ecotopianetwork

Tür Ayrımcılığından Eşitliğe – Joan Dunayer

Ne zaman kafeste bir papağan, akvaryumda bir japon balığı yada zincire bağlı bir köpek görseniz, tür ayrımcılığını görüyorsunuz demektir. Eğer bir kaplumbağanın ya da bir yaban arısının bir insana ya da tilkiye kıyasla yaşamaya ve özgür olmaya daha az hakkı var diye inanıyorsanız, ya da insanların diğer hayvanlardan üstün olduğunu düşünüyorsanız, o zaman tür ayrımcılığı yapıyorsunuz demektir. Eğer su hapisanelerini ve hayvanat bahçelerini ziyaret ediyor, inek derisi ve koyun tüyü giyiyor, hayvan eti, hayvan yumurtası yada inek sütü ürünleri yiyorsanız o zaman tür ayrımcılığı uyguluyorsunuz demektir. 

Tür ayrımcılığı tam olarak nedir? Psikolog Richrd Ryder tür ayrımcılığı sözcüğünü 1970 yılında ortaya attı. Terimi tam olarak tanımlamadıysa da tür ayrımcılarının insanlarla diğer hayvanlar arasında keskin bir ahlâki ayrım çizdiğini belirtti. Ryder gibi Peter Singer ve Tom Regan gibi düşünürler de tür ayrımcılığını insan olmayan bütün canlılara yönelik bir önyargı olarak tanımlıyorlar. Ancak bu tanım çok dar. Irkçılık beyaz ırktan olmayan insanlara yönelik değil sadece; her türden ırktan insana (meselâ Asyalılar hariç bütün beyaz ırka ait olmayan insanlara, sadece siyahlara ya da Amerikan yerlilerine ya da sadece Avustralyalı Aborjinlere) yönelik önyargıları da içerir. Bunun gibi, tür ayrımcılığı sadece insan olmayan canlılara yönelik bir önyargıyla sınırlı değil; bir çok hayvan türüne yönelik bir önyargı söz konusu; meselâ büyük kuyruklu maymunlar (ape) hariç her hayvan türüne, memeli olmayan bütün hayvanlara ve bütün omurgasız hayvan türlerine yönelik bir önyargı söz konusu.

Ryder, Singer ve Regan’ın “tür ayrımcılığı” dediği şey aslında sadece tür ayrımcılığının bir çeşiti; en eski ve en ağır biçimi, buna ben “eski tarz tür ayrımcılığı” adını veriyorum. Bu eski tarz tür ayrımcısı insanlar insan türüne dahil olmayan hiç bir canlının temel yasal haklara ; meselâ yaşama ve özgür olma gibi yasal haklara, veya insanlar gibi ahlâksal itibarlara sahip olamayacağına inanır. İnsanların çoğu bu tarz tür ayrımcısıdır.

Eski tarz tür ayrımcılardan farklı olarak sayıları giderek artan bir çok insan ahlâkî ve legal hakların kendi türümüzün ötelerine uzanması gerektiğine inanıyor. Ancak bu insanların çoğu eşitlikçi değil; bu insanlar benim “yeni tarz tür ayrımcılığı” adını verdiğim bir tür ayrımcılığını hayata geçiriyorlar. Yeni tarz tür ayrımcıları sadece insan olmayan bazı canlıların hak sahibi olmasını savunuyor, özellikle de insanlara en çok benzeyen hayvanların. Çoğu insanın insan türünden olmayan bütün canlılardan üstün olduğuna insanan bu yeni tarz tür ayrımcıları hayvanlar alemini insanların en üstte yer aldığı bir hiyerarşi gibi görüyor. Şempanze, yunus ve diğer seçme memeli hayvanları da insan türüne dahil olmayan diğer canlılardan daha önemli kabul ediyorlar. Ayrıca memelileri kuşların; kuşları sürüngen, amfibiyen ve balıkların; ve omurgalıları da omurgasız hayvanların üzerine yerleştiriyorlar.

Peter Singer bu yeni tarz tür ayrımcılğına bir örnek. Ona göre en azından normal bir zekâ seviyesine sahip insanlar bütün canlılardan daha fazla bir değere sahip. Dahası, Singer yaşama ve özgür olma hakkının sadece insanlara ait bir hak olduğunu savunuyor, Singer’a göre diğer büyük kuyruklu maymunlar, ve olasılıkla bazı memeliler de normal bir insan çocuğunun sahip olduğu türden bir öz farkındalık gösterdikleri takdirde bu hakka sahip olabilir. Neden normal bir insan? Neden normal bir ahtapot veya normal bir karga değil? Singer’ın kriteri açık açık insan merkezci ve insandan yana önyargılıdır: yani tür ayrımcısıdır. Singer memeli olmayan bütün hayvanların yerine yenisinin gelebileceğine inanıyor (kendi sözleri). Memeli olmayan canlılar üzerinde dirikesim uygulanmasına kategorik olarak karşı değil. Ayrıca,  eğer içinde bulundukları koşullar altında sürdükleri yaşamları keyifli ise (en uç derecede imkânsız) ve hemen, hiç acısız bir şekilde öldürülürlerse(bu da imkânsız) kuşların, balıkların ve memeli olmayan diğer canlıların gıda amaçlı yetiştirilmesine de ahlâki anlamda olumlu gözle bakıyor. Singer, binlerce  insanın öldürülmesinin milyonlarca tavuğun öldürülmesine kıyasla daha trajik bir şey olduğunu düşünmenin bir  tür ayrımcılığı olmadığını iddia ediyor. Elbette ki bunu iddia etmek bir tür ayrımcılığıdır.

İnsanın üstünlüğü nosyonunu reddeden tür ayrımcılığı karşıtları, hissetme yeteneği bulunan bütün canlılar için temel hakları savunuyor. Tür ayrımcılığı karşıtları insan türünden olmayan bazı canlıların fahri insanlar olmasını istemiyor; onlar hak sahibi olmanın temelinde kıstas olarak insan olmak yerine hissetme yeteneği alınmasını istiyorlar.

Hissetme yeteneği(sentiens) temel yasal hak sahibi olmak için yeterli olmalı; çünkü duyguları olan herkesin hayatta kalmakta, sıhhat ve refahını korumakta çıkarı var demektir; yasaların amacı da zaten (bireylerin) çıkarları(nı) korumaktır. Hukuk açısından  mental anlamda en yetersiz insanlar dahi korunması gereken çıkarlara sahiptir. Dahası, onların çıkarları normal ya da yüksek IQ’lu insanların çıkarlarından daha az önemli değil. Dil ya da soyut akıl yürütme yeteneği bulunmayan insanların da hakları bulunur. O halde insan türünden olmayan canlıların neden hakları olmasın? Her türden ve dereceden bir bilinç korunmaya gereksinir. Hissetme yeteneği/duyguları bulunan her canlı acı çekebilir. Yoksunluk ve acıdan uzak bulunma hakkı goril ve  insanlar için olduğu kadar, yılan ve ıstakozlar için de önemlidir.

Tür ayrımcılığı karşıtları insan olmayan bütün canlıların insan mülkü ve eşyası olmak yerine hükmi şahıslar olarak kabul edilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Kişi olma durumu/hakkı bu canlıları insanlara hizmet etmekten kurtarırdı; çünkü insanlar bu canlıları kendilerine hizmet etmek için onları rekabet etmeye, emek harcamaya ya da performans sergilemeye yasal olarak zorlayamazlardı. Artık atlar arabaları çekmez, kaplanlar çemberlerden atlamaz, filler sırtlarında insanları taşımazdı. Yasalar insanların insan olmayan canlılara sahip olmasını yasaklardı. İnsanlar insan olmayan canlıları dirikesimden gıda üretimine evcil hayvan üretmekten tut yok olma tehlikesi altındaki hayvanların  çoğaltılmasına kadar farklı amaçlarla yetiştiremez, satın alamaz, satamazdı.

Kurtuluş zamanı geldiğinde halkın çok daha büyük bir oranı hayvan eşitliğini destekleyip vegan olurdu; ve çok daha az hayvan esir tutulurdu. Kediler, köpekler ve diğer “evcil” hayvanlar gene kendilerini seven ve sorumluluklarını taşıyan insanlarla beraber yaşardı. Sömürüden ve diğer istismarlardan özgürleştirilen diğer “evcilleştirilmiş” hayvanlar –mesela yumurta fabrikalarından kurtarılan tavuklar, dirikesim laboratuarlarından özgür bırakılan fareler gibi hayvanlar- gerekli veteriner bakımını alır, eğer tedavisi mümkün olmayan bir ızdırap içindelerse  ötenazi uygulanır ya da durum böyle değilse barınaklarda ve özel evlerde insanlar tarafından edinilene dek bakıma tabii tutulurlardı. İnsanlar tarafından bakıma alınan bu canlılar temelde çocuklarla aynı yasal haklara sahip olurdu.

Hayvan esareti aşamalı olarak bitirilirdi. Mümkün olan en uç noktaya dek “evcilleştirilmiş” hayvanların (kedi ve köpekler de dahil) üremeleri önlenirdi- meselâ kısırlaştırılırlardı. Böylece “evcilleştirilmiş” hayvan sayısı hızla düşerdi.

Evcilleştirilmemiş esir hayvanlar ise gerekli rehabilitasyondan sonra özgür bırakılırdı, böylece insanların müdahalesi olmaksızın ve uygun yaşam alanı da bulunuyorsa kendi kendilerine gelişebilirlerdi. Eğer bu söz konusu değilse, o zaman barınaklarda sürekli bakım altında tutulurlardı. Bu barınaklarda doğal ve onları memnun edecek çevrelerde yaşarlardı.Evcilleştirilmiş hayvanlar gibi evcilleştirilmemiş esir hayvanların da üremesi engellenirdi. Sonuç olarak insan olmayan bütün canlılar insanın müdahalesi olmadan doğal yaşam alanlarında ve artık evcilleştirilmemiş hayvanlar olarak yaşardı.

Hayvanlara kişilik haklarının tanınması, gerekli bütün yasal haklarının da tanınması anlamına gelirdi, meselâ yaşama hakkı gibi. Diğer bütün hayvan hakları gibi, bir hayvanın yaşama hakkı hayvanların değil insanların davranışını kısıtlardı. İnsanlar özgürce yaşayan hayvanlarla avcı-av ilişkisine girmezlerdi. İnsanlardan farklı olarak avcılar hayatta kalmak için öldürmek zorundadır. Tür ayrımcısı olmayan yasaların koruması altında bir insanın bilerek bir hayvanı sıradışı koşullar haricinde öldürmesi yasa dışı olurdu.Eğer donmuş buz kesmiş yerlerde sıkışıp kaldıysanız ya da yiyecek bitkinin olmadığı bir kıtlık bölgesindeyseniz ve açlıkla yüzyüzeyseniz o zaman yemek için hayvan öldürmeye hakkınız olurdu. Eğer bir aslan size saldırıyorsa o zaman meşr-u müdafaa hakkınız olurdu. Bir köpeğin sağlığını tehdit edn iç parazitleri öldürmeye hakkınız olurdu, çok acı çeken bir hastalığa yakalanan bir kediye ötenazi uygulama hakkınız olurdu. Buna karşılık, deney yapmak adına fare öldürmek, etleri çin inekleri öldürmek, spor için balıkları öldürmek, kürkleri için minkleri öldürmek, tiksinti sebebiyle örümcekleri ya da anlamsız sebepler dolayısıyla diğer hayvanları öldürmek yasa dışı olurdu.

Kişilik hakkının tanınması hayvanlara özgürlük hakkı verirdi: hem bedensel bütünlük hem de fiziksel özgürlük hakkı. Evcilleştirilmiş hayvanların geçici olarak istisna kabul edilmesi ile beraber, kurtuluş anında esir olarak bulunan bazı evcilleştirilmemiş hayvanlar da dahil, bütün hayvanlar tamamen özgür olurlardı. İnsanlar hayvanları kafese tıkarak, zincire vurarak, binalara kapatarak ya da diğer biçimlerde esir edemezlerdi. Hayvanlara işkence etmek ya da onları cinsel olarak istismar etmek yasa dışı olurdu, vücutlarına zarar vermek, yaralamak da öyle- meşr-u müdafaa hariç.

Tür ayrımcılığı karşıtı bir yasa, hayvanların mülk hakkını da kabul ederdi. Kendi bedenlerinin ve emeklerinin ürünlerine kendileri sahip olurdu. İstiridyeler incilere, kızılgergedanlar kendi yumurtalarına ve bal arısı kolonileri de ürettikleri bala sahip olurdu. Hayvanlar kendi yuvalarını, kovanlarını, çukurlarını kendileri sahiplenirdi.  Bir porsuk ailesinin kurduğu bir sete gene kendi ailesi ve çocukları sahip olurdu. İnsanların olarak hayvanların kendi doğal yaşam alanları içinde ürettiği şeyleri bilerek alması ya da ona zarar vermesi yasa dışı olurdu. Dahası, hayvanlar kendi yaşam alanlarına da sahip olurdu. Belli bir toprak ya da su alanında yaşayan hayvanlar o çevreye legal olarak sahip olurdu, orası onların ortak mülkü olarak kabul edilirdi. Hem insanlar hem de hayvanlar tarafından ortaklaşa paylaşılan çevreler gene aynı kalırdı; ama insanların hayvanların alanlarına daha fazla yayılmasına izin verilmezdi (meselâ sadece hayvanların yaşadığı yerlere insanların ev yapmasına izin verilmezdi). “Az gelişmiş” yaşam alanlarının bilinçli olarak yok edilmesi ya da değiştirilmesi yasa dışı olurdu.

Adil olmak için, yasalar tür ayrımcısı olmamalı. Dünyada yaşayan canlıların çoğu insan türünden değil. Tür ayrımcılığı en derinlere kök salmış ve en çok zarar veren bir adaletsizlik çeşiti.

Hem bir tavır hem de bir pratik olan tür ayrımcılığı, türe dayalı her türden önyargı ve ayrımcılık anlamına geliyor. Hayvanların sırf insan değiller diye ya da tam insan gibi değiller diye eşit bir tavıra lâyık görülmemesi, saygı görmemesi tür ayrımcılığıdır. Adalet hakkı anlamında hissetme yeteneği ve duyguları bulunan bütün canlılar eşittir. Hayvanlar sadece, ahlâki anlamda, yaşama ve istismardan uzak olma hakkına sahip değiller; eşit bir hakka da sahipler aynı zamanda.

Çeviri: CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/06/09/tur-ayrimciligindan-esitlige/

Advertisements

June 29, 2011 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Hayvanlara Zarar Vermenin Sosyolojisi

Bir çok hayvan hakları eylemcisi dirikesimcinin şeytan, çiftçinin de hasta olduğunu ilan ediyor. Sosyal süreçlerin, yapıların, kurumların kavranması bu tür hataları düzeltebilir. Dirikesimciler ve diğer hayvan kölecileri hasta ya da kötü insanlar değiller- her anlamda tür ayrımcısı olan toplumların sosyalleşmiş bireyleri onlar. Bu yüzden hayvan haklarını savunanların bireysel  hayvan kullanıcılarının patolojisine değil kültürel tür ayrımcılığına dikkat çekmeleri gerekiyor. 

Sosyologlar toplumsallaşma süreçlerinin asla sona ermediğini söylüyor; insanlar doğar doğmaz (hatta rahimde) başlayan bu süreçler insanlar ölene dek devam ediyor. Bu süreçlerin sosyal etkileri toplumsallaşma terimiyle karıştırılarak kullanılan kültürleme gibi terimlerde görülebilir, kültürleme insanların ait oldukları toplumdaki bilgiyi edinmeleri anlamına geliyor, bir de kültürel aktarıma dair antropolojik bir kavram olan kültürleşme var.

Sosyoloji öğrencileri ilk toplumsallaşmanın aşırı derecede önemli olduğunu öğreniyor; çünkü insanların sosyal dünyada hareket edebilmesi için temel bir sosyal bilgiyi ortaya koyuyor. Bireylerin uzun ve yoğun sosyalleşme süreçleri insanların diğer hayvanlarla nasıl bağlantı kurduğunu görmede son derece önemlidir. Bu süreçler sosyal tavırları ve pratikleri biçimlendirir.

Bir  çok sosyal bilimci ilk ve başlangıç sosyalleşme sürecinin insanın toplumdaki yaşam kariyeri anlamında son derece önemli. Sosyal filozof Zygmunt Bauman “grubun” kişinin oluşmasına nasıl yardımcı olduğunu gösteriyor. Sosyal etkileşime ve dile yoğunlaşarak önemli kuramcı Jürgen Habermas sosyalleşme sürecinin öznelerarasılığa dair bir dil yapısı içerisinde hayata geçirildiğini bildiriyor.”Edilgen insanlık” bakışının aşırı sosyalleşmiş görüşünü hatırlatan bazı düşünceleri kabul ederken sosyalleşme süreçlerinin insanlar üzerinde güçlü bir etkisi olduğuna dair iddia ise tamamen meşru görülüyor.
Ayrıca Bauman öncelikle insanların dönüştürüldükleri şeyi değiştirmek için en nihai bir çabayı sarfetmeleri gerektiğini öne sürüyor. Bu yüzden direnme ve değiştirme yönünde bir istek; efor, kararlılık ve sabır gerektirir: açıkçası, insanın kendini akışa bırakması ve konformizme boyun eğerek ve uysalca yaşaması daha kolaydır.

Konuya yönelik sosyopsikolojik bir yaklaşım hem içselleştirilmiş hem de kurumlaşmış boyutları anlamamıza yardımcı oluyor. Örneğin;  Piaget toplumsallaşmanın bilişsel gelişimdeki önemli rolünün altını çizerken, Freud aile düzeninin sağlam bir ahlâki ve kişisel kimliğin edinilmesini sağladığını söylerken sosyolog Herbert Mead ise  benlik ve sosyal kimlik kavramının eş zamanlı edinilmesine işaret ediyor.

1984 yılında şair, oyun ve metin yazarı Maureen Duffy insan ve  insan olmayan canlıların arasındaki ilişkiler üzerine bir kitap yazdı, bu kitaptan söz eden neredeyse hiç kimse yok artık. Ancak kitabı “Men and Beasts: An Animal Rights Handbook” mükemmel bir şekilde çocuk yetiştirmenin sosyolojik boyutlarından söz ediyor. Örneğin, bazı modern İngilizlerin ampirik gerçekliğini ifade ederken şöyle yazıyor, “ ben et yiyen bir dünyada büyüdüm”. Sosyal antropolog Nick Fiddes et yemenin gerekliliği ve hatta iyiliğiyle  ilgili bir çok mitolojiler(et-olojiler) bulunduğunu gösterdi. Duffy etin kendi içinde iyi olduğuna inanarak yetiştirildiğini söylüyor ve et barındırmayan bir yemeğin de içinde iyilik taşımadığına inanıyordu. Genç Maureen Duffy için et tanıdığı herkesin yemeyi istediği birşeydi, bazıları için ekonomik anlamda zor olsa bile.

Eğer bazı insanlar insan yemiyorsa o zaman bunun sebebi bu insanların ancak başka bir sosyal sınıfa ait olduklarındandı. Oların etten “o nazik kaçınışları” bir çeşit sosyal duruş sağlıyordu bu insanlara ya da daha pratik olarak aslında genelde tükettikleri rosto oyunundan farklı bir varyasyon sağlıyordu. Beyaz ekmek gibi bazı temel besinlerin sadece mide doldurmaya yaradığı kabul ediliyordu ama “et yemekleri”nin kesinlikle büyümek ve sağlıklı olmak için gerekli olduğu düşünülüyordu, öyle ki sanki ölü bir hayvanı yemenin o hayvanın gücü ve kuvvetini onu yiyen insana transfer edilmesi gibi bir durum söz konusu oluyordu.

Duffy denizleraşırı yolculuklar yaparak İngiltere’de yabancıların yiyeceği diye kabul ettiği şeyin yavaş yavaş normal kabul edilmesini gözlemlemesi üzerine  et yemeyi de içeren dünyaya dair bir açıklama bulması gerektiğini hissetti. Elbette halihazırda hayvanlara zarar vermeyi açıklayan bir çok geleneksel açıklama vardı, en dinsel, felsefi ve hayvan refahçılığı görüşler de bu açıklamalara dahildi, Duffy bu bakış açılarını tek tek edindiğini söylüyor.

Eğer davranışın sosyolojik örüntülerinin, uzun vadeli sosyal görüşlerin ve yaygın olarak kabul edilen tavırların ve oryantasyonların temelindeki sosyolojik örüntüleriyle  ilgili geçerli bir kavrayışa ulaşılmak isteniyorsa toplumsallaşma gibi toplumsal süreçlerin etkisi göz ardı edilmemelidir. Bireylerin hepsini bir arada tutan gruba bağımlı olduğunu söyleyen Bauman son derece doğru konuşuyor olabilir, öte yandan David DeGrazia dominant değerlere ve düşüncelere direnmenin hem sıradışı bir şekilde zihinsel bağımsızlık hem de büyük bir efor gerektirdiğini söylüyor.

Ancak insanlar toplumsallaşma sürecinden kopabilirler ve koparlar; tür ayrımcısı insanlar arasında hayvan haklarını savunanların bulunması bu iddiayı kanıtlıyor.

Ancak; tam da toplumsallaşma süreçlerinin güçlü sosyal etkileri olduğu için, insanların hayvan hakları taleplerinin hem yaygın hem de sık sık duyulduğu bir dünyada sosyalleşmeleri hayvan hakları davasına oldukça faydalı olurdu. Ne yazık ki günümüz toplumunda insanların gerçek hayvan hakları görüşlerine dair bir şeyler duyabilmesi oldukça zor. Bu tür görüşler genelde yeni refahçı görüşlerin kakafonik retorikleri arasında kaybolup gidiyor. Hayvan refahçılığı ve  onun yasal düzenlemeleri tamamen kendini akışa bırakmaktan ibaret. Geleneksel hayvan refahçılığı arzu edilen türden bir insan-insan olmayan canlılar ilişkisi kurmak adına hiç bir derin ve kök değişimlerin gerekli olmadığını düşündürüyor insanlara. Yeni refahçılık sözde radikal bir değişim talep ediyor, ama pratik anlamda hem ağır ağır işliyor hem de “gerçekçi” reformlar talep ediyor, o kadar. Toplum ise refahçı nosyona göre içinde zulüm barındırmayan hayvan sömürüsündeki bütün gereklilikleri yerine getirecek sosyal kontrol mekanizmalarının gerçekliğine dair ekstra bir çaba görmek istiyor.

Sosyal süreçlerin sosyolojik anlamda kavranışı ile beraber bu oryantasyonun neden bir çok insan için göz boyayıcı bir imaj çizdiğini anlamak hiç zor değil. Ancak, hayvanları koruma toplumunda ya da başka topluluklarda bulunan bir çok insanın refahçı yönergeler içerisinde çalışmak yerine kültürel tür ayrımcılığına karşı koyup meydan okuyacak iddialar ve taleplerde bulunmak için gerekli bütün araç gereci ve olanakları bir araya getirmesi gerekiyor.

http://human-nonhuman.blogspot.com/

Çeviri: CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/06/26/hayvanlara-zarar-vermenin-sosyolojisi/#more-1191

June 29, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Tahta Kasalardaki Bebekler – Karen Davis

Komşunuz yavru köpeğini sürekli bir kafeste tutsaydı, asla dışarı salıp oynamasına izin vermeseydi ne yapardınız? Eğer o kafes dar bir kapalı bölme olsaydı ve yavru köpek bacaklarını uzatarak yatamasın ya da sağa sola dönemesin diye boynundan zincirli olsaydı peki? Herhalde polise haber verir ve hayvanlara yönelik bir zulüm olduğunu bildirirdiniz. 

İşte veal danaların çoğunluğuna böyle davranılıyor. (Veal- özellikle dana eti olarak yenmek adına öldürülen hayvanlara verilen isim) Sırf bu anlamda tamamen yasal bir durum söz konusu- yasal; çünkü çoğunluğa yapılan şey bu ve bu yüzden de standart bir tavır olarak kabul ediliyor. Standart tarım pratikleri bir çok eyalette ve ülkede hayvan zulmüyle ilgili maddelerden muaf tutuluyor.

Veal danalar süt endüstrisinin bir atık ürünü. Doğumdan bir ya da  iki gün sonra bu yavrular annelerinden koparılıyor ve bu kasalara kapatılıyorlar. Sırf anemi olmaları için içinde demir barındırmayan besinlerle besleniyorlar; bunun sebebi ise demir eksikliği sebebiyle renklerinin oldukça hafif olması, midesine düşkün pezevenkler için ise bu çok hoş bir şey. Veal dana üretim dergisi okurlarını şöyle uyarıyordu “ lütfen kasalardan demiri muhakkak uzak tutun”. Demir çivi bile kullanamıyorlar, çünkü zavallı danalar bu demir çivileri yalıyor ve böylece etlerinin o hafif rengini bozmuş oluyorlar.

Veal danalar hayatlarının on altıncı haftasında öldürüldüklerinde yürüyemeyecek kadar hasta oluyorlar. Her on vealden biri bu kasalarda esaret içinde  ölüyor.

nonhumanslavery.com

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/06/26/tahta-kasalardaki-bebekler/

June 29, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, savaş karşıtlığı, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Hediye Olarak Satın Alınan Köleler

 

Uzun zamandır yaşayan varlıkların sahibi olabileceğimizi düşünen insanların sorunları üzerine düşünüyorum. Dünyanın her tarafında erkeklerin kadınların sahip olduğu bir çok bölge var. Başka bölgelerde aileler çocuklarının sahibiler, bu çocuklar köle olarak satılıyorlar. Bir canlı bir metaya dönüştüğü an bu canlının sahibi bu metaya canı ne isterse yapmaya yasal olarak hak sahibi oluyor.

 

Bu blogu okuyan herkes hiç bir insanın bir eşya olmadığı ve hiç bir insanın bir eşya olarak satın alınmaması ve satılmaması gerektiği konusunda hemfikirdir. Burada bir sorun yok. Ancak pek de net olmayan başka birşey var, söz konusu insan  türünden olmayan canlılar olunca çizgiyi nerede çekmemiz gerektiğini bilemeyebiliyoruz. Evine, atına ya da köpeğine baktığımız insanlardan birisinin bir arkadaşı dün ineklerini otlamaları için araziye getirdi. Önce anneleri getirdi. Anneler stres altındaydı; çünkü yavruları yanlarında değildi. İki saat sonra adam bu sefer yavruları getirdi, her anne koşan çocuklarına doğru koşturdu, yavruları da onlara doğru koşuyordu. Ardından hem anneler hem de yavrular yük vagonundan mümkün olduğu kadar uzaklaştılar…tepelere doğru gidiyorlardı. Bu çiftçi kendini bu hayvanların sahibi olarak görüyor. Onların sahibi olarak, bu çiftçi onları ne zaman ayırmak gerektiğine ve onlardan birini ne zaman mezbahaya yollamak gerektiğine karar verecek.

 

Bir canlı varlığa sahip olmanın mantıksal ya da şefkat içeren bir açıklamasını bulamıyorum. Köpeğimizi umursuyoruz elbette; ama onun “sahibi” değiliz, o bizim bir eşyamız değil.

 

Heifer İnternational ve Outreach International gibi kuruluşlar canlı varlıkların harika hediyeler olduğunu düşünüyor, bu yüzden de bu kuruluşlar kendi yapılanmalarını canlı varlıkların(insan türünden olmayan canlı kölelerin) eşya gibi sahiplenilmesi gibi bir düşünce üzerine oluşturmuş. Her iki kuruluşun da insan türünden olmayan canlıların satışı, nakliyatı ve öldürülmesini içermeyen değerli programları da bulunuyor. Heifer’ın topluluk bahçelerine odaklanan programları var. Outreach Int’ın ise topluluklara eğitim, dikiş makinesi, giysi, su kuyuları, fırın, marangoz aletleri, tıbbi ilaçlar ve meyva ağacı ile arazi alanları sağlayan programları var.

 

Eğer Outreach Int kölelik içermeyen programlar sürdürürse onlara destek verip diğerlerinin de aynı şeyi yapmasını isterdim; ama mutlu insanların sevimli hayvanları kucaklarken gösteren fotoğrafları satın alıp bu hayvanları da topluluklara gönderdiğiniz zaman, işte bu kuruluşlar esas parayı orada kırıyorlar.

 

Diğer değerli programların yeterli olması yerine, keçiler, koyunlar, tavuklar, inekler, bufalolar, balıklar ve diğer canlılar güya bu topluluklara yardım etmek adına acı çekiyor ve  ölüyorlar.

Lütfen şu an ile önümüzdeki tatil sezonu için bu haberi yayın. Hayatınızdaki insanların sürdürülebilir seçimleri destekleyen, şefkat barındıran kuruluşlara bağışta bulunabileceklerini bilmelerini sağlayın. Canlıların bir eşya gibi kullanılmasını savunmayan bir çok gruba bağış yapabilirler. Ayrıca, eğer bu tür köleliğin sona erdirilmesi sizin için önemliyse lütfen canlı varlıkları “hediye” diye satan kuruluşlarla bağlantı kurun ve canlı varlıkların satışına son vermedikleri sürece programlarına destek vermeyeceğinizi bilmelerini sağlayın.

Bir eşya gibi düşünülmek istemem. En iyi fiyatı veren birisi tarafından satın alınmak ya da ona satılmak istemem. Bir birey olarak davranılmak isterim, gereksiz acı ve ızdıraptan uzak bir hayat yaşamak isterim. Bu sözlerim bütün canlılar için geçerli. En küçük bir sinek bile öldürmekten kaçar, hayatı seçer.

Hayatımın bir döneminde bir grup hayvana bakıp sadece onların bir tür olduğunu düşünüyordum. Bir grup inek, bir grup keçi, bir kuş gibi… Ama artık benim için herşey daha farklı. Onların bir çoğuyla yüzyüze, birebir tanıştım. Şimdi,  bu arazide eşya gibi sahiplenilmiş canlıların gözlerine bakıyorum, ve eşya değil onlarda bireyler görüyorum.  Bu canlıları ürün olarak pazarlayıp satan kataloglara baktığım zaman da aynı şey oluyor; orada türleri görmüyorum, bireyleri görüyorum. 

Rae Sikora /Plant Peace Daily/Hindistan

Çeviri: CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/06/28/hediye-olarak-satin-alinan-koleler/#more-1195

June 29, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

   

%d bloggers like this: