ecotopianetwork

Şu Lenin ve Troçki Mirası Meselesi… Gün Zileli

Simon Sebag Montefiore’nin Genç Stalin (Çev: Yavuz Alogan, İthaki, Ekim 2010) kitabını bu gece bitirdim. Biraz uyudum, sonra uykum kaçtı. Arka bahçede bir kedi yavrulamıştı. İkisi öldü. Kalan üç taneden ikisini anneleri alıp başka bir tarafa götürdü. İçlerinde en zayıfı olan üçüncüsü tek başına kaldı. Annesi gelir onu da götürür ya da emzirir diye ilgilenmedim. Bu sabah baktığımda ölmüştü. Kafama dank etti. Anne, onu zayıf olduğu için ölüme terk etmişti. Nasıl olmuştu da bunu düşünememiştim. Eğer düşünseydim yavruyu içeri alıp kurtarabilirdim. Biraz vicdan azabı duydum. Sonra kitabın son sayfalarından satırlar geldi aklıma: “1937-1938 yıllarında, yaklaşık bir buçuk milyon insan kurşuna dizildi. Stalin, çoğunu tanıdığı yaklaşık 39.000 kişinin ölüm listesini bizzat imzaladı. Stalin’in yükselttiği Beria’nın sorumlu olduğu Gürcistan, özellikle ağır bir darbe yedi; Komünist Partisi’nin % 10’u tasfiye edildi; Onuncu Gürcistan Parti Kongresi’ne katılan 644 delegenin 425’i kurşuna dizildi.” (s. 431)

“Acaba” dedim kendime, yattığım yerde, “bütün bunları bir canavarın kana susamışlığı olarak ele almak ne kadar doğru? Belki şu anda yerimde Stalin olsa, o da benim kadar üzülürdü ölen kedi yavrusuna.” Bilirsiniz, gecenin sessizliği içinde, uykusu kaçınca böylesi tuhaf düşünceler durmadan üşüşür insanın kafasına. Kedi yavrusundan Doğan Tarkan’a atladı düşüncelerim birdenbire. İki önceki yazımda NTV’deki konuşmasından söz etmiştim. Orada “Marx, Engels, Lenin ve Troçki’nin mirasçısı olduğunu” söylemişti Doğan. Düzenledikleri “Marksizm’2010” seminerlerinde ise, en önde gelen konulardan biri, “Stalinizm-Kemalizm” bağlantısıydı. Ben de bu bağlantıya önem veriyordum ama Lenin, Troçki ve Stalin bağlantısı birbirinden kopartıldığında Stalin-Kemal bağlantısı tüm ciddiyetini kaybediyordu. Çünkü, eğer Stalin’le Kemal arasında benzerlik varsa, Lenin, Troçki ve Stalin arasında, benzerliğin ötesinde doğrudan ve kesintisiz bir devamlılık vardı. Stalin, Lenin’in de, Troçki’nin de mirasçısıydı.

Lenin daha iktidarı aldığı gün, “İnsanları kurşuna dizmeden nasıl devrim yapabilirsiniz?” (s.409) diye haykırmıştı. Doğrusu, “insanları kurşuna dizmeden nasıl iktidarı alabilirsiniz” olmalıydı, yoksa devrim değil. Tersine, gerçekten devrimci öneri şu olabilirdi: “İnsanları kurşuna dizerek nasıl devrim yapabilirsiniz?” Nitekim, bugüne kadar pek söz konusu edilmeyen bir yönü var işin. Eğer Lenin ve Bolşevikler kafayı böylesine kurşuna dizmeye takmasalardı ve daha baştan her türlü muhalefeti şiddetle ezmeye yönelmeselerdi iç savaş da bu kadar çetin olmayacak, bu kadar zorlu geçmeyecekti. Bolşeviklerin sertliği, Beyazların direncine güç katmış, daha da kötüsü devrimin canlı hücrelerini tahrip etmiştir. Belli ki Lenin daha başından devrimle iktidarı birbirine karıştırmıştı ya da onun kafasında ikisi aynı şeydi. Troçki de ondan aşağı mı kalıyordu sanki. Lenin tarafından boşuna Savaş Komiseri yapılmamış tı. İsmi üstünde: Savaş. Yani kasaplık. Savaşla ilgili herhangi bir görev alıp da kasaplık yapmadığını ya da en azından kasaplık mesleğine intisap etmediğini (illa fiili olarak kesip biçmek şart değildir) iddia edebilecek birisi var mıdır? Japon anarşisti Kotôku Shûsui, geçmişini tanımlarken, “bir katilin oğluyum” dermiş, asker olan babasını kastederek. Bir de koca savaş makinesinin tepesindeki Troçki’yi düşünün. Nitekim Troçki, orduda rütbeleri yeniden geri getirmiş, asker komitelerini ve Sovyetlerini dağıtmış, çarlık ordusunun subaylarını yeniden istihdam etmiş, ordunun eski hiyerarşik yapısını ve ritüellerini yeniden teessüs etmiştir. Troçki’nin yaptıkları bununla da kalmamıştır. Ortaya attığı ”sanayinin askerileştirilmesi” tezi tam bir despotizmdir. Bu teze göre, işçiler askeri disipline tabi tutulacak, silah zoruyla üretime koşulacak ve iç pasaport düzenine tabi kılınarak işyeri ve şehir değiştirmekten men edileceklerdir. Ayrıca, toplama kamplarındaki esir emeğinin sana yi hamlesinde kullanılması fikri de Stalin’in orijinal fikri değildir. Lenin ve Troçki de bunu onaylamış ve hatta ilk uygulamalara başlamışlardı.

Ekim Devrimi’nin ideallerini savunarak ayaklanan Kronstadt bahriyelilerini ezen de Troçki’den başkası değildir. Daha sonra Stalin tarafından “Alman ajanı” olduğu iddiasıyla kurşuna dizilen, eski Çarlık subayı Tukaçevski, Troçki’nin sözleriyle, “Devrimin onuru ve şerefi” Kronstadt bahriyelilerini Troçki’nin emriyle ezmiştir. Elbette Lenin de bu ezme çabasına destek vermiştir. Troçki, 1930’larda dünya çapında hiçbir yere ayak basamamacasına Stalin tarafından kovalanırken bile Kronstadtlılara yaptıklarını kabul etmek istememiş, onların “karşıdevrimci”liğinde ısrar etmiştir. Orijinal ve Ortodoks Troçkistler bugün dahi bunu savunmaya devam etmektedirler. Bu siteye yorum yazan Troçkist bir arkadaş, neredeyse üzerinden yüz yıl geçtikten sonra bile Kronstadt’ı “karşıdevrimci” diye niteleme bağnazlığını gösterebilmiştir.

Troçki ve onun dahil olup liderlik ettiği “Sol Muhalefet”, 1920’li yıllar boyunca Stalin-Buharin ittifakına, köylülüğe gereğince sert davranmadığı yönünde eleştiriler yapmış ve ortaya attığı “sanayileşme planı”yla, Stalin’in 1930’lı yılların başından itibaren uygulayacağı ve milyonlarca köylünün ölümüne yol açan “hızlı sanayileşme ve zorla kolektifleştirme” politikasının önünü açmış, yani Stalinist cehennemi diktatörlüğün taşlarını kendi elleriyle döşemiştir. “Sol Muhalefet”te yer alan onca Bolşevik’in 1930’lu yıllarda Stalin’in önünde secde etmelerini (ki bu bile onların hayatlarını kurtaramamıştır) sadece basit bir teslimiyet olarak ele almamak gerekir. Bu teslimiyetin arkaplanında büyük bir ideolojik ortaklık yatmaktadır. Stalin, pragmatik bir devlet adamıydı. Muhalefetin, sanayileşmede köylülüğü iç sömürge gücü olarak kullanma önerisini aynen alıp uygulamaya koydu. Elbette bunu yaparken, mono litik bir diktatör olarak, önerinin orijinal sahiplerini önce teslim alıp sonra da yok etmek zorunda hissetti kendini.

İşte Doğan Tarkan’ın övünerek sahip çıktığı miras budur. Doğru, siyasi akımlar ve partiler belli miraslara dayanırlar, dolayısıyla bunların hepsinin mirasyedi olduğunu söyleyebiliriz. Evet ama ortada yenecek bir miras kalmış mıdır? Buna sermayeden yemek demek daha doğru olmaz mı? Aynı Kemalistlerin bugünkü durumu gibi. Eğer görmediyseniz Sözcü gazetesinin 10 Kasım tarihli nüshasına bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. İflas, tam bir iflas!

Gün Zileli
14 Kasım 2010

http://www.gunzileli.com/2010/11/14/su-lenin-ve-trocki-mirasi-meselesi%e2%80%a6/

Advertisements

May 24, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Devlete Karşı – Gün Zileli

EĞER DEVLETİN TUTARLI DÜŞMANIYSAN
ANARŞİSTSİN

Soru 1: Devlete gerçekten karşı mısınız?

Eğer cevap evetse ikinci soruya geçiniz:

Soru 2: Öyleyse neden yeni bir devlet kurmaktan söz ediyorsunuz?

İşte en önemli sorunlardan biri burada düğümlenmektedir. Birçok ihtilalci arkadaşımızın devlete samimiyetle karşı olduklarını biliyoruz. Yüreklerindeki özgürlük ateşiyle devletin ezici hantal makinası arasında uzlaşmaz bir çelişme olduğunun farkındayız. Onların dürüstlüklerine ve samimiyetlerine inanıyoruz. Ama yüreklerinde olmasa bile, kafalarında çok önemli bir bağdaşmazlığı uzun süredir barındırdıklarını da bilmelidirler. Devleti yıkarken yeni bir devlet kurmaya kalkışmaları tutarsızlığın en büyüğüdür. Çünkü kurdukları devlet, onlar ne kadar eskisinden farklı olacağını iddia ederlerse etsinler, eskisinin benzeri, hatta belki bazı bakımlardan daha bile zorbası olacaktır.

Çünkü; ezilenlerin devleti olamaz. Devlet yalnızca ezenlerin baskı aracıdır. Ezilenlerin adına kurulduğu iddia edilen devletler bile kısa sürede yine küçük bir ezen azınlığın aracına dönüşmek zorundadırlar. Marxist terminolojide “geri dönüş” ya da “yozlaşma” diye ifade edilen olay bundan başka bir şey değildir. Yüz kere de devlet kursanız yüz keresinde de bu devlet yozlaşacak ve küçük bir azınlığın aracına dönüşecektir.

Çünkü; devlet makinasının işleyişi, kaçınılmaz olarak sürekli devlet görevlilerini gerektirir. Üretimdeki halkın, uzmanlık isteyen devlet işlerinin gerektirdiği uzmanlığı kazanması olanaksızdır. Ezilenler içinden böyle uzmanlaşan insanlar çıksa bile, kaçınılmaz olarak üretimden kopacaklar, kendi kitlelerinden kopacaklar ve devlet makinasının bir unsuruna dönüşeceklerdir.

Çünkü; uzmanlaşmış devlet görevlileri uzmanlık ve sorumluluk, hatta gereğinde yorucu bir çalışma isteyen devlet işlerini babalarının hayrına yapmazlar.

Karşılığında, kitlelerin yaşam standartının üstünde ayrıcalıklar isterler doğal olarak. Hele hele ellerinin altında, itiraz eden kitlelere karşı kullanabilecekleri silahlı güçler de olunca bu imtiyazları rahatlıkla kabul ettirirler. Denecektir ki, yeni devletin görevlileri işçi sınıfının ideolojisine bağlıdırlar. Hadi buna da Marxist bir argümanla yanıt verelim. İnsanların bilincini sosyal çevreleri belirler. Uzmanlaşmış devlet görevlileri ideolojik planda ne kadar halka bağlı olduklarını söylerlerse söylesinler maddi çevreleri, olanakları ele geçirme şanslarının olması, onları kaçınılmaz olarak halktan kopartacak ve ayrıcalıklı bir zümre haline getirecektir. Denecektir ki, halk onları denetler.

Demokratik denetime tabi tutar. Biz de diyeceğiz ki, üste çıkanları altta kalanlar tarihin hiç bir döneminde denetleyememişlerdir. Denetim lafları, batı demokrasilerinde olduğu gibi boş bir tekerlemenin ötesine gitmeyecektir. Bir aldatmacaya dönüşecektir. Yönetenleri denetlediğini sanan halka, bir de bu aldatmaca yoluyla boyun eğdirilecektir. Batı demokrasilerinde “milletin temsilcileri” yutturmacası gibi.

Çünkü; devlet denen makina, her zaman halktan ayrılmış silahlı güçleri, orduyu ve polisi gerektirir. Bir kez, halk adına bile olsa, devletin denetiminde polis, jandarma ve ordu gücü kuruldu mu, silahsız halk silahlı güçlerin baskısı altına alınmış demektir. Her ordu, her polis, aslında dış düşmana karşı değil, iç düşmana, yani halka karşı kurulur. Dünyanın hiçbir devrinde ve hiçbir yerinde halktan yana polis olamaz. Bir kez, polis gücü kurdunuz mu, ya siz de imtiyazlı bir zümrenin yanında yer alıyorsunuz demektir ya da düşmanınıza kendi elinizle silah veriyorsunuz demektir. Polislik her yerde ve her zaman halk düşmanı olmayı gerektirir. Bu yüzdendir ki, devrimlerden sonra kurulan yeni devlet rejimlerinde kısa süre içinde, yeni kurulan polis teşkilatlarına eski rejimin halk düşmanı unsurları doluşmuştur. Yarın aynı şey sizin de başınıza gelirse hiç şaşırmayın.

Çünkü; devlet olmayan devlet kuracağız söylemlerinin hiçbir geçerliliği yoktur. Devlet her yerde devlettir. Devlet olmayan devlet olmaz. Her devlet, isterseniz adını değiştirin gerçek anlamda devlettir.

Öyleyse; devlete, onun polisine ve ordusuna derinden bir karşıtlık içinde olan bir ihtilalci eğer tutarlı olmak istiyorsa, her türlü devlete karşı olmak zorundadır. Tutarlı bir ihtilalci, isterse kendi kendine bunun adını koymaktan kaçınsın, aslında, her türlü devletin amansız düşmanı anarşizmin yolunu tutmuş demektir. İhtilalciliğin tutarlı sonucu anarşist olmaktır!

Gün Zileli

http://www.gunzileli.com/2006/04/24/devlete-kars/

May 24, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ezilenler | Leave a comment

Mutlu Konformist! Gün Zileli

Sevgili arkadaşım Orhan Cerav’ın yolladığı, Sabah adlı bir gazetede çıkan Engin Ardıç adlı birisinin “Mutlu Anarşist Yoktur” yazısını okuduğumda, Orhan’ın internetten bana ara sıra gönderdiği o meşhur ophaaaaaaaa kahkahasını koyuverdim. Çok bilen birisi, yine anarşizm konusunda bazı gülünesi herzeler yumurtlamış.

Hayatta o kadar çok yanlışlık vardır ki, bunları düzeltmeye kalkışırsanız sizin hayatınız kayar. Hele medyadaki yanlışları düzeltmeye kalkmak! Bu imkânsızdan öte bir şeydir. Ne var ki, bazen bazı şeyler kanınıza dokunup sizi kışkırtabiliyor. İşte Engin Ardıç’ın yazısı bende böyle kışkırtıcı bir etki yaptı. Kendisine teşekkür borçluyum!

Engin Ardıç, anarşizmi kulaktan dolma da olsa biraz biliyor. Öyle ki, yazısının başlığını koyarken bile, Aragon’un çok tanınmış „Mutlu Aşk Yoktur“ başlıklı şiirindeki „aşk“ sözcüğünün yerine „anarşist“ sözcüğünü yerleştirecek kadar ve tabii ki, bu bir yanılma değil. İfade yanıltıcıdır ama Ardıç, belki kendisi de bilincinde olmadan „aşk“ ve „anarşist“ sözcüklerinin yaptığı ortak çağrışımın cazibesine kapılıvermiş.

Şimdi yanlışların düzeltilmesine geçeyim.

“Ütopyadır… gerçekleşmesi asla mümkün olmayan…“ Yani bir şeyin gerçekleşmeyecek bir şey olduğunu kanıtlamak için kısa yoldan ona „ütopya“ dediniz mi mesele hallolmuş olur, siz de neden gerçekleşmeyeceğini kanıtlama zahmetinden kurtulursunuz. Oysa anarşizm gerçekleşmeyecek bir ütopya değil, tersine gerçekleşmiş bir gerçekliktir. İnsanlığın yüz binlerce yıllık uzun tarihi göz önüne alındığında devlet ve para oldukça yenidir. Yani insan toplulukları yüz binlerce yıl devletsiz ve parasız yaşamış ve herhalde devlet ve paranın olduğu kısa döneme göre oldukça mutlu yaşamıştır. Devlet ve paranın olduğu dönemlerde bile birçok insan topluluğu devleti ve parayı reddederek var olmuştur uzun dönemler. İşte bu anlamda anarşizm gerçekleşmiş bir gerçekliktir. Gelecekte de insanlığın devlet ve paranın baskısını ilelebet çekmeye devam edeceğini ileri sürmenin hiçbir mantıki açıklaması yoktur. Elbette geleceği bilemeyiz ama insanlığın daha mutlu bir toplumsal örgütlenme kuramayacağını ileri sürmek sadece bugünün konformistlerine özgü bir düşünce tarzıdır.

„Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının anarşizmle uzaktan yakından hiçbir ilgi“sinin olmadığı görüşü de o kadar doğru değildir. Evet, Deniz Gezmiş ve arkadaşları anarşist değildi, ama onların doğrudan eylem tarzı anarşizme bire bir uygundu. Bu Mayıs ayında Yıldız Teknik Üniversitesi‘nde katıldığım bir 68 toplantısında bunu Veysi Sarısözen, „biz çimenlerin üstünde oturmuş eylemi nasıl başlatalım diye düşünür ve tartışırken, Deniz ve arkadaşları bir anda kapıları tutuverdiler. Eylem başlamıştı“ sözleriyle çok güzel anlatmıştı.

Anarşizm, bir düşünce akımı olarak, Türkiye’nin o günkü siyasi ve kültürel ikliminde kendine bir yer bulamamıştı ama doğrudan eyleme ilişkin anarşist tarzın uygulayıcıları Deniz Gezmiş ve arkadaşları olmuştu. Demek ki, öyle „uzaktan yakından“ diye kestirip atılacak kadar da uzak değillermiş anarşizme.

„Anarşizme bireyci komünizm“ dendiği hiç olmamıştır. Bireycilikle komünizm anarşizmin içinde bile zıt kutuplarda yer almıştır. Bireyci anarşistlerle anarkokomünistler ve komünalist anarşistler çok az bir araya gelmiştir.

Ardıç, 20. Yüzyılın başındaki anarşizme ilişkin olarak „bomba atmak, adam öldürmek“ gibi „aptalca“ eylemlerden söz ediyor ama bu eylemlerin nedenlerine ve niçinlerine ya da tarzlarına ilişkin asla derinlemesine düşünmediği anlaşılıyor. Bir kere, bu eylemleri yapan anarşistlerin Ardıç’tan daha zeki ve duyarlı insanlar olduğuna kesinlikle eminim. Bu insanlar, „iki evlilik arasına sığdır“dıkları „anarşist“ Yunan sevgilileri ile kahvelerde sürtmek yerine, zulmün temsilcilerine karşı kendilerini de feda eden bireysel bir başkaldırı yoluna gitmiştir. Eylemlerinin yanlışlığını ne kadar düşünürsek düşünelim, bir kere bu başkaldırıyı saygıyla karşılamak gerekir. Bu anarşistlerin „örgütlü terör“le hiçbir ilgisi olmamıştır. Ne yaptılarsa kendi başlarına ve bireysel olanaklarıyla yapmışlardır. Bu yüzden de o zamanın önde gelen anarşistleri, Kropotkin, Malatesta, Emma Goldman vb., tarzlarına katılmasalar da onları kamuoyu önünde kınamayı haklı olarak reddetmiştir.

Anarşizmin, İspanya iç savaşından sonra „öldüğü“ ya da „bittiği“, sadece Ardıç‘ın seyretmeyi arzuladığı bir senaryodur. Eğer dediği gibi olsaydı, Ardıç da bu yazıyı yazmak zorunda kalmayacaktı.

Ecevit Kılıç’ın Türkiye’deki anarşistlerle konuşması büyük bir gazetecilik başarısı değildir. Ardıç öyle bir izlenim yaratıyor ki, sanki Ecevit, yer altından bir takım yaratıkları bulup su yüzüne çıkartmış. Yok böyle bir şey oysa. Kaos Yayınları, Cağaloğlu’nda yıllardır aynı adreste mütevazı çalışmasını sürdürmektedir.

„Mutlak eşitlik bir rüyadır.“ Eh şimdi anlaşılıyor, Engin Ardıç rüya görmekten bile hoşlanmıyor.

„İnsan toplulukları yönetimsiz varolamazlar…“ demiş Engin Ardıç yazısının sonlarına doğru, yani bu yüzden rüyaymış mutlak eşitlik. Bir kere, anarşizmin mutlak eşitlik diye bir görüşü yoktur. Anarşizm, insanlar arasındaki zekâ ve yetenek farklarını (ki Ardıç’ın varlığı bunun en iyi göstergesidir) reddetmezler. Onların reddettiği, tam tersine, doğal farklılıkların da üzerindeki, doğaya aykırı, toplumsal güçten doğan farklılıklardır. Bir zengin çocuğu, sırf zengin olduğu için, kendisinden çok daha zeki ve yetenekli bir yoksul çocuğunun patronu ya da yöneticisi olur. Doğal olmayan, karşı çıkılması gereken budur. Kaldı ki, anarşistlerin her türlü yönetime karşı olduğu da doğru değildir. Anarşistler, baskıcı, insan inisiyatifini yok eden yönetimlere ve doğal olarak bunun en belirgin örneği olan devletlere karşıdır. Galiba, Ardıç, özyönetim diye bir şey duymamış ve bunu en çok telaffuz edenlerin anarşistler olduğunu da.

„Toplum dışı‚ ‘hippi’ olmaya çalışıyorlar“ buyurmuş Ardıç. Keşke 68 başkaldırısının sembollerinden olan hippilerden o yaşındayken bir şeyler öğrenmiş olmaya gayret edebilseydi.

O zaman, pek beğenerek köşesine koyduğu fotoğrafındaki o konformist yüz ifadesi biraz daha sempatik bir hal alabilirdi. Bunu düzeltmem mümkün değil, ne yazık ki.

http://www.gunzileli.com/2008/12/17/mutlu-konformist/

May 24, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Adaletin KÂĞITSIZ halleri: Sorular, Sorunlar ve Feminist Siyaset – Begüm Özden Fırat

 2010 Haziran’ında feminist haberleşme ağı Feminist e-mail grubuna bir e-mail düştü. E-maili atan kadın, evinde yatılı olarak çalışan Türkmenistan uyruklu bebek bakıcısının Mecidiyeköy’de devriye gezen üç polis tarafından durdurulduğunu, pasaportsuz olduğunun ortaya çıktığını, bunun üzerine kadının sınırdışı edilmek üzere Yabancılar Şubesi’ne götürülmeyi kabul etmesine rağmen Şirinevler’de  bir eve götürülüp burada tecavüze uğradığını belirtiyordu. Parası ve cep telefonu da gasp edilen kadın kendisine tecavüz eden polisin adını biliyordu ve onu teşhis etmeye hazırdı. Ertesi gün şikayetçi olmak için Mecidiyeköy karakoluna gidildi. Kadın kimseyi teşhis edemediği gibi ifadesini de geri aldı ve kimseden şikayetçi olmadığına dair yeni bir ifade verdi. Emniyette bulunan avukatın aktardığına göre karakoldaki komiser, kadının aslında özel sebebler yüzünden ülkesine dönmek istediğini, bu sebeple göçmenlerin Türkiye sınırları dışına çıkarken ödemeleri gereken maddi cezadan kurtulmak için kendisini sınırdışı ettirebilemek amacı ile yalan söylediğini iddia ederek olayı kapatmıştı. Komiserin komplo teorisine kimse inanmadı. Kadın, Kumkapı’da bulunan Geri Gönderme Merkezi’ne kapatıldı. Ardından da sınırdışı edildi. Türmenistan uyruklu çocuk bakıcısının hikayesi kamusal anlamda bu noktada sona erdi.

Tıpkı  kısacık hikayesini okuduğunuz bu kadın gibi İran, Irak, Moldova, Romanya, Bulgaristan, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Gürcistan ve Ermenistan’dan gelen binlerce kadın yaşıyor Türkiye’de. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve neoliberal politikaların yaygınlaşmasının bu ülkelerin ekonomilerinde yarattığı tahrifat ve artan işsizlik nedeniyle, pek çok insan çalışmak için Türkiye’ye göç ediyor. Komşu ülkelerle imzalanan esnek vize  anlaşmaları nedeniyle Türkiye’ye yasal giriş yapmış olsalar da, aslında yasal olarak ne göçmen ne de işçi olarak kabul ediliyor bu kadınlar. Onlar küresel kapitalist sistemin yarattığı yapısal şiddet, eşitsizlik ve adaletsizlik nedeniyle yaşadıkları yerleri terketmek zorunda kalan kağıtsız göçmen kadınlar. Çoğunlukla ev içi hizmet, inşaat, turizm, eğlence ve tarım gibi sektörlerde kayıtsız, güvencesiz ve sigortasız çalışıyorlar. Üstüne üstlük, yasadışı kabul edildikleri için tüm temel haklardan yoksun yaşıyorlar aramızda.

Sistemin hukuk dışına ittiği bu kadınlar, yasadışı kabul edilen yaşamlarını, özellikle sınırdışı edilme tehdidine karşı, tam bir görünmezlik içerisinde idame ettirmeye çalışıyorlar. Bu anlamda görünmezlik göçmen kadınlar için bu sınırlar içerisinde yaşamayı sağlayan yegâne strateji. Devletin idari ve kolluk birimlerinin denetleme ve kontrolünden kaçmayı başaran göçmen kadınlar aslında “bizlerin” hayatına pek çok noktada temas ediyor. Bakım ve ev işini kadınlara dayatan erkek egemen ideolojinin, sayıları gittikçe artan, kentli üst orta sınıf çalışan kadınları -devletin sağlaması gereken sosyal hizmetlerin yokluğunda ve erkekler tarafından üstlenilmedikleri müddetçe- bu işleri profesyonel bakıcı ve yardımcılara devretmeye teşvik ettiğini biliyoruz. Kağıtsız göçmen kadınlar, kendi ailelerinden zorunlu olarak özgürleşmiş oldukları ve bu nedenle yatılı hizmet verebildikleri için, ev ve bakım işlerinde ortaya çıkan ataerkil boşluğu doldurmak için yakın zamana kadar aranıp de bulunmayan işgücünü temsil ediyorlar.    

Aslında göçmen kadınlar aramızda, onları tanıyoruz, hatta bazılarımızın sıcak yuvalarında, kendilerinin olmayan bir ailenin yabancı bir parçası olarak bizlerle birlikte yaşıyorlar. Bazılarımız da uzaktan biliyor onları: bir yakınımızın kocamış ana-babasına, işyerinden arkadaşın çocuğuna bakan Maya var mesela. Maya aracı şirketler vasıtasıyla bulunur, çocuklarını memleketteki annesine bırakmıştır, gözü hep biraz yaşlıdır, ailesine para yollar. Ha bir de çok iyi yemek yapar. Kısacası geçinip gider Mayalar aramızda. Kendilerini bizzat tanımasak da hikâyelerini biliriz kağıtsız göçmen kadınların. Demem odur ki, görünmez addedilen bu kadınlar özellikle kadınlara görünürler ama genellikle garip bir suskunlukla kabul edilir varlıkları.

Feminist e-mail grubuna düşen e-mail bu suskunluğun bozulması anlamında bir ilkti. Benzer vakalar için örnek oluşturabilecek bu olayın üstü kolayca örtülmüş olsa da arkasında aynı kolaylıkla cevaplanamayacak pek çok soru bıraktı. Gelen ilk mailin ardından, benzer vakalar teker teker dile dökülmüştü mesela: birinin annesine bakan Türkmenistanlı bir kadın ve diğerinin çocuğuna bakıcılık yapan Azerbaycanlı bir başkası polis tarafından defalarca yolda durdurulmuştu. Kimi zaman paraları alınmıştı kimi zaman da telefonları. Anlaşılan bu tip durumlar yaygındı; lakin kanıksandığı için paylaşılmamıştı. Ta ki biri ses çıkarana dek. Varan 1: Yoksa hepimiz suç ortağı mıydık?

Peki olayı çözmek için ne yapmalıydık? Sınırdışı edilmesi pahasına, kadının da rızası doğrultusunda, suç duyurusunda bulunulması önerildi. İlk başta umutluydu herkes. Polislere hem gasp hem tecavüzden ceza kesilecekti, bizler de polislerin meslekten ihraç edilip edilmediğini takip edecektik. Zaten Mecidiyeköy’de MOBESE kameraları vardı Ayrıca arabalardaki GPS sistemi sayesinde Şirinevler’e giden araç hemen bulunacaktı. Olmadı. Nasıl olsundu ki?  Bu coğrafyada adalet aramayı adalete kavuşmaktan daha çok deneyimliyoruz, malum.[1] Öyleyse, varan 2: Vatandaş adalet hasretiyle yanarken hem kâğıtsız, hem kadın, hem de göçmen olan biri için adalet hiç tecelli eder miydi ki?

Adalet talep etmenin imkânsız olduğunun anlaşılmasının ardından olayın görünür kılınması ve kadının mağduriyetinin giderilmesi için neler yapılabileceği tartışıldı. Meselenin medyada yer bulmasını  sağlamak için gazetecilerle görüşülmesi önerildi. Böylece tüm kadın göçmenlerin durumu teşhir edilebilirdi. Ayrıca kadının mağduriyeti para toplanarak giderilmeliydi. İçerisinde farklı  oluşumların yer alacağı ve kağıtsız göçmen kadınlara yönelik çalisma yapacak bir platform örgütlenebilirdi. Göçmen Dayanışma Ağı’nın çağrısıyla bir toplantı yapıldı. Araya yaz girdi. Toplantıların devamı gelmedi. Varan 3: Biz feministler ne yapabilirdik?

Bu sorulara verilecek tek, kesin ve doğru bir cevap yok elbette. Zaten bu yazının amacı da herkesi her daim iyi edecek bir reçete sunmak değil. Önemli olan bu soruları hep beraber, sürekli sorabilmek. Haydi yine Zapatistalardan alalım sözü: soru sorarak yürümek gerekli. Ama herşeyden önce feminist hareketin bu yola çıkmak zorunda olduğunu kabul etmek durumundayız.

Derginin bu sayısında yayınlanan başka bir makalede bahsi geçen “anneyiz.biz” webstesindeki önerileri (“pasaportuna el koyun”, “ilk 3 ay maaşının %30 eksik ödeyin”) eminim pek çoğumuz insafsız bulmuşuzdur. Fakat görünen o ki asıl insafsız olan “kağıtsız göçmen kadın” kategorisini yaratan toplumsal ekonomik sistemin bizzat kendisi. İşveren kadın ise niyetinden bağımsız olarak, güvencesiz, kayıtsız istihdam etmek zorunda göçmen kadınları. Kuşkusuz, bu zorunluluk hali göçmen kadınların her türlü hak ve hukuktan yoksun kılınarak sistemin tam da içerisinde yer almasını sağlayan hukuksuzluk durumunu sürdürmeye yarayan temel çarklardan bir tanesi. Kadın her an sınırdışı edilebilir ya da kendi isteğiyle ülkesine geri dönebilir; çocuğunuz birden bire bakıcısız kalır. İşveren göçmen kadını ihbar edebilir veya işten kovabilir; karşılığında aranacak hak yoktur, zira hukuk yoktur. Bu nedenle, “harcanabilir” insanlarla kurulan her türlü ilişki aslında karşılıklı güvensizliğe dayanır. Yani istihdamın biçimi, benzer güvensiz, kayıtsız ilişkiler üretir. Sonuç itibariyle göçmen kadınların bilinen ama görünmeyen varoluşu etrafında süregiden sessizlik, sistemin devamının garantisidir. Bu minvalde bu kadınları istihdam edelim ya da etmeyelim, sessiz bir suç ortaklığı içindeyiz, kabul edelim.

Bu bağlamda, feminist literatür içerisinde de sıkça tartışılan “suç ortaklığı” (complicity) kavramını gündemimize taşımakta fayda var. Kavram, en geniş anlamıyla, her birimizin egemen söylemlerin yeniden üretimindeki rolümüze, baskı ve tahakküm mekanizmalarının toplumsal işleyişindeki istemli ya da istemsiz katkımıza işaret eder. Örneğin, Ajaz Ahmad’a göre postkolonyal eleştirmenler küresel kapitalizmle, Elisabeth Grosz’a göre feministler patriarkayla, Nancy Fraser’a göre ikinci dalga feminist hareket noeliberal sistem ile, beyaz feministler is beyaz tahakkümü ile suç ortaklığı içerisindedirler.[2] Dahası, sıradan eylemlerimizle, mesela vergi vererek devletin her türlü tahakkümüne ve şiddetine sponsor oluruz, et yiyerek hayvan katliamına dayanan et endüstriyle işbirliği yaparız, giydiğimiz ayakkabı ya da kullandığımız İPod Çin’de bir terhanede üretilmiştir, emek sömürüsüne suç ortağı oluruz. Yani eylemlerimizle ya da eylemsizliğimizle mevcut toplumsal sistemin ya olduğu gibi kalmasına yardım ederiz, ya da onunla doğrudan işbirliği yaparız. Göçmen kadınları çalıştırarak ya da onların görünmez varlıklarına dair sessizliğimizi koruyarak ataerkil, milliyetçi ve militarist ideolojileri besler, emek sömürüsüne yardım ve yataklık ederiz.

Aslına bakarsanız böylesi yapısal suç ortaklığının hatlarını  belirlemek işin en kolay tarafı. Eğer suç ortaklığı tespitini bu noktada bırakırsak bizleri paralize eden, edilgen ve sinik bir tavır almak, vicdan azabı ve suçluluk duygusuyla eylemeye devam etmek işten bile değil. Buna karşılık, Gayatri Chakravorty Spivak suç ortaklığının kabulü üzerinden yükselerek alınan eleştirel bir konumun, direngen ve sorumlu bir eylem ve söylem alanı açmakta önemli ve vazgeçilmez bir aşama olduğunu belirtir.[3] Spivak bize etik ve politik pozisyonumuzu belirlemek için tahakküm mekanizmalarına olan yakınlığımızı nirengi olarak almamızı önerir. Bizi “suç ortaklığının yapıcı kabulüne” davet eder: eleştirilen fakat derinlemesine içimize işleyen yapılara yöneltilen imkansız bir “hayır”. Yani öncelikle ırk, etnisite, toplumsal cinsiyet, sınıf, din, milliyet ve vatandaşlık gibi “bizi biz yapan”, içimize işleyen yapılara olan yakınlığımızı ve suç ortaklığımızı beyan ederek yola çıkmamız gerekli.

Bu noktada örneğin vatandaşlık statüsünün yarattığı ayrımcılığın ve vatandaş olmayanın sistem dışı kalmasını sağlayan mekanizmaların nasıl işlediğini görmemiz gerekiyor. Ulusal sınırların içerisinde kimin hangi statüyle yaşayabileceğini belirleyen, kimin yasal kimin yasadışı olduğunu ilan eden, göçmenleri kağıt-sız, güvence-siz, yani hep eksik, hep “-sız” kılan, bizi cüzdanımızın içersindeki hüviyetlerimizi vererek vatandaş kılan ulus devlet fikriyatının ta kendisi. Bu minvalde, vatandaş olarak bizlerin sessiz suç ortaklığı, bizlerin ayrıcalıklı hayatlarının (yatılı profesyonel bakıcıya sahip olmak gibi) da taahhüdü haline geliyor. Dahası, bu ayrım neo-liberal ekonomik çevirim için hayati olan “atılabilir/harcanabilir” işgücünü üretmek için de bulunmaz bir fırsat.

Vatandaşlık statüsü, sürdürülebilir kağıtsızlar üretirken, kadınlar da bizzat kağıtsız göçmen kadınların kırılgan varlıkları üzerinden emek gücü sağlayarak sadece ulus-devlet ve neoliberal iktisadi ideoloji ile suç ortağı olmakla kalmıyor, aynı zamanda ataerkil sistemin de işbirlikçisi haline getiriliyor. Kadınlara genel olarak yüklenen ev içi emeğini bazı kadınların ucuz ve güvencesiz çalışabilecek başka kadınlara yüklemesi ile erkekleri tamamen devreden çıkartan stratejik bir seçim yapıyoruz. Kendi “özgürleşmemizi” “-sız” hayatları onayarak perçinliyoruz. Feminist hareket açısından bakıldığında ise, bu koşullar üzerine eylem ve söylem üretmeyerek toplumsal dışlama, sömürü ve ayrımcılık ile kolektif bir işbirliği yapar hale geliyoruz. Dahası, yukarıda bahsedilen vaka üzerinden konuşacak olursak, göçmen kadınların hasbel kader feminist hareketin gündemine kısaca da olsa girmesini sağlayan durumun bir tecavüz vakası olması, hareketin önceliklerini göstermesi açısından önem taşıyor. Biliyoruz ki Türkiye’de beyaz feminist hareket uzun süre Kürt ve müslüman kadınların özgürlük mücadelesine mesafe ile yaklaştı. Bugün de benzer şekilde işleyen farklılık paradigması göçmen kadınları görünmez kılan bir mekanizma olarak harıl harıl işlemekte. Bu mekanizma göçmenleri “tecavüze/şiddete maruz kalmasa” hakkı aranmayacak özneler olarak konumlandırıyor. Bu durum sadece feminist hareketin -belki de haklı sebeplerle – ağırlıklı olarak tek gündemli siyaset yürüttüğünü göstermekle kalmıyor, aynı zamanda ırkçı, ayrımcı devlet siyasası ve egemen söylemlerle gizli işbirliğini de açık ediyor.

Peki mevcut ya da potansiyel suç ortaklığının tanınması üzerinde yükselen, Spivak’ın tanımıyla yapıcı bir suç ortaklığı anlayışını temel alan feminist politik bir hattı nasıl kurgulayabiliriz? Tekil olaylar üzerinden, yukarıdaki vakada olduğu gibi göçmen kadının sınırdışı edilmesi pahasına, hukuka dayalı bir hak mücadelesi sürdürmek mümkün. Fakat, mevcut kağıtsızlık hali, göçmenleri hukuken tanınmaz kıldığı için hukuk sistemini ekseninde yürütülecek bir girişimin kadük kalması çok muhtemel. Beyoğlu karakolunda polis kurşunuyla öldürülen Festus Okey davasının kimlik tespiti yapılamadığı gerekçesiyle üç yıldır esasa geçilerek görülmeye başlanmaması bu durumun en bilinen örneği. Adalet, hukuk sistemi içerisinde (çoğu zaman vatandaş/kağıtsız ayrımı yapmadan) tecelli edemiyorsa, öyleyse adaletin yerini değiştirmek gerekli. Adalet eğer mülkün (devletin) temeli ise; yani adaletin yeri devletin kurumlarıysa, devletle vatandaşlık bağı olmayanlar için adalet istemek için adaletin yerini değiştirmek ve adalet kavramını yeniden tanımlamak gerekiyor. Adaleti hukuk sistemi tarafından tanınan hakların ifası ya da tanınmayanların tanınması halinde tecelli edecek biçimsel bir olgu olarak görmekten vazgeçmeli öncelikle. Diğer taraftan, adaleti toplumsal, ekonomik ve kültürel kaynakların dağıtılmasına, hak ve sorumlulukların paylaşılmasına dair bir sorunsala da indirgememe taraftarıyım. Iris Marion Young’ı takip ederek adaletin, insanların kapasitelerini gerçekleştirmesini engelleyen, kamusal hayata eşit ve özgür katılmaktan men eden kurumsallaşmış ve sistematik tahakküm ve baskı mekanizmalarından ayrı düşünülemeyeceğini savunuyorum.[4] Young’a göre günümüzde toplumsal adaletsizliğin temelinde yatan yapısal baskı mekanizmaları sömürü, marjinalize edilme, güçsüzleştirme, kültürel emperyalizm ve şiddet gibi birbirini dışlamayan farklı biçimlerde tezahür edebilir. Farklı toplumsal gruplar üzerinde yaşam ve varoluş alanlarını denetleyerek ve kısıtlayarak işleyen bu baskı mekanizmaları yasal düzenlemelerle, yeni hükümetlerin seçilmesiyle düzeltilemezler; zira ekonomik, kültürel siyasi ve toplumsal kurumlar tarafından sistematik olarak yeniden üretilirler. Tam da bu nedenle aranan adalet ancak bu kurumlara yönelik toplumsal muhalefet ve mücadele içerisinde geliştirilebilir.

Buna mukabil, hukuk sistemi tarafından tanınmayan kağıtsız göçmenleri pasif mağdurlar olarak değil ama aktif failler olarak konumlandıracak feminist bir siyaset, göçmenleri (ve dolayısıyla bizleri) sistematik baskı ve tahakküm altına alan vatandaşlık kavramını sorgulayarak yola çıkabilir. Eril, milliyetçi, militarist vatandaşlık paradigmasının da eleştirisini üzerinden yükselecek bu yaklaşım, kimin yasal kimin yasadışı olduğunu belirleyen devlet mantığının ötesinde kağıtlı/kağıtsız ayrımını yıkarak, radikal eşitlik ve özgürlük talebini yükseltebilir. Bu çerçevede göç ve göçmenlik ekseninde yürütülecek feminist mücadele şüphesiz görünür olmayan ve sesleri duyulmayan göçmenlerin adına ve onlar için yürütüldüğü anda, yine Spivak’a göndermeyle, madunun sesini çalacağını, ve bu anlamda varolan baskı ve tahakküm mekanizmalarıyla suç ortağı olacağını biliyoruz. Bu nedenle, kadın göçmenlerin özörgütlenmesini mümkün kılacak alanlar ve ortaklıklar yaratmaya çalışmakla başlayabiliriz. Örneğin Anneyiz.biz suç duyurusu sürecinde Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Girişimi ve İmece Kadın Dayanışma Derneği tarafından kurulmaya çalışılan politik yakınlıklar bu tür bir örgütlenme potansiyeli taşımakta. Fakat en başta belirttiğim gibi, elimizde altın bir reçete yok. Göçmenlerin kırılganlıklarını da göz önünde bulundurarak kurulmaya çalışılacak bir kadın dayanışmasını birlikte örmeye ihtiyacımız var. Bu dayanışma göçmenlerin türlü mağduriyetlerini giderme amacı gütmekten ziyade “göçmen sorununun” patriyarka, kapitalizm, militarizm ve milliyetçilik mekanizmalarıyla içiçe geçtiğini, onlardan beslendiğini ve onları güçlendirdiğini ifşa eden feminist bir siyaset sayesinde mümkün olacak.

Son olarak, yılmadan tekrar etmeliyiz: herkes koşulsuz serbest dolaşım hakkına ve istediği yerde yaşama özgürlüğüne sahiptir ve kimse bu hakları kullandığı için öldürülemez, hapsedilemez ve dışlanamaz. Sorgulanması ve karşı çıkılması  gereken insanların değil, sınırlar ve o sınırları kuran ve koruyan kurumların meşruiyetidir. Bu ifadeleri ütopik sloganlar olarak görmek yerine, çıktığımız yolda somut taleplerimizi oluşturabileceğimiz temel ilkeler olarak sahiplenmek gerekiyor.

Begüm  Özden Fırat

Amargi Dergisi’nin 20 Sayısında yayınlanmıştır.

[1] Örneğin, bu yazının yazıldığı haftaya Hrant Dink için adalet talep ederek başladık. Ertesi gün yine Beşiktaş Ağır Ceza Mahkemes’i önünde Hüseyin Erdemir’ için adalet istedik. Bir gün sonra kamu vicdani adına Pınar Selek için tekrar Beşiktaş’taydık.

[2] Aijaz Ahmad,. In Theory: Classes, Nations, Literatures. London: New York, 1992; Elizabeth Grosz, “A Note on Essentialism and Difference.” Space and Place: Theories of Identity and Location. Ed. E. Carter, I. Donald and J. Squires. London: Lawrence and Wishart, 1993. 332–44; Nancy Fraser, ” “Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu”, Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, no 10, 2010.

[3] Gayatri Chakravorty Spivak, A Critique of Postcolonial Reason: Toward a History of the Vanishing Present, London and New York: Routledge, 1999.

[4] Iris Marion Young, Justice and the Politics of Difference, Princeton University Press, 1990.

May 24, 2011 Posted by | sistem karsitligi, sınırlara hayır | Leave a comment

   

%d bloggers like this: