ecotopianetwork

Kalkınma Masalları ve Madencilik – Mebruke Bayram

Küresel kapitalizmin yoksul halklara kurduğu sömürü tuzakları saymakla bitmez. Son yıllarda yoksul ülkelerin suyunu, havasını hatta gen kaynaklarını paraya tahvil etmek için icat edilen binbir türlü hinlikle karşılaştık. Sözü edilen hinliklerin tarihi çok eskilere uzanmıyor, ancak kazanç hırsı uğruna binbir türlü entrikanın en eski tarihlerden bu yana uygulandığı bir alan var; yeraltı kaynakları. Yeraltı kaynaklarının çıkarılması ve paylaşılmasında tarihten bu yana yaşananlar, kâr odaklı çarpık bakışın doğal kaynak talanını nerelere vardırabileceğinin de kanıtı.

Dünya üzerindeki etkisi artık herkesçe bilinen meşhur sacayağı; IMF (Uluslararası Para Fonu), DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) ve Dünya Bankası’nın neredeyse ulusaşırı şirketlerin işlerini kolaylaştırmaktan başka bir meşguliyeti yok. Sözü edilen kuruluşların çeşitli anlaşmalar yoluyla dayattığı politikaların dünyanın dört bir yanındaki yoksul halklar üzerindeki sömürüyü nasıl kurumsallaştırdığı artık herkes tarafından bilinen bir gerçek. Yoksul ülkelere dayatılan MAI, GATS, TRIPS, TRIMS vb. anlaşmalar, bunlara uyumlu olarak yapılan çeşitli yasal, ekonomik düzenlemeler ve “kalkınma” maskesinin ardına saklanılarak yapılan çeşitli uygulamalar yoksul ülkeleri yeraltı kaynaklarının çıkarılması, işlenmesi ve ticareti konusunda ulusaşırı şirketlerin arayıp da bulamayacağı bir cennet haline getirmiş durumda.

Yoksul ülkelerin ulusaşırı şirketler tarafından ucuz emek cenneti olarak kullanıldığı zaten eskiden beri biliniyor. Ucuz emeğin yanına bir de düşük çevre standartlarını eklememiz gerekiyor. Madencilik faaliyetleri yüzünden yoksul ülkelerin doğası zenginlerin çöplüğü olmaya mahkûm ediliyor.

Madencilik çevreye en fazla zararı veren sektörlerin başında geliyor. ABD Çevre Koruma Kurumu EPA tarafından 2000 yılında açıklanan bir envantere göre ABD’de tüm endüstri kuruluşlarının çevreye saldığı zehirli atıkların yüzde 47’si maden işletmelerine ait. Bunların büyük bir bölümü altın, gümüş ve bakır madenciliği yapan işletmeler tarafından üretiliyor. Çevre koruma konusunda sıkı kuralların uygulandığı gelişmiş ülkelerden birinde durum böyleyse, bu konudaki kanunların oldukça zayıf olduğu yoksul ülkelerde neler yaşandığını tahmin etmek zor değil.

Durum yalnızca çevresel felaketlerle de sınırlı değil. Madencilikle meşgul olan kuruluşların uluslararası finans faaliyetleriyle arası oldukça iyi. Özellikle yoksul ülkelerde yürütülen madencilik faaliyetlerinin önemli bir bölümünü oluşturan altın madenciliği alanında çalışan firmalar çeşitli spekülasyonlar, borsa işlemleri, türev piyasaları vb. alanlarda binbir türlü hinliğe başvurarak fiyatları kendi lehine belirliyor, madenin değerinin çok çok üzerinde paralar kazanıyor. Yoksul ülkeler, yeraltı kaynaklarının talan edilmesinin yanı sıra bir de sözü edilen finans işlemleri yoluyla katmerli sömürüye uğratılıyor.

Yerin altında bulunan çeşitli maddelerin çıkarılması, işlenmesi ve ticaretinde yaşananları incelemek, bugün “Üçüncü Dünya Ülkeleri” olarak anılan yoksul ülkelerin nasıl üçüncü sıraya itildiğini anlamak açısından yararlı olabilir.

Madenciliğin karanlık tarihi

Ekonomist Selim Yılmaz’ın verdiği rakamlara göre; 1960’lı yılların sonlarına kadar azgelişmiş ülkelerde çıkarılan madenlerden elde edilen net gelirin yüzde 70’i ulusaşırı şirketlerce ülke dışına taşındı.

Örneğin; 1800’lü yılların sonunda dünyada bulunan bakır madeninin yüzde 60’ını barındıran Şili, 20. yüzyılın ilk yarısında ABD’li şirketlerin ele geçirme oyunlarına sahne oldu. Araştırmacı Girvan’ın verdiği rakamlara göre; 1935-1969 yılları arasında maden üretimi yapan ABD’li şirketler, çıkardıkları madenden elde ettikleri kârın yüzde 91’ini kendi ülkelerine taşıyor, yalnızca yüzde 9’unu yatırım, yenileme vb. işler için Şili’de kullanıyorlardı.

Bir başka örnek de Peru’dan. Peru’da maden işletmeciliği yapan Amerikan şirketlerinin 1950-1970 yılları arasında ülkelerine götürdükleri para 790 milyon dolardı. 1980’li yıllarda bu rakam 669 milyon doları buldu. Sözü edilen şirketlerin aynı dönem içerisinde Peru’da yaptıkları yatırım yalnızca 284 milyon dolardı.

Ulusaşırı şirketler genellikle yerleştikleri ülkede madenlerin en kolay çıkarılabilecek kısmını seçip 5-10 yıl içerisinde alıp götürdüler. Madenlerin daha zor çıkarılabilen ancak çıkarılandan daha büyük bir hacmi ifade eden kısmını da kullanılamaz hale getirdiler. Zehirli atıklar çoğunlukla hiçbir arıtma ve güvenlik işlemine tabi tutulmadan olduğu gibi bırakıldı.

Madencilik faaliyetlerinden yoksul ülkelerin yanına kâr kalan ucuz emek sömürüsü ve talan edilen çevre oldu. Yaratılan çevre kirliliği madencilik yapılan bölgeleri yaşanamaz hale getirdiği için birçok bölgede yöre halkı göç etmek zorunda kaldı.

Bazı ülkelerde milyonlarca kişinin geçim kaynağı durumunda olan el emeği madencilik zorla yok edildi. Yerine getirilen yüksek teknoloji madenciliği cevherlerin kaymak tabakasını tüketip geri kalan kısmını kullanılamaz hale getirdikten sonra arkasında dev çukurlar ve zehirli atık yığınları bıraktı.

Dünyadaki yoksul ülkelerde yapılan madencilik faaliyetlerinin önemli bir kısmını oluşturan altın madenciliğiyle meşgul şirketler kirli kazançlarını yalnızca madenin değerinden değil çeşitli spekülasyonlardan ve piyasa hinliklerinden edindikleri için bulundukları ülkenin huzurlu ve barış içerisinde olmasını, ekonominin istikrarlı olmasını istemediler. Savaşlar, istikrarsızlıklar, kan, gözyaşı ve sömürü üzerinden kâr etmenin çeşitli yollarını ürettiler.

Genellikle güney yarımkürede bulunan yoksul ülkelerde bir talan şeklinde sürdürülen madencilik faaliyetlerinin sonucunda pek çok maden artık kolay çıkarılabilir seviyenin altında kaldı ve ekonomik olarak kârlı olmaktan çıkmaya başladı. Bunun sonucunda yeni madencilik alanları arayışı kaçınılmaz hale geldi.

Küreselleşme ve madencilik

Dünya Bankası, IMF, DTÖ gibi kuruluşların yoksul ülkelere ne çeşit dayatmalarda bulunduklarından söz etmiştik. Sözü edilen dayatmalar sonucunda yaklaşık 20 yıllık bir süreçte 100’ün üzerinde ülkede madencilik yasaları değiştirildi. Yaklaşık 50 ülke doğal kaynaklarının işlenmemiş olarak satışından elde edeceği gelire muhtaç duruma düşürüldü. 2000’li yılların başında IMF ve Dünya Bankası’nın başlattığı “Madencilik ve Kalkınma” kampanyasının sonucunda ulusaşırı şirketler yeni tatlı kazanç kapıları bulmaya başladı.

Jeoloji mühendisi Tahir Öngür’ün verdiği rakamlara göre; dünyada 100’den fazla ülkede madencilik yapılıyor. “Madenci ülke” diye nitelendirilebilecek 56 ülkede yaklaşık 4 milyar insan yaşıyor. Bu insanlardan 3,5 milyarı azgelişmiş ülkelerde bulunuyor. Dışsatımlarında madenciliğin payının yüzde 50’den fazla olduğu ülkelerin 90’lı yıllardaki kalkınma hızı (eksi) yüzde 2,3.

Prof. M. Ross’un 2001 tarihinde yayınladığı madencilik ve yoksulluk arasındaki bağlantıyı inceleyen çalışmasına göre: Madenciliğe bağımlılık yoksullukla doğrudan ilişkili. Madenciliğe bağımlı ülkelerde yaşam standartları çok kötü, çocuk ölüm oranları çok yüksek, gelir adaletsizliği çok fazla, ekonomik krizlere karşı duyarlılık çok yüksek, askeri harcamalar çok yüksek, yolsuzluk ve iç çatışmalar çok fazla.

Türkiye ve madencilik

Kapitalist küreselleşmenin madencilik alanındaki saldırılarından elbette Türkiye de nasibini alıyor. 1980’de alınan 24 Ocak kararlarından bu yana ulusaşırı şirketlerin çıkarlarını gözeten çeşitli politikaların uygulandığını biliyoruz. Ulusaşırı sermayenin ülkeye girişini ve serbestçe dolaşımını kolaylaştıran bu politikalar madencilik alanında da etkili oldu.

1985’te çıkarılan Madencilik Yasası yerli ve yabancı sermayeye önemli imtiyazlar tanıyordu. MTA (Maden Tetkik Arama), Etibank gibi kuruluşlar işlevlerinin kısıtlanması ve özelleştirmeyle iş göremez hale getirildi. 1994’te çıkarılan, yap-işlet-devret modelini getiren yasayla devletin yetki alanındaki madenlerin işletilmesinin özel sektöre devredilmesinin yolu açıldı. Madencilik Yasası’nda 2004 yılında yapılan değişikliklerle birlikte ormanlar, özel koruma bölgeleri, milli parklar, tarım ve mera alanları, sit alanları, su havzaları, kültür ve turizm koruma bölgeleri vb. pek çok alan madencilik faaliyetlerine açıldı. Değişikliğin ardından hiçbir incelemeye tabi tutulmadan arama izni alabilen madencilik şirketleri izin süreci içerisinde rezervin yüzde 10’unu üretip satabilir hale geldi. Maden işletmesinden alınacak vergiler hesaplanırken yalnızca şirketin beyanı esas alınmaya başlandı.

Yasaların halkın değil şirketlerin çıkarlarını koruyacak şekilde düzenlenmesinin ardından Türkiye’de pek çok bölgede var olan hukuk dahi çiğnenerek çevreyi altüst eden madencilik faaliyetleri yapılmaya başlandı.

Sözü edilen faaliyetler içerisinde altın madenciliği öne çıkıyor. Cumhuriyet gazetesinin Ekim 2008 tarihli bir haberine göre; Türkiye’de ulusaşırı 12 altın şirketi 9 farklı ilde 17 farklı yörede altın çıkarıyor. Altın çıkarılan çoğu bölgede halk maden şirketlerinin çevrede yıkım yaratan faaliyetlerine karşı güçlü bir direniş sergiliyor. Bütün bunlara rağmen şirketler çoğu kez hukuku hiçe sayarak faaliyetlerine devam ediyor.

Eski Orman Bakanı Osman Pepe’nin 16 Kasım 2007’deki açıklamaları durumun vahametini kanıtlıyor: “Bu kanunla Türkiye’de doğayı tabiatı korumak mümkün değil. Anasına kızan evden çıkıp taş ocağı ruhsatı alıp şehrin ormanının en güzel yerinde arama yapıyor. (…) Bu kanunla yola devam edilirse arama yapan işletmeler mantar gibi biter. İş çığrından çıkmadan bu kanun değiştirilmeli.”

Kalkınma propagandası kime yaradı?

Küresel kapitalizmin savunucularınca yoksul ülkeler için sihirli bir kalkınma hamlesi olarak propaganda edilen madencilik faaliyetleri çoğunlukla madencilik yapan şirketlerin “kalkınmasına” yaradı. Yoksul halkların zenginliği madenci şirketlerin kasasına aktı. Uzun yıllar boyunca madencilik faaliyetlerine sahne olmuş ülkelerin adını saymak dahi madenciliğin kalkınmada ne kadar işe yaradığını kanıtlamaya yeterli: Papua Yeni Gine, Fiji, Fildişi Sahili, Mali, Zimbabve, Zambia, Zaire, Kolombiya, Şili, Uruguay…

Dünyanın birçok bölgesinde kan, gözyaşı ve sömürünün adı olan madenciliği bize bir kalkınma masalı olarak sunmaya çalışanların kimler olduğunu iyi ayırt etmemiz gerekiyor. Kirli kazanç kapılarının kapanmasını istemeyenler kendi çarpık, yalnızca kâra odaklı bakış açılarını tüm dünyaya benimsetmeye çalışıyor. Her türlü doğal kaynakta olduğu gibi yeraltı kaynaklarında da sorun bu kâr odaklı çarpık bakışla başlıyor. Doğal kaynakların birilerine ait olabilen, alınıp satılabilen bir metadan ibaret olarak algılanması onlar üzerinden kazanç sağlayanların işine geliyor.

Yerin altındaki ve üstündeki bütün doğal kaynakların dünya üzerinde geçmişten günümüze yaşamış olan tüm canlıların ortak mirası olduklarını unutmamamız gerekiyor. Herkese ait olan ve aynı zamanda hiç kimseye ait olmayan bu kaynakların metalaştırılarak ticarete tabi kılınması, her şeyin piyasa kurallarına indirgenmesi sömürüyü de beraberinde getiriyor. Kan, gözyaşı ve sömürüyü engellemenin yolu, doğal kaynakların dünya üzerinde yaşayan tüm canlılar tarafından adil bir şekilde paylaşılmasını sağlamanın yollarını aramaktan geçiyor.

Kaynaklar:

– Selim Yılmaz, Altının Ekonomik ve Hegemonik Boyutları, Kimya Madenciliğine Karşı Sivil İnisiyatif, http://www.ceterisparibus.net/dunya/kuresellesme.htm
– Cem Doğan, Kaz Dağları – Siyanürlü Altın Madenciliği, http://www.ekolojistler.org.
– Tahir Öngür, Yeraltı Kaynakları ve Sosyalist Kalkınma, Jeoloji Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, http://www.antimai.org/bs/tongursosk.htm
– Aykut Küçükkaya, Altında Yabancı Kuşatması, Cumhuriyet, 1 Ekim 2008.
– Prof. Dr. İsmail Duman, MAI’nin Madencilik Boyutu, http://metalworkers.tripod.com/yayin/mai7.htm

http://toplumsalozgurluk.com/index.php?option=com_content&task=view&id=413&Itemid=76

http://mebrukebayram.blogspot.com/2010/05/kalknma-masallar-ve-madencilik.html

February 11, 2011 Posted by | anti-kapitalizm | 1 Comment

Araba depoları mı doyacak, yoksullar mı? Mebruke Bayram

Alternatif enerji kaynakları arasında en çok sözü edilenlerden biri biyodizel ve biyobenzin. Biyobenzin arpa, buğday, mısır gibi bitkilerden üretiliyor, biyodizel ise kanola, ayçiçeği, soya, aspir gibi yağlı tohumlardan. Tüm dünyada çevre dostu ve yoksul ülkelerin petrole bağımlılıktan kurtuluş umudu olarak sunulan bu yakıtlar ülkemizde de “yurtsever benzin” adıyla meşhur oldu. Tüm bu ünvanları ne kadar hakettikleri ise epey tartışmalı.

Enerji kaynakları ile ilgili tartışmalar uzun zamandır dünya gündeminin ilk sıralarını meşgul ediyor. Dünyadaki petrol rezervlerinin bir sınırı var, ve her geçen gün o sınıra biraz daha yaklaşıyoruz. Üstelik petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtların yarattığı ekolojik sorunlar görmezden gelinemeyecek boyutlara ulaştı. Küresel ısınmanın bir felaket filmi senaryosu değil, gerçek olduğu inkâr edilemez hale geldi.

Sinekten yağ çıkarma dahil hiçbir kazanç kapısını es geçmeyen kapitalist tekellerin bu tablodan bir proje çıkarmaması mümkün mü? Üretici birlikleri ve kooperatifler tarafından yıllardır tarım makinelerinde kullanılmak üzere sessiz sedasız üretilen ve tarımsal alanın dışında pek bilinmeyen, yakın zamana kadar yerel pazarların dışına çıkmamış olan biyodizel ve biyobenzin birdenbire dünyamızın kurtuluş umudu haline geliverdi. Biyoyakıt alanına büyük şirketlerin girmesiyle birlikte baş döndürücü üretim artışları yaşanmaya başladı, üretim merkezileşmeye başladı ve ufukta dev bir pazar belirdi.

Ortada böyle bir potansiyel varken bir propaganda mekanizmasının devreye girmemesi pek mümkün değil. İddiaya göre bu yakıtlar; diğerlerine oranla daha çevreci, daha yeşil, doğal kaynakları daha çok koruyor, üstelik de “gelişmekte olan” ülkelere “ekonomik avantajlar” sağlıyor.

“Ekonomik avantajlar” nasıl sağlanıyor?
Avrupa, 2010’a kadar karada kullanılan araçların yakıt ihtiyacının %5,75’ini, 2020’ye kadar da %20’sini biyolojik kaynaklardan karşılamayı planlıyor. ABD ise yılda 35 milyar galon biyolojik yakıt üretmeyi hedefliyor. Söylenenler kağıt üzerinde şık duruyor. Yalnız şöyle bir sorun var; bu planlar uygulandığında Avrupa’nın ekilebilir topraklarının %70’i, ABD’de ise mısır ve soya mahsulünün tamamı biyolojik yakıt üretimine ayrılmak zorunda. Başka bir deyişle; ABD’nin mısır ve soya üretiminin tamamı biyobenzin ve biyodizel üretimine ayrılsa bile ülkenin benzin ihtiyacının ancak %12’si, dizel ihtiyacınınsa %6’sı karşılanabiliyor. Benzin ve dizel ihtiyacının tamamı bitkilerden karşılandığında ABD yüzölçümünün %38’inin mısır üretimine %236’sının soya üretimine ayrılması gerekiyor. Bu, gıda sistemini yerlebir etme pahasına hayata geçirilemeyeceğine göre üçüncü dünya ülkelerine yönelmek kaçınılmaz hale geliyor.

ABD’den Food First (Gıda ve Kalkınma Politikaları Enstitüsü) Direktörü Eric Holtz Giménez bir makalesinde açıklıyor: Endonezya ve Malezya, Avrupa biyodizel pazarının %20’sini karşılayacak düzeye ulaşmak için palmiye dikimini artırıyor. Brezilya’da tarıma elverişli toprakların biyoyakıt üretimine ayrılan kısmı İngiltere, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’un toplam yüzölçümüne eşit. Brezilya’da tarıma açılan araziler nedeniyle Amazon’un yağmur ormanları hızla yok oluyor. Endonezya’da palmiye ekimi nedeniyle kaybedilen orman alanı 2020 yılında 16,5 milyon hektara ulaşacak. Bu, İngiltere büyüklüğünde bir alana tekabül ediyor. Dünyada palmiye yağı üretiminde birinci olan Malezya’da tropikal ormanların %87’si kaybedildi. Her yıl %7’lik bir kayıpla ormanlar tarıma açılmaya devam ediliyor.

“Ekonomik avantajlar”ın gerçek olup olmadığı da tartışılır. NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) nedeniyle gümrük duvarları kaldırılan Meksika, tükettiği mısırın %30’unu ABD’den ithal ediyor. Biyobenzin üretiminde kullanılan etanol ihtiyacı arttıkça Meksika’daki mısır fiyatları da yükseliyor. Mısır fiyatlarıyla birlikte halkın en temel gıda maddesi olan tortilla fiyatları görülmemiş seviyelere ulaştı.

ABD’de de benzer bir fiyat artışı yaşanıyor. Bu sene ikinci dünya savaşından bu yana görülmemiş kadar çok mısır üretiliyor. Hasadın yaklaşık beşte biri etanol üretiminde kullanılacak. Bush’un son Latin Amerika gezisinin en önemli konularından biri de etanoldü. Gezinin duraklarından biri olan Brezilya ile yeni bir etanol anlaşması yapıldı. Gezi sırasında yaşanan Bush’a yönelik protestoların konularından biri de etanol ve yükselen mısır fiyatlarıydı.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) “Gıda Görünümü” raporuna göre, hububat fiyatları son 10 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Yükselen fiyatlar nedeniyle 36 ülke “gıda krizinin” eşiğinde. Raporda 2007 yılında dünyada gıda maddelerini ithal etmek için harcanacak paranın 400 milyar doları aşacağı belirtiliyor. Bu bir önceki yıla göre %5 oranında artış anlamına geliyor. Bu yıl azgelişmiş ülkelerin gıda ithalatına harcayacağı para %9 oranında artacak. Fiyatı en fazla yükselen gıda maddeleri ise %13 ile biyoyakıt üretiminde kullanılan bitkisel yağlar ve iri taneli hububat. FAO, biyoyakıta artan talep nedeniyle vatandaşlarını beslemek için mücadele eden yoksul ülkelerin yükünün daha da arttığını belirtiyor.
Dünya Sağlık Örgütü de (WHO) birkaç ay önce benzer bir rapor yayınlayarak biyoyakıtların küresel ısınmanın azalmasına yardım edeceğini, kırsal bölgelerde istihdam sağlayacağını, ancak ciddi çevre sorunları ve gıda fiyatlarının yükselmesi sonucu açlığın ortaya çıkması gibi tehlikeler yaratabileceğini açıklamıştı.
Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Örgütü’nün (IFPR) açıklamasına göre, temel gıda maddelerinin fiyatı 2010’da %20 ila %33 oranında artacak. Temel gıda maddesi fiyatlarındaki %1’lik bir artış 16 milyon insanın açlık sınırının altında kalması anlamına geliyor.

Biyoyakıtlar gerçekten çevre dostu mu?
Biyoyakıtların üretiminde yararlanılan bitkiler fotosentez yaparak atmosferdeki sera gazlarını yok ettiği ve fosil yakıt tüketimini azalttığı için çevre dostu olarak ilan ediliyor. Ayrıca bu maddelerin kullanımı sırasında fosil yakıtlara göre daha az sera gazı açığa çıkıyor. Ancak bu iddiaları doğrulayabilmek için bitkilerin üretimi sırasında kullanılan sentetik kimyasallar, ormanların yok edilmesi, aşırı su tüketimi vb. faktörleri gözardı etmek gerekiyor.

Yakıta yönelik endüstriyel tarım, petrol kökenli sentetik gübrelerin kullanımını da artıracak. Sözü edilen gübrelerin tüketimi dünyadaki biyolojik azot miktarını artırıyor. Bu durum küresel ısınma açısından karbondioksitten 300 kez daha tehlikeli bir sera gazı olan nitrat oksidin yayılmasına yol açıyor. Ayrıca bir litrelik etanol üretimi için 3 ila 5 litre temiz su kullanılıyor ve 13 litre su kirletiliyor.
Biyoyakıt üretiminde kullanılan kanola, soya, mısır vb. bitkilerin büyük oranda genetiği değiştirilmiş bitkiler olması da bu konudaki soru işaretlerini artırıyor. Gıda, tohum, genetik mühendisliği gibi alanlarda çalışan tekellerle petrol ve otomotiv alanında çalışan tekellerin yaptıkları ortaklık anlaşmaları niyetin ne olduğunu apaçık belli ediyor. Sözü edilen tekellerin yaptığı yatırımlar, özel finansmanlar ve bağışlar biyoyakıt üretiminde kullanılan bitkilerin genetiğinin daha çok etanol ve biyodizel elde edilebilir hale getirilmesine yönelik araştırmaları destekler nitelikte. Gıda maddeleri için harcanan her beş doların dördünü kazanan tahıl tekellerinin bu projelerden büyük beklentileri var.

Örneğin, Meksika’daki tortilla fiyatlarıyla ilgili krizi fırsat bilen Özel Sektör Ekonomik Araştırmalar Merkezi’nin (CEESP) yayınladığı bir “araştırma” Meksika’nın krizden kurtulmasının tek yolunun biyobenzin ihtiyacını karşılamak için genetiği değiştirilmiş mısır üretmesi olduğunu söylüyor. Sözü edilen “araştırma”da mısır bitkisinin anavatanında genetiği değiştirilmiş mısır üretimenin ne gibi tehlikelere yol açacağına dair bir açıklama elbette yok.

Türkiye’nin biyoyakıt üretiminde durumu nasıl?
Türkiye’de biyodizel üretim kapasitesi 1,5 milyon tonu aştı. Son yıllarda biyodizel üretimi görülmemiş bir hızda ilerlerken bu alanda 90’a yakın yeni firma faaliyete başladı. Türkiye yıllık üretim kapasitesi açısından Avrupa’da 2. sırada bulunuyor. Bu durum yağlı tohum ürünleri ithalatının büyük boyutlara ulaşması sonucunu doğurdu. Türkiye’de yıllık 35 milyon ton olan petrol tüketiminin %2’sinin biyodizel ile karşılanması durumunda dahi 700 bin ton yağ gerekiyor. Ancak her yıl 1 milyar dolarlık yağ ithalatı yapan, yağlık tohum üretimi tüketiminin yarısı kadar olan Türkiye’de biyodizel için yağlık bitki üretmek pek mümkün görünmüyor. Ayrıca yağlık bitkilerin birçoğunun Türkiye ekolojisine uygun olup olmadığı da tartışma konusu. Kuraklıkla ilgili sorunlar bu kadar yoğun yaşanmakta, gıda üretimi yapılan araziler susuzluk çekmekteyken yakıt üretimi için su harcanması pek mantıklı olmasa gerek.
Görünen o ki, ya yağlık bitkiler dışarıdan ithal edilerek uluslararası tarım ve gıda tekellerine para kazandırılacak ya da gıda üretiminde kullanılması gereken araziler araba depolarını beslemeye yarayacak.

Biyoyakıt teknolojileri olumlu yönde kullanılamaz mı?
Dünyada bu konuda pek çok örnek uygulama mevcut. Ancak bu uygulamaların olumlu yanları sistemin dev çarkları arasında kaybolup gidiyor.

AB ve ABD’de biyobenzin ve biyodizel üretip kendi ihtiyaçları için kullanan üretici birlikleri ve kooperatifler var. Tarımda kullanılan makinaların yakıtı için üretim yapan bu kooperatiflerin birçoğu üyelerinin bitkisel ürün artıklarından, arazilerinin bir kısmında yetiştirdikleri bitkilerden ya da atık yağlardan biyoyakıt elde ediyor. Kendilerine ait küçük üretim tesislerini kullanan bu birlik ya da kooperatifler üyelerine getirdiği yağlık tohum vb. karşılığında biyodizel veriyor. Bu tür uygulamalar küçük üreticilerin petrole bağımlılığını azaltıyor.
Biyoyakıtları atık yağların geri dönüşümünde kullanmak da mümkün. Böylece hem enerji elde edilmiş oluyor, hem de ağır çevre tahribatına neden olan atık yağlar geri dönüştürülüyor. Türkiye’de 350 bin ton atık yağ olduğu tahmin ediliyor. Mevzuata göre bunların çevreye salınmadan toplanıp imha edilmesi gerekiyor. Ancak ülkemizde atık yağların ancak %1’i toplanabiliyor. Oysa bu atıklardan biyodizel, gliserin ve sabun üretmek mümkün. Türkiye’deki atık yağların tamamının dönüştürülmesinin tahmini ekonomik değeri 500 milyon Avro.

Gıda üretimi esnasında açığa çıkan sap, yaprak vb. yan ürünlerden, ya da kalite düşüklüğü nedeniyle gıdada kullanılması mümkün olmayan bitkilerden yakıt üretilebiliyor. Bazı üretici birlikleri ve kooperatifler bir araya gelerek oluşturdukları tesislerde ürün artıklarından yakıt elde ediyorlar.
Gıda maddesi olarak kullanılmayan bazı yabani bitkilerden biyoyakıt üretmek de mümkün. Ancak yabani bitkilerin ticarete tabi olmaları, yoğun bir şekilde üretilmelerini, dolayısıyla bambaşka ekolojik sorunları beraberinde getirebilir.

Biyoyakıtla ilgili tartışmalarda ortaya atılan bir başka konu da ekolojik açıdan kötü durumda olan, tarım toprağı olarak kullanılmayan alanlarda üretim yapılabileceği. Brezilya’da yaşananlar bu konuda ne gibi sorunlarla karşı karşıya gelebileceğimizi kanıtlar nitelikte. Brezilya hükümetinin “kötü durumdaki topraklar” olarak tanımladığı 200 milyon hektarlık alan, tropikal orman, otlak ve bataklıklardan oluşuyordu. Mata, Atlantica, Cerrado ve Pantanal bölgelerinde yoksul köylüler ve büyükbaş hayvan yetiştiricilerinin yaşadığı, zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip olan bu topraklar biyoyakıt üretimine ayrılmış durumda. Biyoyakıt üretiminde kullanılan bitkilerin fiyatları yükselmeye devam ettiği müddetçe hangi arazinin iyi, hangi arazinin kötü durumda sayılacağını ticari çıkarlar belirleyecek gibi görünüyor.

Biyoyakıtların dünyaya bir fayda sağlayıp sağlamayacağını anlamak için önce aşağıdaki sorunun yanıtını vermek gerekiyor. Hangisinin doyurulması daha öncelikli; araba depoları mı, insanlar mı?

Ekim 2007

http://mebrukebayram.blogspot.com/2009/08/araba-depolar-m-doyacak-yoksullar-m.html

February 11, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, tarim gida GDO | 5 Comments

   

%d bloggers like this: