Cruelty to Animals)’in kurulmasıyla refahçı kanattan mütevazı bir başlangıç yapmıştır. Refahçı kuruluşlar ardından bu ve diğer ülkelerde hızla yaygınlaşmıştır, ancak hayvanları sömüren kurumları asla ortadan kaldıramamıştır- bu kurumlar ister laboratuarlar, ister fabrika çiftlikleri, mezbahalar, kürk çiftlikleri, sirkler ya da rodeolar olsun- ama daha çok bu tür baskıcı ve şiddet dolu yapılar içerisindeki hayvanların çektiği acının azaltılmasına ıslah edilmesine yaramıştır. Refahçılar hayvanların çıkarları olduğunu kabul eder ama bu çıkarların eğer insanların çıkarları söz konusu ise yasal yollarla kurban edilebileceğini söylerler. Refaçılar hayvanlara “gereksiz” acı verilmemesi gerektiğini, onlara acı verilmesi ya da onların ölmesi gerekiyorsa bunun “insani” bir biçimde yapılması gerektiğini ileri sürerler.

Tabii bu fikre tamamen zıt bir şekilde hayvan hakları savunucuları hayvanların mutluluğun, özgürlüğünü ve hayatını insanların refahı söz konusunda olduğunda kurban eden refahçılığın çıkarcı iddialarını reddeder. Hayvan hakları felsefesi 1983′te Peter Singer’ın yeni ufuklar açan The Case for Animal Rights-Hayvan Hakları Meselesi kitabı basılana dek pek de ciddi manada ortaya çıkmamıştır.Regan ve diğer hayvan hakları kuramcılarına göre hayvanlar ve insanlar arasında temel ahlaki bir eşitlik söz konusudur ve her iki tür de hissetme yeteneği olan türlerdir, bu yüzden de önemli çıkarları ve tercihleri söz konusudur (mesela acı çekmemek gibi) bu yüzden de bu çıkarlar ve seçimler korunmalı ve itibar görmelidir. Dahası, Regan bir çok hayvan türünün (şempanzelerin, yunusların, kedilerin, köpeklerin vd) onları “bir hayatın öznesi” yapan ve insanlarınkine benzeyen bilişsel karakteristikler taşıdığını öne sürer. Yani bu hayvanlar bellek, kendini bilme ve geleceği algılama gibi kompleks mental yeteneklerle donatılmıştır . Sadece insanların hakları olduğu; çünkü sadece akla ve dile sahip yegane varlıkların insanlar olduğuna dair argümanlar aslen yanlış olmalarının yanı sıra haklara sahip olma anlamında gerekli ve yeterli koşul hissetme yeteneği olduğu için konuyla alakasızdır da.

Anaakım Hayvanları Savunma Hareketinin ve Peter Singer gibi filozofların refahçı felsefelerine tamamen zıt olarak hayvan haklarını savunanlar, hayvanların kendiliklerinden kaynakları değerleri ve temel haklarının daha büyük sebepler (yani insan) için bir kenara atılamayacağını öne sürer. Hayvanların çıkarları sonucu ne kadar iyi olursa olsun (mesela tıbbi bilgilerde ilerlemeler kaydetmek gibi) kurban edilemez. Bir çok insanın daha iyi bir sebep için , mesela sosyal refahı sağlamasına yarasa bile bir insanın kurban edilmesini ahlaksızlık olarak kabul etmesi gibi hayvan haklarını savunanlar da aynı akıl yürütmeyi hayvanlar için kullanırlar. Eğer hayvanların hakları varsa insanları tıbbi deneylerde kullanmakla hayvanları kullanmak arasında fark yoktur; çünkü bilimsel bilgiler insan deneyleriyle de yürütülebilir; ama ahlak ve insan hakları bunu yasaklamaktadır.

Hayvan hakları, acıyı azaltmanın değil hayvan sömürüsünü sürdüren bütün kurumların ve durumların tamamen ortadan kaldırılmasını talep eden bir konumdur; aynen 19.yüzyıldaki öncülü gibi, köleliğin yok edilmesini talep etmektedir yoksa kölelere daha iyi davranılmasını değil. Eşitlikçiliği, hakları ve köleliğin iptalini kucaklayışı açısından refahçılığa karşı dursa da bir çok hayvan hakları savunucusu eğitim ve yasal mevzuat yoluyla sıkı yasal değişim biçimlerini talep etme anlamında hayvan refahını savunanlarla aynı düşünmektedir. Refahçılar gibi hayvan hakları savunucuları da tipik şekilde kapitalist ekonomik, politik, ve yasal kurumları kabul eder ve nadiren paranın sömürücü mantığını ve pazar ile devlet arasındaki yapısal ilişkiyi anlamak için daha geniş sosyal/politik/ekonomik bağlama sahiptir. Adaletin devletin şirketler çıkarları tarafından çürütülüp baskı altına alınmış önceden onaylanmış kanalları aracılığıyla başarılabileceği şeklindeki burjuva ideolojisine olan bağlılık hayvan özgürlükçülerini hayvan hakları ve hayvan refahını savunanlardan ayırır. Bazen konumlarını haklar felsefesine dayandırarak, bazen de pratik eylemin önemi için gerekli felsefi tanımları reddederek ya da ondan uzak durarak da olsa Hayvan Özgürlüğü Hareketi hayvanları sömürenlere doğrudan saldırılar düzenleyerek hayvanların tamamen özgür kalmasını talep eder. O geniş ve eleştirel vizyonu içerisinde benzersizliğini koruyarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketi kapitalizmi, emperyalizmi ve her türden zulmü ve hiyerarşiyi reddeder. Refah ve hak talep eden tek konu odaklı hareketler yerine Hayvan Özgürlüğü Hareketi özgürlük için yapılan bütün insan mücadelelerini destekler ve insanların, hayvanların ve dünyanın yaşadığı zulmün aynı sebeplerden ve dinamiklerden kaynaklandığını kabul eder. Hayvan Özgürlüğü Hareketi ideoloji, tavır ve kuruluş anlamlarındada baskın bir şekilde anarşisttir. Devletin şirketlerin çıkarlarını korumaya yönelik bir araç olduğunu ve kanunların da insanlar için yaratılmış bir afyon olduğunu kabul ederek Hayvan Özgürlüğü Hareketi örneğin baskınlar, izinsiz mekanlara girmeler, ve sabotaj gibi yasa dışı doğrudan eylemler düzenleyerek güç kazanma ve sonuçlar elde etmeyi hedefler. Hayvan Özgürlüğü Hareketi’nin önemli bir biçimi Animal Liberation Front’(ALF)’tur (Hayvan Özgürlüğü Cephesi). ALF 1976′da İngiltere’de ortaya çıktı, ABD’ye 1980′de yayıldı ve arından da dünya çapında 20den fazla ülkede etkin bir hale geldi. Hayvan Özgürlüğü Hareketinin bazı üyeleri hayvanları sömürenlere karşı şiddet uygulanmasını savunurken ALF mal ve mülke saldıran ama asla insan hayatına zarar vermeyen şiddet karşıtı bir prensip belirlemiştir.

Bu yüzden Hayvanları Savunma Hareketi içerisindeki en büyük ayrım tartışılageldiği gibi refah ve haklar konusunda değildir, ama daha çok devletçi ve devlet karşıtı yaklaşımlardadır. Yalnızca Hayvan Özgürlüğü Hareketindeki radikal gruplar temsili demokrasinin mitlerine karşı çıkar, çünkü onlar anarşist kültürlerde yaşıyor ve doğrudan eylemi keşfediyorlar. Açıkçası Hayvan Özgürlüğü Hareketi, Inclusive Democrcy(ID) ve diğer radikal Sol yaklaşımlara yakın olan yegane hareket olup onun da önemli politik sınırları vardır.

Ancak Hayvanları Savunma Hareketinin çoğulculuğu sadece refah, haklar, özgürlük perspektiflerini birbirleriyle yarıştırma meselesi değildir. Bu hareketin sosyal kompozisyonu sınıf, toplumsal cinsiyet, din, yaş ve politika meselelerini kuşatır.

Cumhuriyetçiler, Demokratlar, Solcular, anarşistler, feministler, anti-hümanistler, anarkoprimitivistler,, Yeşiller, Hristiyanlar, Budistler, Hindular ve diğerleri Hayvanları Savunma Hareketinin komplike durumunu ve ayrıksılığını meydana getirir. Sınıf ve emek mücadelesinden farklı olarak burada insanlar herhangi bir politik duruştan bakarak hayvanlar için merhamet talep edebilir, buna güzel bir örnek olarak George Bush’un eski basın danışmanı Matthew Scully’i örnek verebiliriz, Scully’nin etkili yazıları ve kitapları bulunuyor. İnsan Scully’nin geçmişini veya şu anki politik duruşunu iğrenç bulsa da çalışması bir çok insanı etkilemiştir, mesela hayvanlara karşı işlenen iğrenç zulümlerin geniş spektrumundan bihaber cumhuriyetçi elitler onun çalışmasından etkilenmiştir. Bu tür politik farklılıklar hem bir erdemdir hem de bir kabahat. Hayvanları Savunma Hareketinin halk nezdinde etkisini artırmaya yararken ve bu yüzden hayvan refahı meseleleri için mevzuatla alakalı yeni olasılıklara yer açarken felsefi ve politik tutarlılık olmadığı için hareketi birbiriyle çelişen ve rekabet eden fragmanlar haline getirmekte ne yazık ki.

Rofmrist ve tek konuya odaklı (ayrıca çoğunlukla beyaz ve orta/üst sınıf) Hayvanları Savunma Hareketi sistematik bir sosyal eleştiriden yoksundur, kapital mantığının hayvan sömürüsündeki belirleyici rolünü kavrayacak ve devleti sosyal değişimlere direnen dev şirketler tarafından yönetilen bir yapı olarak algılayacak bir sosyal eleştiriden yoksundur. İnsanın kapitalizme karşı yürütülen mücadelede köprüler kurabileceği tekil bir hayvanları savunma hareketi yoksa da Hayvan Özgürlüğü Hareketi içerisinde kapitalizmin ve devletin doğasını kavrayan, ve ayrıca radikal ittifak politikalarına açık ve bu konuda genellikle tecrübe sahibi pozitif istisnalar da mevcut. Bu yüzden Hayvan Özgürlüğü Hareketi,sosyal değişimi sağlamak için sadece hayvan sömürüsüne ve kapitalist endüstrilere karşı yürütülen mücadeleyle olan alakasıyla değil, ama insan ve dünya özgürlüğü mücadelelerinin parçası ve katalizörü olması anlamında da potansiyel manada önemli bir güçtür.

Hayvan Özgürlüğü Hareketinin Sosyolojisine Doğru

“Bizler felsefi manada çok tehlikeliyiz. Bu tehlikenin bir kısmı malın ve mülkün hayattan daha değerli olduğu ilüzyonuna kanmamamız…resmen delilik olan bu imtiyazı ortaya çıkarıyoruz ve görüyoruz ki sistem bu olmadan hayatta kalamaz.” Davir Barbarash, eski ALF sözcüsü

Hayvan hakları, hayvan özgürlüğü ve onun giderek büyüyen politik manaları hakkında bir sürü kitap bulunsa da hümanist ve Solcu aydınlar hayvan hakları/özgürlüğü mücadelelerinin sosyolojik anlamı ve manasını görmezden gelmiştir. Bu bölümde bu türcü bakışı ve görmezden gelme eylemini son otuz yılın hayvan hakları/özgürlüğü mücadelelerini geniş bir sosyolojik bağlama oturtarak düzelteceğim.

Son zamanların toplumsal tarihi bağlamında Hayvan Özgürlüğü Hareketi kökleri 1960 ve 70lerde görülen mücadelelerle bağlantılı “yeni bir sosyal hareket” olarak kabul edilebilir. Genellikle “sınıf ötesi” ve “postmateryalist” şeklinde etiketlenen yeni toplumsal hareketler daha yüksek ücretler peşinde değildir, tersine hiyerarşilerin sona ermesi ve doğal dünyayla yeni ilişkiler kurulmasına odaklanmıştır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra işçi hareketi başa geçtikten sonra toplumsal mücadelelerin dinamikleri kapital-emek ilişkisinden kayarak adalet, özgürlük ve kimlik politikalarını içeren daha geniş bir şekile ulaşmıştır. Farklı ırktan insanlar, öğrenciler, feministler, gayler, ve lezbiyenler, barış anti-nükleer eylemcileri ve çevreciler yeni meseleler için mücadele ettiler bu dönemden sonra. Çağdaş hayvan hakları/özgürlüğü hareketleri 1960 ve 70lerdeki hareketlerin oluşturduğu sosyal ortamdan etkilenmiştir ve ilerici değişimler için çabalayan hareketlerin de önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bu da elbette hiyerarşi, enstrümentalizm eleştirileri ve doğanın insan olmayan türlerin baskı altına alınmasına karşı yürütülen eleştiriler, çevreciliğe olan katkıları ve şiddetten uzak bir etik oluşturup onu geliştirmedeki rollerinin bir sonucudur.

Yeni toplumsal hareketler postendüstriyel kapitalist toplumda önemli rol oynarlar, burada artık ekonomik dinamikler fiziksel materyallerin işlenmesine değili tüketiciliğe, eğlenceye, medyaya ve enformasyona dayanmaktadır. Uluslar arası şirketler mesela Microsofot, Monsanto, Novartis gibi şirketler postendüstriyel ekonomide bilim ve araştırmanın önemini kanıtlıyor. Böyle görülmese de Hayvan Özgürlüğü Hareketine farklı bir açıdan bakmak için onun çağdaş anti-kapitalist ve anti-globalist bir hareket olduğunu, şirketlerce yönetilen “yukarıdan aşağı küreselleşme” tipi yerine kendini demokratik vizyonlarda belli eden “aşağıdan yukarı küreselleşme” şeklinde bir mücadelenin bir parçası olarak görmek gerekir.

Postendüstriyel dünyanın global bir bilim/bilgi kompleksine bağlı olduğu sürece ve bu da hayvan deneyleriyle sürdürüldüğü sürece hayvan özgürlüğü global kapitalizme Global Dirikesim Kompleksi adını vereceğim bir şekilde meydan okuyacaktır.

Bu yeni gücü doğrudan eylemle dirikesim karşıtı hareket (DEDKH)diye adlandırıyorum. Bu hareket biyomedikal araştırma endüstrilerine karşı ciddi bir tehdittir. İngiltere’de mesela, farmasötik, biyoteknolojik ve tıbbi araştırmalar ekonomiye en büyük katkı sağlayan üçüncü gruptur; bu bilim kompleksine yapılacak bir saldırı aslında İngiltere devletine ve global kapitale yapılmış bir saldırıdır .

Bugüne dek, İngiltere’deki ve ABD’deki Hayvan Özgürlüğü Hareketi bir çok hayvan yetiştiricisinin kapanmasını sağlamış, büyük araştırma merkezlerinin inşaatına son vermiş ve New York Borsasından HLS’in silinmesini sağlamıştır. Açıkçası Hayvan Özgürlüğü Hareketi büyük bir sosyal ve politik güçtür. Eğer Sol bunu kavramıyorsa bile İngiltere ve ABD’deki uluslaraası araştırma merkezleri kesinlikle anlıyorlar ; çünkü Hayvan Özgürlüğü Hareketini birinci sırada öneme sahip bir yurt içi terörist tehdit olarak kabul etmiş durumdalar ve karşılık olarak bu savaşı sürdürecek polis devletleri/eyaletleri inşa etmekle meşguller.

Global Dirikesim Kompleksi bir iktidar- bilgi matriksidir, postendüstriyel toplumda bilimin merkeziliğini yansıtır. İlaç endüstrileri, biyoteknoloji endüstrileri, tıbbi araştırma endüstrileri, üniversiteler ve test laboratuarlarını kapsar. Bütün bu kurumlar ilaçlarını test edip pazara sunmak için hayvanları kullanır; hayvanlar bu şirket-bilim makinelerinin işlevsiz kalacağı yağ ve gaz konumundalar. Huntingdon Life Sciences (HLS) ve Chiron gibi şirketler globalleştiği ve dünya çapında müşterileri olduğu için ALF ve SHAC gibi hayvan özgürlüğü grupları da direniş anlamında globalleşmiştir. Stop Newchurch Guinea Pigs (NSGP) gibi lokal bir grup İngiltere’de araştırmalar için kobay faresi yetiştiren bir aileye karşı savaş başlattı, işte bu grup da anti küreselleşme hareketinin bir parçasıdır; çünkü saldırdıkları – ve sonunda işi bıraktırdıkları- aile Global Dirikesim Kompleksine hayvan tedarik ediyordu. Anti-dirikesimcilerin politik görüşleri ne olursa olsun- liberteryan, serbest pazarcı, sosyalist veya anarşist- küreselleşmeyi sekteye uğratıyorlar. Doğrudan eylemle Dirikesim Karşıtı Hareket (DEDKH) şirketlerin tedarik zincilerini bozup, laboratuar prosedürlerini engelliyor, tutsak kölelerini de özgürlüğüne kavuşturuyor.

DEDKH’nin ekonomik tehdidinin yanı sıra ayrıca güçlü bir ideolojik ve felsefi tehdit de söz konusu, çünkü hayvan temelli bilimin ideolojik meşruluğuna da saldırılıyor. DEDKH ve hayvan hakları hareketleri tarafından artırılan güçlü ve gerçeklere dayanan ataklarla dirikesimin meşruluğu sorgulanırken bu aslında Bilimin otoritesine yapılan bir saldırı oluyor, modern Akıl Kilisesine yapılan bir saldırı bu. Dirikesim karşıtı hareket dirikesimin yanlış kabullerini ifşa ederken bilimin nesnelliğini alınıp satılacak birşeymiş gibi görerek nasıl şirketlerin çıkarlarına hizmet edebildiğini de göstermiş oluyor .

Hristiyan kilisesinin altın çağında olduğu gibi Bilimin rahipleri ve papazları da hasımlarını (mesela akademi ve başka yerlerde) gözden düşürerek ve onlara saldırarak kendi otoritelerini ve iktidarlarını savunuyor. Bilimin hükümet üzerinde büyük bir gücü var, yeni yasalar çıkartıp çıkarlarına hizmet ettirecek denli de güce sahip. Bu yüzden Bilimden kaynaklı yoğun baskı yüzünden İngiltere ve ABD’deki DEDKH şirket-devlet kompleksinden büyük karşı saldırılara maruz kalmıştır. Hem İngiltere hem de ABD hükümetleri konuşma özgürlüğüne çok ciddi kısıtlamalar getirmiş durumda ve son olarak da muhalifleri örneğin İngiltere’deki yasalarda ve ABD’deki Patriot (vatansever) Yasasında görüldüğü gibi mevcut olduğu şekliyle “terörizmin yüceltilmesi”ne karşı cezalandırdılar.Her iki devlet de hayvan özgürlükçülerine karşı anti terörist yasalar uyguluyor, sabotaj eylemleri ve “taciz” için de hapis cezası veriyor.

Bu yüzden DEDKH laik kilisenin öfkesiyle yüzyüze; Galile’nin dünya güneş etrafında döner dediği gibi anti-dirikesimciler de bir tür üzerinde uygulanan araştırmaların diğerinde uygulanan araştırmaya uygulanamayacağını ileri sürüyorlar, ve Hayvan Özgürlüğü Hareketi de bir bütün olarak insanların dünyaya ait olduğunu, dünyanın insanlara ait olmadığını söylüyor. Barış hareketleri askeri-endüstriyel kompleksin deliliğini ifşa etmesi gibi; anti- nükleer hareket nükleer gücün potansiyel yıkıcı gücünü ifşa etmesi gibi; çevreci hareketin büyüme ekonomisinin ekoojik sonuçlarını göstermesi gibi Hayvan Hakları Hareketi de biyomedikal araştırmanın yanlış kabulleri ve aydınlanmacılığındaki barbarlığı gözler önüne seriyor. Eğer Hayvan Özgürlüğü Hareketi yenibir sosyal hareket olarak görülebilirse, bir anti-kapitalist ve küreselleşme karşıtı hareket olarak görülebilirse o zaman sözünü ettiğim o üçüncü şekilde de yani çağdaş bir kölelik karşıtı hareket olarak da görülebilir.19. yüzyıl kölelik karşıtlarının evrensel haklar nosyonu üzerine kurulmuş bir toplumda milyonlarca insanın köleliğinin en büyük ahlaki dava olduğu gerçeğine insanları uyandırmak için çabalaması gibi 21.yüzyılın kölelik karşıtları da hayvanların çektiği acının ve gördüğü zulmün önemine ve korkunçluğuna karşı insanları aydınlatmak için çabalıyorlar. Önceden siyahların köleliğinin Amerikan demokrasisi ve modern değerler hakkında sorduğu çok temel sorular gibi hayvanların köleliği ile ilgili tartışmalar da insan ruhunun şiddetten, kabalıktan ve yabancılaşmadan hasar görmüşlüğünü eleştirel manada inceleyerek hayatın bütününe saygı duymaktan kaynaklı yeni bir ahlak ve duyarlılığa duyulan ihtiyacın altını çiziyor.

Laboratuarlardaki, fabrika çiftliklerinde, kürk çiftliklerinde, deri fabrikalarındaki, hayvanat bahçelerinde, rodeolarda ve diğer sömürü kurumlarındaki hayvanlar çağdaş kapitalist toplumun köleleri ve proleterleridir. Her yıl küresel olarak milyarlarca hayvan tutsak edilip sömürülüp öldürülüyor- cinayete kurban gitmek de yanlış bir deyim değil-. İnsan ekonomisinin bu çiğ materyalleri (kapitalizmden daha genel ve daha büyük bir hakimiyet sistemi olarak) kürkleri, etleri ve vücut sıvıları sebebiyle sömürülüyorlar. Doğadan çalınarak esaret altında üremeleri sağlanan ve yetiştirilen, kafeslerde zincirlere bağlı yaşatılan bu hayvanlar kelimenin gerçek anlamında köledirler, buyüzden de çağdaş kapitalist köle ekonomisinin bir parçasıdırlar.

Kölelik karşıtları refahçılığı ahlaki ilermenin önünde bir entrika olarak görürler ve konumlarını haklar felsefesine dayandırırlar. 19. Yüzyıl kölelik karşıtları köle sahiplerinin kölelere nazik davranmasından söz etmiyorlardı, onları iyi besleyip iyi giydirmesinden de söz etmiyorlardı, gerektiğinde dinlenerek çalışmalarından da söz etmiyorlardı. Tersine onlar köle-sahip ilişkisinin tamamen ortadan kalkmasını, kölelerin her türlü esaretten kurtulmasından söz ediyorlardı. Benzer şekilde günümüz kölelik karşıtları da hayvan sömürüsü pratiklerinin ve kurumlarının reformunu reddeder, hayvanların her türden insan sömürüsünden, hakimiyetinden ve zulmünden tamamıyla özgür kalmasını talep ederler.

HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SOL

“Auschwitz birisi bir mezbahaya bakıp da ‘onlar sadece hayvan’ diye düşündüğünde başlar.” Theodor Adorno

“Hayvanlar söz konusu olduğunda bütün insanlar Nazidir; hayvanlar için bu sonu gelmeyen bir Treblinka’dır” Isaac Bashevis Singer

Hayvan özgürlüğü ahlaki evrimimiz ve politik mücadelemizdeki yeni gerekli ve mantıki ilerlemedir. Hayvan özgürlüğü insanların son ikiyüz yıl içerisinde yaptığı en ilerici ahlaki ve politik gelişmelere dayanıyor ve onları kendi mantıki sonuçlarına taşıyor. Hak, eşitlik, şiddetten uzak durmak gibi mücadeleleri bir sonraki aşamaya, hümanizmin suni ve yasal bağlarından uzaklara taşıyor, böylece türcülüğü de kapsayan hiyerarşilere de bütün önyargılara da meydan okuyor. Martin Luther King’in şiddetin ve ayrımların olmadığı “dünyaevi” hayali barış ve eşitlik değerleri bütün hayvan türlerini de içerek şekilde genişletilmedikçe gene de her yanı kan içerisinde bir mezbaha olarak kalıyor.

Hayvan özgürlüğü Sol’un hümanizmin konforlu sınırlarından etik bağlamda kaliteli bir sıçrama yapılması için değişmesine ihtiyaç duyuyor, böylece ahlaki çıtayı akıl ve dilden hissetme yeteneği ve öznelliğe doğru yükseltiyor. Solun bir zamanlar ekoloji ile yüzleşmesi gerektiği gibi şimdi de hayvan hakları ile yüzleşmesi gerekiyor. Ekolojiyle yapılan yüzleşme Solcu teori ve pratikleri zenginleştirip derinleştirdiği gibi hayvan özgürlüğü ve hakları ile yapılacak yüzleşme de benzeri sonuçlar verecektir.

Türcülük insan olmayan türlerin insan türünün ihtiyaçlarına hizmet etmek için var olduğu inancıdır, hayvanların değişik anlamlarda insanlardan alttadır ve insanların çıkarları onlarınkinden üstündür inancıdır. Irkçılık ve türcülük gibi türcülük de bir grupla diğeri arasında yanlış bir düalistik ayrım yaratarak hiyerarşik olarak farklılıkları düzenlemeye çalışır ve üstün olanın üstün olmayana olan hakimiyetini haklı çıkarmaya çabalar. Toplumun beyazların kendilerini farklı ırktan insanlardan üstün görmesinin ya da erkeklerin kadınları kendilerinden altta görmesinin mantıksızlığını, kabul edilemezliğini ve önyargılı bir tavır olduğunu idrak etmesi gibi artık şimdi de insanların kendilerini sadece türleri farklı diye hayvanlardan üstün görmesinin akıl dışı ve son derece keyfi bir tavır olduğunu anlamaya başladığını görüyoruz. Bir hayatın öznesi olan ve hissetme yeteneğine sahip hayvanlar arasında bu farklılıklar-insanın akıl ve dil sahibi olduğuna dair tek tür kendisini kabul etse de- artık cinsiyet farklılığı veya ten renginin farklı olmasından farklı bir şey değildir, ancak insan primatının evrim geçirmemiş psikolojisinde bu farklılıklar azami öneme sahiptir. Teori yani türclük teorisi, pratiği sözü edilmeyecek denli zalimane hakimiyet, şiddet ve cinayet biçimleriyle şekillendiriyor.

Türcülüğün önyargılı ve ayrımcı tavrı Sol’un da bir parçası. Şiddeti ve herkes için hak talep etmeyi küçümserken Sol milyarlarca mazlum hayvanın ihtiyaçlarını ve çıkarlarını kaale almakta başarısız oluyor. Her ne kadar küresel kapitalizmin holistik ve sistemli eleştirisini yapmakla gurur duysa da Solcular insan, doğa, ve düya özgürlük mücadeleleri arasında bağlantılar kuramadığı gibi sömürüye, hakimiyetçiliğe ve hiyerarşiye karşı tek bir güç olarak mücadele verme ihtiyacını da anlayamıyor.

Ekoloji ve hayvan hakları perspektifinden bakıldığında Marksistler ve diğer sosyal radikaller aşırı derecede tutucu tavırlar sergilemiştir. Komünist Manifesto’da Marks ve Engels hayvan refahçılarını küçük burjuva veya hayırseverler, fanatikler, naif reformistlerle aynı gerici kategoride değerlendirmişler ve böylece mesela ABD’deki hayvan refahı hareketinin kadınların politize olmasında önemli olduğunu anlayamamışlardır, kadınlar hayvanlara uygulanan zulmü azaltmaya uğraşırken onların bu mücadelesi erkek şiddetine karşı ve çocukların sömürülmesine karşı yürüttükleri mücadeleden ayrı bir şey değildi. 1844 Ekonomik ve Felsefi manüskriptlerde Karl Marks insan hayatına doğacı bir bakış geliştirdi ama baskın Batı geleneği gibi insanlarla insan olmayan hayvanlar arasında keskin bir düalizm sergiledi, sadece insanların bilince ve kompleks bir sosyal dünyaya sahip olduğunu ileri sürdü. Hayvanların duygusal, sosyal, ve psikolojik karmaşık yapısını reddederek Marks aslında hayvanların üretici eylemlilik anlamında sadece anlık ve içgüdüsel bir bağ sergilerken insan emeğinin özgür irade ve zekayla ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Eğer Marksizm ve diğer Sol gelenekler gururlar teorilerini bilime dayandırıyorlarsa o zaman sosyal radikallerin o bilimin- özellikle de hayvan duyguları, düşünceleri ve iletişiminin karmaşıklığını çalışan kognitif etoloji disiplininin hayvanları bilinçten ve sosyal hayattan yoksun varlıklar olarak gören yanılgılarla dolu, gerici, türcü kavramlarını çevrelediğini idrak etmeleri gerekiyor.

Marks’ın çevreci bir bilince sahip olup olmadığına dair bir sürü renkli tartışma devam ede dursun onun türcü olduğu ve sosyal teori ve politikaları sakatlayan demode antroposentrik/hakimiyetçi paradigmaya sahip birisi olduğu kesindir.Sol türcülüğünün manzarası – çoğunlukla ilerici dergilerde , gazetelerde ve online sitelerdeki makalelerin azlığından bellidir, bu da hayvan hakları hayvan sömürüsü meselelerini düşünmeyi reddetme şeklinde bir kabalıktan kaynaklanıyor.

Mesela The Nation fabrika çiftliğinde çalışmakta olan işçilerin maruz kaldığı davranışlarla alakalı iğneleyeci bir yazı yazdı, ama oradaki kafeslere tıkılıp kalmış binlerce tavuğun maruz kaldığı sömürüden tek kelime söz etmedi. Tam tersi bir şekilde Gale Eisnitz’in çalışması Slaughterhouse-Mezbaha hayvanların ve insanların mezbahalarda yaşadığı sömürüyü, insanların hayvanlara uyguladığı rutinleşmiş şiddet eylemleri yüzünden insanın insanlıktan çıkışını göstererek anlatıyor.

Önyargı, cehalet, taşralılık ve bütüncü yaklaşımdan mahrumiyetin bir semptomu olarak Sola iyice yayılmış olan bu tavrı daha iyi anlamak için ünlü bir Marksist kuramcı ve Z Magazine/Z Net’in yardımcı kurucusu olan Michael Albert meselesini düşünelim. Çevre ve hayvan hakları dergisi olan Satya’da son röportajında Albert şu itirafta bulunuyor: “dünyayı daha iyi bir yer yapmak için toplumsal hareketlerden söz ettiğimde aklıma gelen şey hayvan hakları değil. Dürüst olmam gerekirse hayvan hakları benim için kadın hakları, latino hareketleri, gençlik hareketleri veya diğerleri gibi bir anlam taşımıyor. Hayvan hakları ve ona dair eylemliliklerle alakalı geniş çapta bir tartışmanın gerektiği aşikar. Ama gerçekten de Irak’taki savaş ya da haftada 30 saatlik çalışma hakkı gibi bir aciliyeti de yok.”

İnsan üstünlüğüne inanan Albert’tan hayvan ve insanların çektiği acıların birbirine benzediğini söylemesini beklemiyorum; ama akla hayale gelmeyecek şekilde esaret altına alınan, işkence edilen ve öldürülen on milyarlarca hayvanın acısının görece daha rahat hayatlar yaşayan insanların çalışma saatleriyle karşılaştırılmasını da anlamıyorum. Ancak insan ve hayvan özgürlüğü meseleleri kimsenin kazancının olmadığı bir yarış değildir, hayvanlar için elde edilen kazanımlar insanlar için kayıplara sebep olmaz. Soldaki çoğu kişi gibi, Albert da hayvanların suistimal edilmesi ve insanların çektiği acı arasındaki derin bağlantıları kavramasına yardımcı olacak bütüncül vizyona sahip değil.

Miyop Soldaki sorun sadece Karl Marks’tan kaynaklanmıyor, ayrıca onu çevreleyen geleneklerden de kaynaklanıyor-modern hümanizmden, mekanik bilimden, endüstriyalizmden, Aydınlanma’dan da kaynaklanıyor. Tanrı merkezli bir dünyadan insan merkezli bir dünyaya doğru alınan yol, kana susamış Hristiyanlığın haçlı seferlerinden Aydınlanmanın eleştirel düşünce ve otonomi kültürüne doğru gidilen mesafe çok büyük tarihi kazanımlardı ve hayvan hakları da işte bu kazanımlar üzerinde yükselmiştir. Modern sosyal kuram ve bilim Hristiyalığın en kötü yönlerinden birisini (idare etmeyi olumsuz anlamda hakimiyet olarak anlayarak) hayvanlar insanlar kullansın diye vardır görüşünü devam ettirmiştir. Gerçekten de hayvanların durumu dirikesim, genetik mühendislik, klonlama, fabrika çiftçiliği ve mezbahaları geliştiren modern bilimler ve teknolojilerle daha da kötüleşmiş durumda.

Darwinizm Marks ve onu takip eden radikal düşünceler üzerinde önemli bir etki yaratmıştı, ama hiç kimse Darwin’in hayvan hayatının zekasına yaptığı vurguyu önemsemedi, bütün türler arasındaki temel eşitliği ve hayvanlardan insanlara doğru giden evrimin sürekliliğini önemsemedi.

Sosyal ekologlar ve Murray Bookchin gibi eko-hümanistler hayvanların istismar edilip öldürülmesinden bir endüstri oluşmasını kınarlar ama hayvanların insanların amaçları uğruna kullanılmasını savunan o insan hakkına asla karşı gelmezler. Farklı hayvan türleri arasındaki akıl, dil, kültür ve teknolojiyi belgeleyen bilimsel çalışmalardan bihaber olarak Bookchin Kartezyen Marksistlerin mekanistik görüşü tekrar ederek hayvanların dilden ve akıldan yoksun aptal yaratıklar olduğu görüşünü kabul eder. Bu yüzden hayvanlar “birinci doğa”ya aittir, yoksa bu coşkun bir biçimde yaratıcı insan kültürünün dünyası olan “ikinci doğa”ya değil. Genelde Solda olduğu gibi sosyal ekologlar hayvan sömürüsünün çevreye, insan toplumuna ve insan psikolojisine olan etkisini kuramlaştırmakta başarısızlar. Nihayetinde onlar kapitalist sosyal ilişkiler içerisinde hayvanlara karşı işlenen o korkunç şiddet türlerine izin veren ve onaylayan aynı refahçı görüşleri barındırıyor ve “insani tavır”dan söz eden dirikesimciler, fabrika çiftliklerinin sahipleri, mezbaha operatörleri, kürk çiftçileri , rodeo ve sirk patronlarıyla aynı dili konuşuyorlar.

Sol geleneksel olarak ekonomiye doğrudan bağlantılı olmayan baskı çeşitlerini anlamak ve ondan söz etmek yeteneği anlamında geri kalmış durumda. Sol için ırkçılığı, cinsiyetçiliği, ulusalcılığı, dini, kültürü ve günlük hayatı, ideoloji ve medyayı, ekolojiyi ve diğer meseleleri anti-kapitalist çerçeve içerisinde tanımak için on yıllarca süre geçmiştir, ve bunun eninde sonunda olmasının sebebi de diğer özgürlük hareketlerinin baskısıdır. Marksist Solun cinsiyet, ırk ve kültürü sözü edilmesi gereken konular olarak belirlemiştir ama bunlar da ancak sınıf mücadelesi başarıldıktan sonra sözü edilecek konulardır. Bu tür dışlayıcı ve indirgemeci politikalar Rosa Luxemburg’ün günlük hayatın ve kültürün önemini belirtmek için söylediği “Eğer dans edemeyeceksem sizin devriminizin bir parçası olmak istemiyorum” sözlerini hatırlatıyor.

Frankfurt ekolü kuramcıları gibi Neo-Marksistler politika, kültür ve ideolojinin sadece ekonomi ve sınıfa indirgenemeyecek önemini kavradılar . 1960lardan sonra Solcular nihayet ekolojininim sadece bir “burjuva meselesi” ve toplumsal mücadelelerden bir “sapma” olmadığını anladılar. “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserinde Max Horkheimer ve Theodor Adorno insanların doğa ve ve birbirleri üzerindeki egemenliği arasındaki ilişkinin ve hayvanların esaret altındaki görüntülerinin aslında insanın kabalığının ve doğaya yabancılaşmasının önemli sembolleri olduğuna dair önemli içgörüler geliştirdiler. Herbet Marcuse, doğal dünyayla olan ilişkiler ve sömürüden uzak tavırlarla bezeli “yeni bir duyarlılığın” öneminin altını çizdi.

1970lerden beri Sol “doğa sorunu”ndan söz etmeye başlamış olsa da hayvan meselesinin toplumsal ve ekolojik meselelerin bağrında yattığını görme konusunda başarısız oldu. Meselenin karşılıklı ilişkiler hakkında olduğunu basit ama vurucu bir şekilde belirtmek için bir toplumun onun dominant gıda üretimi fabrika çiftçiliği olduğu sürece ekolojik sürdürülebilirliği başaramayacağını düşünmeniz yeterli. Hayvanları insanların gıda tüketimi için esaret altına altıp ona kilo aldırma şeklindeki endüstriyel sistem ABD’de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra zirveye çıktı ve ardından da tüm dünyaya yayıldı, işte bu su kirliliğinin (kimyasal maddeler, çok büyük hayvan artığı vb sebeplerle ) ana sebebi olup orman yağmurlarının yok edilmesinde, çölleşmede, küresel ısınmada ve yetersiz su, arazi ve ürün kullanımında da önemli etkenlerden olmuştur.

İnsanın kabalığı ve doğaya yabancılaşmasını eleştirenler toplumun ekoloji yoluyla doğayla yeniden uyum içerisine girmesinin önemini belirtirken bir yandan da içerdiği milyonlarca hayvan türünü görmezden gelerek sadece fiziksel dünyaya odaklanan yeni etiğin türcü, miyop ve yetersiz olduğunun altını çiziyorlar. Bu durum şuna benziyor; sanki herkes dağlara ve nehirlere saygı duyarak gemiye binebilir ama bir yandan da hala hayvanlar üzerinde deneyler yapmak, onlarla eğlenmek, onları yemek, ve onları giymek istiyor. Solun ekolojik meseleleri doğal dünyaya duyulan derin bir saygıdan değil ama daha çok sürdürülebilir bir çevrenin insanın varlığı için ne kadar önemli olduğunu anlamış bulunan “aydınlanmış bir antroposentrizmden” (açık seçik bir oksimoron) kaynaklanıyor. Hayvanların ekosistemlerin sürdürülebilirliği açısından önemini ve hayvan sömürüsünün ne türden çevresel sonuçlara sebep olabileceğini bilmenin ne hayati bir role sahip olduğunu anlamak daha zor bir mesele olabilir, hayvanlara uygulanan şiddet ve insanlara uygulanan şiddet arasındaki ilişkiler gibi daha kompleks meseleleri burada saymıyoruz bile. Dahası, “doğaya saygı duymak” ağaç dikerek, hibrid arabalar kullanarak, yeniden dönüşüm kutuları kullanarak daha kolaydır, yoksa hayvan yemeyi ve hayvan ürünlerini giymeyi bırakan bir vegan olarak doğaya saygı duymak daha zordur. İnorganik dünyayla alakalı bir görüş farklılığından çok daha farklı olarak insanın hayvanlarla alakalı görüşlerinde devrim yaparak etik veganizmi benimsemesi çok daha zor, kompleks ve hem felsefi hem pratik akıl açısından derin bir meseledir.

Kısacası, modern radikal gelenek- feminizmi ve ırkçılık karşıtlığını içeren Marksist, sosyalist, anarşist ya da diğer Sol bir gelenek olsun- Batı’nın antroposentrizm mirası devralmıştır; çevre ve gezegen üzerindeki diğer türler açısından özgürleştirici bir felsefe olarak asla görülemez. Günümüz Solu hayvanlara yönelik bir Stalinizmdir.

Gerçek devrimci bir sosyal kuram ve hareket bir türün üyelerini değil sadece, ama bütün türleri ve dünyanın kendisini de özgürlüğüne kavuşturacaktır. Adına layık bir biçimde geleceğin devrimci hareketi mesela ilk tarım topluluklarının hayvanları tarımda kullanması örneğinde olduğu gibi hiyerarşi ve hakimiyetçiliğin köklerini kavrayacak ve doğaya dair yeni bir etik oluşturabilecektir, çevre etiği ve hayvan hakları bir araya gelerek enstrümentalizmi ve akla gelebilecek her türden habis formdaki hiyerarşik düşünme biçimlerini alt edebilecektir.

ID(Inclusive Democracy-Kapsamlı Demokrasi) ve Hayvan Özgürlüğü

“İnsanlar hayvanları katletmeye devam ettikçe birbirlerini öldürmeye de devam edecekler.” Pisagor

“Bir çok eylemci bu hareketin devrimci niteliğini anlamıyor. Biz büyük bir savaş veriyoruz, gezegenimizi ve hayvanları insanın açgözlülüğüne ve insan yıkımına karşı savunuyoruz.” David Barbarash, eski ALF Basın Sözcüsü

Hayvanları Savunma Hareketi monolitik bir yapı olmadığı için devletçi ve devletçi olmayan tarafları, radikal ve muhafazakar boyutları olduğu için Sol eleştiriler genellemeler yapmamalı, bu farklı eğilimleri de göz önüne almalı. Hayvan hakları/özgürlüğü meselesi ID (KapsamlıDemokrasi-Steve Best ve Anthony J. Nocella’nın kurduğu bir site) ve diğer radikal yönelimler için şu anlamlarda önem taşıyor: 1- bu mesele Sol ideolojinin bir parçası olan türcülüğün ve hümanizmin provakatif manada daha iyi bir eleştirisinin yapılmasını sağlar, 2- ekoloji ve doğa meselesine dair daha geniş bir düşünme talep eder , ve 3- hiyerarşinin ve hakimiyetçiliğin dinamikleri ve kökenleri konusunda daha zengin ve bütüncül bir analize sağlar.

Belirttiğim gibi, hayvan refahı ve hakları taraftaları politik ve legal yollar aracılığıyla önceden kabul görmüş şekillerde değişiklik yapılmasından yanadır, bunu yaparken de temsili demokrasinin işlediği ve çıkarlar, büyük şirketler, ekonomik büyüme ve çıkarın gücü karşısında adalet, akıl ve merhameti savunabildiğine büyük bir imanla bağlıdırlar. Bu legalist yönelimler hayvanları savunma hareketinin büyük bir bölümünü oluşturur, çoğu büyük bürokrasi ve para kazanma makineleridir; ancak sıklıkla hayvanlar adına kazanımlar ve zaferler elde ederler ; aynı anda demokrasi mitinin devletçi mitlerini güçlendirir ve meşrulaştırırlar.

Hayvan refahı ve hakları legalistleri hayvanların çektiği acıyı çok büyük ölçüde azaltabilmişlerdir, kedi ve köpeklerin iyi yuvalara kavuşturulmasından tutun hayvan barınaklarına ve fabrika çiftiliklerindeki hayvanların durumlarını iyileştirmeye dek. Fabrika çiftliklerinde ve mezbahalardaki hayvanların çıkmazı aslında o kadar korkunç bir boyutta ki katlanmak zorunda oldukları bu cehennemde yapılacak her türden iyileştirme övgüye layık olup desteklenmeli. Köleliğin kalkmasını savunan veya toplumsal devrimci bir hareket açısından önemsiz olsa da batarya kafeslerinin büyüklüğündeki küçük bir artış bile bu hapisanelere tıkılmış tavuklar için çok büyük anlam taşır. Aynı zamanda refahçı taktikler hayvanların meta konumunda bir değişiklik yaratmadığı gibi fabrika çiftliklerinin ve mezbahaların kurbanları üzerine “insancıl tarım” damgasının vurmasına da sebep oluyor. Bu yüzden hayvanların katledilmesini meşrulaştırırken tüketicinin vicdan azabı hissini dindiriyor; belki de uzun vadede daha fazla esarete ve ölüme sebep oluyorlar.

Hayvanları Savunma Hareketindeki hayvan refahı ve hakları yaklaşımları kendi davalarının haricinde neredeyse tamamen apolitiktir. Çoğu kez legalistler 1- toplumsal hareketlerin tarihinden bihaberdir , 2- küresel kapitalizm ve neoliberalizmin mantığı ve dinamiklerine dair eleştiri getiremez ve 3- kapitalizmle hayvan sömürüsü arasındaki bağlantıyı görmeyi başaramazlar. Bu yüzden sistemli bir vizyona , endüstrileştirilmiş kitlesel üretim ve ölüm sistemleriyle hayvanları sömüren küresel sistemin ve toplumun politik eleştirisine sahip olmadan mücadele etmeye devam ederler.

Sömürü ve çevrenin yıkımına sebep olan akıl dışı bir büyüme sistemi olarak kapitalizme getirilen bütüncül ve yapısal eleştiriler sosyal ekoloji ve ID-/Inclusive Democracy-Kapsamlı Demokrasi gibi farklı yaklaşımlar yaratılması açısından önemli olmuştur, bu yüzden de Hayvanları Savunma Hareketinin kuramsal gelişmesi açısından olmazsa olmazıdır. Sofistike bir toplumsal ve tarihi çözümleden yoksun olarak Hayvanları Savunma Hareketinin çoğu yukarıda sözü edilen bütün suçlardan mahkum durumda. ID’nin eleştirileri bu noktada doğrudur, Hayvanları Savunma Hareketi reformist, tek konuya odaklı bir hareket olup talepleri çıkar, büyüme ve hakimiyet uğruna bütün hayatı ve dünyayı sömüren bir küresel sistem tarafından hemen yutulan bir harekettir, oysa potansiyel olarak bu talepler ekonomisi önemli ölçüde hayvan sömürüsüne dayanan bir sistem için hayvan haklarını talep etmekle radikal sayılabilecek bir durumdadır.

Hayvanları Savunma Hareketine ve diğer reformist davalara zıt olarak Takis Fotopoulos insan dinamikleri ve sosyal kurumlara bakışımızı genişletirken, onların dünya üzerindeki etkilerini ve toplum için sonuçlarını da ortaya koymaktadır. Anti-kapitalist, radikal demokrasi ve “ekolojik demokrasi” kavramı içerisinde ekolojik meseleleri birleştirerek Fotopoulos bu nosyonu ” insanın doğal dünyaya egemen olma çabalarını yok etmeye yönelik kurumsal bir çerçeve, yani başka bir deyişle insanlarla doğayı entegre etmeye yönelik bir sistem olarak düşünmekte ve bu da Doğaya araçsalcı bakışın aşılmasıyla mümkün görülmektedir. Araçsalcı bakışta Doğa büyümek için bir araç olarak görülür, bu da iktidarın sonsuz şekilde yoğunlaştığı bir süreçtir.”

Fotopoulos ve diğer ID kuramcıları küresel kapitalizm ve onun sosyal demokrasi ve neoliberalizmden başka diğer politik sistemler karşısında kazandığı başarının önemli bir analizini ve kritiğini yapıyor. Sosyal ekoloji ve Sol kuram için genel olarak doğru olsa da insanların tarih boyunca hayvanları sömürmesinin dinamikleri ve sonuçları ID’nin doğa, ekoloji ve araçsalcılık üzerine geliştirdiği kuramda söz edilen bir şey değil.

ID eleştirisinin Hayvanları Savunma Hareketinin devletçi yönelimini hedef seçme kolaycılığına rağmen bu genel çerçeve Hayvan Özgürlüğü Hareketi söz konusu olduğunda yön değiştirmek zorunda, çünkü burada bazı önemli ortak özellikler söz konusu. Öncelikle, Hayvan Özgürlüğü Hareketinin retorik ve doğrudan eylem taktikleri gösteriyor ki ID gibi Hayvan Özgürlüğü Hareketi de devletin kapitalist ekonominin bir uzantısı olduğunu ve bu yüzden de temsili demokrasinin bir mit ve esrar perdesi olup kapitalizmin muhaliflerini yatıştırıp onların gözlerini seçimlerle boyadığını ortaya koyuyor. İkincisi Hayvan Özgürlüğü Hareketi aynen ID gibi anti-kapitalisttir, hiyerarşi ve baskı konusunda sistematik(ya da en azından bütüncül) bir çözümleme sunmaktadır. Üçüncü olarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketi insan ve çevreci hareketlerle dayanışma adına tek konu odaklı olmayı da reddeder. Dördüncü olarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketinin anti-kapitalist ideolojisi doğası gereği anarşisttir. Hayvan özgürlüğü savunucuları sadece sosyal ve politik görünümleri açısından anarşist olmakla kalmazlar, organizasyon ve taktik anlamında da anarşisttirler. ALF eylemcilerinin birbirleriyle kurduğu küçük hücreler- bir diğer ALF üyesinin bilmediği ve böylece polisin müdahalesinin söz konusu olmadığı yapılanmalar- yardımlaşma, destekleme ve bilinç oluşturma anlamında diğer anarşist gruplara benzemektedir.

Hayvanları özgürlüğe kavuşturma projesi insanları özgürleştirme ve doğal bir dünya mücadelesi ile bağlantılıdır. Hayvan özgürlükçülerinin hayvan ve insan hakları mücadelelerini tek bir mücadele olarak gördükleri Dünya’nın uğradığı zulmün ve baskının köklerini ortay a çıkarmayı ister ; adaletsizliğe, zulme, sömürüye, savaşa, şiddete, kapitalist neo-liberalizme ve doğal dünyanın ve biyolojik çeşitliliğin yok edilmesine karşı çıkan gezegen mücadeleleri arasında önemli yer tutar.

Radikal hayvan hakları/özgürlüğü eylemcileri ayrıca online öğrenme topluluklarında, enformasyon sitelerinde de etkindirler, örneğin Infoshop ve Indymedia örnek olarak gösterilebilir, bu yerlerde radikal kültürler küresel manada şekillenmektedir. Fotopoulos ve diğer eski ve yeni anarşistlerin tasavvur ettiği topluluklar online olarak global topluluklar ve aralarında Amerikan Yerlileri, Kara Panterler, dünya ve hayvan özgürlüğü savunucuları gibi militan sözcülerin de bulunduğu, ayrıca enerji verici, birleştirici ve politize edici bir hard core müzikle de ifade edilen Liberal Destek Takımları tarafından katılım sağlanan protestolarda bulunuyorlar. Bir çok hayvan özgürlükçüsü toplumsal meselelerin farkında olup insan özgürlüğü mücadelelerine katılmış, politik olarak radikal ve açıkgöz, ittifak politikalarına destek veren kişilerdir. Hayati öneme sahip, kaliteli düşünce, mücadele ve ittifak biçimleri ortaya çıkıyor ama Sol’un bu durumun farkında olduğunu söyleyemeyiz.

Diğer toplumsal hereketlerin kurumsallaştığı, gücünü kaybettiği, reformist bir hal aldığı koşullarda hayvan özgürlükçüleri gerçek çağdaş direniş örnekleri olmuş durumda. Onlar iktidara, devlet egemenliğine, ideolojik hegemonyaya meydan okuyorlar. İnsanların dezenformasyon sistemleri, medya kaynaklı pasifizm, kitlesel kültürel uyuşturucu ve eğlence çeşitleriyle normalleştirilip robotlaştırılmasına da karşı çıkıyorlar. Kelimenin gerçek anlamıyla tuğlalarla, çekiçlerle, Molotof kokteylleriyle sömürü ve baskı kurumlarına saldırıyorlar, yoksa sadece ideolojilerine ve kavramlarına saldırmakla bırakmıyorlar işi. Militanlıkları ve cesaretleri onay görmeyi, saygı duyulmayı ve desteklenmeyi hakediyor. Günümüz radikalleri çoğunlukla kuram ve felsefeyle uğraşırken Hayvan Özgürlüğü Hareketi kapitalizme karşı ve hayatı savunma adına eylemlerde bulunuyor, bunu da kendi kişisel özgürlüklerini sabotaj ve baskın sırasında yakalanırlarsa kaybetme pahasına yapıyorlar.

Ancak Hayvan Özgürlüğü Hareketi ve ID arasında ne kadar paralellikler bulunsa da Fotopoulos Hayvan Özgürlüğü Hareketini küresel kapitalizme ve onun çeşitli hiyerarşik iktidar sistemleri konusunda detaylı ve sağlam bir eleştiri getirememesi manasında eleştiriyor, ayrıca doğrudan demokrasi adına Pazar sistemini ve devletin gücünü kırıcı radikal sosyal değişimler meydana getirmek için gerekli pozitif ve uygulanabilir stratejiler ortaya koyamaması anlamında da eleştiriyor. BU bakış açısıyla Hayvan Özgürlüğü Hareketinin sınırlarından söz ederken “hayvanlara yönelik alternatif bir bilincin gelişmesi ancak antisistem bir bilincin parçası olmakla mümkün olabilir, bu da yerel, bölgesel, ulusal, uluslar arası boyutlarda hegemonik bir yapıda olmak zorunda. Başka bir deyişle ekolojik demokrasi stratejisi ID(Kapsamlı Demokrasi) stratejisinin bir parçası olmalı, burada da doğrudan eylemin Solun geleneksel taktiklerinden daha fazla bir anlam taşısa da önemli bir rolünün olduğu ve hala bir savunma taktiği olarak işe yaradığı kabul edilmeli. Aslında en çok gereksindiğimiz şey halihazırdaki sistem içerisinde alternatif kurumlar(yani ekolojik demokrasinin kurumlarını) oluşturarak sistem karşıtı bilinci hegemonik bir hale getirmektir.

Fotopoulos’un sözleri olasılıkla balina ve şempanzelerin türünü yok olmaktan korumak, dünyayı kurtarmak ve bazı deniz ve karar hayvanlarının tamamen ortadan kalkmasını engellemek gibi tek konu odaklı davaların önemini azaltıyor. Birbiriyle bağlantılı olsun ya da olmasın sosyal adalet, hayvan hakları ve ekoloji uğruna yapılan radikal mücadeleler her biri otorite yanlısı ve sömürücü sosyal sistemlerin sonucu olan küresel ısınma, yağmur ormanlarının yok olması, hızlı ekolojik bozulma çağında her türden farklı şekillerde ortaya çıkıyor.

Ancak Fotopoulos temel argümanında kesinlikle haklı. Sabotaj eylemleri- günümüzün cesur direnişinin önemli ve nadir örnekleri olarak-artçı, savunmacı ve kapitalist hakimiyetin daha büyük zararlarını durdurmaktan aciz bir yapıdadır. Hayvan Özgürlüğü Hareketinin çoğu bunu kabul eder. Radikal değişiklikler için gerekli pozitif vizyonlar ve onları yerli yerine koymak için gerekli olan somut mücadeleler ve değişim geçiren sosyal formlara acilen ihtiyaç duyuluyor, Hayvan Özgürlüğü Hareketi içerisindeki bazı kuramcılar ve eylemciler bu projeye önemli katkılarda bulunmaya devam etseler bile.

Dahası, Fotopoulos’un Hayvanları Savunma Hareketi’ne yaptığı mesela Matthew Scully gibi hayvansever neoconların kahraman olarak görüldüğü şeklindeki eleştirisi de doğrudur:” Şuandaki bu geniş hareketten sistem karşıtı bir hayvan özgürlüğü hareketi doğmazsa bütün hareket yakında doğrudan eylemi dahi kınayan ve böylece orta sınıf arasında saygınlığı artırmayı amaçlayan “acısız” (elitler içni tabi) bir lobiye dönüşebilir. Ne yazık ki bu tür sözler FBI’ın Hayvan Özgürlüğü Hareketine yönelik yaptığı cadı avını alkışkayan ve “ALF ve ELF’in sonsuza dek yokolduğunu görmeyi dilediğini” söyleyen HSUS gibi kurumlar için son derece doğru, çünkü böylece radikalizmin alevlerinin reformist, tavizkar, tek konu odaklı, alıngan-hassas, kedi köpek sevici politikaların girdsbında yok olmasını görmek istiyorlar.

Ancak söylediğim gibi içgörüler, öğrenme süreci ve değişikliklerin her iki taraftan da tecrübe ediliyor olması lazım, ve hayvanlarla alakalı geliştirilecek bu bakış açısının radikal toplumsal politikalar için oldukça yüksek bir verimliliği söz konusu olacak o zaman. Hayvanlarla alakalı bu perspektif ID-Kapsamlı demokrasinin ekoloji bölümün derinleştirebilir, ayrıca bir yandan da hayvanların hakimiyet altına alınması ve insanların egemenlik altına alınması arasındaki karşılıklı bağlantılara dair anlayışımızı derinleştirebilir. Ekolojik demokrasinin hedefleri, fabrika çiftçiliği gibi global şekilde cereyan eden hayvan sömürüsü örnekleri ortadan kaldırılmadan gerçekleştirilemez. Araçsalcılığın eleştirisi yapılmadan ve gerekli değişiklikler ortaya konmadan da bu gerçekleştirilemez.

Hiyerarşiye temelleriyle, gelişimiyle, çok yönlülüğüyle ve birbirine karışmış şekileriyle beraber kuramsallaştırmanın en iyi yolu çeşitli hakimiyet modları arasında benzersiz ve ortak yönleri görebilen indirgemeci olmayan bir yaklaşım izlemektir. İktidarın mekanizmaları ve modlarında tarihe yayılmış bir gelişmenin sonucu olan bir çokluk söz konusudur, farklı anlatılar iktidar ve egemenliğe dair farklı içgörüler sunar. Feminist bakış açısına göre her ezilmiş grubun toplumun doğasına dair farklı bir perspektifi ya da içgörüsü vardır. Mesela; beyaz olmayan insanlar ırkçılığn ve sömürgeciliğin patolojisini aydınlatabilir. Kadınlar tarij boyunca çok değişik sosyal iktidar modları değiştiren ataerkilliği aydınlatmaya yarayabilir. Hayvanlar çektikleri acılardan söz edemeseler de sadece bu bakış açısıyla- yani hayvan sömürüsünün bakış açısıyla- insanlar türcülüğün doğasını anlayabilir, insan şiddetinin temel sebeplerini kavrayabilir ve mizoterinin (doğadan nefret etme) önemli açılarını ve toplumun şu anda yüzyüz bulunduğu sosyal ve ekolojik krizin sebeplerini idrak edebilir.

Hayvan perspektifi iktidarın ve hakimiyetin doğası üzerine önemli içgörüler sunuyor. Sosyal ekoloji veya ID-Kapsamlı Demokarsi gibi hiyerarşinin köklerini, gelişmesini ve dinamiklerini anlama iddiasında olan teoriler insanın hayvanlar üzerindeki hakimiyeti ve insanın insan üzerindeki hakimiyeti konusunun birbiriyle alakası konusunda yazılmış literatürü göz önüne alırsa büyük fayda sağlayabilir. Hiyerarşi, hakimiyet ve şiddetin derin psikolojik kökü olarak araçsalcılığa yönelik her türden eleştiri bu kökleri avcılık ve toplayıcılıktan tarım toplumlarına dek devam eden süreçte hayvanların egemenlik altına alınması anlamında analiz etmek zorundadır. Araçsalcılık türcülük şeklinde ortaya çıkmakta ve antroposentrizmin ana hatlarını daha genel bir şekilde oluşturmaktadır.

Hiyerarşinin teknolojik, ideolojik ve sosyal biçimleri insanların hayvanları köleleştirmesi, evcilleştirmesi ve onlara hükmetmesi şeklinde başlayıp ardından insanın insana hükmetmesi biçimin almıştır. The Dreaded Comparison: Human and Animal Slavery- Korkulan Benzerlik:İnsan ve Hayvan Köleliği kitabında Marjorie Spiegel hayvanların sömürüsünün siyahların insanlıktan çıkarılması ve köleleştirilmesi için bir model yaratıp bi metafor olarak görüldüğünü, bu sömürünün gerekli teknoloji ve pratikleri de gereğince sağladığını yazıyor. Hadım edilmekten zincire vurulmaya, damgalanmaya, kulak kesmeye, beyazlar siyahları ezmek için hayvanlarla yaşananlara dayalı uzun bir tarihten faydalanmıştır. Hayvan olarak görüldükten sonra siyahlar hayvan muamelesi görmüştür. Dahası “fuzuli hayvanlar” şeklinde karalayarak kölelik kurumunu meşrulaştırmış ve bu geleneği daha da sağlamlaştırmışlardır.

Bir halkı bir hayvan çeşidi olarak damgalamak şiddete ve soykırıma giden yolun başlangıcıdır. Bir çok antropolog on bin yıl önce tarım toplumlarının başlangıcında hayvanların evcilleştirilmesi için uygulanan zulümlerin hiyerarşi, devletçilik, ve diğer insanların sömürülmesi için gerekli kavramsal modeli yarattığına inanıyor; çünkü bu insanlar insan kültürünün kalbine şiddeti ekmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında kölelik ve kadın cinselliğinin aşağılanması aslında hayvanların insan kültürü için evcilleştirilmesinin uzantılarıdır. Eternal Treblinka: Our Treatment of Animal and the Holocaust – Sonsuz Treblinka: Hayvanlara Davranışımız ve Soykırım kitabının yazarı James Patterson Nazi soykırımının ve endüstrileştirilmiş kölelik ve ve hayvanların katledilmesinin ortak köklerini açıklıyor. Patterson, Jim Mason ve bir çok başka yazar insan toplumunun ve onun doğal dünyayla olan sorunlu ilişkisinin sebep ve çözümünü anlamak için hayvan sömürüsünün hayati öneme sahip olduğu sonucuna varıyor.

REFAHÇI SOL POLİTİKALARA KARŞI HAYVAN HAKLARINA DUYULAN GEREKSİNİM

“Hayvanların hakları olmadığı ve onlara davranışımızın ahlaken önemsiz olduğu iddiası Batı barbarlığının ve ilkelliğinin mükemmel bir örneğidir. Ahlakın yegane garantisi evrensel merhamettir.” Arthur Schopenhauer.

Hayvan hakları ve Kapsamlı Demokrasi (ID) arasındaki önemli bir ayrım Kapsamlı Demokrasi kuramcılarının haklar söylemini reformist, devletçi ve ekolojik demokrasiyle karşılaştırılamaz bir halde bulmalarıdır. “Demokratik Özgürlükçü Bir Etiğe Doğru” adlı yazısında da söylediği gibi Fotopoulos bütün hakların (insan veya hayvan) merkezi olmayan demokrasi karşıtı iktidar kurumlarından kaynaklandığını söyler. Haklar çoğunlukla devlete karşıdır, ve ekonomik ve politik iktidarın elitlerin elinde olduğu sosyal formlar içerisinde bir anlama sahiptir. Tam zıddı olaraksa devletçi olmayan bir toplum veya kapsamlı demokrasi iktidarın eşit dağılımı uğruna hiyerarşileri ortadan kaldırır; böylece sosyal ortamlar, haklar- kapitalist, bireyci, muhafazakar ve doğaya ters- anlamsızlaşır.

Başka bir şekilde söylememiz gerekirse haklar konusu Kapsamlı Demokrasi (ID) gibi devletçi olmayan toplumlarda söz konusu olmayacaktır; bu tamamen burjuva ideolojilerinden ve kurumlarından arta kalmış bir izdir. Şu anki heteronomi etiğini yenmek için Fotopoulos otonomi etiğine ihtiyacımız olduğunu ve bunun da otonomi politikaları geliştirerek mümkün olabileceğini ileri sürer.” Tabii toplumun doğayla yeniden yanyana gelmesini sağlayacak uygun değerlerin ve kurumların neler olduğu sorusu hala geçerli-hayvan özgürlüğü de bu meselenin bir parçası. Bu yüzden Kapsamlı Demokrasi için mesele ekolojik demokrasi meselesidir, kapsamlı demokrasinin hayati meselelerinden birisidir bu…hayvanları savunan insanlar tarafından hayvan sömürüsü olarak ifade edilen o üzücü sömürü biçimleri büyüme ekonomisinin gerekli semptomlarındandır, Pazar ekonomisi sistemi dinamiklerinin kaçınılmaz sonucudur.”

“Haklar”ın kapitalist pazar ilişkileri ve devlet kurumları için yaratılmış burjuva ürünü bir yapı olduğu, ve öncelikle mülk edinme ve onu biriktirme hakkının en önde gelen hak olduğu, mal ve mülkün hayattan daha kutsal sayıldığı, devletin bütün gücüyle korunduğu-SHAC 7 örneğinde görüldüğü gibi- konusunda bir itirazım yok. Kısaca söylemek gerekirse haklar kapitalist elitler için kapitalist elitler tarafından yaratılmıştır. Ancak şu anki koşullarda mülk ilişkileri ve devlet iktidarı her geçen gün daha da güçlenip daha da baskıcı bir hal alırken özgürlük, kurtuluş, devrim, demokrasi, ekoloji ve otonomi uzaklarda kalmış bir hayal gibi (ama gene de uğruna mücadele etmeye değer), küresel ısınmanın ve biyolojik çöküşün gözlerimizin önünde hızlandığı bir zamanda hayvan özgürlüğü için haklar söyleminden vazgeçmek geçmişteki insan özgürlüğü mücadelelerinin de gösterdiği gibi stratejik bir hata olur.

Haklar konusuna karşı söylenebilecek felsefi itirazlara rağmen –ki Marksizm, feminizm, komüncülük, ID ve başka itirazlar gibi- haklar kavramı isyanı ve politik tahayyülü ateşlemeye devam ediyor , kapitalist sömürüye karşı öz eleştiri yapabilmeyi sağlıyor. Haklar söylemi insanların hayvan hakları kavramını anlayabilme ve onunla özdeşleşebilmesini sağlayan popüler bir tarzda sunuluyor, böylece itirazlar ve hatalı tavırlar bir şekilde hemen halledilebiliyor.

Hayvan hayatının kendiliğinden bir değeri olduğunu söyleyerek , refahçılığa ve yararcılığa karşı bir siper olmakta ısrar ettiği için haklar kavramı anlamları ve imaları düşünüldüğünde kölelik karşıtı bir kavramdır , bu yüzden de hayvan özgürlüğü için gerekli kavramsal, politik ve yasal dayanakları yaratır, şuanda küresel kapitalist hakimiyete ve ekolojik çöküşe karşı yürütülen mücadelede bunu görebiliyoruz. Devletçi olmayan bir toplumda haklar ortadan kaybolup gidebilir, ama şu anda hayvan özgürlüğü mücadelesi için gereklidir.

Basitçe söylemek gerekirse bizimki gibi sömürücü bir toplumda haklar birisinin boynuna “geçmak yasaktır” levhasını asmaya benzer, böylece birisinin başka birisinin çıkarları için kullanılmasını yasaklar. Yüzyıllar boyu türcü filozofların ördüğü yanıltıcı ağları attığımız zaman görürüzki haklar hissedebilen , seçenekleri ve çıkarları olan, türcülerin haklar konusunu kendi çıkarlarına uygun şekilde kullanmalarına neden olan akılsal ya da dilsel özellikleri göz ardı ederek her tür canlıya uygulanabilir. Hayvanların oy kullanmak gibi insani değerleri olmazken yaşama hakkı, özgürlük hakkı ve mutlu olma hakkı gibi insanlara özgü kabul edilen temek koruyucu haklara ihtiyacı vardır.

Hayvan hakları kavramı hayvanların gıda, giysi ve eğlence amaçlı kafeslere kapatılması ve öldürülmesi gibi her çeşit sömürüsünü yasaklar. Eşit şekilde hayvanları ne kadar insancıl ya da insana faydası olursa olsun deneylerde kullanmayı da yasaklar, hayvanların iradesine aykırı olarak hayvanların deneylerde kullanılması insanların kullanılması kadar etik dışıdır. Fotopoulos bırakın hayvan özgürlüğü sağlamayı hayvanların çektiği acıyı bile azaltma konusunda fena halde çuvallayan refahçı argümanlara dek eleştirisini sürdürür ve örneğin şöyle yazar ” Her ne türden olursa olsun hayvan sömürüsünün reddedildiği bir etiğin geçerli olduğu ve hayvan özgürlüğüne saygı duyulan bir toplumla uyuşabilirim. Buna hayvanların eğlence amaçlı, av amaçlı veya tıbbi araştırmalar amaçlı kullanımı da dahil- yeter ki ciddi tıbbi bir araştırma için alternatifler mevcut olmasın”.

Hayvan özgürlüğü perspektifinden ve Solun dogmatik hümanizmi söz konusu olduğu sürece bu türcülüğün ve hayvan sömürüsünün yanlışları anlamında gelecek vaat eden bir başlangıçtır. Fotopoulos büyük hayvan sömürüsü türlerinin (her ne kadar et ve süt tüketiminden söz edilmese de) mazur gösterilemeyeceğini kabul eder ve hayvan özgürlüğünü ekolojik demokrasi için gerekli “yeni etik”in bir parçası olarak tanımlar. Ancak burada alenen görünen sorun şu ki bilimsel dogmanın geçilmez duvarlarında araştırmacılar her zaman başka alternatiflerin olmadığını iddia etmişlerdir, bu da eğer aramazlarsa ve kullanmazlarsa alternatifin olmayacağı anlamına gelir. Fotopoulos bu yüzden eğer en baskın ve en önemli tür olan insana hizmet ediyorsa hayvanların tıbbi araştırmalar için aşırı yaraya veya ölüme maruz kalması konusunda türcü ideolojiden ayrı düşememektedir. Fotopoulos aynı şiddet dolu prosedürlerin insanlar söz konusu olduğunda neden eşit şekilde meşru olmadığı konusunda bizi aydınlatmak için bayağı bir uğraşmak zorunda kalacak. Eğer gelişmiş zeka kriterine başvuruyorsa şempanzeler yerine neden 4-5 yaşındaki çocukların kullanılmadığını açıklamak zorunda kalacak.

Gelecek vaat eden ama biraz sorunlu bir başlangıcın ardından Fotopoulos insanların sıradan tercihlerinin hayvanların kafese kapatılma, acı çekme, hayat sahibi olmala ve özgürlükgibi hayati öneme sahip çıkarlarından daha üstte tutulması fikrine doğru yön değiştirir. Şöyle yazar, ” Ancak demokratik bir toplumda bu meseleler genel meclisler tarafından karar verilir, basit çoğunlukların benim ifade ettiğim meselelere benzer konularda karar için yeterli olacağını hayal edebilsem de hayvanların gıda amaçlı kullanılması konusunda sorun çıkacağına eminim. Açıkçası eğer yeni bir totaliter toplum olmak istemiyorsak vejetaryen olmak ya da olmamak konusu kişinin kendisine bırakılmalıdır. Hala bu durumda bile hayvanların yeni etikle paralel şekilde yetiştirilmesi çoğunluk tarafından karar verilmeli ve paedeia(halk)’nın yeni ekolojik etiğe geçilmesi konusunda önemli bir rolünün olacağı umulmalı. Çünkü bu kapsamlı demokrasi ile uyumlu bir şey olur.”

Irkçılığı, soykırımı, sendikasız işçi çalıştırmayı, çocukların cinsel sömürüye maruz kalmasını yasaklamak da totaliter bir davranış olmaz mı peki? Yoksa Kapsamlı Demokrasi –ID toplumu eğer bu kadar aydınlanmamışsa çoğunluk oyuyla şiddeti, kafese kapatılmayı, köleliği ve cinayeti de onaylayabilir mi? Fotopoulos tabaklarında ne yemek istediklerine ve tüketim nesnesi olmak için hayvanların hangi koşullarda ölmesi gerektiğine karar vermesi gibi insanlar tecavüz edip öldürmek istiyorlarsa bunu kişilerin seçimine bırakır mı? Eğer herkes etçil olmaya karar verirse bu durumda bu tüketimin karşılanması için fabrika çiftçiliğinin koşulları oluşturulmak zorunda kalınacaktır. “Hayvanları yetiştirmenin kuralları” kitlesel et tüketimi mantığıyla belirlenecektir, bu durumda paedeia ve onların yeni aydınlanması ne kadar insancıl tepkileri ne olursa olsun.

Fotopoulos veganlara ve HH savunucularına karşı standart bir argümana başvurur- yani insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemenin totaliteryen bir şey olduğunu söyler, sanki kişisel olan şey etik ve politik değilmiş gibi.

Öncelikle vejetaryen/vegan hareket tarafından kullanılan yaklaşım ikna etmeye yönelik bir eğitimdir, yoksa dogmaları ve etiği başkalarına zorla kabul ettirmek değildir, burada söz konusu olan argümanlar bilimsel olarak ya da etik olarak ne kadar kesin olursa olsun. İkincisi, insanları insan öldürmekten men etmek daha mı az totaliteryendir? Buradaki vurgu neden tüketicilerin “totaliteryen” kontrolüne yapılmaktadır, ama aynı anda milyonlarca veya milyarlarca et yiyen insanın etçil zevkleri için gerekli hayvanların totaliter bir şekilde hakimiyet altına alınmasından söz edilmemektedir? McDonald’s’ın reklamlarında görüldüğü gibi günümüz mitlerinin tersine hayvanlar mezbahalara ve fabrika çiftliklerine sosyal olarak koşullandırılmış insanların zevk tercihlerini memnun etmek için istekli şekilde gitmiyorlar. Kompleks, hissedebilen hayat formlarının vücut sıvılarını ya da etlerini iyi ya da akılcı sebepler(insanlar hayvan proteini tüketiyor diye meydana gelen hastalıklardan, orman yağmurları yok olsun diye, ozon tabakası incelsin diye, nehirler atıklarla zehirlensin diye) olmaksızın teslim etmeye zorlandığı bir yerde otonomiye saygıdan söz edilemez.

Bu nesnelliği savunan bir kuramcı için garip bir biçimde göreceli bir argüman. Herbert Marcuse kendini böyle göreceli konumlara gizleyerek sömürüyü ve şiddeti yasaklayıp kınamayı reddeden bu tür bir “baskıcı toleransı” kınamıştır. Uğruna mücadele etmeye değecek bir gelecek toplum türü ne olursa olsun her türden sömürüyü reddeden evrensel bir demokrasi prensibi üzerine kurulacaktır. Demokratik paedeia projesi, bütün hayat biçimlerine saygı duymayı ve onlarla olan bağımızı öğreten insancıl eğitim programlarıyla desteklenmelidir. Eğer çocuklar hayatlarının erken dönemlerinde bu bilgilerle karşılaşırlarsa çoğunluğun iradesi etik veganizmi ve bütün hayat karşı şiddetten uzak durmayı savunacak kadar aydınlanmış olacaktır.

Fotopoulos hayvan özgürlüğüyle alakalı hataya düştüğü noktalardan birisi de devletçi olmayan bir toplumla alakalı bir gelecek vizyonu. İronik olarak bir şekilde aslında korumak ve inşa etmek istediği insanlarla ve hayvanlar arasındaki farklılıkları şişirmesi: “bence bütün türlerin temsil edilebildiği bir kapsamlı demokrasiden söz etmek demokrasinin kendisine ters düşüyor. Çünkü demokrasi eğer temsilci diye bir şey söz konusuysa olması mümkün olmayan bir şey. Demokrasi katılımcılarının politik iradesinin doğrudan ifadesi olup bu manada insan olmayan türlerin yurttaş olarak kabul görmesininin mümkün olmadığını söyleyebiliriz; çünkü hayvanlar politik iradelerini doğrudan ifade edemezler. Gerçek bir demokraside mümkün olan şey iradenin delegasyonudur- ama temsili değildir- böylece birey ve sosyal otonomi güvence altına alınabilir. Demokrasi için bu temel koşulun hayvanlar söz konusu olduğunda nasıl olup da gerçekleşeceğini bilmiyorum açıkçası.”

Gelecek toplumların politik biçimi ne olursa olsun aydın insanlar daima genel ve metaforik manada ihtiyaçlarını seslendiremeyen türlerin çıkarlarını “temsil” edeceklerdir- bu ihtiyaçların genellikle empati ve aklı selim gerektirdiği ortada. Hayvanlar doğrudan demokraside fiziken ve iletişim manasında yer alamazlar, bu yüzden hayvan haklarını savunanlar kaçınılmaz olarak onların adına gerekeni savunacaktır. Böylece, insanlar kendi gereksinimlerini ve çıkarlarını savunmak için doğrudan demokrasiyi kurabilirken bu senaryonun hayvanlar için mümkün olamayacağı ortada. Bu insanın üstünlüğü anlamına gelmez, sadece Homo sapiens tarafından egemenlik altına alınmış bir gezegende farklı ve benzersiz doğalara sahip olarak hayvanların kendi adlarına insanların konuşmasına gerek duyduğunu açıklar.

Bunu tanımlamak için hangi dili kullanırsak kullanalım, aydın insanlar hayvanlar adına konuşmalıdır. Bu, kendi adına konuşabilecekken kendileri adına başka bir grubun konuştuğu bir insan grubunun söz konusu olduğu totaliter bir proje değildir. Bir şekilde, ifade edilen seçimler ve acı çığlıkları içerisinde hayvanlar seslerini, isteklerini, gereksinimlerini ve seçimlerini ifade ediyorlar. Sadece dinlememiz ve dikkat kesilmemiz gerekiyor. Ancak hayvanlar farklı bir ontolojik kategoride olduklarından konuşma ve akıl yürütme yetenekleri insanlarınki gibi olmadığı için (aynen bizim onların iyi özelliklerine sahip olmamamız gibi) bizler bir şekilde onları temsil etmeli veya onların delegeleri, koruyucuları veya elçileri olarak davranmalıyız. Hayvanların bizlerin demokrasi için şart koştuğumuz koşullara sahip olup olmamasının konuyla alakası yok. Bizler onların temel bizlerden farklılığını kabul edip buna saygı (evrimsel benzerliklerimizle paralel olarak) duymalıyız. Bizim sosyal hayat kriterlerimizi karşılayamıyorlar diye onlara sosyal irademizi uygulamak demek- hem de inanılmaz derecede kibirle, kısırdöngü içinde kimin hakka sahip olduğunu ve ahlaken değip değmediğine karar vermek- hem keyfi bir uygulamadır hem de emperyalistliktir.

HÜMANİZMİN ÖTESİ: TÜRCÜ KİMLİKLERİN ÖTESİNE VE DAHA GENİŞ BİR ÖZGÜRLÜK HAREKETİNE DOĞRU

“Hayvanların kaderi benim için gülünç görünmekten daha önemli bu mesele insanın kaderiyle çözülmesi mümkün olmayan bir şekilde birbirine bağlıdır”. Emile Zola

“Merhamet dairesini yaşayan bütün varlıkları kapsayacak denli geliştirene dek İnsanoğlu huzur bulamayacaktır.” Dr. Albert Schweitzer

“Bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişmişliği hayvanlara nasıl davrandığına bakarak anlaşılabilir.” Mohandas Gandi

Kapsamlı Demokrasi – ID’nin temel hedefi ekolojik demokrasiyi ve toplumun doğayla yeniden entegrasyonunu sağlamaktır. Her ne kadar kuramsal, etik ve politik bir açık olarak Kapsamlı Demokrasi-ID’de görünse de bu problemin büyük bir bölümü hayvan hakları/özgürlüğü meselesine katılmayı gerektiriyor. Hayvan haklarının sömürüyü, eşitsizliği ve adaletsizliği kınayan ID ve diğer Sol hareketlerine bir manada meydan okuduğu ortada; ekolojik sürdürülebilirliği desteklerken sosyal analizin holistik modellerini de savunuyor ve bunu yapmanın koşulu olarak hayvan ve insan özgürlüğü arasındaki karşılıklı bağların kabul edilmesini gerektiriyor. Bir türün bir diğer türün sırtından geçinerek özgürleşmesi sadece bir özgürlük hareketinin etik prensiplerine burun kıvırmakla kalmıyor, pratik olarak da onunla çelişiyor. Toplum ve doğa, demokrasi ve ekoloji arasındaki ilişkileri analiz etmeye çabalayan taslaklar kaçınılmaz olarak “doğa” kavramlarının hayvanları es geçerek fiziksel çevre ve ekosistemlerle sınırlı olacaktır. Bu tür görüşler sadece keyfi etik ve ahlaki sınırlamalar koymakla kalmaz ekolojiyi anlama çabalarını da başarısız kılar. Ekolojik hatalar iki adettir: 1- fabrika çiftçiliğinin ve genel olarak hayvancılığın günümüzün temel çevre sorunları arasındaki yerini anlama konusunda başarısız olurlar, burada küresel ısınma ve yağmur ormanlarının yok olmasındaki paylarını saymıyoruz bile, 2- Fiziksel ekosistemlerin kendine yeterli organik hayattan bağımsız yapılar olmadığını, birçok türe bağımlı olduğunu görmeyi beceremezler.

ID perspektifinden hayvan özgürlüğüne gıda ve araştırma sektörlerine saldıran kapitalist büyüme ekonomisinin büyük sektörlerine meydan okuyan bir dinamik sosyal hareket olarak bakmak mümkündür. Hayvan Özgürlüğü Hareketi belki de bugün kapitalist mantık ve ekonomilerin en ciddi eleştirisidir, sosyal ve doğal dünyalardan çıkar sağlanması ve bu yerlerin yok edilmesi konusunda güçlü bağlar ortaya serer. Küresel ve antikapitalist bir güçtür. Eğer Hayvan Özgürlüğü Hareketi daha büyük bir halk desteği elde edebilseydi, kapitalist para krizine yol açabilirdi çünkü insan sağlığı ve tıbbi bakım konusunda ilerleme kaydetmeye çalışılıyor. Genellikle Hayvan Özgürlüğü Hareketi kültürel paradigmada bir kayma meydana getirme etik ufukları hayvanları da kapsayacak şekilde genişletme ve insan türü kimliğini ekolojik krizdeki varlığı belirgin olan hakim paradigmadan uzak tutabilme potansiyeline sahip.

Hayvan özgürlüğünün en büyük katkıyı tek konu odaklı olmayı reddederek daha geniş bir anti-kapitalist hareketin parçası olmayı başarmasında bulabiliriz. Elbetteki bu durum bütün Hayvanları Savunma Hareketi için söylenemez, bu savunma hereketi daha çok her türden politik yönelimleri olan- apolitikten muhafazakara ve liberallerden radikal anarşistlere- insanları bir araya getirme gibi bir derdi olan “popüler bir cephe” olarak görülebilir. Fotopoulos şöyle söylüyor, ” Ama bana göre bu haklar felsefesi vb meselelerden sistem karşıtı bir bilinçlilik çıkarrmak isteyenler için en temel zayıflıktır”.

Hayvan Özgürlüğü hiçbir şekilde demokrasi ve ekoloji için yeterli değildir, ama ekonomik, sosyal, kültürel ve psikolojik bir değişim için gerekli bir koşuldur. Hayvan refahı/hakları insanları hayvanlarla merhametli ilişkiler kurulmasını ister ama genel politik ve dünya görüşleri kapitalist, sömürü yanlısı, cinsiyetçi, ırkçı olabilir. Kapitalist ekonomi ve devleti eleştirmeksizin derin ve geniş bir bilinçlilik gerektiren daha geniş bir eleştiriden mahrumdurlar. Solcuların kendi türcülüklerinden bihaber olması gibi bir çok hayvan savunucusu da kapitalist ve devletçi ideolojileri yeniden üretmektedir.

Ancak Hayvanları Savuna Hareketinin- refah, haklar ve özgürlük- bütün yönleri insan düşüncesi ve kültüründe büyük bir değişime yol açtığı, bir çok biçimde hayvanların çıkarlarının artık korunduğu ve saygı gördüğü söylenebilir. Sivil haklar mücadelelerinin ahlaki gelişmelere yol açıp bir çok insanı ırkçılıkla alakalı ayrımcılık ve önyargılardan kurtulmaya zorlaması gibi onyılalrdır Hayvanları Savunma Hareketinin de sayısı giderek artan sayıda insanı türcülükle alakalı yanlış bilgileri ve hayvanlara yönelik önyargıları bir kenara bırakma yönünde ikna ettiğini söyleyebiliriz. İnsanların hayvanlara olan hakimiyeti ve kriz(sosyal, etik ve çevresel) arasındaki derin ilişki ortaya koyuyor ki insan dünyasının doğaldünyayla alakası söz konusu olduğunda ALF gibi gruplar insanın insanla, insanın hayvanla ve insanın doğayla olan yeni ilişkisini açıkça ortaya koymak için benzersiz bir konumda bulunuyorlar.

Hayvan özgürlüğü mücadelesi bütün insanların kafa yapılarında, değerlerinde, eylemlerinde, alışkanlıklarında radikal değişiklikler gerektiriyor, ayrıca sosyal kurumların ve ekonomik sistemlerin de sömürücü pratiklerinden koparak yeniden yapılandırmasını şart koşuyor. Ekolojik demokrasinin hedefi milyarlarca hayvan despot insanların eli altında olduğu sürece belirsiz bir haldedir.

Hayvan özgürlüğü felsefesi insanları hükmeden efendiler ve doğanın sahipleri olarak gösteren kimliklere ve dünya görüşlerini yıkar ve hayvanlarla ve doğayla yeni ilişkiler geliştirmenin yeni yollarını gerekli kılar. Hayvan özgürlüğü, insanların – modern öncesi, modern, Batılı ya da Batılı olmayan- Homo sapiens onları 2 milyon yıl önce avlamaya başlayalı beri hayvanlar üzerinde sahiplik iddiasında olduğu ve tarım toplumlarının doğuşuyla bir egemenlik patolojisine dönüşen iktidarına yönelik doğrudan bir saldırıdır.

Diğer türler için özgürlük arayan bu yeni mücadele hakları, demokratik bilinci, psikolojik büyümeyi ve biyolojik bağlılığı/bağımlılığı tarihte daha önce görülmemiş bir biçimde geliştirme potansiyeline sahiptir.

Ahlaki evrimdeki yeni adım bu gezegen üzerindeki sayıca çok olan bir türü diğer türün şiddet dolu kamçısından kurtarmaya yarayacak olan bu son kölelik biçimini ortadan kaldırmaktır. Günümüzün ahlaki gelişimi insanın üstün olduğu fikrinin artık önceden erkeklerin ve beyazların üstün olduğu fikrine olduğu gibi çöpe atılmasını gerektiriyor. Hayvan özgürlüğü insanların hümanizmin alakasız sınırlarını aşarak etik düşünce anlamında kaliteli bir sıçrayış gerçekleştirmesini talep ediyor, böylece ahlaki çıtayı akıl ve dil sahibi olmaktan öznelliğe ve hissedebilme yeteneğine yükseltmiş oluyor.

Hayvan Özgürlüğü, insanların yavaş yavaş hiyerarşi, eşitsizlik ve her türden ayrımcılığın keyfi, temelsiz ve hatalarlar dolu uygulamalar olduğunu idrak ettiği geniş bir tarihi öğrenme sürecinin zirve noktasıdır. Ahlaki gelişim bir grubun diğer bir gruba olan üstünlüğünü meşrulaştırmaya çalıştığı bütün mitlerin sırlarının ortaya çıktığı ve yapıbozuma uğradığı bir süreçte meydana gelir- eski ataerkillik krallara atfedilen o ilahi haktan Sosyal Darwinizme ve türcülüğe dek-. Ahlaki gelişim hiyerarşik vizyonların eşitlikçi vizyonlarla yer değiştirip daha geniş ve daha kapsamlı bir etik toplum geliştirebilmesi dinamikleriyle ilerler.

Kadınları, siyahları ve diğer ezilmiş grupları ezmek için kullanılan gerekçelerin mantıksızlığını ve mazur gösterilemezliğini idrak etmiş olarak toplum türcülüğün de bir başka ayrımcılık ve baskı biçimi olduğunu anlamaya başlıyor. Demokrasiyi ve hakları baş tacı ederken hissetme yeteneğine sahip milyarlarca canlıyı ve zeki hayat türlerini köleleştiren bir sistemi destekleyen Solcuların büyük tutarsızlığı bir şekilde milyonlarca siyahı köleleştirirken bir yandan da İnzgiliz tiranlığını protesto eden Amerikalı sömürgecileri andırıyor.

Zulmün ortak yönleri, insanın ahlaki bilinçliliğinin tarihini anlatabilmemize ve kültürümüzde ahlaki gelişimin ortaya çıkışının haritasını ortaya koyabilmemize yardım ediyor. Bu eğri hakların yavaş yavaş evrenselleşmesinde de görülebilir. Tecrübe ve zulmün benzerliklerini kavrayarak bizler iktidarın doğasına dair bir içgörü elde ediyor, ahlaki toplumun genişlemekte olan sınırlarını fark ediyor, ve ekolojik ve türcü olmayan ilkelere dayalı olduğunu ve evrensel adalete dayanan bir ilerleme ve medeniyete dair yeni bir vizyon elde ediyoruz.

İnsan, hayvan, ve dünya özgürlüğü hareketleri arasındaki bağlantıları ortay akoymak elbette ki inanılmaz derecede zor olacaktır, ama bu göreve her taraftan kişilerce el atılması gerekiyor. Solcu hümanistlerin asla türcülüğü yenememe ve hayvan özgürlüğünün manası ve geçerliliğini kavrayamaması veya etik veganlara dönüşememe gibi bir ihtimalin var olması gibi, hayvan hakları hareketinin de hayvan özgürlüğü mücadelesini küresel kapitalizm bağlamında idrak edememesi mümkündür.

İnsan/hayvan özgürlüğü hareketlerinin derin farklılıklar olacaksa da birbirinden öğrenecek çok şeyi var. Kapsamlı Demokrasi tarafındakilerin hayvan özgürlüğü hareketindekilere kapital mantığı ve küresel kapitalizm hegemonyasını ile alakalı öğretecek çok şeyi olması gibi, kendilerinin de hayvan özgürlüğü etiği ve politikalarından öğrenecek çok şeyleri var. Solcu radikaller Hayvan Özgürlüğü Hareketindeki antihümanist elementleri yatıştırabilir, benzer şekilde Hayvan Özgürlüğü Hareketi Sol’un türcü önyargıları yenmesine ve daha merhametli, zulümden uzak ve çevreye uyumlu bir hayat tarzı benimsemesine yardım edebilir.Ortak bir nokta ve bir ayrım noktası da araçsalcılığın eleştirisi ve insanın hayvanlar üzerindeki egemenliğinin eleştirisi – bu da genel olarak doğanın egemenlik altına alınmasının bir parçasıdır zaten- ve insanın insan üzerindeki hakimiyetinin eleştirisi noktasında olabilir. Bu tür bir konuşma, diyalog, veya yeni ittifak politikası elbette Sol’un hümanizmin zincirlerinden kurtulup gülünç olmaktan uzaklaşarak bir itibar noktasına varması ve hayvan hakları/özgürlüğünün önemini kavramasına bağlıdır.

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/01/10/devrimi-yeniden-dusunmek-hayvan-ozgurlugu-insan-ozgurlugu-ve-solun-gelecegi-2/

January 25, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

   

%d bloggers like this: