ecotopianetwork

Hayvan Ekstremizmi mi? Evet, evet aynen öyle. Casey Suchan

Ekstremist? Şiddet dolu? Terörist? Kesinlikle öyle. Ama biz değil.

Bunların hepsi et, ilaç ve  kürk endüstrilerinin hayvan haklarını savunanları ve eylemcileri tanımlamak  için kullandığı kelimeler. Bu dili kullanmaktan vazgeçiremeyiz onları; ama kendimize karşı bu dili kullanmaktan vazgeçebiliriz.

Bu sözcükleri ait oldukları yere doğru yönlendirmemizin vakti geldi, yani gerçek teröristlere, şiddet ve ekstremizm uygulayanlara, yani hayvanları sömürme endüstrilerinin kendisine. Birbirimizin kullandığı metodlar konusunda fikir ayrılıkları olsa bile buna  şiddet demeyelim. Dile dikkat edelim. İllegal diyelim. Suç diyelim. İyi ya da kötü bir taktik diyelim. 

Elbette samimi düşüncelerinizi açıklayın ama eleştirinizi şiddetin her gün laboratuarlarda, şempanze ve babunlara, maymunlara yapılan, diğer milyonlarca memeliye, meseşa tavşan, fare, sıçan, domuz gibi memelilere ve milyonlarca sürüngene yapılan şey olduğunu söyleyerek bitirin, bu deneylerin gereksiz, mânasız ve kötü, işe yaramaz bir bilim olduğunu söyleyerek bitirin.

Gerçek şiddet; milyonlarca koyunun, ineğin, tavuğun, domuzun, keçinin ,sülün kuşunun, balığın ve bıldırcının merhametten uzak, dehşete düşüren koşullar altında istismar edilip esir edilmesidir.

Ama hepsinin tadı güzel. Ve endüstrinin çıkar marjları temel ve basit bir merhamet duygusundan daha önemli. İşte bu ekstremizmdir.

Gerçek terör ve  şiddet tilki, mink, çinçilla, yaban çakalı, rakun, türü tehlike altında olan ayı ve evcil kedi ve köpeklerin kürkleri için yaşamak zorunda bırakıldıkları şeydir. Lüks ve  kibir duygusu  için.

Ekstrem olan şey; gezegenimizin en nefes kesici, entelektüel ve sosyal anlamda en gelişmiş yaratıklarını, filleri, balinaları ve  yunusları sirklerde ve su parklarında esir etmek ve bizi eğlendirmelerinden zevk alıyoruz diye onları bizler  için performanslar ortaya koymaya zorlamamızdır.

Ekstremizm sırf izlemeyi, seyretmeyi seviyoruz diye bir hayvanın sahip olduğu her doğal içgüdüyü yok eden hayvanat bahçelerinde ortaya koyuyor kendini.

Bu sözcükleri bize yani hayvan sömürüsüne son vermeye kararlı olanlar karşı kullanabilirler. Ama bu düşünceler” güçlü olan haklıdır “ şeklindeki kuşaktan kuşağa aktarılıp modern hayvan endüstri kompleksi tarafından mükemmel bir düzeye ulaştırılmış bir ana fikirin tam da içinden ortaya çıkıyor. Hayvan sömürüsünün çapı ve derinliği öylesine derin ve  kültürel tarihlerimize ve geleneklerimize öylesine derinlere  kök salmış ki bazen sonu gelmeyeceğinden emin oluyor  insan. Bunu ortadan kaldırmak için beraber mücadele etmemiz gerekecek.

Bu sözcükleri aynı ahlâki mücadelede hayvanları savunan insanlara ya da hayvan hakları eylemcilerine karşı kullandığımızda, ilerlemeye sekte vurmuş oluyoruz. Ahlâken haklı olan biziz. Biz hakikati biliyoruz. Hayvan endüstrisi kompleksindeki herkes bunu çok iyi biliyor; bu yüzden sakladıkları şeyi saklıyorlar, bu kelimeleri kullanarak bizi marjinalize ediyorlar ve hareketi yıpratıyorlar. Hayvan hakları için mücadele eden herkes adına bu dili kullanmayı reddetmemizin zamanı geldi, bırakın hayvanları kullanan ve sömüren gerçek teröristler yarattıkları şiddet ve teröre her anlamıyla sahip çıksın.

Çeviri: CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/04/23/hayvan-ekstremizmi-mi-evet-evet-aynen-oyle/

Advertisements

April 29, 2011 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Emily ve Tyke: Direniş Asla Boşuna Değil – Jason Hribal


1995 yılının Kasım ayında Emily kaçtı. 3 yaşındaki inek Hopkinton, Massaschusetts’teki bir mezbaha tesisine henüz gelmişti. Süt ürünlerindeki işinin sonuna geldiğinde Emily’nin yapması gereken  son bir görev kalmıştı: kemik tozu ve biftek haline gelmek. Ancak 1600 poundluk bu ineğin başka planları vardı. Şöyle ki; dışarı çıkmak istiyordu. Sonunda 2 metrelik çitten atlayarak yakınlardaki ormanın içinde gözden kayboldu. 

Mezbahada çalışanlar onu yakalamaya çalıştılar; ama Emily çok hızlıydı. Personel bir hafta boyunca samanlarla Emily’yi tuzağa düşürmeye çalıştı; ama Emily çok zekiydi. 40 gün boyunca kırlarda aylak aylak dolaştı. Arada sırada onu görenler çıkıyordu, bazen bir geyik sürüsüyle dolaşırken görülüyordu. Bu altı hafta sırasında Emily ulusal bir şöhret haline geldi, bir halk kahramanına dönüştü. Bir çok insan ineği alkışlıyor ve sömürüye karşı direnmesini destekliyordu. Aslında mezbaha bu olaylardan sonra Emily’yi bir dolar karşılığında bir manastıra satmıştı. Tabii sonunda Emily ormandan çıktı ve sonraki yıllarda manastırdaki büyük bir yeşillik alanda yaşadı. Ne yazık ki “Parade Magazine’in deyişiyle “kendini kurtaran inek” 2004 yılı Mart ayında rahim kanserinden  öldü. Onun anısına Sherborn manastırı Emily’nin bronz heykelini yaptırdı.

Aslında, çiftliklerden, mezbahalardan, laboratuarlardan vb. kaçma eylemleri sıra dışı değil. Bu olayların  çoğunun farkına hiç kimse varmıyor; çünkü hayvanlar hemen yakalanıp tekrar çalışmaya yollanıyor. Ancak bazen, yakalanmaları bayağı bir zaman alabilir. Son zamanlarda öne çıkan örnekler arasında Montana’dan Molly B. De var 2006 yılı ocak ayında Molly B. Great Falls mezbahasının duvarından atlayıp  üzerine doğru gelen bir trenin önünde koşmuş, polis barikatlarını ezip geçmiş, üç sakinleştirici iğneye dayanabilmiş ve Missouri nehrini yüzerek geçmişti. Mezbaha yönetici daha sonra olayı anlatırken “ bir ineğin yapmasının imkânsız olduğu şeyleri yaptığını gördüm” diyordu. Molly en sonunda yakalandı; ama çabaları ona sonsuz bir huzur kazandırdı. Yönetici “şu anda onu öldürme isteği yok bende, ama eğer sahibi ısrar ederse Molly’yi başka bir yere götürmesini söyleyeceğim ona” diyor.

Molly B.

(Molly B adına yapılmış bir şarkı da bulunuyor,  Molly B.’nin kaçış anında çekilen fotoğraflarını da burada görebilirsiniz.

http://www.greatfallstribune.com/multimedia/mollyb/index.html )

2004 yılı Mart ayında Newark, New Jersey’deki mezbahadan kaçan boğa da diğer örnekler arasında. Saatler boyunca sokaklarda koşan boğa en sonunda  ölene dek yaşayacağı bir barınağa götürüldü. Aynı sahne  iki hafta sonra tekrarlandı, bu sefer başka bir boğa  10 saat boyunca Newark şehrinin altın üstüne getirdi. Yakalandıktan sonra  bu boğa da bir barınağa götürüldü.

2002 yılı Şubat ayında Cincinnati, Ohio’da mezbahadan kaçan bir inek 2 metrelik çiti aşarak yakındaki parka girdi, 500 kiloluk  Charolais 12 gün boyunca yakalanamadı. Yetkililer saman, su, iki uyuşturucu iğne ve kement kullandıktan sonra yakalanabildi. Ama Good Morning America programında yaşadığı olaylar ve gösterdiği çaba gösterildikten sonra Belediye Başkanı ona şehrin anahtarını hediye etti, hem de kurtulduğunu ilan etti.

Cincinnatti

Green bay, Wisconsin’de 2006 yılında bir domuz kasaba teslim edilirken kaçıp polisin 2 adet elektro şokundan kurtuldu. Aynı şekilde, aynı yılın Aralık ayında Vancouver, Washington’da bir domuz nakliye kamyonundan kendini dışarı atarak saatler boyunca evler, arabalar ve polisler arasında koşturup durdu. Her  iki domuz da yakalandı ve sahiplerine teslim edildi. Ancak bazı domuzlar daha fazla ilgi çektiler. Bu domuzlardan biri Babe’di. Öldürülmesine çok az kala Babe 2 metre civarındaki demir parmaklıkları tırmandı, hareket eden bir araçtan atladı, ve kendini ormana zor attı. Massaschusetts polisi 2 günlük aramadan sonra Babe’den vazgeçti. Tekrar ortaya çıktığında Babe Emily ile beraber yaşaması için Sherborn’a  gönderildi.

Bir de Danielsville, Georgia’daki 2 düzine  koyun var. Bu koyunlar 2007 yılı Mart ayında 3 hafta boyunca çoban köpeklerini, polisler ve arabaları peşlerinden koşturdu. Gerçekten de uyumak için koyunları çitten atlatmak halk hikâyesi filan değil. Bu bir gerçek: koyunlar gerçekten çitlerin üzerinden atlayabiliyorlar. Danielsvilleli koyunlar bir çok çitin, hem de bir çok polis arabasının üzerinden atladı. Teker teker yakalanıp tekrar işe gönderildiler. Ama Port Adelaidelı koyunlar daha becerikli çıktı. Nakledilmek üzere gemiye bindirilirken kaçmayı başardılar ve on hafta boyunca Mutton Koyu’nda saklandılar (Şaka değil! ). (mutton=koyun eti anlamına geliyor). Barınağa yollandılar.

California’daki Ulusal Primat Merkezi’nden kaçan makak var bir de. 2003 yılı Şubat ayında makak kafesi temizlenirken gözden kayboldu. İki hafta sonra 4. Kademe tesisi afallamış durumdaydı. Makağa ne olduğu bilinmiyor. Aynı anda Hollanda’daki BPRC laboratuarından 2 makak kaçtı ve ertesi güne kadar kimse onları yakalayamadı. Ancak 5 yıl önce Tulane Bölgesel Primat Araştırma Merkezi’ndeki iki düzine makak bir çok güvenlik düzeyini aşarak dışarı kaçabildi. Bazıları günler boyunca laboratuar yakınlarındaki ormanda saklanmayı başardı.

Ancak kaçan hayvanlardan hiç biri İngiliz basını tarafından Butch Cassidy ve Sundance diye adlandırılan Tamworthlü iki domuz kadar ünlü olmadı. BBC yapımı filmde  ölümsüzleşen bu iki domuz 1998 yılının Ocak ayında Wiltshire mezbahasında kamyondan indirilirken kaçmayı başardı. Çitin altından geçip buz gibi bir nehiri yüzerek aştılar, bir hafta boyunca kimse onları yakalayamadı. Orada yaşayan bazı insanlar yemek artıkları vererek domuzlara gizlice yardım etti. Ama bu tür durumlarda yardım edenlerin sadece insanlar olduğunu düşünmememiz gerek.

Tamworthlü İkili

Kuzey Afrika’daki bir keşif gezisi sırasında 18. yüzyıl hayvan koleksiyoncusu Carl Hagenbeck, babunların tuzağa düşürülmüş kardeşlerini kurtarmak için avcılarla nasıl” kavga ettiğini” anlatıyordu. “ Küçük bir babun sopayla yaralanmıştı, düşmanın ortasına dalan büyük bir erkek babun tarafından kucağa alınıp götürüldü. Bir başka olayda ise sırtında bebeği olan bir dişi ise annesi vurulan başka bir yavruyu alıp götürmüştü”.

2003 yılında ise  Empangeni, Zululand’da boma’da tutulan (diken ve çalılardan yapılan kulübe) antilop sürüsü örnek olarak verilebilir. Korumacılar 11 filin bu kulübeye gelmesini izledi. O anda sürünün reisi olan dişi Nana ana girişe geldi, her kapının mandalını açtı ve giriş kapısını tamamen kırdı. Antiloplar kaçtıktan sonra filler de gecenin içine karıştılar. Ekologlardan birisinin söylediği gibi, “ filler doğal olarak meraklı canlılardır ama bu kesinlikle çok sıradışı bir durum ve bilimsel terimlerle açıklanamaz”. Tamworthlü iki domuza dönersek, ikili sonunda yakalandı; ama halkın yoğun ilgisi sonunda hayatlarını geri kalanını geçirmek üzere bir barınağa teslim edildiler.

Bazen kaçaklar asla yakalanamıyor. Yunus  Takoma ABD ordusunda askerdi, Irak’ta mayın avcısıydı, 2003 yılında bir gün kaçtı ve bir daha geri dönmedi. Amerika’da bir çok özerk topluluk var: mesela Utah’da atlar, Georgia’da inekler, Hawaii’de koyunlar, California’da eşekler, Güney İllinois’de keçiler ve Pennsylvania’da domuzlar. Çiftlik sahipleri onlardan nefret ediyor. Korumacılar onlara karşı bir takım planlar yapıyorlar. Varoşlardakiler onları öldürmek için adam kiralıyor. Ancak bu hayvanlar gene de hayatta kalmaya devam ediyor. Gerçekten de, paternalizm düşüncesi, diğer hayvanlara uygulandığında politik bir icat anlamına geliyor. İnekler kendilerine bakabiliyorlar. Hindistan’ın şehirlerini düşünün. Burada ineklerin sokaklarda yaşadığını görüyoruz. Ama bu görüntü sizi yanıltmasın. Seneler önce Hindistan’da yaşayan bir Counterpuncher okuyucusunun yazdığı gibi, “ bu inekler zorunlu olduklarında hırsız oluyor, işe yaradığında dilenci, bazen de eğer becerebilirlerse dümen çeviriyorlar. Bu inekleri izlemek büyük zevk ve onlar Batı tarzı çiftçilik kurbanı olan o canlılardan çok farklı bir türler.”

Takoma

Sahiplerinin düşüncelerinden dolayı ya da medyanın olayı sunma tarzından olsun, bu “kaçış”ları anlatırken hep şu sözcükler kullanılıyor: “yakalandı”, “kaçak”, “af”, “suçlu”. Bu sözcükler aslında insanın tahakkümüne karşı diğer hayvanların giriştiği eylemler sonucunda ortaya çıkan bir gerçeği, gizlenen bir gerçeği yansıtıyorlar. Diğer bir deyişle, perde kalkınca hayvanların etraflarındaki dünyaya şekil verebilen canlılar olduğu ortaya çıkıyor. Eylemlilik sadece insanlara özgü değil. İnekler, domuzlar, maymunlar ve filler de sömürüye karşı koyabiliyor. Yüzyıllar boyunca insanlar bu durumla başa çıkmanın yolunu buldular.

Çiftçiler, fabrika sahipler ve yöneticiler bu kaçışları önlemek ya da geciktirmek için bir çok metod denedi. Ahşap direkli duvarlar dikildi. İnekler üzerlerinden atladı, altlarından süründü. Daha uzun, güçlü metal duvarlar geliştirildi. İnekler zayıf noktaları keşfetti ve kaçmayı başardı. Acı çekmelerine sebep olacak türden teller gerildi. Bir kaç inek gene de bunları aşmayı başardı. Bunun sonunda daha çok acı vermesi için tellere elektrik verildi.

İnsanlar hareketi azaltmak için zincirler, nalınlar, boyunduruklar kullandı. Kamçılar, kancalar ve elektrikli sopalarla yaralamak ve korkutmak istediler. Ceza vermek için tendon kestiler, diş çektiler, gözleri kör ettiler, burunlara halka taktılar, ağızlarını tıkadılar. Kızgınlıklarını kontrol etmek  için erbezlerini aldılar,yumurtalıklarını çıkardılar ve boynuzlarını kopardılar. Bu tekniklere “kırmak” deniyor; çünkü hedefleri ruhsuz ve beyni olmayan makineler. Ama tam tersine, böyle düşünülmelerinin gerçek sebebi bu özerk ve zeki canlıların boyun eğen ve üretici işçilere dönüştürülmesinin zor olması.

Eğer bu metodlar başarısız olduysa o zaman insanlar uzmanlaşmış ödül avcılarına başvurdular. Esir tutmak için bölmeler inşa ettiler. Yerel, eyalet düzeyinde ve federal yasalar yazıldı.  Cezalara ve yaptırımlara el konuldu.  Bu sorun çıkaranlar için ölüm cezası hep son seçenek oldu. FEMA (Federal Acil Durum Dairesi) hayvan kaçışlarıyla nasıl başa çıkılacağıne dair ayrıntılı stratejiler açıkladı. Bu tür bir direnişin işyeri sahipleri, şirket ve devletler için ciddi sonuçları olabilir. Davis, California’dan kaçan makak neredeyse bütün araştırma merkezinin kapanmasına zebep oluyordu. Tamworthlü iki domuz Wiltshire mezbahasının ciddiyetle incelemesine ve para cezası almasına sebep oldu. Ama para kaybetmek ve kötü şöhretten daha önemli olan ise, bu kaçışların sömürü ve direnişe dair halkta bir farkındalık yaratabilecek olması. Bu mücadele ve kabul görme durumu operatörlerin, sorumluların, bilim adamlarının ve mühendislerin hayvan refahı mevzuatını ve pratiklerini kabul etmesine doğru bir baskı oluşturuyor.

20 Ağustos 1994’te Honolulu şehri sirk gösterisini izliyordu; sirkte 20 yaşında bir fil vardı, adı Tyke’tı. Fil işvereninden, Hawthorn şirketinden artık bezmişti.Eğlence parklarına ya da sirklere çıkmaktan yorulmuştu. Tehlikeli çalışma koşullarından yorulmuştu: rutin dayaklardan, tedavi edilmeyen yara ve berelerde, sürekli seyahat etmekten yorulmuştu. Artık yemeğin olmamasından ya da yemeğin kötü olmasından bezmişti. Sağlığının önemsenmemesinden, sağlık önlemlerinin olmamasından bezmişti. Ama esas olarak, her gün sirke çıkmaktan bezmişti.

Daha bir yıl önce Tyke Altoona, Pennsylvania’da sahneden kaçmış, binanın kapılarını kırmıştı. Üç ay sonra Minot, Dakota’da gösteri sırasında terbiyecisini ezmiş ve ortadan kaybolmuştu. Her iki olayda da terbiyeciler Tyke’ı sakinleştirmeyi başardılar. Ama Honolulu’da Tyke’ın sabrı taşmıştı. Yüzlerce izleyicinin gözü önünde Tyke terbiyecisini öldürdü, bakıcısını yaraladı, sokağa kaçtı. Sokakta Tyke bir palyaçoyu ayaklarının altına aldı ve sirkte çalışan bir adamı ezdi. Polis hiç zaman kaybetmedi. File 89 el ateş edildi. 1993 yılında Honolulu polisi gene böyle kalın derili söz dinlemez bir hayvanı vurarak öldürmüştü.

Ancak bazı okurların düşüncesinin tam tersine Tyke’ın o günkü eylemi hiç bir şekilde boşu gitmedi. Aslında şehre, devlete ve Hawthorn Şirketine yüzlerce dava açıldı. Halk nezdinde tartışmalar başladı. Sirk konusunda düşünmeyen bir çok insan eylemlere katılmaya başladı. Hayvan hakları kuruluşları destek gördü. Büyük tepki oldu. Protestolar ve boykotlar yaşandı. ABD Tarım Bakanlığı (endüstriyi denetleyen bakanlık) daha ciddi yaptırımlar uygulanması, daha ihtiyaylı davranılması  ve cezaların artırılması konusunda uyarılmış oldu. 1994’te federal hükümet Hawthorn’un sahibi John Cueno Jr.’ın sirkindeki 16 file el koydu. Tyke’ın o Ağustos günü gösterdiği direniş toplumsal değişimin gelişmesine destek oldu. Tyke tarih yazdı.

Çeviri: CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/02/27/emily-ve-tyke-direnis-asla-bosuna-degil/

April 29, 2011 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

“Muhalefet Üretmek”: Küreselleşme Karşıtı Hareket Şirket Elitleri tarafından Fonlanıyor – Muhalif Halk Hareketi Gasp Edildi

Global Research, Eylül 20, 2010
 
 
 
“[Ford] Vakfının yaptığı her şey Dünyayı kapitalizm için güvenli hale getirmek olarak görülebilir, olumsuz etkilenenlerin rahatlatılmasına yardımcı olarak toplumsal gerilimleri azaltmak, kızgın olanlar için emniyet sübabı sağlamak ve hükümetin işleyişini kolaylaştırmak (McGeorge Bundy, Başkan John F. Kennedy ve Lyndon Johnson’ın (1961-1966) Ulusal Güvenlik danışmanı, Ford Vakfı Başkanı, (1966-1979))“Sivil Toplum sektöründe çalışan birçok ilgili ve adanmış kişiye para ve siyasi kavramçatısı sağlayan egemen sınıf, toplumun tabanından gelen cemiyetlerin önderleriyle işbirliği yapabilmekte….ve sosyal adalet işinin neredeyse imkansız olduğu koşullarda fonlama, muhasebe ve değerlendirme gibi çok zaman alan ve zahmetli işleri yapabilmektedirler.” (Paul Kivel, Buna Demokrasi mi diyorsun, Kim fayda Görüyor ve Kim gerçekten Karar Veriyor?, 2004, s.122)

Yeni Dünya Düzeninde “sivil toplum”  önderlerini güç odaklarının iç çemberlerine davet ederken aynı anda  halkı da baskı altında tutma  ritüelinin iki önemli işlevi vardır. Öncelikle Dünya’ya küreselleşme muhaliflerinin bu güç odaklarıyla kaynaşabilmesi için tavizler vermeleri gerektiğini söyler. İkincisi küresel elitlerin –hüsnü tabiri ile demokrasi adı altında- eleştiriye konu olmaları gerektiğini ama buna rağmen meşru bir şekilde yönettikleri ilüzyonunu yayar. Üçüncüsü  küreselleşmenin “başka bir alternatifi olmadığını” dillendirir; köklü bir değişiklik mümkün değildir ve en fazla ümit edebileceğimiz şey bu hükümdarlarla hiçbir yere götürmeyen bir “al gülüm ver gülüm” ilşkisine girmektir.

Küreselleşmeciler her ne kadar iyi niyetli olduklarını göstermek için birkaç ilerici cümleyi lügatlarına monte etseler de onların temel hedeflerine meydan okunmamaktadır. Ve “sivil toplumla” kaynaşmanın amacı muhalif hareketi zayıflatıp bölerken şirket yapılanmasının pençelerini daha da güçlendirmektir. Bu oy birliği sürecinin anlaşılması önem arz eder çünkü Seattle, Prag ve Quebec’tek ilkeli genç insanların çoğu küreselleşme karşıtı gösterilere katılmışlardır çünkü  onlar paranın her şey olduğu düşüncesini, milyonların fakirleştirilmesini ve üç beş kişi zenginleşecek diye hassas Dünya’nın yıkımını reddetmektedirler.  

 Bu halk kesimi  ve bazı önderlerin alkışlanması gerekir. Ama daha ileriye gitmemiz gerekir. “Küreselleşmecilerin” hükmetme haklarına meydan okumamız gerekir. Kendi ülkelerimizde küreselleşmenin sıradan insanlara ne yaptığı mesajını veren kitle haraketleri örgütleyerek daha yüksek bir aşamaya yükselebilir miyiz? Çünkü Dünya’yı talan edenlere karşı harekete geçirilecek güç onlardır.” (Michel Chossudovsky,  The Quebec Wall, April  2001)

 “Rıza üretmek” (manufacturing consent) tabiri ilk kez  Edward S. Herman ve Noam Chomsky tarafından dile getirildi.

“Rıza üretmek” şirket medya tarafından kamu oyunu yönlendirmek ve “bireyleri değer ve inançlarla donatmak” için kullanılan propaganda yöntemini tarif etmektedir:

Kitle iletişim araçları genel topluma mesaj ve simgeler iletme görevi görür. Bireyleri oyalamak, eğlendirmek, bilgilendirmek ve toplumun kurumsal yapılarına entegre edecek değer, inanaç ve kuralları telkin etmek onların işlevidir. Zenginliğin belli odaklarda toplandığı ve büyük sınıfsal çıkar çatışmalarının olduğu bir dünyada bu rolü gerçekleştirebilmek sistemli bir propagandayı gerektirmektedir. (Manufacturing Consent, Edward S. Herman ve Noam Chomsky)     

“Rıza üretmek” kamu oyunu yönlendirme ve şekillendirme anlamını ima etmektedir. Uydumculuk, karar vericilere biat ve toplumdaki hiyerarşinin kabulünü sağlar. Yerleşik toplumsal düzene boyun eğilmesini talep eder. “Rıza Üretmek” kamu oyunun ana akım medyanın anlattığı hikaye, yalan ve uydurmalarına biat edilmesini ifade eder.   

“Muhalefet Üretmek”

Bu makalede egemen sınıfın çıkarlarına hizmette önemli bir rol oynayan “muhalefet üretme” kavramına  odaklanacağız.

Çağımız kapitalizminde demokrasi ilüzyonu hakim olmalıdır. Yerleşik toplumsal düzeni tehdit etmediği sürece muhalefetin ve eleştirinin kabulü egemen elitlerin çıkarınadır.  Amaç muhalefeti bastırmak değil muhalafetin sınırlarını belirlemek için muhalif hareketi şekillendirmek ve bir kalıba sokmaktır.  

İktisadi elitler meşruiyetlerini sürdürmek için küresel kapitalizmin temellerini ve kurumlarını sarsabilecek radikal muhalefet türlerinin gelişmesine engel olmak amacıyla sınırlı ve kontrollü muhalafet türlerini desteklerler.

Diğer bir deyişle “muhalafet üretmek” Yeni Dünya Düzenini koruyan ve sürdüren bir “emniyet sübabı” görevini görür.

Ancak bunun etkili olabilmesi için “muhalefet üretimi” muhalefetin hedefi olanlar tarafından dikkatlice düzenlenmeli ve gözlemlenmelidir.

Muhalefeti Akçelendirmek”

Muhalafet üretimi nasıl gerçekleşir?

Muhalefet hareketinin hedefi olanlardan muhalefet hareketini örgütleyenlere para akışı sağlanarak gerçekleştirilir.

Oy birliği siyasetçileriden onay almayla sınırlı değildir. Büyük kurumları kontrol eden iktisadi elitler, tarih boyunca yerleşik iktisadi ve toplumsal düzene karşı muhalefet hareketinin içinde bulunmuş sayısız STK ve sivil toplum kuruluşuna da himaye ederler. Briçok STK’nın ve halk hareketinin programları hem kamu yardımlarına hem de Ford, Rockefeller, McCharty Vakıfları ve diğerleri gibi özel fon kurumlarına dayanır.   

Küreselleşme karşıtı hareket Wall Street ile Rockefeller ve diğerleri tarafından kontrol edilen Teksas petrol devlerine karşıdır. Ancak Rockefeller ve diğerlerinin vakıf ve hibe kuruluşları, faaliyetlerini denetlemek ve şekillendirmek için  anti-kapitalist örgütleri ve çevrecileri (Büyük Petrol şirketlerine karşı olan) büyük bir cömertlikle akçelendirirler.  

“Muhalefet üretme” mekanizmaları savaş karşıtı koalisyonlar, çevreciler ve küreselleşme karşıtı hareketin de dahil olduğu ilerici örgütlerdeki bireylerin bileklerinin büküldüğü ve sessizce rıza gösterdikleri manipülatif bir ortam gerektirir.  

Egemen medya “rıza üretirken” , karmaşık STK ağı  (buna bazı alternatif medya parçaları da dahildir) egemen elitler tarafından muhalefet hareketini yönlendirip bir kalıba sokmak için kullanılır.

Küresel iktisadi sistemin 1990’larda deregülasyonu ve finansal yapının aniden zenginleşmesini müteakip, vakıflar ve hayır kurumları tarafından fonlama (akçelendirme) işleri tavana vurdu. Acı ve gülünç bir şekilde Wall Street’teki hileli kazançlar elitlerin vergiden muaf vakıf ve hayır kurumlarına aktarıldı. Bu düşeş mali kazançlar sadece siyasetçilerin satın alınmasına değil, STKlara, araştırma enstitülerine, toplum merkezlerine, dini gruplara, çevrecilere, alternatif medyaya, insan hakları kuruluşlarına, vs’ye aktarıldı. “Muhalefet Üretimi” STKlar tarafından ya da doğrudan vakıflarca fonlanan “liberal sol” ve ilerici medya” için de geçerlidir.

Asıl amaç “Muhalefet üretmek”  ve “egemen elitlerin arzu ettiklerini söyleyen” bir muhalafetin sınırlarını belirlemektir. 

Buna karşılık birçok STK’ya batılı istihbarat örgütleri adına çalışan ajanlar sızmıştır. Dahası internetteki ilerici alternatif medyanın büyük bir kısmı şirket vakıflarından ve bağış kurumlarından alınan fonlara bağımlı hale gelmiştir. 

Bölük Pörçük Aktivistlik

Egemen elitlerin amacı halk hareketini  “tek başına hareket eden aktivistlerden oluşan” büyük bir mozaiğe dönüştürmek olagelmiştir. Savaş ve küreselleşme artık sivil toplum eylemlerinin ön saflarında yer almaz.  Aktivizim artık bölük pörçük yapılan bir şeydir. Birbiriyle bütünleşik bir küreselleşme ve savaş karşıtı hareket yoktur artık. İktisadi buhran ABD’nin yürüttüğü savaşla ilgili görülmemektedir.

Muhalefet bölündü. Birbiriyle bütünleşmiş bir kitle hareketinden ziyade birbirinden ayrı “konu odaklı” protesto hareketleri (çevre, küreselleşme karşıtlığı, barış, kadın hakları, iklim değişikliği, vs) teşvik ediliyor ve cömertçe fonlanıyor. Bu mozaik G7 karşıtı toplantılarda ve 1990’ların Halk Buluşmlarında halihazırda egemendi.  

Küreselleşme Karşıtı Hareket

1999 Seattle karşı zirvesi küreselleşme karşıtı hareket için istisnasız bir başarı olarak yüceltildi: “tarihe geçecek bir eylemci topluluğu Seattle’daki Dünya Ticaret Örgütü zirvesini engelledi, küreselleşme karşıtı bir kıvılcım çaktı.” (Bknz. Naomi Klein, Copenhagen: Seattle Grows Up, The Nation, 13 Kasım, 2009). 

Seattle, kitle hareketinin tarihinde gerçekten de önemli bir dönüm noktasıydı. Farklı evveliyatlardan, sivil toplumdan, insan hakları örgütlerinden, çevrecilerden oluşan 50.000 kişi ortak bir amaç için bir araya geldi. Amaçları neoliberal gündemi kurumsal tabanıyla birlikte dağıtmaktı.  

Ancak Seattle büyük bir geri kayışında habercisiydi. Toplumun tüm kesimlerinde artan muhalefet nedeniyle DTÖ Zirvesi dışarıda demokratik görünmek için “kendi yandaşı” sivil toplum önderlerinin yanıltıcı katılımlarına ümitsizce ihtiyaç duydular.  

Binlerce insan her ne kadar Seattle’da bir araya geldiyse de perde arkasında neo-liberalizm de facto (resmen olmasa da fiilen) bir zafer kazandı. Görünürde DTÖ’ye karş olan bir avuç sivil toplum örgütü DTÖ’nün küresel ticaret mimarisinin meşrulaştırılmasına katkıda bulundu.  DTÖ’ye hükümetlerarası yasadışı bir kurum olarak meydan okumak yerine DTÖ ve Batılı Hükümetlerle zirve öncesi bir diyaloğa onay verdiler. “Onay alan STK katılımcıları sayısız kokteyl ve resepsiyonu da kapsayan çeşitli resmi buluşmadaki dostane ortamlarda elçiler, ticaret bakanları ve Wall Street kodamanlarıyla kaynaşmaya davet edildiler.” (Michel Chossudovsky, Seattle ve Ötesi: Yeni dünya Düzenini Silahsızlandırmak, Covert Action dergisi, Kasım 1999, Ayrıca bknz Ten Years Ago: “Manufacturing Dissent” in Seattle).

Gizli gündem muhalefet hareketini zayıflatmak, bölmek ve küreselleşme karşıtı hareketi iş çevrelerinin çıkarlarını doğrudan tehdit etmeyecek alanlara yönlendirmekti.

Özel vakıflarca (Ford, Rockefeller, Rockefeller Kardeşler, Charles Stewart Mott, Derin Ekoloji Vakfı) fonlanan bu “akredite” sivil toplum örgütleri kendilerini halk hareketi adına resmen hareket eden lobi grupları olarak konuşlandırdılar. Tanınmış ve adanmış aktivistlerin önderlik ettiği bu örgütlerin eli kolu bağlandı. Yasadışı olan bir örgütün meşru olduğunu kabul ederek aslında (farkında olmadan) küreselleşme karşıtı hareketin zayıflamasına katkıda bulundular.  (DTÖ’nün 1 Ocak 1995’te kurulmasına yol açan 1994 Marakeş Zirvesi anlaşması). (Ibid)   

STK önderleri paranın nereden geldiğinin tamamen farkındaydılar. Ancak ABD ve AB’deki STK çevrelerinde vakıflar ve bağış kurumları şirketlerden bağımsız organlar olarak görüldü, örneğin Rockefeller Kardeşler Vakfı, Rockefeller ailesinin banka ve petrol şirketleri imparatorluğundan bağımsız olarak düşünüldü.

Özel vakıflara bağımlı maaş ve işlem maliyetleri ile bu durum kabul edilen bir döngüye dönüştü: Çelişkili bir mantıkla, şirket kapitalizmine karşı mücadele, şirket kapitalizminin sahip olduğu vergiden muaf vakıflardan alınan fonlarla sürdürülecekti. 

STKlara deligömleği giydirilmişti; varlıkları vakıflara dayanıyordu. Faaliyetleri çok sıkı denetleniyordu. Çelişkili bir mantıkla, anti-kapitalist eylemcilik bağımsız vakıfları aracılığıyla kapitalistler tarafından dolaylı olarak kontrol ediliyordu.

“İlerici Bekçiler”

Bu evrilen destanda IMF, Dünya Bankası ve DTÖ’den uygun bir biçimde hizmet gören  egemen elitler DTÖ ve Washington’a konuşlanmış uluslararası finansal kuruluşlara karşı olan muhalif hareketin ön saflarındaki örgütleri (çeşitli vakıflar ve bağış kurumları aracılığıyla) kolayca akçelendirdiler.

Vakıf paralarıyla akçelendirilen STKlar neoliberal siyasetlerin uygulanışını gözlemek için çeşitli “gözlemciler” oluşturdular ancak bunlar Bretton Woods ve DTÖ’nün siyasetleri aracılığıyla milyonlarca insanın fakirleşmesine nasıl katkıda bulunduklarını gündeme getirmediler. 

Yapısal Uyum Katılımcılık Gözlem Ağı (SAPRIN) Washington’da USAID ve Dünya Bankası’nın akçelendirdiği  bir STK olan Development Gap tarafından kuruldu.

Belgeleriyle açıkça ortaya konulmuştur ki IMF-Dünya Bankasının  yapısal Uyum Programının (SAP) gelişmekte olan ülkelere dayatılması ile kredi veren kurumların lehine, bağımsız devletlerin iç işlerine bariz bir müdahale biçimi oluşturulmuştur.  

SAPRIN’ın temel örgütleri, IMF-Dünya Bankası’nın “acı reçetesini”nin meşruiyetini sorgulamaktansa STKlar için işbirlikçi bir rol biçmiş, USAID ve Dünya Bankası ile kol kola çalışmıştır. Amaç IMF-Dünya Bankasının siyasi kavram çatısını reddetmektense neo-liberal günedeme “insani” bir görünüm kazandırmaktır: 

“SAPRIN Dünya Bankası ve başkanı Jim Wolfensohn tarafından 1997’de kurulan  ve adını Yapısal Uyum Katılımcı Gözlem İnisiyatifi’nden (SAPRI) alan küresel bir sivil toplum ağıdır.

SAPRI sivil toplum örgütleri, hükümetler ve Dünya Bankasının yapısal uyum programlarının ortak bir şekilde gözden geçirilmesi ve yeni siyasi seçeneklerin incelenmesi için üç parçalı bir uygulama olarak tasarlanmıştır. İktisadi karar aşamasında sivil topluma verilen aktif rolü meşrulaştırmak ve iktisadi siyasette ve iktisadi siyaset üretimi aşamasında değişiklik yapılması gereken alanları göstermek için tasarlanmıştır.  ( http://www.saprin.org/overview.htm  SAPRIN websitesi)

Benzer şekilde merkezi Geneva’da olan Ticaret Gözlemcisi (daha Önceden WTO Watch olan Trade Observatory) merkezi Minneapolis’te olan Tarım ve Ticaret Siyaseti Enstitüsü’nün (IATP) bir projesidir ve Ford, Rockefeller, Charles Stewart Mott ile diğerleri tarafından cömertçe akçelendirilmektedir. (Bkz aşağıda Tablo.1)

Trade Observatory, DTÖ ve NAFTA’yı gözlemlemeyle yükümlüdür. (NAFTA ve Amerika Serbet Ticaret Bölgesi –FTAA) (IATP, About Trade Observatory, Eylül 2010). 

Trade Observatory veri ve bilgi geliştirmenin yanı sıra “yönetim” ve “denetleme”yi de teşvik eder. DTÖ siyasetlerine kurban olanların denetlenmesi mi ya da  neo-liberal reformların baş rol oyuncularına hesap verme mi?

Trade Observatory’nin gözlem faaliyetleri hiçbir şekilde DTÖ’yü tehdit etmez. Aslında tam aksine ticaret örgütlerinin ve anlaşmalarının meşruiyeti asla sorgulanmaz.

Tablo 1 Minneapolis Tarım ve Ticaret Siyaseti Enstitüsü’nün (IATP) en büyük hibecileri
(tam liste için burayı tıklayınız)

Ford vakfı $2,612,500.00 1994 – 2006
Rockefeller Kardeşler Vakfı $2,320,000.00 1995 – 2005
Charles Stewart Mott Vakfı $1,391,000.00 1994 – 2005
McKnight Vakfı $1,056,600.00 1995 – 2005
Joyce Vakfı $748,000.00 1996 – 2004
Bush Vakfı $610,000.00 2001 – 2006
Bauman Aile Vakfı $600,000.00 1994 – 2006
Büyük Gölleri Koruma Vakfı $580,000.00 1995 – 2000
John D. & Catherine T. MacArthur Vakfı $554,100.00 1991 – 2003
John Merck Vakfı $490,000.00 1992 – 2003
Harold K. Hochschild Vakfı $486,600.00 1997 – 2005
Derin Ekoloji Vakfı $417,500.00 1991 – 2001
Jennifer Altman vakfı $366,500.00 1992 – 2001
Rockefeller Vakfı $344,134.00 2000 – 2004

Kaynak: http://activistcash.com/organization_financials.cfm/o/16-institute-for-agriculture-and-trade-policy

Dünya Ekonomik Forumu: “Tüm Yollar Davos’a Çıkar”  

Halk hareketi gasp edildi.  Seçilmiş aydınlar, sendika yöneticileri, sivil toplum örgütü önderleri (Oxfam, Uluslar arası Af Örgütü, Greenpeace de dahil) düzenli olarak Davos Dünya Ekonomik Forum’una davet edilirler ve burada dünyanın en güçlü iktisadi ve ticari aktörleri ile kaynaşırlar. Dünyanın egemen elitlerinin parmakla seçilmiş “ilericiler” ile kaynaşması “muhalefet üretme”nin altındaki ritüelinin bir parçasıdır.

Taktik “güvenilebilecek” sivil toplum önderlerini seçmek ve onları diyaloğa entegre etmek, onları halktan koparmak, temsil ettikleri işçilerin adına çalışan küresel vatandaşlar izlenimi vermek ancak büyük sermaye yapılanmasının çıkarlarına hizmet edecek şekilde davranmalarını sağalamak:

“STK’ların Davos’taki yıllık Toplantıya katılması toplumda büyük bir yelpazedeki ana paydaşların küresel gündemin belirlenmesi ve ilerletilmesine entegre olmalarını istediğimizin bir kanıtıdır….Davos Ekonomik Forumu iş dünyasına küresel ekonominin diğer ana paydaşlarıyla Forumun amacı olan  “dünyanın durumunu geliştirme” ülküsü için diğer ana payadaşlarla birlikte (STKlar) çalışma yapmak amacıyla ideal kavram çatısını sağlamaktadır. (World Economic Forum, Basın Açıklaması 5 Ocak 2001)

Dünya Ekonomik Forumu iş dünyasını temsil etmez. Seçkinci (elitist) bir toplantıdır: Üyeleri yıllık en az 5 milyar dolar ciroya sahip büyük küresel şirketlerdir. Seçilen sivil örgütler (STK’lar) ortak “paydaşlar” olduğu kadar “genellikle karar sürecinin dışında bırakılan sessiz kitle için” bir sözcü olarak da görülürler. (World Economic Forum – Non-Governmental Organizations, 2010)

“STK’lar [NGOs] dünyanın durumunu iyileştirmek için Froumla ortaklık kurarak çeşitli roller oynarlar. Bunların arasında iş, hükümet ve sivil toplum arasında köprü görevi görmek, siyaset yapıcıların halka bağlantı kurmasını sağlamak, masaya uygulanabilir çözümler getirmek . . “ (aynı eser)

“Dışarıda bırakılan” “sessiz kitle” adına küresel şirketlerle “işbirliği yapan” sivil toplum mu?

Sendika yönetcileri ile de işçi haklarına zarar vermek için işbirliği yapılır. Uluslararası Sendikalar Federasyonu (IFTU), AAFL-CIO, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu, Kanada İşçi Kongresi (CLC) ve diğerlerinin önderleri İsviçre Davos’taki yıllık Dünya Ekonomik forumu (WEF) toplantılarına ve  bölgesel toplantılara düzenli olarak davet edilirler.  Bu kişiler aynı zamanda işçi hareketi için kabul edilebilir davranış kalıplarına odaklanan WEF’in İşçi Önderleri Cemiyetine de katılırlar. WEF “küreselleşme, iktisadi adalet, şeffaflık, denetlenebilirlik, ve sağlıklı bir küresel finans sisteminin temin edilmesi için İşçi hareketinin sesinin önemli olduğuna” inanmaktadır.

Hile ve yolsuzlukla oluşturulmuş “sağlıklı bir küresel finans sisteminin mi?” İşçi hakları konusundan bahsedilmemektedir. (World Economic Forum – Labour Leaders, 2010).

Dünya Sosyal Forumu: “Başka Bir Dünya Mümkün”

1999 Seattle karşı zirvesi birçok açıdan Dünya Ekonomik Forumunun (WEF) gelişiminin temellerini attı.  

Dünya Ekonomik Forumu’nun ilk buluşması Ocak 2001’de Porto Alegre, Brezilya’da gerçekleşti. Bu uluslararası buluşma halk tabanlı örgütler ve sivil toplum kuruluşlarından on binlerce eylemcinin (aktivistin) katılımını sağladı.

STK’ların ve ilerici örgütlerin Dünya Sosyal Forumu (WSF) buluşması Davos Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ile aynı anda yürütüldü. Dünya Sosyal Forumu, şirket liderleri ve maliye bakanlarının katıldığı Dünya Ekonomik Forumunu eleştirmeyi ve muhalafet etmeyi hedefliyordu. 

Dünya Sosyal Forumu (WSF) başlangıçta Fransa’dan ATTAC ve Brezilya’dan çeşitli STKların bir girişimiydi:

“… Ocak 2000’de Fransız STK platformu ATTAC’ın başkanı Bernard Cassen, Brezilya işverenler örgütü başkanı  Oded Grajew ve Brezilya STK’larından oluşan bir örgütün başkanı Francisco Whitaker “bir dünya sivil toplum buluşması” önerisini tartışmak üzere bir araya geldi; Mart 2000’de Porto Alegre belediyesinin ve Rio Grande do Sul eyalet hükümetinin resmi desteğini aldılar ki o dönemde her ikisi de Brezilya İşçi Partisi (PT) tarafından yönetiliyordu….. Friends of L’Humanité, Friends of Le Monde Diplomatique ve ATTAC’ın da içinde bulunduğu bir grup Fransız STK’sı Nice’de yaklaşmakta olan Avrupa Birliği zirvesinde düzenlenecek protestolar için bir  gündem belirlemek maksadıyla Paris’te “Seattle’dan 1 Yıl Sonra” başlıklı bir alternatif sosyal forum düzenlediler. Konuşmacılar “IMF, Dünya Bankası, DTÖ gibi bazı uluslararası örgütlere yeniden yön vermek…IMF’yi yok etmek değil ama görevlerine yeniden yön vermek suretiyle tabandan bir küreselleşme yaratmak” için çağrıda bulundular.  (Research Unit For Political Economy, The Economics and Politics of the World Social Forum, Global Research, 20 ocak, 2004)  

2001’de başlangıcından itibaren Dünya Sosyal Forumu (WSF) CIA ile 1950’lere kadar uzanan bağları bulunan Ford Vakfından gelen hayati fonlarla destekleniyordu: “CIA bağış kurumlarını kullanarak büyük meblağlarda paraları alıcıları paranın kaynağı hakkında uyandırmadan teşkilatın projelerine akıtıyordu.” (James Petras, The Ford Foundation and the CIA, Global Research, September 18, 2002) 

1990ların Halk Zirvelerini şekillendiren benzer bağışçı destekli karşıt zirveler ya da halk zirvelerine ait benzer prosedürler Dünya Sosyal Forumunda (WSF) da mevcuttu.    

“…Dünya Sosyal Formunun diğer hibecileri (ya da WSF lügatında denildiği gibi ‘paydaşlar’) arasında Ford Vakfı, –burada Ford Vakfı’nın her zaman ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) ve ABD’nin diğer genel stratejik çıkarları ile yakın işbirliği içerisinde hareket ettiğini söylemek yeterli olacaktır;şu anki Alman hükümetinde [2003] yer alan, Yugoslavya ve Afganistan’daki savaşları destekleyen  ve Alman Yeşiller Partisi tarafından kontrol edilen Heinrich Boll Vakfı (önderi Joschka Fischer is the Alman Dış İşleri [eski] bakanıdır); ve Oxfam (İngiltere), Novin (Hollanda), ActionAid (İngiltere) ve benzer daha nicesi gibi büyük fon kuruluşları bulunmaktadır.

Ne ilginçtir ki Dünya sosyal Forumu (WSF) Uluslararası Konseyinin bir üyesi bu kurumlardan alınan “büyük meblağlarda yardımların” şimdiye kadar [WSF organlarında] önemli tartışmalara neden olmadığını belirtiyor. Ve “Ford Vakfından fon alabilmek için İşçi Partisinin sürece dahil olmadığı konusunda yöneticilerin vakfı ikna etmek zorunda kaldıklarını” kabul ediyor. Burada iki noktayı belirtmeye değer. Öncelikle hibecilerin WSF’deki farklı güçlerin bileğini büküp rollerini belirleyebildiklerini gösterir –müdahil olacakların güvenilirlikleri konusunda ‘ikna edilmeleri’ gerekiyordu. İkincisi eğer hibeciler iyice ehlilleştirilmiş İşçi Partisinin katılımına itiraz ederlerse samimi bir şekilde anti-emperyalist olan güçlere verilen öneme daha da kuvvetle itiraz edeceklerdi. WSF’nin ikinci ve üçüncü toplantılarına kimin dahil edildiğini kimin edilmediğini açıkladığımızda durumun böyle olduğu görülecektir.

… WSF’nin ilkelerinin yer aldığı, 2001’de kabul edilen sözleşmede bile [WSF’nin] akçelendirilmesi konusundan bahsedilmemektedir. Materyalist olam Marksistler forumun doğasını anlamak için onun maddi temeline bakmak gerektiğini söyleyeceklerdir. (Parayı verenin düdüğü çaldığını anlamak için aslında Marksist olmaya gerek yok). Ancak WSF bu konuda hem fikir değil. Dünya Sosyal Forumu, Ford Vakfı gibi emperyalist kurumlardan fon alırken aynı zamanda da “dünyanın kapital ile ele geçirilmesi ve emperyalizmin her türüyle” mücadele etmektedir. (Research Unit For Political Economy, The Economics and Politics of the World Social Forum, Global Research, 20 ocak, 2004)

katılımcı “paydaş örgütlere”  McArthur Vakfı, Charles Stewart Mott Vakfı,  Friedrich Ebert Stiftung, the W. Alton Jones Vakfı,  Avrupa Komisyonu, çeşitli Avrupa hükümetleri (Tony Blair’iin işçi hükümeti de dahil), Kanada hükümeti, çeşitli BM organları (UNESCO, UNICEF, UNDP, ILO ve FAO) tarafından verilen dolaylı yardımlarla birlikte, Ford Vakfı Dünya Sosyal Forumunun ana destekçisiydi. (aynı eser)

Katılımcı birçok sivil toplum örgütü Ford Vakfından gelen ana desteğe ek olarak belli başlı vakıf ve hibecilerden de fon almaktadır. Buna karşılık ABD ve Avrupa menşeyli STKlar Ford ve Rockefeller parasını gelişmekte olan ülkelerdeki paydaş örgütlere –bunlar arasında çiftçi örgütleri ve insan hakları kuruluşları da vardır- akıtan ikincil fonlama ajanları olarak işlev göstermektedirler genellikle. 

Dünya Sosyal Forumu Uluslararası Konseyi (IC) çoğu vakıflar ve hükümetlerce akçelendirilen STKlar, sendikalar, alternatif medya kuruluşları, araştırma enstitülernden oluşmaktadır. (bknz.  Fórum Social Mundial). AFL_CIO, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ve Kanada İşçi kongresi (CLC) gibi Davos Dünya Ekonomik Forumundaki Wall Street CEOları ile kaynaşmaya davet edilen aynı sendikalar WSF’nin Uluslararası Konseyinde (IC) de yer alır. Dünya Sosyal Forumunun (WSF) Uluslararası Konseyinde yer alan başlıca vakıflarca fonlanan STKlar arasında Cenevre meşeyli Trade Observatory’i denetleyen Tarım ve Ticaret Siyaseti Enstitüsü (IATP) de yer alır (yukarıdaki analizimize bknz). 

WSF’nin Uluslararası konseyinde gözlemci konumunda olan Ticaret ve Küreselleşme Hibecileri Ağı (FTNG) anahtar bir rol oynamaktadır. Dünya Sosyal Forumu’na mali kaynak aktarırken aynı anda da başlıca vakıfları aklamaktadır. FTNG  “dünya çapında adil ve sürdürülebilir topluluklar yaratmaya adanmış hibeciler birliği” olarak tanımlamaktadır kendini. Bu birliğin üyeleri arasında  Ford Vakfı, Rockefeller Kardeşler, Heinrich Bohll, C. S. Mott, Merck Aile Vakfı, Açık Toplum Enstitüsü, Tides, ve diğerleri bulunmaktadır. (FTNG fon kuruluşlarının tam listesi için  bknz FNTG: Funders). FTNG Dünya Sosyal forumu adına fon oluşturan bir kurum olarak çalışmaktadır.

Batılı Hükümetler Karşı Zirveleri Destekelemekte ve Muhalefet Hareketini Bastırmaktadır.

Ne acı bir çelişkidir ki Avrupa Birliğinin de içinde bulunduğu hükümetler kendi siyasetlerini protesto eden ilerici grupların protesto tertiplerini akçelendirmek için bu gruplara para hibe etmektedir:

“Hükümetler de protesto gruplarının önemli finansörleri olmuşlardır. Örneğin Avrupa Komisyonu Gothenburg ve Nice’deki AB zirvelerini protesto etmek için geniş kitleleri örgütleyen iki grubu akçelendirmiştir. Hükümetin denetimindeki İngiltere milli piyangosu her iki protestoda da bir grubu akçelendirmiştir.”  (James Harding, Counter-capitalism, FT.com, 15 Ekim 2001)

Burada şeytani bir süreçle karşı karşıyayız: Evsahibi hükümet hem resmi zirveyi hem de Karşı Zirvede faal olarak görev alan STKları finanse etmektedir. Aynı zamanda doğrudan hükümet tarafından fonlanan STKların üyelerini de içeren, halk tabanından gelen Karşı Zirve katılımcılarını bastırmakla yükümlü çevik kuvvet (isyan bastırma) polisini de akçelendirmektedir. 

Aktivist gibi giyinmiş gizli sivil polis tarafından şiddet (araba yakılması, dükkanların tarumar edilmesi) uygulanmasını da içeren  bu birleşik operasyonun amacı muhalefet hareketini kötü göstermek ve katılımcıları da taciz etmekti. (Toronto G20, 2010) Daha geniş kapsamlı amacı ise karşı zirveyi bir muhalefet ritüeline dönüştürmekti ki bu resmi zirvenin ve ev sahibi ülkenin çıkarlarına hizmet etmekteydi. Bu mantık 1990lardan bu yana sayısız karşı zirve toplantısında hakim olmuştur.  

Quebec şehrindeki 2001 Amerika zirvesinde başlıca STKlar ve sendikalara Kanada federal hükümeti tarafından belirli koşullar altında hibe verildi. Protesto hareketinin büyük bir bölümü resmen olmasa da fiilen Halkların Zirvesinden uzaklaştırıldı. Bu durum bazı gözlemcilerin “karşı Halk Zirvesi” dediği paralel bir yürüyüş yolunun oluşmasına neden oldu. Buna karşılık protesto yürüyüşü hem yerel hem federal güvenlik güçlerince  “güvenlik çemberinin” ardında yoğun şekilde korunan tarihi eski kasabadaki FTAA zirvesine doğru değil, şehrin 10 km dışındaki uzak bir noktaya yönlendirildi.    

“Yürüyüş tertipçileri koruma tel örgüleri ve Amerikalar toplantısının zirvesine doğru ilerlemektense demir tel örgülerden uzakta boş yerleşim yerlerinden geçen birkaç mil ötede terkedilmiş bir alandaki stadyumun park alanına doğru bir rota seçtiler.” diye açıkladı Quebec İşçi Federasyonu (Federation des travailleurs et travailleuses du Quebec) (FTQ) başkanı Henri Masse.  “Şehir merkezinden bu kadar uzakta olduğumuz için çok üzüldüm.  . . Ancak bu bir güvenlik sorunuydu. “ 

FTQ’den bin görevli yürüyüşü sıkı bir biçimde denetledi. Yürüyüş bazı göstericilerin ayrılıp tepeyi aşarak demir tellere gitmeyi seçtiği aşamaya geldiğinde FTQ görevlileri CUPE’nin arkasında birlik halinde yürüyen Kanada Otomobil Endüstrisi İşçilerine (CAW) işaret ederek oturmalarını ve yürüyüşü durdurmalarını istedi ki böylelikle FTQ görevlileri kollarını kenetleyerek diğerlerinin yürüyüyüş rotasının dışına çıkmasını engelleyebilirlerdi.  (Katherine Dwyer,  Lessons of Quebec City, International Socialist Review, Haziran/Temmuz 2001)

Güvenlik Çerçevesi, Quebec 2001

Amerikalar Zirvesi 4 kilometrelik beton ve galvanizli bir sığınağın içinde yapıldı. 3 metrelik “Quebec Duvarı” tarihi şehrin bir parçasını, Milli Meclisin parlemento yerleşkesini, oteller ve alışveriş merkezlerini de içerecek şekilde çevreliyordu.

Quebec, Nisan 2001

Quebec 2001, Güvenlik tellerinin inşası

Quebec, Nisan 2001

$5.5 milyon ABD Dolarına mal olan Toronto G20 Güvenlik Tel Örgüsü, Haziran 2010

STK Önderleri Tabanına Karşı

2001’de Dünya Sosyal Forumu on binlerce adanmış aktivisti bir araya geetiren hiç kuşkusuz tarihi bir dönüm noktasıydı. Fikir alış verişi ve birlik bağlarının oluşturulması adına önemli bir buluşma oldu.

Sorun olan şey ise ilerici örgütlerin oynadıkları müphem roldü. İktidarın iç çemberleri, şirket ve hükümet fonları, hibe kuruluşları, Dünya Bankası,  vs ile kurdukları sıcak ve nazik ilişki kendi tabanları ile olan ilişki ve sorumluluklarını hiçe saymaktadır. Muhalefet üretmenin amacı budur: halk tabanından gelen eylemleri etkin bir biçimde susturabilmek ve zayıflatmak için önderlerin tabanlarından uzaklaştırılmaları.

Muhalefetin desteklenmesi aynı zamanda STK’lara sızmanın ve halk tabanından gelen hareketlerin protesto ve direnme stratejileri hakkında içeriden bilgi sızdırmanın da bir yoludur. 

Çiftçi, işçi ve öğrenci örgütleri gibi Dünya Sosyal Forumunda tabandan gelen, neo-liberalizm ile mücadele etmeye adanmış halk hareketi örgütlerinin çoğu, Dünya Sosyal Forumu Uluslararası Konseyinin şirket fonlarıyla olan bağlantılarından bihaberdi. Bu bağlantıların pazarlığı hem resmi hem de özel hibe kuruluşlarıyla bağlantısı olan bir avuç STK önderi tarafından kapalı kapılar ardında yapıldı.

İlerici örgütler karşılıksız fonlandırılmazlar. Hibelerin amacı muhalefet hareketini “pasifleştirip” yönlendirmektir. Hibe veren kuruluşlar tarafından kesin koşullar konur. Koşullar yerine getirilmezse paranın devamı kesilir ve hibeyi alan STK parasızlıktan ötürü resmen olmasa da fiilen iflasa sürüklenir.

Dünya Sosyal Forumu kendini  şöyle tarif ediyor: “neo-liberalizme ve dünyanın kapital ile egemenlik altına alınmasına ve emperyalizmin her formuna karşı olan sivil toplum grupları ve hareketleri tarafından derin düşünce, fikirlerin demokratik olarak tartışılması, önerilerin hazırlanması, deneyimlerin özgürce paylaşımı ve etkin eylemler için bağlantılandırılması için açık bir buluşma yeridir”. (bknz. Fórum Social Mundial, 2010).

Dünya Sosyal Forumu küresel kapitalizmin ve kurumlarının mirasına doğrudan bir tehdit oluşturmaz ya da meydan okumaz. Yılda bir kez toplanır. Çok sayıda toplantı ve atelyeden oluşur. Bu bağlamda Dünya Sosyal Forumunun bir özelliği de hibecilerin fonladığı 1990’ların G7 karşıtı halk Zirvelerinin özelliği olan “tek başına aktivistlik” kavram çatısını korumaktı.   

Bu bariz düzensiz yapı bilinçli olarak oluşturulmuştur. Tek tek bazı konularda tartışma teşvik edilir ancak Dünya Sosyal Forumunun kavram çatısı küresel kapitalizme karşı ortak bir platform ve eylem planının oluşturulmasına yardımcı olmaz. Dahası, Dünya Sosyal Forumunun  Ocak 2001’de Porto Alegre’de ilan edilmesinden birkaç ay sonra Orta Doğu’da ve Orta Asya’da ABD önderliğinde başlayan işgal, forum tartışmalarında dikkate alınmadı.     

Hakim olan şey büyük ve dallı budaklı bir örgütler ağıdır. Gelişmekte olan ülkelerdeki hibe alan halk örgütleri kendilerine parasal destek veren ABD ve Avrupa Birliği’ndeki paydaş STK’ların büyük vakıflar tarafından akçelendirildiğinden hemen hemen her zaman bihaberdiler. Para akmaya başlar ve tabandan gelen halk hareketinin sınırları belirlenir. Bu STK’ların önderlerinin çoğu muhalefet etmeye sınır koyan bir kavram çatısı çerçevesinde hareket eden adanmış ve iyi niyetli kişilerdir. Bu hareketlerin önderlerinin çoğu genellikle şirketlerden aldıkları fonlarla ellerinin ve kollarının bağlandığını fark bile edemeden işbirliğine mecbur kalırlar.

Küresel Kapitalizm ant-kapitalizmi finanse ediyor: abzürd ve çelişkili bir ilişki

“Başka Bir dünya Mümkün”ancak şu anki düzenleme ile buna erişilemez.

Dünya sosyal Forumunun, örgütsel yapısının ve önderliğinin şöyle bir silkelenmesi gerekir.    

Muhalafet muhalefetin hedefi olan aynı şirketlerce akçelendirildiği sürece anlamlı bir kitle hareketi olamaz. Ford Vakfı başkanı (1966-1979) McGeorge Bundy’nin sözleriyle ifade etmek gerekirse,[Ford] Vakfının yaptığı her şey dünyayı kapitalizm için güvenli bir hale getirmek olarak görülebilir.”

http://anadoluhaber.blogspot.com/2010/10/anadoluhaber-muhalafet-uretmek.html

April 6, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, sistem karsitligi | Leave a comment

   

%d bloggers like this: