ecotopianetwork

‘Örüntü’ Kavramına Kısa Bir Giriş Denemesi – Hira Doğrul

Bill Mollison haricinde permakültür camiasında üzerinde çok durulmasa da Mollison için permakültürün belki de can damarıdır ‘örüntü’ler (patterns). Örüntü kavramının ihmal edilmesi, muhtemelen doğal olaylarda bunları yakalamak, incelemek, açıklamak ve sonrasında da tasarımlarda uygulamanın çok ciddi bir emek, bilgi ve düşünce kıvraklığı gerektirmesinden olsa gerek. Bu kısa yazının permakültür açısından [bir hayli karmaşık bir konu olan ve ancak örnekler üzerinden bol bol giderek kavranabilen] “örüntü” kavramına çok basit bir giriş yapmanın ötesinde bir iddiası bulunmuyor.

Mollison doğal olguların belli örüntüler, kendini tekrar eden biçimler, şekiller ve düzenler içinde ortaya çıktığı görüşünde. Bu örüntülerin ortaya çıkması Mollison’a göre asla tesadüfi değil, yaşam biçimlerindeki belli ihtiyaçların karşılanmasının, belli işlevlerin yerine getirilmesinin birer tezahürü. Doğal olgulardaki örüntüleri saptamak ve incelemek, o yaşam biçiminde ısıya, devinime, akışkanlığa, geçirgenliğe, döngüselliğe, hıza dair çok çeşitli bilgileri bize vermekte. Çünkü doğal olgular bünyelerinde yaşadıkları ısı, ışık, temas, devinim, basınç gibi olaylar ve süreçler sonucunda kendini tekrar eden belli şekillere bürünmekte ve belli döngüler ortaya koymakta. Biz her ne kadar o doğal olgunun ya da doğal sürecin özü, tözü hakkında kesin bir bilgiye ulaşamasak da, örüntü bilgisiyle hangi durumun içinde olduğu ya da ilişkiler ağı içindeki yeri açısından sağlam verilere ulaşabiliriz.

Dahası, bu örüntüleri, kendini tekrar eden biçimleri, şekilleri, yapıları inceledikçe doğada kendini tekrar eden bir düzenin, yaşam biçimlerinde büyüklük, hacim, uzunluk gibi ölçülerde, boyutlardaki artışta belli oranların, belli denge, tahammül ve yanyanalık sınırlarının olduğunu saptamak da mümkün. Örüntüleri kavradıkça da doğanın döngülerini ve bütünselliğini, çeşitlilikteki iç içeliği ve birliği biraz olsun kavramak mümkün hale gelmekte.

Doğadaki başlıca biçimler olarak Dalgalar (denizdeki dalgalar, kumulların dalgalanmaları), akışkan çizgiler, bulutsu biçimler, sarmallar, yuvarlak çıkıntılar, dallanmalar (ağaç dalları, nehir kolları), ağlar sayılabilir.

Mollison için örüntülerin bu denli önemli olması, bunların tasarımcı için çok sağlam bir dayanak noktası oluşturmasından. Örüntüler, hangi işlevlerin genelde hangi formlarda yerine getirildiğinin bize bilgisini verdiğinden, tasarımcıya enerji tasarrufu sağlayan, işlev ve estetik açısından tatmin edici, verimli ve sürdürülebilir yapılar kurmasını sağlar. Örüntüler aslında tasarımcının bilgileri, varlıkları, malzeme ve teknolojileri ve de unsurlar arasındaki ilişkiyi içinde oturtacağımız çerçeveyi vermekte. Misal, belli malzemeleri toplamak veya dağıtmak üzerine bir tasarım yaparken ‘dallanma’ örüntüsüne başvurabiliriz.

Dallanma örüntülerinin düz bir hat takip etmemesi, ana dal ile ondan uzanan dallar arasındaki orantı (genelde ilk hattan çıkan ikinci hat ilkinin yarısı kadardır), dallanma oranı (bire iki, yani ilk hattan iki yeni hat), dallanma sayısı (genelde 7, yani bir kütlede ana hattan en fazla 6 hat daha çıkıyor), hangi hatta ne tür davranış kalıplarının yaşandığı, hatlardaki akış hızı, taşıma kapasitesi, vb. bunların hepsi tasarımcıya kuracağı yapıda, ne hacimde ve ne hızda bir akış trafiği yaşaması gerektiği, bunları hangi genişlikteki yol hatları üzerinden aktarabileceği, hangi hatta hangi akış yoğunluğunun gerçekleşebileceğine dair bir çerçeve sunar. Örüntü bilgileri sayesinde tasarım unsurlarımız faydalı bir ilişkiler ağı içinde işler.

Mollison’ın tasarım açısından belki de en önem verdiği örüntü bilgisi, ‘kenar etkisi’dir. Doğada iki farklı yapının, oluşumun, maddenin kesiştiği sınır noktalar Mollison’a göre çeşitlilik, verim, tür sayısı, enerji akışı vb. açısından çok zengin yerlerdir. Su ile toprak, orman ile çayırlık, bir dağdaki buzul sınırı gibi iki ekosistemin birleştiği sınır bölgelerinde daha karmaşık, yeni, üçüncü bir ekosistem oluşur. Hem her iki ekosistemin de çoğu üyesi burada yaşayabilir, hem de buraya özgü yeni türler ortaya çıkar. Bu yüzden, arazi tasarımlarında ‘kenar etkisini’ azamiye çıkartacak girintili çıkıntılı, çok kenarlı yapılar (havuz, bahçe, bina …) yapılmalıdır. Çeşitlilik, akışkanlık, birleşimler yaşamı beslemekte, kapalı sistemler zamanla durağanlaşarak çürümektedir.

Tasarımda kenar sayısı arttıkça ‘kenar etkisi’ de artmakta.

[‘kenar etkisi’ için ayrıca Erol Scott’un yazısı: http://patikayolculari.wordpress.com/2009/08/28/sinir-etkisi/ na bakılabilir.]

Mollison geleneksel toplulukların örüntüleri her zaman, her yerde kullandığına dikkat çeker. Örüntüler evleri, halıları, dış duvarları, silahları, hatta bedenleri süsler; şarkılarda, danslarda, masallarda defalarca yinelenir. Bu semboller, şekiller, motifler temel, yaşamsal bilgilerin topluluğun bütün bireyleri tarafından içselleştirilmesini sağlar. Böylece yön bulma, iklim akışları, tıp, ekin, hayvanlar, coğrafyadaki dönüşümler gibi pek çok bilginin bireylere aktarımının yanı sıra 9, 11, hatta 20 yıllık döngüler ve karmaşık olaylar öngörülebilir. Mollison’a göre bizim kullandığımız sayılar ve harfler ise örüntülerin, dolayısıyla da yaşamsal bilgilerin öğrenilmesi açısından bir faciadır. Harfler ve sayılar kendi başlarına bir anlam taşımaz, bütün yaygınlık iddiasına karşın temel, yaşamsal bilgiler son derece dar bir kitlenin elindedir, hatta öyle ki bireylerin kendi başına ayakta kalamaması ve hiyerarşik bir yönetim mekanizmasına bağımlı olması için, özellikle onlardan esirgenmektedirler. [Günümüzün 11-12 yıllık temel eğitim sistemi barınma, beslenme ve birarada yaşamaya ilişkin bu yaşamsal bilgiler haricindeki her şeyi körpe zihinlere boca etmektedir.] Üstelik bu tür bilgiler kolaylıkla unutulabilirler [oysa dans ederek öğrenilen bir örüntü artık bünyeye kazınır].

 

Mollison’ın bununla ilgili verdiği sayısız örnekten işte sadece biri: Avustralya yerlilerinin kamplarına her gidişinde Pitjantjatjara yerli kadınlarının pencerelere ve giysilerine çok karmaşık birtakım örüntü desenleri çizdiğine tanık olur. Bu şeklin anlamını öğrenmeye çalışsa da kadınlar bu bilginin kadınlara has olduğunu söyleyerek onu cevaplamaz. Bir süre sonra ufak bir uçakla çölün üzerinden geçerken kaybolurlar; Mollison yukarıdan çöle baktığında bu şeklin bir ekolojik harita olduğunu anlar. Kadınlar çölün ekolojisiyle ilgili bilgileri bu şekil üzerinden gündelik yaşama aktarmaktadır. Bu şekil akla kazındığında çölün bir bölgesine hiç gitmemiş bir kabile üyesi eliyle koymuş gibi aradığını bulabilmektedir. Ya da nereye ağaç dikilebileceği veya dikilmeyeceği gibi bilgiler nesilden nesile aktarılmaktadır.

Fotoğraflar © patternunderstanding.pdf

Son olarak, Mollison düz mantığa dayalı, cetvelle çizilmiş gibi duran çizgisel, ‘düzgün’ yerleşim tasarımlarının sürdürülebilirlik açısından sınıfta kaldığını söyler. Doğada mükemmel bir yuvarlak ya da kare yoktur, doğanın şekilleri yamuk yumuktur, karmaşık, karışıktır. Sürdürülebilir yerleşimler kurmanın temel ilkesi de doğayla uyumlu örüntülere başvurmaktır. Bir ev yaparken, bir bahçe, havuz, su bendi oluşturuken ya da bir köy, herhangi bir insan yerleşimi kurarken belli yapılara özgü belli oranları, dinamikleri, büyüklük, taşınabilir nüfus ve yan yanalıklardaki tahammül sınırlarını sürdürülebilir kılmanın yolu örüntülerin dilini bilmekte yatar.

Kaynakça:

  • A Designer’s Manual, Bill Mollison; Tagari, 1996.
  • Designing for Permaculture, Bill Mollison; Yankee Permaculture, 1981.

Yazan: Hira Doğrul, Permakültür Platformu

http://permacultureturkey.org/%E2%80%98oruntu%E2%80%99-kavramina-kisa-bir-giris-denemesi/

Advertisements

May 6, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | 2 Comments

Doğanın Alfabesiyle Tasarlamak: Permakültür – Selen Akhuy

Bu yazı ilk olarak Arredamento Mimarlık Dergisi’nin Mart 2011 sayısında yayınlanmıştır.

İnsan etkinliğinin önemli, ayırt edici, belirleyici bir kısmı “enformasyonun” kodlanması ve bu kodların okunması ile ilgilidir. Eğitim, başka pek çok niteliğin ve işlevinin yanında, yetişmekte olan bireyin içinde büyüdüğü toplumun yaşantısına katılıp katkıda bulunmasını sağlayacak kod okuma ve oluşturma becerilerinin aktarılması olarak tanımlanabilir. Benzer bir şekilde sanat, tasarım ve mimarlık, başka pek çok niteliğin ve işlevin yanı sıra, aynı zamanda bir kodlama edimi olarak görülebilir. Bu kodlama sürecinde, bilgimizi veya maalesef cehaletimizi kodlarız.

Bilgimizin en önemli kaynağı ise kendimiz ve çevremizle ilgili gözlemlerimizdir. Bu süreçte, “büyük öğretmen” doğadan öğreniriz.

Doğal olguların gözlenmesi ile elde edilen bulgular, bunların altında yatan işleyiş ilkelerini kavramamızı kolaylaştıracak sadelikte formüllere büründürüldüğünde insan aklı rahat eder.Doğal olguları ve formları geometrik şekiller vasıtasıyla temsil etmek, sadece onları nitelik ve nicelik bakımından kavramak isteyen fizikçilerin değil, tasarımcıların, mimarların ve sanatçıların da uğraş alanına girmiştir. Zira etrafımızdaki nesnelerin insan ölçülerine ve/ veya doğada gizli ölçülere/oranlara göre tasarlanmış olmaları, bizi rahat ettiren unsurlardan biridir. Ayrıca, doğanın işleyişi ve evrendeki yerimiz hakkındaki bilgimiz ve sezgilerimiz bu yolla ifade bulmaktadır.

Örnek vermek gerekirse, doğada çok sık rastlanan altın oran (yaklaşık 1,618) kodunu – biz sezsek de sezmesek de – etrafımızdaki birçok tasarım ürününde bulmak mümkündür.

Sayıların, geometrinin, varoluş sırlarını bize fısıldayacakmış gibi göründüğü en çarpıcı örneklerden biri, Vitruvius’un adeta bir bilmece gibi ortaya koyduğu, insan bedeninin tüm parçalarını birbiriyle ilişkilendirmekle kalmayıp insanı bir kare ve daire içine yerleştirmek suretiyle gökyüzü (ilahi) ve yeryüzü (dünyasal) arasına konuşlandıran tarifinden yola çıkan Leonardo da Vinci’nin gerçekleştirdiği çizimdir.

Fakat insanlar birbirlerine benzemedikleri gibi, beden ölçüleri Vitruvius Adamı’nın ölçütleriyle karşılaştırıldığında da az çok farklılıklar ortaya çıkacaktır. Aynı şekilde, Öklid geometrisinin düz çizgilerine, dairelerine, üçgenlerine, karelerine, piramitlerine doğada pek rastlamayız. Tersine, doğaya baktığımızda kendilerine özgü karakteristikleri nedeniyle birbirinden ayırt edebildiğimiz, fakat hiçbir örneği bir diğerinin tıpatıp eşi olmayan bazı oluşumlar görürüz:

• Suyun veya kumulların üzerinde oluşan DALGA formu
• Nehirlerdeki AKIŞ HATLARI
• Travertenlerde, ağaç tepelerinde veya gökyüzünde gördüğümüz BULUTSU formlar
• Galaksilerde, havanın küresel dolaşımı sırasında, ayçiçeğinde görülen SARMALLAR
• Likenlerde, resiflerin kenarında gördüğümüz LOBLAR
• Ağaçlarda, nehirlerde, çatlayan yüzeylerde, şimşekte gördüğümüz DALLANMALAR
• Kayalardaki likenlerde, adaların dizilişinde gözlemlenen DAĞINIK ÖBEKLER
• Çamur çatlaklarında, örümcek ağında, kuş kemiklerinin içinde görülen AĞLAR

Bütün bu şekiller ve onları doğuran süreçler, bildiğimiz geometrik formlara benzemeyen, doğrusal formüllere oturtulamayan düzensizlikler içerir. Çok parametreli, karmaşık (kaotik) sistemlerin her unsuru birbirlerini karşılıklı olarak etkilediği için doğrusal düşünce biçimleri ve denklemlerle kavranamaz, temsil edilemezler.

“Doğa, kesin ölçümlerin ötesindedir ve ancak duyularla algılanıp “sistem” olarak idrak edilebilir.” (Mollison, s. 71)

“Fizik bilimi var olduğundan beri doğanın yasaları araştırılıp sorgulanmış, ancak, fizikçiler atmosferde, çalkantılı denizlerde, yabani popülasyonların dalgalanmalarında, kalp ve beynin titreşimlerinde var olan düzensizlik konusuna gelip dayandıklarında dünyayı bu konuların cahili olmaktan kurtaramamışlardır. Doğanın kuraldışı olan, devamsızlık ve düzensizlik gösteren yüzü bilim için bir bilmece, hatta daha kötüsü birer hilkat garibesi olarak kalmıştır. Ne var ki, 1970’li yıllarda (…) birkaç bilim insanı düzensizlik konusuna el atmaya başladı.” (Gleick, s. III-IV)

Hava durumu tahmini, popülasyon değişimleri, akışkanların hareketleri gibi doğrusal olmayan, dinamik sistemleri incelemek, girintili çıkıntılı bir kıyı şeridinin ölçmek, veya bu konularda matematiksel modeller geliştirmek için kollar sıvandı. Bu atılıma ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında cesaret edilebilmesinin ardında yatan en önemli sebeplerden biri, bir formülün çıktısını, geri beslemeyle tekrar formüle girdi olarak sunmaya dayanan sonsuza dek yinelemeler (iteration) için ihtiyaç duyulan hesaplama kapasitesini sağlayacak bilgisayarların ancak 70’li yıllardan sonra hayatımıza girmiş olmasıdır. Sonuçta, “fraktal” geometrinin sunduğu olağanüstü karmaşıklıkta ve büyüleyici güzellikte formlar bilgisayar ekranında belirdiği an, ki bunların en ünlüsü, “Tanrı’nın parmak izi” olarak anılan Mandelbrot kümesidir, evrenin işleyişini kavramak çabasında sanatla geometrinin bir kez daha birbirine dokunduğu harika bir an olarak tescillenmişti. Bir yandan da, geri besleme, kendine benzerlik, yineleme, başlangıç durumuna hassas bağlılık ve daha niceleri gibi kavramları içeren, görelilik ve kuantumdan sonra üçüncü bilimsel devrim dalgası “Kaos Kuramı” doğuyordu.

Mandelbrot Kümesi

Fraktal geometri, kısa zamanda tekstil desenleri üreten veya dağlar, dalgalı deniz, yangın gibi görsel efektler hazırlayan bilgisayar programlarından, cep telefonlarında farklı frekansları alabilecek antenlerin tasarımına varıncaya kadar birçok alanda kullanılır hale geldi.

Öte yandan, bütün bu gelişmeler sayesinde, bilim insanlarının büyükçe bir bölümü, rastgele oldukları gerekçesiyle bir köşede unutulan eski verileri yeni yöntemlerle ele alabileceklerini fark ettiler, bir kısmı bilimdeki bölümlenmenin araştırmalarına engel teşkil ettiği hissine kapıldı, hatta bazıları da parçaları bütünden soyutlayıp incelemenin gereksizliğini düşündüler. (Gleick, s. 300)

70’li yıllardan itibaren bu gelişmeler olurken, aynı dönemde, 1928 Tazmanya doğumlu balıkçı, ormancı, araştırmacı, eğitmen, doğa insanı Bill Mollison ve çalışma arkadaşı David Holmgren çeşitli bilim dallarını birbirleriyle “konuşturacak” bir çerçeveyi oluşturmakla meşgullerdi. Geometri, jeoloji, biyoloji, müzik, sanat, astronomi, parçacık fiziği, ekonomi, fizyoloji, teknoloji ve diğerleri arasında bağlar kuracak ve hepsinde uygulanabilecek bir yaklaşım geliştirmeyi ve bunu bilinçli tasarımlar yapmak üzere kullanmayı hedefliyorlardı. Bu yaklaşım “örüntüleme”ydi, Bill Mollison’ın müfredatını “Permaculture: A Designers’ Manual” – Permakültür: Tasarımcıların El Kitabı (1988) adlı kapsamlı eserinde ayrıntılandırdığı tasarım bilimine de (1974’te) “permakültür” adını verdiler.

“Permakültür, birçok disiplin arasındaki bir çevirmen gibidir, farklı alanlardan enformasyonu bir araya getirir. Çeşitli bilgi biçimlerinin birbirleriyle ilişki haline girdiği bir çerçeve veya örüntü olarak tarif edilebilir. Permakültür, farklı disiplinlerin bir sentezidir.” (Mollison, s. 76)

Mollison’a göre doğal olguların altında yatan örüntüleri anladığımızda ve bunları birbirine bağlı kümeler halinde biraraya getirdiğimizde tasarım için güçlü bir araç geliştirmiş ve birçok disiplini ilişkilendirecek bilimsel bir temel bulmuş oluruz.

Örüntü kelimesinin İngilizce karşılığı olan pattern, Latince “baba” anlamına gelen pater sözcüğünden gelir. Benzer şekilde, “rahim” ya da “kalıp” anlamlarını taşıyan İngilizce matrix sözcüğü de “ana” anlamındaki mater’den gelir. (Lundy, s. 62)

TDK’nın Güncel Türkçe Sözlüğü’ne göre örüntü, olay veya nesnelerin düzenli bir biçimde birbirini takip ederek gelişmesidir. Buna göre, haftanın günleri bir örüntü oluştururlar.

Semboller, desenler ve form hakkındaki kitap ve kaynakların çoğu bunları genel modeller haline getirmezler veya günlük yaşamda faydalanabileceğimiz uygulamalı örnekler sunmazlar. Genellikle listeler veya kataloglar oluşturmakla yetinirler.

“Bazıları da anlam sadece sayılarda veya örüntülerde yatıyormuş, örüntüler esrarlı bilgilerin sembolleriymiş ve bunların güçlerini ortaya çıkarak tek anahtar da sorgusuz sualsiz bir inançmış gibi bir yaklaşım sergilerler.” (Mollison s.71)

Mollison’ın örüntü kavramıyla kastettiği, biçim – işlev ilişkisini açık eden, sadece anlık görüntüleri, durumları değil, dinamik süreçleri de okumamıza yardım eden kodların kolay akılda kalan, kolay öğrenilen formlara veya kalıplara dökülmesidir.

Tasarımda uygun örüntülemeler sayesinde, akış, büyüme, bilgi akışı gibi unsurları kullanarak enerji tasarrufu sağlayan, işlev ve estetik açısından tatmin edici, verimli ve sürdürülebilir sistemler kurmak mümkündür.

“Örüntüleme, tasarımlarımız için çerçeve oluşturur. Gözlemlerimizden elde ettiğimiz bilgiyi, varlık ve nesneleri, bağlantılar hakkındaki analitik yorumlarımızı, belirli malzeme ve teknolojileri bu çerçeve içine oturturuz. Örüntüleme sayesinde öğeler etkileşime girer ve faydalı ilişkiler kuracak şekilde işlev görmeye başlar. Örüntü, tasarımdır, tasarım da permakültürün konusudur.” (Mollison, s.94)

Dağ zirvelerinin, akarsuların ve kollarının, ağaç dallarının, kum tepelerinin oluşumları gibi ilk bakışta düzensiz, gelişigüzel, karmaşık gelen görünümler içinde bir “düzen” okumayı başaranlar, sadece son 30 – 40 yılda, bilgisayarların gücünü arkalarına alan bilim insanları değildi. Birçok kadim topluluk gök cisimlerinin hareketlerini isabetle tespit edip çeşitli periyotlardaki döngüleri desenlere ve mimarilerine aktarmışlar, ilkel dediğimiz kabileler şarkılarına çölde veya okyanusta yollarını bulmalarını sağlayacak yol haritaları işlemişler, evrenin ve toplulukların işleyişi hakkındaki görülerini masallarına, törenlerine yansıtmışlar, örüntüleri kullanarak coğrafi ve ekolojik bilgileri kodlamışlar.

“Sayısal ve alfabetik sembolleri geliştirdikten sonra, eğitimimizin parçası olarak örüntüleri öğrenme ve kaydetmeyi terk etmemizin” bir hata olduğunu belirten Mollison (s.97), kolayca yeniden üretebilecek sözel ve görsel örüntülerin (sağaltım, gıda temini, hava durumu tahmini, yön bulma, gök cisimlerinin döngüleri gibi toplulukların yaşamsal gereksinimlerinin karşılanmasıyla ilgili) çeşitli bilgileri kodlamak suretiyle kültürel birikimin aktarılmasına katkı sağladığını söylüyor. Semboller, desenler, masallar, şarkılar, danslar ve törenlerle bilgi, nesilden nesile iletilebiliyor ve tekrarlana tekrarlana topluluğun tüm bireyleri tarafından içselleştirilebiliyor. Ne var ki, örüntülerle haşır neşirliğimiz tekrarlardan ibaret kaldığında zaman içinde bunların içi boşalmış kalıplara dönüşmesi ve örneğin kilim motiflerinin bilgi ve anlam aktarmaktan uzak, turistik dekoratif unsurlar olarak karşımıza çıkması da söz konusu olabilmekte.

Gözlem, doğadaki örüntüleri okuma ve bunu günlük yaşama aktarma pratiğine kendi coğrafyamızdan da pek çok örnek vermek mümkün. Buğday Derneği’nden Güneşin Aydemir, bizzat tanışma fırsatı bulduğu Salih Amca adlı bir Anadolu yörüğünün, her yıl ağustosun ikinci yarısında 12 gün boyunca tabiatı gözlemlediğini ve bunun sonucunda, 12 günün her biri bir aya denk düşecek şekilde, bir yıllık hava tahmini yaptığını anlatmıştı. Salih Amca, üç beş günden fazla hava tahmini yapamayan modern meteorolojinin aksine, büyük oranda isabet kaydediyordu. Ağustos ayını seçmesinin nedeni, bu ayda halk arasında bilinen “ağustosun yarısı yaz, yarısı kıştır” deyişiyle ifadesini bulan (bir başka örüntü!), çok farklı hava koşullarının görülmesiydi.

Yine Buğday Derneği’nin düzenlediği Yaşam Okulu’nun eğitmenlerinden akademisyen Sinan Canan, bu fenomenin, fraktal geometride karşımıza çıkan “kendine benzerlik” ilkesiyle açıklanabileceğini söylüyor: “Eğer bir sistem kaotik ise ve küçük ölçeklerde kendine benzerlik özellikleri sergiliyorsa; sistemin seyir düzeninin zaman içindeki küçük bir parçasına bakarak, ileride izleyebileceği yollar ve geçireceği durumlar -bir dereceye kadar- öngörülebilir. Hatta şartlar uygun olduğu takdirde, değişik zaman pencerelerinde yapılan gözlemlerle yine farklı genişliklerde tahminler üretilebilir. Kuramsal olarak, nereye ve ne zaman bakacağınızı bilirseniz, bir saat gözlemle gününüzü; bir günlük bir gözlemle önünüzdeki bir yahut 10 yılı, kaba hatlarıyla öngörebilme olasılığınız var!” (Canan, http://sinancanan.blogspot.com/2009/01/yarn-soyle-guzel-bir-piknik-yapmay.html)

Örüntülemeyi tasarımda nasıl kullanabileceğimizi, birbiriyle yakından ilintili üç örüntüyü ve bunlardan hareketle uygulanan tasarımları inceleyerek örneklendirebiliriz.

1.       KENAR ETKİSİ:

Kimyasal, fiziksel özellikleri veya soyut karakteristikleri açısından farklı her ortamın az çok tanımlanmış bir sınır durumu vardır. Bu sınırlar, yüzeyler veya algılanabilir farklılıklar iki ortam arasındaki etkileşim ve alışverişin meydana geldiği yerlerdir. İşte permakültürde, ortamlar arasındaki bu sınır özelliğini kullanmak, iki ortam arasında akışı sağlayacak unsurlar yerleştirerek mekânsal ve zamansal nişler yaratmak verimliliği artıracak temel tasarım stratejilerinden biridir.

Doğada bu sınırlar organizmaların yerleşmesi için genellikle çok elverişli yerler oluştururlar, zira sınırda, her iki ortamın da özelliklerinden faydalanmak mümkün olduğu gibi, iki ortamın etkileşime girmesinden doğan özel dinamikler de geçerlidir, dolayısıyla bu bölge üçüncü bir ortam oluşturur. (Orman ve çayır veya deniz ve kara gibi) İki ekosistemin karşılaştığı yerde (ekotonlarda), her iki sisteme ait türler bulunabilir, buna ek olarak birçok durumda ekotonlar, kendilerine ait türleri de barındırırlar.

Orman ile çayırlık alanın kesiştiği bölge, kenar etkisi nedeniyle tür ve habitat zenginliği barındırır.

İki soyut veya somut sistemin sınır temasına girmesiyle oluşabilecek etkileşim şu olasılıkları doğurur:

• Getiri, istikrar veya büyüme açısından iki sistemde de bir fark oluşmaz.
• Sistemlerin biri, diğeri pahasına fayda sağlar.
• İkisi de fayda sağlar.
• İkisi de getiri veya canlılık açsından kayba uğrar.
• Biri fayda sağlarken, diğerinde bir değişiklik olmaz.
• Biri kayba uğrarken, diğerinde bir değişiklik olmaz.

İyi haber şu ki, organizmalar ve sistemler genellikle birbirlerine iyi uyum sağlarlar. Birçoğu karşılıklı fayda görürken ancak pek azı diğerlerinin getirisini düşürür veya birbirini ortadan kaldırır. Yetiştirmekte olduğumuz bitki grupları söz konusu olduğunda, getiri ve sistem istikrarı açısından güçlü bir strateji, uyumlu unsurları seçerek bir araya getirmeye dayanır. İki uyumsuz sistem arasına karşılıklı uyum sağlayacak bir bileşen yerleştirebiliriz. Önemli olan, uyumsuzluğun sıfırlanacağı, karşılıklı bağımlılığın artırılacağı bileşenleri seçip yerleştirmektir. Yapılacak en büyük hata ise, farklılıkları yaratıcı bir şekilde kullanmak yerine bunları yok etmeye çalışmaktır. Tasarımın altın anahtarlarından biri, ölçeği küçük, çeşidi bol tutmaktır. (Mollison, s. 79-81)

İki sistem arasındaki etkileşim olasılıklarının tümünü kapsayan “kenar etkisi”, permakültürde önemli bir faktördür, zira sınır bölgelerinde ortamlar arası alışveriş ve buna bağlı olarak çeşitlik ve verim artar. Dolayısıyla tasarımcıların, bitkileri, su unsurunu veya binaları kullanarak uyumlu “kenarlar” yaratmaları tavsiye edilir.

İki ortam arasındaki kenar uzunluğunu, dolayısıyla da kenar etkisini artırmaya yönelik üç pratik örnek:

Birbiriyle uyumlu bileşenleri en fazla ilişkiye girebilecekleri şekilde yerleştirmek, kenar etkisini, dolayısıyla da çeşitliliği ve verimliliği artıran tasarım uygulamalarından biridir. (Çizim: Mustafa F. Bakır)
Gölet yüzey alanını değiştirmeden kenar uzunluğunu değiştirmek mümkündür. (Çizim: Mustafa F. Bakır)
Eşyükselti eğrileri boyunca kazılan yağmur hendekleri ve oluşan tümsek üzerinde türce zengin bir bitki örtüsü oluşturmak kenar etkisinden azami derecede faydalanmayı hedefleyen bir tasarım örneğidir. (Çizim: Mustafa F. Bakır)
Bill Mollison ve öğrencisi Geoff Lawton, Mollison’ların Tazmanya’daki çiftliğinde bir yağmur hendeğinin önünde. (Fotoğraf: Mustafa F. Bakır, 2007)

2.       SARMALLAR:

Doğada özellikle de büyümeyle ilgili birçok görüngü, sarmal formunu içerir. Bunlar dönüş halinde (dinamik) veya sabit (statik) olabilir ve daha ziyade yüzeyler üzerinde belirli bir hızdaki akışın içkin özelliğidir. Zaman içinde belli bir yörünge izleyen cisimler de bir sarmal çizerler. Kimi deniz canlılarının kabukları, bitkilerin dal ve yaprakları sarmal çizerek gelişirler. Üç boyutlu sarmallar, karmaşık şekilli uzun şeritler oluştururlar. Örneğin DNA çifte helezon formu sergiler.

Farklı yerleştirildiğinde iyice yayılıp yer kaplayacak şeylere derli toplu bir biçim vermek veya su ve rüzgâr akışlarını arazideki amaçlarımıza hizmet edecek şekilde yönlendirmek için, tasarımlarda sarmal formuna sıklıkla başvurabiliriz.

Bill Mollison tasarımı şifalı ot sarmalıyla ilgili bir çizim. Bu tasarım derli toplu formuyla küçücük bir alanda, yemek pişirirken gerekli bütün otları yetiştirmeyi olanaklı kılar ve tek bir fıskiyeli sulama borusuyla sulanabilir. Yaklaşık 2 metre genişliğinde bir tabanı olan ve 1 ila 1,3 metre yüksekliğe kadar çıkan toprak bir sarmalın üstüne ekilen bütün otlara rahatlıkla ulaşılabilir. Bu form, ışık alma açısı, rüzgâra maruz kalma ve drenaj açısından farklı olanaklar sağlar ve bitkiler ihtiyaçlarına uygun bir şekilde yerleştirilebilirler.(Çizim: Toby Hemenway, Gaia’s Garden: A Guide to Homescale Permaculture, 2000)

3.     DALLANMALAR

Elektrofizik alanında önemli deneyler yapan Lichtenberg (1742 – 1799), hızla hareket eden yıldırımın hemen hemen hiçbir zaman doğrusal bir yön izlemediğini gözlemleyerek, yıldırımın karakteristik özelliğini açıkça ortaya koyan bir örüntüye parmak basmıştır: Elektrik yükü, iyonize bir parçacıktan bir ötekine atlar. Akımın bir noktadan ötekine geçerken izleyeceği yol, her adımda yeniden belirlenir. Bu yolu önceden kestiremeyiz belki, ama oluştuktan sonra hemen tanırız!

Dengeden alabildiğine uzak bir düzlemde, yani yüksek enerji düzleminde, madde ile enerjinin aynı anda bir ortam tarafından taşınması durumunda, ortaya her zaman aynı örüntü çıkar. Bu oluşumların sadece zaman parametreleri farklı olabilir. (Cramer, s. 174) Nitekim akarsu deltaları ve ağaçlardaki dallanmalar aynı belirleyici ilke ile biçimlenir.

Bir ağacın olası biçimi, genetik düzlemde belirlenmiştir, dolayısıyla ne şekle girerse girsin, bir çam, bir kavaktan farklı olacaktır. Ama genetik sistemin sunduğu olasılıklar yelpazesi içinde, ağacın ilerideki somut şekillenişini önceden kestirmek olanaksızdır. Zira ağacın bulunduğu yerin ve konumun, çevre iklim koşullarının, rüzgârın, etrafındaki diğer canlı ve cansız varlıkların bu gelişmeye nasıl etki edeceği önceden hesaplanamaz.

“Bir ağaç da, belli bir genetik programa göre açılımlar yapıp gelişen dallanma, çatallanma noktalarından sıçrayan bir sistemdir; bu sistemde de çok yüksek bir enerji düzeyinde (canlının enerji düzleminde) madde aktarımı ve özümsenmesi süreçleri gerçekleşmekte ve (…) tersinmez kararlar birbirini izlemektedir. İlkece baktığımızda, bir ağaç, sadece yavaşlamış (yavaşlatılmış!) bir yıldırımdan başka bir şey değildir; sadece yıldırıma göre onun zaman göstergesi alabildiğine ağır akar.” (Cramer, s. 176)

Bir ağaçta dallanmayı temsil eden bu çizim, her kırılma noktasında uzunluk ve genişlik açısından meydana gelen değişiklikleri gösteriyor. (Çizim: Mustafa F. Bakır)

Nehirlerde veya ağaçlarda görülen dallanmanın (ya da büyüklük ve hacim değişikliğinin) her noktasında, basınçlardan, akışlardan, hızlardan, gaz alışverişinden dalların özgül büyüklüğüyle bağlantılı yaşam biçimlerine kadar her şey değişir. Aynı şekilde, dallanmanın her bir aşamasının yarattığı farklı koşulları, örneğin ekosistem katmanlarında, insan yerleşimlerinin büyüklüklerinde, nehir ve yolların taşıma kapasitesinde gözlemleyebiliriz. Dolayısıyla yerleşimlerimizi, trafiği, binaları tasarlarken bu işlev-boyut ilişkisine dikkat etmemiz gerekir.

Malzemeleri toplamak, dağıtmak veya çift yönlü bir akış temin etmek gerektiğinde düz hatlar kullanmak yerine dallanma örüntüsüne başvurmak pek çok fayda sağlar. Örneğin bahçede çıkmazlar veya “anahtar deliği” biçimli yürüyüş yolları kullanılabilir, böylece daha kısa rotalar izleyerek bahçenin bakımını yapmak ve ürün toplamak mümkün olur, türler arasında alışveriş kolaylaşmış olur.

Bu çizim, bir “anahtar deliği patikası” tasarımını gösteriyor. Burada, toplama ve dağıtma işlevleri açısından enerji tasarrufu sağlayan bir dallanma söz konusu. Aynı zamanda kenar etkisi azami düzeye çıkarılmış. Yaya yollarının yürüme mesafesini kısaltacak şekilde yerleştirildiği, ekim yapılabilecek alanların konumlandırılmasında ise insan kolunun ulaşabileceği mesafenin gözetildiği böyle bir bahçede çalışan kişi, daha az yol kat ederek daha geniş bir alana hakim olabilmektedir. (Çizim: Toby Hemenway, Gaia’s Garden: A Guide to Homescale Permaculture, 2000)

Bu yazı kapsamında ele alınmamakla birlikte, estetik duyarlılığımıza hitap eden formlardan, sürdürülebilir insan yerleşimlerine ve yaşayan sistemlere kadar çeşitli tasarımlara temel oluşturabilecek (rüzgâr ve su gibi akışkanların yeryüzündeki ve atmosferdeki hareketleri, gök cisimlerinin döngülerinin yeryüzüne etkisi gibi) daha pek çok örüntü mevcuttur. Bu örüntüleri yan yana getirdiğimizde, üst üste çakıştırdığımızda, iç içe geçirdiğimizde, doğanın işleyişini anlama yolunda önemli ipuçları elde ederiz.

Ne büyüme, ne de dallanma sonsuza kadar sürer. Örneğin doygun ekosistemlerde (toprak içindeki mantarlar ve yumrular, yer örtücüler, otsu bitkiler, çalılar, bodur ağaçlar, yüksek ağaçlar ve tırmanıcı bitkilerden oluşan) 7 bitki örtüsü katmanı gözlemlenir. İnsan vücudunda omuz, dirsek, bilek, el ayası ve parmakların üç boğumunu sayarsak yine yedi aşamalı bir dallanmanın söz konusu olduğunu görürüz.

Pek çok bitkinin yaprakları, sapın etrafında bir önceki veya bir sonraki yaprağa göre arada yarı yarıya, üçte bir vs. oranında mesafe bırakacak sarmal şekilde dizilir. Bu konumlanmalar Fibonacci serisine [Bu özel seride, bir sonraki sayı, önceki iki sayının toplamından (1, 1+0 = 1, 1+1= 2, 1+2= 35, 8, 13, 21, 34, 55…) veya  bir oran önceki iki oranın toplamından (1:2 + 1:3 = 2:5; 1:3 + 2:5 = 3:85:13, 8:21, 13:34…) meydana gelir] uygun bir şekilde gerçekleşebilir. Ancak bu gizemli düzenlilik bile zaman içinde bir evrede bozulur, büyüme sona erer.

Öklid geometrisi, doğadaki formların kavranmasında ne kadar yetersiz kalıyorsa, düz hatlardan oluşan örüntüler de arazi ve insan yerleşimi planlamasında verim, estetik ve çeşitliliğin desteklenmesi açısından sınıfta kalır.

Dikkatli bir gözlem ve örüntü bilgisi, dengesizlik durumlarının akışa ve harekete, akışın sona ermesinin ise durağanlaşma, çürüme ve bozulmaya sebep olduğunu, fakat her çürümenin de yeni bir yaşam formunun oluşmasına katkı sağladığını fark etmemizi sağlar. Evren, dengesizlik ve dengenin, düzensizlik ve düzenin, basitlik ve karmaşıklığın, yaşam ve ölümün, bir ve aynı bütünün içinde salınıp durduğu sonsuz bir olasılıklar kümesidir adeta.

“Tasarımın geleceğinin, örüntülerin bilgece uygulanmasında yattığına ve bu sayede zorlu problemlere birçok çözüm getirilebileceğine inanıyorum” diyen Mollison (s. 71), biyolojik veya toplumsal herhangi bir sistemin kavranması ve üretilmesi söz konusu olduğunda, aynı anda hem parçayı hem bütünü gözetecek hem de aralarındaki ilişkileri sezecek kadar iyi bir gözlemci olmamızı, çeşitliliği desteklememizi, karşılıklı fayda sağlayacak etkileşimleri teşvik etmemizi ve nihayet, bütün bunları doğanın alfabesiyle kodlayıp ifade etmemizi öneriyor.

Örüntülerle haşır neşir olmak, insanı form anlayışının ötesinde, varoluşla ilgili farklı bir algı ve kavrayışa götürdüğünde, dünya üzerindeki sorumluluğumuzu ele alıp etik bir yaklaşım içinde düşünmeye ve davranmaya başlarız, ki permakültürün belki de en can alıcı katkısı buna parmak basmasıdır.

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Bill Mollison, Permaculture: A Designers’ Manual, Tagari Publications, 1988. (Kitabın Türkçe yayınlanması için çalışmalar sürüyor, gelişmeleri Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’nün İnternet sitesinden takip edebilirsiniz.)
  • Friedrich Cramer, Kaos ve Düzen – Sırat Köprüsündeki Hayat, Alan Yayıncılık, 1998.
  • Hira Doğrul, ‘Örüntü’ Kavramına Kısa Bir Giriş Denemesi, http://permacultureturkey.org/%E2%80%98oruntu%E2%80%99-kavramina-kisa-bir-giris-denemesi/
  • James Gleick, Kaos, Tübitak Yayınları, 1995.
  • Miranda Lundy, Kutsal Geometri, neKitaplar, 2001.
  • Sinan Canan, kaos kuramı, fraktal geometri ve kenar etkisi hakkında çeşitli yazılar, http://sinancanan.blogspot.com

 

Belgeseller:

Permakültür hakkında daha fazla bilgi için Türkçe İnternet siteleri ve haberleşme grupları:

Yazının orjinal adresi: http://permacultureturkey.org/doganin-alfabesiyle-tasarlamak-permakultur/

http://permakulturplatformu.org/?p=1362

May 6, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | Leave a comment

Permakültürle Kenti Dönüştürmek – Emet Değirmenci

“…topraktan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün!”
Maori sözü

Kentler kültürel, ekonomik ve sosyal birikimin yoğunlaştığı yerler olduğundan nüfusun da çok olduğu yaşam alanlarıdır. Yiyecek en temel gereksinmelerin başında geldiğine göre kentte bulunduğum sürece düşünmüşümdür; bu kadar yapılanmış çevrede bunca insan nasıl yiyecek bulabilir –hiç değilse bir kısmını nerede üretebilir diye… Aynı zamanda kentler tüketim odaklı endüstriyalist bir yaşam tarzının dayatıldığı mekanlar olduğundan ekolojik ve toplumsal krizin yoğunlaştığı yerler haline gelmiştir. Ancak kentte yaşayanlara ‘kırsala dönüp ekolojik bir yaşam kurarsan kurtulursun’ diyemeyeceğimize göre bulunduğumuz yerlerde çözüm üretmek durumundayız.

Öncelikle bir kent uzmanı olmadığımı belirteyim. Ancak yaşamımın büyük bir kısmını dünyanın en güzel, bazı yönlerden ise en sorunlu sayılabilecek kentlerinde geçirdim ve geçirmekteyim. Bu durumun aynı zamanda beni zenginleştirdiğini düşünüyorum. O halde benim kente bir borcum var, çözümün bir parçası olmalıyım. Ekolojik konulara uzun yıllardır kafa yoran biri olarak son beş yıldır permakültür odaklı edindiğim profesyonel deneyimler, bana kentte hem iyi bir gözlemci olmam gerektiğini hem de yukarıda Maori deyişinde belirtildiği gibi hep almayı değil, almadan önce yerine ne koyacağımı düşünmek gerektiğini daha iyi öğretti. Bu yazıda permakültürle yaşadığımız yeri nasıl ‘bizim’ kılabileceğimize bakmaya çalışacağım. Evimizin önünü temiz tuttuğumuz gibi, bizim olanı da kirletip yok etmeyiz hatta sahip çıkarız değil mi?

Ekolojik yaşam tasarımı diye tanımlanan permakültür organik yiyecek yetiştirmekten ötedir. Kentte yaşamımızı planlarken bir düşünelim; merkezileştirilmiş su ve elektrik şebekesi ya da ulaşım sistemi herhangi bir nedenle sekteye uğrasa yaşamımız ne kadar kendine yeterli olacaktır? Suyumuz ve yiyeceğimiz nerden geliyor ve bize ulaşana değin ne kadar ekolojik ayak izi ya da karbon ayak izi oluşturuyor? Komşularımızla ne kadar karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma içindeyiz? Permakültürle tüm bunlara hem bireysel hem de toplumsal anlamda çözümler ararız. Karbon ayak izimizi azaltmak (hatta mümkünse yok edecek şekilde) yerelliğe dayanan tasarımlar yapmaya çalışırız. Üreteceğimiz tasarımlar biyolojik ve ekolojik bilgeliğe dayanıp zorluklara (herhangi bir afet anı dahil) dayanıklı olmalıdır. Bu nedenle çözümlerimiz yerel kültüre, iklime, coğrafyaya, sosyal yapıya ve daha bir dizi öğeye bağlıdır.

kentte permakültür olursa nasıl olur?

Permakültür küçük ölçekli alanlarda bolluk yaratmayı amaçladığına göre kentteki yaşam alanları buna iyi bir örnek teşkil eder. Bu yöntemle yarım dönümlük bir bahçeden dört kişilik bir ailenin yiyecek gereksiniminin yarıdan çoğu karşılanabilir. Bu kadar alanınız yok ve hatta apartman dairesinde yaşıyorsak yine de bir şeyler yapabiliriz. Örneğin, apartman ya da site yönetimini yağmur suyu hasadı yapmaya ikna edebilir, mutfak ve banyodan gelen gri suyu yeniden kullanıma sokabiliriz.

Bunların yanı sıra balkon bahçeciliği ve dikine bahçecilik gibi yapılabilecek yaratıcı uygulamalar bulabiliriz. Öngörülere göre su sorunumuzun gittikçe artacağını dikkate alınırsa önerilerime su tasarrufu odaklı devam edeceğim. Ankara’da bir arkadaşıma balkonunda şifalı otlar ve yenebilir çiçeklerden kilim desenli bir bahçe oluşturmayı önermiştim. Böylece hem balkonundaki alan genişleyecek hem de şifalı otlar mutfağında yanıbaşında olacaktı. İşte size Zon (Mıntıka) 0’da yani yaşadığımız evin içinde Zon 1 yaratmak. Burada tasarımlarımızda kullanılacak alanımızı kullanım sıklığına göre bölgelere ayırdığımızı anımsatmalıyım. Üstelik bu modelde yukardan azıcık su konmasıyla -eğer doğa dostu temizlik ürünü kullanıyorsanız hatta küllü suyu kendiniz yapıyorsanız- bulaşık suyunuzla tüm bahçeyi sulayabilecek ve salatanıza koyacağınız maydanoz, nane, kekik vb baharatlı otların kokusuyla salatanızı yiyeceksiniz. Buna ek olarak belki apartmanınızın tepesine kolektif bir çatı bahçesi yapabilir, hatta bir köşesini haftada bir paylaşacağınız potlaçlara ayırabilirsiniz. İstanbul’un göbeğinde yaşadığım yıllarda böylesi bir alan oluşturduğumuzu ve çocuklarımızın bile ortamdan ne kadar zevk aldığını hala anımsıyorum. Yalnız çatı çok güneş aldığından bitkilerinizi kanopi bahçesi olarak yerleştirmeniz önemli olabilir.

Bir de solucan kompostunun apartman dairelerinde dahi hiç kokusu olmadan yapılabileceğini yine kendi deneyimimden biliyorum. Solucan kompostu mutfağınızdan çıkan birçok biyolojik atığı toprağa dönüştürecektir. Bunun altından alacağınız suyla ve toprağıyla yapacağınız kompost çayı bitkilerin yaprakları ve dalları üzerine serpilirse, hem hastalıkları önler hem de büyümelerini hızlandırabilir. Evinizde direk güneş almayan bir yere koymanız yeterlidir. Ben bir sene boyunca yaşadığım dairede yer olmadığı için banyomda uyguladım ve gayet iyi çalıştı. Üstelik banyonun nemi de en sıcak yaz aylarında dahi kompostumuza serinlik sağlamış oluyor. Solucan şerbetinin balkon bitkileri için kullanımı çok pratiktir ve oldukça çekici bir rengi vardır. Avustralya’da çalıştığım organik yiyecek kooperatifinde şişeleyip satıyorduk ve yanlışlıkla meyve suyu sanılıp içilmesin diye şişenin üzerine uyarıcı etiket yapıştırıyorduk. Üç ayda bir solucan kompostunun en altında biriken toprağı ve solucanları ayırıp apartmanın bahçesindeki bitkilere koyduğunuzda onlar da bayram edecektir.

kolektif projeler toplum bahçeleri ve kent çiftlikleri

İstanbul’un eski bostanlarında ne kadar kolektif bir çaba vardı bilmiyorum ama çocukluğumda İstanbul Bostancı’daki bostanları biraz anımsıyorum. En azından gidip oradan soğan, marul, domates alırken yiyeceğimizin bir kısmının nereden geldiğini ve hangi koşullarda kimin yetiştirdiğini biliyorduk. Tarihsel olarak daha da öteye gidersek, bir zamanlar İstanbul tarihi yarımada çevresinin kentin yiyecek ambarı olduğunu biliyoruz. Günümüzde büyük bostanlara yer kalmadığına göre küçük ölçekli de olsa kolektif kent bahçeleri yaratabiliriz. Eğer kolektif bir ruhla yapılırsa kent toplum bahçeleri dediğimiz bu alanlar aynı zamanda sosyal olarak da topluma çok şeyler kazandırıyor.

Altı yıl önce Yeni Zelanda’nın başkenti Wellington’da bir kilise bahçesinin bir dönüm kadar alanını
atıklardan temizleyerek yenebilir bitkilerden oluşan bir peyzaj yarattık. Böylece hem atıl ve atık deposu haline getirilmiş bir toprak parçasını yeniden diriltmek hem de eğimli bir arazide nasıl tarım yapılacağı konusunda bilgi ve becerilerimizi geliştirmiş olduk. Daha öncesinde, kent belediyesinden talep ettiğimiz kentin göbeğinde bir başka alan daha vardı ki; oranın bize tahsis edilmesi neredeyse üç yıl uğraştırdı. Proje detaylarının kent belediyesi tarafından kabul görmesi ve yerel gruplara kendimizi anlatmamız çok çetrefilli bürokrasiyle uğraşmayı gerektirdi. Yaklaşık dört dönümlük bu alandaki toprak DDT’den orta düzeyde etkilenmişti. Toprağını iyileştirme (remediation) yöntemlerini de böylelikle beceri dağarcığımıza ekleme fırsatı elde ettik. Kendi insiyatifim olan “Innermost Gardens” adını verdiğimiz her iki proje de aynı zamanda çok kültürlülüğe hizmet ediyor. Şu anda çeşitli permakültür eğitimlerinden, okul çalışmalarında toprakla ilgili beceriler kazandırmaya kadar çok sayıda etkinlik için eğitim merkezi haline gelmiş durumdadır.

Türkiye’de ekolojik pazarların yanı sıra Toplum Destekli Tarım’a adım atılması sevindirici. Yakın çevrenizdeki bir grup insanla ortaklaşarak; örneğin İstanbul’da Şile, Çatalca, Silivri’deki çiftçilerin kendi arazilerinde yetiştirilmiş ürünleri tercih ediyor olmak o çiftçilerin doğrudan desteklenmesi anlamına geliyor. Böylelikle üretici ve tüketici arasında doğrudan kurulan organik bağlar mevsim dönüşümlerini toprakla ilintili birçok paylaşıma açık olacaktır.

Bunun yanında kent bahçelerinden daha büyük ölçekte bir mahalleliye yetecek çokyıllık bitki ve ağaçlardan (aralarında tekyıllıklar da olabilir) bir yiyecek ormanı yaratmak da mümkündür. Avustralya’dan İskandinavya’ya kadar artık pek çok şehirde kolektif yiyecek ormanları oluşturuluyor. Şimdi yaşadığım ABD’nin Seattle kentinde dar gelirlilerin yararlanabileceği ve emek koydukları 10 dönümlük bir alanı kapsayan büyük bir toplumsal yiyecek ormanı projesi oluşturmaya çalışıyoruz. Şunu tekrarlamalıyım ki; bu tür projelerde gelişmiş ve demokratik denilen ülkelerde dahi bir dizi engele karşılaşabiliyor. Dolayısıyla sabırlı ve kararlı olmalısınız!

okullarda kolektif yiyecek peyzajları

Anadolu kültürünün bitkilerle tedavi birikimi bir hayli köklüdür. Bu zenginliği henüz kaybetmemişken gelecek nesillere taşımamız iyi olmaz mı? Örneğin, bahçesi olan okullarda bir bölüm yenebilir peyzaja dönüştürülebilir. Olmayanlara ise pencerede perde şeklinde atık (plastik tetrapak vb.) kutulardan bir pencere bahçesi oluşturabiliriz. Ve bunu çocuklarla ya da gençlerle yapacağınız bir proje haline getirebilirsek onlar da bu işten çok zevk alacaklardır. Genelde hidroponik denilen yalnızca suyla yapılan bu tür bir tarımı aslında az bir toprak kullanarak bitkilerimizi arada solucan suyuyla besleyerek de yapabiliriz. Örneğin, koşarken düşen bir çocuk aloverayı alıp dizine sürüp kendini tedavi edebilir. Bu durumda okulda kimyasallardan oluşan bir ecza dolabı yerine çoğunluğu bitkilerle tedaviyi esas alan doğayla bütünleşme kültürü geliştirebiliriz.

Bir diğer örnek de anaokulu çocuklarının dahi çok zevk aldığı tohum topları yapma etkinliği var. Örneğin, gelincik papatya vb. vahşi yerlerde yetişebilecek yabani meyve tohumları dahil toplayarak yapılan tohum toplarını ilkbahar ve sonbahar da okulun ya da mahalledeki yolun bir kenarına bırakıp gelişmesi öğrencilerle izlenebilir.

Bugün gelişmiş ülkelerin çoğunda çocuklara ve gençlere sağlıklı yiyecek programları sunuluyor. Daha duyarlı okul yönetimleri bunu -okula kompost tuvalet yapmak gibi- permakültür uygulamalarına kadar götürebiliyor. Öyle ki, okul kantinlerinde öğrencilerin kendi yetiştirdiği sebze ve meyvelerden öğrenciler kendileri yiyecek hazırlayıp sunmaktalar. Hatta çocuklar, projelerine fon sağlamak için kafa yormaya ve pratik olarak bir şeyler yapmaya teşvik ediliyor. Oğlum ortaokuldayken yenebilir bitkiler bahçesini (bütçesi dahil) arkadaşlarıyla kolektif bir şekilde oluşturdu. Böylece hâkim eğitim sistemi birazcık da olsa sıkıcı olmaktan uzaklaşıp gerçek yaşamın bir parçası haline geliyor.

gözlem, deneyim ve paylaşım

Permakültür tasarımında alanla ilgili fiziksel olduğu kadar sosyal anlamda da dört mevsimlik (hatta olabiliyorsa daha fazla) bir gözlem yapılması önemlidir. Örneğin, Seattle’da kiralık evimin sahibi benim bir permakültür uzmanı olduğumu duyunca sevinmişti. İlk sorduğu bahçesindeki kara böğürtlenle nasıl başa çıkabileceği oldu. Bahçenin her yerini sarmış olan kalın köklü dikenli böğürtlenle başa çıkmak yağışı bol olan bir yerde kolay değildir. Buna çare olarak önce keçi sonra da domuz kiralamamız gerektiğinden söz edince ev sahibim güldü… Oysa gerçekten bunu iş edinen keçi ve domuzlar vardı. Hatta çevre düzenleme uzmanları, “eyvah ekonomik krizin olduğu bu yıllarda işimizi keçilere ve domuzlara kaptırdık” diye serzenişte bulunuyorlardı ve bu tür haberler basına da yansıyordu. Ev sahibim Lorena gelip gittikçe bakıyor ve kayda değer bir değişiklik görmeyince bir gün bahçemi ne zaman yapacağımı sordu. Ben de, “acelem yok bakıyorum; biz permakültürcüler önce uzun süre bakar düşünürüz” dedim. Nasıl bir tasarım yapmalıydım ki var olan alanı maksimum düzeyde verimli olarak kullanmalıydım. Üstelik kiracı olarak da giderken toprağa, kendime ve dostlarıma geride bir şeyler bırakmalıydım. Buna kiracılar için permakültür diyoruz.

Ev sahibim benden neredeyse umudunu kesmiş olacaktı ki sık sık sormaktan vazgeçti. Ancak ilkbahara doğru gelip gördüğünde “şimdi ne demek istediğini anladım” dedi. 10 çeşit böğürtlen, sonbaharda topladığım yapraklar ve alışveriş yaptığım marketten getirdiğim atık kutuları kendi yaptığım kompostla birleştirince bahçeyi ilkbahar için ekime hazır hale getirmiştim. Çevresi renkli şişelerden oluşan yılan biçimli şifalı otlar sarmalı ise küçücük ön bahçemde gelip geçenlerin ilgisini çekmeye başlamıştı. Benim için de verandada kitabımı okumak ve çayımı yudumlamak daha zevkli hale gelmişti.

su kullanımı

Su gereksinimi yağmur hasadı dışında mahalle bazında kurulacak sarnıçlarından karşılanabilir. Meksika’nın Oaxaca Etno Botanik bahçesini geçen sene (2010) ziyaret ettiğimde bu bahçenin suyu yaz aylarında bahçenin altında bulunan ve bir dönüm kadar alanı kaplayan devasa bir sarnıçtan karşılanıyordu. Bu sarnıç tamamen yağmur suyu hasadıyla dolduruluyor. Elbette bitkilerin çoğunun o iklime dayanıklı olanlardan seçildiğini eklemeliyim.

Son yıllarda gri su dediğimiz banyo ve mutfaktan çıkan suyun yeniden kullanıma sokulması yaygınlaşmaktadır. Akiferin gittikçe kuruduğu ve tatlı suyunun yüzde bire kadar düştüğü dikkate alınırsa bizim de bunu vakit geçirmeden dikkate almamız iyi olabilir. Endüstriyel etkinlikler ve yanlış arazi kullanımı Türkiye’nin de iklim değişiminden hayli payını aldığını, hatta Avrupa’da Karbondioksit emisyonları en fazla ülkelerden biri halinde olduğunu gösteriyor. Bu durumda her damla suyun korunması ve yeraltında yeniden döngüye geçirilmesi gerekmektedir. Ayrıca kullandığımız atık suyun belki de kilometrelerce ötedeki tesislerde temizlendikten sonra (eğer varsa) denize verilmesinin gideri yine bizim cebimizden çıkıyor. Oysa kompost tuvaletler oluşturulması, gri suyunsa bahçede kullanılması doğrudan bir çözüm oluşturabilir. Bazı verilere göre yağmur, kar vb. suların akiferde birikmesiyle dünya su stokunun sadece %1-5 arası bir kapasite yaratılabildiği söyleniyor. Bunu artırmanın önlemlerini bugünden almazsak su çatışmalarının arttığı bir gelecek bizi bekliyor olacaktır. Bunun yanında suyun özelleştirilmesinin ve akan dereler önünde barajlar yapmanın da en büyük tehlike olduğunu eklemeliyim.

kurulacak yeni kentler köy düzeyinde olmalı

Bu kadar sosyalleşmeyi seven bir toplum olarak sokakları ve kamusal alanları geri istemeliyiz. Kavşak noktalarını, bankları, açık hava toplanma yerlerini ve toplumsal imece evlerini yeniden yaratmalıyız. ABD’nin Oregon eyaletinde Portland kent halkı toplumsal ve ekolojik dönüştürme projeleri konusunda yalnızca ABD ye değil dünyaya örnek oluyor. “Kenti Onarma” (City Repair) adı altında gerçekleşen projeler her yıl 10 günlük bir festivalde uygulamaya dönüştürülüyor.

Bu etkinliklerde permakültür uygulamalarından eko köy tasarımlarına ve evsizler ve toplum dışına itilen diğer insanların projelerine yer veriliyor. Kavşaklar sanatsal bir şekilde yayalar için onarılıyor. Geri dönüşümlü doğal malzemelerden oturma yerleri, heykeller yapılıyor ve motifler yapılıyor. Bu toplumsal projeler imece şeklinde kolektif bir şekilde gerçekleştiği için ne belediyeye fazla yük oluyor ne de büyük paralar gerektiriyor. Böylece kente yaşayan bir kimlik kazandırıyor. Kentte bisiklet neredeyse temel ulaşım aracı haline getirilme durumundadır. Böylelikle orada yaşayanlar kendi emek verdiği köşe için ‘bizim’ diyor gerekirse ona zarar veren kişiyi uyarıyor. Aynı zamanda ‘kent arabalar için değil insanlar içindir’ mesajı veriliyor.

Bu sene 10. su yapılacak olan Portland City Repair projesinin öncüsü Mark Lakeman bir kent tasarımcısıdır. Lakeman’ı çeşitli konferans ve toplantılarda birçok kez izledim. Kentlerin tarihsel gelişimine bakarak, “Biz hepimiz aslında köylüyüz. Kenti köy haline dönüştürmek lazım” der. Yapılan etkinliklerin adına da ‘Village Building Convergence’ bir başka deyişle ‘Köy Yaratma Birlikteliği’ deniliyor. Kenti büyük ve atıl olmaktan ancak onu küçük birimlere bir başka deyişle köylere bölerek gereksinmelerimizin çoğunu yerel olanaklarla karşılayabilir, karbon ayak izimizi azaltabilir yabancılaşmanın büyük ölçüde önüne geçebiliriz.

Yukarıda söz ettiğimiz permakültür zonlarında (mıntıkalarında) kenti tasarlarken ya da revize ederken yaşam alanlarını daha fonksiyonel hale getirebilir böylelikle de karbon ayak izimizi daha da aza indirirken zamandan da tasarruf etmiş oluruz. Lakeman bu hareketi başlattıklarında yaptıklarının büyük bir kısmının yasal olmadığını ekliyor. Diyor ki, “ama yerel yönetime daha iyi uygulamalar için yardımcı olduk”. Görüyoruz ki yurttaş olarak verilenle yetinmemek daha iyisi için permakültürün bir diğer ilkesi gibi çözümü problemin içinde aramak, marjinal olanın yaratıcılığından yararlanmak daha güzel sonuçlar verebiliyor.

Bu yazı ilk olarak Mart 2011 tarihinde Arredamento Mimarlık Dergisinde yayınlandı.

KAYNAKLAR
-Pencere bahçeleri http://www.windowfarms.org/
-YZ deki InnermostGardens http://www.innermostgardens.org.nz/
– Meksika’nın Oaxaca kentindeki EtnoBotanik bahçesinin yeraltı su sarnıcı- http://gardenerinmexico.blogspot.com/2007/08/oaxaca-ethno-botanical-gardens.html
– Dünyada kullanılabilir ve su çatışmaları hkd- http://www.worldwater.org
-Seattle daki Permakültür Yiyecek Ormanı projesi- http://jeffersonparkfoodforest.weebly.com/
-ABD Portland Kenti Onarma Projesi- City Repair http://vbc.cityrepair.org

http://permakulturplatformu.org/?p=1551

May 6, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekokoy - permakultur, ekolojist akımlar, kent yasami, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller | Leave a comment

Permakültür Birlikleri (Guilds) – Ben Haggard

(çeviri: hira d.)

Permakültür bahçeleri, ormanlar, bozkırlar ve diğer doğal toprak örtüleri gibi bitkiler, hayvanlar ve mantarlar arasındaki dayanışma ilişkilerine göre örülür. Permakültür doğal süreçlerle kavga etmektense doğa ile uyum içinde işler; permakültür bahçıvanları sağlıklı, capcanlı ortamlar yaratmak üzere geniş çaplı ittifakların yardımına başvurur.

Bir permakültür alanı yaratmadaki kilit stratejilerden biri “birlikleri” kullanmaktır. Bir birlik, bitkiler, hayvanlar ve mantarlardan oluşan ve bütün üyelerine destek sağlayacak şekilde dayanışarak iş gören bir topluluktur. Bir permakültür bahçesi, doğal ormanlarda vuku bulan çeşitli işlevsel ilişkileri aynen uygulayarak bir gıda ormanı yaratma fikrine dayanır.

Birliklere doğada sıkça rastlanır. Örneğin, ormandaki bir alaçam ağacı boy atan sürgünlerinde şeker üretir. Sincaplar bu besleyici sürgün uçlarını kemirir. Sincaplar yüksek protein değerine sahip mantarları yemek için ağacın dibine iner. Sincaplar artık şeker, protein ve etkinleşmiş mantar sporları içeren dışkılarını ağacın dibindeki toprağa bırakır. Etkin haldeki ve besinlerle sarıp sarmalanmış mantar toprağı filizlendirir. Ağacın köklerinde büyüyen mantar, toprağın içinde ağacın kullanacağı besin maddeleri üretir. Ağaç bu besin maddelerini yeni sürgünler çıkarmak için kullanır. Bu böylece devam eder.

“Birlikler” kavrayışı doğa üzerine düşünmenin yeni bir yolunu bize sunar. Tek tek nesnelere -ağaç, mantar ya da sincap- bakmaktansa, iç içe geçmiş bir ilişkiler ağını görebiliriz. Mantar olmaksızın ağaç ihtiyaç duyduğu besinleri elde edemez. Sincap olmaksızın ağaç ihtiyaç duyduğu şekeri aşağıdaki mantara ulaştıramaz. Sonuçta da ağaç güçten düşer ve ölür. Aynı şekilde, sincap da beslenmek için ağaca ve mantara ihtiyaç duyar. Bu karşılıklı bağımlılık ilişkileri fark edilince, hayvanlar ile bitkiler arasındaki ayrım daha az anlamlı hale gelir. Biri nerede başlamakta, diğeri nerede bitmektedir ki?

Beyni biraz yoruyor belki, ama işe yarıyor. Sadece şeylerin kendisine değil, şeyler arasındaki ilişkilere de bakarak, gerçekten sürdürülebilir alanlar yaratmak mümkün hale geliyor. Eğer bir ağaç dikerken, bunun sağlıklı ve verimli bir hayat sürmesini sağlamak üzere ona yardımcı olacak bütün canlı unsurları da oraya sokarsam, bir sürü iş yükünden kurtulmuş olurum. Tasarımımda bu ilişkileri ihmal edersem, (gübreleme, sulama, budama, vb. yaparak) arayı kapatmak durumunda kalırım. Ya o ağacın kölesi haline gelirim ya da ağaç bu ihmalkârlığımdan dolayı zorluklar yaşar.

Bir bahçıvan “birlikler” kavramını pratik olarak ne şekillerde uygulayabilir? Örneğin, meyve ağaçlarına bakalım. Pek çok meyvelikte ve bahçede meyve ağaçları tek başına dikilir, genellikle diplerinde de otlar bulunur. İşin komiği, meyve ağaçları ile otlar kadim düşmanlardır. Aynı besinler ve su için rekabet ederler. Yani, birbirlerine destek vermezler.

Ben meyve ağaçlarını çok yıllıklar, soğangiller, çalılar ve tek yıllıklardan oluşan zengin bir karışımın içine dikerim. Bir elma ağacında kullanacağım tipik bir karışım azot bağlayıcıları, böcek çekici bitkileri, arı çekici bitkileri ve diğer faydalı türleri içerecektir. Azot bağlayıcılar kökleriyle topraktaki bakterilerle çeşitli ilişkiler kuran, bu bakterilerin atmosferdeki azotu bitkilerin kullanabileceği bir hale sokmasına olanak tanıyan bitkilerdir. Bahçenizde azot bağlayıcı bitkiler bulundurmak, mekanınızda kendinize ait bir biyolojik gübre fabrikasına sahip olmanız anlamına gelir. Bu nedenle, ben doymak bilmez bir azot bağlayıcı bitki toplayıcısıyım.

Elmalar ile birlikte kullanmayı en sevdiklerim arasında fiğ, Sibirya bezelye çalısı, yalancıakasya, acıbakla, mor yonca ve bahçe bezelyeleri ile fasulyeleri yer alır. Bunların hepsi baklagil ya da bezelye ailesindendir. Ayrıca baklagil olmayan (çoğu yenebilir meyve veren) çeşitli azot bağlayıcı bitkiler, özellikle de İğde kullanırım. Çölde, yani azotun bir hayli kıt olduğu bir yerde yaşadığımdan, yerel ağaçların ve çalıların çoğu azot bağlayıcıdır. Meyveliklerimde yerel türleri sıklıkla kullanırım.

Ağacın azot ihtiyacını bu şekilde karşıladıktan sonra, dikkatimi diğer önemli meselelere verebilirim. Her zaman böcekleri, özellikle de zararlı hayvanları kontrol altında tutan yararlı türleri çekecek yönelik bitkiler ekerim. Bahçemde pek çok farklı türün yaşıyor olmasından emin olmak isterim. Onların gelmesini sağlamanın bir yolu onlara nektarlı çiçekler sunmaktır. Yararlı böceklerin çoğu en başarılı işlerini bebekliklerinde çıkarır. Yetişkin olduklarında nektara ihtiyaç duyarlar. Onlar için mutlaka şemsiye şeklindeki çiçeklerden dikerim. Bunlar arasında tere, rezene, maydanoz, civanperçemi, kişniş, yabani havuç, keraviye, vb. sayılabilir. Avcı yaban arıları, zarkanatlar ve uğurböcekleri bu nektar kaynaklarına bayılır.

Arılar için de bitki ekerim. Meyve ağaçlarında döllenmenin iyi bir şekilde gerçekleşmesi için arılar şarttır. Arılar ayrıca bal, arı sütü, arı poleni ve balmumu üretir, dolayısıyla sağlıklı bir kovan bahçemin üretkenliğini ciddi şekilde artırır. Lakin, baharda açan elma çiçekleri sadece birkaç hafta kalır, ki bunlar bir kovan için yeterli değildir. Arıların ilkbaharın başından sonbaharın sonuna dek yararlanabilecekleri çiçekli bitkiler dikmeye çalışırım. Akasya ağacı, üçgül ve diğer baklagiller hem azot bağlar hem de arılara besin sağlar. Güz ahududuları ile yıldızçiçekleri mevsimi daha da uzatır. Bir bahçe planlarken, bir kovana niyetlenmesem bile, arıları mutlaka hesaba katarım.

Daha büyük yaratıklara yönelik olarak da plan yapmak mümkündür. Yaygın yer örtücüler ve biraz su bahçe yılanlarını, kertenkeleleri, karakurbağalarını ve kurbağaları davet eder – hepsi de mükemmel ve kendi başlarına hareket eden musallat böcek avcılarıdır. Kuşlar da her gün bol miktarda böcek yiyerek çok fayda sağlayabilir. Kuşların dışkıları yüksek kalitede fosfat içerir ki, bu ağaçların ihtiyaç duyduğu gübrelerden biridir. Ağaçların dallarına tünediklerinden, kuşlar dışkılarını tam da en çok ihtiyaç duyulan yere bırakır. Meyve yetiştiricilerinin bir kısmı kuşlara karşı ihtiyatlıdır, ancak ağaçların civarında kuşların bayıldığı yabani meyveler ve yemişler bulunursa, zararları asgari düzeyde kalır. Ben hep “hepimize bol bol var” diye düşünürüm, özellikle de bahçemdeki hayvanlar pek çok işi benim yerime yapıyorsa!

Bazı permakültürcüler düşen meyveleri temizlemeleri, çeşitli böcekleri yemeleri ve toprağı eşeleyip gübrelemeleri için meyveliklerine kümes hayvanlarını sokar. Büyücek bir bahçe için bu mükemmel bir yaklaşımdır, ancak bunun dikkatli bir şekilde planlanması gerekir. Birkaç tavuk göz açıp kapayıncaya bütün marullarınızı yok edebilir.

Bitkiler arasındaki diğer önemli bir ilişki de mekansal ilişkidir. Ağaçların altı gölgedir. Ağaçların güneybatı tarafında zemin daha çok güneş alır, daha çok ısınır ve kurur, kuzeydoğu tarafındaysa tam tersi koşullar gerçekleşir. Birkaç metre içindeki bu değişen koşullara “mikroiklim” denir. Farklı bitkiler farklı mikroiklimlerde daha rahat eder. Bulunduğum yer olan yüksek çölde, bitkilerin çoğu meyve ağaçlarının sunduğu gölgeyi ve korumayı minnetle kabullenir. Kuzey ve doğu taraflara frenküzümü, ahududu, çiçekler ve sebzeleri koyarım. Ağacın altına karakafes otu, yabani soğanlar, güngüzeli ve diğer yer örtücülerden ekerim. Burada sıcağın ve rüzgarın vurduğu güney ve batı tarafına, bir çeşit sağlam yerli rüzgarkıran çalıları güneybatıya dönük şekilde ekerim. Domatesler de sıcağı ve güneşi sever, dolayısıyla güneye ekilirler.

Bahsettiğim bütün bu bitkiler, kuru ama soğuk bir iklime sahip, yüksek rakımdaki yaşadığım yerde mutlu mesut yaşar. Deneme yanılmalar ve biraz aklıselimle bahçemde iyi işleyen birliktelikler yarattım. Ülkenin diğer yerlerinde, bahçıvanlar bulundukları bölgede neyin iş göreceğini yine deneyerek ve fikir alışverişleriyle bulacaktır. Temel ilkeler her yerde geçerlidir:
1) Bir bitkiyi ya da hayvanı bir ağın ya da ilişkiler ağının bir parçası olarak düşünün.
2) Dikim planlamanıza faydalı ilişkileri katmaya çalışın.
3) Gübre sağlaması için azot bağlayıcı türleri kullanın.
4) Musallat böceklerle mücadeleye yönelik bitkiler dikin.
5) Mikroiklimleri lehinize kullanın.

Birlik oluştururken sizlere kolay gelsin!

Ben Haggard bir permakültür yazarı, tasarımcısı ve öğretmenidir; Santa Fe’de (New Mexico) yaşamaktadır. [email: HomegrownTexas@yahoo.com]

Yazının orijinal adresi: http://www.homegrowntexas.com/issues/JulAug05/index.html

http://permakulturplatformu.org/?p=1193

May 6, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | Leave a comment

   

%d bloggers like this: