ecotopianetwork

Kırklar Dağı / Bixér Be – Hayırlı Olsun (Metin Yeğin)

Bixér Be – Hayırlı Olsun 

Saat sabahın beşi.  Ben, ilerleme ve gelişme karşıtı, ilkel komünal, ilkel ve komünal, terakki perver’meyen, yıkıcı, inatçı ve basit bir kerpiç  amelesi  ‘Bir dahaki hafta, patlayan karpuzlar gibi patlayacak olan Diyarbakır müteahhit ekonomisi üzerine yazmak üzere’ demiştim ya. İşte size o yazı.

Diyarbakır’da willalar (çift v ile)  yapılıyor.  Kayapınar geliştikçe gelişti. Bir ilerleme sormayın. Bir adayımız bunları sağa sola gösterip övünüyormuş. Öyle dedi.  Ardından  Kırklar Dağı satışı, kamuoyu hazırlama ilanları çıktı, okudunuz mu?

‘ Bixêr be -Hayırlı olsun’u Kürtçe de yazmışlar.İçim heyecanla doldu. 23 Nisan’ı idrak eden bir Türk neşesi kapladı içimi. Yaşasın bizim de willalarımız olacak ve orada yaşayan beyaz Kürtler, sokak isimlerini de Kürtçe yaparlar mesud ve bahtiyar yaşar giderler. Diyarbakır değer kazanıyor. Kayapınar değer kazanıyor. Yaşasın ilerleme, gelişme…

Bu evlerin sahipleri kim olacak? En aşağı 150 bin liralık evleri kim alacak? Hangi yoksul satın alabilir bu evleri? Şimdi hesaplayalım. Kolay olsun diye yuvarlak rakamlar olsun. Bin lira maaş alan bir yoksulsunuz.  Hangi yoksul bin lira maaş alıyor demeyin. Böyle varsaydık. Hiç yemek filan da yemiyorsunuz.  Eğitime ve sağlığa da para vermiyorsunuz. Giysi filan hiç düşünmeyin 150 ayda şık diye ödüyorsunuz. Hiç faizsiz filan verdiklerinde tabii. Yani 14 yıl 6 ay, aynı elbiseyi giyip, bir kağıt kalem bile almadan ve aç ve susuz dayanırsanız sizin artık bir eviniz olacak. Bu arada evde elektriğe, doğal gaza hiç para ödememelisiniz. Sakın banyo yapmayı da aklınızdan geçirmeyin. Haa unutmadan bu tür evlerde aylık aidat yani Mardinlilerin deyimiyle ara ödeme,  aylık en az 350 TL’dir. Yani evi size bedava verseler de her ay bu parayı ödemek zorundasınız. Hangi yoksul bu parayı ödeyebilir? Belki orta sınıf; o da gelecek en az yirmi yılını ipotek altına sokarak. Ne güzel…  bixêr be.

Bu değer kazanma diye bize yutturdukları bir şey var. Şimdi bir hesap da bu konuda yapalım. Önünden geçtiğimiz bir ev var. Bu yüz bin lira. Bizim cebimizde sadece bin lira var. Diyarbakır değer kazanıyor. Bu ev iki yüz bin lira oluyor ve bizim cebimizde hala bin lira var.  Önceden yüz ay çalışıp alabilecekken şimdi 200 ay çalışıp alabiliriz. Yani daha yoksullaştık.  Buna niye seviniyoruz?  Belki bir eviniz  var ve daha pahalıya satabilirsiniz ama o parayla daha iyi bir ev alamazsınız. Daha yüksek kira ödemeye başlarsınız.   Daha fazla kira ödeyen bir dükkanda daha pahalı çay öderseniz. Yani Diyarbakır değerleniyor diye yoksullar karalar bağlamalı. Sadece Diyarbakır değil tabi ki İstanbul, Ankara, İzmir, Sao Poula, Johenseburg ve nerede yurt seven ve sevmeyen müteahhitler varsa, her yerde.

Ne kadar hayranız şu gelişme illüzyonuna. Giyotinden elektirikli sandelyeye taşıyan burjuva  uygarlığını bir övüp duruyoruz ki komik ötesi son zamanların moda lafıyla. Giyotin altında itina ile koparılarak sepete yuvarlanmış bir kafa ile ABD obez medeniyetinin icadı elektrikli sandalye elektrotlarında kavrulmuş bir beden muhabbetti gibi. ‘ Abi ne kadar ilerlemiş şu teknoloji benim sadece kafam bedenimden ayrılıyordu bak sen baştan aşağı kavruluyorsun tıh tıh tıh.’ İlerleme, gelişme ve burjuva medeniyeti;  giyotinden elektirikli sandalye süreci toplamı . Bu medeniyetin ortak paydası da bizim hep ölü olmamız.

Ben ilerleme, gelişme düşmanı, basit kerpiç amelesi, yazının sonuna geldim. 140 metrekaresi 7 bin liraya, yani onların bir dairesine 20 küsür ev inşa ettiğimiz inşaatımıza geri döneyim. Savulun yel değirmenleri!  Bixêr be…

Bixér Be – Hayırlı Olsun  

Ne güzel gelişiyor kentler.  Koca koca binalar yapılıyor. Asansörleri de var.  On kata çoktan vardılar ve belki yirmi olacak. Ne güzel gelişiyor kentler. Bir de uydu kentler var. Nedense reklamlarında hep beyaz kadınlar kullanılır. Kucaklarında beyaz çocuklar taşıyan, beyaz kadınlar. Muhtemel reklam filmi sonrası gerçek annelerine devredilen aman ne sevimliymiş çocukları.  Bir de büyük arabalar ile gelinir o reklam filmlerinde.

Özenli annelerin yağ reklamlarından iyi tanırsınız bu beyaz aileleri. Margarin gibi pürüzsüz ciltleri, kepeksiz saçları vardır. Bunlar da yeni moda olarak uydu kentler de oturuyorlar. Yeşil alanlar diye nitelendirilen  iki santim derinliğinde çimlerle kaplı, bodrum katlarında jim salonları olan yani yürüdüğünüz zaman hiç bir yere varamadığınız koşu bantları, zavallı zayıflama bisikletleri ve ter kokularının olduğu yerler. Bir de spa konursa yani sauna, yani hamam, hamam. İşte o zaman tam olur buralar. Uydu kent, uysa da uymasa da olur kent tarifi bu.  Ne güzel gelişiyoruz. 

Kendimi Chemicail Brothers’ın klibinde hissediyorum. Her yeri yiyen inşaat kepçeleri peşimden koşuyor. Yedikçe büyüyor ve daha fazla acıkıyorlar. Şimdi kepçeler Diyarbakır da baş rol de. Yoksulların oturduğu mesela Ben u sen mahallesini de yakında yiyip yoksulları kent dışına süpürecekler.  Margarin suratların yeni zaferi olacak bu. Yanlış anlamayın ırk ayrımı yapmıyorum beyaz Türklerden, beyaz Kürtlerden ve Michael Jackson kadar siyah beyaz herkesten bahsediyorum ve buna öykünenlerden.  Öykünenler, müritler uçuruyor onları gökyüzüne.  Aç kepçeler peşimizde yoksulların sağlıksız evlerinin üstüne arte mutfaklar inşa edecekler. Yoksulları sağlıksız evlerden kurtarıp!  kent dışına sürecekler. Bütün Amerikan filmlerinde seyrettiğimiz iyi insanlar kepçeleri yönetiyor  Böylece daha gelişeceğiz. Toptan kurtuluyoruz seyyar satıcılardan, ‘ay ama bir sürü de serseri var burada’dan, işsizlerden, kitleden,  parkların salıncaklarını kıranlardan, eğitimsizlerden… Hepsi koca kepçeler sayesinde boğazlarına tıkılmış iki santim derinliğindeki çimlerin, yeşil alanların altında kalacak.

Konut ihtiyacını karşılıyorlarmış. Koca bir yalan.  Bu evler de kim oturacak?  Bu evlerin sahipleri kim olacak? En iyimser tahminle gelecek 20 yılını ipotek altına koyacak orta sınıf, karı koca ‘öğretmen’lerden olacak sahipleri. Cennet  ya da cehennem kapısında soracaklar ne yaptınız bu dünya da?  Tırnak muhayenesi, saç kontrolü yaptık, not verdik ve para biriktirip bir ev satın aldık zenginlerin eteğinde.  Aklıma yine Ağa çocuğu müteahhit reklamı geliyor. Elini nereye koyacağını bilemeyenkötü oyuncu. ‘Herkesin havuzunun olduğu evler hayal etmiştim.’  gibi birşeyler diyordu.  İstanbul da çocukluğumun geçtiği deniz duruyordu binalarının hemen ardında.  Her gün denize giriyorduk biz, senin bir kişi işeyince kirlenen havuzların yerine. Senin gibilerin binaları öldürdü denizi. Al başına çal derinleştirimiş lazımlıkları, havuzlarını.

Kent toprakları kamunundur.  Sadece Komünist Küba da değil. Kapitalizmin beşiği Hollanda da böyledir. Kent toprağının rantını kimse yiyemez.  Kırklar dağı kamunundur, herkesindir. Orada tüketecekleri su, kirletecekleri  toprak ve  yok ettikleri tarih ve türküleri de.

Hep yeldeğirmenleri mi kazanacak?

Metin Yeğin

May 27, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, yerli - yerel halklar | 2 Comments

Devletin iyisi kötüsü olmaz / Devlet şiddeti – Ayça Söylemez

Devlet şiddeti

Meşru müdafaa şiddet değildir

ŞİDDET, 40 yıl rezalet ücretlere çalışmak ve emekli olup olamayacağını merak etmektir…

ŞİDDET, devlet tahvilleridir, soyulan emeklilik fonlarıdır, borsa sahtekârlığıdır…

ŞİDDET, konut kredisi almaya zorlanıp, ve sanki altınmışçasına geri ödemektir…

ŞİDDET, müdürün seni istediği zaman kovabilme hakkıdır…

ŞİDDET, işsizliktir, mevsimlik işçiliktir, sosyal güvenceli ya da değil, asgari ücrettir…

ŞİDDET,  iş kazasıdır, patronların güvenlik harcamalarını kısmasından kaynaklanan…

ŞİDDET, aşırı çalışmaktan hasta olmaktır…

ŞİDDET, yorucu çalışma şartlarına dayanmak için vitamin ve depresyon ilacı almaktır…

ŞİDDET, bir meta olan işgücünüzü yenilemek için gereken ilaç parası uğruna çalışmaktır…

ŞİDDET, rüşvet veremediğiniz için, korkunç hastanelerin basmakalıp yataklarında ölmektir…*

Yunanistan İşçileri Genel Konfederasyonu (GSEE) üyesi işçilerin 2008’de yazdığı bir bildiri bu, gerçek şiddetin ne olduğunu anlatan. Hepimizin içinde yaşadığı ama çoğumuzun başka tarafa bakmayı istediği/tercih ettiği bir şiddetin çırılçıplak ifadesi.

M. Foucault’nun söylediği gibi, devletin, suçlulara, aykırılara, delilere, düzene uymayanlara ve günümüz moda terimiyle ‘teröristlere’ ihtiyacı var. (1) Sırtımızdan da karnımızdan da sopayı eksik etmemek için, polise ‘aslında’  ihtiyacımız olduğunu göstermek için. Yani, toplumun şiddetinden beslenen devlete istediği türde şiddeti vererek bir yere varılamayacağı açık. Nasıl ki El Kaide Amerikan yapımı bir örgüt olarak, ABD’nin korku toplumu kurmasına mükemmel bir şekilde hizmet ediyorsa, yanlış yönlenmiş şiddet de polisi meşrulaştırıyor.  Düzenin aykırılarına fiziksel şiddet reva görülürken, toplumun tümüne aralıksız şekilde psikolojik şiddet uygulanıyor. Burada, 90’ların cevval başbakan danışmanı, 2000’lerin demokrasi havarisi bir köşe yazarının televizyon konuşmalarını örnek verirdim ama hem adını anmak istemiyorum hem de gerek yok, bir değil iki değil bunlar, siz de hepsini biliyorsunuz zaten. Psikolojik şiddet her zaman bu kadar açık gelmiyor önümüze. Kimi zaman içecek reklamıyla kimi zaman duygu sömüren haber bültenleriyle çoğu zaman da mobbing’i normalize eden televizyon dizileriyle çarpıyor yüzümüze.  Yunanistan’da yazılan ama tüm dünyadaki ücretli çalışanların derdini anlatan yazıyla ve konumuzla ve psikolojik şiddetle ilgili, Prof. Dr. Pınar Tınaz’ın makalesinde mobbing kelimesinin tarihsel kökenini anlatan şöyle bir alıntı var: “…Aynı kavram daha sonra 1960’larda, Konrad Lorenz tarafından küçük hayvan gruplarının (örneğin kuşlar) daha güçlü ve yalnız bir hayvana (örneğin tilki) toplu şekilde hücum ederek uzaklaştırması; ya da aynı kuluçkadan çıkan kuşlar arasında yaşanan ve diğer kuşların, aralarındaki en zayıf kuşu yiyecek ve sudan uzak tutarak dışlaması, iyice güçsüz bir hale getirmesi ve en sonunda da fiziksel saldırılarla öldürerek grubun dışına atması durumunu ifade etmek amacıyla kullanmıştır.” (2) Tanıdık geldi mi? Şiddet yaygınlaştıkça, sanılanın aksine tepki doğurmaktansa normalleşiyor çoğu zaman. Savaşın vahşeti gibi sermayenin şiddeti de normal karşılanıyor, daha kötüsü değiştirilemez görülüyor.

Bu düzene çomak sokmak isteyenler ne yapıyor? Mesele bu. İktidarı (sadece siyasi iktidardan bahsetmiyorum) konuşarak kendisini değiştirmeye ikna edemeyeceğimize göre, derdimiz aslında onunla değil, kendimizle. Kopuş savunmasının yaratıcısı avukat Jacques Verges gibi kendi kurallarımızla mı oynayacağız, egemenin kurallarıyla egemenin düzenini değiştirmeye mi çalışacağız? Devletin ceza hukukunu kabul etmeyen ve devletin yasalarını gayrimeşru sayan Verges, “Asıl terörist sizsiniz” demişti. Terörist avına çıkan hükümetlerin, gizli servislerin, açık servislerin foyasını meydana çıkaran adamlardan biri olarak Verges, başka bir mücadelenin mümkün olduğunu da gösterdi. Hit­ler’e kar­şı sa­va­şıp ya­ra­lan­ma­sı­na rağ­men, Ges­ta­po li­de­ri bir SS su­ba­yı­nı savunan Verges’ün bu davranışı, üzerinde düşünülmeye-tartışılmaya değer. (3) Hala becerebiliyorsak bunları yapmayı tabi.

Peki, şiddet ne değildir? Hayatı boyunca ailesinden, devletten, toplumdan, okuldan, polisten, askerden şiddetin alasını görmüş bir öğrencinin sesini yükseltmesi, sokağa dökülmesi değildir. Çünkü meşru müdafaa şiddet değildir, TDK’ya göre bile “Uğranılan bir saldırı karşısında kişinin kendisini koruması”dır. Dünyanın en hukuksuz ülkesinde bile cezası yoktur. Üzerine saldırılan her canlı, kendini koruma refleksiyle hareket eder. Ancak şiddeti egemenin diliyle kullanmaya başladığında, egemenden farkı kalmaz. Yine ezilendir belki, ama artık haklı değildir. Klişe bulacaksınız, haklısınız. Ama mevzu insanlık tarihi kadar eski, hangi yönüne el atsak, güneş altında söylenmemiş bir sözü bulmak zor. Bu sözlerinden doğru olanları yanlış olanlardan ayırmak da, aynı nedenle, kolay değil. Sorun, elinde silah olana karşı nasıl mücadele edileceği değil. Bunun cevabını bir çocuk da verebilir size. Sorun, bilindik anlamıyla bir ateşli silah değil de daha karmaşık daha işlevli ve öldürmekten ziyade süründürme yetisi olan psikolojik silahlar kullananlara karşı ne yapılacağı.

Egemen, ‘iktidarın kılcal damarlarına’ inecek kadar ayrıntılı ve zekice planlar yaparken, karşı tarafın düşünmekten, konuşmaktan, tartışmaktan, doğru pratiği bulmak için teori arayışından vazgeçmesi, onu daha da ezilen yapıyor. Oysa gözü kör olması gereken şiddet değil, adalettir.

(1)   Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Yayıncılık, 2001

(2)   “İşyerinde psikolojik taciz (mobbing)” Pınar Tınaz, Çalışma ve Toplum, sayı: 11 http://www.calismatoplum.org/sayi11/tinaz.pdf

(3)   http://www.anlayis.net/makaleGoster.aspx?dergiid=73&makaleid=2025

Ayrıca, Verges’ün belgeseliyle ilgili şuraya da bakılabilir: http://www.mongrelmedia.com/data/ftp/Terrors%20Advocate/Terrors%20Advocate%20PK.pdf

http://www.gunzileli.com/2010/12/21/devlet-siddeti-ayca-soylemez/

Devletin iyisi kötüsü olmaz (Ayça Söylemez)

Dün bir kez daha hatırladım, Max Weber’in devlet tanımını: Belirli bir toprakta, meşru fiziki güç kullanma tekelini elinde tuttuğunu iddia eden insan topluluğu. Bu meşru şiddet kurumu, hesap verme derdi olmaksızın dayak atar, öldürür, hapseder, fişler, korkutur, askere alıp cinayet işlemeni emreder, manipüle eder, marjinalleştirir, toplum dışına iter…

Kurulduklarından beri şiddet araçlarını tekellerine almak, denetlemek ve yönetmek için çaba sarf eden devletler, psikolojik şiddeti ve manipülasyonu keşfettiğinden bu yana daha az zora başvuruyor. Ancak kendini tehlikede hissettiğinde de dişlerini göstermekten kaçınmıyor ve bazılarınca ideal görünen Avrupa burjuva demokrasilerinde bile polisin sopası da silahı da pervasızca işlemeye başlıyor. Modernizmin feodal topluma karşı büyük bir buluş olarak sarıldığı devlet kavramına karşı çıkışlar da başka bir devlet modelini kutsayarak oluyor, genellikle. Oysa ki devlet tek, derini-sığı, iyisi-kötüsü yok. Maddi ve askeri güçleri yönetme yetkisini elinde bulunduran her kurum gibi tekleşmeye mahkûm.

Neoliberalizmin tek seçenek olarak sunduğu burjuva demokrasisinin çatırdadığı, sırlarının döküldüğü çok uzaktan, Türkiye’den bile görülebiliyor. Örneğin, dün Columbia Üniversitesi, Wikileaks belgelerini ‘paylaşan’ öğrencilerini tehdit eden bir e-posta atarak, bu hareketlerinin ileride Dışişleri’nde iş bulmalarını engelleyebileceğini söyledi, kibar bir şekilde ‘ayağınızı denk alın’ dedi. Wikileaks’le ortaya dökülen ABD Dışişleri yazışmalarını ‘kınayan’ diğer devletler, bu çeşit fişlemelerin de normal vatandaşın fişlenmesinden farksız olduğunu aslında çok iyi biliyor. Devlet arşivcidir. Hayatı kameraya çekilen ve sırası geldiğinde gözleri önünden film şeridi gibi geçirilecek olan sade vatandaş da olabilir, bütün bir toplum da olabilir, başka bir devlet de. Bu nedenle bilgilerin doğruluğunun çok da önemi yok. Önemli olan, onların bir gün aleyhinize kullanılabilir nitelikte olması. Bir dedikodunun haber değeri taşıması, önemli bir gerçeğin basında yer bulamamasıyla ters orantılıdır. Sonradan gelen yalanlamalar ise o haberi bir kez daha manşetlere taşımaktan başka işe yaramaz.

Yine neoliberallerin başka bir ideal model olarak sundukları ulus devletlerin zayıflaması ütopyasının yerine ne koydukları sorusunun ise cevabı yok. Yeni imparatorluklar olan çokuluslu şirketler, devlete ihtiyaç duyduğu sürece bu kurum da var olmaya devam edecek. Çünkü çokuluslu şirketlerin polisin gazına, askerin silahına, basının manipülasyonuna ve bunların tek elden idare edilmesine ihtiyacı var. Siz, tamamen işinize yarayan bir yapıyı değiştirmek ister miydiniz?

Dün devletin şiddetli yüzünü gördük Dolmabahçe’de. Devlet, bu şiddeti hükümetlerden bağımsız olarak uygulama yetkisine sahip. Bu kez şiddetle birlikte gelen aşağılama, dalga geçme gibi hareketler her hükümette bu denli ayyuka çıkmasa da, bunu sadece ar damarlarının çatlamış olmasına bağlamak yanlış. Yanlış hayat gibi bozuk düzen de doğru yaşanmıyor ve sistem böyle kurulduğunda, AKP gibi bir hükümet çıkıp hem dayak atarken hem gülebiliyor. Tamam, bu kadarına biz bile alışkın değiliz ama hedefi AKP olarak koyarsak, ondan önceki hükümetlere de ‘haksızlık etmiş’ olacağız. ‘Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir’ diyen Çiller’in hükümetinde, Özal hükümetinde hatta darbe döneminde yapılanları, bırakın Türkiye’yi, dünyadaki onlarca örneği göz ardı etmiş olacağız. Eh, buradan da yine başladığımız yere döneceğiz: Benim şiddetim senin şiddetini döver.

Modernizmin ideali, şiddetin hukuk sınırları çerçevesinde kalmasıydı ancak ortada bir şiddet varsa, kime ne zaman rastlayacağı her zaman kestirilemiyor. Daha güçlü bir devletin şiddeti de daha fazla oluyor. Aksine, şiddet devlet eliyle meşrulaştırıldığında, aynı şiddet devlet zayıfladığı anda dönüp onu da vurabiliyor. Ancak son yüzyıldaki savaşlar ve mücadeleler gösterdi ki, sermayeyi de arkasına alan devlet her muharebeden biraz daha güçlenmiş olarak çıkıyor. Mücadeleyi devlet kavramı üzerinden değil de devletin aygıtları üzerinden kurduğumuz sürece de böyle olmaya devam edecek.

http://www.gunzileli.com/2010/12/21/devletin-iyisi-kotusu-olmaz-ayca-soylemez/

May 27, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | 1 Comment

Seçimler Neyi Değiştirir? Gün Zileli

Bu yazı Yeni Harman Dergisi’nin, 2011-mayıs sayısında yayınlanmıştır. 

Seçim, hükümeti ya da yönetimi değiştirir ama seçimle sistemin değiştiği hiç görülmemiştir. Çünkü seçim ve seçimle oluşturulan parlamento ya da meclis, sistemin rıza mekanizmasısın en önemli unsurudur. Bu rıza mekanizmasından sistemi değiştirmesini beklemek elbette sadece bir ilüzyon olabilir.

Böyle olduğu halde, sistemi bir devrimle değiştireceklerini ileri süren Marksistler neden bazı özel durumlar dışında, seçimlerde ve parlamentoda yer almayı reddetmezler; neden bu rıza mekanizmasında yer almaya devam eder ve bunu iştiyakle savunurlar?

Bu konudaki genel Marksist mantık şöyledir: Seçimler halkın propagandaya en açık olduğu dönemdir. Bu dönemde seçimlere katılıp halka, emekçilere seslenmek çok etkilidir. Seçimlere katılmakla birlikte, seçimlerin ve parlamentonun bir aldatmaca olduğunu bu kürsülerden halka anlatmamız mümkündür. Öte yandan parlamentoya girersek de, keza parlamento kürsüsünden bu parlamenter düzenin sahtekârlığını teşhir edebiliriz. Seçimlerin ve parlamentonun sunduğu propaganda olanaklarını reddetmek anarşist bir tutumdur ve sol komünist bir çocukluk hastalığıdır.

Marksistler, yukarda özetlediğim bu anlayışı ve yöntemi II. Enternasyonal’in kurulduğu 19. Yüzyılın  son çeyreğinden itibaren uygulamış ve özellikle Almanya’da oluşturdukları güçlü sosyal demokrat partilerle seçimlere girmiş ve parlamentoda önemli bir muhalefet grubu oluşturmuşlardır. Hatta Çarlık Rusya’sının parlamentosu olan Duma’da bile Bolşevik ve Menşevik hiziplerin ayrı ayrı grupları yer almıştır.

Ne var ki, Marksistlerin yukarda özetlediğim teorisi ilk büyük darbeyi I. Dünya Savası’nın başında yemiştir. Normal zamanlarda, barış zamanlarında pek mantıklı gibi görünen bir teori, olağanüstü anlarda hiç de geçerli olmadığını kanıtlamıştır. Burjuvazinin size söz hakkı verirken, parlamentoya girmenizi kabul ederken, propaganda olanaklarından yararlanmanıza izin verirken, bütün bunları hiç de babasının hayrına yapmadığı ortaya çıkmıştır. Burjuvazi, verilen bu parlamenter tavizin günün birinde ve kritik bir anda kendisine kâr olarak döneceğini çok iyi biliyordu ve nitekim öyle de olmuştur. Zaten sosyal demokrasinin kapitalizme entegrasyonu bununla da kalmamış, o günden bugüne sosyal demokrasi sistemin önemli dayanağı olarak görev yapmıştır.

Bolşeviklerin Rusya’da iktidara gelmesiyle Lenin II. Enternasyonal’den kopmuş ve Komünist Enternasyonal’i (Komintern) kurmuştur. Komintern, II. Enternasyonal’in burjuvaziye entegre olma politikasına ağır eleştiriler yöneltmekle birlikte, asla seçimler ve parlamento meselesini köklü bir şekilde sorgulamamıştır. Tam tersine, bunu sorgulayan Sol Komünistler daha 1920 yılında Komintern’den dışlanmış ve Lenin seçimleri kökten reddedip  devrim çağrısı yapan Avrupa’daki Sol Komünistleri (Sylvia Pankhurst, Anton Pannekoek, Herman Gorter, Amadeo Bordiga) çocukluk hastalığına tutulmakla suçlamıştır.

Nitekim, özellikle sağlam parlamentolara sahip Avrupa ülkelerindeki komünist partiler, yazının başında açıkkladığım Marksist mantığı devam ettirerek seçimlere ve parlamentoya katılmayı sürdürmüşlerdir.

1920′li ve 1930′lu yıllarda dünyanın en güçlü komünist partisi olan Alman Komünist Partisi (1 milyon üyeli ve 6 milyon seçmenli bir partiydi), Hitler’in Nasyonal Sosyalizmi karşısında parlamenter alanda yenilgiye uğramış ve Hitler’in seçimlerle iktidara gelmesini önleyememistir. Sanılanın tersine, faşizm askeri darbeden çok seçimleri ve parlamentoyu kullanır. Daha sonraki dönemlerin askeri darbelerinin tam anlamıyla faşizm sayılıp sayılamayacağı ayrı bir tartışmadır ama has faşizmler iktidara seçimle gelmişlerdir.

Komintern’in seçim ve parlamento konusunda klasik Marksist çizgiyi izlemesinin en felaket sonuçları II. Dünya Savası’nın hemen ardından yaşanmıştır. Yunanistan KP ve Filipinler KP’lerine Sovyetler Birliği’nden verilen talimat, gerilla mücadelesini ve silahları bırakmaları ve seçimlere katılmalarıydı. Bu iki ülkedeki güçlü gerilla hareketleri bu parlamentarist çağrıyla yenilgiye uğratılmıştır.

Fransa ve İtalya’da da partizanlar kontrolü tamamen ellerinde tuttukları halde, Sovyetler Birliği’nin verdiği talimatla silah bırakışmasına gitmişler ve bu andan itibaren FKP ve İKP kapitalist düzenin eklentisi haline gelmişlerdir. Zaman zaman %30′lara varan oy oranına sahip bu partiler, seçimler ve parlamento yoluyla tüm devrimci potansiyeli sisteme eklemlemişlerdir.

Seçimlerin ve parlamentonun bize gösterdiği tarihi dersler bunlardır.

Seçimler ve parlamento ile sistem değiştirilemez ama seçimler ve parlamento sistem karşıtlarını değiştirip sistem yandaşı haline getirebilir.

Gün Zileli

24 Nisan 2011

http://www.gunzileli.com/2011/05/25/secimler-neyi-degistirir/

May 25, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi | 21 Comments

Şu Lenin ve Troçki Mirası Meselesi… Gün Zileli

Simon Sebag Montefiore’nin Genç Stalin (Çev: Yavuz Alogan, İthaki, Ekim 2010) kitabını bu gece bitirdim. Biraz uyudum, sonra uykum kaçtı. Arka bahçede bir kedi yavrulamıştı. İkisi öldü. Kalan üç taneden ikisini anneleri alıp başka bir tarafa götürdü. İçlerinde en zayıfı olan üçüncüsü tek başına kaldı. Annesi gelir onu da götürür ya da emzirir diye ilgilenmedim. Bu sabah baktığımda ölmüştü. Kafama dank etti. Anne, onu zayıf olduğu için ölüme terk etmişti. Nasıl olmuştu da bunu düşünememiştim. Eğer düşünseydim yavruyu içeri alıp kurtarabilirdim. Biraz vicdan azabı duydum. Sonra kitabın son sayfalarından satırlar geldi aklıma: “1937-1938 yıllarında, yaklaşık bir buçuk milyon insan kurşuna dizildi. Stalin, çoğunu tanıdığı yaklaşık 39.000 kişinin ölüm listesini bizzat imzaladı. Stalin’in yükselttiği Beria’nın sorumlu olduğu Gürcistan, özellikle ağır bir darbe yedi; Komünist Partisi’nin % 10’u tasfiye edildi; Onuncu Gürcistan Parti Kongresi’ne katılan 644 delegenin 425’i kurşuna dizildi.” (s. 431)

“Acaba” dedim kendime, yattığım yerde, “bütün bunları bir canavarın kana susamışlığı olarak ele almak ne kadar doğru? Belki şu anda yerimde Stalin olsa, o da benim kadar üzülürdü ölen kedi yavrusuna.” Bilirsiniz, gecenin sessizliği içinde, uykusu kaçınca böylesi tuhaf düşünceler durmadan üşüşür insanın kafasına. Kedi yavrusundan Doğan Tarkan’a atladı düşüncelerim birdenbire. İki önceki yazımda NTV’deki konuşmasından söz etmiştim. Orada “Marx, Engels, Lenin ve Troçki’nin mirasçısı olduğunu” söylemişti Doğan. Düzenledikleri “Marksizm’2010” seminerlerinde ise, en önde gelen konulardan biri, “Stalinizm-Kemalizm” bağlantısıydı. Ben de bu bağlantıya önem veriyordum ama Lenin, Troçki ve Stalin bağlantısı birbirinden kopartıldığında Stalin-Kemal bağlantısı tüm ciddiyetini kaybediyordu. Çünkü, eğer Stalin’le Kemal arasında benzerlik varsa, Lenin, Troçki ve Stalin arasında, benzerliğin ötesinde doğrudan ve kesintisiz bir devamlılık vardı. Stalin, Lenin’in de, Troçki’nin de mirasçısıydı.

Lenin daha iktidarı aldığı gün, “İnsanları kurşuna dizmeden nasıl devrim yapabilirsiniz?” (s.409) diye haykırmıştı. Doğrusu, “insanları kurşuna dizmeden nasıl iktidarı alabilirsiniz” olmalıydı, yoksa devrim değil. Tersine, gerçekten devrimci öneri şu olabilirdi: “İnsanları kurşuna dizerek nasıl devrim yapabilirsiniz?” Nitekim, bugüne kadar pek söz konusu edilmeyen bir yönü var işin. Eğer Lenin ve Bolşevikler kafayı böylesine kurşuna dizmeye takmasalardı ve daha baştan her türlü muhalefeti şiddetle ezmeye yönelmeselerdi iç savaş da bu kadar çetin olmayacak, bu kadar zorlu geçmeyecekti. Bolşeviklerin sertliği, Beyazların direncine güç katmış, daha da kötüsü devrimin canlı hücrelerini tahrip etmiştir. Belli ki Lenin daha başından devrimle iktidarı birbirine karıştırmıştı ya da onun kafasında ikisi aynı şeydi. Troçki de ondan aşağı mı kalıyordu sanki. Lenin tarafından boşuna Savaş Komiseri yapılmamış tı. İsmi üstünde: Savaş. Yani kasaplık. Savaşla ilgili herhangi bir görev alıp da kasaplık yapmadığını ya da en azından kasaplık mesleğine intisap etmediğini (illa fiili olarak kesip biçmek şart değildir) iddia edebilecek birisi var mıdır? Japon anarşisti Kotôku Shûsui, geçmişini tanımlarken, “bir katilin oğluyum” dermiş, asker olan babasını kastederek. Bir de koca savaş makinesinin tepesindeki Troçki’yi düşünün. Nitekim Troçki, orduda rütbeleri yeniden geri getirmiş, asker komitelerini ve Sovyetlerini dağıtmış, çarlık ordusunun subaylarını yeniden istihdam etmiş, ordunun eski hiyerarşik yapısını ve ritüellerini yeniden teessüs etmiştir. Troçki’nin yaptıkları bununla da kalmamıştır. Ortaya attığı ”sanayinin askerileştirilmesi” tezi tam bir despotizmdir. Bu teze göre, işçiler askeri disipline tabi tutulacak, silah zoruyla üretime koşulacak ve iç pasaport düzenine tabi kılınarak işyeri ve şehir değiştirmekten men edileceklerdir. Ayrıca, toplama kamplarındaki esir emeğinin sana yi hamlesinde kullanılması fikri de Stalin’in orijinal fikri değildir. Lenin ve Troçki de bunu onaylamış ve hatta ilk uygulamalara başlamışlardı.

Ekim Devrimi’nin ideallerini savunarak ayaklanan Kronstadt bahriyelilerini ezen de Troçki’den başkası değildir. Daha sonra Stalin tarafından “Alman ajanı” olduğu iddiasıyla kurşuna dizilen, eski Çarlık subayı Tukaçevski, Troçki’nin sözleriyle, “Devrimin onuru ve şerefi” Kronstadt bahriyelilerini Troçki’nin emriyle ezmiştir. Elbette Lenin de bu ezme çabasına destek vermiştir. Troçki, 1930’larda dünya çapında hiçbir yere ayak basamamacasına Stalin tarafından kovalanırken bile Kronstadtlılara yaptıklarını kabul etmek istememiş, onların “karşıdevrimci”liğinde ısrar etmiştir. Orijinal ve Ortodoks Troçkistler bugün dahi bunu savunmaya devam etmektedirler. Bu siteye yorum yazan Troçkist bir arkadaş, neredeyse üzerinden yüz yıl geçtikten sonra bile Kronstadt’ı “karşıdevrimci” diye niteleme bağnazlığını gösterebilmiştir.

Troçki ve onun dahil olup liderlik ettiği “Sol Muhalefet”, 1920’li yıllar boyunca Stalin-Buharin ittifakına, köylülüğe gereğince sert davranmadığı yönünde eleştiriler yapmış ve ortaya attığı “sanayileşme planı”yla, Stalin’in 1930’lı yılların başından itibaren uygulayacağı ve milyonlarca köylünün ölümüne yol açan “hızlı sanayileşme ve zorla kolektifleştirme” politikasının önünü açmış, yani Stalinist cehennemi diktatörlüğün taşlarını kendi elleriyle döşemiştir. “Sol Muhalefet”te yer alan onca Bolşevik’in 1930’lu yıllarda Stalin’in önünde secde etmelerini (ki bu bile onların hayatlarını kurtaramamıştır) sadece basit bir teslimiyet olarak ele almamak gerekir. Bu teslimiyetin arkaplanında büyük bir ideolojik ortaklık yatmaktadır. Stalin, pragmatik bir devlet adamıydı. Muhalefetin, sanayileşmede köylülüğü iç sömürge gücü olarak kullanma önerisini aynen alıp uygulamaya koydu. Elbette bunu yaparken, mono litik bir diktatör olarak, önerinin orijinal sahiplerini önce teslim alıp sonra da yok etmek zorunda hissetti kendini.

İşte Doğan Tarkan’ın övünerek sahip çıktığı miras budur. Doğru, siyasi akımlar ve partiler belli miraslara dayanırlar, dolayısıyla bunların hepsinin mirasyedi olduğunu söyleyebiliriz. Evet ama ortada yenecek bir miras kalmış mıdır? Buna sermayeden yemek demek daha doğru olmaz mı? Aynı Kemalistlerin bugünkü durumu gibi. Eğer görmediyseniz Sözcü gazetesinin 10 Kasım tarihli nüshasına bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. İflas, tam bir iflas!

Gün Zileli
14 Kasım 2010

http://www.gunzileli.com/2010/11/14/su-lenin-ve-trocki-mirasi-meselesi%e2%80%a6/

May 24, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Devlete Karşı – Gün Zileli

EĞER DEVLETİN TUTARLI DÜŞMANIYSAN
ANARŞİSTSİN

Soru 1: Devlete gerçekten karşı mısınız?

Eğer cevap evetse ikinci soruya geçiniz:

Soru 2: Öyleyse neden yeni bir devlet kurmaktan söz ediyorsunuz?

İşte en önemli sorunlardan biri burada düğümlenmektedir. Birçok ihtilalci arkadaşımızın devlete samimiyetle karşı olduklarını biliyoruz. Yüreklerindeki özgürlük ateşiyle devletin ezici hantal makinası arasında uzlaşmaz bir çelişme olduğunun farkındayız. Onların dürüstlüklerine ve samimiyetlerine inanıyoruz. Ama yüreklerinde olmasa bile, kafalarında çok önemli bir bağdaşmazlığı uzun süredir barındırdıklarını da bilmelidirler. Devleti yıkarken yeni bir devlet kurmaya kalkışmaları tutarsızlığın en büyüğüdür. Çünkü kurdukları devlet, onlar ne kadar eskisinden farklı olacağını iddia ederlerse etsinler, eskisinin benzeri, hatta belki bazı bakımlardan daha bile zorbası olacaktır.

Çünkü; ezilenlerin devleti olamaz. Devlet yalnızca ezenlerin baskı aracıdır. Ezilenlerin adına kurulduğu iddia edilen devletler bile kısa sürede yine küçük bir ezen azınlığın aracına dönüşmek zorundadırlar. Marxist terminolojide “geri dönüş” ya da “yozlaşma” diye ifade edilen olay bundan başka bir şey değildir. Yüz kere de devlet kursanız yüz keresinde de bu devlet yozlaşacak ve küçük bir azınlığın aracına dönüşecektir.

Çünkü; devlet makinasının işleyişi, kaçınılmaz olarak sürekli devlet görevlilerini gerektirir. Üretimdeki halkın, uzmanlık isteyen devlet işlerinin gerektirdiği uzmanlığı kazanması olanaksızdır. Ezilenler içinden böyle uzmanlaşan insanlar çıksa bile, kaçınılmaz olarak üretimden kopacaklar, kendi kitlelerinden kopacaklar ve devlet makinasının bir unsuruna dönüşeceklerdir.

Çünkü; uzmanlaşmış devlet görevlileri uzmanlık ve sorumluluk, hatta gereğinde yorucu bir çalışma isteyen devlet işlerini babalarının hayrına yapmazlar.

Karşılığında, kitlelerin yaşam standartının üstünde ayrıcalıklar isterler doğal olarak. Hele hele ellerinin altında, itiraz eden kitlelere karşı kullanabilecekleri silahlı güçler de olunca bu imtiyazları rahatlıkla kabul ettirirler. Denecektir ki, yeni devletin görevlileri işçi sınıfının ideolojisine bağlıdırlar. Hadi buna da Marxist bir argümanla yanıt verelim. İnsanların bilincini sosyal çevreleri belirler. Uzmanlaşmış devlet görevlileri ideolojik planda ne kadar halka bağlı olduklarını söylerlerse söylesinler maddi çevreleri, olanakları ele geçirme şanslarının olması, onları kaçınılmaz olarak halktan kopartacak ve ayrıcalıklı bir zümre haline getirecektir. Denecektir ki, halk onları denetler.

Demokratik denetime tabi tutar. Biz de diyeceğiz ki, üste çıkanları altta kalanlar tarihin hiç bir döneminde denetleyememişlerdir. Denetim lafları, batı demokrasilerinde olduğu gibi boş bir tekerlemenin ötesine gitmeyecektir. Bir aldatmacaya dönüşecektir. Yönetenleri denetlediğini sanan halka, bir de bu aldatmaca yoluyla boyun eğdirilecektir. Batı demokrasilerinde “milletin temsilcileri” yutturmacası gibi.

Çünkü; devlet denen makina, her zaman halktan ayrılmış silahlı güçleri, orduyu ve polisi gerektirir. Bir kez, halk adına bile olsa, devletin denetiminde polis, jandarma ve ordu gücü kuruldu mu, silahsız halk silahlı güçlerin baskısı altına alınmış demektir. Her ordu, her polis, aslında dış düşmana karşı değil, iç düşmana, yani halka karşı kurulur. Dünyanın hiçbir devrinde ve hiçbir yerinde halktan yana polis olamaz. Bir kez, polis gücü kurdunuz mu, ya siz de imtiyazlı bir zümrenin yanında yer alıyorsunuz demektir ya da düşmanınıza kendi elinizle silah veriyorsunuz demektir. Polislik her yerde ve her zaman halk düşmanı olmayı gerektirir. Bu yüzdendir ki, devrimlerden sonra kurulan yeni devlet rejimlerinde kısa süre içinde, yeni kurulan polis teşkilatlarına eski rejimin halk düşmanı unsurları doluşmuştur. Yarın aynı şey sizin de başınıza gelirse hiç şaşırmayın.

Çünkü; devlet olmayan devlet kuracağız söylemlerinin hiçbir geçerliliği yoktur. Devlet her yerde devlettir. Devlet olmayan devlet olmaz. Her devlet, isterseniz adını değiştirin gerçek anlamda devlettir.

Öyleyse; devlete, onun polisine ve ordusuna derinden bir karşıtlık içinde olan bir ihtilalci eğer tutarlı olmak istiyorsa, her türlü devlete karşı olmak zorundadır. Tutarlı bir ihtilalci, isterse kendi kendine bunun adını koymaktan kaçınsın, aslında, her türlü devletin amansız düşmanı anarşizmin yolunu tutmuş demektir. İhtilalciliğin tutarlı sonucu anarşist olmaktır!

Gün Zileli

http://www.gunzileli.com/2006/04/24/devlete-kars/

May 24, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ezilenler | Leave a comment

Mutlu Konformist! Gün Zileli

Sevgili arkadaşım Orhan Cerav’ın yolladığı, Sabah adlı bir gazetede çıkan Engin Ardıç adlı birisinin “Mutlu Anarşist Yoktur” yazısını okuduğumda, Orhan’ın internetten bana ara sıra gönderdiği o meşhur ophaaaaaaaa kahkahasını koyuverdim. Çok bilen birisi, yine anarşizm konusunda bazı gülünesi herzeler yumurtlamış.

Hayatta o kadar çok yanlışlık vardır ki, bunları düzeltmeye kalkışırsanız sizin hayatınız kayar. Hele medyadaki yanlışları düzeltmeye kalkmak! Bu imkânsızdan öte bir şeydir. Ne var ki, bazen bazı şeyler kanınıza dokunup sizi kışkırtabiliyor. İşte Engin Ardıç’ın yazısı bende böyle kışkırtıcı bir etki yaptı. Kendisine teşekkür borçluyum!

Engin Ardıç, anarşizmi kulaktan dolma da olsa biraz biliyor. Öyle ki, yazısının başlığını koyarken bile, Aragon’un çok tanınmış „Mutlu Aşk Yoktur“ başlıklı şiirindeki „aşk“ sözcüğünün yerine „anarşist“ sözcüğünü yerleştirecek kadar ve tabii ki, bu bir yanılma değil. İfade yanıltıcıdır ama Ardıç, belki kendisi de bilincinde olmadan „aşk“ ve „anarşist“ sözcüklerinin yaptığı ortak çağrışımın cazibesine kapılıvermiş.

Şimdi yanlışların düzeltilmesine geçeyim.

“Ütopyadır… gerçekleşmesi asla mümkün olmayan…“ Yani bir şeyin gerçekleşmeyecek bir şey olduğunu kanıtlamak için kısa yoldan ona „ütopya“ dediniz mi mesele hallolmuş olur, siz de neden gerçekleşmeyeceğini kanıtlama zahmetinden kurtulursunuz. Oysa anarşizm gerçekleşmeyecek bir ütopya değil, tersine gerçekleşmiş bir gerçekliktir. İnsanlığın yüz binlerce yıllık uzun tarihi göz önüne alındığında devlet ve para oldukça yenidir. Yani insan toplulukları yüz binlerce yıl devletsiz ve parasız yaşamış ve herhalde devlet ve paranın olduğu kısa döneme göre oldukça mutlu yaşamıştır. Devlet ve paranın olduğu dönemlerde bile birçok insan topluluğu devleti ve parayı reddederek var olmuştur uzun dönemler. İşte bu anlamda anarşizm gerçekleşmiş bir gerçekliktir. Gelecekte de insanlığın devlet ve paranın baskısını ilelebet çekmeye devam edeceğini ileri sürmenin hiçbir mantıki açıklaması yoktur. Elbette geleceği bilemeyiz ama insanlığın daha mutlu bir toplumsal örgütlenme kuramayacağını ileri sürmek sadece bugünün konformistlerine özgü bir düşünce tarzıdır.

„Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının anarşizmle uzaktan yakından hiçbir ilgi“sinin olmadığı görüşü de o kadar doğru değildir. Evet, Deniz Gezmiş ve arkadaşları anarşist değildi, ama onların doğrudan eylem tarzı anarşizme bire bir uygundu. Bu Mayıs ayında Yıldız Teknik Üniversitesi‘nde katıldığım bir 68 toplantısında bunu Veysi Sarısözen, „biz çimenlerin üstünde oturmuş eylemi nasıl başlatalım diye düşünür ve tartışırken, Deniz ve arkadaşları bir anda kapıları tutuverdiler. Eylem başlamıştı“ sözleriyle çok güzel anlatmıştı.

Anarşizm, bir düşünce akımı olarak, Türkiye’nin o günkü siyasi ve kültürel ikliminde kendine bir yer bulamamıştı ama doğrudan eyleme ilişkin anarşist tarzın uygulayıcıları Deniz Gezmiş ve arkadaşları olmuştu. Demek ki, öyle „uzaktan yakından“ diye kestirip atılacak kadar da uzak değillermiş anarşizme.

„Anarşizme bireyci komünizm“ dendiği hiç olmamıştır. Bireycilikle komünizm anarşizmin içinde bile zıt kutuplarda yer almıştır. Bireyci anarşistlerle anarkokomünistler ve komünalist anarşistler çok az bir araya gelmiştir.

Ardıç, 20. Yüzyılın başındaki anarşizme ilişkin olarak „bomba atmak, adam öldürmek“ gibi „aptalca“ eylemlerden söz ediyor ama bu eylemlerin nedenlerine ve niçinlerine ya da tarzlarına ilişkin asla derinlemesine düşünmediği anlaşılıyor. Bir kere, bu eylemleri yapan anarşistlerin Ardıç’tan daha zeki ve duyarlı insanlar olduğuna kesinlikle eminim. Bu insanlar, „iki evlilik arasına sığdır“dıkları „anarşist“ Yunan sevgilileri ile kahvelerde sürtmek yerine, zulmün temsilcilerine karşı kendilerini de feda eden bireysel bir başkaldırı yoluna gitmiştir. Eylemlerinin yanlışlığını ne kadar düşünürsek düşünelim, bir kere bu başkaldırıyı saygıyla karşılamak gerekir. Bu anarşistlerin „örgütlü terör“le hiçbir ilgisi olmamıştır. Ne yaptılarsa kendi başlarına ve bireysel olanaklarıyla yapmışlardır. Bu yüzden de o zamanın önde gelen anarşistleri, Kropotkin, Malatesta, Emma Goldman vb., tarzlarına katılmasalar da onları kamuoyu önünde kınamayı haklı olarak reddetmiştir.

Anarşizmin, İspanya iç savaşından sonra „öldüğü“ ya da „bittiği“, sadece Ardıç‘ın seyretmeyi arzuladığı bir senaryodur. Eğer dediği gibi olsaydı, Ardıç da bu yazıyı yazmak zorunda kalmayacaktı.

Ecevit Kılıç’ın Türkiye’deki anarşistlerle konuşması büyük bir gazetecilik başarısı değildir. Ardıç öyle bir izlenim yaratıyor ki, sanki Ecevit, yer altından bir takım yaratıkları bulup su yüzüne çıkartmış. Yok böyle bir şey oysa. Kaos Yayınları, Cağaloğlu’nda yıllardır aynı adreste mütevazı çalışmasını sürdürmektedir.

„Mutlak eşitlik bir rüyadır.“ Eh şimdi anlaşılıyor, Engin Ardıç rüya görmekten bile hoşlanmıyor.

„İnsan toplulukları yönetimsiz varolamazlar…“ demiş Engin Ardıç yazısının sonlarına doğru, yani bu yüzden rüyaymış mutlak eşitlik. Bir kere, anarşizmin mutlak eşitlik diye bir görüşü yoktur. Anarşizm, insanlar arasındaki zekâ ve yetenek farklarını (ki Ardıç’ın varlığı bunun en iyi göstergesidir) reddetmezler. Onların reddettiği, tam tersine, doğal farklılıkların da üzerindeki, doğaya aykırı, toplumsal güçten doğan farklılıklardır. Bir zengin çocuğu, sırf zengin olduğu için, kendisinden çok daha zeki ve yetenekli bir yoksul çocuğunun patronu ya da yöneticisi olur. Doğal olmayan, karşı çıkılması gereken budur. Kaldı ki, anarşistlerin her türlü yönetime karşı olduğu da doğru değildir. Anarşistler, baskıcı, insan inisiyatifini yok eden yönetimlere ve doğal olarak bunun en belirgin örneği olan devletlere karşıdır. Galiba, Ardıç, özyönetim diye bir şey duymamış ve bunu en çok telaffuz edenlerin anarşistler olduğunu da.

„Toplum dışı‚ ‘hippi’ olmaya çalışıyorlar“ buyurmuş Ardıç. Keşke 68 başkaldırısının sembollerinden olan hippilerden o yaşındayken bir şeyler öğrenmiş olmaya gayret edebilseydi.

O zaman, pek beğenerek köşesine koyduğu fotoğrafındaki o konformist yüz ifadesi biraz daha sempatik bir hal alabilirdi. Bunu düzeltmem mümkün değil, ne yazık ki.

http://www.gunzileli.com/2008/12/17/mutlu-konformist/

May 24, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Adaletin KÂĞITSIZ halleri: Sorular, Sorunlar ve Feminist Siyaset – Begüm Özden Fırat

 2010 Haziran’ında feminist haberleşme ağı Feminist e-mail grubuna bir e-mail düştü. E-maili atan kadın, evinde yatılı olarak çalışan Türkmenistan uyruklu bebek bakıcısının Mecidiyeköy’de devriye gezen üç polis tarafından durdurulduğunu, pasaportsuz olduğunun ortaya çıktığını, bunun üzerine kadının sınırdışı edilmek üzere Yabancılar Şubesi’ne götürülmeyi kabul etmesine rağmen Şirinevler’de  bir eve götürülüp burada tecavüze uğradığını belirtiyordu. Parası ve cep telefonu da gasp edilen kadın kendisine tecavüz eden polisin adını biliyordu ve onu teşhis etmeye hazırdı. Ertesi gün şikayetçi olmak için Mecidiyeköy karakoluna gidildi. Kadın kimseyi teşhis edemediği gibi ifadesini de geri aldı ve kimseden şikayetçi olmadığına dair yeni bir ifade verdi. Emniyette bulunan avukatın aktardığına göre karakoldaki komiser, kadının aslında özel sebebler yüzünden ülkesine dönmek istediğini, bu sebeple göçmenlerin Türkiye sınırları dışına çıkarken ödemeleri gereken maddi cezadan kurtulmak için kendisini sınırdışı ettirebilemek amacı ile yalan söylediğini iddia ederek olayı kapatmıştı. Komiserin komplo teorisine kimse inanmadı. Kadın, Kumkapı’da bulunan Geri Gönderme Merkezi’ne kapatıldı. Ardından da sınırdışı edildi. Türmenistan uyruklu çocuk bakıcısının hikayesi kamusal anlamda bu noktada sona erdi.

Tıpkı  kısacık hikayesini okuduğunuz bu kadın gibi İran, Irak, Moldova, Romanya, Bulgaristan, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Gürcistan ve Ermenistan’dan gelen binlerce kadın yaşıyor Türkiye’de. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve neoliberal politikaların yaygınlaşmasının bu ülkelerin ekonomilerinde yarattığı tahrifat ve artan işsizlik nedeniyle, pek çok insan çalışmak için Türkiye’ye göç ediyor. Komşu ülkelerle imzalanan esnek vize  anlaşmaları nedeniyle Türkiye’ye yasal giriş yapmış olsalar da, aslında yasal olarak ne göçmen ne de işçi olarak kabul ediliyor bu kadınlar. Onlar küresel kapitalist sistemin yarattığı yapısal şiddet, eşitsizlik ve adaletsizlik nedeniyle yaşadıkları yerleri terketmek zorunda kalan kağıtsız göçmen kadınlar. Çoğunlukla ev içi hizmet, inşaat, turizm, eğlence ve tarım gibi sektörlerde kayıtsız, güvencesiz ve sigortasız çalışıyorlar. Üstüne üstlük, yasadışı kabul edildikleri için tüm temel haklardan yoksun yaşıyorlar aramızda.

Sistemin hukuk dışına ittiği bu kadınlar, yasadışı kabul edilen yaşamlarını, özellikle sınırdışı edilme tehdidine karşı, tam bir görünmezlik içerisinde idame ettirmeye çalışıyorlar. Bu anlamda görünmezlik göçmen kadınlar için bu sınırlar içerisinde yaşamayı sağlayan yegâne strateji. Devletin idari ve kolluk birimlerinin denetleme ve kontrolünden kaçmayı başaran göçmen kadınlar aslında “bizlerin” hayatına pek çok noktada temas ediyor. Bakım ve ev işini kadınlara dayatan erkek egemen ideolojinin, sayıları gittikçe artan, kentli üst orta sınıf çalışan kadınları -devletin sağlaması gereken sosyal hizmetlerin yokluğunda ve erkekler tarafından üstlenilmedikleri müddetçe- bu işleri profesyonel bakıcı ve yardımcılara devretmeye teşvik ettiğini biliyoruz. Kağıtsız göçmen kadınlar, kendi ailelerinden zorunlu olarak özgürleşmiş oldukları ve bu nedenle yatılı hizmet verebildikleri için, ev ve bakım işlerinde ortaya çıkan ataerkil boşluğu doldurmak için yakın zamana kadar aranıp de bulunmayan işgücünü temsil ediyorlar.    

Aslında göçmen kadınlar aramızda, onları tanıyoruz, hatta bazılarımızın sıcak yuvalarında, kendilerinin olmayan bir ailenin yabancı bir parçası olarak bizlerle birlikte yaşıyorlar. Bazılarımız da uzaktan biliyor onları: bir yakınımızın kocamış ana-babasına, işyerinden arkadaşın çocuğuna bakan Maya var mesela. Maya aracı şirketler vasıtasıyla bulunur, çocuklarını memleketteki annesine bırakmıştır, gözü hep biraz yaşlıdır, ailesine para yollar. Ha bir de çok iyi yemek yapar. Kısacası geçinip gider Mayalar aramızda. Kendilerini bizzat tanımasak da hikâyelerini biliriz kağıtsız göçmen kadınların. Demem odur ki, görünmez addedilen bu kadınlar özellikle kadınlara görünürler ama genellikle garip bir suskunlukla kabul edilir varlıkları.

Feminist e-mail grubuna düşen e-mail bu suskunluğun bozulması anlamında bir ilkti. Benzer vakalar için örnek oluşturabilecek bu olayın üstü kolayca örtülmüş olsa da arkasında aynı kolaylıkla cevaplanamayacak pek çok soru bıraktı. Gelen ilk mailin ardından, benzer vakalar teker teker dile dökülmüştü mesela: birinin annesine bakan Türkmenistanlı bir kadın ve diğerinin çocuğuna bakıcılık yapan Azerbaycanlı bir başkası polis tarafından defalarca yolda durdurulmuştu. Kimi zaman paraları alınmıştı kimi zaman da telefonları. Anlaşılan bu tip durumlar yaygındı; lakin kanıksandığı için paylaşılmamıştı. Ta ki biri ses çıkarana dek. Varan 1: Yoksa hepimiz suç ortağı mıydık?

Peki olayı çözmek için ne yapmalıydık? Sınırdışı edilmesi pahasına, kadının da rızası doğrultusunda, suç duyurusunda bulunulması önerildi. İlk başta umutluydu herkes. Polislere hem gasp hem tecavüzden ceza kesilecekti, bizler de polislerin meslekten ihraç edilip edilmediğini takip edecektik. Zaten Mecidiyeköy’de MOBESE kameraları vardı Ayrıca arabalardaki GPS sistemi sayesinde Şirinevler’e giden araç hemen bulunacaktı. Olmadı. Nasıl olsundu ki?  Bu coğrafyada adalet aramayı adalete kavuşmaktan daha çok deneyimliyoruz, malum.[1] Öyleyse, varan 2: Vatandaş adalet hasretiyle yanarken hem kâğıtsız, hem kadın, hem de göçmen olan biri için adalet hiç tecelli eder miydi ki?

Adalet talep etmenin imkânsız olduğunun anlaşılmasının ardından olayın görünür kılınması ve kadının mağduriyetinin giderilmesi için neler yapılabileceği tartışıldı. Meselenin medyada yer bulmasını  sağlamak için gazetecilerle görüşülmesi önerildi. Böylece tüm kadın göçmenlerin durumu teşhir edilebilirdi. Ayrıca kadının mağduriyeti para toplanarak giderilmeliydi. İçerisinde farklı  oluşumların yer alacağı ve kağıtsız göçmen kadınlara yönelik çalisma yapacak bir platform örgütlenebilirdi. Göçmen Dayanışma Ağı’nın çağrısıyla bir toplantı yapıldı. Araya yaz girdi. Toplantıların devamı gelmedi. Varan 3: Biz feministler ne yapabilirdik?

Bu sorulara verilecek tek, kesin ve doğru bir cevap yok elbette. Zaten bu yazının amacı da herkesi her daim iyi edecek bir reçete sunmak değil. Önemli olan bu soruları hep beraber, sürekli sorabilmek. Haydi yine Zapatistalardan alalım sözü: soru sorarak yürümek gerekli. Ama herşeyden önce feminist hareketin bu yola çıkmak zorunda olduğunu kabul etmek durumundayız.

Derginin bu sayısında yayınlanan başka bir makalede bahsi geçen “anneyiz.biz” webstesindeki önerileri (“pasaportuna el koyun”, “ilk 3 ay maaşının %30 eksik ödeyin”) eminim pek çoğumuz insafsız bulmuşuzdur. Fakat görünen o ki asıl insafsız olan “kağıtsız göçmen kadın” kategorisini yaratan toplumsal ekonomik sistemin bizzat kendisi. İşveren kadın ise niyetinden bağımsız olarak, güvencesiz, kayıtsız istihdam etmek zorunda göçmen kadınları. Kuşkusuz, bu zorunluluk hali göçmen kadınların her türlü hak ve hukuktan yoksun kılınarak sistemin tam da içerisinde yer almasını sağlayan hukuksuzluk durumunu sürdürmeye yarayan temel çarklardan bir tanesi. Kadın her an sınırdışı edilebilir ya da kendi isteğiyle ülkesine geri dönebilir; çocuğunuz birden bire bakıcısız kalır. İşveren göçmen kadını ihbar edebilir veya işten kovabilir; karşılığında aranacak hak yoktur, zira hukuk yoktur. Bu nedenle, “harcanabilir” insanlarla kurulan her türlü ilişki aslında karşılıklı güvensizliğe dayanır. Yani istihdamın biçimi, benzer güvensiz, kayıtsız ilişkiler üretir. Sonuç itibariyle göçmen kadınların bilinen ama görünmeyen varoluşu etrafında süregiden sessizlik, sistemin devamının garantisidir. Bu minvalde bu kadınları istihdam edelim ya da etmeyelim, sessiz bir suç ortaklığı içindeyiz, kabul edelim.

Bu bağlamda, feminist literatür içerisinde de sıkça tartışılan “suç ortaklığı” (complicity) kavramını gündemimize taşımakta fayda var. Kavram, en geniş anlamıyla, her birimizin egemen söylemlerin yeniden üretimindeki rolümüze, baskı ve tahakküm mekanizmalarının toplumsal işleyişindeki istemli ya da istemsiz katkımıza işaret eder. Örneğin, Ajaz Ahmad’a göre postkolonyal eleştirmenler küresel kapitalizmle, Elisabeth Grosz’a göre feministler patriarkayla, Nancy Fraser’a göre ikinci dalga feminist hareket noeliberal sistem ile, beyaz feministler is beyaz tahakkümü ile suç ortaklığı içerisindedirler.[2] Dahası, sıradan eylemlerimizle, mesela vergi vererek devletin her türlü tahakkümüne ve şiddetine sponsor oluruz, et yiyerek hayvan katliamına dayanan et endüstriyle işbirliği yaparız, giydiğimiz ayakkabı ya da kullandığımız İPod Çin’de bir terhanede üretilmiştir, emek sömürüsüne suç ortağı oluruz. Yani eylemlerimizle ya da eylemsizliğimizle mevcut toplumsal sistemin ya olduğu gibi kalmasına yardım ederiz, ya da onunla doğrudan işbirliği yaparız. Göçmen kadınları çalıştırarak ya da onların görünmez varlıklarına dair sessizliğimizi koruyarak ataerkil, milliyetçi ve militarist ideolojileri besler, emek sömürüsüne yardım ve yataklık ederiz.

Aslına bakarsanız böylesi yapısal suç ortaklığının hatlarını  belirlemek işin en kolay tarafı. Eğer suç ortaklığı tespitini bu noktada bırakırsak bizleri paralize eden, edilgen ve sinik bir tavır almak, vicdan azabı ve suçluluk duygusuyla eylemeye devam etmek işten bile değil. Buna karşılık, Gayatri Chakravorty Spivak suç ortaklığının kabulü üzerinden yükselerek alınan eleştirel bir konumun, direngen ve sorumlu bir eylem ve söylem alanı açmakta önemli ve vazgeçilmez bir aşama olduğunu belirtir.[3] Spivak bize etik ve politik pozisyonumuzu belirlemek için tahakküm mekanizmalarına olan yakınlığımızı nirengi olarak almamızı önerir. Bizi “suç ortaklığının yapıcı kabulüne” davet eder: eleştirilen fakat derinlemesine içimize işleyen yapılara yöneltilen imkansız bir “hayır”. Yani öncelikle ırk, etnisite, toplumsal cinsiyet, sınıf, din, milliyet ve vatandaşlık gibi “bizi biz yapan”, içimize işleyen yapılara olan yakınlığımızı ve suç ortaklığımızı beyan ederek yola çıkmamız gerekli.

Bu noktada örneğin vatandaşlık statüsünün yarattığı ayrımcılığın ve vatandaş olmayanın sistem dışı kalmasını sağlayan mekanizmaların nasıl işlediğini görmemiz gerekiyor. Ulusal sınırların içerisinde kimin hangi statüyle yaşayabileceğini belirleyen, kimin yasal kimin yasadışı olduğunu ilan eden, göçmenleri kağıt-sız, güvence-siz, yani hep eksik, hep “-sız” kılan, bizi cüzdanımızın içersindeki hüviyetlerimizi vererek vatandaş kılan ulus devlet fikriyatının ta kendisi. Bu minvalde, vatandaş olarak bizlerin sessiz suç ortaklığı, bizlerin ayrıcalıklı hayatlarının (yatılı profesyonel bakıcıya sahip olmak gibi) da taahhüdü haline geliyor. Dahası, bu ayrım neo-liberal ekonomik çevirim için hayati olan “atılabilir/harcanabilir” işgücünü üretmek için de bulunmaz bir fırsat.

Vatandaşlık statüsü, sürdürülebilir kağıtsızlar üretirken, kadınlar da bizzat kağıtsız göçmen kadınların kırılgan varlıkları üzerinden emek gücü sağlayarak sadece ulus-devlet ve neoliberal iktisadi ideoloji ile suç ortağı olmakla kalmıyor, aynı zamanda ataerkil sistemin de işbirlikçisi haline getiriliyor. Kadınlara genel olarak yüklenen ev içi emeğini bazı kadınların ucuz ve güvencesiz çalışabilecek başka kadınlara yüklemesi ile erkekleri tamamen devreden çıkartan stratejik bir seçim yapıyoruz. Kendi “özgürleşmemizi” “-sız” hayatları onayarak perçinliyoruz. Feminist hareket açısından bakıldığında ise, bu koşullar üzerine eylem ve söylem üretmeyerek toplumsal dışlama, sömürü ve ayrımcılık ile kolektif bir işbirliği yapar hale geliyoruz. Dahası, yukarıda bahsedilen vaka üzerinden konuşacak olursak, göçmen kadınların hasbel kader feminist hareketin gündemine kısaca da olsa girmesini sağlayan durumun bir tecavüz vakası olması, hareketin önceliklerini göstermesi açısından önem taşıyor. Biliyoruz ki Türkiye’de beyaz feminist hareket uzun süre Kürt ve müslüman kadınların özgürlük mücadelesine mesafe ile yaklaştı. Bugün de benzer şekilde işleyen farklılık paradigması göçmen kadınları görünmez kılan bir mekanizma olarak harıl harıl işlemekte. Bu mekanizma göçmenleri “tecavüze/şiddete maruz kalmasa” hakkı aranmayacak özneler olarak konumlandırıyor. Bu durum sadece feminist hareketin -belki de haklı sebeplerle – ağırlıklı olarak tek gündemli siyaset yürüttüğünü göstermekle kalmıyor, aynı zamanda ırkçı, ayrımcı devlet siyasası ve egemen söylemlerle gizli işbirliğini de açık ediyor.

Peki mevcut ya da potansiyel suç ortaklığının tanınması üzerinde yükselen, Spivak’ın tanımıyla yapıcı bir suç ortaklığı anlayışını temel alan feminist politik bir hattı nasıl kurgulayabiliriz? Tekil olaylar üzerinden, yukarıdaki vakada olduğu gibi göçmen kadının sınırdışı edilmesi pahasına, hukuka dayalı bir hak mücadelesi sürdürmek mümkün. Fakat, mevcut kağıtsızlık hali, göçmenleri hukuken tanınmaz kıldığı için hukuk sistemini ekseninde yürütülecek bir girişimin kadük kalması çok muhtemel. Beyoğlu karakolunda polis kurşunuyla öldürülen Festus Okey davasının kimlik tespiti yapılamadığı gerekçesiyle üç yıldır esasa geçilerek görülmeye başlanmaması bu durumun en bilinen örneği. Adalet, hukuk sistemi içerisinde (çoğu zaman vatandaş/kağıtsız ayrımı yapmadan) tecelli edemiyorsa, öyleyse adaletin yerini değiştirmek gerekli. Adalet eğer mülkün (devletin) temeli ise; yani adaletin yeri devletin kurumlarıysa, devletle vatandaşlık bağı olmayanlar için adalet istemek için adaletin yerini değiştirmek ve adalet kavramını yeniden tanımlamak gerekiyor. Adaleti hukuk sistemi tarafından tanınan hakların ifası ya da tanınmayanların tanınması halinde tecelli edecek biçimsel bir olgu olarak görmekten vazgeçmeli öncelikle. Diğer taraftan, adaleti toplumsal, ekonomik ve kültürel kaynakların dağıtılmasına, hak ve sorumlulukların paylaşılmasına dair bir sorunsala da indirgememe taraftarıyım. Iris Marion Young’ı takip ederek adaletin, insanların kapasitelerini gerçekleştirmesini engelleyen, kamusal hayata eşit ve özgür katılmaktan men eden kurumsallaşmış ve sistematik tahakküm ve baskı mekanizmalarından ayrı düşünülemeyeceğini savunuyorum.[4] Young’a göre günümüzde toplumsal adaletsizliğin temelinde yatan yapısal baskı mekanizmaları sömürü, marjinalize edilme, güçsüzleştirme, kültürel emperyalizm ve şiddet gibi birbirini dışlamayan farklı biçimlerde tezahür edebilir. Farklı toplumsal gruplar üzerinde yaşam ve varoluş alanlarını denetleyerek ve kısıtlayarak işleyen bu baskı mekanizmaları yasal düzenlemelerle, yeni hükümetlerin seçilmesiyle düzeltilemezler; zira ekonomik, kültürel siyasi ve toplumsal kurumlar tarafından sistematik olarak yeniden üretilirler. Tam da bu nedenle aranan adalet ancak bu kurumlara yönelik toplumsal muhalefet ve mücadele içerisinde geliştirilebilir.

Buna mukabil, hukuk sistemi tarafından tanınmayan kağıtsız göçmenleri pasif mağdurlar olarak değil ama aktif failler olarak konumlandıracak feminist bir siyaset, göçmenleri (ve dolayısıyla bizleri) sistematik baskı ve tahakküm altına alan vatandaşlık kavramını sorgulayarak yola çıkabilir. Eril, milliyetçi, militarist vatandaşlık paradigmasının da eleştirisini üzerinden yükselecek bu yaklaşım, kimin yasal kimin yasadışı olduğunu belirleyen devlet mantığının ötesinde kağıtlı/kağıtsız ayrımını yıkarak, radikal eşitlik ve özgürlük talebini yükseltebilir. Bu çerçevede göç ve göçmenlik ekseninde yürütülecek feminist mücadele şüphesiz görünür olmayan ve sesleri duyulmayan göçmenlerin adına ve onlar için yürütüldüğü anda, yine Spivak’a göndermeyle, madunun sesini çalacağını, ve bu anlamda varolan baskı ve tahakküm mekanizmalarıyla suç ortağı olacağını biliyoruz. Bu nedenle, kadın göçmenlerin özörgütlenmesini mümkün kılacak alanlar ve ortaklıklar yaratmaya çalışmakla başlayabiliriz. Örneğin Anneyiz.biz suç duyurusu sürecinde Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Girişimi ve İmece Kadın Dayanışma Derneği tarafından kurulmaya çalışılan politik yakınlıklar bu tür bir örgütlenme potansiyeli taşımakta. Fakat en başta belirttiğim gibi, elimizde altın bir reçete yok. Göçmenlerin kırılganlıklarını da göz önünde bulundurarak kurulmaya çalışılacak bir kadın dayanışmasını birlikte örmeye ihtiyacımız var. Bu dayanışma göçmenlerin türlü mağduriyetlerini giderme amacı gütmekten ziyade “göçmen sorununun” patriyarka, kapitalizm, militarizm ve milliyetçilik mekanizmalarıyla içiçe geçtiğini, onlardan beslendiğini ve onları güçlendirdiğini ifşa eden feminist bir siyaset sayesinde mümkün olacak.

Son olarak, yılmadan tekrar etmeliyiz: herkes koşulsuz serbest dolaşım hakkına ve istediği yerde yaşama özgürlüğüne sahiptir ve kimse bu hakları kullandığı için öldürülemez, hapsedilemez ve dışlanamaz. Sorgulanması ve karşı çıkılması  gereken insanların değil, sınırlar ve o sınırları kuran ve koruyan kurumların meşruiyetidir. Bu ifadeleri ütopik sloganlar olarak görmek yerine, çıktığımız yolda somut taleplerimizi oluşturabileceğimiz temel ilkeler olarak sahiplenmek gerekiyor.

Begüm  Özden Fırat

Amargi Dergisi’nin 20 Sayısında yayınlanmıştır.

[1] Örneğin, bu yazının yazıldığı haftaya Hrant Dink için adalet talep ederek başladık. Ertesi gün yine Beşiktaş Ağır Ceza Mahkemes’i önünde Hüseyin Erdemir’ için adalet istedik. Bir gün sonra kamu vicdani adına Pınar Selek için tekrar Beşiktaş’taydık.

[2] Aijaz Ahmad,. In Theory: Classes, Nations, Literatures. London: New York, 1992; Elizabeth Grosz, “A Note on Essentialism and Difference.” Space and Place: Theories of Identity and Location. Ed. E. Carter, I. Donald and J. Squires. London: Lawrence and Wishart, 1993. 332–44; Nancy Fraser, ” “Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu”, Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, no 10, 2010.

[3] Gayatri Chakravorty Spivak, A Critique of Postcolonial Reason: Toward a History of the Vanishing Present, London and New York: Routledge, 1999.

[4] Iris Marion Young, Justice and the Politics of Difference, Princeton University Press, 1990.

May 24, 2011 Posted by | sistem karsitligi, sınırlara hayır | Leave a comment

“Korkunç Benzerlik” – Martin Rowe

Marjorie Spiegel’in sıradışı kitabı “The Dreaded Comparison- Korkunç Benzerlik” kimsenin adını söylemeye cesaret edemediği o benzerliği ortaya koyuyor: ABD’de İç Savaş öncesi yaşayan Afrikalı kölelerin hayvanlardan farklı görülmediği ve bu insanlara bir eşya muamelesi yapılmasına sebep olan kölelik ideolojilerinin günümüzde hayvanlara da aynı muamelenin yapılmasına devam ettiği gerçeği.

Bu benzerlik- kölelerin koşulları ile fabrika çiftliklerinin koşulları, av kurbanları ile laboratuar koşulları arasındaki –hiç şaşırtıcı değil. Sonuçta, Spiegel’in söylediği gibi, savaş öncesi ABD’de köleler resmen insanlığın bir alt seviyesinde görülüyorlardı. 

Elbette, bu tip düşünme biçimleri sadece Afrikalı Amerikalılarla ya da kölelerle sınırlı değil. Naziler tarafından büyükbaş hayvan arabalarına tıkıştırılıp Aryan beden politikasına göre insan dahi olmayacak denli viral enfeksiyonlar olarak görülen Yahudileri de kapsıyor. Yüzyıllardır orospu, kaşar, fahişe, kaltak ve erkeklerden eksik görülen kadınları da kapsıyor. Ama işte Spiegel’in esas vurucu olduğu nokta şu: hayvanları da kapsıyor- hayvanlar  iktidardakiler adına oyuncak ediliyor, dövülüyor, istismar ediliyor, işkenceye uğruyor, esir ediliyor, avlanıyorlar.

Şimdi bu yazıyı okuyanlar arasında hayvanları sömürmeye devam etmemiz gerektiği ile ilgili argümanlar düşünenler olacaktır: bize gıda olsunlar diye, eğlence, deri ve emek gücü olsunlar diye onlara ihtiyacımız olduğunu söyleyecekler; eğer biz olmasaydık hayvanların çoğunun hayatta bile olamayacağını söyleyecekler- gerçekten de yabanda  olduklarına kıyasla bizimle daha mutlu olduklarını söyleyecekler;
onların kendi kötü doğalarına karşı bizim onları koruduğumuzu da söyleyecekler; hayvanların acı çekmediğini ya da daha az acı çektiğini; çünkü “acı”nın anlamını bilmediklerini söyleyecekler; hayvanların avlanılmaktan hoşlandığını söyleyecekler bize.

Spiegel’in kitabının gösterdiği gibi bu argümanların hepsi köleliği meşrulaştırmak için kullanıldı. Tür ayrımcısı ve hileci bu tür argümanlar hayvanlara ne yapmanın uygun ve ne yapmanın uygun olmadığına dair insan bilincinde oyunlar oynamaya devam ediyor. Filleri arka ayakları üzerinde durdurup sirklerde performans sergilemesini kabul edilebilir bir şey olarak görüyoruz; ama yüzümüzü siyaha boyasak ve Mammy şarkısını söylesek onun kabul edilebilir bulmayız: neden biri daha garip, aşağılayıcı ve daha karikatürümsü görünüyor? Hayvanları kafeslere tıkmayı bir korumacılık eylemi gibi görüyoruz; ama 1906 yılında New York Zooloji Topluluğu’nun Ota Benga adında bir Afrika pigmesini şempanzelerle aynı kafese koymasını dehşet verici bulmamızın sebebi ne?

Köle taşıyıcılarının yolculuk sırasında çok sayıda kölenin ölmesini  bir çeşit doğal zayiat olarak görmesi bizi afallatıyor; ama mezbahalara götürülürken içinde bulundukları  koşullar yüzünden bir kısım hayvanın boğularak ölmesi ya da vardıkları yerde yaşadıkları şokla ölmeleri bizi hiç ilgilendirmiyor. Dirikesimin en temel çelişkisine inanıyoruz: Spiegel şöyle söylüyor, “bir yandan hayvanların bize hiç benzemediği, bu yüzden onları kaale almamamız gerektiği söyleniyor; öte yandan, dirikesimciler hayvanların bize çok benzediğini, bu sebeple de araştırmaları için çok gerekli olduğunu söylüyor.”

Spiegel’in kitabı dünyayı ve yaratılışını araçsal bir bakışla görenler kendi güç ve  iktidarlarını kime ya da nereye dayattıklarını zerre kadar umursamıyorlar. Bütün argümanları, bütün bahaneleri, bütün yalanları paçayı sıyırabildikleri sürece kendi amaçları uğruna kullanmaktan çekinmezler. Kitabın ortaya koyduğu gibi, ya hayvanları insan olma koşulumuza göre “yetiştireceğiz” ya da kendimizi hepimizin birbirimize karşı vahşi ve gaddar yaratıklar  olduğumuzu kabul edecek şekilde “alçaltacağız”. İktidarın istismarı neredeyse ve kime uygulanıyorsa onu idrak etmeli, maskesiz bırakmalı ve durdurmalıyız. Kitabın çok açık şekilde ortaya koyduğu şey, istismar, işkence ve zulümün ışığa karşı koyamayacağıdır.

Martin Rowe’un kitap eleştirisinden bir bölüm…

nonhumanslavery.com

Çeviri: CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/05/16/korkunc-benzerlik/

May 23, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Patlayan Karpuz – Metin Yegin

Karpuzlar hızla büyüyor ama nasıl hızlı. Çin’in doğusunda Jiangsu eyaletinde bütün endüstriyel çiftçiler çok mutluydu. Sosyalist(!) gelişmenin ürününü elde ediyorlardı. Hızlı büyüsün diye kimyasal spreyler kullanılıyordu. Ne güzel kolay ve kocaman. Diyarbakır karpuzunu neredeyse üç-beş günde solluyordu karpuzlar. Hemen market raflarında yerini alıyor ve çok çok kar ettiriyordu.

Şimdi karpuzlar patlamaya başladı. Oldukları yerde market raflarında, taşıma kamyonlarında ve henüz tarlalada patlamaya başladılar. Çok üzülüyor şimdi sosyalist(!) ülke, kapitalist çiftlik sahipleri. Çinli yetkililer de çok üzüldüler tabi ama Sağlık Bakanlığı hemen müdahale ederek açıklama yaptı. Bütün dünyanın Sağlık Bakanları gibi duyarlıydı. Büyüme hızlandırıcı kimyasalların bütün onayları aldığını ve sağlığa zararlı olmadıklarını söyledi. 

Caracas’ta bir barda konuşuyorduk. Venezüela ticaret bakanı Samos ve Serge birlikte anlatıyorlardı. Serge Golart, Brezilya işgal fabrikaları koordinatörüydü. Brezilya’da işgallerine katılmıştım. İyi arkadaştık. Sözü birbirlerinden alarak, gülerek anlatıyorlardı; ‘Çin ticari heyeti geldi. Venezüella’da elektronik fabrikası açmak istiyorlardı. Samos, sen de çıkma dedi. – 8-9 kişiydiler. Çoğu Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesiydi. Diğerleri de iş adamları. İki ülkenin ortak yatırımı olacaktı. Sermaye önemli değil dediler. Biz hepsini koyabiliriz. –Normalde iki ülke yatırımı olduğunda tabi ki yarı yarıya konmalıydı sermaye- Önemli değil biz hepsini koyabiliriz dediler ama koşulları konuşmalıyız. İlk şartımız sendika olmayacak… Burada anlatmayı ikisi de kesti. Ben de aradıkları şaşkınlığı bulmaya çalıştılar. Şaşırmamıştım. Çin merdiven altı atölyeleri yoksulluğunu iyi biliyordum. Devam ettiler. –Yok dedik yoldaş Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi üyelerine doğru. Burası Venezüela, Bolivarcı hükümet ve biz bunu kabul edemeyiz. Tamam tamam dediler. Bu koşulu şimdilik geçelim. Diğer teknik konuları konuşmaya başladılar. Venezüela’da da bu hep böyle değildi. İkisi de biliyordu. Ben de ses çıkarmadım. Bir gün sonra devam etti toplantı. – Ben yoktum o gün dedi Serge.- Samos devam etti. -Geldiler masaya oturdular ve ilk olarak sendika istemiyoruz diye başladılar…

Çin’de zehirli gıdalar ilk değil. Bir deterjan maddesi olan Boraksa batırıldıktan sonra sığır eti olarak satılan domuz eti, kadminyumlu pirinç, arsenikli soya sosu, hayvansal antibiyotikli fasülye filizleri yasal ve yasal olmayan bir sürü şey tüketicilerin hizmetinde. Yasa dışı olanları engelemek için önlemler de aldı Çin hükümeti. Bazı yakaladıklarını idam ettiler. Bir şey değişmedi tabi ki. New York Times bu sorunun ortadan kalkmamasını, Çin hükümetinin sıkı yönetimi nedeniyle, olmayan tüketici lobilerine bağlıyor. Komik. Bu haberin hemen yanında ABD’de balık çiftliklerinde yetişen Çipuraların faydasız bir besin olmasından ve zararlarından söz ediliyor.

Çin’de zehirli gıda her yerde. Dünyada her yerde. Zehirli gıda, kapitalizm ve endüstriyel üretim bütün insanlığı zehirliyor. Doğanın basit bir dengesi var, daha doğrusu vardı. Siz toprağın altındaki bütün her şeyi alırsanız bir daha artık size verecek bir şeyi kalmaz. Çok basit ve temel bir kural bu. En zehirlisi ‘Daha çok tüket, daha çok kar et ve daha hızlı ve daha hızlı’…

Bütün bunlardan dolayı ekolojik demokrasi, sadece hormonsuz domates demek değil. Ekolojik demokasi mutlaka kapitalist kar ve hırs dışında bir şey.

Bir dahaki hafta patlayan karpuzlar gibi patlyacak olan Diyarbakır mütahit ekonomisi üzerine yazmak üzere. Ben kerpiç dökmeye döneyim.

May 23, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, sistem karsitligi, tarim gida GDO | Leave a comment

Yeryüzünün Lanetlileri: Mülteciler

Ahali Gazetesi’nin 8. sayısında Yeryüzünün Lanetlileri: Mülteciler başlıklı bir yazı yayınlanmıştı. Önceki sayılarda da Mülteciler ile ilgili yazılara yer verdik. ilk sayıda, Mültecinin Laneti başlıklı bir yazı vardı. ardından “Lanetlenmi”ş bir mülteci ile Röportaj yaptık. Mülteciler ile alakalı gündem o kadar hızlı değişiyor ki Gazetenin 8. sayısının basılmasından bir gün sonra yazıda da bahsedilen Türkiye ile AB arasında mültecilerin geri kabulüne ilişkin anlaşma imzalanmış ve aradan geçen 2 aylık süre içerisinde özellikle Libya’da ki isyanla birlikte Akdeniz yeni trajedilere sahne olmuştu. Şu anda Avrupa bütün politik ve sosyal kurgusunu bu yeni tehdit ekseninde inşa ediyor. Arap baharı ile yoğunlaşan göçmen akınına karşı italya mültecilere şengen vizesi dağıttı. Vize sahibi mülteciler, avrupanın çeşitli noktalarına bilhassa fransaya akın etti. fransa ise sınırlarını bu mültecilere yasal bir dayanak olmaksızın kapattı. Danimarka bir adım daha ileri atarak, shengen sözleşmesini askıya alacak bir düzenleme peşinde. yani bir yerler tutuşuyor. Yeni barbarlar’ın Avrupa refahını tehdidi gün geçtikçe avrupa’nın demokrasi ve insan hakları argümanlarını zorluyor. Şu anda Avrupa görünürde hala demokrasi borazanı. ama aşağıdaki yazılarda da görüleceği üzere FRONTEX gibi örgütlü militarist kontrol aygıtlarıyla bu tehdidi her bakımdan bertaraf etmeyi amaçlıyor. Demokrasi ve insan hakları hikayelerini bırakacakları bir an mutlaka gelecek.

Yaşanan son gelişmeleri yazının sonuna ekleyip tekrar yayınlama ihtiyacı hissettik.

Kaynak: http://www.ahaligazetesi.org/2011/05/dosya-yeryuzunun-lanetlileri/

Yeryüzünün Lanetlileri: Mülteciler

İlk sayılarımızda dünyada mülteciler ve mülteci politikalarına dair bir değerlendirme yazısı yayınlamıştık. Milyonlarla ifade edilen mültecilerin istatistiklerden ibaret olmadığını göstermek için bir de hayat hikâyesi dinlemiştik. Mültecilerin Avrupa ülkeleri için bir tehdit unsuru oluşturduğunu, sermaye ve beden politikalarını alt üst ettiğini vurgulamıştık. Ve Giorgio Agamben’in ‘…mülteci, devlet/ulus/toprak teslisini menteşelerinden ayırması itibariyle siyasal tarihimizin marjinal değil, temel figürü olarak ele alınmayı hak etmektedir.’ tespitini yinelemiştik.

Şimdi o günden bu güne ne değişti ve neleri es geçtik bir bakalım. Öncelikle ekonomik krizin faturasının büyük bir kısmının mültecilere kesildiğinin altını çizelim. Bu krizle birlikte Avrupa’daki sosyal devlet anlayışının son kırıntıları da ortadan kaldırılmaya başlandı. Değişen koşullar ve standartların düşmesi yasaların daha hızlı çıkmasına neden oldu. Horkheimer’in dediği gibi ‘kapitalizm konusunda konuşmak istemeyen, faşizm konusunda da sessiz kalsın.’ Ekonomik kriz kapitalizmin krizidir. Göçmen yasalarının sertleştirilmesi, yabancı düşmanlığı ve faşizmin yükselmesi Avrupa’nın yeni yüzünü gösterecek işaretler oldu. Yasalar halk nezdinde meşru bir hale getirildi. Geçtiğimiz aylarda İngiltere eski başbakanı Gordon Brown bir ‘yeniden yapılanma’ sürecinden söz etti. İtalya’da Berlusconi neredeyse Mussolini’yle aynı politikaları izliyor. Yeniden yapılanma daha kapalı ve faşizan bir Avrupa’yı öngörüyor. Bu süreçten en çok etkilenen ise göçmenler…

Neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde mülteci yasaları sertleştirildi. Yasa dışı yollarla Avrupa topraklarına ayak basmak dahi artık bir suç teşkil ediyor. Mültecilerin kamplarda kalma süreleri uzatıldı. İltica talebinde bulunan birçok mültecinin talebi reddedildi. Mültecilere herhangi bir şekilde yardım etmenin, yetkililere haber vermeden tedavi etmenin, yani en basit şekliyle konuya dair vicdani her edimin bedeli ağırlaştırıldı. Aşağıda yeni yasalarını ayrıntılı inceleyeceğimiz İtalya’da, kaçak bir göçmeni barındıran kişi 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak. Sözün özü Avrupa’nın kapalı, sarışın, beyaz ve arî yüzü, daha da görünür hale geldi.

Yeni Barbarlar sonuçta kapitalizmin vaad ettiği refah, huzur ve güvenin peşindeler. Kapitalizmin sunduklarını elinde tutan arî Avrupa ise sarı besili ve tok olmasını bu barbarların açlığına borçlu. Bugünlerde isyan halinde olan 3. Dünya’nın kalkışması ise tam da bu noktada anlamlı. Dikta rejimlerini sonlandıran Tunus ve Mısır halkları Avrupa ya mülteci olarak kaçmaya çalışan halklar istatistiklerinde hep en başlarda. Bu ‘devrimler’ için nesnel bir neden olur mu bilinmez ama Tunus’ta dikta rejiminin yıkılmasından hemen sonra Şubat ayı başında 4 bin kadar Tunuslu İtalya’nın Lampedusa kentinde karaya çıktı. İtalyan hükümeti olağanüstü hal ilan etti ve Avrupa’nın geri kalanının İtalya’yı bu krizde yalnız bıraktığını söyleyerek sızlanmaya başladı. Avrupa’nın korktuğu başına geldi, yüzlerce yıl “refah devleti” ve “demokrasi”  diye diye halkların boğazındaki ekmeği çalan Avrupa şimdi o ekmeği ve huzuru geri isteyen mültecileri ne yapacağını düşünüyor.

Elbette Avrupa Mültecilerin oluşturduğu tehdide epey zamandır hazırlanıyor. Geniş erimde Birlik projesinin bu ve bu gibi tehditleri devre dışı bıraktığını öngörebiliriz. Ancak Hukuki bir birlik olan Avrupa, Esas dayanak noktasını yasalardan alıyor. Gayrı Resmi ve psikolojik unsurları saymazsak Avrupa’nın çıkardığı, göçmenleri dışarıda tutmaya yönelik yasaların en somut sonucu FRONTEX…

Tam burada Frontex’in nasıl bir tehdide karşı örgütlendiğini kavrayabilmek için 2009 istatistiklerini yazalım:

2008 yılı sonunda dünyada 42 milyon insan yer değiştirmek durumunda kaldı. Bunun 15,2 milyonu mülteci, 827 bini sığınmacı ve 26 milyonu savaş ve baskı nedeniyle ülkesi içinde yerinden edilmiş kişi konumunda… 

FRONTEX

Dış Sınırlarda Avrupa İşbirliği Ajansı. 2004 yılında yasa dışı göçle mücadele, Avrupa ülkelerine göçmen akışını durdurmak için bir sınır kontrol birimi olarak kuruldu. 2007 yılından beri aktif olan, bu göçle mücadele aygıtının sermayesi Avrupa birliği ülkelerinden sağlanıyor. 15 milyon Euro bütçeyle kurulan FRONTEX’in şimdiki bütçesi 100 milyon Euro’yu aşmış durumda… Türkiye-Yunanistan sınırına gerilen tel örgülerin onaylanmasından sonra, bu güne değin denizlerde Göçmen avlayan Frontex, artık karada da faaliyette. Dolayısıyla Avrupa’ya göç eden mültecilerin ilk karşılaştıkları birim oluyor. Yunan karasularından geri gönderilen ve batırılan gemilerin baş sorumlusu yine frontextir.

Birim göçmenler üzerinde bir nevi NATO görevi yapıyor. Nato gibi çok uluslu bütçesiyle, konusunda uzman özel güvenlik görevlileri barındırıyor. Irak’ı kan gölü haline getiren Blackwater adlı özel ordunun sınır versiyonu gibi. Blackwater nasıl Irak’ta tüm kara para, uyuşturucu ve insan ticareti alanlarını ele geçirdiyse bu örgütte sınırlarda aynını yapıp uzamanı olduğu alanın ticaretini yapıyor. Kaçak insan avrupanın refah sistemi için kritik bir düzeyde. Bir miktar (ama o miktarı belirleyen Frontex değil onların efendileri) işçi, avrupa için çalışmak zorunda. Bu işi de güvenilmez insan tüccarları değil Frontex yapıyor. Yani, Göçmenlik ve kaçak iş gücü ticaretinin hepsini elinde tutmayı hedefliyor. Görevi net: Avrupa’ya mülteci girmeyecek. Bu görevi yerine getirmek için araçları da elbette gelen 3. Dünyalıların yabancısı olmadığı silah ölüm ve acı. Yasalar ya da mülteci kampları değil. Bu bakımdan Frontex’in üzerine kurulduğu sistem Avrupa birliğinin göçmen yasalarından bağımsız işliyor… Hanau İnsiyatifi temsilcisi Hagen Kopp’a göre FRONTEX’le amaçlanan kaçak ve göçmenleri kontrol altında tutarak, büyük firmaların talebi doğrultusunda kaçak işçi geçişini sağlamaktır. 

FRONTEX’e üye ülkeler: Avusturya, Belçika, Kıbrıs, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Litvanya, Letonya, Luksemburg, Malta, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Slovakya

(Türkiye ile üzerinde teknik olarak mutabakata varılan Ortak Çalışma Anlaşması resmen onaylanmayı bekliyor.)

TÜRKİYE’DE DURUM

Resmi verilere göre 50 ülkeden 143 farklı etnik gruba mensup 18 bin kayıtlı mülteci bulunuyor. Türkiye mülteciler için geçiş ve köprü konumunda. Fakat Türkiye`de mülteciler başta hukuki olmak üzere, barınma, sağlık, eğitim, polis şiddeti gibi birçok sorunla karşı karşıya.

Türkiye`de mültecilerin en büyük sorunu kanunların yetersizliği. Türkiye mülteci haklarıyla ilgili 1951 Cenevre Sözleşmesi`ni imzalayan ülkeler arasında yer alıyor, fakat diğer ülkelerden farklı olarak coğrafi sınır kısıtlaması uyguluyor. Bu kısıtlamaya göre Türkiye, sığınan kişileri mülteci olarak kabul etmiyor ve gereken haklardan yararlandırmıyor. Türkiye bu kişilerin sadece geçici olarak ülkede ikametine izin veriyor. Fakat ironik bir şekilde Avrupa’dan gelenlere mülteci statüsü verebiliyor.

Geçen yıldan beri, Türkiye Avrupa Birliğine geçiş kriterleri uyarınca, Avrupa Birliğiyle bir Geri kabul Anlaşması imzalamayı planlıyor. Bu anlaşmayla Ortadoğu, Asya ve Afrika’dan Türkiye’ye gelip Avrupa’ya geçmeyi başaran mültecileri, sınır dışı edilmeleri durumunda, kabul edecek. Bunun karşılığında Avrupa’dan istediği, Türk Vatandaşlarının Avrupa birliğine vizesiz geçişi ve kabul ettiği mülteci başına ödenek…

Son günlerde ardı ardına gelen Türk vatandaşlarına vizesiz Avrupa müjdesinin arkasındaki mesele de yine mülteciler. Şayet Türkiye “Vizesiz Avrupa” hakkını alırsa haliyle bir göçmen sorunu olacak. Dolayısıyla bir de göçmen yasası. Sınırlarını Ortadoğu’ya genişletme konusunda ayak direyen Avrupa’nın en büyük çekincesini de Türkiye devralmış oluyor. Tabi parasıyla. Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez.

Meriç Nehri, bir nehir olarak değil Türkiye Yunanistan sınırını belirleyen bir çizgi olarak bilinir. Bu nehir bir kan nehridir aslında. Mültecilerin daha iyi bir yaşan hayallerini boğdukları yerdir. Yakın zamanda kendisi de İranlı olan bir insan tüccarının 16 mülteciyi, kendisi sınırı geçip Yunanistan’a ayak bastıktan sonra döve döve nehre attığı haberini okuduk. Türkiye sınırları ve konjonktürel durumuna ilişkin, insan ticaretinin en vahşi duraklarından biridir.

Genellikle Afganistan, Somali, İran ve Irak gibi ülkelerden gelen mülteciler, yasaların yetersizliğinden uzun yıllar sağlıksız koşullarda Türkiye`de kalmak zorunda kalıyor. Şimdiki yasal düzenlemeye göre bir kişinin Türkiye’de kalabilmesi için Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliğine kayıt yaptırması gerekiyor. Ancak Türkiye’ye Asya ve Afrika’dan gelen çoğu mültecinin böyle bir uygulamadan haberi bile yok. Daha kayıt yaptıramadan sınır dışı ediliyorlar. Kayıt yaptırabilenler ise yıllarca BMMYK’den randevu almayı bekliyor. Başka bir ülkeden kabul görenlerse, Türkiye’nin Harçlar Kanunu’na göre belirlediği geçici ikamet bedelini ödemeden Türkiye’den çıkamıyor. Bu bedel kalınan her altı ay için 306.30 TL. Yani Türkiye’de bir yıl kalmak zorunda kalmış 4 kişilik bir ailenin ödemesi gereken bedel, çıkış defteri parası da eklenirse, 3000 TL’ye denk geliyor.

Bir örnek: İtalya

Öncelikle şunu belirtelim; Berlusconi partisini Mussolini’nin devamı niteliğindeki Forza İtalya Partisiyle birleştirdi. Ulusal ittifak partisi ve sağcı çoğu neofaşist 8 parti daha birleşip adını Özgürlükçü Halk Partisi koydu. İlk kurultayda Berlusconi başkan oldu. Güvenlik yasası paketi 124 redde karşılık 157 evet oyuyla kabul edildi.

2 Temmuz 2009’da İtalya’da kabul edilen güvenlik yasası paketi:

Çok yoruma gerek yok, yasanın kendisi faşist doğasını deşifre eder nitelikte.

1-    İtalya sınırları içine kaçak olarak giren ve yakalanan her kişi 5 ile 10 bin Euro para cezasına çarptırılacak.

2-    Kaçak olduğu bilinen bir göçmeni evinde barındırmak veya evini kiraya vermek 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak.

3-    Evsizler kayıt altına alınacak.

4-    Sivil vatandaş birlikleri(mavi bereliler) olarak adlandırılan ekiplere kimlik sorma hakki verildi. Bu Mussolini’nin faşistler ekibine benziyor. Ekiplerin çoğu Casa Pound (Mussolini’nin devamı niteliğindeki sivil ekiplerden oluşan parti birliği) ve faşist Leganord partisinin gençliğinden oluşmakta. Armaları faşist Mussolini’nin armasıyla aynı, yani siyah güneş, kartal, Nazi arması… Bu ekipler genellikle kuzeyde güçlenerek büyüyüp, alanları genişliyor. Bu yasayla hükümet göçmen sorununu sivil faşistlere devretmiş oldu. Yasadan hemen sonra bu birlikler faaliyete geçti: Roma’da 5 İtalyan genç Kongolu bir göçmeni döverek hastanelik etti. Olaydan sonra yakalanan faşistlerin yaptığı açıklama “biz devletin çıkardığı yasayı kullanıp, devletin istediği şeyi yaptık” oldu. Milano’da yaşlı bir Mısırlı sopalarla dövüldü. Parma’da sivil faşist bir ekip Afrikalı siyahi birine kimlik sordu, siyahinin buna uymaması sonucu dövüldü. Bunlar gibi onlarca olay cereyan etti etmeye devam ediyor…

5-    Kaçak bir kadın, İtalya sınırları içinde doğum yaparsa, çocuğu emzirme suresince (yaklaşık 6 ay) İtalya’da çocukla beraber kalabiliyor. Ancak daha sonra anne sınır dışı edilirken, çocuk bir daha geri verilmemek üzere devlette kalıyor. Sonrada büyük ihtimalle İtalyan bir aileye verilip, bir İtalyan olarak büyüyor.

6-    Kaçak göçmenlerin kamplardaki gözaltı suresi 2 aydan 6 ay’a uzatıldı. Kamplardaki yaşam koşulları Türkiye’dekinden farksız. İtalya’nın Guantanamo’su olarak bilinen ve bugünlerde 4 bin Tunusluyu “ağırlayan” Lampedusa’daki isyanı hatırlarsınız. 700 kişilik bir kampa çoğunluğu Kuzey Afrikalı 1500 göçmen yerleştirilince, göçmenler kampın kapılarını kırıp halkla beraber isyan etmişti.

Bu yasaların en faşizanı ise ispiyonculuk yasası. Bu yasa, hastaneye başvuran hastaların doktor ve hemşireler tarafından ihbar edilmesini gerektiriyor. Yasa hâlihazırda var olan; hastaneye başvuran kaçak bir göçmenin ihbar edilmeksizin tedavi edilebileceğini öngören yasayı işlevsiz kılıyor. Bu yasayla göçmenler ölüme mahkûm ediliyor. Yasaya Berlusconi’nin rakibi sol cephedeki Demokrat Parti’den meclis grup başkan vekili Livia Turco’nun tepkisi ise şöyle: Bu yasa tedavi imkânı bulamayan pek çok kişinin, hastalık halinde hastaneye başvurmasını ve tedavi olmasını engelleyerek, yoksulluktan kaynaklanan bulaşıcı hastalıklara bizi de açık hale getiriyor.

Sol cephenin tepkisi adeta burjuva vicdanının bir suretidir. Sorun göçmenin hastalanması ya da ölmesi değil, sorun bunun İtalyanları etkileyip etkilemeyeceğidir.

İtalyadaki bu durum daha önce de tekrarlandı. Her kriz döneminde faşizm yükselip alçalıyor. Neofaşist ve neoNazilerin bütün derdi göçmenlerleydi. Genellikle yoksul kenar mahallelerde yükseliyordu bu hareket. İşsizliğin ve yoksulluğun nedeni ülkelerini istila eden yabancılardı. Bu süreç kapitalizmin doğal bir süreci ve sonucudur. Çağla beraber şekil ve boyut değiştiriyor sadece. Şimdiki faşizan yükseliş ırk temelli değil Avrupalı ve Avrupalı olmayan ayırımının bir sonucudur. Batı medeniyetinin ve ekonomisinin korunması buna bağlıdır. Günah keçisi ve tehdidin kaynağı belirlendi, göçmenler.

Oysa esas tehdit, yani, bir yerden kalkıp bir diğer yere gitmek kadar basit bir şeyi bile, suç haline getiren, kurumsal şiddet aygıtı olan devletlerdir.

Yeryüzü bir bütündür bölünemez! 

Mottomuzda ısrarla vurguladık. Sınırlar, sınıflar, yoksulluk ve yoksunluk devletlerin ve kapitalizmin ürünüdür. Yeryüzü bir bütündür bölünemez dedik; sınırı, vatanı, dini, bayrağı yüceltenlere inat ve hayalimizi bir kez daha eyleme dönüştürmek için. Kan dökerek sınırlar çizip, o sınırlar içinde doğanlara kurallar, yasalar dayatmak katil devletlerin işidir, bizim değil. Biz içine doğduğumuzun bütün bir dünya olduğunu biliyoruz. Bir devlet varsa bir sınır olduğunu, sınırın sadece toprak parçasına değil, özgürlüğümüze, düşlerimize, irademize ve davranışlarımıza çizildiğini biliyoruz. Doğayı bir bütün olarak algılayıp, yeryüzündeki bütün sınırları yıkmadan özgür olamayacağımızın farkındayız.

Bu farkındalık, bizim belirli bir ironiye gönderme yapan ifademizle barbarların akın ettiği her sınırda farklı ifade ediyor kendini. Yakın zamanda Yunanistan’da açlık grevi yapan 300 mülteci anarşistlerin gösterdiği dayanışmayla grevlerine polisin giremediği üniversitelerde devam ettiler. Yunan hükümeti, demokrasi için girilmez kıldığı üniversitelerin özerkliğini bile kaldırmayı düşündü. Yunanistan’dan başlayarak tüm Avrupa yeni koşullarını terazinin bir kefesine bu barbarları diğerine demokrasiyi koyarak örgütlüyor. Ve Avrupa’nın yeni koşulları söyledikleri demokrasi ve huzur yalanından çok ama çok farklı. Çünkü Avrupa’nın da kapitalizminde bir sınırı var.

Ve sınır varsa mülteci vardır. Sınır varsa savaş, ölüm, ırkçılık, gasp ve şiddet vardır. Mülteci bunların sonucunda hayatı elinden alınan, mağdur olandır. Aynı zamanda sınırları ihlal ederek devletlerin o en çok korktuğu şeyi yapandır. Kültürünü, dilini ve dinini yanında taşıyarak, devletin “kendi vatandaşları” için yarattığı ekonomik sistemin yanı sıra; tek bayrak, tek dil ya da tek kültürle sterilize edilerek yaratılan kontrol mekanizmasını tehdit edendir. Çünkü mülteci, varoluşu itibariyle, kontrol dışında, başka bir sınırdan aşıp gelmiş olandır ve “oraya ait olan” müreffeh vatandaş için, kötü görüntüdür.

Mülteci, aynı zamanda, burjuva kapitalist dünyasının tarihinin bir parçasıdır. Kapitalizmin bekası ve Avrupa refah devlet anlayışının sürmesi, mülteci yaratan, Ortadoğu, Asya ve Afrika’daki savaşların sürmesine bağlıdır. Sınırlar bu durumun ve bir bakıma kapitalizmin sürdürülebilir kılınmasına hizmet eder. İşte tam da bu yüzden mültecinin orada kalıp savaşması, silah satın alıp ölmesi, Avrupalının da Avrupa’da kalıp tüketmesi gerekir.

No Border! Sınırlara hayır!

No Border kampı ilk defa 1998 yılında Almanya-Polonya sınırında anarşistler ve anti otoriterler tarafından düzenlendi. O zamandan beri eylemliliklerine devam ediyor. Genellikle göçmen ve sığınmacıların sorunlarına yönelik eylemler yapıyorlar. Ancak sınırsız bir dünya gibi hedeflerinden dolayı bütün devletleri ve yasaları karşılarına almış durumdalar. Kamplarda göçmen sorunlarını gündemde tutup, yaşam alanlarını iyileştirmenin yanı sıra zaman zaman kitlesel sınır ihlalleri gibi eylemler de yapıyorlar. Kaçak göçmenleri işgal evlerinde tutmak, alternatif yaşam alanları kurmak faaliyetleri arasında yer alıyor.

Geçen yıl No Border kampı 25-31 Ağustos tarihleri arasında,  Yunanistan’ın Lesvos (Midilli) adasında yapıldı. Kampın Lesvos’ta yapılmasının nedeni, Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışan göçmenler için adanın ilk durak olması. Lesvos’ta iki kamp var: 18 yaş altı gençlerin kaldığı Agiasos ve Pagani.  Pagani mültecilerin ilk kapatıldıkları yer. Burada genelde Afganistan, Filistin ve Afrika ülkelerinden gelen mülteciler, aylarca insanlık dışı koşullarda, gelecekleri belirsiz bir şekilde tutuluyorlar.

Pagani’de kamp boyunca aktivistlerle, mülteciler birçok eylem yaptı. Mülteci sorunlarıyla ilgili söyleşiler, fikir alış verişleri ve toplantılar düzenlendi, yeni eylem programları hazırlandı. Eylemler sırasından zaman zaman polis sert müdahalelerde bulundu. Bir ara kamp işgal edildi ve bazı göçmenlerin kaçmasına yardım edildi. Yapılan kampın ve eylemlerin en somut sonucu, bir sonraki duraklarına gitmek için, yaklaşık 300 kişinin bir aylık izin kâğıdı almasıydı. Son No Border kampı 27 Eylül 2010 tarihinde Brüksel’de yapıldı.

BİR MÜLTECİNİNLANETİ

O Kerkük’ten kaçıp Türkiye’ye sığınmış ve üçüncü bir ülkeye gönderilmek için BM’ye başvurmuş, yıllardır da başvurusunun sonuçlanmasını bekleyen bir mülteci. Bizi karşılaştıran onun mülteci oluşu olsa da konuştukça fark ettik ki o hem bir Iraklı Türkmen, hem bir mülteci, müzisyen ve inatla kendisini arzuladığı gibi var etmeye çalışan, çabalayan biri.

lamHikayeni kısaca da olsa anlatabilir misin?

Ben gözümü açtım savaşla, savaşta doğmuşum zaten. İlkokula gittiğimde savaş başladı. 91 körfez savaşı. Sokakta ölü insanları gördüm. Vurulmuş ölmüş. Dağa kaçtık. Saddam’ın zulmünden. Süleymaniye’ye geldik. Süleymaniye’de bir ilkokulda kalmıştık. Binlerce insan. Sonra kimyasal tehlikesi. Saddam oraya kimyasal atacak diye dağlara çıktık. İran’da bir kampta kaldık. Sene 91, 92. Sonra tekrar Kerkük’e döndük. Orda okuluma devam ettim. Okulda öğretmenler dövüyorlardı öğrencileri. Bende onlardan biriyim. Sinirli adam. Mesela dersimi çalışmıyorum. Kafam almıyordu artık. Baas Partili idi müdür. Küçüktüm. Küçük yaşta bir insandan ne beklersin savaşa karşı. Korku içindeydim. Annemi kaybedeceğim, babamı kaybedeceğim, akrabalarımdan birisi ölecek, ailemden birisi ölecek korkusundaydım. O yaştaki psikoloji yani. Sonra dağlara, hep böyle kaçak, nasıl söyleyeyim; Irak’tan İran’a geldik dağlardan. Kaçakçılara para verdik zamanında. İran’da yakalandık, tekrar Irak’a sınır dışı edildik. Sonra tekrar İran’a gittik.  İran’dan bu sefer Van’a geldik. Bir keresinde Van’dan da sınır dışı olmuştuk.  Bu 96 senesinde idi. Bak onu hatırlamamıştım. Şimdi hatırladım. Sıraya dizilince düşünceler insanın aklına geliyor. Van’dan sınır dışı edilmiştik o senelerde. Sonra tekrar İran’a geldik. İran’dan dayımın oğlu ile Van’a geldik 98 senesinde annemler İran’da kaldılar. O zamandan beri hep böyle, doğduğum günden beri kaçak. Daha doğru dürüst bir sigortam yok, kimliğim yok, bir güvencem yok.

Van’da nasıl bir hayatını oldu?

Van’da ağabeylerim vardı. Onlar da BM’ye başvurmuştu, mültecilerdi. Dayımın oğlu vardı. Orada Van’da ağabeyim çalışıyordu. Ben de bir mağazaya girdim.  Mağazada çalışmıştım.

Kaçak mı çalışıyordun yoksa yasal olarak çalışma izniniz var mıydı?

Hayır, o zaman Van Emniyet Müdürlüğü’ne gidip imza atıyorduk. Kaçak değildi o zamanlar. Bu anlattığım olay 98 de oluyor. Orada bir mağazada çalışmıştım. Ondan sonra otelde kalıyorduk. Kendi paramızı kendimiz veriyorduk. Sonra kabul gelmeyince İstanbul’a geldik. İstanbul’da çalışmaya başladım. Sonra da annemler geldi. Annemle babam iki seneye yakın Van’da kaldılar. BM’ye başvurdular. Bir sene bir buçuk sene. Annem hasta idi; yani acil gitmesi gerekirken, beklettiler. Orada vefat etti annem. Şu anda mezarı da kayboldu çünkü yapmadılar, yapılamadı işte toprak olarak kaldı sadece.  Yani bunların kim verecek hesabını. BM mi, Türkiye Devleti mi?

Ailen şu anda nerede yaşıyor, neler yapıyorlar?

Babam şu anda Irak’ta, geri döndü ikinci evliliğini yaptı o. Yaşıyor şu anda orada. O da hasta. Hastalandı, şeker hastalığı. Felç oldu. Altı kardeşiz. Bir tane ağabeyim Almanya’da. Bir tane ağabeyim İsveç’te. Bir tane ablam İstanbul’da. Onların kabulü geldi. Amerika’ya gidecekler. O da çocukları sayesinde. Ablam ikiz doğurdu. Bir tanesi spastik; o çocuk hasta olduğu için kabulleri geldi. Bir tane ablam da Irak’ta şu anda. Ağabeylerim kendi istekleri ile gitmişlerdi yurtdışına ablam gidemedi.  İki tane ağabeyim kaçak yollardan gitmişlerdi. Yunanistan üzerinden. BM falan göndermemişti onları.

Onların yanına gitme gibi bir şansın var mı?

Ya işte onu söyledim ben. Benim bu Türkiye’de yapabileceğim hiçbir şey yok yani kalmadı. Gitmek istiyorum yurtdışına zaten. Gidip orada müziğimi yapmak istiyorum. Müzikle uğraşıyorum. Türkiye’de yapamıyorum. Yapsan da ne kadar yapabilirsin, imkân yok.

Daha sonra İstanbul’a geldin galiba. İstanbul’da neler yaptın, nasıl yaşıyorsun? Bir de BM’e yaptığın başvuru var sanırım.

Mağaza da çalıştım. Arapça tercümanlık yaptım. Sonra işten ayrıldım. Sokak müzisyenliği yapıyordum, Beyoğlu’nda. Polislerden baya bir şiddet gördüm; kaldır diyorlar, kılıfıma tekme attılar. Araba ile kılıfımın üstünden geçiyorlar. Dönüşte tekrar ‘ben demin buradan araba ile geçerken, kılıfına bastım şimdi niye kaldırmıyorsun?’ diyor. Coplarla saldırdılar bana, dövdüler. Ayrıca duruyorum böyle, aldılar beni karakola götürdüler, karakolda beklettiler. ‘Senin niye kimliğin yok, niye böyledir…’ bir sürü böyle olaylar oluyor polislerle. Önceden oturma iznim vardı.

Van’dan giriş yaptığında mı aldın oturma iznini?

Hayır İstanbul’da. 3 aylık aldım ilk önce. 2004’te vermişler, 12. ayda. Ondan sonra 6 aylık verdiler. 2005’in 12. ayından 2006’nın 5. Ayına kadar.

Irak Türkmen Derneği’nden 100 milyon para istiyorlardı oturma izni için. Irak Türkmen Derneği bizi emniyete gönderiyordu. Oradan da ayrı bir para alıyorlar, 70 milyon kusur. Param olmadığı için gitmedim ben derneğe, almadım da oturma iznini. Zaten pasaportum da yoktu. Pasaport istiyorlardı ilk başta; oturma iznini pasaportsuz vermiyorlar. Ben orda anlatıyorum ki, diyorum ki; ‘kaçak gelmişim Irak’tan bu senede.’ Adamlar yok illa pasaport olacak diyorlar. Her neyse gittim pasaport çıkarttım. İkametimden baya bir süre geçmişti. 2006’nın 9. ayında çıkarttım pasaportu. ‘Ben pasaportumu da çıkardım,  geldim işte’ dedim. Bir de ismi değiştirmem gerekiyor. Pasaportu Irak kimliğine göre yaptım. Önceden ismimi … [ailesinin verdiği ad, E.N] olarak kullanıyordum çünkü ismin uzun diye değiştirebilirsin, zorlanmazsın demişlerde Irak Türkmen Derneğinden. Her neyse. Uzun diye ben değiştirip M.K [ Kendi seçtiği ad, E.N] yapmıştım. Emniyete gittiğimde bana ‘Ankara’ya gideceksin’ dediler üstünden baya bir zaman geçmiş çünkü; ‘Ankara’ya gidip Dikmen’de Emniyet Müdürlüğünün Yabancılar Şube Daire Başkanlığı’na dilekçe yazacaksın, oradan emniyete mektup gelecek, emniyetten işini halledeceğiz biz’. Tabi ben Ankara’ya geldim. İlk önce Birleşmiş Milletlere başvurdum, Dikmen’e gitmedim. Aklıma öyle bir şey geldi. Herkes mesela Iraklılar o sıralar BM’ye gidiyordu. Türkmen arkadaşlar bana gidebilirsin, başvurabilirsin demişlerdi.  Ben buraya geldim Birleşmiş Milletlere başvurdum. İçeri girdim bana bakıyorlar, bakıyorlar kimlikte isim farklı, pasaportta farklı. ‘Niye’ diyorlar ‘böyle farklı. Sen kimsin? Irak’lı değil misin yoksa?’. Sorguya aldılar beni, Birleşmiş Milletlerden iki kişi. Her neyse ben anlattım olayı. Dosya açtılar bana. Bir kâğıt yazdılar, Van’a göndereceklerdi. ‘Zamanında kaçak gelmişsin Türkiye’ye, geldiğin şehir hangisi ise oraya gitmen gerekiyor, orada kampta kalacaksın’ dediler ama ben  ‘zamanında geldim ben Birleşmiş Milletlere başvurdum. Kabulüm gelmedi. İstanbul’a geldim. İstanbul’da oturma izni aldım. Şimdi de süresi geçmiş, süre almam lazım’ dedim, o zaman avukat bana ‘alabiliyorsan süreyi İstanbul’da kalabilirsin’ dedi. Hem benim ablamlar da İstanbul’da. Kanunda, birinci dereceden yakın akraban, mesela ablan ağabeyin olabilir, birileri varsa kaldığın şehirde onlarla beraber kalabilirsin yazıyor. Sonuçta Ankara’dan bana bir kâğıt verdiler. Dikmen’e gittim, emniyete, dilekçemi yazdım. Durumu anlattım, isim soyadı değişecek, doğum tarihi değişecek, oturma izni almam gerekiyor dedim. ‘Bekle’ dediler. ‘İstanbul’a mektup göndereceğiz. Bekliyorum. Üç ay dediler. İşte bak şu kâğıt. 5 Haziranda Ankara’da Birleşmiş Milletlere başvurmuşum. 5 Hazirandan itibaren hala bekliyorum. Aradım birkaç kere, bu numarayı ara dediler. Yok, 3 ay dediler, üç ayı bekledim. 3 aydan sonra yılbaşına kadar dediler, hala bekliyorum. Şu anda ne oturma iznim var, ne Birleşmiş Milletlerden bir cevap geliyor. BM çalış diyor. Çalışma iznim yok, oturma iznim yok. Barakada kalıyorum. Vakfa ait bir yerde kalıyorum. Harabe idi ben kendim yaptım, düzelttim falan. Su yok, elektrik yok içinde.

Bu senin ilk başvurun mu BM’ye?

Bu benim ikinci başvurum BM’ye.

Peki bu başvuru süreci nasıl işliyor?

Şimdi BM dilekçede her şeyi doğru söyleyeceksin, yani tarihleri falan yanlış söylemeyeceksin diyor. Ben ilk geldiğimizde, Van’da BM’ye her şeyi doğru söylemiştim. O dilekçem neden kabul olmadı? Ben her şeyi doğru söylerken, savaştan kaçtığımı söylerken niye kabul olmadı! Yalan söyleyenleri gönderiyorlar, mesela hiçbir siyasetle ilgisi yok, maddi sıkıntıdan Irak’tan kaçmış, gelip burada ben savaştan kaçtım diyor, onları gönderiyorlar. Ben kaldım. Şimdi bir de şu var, aradan bayağı bir zaman geçmiş, ben de küçüktüm hatırlamıyorum tam seneleri. Dilekçeme yazdım ama hep eksik yazdım tarihleri. İkinci dilekçede tarihleri eksik söyledim hatırlamadığım için. Şimdi mülakata çağırsalar belki hatırlamayacağım. Tamam, 98’de giriş yapığımı hatırlıyorum. Mesela okulu hangi tarihte, hangi sebeple bıraktın diye sormuşlar. Yazdım ben de onları. Mesela okul hangi ayda açılıyor, altıncı ayda. 12. ayda mı bitiyordu. Öyle bir şeydi. Yani onları yazmıştım. Ama önemli olan bir şekilde süsleyip sunanların dilekçesinin kabul edilmesi. Şans mı diyeyim artık, şans oluyor herhalde.

Daha ikinci mülakata çağırmadılar, 8 ay geçti üstünden. Bir kez girdim, formu doldurdum. Arayacağız dediler 8 ay geçti üstünden hala aramadılar. Yani ben onları aramasam hani o zenci çocuk vardı ya neydi ismi? Festus Okey. Festus Okey gibi ölebilirdim de. Ki öyle şeyler de atlattım Taksim’de. Polisler durduk yere dayak atıyorlar, baskın yapıyorlar. Ara sokaktan geçiyorum arkadaşlarımla beraber, çeviriyorlar, pataklıyorlar. Tipten dolayı sırf. Beni de diğer şeylere benzetiyorlar, bana torbacı diyorlar, uyuşturucu kullanıyorsun diyorlar. Polisin bana söylediği şey; ‘torbacı’, ki söylemiştim de yani ben zamanında uyuşturucu da kullandım dilekçemde de yazmıştım, kullandım bıraktım.

BM’den kabul geldiği zaman seni belli bir ülkeye mi gönderiyorlar yoksa kendin gideceğin ülkeyi seçebiliyor musun?

3 tane ülke var: Amerika, Kanada, Avustralya.  Bu üç ülkeden birisine gönderecekler, ama Kanada’ya gitmek istiyorum. Çünkü dayımlar var orada. Onlar BM sayesinde gittiler. Dayımlar, dayımın oğlu var, akrabalar var. Oraya gidersem daha iyi olur. Amerika’ya gitsem zorluk çekeceğimi biliyorum.

Başvurun kabul edilir ve üçüncü bir ülkeye yerleştirilirsen ne yapmayı düşünüyorsun?

Beklentim dil öğrenmek, orada zaten okula gönderecekler. İngilizceyi öğrenip… pek bir şey yapmak istemiyorum. Müzik yapmak istiyorum. Müziğimle artık bunları sakin kafayla yazmayı, eğer maddi durumumda olursa bir karavan alıp, doğada müzik yapmayı planlıyorum kafamda. Hayatımı ne bileyim savaşları anlatarak, barışı çağrıştıracak şarkılar söyleyerek geçirmek istiyorum. Kafamda bu var yani planım.

Başvuru sürecinde ya da maddi olarak destek sağlayan kuruluşlar var mı?

Helsinki Yurttaşlar Derneği’ne gitmiştim. Beni yardım alabileceğim bir yere gönderdiler. O yerde kapıda bir amca ‘yardım vermiyorlar, açık çıkmış. Orda çalışanlar, Irak’tan ya da artık nereden geliyorsa, gelen yardımları cebe indirmiş’ dedi. Karitas’tı yerin adı. İtalyanlar el koyacakmış olaya. Sonra ben bunu Helsinki Yurttaşlar Derneği’ne söyledim. Güldüler.

Türkiye’de mülteci dahi olsalar Türkmenlerin farklı bir statüsü var gibi. Senin hiç ilişkin olmadı mı diğer Türkmenlerle?

Var evet, Ankara’da bayağı var. Yer de veriyorlar, okulda, üniversitede, kanalları da var Türkmeneli TV. Ben hiç girmek istemedim. Bir kere bana dernekte gel albüm çıkaralım sana müzik yapalım demişlerdi. Şarkılarda hep faşist şarkılar olacaktı. Tamam, gelirim dedim. Gidiş o gidiş. Bir daha da işim olmadı. İlk geldiğimden beri onlara karşı tepkim bu şekildeydi. Çünkü sahtecilik, yalan gördüm onlarda. Ama tabi belki ben o zaman sezilerimle düşünüyordum. Belki bende bir sorun vardı onlara karşı. Ama bir albüm yaparsam Kerkük’ün Zindanını okurum, bir şarkı söylerim Kerkük için.

İstanbul’da diğer mültecilerle ilişkilerin var mı?

Var şu anda İstanbul’da ama onlar çalışıyorlar, belli sisteme geçmiş çalışıyorlar. Uyum sağlıyorlar. Ben sağlayamıyorum uyum. Bir de tipimden dolayı çalışamıyorum. Ben müzisyen olduğum için kendime öz bir tipim var. Buna da işverenler çok karışıyor.  Sakalıma saçıma… Polis de karışıyor, işverenler de istemiyorlar böyle bir şey. Şu anda mesela hayatım burada daha da tehlikede. Irak’tan kaçmışım, oradan savaştan kaçmışım. Bir sürü tehlikeler atlatıyorum burada da. Kafamıza silah da dayandı mesela gitar çalarken Beyoğlu’nda, Oda kule’de. Adamın biri geldi kafama silahı dayadı, hiçbir şey yok ortada. ‘Kalkın lan!’ falan diyor, silahı dayıyor kafama.

Mülteci olarak müzikle uğraşmak yerine başka işlerde çalışsaydın hayatının daha farklı olacağını, sana daha farklı davranılacağını düşünüyor musun?

Yok, zannetmiyorum, ya benim bir kere zaten kalbimde bir yara var. O hiçbir zaman iyileşmeyecek. Sadece ne bileyim kendimi avutacağım herhalde.

Ben daha çok insanların, polisin, devletin ya da BM’nin yaklaşımının değişeceğini düşünüyor musun diye sormak istemiştim?

Çalışma açısından biraz rahat olabileceğine inanıyorum. Tabi gözetim altında kalacağım, zaten herhangi bir örgüte katılamazsın orada. Kapitalist sistemin içinde kalacaksın, mahkûm kalacaksın. Ama dediğim gibi pasaportu alınca o sistemin içinde değil de gidip müzik yaparım falan diye düşünüyorum. Yani belli bir şey istemiyorum, gidip orda çalışmak gibi… Yapabileceğim tek bir şey var o da müzik. Müzikle anlatabilirim. Mesela Iraklı bir heavy metal grubu var, onlar da yeni geldiler, başvurdular BM’e. Bekliyorlar. Tabi ben onlardan önce başvurmuştum. Belki onlarınki kabul olur, gönderirler. Ama benim bir grubum yok olmadığı için de saygı duymayacaklar müziğe. Tabi arkadaşlarım aynı zamanda bunlar benim.

Muhatap olmadığın bir savaştan kaçmışsın. Karşına sürekli sınırlar çıkmış. Şu anda sınır senin için ne ifade ediyor?

Benim için artık sınır öyle bir şey oldu ki sınır tanımamaya başladım. Sınır olmasın diye düşünüyorum. Geldim böyle hep. Ne bileyim hep başka ülkelerde yaşadım. İran’da olsun Türkiye’de olsun. Mesela Bulgaristan’a kaçtım. Bulgaristan’da yakalandım. Sonra işte attılar bizi Türkiye’ye. Başka ülkelerde tanımadığım yabancı ülkelerde…

Mültecinin Laneti

18 Ağustos 2007 – Urla’da Afganistan ve Pakistan uyruklu kaçak göçmenleri taşıyan bir tekne aşırı ağırlık nedeniyle battı. Teknede kaç kişinin olduğuna dair bilgiler muhtelif. 45 kişi sağ kvurtarıldı, 6 kişinin cesedine ulaşıldı. Kimi kaynaklar 5 kişinin de kaçtığını söylüyor. Kurtarılanların akıbetlerine dair bilgi yok…

20 Ağustos 2007 – Mültecilik Beyoğlu Karakolunda bir silah patladı. Nijerya’dan gelip sığınma talebinde bulunmuş Festus Okey gözaltına alındı ve o gün karakolda patlayan silahın hedefi oydu. Okey o gün, o karakolda Nijeryalı bir mülteci olarak öldü. Mahkeme olayda kasıt olmadığı sonucuna vardı. Festus Okey 20 yaşında, bir karakolda yanlışlıkla patlayan bir silahdan çıkan kurşunla kasıt güdülmeden öldürüldü.

23 Ekim 2007 – Bir ihbar üzerine Ümraniye Çamlıca gişelerinde bir tıra düzenlenen operasyonda 105 Pakistan uyruklu kişi yakalandı. Türkiye’ye kaçak giriş yapmışlardı ve hemen geri iade için Yabancılar Şubesi’ne başvuruldu ama Pakistan’da patlak veren kriz yüzünden iade edilemediler. Gözetim altında tutulmaları gerekiyordu ve karakolların nezarethanelerine yerleştirildiler. Karakollar, nezarethaneler mülteciler tarafından doldurulduğu için gözaltı gerçekleştiremediklerinden yakınıyordu. Mültecilerin şu andaki akıbetlerine dair bir bilgi yok…

10 Aralık 2007 – Seferihisar’a bağlı Sığacık beldesi açıklarında kaçak göçmen taşıyan bir tekne aşırı yük nedeniyle battı. Tekne Sakız adasına gitmekteydi. Olay Filistin uyruklu iki kişinin kıyıya yüzerek ulaşması ve olayı haber vermesi üzerine öğrenildi. Toplam 6 kişi kurtarıldı, 43 kişinin cesedine ulaşıldı. Teknede 85 kişinin bulunduğu tahmin ediliyor. Kurtarılanların geri iadesi için başvurular başladı. Akıbetleri belirsiz…

Mülteciler zaman zaman gözümüze değen, kulağımıza çarpan, kamyonlar ya da tekneler içindeki görüntüleriyle bir kare içinde önümüzde belirip kayboluveren insanlar. Onlar bu sorunla başa çıkamayan, çıkacak yollar arayan, devletlerin tanımladığı şekliyle “dini inançları, siyasi görüşleri, ait olduğu sosyal grup, ırkı veya milliyeti gibi beş sebepten biri yüzünden ülkesinde zulüm göreceğine dair haklı bir korku taşıması ve bu korku nedeniyle ülkesini terk edip”(Cenevre Sözleşmesi) başka bir ülke arayan insanlar.

Kitlesel bir fenomen olarak mülteciler I. Dünya Savaşı sonrasında Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ile ortaya çıktı. Ayrıca ulus-devlet modelinde yeni kurulan devletlerde de Yugoslavya ve Çekoslovakya gibi, %30 oranında azınlıklar vardı. Savaş sonrası kurulan Milletler Cemiyeti’nde konu devletler arasında ikili düzeyde çözülecek bir olgu olarak ele alındı. Birkaç yıl sonra Almanya’daki ırkçı yasalar ve İspanya İç Savaşı da yeni bir mülteci dalgası yarattı. II. Dünya Savaşı ve yayılan faşizm dalgası da milyonlarca insanın yer değiştirmesine sebep oldu. 1944- 1951 yılları arasında 20 milyona yakın insan başka topraklara göçtü. Bu atmosferde, savaş sonrasında, 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB) yayınlandı, buna dayanarak Birleşmiş Milletler sözleşmeleri ve Bölgesel İnsan Hakları Sözleşmeleri oluşturuldu. İHEB’nin 14. maddesinde temel bir insan hakkı olarak sayılan “iltica hakkına” ilişkin Mültecilerin Hukuki statüsüne dair BM Sözleşmesi 1951 yılında Cenevre’de kabul edildi. Bu sözleşme halen günümüzde de iltica/mülteci hukukunun temel belgesi olarak kabul edilmekte. Aynı şekilde bu dönemlerde Avrupa dışında da kitlesel nüfus hareketleri görülüyordu. Ruanda ve Tanzanya´daki Mozambikli mülteciler, Hindistan´daki sayıları 10 milyonu bulan Bengalli mülteciler, Vietnam ve Kamboçyalı mülteciler, İran devrimi sonrası ülke dışına kaçan rejim muhalifi mülteciler, 1979 yılında yaşanan işgal girişiminden sonra Afganistan´dan kaçan 6 milyon mülteci (ki hala bir kısmı bir türlü bitmek bilmeyen iç savaşlardan ötürü ülke dışında kalmaya devam etmektedir), Körfez Savaşından sonra Irak´tan kaçarak İran´a sığınan 1,3 milyon, Türkiye´ye sığınan 460.000 Kürt mülteci, Bosna-Hersek ve Kosova´nın bir çok ülkeye sığınmış nüfusu ve Sudan’ın Darfur Bölgesinde yaşanan krizden ötürü bir milyonu, öncesinde ise güneyde dört milyonu aşkın yerinden edilmiş insan.

O tarihlerden bugüne milyonlarca insan sınırlar arasında, hep sınırlarda kalarak onları tanımlamış, onlara bir kimlik vermiş vatanlarından kaçarak vatansızlaştılar ve başka vatanlara ayak basmaya çalıştılar, bastılar, birçokları öldü ve ölmeye devam ediyor. Vatandaşı oldukları devletlerin verdiği pasaportları ve kimlikleri yok çoğunun yanında. Onlar, artık kendilerini tanımlayan bir kimlikten yoksunlar ve isimlerimizin, ailemizin, soyumuzun sopumuzun kayıtlarının tutulduğu, soyumuz sopumuzla bağlı olduğumuz bir ulusun devleti tarafından bize kendisine bağlılığımızı ispatlamak için verilen kimlik kartlarımızla, pasaportlarımızla varolabildiğimiz, varlığımızı kanıtlayabildiğimiz bir dünyada artık yoklar. Onlar artık vatandaş değil ve insan olmak iktidarların muhasebesinde “vatandaş” olmakla ölçüldüğünden, insan da değiller! Çünkü insan hakları dediğimiz aslında ne idüğü belirsiz, muğlâk, içi boş kavram bu ulus-devletler çağında vatandaşlıkla tanımlanıyor ancak. Vatansızlaştıkları nokta da artık kullanabilecekleri, talep edebilecekleri bir insan hakkı yok. Evet, yoklar ama fiziksel varlıkları inkâr edilemeyecek bir gerçeklik, devletler için. Çizilmiş sınırların içine, onlardan izin almadan girmiş, sınırları ihlal etmiş olan milyonlarca insan.. Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Bu insanlar farklı renkleri, dilleri, kültürleri, tarihleri ile birer tehdit çünkü. Sınırdalar, ulus devletin üzerine kurulduğu mitleri yıkıyorlar, Agamben’in deyişiyle insan ve vatandaş, doğum ve milliyet arasındaki kimliği yıkarak egemenliğin özgün kurgusunu krize sokuyorlar. Ulus-devlet denilen mefhum ezelden beri vardı ve ebediyen olacaktı. Sınırlar haritalar üzerinde çizilirken aslında bizim kafalarımızda çiziliyordu. Bize güvenlik sağlayan, kimlik kazandıran, varlığımızı anlamlı kılan sınırlardı onlar. Dışarıdakiler, korkunç yaratıklar kimliğimizi ve bizi tehdit eden, sanki her an bozulacak bir büyü içinde yaşıyoruz aslında ezeli ve ebedi olduğuna inandığımız bu sınırlar içinde.

Evet, bir şeyler yapmak gerekiyordu. Devletler kendi bünyeleri içinde ya da diğer devletlerle ittifak halinde birçok kuruluş oluşturdu bu gittikçe büyüyen sorunu halletmek için. Bunlar zavallı, biçare mültecilere yardım etmek için çırpınıp duruyorlar ama pek tabii ki politik bir duruşları yok devletlerin kendi elleriyle yaratılmış kuruluşlar olarak varlar. Bu halleriyle, mülteciler açısından hükümsüz kurumlar. Sadece belirli kişiler ya da olaylar bağlamında verili durum içindeki sorunları çözmek, yardım toplamak ya da dağıtmak, mülteci kampları kurmak ya da kurulu kamplardaki durumları iyileştirmek üzerinden çalışıyorlar. Mültecinin kim olduğu, neden mülteci olduğu, o sınırlar içinde yaşayan başka herhangi bir insandan ne farkı olduğu, eğer farkı yoksa neden böyle bir durumda yaşamak zorunda bırakıldığı ve devlet ile mülteciler arasındaki ilişkinin ne olduğu gibi sorulara verilecek bir cevapları yok. Devletler ve kuruluşları sorunlarla başa çıkmakta başarısız oldukça polis ve yardımsever kuruluşlar daha fazla devreye giriyor. Mülteciler kendilerini kabul etmeyen bu yeni topraklarda ya acınıp şefkat gösterilecek zavallılar ya da sürekli sorun yaratan, suç işleyen ıslah edilmesi gereken korkunç, tekinsiz eli kanlı suçlular. Bu durumu aslında değişen terimlerde de izlemek mümkün. Resmi belgelerde, başvurularda “sığınma isteyen” terimi “mülteci” ile yer değiştiriyor. Sığınma isteyen pasif, rica eden bir konumdayken mülteci tehdit veya yoksunluktan dolayı bir yerden kaçışı temsil ediyor. Sığınma isterken eylem tam anlamıyla gerçekleştirilmiş sayılmaz, bir ricada bulunulmuş ve cevabı beklenmektedir ama mülteci eylemi gerçekleştirmiştir, kaçmıştır. Her ne sebeple olursa olsun insanların kendi kafalarına göre hem de kalabalık bir halde bir yerden bir yere hareket etmeleri kabul edilebilir bir durum değildir. Bir kere coğrafi iş bölümü denilen bir şey var değil mi? Sermaye küreselleşiyor ama emeğin olduğu yerde kalması kontrollü bir şekilde hareket etmesi gerekiyor. II. Dünya Savaşından sonra yerle bir olmuş Almanya’ya işçi olarak gidilebilirdi büyük kalabalıklar halinde ya da Avustralya’ya Kanada’ya vasıflı işçi olarak ama onlar istemeden bir yerden bir yere hareket etmek pek de hoş değil! Coğrafi iş bölümünün altını oymaktır bu ve küreselleşen sermayeye bir tehdit oluşturur.

Bu tehdide karşı devletler mültecilerin nerede yaşayacaklarını seçme hakkını, paralarını nasıl harcayacaklarına karar verme hakkını bile ellerinden alıyor. Örgütlenmiş, politik olarak etkin gruplar halinde bir araya gelmelerini engellemek için ya da bu şekildeki grupları dağıtmak için mülteciler ülke genelindeki küçük, daha saldırgan şehirlerdeki kamplara dağıtılır, çalışma izinine ise zaten sahip olamazlar. Çoğunu BM’nin desteklediği bu kamplarda ancak yardımlarla hayatta kalabilirler ya da kaçak işler yaparlar ama kaçak çalıştıkları bilindiği için çoğu zaman paralarını da alamazlar. Genellikle muhafazakâr olan, kendi içine kapalı ve dışarıdan gelenlere karşı düşmanca tavırlar sergileyen bu şehirlerde zaten sürekli bir tehdit altındadırlar, bir korku içinde yaşarlar. Okula yeni başlayan ya da devam eden çocuklara kimliklerini gizlemeleri tembihlenir çoğu zaman, özellikle de dinsel kimliklerini. Bir kısmı daha rahat kabul görmek için dinlerini değiştirir. İngiltere’de örneğin mültecilerin nakit para kullanması dahi yasaktır sadece kendilerine verilen biletlerle alışveriş yapabilirler hatta para üstü olarak bile nakit para alamazlar. Böylece sadece biyolojik varlıklarını devam ettirebilecek maddelere ulaşmaları sağlanır. Varlıkları biyolojik bir varlığa indirgenir, toplumsal, tarihsel bir özne olarak kabul edilmezler ki birçoğu biyolojik olarak hayatlarını devam ettirebilecek olanaklardan dahi yoksundur. Sığınma talebinde bulunduklarında sonuçlanması yıllarca sürer ve onlar bu yılları ne olacağını bekleyerek bu kamplarda geçirir. Taleplerinin kabul edilmesi için gerekli koşullar oldukça ağırdır ve gittikçe de ağırlaşmaktadır. Neden kaçtıklarını kanıtlamaları gerekir, daha doğrusu karşılarındakileri inandırmaları. Çünkü haklarını hukuklarını tayin etmek için kendileriyle ilgili yapılmış olan yasalarda, sözleşmelerde göçün nedenleriyle ilgili ayrımlar yapılmıştır. Hayati tehlike söz konusuysa belki kabul edilebilirler ama yoksulluktan kaçıp geldilerse adları “ekonomik göçmen” olur ve kabul edilmezler eğer göç etmeye çalıştıkları devletin böyle bir talebi yoksa. Bu yüzden de doğru söyleyip söylemediklerinin anlaşılması için kendileriyle ardı ardına mülakatlar yapılır. Bu ağır koşullar altında yaptıkları her şey de suç kabul edilir, kamplardan izinsiz ayrılmaları, para kazanabilmek için çalışmaları tahmin edilebileceği gibi ağır şekilde cezalandırılır ya da öldürülürler tıpkı Festus Okey gibi ya da isimlerini bilmediğimiz binlerce insan gibi. Hatta örneğin İngiltere’de özel güvenlik şirketleri tarafından işletilen göçmen tutuklama merkezlerinde, kamplardakinden bile zor şartlarda tutulurlar. Bunca yaşanan şeyden sonra pek çoğunun sığınma talebi yeterince inandırıcı bulunmaz, reddedilir, sınır dışı edilirler, ülkelerine geri gönderilirler.

Milyonlarca insanın yer değiştirdiği, değiştirmek zorunda kaldığı bu coğrafyada Türkiye geçiş yolu işlevi görmekte. Cenevre Sözleşmesi’ni imzalamış ama coğrafi çekince koymuş olan Türkiye, doğudan gelenlere mülteci statüsü vermezken sadece batıdan gelenlere verir ki yasal bir prosedür olmasına rağmen fiiliyatta onlara da vermez. Bu yüzden de insanlar genellikle Türkiye’ye giriş yapıp, sığınma talebinde bulunuyor ve 3. bir ülkeye gönderilmeyi burada bekliyor. Türkiye’ye 2002–2006 yılları arasında toplam 15.556 kişi iltica-sığınma başvurusunda bulunmuş, bunlardan 7.212 kişinin talebi kabul edilmiş ve 3. ülkelere yerleştirilmiştir. 762 kişinin başvurusu reddedilirken 6.061 kişi halen başvurularının sonuçlanmasını beklemektedir. Ayrıca Türkiye’de yakalanan yasa dışı yabancı kişi sayısı son 5 yılda toplam 309.683’tür. Aynı zamanda, 1980–1999 yılları arasında 579. 510 kişi Türkiye´den kaçarak başka ülkeler nezdinde sığınma aramış, bu hali ile dünyada hatırı sayılır mülteci nüfuslarından birisi olmuştur. Genel olarak baktığımızda ise Uluslararası Göç Örgütü’ne göre dünya nüfusunun %3’ü göç halinde ve bu da yaklaşık olarak 191 milyon insan ediyor. Bu göçmenler içinde ise sadece 30–40 milyon kişi kaçak göçmen ve 8,4 milyonu da mülteci statüsü taşıyor.

Bu, arka arkaya sıralanan rakamlar, istatistikler yaşananların gerçek yüzünü saklıyor aslında; çünkü her mülteciyi sadece bir rakama indirgiyor ve yaşananlara dair sadece uzaktan bakmamızı, belki bir iki kere tüh tüh vah vah dememizi sonra da unutmamızı sağlıyor. Ama altında yatan hikâyeleri hiç bir zaman öğrenemiyoruz. Ya mülteci kamplarına kapatılıyorlar ya da etnik azınlık oluyorlar. Bir etnik azınlık diğerinden nefret eder hale getiriliyor. Nefret edilen, korkulan insanlar olarak, korkuyu tanıyan bilen insanlar olarak kendi aralarında da bir diğerine karşı korku yaratılıyor. Biraraya gelmemeleri, daha büyük bir tehdit olmamaları, yaşadığımız toplumu, değer diye bildiklerimizi sorgulamamıza neden olmamaları için. Çünkü yaşadığımız dünya da değişiyor. Bugün kamplarda kalanlar, hayatlarını sadece biyolojik olarak dahi devam ettirmek için çırpınanlar mülteciler ama yarın böyle olmayacak. Ezeli ve ebedi bildiğimiz ulusumuzun devleti biçim değiştirmeye devam ettikçe ulus, vatan dolayısıyla da vatandaşlık üzerinden tanımladığı bütün değerler de aşınacak. Bugün mülteciler üzerinde uygulanan kontrol yöntemleri yavaş yavaş bütün topluma yayılacak. Toplumsal, tarihsel, kendini kurmaya, arzusunu gerçekleştirmeye çalışan bir özne olmaktan çok hayatını sürdürmeye, hayatta kalmaya çalışan birer emek-gücü olacağız. Bu yüzden de mücadele ederken de çıkış noktamız zavallı, biçare mültecilere vatandaşlık verilmesi, vatandaşlığın nimetlerinden yararlanmalarının sağlanması değil her yerde mülteci öznelliğinin yaratılması olmalı; çünkü mülteciler beden üzerinden kontrol mekanizmalarının yaratılmasına, biyolojik hayat ve politik hayat arasında bir çelişki yaratılarak bunun üzerinden iktidar politikaları geliştirilmesine karşı duruyor. Sınırdışı edilmeler sırasında gerçekleştirilen müdahalelerden sınır kamplarına, mülteciler için işgal evleri kurmaya, mali destekte bulunmaya, sağlık hizmeti almalarını sağlamaya kadar dünyanın farklı yerlerinde bugüne kadar birçok yöntem geliştirildi ve gelişitirilmeye devam ediyor ve geliştirilecek. Önemli olan bu sisteme, devletlere rağmen yeni bir hayatı bugünden burada hep beraber örgütleyebilmek

Permalink to this post: http://www.ahaligazetesi.org/2011/05/dosya-yeryuzunun-lanetlileri/?postTabs=2

May 23, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, sınırlara hayır | Leave a comment

Gıda Ormanı Bahçesi Oluşturmak / Yenebilir Orman Bahçeleri: Maceraya Davet

Gıda Ormanı Bahçesi Oluşturmak – Larry Santoyo

Çeviren: Ayda Sevin Küyel

Bereketli bir orman sistemi oluşturmak için, bitki ve hayvanları işlevsel açıdan ahenkli bir etki yaratan “birlikler” [guilds] halinde bir araya getiririz. Ahenkli etkilerle kasıt, iki ya da daha fazla öğeyi bir araya getirdiğimizde, bunların tek başlarına veremeyecekleri, daha fazla üretim, daha az haşere ve yırtıcı hayvan sorunu, ya da toprak verimliliği gibi sonuçlar doğuran etkilerdir. Bir birlikteki her bir bitkinin ve hayvanın ayrı bir işlevi vardır.

Bir birlikteki ana öğe, besleyici madde görevi gören gübre, toprak yapımı veya haşere denetimi işlevlerinden en azından birini yerine getiren bitki(ler) ve hayvan(lar) tarafından desteklenecektir. Birliğe katılacak  öğelerin seçimi, doğada zaten işbirliği içinde olan bitki ve hayvanlar gözlemlenerek, daha sonra ise bunlar üzerinde deneme ve yanılma yöntemi uygulanarak yapılır.

Gıda Ormanını Tasarlamak

Tasarlanması planlanan ormanlık alanın bitişiğindeki (benzeri bir cepheye ve konuma sahip olan) yaban hayatta süregiden doğal ortaklıkları gözlemlemek ve kataloglamak, herhangi bir arazi için seçilecek bitki ve hayvan ortaklıklarını belirlemekte izlenecek en iyi yoldur. Birlik ortaklığı denemelerine –1) Aynı öğelerin kullanılması (cins ve türler); 2) daha üretken veya yenebilir türlerin başka bir türün yerine kullanılması (aynı cinsten olup, tür bakımından seçkin olan ve/veya kültür bitkisi bulunan); 3) aynı aileden olan cins ve türlerin birbirlerinin yerine kullanılması; 4) aile, cins ve türlerin, her bir öğenin doğal işlevlerini temel almak yoluyla birbirlerinin yerine kullanılması (dikkatli gözlem ve araştırma gerektirir) ya da 5) bu stratejilerin hepsinin birleştirilmesi suretiyle– bahsi geçen doğal ortaklıklar ve durumların yeniden oluşturulması veya taklit edilmesiyle başlanabilir.

Gıda Ormanı Denemeleri

Doğal bir ortaklık şunlardan oluşabilir: köknar ağaçlarının oluşturduğu yüksek bir gölgelik [kanopi]; bunun altında akçaağaç, mürver ağacı ve taş armudunun oluşturduğu orta yükseklikteki gölgelik ve de alt bitki örtüsü ya da toprak örtüsü olarak da, bektaşi üzümü, inci çiçeği, ağı otu, nane ve menekşeler. Bu bölgeye daha yakından bakıldığında çeşitli böcek türleri ve mantarlar da görülecektir. Zaman içinde tek tük av kuşları yiyecek aramak için buraya gelecek, toprağa fosfat ve azot bırakacaktır. Geyikler de burada otlayacak ve gübre bırakacaktır. Yağmacı çakallar, rakunlar ve kokarcalar tarafından bırakılan balık ve küçük hayvan leşlerini de burada bulmak mümkün olacaktır.

Yukarıda anlatılan bu doğal örneğin içerdiği birbirleriyle eşgüdümlü öğeleri yeniden yaratarak, hasat edilmeye ve insani gıdalara daha uygun, hayli verimli yeni bir sistem kurmaya başlayabiliriz.

Akçaağaç (Kızılağaç), azot tutma özelliği olan ve her yıl yapraklarını döken bir ağaçtır. Büyük miktarda biyokütle üretir ve körpe ağaçların yetişmesini sağlar. Aynı işlevi görecek başka bir ağaç (bezelye çalısı ya da iğde türleri) ise daha az yayılmacı olabilir, yeni gıda ormanına daha çok fayda sağlayabilir, daha az suya ihtiyaç duyabilir ve de arılar ile kümes hayvanlarına nefis yem bitkileri sunabilir.

Taş armudu (Amelanchier alnifolia), taze ya da kurutulmuş olarak, ayrıca pastırma yapımında kullanılan yerli bir bitkidir. Taş armudunun seçkin türleri (“Pembina”, “Smoky” ya da “Northline”) diğer yerli türlere oranla daha çok meyve verir ve üzerinde daha az asalak yaşar. Taş armudu, gülgiller ailesinden elma ve armuda benzer yumuşak çekirdekli bir meyve üretir. Dolayısıyla elma ve armut ağaçları ortaklığa eklenebilir veya başka ağaçların yerine kullanılabilir. Taş armudunun anaç gövdesine elma türleri aşılama deneyleri yapılmaktadır (Bu uygulama yerli yaban elması üzerinde başarılı olmuştur).

Alt Bitki Örtüsünü Meyvelendirmek

Bektaşi üzümü (frenk üzümü), mayhoş bir yaş meyve üretir ve dikenli olması nedeniyle hayvanlar yapraklarını çok fazla yiyemez.  Bektaşi üzümünün seçilen çeşitli türleri, daha büyük, daha çok miktarda ve daha tatlı meyveler verir. Bektaşi üzümünün yerine siyah ve kırmızı kuş üzümü (başka bir frenk üzümü türü) kullanılabilir. Birçok frenk üzümü türünün beyazsinekleri uzak tuttuğu bilinmektedir. Kartopu ve üzümsü bitkiler de bu listeye dahil edilebilir.

Yer Örtücüler

Topraktaki iplikkurtlarını denetim altına almak için doğal yer örtücülerden faydalanılabilir ya da bu işlevi latin çiçekleri ve kadife çiçeklerinin görmesi sağlanabilir. Çilekler ve mantarlardan faydalanılması da mümkündür. İlkbahar başında ve yazın ortasıyla sonu arasında biçilen karakafes otu, bakla ve sarıyonca, eser mineraller, malç ve azot sağlarlar. Malç ürünlerinin işlenmesi [tilling] tavsiye edilmez.

Böceklerin Beslenmesi ve Üremesine Uygun Bitkiler

Maydanozgiller (dereotu, anason, tohumlama için bırakılmış havuçlar), ağı otu ve diğer küçük çiçekli bitkilere benzerler. Bu bitkiler ve gülgiller, yağmacı böcekleri kontrol altında tutan eşek arılarına doğal bir yaşam ortamı sağlar.

Sebze Ekimi

Ormandaki/bahçedeki ağaçlar olgunlaşırken bir yandan sebzeleri ve üzümsü meyveleri hasat etmek ve pazarlamak, “faydalı getiri” [yield] elde etmek için izlenebilecek en iyi yoldur. Orman kenarları ile meydana getirilmiş gıda ormanlarının güneş gördüğü sınır şeridinin tamamı, yıllık sebzeleri yetiştirmek için harika bölgelerdir. Toprağı asgari seviyede işlemek yeterli olacaktır ve bu işlem ağaç sıralarının dışında kalan bölgede (damla sulama hattı) uygulanmalıdır.

Toprak ve Arazi Hazırlığı

Toprak hazırlığı ve aşılama, üretken gıda ormanlarının vazgeçilmezleridir.
Arazi hazırlığı için önerilenlerden biri, gıda ormanına büyük miktarda organik madde girdisi sokmaktır. Arazideki toprak yığınlarına ya da eşyükselti çizgisi boyunca uzanan yağmur hendeklerine ekim yapılabilir. Yaklaşık 30 cm kalınlığında alfa alfa, bunun üstüne de yine bu kalınlıkta gübre eklenebilir (olgun ağaçların genişliğinde). Organik maddeler ve eser mineraller için esmer suyosunundan faydalanmak da çok iyi olacaktır. Üç ilâ beş yıl sonrasında yeşil gübreleme yapmak ve toprak koruyucu bitkileri biçmek, toprağın bakımını sağlayacaktır. Yeni arazinizi aşılamak için komşu ormandan ya da örnek alınan ormandan temin edeceğiniz toprağı kullanın. Yetişmekte olan meşelerde bulunan toprak mikropları cevizleri yetiştirmekte iyi iş görür (ya da tam tersi). Baklagillerden oluşan yer örtücülerin de uygun aşılara gereksinimi olabilir (mevcut tarlalardan temin edilebilir ya da satın alınır).

Hayvancılık 

Hayvanlar, her türden orman sistemi için, özellikle de insan eliyle yapılmış ve bol meyve barındıran gıda ormanları için vazgeçilmezdir. Her dengeli sistemin içinde hayvanlar olmalıdır ve bunlar beslenme amaçlı avlanmamalıdır. Yine de hayvan nüfusu denetim altında tutulmalıdır. Av kuşları ve kümes hayvanları teşvik edilmeli ya da yeniden sisteme kazandırılmalıdır. Daha dikkatli olmak ve çit kullanmak kaydıyla, domuz ve kuzulardan da faydalanılabilir. Keçilerden kaçınılmalıdır. Tüm arazinin çevresini ya da her bir ağacın etrafını çitle çevirerek geyiklerin yaprakları yemesi etkin olarak denetim altına alınabilir. Avcıların ve köpeklerin varlığı, geyiklerin örüntüleri ve alışkanlıkları üzerinde son derece etkili olmaktadır.

Tavsiye Edilen Gıda Ormanı Ortaklıkları
Elma, dut, armut ve ceviz1
Frenk üzümü ve kartopu çiçeği türleri
Karakafes otu, burçak ve yonca

Pikan cevizi, ceviz ve meşe2
Çakal eriği ve kayısı
Papatya ve kekik

Çitlembik, ceviz3
Frenk üzümü türleri

Doğal Gıda Ortaklıkları4
Boylu mazı, batı sugası, büyük sahil göknarı
İkiz çiçek, büyük yaban mersini, Utah hanimelisi, Paxistima
Kaya eğreltisi, yabani zencefil, menekşe

Boylu mazı, batı sugası, büyük sahil göknarı, duglas göknarı, beyaz çam

Büyük yaban mersini, kokulu ahududu, sarı boya çalısı, kayalık dağ akçaağacı
Diğer Olası Gıda Ormanı Ortaklıkları

Fındık / kayısı

Vişne / salkım ağacı, yalancı akasya [locust]

Kestane / Sassafras ağacı

Meşe / Dağ maunu


1 Sürdürülebilir Bir Yaşam için Uygulama Kılavuzu, Bill Mollison, Island Press 

2 Orta Teksas’ta gözlenmiştir

3 New Mexico’nun kuzeyinde gözlenmiştir

4 Washington’ın doğusunda gözlenmiştir

Yazarın izniyle tekrar basılmıştır. Larry Santoyo, permakültür tasarımcısı, öğretmen, işletme danışmanı ve arazi kullanımı planlamacısıdır. Earthflow Design Works isimli internet sitesinden kendisine ulaşılabilir.

Yazının orjinaline şu adreste yer almaktadır: http://www.permaearth.org/foodforestarticle.html

http://permakulturplatformu.org/?p=772

YENEBİLİR ORMAN BAHÇELERİ: MACERAYA DAVET– BAHAR 2002

Çeviri: İlknur Urkun [düzelti: hira d.]

Orijinal metin: http://www.nofa.org/tnf/sp02/supplement/edible.php

Yenebilir Ormanlar/Bahçeler: Lezzetli ve Uygulanabilir bir Ekoloji (2002, David Jacke ile Eric Toensmeier) adlı kitaptan alınmıştır.

[not: “Edible Forest Garden” ile “Food Forest”, bizim anladığımız kadarıyla hemen hemen aynı kavramlardır. Ancak, görünen o ki, “Food Forest” (Gıda Ormanı) artık yerleşmiş bir permakültür terimi haline gelmiştir; oysa “Edible Forest Garden” (yenebilir orman bahçesi) kavramı permakültürden bağımsız şekilde (örneğin Robert Hart sayesinde) gelişmiştir. Yazarların bu ayrıma dikkat ederek özellikle “Edible Forest Garden” tabirini kullandıklarını varsayarak, biz bunu “Gıda Ormanı” olarak değil “Yenebilir Orman Bahçesi” olarak çevirdik.]

“Kendiliğinden bitmiş çimenlerin arasına gel,

meşeler palamutlarla dolu, tatlı kökler sürülmemiş toprağın içinde….”,

Ursula K. LeGuin, Hep Yuvaya Dönmek


Ardıllık [succession] sürecinde ekolojik benzeşmeler: eski tarlalarda genellikle çeşitli ve yüksek verimli türler bulunur. Mevcut yararlı türleri kullanıp, daha az yararlı türlerin yerine yararlı bitkilerle benzer nişler oluşturarak bu tür ekosistemleri taklit edebiliriz. Bu ilke ardıllığın her aşamasında geçerlidir. Mevcut bitki örtüsünü inceleyin, kullanabileceklerinizi ve insanlar için daha doğrudan kullanımı olan hangi türleri ekleyebileceğinizi bulun. Ekolojik Benzeşim süreci örnek aldığımız ekosistemlere benzeyen orman bahçeleri tasarlamak için iyi yöntemlerden biridir.

Kendinizi etrafınızdaki hemen her şeyin yenebileceği bir ormanda hayal edin. Olgun ve olgunlaşmakta olan meyve ve yemiş ağaçları açık bir çatı oluşturmuş durumda, dikkatli bakıldığında birçok dalda dolgunlaşan meyveleri görülebilmekte –armutlar, elmalar, trabzon/japon hurmaları, cevizler ve kestaneler. Çatıdaki boşlukları dolduran çalılar ise yılın farklı zamanlarında ahududu, yaban mersini, kuşüzümü, fındık ve daha az bilinen meyveler, çiçekler ve yemişler vermekte. Çeşitli yerli kır çiçekleri, yabani yenebilir otlar, şifalı otlar ve çok yıllık sebzeler yerde kalın bir örtü oluşturmuş. Bu bitkilerin çoğunu siz yemek ya da şifa için kullanırken diğerleri yararlı böcekleri, kuşları ve kelebekleri cezbediyor, toprak inşa ediyor ya da sadece ayrık otlarını engellemeye yardım ediyorlar. Orada burada yapraklar arasında meyveleri saran tırmanıcılar -dayanıklı kivi türleri, üzümler ve saat çiçeği meyveleri- ağaçlara, çalılara ya da çardaklara tırmanıyor.. Daha güneşli açıklıklarda kocaman yer elmaları yerfıstığı sarmaşıkları ile birlikte yetişiyor. Bu bitkilerin sarı ve koyu mor çiçekleri gökyüzünün parlak sıcaklığının tadını çıkarırken, kökleri geç hasat ve kış için enerji biriktirerek birbirlerine destek oluyorlar.

Yenebilir Orman Bahçesi Nedir?

Yenebilir orman bahçesi çok işlevli bitkilerden olşan çok yıllık bir çoğulkültürdür –birçok tür birlikte yetişir (çoğulkültür), çoğu bitki tekrar ekmek gerekmeden bir sonraki sene tekrar yetişir (çok yıllıklar), her bitki birçok işlev yerine getirerek bütünün başarısına katkıda bulunur. Diğer bir deyişle, yenebilir bir ekosistem: bilinçli bir şekilde insanlar için gıda üretimi için tasarlanmış birbirlerine yararlı bir bitki ve hayvan topluluğu. Yenebilir orman bahçeleri sadece çok çeşitli yiyecekler sağlamakla kalmaz, aynı zamanda da gıda, yakıt, lif, hayvan yemi, gübre, “ilaçlar” ve eğlence de sağlarlar. Güzel, yemyeşil bir ortam, bahçe tasarımının ya bilinçli olarak merkezindedir ya da yararlı bir yan etkisidir.

Yenebilir orman bahçesi dünyanın nemli bölgelerinde doğal olarak bulunan çok yıllık çoğulkültürler olan orman ekosistemlerini taklit eder. Kuzey Amerika’nın büyük bölümünde toprağı sürmekten ve ayrık otlarını ayıklamaktan vazgeçerseniz bahçeniz kısa zamanda ormana dönüşecektir. Boş toprağı önce tek yıllık ve çok yıllık ayrık otları işgal edecektir. Bir kaç yıl sonra çalılar baskın hale gelecektir. Sonunda öncü ağaçlar gelecek ve bir orman doğacaktır. “Ardıllık” denen bu sürecin yetişkin bir ormana dönüşmesi on yıllar sürebilir.

Biz insanlar ardıllığı bastırmak için çok çalışıyoruz –biçiyor, yabani ot ayıklıyor, toprağı sürüyor, ilaçlıyoruz. Eğer ardıllık süreci rüzgâr için olsaydı, hiç durmaksızın bunu tersine çevirmek için uğraşacaktık. Bunun yerine, neden toprağın orman olma yönündeki doğal eğilimine yelken açıp onun yönünde gitmeyelim ki? Yenebilir orman bahçıvanlığı gıda yetiştiriciliğinin ufkunu genişleterek onu ardıllık diziliminde tarladan ormana her aşamadan yararlandırmayı amaçlıyor.

Yiyecek Ormanı Bitkileri Örnekleri
Çok yıllık otlar    
Soğan  Allium cernuum
A. Tricoccum 

A. cepa, etc.

Lezzetli yeşil kısım ve kökler, zararlılarla mücadele, bazıları gölgeye oldukça dayanıklı
Yabani lahanalar Brassica oleracea Çok yıllık karalahana, çok yıllık pazı, çok yıllık brokoli
Yabani lahana (Deniz lahanası) Crambe maritima Açık renkli sürgünler, lezzetli tomurcuklar.
Türk rokası Bunias orientalis Hardalımsı yapraklar, gölgeye dayanıklı.
Isırgan otu Urtica dioica Bahar yeşillikleri, besin toplayıcı.
Kuzey Amerika ısırganı Laportea candensis Yerli, bahar yeşillikleri, gölge sever, batar!
Misk maydanozu Myrrhis odorata Tatlı, anasonlu yapraklar, çiçekler, tohumlar, gölgeye dayanıklı, yararlı böcekleri çeker.
Dağ kuzukulağı Oxyria digyna Tadı güzel, yerli, güneş ya da gölge, kıvrık yapraklı.
Kalkanlı kuzukulağı Rumex scutatus Lezzetli, iyi bir öbeklenen yer örtücü.
Good King Henry Chenopodium bonushenricus Yaprakları ıspanak tadında, kuşkonmaza benzer sürgünler, gölgeye dayanıklı.
Sarmaşıklar    
Dayanıklı kivi türleri Actinidia argua 

Maypop, A. kolomikta

Yüksek C vitaminli meyve, odunsu.
Saatçiçeği/pasiflora/çarkıfelek Passiflora incarnata Muhteşem çiçekler, lezzetli meyve, otsu.
Ağaçlar    
Cevizler Juglans species Yemişleri, odunu.
Hikoriler Carya species Yemişleri, odunu.
Kestaneler Castanea spp. & hybrids Yemişleri, odunu.
Dutlar Morus alba, M. rubra Meyvesi, budanan dalları.
Trabzon hurmaları Persimmons Meyvesi.
Fıstık çamları Diospyros virginiana, D. kaki,
Pinus edulis, P. cembra,
P. pumila. P. flexilis,
Yemişleri, rüzgar kesici.
Papav Asimina triloba Çok besleyici meyveler, kısmen gölge.
Çalılar    
Amerikan eriği Prunus americana Meyvesi, thicket-forming.
Chickasaw eriği Prunus angustifolia Meyvesi, thicket-forming.
Saskatoon Amelanchier alnifolia Meyvesi, comm. varieties available.
Fındıklar Corylus species Yemişleri, çalılık, bazıları ağaç.
Kuşüzümleri Ribes species Meyvesi, kısmi gölgede meyve verebilir.
Kolay yetişen mantarlar    
Shiitake Lentinula edodes Meşe kütüğünde yetişir, lezzetli, şifalı.
Kuritake Hypholoma sublateritum Kütüklerde, talaşta, köklerde, lezzetli, yerli.
Pösteki mantarı Coprinus comatus Sert ağaç parçalarında (malç), lezzetli, yerli.
Reishi/Gadonerma mantarı Ganoderma species Köklerde, kütüklerde, yerli, lezzetli, şifalı.
King Stropharia Stropharia rugoso-annulata Sert ağaç parçalarında, samanda, toprakta, kompostta, malçda, lezzetli, yerli.

Doğrudan insan kullanımı yanında, orman bahçesini kendi kendine yenilenme, kendinden verimli olma ve kendi kendine bakım için tasarlamak çok önemlidir. Yenebilir orman bahçelerinde kullanılan bitkilerin çoğu ya kendi kendine yenilenen çok yıllıklar ya da kendi tohumunu döken tek yıllıklardır. Sürekli malçlanan ve bunun dışında müdahale edilmeyen toprak sağlıklı ve çeşitli bir toprak canlıları topluluğunun gelişmesini sağlar. Azot bağlayıcı, topraktaki mineralleri toplayıcı, malç görevi gören ya da bu işlevlerin bir kombinasyonunu sunan bitkilerin kullanılması da toprağın verimini artırır. Bazı türler böcek yiyici kuşlara, zararlıları yiyen avcı ya da parazit böceklere gıda veya barınak sağlayarak zararlı ve hastalıklarla mücadele işlerini azaltır ya da tamamen ortadan kaldırır. Bitkilerin toprağın durumuna ve mikro klimaya uygunluk, ihtiyaç duydukları işgücü, oynadıkları ekolojik roller ve ulaşacakları büyüklüğe göre seçmek ve yerleştirmek bakım işlerini azaltır ve mahsulü artırır. Doğanın işleyişini taklit ederek yapılacak işleri, malçlama, biraz budama, nadiren yabani ot temizleme ve zararlı ve hastalıklarla asgari mücadeleye indirgeyebiliriz. Ah tabii, bir de hasat var!

Esasen yenebilir orman bahçıvanlığı, bitkileri karşılıklı yarar sağlayıcı ilişkiler kuracakları şekilde bir orman örüntüsüne benzer şekilde bir araya getirme, parçaların toplamından daha fazlası eden bir gıda üretme sistemi yaratma sanatı ve bilimidir. Temel fikir, meyve, yemiş, sebze, ot, mantar ve diğer yararlı bitki ve hayvanların doğal orman ekosistemlerini taklit ederek yetiştirilmesiyle güzel, çeşitli, yüksek mahsul veren ve büyük ölçüde kendi kendinin bakımını yapan bir sistem yaratabileceğinizdir.

Orman BENZERİ Bahçeler mi yoksa Ormanın İÇİNDE Bahçıvanlık mı?

Orman İÇİNDE bahçıvanlığın birçok yolu vardır. Bunlar arasında doğal ormanların restorasyonu, ekolojik ormancılık, tarımsal ormancılık ve estetik orman bahçeleri oluşturulması sayılabilir. Biz ormanın İÇİNDE yapılan bu ve diğer bahçıvanlık biçimlerinden bahsetmiyoruz. Bizim sözünün ettiğimiz orman BENZERİ bahçeler.

Fotoğraf: David Jacke

Erik ağacı altında Ebegümeci (geniş yapraklar) ve ağaca tırmanan kivi; Bullock Brothers Çiftliği, Orcasis, WA.

Orman BENZERİ bahçeler oluşturmak için sağlıklı doğal orman ekosistemlerinin yapısı ve işlevlerine yön veren dinamiklerin, örüntülerin ve ilkelerin derinlemesine anlaşılması gerekir. Daha sonra bu bilgilere dayanarak ihtiyaçlarımıza hitap eden ve bahçe ekosisteminin kendi ihtiyaçlarını karşılamasına yarayan yapı ve işlevleri taklit ediyoruz. Ormanı bir tasarım metaforu, bir yapı ve işlev modeli olarak kullanıyor, küçük alanlarda insanların ihtiyaçlarını karşılamak için bu tasarımı benimsiyoruz. Daha sonra ise bir yandan bir ekosistemin arka bahçemizdeki evrimine katılarak ekoloji ve kendimiz hakkında birçok şey öğreniyor, bir yandan da karnımızı doyuruyoruz.

Mevcut bir ormanı iyi işleyen bir yenebilir orman bahçesine dönüştürebilirsiniz ama biz bunu pek tavsiye etmiyoruz. Birçok yönden ağaçsız bir alanda baştan başlamak daha iyidir. Böylece bitkileri ekmeden önce toprak koşullarını iyileştirebilir, çok verimli bitkilerle en çok güneş alan çatıyı oluşturabilir, bunun yanında alttaki daha gölgeli alanlardan ek ürün alabilirsiniz. Mevcut ağaçlıkları kullandığınızda -mevcut ağaçları kesmeyecekseniz ya da zaten Trabzon/Japon hurması, ceviz, hikori ya da diğer ürün veren ağaçlardan bir çatıya sahip olacak kadar şanslı değilseniz- toplam yüksek sistem verimliliği fırsatınız azalacaktır.

Yenebilir orman bahçıvanlığında en çok bilinen taklit biçimi, sağlıklı ormanlardaki tabakalara benzer çok tabakalı bir bitki örtüsü yaratılmasıdır. Ancak, bitki katmanları yenebilir orman bahçesi yaratmak için üzerinde çalışmamız gereken beş fiziksel mimari öğeden yalnızca biridir. Ayrıca toprak katmanlarının ve de ormandaki bitki örtüsünün işlevlerini anlamamız, yapılarını, yoğunluğunu, örüntülerini ve çeşitliliğini de taklit etmemiz gerekir. Örneğin, ekoloji araştırmaları göstermiştir ki, “topaklanmış doku” dediğimiz dokudaki doğal ekosistemlerde, kanopi tabakasında kuş nüfusu daha büyük bir çeşitlilik gösterir ve daha fazla avcı böceğe evsahipliği yapmaktadır.† Eşit aralıklı ve aynı büyüklük, yaş ve türdeki ağaçlardan oluşan, çalılara yer verilmeyen, tekdüze bir alt tabakaya sahip meyve bahçeleri oluşturduğumuzda ise homojen, mülayim, mercimek çorbasıvari bir doku yaratırız. Bu doku avcı tür çeşitliliğini ve ürün zenginliğini azaltır, iş yükümüzü artırır ve bizi bir şekilde kimyasal mücadeleye zorlar.

Ekosistemler fiziksel mimarinin yanı sıra, “sosyal yapılar” ve zaman içinde değişimler (yani ardıllık örüntüleri) de sergilerler. Eğer dikkat eder ve iyi tasarım yaparsak bu da bize bakım işlerinin azaltılması ve mahsulün artırılması fırsatı yaratır. Sosyal yapı hem yer üstü hem de altındaki gıda ağları ile bitki birlikteliği [guild] adı verilen, kaynakları bölüşerek işbirliği ve dayanışma ağları oluşturan bitki ve hayvan birlikteliklerinin tasarlanması ve bakımını içerir. Gittikçe daha da karmaşıklaşan toprak gıda ağları bilimi, bazı sistemlerde gübre ihtiyacının neredeyse ortadan kalkması ve de sağlıklı toprak gıda ağlarının oluşması için gerekli kaynak ve koşullar sağlandığı takdirde, hastalık ve zararlılarda radikal azalmalar gibi heyecan verici bulgular ortaya koymaktadır. Yüksek verimli çoğulkültürlerin tasarımında özellikle kaynakları bölüşen birliktelikler temeldir. Örneğin, farklı bitki türlerinin kök örüntülerini anladığımızda, toprak kesitinin farklı bölümlerini kullanan birliktelikler oluşturabiliriz. Bu sayede, birbirleriyle rekabetlerini artırmadan bitkileri daha yakın gruplaştırabilir, sistemin bütün olarak kullandığı toprak kaynaklarının hacmini artırabiliriz. Tekilkültüre dayalı bir anlayışla yetiştirilen aynı sayıda bitkinin birim alan başına vereceği ürünün daha fazlasını veren bir çoğulkültür yaratma şansımız böyle bir düzenlemeyle en üst düzeye çıkar.

Bütün bunlar, yenebilir orman bahçıvanlığı yaptığımızda, sadece bitkilerle değil böcekler, kuşlar, mikroorganizmalar ve evimizi paylaştığımız tüm diğer yaşam formları ile tasarım yaptığımız ve bahçe yarattığımız anlamına gelir. Efendi ve hizmetkâr olarak değil, yaşam oyununun katılımcıları olarak çalışır ve bahçıvanlık ederiz. Bu işte ortaklarımızı ne kadar iyi anlarsak, onlarla birlikte bilinçli bir şekilde çalışarak uyumlu bahçe örüntüleri oluşturma kabiliyetimiz o kadar artar. Yani sonuç itibariyle: ağaç dikmeyin, ekolojiler dikin!

Cennet Bahçesi: Kulağa Hoş Geliyor, Ama Uygulanabilir mi?

Yazının girişindeki tanımlamadan da anladığınız gibi, Eric’le ben yenebilir orman bahçıvanlığını cennet bahçesini yeniden yaratma işi olarak görüyoruz. Peki bu kadar verimli ve az bakım gerektiren bir gıda bahçesi gerçekten mümkün mü?

Tarihten Alınan Birkaç Ders

Birçok yönden antik olmasına rağmen, yenebilir orman bahçıvanlığı modern batı kültüründe ve özellikle Kuzey Amerika kıtasında nispeten yeni bir kavram. Tropik Afrika, Asya ve Latin Amerika insanlarının ağaçlar, çalılar, hayvanlar ve otsu bitkileri bir araya getiren çok katmanlı tarım gelenekleri eskiye dayanıyor. Meralarda hem hayvan yemi, hem rüzgâr kesici hem de gölgelik olarak kullanılabilen ağaçlar yetiştirirler. Bu ağaçların bazıları havadaki azotu toprağa bağlayarak toprağı da iyileştirirler. Karıklı üretim sistemlerinde azot bağlayıcı ve gıda ağaçları ile mısır ve patates gibi yıllık bitki sıraları kullanılır. Tropik bölgelerin çoğu kısmında kullanılan çok katmanlı “gıda ormanı” sistemlerinde yağmur ormanlarını taklit edilerek hindistan cevizi, yağ palmiyeleri, muz, kahve, ananas ve zencefil yetiştirilir. Köy ve ev ölçeğindeki tropik orman bahçeleri Java’da en azından 10. yy.dan beri bulunmakta ve ekili köy arazisinin %15 ila %50’sini oluşturmaktadır.†† Orman bahçeleri tropik iklimlerde uzun zamandır bulunmaktadır ve işlevseldir.

Daha soğuk iklimlerde de benzer sistemlerin yüzlerce yıl önce var olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Örneğin bazı ılıman orman ağacı türleri kökünden kesilirse coşkulu bir şekilde tekrar büyümektedir. Bu dipten budama sürgünleri [coppice], türüne göre yakıt, lif, yem ya da malç olarak kullanılabilmektedir. Kütükler, direkler, fidanlar ve çalıların yapı malzemesi olarak kullanıldığı Ortaçağ İngiltere’si ve Avrupa’nın diğer bölgelerinin dipten budama ormancılık sistemleri, arazi kullanımı ile inşaatın entegre olduğu sistemlerinin merkeziydi. Dipten budama arazileri ayrıca ortaçağ beslenme biçiminin önemli bir bölümünü oluşturan yaban av memelileri ile kuşları ve yarı yabani yiyecek ve şifalı bitkiler için önemli bir habitat sunmaktaydı.

İngiltere’de sürekli dipten budanan birkaç ağacın 500 ila 800 yaşında oldukları kanıtlanmış, kökten budama yönteminin ağaçların ömürlerini ciddi biçimde uzatabildiği görülmüştür.††† Bu oldukça istikrarlı, sürdürülebilir tarımsal ormancılık sistemleri gerilemeye başlamadan önce yüzyıllarca yıl yaşamışlar ve endüstri devriminde tamamen yok olmuşlardır. Ayrıca, Kuzey Amerika’nın batısındaki yerlilerinin kültür ve tarımı hakkında fikir sahibi oldukça, orman yönetimi stratejilerinin karmaşıklığını daha iyi anlıyoruz. Kayıtlar yenebilir orman bahçesi benzeri sistemlerin ılıman iklimlerde de mevcut ve uygulanabilir olduğunu açıkça gösteriyor. Kalbimizi ve aklımızı koyarsak bizim bugün daha iyisini başarmamız mümkün değil mi?

Soğuk iklimlerde az da olsa gittikçe artan sayıda insan bu fikirleri günümüze uyarlamakta. J. Russell Smith’in 1950’de yayınladığı öncü çalışması Ağaç Ekinleri: Kalıcı bir Permakültür, dünya çapında tropikal ve alt tropikal iklimlerin yanı sıra ılıman iklimlerde de tarımsal ormancılık potansiyeline ilgi uyandırdı. Ancak genellikle tropikal ülkeler ve büyük ölçekli ağaç ekim sistemleri üzerine araştırmalar yapılmakta.

Robert Hart’ın 1991 yılında İngiltere’de yayınlanan ilham verici kitabı Orman Bahçıvanlığı †††† arka bahçe sahipleri için başlangıç noktası oldu. Hart’ın ılıman iklimlerde orman bahçıvanlığı vizyonu; tropik tarımsal ormancılık sistemleri üzerine çalışmaları ††††† , Gandi’ci inançları ve arka bahçesindeki deneyimleri sonucunda oluştu. Onun İngiltere Shopshire’daki orman bahçesi vizyonunun inanılmaz güzellikteki bir ifadesi ve dünyada bilinen en eski ılıman iklim orman bahçesidir (1981’de başlamıştır). Patrick Whitefield’ın daha uygulamaya yönelik, İngiltere odaklı önemli bir eser olan Bir Orman Bahçesi Nasıl Yapılır kitabı Hart’ın kitabını takip etti ††††††. Bu iki eser ile Bill Mollison ve David Holmgren’in permakültür (kalıcı kültür) üzerine çalışmaları ††††††† orman bahçeleri ve bunların ekimi konusunda İngiltere’de büyük ilgi yarattı. Bu bahçelerin hepsi yenebilir orman bahçelerinin esas yararlarını olmasa bile potansiyellerini ortaya koymaktadır.

Fotoğraf: David Jacke

Bahçedeki patikada askıya alınmış kivi, meyve ve sebzeler görülmektedir. Sahibi: Charlie Headington, Greensboro NC.

Yenebilir orman bahçesi Kuzey Amerika’da daha yavaş yaygınlaşmıştır. Sadece birkaç kişi bu fikirden haberdar olmuş, dolayısıyla örnekler daha az sayıda ve birbirinden daha uzak olsa da yine de bulunmaktadır. Orman bahçıvanları Washington eyaleti kıyısında deniz ikliminde, 2000 m. rakım soğuğunda, kuru Colorado Rockies bölgesinde, sıcak ve nemli Greensbro’da, Kuzey Carolina’da ve serin güney New Hampshire’da, az ya da çok başarıyla ekim yapmışlardır.

Orman bahçeleri küçük kentsel bahçelerde ve büyük parklarda, banliyö arsalarında ya da kırsal çiftliklerin bir kenarında uygulanabilir. 8 dönümlük kırsal araştırma bahçelerinden, bir dönümlük yenebilir bitki ormanlarına ve yoğun ekim yapılmış 10×15 m boyutlarındaki kentsel konut projesi bahçelerine kadar çok çeşitli örneklere tanık olduk. Daha küçük bahçeler de kesinlikle mümkündür, her ne kadar “orman” tanımını biraz zorluyor da olsak, aynı ilke ve fikirler geçerlidir. “Orman bahçesi” ismine rağmen araziniz iyi güneş alırsa daha iyi olur. Ama tabii ki eğer araziniz gölgelik ve ağaçlıysa da bu fikirleri, bilgileri ve orman bahçıvanlığı bitkilerini kullanabilirsiniz.

Çeşidi Artırmak: Orman Bahçesi Örnekleri

Orman bahçeleri kırsal ya da kentsel, açık alan, ağaçlık ya da sık ormanlarda; çeşitli büyüklüklerde, şekillerde ve habitatlarda olabilir. Gözünüzde canlanması için bazı olası permütasyonlara bakalım. Burada verilen örneklerin reçete niteliğinde ve kapsamlı değil daha ziyade fikir verici olmasını umuyoruz. Kitabımızda çok daha fazla görsel, örüntü ve orman bahçesi tasarımı örneği bulabileceksiniz.

Ağaçlık alanda orman bahçeleri

Eğer arazinizde bir ağaçlık mevcutsa, dökümünü çıkartabilir ve mevcut bitki topluluğuna ekleme ve çıkarmalar yapabilirsiniz. Yapılan müdahale, esasen alt katmanda çok yıllık sebzelerin ve şifalı otların ekimi amacıyla mevcut dokuda yapılan asgari değişikliklerden; odunsu alt katmana çalı ve gölgeye dayanıklı ağaçların eklenmesine ve de kanopiden aşağıya doğru yararlı türler için açtığınız boşlukların doldurulması amacıyla yapılan açıklıklarla ve bir ardıllık içinde bitkilerin ekilmesine çok çeşitli biçimlerde olabilir. Böyle bir ekim işi amaçlarınız, alandaki hazırlıklar, tür tercihleri ve mevcut bitki örtüsünün özelliklerine bağlı olarak yabani bakım gerektirmeyen yüksek riskli bitkiler, yarı yabani kısmen bakım gerektiren bitkiler ya da çok bakımlı orman içi bahçelerine değişiklik gösterebilir. Bu tür sistemlerin yönetiminde olgun orman ardıllığındaki boşluk dinamiklerinin anlaşılması yardımcı olacaktır. Bu tür durumlarda, bölgede egzotik bitkilere hiç rastlanmaması durumunda ya da bu bitkilerin belli tasarım amaçlarına karşılık gelmesi haricinde, yerel ekosistemin bütünlüğünün desteklenmesi ve restorasyonu için öncelikle yerli türlerin kullanmasını şiddetle tavsiye ediyoruz.

Ağaçlık kenarı orman bahçeleri

Ekilmiş arazilerin çoğunda orman ile tarla arasındaki sınırı belirleyen keskin bir çizgi bulunur; yüksek ağaçlardan oluşan orman bir çayır ya da tarlanın sınırında, hemen hiç geçiş örtüsü oluşturmadan birdenbire kesilir. Doğal arazilerin çoğunda ise mera ve orman gibi iki çok farklı habitat arasında geniş geçiş alanları vardır. Bu “kenar mıntıkaları” genellikle küçük bir alanda birçok mikro klima içerir ve bu da genel olarak verimli ve çok çeşitli ekosistemler yaratır. Bu durum “kenar etkisi” olarak adlandırılır. Biz de hem ağaçlık alanda hem tarlada çok çeşitli faydalı bitkilerin ekimini yaparak geniş geçiş alanları yaratıp böyle kenarları yararımıza kullanabiliriz.

“Hızlı -Ardıllığa” sahip Orman Bahçeleri

Eğer yenebilir orman bahçenizi açık bir alan veya bir çayıra dikecekseniz, bahçeyi “hızlı ardıllık” şeklinde tasarlayabilirsiniz “.†††††††† Hızlı ardıllıkta, çok yıllık otsulardan çalılara, genç ağaçlardan ve “zirve ormana” kadar bahçenin her aşamasını tasarlarsınız ve her ardıllık aşamasındaki türleri aynı anda ekersiniz. Zirve aşamasını tasarlayarak başlamalı ve geriye doğru adım adım mevcut duruma gelmelisiniz. Kısa ömürlü güneş seven bitkileri ilk aşamalara yerleştirir, bunların etrafına yerleştikleri uzun ömürlü bitkileri sonraki aşamalara bırakırsınız. İlk yıllarda yeteri kadar yer örtücü ve güneş seven bitki eker ve uzun ömürlü bitkileri uygun aralıklarla yerleştirirseniz, böyle sıkışık bir ekim uzun yıllar asgari bakım ihtiyacı ile yetişebilir. “Hızlı ardıllık” başlangıçta yoğun zaman, para ve bilgi yatırımı gerektirir. Ayrıca en iyi işleyiş biçimini bulmak için bol uygulamalı araştırma gerekir ama bu oldukça eğlenceli ve ilginç bir iştir. Eğer orman bahçesine dönüştürecek büyük bir araziniz varsa bu stratejiyi topyekûn ele almak için oldukça kararlı olmanız gerekir. Büyük bir alanda orman bahçesi yaratmak için başka bir yöntemi aşağıda “Birleşen Çekirdekler”’ başlığında görebilirsiniz.

Banliyö arazilerde taklit

Estetik kaygıları olan kent ve banliyö sakinleri de, ön bahçelerinde bile orman bahçeleri yaratabilirler. Bu durumda estetik hedeflerin bahçe tasarımına etkisi diğer durumlardakinden daha fazla olacak, bitki tercihleri bu ölçüte göre yapılacaktır. Birçok yenebilir ve diğer yararlı bitki oldukça güzel görünümlüdür. Orman bahçeleri resmiden gayri resmiye birçok estetik tarza uyum sağlayabilir, yenebilir bitkiler paravan ve yer örtücü olarak kullanılabilir ve çeşitli renk ve doku şemalarına uyabilir.

Mikro-Orman Bahçeleri ve Birleşen Merkezler

Ekim yapmak için çok küçük bir alanınız olsa da, mesela kentsel alanda bir bahçe, hatta bir terasta bile, bir orman bahçesi oluşturabilirsiniz. Burada “orman” tanımını biraz zorluyor olsak da aynı ilkeler küçük bir alanda 2 ya da 3 yarı cüce ağaç ve bunların etrafında 9 metre genişliğinde bir daire ya da 4,5 metreye 13,5 metre bir dikdörtgen kaplayacak şekilde ekilmiş uygun bitkilere uygulanabilir. Daha büyük alanlarda böyle bir örüntüyle kısa sürede kendi kendine bakabilir hale gelebilen orman bahçesi çekirdek-merkezleri yaratabilir ve bunları dışarı doğru genişleterek sonuçta birleştirebilirsiniz. Bu uygulama birçok bitki topluluğunun ardıllık sırasındaki gelişme örüntüsünü taklit eder. Kendi fidelerinizi yetiştirebilir, başlangıçtaki iş yükü ve yatırımı azaltabilir ve arazinizde hangi bitkilerin başarılı hangilerinin başarısız olduğunu görerek zamanla uyarlamalar yapabilirsiniz.

Büyük ölçekli orman bahçesi

Eric’le ben 9 metreye 15 metrelik bahçelerden, 8 dönümü aşanlara kadar çeşitli büyüklüklerde orman bahçeleri biliyoruz. 6 dönümün üstüne çıktığınızda ve eğer çatı katmanını (kanopi) bir kerede oluşturmak istiyorsanız, bazı büyük ölçekli teknikler işinize yarayabilir. İngiltere Devon’daki Tarımsal Ormancılık Araştırma Vakfı’nda Martin Crawford bu tekniklerden birini sergilediği bir orman bahçesi modeli kurmuştur. Martin çatıyı oluşturacak ağaçların hepsini aynı anda dikerek çayırlık bir arazide dağınık dikilmiş genç ağaçlar elde etti. Birinci yıl Martin 2,5 metre genişliğinde bir bant şeklinde kalın siyah bir polyester malzemeyi malç olarak kullanarak otları öldürdü. Ertesi sene polyester örtüyü yana kaydırdı ve otlardan arınan alanı çeşitli işlevleri olan ama temelde otların yerini alması için ekilen arsız bir yer örtücüyle kapladı. Her yıl bu işlemi tekrarladı. Dönüştürülen alan arttıkça dönüşümün hızı da arttı çünkü çoğaltacak bitki miktarı artıyordu. Bu sırada Martin, alandaki ağaçların altına ve dönüştürülmüş olan toprak katmanına örtü malç tekniği kullanarak gruplar halinde çalılar ekti. Böylece birkaç yıl içinde, otsu alt tabakayı toprağı zenginleştiren ve yararlı böcekleri çeken, aynı zamanda tüketim ve satış için faydalı ürünler veren güneş sever ve kısmen gölgeye dayanıklı türlere dönüştürmesi mümkün oldu. Ağaçlar büyüyüp gölgeleri gittikçe büyüdükçe Martin alt tabakayı gölgeye daha dayanıklı yenebilir türler ve yer örtücülere dönüştürdü. Sonuç yer örtücü tabakanın yoğun olduğu ve birkaç yılda iyi bir çatı ve çalı katmanının oluşturulduğu büyük bir orman bahçesi oldu.

Maceraya Davet

“Yeni” bir fikir olan orman bahçıvanlığının uygulanması konusu, özellikle Kuzey Amerika için, halen ayrıntılı çalışmalar gerektiriyor. İngiliz orman bahçıvanlarının yetiştirdiği türlerden sadece birkaçı Kuzey Amerika iklim ve topraklarına uyum sağlayabilir. Birçok yerli Kuzey Amerikalı tür, özellikle yabani yenebilir türler, şifalı bitkiler ve yararlı böcek çekiciler orman bahçeleri için büyük potansiyel taşıyor ama bu tür sistemlerde yeterince denendikleri söylenemez. Birçok kaynaktan, yerden ve kişiden birçok çiftçilik, bahçıvanlık ve ekoloji bilgisine dayalı güçlü olumlu kanıtlar gelmekte. Eric’le birlikte birçok örneği yerinde gördük, bizzat bu tür bahçeler yaratmak için yeterince girişimde bulunduk ve işlerliği olduğunu, şu ana kadar başarılanlardan daha iyi işleyebileceğini biliyoruz. Açık görüşlülük ve daha fazla bilgi ile -özellikle yararlı bitkilerin ekolojisi hakkında daha fazla bilgi ile- biz biliyoruz ki yenebilir orman bahçeleri fikri ılıman iklimli bölgelerde birçok insanın ilgisini çekecek ve onlar için uygulanabilir olacaktır. Ama halen öğrenecek çok şey var, burada siz devreye giriyorsunuz.

Sizi yaşam boyu sürecek sakin bir maceraya davet ediyoruz. Ekolojik sistemler özünde nispeten basit ilkelerle işler ama yine de sonsuz şaşırtıcı incelikleri vardır. Birçok lezzetli ve yararlı bitki orman bahçelerinde kullanılmaya hazırdır ve birçokları da seçilmek ve geliştirilmek için büyük potansiyel taşır. Yenebilir orman bahçeleri tasarımının ve yönetiminin temelleri hakkında çok şey biliyoruz ama öğrenilecek daha çok şey var. Önümüzde ömürler boyu sürecek yaratıcılık ve tatmin edici eğlence olduğu görülüyor.

Canlıların bizim iklim ve toprağımıza nasıl uyum sağladıklarını kendi sulak alanlarımızdan, tarlalarımızdan, çalılıklarımızdan ve ormanlarımızdan öğrenmeye ve üretken tarımsal ekosistemler ile bunları taklit etmeye çalışıyoruz. Amacımız çok amaçlı bitkiler kullanarak kendimizi idame ettirebilmek için karşılıklı birbirine faydalı topluluklar oluşturmak ve kendimizi de doğal sisteme dâhil edebilmek. Cennet bahçesini tekrar yaratmak istiyoruz, Bill Mollison’un dediği gibi “neden olmasın?”

Kaynaklar: Bitki ve Mantarlar

Oikos Tree Crops, PO Box 19425, Kalamazoo, MI 49019, 616-624-6233 – Many kinds of plants. Oaks!

Bear Creek Nursery, PO Box 411, Northport, WA 99157-.

Edible Landscaping, PO Box 77, Afton, VA 22920 800-524-4156 .

St. Lawrence Nurseries, 325 State Hwy 345, Potsdam, NY 13676, 315-265-6739.

Tripple Brook Farm, 37 Middle Road, Southampton, MA 01073, 413-527-4626.

Prairie Moon Nursery, Rt 3, Box 163, Winona, MN 55987, 507-452-1362.

Garden in the Woods, 180 Hemenway Rd, Framingham, MA 01701-2699, 508-877-7630.

Perennial Vegetable Seed Co, P.O. Box 608, Belchertown, MA 01007 http://www.perennialvegetable.com .

Wild Earth Native Plant Nursery, P.O. Box 7258, Freehold, NJ 07728, 732-308-9777.

Fungi Perfecti, P.O. Box 7634, Olympia, WA 98507. 360-426-9292.

Field & Forest Products, N 3296 Kozuzek Rd, Peshtigo, WI 54157, 715-582-4997.

Kitaplar ve diğer bilgiler

Edible Forest Gardens: A Delicious and Practical Ecology, Dave Jacke with Eric Toensmeier, 2001.

Designing and Maintaining Your Edible Landscape Naturally. Robert Kourik, 1986.

How to Make A Forest Garden, Patrick Whitefield, 1996.

“Agroforestry News“, Agroforestry Research Trust’ın (Devon, İngiltere) süreli yayını, Permaculture Activist Magazine kanalıyla ulaşılabilir (Box 1209, Black Mtn., NC 28711).

Gardening with Native Wildflowers, Samuel Jones, Jr. & Leonard Foote, 1990.

Growing Gourmet and Medicinal Mushrooms, Paul Stamets, 1993.

Nut Tree Culture in North America. Richard A. Jaynes, editor, 1979. Northern Nut Growers Assoc.

Edible Wild Plants, Lee Allen Peterson, 1977.

Backyard Fruits and Berries, Miranda Smith, 1994.

Uncommon Fruits Worthy of Attention, Lee Reich.

Native Trees, Shrubs and Vines for Urban and Rural America, Gary Hightshoe, 1988.

http://www.soilfoodweb.com Toprak gıda ağları ve bunların bakımı ile ilgili temel bilgiler ve de güzel bağlantılar.

http://www.tandjenterprises.com Mycorrhizal fungi hakkında yararlı bilgiler.

http://www.mycorrhizae.com Mycorrhizal Applications, Inc.

http://www.icserv.com/nnga/ Northern Nut Growers Association: harika bilgiler ve bağlantılar!

http://www.nafex.org North American Fruit Explorers, sıra dışı bitkilerle ilgili kapsamlı bilgiler.

http://www.agroforestry.co.uk Agroforestry Research Trust web sayfası.

† Perry, David, 1994. Forest Ecosystems. Johns Hopkins University Press, Baltimore. Pages 202-3. MacArthur, R.H. and J.W. MacArthur, 1961. “On bird species diversity.” Ecology. Pages 594-598.

†† Reijntjes, Colin, Bertus Haver Kort, and Ann Waters-Bayer, 1992. Farming for the Future: An Introduction to Low External-Input and Sustainable Agriculture. MacMillan Press, London. Page 38.

††† Rackham, Oliver, 1993. Trees and Woodland in the British Landscape: The Complete History of Britain’s Trees, Woods and Hedgerows. Weidenfield and Nicolson,London.

†††† Hart, Robert A. de J., 1991. Forest Gardening. Green Books, Totnes, Devon, England.

††††† Douglas , J. Sholto and Robert A. de J. Hart, 1984. Forest Farming: Towards a Solution to the Problems of World Hunger and Conservation. Intermediate Technology Publications, London.

†††††† Whitefield, Patrick, 1996. How to Make a Forest Garden. Permanent Publications, Clanfield, Hampshire, England.

††††††† Permaculture One (1978) and Permaculture Two (1979), the first books on permaculture, are no longer in print, but have been succeeded by Introduction to Permaculture (1991) and Permaculture: A Designers Manual (1988), both from Tagari Publications, Tyalgum, NSW, Australia.

†††††††† Bill Mollison’a teşekkürler.

http://permakulturplatformu.org/?p=626

May 17, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, ekokoy - permakultur, ekoloji, kent yasami, kir yasami | Leave a comment

Permakültür Arazi Tasarımında Dilim [Sector] ve Mıntıka [Zone] Analizlerinin Kullanımı

Permakültür Arazi Tasarımında Dilim [Sector] Analizinin Kullanımı

Orijinal kaynak: http://www.small-farm-permaculture-and-sustainable-living.com/permaculture_sectors.html
Çeviri: Ayda SEVİN KÜYEL, Permakültür Platformu

Herhangi bir arazide, aynı anda hem yararlı hem de yıkıcı enerjiler bulunur: Rüzgâr, güneş, ateş, su ve hatta yabani hayvanların hareketleri ve görünümlerinin araziniz üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri olması mümkündür.

Kendimize ait beş dönümlük arazi için çizmiş olduğum bir dilim analizi grafiği

Bu enerjiler permakültür arazi tasarımında dilim [sector] analizi yoluyla hesaplanır. Tasarım bileşenlerinin doğru yerleştirimi ile beraber olarak dikkate alındıklarında, özel amaçlar için yönlendirilebilir, araziye buyur edilebilir, asgariye indirgenebilir ya da arazinin enerjisini, estetiğini ve kaynaklarını muhafaza etmek adına engellenebilir ya da yönleri değiştirilebilir.

Arazideki enerjileri nasıl hesaplarsınız?

Kilit nokta gözlem yapmaktır!

Birçok durumda, söz konusu enerjileri tam olarak anlamak araziye yalnızca bir kez gitmekle mümkün olmayacaktır. En azından tam olarak bir yıllık bilgiye, bunun yanısıra da, daha uzun vadeli verilerin derinlemesine incelenmesine ve uzun süredir orada yerleşik olan bölge sakinlerinin hafızasına ihtiyaç duyulacaktır.

Elde edilen bilgiler daha sonra arazinin şematik dilim grafiğinde gösterilir. Dilim analizi grafiği, enerjilerin arazinin içine doğru akış yönünü açık ve net biçimde gösterir.

Bu aşamadan sonra, bileşenlerin düzenlenmesinde ve tasarım içinde uygun mıntıkalara yerleştirilmesinde elde edilen dilim verilerinden nasıl faydalanılacağını belirleyecek olan, sağduyudan başka birşey değildir.

Tüm dilim grafikleri gibi bu da kavramsal bir tasvirdir; merkezde bulunan evin konumu, tüm yabanıl enerjilerin içinden geçip gittiği nokta olarak gösterilir. Ardından gelen 1 ilâ 4. mıntıkalar ise bu merkezden dışarı doğru yayılıyor.

5. Mıntıka yaban hayat için olduğundan diğer tüm mıntıkaları içine alıyor. Bizim arzumuz, bölgeye özgü kuşları bahçemize ve arazinin tüm diğer bölgelerine çekebilmek.
Grafiğimizde dilimler şeklinde gösterilen yabanıl enerjiler şunlardır:

Güneş Enerjisi
Güneş, kış ve yaz aylarında gökyüzünde farklı bir yol izler. Verimli ev ve arazi tasarımında, kış güneşini yakalamak ve yazın da dışarıda bırakmak yoluyla, güneşin bu mevsimsel hareketinden olumlu yönde faydalanılmış olunur.

• Yaz güneşi dilimi:
Dilim grafiğinde gösterildiği üzere, burada, yani Batı Avustralya’da bulunan Perth’de, yaz ortasında güneş doğunun 28 derece güneyinden yükselir ve batının güneyinden batar. Ayrıca yazın güneş daha yükseğe çıkar (Yaz ortasında yatay düzlemden hesaplandığında 81 derecelik bir açıya ulaşır).

Kuzey yarıküre için güneşin mevsimlere göre izlediği yol

• Kış güneşi dilimi:
Benzer şekilde, kış ortasında Perth’de güneş doğunun 28 derece kuzeyinden doğar ve batının kuzeyinden batar. Gökyüzünde izlediği yol yaza göre hem çok daha alçak, hem de kısadır (bu da günlerin kısalmasına neden olur); öyle ki, kış ortasında yatay düzlemden hesaplandığında yalnızca 34 derecelik bir açıya ulaşır.

Rüzgâr enerjisi
Arazideki çalı çitleri, otlatma sistemleri, binalar ve ormanlar gibi bileşenler, tahrip gücü olan rüzgârların yönünü saptıracak veya onları kesecek bariyerler olarak kullanılabilir. Benzer şekilde, bu bileşenler, rüzgârları araziye faydalı olacakları biçimde yönlendirebilecekleri konumlara yerleştirilebilir: örneğin rüzgâr tribünlerine doğru ya da yaz aylarında işlev gören buharlı soğutma havuzlarının üzerinden esecek şekilde.

• Sıcak yaz rüzgârları
• Serinletici yaz rüzgârları
• Soğuk kış rüzgârları

Ateş enerjisi
• Yangın tehlikesi dilimi

Tıpkı bizimki gibi, sizin dilim analiziniz de arazinizin karşı karşıya olduğu başlıca yangın tehlikesinin hangi yönden gelebileceğini göstermelidir.

Burada, en sıcak yaz rüzgârlarının hangi dilimin bulunduğu yönden estiğine, yaz fırtınasının etkin olduğu dilimin hangisi olduğuna (Avrustralya’da bu fırtınaları çoğunlukla yıldırım, dolayısıyla da yangın takip ettiğinden bu bilgi önemlidir), ayrıca, çalılık arazi ve arazinin otlak olarak kullanılmayan, özel uğraşlar için ayrılmış bölümü gibi, arazinizin içinde ve bitişiğindeki çabuk tutuşan maddelerin bol olduğu bölgeler gösterilebilir.

Yollar, taş duvarlar, domuz yolları, toplama havuzları ve de rüzgârı kıracak düzeneklerde, otlatma sistemlerinde ve meyveliklerde yer alan ateşe dayanıklı bitkiler gibi arazi bileşenleri, ateşin eviniz gibi önemli yapılara yaklaşmaması ya da yavaşlaması için, arazinizde yangın riski bulunan dilime set oluşturacak biçimde düzenlenebilir.

Diğer taraftan, okaliptus korulukları, doğal bitki örtüsüne sahip bölgeler, samanlıklar ve çam ağaçları gibi yangın riskini arttıran bileşenler, merkezî mıntıka altyapısından uzağa yerleştirilmeli ve ateşe dayanıklı setler aracılığıyla yangın tehlikesi diliminden korunmuş olmalıdırlar.

Yabani Hayvanların Enerjileri

Arsamız büyük bir milli parkın bitişiğindeki eski bir tarım arazisi üzerinde bulunduğundan, bölgeye özgü ve yabani birçok hayvanın akınına maruz kalıyor.

Kanguruların rahatsız edici boyuttaki fazlalığının dışında, bir de, yerlilerin arazimize sürekli uğradıklarına dair bizi uyarmış olduğu 100 kadar yabani keçiden oluşan bir sürü var ve arazinin tamamını bir yabani hayvan dilimi haline getiriyorlar.

Bu hayvanların ağaçların yaşamı üzerinde zararlı etkileri olduğundan, ilk işimiz onları arazinin dışında bırakmak oldu. Bütün çiftlik sınırını çevreleyecek şekilde yüksek bir köpek çiti yaptık ki, aynı zamanda yakındaki hobi çiftliklerinde yaşayan evcil köpekler de içeri giremesin.

Tasarımımızı etkileyen diğer yabanıl hayvan enerjileri, yabani tilkiler, kartallar ve kargalara ait. Toplama havuzunun üzerine kazlarımız için bir yüzer ada yerleştirmek ve tavuk kümesinin üstünü çatıyla kaplamak gibi yırtıcılardan korunma stratejileri uygulamamız gerekecek.

Aynı zamanda, büyük yırtıcı kuşları çekmek ve böylece bunların enerjileri sayesinde yabani papağanların meyve ve fındıklarımızdan uzak durmasını sağlamak amacıyla, evin uzağında, ama meyveliğe bitişik olacak (2. ve 3. mıntıkların arasındaki sınıra) bir güvercin kulesi dikmeyi düşünüyoruz.

Bölgede buraya özgü birçok küçük kuş bulunuyor. Bu kuşlara barınak ve kuluçkalama ortamları sağlamak için 5. Mıntıka’ya kalın ve dikenli çalılar va ağaçlar dikerek onları teşvik ediyor olacak; böylece bunların böcek yeme davranışları sayesinde onlardan mıntıkalarımızdaki haşereleri denetlemekte faydalanabileceğiz.

Estetik
Arazinizden estetik bir haz almak sürdürülebilir yaşamın önemli amaçlarından biridir.
• Dışarıdaki istenen manzaralar
• Dışarıdaki istenmeyen manzaralar
• İçerideki istenmeyen manzaralar

Su Enerjisi

Su enerjisi

Arazinizin içindeki ve dışındaki su tutma havzaları, tıpkı fırtına su boşaltım havzaları, kurumayan ırmaklar ve bataklıklar gibi, suyu arazinizin içinde yönlendirirler. Arazinizde bitkiler, hayvanlar ve toprak, ayrıca toplama havuzları tarafından depolanan suyu artırmak için suyun enerjisini yakalamak, hem tasarımınızın önemli amaçlarından biri, hem de arazinin vereceği gizil faydalı çıktının [yield] doğrudan bir belirleyicisidir. Yüksek miktarda enerji depolanması, aynı zamanda yerçekimi enerjisi depolanmasına tekabül eder; ki böylece arazideki öğeler başka enerji girdileri olmaksızın yerçekimi kullanılarak sulanabilir.

Tüm Tasarım Bileşenlerini Giren Enerjileri Yönetebilecek Şekilde Yerleştirin

Permakültür arazi tasarımının enerjiyi muhafaza etmeye yönelik en temel kuralı, sisteminizdeki her bir bileşeni birden fazla işlev görecek şekilde yerleştirmek, ayrıca önemli işlevlerden her birini (ör. yangından korunma, su toplama) yerine getirecek birden fazla bileşenin bulunmasıdır.

Bunu aklınızdan çıkarmadan, dilim/mıntıka grafiğinizi arazinizi planlamak için kullanabilirsiniz.

Örneğin kış güneşi ile serinletici yaz esintilerinin enerjilerini eviniz (0. Mıntıka) ve bahçenizde (1. Mıntıka) daha kolay tutabilmek istiyorsunuz.

Dolayısıyla, 2. veya 3. mıntıkalar için düşünülmüş olan daima yeşil kalan uzun ağaçları ve büyük ahırları, kış güneşi dilimininin 0. ve 1. mıntıkalara ulaşmasına engel olmayacak şekilde yerleştirmelisiniz.

Buna karşın, kış güneşi diliminin yapraklarını döken ağaçların bulunduğu meyveliğe denk gelmesi daha iyi olacaktır; çünkü bu dilim kış güneşinin içeri girmesine olanak tanır, yazın gölgelik görevi görür, aynı zamanda da ateş alma riski azdır.

Çalı çitler ve rüzgârkıranlar (ki bunlar hayvanlara ve size gıda veya yakıt da sağlayabilir), serinletici yaz esintilerini evinize yönlendirirken, zararlı yaz güneşinin ve soğuk kış rüzgârlarının da buraya ulaşmasını engelleyecek şekilde yerleştirilebilir.

Tavuk kümesi gibi küçük bir yapı, 1. Mıntıka’nın sınırında, yangın diliminden uzağa, yıllık ürünlerin olduğu bahçenin bitişiğine (hem gübreden, hem de hayvanların sizin yerinize yaptıkları toprak eşeleme, gübreleme ve yabani otları ayıklama işlemlerinden daha kolay faydalanabilmek için); sırtı yem bitkilerinin bulunduğu bölgeye dayalı ve rüzgârkıran sisteminin bir parçasını oluşturacak şekilde yerleştirilmelidir.

Aslına bakılırsa, arazi enerjilerinin muhafaza edilmesi söz konusu olduğunda, mıntıka ve dilim etmenleriyle uyumlu olmaksızın yerleştirilmiş hiçbir arazi öğesi bulunmamalıdır.

http://permacultureturkey.org/dilim-analizinin-kullanimi/

Permakültür Arazi Tasarımında Mıntıka [Zone] Analizinin Kullanımı

Orijinal kaynak: http://www.small-farm-permaculture-and-sustainable-living.com/permaculture_zones.html
Çeviri: Ayda SEVİN KÜYEL, Permakültür Platformu

Permakültür arazi tasarımında mıntıkalar, arazinizin bileşenlerinin, insanların, makinelerin, atıkların ve yakıtların enerjisini muhafaza etmeyi temel alan enerji tasarruflu bir temel örüntüye [master pattern] tekabül eder.

Mıntıka analizi, dışarıdan gelip arazinizin içinden geçip giden enerjilerin göz önünde bulundurulması olan dilim analizi ile beraber kullanıldığında, kaynak verimliliğine sahip bir tasarım elde edilmiş olunur.

Amaca yönelik bu tarz bir verimlilik, kendine yeterlik ve sürdürülebilir yaşam için elzemdir.

Uygun bir yerleştirme örüntüsü sayesinde, bileşenleriniz, belirlenmiş mıntıkalar içerisinde kullanım sıklığı, erişim ve zaman itibariyle birbirleriyle verimli bir enerji ilişkisi içine girer.

Bileşenin bulunduğu noktaya ne kadar sık uğranılacaksa, burası arazinizin ana faaliyet merkezine o kadar yakın olmalıdır. Uğrama sayısı, bileşenin ne sıklıkta bakımınıza gereksinimi olduğuna, ayrıca faydalı çıktılarına [yields] erişebilmek için hangi aralıklarla oraya gitmeniz gerektiğine bağlıdır.

Kümesi ele alalım:

Bir kümese yılda kaç kez uğrarsınız? Yumurta toplamak ve hayvanları beslemek için her gün, su vermek için haftada bir kez, gübre toplamak için ayda bir kez ve sürüden hayvan seçip alma işlemi için arada bir yaptığınız ziyaretler ile bu sayı 450’yi kolayca geçebilir.

Buna karşın, bir çalı çite yılda ancak sekiz defa, oradaki mahsülü toplayıp çitin üzerinden hayvanlara atarak kurak mevsimde onları beslemek için gidilir.

O halde her bir bileşen arazi planınızın neresinde olmalıdır?

Permakültür mıntıkası kavramı, sisteminizdeki tüm öğeler için akılcı bir yer seçilmesini ifade eder.

Her ne kadar mevcut arazinizde uygulamaları hiçbir zaman tam planladığınız gibi yapmak mümkün olmasa da; permakültür mıntıkaları arazinin faaliyet merkezinden dışarı doğru yayılan eş merkezli bir dizi daire şeklinde düşünülebilir.

0. Mıntıka: Ev

Her gün sık aralıklarla uğranır – En içteki daire ya da 0. Mıntıka, sistemdeki faaliyetin merkez noktasıdır. Küçük bir çiftlikte burası genellikle evdir. İnsan faaliyetinin “en yoğun” olduğu bu bölge, şemamızda kırmızı renkle gösterilen yerdir.

Eğer enerji verimliliği sağlamak istiyorsak, sistemimizdeki sıklıkla ziyaret edilmesi gereken öğeleri 0. Mıntıka dahiline yerleştirmemiz mantıklı olur. Burada, ev ve bitişiğindeki sera ya da gölgelik, ayrıca asma çardağı, saksı bitkileri ve yoldaş belleyip beslediğimiz hayvanlar gibi ev yaşamının bir parçası olan canlı bileşenler bulunur.

1. Mıntıka: Bahçe

Her gün düzenli olarak uğranır – Evin yaklaşık 6 metre civarına, yakından izlenmesi, sıklıkla ziyaret edilmesi ve yoğun mesai harcanması ya da devamlı olarak karmaşık teknikler uygulanması gereken öğeler yerleştirilmelidir.

1. Mıntıka’nın amacı, evin kendine yeterliğini ve iklim denetimini sağlamaktır. 1. Mıntıka aynı zamanda arazinizde ilk olarak şekillenmesi gereken mıntıkadır:

İşe arka kapıdan başlayıp oradan devam edin!

1. Mıntıka’yı çitle çevirip denetim altına aldıktan sonra, hem gereksinimlerinizin çoğunu karşılıyor, hem de kendiniz ve aileniz için hoş bir yaşam alanı oluşturmuş olacaksınız.

Böylece, yağmur suyu depoları; limon ağacı; diğer aşılı veya ağaç kafesinde yetiştirilen bodur meyve ağaçları; tavuk kümesleri; küçük havuzlar; mutfaklık bitkiler; ev atıklarının geri dönüşümünü sağlamak için solucan çiftliği; hızlı büyüyen yıllık bitkilerden oluşan yoğun, tamamen malçlanmış sebze yatakları; fide yetiştirme alanları; ve balık, tavşan, güvercin gibi küçük ve sessiz evcil hayvanlar, evin bahçesinde hemen el altında olacaktır.

2. Mıntıka: Meyvelik

Birkaç günde bir uğranır – 2. Mıntıka’nın idaresi bir nebze daha az yoğundur. Buraya yerleştirilmesi uygun olan öğeler, yer yer malçlanmış meyvelikler, çok yıllık sebzeler, (ticari amaçlı) ana ekin yatakları ve bakılmak için yanlarına gidilen kümes hayvanları ile keçi ya da inek gibi süt veren çiftlik hayvanları için otlaklar ve meralardır. Bu hayvanlar, sağım, besleme ve gözetim amaçlı olarak her gün ziyaret edildiklerinden, 2. Mıntıka’daki çiftlik ve kümes hayvanlarına ait barınaklar çoğunlukla 1. Mıntıka’ya bitişiktir. Bu mıntıka sık kullanılan patikalar aracılığıyla merkezden daha uzak olan mıntıkalara doğru genişletilebilir.

3. Mıntıka: Çiftlik

Haftalık ilâ aylık olarak uğranır – Daha geniş ölçekli ticari ekinler ile ticari amaçlı yetiştirilen hayvanların yanısıra, doğal ağaçlar, toplama havuzları, rüzgârkıranlar ve ahırlar burada bulunur. Bu bölgeyi çekip çevirmek için, toprağın bakımı yapılır, yeşil gübre bitkileri ve 2. Mıntıka’dan elde edilen gübreden faydalanılır.

Dördüncü Mıntıka: Gözetimli Orman

Seyrek olarak uğranır – Odun toplama, ağaç budama ve “yaban hasadı” için seyrek olarak yanlarına gidilen dayanıklı, kendi kendine bakabilen ormanlar ve koruluklar, arazinin en uzak köşelerinde bulunur. Bu bölge, 5. Mıntıka’daki yaban hayat alanlarının korunması için tampon görevi görebilir ve arada bir hayvanları otlatmak için de kullanılabilir.

Beşinci Mıntıka: Yaban

Hoş vakit geçirmek, izlemek ve öğrenmek için arada sırada uğranır – Burası, arazinin doğaya teslim edilmiş olan bileşenidir. Doğal orman, doğal kalıntılar, eski doğal haline kavuşturulmuş bitki örtüsü ve bölge hayvanlarından oluşur ve bir yaban yaşam koridoru ile bahçeyle bağlantısı sağlanabilir.

Mıntıka kavramı, mahallelerin, çiftçilik topluluklarının, okul ve kurumların; aslına bakılırsa, her türden insani düzenin tasarımında da pekala uygulanabilir.

Sürdürülebilir yaşam için permakültür arazi tasarımında, iç enerjileri muhafaza etmek için bunun gibi mıntıka analizleri, beraberinde ise dış enerjilerin en uygun duruma getirilmesi için  “dilim analizinden” faydalanılarak, kaynak ve enerji verimliliği sağlanır.

http://permacultureturkey.org/permakultur-arazi-tasariminda-mintika-zone-analizinin-kullanimi/

May 17, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | Leave a comment

The Social Ideology of the Motorcar – André Gorz

 Le Sauvage
September-October 1973

The worst thing about cars is that they are like castles or villas by the sea: luxury goods invented for the exclusive pleasure of a very rich minority, and which in conception and nature were never intended for the people. Unlike the vacuum cleaner, the radio, or the bicycle, which retain their use value when everyone has one, the car, like a villa by the sea, is only desirable and useful insofar as the masses don’t have one.

That is how in both conception and original purpose the car is a luxury good. And the essence of luxury is that it cannot be democratised. If everyone can have luxury, no one gets any advantages from it. On the contrary, everyone diddles, cheats, and frustrates everyone else, and is diddled, cheated, and frustrated in return.

This is pretty much common knowledge in the case of the seaside villas. No politico has yet dared to claim that to democratise the right to vacation would mean a villa with private beach for every family. Everyone understands that if each of 13 or 14 million families were to use only 10 meters of the coast, it would take 140,000km of beach in order for all of them to have their share! To give everyone his or her share would be to cut up the beaches in such little strips-or to squeeze the villas so tightly together-that their use value would be nil and their advantage over a hotel complex would disappear. In short, democratisation of access to the beaches point to only one solution-the collectivist one. And this solution is necessarily at war with the luxury of the private beach, which is a privilege that a small minority takes as their right at the expense of all.

Now, why is it that what is perfectly obvious in the case of the beaches is not generally acknowledged to be the case for transportation? Like the beach house, doesn’t a car occupy scarce space? Doesn’t it deprive the others who use the roads (pedestrians, cyclists, streetcar and bus drivers)? Doesn’t it lose its use value when everyone uses his or her own? And yet there are plenty of politicians who insist that every family has the right to at least one car and that it’s up to the “government” to make it possible for everyone to park conveniently, drive easily in the city, and go on holiday at the same time as everyone else, going 70 mph on the roads to vacation spots.

The monstrousness of this demagogic nonsense is immediately apparent, and yet even the left doesn’t disdain resorting to it. Why is the car treated like a sacred cow? Why, unlike other “privative” goods, isn’t it recognised as an antisocial luxury? The answer should be sought in the following two aspects of driving:

1.Mass motoring effects an absolute triumph of bourgeois ideology on the level of daily life. It gives and supports in everyone the illusion that each individual can seek his or her own benefit at the expense of everyone else. Take the cruel and aggressive selfishness of the driver who at any moment is figuratively killing the “others,” who appear merely as physical obstacles to his or her own speed. This aggressive and competitive selfishness marks the arrival of universally bourgeois behaviour, and has come into being since driving has become commonplace. (“You’ll never have socialism with that kind of people,” an East German friend told me, upset by the spectacle of Paris traffic).

2.The automobile is the paradoxical example of a luxury object that has been devalued by its own spread. But this practical devaluation has not yet been followed by an ideological devaluation. The myth of the pleasure and benefit of the car persists, though if mass transportation were widespread its superiority would be striking. The persistence of this myth is easily explained. The spread of the private car has displaced mass transportation and altered city planning and housing in such a way that it transfers to the car functions which its own spread has made necessary. An ideological (“cultural”) revolution would be needed to break this circle. Obviously this is not to be expected from the ruling class (either right or left).

Let us look more closely now at these two points.

When the car was invented, it was to provide a few of the very rich with a completely unprecedented privilege: that of travelling much faster than everyone else. No one up to then had ever dreamt of it. The speed of all coaches was essentially the same, whether you were rich or poor. The carriages of the rich didn’t go any faster than the carts of the peasants, and trains carried everyone at the same speed (they didn’t begin to have different speeds until they began to compete with the automobile and the aeroplane). Thus, until the turn of the century, the elite did not travel at a different speed from the people. The motorcar was going to change all that. For the first time class differences were to be extended to speed and to the means of transportation.

This means of transportation at first seemed unattainable to the masses — it was so different from ordinary means. There was no comparison between the motorcar and the others: the cart, the train, the bicycle, or the horse-car. Exceptional beings went out in self-propelled vehicles that weighed at least a ton and whose extremely complicated mechanical organs were as mysterious as they were hidden from view. For one important aspect of the automobile myth is that for the first time people were riding in private vehicles whose operating mechanisms were completely unknown to them and whose maintenance and feeding they had to entrust to specialists. Here is the paradox of the automobile: it appears to confer on its owners limitless freedom, allowing them to travel when and where they choose at a speed equal to or greater than that of the train. But actually, this seeming independence has for its underside a radical dependency. Unlike the horse rider, the wagon driver, or the cyclist, the motorist was going to depend for the fuel supply, as well as for the smallest kind of repair, on dealers and specialists in engines, lubrication, and ignition, and on the interchangeability of parts. Unlike all previous owners of a means of locomotion, the motorist’s relationship to his or her vehicle was to be that of user and consumer-and not owner and master. This vehicle, in other words, would oblige the owner to consume and use a host of commercial services and industrial products that could only be provided by some third party. The apparent independence of the automobile owner was only concealing the actual radical dependency.

The oil magnates were the first to perceive the prize that could be extracted from the wide distribution of the motorcar. If people could be induced to travel in cars, they could be sold the fuel necessary to move them. For the first time in history, people would become dependent for their locomotion on a commercial source of energy. There would be as many customers for the oil industry as there were motorists-and since there would be as many motorists as there were families, the entire population would become the oil merchants’ customers. The dream of every capitalist was about to come true. Everyone was going to depend for their daily needs on a commodity that a single industry held as a monopoly.

All that was left was to get the population to drive cars. Little persuasion would be needed. It would be enough to get the price of a car down by using mass production and the assembly line. People would fall all over themselves to buy it. They fell over themselves all right, without noticing they were being led by the nose. What, in fact, did the automobile industry offer them? Just this: “From now on, like the nobility and the bourgeoisie, you too will have the privilege of driving faster than everybody else. In a motorcar society the privilege of the elite is made available to you.”

People rushed to buy cars until, as the working class began to buy them as well, defrauded motorists realised they had been had. They had been promised a bourgeois privilege, they had gone into debt to acquire it, and now they saw that everyone else could also get one. What good is a privilege if everyone can have it? It’s a fool’s game. Worse, it pits everyone against everyone else. General paralysis is brought on by a general clash. For when everyone claims the right to drive at the privileged speed of the bourgeoisie, everything comes to a halt, and the speed of city traffic plummets-in Boston as in Paris, Rome, or London-to below that of the horsecar; at rush hours the average speed on the open road falls below the speed of a bicyclist.

Nothing helps. All the solutions have been tried. They all end up making things worse. No matter if they increase the number of city expressways, beltways, elevated crossways, 16- lane highways, and toll roads, the result is always the same. The more roads there are in service, the more cars clog them, and city traffic becomes more paralysingly congested. As long as there are cities, the problem will remain unsolved. No matter how wide and fast a superhighway is, the speed at which vehicles can come off it to enter the city cannot be greater than the average speed on the city streets. As long as the average speed in Paris is 10 to 20 kmh, depending on the time of day, no one will be able to get off the beltways and autoroutes around and into the capital at more than 10 to 20 kmh.

The same is true for all cities. It is impossible to drive at more than an average of 20 kmh in the tangled network of streets, avenues, and boulevards that characterise the traditional cities. The introduction of faster vehicles inevitably disrupts city traffic, causing bottlenecks-and finally complete paralysis.

If the car is to prevail, there’s still one solution: get rid of the cities. That is, string them out for hundreds of miles along enormous roads, making them into highway suburbs. That’s what’s been done in the United States. Ivan Illich sums up the effect in these startling figures: “The typical American devotes more than 1500 hours a year (which is 30 hours a week, or 4 hours a day, including Sundays) to his [or her] car. This includes the time spent behind the wheel, both in motion and stopped, the hours of work to pay for it and to pay for gas, tires, tolls, insurance, tickets, and taxes. Thus it takes this American 1500 hours to go 6000 miles (in the course of a year). Three and a half miles take him (or her) one hour. In countries that do not have a transportation industry, people travel at exactly this speed on foot, with the added advantage that they can go wherever they want and aren’t restricted to asphalt roads.”

It is true, Illich points out, that in non-industrialised countries travel uses only 3 to 8% of people’s free time (which comes to about two to six hours a week). Thus a person on foot covers as many miles in an hour devoted to travel as a person in a car, but devotes 5 to 10 times less time in travel. Moral: The more widespread fast vehicles are within a society, the more time — beyond a certain point — people will spend and lose on travel. It’s a mathematical fact.

The reason? We’ve just seen it: The cities and towns have been broken up into endless highway suburbs, for that was the only way to avoid traffic congestion in residential centres. But the underside of this solution is obvious: ultimately people can’t get around conveniently because they are far away from everything. To make room for the cars, distances have increased. People live far from their work, far from school, far from the supermarket – which then requires a second car so the shopping can be done and the children driven to school. Outings? Out of the question. Friends? There are the neighbours… and that’s it. In the final analysis, the car wastes more time than it saves and creates more distance than it overcomes. Of course, you can get yourself to work doing 60 mph, but that’s because you live 30 miles from your job and are willing to give half an hour to the last 6 miles. To sum it all up: “A good part of each day’s work goes to pay for the travel necessary to get to work.” (Ivan Illich).

Maybe you are saying, “But at least in this way you can escape the hell of the city once the workday is over.” There we are, now we know: “the city,” the great city which for generations was considered a marvel, the only place worth living, is now considered to be a “hell.” Everyone wants to escape from it, to live in the country. Why this reversal? For only one reason. The car has made the big city uninhabitable. It has made it stinking, noisy, suffocating, dusty, so congested that nobody wants to go out in the evening anymore. Thus, since cars have killed the city, we need faster cars to escape on superhighways to suburbs that are even farther away. What an impeccable circular argument: give us more cars so that we can escape the destruction caused by cars.

From being a luxury item and a sign of privilege, the car has thus become a vital necessity. You have to have one so as to escape from the urban hell of the cars. Capitalist industry has thus won the game: the superfluous has become necessary. There’s no longer any need to persuade people that they want a car; it’s necessity is a fact of life. It is true that one may have one’s doubts when watching the motorised escape along the exodus roads. Between 8 and 9:30 a.m., between 5:30 and 7 p.m., and on weekends for five and six hours the escape routes stretch out into bumper-to-bumper processions going (at best) the speed of a bicyclist and in a dense cloud of gasoline fumes. What remains of the car’s advantages? What is left when, inevitably, the top speed on the roads is limited to exactly the speed of the slowest car?

Fair enough. After killing the city, the car is killing the car. Having promised everyone they would be able to go faster, the automobile industry ends up with the unrelentingly predictable result that everyone has to go as slowly as the very slowest, at a speed determined by the simple laws of fluid dynamics. Worse: having been invented to allow its owner to go where he or she wishes, at the time and speed he or she wishes, the car becomes, of all vehicles, the most slavish, risky, undependable and uncomfortable. Even if you leave yourself an extravagant amount of time, you never know when the bottlenecks will let you get there. You are bound to the road as inexorably as the train to its rails. No more than the railway traveller can you stop on impulse, and like the train you must go at a speed decided by someone else. Summing up, the car has none of the advantages of the train and all of its disadvantages, plus some of its own: vibration, cramped space, the danger of accidents, the effort necessary to drive it.

And yet, you may say, people don’t take the train. Of course! How could they? Have you ever tried to go from Boston to New York by train? Or from Ivry to Treport? Or from Garches to Fountainebleau? Or Colombes to l’Isle-Adam? Have you tried on a summer Saturday or Sunday? Well, then, try it and good luck to you! You’ll observe that automobile capitalism has thought of everything. Just when the car is killing the car, it arranges for the alternatives to disappear, thus making the car compulsory. So first the capitalist state allowed the rail connections between the cities and the surrounding countryside to fall to pieces, and then it did away with them. The only ones that have been spared are the high-speed intercity connections that compete with the airlines for a bourgeois clientele. There’s progress for you!

The truth is, no one really has any choice. You aren’t free to have a car or not because the suburban world is designed to be a function of the car-and, more and more, so is the city world. That is why the ideal revolutionary solution, which is to do away with the car in favour of the bicycle, the streetcar, the bus, and the driverless taxi, is not even applicable any longer in the big commuter cities like Los Angeles, Detroit, Houston, Trappes, or even Brussels, which are built by and for the automobile. These splintered cities are strung out along empty streets lined with identical developments; and their urban landscape (a desert) says, “These streets are made for driving as quickly as possible from work to home and vice versa. You go through here, you don’t live here. At the end of the workday everyone ought to stay at home, and anyone found on the street after nightfall should be considered suspect of plotting evil.” In some American cities the act of strolling in the streets at night is grounds for suspicion of a crime.

So, the jig is up? No, but the alternative to the car will have to be comprehensive. For in order for people to be able to give up their cars, it won’t be enough to offer them more comfortable mass transportation. They will have to be able to do without transportation altogether because they’ll feel at home in their neighbourhoods, their community. their human-sized cities, and they will take pleasure in walking from work to home-on foot, or if need be by bicycle. No means of fast transportation and escape will ever compensate for the vexation of living in an uninhabitable city in which no one feels at home or the irritation of only going into the city to work or, on the other hand, to be alone and sleep.

“People,” writes Illich, “will break the chains of overpowering transportation when they come once again to love as their own territory their own particular beat, and to dread getting too far away from it.” But in order to love “one’s territory” it must first of all be made liveable, and not trafficable. The neighbourhood or community must once again become a microcosm shaped by and for all human activities, where people can work, live, relax, learn, communicate, and knock about, and which they manage together as the place of their life in common. When someone asked him how people would spend their time after the revolution, when capitalist wastefulness had been done away with, Marcuse answered, “We will tear down the big cities and build new ones. That will keep us busy for a while.”

These new cities might be federations of communities (or neighbourhoods) surrounded by green belts whose citizens-and especially the schoolchildren-will spend several hours a week growing the fresh produce they need. To get around everyday they would be able to use all kinds of transportation adapted to a medium-sized town: municipal bicycles, trolleys or trolley-buses, electric taxis without drivers. For longer trips into the country, as well as for guests, a pool of communal automobiles would be available in neighbourhood garages. The car would no longer be a necessity. Everything will have changed: the world, life, people. And this will not have come about all by itself.

Meanwhile, what is to be done to get there? Above all, never make transportation an issue by itself. Always connect it to the problem of the city, of the social division of labour, and to the way this compartmentalises the many dimensions of life. One place for work, another for “living,” a third for shopping, a fourth for learning, a fifth for entertainment. The way our space is arranged carries on the disintegration of people that begins with the division of labour in the factory. It cuts a person into slices, it cuts our time, our life, into separate slices so that in each one you are a passive consumer at the mercy of the merchants, so that it never occurs to you that work, culture, communication, pleasure, satisfaction of needs, and personal life can and should be one and the same thing: a unified life, sustained by the social fabric of the community.

http://ecosocialismcanada.blogspot.com/2011/04/social-ideology-of-motorcar.html

May 17, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, sistem karsitligi, tuketim karsitligi | Leave a comment

Deep Ecology and the Left – Contradictions. By David Orton

 

 “There is clearly both in capitalist and socialist politics things which can be modified and used in sane eco-politics but essentially green politics will be something deeply different.” Arne Naess, Ecology, community and lifestyle, p. 160.
“The most forceful and systematic critique of capitalism is found in socialist literature. This makes it natural for supporters of the deep ecology movement to use socialist criticisms of capitalism in their own work, and, looking at the slogans of green parties it is immediately clear that many of these slogans are also socialistic or at least compatible with some sort of socialism. As examples: no excessive aggressive individualism. Appropriation. Community, production for use, low income differentials, local production for local needs, participative involvement, solidarity. On the other hand, it is also clear that some socialist slogans still heard are not compatible: maximise production, centralization, high energy, high consumption, materialism…It is still clear that some of the most valuable workers for ecological goals come from the socialist camps. One of the basic similarities between socialist attitudes and ecological attitudes in politics is stress on social justice and stress on social costs of technology.” Naess, Ibid, p. 157.
“Deep ecology comes home as the strategy of advanced capitalist elites, for whom nature is what looks good on calendars.” Joel Kovel, The Enemy of Nature, 2002, 1st Ed., p. 172.
INTRODUCTION
This blog post is an examination of the contradictions I see in the relationship between deep ecology and the Left. I contrast in this discussion the human-centered traditional Left, with the ecocentric Left which has come into a relationship with deep ecology. With some notable exceptions (e.g. Judi Bari, Andy McLaughlin, Richard Sylvan, Fred Bender, Stan Rowe, Andrew Dobson and Rudolf Bahro), the Left has been hostile to deep ecology. Why is this? Is there something intrinsic to deep ecology, which is seen as incompatible with the beliefs of a person of the Left? Arne Naess, the philosophical founder of deep ecology, had an evident sympathy towards the social justice side of socialism. The above quotes by Naess clearly show this, as does the 1973 foundational article, “The Shallow and the Deep, Long-Range Ecology Movement. A Summary.” However, for Naess and countless others, a new ecopolitics will be “deeply different” from socialist and capitalist politics and will not be some kind of add-on to socialism. The ecological question cuts across all “isms.”
The Left, no matter what its myriad forms have been, is politically associated with social justice for the human species. This is its universal symbolism and important contribution. I am a person of the Left. Concerning human-centered politics, my main sympathies are on the communist/socialist side. Anti-communism ends up signalling an alliance with Capital. There are legions of ‘Leftists’, particularly in North America, who do not share this perspective, having had anti-communism and the Cold War pounded into them and internalized from an early age. However, I believe that the ecocentric Left has to be Earth-rooted. It can be non-communist, but not anti-communist. Ecological justice for all species and the planet must be primary. For Arne Naess, this primacy of the natural world is considered an “intuition” and not logically or philosophically derived. We are first Earthlings, in personal and social consciousness, but we must also be involved in social justice issues for our own species. As the environmental cliché says, “There can be no social justice on a dead planet.”
DISCUSSION
I consider myself as both a supporter of deep ecology and a long-time Canadian leftist. Over the years my meshed sense of being has been sorely tested by fellow leftists – as in the misleading attitude towards deep ecology, conveyed, for example, by the Joel Kovel quote above. (See my review of his book.) But my personal identity has also been tested by my own criticisms of deep ecology, made from an ecocentric Left perspective. As I have written in the past, much deep ecology writing is obscure and not particularly relevant to practical environmental or green work. Also, most deep ecology writers do not present any real political, economic or class guidelines for activists. The response of deep ecology writers to criticisms from the Left and to my own writings, has helped me work out my contribution to the left biocentric theoretical tendency within deep ecology.
As the left biocentric tendency has gathered some support (the internet discussion group “left bio”, for example, has been running for over eleven years), I have found it necessary to distance myself from a few supporters who could not ditch their anti-communism and anti-Marxism, or who have attempted to bring into contemporary ecopolitics echoes of past Left divisive battles – often, it seems, associated with Trotskyism.
This distancing has also been directed at people who could not face criticism of their social justice support, e.g. for aboriginal positions. These people are opposed to seeing Earth justice as a priority (see for one example, my recent review of Disrobing the Aboriginal Industry), or are uneasy about public calls for human population reduction (as in the eight-point Deep Ecology Platform. They also see deep ecology as a reformist eco-philosophy within capitalism; and are uncomfortable with my critical, yet friendly, support for someone like the Finnish eco-philosopher Pentti Linkola (see my review of his book).
Another problem for me concerns ecocentric Leftists who are stuck on being defenders of Israel and are seemingly blind to the horrible situation of the Palestinians.
Green parties have become shallow ecology defenders of industrial capitalist society, even if Arne Naess was supportive of them. The German Green Party theoretician Rudolf Bahro resigned from the party in the early 1980s, and pointed out that green party shallow ecology  is content to “brush the teeth” of industrial society. Nothing happened since Bahro made this statement which calls his observations into serious question. My limited experience with the Canadian federal Green Party reinforces Bahro’s statement.
SOME LEFT CONTRADICTIONS
Why is the Left so negative about deep ecology? And why is it misleadingly alleged by ecosocialist Joel Kovel that, “Like many deep greens, however, Orton hates socialism and considers it doomed to remain in its twentieth-century form”? (Kovel, The Enemy of Nature, 2nd ed., p. 302)
For the traditional Left, human interests have priority, not the health of ecosystems and their non-human inhabitants. There is a basic reductionism – “we have the answers” – in the thinking of the Left. I have found an intrinsic conservatism towards new ideas among the Left. This has always puzzled me, given that socialists want a new society, allegedly different from capitalism. Shouldn’t the Left be open to and embrace new ideas? The Left has to fundamentally move beyond its traditional human-centered thinking, to see what contemporary Earth-centered ecopolitics is about. Left reductionism takes various forms, but the current eco-Marxist variant claims that Marx really is an ecologist, if only we understand him correctly and therefore he is a (or the) role model for ecological work today. The 1988 proposal for a “Left Green Network”, inspired by Murray Bookchin and the ideas of social ecology, took the position that, to be a Green and also on the Left, could only mean to be a supporter of social ecology: “Left Greens are social ecologists.” There was no room at this network inn for left deep ecology supporters. (As a Canadian, one has to also note that the network proposal reflected the imperial nature of U.S. society, with Canada being considered an appendage for signing-on purposes.)
There is arrogance among socialists who think that they should be leading the ecological movement, because they have a “class analysis” and are anti-capitalist. What comes across is that the Left believes it is entitled to intellectual hegemony in the green and environmental movements, by virtue of prior knowledge. The Left does not seem to be able to absorb the pluralism of green and environmental politics – as Naess informed us, “the front is long” – let alone accept the earned leadership of others by virtue of their practical or theoretical work. Ed Abbey noted, through the character Doc Sarvis in The Monkey Wrench Gang, the importance of practical involvement in actual environmental struggles: “Let our practice form our doctrine, thus assuring precise theoretical coherence.” (p. 68) The idea that deeper environmentalists and greens can come to an anti-capitalist critique based on their own experiences, without studying Marxism or social ecology, but based on field experience, seems, apparently, difficult to grasp for the Left.
A contemporary manifestation of this Left arrogance, is their desire to define a future post-industrial-capitalist society as “ecosocialist”, and not as something being struggled over by countless environmental and green activists. By using this name, ecosocialists imply that they have the answers and know the path forward. Yet there are lots of tentative ideas about the shape of future post-industrial-capitalist societies. These are being widely discussed, experimented with, and written about, but it is a work in progress. There is no “ecosocialist society” on the horizon to which we all can rally.
Ecosocialists traditionally attack the ecocentric Left around population, aboriginal issues and about being critically supportive of theorists like Pentti Linkola. (This Finnish thinker has been called an eco-fascist. I do not believe this to be true, as my review of his recent book makes clear. In my next blog post I will further examine what “eco-fascism” is all about. I have recently become aware that those sympathetic to national socialism are not adverse to “borrowing” analysis from deep ecology to further their own ends.)
Other fault lines between the “ecosocialist” and ecocentric Left concern:
a) The ecosocialist hostility toward the spiritual component of social change as well as the promotion of a animistic spiritual/psychological transformation, so that the interests of all species override the self-interest of the individual, the family, the community and the nation.
b) Ecosocialists deny the role of individual responsibility in destructive ecological and social actions. They don’t recognize the necessity to practice voluntary simplicity so as to minimize one’s personal impact on the Earth.
c) A disagreement that it is not capitalism per se, but industrial societies that create the social formation at the heart of our dilemmas. The ecocentric Left believes that these societies can have a capitalist or socialist face.
Left doctrines in the past have focussed on the human condition, not on the well-being of other species and of Nature itself. From a Left perspective, nature and other species have been viewed as “resources” for human consumption. Deep ecology has zeroed in on this. John Livingston, the late Canadian eco-philosopher, who was not a person of the Left but who was a supporter of deep ecology – really Canada’s Arne Naess – has laid out in his writings the implications of “resourcism” for planetary health. (See “John Livingston – An Appreciation”. The benefits from this focus on human kind have been enormous for a number of us but deadly for the planet.
DEEP ECOLOGY CONTRADICTIONS
“The deep ecology movement carries an excessive amount of rubbish with it (in contravention, so to say, of its own platform). That does not imply that there is not a clean sound position to be discerned when the often inessential rubbish is removed…” Richard Sylvan
“Personally, I agree with almost everything you say in the Left Biocentric Primer…It’s a real shame that the Green parties came under the influence of Bookchin and not your version of Left Biocentrism – it’s obvious that’s where they need to head. So, I have no necessary bones to pick with your idea of a Left wing of the Deep Ecology movement, more power to you and your colleagues. I wonder if the word ‘Left’ is the appropriate one to use (as opposed to social justice).” Extract taken from a personal letter written by deep ecologist George Sessions to me, and also copied to Arne Naess, Bill Devall, Andrew McLaughlin and Howard Glasser, dated 4/19/1998.
Since coming to support deep ecology in the mid-1980s, I have tried to maintain a critical, yet supportive, stance towards it and, where it seemed appropriate, have given my dissenting views publicly. Richard Sylvan, the late “deep green” Australian philosopher and forest activist, was an early role model for me on this. In the past, I have raised various issues, for example:
a) I examined the criticisms that are raised about the key concept of Self-realization within deep ecology, e.g. that it ignores the importance of “place.” I emphasized that Self-realization must avoid feeding the self-help, self-cultivation, or personal transformation movement, at the expense of collective change. (See the My Path to Left Biocentrism document, “Notions of Self in the Age of Ecology”.)
 b) I explored the confused views of Naess on ‘sustainable development’.
c) I disagreed with the view (by Naess and others within deep ecology) on the separation of the peace, social justice and ecology movements. I argued that this can feed a right-wing image and makes deep ecology supporters seem uncaring about human issues.
d) I criticized the anti-communist and anti-China attitudes of some Buddhist Tibetan supporters of deep ecology (including some left biocentrists) like Joanna Macy, past CIA employee (see my review of her autobiography Widening Circles: A Memoir.)
e) I exposed the self-absorption of some deep ecology-inspired academics – whose writings dominate journals like The Trumpeter – because the articles lack relevance to problems faced by movement activists which need deep ecology insights and analysis.
f) I supported the work of George Sessions and Bill Devall, in introducing and popularizing the thought of Arne Naess at an early stage in North America. Sessions and Devall are not of the Left and this was reflected in how they handled, or did not handle, criticisms (some justified) and attacks from Left-leaning critics of deep ecology. Note in this regard, Sessions’s uneasiness with the term “Left”, in the quote above; and Devall’s eagerness to state that the environmental movement was a “loyal opposition” and that “Political revolution is not part of the vocabulary of supporters of the deep, long-range ecology movement.” (See Dharma Rain: Sources of Buddhist Environmentalism, p. 386)
There are two important contradictions within deep ecology, which need to be resolved so that this eco-philosophy can further unfold its revolutionary potential:
1. Deep ecology presents a dominant ‘social harmony’ view of social change. This can smother over contradictions in industrial capitalist societies, whereas a ‘social conflict’ view (which Left Biocentrism takes), which has historical roots in Marx and Marxism, is needed to combat ecocide and social injustice. The social harmony perspective undermines the necessity to mentally prepare for the coming social strife associated with working for ecological and major social change.
Naess’s social harmony view (“Ultimately all life is one – so that the injury of one’s opponent becomes also an injury to oneself.” Selected Works, Volume Five, p. 26) produced some guidelines for activists which seem to be out to lunch. For example, “It is a central norm of the Gandhian approach to ‘maximize contact with your opponent!’”; or “Do not exploit a weakness in the position of your opponent.” I think this social harmony view has given an entry to those who have tried to smear deep ecology as being linked to fascism. In my tribute to Naess on his death, I quoted him as saying, when speaking of “intrinsic value” – a fundamental component of his philosophy – “This is squarely an antifascist position. It is incompatible with fascist racism and fascist nationalism, and also with the special ethical status accorded the (supreme) Leader.” (See “Remembering Arne Naess, 1912-2009”) While I unequivocally believe that deep ecology is not “fascist”, yet it does seem to me that a social harmony view of the natural world and the place of humans within this can be used by reactionaries in a fascist manner. Thus the “fatherland” or the “motherland” can be upheld as the supreme good to which the citizen must subordinate herself or himself.
2. A key belief in the philosophy of Naess is that “The ideology of ownership of nature has no place in an ecosophy.” (Ecology, community and lifestyle, p. 175) This is a powerful weapon to undermine the “private property” legitimacy of bourgeois society and its view towards the natural world, that our species has the ‘right’ to decide life and death over other species. Yet not many deep ecology writers in North America are articulating this belief, nor is the US-based Foundation for Deep Ecology promoting it. The now defunct magazine Wild Earth, subsidized by the Foundation, had a number of articles trying to uphold the ecological nature of private property ownership, in an American context. Today the Foundation, through its publications, celebrates “private lands philanthropy”, in North and South America – that is, using and hence reinforcing, the private property laws of bourgeois society to acquire lands for restoration ecology purposes. They never mention the basic deep ecology position of Arne Naess about land ‘ownership’.
I myself have joined with others to contribute funds to buy forest land here in Nova Scotia, in order to prevent its destruction from industrial forestry. But in my writings about this project I have pointed out the contradictions of buying land, resulting from the basic tenet of deep ecology that humans cannot ‘own’ Nature. (See “Community Lands and Deep Ecology”) Industrial capitalist societies are not ecologically or socially sustainable and have to be replaced. This must be said in all our restoration work. Restoration work has no long term future, if the dictatorship of industrial capital is not finally overthrown and replaced by an ecocentric society, which upholds the welfare of all species and is also socially just for humankind.
CONCLUSION
Perhaps it needs to be emphasized that whatever the contradictions within deep ecology, the thinking of Arne Naess, as I noted in my tribute to him when he died in 2009, “has presented a needed pathway for coming into a new, yet pre-industrial old, animistic and spiritual relationship to the Earth, which is respectful for all species and not just humans”. This is the needed message for our time. For left biocentrists, the left-right distinction is subordinate to the anthropocentric-deep ecology divide. Coming into a new relationship with the natural world is primary, and social justice for humans must keep this in mind. The Left can have a meaningful contributory role in a future ecologically focused and socially just post-industrial society, if it accepts and is transformed by the contribution of deep ecology and comes to see itself, in theory and in practice, as an ecocentric Left.
http://deepgreenweb.blogspot.com/2011/01/deep-ecology-and-left-contradictions.html

May 17, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, sistem karsitligi | Leave a comment

TDT: Toplum Destekli Tarım ya da Toprak Destekli Toplum – Mete Hacaloğlu

Endüstriyel gıda üretim/pazarlama/satış sisteminin insanın kendisine, hemcinsine, ait olduğu eko sisteme ve evrene yabancılaştırma konusundaki başarısına şapka çıkarmamak elde mi ? Mahalle kültürü, küçük esnaf, bütüncül ticaret hakimken ülkenin şehirlerinin önemli bir bölümüne, sadece 10-15 yılda gelinen noktaya bakıverin: “Eskinin” her türlüsünü patavatsızca ve aşağılayarak yok eden bir AVM kurma ve yüceltme yarışı !

Tarımsal/hayvansal üretim ve gıda işleme ise altmışlardan kalma “kalkınmacı” zihniyetin ve “çağdaş dünyaya yetişme” hastalığımızın son perdesi AB mevzuatlarının güdümü altında tüm gelenekselliğini, bütüncüllüğünü, sürdürülebilirliğini kendi kendine yok ediyor. Toprakla uğraşan bostan yapmıyor nenesinin yaptığı gibi, çünkü artık monokültür yüksek teknolojili endüstriyel üretimden elde ettiği ürün geliri var. O gelirle bulgurunu da, salçasını da, sebzesini de bir AVM’ye ailesi ile gidip alabilir. Alışverişin hediyesi de “çağdaş, batılı, tüketim” toplumuna koskoca bir hoş geldiniz kapısının aralanması olacaktır kuşkusuz.

Organik Tarım ve -soft organik- İyi Tarım’a ne demeli ? Şehirli, entelektüel, bilinçli “tüketiciler” için sıkı bir oportünizm zemini gibi geliyor bana. Hele hele 50 milyar dolarlık küresel pazarı ile organik üretimin, konvansiyonel üretimden ne kadar –şeklen- ayrılabileceğini düşünebiliriz ki ? Yıllardır, organik sektör büyüdükçe, mevzuat yumuşuyor garip bir şekilde, 20 yıl önce konulmuş olan sosyal, etik, ekolojik prensipler birer vicdan temizleme girişgahından öteye geçemiyor ve de gittikçe kenara atılıyor yönetmeliklerde. Doksanların bio fach’ında, organik fuarlarında sabolu, kotlu neo-çiftçilerin, köylülerin sohbetlerini, uluslar arası dev gıda şirketlerinin organik departmanlarından lacivert takım elbiseli satış elemanları yerlerini çoktan almış bile.

Büyüme –her anlamda-  işin cılkının çıkmasını, nesnenin tüm masumiyetine rağmen bir güç merkezi, rant merkezi olmasını da zaruri olarak ortaya koyuyor. Organik Gıda’da da bu oldu bence. Halbuki Schumaher ne güzel demiş 35 yıl önce yazdığı kitabında: Küçük güzeldir diye. Bu karamsar tablo karşısında kuşkusuz birçok insan kuramsal bir karşı duruş içerisine girebiliyor. Ancak kendi bireysel tercihlerini çok sınırlı bir şekilde bu karşı duruşun içine alarak ne yazık ki. Kimilerimiz de –kollektif ya da bireysel- formüllerle yaşamımızın temeli olan gıdayı yeniden kurgulamaya çalışıyor.

Romantizm, idealizmle birleşince Tire, Milas, Urla pazarlarında dolaşıp yaşlı teyzelerin topladıkları otları tüketmek, başka birinin pekmezini, peynirini almak, diğerinden –kökeni ile fazla ilgilenmeden- bez parçaları içindeki “yerel” tohumlardan almak son derece tatmin edici geliyor. Bu sosyal iletişimin kalitesine tek bir olumsuzlama yapmadan şu gerçekliği de görmemiz gerekiyor: Bu üretim-tüketim ilişkileri baş döndürücü bir hızda yok oluyor. Pazarlar kalsa da, satıcılar daha çok pazarcılar olacak, kalan üretici – satıcılar da birer endüstriyel gıda üretim sisteminin parçası olacaklar.

Bir örnek vermek istiyorum. Çay ve şeker. Bu toprakların vazgeçilmezi gibi değil mi ? Halbuki çayın bu topraklardaki mazisi 60 yılı, şekerin de 80 yılı anca geçiyor. Ankara’nın planlamacı ekonomistleri üretim ve tüketimi ne de güzel tasarlamışlar: her köşeye birer şeker fabrikası ve etrafında binlerce şeker pancarı üreticisi; Doğu Karadeniz’in her kasabasına birer çay fabrikası ve binlerce çay üreticisi bir tarafta. Diğer tarafta da milyonlarca çay ve şeker tüketicisi. Sonuç kendi planlamacı merkezi ekonomi anlayışı içinde başarılı bir üretim ve tüketim sistemi tasarımı.

İşte TDT (Toplum Destekli Tarım) de bizler için bu tür bir tasarım kanımca. Hem de elzem bir tasarım. Özet bir tanımı ile TDT, bir tarafta 20 – 30 veya daha çok tüketici hanesinin –genelde şehirli- bir araya gelmesi, diğer tarafta da bir veya daha çok üreticinin organize edilmesi ile oluşan aracısız bir doğrudan üretim-satış sistemi. Ürün dediğimiz küçük bir bahçeden çıkabilecek mevsimlik sebzelerden tutun da, tahıllar, bakliyatlar, işlenmiş geleneksel ürünler, her tür hayvansal ürünler, ekmek vs’ye kadar mutfağa girebilecek her türlü ürün bu sisteme dahil edilebilir. Önemli olan bir üretim üssü veya bölgesinin oluşması, aynı zamanda da bu üretimin sağlıklı bir şekilde planlanması, üyelere dağıtılması ve para akışının sağlanmasında yatıyor. Üretimin yerel tohumlar kullanılarak, ekolojik tarım prensipleriyle, kompost desteği ile yapıldığını belirtmeye gerek yok sanırım.

Yapının güçlü yanı sistemin insani boyutta sınırlandırılması. Diğer bir deyişle tüketenin üreteni tanıyor olmasında, istediği zaman üretim alanına gidebilmesinde, hatta tüketeceği ürünü kendisinin bile toplayabilmesinde yatıyor sistemin temeli. Bu birebir ilişki, insani bir güven ilişkisini doğuruyor. Bu güven ilişkisi de organik sertifikalandırmaya, organik satış organizasyon kurumlarına ve devletin üretim izinlerine/kısıtlamalarına olan ihtiyacı ortadan kaldırıyor. Ciddi bir maliyet düşüşü söz konusu burada. Fakat aynı zamanda da yukarıda bahsettiğim endüstriyel gıda sisteminin getirdiği yabancılaşmayı kökünden yok ediyor. Yapı insani boyutu aştığında bir hücre bölünmesi gibi kendisini ikiye bölerek gereksiz ara yapıların ortaya çıkmasını, dolayısı ile güç, kontrol ve maliyet unsurlarını bertaraf ediyor.

TDT aynı zamanda bölgesel bir organizasyon olduğundan şehirlerarası ulaşımın doğurduğu maliyet ve karbon salınımını da azaltıyor. Hazırlanan üretim deseninin bir mutfak ihtiyacını haftalık karşılama temelinden dolayı çok çeşitlilik arz etmesi, üretimin de ister istemez mono kültürden uzak bir yapı sergilemesini doğuruyor. Hayvancılıkla entegrasyon sağlanabilirse ürün deseninde, yine ister istemez hayvansal gübre tedariğinin sağlanması mümkün olabilir. Aynı şekilde gerek sebzelerin sevkiyata hazırlanmasında ortaya çıkan organik atıklardan, gerekse de salça, turşu, pekmez gibi geleneksel ürünlerin üretim atıklarından ciddi miktarda kompost üretimi söz konusudur. Bu gübre ve kompost zinciri aslında şu anda organik tarımda kimsenin uğraşmadığı ürün zincirlerinin tekrar kurulmasına ve de toprağın zenginleştirilmesine de yaramaktadır.

TDT aynı zamanda vergi ve kayıt dışı bir yerel üretim ve tüketim sistemidir. Merkezi hükümetin aldığı vergi, tekrar topluma hizmet olarak aktarılmak üzere toplanır diye bilinir, ancak bu ülkede bunun bu yönde yapıldığına inanmıyorum. TDT ise bu hizmet aktarımını iki yönlü olarak kendi paydaşları arasında zaten yapıyor. Üye tüketiciler kırsaldaki üreticileri, yerel tohumları, toprağı, geleneksel üretimi ve üretenleri destekliyor. Fakat diğer yöndeki –üreticiden tüketiciye – destek salt temiz, güvenilir, sağlıklı, ucuz ürünlerin tedariğinden oluşmuyor. Aynı zamanda özünden kopmuş, toprakla, gıdası ile teması kaybolmuş bir tüketici kitlesini özgürleştiriyor desek yeridir sanırım.

Bu toplumu değiştirici gücü olan yapıların çoğalması dileğiyle.

http://permakulturplatformu.org/?p=1600

May 16, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller | Leave a comment

The Need For Transıtion To The Simpler Way

 THE NEED FOR TRANSITION TO THE SIMPLER WAY

(Two page summary;  5.10.2010.)

The basic cause of the many alarming global problems we face is the pursuit of affluent “living standards” and economic growth…the determination to produce and consume more and more, without limit, even in the richest countries.  There is no possibility that the per capita levels of resource consumption in rich countries can be kept up for long.  Only a few of the world’s people have these “living standards” and the rest can never rise anything like them.

    • Resources such as food, land, forests, fisheries soils, minerals and energy (especially petroleum) are being depleted because the people in rich countries are consuming grossly unsustainable amounts, and the rest are trying to live as the few in rich countries live…and all are determined to consume more and increase GDP all the time and without limit.
    • The environment is being destroyed because far too much is being taken from nature and too many wastes are being dumped back into nature.  The environment problem cannot be solved unless rich world per capita levels of production and consumption are greatly reduced, possibly by a factor of 10.  For instance the Australian “footprint”, the amount of productive land per capita used, is 8 ha, but by 2050 the amount available in the world per capita will only be about .8 ha.
    • The Third World problem of perhaps 4 billion people living in deprivation and poverty (and 3 billion on an income of less than $2 per day) is basically due to the fact that the global economy gears most of the Third World’s resources and productive capacity to enriching our rich world corporations and stacking our supermarkets.  We could not have our high “living standards” if we were not taking far more than our fair share of the world’s resources.
    • Most problems of armed conflict and of oppression are due to the determination of some to take the resources of others.  If we all go on fiercely intent on living in, or aspiring to, ways it is impossible for all to rise to, then there must inevitably be more and more armed conflict.  We in rich countries could not have our high “living standards” if we were not getting far more than our fair share.  We do this partly through the way the grossly unjust global economy works.  It allows the rich to outbid the poor for scarce things, and will only permit development of what is most profitable to corporations, i.e., of ventures that serve our supermarkets.  But in addition the rich countries support oppressive regimes and engage in military actions in order to keep Third World countries to the policies that suit us.
    • Social cohesion and the quality of life in even the richest societies are being damaged, because the supreme goals are raising business turnover, incomes and the GDP, not meeting needs, building community and improving the quality of life.

These problems are inevitable consequences of a society that is driven by acquisitiveness, competition, the profit motive, market forces and growth.  It is not just that this society is grossly unsustainable and unjust – the point is that such a society cannot be made sustainable or just.  It is not possible to reform such a society so that it does not generate the above problems, while it continues to be about the fierce drive to get as rich as possible and to allow development to be determined by what will be most profitable to corporations and banks.

Most people however believe that technical advance, such as the development of more efficient cars and of renewable energy sources, will indeed enable us to plunge on down the affluence and growth path for ever while it solves the environment and other problems.  But the magnitude of the overshoot, the unsustainability, is far too great for this to be possible.  If by 2050 all the world’s people had risen to the “living standards” we in rich countries will have then given 3% p.a. growth, then world economic output would be 30 times as great as it is now…and right now it is at a grossly unsustainable level.  Technical advance cannot make such a situation remotely sustainable…and with 3% growth the task would be twice as great every 23 years thereafter.

The second fundamental fault in consumer-capitalist society is that it is based on a massively unjust global economy.  Most of the world’s resources and markets are taken by the few in rich countries, basically because it is a market system.  Markets allow the rich to tae most of what is produced, and to ensure that the development” that takes place in the Third World is development that will enrich corporations and rich world shoppers.  There cannot be peace or justice in the world until the rich countries stop hogging most of its wealth and begin to live on their fair share.  Again this is not possible unless they accept moving down to much lower levels of consumption.

The solution.

The can be no solution to these alarming problems unless there is transition to ways in which there are,

–       Simpler lifestyles, much less production and consumption, much less    

      concern with luxury, affluence, possessions and wealth, and much more

      concern with non-material sources of life satisfaction.

–       Mostly small, highly self-sufficient local economies, largely independent of the global economy, putting local resources to meeting local needs.  When petroleum becomes scarce there will be no choice about this. 

–       More cooperative and participatory ways, enabling people in small communities to take control of their own development, to include and provide for all.  In the coming era of scarcity communities that cooperate to meet needs will have much better chances. We must develop commons and working bees, and there must be town assemblies, local committees and referenda making the important decisions about local development and administration.  

–       A new economy, one that is not driven by profit or market forces, and one that has no growth at all, that produces much less than the present one, and focuses on needs and rights. It might have many private firms and markets, but there must be (participatory, democratic, open and local) social control over what is developed, what is produced, and how it is distributed.  Most economic activity will be local, using local resources, controlled by ordinary citizens, and geared to maximising the quality of life of all in the region. 

–       Some very different values, especially cooperative not competitive, more collectivist and less individualistic, and concerned with frugality and self-sufficiency not acquisitiveness and consuming.

The alternative or Simpler Way is about ensuring a very high quality of life for all without anywhere near as much work, worry, production, consumption, exporting, investment, environmental damage etc. as our present society involves. It is about liberation from the consumer rat race, and the insecurity, inequality, conflict and cultural squalor that goes with it.  Consider having to work for money maybe only two days a week for money, and therefore having a lot of time for arts and crafts and personal growth, living in a rich and supportive community, and in a diverse and productive leisure-rich landscape, having socially worthwhile and enjoyable work with no fear of unemployment…and knowing you are not contributing to global problems.

Many people now accept this view of our situation and the solution, and are working for transition to the alternative way. There are now Global Eco-village and Transition Towns Movements trying to move towards new settlements of the required kind.  The fate of the planet depends on whether these movements can provide many impressive examples of sustainable, just and pleasant settlements showing people in consumer society that there is a better way.

What should one do?  Form a group in your town or suburb to start developing elements of the new way, such as small cooperative gardens and workshops, community working bees, edible landscapes, festivals…and helping to organise wasted local resources such as unemployed, retired and excluded people into producing to meet some of their own needs….with the vision of gradually expanding until we have transformed the entire suburb.  But these efforts must go beyond merely creating community gardens etc.; they must be informed by the vision of vast and radical system change, such as getting rid of an economy driven by profit, market forces and growth.  As conditions in consumer society deteriorate, led by the coming petroleum crisis, people will see the wisdom of coming across to The Simple Way we are pioneering.

http://ssis.arts.unsw.edu.au/tsw/TSW2p.html

THE TRANSITION PROCESS.

How can we get to a sustainable and just society?

20.10.10

(This is a summary of Chapters 12 and 13 in

 The Transition To A Sustainable and Just World, Envirobook, 2010.)

Only when we are clear about the nature of our global predicament and the radical system changes that are needed, and about the form a sustainable society must take, are we in a position to think about the best way to work for the transition.

            The global situation.

Consumer-capitalist society is grossly unsustainable and unjust.  We are far beyond levels of production and consumption that can be kept up or spread to all.  In addition consumer-capitalist society provides a few with high “living standards” by delivering to them far more than their fair share of world resources.  Technical advance cannot solve the problems; they cannot be fixed in or by consumer-capitalist society. There must be dramatic reductions in levels of economic output, and therefore there must be radical and extreme system change.  (For the detail see Part 1 of http://ssis.arts.unsw.edu.au/tsw/02c-TSW-14p.html)

The Solution.

There must be transition to The Simpler Way, involving simpler lifestyles, high levels of local economic self-sufficiency, highly cooperative and participatory arrangements, an almost totally new economic system (one that is not driven by market forces or profit, and one that has no growth), and fundamental value change. Many realise a sustainable and just society must be mostly made up of small local economies in which people participate collectively to run their economies to meet needs using local resources, and in which the goal is a high quality of life and not monetary wealth.  This is a largely Anarchist vision and the coming conditions of scarcity will give us no choice about this.  Big, centralised authoritarian systems will not work.   (For more detail see Part 2 of the account at the above site.)

Implications for transition.

Following are some important implications of the foregoing analyses for the transition process.

–       The conditions we are entering, the era of scarcity, rule out most previous thinking about the good society and social transition.  The good society cannot be affluent, highly industrialised, centralised or globalised, and we cannot get to it by violent revolution led by a vanguard party.  Governments cannot make the transition for us, if only because there will be too few resources for governments to run the many local systems needed.  The new local societies can only be made to work by the willing effort of local people who understand why The Simpler Way is necessary and who want to live that way and who find it rewarding.   Only they know the local conditions and social situation and only they can develop the arrangements, networks, trust, cooperative climate etc. that suit them.  The producing, maintaining and administering will have to be carried out by them and things can’t work unless people are eager to cooperate, discuss, turn up to working bees, and be conscientious, and unless they have the required vision. A central government could not provide or impose these conditions even if it had the resources.  It must be developed, learned by us as we grope our way towards taking control of self-sufficient local economies.

Working for transition therefore has to focus mostly on helping ordinary people to understand the need for The Simpler Way and to move towards its willing acceptance, and towards enthusiastic participation in the long process of learning how best to organise in their own area. The best way for us to do this work is to start building new ways where we live (below.).

Thus our strategy differs from the classic Left/Marxist one which focuses on building a political movement that will take over the state and then reorganise things from the centre, perhaps with a heavy hand (although Marx thought that in time the need for a central authoritarian state would fade away.)  That made more sense when the goal seemed to be to shift energy-intensive, centralised and industrialised systems from capitalist control to ”socialist” control.

–       There is therefore no value in working to take state power, either within the parliamentary system, or by force and revolution.  Even if the Prime Minister and cabinet suddenly came to hold all the right ideas and values, they could not make the required changes – in fact they would be instantly tossed out of office if they tried.  The changes can only come from the bottom, via slow development of the ideas, understandings, and values of ordinary people, and these cannot occur except through a lengthy process of learning the new ways from eperience in the places where people live. 

–       Working for Green parties to get Green candidates elected is not the best use of scarce energy.  They can’t get the necessary radical changes through parliaments, given the dominant ideology.  The task is to change that ideology, and that is not best done by working in the electoral political arena.  Green parties and movements are now almost entirely merely reformist; they do not challenge market forces of affluence and they are not calling for radical structural changes away from affluent consumer-capitalist society.

–       We do not have to get rid of consumer-capitalist society before we can begin to build the new society.  Fighting directly against the system is not going to contribute much to fundamental change at this point in time.  (It is at times necessary to fight against immediate threats.) The consumer-capitalist system has never been stronger than it is today.  The way we think we can beat it in the long run is to ignore it to death, i.e., to turn away from it as much as is possible and to start building its replacement and persuading people to come across.  The Anarchists provide the most important ideas, especially that of working to “Prefigure” the good society here and now, and focusing on development of the required vision in more and more people.

–       The main target, the main problem group, the basic block to progress, is not the corporations or the capitalist class.  They have their power because people in general grant it to them.  The problem group, the key to transition, is people in general.  If they came to see how extremely unacceptable consumer-capitalist society is, and to see that The Simpler Way is the path to liberation then the present system would be quickly abandoned.  The battle is therefore one of ideology or awareness.  We have to help people to see that radical change is necessary and attractive, so that they enthusiastically set about building new local economies on mostly collective principles.  The Left has always understood the importance of ideology and consciousness but has failed to focus on the task of developing the necessary awareness and values in people in general.  They have tended to assume that the necessary consciousness can be developed after power has been taken from the capitalist class.  Again vanguard parties using force cannot get us to The Simpler Way; we will only achieve it if ordinary people build new systems in the places where they live, and they will not do that unless large numbers have come to hold a radical consciousness.

–  The readiness to question consumer society has declined over the last thirty years.  Affluence has generated increasing preoccupation with the trivia of TV, sport, celebrities and mindless self-indulgent hedonism.  Above all there is a refusal to listen to any challenge to growth and affluence, a failure to even think about the fact that the quest for these is leading to catastrophic breakdown.  Governments, media and the general public give no attention to these issues, despite the accumulation of an overwhelming case over the past  fifty years.

–       There is no possibility of significant structural change in the near future.  We are nowhere near the necessary level of public awareness of the need for it.  There will be no significant change while the supermarket shelves remain well stocked.  Nothing much will change until serious scarcity jolts them.  The underlyingproblems are becoming more acute and this will make people more likely to realise that consumer-capitalist society will not provide for them and that there must be a better way.  If/when a petroleum shortage occurs it will concentrate minds wonderfully.  But when it comes the window of opportunity could be brief and risky.  If things deteriorate too far there could easily be too much chaos for sense to prevail and for us to organise cooperative local alternative systems.

–       Therefore the top priorities for anyone concerned about the fate of the planet must be

 a) to contribute to the development of radical global consciousness, that is, to help as many people as possible to understand that capitalist-consumer society will not provide for all, cannot be fixed and has to be largely abandoned, that there is a far better way, and

b) to contribute to the building of elements of The Simpler Way, here and now.  In the last 20 years many people around the world have begun to build, live in and experiment with new settlements which enable simpler ways.  When things begin to shake loose we need to be ready, to have built enough impressive examples of The Simpler Way, so that people can see there is a better alternative, and can quickly move into it.

The main reason why we should do this building is not to have more of the new institutions – it is to be in the  best possible position to influence the thinking of people.   By working with them on local projects we will be in the best position to help them to see that we must eventually go far beyond more community gardens etc. and embrace radical system change.

–       The most promising development to work within is the rapidly growing Transition Towns Movement.  If we make it to a sustainable and just world it can only be through a movement of this general kind.  But again much has to be done to get the movement to go beyond its presently reformist aims.  The things being done now within the Transition Towns movement will not solve the big global problems.  They are only reforms within consumer-capitalist society and are no threat to it.  The movement is not about replacing consumer-capitalist society; it is about surviving within it.  For instance it does not have the goal of getting rid of a growth economy.  Global problems cannot be solved unless this is eventually achieved.

This is the general fault in the green movement, the failure to grasp the distinction between system reform and system replacement.  Many good alternative, local, green practices are being developed now, such as farmers’ markets, local agriculture, recycling co-ops.  However these are almost entirely reformist; that is they do not come from any vision that recognises the need to scrap and replace the core structures of growth and affluence society.  They do not include the most crucial purposes, such as to get to a zero-growth economy, to much simpler lifestyles, and to taking control of local economies away from market forces.  Unless things like this are done the many (desirable) green initiatives occurring will not and cannot achieve significant social change

The reformist nature of these movements is understandable and inevitable, and are a very welcome beginning.  As people become concerned to develop more sustainable ways of course they will start by supporting things like Permaculture and local agriculture.  This is very healthy, but it is far from sufficient.  It is inevitable that at first people will think about reforms, rather than see that fundamental structures of the system have to be scrapped.  Over time quite different goals must be added, to do with replacing things like the growth economy.

It is also a serious mistake to assume, as many do, that the things happening now within movements like Transitions Towns will in time lead to the big radical structural changes called for above.  Just building more community gardens etc. cannot lead to the establishment of a zero- growth economy.  That goal can’t be achieved unless it becomes clearly and widely understood as necessary and unless a lot of work over time goes into designing and developing a  zero-growth economy.  If all you do is build more community gardens all you will end up with will be a consumer-capitalist society with more community gardens in it.

–       So beware the mistakes that could waste your valuable time and energy!  Each of us should think very carefully about what we can do that will make the biggest contribution.  Again there are many (desirable and noble) “light green” actions that make no contribution whatsoever to the transition.  For instance working to save the whale, increase recycling, stop wood chipping…are good causes… but they do nothing to move us towards a sustainable society, because that requires transition from consumer-capitalist society, and more recycling and forest-saving does not contribute to that.  The best use of our scarce energies is to work within these light green campaigns and movements to try to spread the more radical global vision to ore people.

–       Change will be rapid when it comes. The problems in consumer-capitalist society are intensifying.  If we do achieve transition it will be via rapidly increasing discontent with the failure of the present society to provide.

–       The breakdown of consumer-capitalist society will force us  towards small, local economies whether we like it or not, to cooperate and to shift from high consumption. Local farms, jobs etc. will (have to) emerge as petroleum dwindles and transport and travel become too costly. 

–       It could be a very peaceful revolution…if we can get enough people to see the sense of moving to The Simpler Way.  The rich and the corporations will have no power if enough of us decide to ignore them and to build our own local systems.  The corporations and banks will probably soon be grappling with the breakdown of their systems and will not have the resources to block the initiatives people will be taking up in thousands of towns and suburbs.  They can’t run armies and secret police forces very well without lots of oil.

–       At this point in time our chances of a successful transition would seem to be very poor. Very few people have any idea that it is required, hardly anyone wants to even think about the need for transition to The Simpler Way, because it contradicts the most cherished values in modern Western Culture…and time is running out.  Despite the efforts of a few over 50 years to draw attention to these issues the mainstream still refuses to think about them. 

–       Not only is working together to build elements of the Simpler Way the

best effective purpose for people concerned about the planet to put their energy into, it provides the best possibility of maintaining morale and enthusiasm. This strategy enables us here and now to practise and enjoy elements of the post-revolutionary society.

An Outline of a  Practical Strategy.

Following are the steps we can start to take immediately, within our suburbs and especially in dying country towns, to start building the new local economies. ( It might take many years to get all these things going.)

Form a Community Development Collective.

A group must come together and form itself into a Community Development Collective (hereafter referred to as CDC.)  Ideally the CDC will eventually develop into a mechanism for the participatory self-government of the town or suburb, but at first it might involve only a handful of individuals seeking to do a few humble things.

Set up a community garden and workshop.

The  CDC’s initial goal is  to identify and organise some of the locality’s unused productive resources of skill, energy, experience and good will so that a few people can start to produce  for themselves some of the basic goods and services they need. The most promising first step is to establish a community garden and workshop, especially to involve low income receivers in the production of food and other items for their own use.

The CDC should then look for other areas in which further cooperative production to meet local needs could be organised.  A promising early possibility would be bread baking.  Once or twice a week a cooperative working bee might produce most of the bread etc. the group needs, again perhaps selling some to outsiders for cash.  Another early possibility would be the repair of furniture, bicycles and appliances.  The workshop could become a shop where surpluses are for sale.  Scavenging from the locality, especially on council waste collection days, will provide furniture, appliances, bicycle parts and toys to be repaired and materials  for use in the workshop.   Other possible areas of activity would be cooperative house repair and maintenance, nursery production, herbs, poultry, honey, preserving and bottling fruits and vegetables, toy making, making slippers, sandals, hats, bags and baskets, car repair and the “gleaning” of local surplus fruit from private back yards.

Later the CDC would explore somewhat more complicated fields in which it could organise productive activity, such as planting fast growing trees for fuel wood, aquaculture based on tanks, simple house building and repairing, insulating houses, recycling and planting “edible landscapes” on public land.

These activities would also provide important intangible benefits, such as the experience of community and worthwhile activity.  The involvement of local people who are not on low incomes would be important, especially gardeners, handymen and retired people.  Ideally the garden and workshop would become a lively community centre with information, recycling, meeting and leisure functions.  Specific times in the week should be set when all would try to gather at the site for the working bees, followed by a meal, discussions, entertainment and social activities.

Cooperatives would tally work time contributions and pay for these from later produce or income.  This in effect creates our own money, enabling economic activity among the poorest people who have little or no money.  This is the first step to an economy in which all participants can contribute time to many different productive ventures, earning the right to acquire the many different products our cooperatives and firms are producing, even though they might have no normal job or money. Some of the most viable CDC activities could in time become small firms run by a family or cooperative.

The huge significance of what we have done at this point could easily be overlooked.  We have established a radically new economy, one geared to need not profit, one that is cooperative and caring, independent of market forces, and under our own local participatory social control.  We now have the power to set up the enterprises we need, provide jobs and livelihoods, decide what will be invested in and developed, identify and fix local problems such as unemployment, and lend or give wealth and capital, for instance to organise working bees to build a shed for the new beekeeper.  Our enterprises might be nowhere near as “efficient” or dollar-cheap as those the corporations can provide, but this is not important; what matters is that we can provide for ourselves, securely.

The significance of this step is immense.  We have ceased to make reforms within the old society, we have started to establish a new economy to replace the old one.

Connect with the normal/old economy — stimulating the town’s internal economy. 

The next step must be to enable people in this new sector to trade with the normal/old firms that exist within the locality. Right from the start we can sell small amounts of our produce to people in the town, (which also gives us a great opportunity to explain the project.)  But more importantly the CDC must find out what things the new sector as a whole can start providing to some of the old sector firms in the town. For instance in the case of restaurants the answer is vegetables from the CDC’s cooperative garden.

We would not set up firms that compete with the existing small firms in the town.  There is no net benefit in us setting up a bakery that wins all the scarce bread sales opportunities and therefore just puts people in the existing bakery out of work.  We would compete against the supermarket where we could, because our goal is to replace its imports.   Our focus must be on creating sales and jobs in a new economy involving those people previously excluded from economic activity. However this will not be possible unless the CDC finds items it can sell to the old firms or to people in the town.

It is in the interests of the old firms to join us enthusiastically, because this will enable them to increase their sales and their real incomes.  They will be able to start selling to that large group of people previously not involved in much economic activity (e.g., because they were unemployed.)

Organise town working bees. 

The development of the garden and workshop would have taken place through cooperative working bees.  Before long the CDC should organise voluntary neighbourhood or town working bees, perhaps occasional at first but eventually occurring at set times aimed at developing the locality in ways that will make it more sustainable, e.g., planting fruit and nut trees in local parks, or building simple premises for new little firms.  These activities can have powerful awareness raising effects within the town.

Organise committees

These research, monitor, organise, e.g., how to grow various things well, raise poultry and fish, graft fruit trees, run good little firms, buy in bulk, deal with water, wastes, liase with council, organise our financial affairs, provide for our self-education (e.g., on global affairs), monitor the quality of life, cohesion, and problems.

Start developing commons

…throughout the neighbourhood, such as sheds, tools, clay pits, patches for herbs, bamboo, fruit trees and timber.  The working bees get the jobs done.

Organise market day

This would be organised mainly to sell CDC produce and products, and so that many people who do not operate firms or work full time for wages can gain income by selling items they produce in small volume through home gardens, craft activity or family produce.

Later start working on replacing imports to the town or suburb. 

The proportion of the town or suburb’s consumption that is met by imported goods is typically very high.  When goods are produced somewhere else and imported this means that the jobs that were involved in their production are not located in the town, and it means that money is flowing out of the town.  The CDC should explore what items the town is most likely to be able to start producing to replace imports.  Food is an obvious item.  Other possibilities are fire wood, and house insulation as a replacement for imported energy, timber from woodlots, earth for building, and entertainment (concerts, plays, picnics, talks, festivals.)

Work on reducing the need for money in the first place.

The CDC must constantly focus attention on the importance of living simply, making things ourselves, home gardening, repairing, sharing and re-using.  The fewer goods people consume the less that the town will have to import or provide.  The more simple their demands are the more likely that these can be met from local resources. The more we do without or make for ourselves the less money we need to earn in order to buy things.   Every dollar we can cut from our expenditure the less the town needs to produce for export.

The CDC should develop craft groups to increase home production.  It could organise classes, skill sharing and display days for gardening, pottery, basket making, woodwork, cooking, sewing, preserving, sandal making, weaving, leatherwork, blacksmithing, etc.  It would list skilled people willing to give advice or run classes.  It would also list sources of materials, especially those free from the commons such as bamboo clumps, reed  beds and clay pits.  The CDC could develop recipes for nutritious but cheap meals mainly using plants (and weeds) that grow well locally.  It would run field days and visits, and bring in experts, to increase our knowledge and skills.

Leisure, entertainment, celebrations, festivals and culture.  

One of the committees within the CDC should focus on the possibilities for providing local entertainment, especially including regular concerts, dances, visiting artists, drama groups, craft and produce shows, art galleries, picnic days, celebrations, rituals and festivals.  We would organise our own news services, such as occasional bulleltins gleaning material from global sources on sustainability and quality of life themes.  Eventually the main news media will be local radio stations.

Form a town bank (or credit union) and business incubator

This creates the power to set up the kinds of firms the town needs.  For example we can lend capital, and organise working bee labour to develop premises for the boot repairer, whether or not it is profitable.  We would debate and vote on the bank’s rules and elect our own board.  The business incubator helps new firms to get going.  Both institutions assist old firms in the town that are failing (as oil scarcity hits transport and imported goods) to shift to production of needed items.  Thus we would eventually take control over the town’s economic development, eliminating unemployment and creating the firms we need, and ensuring that everyone has a secure livelihood and a valued contribution.

Develop collective spirit

Emphasise cooperation, sharing, helping, solidarity, feeling of mutual support and security. Synergism multiplies good effects and brings out the best in all. (Competitive individualism brings out the worst.)  This is no threat to individual freedoms – we just need to make the good of all the top priority.

The  research and educational functions of the CDC

The CDC must constantly study the local situation, working out what needs we have, what resources we have, and how to organise better ways.  The most important functions for the CDC are to do with the education of people within the wider locality.  After all the main point of the exercise is to bring people to understand the need for and the rewards offered by the new ways.  All our activities such as working bees and market days provide opportunities for increasing awareness within the surrounding region.

Above all the goal must be to help people understand a) that there has to be vast and radical system change; a society based on affluence, growth, competition and market forces cannot solve our problems, and b) the Simpler Way defuses the problems while liberating us for a much higher quality of life.  We in the CDC must clearly understand that the point of the project is not just securing comfortable “downshifted” lifestyles for ourselves within a society that remains a part of consumer capitalist society.

In other words it is important that the main goal of the CDC is changing the consciousness of the locality, so that we can move from implementing reforms within consumer society to replacing it with radically different institutions and ways.

Transition Conclusions.

If we do make it to a sustainable and just world order then the transition will have been begun by tiny groups of people who at some point in time have taken on this task of working out how they could start to move their towns and suburbs towards being highly self-sufficient and cooperative local economies.  Governments cannot do it.  Only the people of the town can learn their way to the procedures that work for them.  Those ways cannot work unless all are energetic, conscientious citizens keen to live The Simpler Way.

The approach outlined is positive and immediate. It is not about destroying before we can start to build.  It enables living in and enjoying the new ways, to some extent, here and now, long before the old system has been transcended.  There is nothing to stop us starting this work immediately.  Above all, given our global situation, what other action strategy makes as much sense?  Is any other more likely to get us to The Simpler Way?

May 16, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim | Leave a comment

Gecikmiş Bir Anneler Günü Kutlaması – Gary Smith

Bugün dünyanın her yerindeki anneleri – bizi doğuran kadınları ve bize toplumun dürüst üyeleri olmamızı öğreten kadınları onore ediyoruz. Çoğumuzun annelerimizle ve  çocukluğumuzla  ilgili güzel anıları var, saçlarımızın bizi teskin eder şekilde okşanması, hasta olup da yatakta yattığımız o zamanlar ve annelerimizin sırf bizim için pişirdiği nice yemek… hepsi aklımızda. 

Ama dünyanın her yerinde milyarlarca anne var ki onlar anneler gününü kutlamıyorlar. Aslında bu anneler Anneler Günü’nde yas tutuyorlar. Anneler günü onlara kendilerinden neyin çalındığını hatırlatıyor. Sözünü ettiğim anneler; yemek, giysi, evcil hayvan üreticiliği, eğlence sektörü ve laboratuarlardaki deneylerde kullanılan milyarlarca anne hayvan; bu hayvanlar yavrularının nerede olduğunu bilmiyor, hayattalar mı onu da bilmiyorlar.

Süt sığırlarının danaları her sene onlardan alınıyor. Çoğu ineğin kısacık ömrü içerisinde beş ya da altı yavrusu oluyor. Dişiler anneleri gibi korkunç bir kadere mahkûm oluyor, erkek yavrular ise küçücük bölmelerde kısacık hayatlar sürüyor ve sonunda dana eti olmaları için öldürülüyorlar.

Tavukların civcivleri onlardan alınıyor. Erkek civcivler canlı canlı  gömülüyor ya da plastik çöp tenekelerinde boğularak ölüyorlar. Onların hayatlarının insanlar için hiç bir anlamı yok. Ama anneleri için onlar hiç anlamsız değiller.

Evcil köpek yavrusu yetiştirme merkezleri yas tutan annelerle dolu. Bu hayvanlar yavrulama makineleri olmak için esir edilmişler, tek kıymetleri  sürekli yavru köpek üretmek.

Dirikesim endüstrisi de yas tutan annelerle dolu. İster laboratuarlar için yetiştirilsin, isterse daha yavruyken doğada annelerinden alınmış olsun;  beagle, primat, fare, sıçan, kedi bütün anneler yas tutuyor.

Yarış atları da taylarını özlüyorlar. Yabandaki filler sirkler ve hayvanat bahçelerinde sergilenmek için kendilerinden çalınan yavruları için yas tutuyorlar. Kaplanlar ve aslanlar, yunuslar, tazılar, bu hayvanların hepsi yavrularını insanların eğlence sektörü adına kaybettikleri için yas tutuyorlar.

İnekler, koyunlar, ipekböcekleri..hepsi moda adına kaybettikleri yavruları için yas tutuyor.

Bu yüzden annelerimizi hayatlarımıza getirdikleri neşe ve kıvanç için onore ederken aynı zamanda insanın damak tadı, geleneği ve keyfi için yavruları esir edilen, işkence gören ve nihayetinde  öldürülen milyarlarca anne için de acı çekiyor ve yas tutuyoruz.

Eğer bugün gerçekten anneler gününü kutlamak istiyorsanız, vegan olarak yaşamayı seçin.  Annelerinizi milyarlarca hayvanı ve onların yavrularını onore ederek onurlandırın. Vegan olmak hem bugün hem her gün acı çekip yas tutan bütün anneleri onaylar ve destekler.

Çeviri: CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/05/11/gecikmis-bir-anneler-gunu-kutlamasi/

May 16, 2011 Posted by | kadın ve doğa / ekofeminizm, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

The Case Against Immigration Controls – Teresa Hayter

Illustration of an immigrant wanting to cross a border

 It is now considered axiomatic that states should have the right to stop people entering their territories, but it was not always so. It was not until the beginning of the twentieth century that immigration controls were introduced.

Previously nation states had at times expelled people whom they considered undesirable, but they had not attempted to prevent immigration. Britain, for example, expelled all Jews in the thirteenth century, but it was not until 1905 that it adopted laws to keep them out in the first place.

Failure of the Declaration of Human Rights

The growth of the culture of human rights has so far failed to assert the right of people to chose where they wish to live, except within the states whose nationality they are born with, or have obtained. Thus the United Nations’ Universal Declaration of Human Rights, adopted in 1948, asserts in its Article 13-1 that “Everyone has the right to freedom of movement and residence within the borders of each state,” which means the state in which they are officially allowed to reside. Therefore if, for example, people wish to leave an area of high unemployment and look for work where there is plenty of it, the authorities are not supposed to interfere with this wish provided it is within the boundaries of their “own” country. When, as in the Soviet Union and China, governments prevented their citizens from moving to particular areas within the country, this was considered an example of the repressive nature of these states, and widely condemned.

The Universal Declaration also states, under Article 13-2, that “Everyone has the right to leave any country, including his own, and to return to his country.” When the Soviet Union, East Germany and other states in eastern Europe prevented their citizens from leaving their countries, sometimes by arresting and even shooting them, and sometimes by building high fences and walls, perhaps reinforced with razor wire, this, again, was rightly considered shocking.

Less however is said about the walls, fences, razor wire, armed guards and other repressive devices which are supposed to stop people entering rather than leaving territories. The Universal Declaration of Human Rights has nothing to say about the right of people, who are supposed to be free to leave their own countries, to enter another. In a period when the powers of nation states are being undermined by the the forces of globalisation, states nevertheless cling tenaciously to one of their last prerogatives: the right to select which foreigners they will admit, and which they will try not to admit.

The Introduction of Immigration Controls

Historically states have needed immigration to expand their economies. In the early years of European empire, labour was obtained by varying degrees of force and compulsion. After the Second World War, in the period of reconstruction and boom, most European countries actively engaged in the recruitment of workers from abroad, first from other European countries and then from their former colonies, from North Africa, South Asia and the Caribbean, and from Turkey. But by the early 1970s, with recession and growing unemployment, the European countries which had previously imported labour had all set up controls to stop further migration for work. Legal immigration for employment largely ended. The apparatus of controls to stop people entering Europe and other rich areas without permission grew.

By the late 1990s some governments were also increasing their efforts to deport the people who had already come. In France, for example, people who had had more or less automatically renewable ten-year residence permits suddenly found that their permits were not renewed, or were given one-year permits, which meant they had either to go underground and work illegally, or leave the country in which they had lived for many years. They organised themselves as Sans papiers (undocumented people) to resist. In Britain, the government set targets for deportation, and began to increase random checks, arrests, detention and deportation of longterm British residents who had infringed some provision of the immigration laws. But as campaigners and visitors to Campsfield and other immigration prisons have discovered, in many cases those who were detained and deported had jobs, houses, wives and young children, and the latter might then lose their houses and become dependent on public funds for survival.

Undermining the Right to Asylum

One, at first legal, route for entry remained. The Universal Declaration of Human Rights, in Article 14, stated that: “Everyone has the right to seek and to enjoy in other countries asylum from persecution.” But, after objections by the British, the declaration did not give them the unqualified right to receive asylum, only to seek it. It is left to the recipient states to decide who they will or will not grant refugee status to, rather than, as would be logical and as was the practise in the nineteenth century, leaving it up to refugees themselves to decide, as they are best qualified to do, whether they need to flee. On the whole, during the Cold War, when people did succeed in leaving the Soviet Union and other east European states, they were accepted in the states they went to. Similarly, after the Cuban revolution, Cubans were allowed into the United States (but Haitians were not).

The 1951 Geneva Convention on Refugees and its 1967 Protocol incorporated the right to asylum; they also gave it a restrictive definition. A refugee is defined as: “Any person who owing to well founded fear of being persecuted for reasons of race, religion, nationality, membership of a particular social group or political opinion, is outside the country of his nationality and is unable, or owing to such fear, is unwilling to avail himself of the protection of that country.” Some governments, including the German and French, have restricted this further, saying that persecution must be by state agents in order for the applicant to qualify for asylum. And over the years states have accepted declining proportions of the number of people who claim asylum, though the claims themselves differ little. They assert that this is because the “asylum seekers” are not really fleeing persecution but are merely seeking to improve their economic situation. They have started to attack them, in Britain for example, as “bogus,” “abusive,” and “illegal” (as if a person could be “illegal”).

The authorities, rather than making it their task to examine fairly and objectively a person’s case for asylum (which itself is likely to be impossible), take on an adversarial role: immigration service officials see their role as, like prosecution lawyers, to find inconsistencies or inaccuracies in the accounts given by refugees of their reasons for fleeing, which they then say undermine the credibility of their claims. In one case in Britain, for example, a Zairean asylum seeker said in one interview that there was no window in the cell in which he had been imprisoned, and in another that there was in fact a small grille above the door to the cell; this was given as grounds for refusing his claim.(1) In another case Home Office officials gave as grounds for refusal their (incorrect) assertion that escape across
the Congo river was impossible because it was full of crocodiles.(2)

In a minority of cases these refusals are overturned at appeal. But the officials determining appeals are themselves appointed by the Home Office and are far from impartial. The process is arbitrary, a cruel farce. It is clearly influenced more by quotas and targets than by considerations of justice or truth. As a result governments turn down many asylum claims which nevertheless meet the criteria set by the international conventions to which they are signatories. They then claim, quite unjustifiably, that this is evidence that most asylum seekers are “bogus.” Asylum seekers come overwhelmingly from areas in which there are wars and severe political persecution. A few of those who, with exceptional enterprise and courage, make it to Europe and other rich areas and claim asylum may do so in order to improve their financial situation. But the reality is that nearly all asylum seekers, whatever their reasons for migrating, are highly educated and are often dissident members of the elite. Many take a large drop in their standard of living, losing jobs, houses and land as well as their families.

Smuggling as Last Resort

Having progressively undermined the right to receive asylum, governments are now attempting to make it harder for people to apply for it. They do this, above all, by imposing visa requirements on the nationals of what they call “refugee-producing” states, which of course means the states people are most likely to need to flee from. The requirement to obtain a visa means that refugees cannot travel legally to the country they wish to go to. Clearly they cannot apply for a passport to the authorities they are trying to escape from. Supposing they already have a passport, they could in theory go to a foreign embassy to apply for a visa, braving the security guards outside and the possibility they might be denounced by local employees inside. But if they then asked for a visa to apply for asylum, they would normally be quickly ejected; there is no such thing as a refugee visa. They could in theory apply for a visitor’s or student’s visa, but this would require documentary proofs and probably some funds, and would in any case constitute deception.

The usual course for refugees therefore became to buy false documents from agents. But this itself is becoming increasingly hard. Under various Carriers’ Acts, airways, ferries and other transport operators are now required to ensure that the passengers they carry have documents, and are fined if they allow them to travel without them. Governments spend large amounts of money on technology to enable carriers to become better at detecting false documents, and sometimes post their own agents at foreign airports to assist in this process. If they succeed, they hand refugees back to the authorities they are fleeing from. Refugees are therefore forced to resort to even more dangerous, clandestine methods of travel. They usually have to pay large sums of money to agents, to enable them to flee in the holds of ships, in the backs or even in the tyre casings of lorries, underneath trains and even aeroplanes, in often overcrowded and leaky boats. In the process they endure great suffering. Many thousands die each year, of suffocation or drowning. Governments then announce that they will clamp down on the illegal smuggling networks, for whose existence they are entirely responsible, and have the gall to proclaim their concern over the cruelty of the agents and traffickers organising the refugees’ escape.

Prisons for Refugees

The objective of governments is to reduce, by this and other means, the number of people seeking refuge in their countries. In Britain, for example, the Prime Minister Tony Blair set a target of halving the number of applications for asylum. This supposed that the applications were not related to the real needs of people to flee, but to the attractiveness of Britain as a place of refuge; the government said it was determined to take tough measures and not to be “a soft touch.” The government met its goal, mainly because it had set the target in relation to the month in which applications peaked, and because this peak had itself been almost entirely the consequence of the number of Iraqis fleeing the threat of US-British invasion.(3)

But governments appear to continue to believe that the way to reduce the number of refugees is not to refrain from creating the conditions which people flee from, but to make conditions harsher in the countries they are trying to flee to. They lock refugees up in prisons and detention centres, and they reduce them to destitution. Refugees are punished not for anything they have themselves done, but in the, probably largely mistaken, belief that their treatment will deter others who might follow in their footsteps. In the process governments flout a long list of human rights: the right not to be subjected to inhuman and degrading treatment, the right not to be arbitrarily arrested and imprisoned, the right to a fair trial by a properly constituted court, the right to family life, the right to work, among others. Amnesty International has said that Britain, for example, in its treatment of asylum seekers, violates article 5 of the European Convention on Human Rights, article 9 of the International Covenant on Civil and Political Rights, the UN Body of Principles for the Protection of All persons under Any Form of Detention or Imprisonment, and virtually all of the guidelines on detention of the United Nations High Commission for Refugees (UNHCR).

Immigration prisons now exist in all of the rich, or “developed,” countries to which refugees flee. The largest numbers in absolute terms are locked up in the USA. Australia, until recently, detained all those who applied for asylum. Britain was one of the first European countries to detain asylum seekers, and it remains the only west European country to do so without judicial supervision and without time limit. In theory the British government derives its right to detain asylum seekers and other migrants from its 1971 Immigration Act, which stated that they could be detained prior to removal. Although detention centres have been renamed removal centres, in practise only a small minority of those detained have had their cases finally dismissed and have removal directions. Some cannot be deported, for a variety of reasons, and therefore cannot legally be detained. Around ten per cent of those arriving at ports and claiming asylum, who are therefore not even technically “illegal immigrants,” are detained. The process is arbitrary, and has to do with filling the available spaces in detention centres and prisons; the decisions are made by junior immigration officials, who have to give only general reasons, such as “we believe that the person is likely to abscond;” one of them, asked by the author what evidence he had for this belief, merely replied “we are not a court of law.”

The numbers detained under immigration laws have increased from 250 at any one time to over 2,500 now. Some are detained in ordinary criminal prisons, subjected to prison procedures, sometimes locked in their cells for 23 hours a day, occasionally locked up with convicted prisoners. Others are detained in centres designated for immigration purposes, some of which were previously prisons and still have prison regimes, surrounded by high fences and razor wire. Most are run for profit by private security firms such as Group 4, whose guards, detainees tell us, are blatantly racist. Worse, the Labour government now imprisons children. This practise is not new, but previously the government admitted it was not legal, merely detaining thirteen-year-olds on the basis of travel documents which gave their age as thirty, and refusing to believe evidence to the contrary. It now systematically imprisons whole families, including young children, babies and pregnant women, sometimes for months at a time.(4)

Denied Social Rights

To varying degrees and in different ways, most European countries now also deliberately reduce asylum seekers who are not locked up to destitution. In most countries they are not allowed to work. Increasingly they are denied access to minimal public support, including in some cases health services. In some countries, public financial support and accommodation is denied to those who have had their claims rejected but who may still be pursuing legal avenues to avoid deportation, or who cannot be deported (because they have no papers, because conditions in their countries are recognised to be unsafe, or because transport to their areas does not exist). In France public support, of a limited nature, is available only after a claim for asylum has been lodged, which may take months.

In Britain it is not available to those who are deemed not to have claimed asylum immediately on arrival (which in effect means that two-thirds of new asylum seekers are made destitute), and to socalled “failed asylum seekers.” Although the courts have partially condemned this measure as inhuman and degrading treatment, and individuals can apply to have the decision reversed, many thousands of people, many of whom subsequently get refugee status, are currently living in various degrees of destitution with neither the right to work nor the right to receive any form of state support. The denial of public support to “failed asylum seekers” has now been extended to families; the intention (defeated after protests by social work trade unionists among others) was that this would mean that their children would be taken away from them and put into state “care.” The support which is available to others has been progressively whittled away. Asylum seekers in Britain now receive some two-thirds of the sum considered to be the minimum subsistence level for the rest of the population. They are dispersed away from their communities, lawyers and sometimes families to one “no choice” offer of accommodation, often in sub-standard housing including condemned public housing estates, where they are isolated and vulnerable to racist attacks, to the extent that some of them fear to go out.

Increased Surveillance

Immigration controls thus give rise to some of the worst abuses of human rights in Western societies. Asylum seekers suffer mistreatment of a sort to which the rest of the population is not, so far, subjected. But the abuses threaten to spread to the rest of the population, and some have talked of a creeping “fascisisation” of European countries as a result of their increasingly desperate attempts to stop people entering Europe. Denial of benefits to certain categories of people could spread to the unemployed and others considered undesirable. Police surveillance and random checks of immigration status can affect long-term residents who look “foreign.” In Britain, where politicians and others pride themselves on the long tradition of absence of the obligation to carry identity papers, many immigrants nevertheless already find it prudent to carry their papers around with them. Asylum seekers have been issued with “smart cards” which carry their photograph, finger-prints, and a statement on whether or not they are allowed to work. And finally, the government has decided that identity cards themselves are to be introduced, and made obligatory at first for foreigners.

Especially since 11 September 2001, the issues of immigration and terrorism are becoming blurred. In Britain, under an Anti-Terrorism, Crime and Security Act, indefinite detention in high security prisons has been introduced for foreigners “suspected” of terrorism, some of whom are refugees and therefore cannot be deported; in an even harsher version of what asylum seekers already suffer, they are subjected to judicial procedures which are a mockery of justice, much of them held in private and in which neither the defendants nor their lawyers have the right to hear what they are being accused of. An earlier Act, introduced in 2000, made it a criminal offence to belong to or support certain “terrorist” organisations. This means for example that Kurdish refugees from Turkey have to choose whether they wish to be prosecuted if they say they are members of the Kurdistan Workers Party (PKK), or fail to obtain refugee status if they do not. Their British supporters have also been prosecuted, and the act has been used against protestors against, among other things, the arms trade and against the invasion of Iraq.

Recruiting and Rejecting

Curiously, the escalation in the repressive apparatus of immigration controls, and the attempt to keep foreigners out, takes place at a time when European populations are declining, or forecast to decline. These declines, the ageing of the population, and the worsening ratios of working to non-working populations, are expected to cause serious economic and social problems in most European countries. The United Nations Population Division has estimated that to maintain existing ratios of young to old people, European countries would need extra immigration of several million people per year. Their governments usually accept that more, rather than less immigration is needed if their economies are to prosper. Most of them are now back in the business of recruiting foreign workers, especially skilled workers in trades such as computing and health services where there are obvious skills shortages, but also unskilled workers, mainly in sectors and jobs in which long-term residents are unavailable or unwilling to work and which cannot be transferred abroad, such as agriculture, catering, cleaning and some building work. In Britain the issue of work permits to employers, enabling them to recruit workers from abroad for specific jobs, nearly doubled between 1998 and 2002. In Germany and elsewhere there are government programmes to recruit computer specialists.

It is at first hard to understand why governments are thus recruiting and encouraging foreign workers, and at the same time redoubling their efforts to keep foreigners out; for example they recruit nurses in Zimbabwe and the Philippines, and imprison nurses who come on their own initiative to seek asylum. The explanation appears to be that they want to control, or “manage,” migration flows: to select desired migrants and reject others. But this too requires explanation. Some supporters of the free market argue, with a consistency which is absent elsewhere, that the movement of labour should be free in the same way as the movement of capital and goods is in theory supposed to be free. They do not agree that governments should determine the availability of labour to employers or attempt to set quotas according to some estimate of the needs of the economy, and believe recruitment decisions should be left to employers.

Insecurity and Exploitation

Some liberal economists also argue that, like free trade, the free movement of labour across borders as well as within countries would greatly increase prosperity; not only for the migrants themselves but also in the countries the workers migrate to and in those they migrate from, and in the world as a whole. Right-wing media such as the Wall Street Journal and the London Economist have long argued, to varying degrees, the case for the free movement of labour. Employers in the United States in particular have called for it, for the obvious reason that it would suit them to have easier access to the reserves of cheap labour that exist outside the rich countries. There is much evidence, now supported for example by recent research by the British Home Office, that immigrants make large contributions both to economic growth and to public finances, since they are mostly young, fit and educated at others’ expense.(5) Most, if they are legally permitted to and sometimes if they are not, are willing to work for long hours and in poor conditions for jobs which do not require their qualifications. Even the eugenicist Oxford professor David Coleman, main researcher for the anti-immigration lobby Migration Watch, has to admit that immigration increases income per head for the native population; he merely argues that it doesn’t do it as much as the government claims it does, and says the real problem is the threat to “social cohesion” and “British identity,” whatever that may mean.

There is one possible economic rationale for immigration controls, which is that their existence makes immigrant workers precarious, and therefore more exploitable and “flexible,” as the official euphemism has it. Most western economies, and especially the United States, are highly dependent on super-exploited immigrant workers, many millions of whom have no legal immigration status. None of the rich industrial countries of the West have signed up to the United Nations’ International Convention on the Protection of the Rights of All Migrant Workers and Members of Their Families, whose intention is to guarantee some minimum protections for migrant workers, including the prevention of inhumane working and living conditions, equal access to social services and the right to participate in trade unions, so as to ensure that migrants have equality of treatment and the same working conditions as the nationals of the countries they are working in.

Governments’ attitude to illegal working appears to be entirely negative and punitive, designed only to detect and repress it. In most cases the proposals for more government-permitted immigration are that the new workers will be admitted on short-term contracts, tied to particular employers and jobs (in Britain and some other European countries this represents a radical departure from previous labour-importing policies). Whether they are working “illegally” or on legal, but temporary, contracts, the workers are extremely vulnerable. They can be employed in exploitative conditions, at the mercy of employers, and denied basic employment rights. If they make an attempt to improve their situation, for example by joining a trade union, or to obtain redress against employers who fail to pay them the agreed amount (or at all), sexually harass them or in other ways mistreat them, they can be sacked.

In the case of the so-called “legal” workers, this will mean leaving the country or going underground. Even if they have been working entirely “legally” for many years in professional jobs, they are easy to get rid of: For example in Oxford large numbers of Filipina nurses have had their contracts suddenly, after many years, terminated, as a result, their union representatives say, of an increased supply of “local” nurses. Contract workers in the BMW Cowley factory, now an increasing proportion of the workforce and also increasingly migrants, were sacked with no notice and no redundancy payments in 2009. So-called “illegal” workers are of course in an even worse situation; the police and immigration authorities may be called in, quite often by their employers, and they may then be detained and deported. In Britain New Labour has created the new “serious criminal offence” of having false papers; those caught receive a oneyear prison sentence, followed by deportation and/or an indefinite period in immigration detention.(6)

Left-Wing Support of Migration Controls

We are told (for example by Polly Toynbee in The Guardian) that immigration may benefit the rich, who get cheap nannies and nice restaurants, but damages the interests of the working class, whose wages and conditions the immigrants may undercut. Trade unions themselves have a shameful history of calling for immigration controls, especially at the end of the nineteenth century. Others, such as left-wing alliance Respect in Britain, have an even more shameful record of refusing to call for the abolition of immigration controls on the grounds that this might “put people off” (i.e. the white working class?). However trade unions and their members, even in the United States and Britain, are increasingly coming round to the view that the way to protect their interests is not to call for more controls, but equal rights for all workers. In the recent round of unofficial strikes in Britain, the media gleefully printed pictures of workers holding up banners saying “British jobs for British workers,” but they failed to report that many of the activists were completely opposed to such xenophobia, and in particular attempts by the British National Party (BNP) to infiltrate the strikes. One worker, who was reported in media as saying that “they could not work alongside” the foreign workers, actually was complaining about the employers’ policy of keeping them apart, so that they could not organize together to demand the respect of local agreements on wages and conditions.

Immigration controls are used, quite deliberately, by governments and employers to divide and weaken the working class, and to help to create scapegoats to distract attention from their own failure to permit decent wages, employment and housing, and to facilitate the current massive increases in inequality and brazen wealth of the elite. In France the Sans papiers argue that other workers should support them not as any form of charity, but in their own interests. They say that the precariousness created by immigration controls is a deliberate policy of neo-liberal governments, designed to ensure that immigrants provide a model of flexibilisation and “precarisation” which can be spread throughout the sectors in which they work and eventually to the economy as a whole.

But it is not clear that the policy benefits the economy, and employers, as much as allowing free entry to workers from abroad would. It also does not adequately explain why governments are apparently so anxious to crack down on “illegal” immigrants, who are the ultimately exploitable workforce, and “illegal” working, and to increase the rate of deportations and deter asylum seekers. The explanation is almost certainly that governments’ attempts to prevent the entry of asylum seekers and other clandestine migrants have more to do with electoral than with economic considerations. Governments claim that the way to defeat the growth of the far right in Europe is to adopt their policies. They apparently believe they must demonstrate that they are being “tough”: that they are adopting progressively more vicious measures to deter asylum seekers and others who might come into the country (to do the dirty and dangerous jobs which employers cannot find locals to do), and that they are doing their utmost to keep them out, or to evict them if they nevertheless succeed in getting past immigration controls.

Appeasing the Racists

Ultimately, the inescapable conclusion is that immigration controls, and government repression of migrants and refugees, are explicable only by racism, or at least by attempts to appease the racists. Immigration controls certainly have their origins in racism. In Britain for example they were first introduced in 1905 as a result of agitation by racist and extreme right-wing organisations, at this time against Jewish refugees.(7) Similarly, when controls were introduced in 1962 to stop immigration, this time, for the first time, from the former British empire, their introduction again followed agitation by racist and neo-fascist organisations. Up to 1962, all mainstream politicians had proclaimed that the principle of free movement within the former British empire would never be abandoned. Government reports had found no reason for immigration controls other than the supposed “non-assimilability” of the new immigrants. The covert aim of the 1962 Commonwealth Immigrants Act was to stop “coloured” immigration; since the economy still required an expanding labour supply, the legislation was framed so as to exclude Irish workers from controls and, it was hoped, let in white British subjects from the “old” Commonwealth while excluding black ones from the “new” Commonwealth.(8)

Politicians constantly reiterate that the way to deal with racism is to demonstrate to the racists that their concerns are being met. However, immigration controls do not appease the racists – they merely legitimate racism. And they also embolden the racists to demand more. When politicians lament the recent increase in racism, they fail to acknowledge that it is precisely their own actions, including their constant complaints about the supposed “abuses” committed by “bogus” asylum seekers, that explain the rise in racism after a period when it had been in decline. Their actions and their words feed the parts of the media whose political agenda it has long been to stir up racism; these media use information, and phrases, which are often clearly derived from government sources. Governments only very rarely attempt to counter the lies propagated by the media and others, or give information which might correct the distortions and misinformation.

As a consequence, people believe, for example, that the number of immigrants and asylum seekers is far higher than it actually is. They fail to realise that asylum seekers, who have become the new object of race hate campaigns and violence, actually constitute an insignificant proportion both of the total number of  refugees in the world as a whole, and of the number of other people entering Europe. In Britain in 2002, for example, the peak year for asylum seekers arriving in Britain, there were 100 times more visitors, 18 times more returning British citizens, 4 times more new foreign students, and 3 times more foreigners given official permission to work. Since then the number of asylum seekers has declined; the government boasts that it is because of its “stronger borders,” but it is mainly because of a decline in the number of Iraqi refugees, and perhaps also because many people have decided it is better to go underground than risk getting locked up for being a refugee. It remains hard to understand why governments appear so concerned to reduce the numbers of asylum seekers, rather than of anybody else, unless their purpose is simply to appease the racists and in this way, they hope, win votes.

Equal Rights – Everywhere!

Immigration controls are inherently racist. Any scheme which tried to make them “fair” or non-racist must fail. Even if they did not discriminate, as they now do, against black people, east European Roma, the poor and anybody else who are subject to the current manifestations of prejudice, they would still discriminate against foreigners and outsiders in general. Those who demand tougher controls talk about “our” culture, whatever that may be, being swamped. Every country in the world, except perhaps in East Africa where human beings may have first evolved, is the product of successive waves of immigration. There are few places where there is any such thing as a pure, “native” culture. European culture, for example, if such a thing exists, is arguably under much greater threat from the influence of the United States, whose citizens have little difficulty in entering Europe, and from its own home-grown consumer excesses, than it is from people who might come from anywhere else. Moreover “non-racist” immigration controls, even if these were conceptually possible, would be pointless, since racism is the main reason for their existence. On the contrary, one of the very best ways to undermine the arguments of the racists would be to abolish immigration controls.

For the abolition of immigration controls to make sense, those who migrate must have the same rights as the residents of the places they migrate to. Immigrants need to have not only the right to work, but all the gains for the working class that exist in the countries they migrate to, including protection against unfair dismissal, the right to join and organise in trade unions, the right to leave their job and look for another one, the right to receive unemployment and sickness benefits and holiday pay, in the same way as everybody else. They should have full public rights, and they should of course have full access to social provision, including health provision and education for their children.

Immigrant workers do not usually take the jobs that might otherwise be available to existing residents and immigration does not usually lead to any worsening of wages and conditions in the countries they go to (on the contrary there is much evidence that it increases prosperity for all by enabling economies to expand and industries to survive). Nevertheless if there was any threat to the wages and conditions of the existing workforce, it would come from the fact that migrants, if they have no or few rights, can be forced to work in bad conditions and for low wages and cannot fight for improvements without risking deportation. They can come to constitute an enslaved underclass, which employers may hope not only to exploit directly, but to use as a means of weakening the position of all workers. The way to prevent any possibility of this happening is for trade unions, and all of us, to argue for full citizenship rights for all workers and residents, regardless of their nationality or how long they have lived in the country. This was more or less the situation, before 1962, of citizens of the UK and colonies who migrated to Britain; it accounts for their political strength, their militancy in their workplaces and their higher than average trade union membership. It is, with limitations, the situation of citizens of the European Union who migrate from one EU country to another. It is also of course the situation of United States citizens who migrate between states in the US federation. And it is the situation of people who migrate from one local authority to another within states, and receive the level of public services prevalent in the area they move to.

Free Migration is Possible

There are many who say that the abolition of immigration controls is politically impossible in a world in which there are severe international inequalities. But the argument that, without controls, there would be “floods” of migrants who would overwhelm the rich countries some of them go to is little more than scaremongering. The fact that there are huge international inequalities in material wealth does not mean that, as neo-classical economists might predict, there would be mass movements of people throughout the world until material conditions and wages equalised. It is true that if there were no controls there would probably be more migration, since the dangers and cost of migrating would be less; how much more is impossible to estimate. Immigration controls, however much money is poured into them and however much the abuses of human rights involved in their enforcement escalate, do not work well; if for example, after years of expensive and painful legal processes, asylum seekers finally have their application refused, governments often find it impossible to deport them; and with each new, and more vicious, advance in the apparatus of repression, people are forced to find new, braver and more ingenious ways of circumventing it. It might be better if more people migrated to countries where there are more jobs, wealth and available land.

But most people require powerful reasons to migrate; in normal circumstances they are reluctant to leave their countries, families and cultures. When free movement was allowed in the European Union, some feared there would be mass migration from the poorer to the richer areas; the migration did not happen, to the chagrin of the proponents of flexible labour markets. The great desire of many who do migrate is to return to their own countries, when they have saved enough money, or if conditions there improve. Immigration controls mean that they are less likely to do so, because they cannot contemplate the struggle of crossing borders again if they find they need to.

In addition, when people migrate from choice, they normally do so because there are jobs to migrate to. For example, when subjects of the former British empire were allowed to enter, settle and work in Britain without immigration controls, and had the same rights as British subjects born in Britain, as was the case until 1962, migration correlated almost exactly with employment opportunities; when job vacancies increased, more people came from South Asia and the Caribbean, and when they declined, fewer did so. Especially for the migrants from South Asia, the pattern was that families sent their young men to do a stint in hard jobs in the factories of northern Britain and then return, perhaps to be replaced by a younger member of the family. When the threat of immigration controls became real, there was for the first time a surge in immigration which did not correlate with job opportunities, to beat the ban; well over half the Indians and about three-quarters of the Pakistanis who arrived in Britain before controls did so in the 18-month period preceding their introduction; after controls were introduced, immigrants could no longer come and go, and were forced to bring their families and settle in Britain; by 1967 90 per cent of all Commonwealth immigrants were “dependants.” Similarly, there is evidence that the harder the US government makes it to brave the razor wire and other obstacles to cross the border into the USA, the more Mexican immigrants find themselves forced to make the hard decision to settle in the USA, and give up hopes of return. Finally, if people are extremely poor, they cannot raise the money to migrate, except perhaps to neighbouring countries or into cities; this will, sadly, be the case for the vast majority of so-called “climate refugees.” And people do not or cannot undertake the risks and expense and painful separations of migration, in order to live in squalor off public funds.

It is of course the case that too many people are forced to flee, if they have the means to do so. People should be free to migrate if they wish to, but they should not be forced to migrate. Supposing the governments of the rich countries were in reality concerned by the problem of forced migration, there would be more humane, and probably more sustainable and effective, ways to reduce it than by casting around for yet more brutal ways of enforcing immigration controls. Governments themselves often bear direct responsibility, and are nearly always partly responsible, for creating the conditions from which people flee. There is much that they could do, and above all not do: they could refrain from supporting and arming repressive regimes or the opposition to more progressive regimes; they could, as a minimum, not supply weapons to the participants in wars and civil conflicts; and they could cease to invade other countries. They could refrain from exploiting the peoples and resources of Third World countries; thus, for example, the conflict in East Congo, in which millions have died, and which has forced many thousands to migrate if they can, was fed by the rapacity of western corporations, which arm and finance the militias who supply them with the resources they want, especially coltrane. When the West’s corporations or its agencies the World Bank and the International Monetary Fund engage in projects which displace people or pollute their land, or impose policies which impoverish them and create unemployment, people who are made destitute or landless are unlikely themselves to have the resources to migrate, but the situation may feed war, conflict and repression which force those who can to migrate.(9)

The increases in asylum seekers in Britain, for example, in the last few years were overwhelmingly from four countries bombed and/or invaded by the West: Somalia, former Yugoslavia, Afghanistan and Iraq. In particular, while there was a steady trickle of refugees from Iraq under the Saddam regime and in the years of economic sanctions, there was a surge in numbers in response to the threat of US/British invasion. Others, for example from Angola, Mozambique, Chile, have fled from proxy forces of the West, which systematically attempts to destroy any government which might be attracted to socialism, or just carry out reforms, such as land reform, nationalisation, or any redistribution of wealth from the rich, foreign or local. The destruction of the Soviet Union and the triumphalism and excesses of neo-liberalism in the USSR and East European countries have created more refugees, some of them, for example, medical professionals who are no longer being paid.

It should be an elementary principle that human beings have the right to decide freely for themselves where they wish to live and work. Having made that decision, they should not be condemned to be second-class citizens and to virtual enslavement in exploitative conditions, divided from the rest of the population. They should have exactly the same rights as all other residents of the place they have chosen to live in. Immigration controls serve no purpose other than to make many thousands of innocent people suffer, build an escalating apparatus of repression, undermine the human rights of all of us, divide and weaken the working class, and feed racism. They should go – like slavery, apartheid, and other horrors in their time.
NOTES
1.  Asylum Aid, Adding Insult to Injury: Experiences of Zairean Refugees in England (London: Asylum Aid, 1995).
2.  Ibid.
3.  Most of the figures in this article are taken from the British Home Office, Statistical Bulletins.
4.  See for example Bail for Immigration Detainees, Pregnant Asylum Seekers and Their Babies in Detention (London: The Maternity Alliance, Bail for Immigration Detainees and London Detainee Support Group, 2003) as well as many other sources.
5.  Ceri Gott et al. (London: Home Office Research Directorate, 2001 and 2002).
6.  See for example campaigns by No Borders groups, especially in London, and by CAIC (Campaign Against Immigration Controls) and No One Is Illegal. See also Hsiao-Hung Pai, Chinese Whispers: The True Story Behind Britain’s Hidden Army of Labour (London: Penguin, 2008); Rahila Gupta, Enslaved: The New British Slavery (London: Portobello Books, 2007). Gupta, after interviewing a number of migrant workers, concludes that the one thing that would free them from effective slavery would be the removal of the threat of deportation, in other words “open borders.”
7.  See for example Steve Cohen, Standing on the Shoulders of Fascism: From Immigration Controls to the Strong State (Stoke on Trent: Trentham Books, 2006)
8.  I. R. G. Spencer, British Immigration Policy Since 1939: The Making of Multi-Racial Britain (London: Routledge, 1997).
9.  See for example Teresa Hayter, The Creation of World Poverty (London: Pluto Press, 1992).

Editorial Comment 

Published in Communalism #2 May 2010

Illustration by Trond Ivar Hansen 

http://new-compass.net/articles/case-against-immigration-controls

May 16, 2011 Posted by | sistem karsitligi, somuru / tahakkum, sınırlara hayır | Leave a comment

Left Biocentrism: Fostering New Earth Values and Social Justice for the World’s Peoples – David Orton

Book Proposal
Provisional Title
Left Biocentrism:
Fostering New Earth Values and Social Justice for the World’s Peoples
By David Orton              
       
Rationale for this book:
The theoretical tendency of left biocentrism exists and can be seen as a “left wing” of the deep ecology movement. It is therefore worthy of support. One might consider the following, in assessing whether to publish a book on left biocentrism.
A number of well known deep ecology and green theorists have expressed general support for the left biocentric theoretical tendency as it has evolved, and specific support for my own work, including for example the late Richard Sylvan, Andrew McLaughlin, Alf Hornborg, the late Rudolf Bahro, the late Judi Bari and, most recently Fred Bender, the author of the new text The Culture Of Extinction: Toward A Philosophy Of Deep Ecology
Both Arne Naess and George Sessions, through personal correspondence have, in the past, expressed interest in and general support for my theoretical work. A summary of left biocentrism, which continues to evolve, is given in the ten-point Left Biocentrism Primer, which was collectively agreed upon in 1998. A personal letter to me from George Sessions, dated 4/19/1998, also copied to Arne Naess, Bill Devall, Andrew McLaughlin and Howard Glasser, noted in part about left biocentrism and the Primer: “Personally, I agree with almost everything you say in the Left Biocentric Primer…It’s a real shame that the Green parties came under the influence of Bookchin and not your version of Left Biocentrism – it’s obvious that’s where they need to head. So, I have no necessary bones to pick with your idea of a Left wing of the Deep Ecology movement, more power to you and your colleagues. I wonder if the word ‘Left’ is the appropriate one to use (as opposed to social justice).” John Clark, a “deep” social ecologist, has expressed in writing the viewpoint that left biocentrism is welcome evidence of some “common ground” between deep and social ecology: “The existence of such common ground is indicated by the emergence of a left biocentrism’ that combines a theoretical commitment to deep ecology with a radical decentralist, anticapitalist politics having much in common with social ecology.” (See the third and fourth editions of the undergraduate college reader, Environmental Philosophy: From Animal Rights to Radical Ecology.)
There are people in a number of countries, in addition to myself, in particular Canada and the USA, who support deep ecology as an overall philosophy and who also consider themselves left biocentrists, i.e. “left bios.” Some of these people are active in the federal Green Party in Canada. That party publicly endorsed deep ecology in the last federal election in Canada and polled over 4 percent of the vote. 
My ideas and writings reflect the input of a number of others who see themselves as left bios. The formation of the internet discussion group left bio, with its approximately 35 members, now functioning for almost eight years, has aided substantially in this regard. I have always been conscious of writing in some way as part of a “collective”, seeking the input of kindred spirits. In early days this was more nebulous, but in recent years it has become more concrete, as left biocentrism becomes more publicly known. Articles or book reviews in draft form, written from a left biocentric theoretical perspective, have normally been made available to other left bios in the discussion group for their critical commentary.
Apart from my own writings, there are a number of books, some in press, which explicitly refer to and discuss the left biocentric theoretical tendency. It is also necessary to point out that, since the early 1980s, other thinkers within the deep ecology movement (although not calling themselves “left biocentrists”), have been struggling to outline what it means to be supporters of deep ecology, and yet to continue to see themselves in some way as part of the Left. Their ideas have greatly influenced me and contributed to my own thinking. These include, in addition to the people mentioned above, Andrew Dobson in England. [Although not included in the original book outline, which was published in 2005, an important early discussion of left biocentrism was published in Patrick Curry’s 2006 book, Ecological Ethics: An Introduction. A revised edition is due to come out in the fall of 2011.)
I myself became involved in environmental work as a primary focus in the late 1970s in British Columbia through naturalist organizations, after a previous political life in Canada centered around social justice issues and left wing politics. My interest in nature and wildlife go back to my boyhood in England. Prior to any contact with deep ecology, through my environmental work in forestry and wildlife issues, I had come to see that the ecological perspective meant to reject the human-centered domination over nature. This was expressed in my writings coming out of B.C. and Nova Scotia environmental struggles. (I had moved with my family to Nova Scotia in 1979.) By 1985 I had come to accept the philosophy of deep ecology and started to promote it in the Maritimes. I came to define myself politically as a Green, although I still consider myself a person of the Left. I began exploring what a left focus in deep ecology would mean. Later I was to discover that others were on the same path.
In 1989, at the Learned Societies Conference in Quebec City, I presented (along with my partner Helga) a paper called “Green Marginality in Canada.” This paper, in addition to the stated focus, outlined the conceptual perspective of “socialist biocentrism.” (Robyn Eckersley in her 1992 book, Environmentalism and Political Theory: Toward an Ecocentric Approach spoke of “ecocentric socialism.”) 
Later I discarded the expression socialist biocentrism in favour of the term “left biocentrism” as wider and more inclusive, as “socialism” seemed too forgiving towards the environmental record of socialist and communist societies. I was also confronted with the fact that many who were sympathetic to social justice concerns were hostile to the term socialism, perhaps a legacy of Cold War socialization. “Left” as used in left biocentrism, is therefore defined as meaning anti-industrial and anti-capitalist, but not necessarily socialist. Yet personally, I remain a socialist. 
The future ecocentric economic foundation of society remains to be defined, although it will not be capitalist, i.e., a society based on endless economic growth and consumerism, population growth, private profit, and human-centeredness. As for “biocentrism”, it is the more popular movement term, while “ecocentrism” is the more ecologically and scientifically aware term. Both “biocentrism” and “ecocentrism” are used interchangeably by left biocentrists.
Since the mid-1980s I have tried to blend theoretical and practical environmental work, from a deep ecology perspective. I have published articles and book reviews in a variety of environmental and green publications, including the Earth First! Journal. My work has included investigating and writing about controversial issues, e.g. green theory, aboriginal concerns, green electoralism, seals, fundamentalism – religious and economic, ecofascism, etc. Interests in forest and forestry-related issues have remained a central theme of my work within Nova Scotia. I also have published in Canadian left publications, e.g. Canadian Dimension and the Socialist Studies Bulletin, when they would accept my deep ecology advocacy articles. Yet a lot of the work is unpublished.
There is a common but misleading perception that the deep ecology movement, particularly in North America, is hostile to the social justice concerns of the Left and is in fact anti-Left. Publishing this book would help to dispel this myth. (Arne Naess, in his main work, Ecology, community and lifestyle, has a sympathetic yet critical discussion of socialism and shows a sophisticated economic, political and power analysis, and a class perspective.)  
Left Biocentrism: Fostering New Earth Values and Social Justice for the World’s Peoples would show the needed ecocentric critique of the traditional Left, but also what can be taken from the Left and incorporated into a socially and politically conscious deep ecology. Left biocentrism needs to be seen as a valued part of the deep ecology movement. Supporting the publication of this book would be a concrete manifestation of this. The front is indeed long. It needs to include and welcome the biocentric Left.
March 3, 2005

 

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
BOOK OUTLINE
This book will be based on articles written by David Orton over a period of about twenty-five years, though most of them were written during the last few years. Each chapter theme will be discussed from past articles written on the topic, but placed in a contemporary perspective. The relevant articles are listed on the website under “A Taste of Green Web Writings and Left Biocentrism
Provisional Title
Left Biocentrism:
Fostering New Earth Values and Social Justice for the World’s Peoples
By David Orton
Introduction: Personal Biography and Intellectual Biography
Personal biography: Orton’s social origins in England: working class, wartime evacuation to the countryside, shipwright dockyard apprenticeship, and boyhood interests in wildlife and nature; the reason for the emigration to Canada; and the last twenty years of living in place in rural Nova Scotia. (One comes to eventually understand that one is a Canadian, and that one does not want to go “home” to Britain any more.)
Intellectual biography: unconscious social democracy of family background in England; Canadian radical politics and their reflection in the university as a student and short-lived faculty member in the 1960s; naturalist and outdoor involvement, environmental engagement and the beginnings of an ecological consciousness.
Chapter One: Pre-Deep Ecology Environmental Work
 
Forest and wildlife struggles in British Columbia, South Moresby and Tsitika watershed involvement – the fallacy of “multiple use” or “integrated resource management.” The credo of industry: “Forest management for the primary production of timber;” the conservatism of naturalist organizations and the limiting assumptions of mainstream environmentalism.
The critique of pulpwood forestry and of “natural resource management” in Nova Scotia, and the ecological perspective. Uranium exploration/mining and the self-interest of the trade union movement. Discussion of why unions and employers have an economic interest in the continuation of industrial society and its priorities. Organizational differentiation from mainstream environmentalism: not accepting government or corporate financing or “working the system.”
Chapter Two: Embracing Deep Ecology and Various Problems
Deep ecology as the ideological counter to “resourcism,” the world view that the non-human world exists as raw material for the human purpose. Acceptance of the eight-point Deep Ecology Platform. Deep and shallow ecology and implications for industrial capitalism. Three key ideas: non-human centeredness; the necessity for a new spiritual relationship to Nature; and opposition to the idea of “private property” in Nature. Deep ecology as part of the larger green movement – as the first social movement in history to advocate a lower material standard of living, from the perspective of industrial consumerism. Nature as a Commons and not to be privatized.
Problems: ambiguity and the “conceptual bog” (Richard Sylvan) of deep ecology; who ‘owns’ deep ecology and how does it evolve; Self-realization and the psychological self-absorbed path of “transpersonal ecology” (Warwick Fox); the unreality of non-violence and Gandhi, and implications for organizing; NO necessary separation of the peace, social justice and ecology movements; lack of real political, economic, social analysis, or class perspective by most deep ecology writers; lack of awareness of the imperial role of the United States and its world-wide consumption of “resources”; the isolation of deep ecology academics and their lack of accountability to the movement, etc.
Chapter Three: Characteristics of Left Biocentrism
Social base of left biocentrism, theoretical and practical views, handling contradictions among left biocentrists. Is there a role for anarchism? Unity and differentiation with deep ecology. Other Left paths in deep ecology and green theory: deep green theory (Sylvan), radical ecocentrism (McLaughlin), green fundamentalism (Bahro), revolutionary ecology (Bari), and ecologism (Dobson). Characteristics of socialist biocentrism and why it is inadequate. Drafting of the Left Biocentrism Primer in 1998.

Chapter Four: Aboriginal Issues in Canada

A general overview of aboriginal issues as articulated in the 1996 Canadian Report of the Royal Commission on Aboriginal Peoples (5 volumes) and a left biocentric critique given. Implications of aboriginal views for wildlife, forestry, parks, land claims and social justice. What should be supported and what should be opposed on ecocentric and social justice considerations? Past treaties dictated to aboriginals by a feudal-colonial state in Canada – can they be models for contemporary land use and redress of grievances? Treaty rights or social and ecological justice today: going beyond human-centeredness, treaties, land ownership and property rights. What is the relationship of contemporary aboriginal views to deep ecology and left biocentrism within industrial capitalist society?  Deep stewardship of traditional aboriginal thinking as human-centered. The imposition (and implications) of the industrial consumer culture on aboriginals and non-aboriginals. 

Chapter Five: Green Electoralism and Left Biocentrism

Deep ecology in contention for the consciousness of the green movement (Realo/Fundi discussion). How the environmental movement in Canada and elsewhere should define itself – reformist or subversive. Assumptions of green electoralism and their congruence with the continuation of industrial capitalism and shallow ecology. Ecological politics across the ‘isms’ of bourgeois society (Bahro). The disenfranchisement of the electorate with the parliamentary road and liberal democracy: alternative ecocentric visions which undermine industrial capitalist society cannot be advanced through the electoral process, as they go against short-term economic interests. The fundamental dilemma: eco-capitalism – ‘sustainable development’, ‘natural capitalism’, ‘cradle to cradle’ etc., or revolutionary ecocentric change. The overall tendency towards absorption and neutralization for “green” electoral parties and why this occurs. Liberal democracy and ecocentric democracy: why they are incompatible. Is there a political vehicle for a revolutionary deep ecology in our contemporary world? Why some left bios work inside green parties and why others work from the outside, and the example of the federal Canadian Green Party. 

Chapter Six: The Ecocentric Critique of the Left

Green movement has replaced the socialist/communist movement as the center of innovative debate and alternative thinking. No Earth justice without social justice. Discussion of the positive ideas of the Left: e.g. society should control the economy and not the economy control the society; collective responsibility for all members of a society and opposition to the cult of individualism and selfishness; class dimensions of environmental, economic and social issues; etc.
Opposing the negative ideas of the Left: e.g. human-centered world view; hostility to population reduction; Nature having no intrinsic value or worth unless transformed by human labour; seeing capitalism, not industrialism, as the main problem; lack of an alternative economic model; hostility towards Earth spirituality; denial of personal responsibility for ecological destruction or social actions, etc.
The Earth can belong to no one – the fiction of “ownership” of the Earth and its life forms. (Bahro, Livingston and Naess) Moving to usufruct use, accountability to a community of all beings. Defining the ecocentric Left, the NECESSITY that it be a vital component of a radical deep ecology movement.
The primacy of ecocentric consciousness and that social justice, while very important, is secondary to such a consciousness. Ecocentric justice as much more inclusive than human justice.

Critique of “social environmentalism” in the mainstream environmental movement, where social justice is upheld over environmental justice: social ecology, eco-Marxist and ecofeminist positions. 

Chapter Seven: The Ecofascism Attack on Deep Ecology

Supporters of deep ecology are uncomfortable and on the defensive about ecofascism. “Ecofascism” as an attack term, with social ecology roots, against deep ecology and the environmental movement; linking deep ecology with Hitler’s “national socialist” movement, i.e. the Nazis. “Fascism”, a term whose origins and use reflect a particular form of HUMAN social, political and economic organization, now with a prefix “eco”, used against environmentalists. On the other hand, for supporters of deep ecology the concept “ecofascism” conjures thoughts of the violent onslaught against Nature and its non-human life forms, justified as economic “progress”; the so-called “Wise Use” movement in North America, which sees all of Nature as available for HUMAN use. Different views of deep ecology and social ecology on ecofascism, the love of Nature, spiritual transformation, non-coercive population reduction, controls on immigration, etc. Deep-green German ecophilosopher and activist Rudolf Bahro (1935-1997), accused by social ecology supporters of being an ecofascist and a contributor to “spiritual fascism”. Bahro’s conflict with left and green thought orthodoxies and his interest in building a mass social movement. How Bahro saw left “ecosocialist” opportunists, for whom ecology was just an “add-on”, without a transformation of world view and consciousness. Bahro’s resignation from the Green Party, because he saw that the members did not want out of the industrial system.
Chapter Eight: The Left Biocentric Forest Vision
A vision of animals and plants, along with rocks, oceans, streams and mountains having spiritual and ethical standing. Industrial forestry model to be phased out in favour of low impact, value-added, selection forestry. Appropriate social policy alternatives for forestry workers and communities to be deep-ecology inspired. Sustainable forestry in a sustainable society. Questioning some ecoforestry positions: that forests need be managed or “restored”; that forests can be managed in an ecologically sensitive way. Why forests should be left “unmanaged.” Forest “certification” as a “green” marketing gimmick. What is a deep-ecology inspired forestry, and the need for primacy of non-economic interests in maintaining a living forest. For example, see the article “Some Conservation Guidelines for the Acadian Forest” on our web site.
Chapter Nine: Animals and Earth Spirituality
Deep ecology supporters as defenders of wild animals and their habitats. Placing animals in an ecological, political, economic and cultural “context”. Opposing hunting in protected areas and parks, and uniting with traditionalist aboriginals against the “resourcism” of industrial consumerist society. Acceptance of subsistence hunting, subject to the status of a species. Problem with ethical social relativism. Earth spirituality, animals and organized religion; the Abrahamic faiths and the Vedic religions. Modern day religious fundamentalists, who aim to re-sacralize human societies, not the natural world. The pre-industrial past. How deep ecology supporters want to re-sacralize Nature. The need for a new language and a new philosophical and spiritual outlook. The need to respect all animals as an integral part of preserving the community of life.
Chapter Ten: Religious and Economic Fundamentalism
The need to understand religious fundamentalism and economic fundamentalism and how they relate to each other, their threat to the world. Both fundamentalisms are antagonistic to the goals of the deep ecology movement. Fundamentalism as a form of “security” in religious conformity, as refuge when cultures are falling apart. Different kinds of religious fundamentalisms. Grievances in the Islamic world, inequality between Arabs and Jews; the subservience of Arab states to U.S. foreign policy, etc. The oil issue. Economic fundamentalism as an attempt to impose, if necessary by force, one economic model on the world. U.S. economic fundamentalism and its rhetoric of “freedom,” “democracy,” “individual initiative,” etc. The threat posed by U.S.-style economic fundamentalism to the well-being of the planet and its diverse inhabitants. Globalization and how its opponents are being “squeezed” by Islamic and US economic fundamentalism.

Chapter Eleven: Tributes
Tributes to Winin Pereira, Richard Sylvan and Rudolf Bahro – three people from India, Australia and Germany, who had an important influence on the conceptualization of left biocentrism. The tributes were written on learning of their deaths and are brief testimonials to this influence.  [I would now also include Arne Naess, from Norway.]
Conclusion: The Present Situation for Left Biocentrism and Deep Ecology
An assessment of the current situation for the philosophy of deep ecology as an influence on the green and environmental movements. Also, a look at the status, at this time, of the theoretical tendency of left biocentrism within deep ecology.
Appendix
1. The Deep Ecology Platform
2. The Left Biocentrism Primer
March 3, 2005 [Slightly revised April 30, 2011]

May 13, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

‘Örüntü’ Kavramına Kısa Bir Giriş Denemesi – Hira Doğrul

Bill Mollison haricinde permakültür camiasında üzerinde çok durulmasa da Mollison için permakültürün belki de can damarıdır ‘örüntü’ler (patterns). Örüntü kavramının ihmal edilmesi, muhtemelen doğal olaylarda bunları yakalamak, incelemek, açıklamak ve sonrasında da tasarımlarda uygulamanın çok ciddi bir emek, bilgi ve düşünce kıvraklığı gerektirmesinden olsa gerek. Bu kısa yazının permakültür açısından [bir hayli karmaşık bir konu olan ve ancak örnekler üzerinden bol bol giderek kavranabilen] “örüntü” kavramına çok basit bir giriş yapmanın ötesinde bir iddiası bulunmuyor.

Mollison doğal olguların belli örüntüler, kendini tekrar eden biçimler, şekiller ve düzenler içinde ortaya çıktığı görüşünde. Bu örüntülerin ortaya çıkması Mollison’a göre asla tesadüfi değil, yaşam biçimlerindeki belli ihtiyaçların karşılanmasının, belli işlevlerin yerine getirilmesinin birer tezahürü. Doğal olgulardaki örüntüleri saptamak ve incelemek, o yaşam biçiminde ısıya, devinime, akışkanlığa, geçirgenliğe, döngüselliğe, hıza dair çok çeşitli bilgileri bize vermekte. Çünkü doğal olgular bünyelerinde yaşadıkları ısı, ışık, temas, devinim, basınç gibi olaylar ve süreçler sonucunda kendini tekrar eden belli şekillere bürünmekte ve belli döngüler ortaya koymakta. Biz her ne kadar o doğal olgunun ya da doğal sürecin özü, tözü hakkında kesin bir bilgiye ulaşamasak da, örüntü bilgisiyle hangi durumun içinde olduğu ya da ilişkiler ağı içindeki yeri açısından sağlam verilere ulaşabiliriz.

Dahası, bu örüntüleri, kendini tekrar eden biçimleri, şekilleri, yapıları inceledikçe doğada kendini tekrar eden bir düzenin, yaşam biçimlerinde büyüklük, hacim, uzunluk gibi ölçülerde, boyutlardaki artışta belli oranların, belli denge, tahammül ve yanyanalık sınırlarının olduğunu saptamak da mümkün. Örüntüleri kavradıkça da doğanın döngülerini ve bütünselliğini, çeşitlilikteki iç içeliği ve birliği biraz olsun kavramak mümkün hale gelmekte.

Doğadaki başlıca biçimler olarak Dalgalar (denizdeki dalgalar, kumulların dalgalanmaları), akışkan çizgiler, bulutsu biçimler, sarmallar, yuvarlak çıkıntılar, dallanmalar (ağaç dalları, nehir kolları), ağlar sayılabilir.

Mollison için örüntülerin bu denli önemli olması, bunların tasarımcı için çok sağlam bir dayanak noktası oluşturmasından. Örüntüler, hangi işlevlerin genelde hangi formlarda yerine getirildiğinin bize bilgisini verdiğinden, tasarımcıya enerji tasarrufu sağlayan, işlev ve estetik açısından tatmin edici, verimli ve sürdürülebilir yapılar kurmasını sağlar. Örüntüler aslında tasarımcının bilgileri, varlıkları, malzeme ve teknolojileri ve de unsurlar arasındaki ilişkiyi içinde oturtacağımız çerçeveyi vermekte. Misal, belli malzemeleri toplamak veya dağıtmak üzerine bir tasarım yaparken ‘dallanma’ örüntüsüne başvurabiliriz.

Dallanma örüntülerinin düz bir hat takip etmemesi, ana dal ile ondan uzanan dallar arasındaki orantı (genelde ilk hattan çıkan ikinci hat ilkinin yarısı kadardır), dallanma oranı (bire iki, yani ilk hattan iki yeni hat), dallanma sayısı (genelde 7, yani bir kütlede ana hattan en fazla 6 hat daha çıkıyor), hangi hatta ne tür davranış kalıplarının yaşandığı, hatlardaki akış hızı, taşıma kapasitesi, vb. bunların hepsi tasarımcıya kuracağı yapıda, ne hacimde ve ne hızda bir akış trafiği yaşaması gerektiği, bunları hangi genişlikteki yol hatları üzerinden aktarabileceği, hangi hatta hangi akış yoğunluğunun gerçekleşebileceğine dair bir çerçeve sunar. Örüntü bilgileri sayesinde tasarım unsurlarımız faydalı bir ilişkiler ağı içinde işler.

Mollison’ın tasarım açısından belki de en önem verdiği örüntü bilgisi, ‘kenar etkisi’dir. Doğada iki farklı yapının, oluşumun, maddenin kesiştiği sınır noktalar Mollison’a göre çeşitlilik, verim, tür sayısı, enerji akışı vb. açısından çok zengin yerlerdir. Su ile toprak, orman ile çayırlık, bir dağdaki buzul sınırı gibi iki ekosistemin birleştiği sınır bölgelerinde daha karmaşık, yeni, üçüncü bir ekosistem oluşur. Hem her iki ekosistemin de çoğu üyesi burada yaşayabilir, hem de buraya özgü yeni türler ortaya çıkar. Bu yüzden, arazi tasarımlarında ‘kenar etkisini’ azamiye çıkartacak girintili çıkıntılı, çok kenarlı yapılar (havuz, bahçe, bina …) yapılmalıdır. Çeşitlilik, akışkanlık, birleşimler yaşamı beslemekte, kapalı sistemler zamanla durağanlaşarak çürümektedir.

Tasarımda kenar sayısı arttıkça ‘kenar etkisi’ de artmakta.

[‘kenar etkisi’ için ayrıca Erol Scott’un yazısı: http://patikayolculari.wordpress.com/2009/08/28/sinir-etkisi/ na bakılabilir.]

Mollison geleneksel toplulukların örüntüleri her zaman, her yerde kullandığına dikkat çeker. Örüntüler evleri, halıları, dış duvarları, silahları, hatta bedenleri süsler; şarkılarda, danslarda, masallarda defalarca yinelenir. Bu semboller, şekiller, motifler temel, yaşamsal bilgilerin topluluğun bütün bireyleri tarafından içselleştirilmesini sağlar. Böylece yön bulma, iklim akışları, tıp, ekin, hayvanlar, coğrafyadaki dönüşümler gibi pek çok bilginin bireylere aktarımının yanı sıra 9, 11, hatta 20 yıllık döngüler ve karmaşık olaylar öngörülebilir. Mollison’a göre bizim kullandığımız sayılar ve harfler ise örüntülerin, dolayısıyla da yaşamsal bilgilerin öğrenilmesi açısından bir faciadır. Harfler ve sayılar kendi başlarına bir anlam taşımaz, bütün yaygınlık iddiasına karşın temel, yaşamsal bilgiler son derece dar bir kitlenin elindedir, hatta öyle ki bireylerin kendi başına ayakta kalamaması ve hiyerarşik bir yönetim mekanizmasına bağımlı olması için, özellikle onlardan esirgenmektedirler. [Günümüzün 11-12 yıllık temel eğitim sistemi barınma, beslenme ve birarada yaşamaya ilişkin bu yaşamsal bilgiler haricindeki her şeyi körpe zihinlere boca etmektedir.] Üstelik bu tür bilgiler kolaylıkla unutulabilirler [oysa dans ederek öğrenilen bir örüntü artık bünyeye kazınır].

 

Mollison’ın bununla ilgili verdiği sayısız örnekten işte sadece biri: Avustralya yerlilerinin kamplarına her gidişinde Pitjantjatjara yerli kadınlarının pencerelere ve giysilerine çok karmaşık birtakım örüntü desenleri çizdiğine tanık olur. Bu şeklin anlamını öğrenmeye çalışsa da kadınlar bu bilginin kadınlara has olduğunu söyleyerek onu cevaplamaz. Bir süre sonra ufak bir uçakla çölün üzerinden geçerken kaybolurlar; Mollison yukarıdan çöle baktığında bu şeklin bir ekolojik harita olduğunu anlar. Kadınlar çölün ekolojisiyle ilgili bilgileri bu şekil üzerinden gündelik yaşama aktarmaktadır. Bu şekil akla kazındığında çölün bir bölgesine hiç gitmemiş bir kabile üyesi eliyle koymuş gibi aradığını bulabilmektedir. Ya da nereye ağaç dikilebileceği veya dikilmeyeceği gibi bilgiler nesilden nesile aktarılmaktadır.

Fotoğraflar © patternunderstanding.pdf

Son olarak, Mollison düz mantığa dayalı, cetvelle çizilmiş gibi duran çizgisel, ‘düzgün’ yerleşim tasarımlarının sürdürülebilirlik açısından sınıfta kaldığını söyler. Doğada mükemmel bir yuvarlak ya da kare yoktur, doğanın şekilleri yamuk yumuktur, karmaşık, karışıktır. Sürdürülebilir yerleşimler kurmanın temel ilkesi de doğayla uyumlu örüntülere başvurmaktır. Bir ev yaparken, bir bahçe, havuz, su bendi oluşturuken ya da bir köy, herhangi bir insan yerleşimi kurarken belli yapılara özgü belli oranları, dinamikleri, büyüklük, taşınabilir nüfus ve yan yanalıklardaki tahammül sınırlarını sürdürülebilir kılmanın yolu örüntülerin dilini bilmekte yatar.

Kaynakça:

  • A Designer’s Manual, Bill Mollison; Tagari, 1996.
  • Designing for Permaculture, Bill Mollison; Yankee Permaculture, 1981.

Yazan: Hira Doğrul, Permakültür Platformu

http://permacultureturkey.org/%E2%80%98oruntu%E2%80%99-kavramina-kisa-bir-giris-denemesi/

May 6, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | 2 Comments

Doğanın Alfabesiyle Tasarlamak: Permakültür – Selen Akhuy

Bu yazı ilk olarak Arredamento Mimarlık Dergisi’nin Mart 2011 sayısında yayınlanmıştır.

İnsan etkinliğinin önemli, ayırt edici, belirleyici bir kısmı “enformasyonun” kodlanması ve bu kodların okunması ile ilgilidir. Eğitim, başka pek çok niteliğin ve işlevinin yanında, yetişmekte olan bireyin içinde büyüdüğü toplumun yaşantısına katılıp katkıda bulunmasını sağlayacak kod okuma ve oluşturma becerilerinin aktarılması olarak tanımlanabilir. Benzer bir şekilde sanat, tasarım ve mimarlık, başka pek çok niteliğin ve işlevin yanı sıra, aynı zamanda bir kodlama edimi olarak görülebilir. Bu kodlama sürecinde, bilgimizi veya maalesef cehaletimizi kodlarız.

Bilgimizin en önemli kaynağı ise kendimiz ve çevremizle ilgili gözlemlerimizdir. Bu süreçte, “büyük öğretmen” doğadan öğreniriz.

Doğal olguların gözlenmesi ile elde edilen bulgular, bunların altında yatan işleyiş ilkelerini kavramamızı kolaylaştıracak sadelikte formüllere büründürüldüğünde insan aklı rahat eder.Doğal olguları ve formları geometrik şekiller vasıtasıyla temsil etmek, sadece onları nitelik ve nicelik bakımından kavramak isteyen fizikçilerin değil, tasarımcıların, mimarların ve sanatçıların da uğraş alanına girmiştir. Zira etrafımızdaki nesnelerin insan ölçülerine ve/ veya doğada gizli ölçülere/oranlara göre tasarlanmış olmaları, bizi rahat ettiren unsurlardan biridir. Ayrıca, doğanın işleyişi ve evrendeki yerimiz hakkındaki bilgimiz ve sezgilerimiz bu yolla ifade bulmaktadır.

Örnek vermek gerekirse, doğada çok sık rastlanan altın oran (yaklaşık 1,618) kodunu – biz sezsek de sezmesek de – etrafımızdaki birçok tasarım ürününde bulmak mümkündür.

Sayıların, geometrinin, varoluş sırlarını bize fısıldayacakmış gibi göründüğü en çarpıcı örneklerden biri, Vitruvius’un adeta bir bilmece gibi ortaya koyduğu, insan bedeninin tüm parçalarını birbiriyle ilişkilendirmekle kalmayıp insanı bir kare ve daire içine yerleştirmek suretiyle gökyüzü (ilahi) ve yeryüzü (dünyasal) arasına konuşlandıran tarifinden yola çıkan Leonardo da Vinci’nin gerçekleştirdiği çizimdir.

Fakat insanlar birbirlerine benzemedikleri gibi, beden ölçüleri Vitruvius Adamı’nın ölçütleriyle karşılaştırıldığında da az çok farklılıklar ortaya çıkacaktır. Aynı şekilde, Öklid geometrisinin düz çizgilerine, dairelerine, üçgenlerine, karelerine, piramitlerine doğada pek rastlamayız. Tersine, doğaya baktığımızda kendilerine özgü karakteristikleri nedeniyle birbirinden ayırt edebildiğimiz, fakat hiçbir örneği bir diğerinin tıpatıp eşi olmayan bazı oluşumlar görürüz:

• Suyun veya kumulların üzerinde oluşan DALGA formu
• Nehirlerdeki AKIŞ HATLARI
• Travertenlerde, ağaç tepelerinde veya gökyüzünde gördüğümüz BULUTSU formlar
• Galaksilerde, havanın küresel dolaşımı sırasında, ayçiçeğinde görülen SARMALLAR
• Likenlerde, resiflerin kenarında gördüğümüz LOBLAR
• Ağaçlarda, nehirlerde, çatlayan yüzeylerde, şimşekte gördüğümüz DALLANMALAR
• Kayalardaki likenlerde, adaların dizilişinde gözlemlenen DAĞINIK ÖBEKLER
• Çamur çatlaklarında, örümcek ağında, kuş kemiklerinin içinde görülen AĞLAR

Bütün bu şekiller ve onları doğuran süreçler, bildiğimiz geometrik formlara benzemeyen, doğrusal formüllere oturtulamayan düzensizlikler içerir. Çok parametreli, karmaşık (kaotik) sistemlerin her unsuru birbirlerini karşılıklı olarak etkilediği için doğrusal düşünce biçimleri ve denklemlerle kavranamaz, temsil edilemezler.

“Doğa, kesin ölçümlerin ötesindedir ve ancak duyularla algılanıp “sistem” olarak idrak edilebilir.” (Mollison, s. 71)

“Fizik bilimi var olduğundan beri doğanın yasaları araştırılıp sorgulanmış, ancak, fizikçiler atmosferde, çalkantılı denizlerde, yabani popülasyonların dalgalanmalarında, kalp ve beynin titreşimlerinde var olan düzensizlik konusuna gelip dayandıklarında dünyayı bu konuların cahili olmaktan kurtaramamışlardır. Doğanın kuraldışı olan, devamsızlık ve düzensizlik gösteren yüzü bilim için bir bilmece, hatta daha kötüsü birer hilkat garibesi olarak kalmıştır. Ne var ki, 1970’li yıllarda (…) birkaç bilim insanı düzensizlik konusuna el atmaya başladı.” (Gleick, s. III-IV)

Hava durumu tahmini, popülasyon değişimleri, akışkanların hareketleri gibi doğrusal olmayan, dinamik sistemleri incelemek, girintili çıkıntılı bir kıyı şeridinin ölçmek, veya bu konularda matematiksel modeller geliştirmek için kollar sıvandı. Bu atılıma ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında cesaret edilebilmesinin ardında yatan en önemli sebeplerden biri, bir formülün çıktısını, geri beslemeyle tekrar formüle girdi olarak sunmaya dayanan sonsuza dek yinelemeler (iteration) için ihtiyaç duyulan hesaplama kapasitesini sağlayacak bilgisayarların ancak 70’li yıllardan sonra hayatımıza girmiş olmasıdır. Sonuçta, “fraktal” geometrinin sunduğu olağanüstü karmaşıklıkta ve büyüleyici güzellikte formlar bilgisayar ekranında belirdiği an, ki bunların en ünlüsü, “Tanrı’nın parmak izi” olarak anılan Mandelbrot kümesidir, evrenin işleyişini kavramak çabasında sanatla geometrinin bir kez daha birbirine dokunduğu harika bir an olarak tescillenmişti. Bir yandan da, geri besleme, kendine benzerlik, yineleme, başlangıç durumuna hassas bağlılık ve daha niceleri gibi kavramları içeren, görelilik ve kuantumdan sonra üçüncü bilimsel devrim dalgası “Kaos Kuramı” doğuyordu.

Mandelbrot Kümesi

Fraktal geometri, kısa zamanda tekstil desenleri üreten veya dağlar, dalgalı deniz, yangın gibi görsel efektler hazırlayan bilgisayar programlarından, cep telefonlarında farklı frekansları alabilecek antenlerin tasarımına varıncaya kadar birçok alanda kullanılır hale geldi.

Öte yandan, bütün bu gelişmeler sayesinde, bilim insanlarının büyükçe bir bölümü, rastgele oldukları gerekçesiyle bir köşede unutulan eski verileri yeni yöntemlerle ele alabileceklerini fark ettiler, bir kısmı bilimdeki bölümlenmenin araştırmalarına engel teşkil ettiği hissine kapıldı, hatta bazıları da parçaları bütünden soyutlayıp incelemenin gereksizliğini düşündüler. (Gleick, s. 300)

70’li yıllardan itibaren bu gelişmeler olurken, aynı dönemde, 1928 Tazmanya doğumlu balıkçı, ormancı, araştırmacı, eğitmen, doğa insanı Bill Mollison ve çalışma arkadaşı David Holmgren çeşitli bilim dallarını birbirleriyle “konuşturacak” bir çerçeveyi oluşturmakla meşgullerdi. Geometri, jeoloji, biyoloji, müzik, sanat, astronomi, parçacık fiziği, ekonomi, fizyoloji, teknoloji ve diğerleri arasında bağlar kuracak ve hepsinde uygulanabilecek bir yaklaşım geliştirmeyi ve bunu bilinçli tasarımlar yapmak üzere kullanmayı hedefliyorlardı. Bu yaklaşım “örüntüleme”ydi, Bill Mollison’ın müfredatını “Permaculture: A Designers’ Manual” – Permakültür: Tasarımcıların El Kitabı (1988) adlı kapsamlı eserinde ayrıntılandırdığı tasarım bilimine de (1974’te) “permakültür” adını verdiler.

“Permakültür, birçok disiplin arasındaki bir çevirmen gibidir, farklı alanlardan enformasyonu bir araya getirir. Çeşitli bilgi biçimlerinin birbirleriyle ilişki haline girdiği bir çerçeve veya örüntü olarak tarif edilebilir. Permakültür, farklı disiplinlerin bir sentezidir.” (Mollison, s. 76)

Mollison’a göre doğal olguların altında yatan örüntüleri anladığımızda ve bunları birbirine bağlı kümeler halinde biraraya getirdiğimizde tasarım için güçlü bir araç geliştirmiş ve birçok disiplini ilişkilendirecek bilimsel bir temel bulmuş oluruz.

Örüntü kelimesinin İngilizce karşılığı olan pattern, Latince “baba” anlamına gelen pater sözcüğünden gelir. Benzer şekilde, “rahim” ya da “kalıp” anlamlarını taşıyan İngilizce matrix sözcüğü de “ana” anlamındaki mater’den gelir. (Lundy, s. 62)

TDK’nın Güncel Türkçe Sözlüğü’ne göre örüntü, olay veya nesnelerin düzenli bir biçimde birbirini takip ederek gelişmesidir. Buna göre, haftanın günleri bir örüntü oluştururlar.

Semboller, desenler ve form hakkındaki kitap ve kaynakların çoğu bunları genel modeller haline getirmezler veya günlük yaşamda faydalanabileceğimiz uygulamalı örnekler sunmazlar. Genellikle listeler veya kataloglar oluşturmakla yetinirler.

“Bazıları da anlam sadece sayılarda veya örüntülerde yatıyormuş, örüntüler esrarlı bilgilerin sembolleriymiş ve bunların güçlerini ortaya çıkarak tek anahtar da sorgusuz sualsiz bir inançmış gibi bir yaklaşım sergilerler.” (Mollison s.71)

Mollison’ın örüntü kavramıyla kastettiği, biçim – işlev ilişkisini açık eden, sadece anlık görüntüleri, durumları değil, dinamik süreçleri de okumamıza yardım eden kodların kolay akılda kalan, kolay öğrenilen formlara veya kalıplara dökülmesidir.

Tasarımda uygun örüntülemeler sayesinde, akış, büyüme, bilgi akışı gibi unsurları kullanarak enerji tasarrufu sağlayan, işlev ve estetik açısından tatmin edici, verimli ve sürdürülebilir sistemler kurmak mümkündür.

“Örüntüleme, tasarımlarımız için çerçeve oluşturur. Gözlemlerimizden elde ettiğimiz bilgiyi, varlık ve nesneleri, bağlantılar hakkındaki analitik yorumlarımızı, belirli malzeme ve teknolojileri bu çerçeve içine oturturuz. Örüntüleme sayesinde öğeler etkileşime girer ve faydalı ilişkiler kuracak şekilde işlev görmeye başlar. Örüntü, tasarımdır, tasarım da permakültürün konusudur.” (Mollison, s.94)

Dağ zirvelerinin, akarsuların ve kollarının, ağaç dallarının, kum tepelerinin oluşumları gibi ilk bakışta düzensiz, gelişigüzel, karmaşık gelen görünümler içinde bir “düzen” okumayı başaranlar, sadece son 30 – 40 yılda, bilgisayarların gücünü arkalarına alan bilim insanları değildi. Birçok kadim topluluk gök cisimlerinin hareketlerini isabetle tespit edip çeşitli periyotlardaki döngüleri desenlere ve mimarilerine aktarmışlar, ilkel dediğimiz kabileler şarkılarına çölde veya okyanusta yollarını bulmalarını sağlayacak yol haritaları işlemişler, evrenin ve toplulukların işleyişi hakkındaki görülerini masallarına, törenlerine yansıtmışlar, örüntüleri kullanarak coğrafi ve ekolojik bilgileri kodlamışlar.

“Sayısal ve alfabetik sembolleri geliştirdikten sonra, eğitimimizin parçası olarak örüntüleri öğrenme ve kaydetmeyi terk etmemizin” bir hata olduğunu belirten Mollison (s.97), kolayca yeniden üretebilecek sözel ve görsel örüntülerin (sağaltım, gıda temini, hava durumu tahmini, yön bulma, gök cisimlerinin döngüleri gibi toplulukların yaşamsal gereksinimlerinin karşılanmasıyla ilgili) çeşitli bilgileri kodlamak suretiyle kültürel birikimin aktarılmasına katkı sağladığını söylüyor. Semboller, desenler, masallar, şarkılar, danslar ve törenlerle bilgi, nesilden nesile iletilebiliyor ve tekrarlana tekrarlana topluluğun tüm bireyleri tarafından içselleştirilebiliyor. Ne var ki, örüntülerle haşır neşirliğimiz tekrarlardan ibaret kaldığında zaman içinde bunların içi boşalmış kalıplara dönüşmesi ve örneğin kilim motiflerinin bilgi ve anlam aktarmaktan uzak, turistik dekoratif unsurlar olarak karşımıza çıkması da söz konusu olabilmekte.

Gözlem, doğadaki örüntüleri okuma ve bunu günlük yaşama aktarma pratiğine kendi coğrafyamızdan da pek çok örnek vermek mümkün. Buğday Derneği’nden Güneşin Aydemir, bizzat tanışma fırsatı bulduğu Salih Amca adlı bir Anadolu yörüğünün, her yıl ağustosun ikinci yarısında 12 gün boyunca tabiatı gözlemlediğini ve bunun sonucunda, 12 günün her biri bir aya denk düşecek şekilde, bir yıllık hava tahmini yaptığını anlatmıştı. Salih Amca, üç beş günden fazla hava tahmini yapamayan modern meteorolojinin aksine, büyük oranda isabet kaydediyordu. Ağustos ayını seçmesinin nedeni, bu ayda halk arasında bilinen “ağustosun yarısı yaz, yarısı kıştır” deyişiyle ifadesini bulan (bir başka örüntü!), çok farklı hava koşullarının görülmesiydi.

Yine Buğday Derneği’nin düzenlediği Yaşam Okulu’nun eğitmenlerinden akademisyen Sinan Canan, bu fenomenin, fraktal geometride karşımıza çıkan “kendine benzerlik” ilkesiyle açıklanabileceğini söylüyor: “Eğer bir sistem kaotik ise ve küçük ölçeklerde kendine benzerlik özellikleri sergiliyorsa; sistemin seyir düzeninin zaman içindeki küçük bir parçasına bakarak, ileride izleyebileceği yollar ve geçireceği durumlar -bir dereceye kadar- öngörülebilir. Hatta şartlar uygun olduğu takdirde, değişik zaman pencerelerinde yapılan gözlemlerle yine farklı genişliklerde tahminler üretilebilir. Kuramsal olarak, nereye ve ne zaman bakacağınızı bilirseniz, bir saat gözlemle gününüzü; bir günlük bir gözlemle önünüzdeki bir yahut 10 yılı, kaba hatlarıyla öngörebilme olasılığınız var!” (Canan, http://sinancanan.blogspot.com/2009/01/yarn-soyle-guzel-bir-piknik-yapmay.html)

Örüntülemeyi tasarımda nasıl kullanabileceğimizi, birbiriyle yakından ilintili üç örüntüyü ve bunlardan hareketle uygulanan tasarımları inceleyerek örneklendirebiliriz.

1.       KENAR ETKİSİ:

Kimyasal, fiziksel özellikleri veya soyut karakteristikleri açısından farklı her ortamın az çok tanımlanmış bir sınır durumu vardır. Bu sınırlar, yüzeyler veya algılanabilir farklılıklar iki ortam arasındaki etkileşim ve alışverişin meydana geldiği yerlerdir. İşte permakültürde, ortamlar arasındaki bu sınır özelliğini kullanmak, iki ortam arasında akışı sağlayacak unsurlar yerleştirerek mekânsal ve zamansal nişler yaratmak verimliliği artıracak temel tasarım stratejilerinden biridir.

Doğada bu sınırlar organizmaların yerleşmesi için genellikle çok elverişli yerler oluştururlar, zira sınırda, her iki ortamın da özelliklerinden faydalanmak mümkün olduğu gibi, iki ortamın etkileşime girmesinden doğan özel dinamikler de geçerlidir, dolayısıyla bu bölge üçüncü bir ortam oluşturur. (Orman ve çayır veya deniz ve kara gibi) İki ekosistemin karşılaştığı yerde (ekotonlarda), her iki sisteme ait türler bulunabilir, buna ek olarak birçok durumda ekotonlar, kendilerine ait türleri de barındırırlar.

Orman ile çayırlık alanın kesiştiği bölge, kenar etkisi nedeniyle tür ve habitat zenginliği barındırır.

İki soyut veya somut sistemin sınır temasına girmesiyle oluşabilecek etkileşim şu olasılıkları doğurur:

• Getiri, istikrar veya büyüme açısından iki sistemde de bir fark oluşmaz.
• Sistemlerin biri, diğeri pahasına fayda sağlar.
• İkisi de fayda sağlar.
• İkisi de getiri veya canlılık açsından kayba uğrar.
• Biri fayda sağlarken, diğerinde bir değişiklik olmaz.
• Biri kayba uğrarken, diğerinde bir değişiklik olmaz.

İyi haber şu ki, organizmalar ve sistemler genellikle birbirlerine iyi uyum sağlarlar. Birçoğu karşılıklı fayda görürken ancak pek azı diğerlerinin getirisini düşürür veya birbirini ortadan kaldırır. Yetiştirmekte olduğumuz bitki grupları söz konusu olduğunda, getiri ve sistem istikrarı açısından güçlü bir strateji, uyumlu unsurları seçerek bir araya getirmeye dayanır. İki uyumsuz sistem arasına karşılıklı uyum sağlayacak bir bileşen yerleştirebiliriz. Önemli olan, uyumsuzluğun sıfırlanacağı, karşılıklı bağımlılığın artırılacağı bileşenleri seçip yerleştirmektir. Yapılacak en büyük hata ise, farklılıkları yaratıcı bir şekilde kullanmak yerine bunları yok etmeye çalışmaktır. Tasarımın altın anahtarlarından biri, ölçeği küçük, çeşidi bol tutmaktır. (Mollison, s. 79-81)

İki sistem arasındaki etkileşim olasılıklarının tümünü kapsayan “kenar etkisi”, permakültürde önemli bir faktördür, zira sınır bölgelerinde ortamlar arası alışveriş ve buna bağlı olarak çeşitlik ve verim artar. Dolayısıyla tasarımcıların, bitkileri, su unsurunu veya binaları kullanarak uyumlu “kenarlar” yaratmaları tavsiye edilir.

İki ortam arasındaki kenar uzunluğunu, dolayısıyla da kenar etkisini artırmaya yönelik üç pratik örnek:

Birbiriyle uyumlu bileşenleri en fazla ilişkiye girebilecekleri şekilde yerleştirmek, kenar etkisini, dolayısıyla da çeşitliliği ve verimliliği artıran tasarım uygulamalarından biridir. (Çizim: Mustafa F. Bakır)
Gölet yüzey alanını değiştirmeden kenar uzunluğunu değiştirmek mümkündür. (Çizim: Mustafa F. Bakır)
Eşyükselti eğrileri boyunca kazılan yağmur hendekleri ve oluşan tümsek üzerinde türce zengin bir bitki örtüsü oluşturmak kenar etkisinden azami derecede faydalanmayı hedefleyen bir tasarım örneğidir. (Çizim: Mustafa F. Bakır)
Bill Mollison ve öğrencisi Geoff Lawton, Mollison’ların Tazmanya’daki çiftliğinde bir yağmur hendeğinin önünde. (Fotoğraf: Mustafa F. Bakır, 2007)

2.       SARMALLAR:

Doğada özellikle de büyümeyle ilgili birçok görüngü, sarmal formunu içerir. Bunlar dönüş halinde (dinamik) veya sabit (statik) olabilir ve daha ziyade yüzeyler üzerinde belirli bir hızdaki akışın içkin özelliğidir. Zaman içinde belli bir yörünge izleyen cisimler de bir sarmal çizerler. Kimi deniz canlılarının kabukları, bitkilerin dal ve yaprakları sarmal çizerek gelişirler. Üç boyutlu sarmallar, karmaşık şekilli uzun şeritler oluştururlar. Örneğin DNA çifte helezon formu sergiler.

Farklı yerleştirildiğinde iyice yayılıp yer kaplayacak şeylere derli toplu bir biçim vermek veya su ve rüzgâr akışlarını arazideki amaçlarımıza hizmet edecek şekilde yönlendirmek için, tasarımlarda sarmal formuna sıklıkla başvurabiliriz.

Bill Mollison tasarımı şifalı ot sarmalıyla ilgili bir çizim. Bu tasarım derli toplu formuyla küçücük bir alanda, yemek pişirirken gerekli bütün otları yetiştirmeyi olanaklı kılar ve tek bir fıskiyeli sulama borusuyla sulanabilir. Yaklaşık 2 metre genişliğinde bir tabanı olan ve 1 ila 1,3 metre yüksekliğe kadar çıkan toprak bir sarmalın üstüne ekilen bütün otlara rahatlıkla ulaşılabilir. Bu form, ışık alma açısı, rüzgâra maruz kalma ve drenaj açısından farklı olanaklar sağlar ve bitkiler ihtiyaçlarına uygun bir şekilde yerleştirilebilirler.(Çizim: Toby Hemenway, Gaia’s Garden: A Guide to Homescale Permaculture, 2000)

3.     DALLANMALAR

Elektrofizik alanında önemli deneyler yapan Lichtenberg (1742 – 1799), hızla hareket eden yıldırımın hemen hemen hiçbir zaman doğrusal bir yön izlemediğini gözlemleyerek, yıldırımın karakteristik özelliğini açıkça ortaya koyan bir örüntüye parmak basmıştır: Elektrik yükü, iyonize bir parçacıktan bir ötekine atlar. Akımın bir noktadan ötekine geçerken izleyeceği yol, her adımda yeniden belirlenir. Bu yolu önceden kestiremeyiz belki, ama oluştuktan sonra hemen tanırız!

Dengeden alabildiğine uzak bir düzlemde, yani yüksek enerji düzleminde, madde ile enerjinin aynı anda bir ortam tarafından taşınması durumunda, ortaya her zaman aynı örüntü çıkar. Bu oluşumların sadece zaman parametreleri farklı olabilir. (Cramer, s. 174) Nitekim akarsu deltaları ve ağaçlardaki dallanmalar aynı belirleyici ilke ile biçimlenir.

Bir ağacın olası biçimi, genetik düzlemde belirlenmiştir, dolayısıyla ne şekle girerse girsin, bir çam, bir kavaktan farklı olacaktır. Ama genetik sistemin sunduğu olasılıklar yelpazesi içinde, ağacın ilerideki somut şekillenişini önceden kestirmek olanaksızdır. Zira ağacın bulunduğu yerin ve konumun, çevre iklim koşullarının, rüzgârın, etrafındaki diğer canlı ve cansız varlıkların bu gelişmeye nasıl etki edeceği önceden hesaplanamaz.

“Bir ağaç da, belli bir genetik programa göre açılımlar yapıp gelişen dallanma, çatallanma noktalarından sıçrayan bir sistemdir; bu sistemde de çok yüksek bir enerji düzeyinde (canlının enerji düzleminde) madde aktarımı ve özümsenmesi süreçleri gerçekleşmekte ve (…) tersinmez kararlar birbirini izlemektedir. İlkece baktığımızda, bir ağaç, sadece yavaşlamış (yavaşlatılmış!) bir yıldırımdan başka bir şey değildir; sadece yıldırıma göre onun zaman göstergesi alabildiğine ağır akar.” (Cramer, s. 176)

Bir ağaçta dallanmayı temsil eden bu çizim, her kırılma noktasında uzunluk ve genişlik açısından meydana gelen değişiklikleri gösteriyor. (Çizim: Mustafa F. Bakır)

Nehirlerde veya ağaçlarda görülen dallanmanın (ya da büyüklük ve hacim değişikliğinin) her noktasında, basınçlardan, akışlardan, hızlardan, gaz alışverişinden dalların özgül büyüklüğüyle bağlantılı yaşam biçimlerine kadar her şey değişir. Aynı şekilde, dallanmanın her bir aşamasının yarattığı farklı koşulları, örneğin ekosistem katmanlarında, insan yerleşimlerinin büyüklüklerinde, nehir ve yolların taşıma kapasitesinde gözlemleyebiliriz. Dolayısıyla yerleşimlerimizi, trafiği, binaları tasarlarken bu işlev-boyut ilişkisine dikkat etmemiz gerekir.

Malzemeleri toplamak, dağıtmak veya çift yönlü bir akış temin etmek gerektiğinde düz hatlar kullanmak yerine dallanma örüntüsüne başvurmak pek çok fayda sağlar. Örneğin bahçede çıkmazlar veya “anahtar deliği” biçimli yürüyüş yolları kullanılabilir, böylece daha kısa rotalar izleyerek bahçenin bakımını yapmak ve ürün toplamak mümkün olur, türler arasında alışveriş kolaylaşmış olur.

Bu çizim, bir “anahtar deliği patikası” tasarımını gösteriyor. Burada, toplama ve dağıtma işlevleri açısından enerji tasarrufu sağlayan bir dallanma söz konusu. Aynı zamanda kenar etkisi azami düzeye çıkarılmış. Yaya yollarının yürüme mesafesini kısaltacak şekilde yerleştirildiği, ekim yapılabilecek alanların konumlandırılmasında ise insan kolunun ulaşabileceği mesafenin gözetildiği böyle bir bahçede çalışan kişi, daha az yol kat ederek daha geniş bir alana hakim olabilmektedir. (Çizim: Toby Hemenway, Gaia’s Garden: A Guide to Homescale Permaculture, 2000)

Bu yazı kapsamında ele alınmamakla birlikte, estetik duyarlılığımıza hitap eden formlardan, sürdürülebilir insan yerleşimlerine ve yaşayan sistemlere kadar çeşitli tasarımlara temel oluşturabilecek (rüzgâr ve su gibi akışkanların yeryüzündeki ve atmosferdeki hareketleri, gök cisimlerinin döngülerinin yeryüzüne etkisi gibi) daha pek çok örüntü mevcuttur. Bu örüntüleri yan yana getirdiğimizde, üst üste çakıştırdığımızda, iç içe geçirdiğimizde, doğanın işleyişini anlama yolunda önemli ipuçları elde ederiz.

Ne büyüme, ne de dallanma sonsuza kadar sürer. Örneğin doygun ekosistemlerde (toprak içindeki mantarlar ve yumrular, yer örtücüler, otsu bitkiler, çalılar, bodur ağaçlar, yüksek ağaçlar ve tırmanıcı bitkilerden oluşan) 7 bitki örtüsü katmanı gözlemlenir. İnsan vücudunda omuz, dirsek, bilek, el ayası ve parmakların üç boğumunu sayarsak yine yedi aşamalı bir dallanmanın söz konusu olduğunu görürüz.

Pek çok bitkinin yaprakları, sapın etrafında bir önceki veya bir sonraki yaprağa göre arada yarı yarıya, üçte bir vs. oranında mesafe bırakacak sarmal şekilde dizilir. Bu konumlanmalar Fibonacci serisine [Bu özel seride, bir sonraki sayı, önceki iki sayının toplamından (1, 1+0 = 1, 1+1= 2, 1+2= 35, 8, 13, 21, 34, 55…) veya  bir oran önceki iki oranın toplamından (1:2 + 1:3 = 2:5; 1:3 + 2:5 = 3:85:13, 8:21, 13:34…) meydana gelir] uygun bir şekilde gerçekleşebilir. Ancak bu gizemli düzenlilik bile zaman içinde bir evrede bozulur, büyüme sona erer.

Öklid geometrisi, doğadaki formların kavranmasında ne kadar yetersiz kalıyorsa, düz hatlardan oluşan örüntüler de arazi ve insan yerleşimi planlamasında verim, estetik ve çeşitliliğin desteklenmesi açısından sınıfta kalır.

Dikkatli bir gözlem ve örüntü bilgisi, dengesizlik durumlarının akışa ve harekete, akışın sona ermesinin ise durağanlaşma, çürüme ve bozulmaya sebep olduğunu, fakat her çürümenin de yeni bir yaşam formunun oluşmasına katkı sağladığını fark etmemizi sağlar. Evren, dengesizlik ve dengenin, düzensizlik ve düzenin, basitlik ve karmaşıklığın, yaşam ve ölümün, bir ve aynı bütünün içinde salınıp durduğu sonsuz bir olasılıklar kümesidir adeta.

“Tasarımın geleceğinin, örüntülerin bilgece uygulanmasında yattığına ve bu sayede zorlu problemlere birçok çözüm getirilebileceğine inanıyorum” diyen Mollison (s. 71), biyolojik veya toplumsal herhangi bir sistemin kavranması ve üretilmesi söz konusu olduğunda, aynı anda hem parçayı hem bütünü gözetecek hem de aralarındaki ilişkileri sezecek kadar iyi bir gözlemci olmamızı, çeşitliliği desteklememizi, karşılıklı fayda sağlayacak etkileşimleri teşvik etmemizi ve nihayet, bütün bunları doğanın alfabesiyle kodlayıp ifade etmemizi öneriyor.

Örüntülerle haşır neşir olmak, insanı form anlayışının ötesinde, varoluşla ilgili farklı bir algı ve kavrayışa götürdüğünde, dünya üzerindeki sorumluluğumuzu ele alıp etik bir yaklaşım içinde düşünmeye ve davranmaya başlarız, ki permakültürün belki de en can alıcı katkısı buna parmak basmasıdır.

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Bill Mollison, Permaculture: A Designers’ Manual, Tagari Publications, 1988. (Kitabın Türkçe yayınlanması için çalışmalar sürüyor, gelişmeleri Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’nün İnternet sitesinden takip edebilirsiniz.)
  • Friedrich Cramer, Kaos ve Düzen – Sırat Köprüsündeki Hayat, Alan Yayıncılık, 1998.
  • Hira Doğrul, ‘Örüntü’ Kavramına Kısa Bir Giriş Denemesi, http://permacultureturkey.org/%E2%80%98oruntu%E2%80%99-kavramina-kisa-bir-giris-denemesi/
  • James Gleick, Kaos, Tübitak Yayınları, 1995.
  • Miranda Lundy, Kutsal Geometri, neKitaplar, 2001.
  • Sinan Canan, kaos kuramı, fraktal geometri ve kenar etkisi hakkında çeşitli yazılar, http://sinancanan.blogspot.com

 

Belgeseller:

Permakültür hakkında daha fazla bilgi için Türkçe İnternet siteleri ve haberleşme grupları:

Yazının orjinal adresi: http://permacultureturkey.org/doganin-alfabesiyle-tasarlamak-permakultur/

http://permakulturplatformu.org/?p=1362

May 6, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | Leave a comment

Permakültürle Kenti Dönüştürmek – Emet Değirmenci

“…topraktan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün!”
Maori sözü

Kentler kültürel, ekonomik ve sosyal birikimin yoğunlaştığı yerler olduğundan nüfusun da çok olduğu yaşam alanlarıdır. Yiyecek en temel gereksinmelerin başında geldiğine göre kentte bulunduğum sürece düşünmüşümdür; bu kadar yapılanmış çevrede bunca insan nasıl yiyecek bulabilir –hiç değilse bir kısmını nerede üretebilir diye… Aynı zamanda kentler tüketim odaklı endüstriyalist bir yaşam tarzının dayatıldığı mekanlar olduğundan ekolojik ve toplumsal krizin yoğunlaştığı yerler haline gelmiştir. Ancak kentte yaşayanlara ‘kırsala dönüp ekolojik bir yaşam kurarsan kurtulursun’ diyemeyeceğimize göre bulunduğumuz yerlerde çözüm üretmek durumundayız.

Öncelikle bir kent uzmanı olmadığımı belirteyim. Ancak yaşamımın büyük bir kısmını dünyanın en güzel, bazı yönlerden ise en sorunlu sayılabilecek kentlerinde geçirdim ve geçirmekteyim. Bu durumun aynı zamanda beni zenginleştirdiğini düşünüyorum. O halde benim kente bir borcum var, çözümün bir parçası olmalıyım. Ekolojik konulara uzun yıllardır kafa yoran biri olarak son beş yıldır permakültür odaklı edindiğim profesyonel deneyimler, bana kentte hem iyi bir gözlemci olmam gerektiğini hem de yukarıda Maori deyişinde belirtildiği gibi hep almayı değil, almadan önce yerine ne koyacağımı düşünmek gerektiğini daha iyi öğretti. Bu yazıda permakültürle yaşadığımız yeri nasıl ‘bizim’ kılabileceğimize bakmaya çalışacağım. Evimizin önünü temiz tuttuğumuz gibi, bizim olanı da kirletip yok etmeyiz hatta sahip çıkarız değil mi?

Ekolojik yaşam tasarımı diye tanımlanan permakültür organik yiyecek yetiştirmekten ötedir. Kentte yaşamımızı planlarken bir düşünelim; merkezileştirilmiş su ve elektrik şebekesi ya da ulaşım sistemi herhangi bir nedenle sekteye uğrasa yaşamımız ne kadar kendine yeterli olacaktır? Suyumuz ve yiyeceğimiz nerden geliyor ve bize ulaşana değin ne kadar ekolojik ayak izi ya da karbon ayak izi oluşturuyor? Komşularımızla ne kadar karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma içindeyiz? Permakültürle tüm bunlara hem bireysel hem de toplumsal anlamda çözümler ararız. Karbon ayak izimizi azaltmak (hatta mümkünse yok edecek şekilde) yerelliğe dayanan tasarımlar yapmaya çalışırız. Üreteceğimiz tasarımlar biyolojik ve ekolojik bilgeliğe dayanıp zorluklara (herhangi bir afet anı dahil) dayanıklı olmalıdır. Bu nedenle çözümlerimiz yerel kültüre, iklime, coğrafyaya, sosyal yapıya ve daha bir dizi öğeye bağlıdır.

kentte permakültür olursa nasıl olur?

Permakültür küçük ölçekli alanlarda bolluk yaratmayı amaçladığına göre kentteki yaşam alanları buna iyi bir örnek teşkil eder. Bu yöntemle yarım dönümlük bir bahçeden dört kişilik bir ailenin yiyecek gereksiniminin yarıdan çoğu karşılanabilir. Bu kadar alanınız yok ve hatta apartman dairesinde yaşıyorsak yine de bir şeyler yapabiliriz. Örneğin, apartman ya da site yönetimini yağmur suyu hasadı yapmaya ikna edebilir, mutfak ve banyodan gelen gri suyu yeniden kullanıma sokabiliriz.

Bunların yanı sıra balkon bahçeciliği ve dikine bahçecilik gibi yapılabilecek yaratıcı uygulamalar bulabiliriz. Öngörülere göre su sorunumuzun gittikçe artacağını dikkate alınırsa önerilerime su tasarrufu odaklı devam edeceğim. Ankara’da bir arkadaşıma balkonunda şifalı otlar ve yenebilir çiçeklerden kilim desenli bir bahçe oluşturmayı önermiştim. Böylece hem balkonundaki alan genişleyecek hem de şifalı otlar mutfağında yanıbaşında olacaktı. İşte size Zon (Mıntıka) 0’da yani yaşadığımız evin içinde Zon 1 yaratmak. Burada tasarımlarımızda kullanılacak alanımızı kullanım sıklığına göre bölgelere ayırdığımızı anımsatmalıyım. Üstelik bu modelde yukardan azıcık su konmasıyla -eğer doğa dostu temizlik ürünü kullanıyorsanız hatta küllü suyu kendiniz yapıyorsanız- bulaşık suyunuzla tüm bahçeyi sulayabilecek ve salatanıza koyacağınız maydanoz, nane, kekik vb baharatlı otların kokusuyla salatanızı yiyeceksiniz. Buna ek olarak belki apartmanınızın tepesine kolektif bir çatı bahçesi yapabilir, hatta bir köşesini haftada bir paylaşacağınız potlaçlara ayırabilirsiniz. İstanbul’un göbeğinde yaşadığım yıllarda böylesi bir alan oluşturduğumuzu ve çocuklarımızın bile ortamdan ne kadar zevk aldığını hala anımsıyorum. Yalnız çatı çok güneş aldığından bitkilerinizi kanopi bahçesi olarak yerleştirmeniz önemli olabilir.

Bir de solucan kompostunun apartman dairelerinde dahi hiç kokusu olmadan yapılabileceğini yine kendi deneyimimden biliyorum. Solucan kompostu mutfağınızdan çıkan birçok biyolojik atığı toprağa dönüştürecektir. Bunun altından alacağınız suyla ve toprağıyla yapacağınız kompost çayı bitkilerin yaprakları ve dalları üzerine serpilirse, hem hastalıkları önler hem de büyümelerini hızlandırabilir. Evinizde direk güneş almayan bir yere koymanız yeterlidir. Ben bir sene boyunca yaşadığım dairede yer olmadığı için banyomda uyguladım ve gayet iyi çalıştı. Üstelik banyonun nemi de en sıcak yaz aylarında dahi kompostumuza serinlik sağlamış oluyor. Solucan şerbetinin balkon bitkileri için kullanımı çok pratiktir ve oldukça çekici bir rengi vardır. Avustralya’da çalıştığım organik yiyecek kooperatifinde şişeleyip satıyorduk ve yanlışlıkla meyve suyu sanılıp içilmesin diye şişenin üzerine uyarıcı etiket yapıştırıyorduk. Üç ayda bir solucan kompostunun en altında biriken toprağı ve solucanları ayırıp apartmanın bahçesindeki bitkilere koyduğunuzda onlar da bayram edecektir.

kolektif projeler toplum bahçeleri ve kent çiftlikleri

İstanbul’un eski bostanlarında ne kadar kolektif bir çaba vardı bilmiyorum ama çocukluğumda İstanbul Bostancı’daki bostanları biraz anımsıyorum. En azından gidip oradan soğan, marul, domates alırken yiyeceğimizin bir kısmının nereden geldiğini ve hangi koşullarda kimin yetiştirdiğini biliyorduk. Tarihsel olarak daha da öteye gidersek, bir zamanlar İstanbul tarihi yarımada çevresinin kentin yiyecek ambarı olduğunu biliyoruz. Günümüzde büyük bostanlara yer kalmadığına göre küçük ölçekli de olsa kolektif kent bahçeleri yaratabiliriz. Eğer kolektif bir ruhla yapılırsa kent toplum bahçeleri dediğimiz bu alanlar aynı zamanda sosyal olarak da topluma çok şeyler kazandırıyor.

Altı yıl önce Yeni Zelanda’nın başkenti Wellington’da bir kilise bahçesinin bir dönüm kadar alanını
atıklardan temizleyerek yenebilir bitkilerden oluşan bir peyzaj yarattık. Böylece hem atıl ve atık deposu haline getirilmiş bir toprak parçasını yeniden diriltmek hem de eğimli bir arazide nasıl tarım yapılacağı konusunda bilgi ve becerilerimizi geliştirmiş olduk. Daha öncesinde, kent belediyesinden talep ettiğimiz kentin göbeğinde bir başka alan daha vardı ki; oranın bize tahsis edilmesi neredeyse üç yıl uğraştırdı. Proje detaylarının kent belediyesi tarafından kabul görmesi ve yerel gruplara kendimizi anlatmamız çok çetrefilli bürokrasiyle uğraşmayı gerektirdi. Yaklaşık dört dönümlük bu alandaki toprak DDT’den orta düzeyde etkilenmişti. Toprağını iyileştirme (remediation) yöntemlerini de böylelikle beceri dağarcığımıza ekleme fırsatı elde ettik. Kendi insiyatifim olan “Innermost Gardens” adını verdiğimiz her iki proje de aynı zamanda çok kültürlülüğe hizmet ediyor. Şu anda çeşitli permakültür eğitimlerinden, okul çalışmalarında toprakla ilgili beceriler kazandırmaya kadar çok sayıda etkinlik için eğitim merkezi haline gelmiş durumdadır.

Türkiye’de ekolojik pazarların yanı sıra Toplum Destekli Tarım’a adım atılması sevindirici. Yakın çevrenizdeki bir grup insanla ortaklaşarak; örneğin İstanbul’da Şile, Çatalca, Silivri’deki çiftçilerin kendi arazilerinde yetiştirilmiş ürünleri tercih ediyor olmak o çiftçilerin doğrudan desteklenmesi anlamına geliyor. Böylelikle üretici ve tüketici arasında doğrudan kurulan organik bağlar mevsim dönüşümlerini toprakla ilintili birçok paylaşıma açık olacaktır.

Bunun yanında kent bahçelerinden daha büyük ölçekte bir mahalleliye yetecek çokyıllık bitki ve ağaçlardan (aralarında tekyıllıklar da olabilir) bir yiyecek ormanı yaratmak da mümkündür. Avustralya’dan İskandinavya’ya kadar artık pek çok şehirde kolektif yiyecek ormanları oluşturuluyor. Şimdi yaşadığım ABD’nin Seattle kentinde dar gelirlilerin yararlanabileceği ve emek koydukları 10 dönümlük bir alanı kapsayan büyük bir toplumsal yiyecek ormanı projesi oluşturmaya çalışıyoruz. Şunu tekrarlamalıyım ki; bu tür projelerde gelişmiş ve demokratik denilen ülkelerde dahi bir dizi engele karşılaşabiliyor. Dolayısıyla sabırlı ve kararlı olmalısınız!

okullarda kolektif yiyecek peyzajları

Anadolu kültürünün bitkilerle tedavi birikimi bir hayli köklüdür. Bu zenginliği henüz kaybetmemişken gelecek nesillere taşımamız iyi olmaz mı? Örneğin, bahçesi olan okullarda bir bölüm yenebilir peyzaja dönüştürülebilir. Olmayanlara ise pencerede perde şeklinde atık (plastik tetrapak vb.) kutulardan bir pencere bahçesi oluşturabiliriz. Ve bunu çocuklarla ya da gençlerle yapacağınız bir proje haline getirebilirsek onlar da bu işten çok zevk alacaklardır. Genelde hidroponik denilen yalnızca suyla yapılan bu tür bir tarımı aslında az bir toprak kullanarak bitkilerimizi arada solucan suyuyla besleyerek de yapabiliriz. Örneğin, koşarken düşen bir çocuk aloverayı alıp dizine sürüp kendini tedavi edebilir. Bu durumda okulda kimyasallardan oluşan bir ecza dolabı yerine çoğunluğu bitkilerle tedaviyi esas alan doğayla bütünleşme kültürü geliştirebiliriz.

Bir diğer örnek de anaokulu çocuklarının dahi çok zevk aldığı tohum topları yapma etkinliği var. Örneğin, gelincik papatya vb. vahşi yerlerde yetişebilecek yabani meyve tohumları dahil toplayarak yapılan tohum toplarını ilkbahar ve sonbahar da okulun ya da mahalledeki yolun bir kenarına bırakıp gelişmesi öğrencilerle izlenebilir.

Bugün gelişmiş ülkelerin çoğunda çocuklara ve gençlere sağlıklı yiyecek programları sunuluyor. Daha duyarlı okul yönetimleri bunu -okula kompost tuvalet yapmak gibi- permakültür uygulamalarına kadar götürebiliyor. Öyle ki, okul kantinlerinde öğrencilerin kendi yetiştirdiği sebze ve meyvelerden öğrenciler kendileri yiyecek hazırlayıp sunmaktalar. Hatta çocuklar, projelerine fon sağlamak için kafa yormaya ve pratik olarak bir şeyler yapmaya teşvik ediliyor. Oğlum ortaokuldayken yenebilir bitkiler bahçesini (bütçesi dahil) arkadaşlarıyla kolektif bir şekilde oluşturdu. Böylece hâkim eğitim sistemi birazcık da olsa sıkıcı olmaktan uzaklaşıp gerçek yaşamın bir parçası haline geliyor.

gözlem, deneyim ve paylaşım

Permakültür tasarımında alanla ilgili fiziksel olduğu kadar sosyal anlamda da dört mevsimlik (hatta olabiliyorsa daha fazla) bir gözlem yapılması önemlidir. Örneğin, Seattle’da kiralık evimin sahibi benim bir permakültür uzmanı olduğumu duyunca sevinmişti. İlk sorduğu bahçesindeki kara böğürtlenle nasıl başa çıkabileceği oldu. Bahçenin her yerini sarmış olan kalın köklü dikenli böğürtlenle başa çıkmak yağışı bol olan bir yerde kolay değildir. Buna çare olarak önce keçi sonra da domuz kiralamamız gerektiğinden söz edince ev sahibim güldü… Oysa gerçekten bunu iş edinen keçi ve domuzlar vardı. Hatta çevre düzenleme uzmanları, “eyvah ekonomik krizin olduğu bu yıllarda işimizi keçilere ve domuzlara kaptırdık” diye serzenişte bulunuyorlardı ve bu tür haberler basına da yansıyordu. Ev sahibim Lorena gelip gittikçe bakıyor ve kayda değer bir değişiklik görmeyince bir gün bahçemi ne zaman yapacağımı sordu. Ben de, “acelem yok bakıyorum; biz permakültürcüler önce uzun süre bakar düşünürüz” dedim. Nasıl bir tasarım yapmalıydım ki var olan alanı maksimum düzeyde verimli olarak kullanmalıydım. Üstelik kiracı olarak da giderken toprağa, kendime ve dostlarıma geride bir şeyler bırakmalıydım. Buna kiracılar için permakültür diyoruz.

Ev sahibim benden neredeyse umudunu kesmiş olacaktı ki sık sık sormaktan vazgeçti. Ancak ilkbahara doğru gelip gördüğünde “şimdi ne demek istediğini anladım” dedi. 10 çeşit böğürtlen, sonbaharda topladığım yapraklar ve alışveriş yaptığım marketten getirdiğim atık kutuları kendi yaptığım kompostla birleştirince bahçeyi ilkbahar için ekime hazır hale getirmiştim. Çevresi renkli şişelerden oluşan yılan biçimli şifalı otlar sarmalı ise küçücük ön bahçemde gelip geçenlerin ilgisini çekmeye başlamıştı. Benim için de verandada kitabımı okumak ve çayımı yudumlamak daha zevkli hale gelmişti.

su kullanımı

Su gereksinimi yağmur hasadı dışında mahalle bazında kurulacak sarnıçlarından karşılanabilir. Meksika’nın Oaxaca Etno Botanik bahçesini geçen sene (2010) ziyaret ettiğimde bu bahçenin suyu yaz aylarında bahçenin altında bulunan ve bir dönüm kadar alanı kaplayan devasa bir sarnıçtan karşılanıyordu. Bu sarnıç tamamen yağmur suyu hasadıyla dolduruluyor. Elbette bitkilerin çoğunun o iklime dayanıklı olanlardan seçildiğini eklemeliyim.

Son yıllarda gri su dediğimiz banyo ve mutfaktan çıkan suyun yeniden kullanıma sokulması yaygınlaşmaktadır. Akiferin gittikçe kuruduğu ve tatlı suyunun yüzde bire kadar düştüğü dikkate alınırsa bizim de bunu vakit geçirmeden dikkate almamız iyi olabilir. Endüstriyel etkinlikler ve yanlış arazi kullanımı Türkiye’nin de iklim değişiminden hayli payını aldığını, hatta Avrupa’da Karbondioksit emisyonları en fazla ülkelerden biri halinde olduğunu gösteriyor. Bu durumda her damla suyun korunması ve yeraltında yeniden döngüye geçirilmesi gerekmektedir. Ayrıca kullandığımız atık suyun belki de kilometrelerce ötedeki tesislerde temizlendikten sonra (eğer varsa) denize verilmesinin gideri yine bizim cebimizden çıkıyor. Oysa kompost tuvaletler oluşturulması, gri suyunsa bahçede kullanılması doğrudan bir çözüm oluşturabilir. Bazı verilere göre yağmur, kar vb. suların akiferde birikmesiyle dünya su stokunun sadece %1-5 arası bir kapasite yaratılabildiği söyleniyor. Bunu artırmanın önlemlerini bugünden almazsak su çatışmalarının arttığı bir gelecek bizi bekliyor olacaktır. Bunun yanında suyun özelleştirilmesinin ve akan dereler önünde barajlar yapmanın da en büyük tehlike olduğunu eklemeliyim.

kurulacak yeni kentler köy düzeyinde olmalı

Bu kadar sosyalleşmeyi seven bir toplum olarak sokakları ve kamusal alanları geri istemeliyiz. Kavşak noktalarını, bankları, açık hava toplanma yerlerini ve toplumsal imece evlerini yeniden yaratmalıyız. ABD’nin Oregon eyaletinde Portland kent halkı toplumsal ve ekolojik dönüştürme projeleri konusunda yalnızca ABD ye değil dünyaya örnek oluyor. “Kenti Onarma” (City Repair) adı altında gerçekleşen projeler her yıl 10 günlük bir festivalde uygulamaya dönüştürülüyor.

Bu etkinliklerde permakültür uygulamalarından eko köy tasarımlarına ve evsizler ve toplum dışına itilen diğer insanların projelerine yer veriliyor. Kavşaklar sanatsal bir şekilde yayalar için onarılıyor. Geri dönüşümlü doğal malzemelerden oturma yerleri, heykeller yapılıyor ve motifler yapılıyor. Bu toplumsal projeler imece şeklinde kolektif bir şekilde gerçekleştiği için ne belediyeye fazla yük oluyor ne de büyük paralar gerektiriyor. Böylece kente yaşayan bir kimlik kazandırıyor. Kentte bisiklet neredeyse temel ulaşım aracı haline getirilme durumundadır. Böylelikle orada yaşayanlar kendi emek verdiği köşe için ‘bizim’ diyor gerekirse ona zarar veren kişiyi uyarıyor. Aynı zamanda ‘kent arabalar için değil insanlar içindir’ mesajı veriliyor.

Bu sene 10. su yapılacak olan Portland City Repair projesinin öncüsü Mark Lakeman bir kent tasarımcısıdır. Lakeman’ı çeşitli konferans ve toplantılarda birçok kez izledim. Kentlerin tarihsel gelişimine bakarak, “Biz hepimiz aslında köylüyüz. Kenti köy haline dönüştürmek lazım” der. Yapılan etkinliklerin adına da ‘Village Building Convergence’ bir başka deyişle ‘Köy Yaratma Birlikteliği’ deniliyor. Kenti büyük ve atıl olmaktan ancak onu küçük birimlere bir başka deyişle köylere bölerek gereksinmelerimizin çoğunu yerel olanaklarla karşılayabilir, karbon ayak izimizi azaltabilir yabancılaşmanın büyük ölçüde önüne geçebiliriz.

Yukarıda söz ettiğimiz permakültür zonlarında (mıntıkalarında) kenti tasarlarken ya da revize ederken yaşam alanlarını daha fonksiyonel hale getirebilir böylelikle de karbon ayak izimizi daha da aza indirirken zamandan da tasarruf etmiş oluruz. Lakeman bu hareketi başlattıklarında yaptıklarının büyük bir kısmının yasal olmadığını ekliyor. Diyor ki, “ama yerel yönetime daha iyi uygulamalar için yardımcı olduk”. Görüyoruz ki yurttaş olarak verilenle yetinmemek daha iyisi için permakültürün bir diğer ilkesi gibi çözümü problemin içinde aramak, marjinal olanın yaratıcılığından yararlanmak daha güzel sonuçlar verebiliyor.

Bu yazı ilk olarak Mart 2011 tarihinde Arredamento Mimarlık Dergisinde yayınlandı.

KAYNAKLAR
-Pencere bahçeleri http://www.windowfarms.org/
-YZ deki InnermostGardens http://www.innermostgardens.org.nz/
– Meksika’nın Oaxaca kentindeki EtnoBotanik bahçesinin yeraltı su sarnıcı- http://gardenerinmexico.blogspot.com/2007/08/oaxaca-ethno-botanical-gardens.html
– Dünyada kullanılabilir ve su çatışmaları hkd- http://www.worldwater.org
-Seattle daki Permakültür Yiyecek Ormanı projesi- http://jeffersonparkfoodforest.weebly.com/
-ABD Portland Kenti Onarma Projesi- City Repair http://vbc.cityrepair.org

http://permakulturplatformu.org/?p=1551

May 6, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekokoy - permakultur, ekolojist akımlar, kent yasami, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller | Leave a comment

Permakültür Birlikleri (Guilds) – Ben Haggard

(çeviri: hira d.)

Permakültür bahçeleri, ormanlar, bozkırlar ve diğer doğal toprak örtüleri gibi bitkiler, hayvanlar ve mantarlar arasındaki dayanışma ilişkilerine göre örülür. Permakültür doğal süreçlerle kavga etmektense doğa ile uyum içinde işler; permakültür bahçıvanları sağlıklı, capcanlı ortamlar yaratmak üzere geniş çaplı ittifakların yardımına başvurur.

Bir permakültür alanı yaratmadaki kilit stratejilerden biri “birlikleri” kullanmaktır. Bir birlik, bitkiler, hayvanlar ve mantarlardan oluşan ve bütün üyelerine destek sağlayacak şekilde dayanışarak iş gören bir topluluktur. Bir permakültür bahçesi, doğal ormanlarda vuku bulan çeşitli işlevsel ilişkileri aynen uygulayarak bir gıda ormanı yaratma fikrine dayanır.

Birliklere doğada sıkça rastlanır. Örneğin, ormandaki bir alaçam ağacı boy atan sürgünlerinde şeker üretir. Sincaplar bu besleyici sürgün uçlarını kemirir. Sincaplar yüksek protein değerine sahip mantarları yemek için ağacın dibine iner. Sincaplar artık şeker, protein ve etkinleşmiş mantar sporları içeren dışkılarını ağacın dibindeki toprağa bırakır. Etkin haldeki ve besinlerle sarıp sarmalanmış mantar toprağı filizlendirir. Ağacın köklerinde büyüyen mantar, toprağın içinde ağacın kullanacağı besin maddeleri üretir. Ağaç bu besin maddelerini yeni sürgünler çıkarmak için kullanır. Bu böylece devam eder.

“Birlikler” kavrayışı doğa üzerine düşünmenin yeni bir yolunu bize sunar. Tek tek nesnelere -ağaç, mantar ya da sincap- bakmaktansa, iç içe geçmiş bir ilişkiler ağını görebiliriz. Mantar olmaksızın ağaç ihtiyaç duyduğu besinleri elde edemez. Sincap olmaksızın ağaç ihtiyaç duyduğu şekeri aşağıdaki mantara ulaştıramaz. Sonuçta da ağaç güçten düşer ve ölür. Aynı şekilde, sincap da beslenmek için ağaca ve mantara ihtiyaç duyar. Bu karşılıklı bağımlılık ilişkileri fark edilince, hayvanlar ile bitkiler arasındaki ayrım daha az anlamlı hale gelir. Biri nerede başlamakta, diğeri nerede bitmektedir ki?

Beyni biraz yoruyor belki, ama işe yarıyor. Sadece şeylerin kendisine değil, şeyler arasındaki ilişkilere de bakarak, gerçekten sürdürülebilir alanlar yaratmak mümkün hale geliyor. Eğer bir ağaç dikerken, bunun sağlıklı ve verimli bir hayat sürmesini sağlamak üzere ona yardımcı olacak bütün canlı unsurları da oraya sokarsam, bir sürü iş yükünden kurtulmuş olurum. Tasarımımda bu ilişkileri ihmal edersem, (gübreleme, sulama, budama, vb. yaparak) arayı kapatmak durumunda kalırım. Ya o ağacın kölesi haline gelirim ya da ağaç bu ihmalkârlığımdan dolayı zorluklar yaşar.

Bir bahçıvan “birlikler” kavramını pratik olarak ne şekillerde uygulayabilir? Örneğin, meyve ağaçlarına bakalım. Pek çok meyvelikte ve bahçede meyve ağaçları tek başına dikilir, genellikle diplerinde de otlar bulunur. İşin komiği, meyve ağaçları ile otlar kadim düşmanlardır. Aynı besinler ve su için rekabet ederler. Yani, birbirlerine destek vermezler.

Ben meyve ağaçlarını çok yıllıklar, soğangiller, çalılar ve tek yıllıklardan oluşan zengin bir karışımın içine dikerim. Bir elma ağacında kullanacağım tipik bir karışım azot bağlayıcıları, böcek çekici bitkileri, arı çekici bitkileri ve diğer faydalı türleri içerecektir. Azot bağlayıcılar kökleriyle topraktaki bakterilerle çeşitli ilişkiler kuran, bu bakterilerin atmosferdeki azotu bitkilerin kullanabileceği bir hale sokmasına olanak tanıyan bitkilerdir. Bahçenizde azot bağlayıcı bitkiler bulundurmak, mekanınızda kendinize ait bir biyolojik gübre fabrikasına sahip olmanız anlamına gelir. Bu nedenle, ben doymak bilmez bir azot bağlayıcı bitki toplayıcısıyım.

Elmalar ile birlikte kullanmayı en sevdiklerim arasında fiğ, Sibirya bezelye çalısı, yalancıakasya, acıbakla, mor yonca ve bahçe bezelyeleri ile fasulyeleri yer alır. Bunların hepsi baklagil ya da bezelye ailesindendir. Ayrıca baklagil olmayan (çoğu yenebilir meyve veren) çeşitli azot bağlayıcı bitkiler, özellikle de İğde kullanırım. Çölde, yani azotun bir hayli kıt olduğu bir yerde yaşadığımdan, yerel ağaçların ve çalıların çoğu azot bağlayıcıdır. Meyveliklerimde yerel türleri sıklıkla kullanırım.

Ağacın azot ihtiyacını bu şekilde karşıladıktan sonra, dikkatimi diğer önemli meselelere verebilirim. Her zaman böcekleri, özellikle de zararlı hayvanları kontrol altında tutan yararlı türleri çekecek yönelik bitkiler ekerim. Bahçemde pek çok farklı türün yaşıyor olmasından emin olmak isterim. Onların gelmesini sağlamanın bir yolu onlara nektarlı çiçekler sunmaktır. Yararlı böceklerin çoğu en başarılı işlerini bebekliklerinde çıkarır. Yetişkin olduklarında nektara ihtiyaç duyarlar. Onlar için mutlaka şemsiye şeklindeki çiçeklerden dikerim. Bunlar arasında tere, rezene, maydanoz, civanperçemi, kişniş, yabani havuç, keraviye, vb. sayılabilir. Avcı yaban arıları, zarkanatlar ve uğurböcekleri bu nektar kaynaklarına bayılır.

Arılar için de bitki ekerim. Meyve ağaçlarında döllenmenin iyi bir şekilde gerçekleşmesi için arılar şarttır. Arılar ayrıca bal, arı sütü, arı poleni ve balmumu üretir, dolayısıyla sağlıklı bir kovan bahçemin üretkenliğini ciddi şekilde artırır. Lakin, baharda açan elma çiçekleri sadece birkaç hafta kalır, ki bunlar bir kovan için yeterli değildir. Arıların ilkbaharın başından sonbaharın sonuna dek yararlanabilecekleri çiçekli bitkiler dikmeye çalışırım. Akasya ağacı, üçgül ve diğer baklagiller hem azot bağlar hem de arılara besin sağlar. Güz ahududuları ile yıldızçiçekleri mevsimi daha da uzatır. Bir bahçe planlarken, bir kovana niyetlenmesem bile, arıları mutlaka hesaba katarım.

Daha büyük yaratıklara yönelik olarak da plan yapmak mümkündür. Yaygın yer örtücüler ve biraz su bahçe yılanlarını, kertenkeleleri, karakurbağalarını ve kurbağaları davet eder – hepsi de mükemmel ve kendi başlarına hareket eden musallat böcek avcılarıdır. Kuşlar da her gün bol miktarda böcek yiyerek çok fayda sağlayabilir. Kuşların dışkıları yüksek kalitede fosfat içerir ki, bu ağaçların ihtiyaç duyduğu gübrelerden biridir. Ağaçların dallarına tünediklerinden, kuşlar dışkılarını tam da en çok ihtiyaç duyulan yere bırakır. Meyve yetiştiricilerinin bir kısmı kuşlara karşı ihtiyatlıdır, ancak ağaçların civarında kuşların bayıldığı yabani meyveler ve yemişler bulunursa, zararları asgari düzeyde kalır. Ben hep “hepimize bol bol var” diye düşünürüm, özellikle de bahçemdeki hayvanlar pek çok işi benim yerime yapıyorsa!

Bazı permakültürcüler düşen meyveleri temizlemeleri, çeşitli böcekleri yemeleri ve toprağı eşeleyip gübrelemeleri için meyveliklerine kümes hayvanlarını sokar. Büyücek bir bahçe için bu mükemmel bir yaklaşımdır, ancak bunun dikkatli bir şekilde planlanması gerekir. Birkaç tavuk göz açıp kapayıncaya bütün marullarınızı yok edebilir.

Bitkiler arasındaki diğer önemli bir ilişki de mekansal ilişkidir. Ağaçların altı gölgedir. Ağaçların güneybatı tarafında zemin daha çok güneş alır, daha çok ısınır ve kurur, kuzeydoğu tarafındaysa tam tersi koşullar gerçekleşir. Birkaç metre içindeki bu değişen koşullara “mikroiklim” denir. Farklı bitkiler farklı mikroiklimlerde daha rahat eder. Bulunduğum yer olan yüksek çölde, bitkilerin çoğu meyve ağaçlarının sunduğu gölgeyi ve korumayı minnetle kabullenir. Kuzey ve doğu taraflara frenküzümü, ahududu, çiçekler ve sebzeleri koyarım. Ağacın altına karakafes otu, yabani soğanlar, güngüzeli ve diğer yer örtücülerden ekerim. Burada sıcağın ve rüzgarın vurduğu güney ve batı tarafına, bir çeşit sağlam yerli rüzgarkıran çalıları güneybatıya dönük şekilde ekerim. Domatesler de sıcağı ve güneşi sever, dolayısıyla güneye ekilirler.

Bahsettiğim bütün bu bitkiler, kuru ama soğuk bir iklime sahip, yüksek rakımdaki yaşadığım yerde mutlu mesut yaşar. Deneme yanılmalar ve biraz aklıselimle bahçemde iyi işleyen birliktelikler yarattım. Ülkenin diğer yerlerinde, bahçıvanlar bulundukları bölgede neyin iş göreceğini yine deneyerek ve fikir alışverişleriyle bulacaktır. Temel ilkeler her yerde geçerlidir:
1) Bir bitkiyi ya da hayvanı bir ağın ya da ilişkiler ağının bir parçası olarak düşünün.
2) Dikim planlamanıza faydalı ilişkileri katmaya çalışın.
3) Gübre sağlaması için azot bağlayıcı türleri kullanın.
4) Musallat böceklerle mücadeleye yönelik bitkiler dikin.
5) Mikroiklimleri lehinize kullanın.

Birlik oluştururken sizlere kolay gelsin!

Ben Haggard bir permakültür yazarı, tasarımcısı ve öğretmenidir; Santa Fe’de (New Mexico) yaşamaktadır. [email: HomegrownTexas@yahoo.com]

Yazının orijinal adresi: http://www.homegrowntexas.com/issues/JulAug05/index.html

http://permakulturplatformu.org/?p=1193

May 6, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | Leave a comment

   

%d bloggers like this: