ecotopianetwork

Solun Antroposentrik Türcü Söylemleri ve Rantçı Yaklaşımları Üzerine: HES Mücadelesi Doğa Koruma Mücadelesidir

HES Mücadelesi Doğa Koruma Mücadelesidir…

Merhaba dostlar ve yoldaşlar, 

Son birkaç aydır HES karşıtı mücadelelerin içine düştüğü durumu endişe ile takip etmekteyiz.Özellikle yıllardır eleştirmiş olduğumuz çevre STK’larının durumu, bu mücadele içerisindeki iki yüzlü tutumlarıyla daha da net ortaya çıkmıştır. Ancak HES karşıtı mücadele içerisindeki STK’lar dışında kalan grupların da geldiği nokta; bizim artık konuya müdahil olmamızı gerektirmiştir.

Daha önce yerelden gelen güçleri ile mücadele grupları kuran bu sivil oluşumlar, son dönemde ne yazık ki sol propagandanın güdümüne girmeye başlamıştır. Bizler yıllardır doğa savunma mücadelesi konusunda bu tehlikeye dikkat çekmeye çalışmış ve elimizden geldiğince buna karşı söylem ve eylem geliştirmiştik. Ancak foncu-küçük burjuva çevre STK’larına karşı alternatif olarak kurulan platformların da hantal bir solcu yapılanma haline geldiği; sol söylemlerin, dolayısıyla da türcülüğün ayyuka çıktığı yerler olmaya başladığı birçoğumuzun dikkatini çekmektedir. Ayrıca bu paltformlara destek veren meslek odalarının da birçok ulusal ve uluslararası kapitalist şirketten fon aldığını da buradan belirtmemiz gerekmektedir.Özellikle mimar ve mühendis odalarının aldıkları fonlarla binalarını yeniledikleri, bu fonları veren şirketlerin birçoğunun inşaat firması olduğu, bu firmalardan bazılarının HES inşaatlarıyla doğrudan veya dolaylı olarak ilişki içerisinde bulunduğu da göz önünde bulunan bir gerçektir.

Bizim için mücadeleyi solcunun-sağcının yapması asla sorun teşkil etmemektedir. Ancak mücadelenin doğa koruma mücadelesi değil de insanın mücadelesi şeklinde lanse edilmesine karşı bizim de susmamız mümkün değildir. HES’ler ve diğer santraller uygarlığın ve tüketim toplumunun gerekliliğinden dolayı yapılmaktadır.Yapılan her santral çevresindeki yaban hayatı alanlarını katlettiği gibi, hizmet verdiği fabrikalar ve üretim araçları ile doğanın yok edilmesine ayrıca ortam hazırlamaktadır.Alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarının bile kirli olduğunun ayyuka çıktığı bir dönemde, mücadelenin insan temelli bir mücadele olduğunu savunmak abesle iştigalden öteye gitmemektedir.Sorunun temel kaynağı insanın ta kendisidir, bu santraller insanların kullanımı için yapılmakta, hizmet verdiği fabrikalar insanların ruhsal ve maddi açlıklarını doyurmak amacıyla üretim yapmaktadırlar.Ancak tüketime mahkum olmuş, doğayla uyumlu yaşamdan tamamen kopmuş şehirli bireylerin bunu anlamasının zor olduğunu da çok iyi biliyoruz.

Ancak burada atlanan bir gerçek var ve bunun bizim açımızdan önemi büyük. Solcu grupların insan merkezli türcü söylemleri, yarın öbürgün bir sosyalist devrim olduğunda bizi nasıl bir doğal yıkımla karşı karşıya bırakacak bunu endişeyle takip ediyoruz.Bugün HES yapılacak bir köydeki 50 hanede yaşayan insanların, orada evini kaybedecek yaşam ortamından sürgün olacak onbinlerce vahşi canlıdan üstün olduğunu, mücadelenin bu insanların kültür ve yaşam mücadelesi olduğunu iddia eden zihniyet; yarın öbürgün iktidarı eline aldığında “Her şey insan için” zihniyetiyle doğayı tamamen yok edecek işler yapacaktır diye bir çekincemiz var.

Bu zihniyetin sonuçlarını son 100 yılda çok büyük acılar yaşayarak gördük.Karadeniz’de ayı popülasyonlarını onbinlerden yüzlü sayıların altına indiren de “kovanımı parçalıyor,bahçemi dağıtıyor” diyerek insan merkezli düşünen zihniyet olmuş; anadolu parsı sırf köy evlerinde duvar süsü olmak adına adını aldığı ortamda yok edilmiş; kelaynaklar tarım alanlarında çok çekirge var diyerek yapılan uçak ilaçlanmaları sonucu ölmüş kısır kalmış; leylek yuvaları göç zamanı elektrik telleri kopuyor diyerek bozulmuş ve yok edilmiş; toyların ve birçok bozkır kuşunun nesli tarımda kullanılan pestisitler yüzünden yok olmaya yüz tutmuştur. Bu bahsettiğimiz olayların hepsi de insanların daha rahat yaşaması, daha rahat tarım yapması ve daha çok para kazanması uğruna meydana gelmiştir.

Her Şey İnsan İçin söylemi, aslında tamamen liberal ve kapitalist dünya düzeninin de söylemidir.Bir fabrika sahibi de açtığı fabrikanın insan istihdamı ve insanların ihtiyaçlarına hizmet ettiğini iddia eder.Bugünkü sol söylemde de insanın tanrılaştırıldığı, herşeyin hakimi olduğu yönündeki bakış açısının da bundan hiçbir farkı olmadığını görüyoruz.En son bir partinin Fındıklı gençlik kollarının yaptığı “İnsanın Kelaynak Olası Geliyor” minvalindeki afişler, bizim bahsettiğimiz tehlikenin de ne boyutta olduğunu gözler önüne seriyor.İnsanlar yüzünden nesli tükenme tehlikesi altına girmiş bir canlıyla boy ölçüşme ve ondan üstün olduğunu iddia etmenin mantıklı bir açıklamasının olamayacağını düşünüyoruz.

Bir diğer nokta da yerel grupların şehirler içine hapis olmaya başlamaları, toprağın ve doğanın mücadelesinden iyice uzaklaşmaları da gözümüzden kaçmayan bir nokta olarak karşımıza çıkıyor.Tabi bu o grupların işleyiş şeklidir karışmak haddimize düşmez, ancak şehirden toprak kurtuluşu mücadelesinin nasıl verileceği; sadece tanıdık basın kuruluşlarında yayınlanan basın açıklamalarının ve kitlesel mitinglerin ne gibi bir faydası olacağı sorusu da kafamızı kurcalamaktadır.

Son olarak da HES karşıtı mücadelelerin bazı gruplar ve kişiler tarafından propaganda ve kendilerine adam toplama yeri olarak görülmesinden bahsetmemiz gerekmektedir. Biz  yeşil anarşistler, yeryüzü kurtuluşçuları ve hayvan kurtuluşçuları olarak kendi siyasi mücadelemiz olan konuda dahi propaganda faaliyeti ve adam devşirme gibi çabalar sarfetmezken; bazı grupların mücadeleyi propaganda alanı haline getirmesine asla izin veremeyiz.Bu mücadele doğanın kurtuluşu mücadelesidir ve yapılabilecek tek propaganda “Uzlaşmasız,istisnasız ve mazeretsiz bir biçimde doğaya yapılan saldırının durdurulması” söyleminin dışına taşmamalıdır.Hele ki bugüne kadar yaşanmış büyük doğal felaketlerinin temelinin SSCB gibi ağır sanayi hamlesi yüzünden en kirli şekilde üretim yapan bir ülke ve bunun kurucusu olan zihniyet olduğunu varsayarasak, bu propagandanın inandırıcılığının olmadığını da sizler de göreceksinizdir.

Son söz olarak şunu söylemek istiyoruz. Bizler doğanın korunması için çalışan her türlü sivil ve yerel halk hareketlerine sağcı-solcu-islamcı-ülkücü demeden destek verdik ve vermeye devam edeceğiz.Bizim derdimiz doğanın savunması ve ekolojik yıkımın önlenmesidir.Ancak mücadelenin üzerinden kimsenin parsa toplamasına ve yanlış propagandalarla mücadeleyi insan merkezli noktaya getirmemesi için de elimizden geleni yapacağız. 

Vahşiye Dönüş Fanzin

February 22, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, bu topraklar, eko-savunma, ekoloji, ekolojist akımlar, ezilenler, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, Su, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Doğa Korumacı Kadınlar / Ekofeminizm – Günseli Tamkoç

Aşağıdaki linki tıklayarak veya sağ tıklayıp farklı kaydet ile indirebilirsiniz.

Doğa Korumacı Kadınlar Ekofeministler – Günseli Tamkoç

Ekofeminizmin Temel Varsayımları:

1) Kadınların ezilmesi ve doğanın sömürülmesi arasında önemli bağlantılar vardır.

2) Kadınların ve doğanın sömürülmesi bağlantılı olduğundan, kadınlar yeşil hareket içinde aktif rol oynamalıdırlar.

3) Ataerkil sistemde kadın doğaya (ve özel alana), erkek ise kültüre (ve kamusal alana) yakın görülür. Doğa kültürden aşağı bir konumda tasavvur edildiği için, kadın da erkekten aşağı görülmüştür.

Kadının doğayla özdeşleştirilmesinde çocuk doğurma ve büyütme yetisi önemli rol oynar. Ataerkil sistemin tarihsel gelişimine bakıldığında, ilk çağlarda avcılık yapan, savaşan ve boş zamanı daha çok olan erkeğin zamanla kültür tekelini oluşturduğu görülür. Kadının emeği küçük görülmeye başlar. Tarımın gelişmesi, mülkiyetin oluşması ve köleliğin kurumsallaşmasıyla birlikte erkek, sabana sürdüğü hayvana, ektiği toprağa ve malı olarak gördüğü kadına hükmetmeye başlar. Toprak, erkeğin reisi olduğu ailenin mülkiyeti haline gelir, miras baba tarafından geçmeye başlar.

Ortaçağa ve Kalvinist Reformasyon dönemine geldiğimizde, doğa ve kadın şeytanın temsilcisi olarak görülmeye başlar; bağımsız kadınlar cadı avlarına kurban gider. Sonraki yüzyıllarda Aydınlanma’nın kartezyen düalizmi ve Newton fiziğiyle bilim, doğayı kontrol etmeye yarayan bir araç olarak görülmeye başlar. Sömürgecilikle birlikte, doğanın sömürülmesinin dünya çapında meşrulaştırılmaya çalışılır. Günümüze gelindiğinde ise, Batı’nın bilimsel sanayi devriminin adaletsizliğinin doğurduğu acı sonuçlar yaşanıyor. Militarizm, fakir ülkelerin zengin ülkelere olan borçları, Kuzey-Güney uçurumu arttı. Nüfus artışı, doğal kaynakların tüketimi, kirlenme, devlet şiddetiyle birlikte küresel çöküşü yaşıyoruz.

4) Feminist ve yeşil hareketler eşitlikçi, anti-hiyerarşik sistemleri savunurlar. Ekofeminizm de, emperyalizme, heteroseksüellik dayatmasına, militarizme ve kapitalizme karşı çıkar ve farklı ezilme biçimleriyle de ilgilenir.

5) Yeryüzü temelli bir bilinç için yaratmak için farklı tinsellikler oluşturmak gerekir.

January 27, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, bu topraklar, ekolojist akımlar, kadın ve doğa / ekofeminizm, sistem karsitligi, yerli - yerel halklar | 1 Comment

Sular ve Hidro Elektrik Santraller (Abdullah AYSU)

Evet, sularımız pet şişeier, damacanalar derken şimdi de borulara hapsediliyor. Doğa sulardan mahrum kalacakmış ne gam! Su boruların içinde paraya dönüşüp şirketlerin kasasına akacak. Başka bir deyişle, şirketler; “su nerede daha çok tüketilecek ve para getirecekse o yöne doğru aksın, akıtılsın” istiyorlar.
Su yaşamdır. Suyun yokluğu doğanın dengesini bozar; önce yavaş yavaş kuşlar kaybolur, ardından sazlıklar ölür, göller kurur. Su giderek daha derine kaçar. İklim sertleşir, tarlalar çoraklaşır.

Suyun tükendiği yerlerde yaban hayat yok olur. Yaban hayat da neymiş deyip geçemeyiz. Çünkü yaban hayat, tarımın dolayısıyla gıdanın devamı ve ekolojik yaşamın sürmesi için olmazsa olmazdır.

Çiftçiler, arı olmazsa meyve ve sebzelerin meyve bağlamayacağını, solucanlar olmazsa toprağın kendini yeniden üretemeyeceğini dolayısıyla yaşama, üremeye analık edemeyeceğini bilir. Fareler olmazsa toprağın havasız kalacağını, yılan olmazsa her tarafı farelerin basacağını, leylekler olmazsa yılanların daha da çoğalacağını, domuz olmazsa ormanların hayatiyitini sürdüremeyeceğini farkındadır. Bitkilerin özsuyunu emerek kurumalarına neden olan yaprak bitlerini yiyerek kendi yaşamını sürdüren uğur böceklerini tarla kuşları yiyerek hayatta kalır. Tarla kuşlarınıda yırtıcı etçil kanatlılar yer. Bu döngü böyle devam eder gider. Doğadaki bu sonsuz zincirin halkalarından daha bir çok örnekler verilebilir. İşte yaşamı var eden ve dengede tutan bu sonsuz zincirin halkalarını oluşturan canlılar susuz yaşayamaz!

Şimdi Türkiye’de şirketler akarsuları doğal ortamlarından/akışından alıkoyuyor boruların içine alıyor. Nehirlerin hatta derelerin üzerine Hidro Elektrik Santraller (HES) kuruyorlar. Sulardan enerji elde etmek için yaşam iksiri suyu boruların içine hapsediyorlar. Akarsuları boruların içine hapsedebilmek için boruların güzergâhına rastlayan herşey, Köyceğiz’de yapılan HES’in yapım öncesinde olduğu gibi yüzyıllık çınar ağaçları dahil herşeyi kesiyor, yok ediyorlar. HES’lerin zararı bu kadar ile de kalmıyor. Üzerine HES kurulan akarsuların geçtiği ovalarda yılda iki ürün alınıyor olmasına rağmen tarımda uygulanan yanlış politikalar nedeniyle çiftçiler her geçen gün yoksullaşıyor. Şimdi HES için boruların içine alınan bu sular nedeniyle bırakalım yılda iki ürün almayı iki yılda bir ürün bile alınamayacak. Yılda iki ürün aldığı halde yoksullaşan çiftçiler iki yılda bir ürün almaya başladıklarında üretime devam edebilmeleri ve köylerinde kalmaları mümkün olmayacak, kentlere göç edecek!

Şu anda 1500’ün üzerinde HES’in kuruluşu için ruhsat almış durumda şirketler. Söz konusu şirketler, hak devri yapabiliyor ki; gazetelere ilan verebiliyor, HES kurmak için aldıkları ruhsatları alıyor, satıyorlar.

Şirketler suların özgür akmasının sağladığı yaşamı ve değeri değersiz göstermek için “Su akıyor, Türk bakıyor” sloganını üretip, ortaya attılar. Oysa sular amaçsız akmaz. Özgüür akışıyla bütün evrene yaşam sunar. Açıktan akan sular, buharlaşması sonucunda suyun akmadığı kurak bölgelere de yağmur olur düşer, düştükleri yerlere de hayat verir. Herşeyi para olarak gören paragöz şirketler ve kendisini onlara hizmete adamış hükümet suyun akışını amaçsız ve yararsız olarak görebilir. Şirketler ve hükümetler için paraya dönüşmeyen sular yararsız ve değersiz gelebilir. Onlar için değersiz olan, özgür akışıyla onlara para sağlamayan su, tüm canlılar ve doğanın devamı için yararlıdır, gereklidir.

Evet, sularımız pet şişeier, damacanalar derken şimdi de borulara hapsediliyor. Doğa sulardan mahrum kalacakmış ne gam! Su boruların içinde paraya dönüşüp şirketlerin kasasına akacak Onlar için önemli olan bu. Başka bir deyişle, şirketler; “su nerede daha çok tüketilecek ve para getirecekse o yöne doğru aksın, akıtılsın” istiyorlar.

Su para olsun, şirketlerin kasasına aksın diye hükümet, devlet garantili HES’ıer kurulması için bol keseden ruhsat dağıtıyor. Dünya Bankası bu konuda şirketlere destek veriyor. Dünya Bankası’nın isteğiyle hükümetler şirketler için yasal düzenlemeler yapıyor.

Ancak akarsuların borulara hapsedilmesi, şişeler ile damacanalara hapsedilmesine benzemez. Bir şey(ler) yapmalı!

Abdullah AYSU
tarvak2004@yahoo.comBu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
İstanbul – BİA Haber Merkezi
25 Aralık 2009, Cuma

http://www.ekolojistler.org/sular-ve-hidro-elektrik-santraller-abdullah-aysu.html

January 7, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, bu topraklar, ekoloji, sistem karsitligi, Su | 1 Comment

SAVAŞTAN KÂR ÇIKARMAK – Dilaver Demirağ

Dilimizde bir deyim vardır, sinekten yağ çıkarmak diye… Birileri de şu günlerde sudan savaş ve kana bulanmış kârlar çıkarma derdinde.

Sütlüce’de çokuluslu su şirketlerinin sponsorluğunda hatta hamiliğinde Dünya Su Konseyi toplantısı yapılıyor. Bu toplantının amacının su kaynaklarının satışı olduğunu iyi bilen ve buna itirazı olan göstericiler düzenin/hükümetin bekçiliğini yapan polis tarafından kıyasıya ve acımasızca dövülüyor. Böylece su pazarlamacılarına ve AB liderlerine Türkiye demokrasisinin olgunluk düzeyini göstererek “AB’ye ne kadar hazırız” mesajını iletmiş oluyoruz.

Polis için gösterici tek bir anlam ifade ediyor: baş belası. Bitmeyen nöbetler, amirlerin keyfiliği, geçim sıkıntısı ve daha birçok sorun göstericide simgeselleşiyor ve polis, tüm bu sıkıntılarının acısını onlardan çıkararak “aşırı güç kullanıyor”.

Salonda tacirliği ile övünen hükümetin eski dışişleri bakanı, zirvenin ev sahibi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül pazarlama ayinine uygun olarak Türkiye’nin 10 yıl içinde su bakımından yoksul ülkeler arasında olacağını söylüyor. Oysa kişi başına düşen su miktarı 2000 metreküpün altında olan her ülke “su yoksulu” sayılıyor. Bir ülkenin su zengini olabilmesi için kişi başına düşen yıllık ortalama su miktarının en az 10 bin metreküp olması gerekiyor ki Türkiye’de bu miktar, Gül’ün verdiği rakamla, 1830 metreküp civarında. Yani Türkiye zaten “su yoksulu” bir ülke.

Biz kendimizi su yoksulunun da yoksulu olan Ortadoğu ülkeleri ve Afrika ile kıyasladığımızdan hâlâ su kaynakları bakımından kendine yeterli ülke konumunda görüyoruz. Oysa kişi başına düşen su miktarı ortalama 5000 metreküpün altında olmayan AB ülkeleri yahut Kuzey Amerika ülkeleri ile kıyaslandığımızda biz basbayağı bir yoksul ülkeyiz. Kanada da kişi başına 92 bin metreküp su düşerken, ABD’de bu rakam 10 bin metreküp.

Biz ise hem yoksuluz, hem savurgan, hem de vurdumduymazız. Çünkü akarsularımız adeta birer kanalizasyona dönüşmüş halde, sanayi kuruluşları bir yandan, kentler bir yandan akarsulara atıklarını boşaltıp duruyorlar. Bunun sonucu olarak zaman zaman yaz aylarında ishaller artıyor. Henüz bir salgın yaşanmadıysa bu, sanırım, ilahi güçlerce (!) korunuyor oluşumuzdandır. Mikroptan ya da zehirli atıklardan kurtulanlar ise bu kez klordan içilemeyecek kadar kötü suları içmek zorunda kalıyor.

Ama durun! Belediyeler tarafından kentlere verilen sudaki yegâne tehlike aşırı klor değil. Kentlere verilen içme sularında arsenik ve ağır metaller de var. Bunları arıtmak için basit yöntemler yeterli değil ve ileri düzeyde biyolojik arıtma yapabilen tesis ise büyük kentlerde bile çok az. Yani koleradan, dizanteriden yahut aşırılaşmış ishalden ölmezseniz, bu kez arsenik başta olmak üzere ağır metalden dolayı kanserden öleceksiniz.

Şehir şebeke suyunun durumu bu olunca ambalajlı su sektörü adeta “zil takıp oynuyor”.. Çünkü sokak dili ile “işler ayna”.

Pazarın rakamsal büyüklüğü 2007 yılı verileriyle 1,2 milyar dolar. Pazar her yıl % 11 büyüyor. 2007 yılında tüketilen su miktarı 10 milyar litre. Türkiye’de 2006 yılında kişi başı ambalajlı su tüketimi yılda 91 litre. AB’de ise kişi başına paketlenmiş su tüketimi 2008 verileriyle 105 lt civarında. Yani AB ülkelerini yakalamaya az kaldı. Ancak nüfusun büyük bölümü hala musluktan su içmeyi tercih ediyor. Çünkü damacana su tüketecek gelir düzeyine sahip değiller.

Ve Dünya Su Konseyi’nin bu yılki teması su da özelleştirme. Konsey yöneticisi Loic Fauchon’un şu sözleri dikkat çekici: “İnsanlar su faturasına cep telefonu kadar ödeme yapmaya razı olursa hiçbir sıkıntı kalmayacak. İnsanlar cep telefonu kullanmadan da yaşabilirler, ama su kullanmadan yaşayamazlar. Arabaların vergilerine harcadığımız vergilerin yüzde 5’ini suya harcamazsak su sorununu çözemeyiz.”

Bolivya ve Hindistan, suyun özelleştirilmesinin vahim sonuçlarını göstermesi bakımından ibret verici kabul edilebilir, ama daha vahimleri de var.. Bolivya’da suyu özelleştiren devlet, halkın yağmur suyu biriktirmesini bile yasakladı. Hindistan’daki suyun sahibi de akarsuyu polis gücüyle koruyor, “su hırsızlarına” karşı. Bolivya’da suyun özelleştirilmesinde çok kan aktı. Çok insan Bolivya polisi ve jandarması tarafından Suez, Vivendi gibi dünyanın belli başlı su tekelleri için öldü.

İngiltere’de su zamları sonrası karşılaşılan durumlar da özelleştirmenin sakıncalarına dönük bir başka örnek. Birmingham’da toplu konut sitesindeki abonelerin su bedelini ödeyememesi sonucu suları kesilince, sakinler tuvalet gereksinimlerini gelişigüzel yerlerde hatta merdiven altlarında giderip, dışkısal atıklarını da sağa sola atmışlardı.

Yine özelleştirmeye dönük bir başka eleştiri su fiyatlarının artışı, özellikle yoksullar için. Moritanya için verilen örnek 30 kat. Kamu kurumlarınca yoksul bölgelere su verilemediğinden özel kuruluşlar bu bölgede tankerler ile su satıyor, bedeli şehir şebekesinden 30 kat daha pahalı. Hemen her yerde özelleştirmelerin ardından su fiyatları zamlanıyor. OECD’nin 1992 Meksika Raporu’nda buna dikkat çekildi.

İşte bu şartlar altında birileri su savaşlarının kapıda olduğunu söyleyip, savaş çıkmaması için “iyi bir su yönetimi şart” diyor. Kastedilen ise su kaynaklarının yönetiminin özel şirketlere devri, yani ya su kaynakları özelleşecek ya da savaş çıkacak.

Birileri pet şişe suyu bir silaha dönüştürüp şakağımıza dayıyor ve “ya paranı ya canını” diyor. Bu şantaja boyun eğmemek için sandıkta her şeyi iyi düşünün çünkü attığınız her oyun size cüzdanınızdan çekilen para, gıkınız çıkarsa da patlayacak bir savaş olarak dönmesi çok olası. 

Dilaver Demirağ: Araştırmacı, yazar. Yeşiller Partisi MYK üyesi

http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_docman&task=doc_download&gid=159&Itemid=36

December 27, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, bu topraklar, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, Su | Leave a comment

TARIM VE SU POLİTİKALARI – Süleyman Yılmaz

Gıda en temel ihtiyacımızdır, yaşamın temelidir. Bu temel ihtiyacımızın çoğunu tarımsal faaliyetlerden sağlıyoruz. Tüm yaşamın ve uygarlığın devamını sağlayan tarım hem dünyada hem de ülkemizde eski, derin ve büyük bir kriz içinde. Çünkü tarımda özellikle son yüzyılda içinde yaşadığımız kapitalist sistemin talepleri doğrultusunda sağlanan devasa miktarlardaki üretim artışları, aslında kapalı bir sistem olan dünyayı ekolojik bir krizle karşı karşıya bırakmıştır.

Küresel kapitalist sistemden ayrı olmayan ülkemizin tarım politikaları dünya kapitalist sisteminin taleplerine göre endüstrileştirmek doğrultusunda olmuştur. Son otuz yıldır artan ekonomik küreselleşme döneminde bu tarımsal kriz iyice ağırlaşmıştır. İçinde bulunduğumuz insan eliyle yaratılan küresel ısınma çağında endüstriyel tarım olarak adlandırdığımız bu sistem daha fazla sürdürülmez bir hal almıştır. Dünya tarımsal sistemine tarihsel olarak baktığımızda en büyük değişimlerin yirminci yüzyılın son elli yılında olduğunu görmekteyiz. ”Büyüme çağı” olarak adlandırılabilecek bu dönemde nüfus 1950’den 2000 yılına dek 2,5 milyardan 6 milyara çıkmış, tahıl üretimi üç kat artmış, et ve balık üretimi beş kat artmış, dünya ekonomisi yedi kat büyümüştür. Ama tüm bu devasa büyümeye rağmen dünya da her gece yatağına aç veya yarı aç giden 850 milyon insan var. Ayrıca dünyanın nüfusuna her yıl eklenen 70 milyon yeni insan var. Endüstriyel tarım uygulamaları ve sanayinin artan taleplerini karşısında artık topraklar yorulmuş ve sağlanan tüm ilaç, gübre ve hormon girdilerine rağmen eski verimini artık sağlayamaz durumdadır. Endüstriyel tarım yüzünden toprağın doğal yapısı değişmiştir. Tuzlanma ve kuraklık artmış çölleşme ve erozyon nedeniyle ekilebilir alanlar azalmıştır. Kentleşme, turizm ve sanayi tarafından özellikle birinci sınıf tarım alanları geri dönüşümsüz bir şekilde yok edilmeye devam etmektedir Sanayi ve tarımsal kaynaklı kimyasal kirlenme sularda, toprakta, denizlerde ve kentlerde artmıştır. Sağlıksız çevre koşullarına birde sağlıksız gıda ve sağlıksız suyun eklenmesiyle kanser, şeker hastalığı kalp damar hastalıları, obesite gibi sağlık sorunlarında adeta salgın tarzında bir patlama yaşanmaktadır.

Endüstriyel tarım nedeniyle yer üstü ve yer altı su kaynakları kurumaktadır. Kuraklık kalıcı ve geri döndürülemez bir noktaya gidiyor gibi görünmektedir. Sulak alanlar ve buralardaki yaşam, artan tarım alanı ve su ihtiyacı nedeniyle yok edilmektedir. Artan sanayi ve kentsel su ihtiyacı tarımsal alanda kullanılabilecek suyu çekmekte, sınai ve kentsel su kullanımının hem payı hem de miktarı artmaktadır. Küresel ölçekte zenginleşen ülkelerde bireyler kişisel olarak daha fazla su tüketmeyi talep etmektedir. Endüstriyel tarımdan kaynaklanan erozyon sonucu taşınan toprağın verimli üst tabakaları, gübre ve kimyasal artıklar okyanusların tabanını örtmekte ve denizlerde ölü alanlar insanlığın en kolay besin sağlayabileceği bu kaynakta endüstriyalist ekonomi nedeniyle yok olmaktadır.

Yeni tarım alanlarının açılması ve endüstrinin kereste ihtiyacı nedeniyle orman alanları ve kalitesi hızla azalırken, tüm dünya ormanlarının üçte ikisi yok edilmiştir Barındırdıkları biyoçeşitlilik ve doğal yaşam yok olmaktadır. Ormanların yok edilmesi, suyun tutulmasını azaltırken, toprağın esas canlılığını sağlayan yüzeysel toprakların da kaybına yol açmaktadır.

Tarih boyunca kentleri besleyen kırsal alanlar artık besleyemez duruma gelmiştir. 2050 yılında 9 milyarı aşacak dünya nüfusunu besleyebilmek bu halde imkansız görünmektedir. Endüstriyel tarımın en belirgin özelliği olan yüksek miktarda girdi kullanılarak yapılan tarım bunları karşılamakta zorlanan küçük çiftçiliği dünyanın her yerinde tasfiyesine yol açmıştır. Rekabet edemeyen küçük çiftçilerin kent varoşlarına ucuz iş gücü olarak yığılmasına neden olurken tarımsal faaliyet büyük toprak sahiplerinin eline geçerken tarımın sektörleşmesine neden olmuştur. Geleneksel köylü yaşam biçimi ve bilgeliği giderek yok olmaktadır. Topraklarını terk etmeyen dünya küçük çiftçilerin büyük bir kısmı kendi topraklarında tohum, gübre, ilaç sağlayan şirketlerine bağımlı hale getirilmiş ve toplumun en yoksul kesimini olmaya mahkum edilmişlerdir.

Tüm bu sürdürülemez sistemi yaratan ulusal ve uluslararası şirketler, sosyal devlet anlayışından kırıntı bile kalmamış meşruiyeti sorgulanır hale gelmiş devletler, şirketlerin ve merkez ülkelerin yönlendirmeleriyle hareket eden Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve İMF gibi uluslar üstü organizasyonlar 5. Dünya Su Forumu adı altında İstanbul’da toplanıyorlar. Kapitalizm krizden krize sürüklenirken dünyanın her yerinde kentlerin etrafına kümelenmiş yoksullara ilave daha fazla işsiz ve yoksul yaratmaya devam ediyor. En son küresel ekonomik krizle birlikte iflas eden kendi ekonomik bakış açılarıyla değerlendirildiklerinde bile her şeyleriyle başarısız olan şirketler kendilerine yeni kar alanları yaratmak için toplumun gıda ve suyuna bir kez daha göz diktikleri görülüyor. Kendi bankalarında kendi batık şirketlerini finanse edecek yeterince paraları olmasına rağmen bu krizleri yine topluma fatura etmek istiyorlar. Kurtarma paketlerinden bir kuruş bile yoksullaştırılanlara aktarılmazken suyu petrol gibi, gübre gibi, ilaç gibi şirketlerin tekelinde olan yeni bir girdi yaratmak istiyorlar. Tarımsal üretimde suyun yeni bir girdi olmasıyla artan maliyetler karşısında son otuz yıldır fiyatları artan gıdaya öncelikle yoksullar ulaşamayacak hale gelecektir. Eğer bu başarısız ve müflisler bunu başarabilirse kapitalizmi uzun süre yaşatabilecek bir kar kaynağına kavuşmuş olacaklar. Ama en temel hakkımız olan suya kente ve kırsalda ulaşma hakkımıza engel olanlara karşı birlikte yaşamın her alanında mücadele edeceğimizi ilan ediyoruz.

5. Su Forumunda toplananları eğer insanlık onuruna sahiplerse forumu derhal durdurmaları bu konunun gerçek muhataplarının tarım ve su politikalarını dinlemek üzere Alternatif Su Forumuna davet ediyoruz.

Süleyman Yılmaz: Dr., Yeşiller Partisi PM üyesi

http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_docman&task=doc_download&gid=159&Itemid=36

December 27, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, bu topraklar, sistem karsitligi, Su, tarim gida GDO | Leave a comment

Ab-ı hayatı ambalajlamak – Dilaver Demirağ

Su’yu iki biçimde düşünmek olası, birisi fiziğin suyu diğeri kültürel belleğimize yerleşmiş olan ruhun suyu.

O bir zamanlar insanı dinçleştiren, ona ölümsüzlük veren belleğini hem yeniden tazeleyen, hem de unutuşa neden olan esrarengiz bir maddeydi. Su geçmişte insanı arıtıp manevi olarak temizleyen. Onun yenden doğarak ruhsal kurtuluşunu sağlayan aşkın, kutsal bir madde idi. Su derin bir saygının konusuydu. Bizim kültürümüzde denizcilerin, balıkçıların, düşkünlerin piri olan Hızır’ın ab- hayatı yani hayat suyu idi. İçene sonsuz hayat ve mutluluk veriyor. Döküldüğü yere bolluk bereket saçıyordu.

Günümüzde ise alelade bir sıvı olarak kapitalizm elinde kapitalizmin ellerinde çoktan ticari bir ürüne dönüşmüş halde. Ambalajlanarak satılıyor, tüketiliyor ve israf ediliyor.

Bu yıl İstanbul’da beşincisi düzenlenen Dünya Su Formunun teması “özelleştirme”. Dünyanın çevreye karşı kayıtsız kalan, çevreden çok enerji lobilerinin, su tacirlerinin partneri olan Çevre bakan Veysel Eroğlu’da kürsüden ha bire baraj yatırımcılarına yatırım yapmaları için çağrıda bulunup duruyor.

Forum konuşmacılarının ağırlıklı olarak su kaynaklarının kıtlaşmasından, Ortadoğu’da savaş çıkacağını söyleyerek su yönetimine vurgu yapmaları boşuna değil, Çünkü yapılan ölümü gösterip sıtmaya razı etmek. Yani su şirketleri bizi sürekli olarak kıtlıktan, savaştan dem vurarak bizi korkutup, sonra da kamunun bu kriz döneminde suyu akıllıca yönetemeyeceğini söyleyip özelleştirmelere ikna etmeye çalışıyorlar.

Gül’ün açılış konuşması da bu pazarlama çalışmalarının bir parçası olacak şeyler içeriyor. Gül gerekli önlemler alınmaz ise 10 yıl sonra Türkiye su yoksulu olacak diyerek 2007 yılında İstanbul’da yaşanan susuzluğa, ondan öncesinde su kuyruklarına gönderme yaparak bilinçaltı korkularımıza hitap ediyor. Burada anahtar kelime “gerekli önlemler”. Gerekli önlemler lafını genellikle “susuzluk çekiyoruz ama bir sürü suyumuzda boşa akıyor” sözünden sonra kullanıyorlar. Ardından da bu gerekli önlemlerin tüm o boşa aktığı söylenen suları beton kapaklar içini hapsetmek olduğu belirtiliyor. Susuzluktan kurtuluşun daha çok baraj, daha çok sulama kanalı, daha çok su bendi yapmaktan yani suyun akışını kesmekten geçtiği anlamına geldiğini anlıyoruz.

O yüzden gelin tüm bu yalanları deşifre edelim ve su sorunu denilen şeyin ne olduğunu daha iyi anlayalım.

Su Kıt Değildir

Suyun kıt olduğunu söyleyenler gerçekte su şirketleri, baraj şirketleri ile onların sözde bilimsel pazarlamacıları. Gerçekte su dağılım itibari ile sınırlı ve eşitsizdir. 4 milyar yıl önce bu gezegende su ortaya çıktığında ne kadar su varsa, bugünde var olan su miktarı aynı.

Bunun nedeni su döngüsü dediğimiz olay. Su döngüsü %90 oranında yeryüzündeki su kaynaklarında oluşan buharlaşmanın, % 10 kadar da bitkilerin terlemesi ile açığa çıkan su buharının atmosferin üst katmanlarına çıkıp, daha sonra yoğunlaşarak yağmur ya da kar olarak yeryüzüne dönmesi. Sonra da aynı buharlaşma süreci ile atmosfere geri dönmesi. Yani su sürekli olarak dolaşım içinde olarak sabit bir miktarda kalıyor.

Dengesizlik ise yağış alan bölgelerin farkından doğuyor. Kimileri çok miktarda yağış alıyor ve oralara

su zengini diyoruz, kimileri ise az miktarda alıyor bunlara da su yoksulu diyoruz.

Ama yoksulluk ya da zenginlik bili göreli olabilir. Çünkü suyu az miktarda kullanan bir yerde çok

büyük bir kuraklık yaşanmaz ise mevcut su kaynakları sınırlı ve az da olsa yeterli olabilir.

Suyu kıtlaştıran mega kentler., fabrikalar, yanlış biçimde sulama yapan tarımsal kullanıcılar,

barajlar. Ve elbette suyu kıtlaştıran su kaynaklarını parselleyen özel şirketler.

İklim Değişimi Tüm Her Yerde Kuraklık Yaratmayacak

IPCC yani Hükümetler Arası İklim Değişim Paneli adını taşıyan ve BM’ye yeryüzündeki iklim değişimi konusunda danışmanlık yapan bilimsel kuruluşun son birkaç yıldır yayınladığı raporlar, yağış miktarında bir azalma yaşandığını ortaya koyuyor. Ancak total yağış miktarında bir düşüş değil. Çünkü bu raporlara göre iklim değişimi bazı yerleri kuraklaştırırken, bazı yerlerde ise yağış miktarını arttıracak ve buralarda aşırı yağışlardan zarar görecek.

Ama suyu kıtlaştıran asıl tehlike tek başına kuraklık değil. Su konusunda yapılan araştırmalar dev şehirlerin, yani nüfusu 10 milyonun üzerindeki kentlerin su döngüsünü olumsuz etkileyerek kuraklığı şiddetlendirdiğini ortaya koyuyor.

Dahası bu kentler su döngüsünü olumsu etkilemekle kalmıyor çok büyük miktarlarda su kullanıyor. Bunu da hâlihazır İstanbul’un Trakya’nın su kaynaklarına el koyarak sömürmesi gibi en yakınındaki si kaynaklarını sömürgeleştirerek, bu da yeterli olmaz ise Ankara’nın Kızılırmak’ın suyunu aktarması gibi havzalar arasında su transferi yaparak başkalarının da suyuna el koyarak yapıyor.

Barajlar Çözümün Değil Sorunun Bir Parçası

Ekonomik Büyüme uğruna her ülke devasa barajlar yaparak milyonlarca dönüm toprağı suluyor. Özellikle tarımla ekonomik gelişme yaratan ülkeler adeta baraj çöplüğü haline gelmiş. Dünyada en çok baraj olan ülke Hindistan ama Hindistan ne tarımsal olarak zengin. Ne de ekonomik bakımdan sanayi ülkelerinin sahip olduğu gelire sahip. Tersine barajlar nedeni ile suyun çokluğu, çok aşırı sulama nedeni ile toprağın çoraklaşıp verimsizleşmesine neden oluyor. Geçmişte bu nedenle Roma gibi çağının süper güçleri çökmüştü.

Barajların yarattığı en önemli zararlardan birisi de suyun akışını keserek suyun tazelenmesini ve beslenmesini imkânsız kılması, Bu da uzun vadede hem su kalitesini olumsuz etkiliyor hem de suyun azalmasına. Dahası barajlar ortalama 20-30 yıl gibi çok kısa bir zamanda dolarak kullanılamaz bir hale geliyor. Yeni barajlar iddia edildiği gibi suyu çoğaltıyor tersine azaltıyor Barajlar çok büyük miktarda suyu bünyesinde tuttuğundan ırmaktan daha fazla suyun buharlaşmasına neden oluyor. Kurak mevsimlerde 2007 yılında olduğu gibi suyun azalmasına. Miktarının düşmesine neden oluyor.

Kuşkusuz barajların bu saydıklarımız dışında da neden olduğu bir sürü sorun var. Bu nedenle sanayileşmiş ülkeler artık yeni barajlar yapmıyorlar, ya sulama amacı ile

küçük, bent denilecek ölçekte barajlar ya da akarsu tribünleri ile hem sulama sorununu hem de enerji üretimi meselesini yerel ölçekte çözmüş oluyorlar.

Suyu Kirlilik Kıtlaştırıyor

Suyun kıtlaşması sorunu sadece ulaşılabilir su kaynaklarının maruz kaldığı tehditler değil, çoğu yerde suya ulaşsanız bile o su kullanılamayacak derecede kirlenmiş oluyor.

Ülkemizde bulunan akarsular, hatta yeraltı su kaynakları çok ciddi biçimde fabrika ve kentsel atıklar nedeni ile kirlenmiş haldeler. Yeraltı suları da tarım için kullanılan suni gübre, tarım ilacı gibi son derece zehirle maddeler ile kirlenmiş durum da.

Kirlenen bir suyu temizlemek, onun kirlenmesini engellemekten çok daha pahalıya mal oluyor. Çünkü kobalt, kurşun, arsenik, cıva, krom vb ağır metaller ile kirlenen sular basit arıtma ile temizlenemiyor. Bunları temizleyebilmek için ileri derecede biyolojik arıtma gerekiyor. Söz konusu tesislerin maliyeti ise çok fazla olduğundan çoğu belediye bu tür arıtma sistemleri kuramıyor. Ve insanlar kansere neden olacak bu suları içmek zorunda kalıyor.

 Suyu Büyük Çaplı Tarım Kıtlaştırıyor

Dünyadaki mevcut kullanılabilir su miktarının % 70 ya da % 71’i tarımda kullanılmakta. Tarımda kullanılan suyun % 89 oranında tekrar kullanılamaz oluşu tarımın su tüketimi açısından çarpıcı bir durumdur. Bu denli büyük miktarlarda kullanılan su bitki köklerine bırakılır ve toprak tarafından emilir. Su toprak tarafından emilirken, beraberinde toprakta kullanılan kimyasal maddeleri de beraberinde sürükler ve yer altı sularını dönüşsüz biçimde kirletir, çünkü yüzeysel suları temizlemek mümkünken yer altı suları için bu mümkün değildir. Yüzeye çıkıncaya dek o kirlilik yüzlerce yıl orada kalır.

Bu denli büyük miktarda kullanılan su ne yazık ki tarımda ürün kaybına yol açmakta, toprakları bir süre sonra kullanılamaz hale getirmekte. Sürekli tekrarlanan sulama yeraltındaki su tabakasının yüzeye çıkmasına yol açar, bu da bitki köklerinin su içinde kalarak çürümesine yol açar ve bitkilerin ölümüne neden olur, buna su basması denilmekte. Sulamanın yol açtığı toprak kaybına neden olan şeylerden biri de tuzlanmadır. Sulama suyunun buharlaşması nedeniyle toprakta kalan tuz çözeltileri zamanla bitkilerin ölümüne yol açmakta.

Suyu Sanayileşme Kıtlaştırıyor

Dünyada ulaşılabilir suyun tüketiminde payı % 22’lere dek çıkan endüstri tarımdan sonra en büyük su tüketicisidir. Nitekim suyun endüstriyel kullanımına baktığımızda gelişmiş ülkelerde endüstride kullanılan su miktarı yüzde 46 iken, az gelişmişler de bu oran yüzde 7’dir.

Endüstriyel sektörün farklı kullanımlar için çok miktarda suya ihtiyacı var: Mineralleri çözeltiye dönüştürme, yıkama, kağıt ve deriyi durulama vb, soğutma için (örneğin çelik üretiminde 1 ton üretilmiş maddeyi soğutabilmek için, 280.000 litre su gerekiyor) Ama su, özellikle atıkları ortadan kaldırabilmek için en kolay ve ekonomik yol. Bu yüzden çok sıklıkla endüstriyel alanlar nehir kenarlarındadır.

Endüstride kullanılan su kaynaklarının % 80’den fazlası kimyasal ve biyolojik atıklarla kirlenmiş olarak veya sadece ısıdan kirlenerek nehir ve akarsulara geri dönmektedir. Bu da aslında endüstrinin tüketmiş olduğu su miktarının salt kullanım ile sınırlı olmaması nedeniyle daha fazla olduğunun net bir göstergesidir.

Suyu Kalkınma Kıtlaştırıyor

Su sanayileşen hem enerji kaynağıdır, hem de bir üretim girdisidir. Üretim miktarındaki artışa paralel olarak bütün bu girdilerde aynı oranda çoğalır. Mesela tekstilde kullanılan yıllık su miktarı 400 milyon metreküptür. Yani ekonomi aslında konutlardan çok daha fazla miktarda su kullanır.

Ancak her girdinin bir de çıktısı vardır. Bu çıktı ise çevre kirlenmesi denen olgudur, örneğin tekstilde kullanılan su hem sıcaklığı, hem de boyalı kimyasalları ile nehirlere deşarj edilir. Bu da üretim miktarındaki artışa paralel olarak artar. Yani yan etkilerdeki büyüme hem hammadde kullanımı olarak, hem de çevre kirlenmesi olarak ekonomik büyüme denen olguya eşlik eder.

Suya olan talep büyüdükçe su kaynakları daha fazla kullanım nedeniyle kıtlaşıyor, dahası derin çekim olgusu ile her defasında yeraltındaki stoklara daha çok yükleniliyor. Suya olan açlık ve ekonomik büyüme deniz suyu içmek için kullanılan “içtikçe daha çok susamak” deyimindeki gibi paradoksal bir açmazdır. Kısacası aslında su kıtlığı meselesi büyük oranda tam da kapitalist ekonomiden, onu kâr açlığından açgözlü kazanç hırsından kaynaklanıyor.

Suyu Şirketler Kıtlaştırıyor

Suyun kıtlaşma nedenleri arasında çok uluslu su şirketlerini saymamazlık edemeyiz. Suyu şişeleyerek satan şirketler o kaynağa el koyarak onun kamusal kullanımını ortadan kaldırıyor. Suyun şirketlerce kıtlaştırılması onun ticareti ve şişelenerek satılması ile yaratılıyor.

Su ticareti suyun borular ve tankerler ile yer değiştirip depolanarak ve şişelenerek satılmasını içerirken, özelleştirme su üzerindeki kamu denetimi ve suyun dağıtımındaki kamu payının özel şirketlere geçmesini ifade eder.

Su da özeleştirme ideolojisinin şampiyonluğunu, ticaretin önündeki engellerin kaldırılarak su talebinin serbestleşmesini su krizine karşı bir alternatif olarak öneren Dünya Su Konseyi Yaparken, operasyonlar ise Dünya Bankası eli ile yürütülüyor. Dünya Bankasının son yıllarda su altyapısı ile ilgili tüm kredilerinde mutlaka bir özelleştirme şartı getirmiş olması sudaki küreselleştirmenin varmış olduğu aşamayı gösterir.

Dünya nüfusundaki artışa paralel olarak büyüyen su talebi ve buna karşılık dünya da büyük su kaynaklarına sahip olan ülke sayısının azlığı nedeniyle, yani suyun sınırlı olmasından dolayı su giderek bir kriz potansiyeli olarak görülmeye başlandı. Çeşitli Dünya Bankası belgelerinde “su”, 21. yüzyılın petrolü olarak anılıyor ve Bankanın bir dönem Başkan Yardımcısı olan İsmael Serageldin suyun kontrolü kavgasının 21. yüzyılın savaşlarını provoke edeceği öngörüsünde bulunuyordu. Aynı öngörü geçen yıllarda yayınlanan BM raporlarında da belirtiliyor.

Büyük su şirketleri hızlı hareket eden küçük tankerler vasıtası ile tatlı suya ihtiyaç duyan ülkelere su zengini ülkelerin suyunun küçük miktarlarını (Bahamalar, Japonya, Güney Kore dâhil) ihraç eder. Bazı batılı devletler (bunlar ABD, Şili, Güney Afrika, Avustralya, İspanya, Kanarya Adaları) su İhracına dönük bazı planlara, projelere sahipler. Nitekim Körfez Savaşı Sırasında ABD’li askerlerin su gereksinmesi Türkiye’den Damacanalar ile ihraç edilen su ile sağlandı.

Büyük su şirketlerinin el attığı konulardan birisi de tuzdan arındırma vasıtası ile deniz suyundan tatlı su elde etmek. Bu şekilde elde edilen suyun metreküp birim fiyatının yüksek olması nedeni ile bu sektör hayli kazançlı bir sektör konumunda.

Tuzdan arındırma işinin gelecekte ne kadar önemli olacağı hakkında daha net bir fikir elde edebilmek için yapılan pazar araştırmalarına bakmak yeterli olacak. Tuzdan arındırma pazarında oluşacak büyüklüğü rakamlara dökecek olursak, önümüzdeki 5 yıl içerisinde pazarın % 61 on yıl içerisinde ise %140 oranında büyüyeceği belertiliyor. Diğer bir anlatım ile kurulu kapasitedeki artış yıllık bazda % 9 olarak gerçekleşirken yeni yatırımlardaki artışında %13 seviyesinde olacağı tahmin edilmektedir.

Suyu Özelleştirme Kıtlaştırıyor

20. yüzyılın başından beri su kaynaklan için verilen kamusallaşma mücadelesinde ilk kez özel şirketler kayıplarını kazanca dönüştürmek üzereler. ABD’nin su temini tarihinde örnekleri görülen özelleştirmeler sürecinin ilk başlarında su temini, kamu sağlığı ile yakından ilgili bir konu olması nedeniyle kentliler içme suyu temini görevini belediyelere verdi. Ancak bizde de bir dönem yaşanan suyun sağlıklı değil de sağlığı tehdit eden bir sıvıya dönüşmesi sonucu, ABD başta olmak üzere pek çok ülkede şehir şebeke suyu gözden düştü ve özel şirketlerin kontrolünde olan şişelenmiş tatlı su tercih edilir oldu.

Özelleştirme sonrası ilk yükselen şey su fiyatları oluyor. Bunun en çarpıcı ve kanlı örneği Bolivya da yaşandı. Fransız Betchel şirketi Bolivya’nın Cochabomba şehrinin su şebekelerinin işletmesi için anlaşma sağladı. Ancak bu özelleştirme ardından su fiyatları fahiş bir biçimde yükseliş gösterdi. Orta sınıfın bile aylık gelirinin yüzde 25’ine tekabül eden bu yükseliş yoksulların ve orta katmanların başkaldırısına neden oldu. Aylarca süren sokak çatışmalarının ardında bıraktığı ölümler ve yaralanmalara rağmen ancak askeri müdahalede bulunulmasıyla duran isyan sonunda suyun yeniden kamusallaştırması ile sorun çözüme kavuşmuş oldu.

Bu olgu hemen hemen özelleştirmenin olduğu her yerde yaşandı. İngiltere de ise kanlı değil ama pis denecek sorunlar yaşandı. Birmingham’da toplu konut sitesindeki abonelerin su bedelini ödeyememesi sonucu suları kesilince, sakinler tuvalet gereksinimlerini gelişigüzel hatta merdiven altlarında giderip, dışkısal atıklarını da sağa sola atmışlardır.

Dahası su hizmetlerinin özelleştirilmesi sonucu İngiltere de ve ABD’de su hizmetleri aksamaya, şebekelerin bakımının ihmali yahut kaynağın aşırı çekimi gibi nedenlerden dolayı bu hizmetler daha sonra tekrar kamulaştırılmak zorunda kaldı.

Biz Yeşiller Diyoruz ki:

Su sorunu birbirinden yalıtılmış ayrı ayrı parçalardan oluşan bir sorun değildir. Tersine sorun iklim değişimi, besin üretimi, endüstrileşme, kentleşme, ekonomik büyüme ve sömürü, nüfus artışı, ormansızlaşma, enerji üretiminin ve büyük sulama projelerinin büyük barajlar eli ile yapılması, yoksulluk, cinsiyet eşitsizliği gibi birbirinden yalıtılamayacak, sürdürülemez ve doğa karşıtı boyutları olan bir sorundur. 

Yeşiller, suyun ekonomik bir kaynak olarak kullanımı ve ticari bir metaya dönüşümü sonucu kıtlaştırılan bir doğal zenginlik olduğuna inanır. Son dönemlerde sıkça dile getirilen su kıtlığı, su krizi gibi kavramların da işaret ettiği kıtlığın suyun kendisinden değil, onu ekonomik bir kazanca dönüştüren şirket küreselleşmesinden, kapitalist ekonomiden, sürdürülemez endüstrileşmeden, ekonomik büyüme mantığı ve onun bir unsuru olan tüketim toplumundan, doğayı yadsıyan zihniyet yapısından, suyu bir egemenlik hakkı olarak gören ulus devlet politikalarından, giderek şişkin bir balona dönüşen büyük kentlerden, toprağı kullanan değil onu sömürgeleştiren endüstriyel tarımdan kaynaklandığını vurgular.

Yeşiller temiz suya erişimin bir insan hakkı olduğunu kabul eder ve su kaynaklarını sömürgeleştirme uğraşısı içindeki şirketler, ulus devletler, endüstriyel tarım yapanlara karşı sudaki canlıların ve suya erişim hakkı bulunduğu halde bundan yoksun bırakılanların lehine olacak bir su hukukunun oluşumu için çalışır.

Yeşiller doğada mülkiyetin olamayacağı yönündeki temel ilkesinden hareketle su üzerindeki her tür mülkiyeti reddeder ve doğanın verdiklerinin tüm canlılar ve insanların ortak kullanımında olduğunu belirtir. Gündelik hayatımızda kullanılan her şeyin üretimi esnasında suyun kullanıldığı gerçeği ile doğadaki her şeyi olduğu gibi, suyu da tüketen mevcut tüketim ekonomisine karşı çıkar.

Suyu kullanırken doğal su döngüsüne uygun bir biçimde suya bağlı diğer hayat biçimlerinin de gereksindiği suyu akarsularda bırakacak bir su kullanım biçimi teşvik edilmelidir. Bu nedenle Yeşiller, yeryüzündeki suyun sadece biz insanlara ait olmadığını, bu suyu başka canlılar ile de paylaştığımız gerçeğinden hareketle, suyun akışını bozan, sudaki canlıların yaşam olanaklarını, üreme haklarını ellerinden alan barajlara karşı çıkar. Sudan enerjiyi suda yaşayan canlıların yaşam haklarını ihlal etmeyecek ve yerel enerji kullanımına daha elverişli küçük akarsu türbinleri ile elde etmeyi öncelikli sayar.

Yeşiller suda kirlenmeyi hiçbir biçimde kabul etmez ve su kaynaklarını kirleten şirketlere işletme faaliyetlerinin süresiz ortadan kaldırılması da dâhil olmak üzere en sert yaptırımların getirilmesi gerektiğini savunur.

Yeşiller, su yönetiminde havza bütünlüğü, topluluk hukuku, doğa ve insan arasındaki eşit haklar ve yükümlülükleri esas alan bir anlayışla doğrudan demokrasiye dayalı, ekolojik bir anlayışa sahip, topluluk yaşamını yeniden güçlendirecek bir politikayı esas kabul eder. Endüstrileşme, kentleşme ve kapitalizm tarafından yerinden edilen yerel yaşam biçimlerine suyun kullanımında öncelik verir. Somut politik ve yasal önlemler ile ekolojik bir yaşam biçimini bugünden başlayarak inşa etmek için yaşamları doğaya bağlı insanlar ile birlikte mücadele eder. Ve suyun yeniden yaşamımızda anlamsal olarak da saygı duyduğu, değer gördüğü bir kültürü de bugünden oluşturur.

Yeşiller kentlerde içme suyu olarak kabul edilen suyun klor vb maddelerin aşırı kullanımı ile içilemez hale getirilmesini kabul etmez, içme suyunun her halükarda içilebilir olması kaydıyla şişe suyu kullanımının gereksiz olması için çaba gösterir. Bunun için de şehir merkezlerinde kamu kullanımına açık içilebilir tatlı ve lezzetli su çeşmelerinin olmasını bir gereklilik olarak görür.

Yeşiller sanayi kuruluşlarının üretimde yeraltı suyu kullanmasının önleneceği, kullandığı suyu şebekeden almak zorunda olacağı ve o suyu da yeniden yeniden kullanacağı bir geri dönüşüm ekonomisi kurmalarını zorunlu tutan bir hukuki düzenleme için çaba sarf eder ve su kullanımını minimize eden üretim yöntemlerini teşvik eder.

Çevresinde bulunan tüm su kaynaklarına el koyan ve ülkemizde de olumsuz bir örneğe dönüşen İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerin suyu sömürgeleştirmesine karşı çıkar. Yeni su kaynaklarına el koymak yerine suyu kirletmeyen, suyu yeniden kullanarak eldeki su kaynaklarını tasarruflu kullanan bir geri dönüşüm ekonomisini zorunlu görür.

Yeşiller ulus devletlerin suyu sömürgeleştirip güçlü olanın güçsüz olana kendi kuralını dayattığı savaşçı su hukuku yerine, suyun o havzadaki tüm ülkelerin eşit kullanımını zorunlu tutan bir su hukukundan yanadır ve bu yönde bir uluslar arası çalışma yapılması için dünya yeşilleri ile birlikte çalışmalar yapar. 

Dilaver Demirağ: Araştırmacı, yazar. Yeşiller Partisi MYK üyesi

http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_docman&task=doc_download&gid=159&Itemid=36

December 27, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, bu topraklar, sistem karsitligi, Su | Leave a comment

BAŞKA BİR GIDA MÜMKÜN GİRİŞİMİ

Yeşil ve Sol Çalışma Grubu olarak başlattığımız yerel, yerli ve doğal buğday tarımı ile ilgili girişimimizi GDO’ya Hayır Platformu içerisinde paylaşmamız sonucu, gelen sorular, öneriler ve katkılar hakkında derli toplu bir bilgilendirme yapmak gereği ortaya çıktı. Bu bilgilendirmeyi hazırlamak beklediğimizden uzun sürdü. Çünkü gelen öneriler ve yürütülen temaslarda ortaya çıkan düşünceler öylesine teşvik ediciydi ki, girişim kapsamında sürekli değişiklikler yapmak zorunda kaldık. Hali hazırda da, sınırları net olarak çizilmiş bir girişimden bahsedemeyiz. Katılan herkesin değişimin bir parçası olduğu bir süreç ile karşı karşıyayız. Adeta bir halk üniversitesinin öğretiminden geçiyoruz. Dileğimiz, bu metne ve sonrasındaki gelişmelere bu çerçevede bakmanız, öneri ve eleştirilerinizi paylaşmaktan çekinmemenizdir. Yeşil ve Sol Çalışma grubu olarak, gelişmeleri sürece katılmak isteyenlerle paylaşmaya devam edeceğiz.

Öncelikle belirtmek gerekiyor ki bu girişimin başkalarıyla paylaşılması, gerek tarım ile ilgili son yirmi beş yıl içerisinde gelişen süreçleri daha iyi kavramak açısından olsun, gerek duyarlı kişi ve gruplar arasındaki bağların zayıflığının farkına varmak açısından olsun, gerekse kırsal alan hakkındaki büyük tabloyu görmek açısından olsun, son derece ufuk açıcı oldu.

Paşalimanı adası, bütün olan bitenin küçük bir örneğini oluşturuyor ve bizler, süreci dönüştürmek açısından bu ölçekte iyi bir başlangıç yapabiliriz diye düşünüyoruz. Ada hakkında http://pasalimaniadasi.com.tr/ sitesinden genel bilgi edinebilirsiniz ya da sıkça yapıldığı gibi Google Earth’den adaya göz atabilirsiniz. Ama ayrıntıları ancak gelip yerinde izleyebilirsiniz. Bunu özellikle bu süreci haber yapmak isteyenlere tavsiye ederim. En azından bir zamanlar tahıl ambarı niteliğinde olan ve şimdi biri yıkık, biri konut halindeki iki yel değirmeninin bulunduğu adanın, üretkenlik anlamında dibe vuran ekonomisinin fotoğrafı çekilmiş olur. Yıkık şaraphanenin büyüklüğü de sizlere geçmiş hakkında bir fikir verebilir.

Şimdi paylaşım sırasında yöneltilen sorulara biraz açıklık getirelim. Ekolojik duyarlılığımızın ötesinde neden böyle bir girişim başlatıyoruz, neden buğday tarımı ve neden Paşalimanı adası?

Bu soruların yanıtı hem oldukça basit; elimizde şimdiye kadar kendi ölçeğinde bir şeyler yapmaya çalışmış insanların bizlerle paylaştığı ve bizim de başkalarıyla paylaşarak çoğaltabileceğimiz yerli buğday tohumu var, bu tohumu değerlendirebileceğimiz uzun zamandır ekilmemiş tarlalara sahip ekolojik açıdan uygun bir alan var ve bizler ekmeğimizi kendi tahıl üretimimizden elde etmek istiyoruz.

Hem de oldukça karışık; politik olarak düşüncemiz bu ve fikrimiz ile zikrimizin bir olduğunu göstermek istiyoruz.

Gerek GDO’ya Hayır Platformu içerisinde olsun, gerekse genel olarak ekoloji hareketi içerisinde olsun, yerel birlikteliklerin önemine işaret ediyoruz ve her yerel grubun kendi önceliklerine ve sorumluluklarına göre hareket etmesinin doğru olduğunu savunuyoruz.

Bu anlamda kırsal alanda yaşayanlar olarak, ekolojik tarım uygulamalarını bizim öncelik ve sorumluluğumuz olarak görüyoruz. Kentlerde yaşayanlar da doğal olarak tüketici örgütlenmesini öncelik ve sorumlulukları olarak görebilirler. Ve birlikte hareket ederek kendi tercihlerimize dayalı bir üretim ve tüketim birlikteliğini kurabiliriz.

Bu girişim için şu bir aylık süre içerisinde yaşadığım diyaloglar, bana bolca çocukluk anılarımı hatırlattı. Annemin köyündeki evlerini, oradaki kuru günebakan saplarıyla işletilen fırını, fırın etrafında sosyalleşen çocukluğumu, ekmeğin kokusunu, tereyağı sürülüp tuz biber ekilen dilimleri ve daha birçok şey. Bu da benim kişisel “neden”imdir.

Yeşil ve Sol Çalışma Grubu olarak, bu girişim genişlemese de, kendi ölçeğimizde bu tarımı ve ekmek üretimini destekleyecek finansmanı sağlayabilecek güce sahibiz. Ancak bu gücün genel anlamda Türkiye ve dünya tarımı üzerinde tek başına bir anlamı olmadığını görecek kadar da bilinçliyiz.

Önemli olan bu gücü, aynı ekolojik ve sosyal duyarlılığa sahip başka yerel güçlerle birleştirip, ülkenin ve dünyanın geleceği hakkında karar süreçlerine etki edecek bir güce kavuşturmaktır. Bu çerçevede üretici ve tüketicilerin yer alacağı yerel oluşumların bir araya gelerek bir ağ oluşturmasını öneriyoruz. Bu ağ, kimsenin tekelinde olmadığı gibi bizim tekelimizde de olmayacak. Paylaşarak genişleyecek, üreterek çoğalacak bir ağ.

Anadolu’nun toplumsal farklılıklarının da temelinde yatan iklim ve coğrafi farklılıkları, her yerde üretimi yapılabilecek bir buğday çeşidini benimsemediği gibi, her yerde uygulanmak üzere idealize edilmiş politik düşünceleri de benimsemiyor. Bu anlamda her kentsel alan, bölgesindeki kırsal alan ile doğrudan temaslar kurarak bu yerel oluşumları ortaya çıkarabilir ve geliştirebilir diye öngörüyoruz. Bu öngörünün doğal sonucu olarak, onların bize göre kültürel ve sosyal yönden farklı olacaklarını da baştan kabul ediyoruz.

Biz Yeşil ve Sol Çalışma Grubunun işlevini bir örnek oluşturmak ve gerektiğinde “arabanın tekeri yuvarlanana kadar” diğer girişimleri desteklemek ile sınırlı görüyoruz. Bu çerçevede dayanışma ilkemiz çerçevesinde farklı yerleşimlerdeki grup üyelerinin kendi yerel girişimlerini oluşturmalarını teşvik edeceğiz.

Örneğimizde yirmi bin nüfuslu Erdek ilçe merkezi ile beş yüz nüfuslu Paşalimanı adası arasında ekmek üretimi ve tüketimine dayanan yerel düzeyde bir kır-kent birlikteliğinin kurulması planlanıyor. Aynı şekilde, herhangi bir kentsel yerleşim, hemen etrafındaki kır ile ekmek çerçevesinde bir birlikteliği başlatabilir düşüncesindeyiz.

Şu anda Erdek’te ekmek üretimi tamamen kapitalistlerin elinde ve endüstriyel bir biçimde gerçekleştiriliyor. Kişi başına günlük 250 gram ve 50 kuruş üzerinden hesaplandığında Erdek çapında günlük 5 ton ve 10 bin TL, yıllık 1825 ton ve 3 milyon 650 bin TL’lik bir tüketim hacminin, olabildiğince ekolojik ve demokratik üretim süreçleri ile karşılanmasını hedefliyoruz.

Tabii ki işin sağlıklı beslenme boyutu da var ki, ekmek tüketiminin miktarının azaltılmasını ve niteliğinin artırılmasını içeriyor. Bu şekilde dört kişilik bir aile için tüketimin yıllık 365 kilodan, 200 kiloya düşürülmesini öngörüyoruz.

Bu girişimin bir hobi faaliyetinin ötesine geçebilmesi için, katılanların maliyet açısından en azından önceki süreçten daha fazla bir yük ile karşı karşıya kalmamaları gerekiyor. Bu nedenle 100 aile için yaklaşık 75 bin TL’lik bir tüketim hacmini, ekolojik ve demokratik üretimle karşılayacak bir örgütlenme gerçekleştirmemiz gerekiyor.

Bu para, şu anda market sahiplerinden petrol şirketlerine, un fabrikatörlerinden elektrik şirketlerine, toprak ağasından tohum, ilaç ve gübre şirketlerine, sermayedarların ceplerine giderken, çok azı üreticinin eline geçiyor. Amacımız, bu paranın olabildiğince çiftçinin, köylünün, kadınların, kooperatifin elinde ve Paşalimanı adasında kalması, gelirin daha adil dağılımı.

Öte yandan büyük tarlalarda, yoğun ilaç ve gübre kullanarak, tamamen mekanize biçimde buğday üretimine dayanan endüstriyel tarım yerine, küçük tarlarda, ilaç ve gübre kullanmadan, gerektiği kadar mekanize bir buğday üretimine dayanan ekolojik tarımı destekleyerek, kırsal alanda istihdama da destek olunacak. Keza ekmek olana kadar, yoğun enerji tüketen taşıma, öğütme ve pişirme işlemleri de, yerel ölçekte ve yenilenebilir kaynaklardan gerçekleştirilerek, petrole ve merkezi enerji sistemlerine bağımlılık ortadan kaldırılacak.

Arzumuz, benzer yerel birlikteliklerin olabilecek tüm yerleşimler ve onların kırsallarında hayata geçirilmesi. Büyük kentlerde yaşayanların ise bölgesel olarak birliktelikler kurması gerekecektir. Yine de örneğin Bakırköy ile Silivri – Çatalca kırsalı arasında da bu birliktelikler kurulabilir. Hatta örneğin Çatalca’daki Nesin Vakfının yerleşkesi bu birlikteliği kolaylaştırabilir. Terkos gölü su toplama havzası olduğu için ilaçsız ve gübresiz tarım açısından da özel bir konuma sahip.

Kaldı ki, bu tarımın ve beraberindeki hayvancılığın genişlemesi ile birlikte, bir sonraki ekonomik girişim olarak, rüzgâr ve biyogaz öncelikli olmak üzere, küçük, yerli ve yerel yenilenebilir enerji üretimiyle ekolojik tarımın birbirini desteklemesini savunuyoruz.

Yine örnek olarak Paşalimanı adasının buğday öğütmek için gereksinim duyacağı enerji üretimini, tüm adalıların ortak olduğu bir kooperatif tarafından, birbiriyle bağlantılandırılmış rüzgar ve biyogaz santrali ile sağlanmasını hedefliyoruz.

Benzer bir girişim diğer örnek olarak Çatalca için, hatta bütün Marmara bölgesi kırsalı için de söz konusu olabilir. Hedefimiz elektrik gitmedik köy kalmayacak anlayışından, elektrik üretilmedik köy kalmayacak anlayışına geçilmesi.

Bu aynı zamanda, kentleşme-metropolleşme sürecini tersine çevirmeye yönelik olarak, kırsal alanda ekolojik ve sosyal gelişme için, olabilecek son ürüne kadar kırsalda üretim ve yerinde üretim-yerinde tüketim anlayışımızın gereksinim duyacağı yerel enerji temini için bir zorunluluktur.

Açarsak, tarlaya buğday ekiminden son ürün ekmeğe kadar bütün işlemler köyde gerçekleştirilecekse, ya da domates salçaya, sebzeler konserveye, meyveler reçellere köyde dönüştürülecekse, doğal olarak köyde daha fazla enerji gereksinimi olacaktır.

Keza, ekmeklerin pişirileceği tuğla fırınların gereksinim duyacağı yakıtın da, budamadan arta kalan kuru zeytin dalları ve günebakan saplarından elde edilmesi planlanıyor.

Tüm bu ekonomik faaliyetlerin ötesinde, yerel düzeyde kurulacak ekonomik birlikteliklerin, küresel kapitalist sisteme ve sistemin merkezlerine olan bağımlılığı azaltacağını, emeğin kapitalist ve endüstriyel tutsaklıktan kurtularak kendini özgür ve ekolojik biçimde yeniden örgütleyeceğini, kendine yeter hale gelen birey ve toplumun ortaya çıkışı ile, ancak bu şekilde, şu sıralar üzerine açılımlar yapılan demokrasinin gelişebileceğini savunuyoruz. Bu da bir nevi bizim demokratik açılımımızdır.

Politikaya şimdilik son vererek girişimin ayrıntılarına geçecek olursak, enerji kapsamı dışarıda tutulmak koşuluyla girişimin bugüne kadar ortaya çıkan tablosu aşağıdadır.

Girişime katılmak ya da süreç hakkında sürekli haberdar olmak isteyen dostların, bizimle iletişime geçmelerini diliyoruz. 

Kadir Dadan

Yeşil ve Sol Çalışma Grubu

dadankadir@yahoo.com

505 403 88 68 

BAŞKA BİR GIDA MÜMKÜN GİRİŞİMİ 

Amaçlar:

1-    Anadolu’nun buğday açısından gen çeşitliliğini doğal süreci içerisinde korumak

2-    Yerli tohumlar kullanılarak elde edilen un ile tam buğday ekmeği ve gıdalar üretmek

3-    Tarımda ekolojik uygulamaları yaygınlaştırmak

4-    Kırsal alanda üretimi son ürün düzeyine yükselterek ve aracıları ortadan kaldırarak, çiftçi ve köylünün ekonomik girdilerini artırmak

Hedef:

Üreticilerin ve tüketicilerin, birlikte ya da tek başlarına eklemlenebileceği bir ağ kurmak

Yöntem:

Anadolu’nun kendini yenileyen yerli tohumlarını ekerek, kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanmadan doğal yöntemlerle buğday tarımı yapmak ve elde edilen mahsulü yenilenebilir enerji kullanarak tam buğday unu olacak şekilde öğütüp, biyokütle enerjisi kullanımıyla tuğla fırınlarda ekmek ve gıda üreterek, semt pazarında tüketiciye ulaştırmak.

Eylem Planı:

Birinci yıl, deneme ekimleri yapılarak tohumun nitelikleri, verimi ve araziye uygunluğu kayda alınacak, elde edilen mahsulün bir bölümü katılımcılara aktarılarak gıda niteliğinin grup açısından benimsenip benimsenmediği tespit edilecek. Paşalimanı adasında her köyde bir tuğla fırın çalışır hale getirilecek, saplarından fırın yakıtı, başlarından tohum ve hayvan yemi elde etmek üzere sınırlı bir bölgeye ayçiçeği ekimi yapılacak. Atıl vaziyetteki Kooperatif faaliyete geçirilerek, köylü ekmeği, kuskus, erişte, mantı üretimi için çalışma başlatılacak.

İkinci yıl, genişleyen ağ ve bir önceki yıldan elde edilen tohumlar ile Erdek çapında örgütlenecek 100 ailenin ekmek gereksinimi için buğday ekimi genişletilecek. Bu sırada Paşalimanı adasında yeniden bir yel değirmeninin faaliyete geçmesi için girişimlerde bulunulacak.

Üçüncü yıl gelişmelere göre şekillendirilecek. 

Bilgiler ve Yapılacak İşler :

1-    Biga’dan alınacak tohumlar, Paşalimanı adası ve Ocaklar Beldesi’nde uzun zamandır kullanılmayan tarlalara, ekim makineleri ve kısmen serpme ile ekilecek. Beş yıldır Biga’da aynı bölgeye ekim nedeniyle verim düşüklüğü var. Bu yüzden farklı bölgelere ekilecek. Tohum ayırma işlemi teknik destek ile gerçekleştirilecek.

2-    Tohumlar yerel halk tarafından sarıbaşak ve akova olarak adlandırılıyor. Morfolojik açıdan sarıbaşak olarak adlandırılan durum, akova olarak adlandırılan ise ekmeklik buğday tohumu özellikleri gösteriyor. Endüstriyel olarak ekilmiyorlar, geçimlik olarak ekiliyorlar. Tohumların niteliği ve tür çeşitliliği üzerine ilgili kuruluşlardan teknik destek alacağız.

3-    Her hangi bir kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanılmadan üretim yapılacak.

4-    Hasat, Paşalimanı adasında biçerdöverle, diğer yerlerde geleneksel yöntemlerle yapılacak.

5-    Paşalimanı Adasından elde edilen mahsul, gelecek yılın tohumluğu ayrıldıktan sonra, dileyene değirmende öğütülüp un olarak, dileyene ise ekmek haline getirilerek, yaşadığı yerde girişim üyelerine teslim edilecek.

6-    Ocaklar Beldesi’ndeki ekimler ayrıştırılarak tohumluk olarak gelecek seneye devredilecek.

7-    İlk yıl ekim için şimdiye kadar 100 kilo buğday tohumu bulunabildi. Bu tohumların 5-6 dönümlük bir alana ekilmesiyle 400-500 kilo mahsul alınması bekleniyor. 200 kilosu un ya da ekmek haline getirilip girişimcilere dağıtılacak. Kalanı gelecek yılın tohumluğu olacak. Ekim ayı sonuna kadar daha fazla tohum bulunabilirse, ekim alanı genişletilecek.

8-    Girişime katılım sürekli açık olacak. İlk yılın masrafları, mahsul sonunda tahsil edilmek üzere, yerel destek unsuru olarak Yeşil ve Sol Erdek grubunca karşılanacak. Yılsonundaki(Temmuz 2010) mahsul, katılımcı sayısına bölünerek paylaşılacak. Bu yılın masrafları için ürün tesliminde kilo başına 10 TL katkı alınacak.

9-    Ondan sonraki yılların katkılarının ne kadar olacağı, yapılacak masraf dökümleri sonucunda, üreticilerin önerileri ve girişim üyelerinin onaylarına göre belirlenecek. Tıpkı, ne ekileceğine, ne kadar ekileceğine, nereye ekileceğine birlikte karar verileceği gibi.

http://www.yesilvesol.org/baskabirgidamumkun.htm

December 18, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, bu topraklar, kooperatifler vb modeller, sistem karsitligi, tarim gida GDO, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Ekososyalist Bir Kır Kent Hareketine Doğru (Fevzi ÖZLÜER)

Sonunu müjdeleyen bir çağda yaşıyoruz. Uygarlığımız, bugüne kadar görmediği bir gücü, sıkışmış bir gücü barındırıyor damarlarında. Bu birikmiş güç ve enerji nereye akacağını kestiremediğimiz bir hoyratlıkla dünyamızın dehlizlerinde dolaşıyor.

Bu güç, dünyayı, yeniden yaşanabilir kılacak bir enerjiye de dönüşebilir; dünyayı top yekûn bir yok oluşa da sürükleyebilir. Bu sonun nasıl yaşanacağı sorumluluğu ise, bu çağın emekçilerinin omuzlarına biniyor. Tekil kurtuluşlar, varoluşlar ve hatta yıkılışlar çağı kapandı. 

Kapitalist uygarlık ve burjuva sınıfı, vaat ettiği özgürlük ve eşitlik dünyasının iflasını dünyanın dört bir yanına yaydığı  savaşlarla ilan ediyor. Bir yanda muazzam bir sermeye birikimi diğer yanda da yoksulluk, açlık, doğanın yıkımı yaşanıyor. Kapitalizmi meşrulaştıran tüm ahlaki, toplumsal, ekonomik, kültürel olgular yıkılmaya yüz tutuyor. Emekçileri ücretli köle haline getirerek onları geçim araçlarından kopartan kapitalizm, toplumu bir arada tutan ve kapitalizmin varlık koşulları olan değerleri de temelinden sarsıyor. Toplumsal yaşamın üstünde bir güç olarak kar düzenini yaşatmak için ise, tüm bu değerleri yeniden üretmekte gecikmiyor burjuva sınıfı.  

Toplumsal yaşamın maddi varlık koşullarını yıkmak pahasına, sermaye birikimi “kendinde anlamlı” bir güce dönüşüyor. Topluma ve doğaya rağmen büyüyen sermaye, yarattığı toplumsal çelişkinin bedelini emekçilerin ve doğanın omuzlarına yüklüyor. Yarattığı savurgan uygarlık doğanın maddi varlıklarına rağmen hükmünü sürdürmeye çalışıyor. Emekten ve doğadan çaldığı geçim araçlarının egemenliğiyle toplumsal tahakkümünü perçinleyen burjuva sınıfı her gün emeğin yeteneklerini, doğanın olanaklarını iğdiş edecek şekilde emeği ve doğayı üretimin saflarından tüketimin raflarına gönderiyor. Üretim salt bir tüketim nesnesi haline geliyor. 

Emekçiler, üretim araçlarını yitirdiği gibi, toplumsal var olma koşullarını  da yitiriyor. Neyi, nasıl, ne kadar, kimin için ve ne için ürettiğini sorgulamaktan uzaklaştırılıyor. Aldığı ücretle, plazma televizyon hayali ikilemine sıkışmış yoksullar, kapitalizmin soysuzlaştıran kültürü karşısında en temel yeteneği olan dünyayı değiştirme becerisi körelmiş, toplumsal ve biyolojik bedenine, emeğine ve doğaya yabancılaşmış, her türden gerici ideolojiye tutsak bırakılmış bir kütleye dönüştürülüyor. 

Emekçiler, dünyayı kucaklamanın baharından geçiyor.

Bütün dünyayı  saran ve yıkan uygarlık ateşi, makinelerin yaratımında bir dünya tahayyül ediyor. Bugüne kadar edindiğimiz tüm insancıl yetilerimizi bir yandan yitiriyor, toprağı tanıyamaz hale geliyoruz. Büyük şirketlerin denetim ve mülkiyetlerine aldıkları bilgi, insanların geleceklerini çizen yeni tanrıya dönüşüyor. Bilim de bu tanrının kutsal kitabı, vahiyleri indiren ise kapitalizmin teknisyenlerine dönüşmüş bilim insanları. 

Ekmek yapmayı  bilmiyoruz, tohumlarımız yok. Buğday üretemiyoruz. Tarlamız var süremiyoruz,  çünkü hazır yapılmışı, sürülmüşü  var. Evler inşa etmekten kopalı hayli zaman olmuş, ustaları var, ekolojik olanı olmayanı var çünkü. Tüm bedenimiz paramparça. Ellerimizle birlikte ayaklarımız da iğdiş ediliyor. Otomobil uygarlığı bizi istediğimiz yere götürmeyi vaat ediyor. Kara taşımacılığı binlerce can alsa da iklimleri değiştirse de, yakını uzak yapsa da otomobil istiyoruz. Ama gidemesek de dünyanın öteki ucuna, belgesel kanalları gitmediğimiz görmediğimiz şehirlere yerleştirdiği kameralarıyla, canlı yayında bize dünyayı tanıtıyor. Her şeyden çok ama çok var, yeter ki satın alacak paranız olsun. Paramız olmasa da borçlanarak alıyoruz, eşya sofrasının çıkma parçalarını. Sularımız akmasa da hepimizin evinde çamaşır ve bulaşık makinesi kalkınmışlık ikonu oluyor.  Mekanla iş-işsizlik arasında sıkışmış bir topluma esir ediliyoruz. Ölmüş bir uygarlığı sevdirmeye çalışıyorlar. Bir tür ölü sevicilik kol geziyor. Ölen bir kültür, yoksullara taksitle satılıyorlar. Bedelini ise peşin peşin ödetiyorlar. 

Hareket etmenize hiç ama hiç gerek yok diyor burjuva ideologları, çünkü  kapitalizm kendin menkul aklıyla hep daha fazlasını arzuluyor bizim yerimize. Piyasa dengesini bulur diyorlar. Ancak tüm bir umursamazlık ve çöküş çağı içinde, tarihin bu gerileme devresinde, devrimci bir değişime de ebelik etmenin tedirginliğini yaşıyoruz. Bütün bu toplu barbarlık projesi yeniden ve yeniden üretilirken dünyanın farklı köşelerinde çoban ateşleri alevleniyor. 

Sermayenin, 21. yüzyılın bu eşiğindeki saldırganlığı karşısında yeni direniş odakları da tohumlarını filizlendiriyor. Bu tohumların toplumsal ve siyasal karakteri ve gücü, sermayenin muazzam saldırısını alt üst edecek bir örgütlülüğe sahip olmasa da kendi özgün deneyimleriyle, yeni bir uygarlık projesi üzerine kafa yoruyor. Tüm bu saldırganlığın karşısında, yeni sömürgecilik rejimlerine, kapitalizme direnen on binlerce insan hayatı yeniden anlamlı kılmanın, doğayla ve emekle birlikte eşitlikçi, toplumsal adaleti savunan, özgürlükçü, doğayla birlikte yaşamı kurgulayan bir dünya yaratmanın olanaklarını arıyorlar.

Doğayla birlikte geleceği yeniden yaratabilmek için, bugün sermaye düzenini ve onun siyasal biçimlerini alaşağı etmemiz şart. Yönetim ile üretim arasındaki yarılmayı giderecek bir siyasal devrim mümkün. Kent ile kır arasındaki çelişkiyi aşacak bir toplumsallığa yönelmiş bu siyasal iktidar, tüm toplumsal meşruiyetini tarih ve doğa birliğinden alan emekçilerin iktidarı olarak kendini yeniden kurmalıdır. Ancak bu koşullarda toplumsal varoluşumuz, canlı varlığımızı tehdit etmeyen bir yönelime sıçrayabilir.  Bugün ki toplumsallaşma biçimi, sermayenin toplumsallığı, canlılığımızı tehdit etmektedir.

Bütün tarihimizi ve doğayı yeniden kazanma arzusu, hareket etme heyecanı  dünyayı kucaklamak için zorunlu görünüyor. Bu arzu dünyayı  yeniden yaşanabilir kılma bilinciyle birleştiğinde, insanlar öz yeteneklerini yeniden kazandıklarında, geleceklerini yapabilecek üretim araçlarına ulaştıklarında, kendi uygarlıklarını yeniden değiştirebilecekler.  
 
 1.EKOLOJİK KRİZİN TARİHSELLİĞİ

1.1.DOĞANIN VE EMEĞİN TEMELLÜKÜ

Kapitalist üretim tarzının iki temel belirleyici özelliği bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, üretim araçları mülkiyetinin burjuva sınıfının elinde olması ve toplumun, üretim araçlarından yoksun kalmasından dolayı, emek gücünü, iş gücü olarak piyasada satmak zorunda kalmasıdır.  Bu geniş kitle, yaşayabilmek için çalışmak-emek gücünü satmak- “zorunda” bırakılır. “Özgürlük alanı” olarak varsayılan-piyasa- tam bir zorunluluk alanına dönüşür. Çalışmak bir etkinlik olmaktan çıkarak bir zorunluluğa dönüşür.

Bu nesneleştirme ve metalaştırma süreci, insanların çok yönlü etkinliklerinin ve ilişkilerinin tek bir ilişkiye yararlılık ilişkisine indirgenmesine yol açar. Kişi, iş gücü haline getirilerek, hesaplanabilir, kontrol edilebilir, denetlenebilir bir hesaplar sistemi temelinde, rasyonel ve nesnel bir makine haline getirilir. Makine imgesi, tüm toplumsallaşma biçimlerini sembolize eden bir imge haline getirilir. Kişilere dayanmayan, evrensel ve rasyonel olduğunun imgesini yaratan bu üretim biçimi kutsallığını ilan eder. Makineleşen ya da makinenin bir uzvu haline gelen kişi, tek amacı biriktirmek olan sistemin içinde, nesneleşerek yer bulur. Bu nesneleşme, insanın kendini biyolojik ve toplumsal olarak yenileyebilmek, yaşamak için yaptığı tüm etkinlikleri tüm duygularından arındırır. Emeği tek tipleştiren, birikim rejimi, bu şekilde, kendi düşünsel temeli homo economicusa dayanan akılcılığı da yeniden üretir. Hayatı tüketmek pahasına biriktiren bu sistem, her türlü insani etkinliği ekonomik bir değere dönüştürebildiği ölçüde kendi varlığını sürdürebilir.

İş güçlerine ihtiyaç duyulmayan ve artık nüfus olarak adlandırılan kesimse, piyasa koşullarında sefalete mahkûm edildikleri gibi üretim maliyetleri koşullarında çalışanların işsiz kalma tehdidi ve onların düşük ücretle ve kötü yaşam koşullarında çalışmaya zorlamanın aracı olarak kullanılırlar. Bu artık nüfus olarak adlandırılan kesim her türlü toplumsal bozulmanın da biricik sorumlusu gösterilmek üzere yedeklenir. “Artık” üretme ideolojisi kökenini buradan alır. Toplumsal zenginliğin paylaşılması konusundaki sermayenin cimriliği, emeğin artık haline getirilmesinde sermayenin savurganlığına dönüşmektedir. Sermaye, büyümek için, emeğin maddi zenginliğini yok etmek zorundadır. Daha fazla kar elde etmek için daha ucuz emek kullanma ihtiyacı, her defasında, tarihsel olarak, üretimi emekten özgürleştirme çabasına iter. Ancak üretimin teknolojiye dayandırılması bir yandan başlangıçta karlı gibi görünse de, sermayenin eninde sonunda emeğin artı değerine el koyması zorunluluğu kapitalist üretimin büyümek için emek sömürüsüne olan ihtiyacını daha fazla derinleştirir. Bu durum, sermayeyi daha sık krizlere sürüklemektedir.

Kapitalist üretim tarzının ikinci belirleyici özelliği, toplumsal zenginliğin bileşeni olan doğayı, bir hammadde-doğal kaynak olarak görmesidir. Kapitalizm koşullarında doğanın, üretim için bir girdiden başka bir değeri yoktur. Oysaki toplumun maddi zenginliği, emek ve doğanın ürünüdür. Kapitalist üretim, daha fazla kar elde etmek için emeği olduğu gibi doğayı da daha ucuza mal etmenin yollarını geliştirmektedir. Emek gücü nasıl ki kapitalist üretim tarzında iş gücü ise, doğa da hammadde ve kaynaktır. Sermaye birikimi ve büyüme ancak, emeğin işçileştirilmesi doğanın da hammadde haline gelmesi ile mümkün olmaktadır. Bu açıdan sermaye, el konulan emek ve doğadan başka bir şey değildir. Kapitalist üretimde her defasında bu el konulan toplumsal zenginliği-emeği ve doğayı- sermayedarların elinde en çoklanmasının sağlanmasıyla varlığını sürdürür.

Doğayı  hammadde deposu ve kaynak olarak daha ucuza mal etme arayışı,  aynı zamanda sermayenin de varlık koşullarını tehdit etmektedir. Sermaye, doğanın kendi varlık koşullarını yenileyebilme olanaklarını ortadan kaldıracak şekilde tüketir. Enerji, toprak, su, hava, tohum birer hammadde haline geldikçe, metalaştıkça, sermaye bu varlıkları daha ucuza mal ederek daha fazla kar elde edebilecektir. Bu nedenle, sermaye büyümek için her defasında emeği olduğu gibi doğayı da yok etmek zorundadır. Doğa varlıklarının, “doğal kaynak” haline getirilmesi süreci ile emeğin “işçileşmesi” süreci, kapitalist büyüme ve akılcılığın kaçınılmaz sonucudur.

Doğa, bir kez metalaştığında- kaynak haline geldiğinde- üretimde kullanılan bir tüketim nesnesi haline gelir. Sermaye açısından doğanın başka hiçbir değeri yoktur. Ama aynı zamanda sermaye kendini yeniden üretebilmek için kullandıkça atık haline getirdiği doğayı da yeniden kullanılır kılmak zorundadır. Sermaye, yeniden üretim süreçlerinde bu atığı bir kez daha düşük maliyetle bir hammadde haline getirmeyi dener. Ancak her defasında, doğa bir önceki seferinden daha geri dönülmez ve kullanılamaz halde atığa dönüştürülür. 

Bu artık ve atık üreten meta düzeni kullanım değeri yaratma mantığına göre değil her seferinde daha fazla değişim değeri, kar elde etme mantığı üzerinden işler. Daha fazla kar elde etme mantığına dayanan kapitalizm, üretim için gerekli olan girdileri ya da maliyetleri en düşük seviyede tutma refleksini de sistemin mantığı gereği barındırır. Bu durum, toplumsal yaşamın varlık zemini olan emeğin ve doğanın kendini yenileyebilme olanakları için gerekli koşullar ile sermayenin büyümesi için gerekli koşulların karşı karşıya gelmesi sonucunu doğurur. Doğanın toplumsallaştırılması için kullanımı ile kar için kullanımı arasındaki temel fark da buradadır. Kara dayalı toplumsal yaşamda, doğa kendini yenileyebilme olanaklarını yitirmektedir.

Emeğin bu doğal ve toplumsal formlarının, kullanım değerinin bu bileşenlerinin sermaye birikimi sürecine tabi olması ve birikim zorunluluğunun kapitalist üretim tarzının motoru haline gelmesi eş zamanlı  işleyen bir süreç ve ilişki olarak kavranmalıdır. Kapitalist üretim bu nedenledir ki aynı zamanda kendi maddi üretim koşullarını bozmaya meyillidir. Sermayenin büyümesi bu maddi gerçekle mümkün olabilir. Bu sermayenin aynı zamanda ekolojik krizinin olgunlaşma ve derinleşme zeminidir.

Oysa ki çalışma dediğimiz etkinlik bir yandan biyolojik ve toplumsal bir güç olan bedenin yeniden üretilmesidir. İnsan kendini yeniden anlamlandırma, yaşam alanını tanıma ve var olduğu yaşama alanına uyum için maddi etkinlikler de bulunur. Bu etkinlik alanı ise insanın toplumsal bedeni olan, fiziki ve toplumsal etkinliğinde cisimleşir. Çalışma bir zorunluluk haline geldiğinde ise, kişi hem biyolojik bedenine hem de kendi toplumsal bedenine – emeğine ve onun maddi var oluş koşullarına yabancılaşır.

Bu açıdan söyleyecek olursak, ekoloji mücadelesi, emeğin ve doğanın maddi yaşam ve var olma koşullarını yeniden üretme süreci olarak örgütlenecekse, bu süreç hem üretimin hem de yönetimin arasındaki yarılmayı ortadan kaldırmayı hedeflemelidir.

1.2.TOPLUM VE DOĞANIN YARILMASI

Sermaye sistemine içkin akıl, insan ile doğa arasındaki ontolojik bir karşıtlıktan hareketle hiçbir tarihsel bağlama oturmadan, her türlü insani etkinliği,  doğa üzerinde temellük ilişkisiyle bir tutar. İnsan doğanın dışında bir gerçeklik olarak ifade edilir. Bu algı düzeyi öyle bir hegemonya kurmuştur ki, modern ve rasyonel olarak gösterilen zihniyetin kendisi oluverir. Sermaye kendini tarih dışı ilan ederken, doğanın dışına attığı geniş bir kitleyi de doğanın düşmanı ilan ediverir. Şehirleri ele geçiren, kırı mahveden, gıdayı pervasızca tüketen ve açlığa neden olan yoksullar olur.

Bu yaklaşım, insanı doğa dışında tanımlayan, ilişkiselliği görmezden gelen,  tam da bu nedenle de onu biyolojik bir varlığa indirgeyen bir yaklaşımdır. Bu bakış doymak bilmez bir “insan doğası” inanışından, kaynakların kıt ama ihtiyaçların sınırsız olduğu tezini işleyen liberal akıldan beslenir. Diğer yandan da sermayenin aklı, bu çıplak insanı, doğanın dışında konumlandırırken, kovulan bu çıplak insanı, “doğanın yasaları” olarak ilan ettiği kurallar bütününe de tabi kılar. Doğayı “kaynak” haline getiren ideoloji tam da bu biçimde kaynakların da kıt olduğuna yönelik görüşe toplumsal meşruiyet zemini sağlar.

Sermaye toplumu, bir yandan doğa bilimlerinden elde edilen bilgileri toplumsal ilişkilere giydirmeye çalışır. Larvadan kurbağaya geçişi hızlandıracak laboratuar teknikleri üretici güçlerin geliştirilmesinin yöntemi olarak görülür ve bu yasalar evrenselleştirilir. Larvalıktan iribaşlığa geçecek kurbağanın gelişimin nasıl hızlandırılacağını açığa çıkartan bilim insanın bilgisi hemen topluma uyarlanır. Eğer ki topluma dışardan bir bilinç taşınırsa, bir öncünün müdahalesi olursa toplumsal yaşam tarihsel olarak gelişecektir. Bu şekilde tarih ilerlemeci bir hatta oturtulmuş olur. Üretici güçleri iğdiş eden sermaye tam da bu nedenle ilerici görülüverir. Üretici güçleri temellük eden ve yağmalayan üretim tarzı birden bire tarihin “dinamosu” oluverir. 

Toplumsal yaşamın belli bir evresine tekabül eden ve bu anlamda da tarihsel alana ait bir kavram olan “rekabet, yarış, ezme ve ezilme v.b..” kavramlar doğanın kuralları haline getirilir. Rekabetçi burjuva yaşamının getirdiği ilişki ağları, doğanın yasası haline dönüştürülür. Aslanlar, karınlarını doyurmak için diğer aslanlarla “rekabet eder”. “Katil” balinalar yok eder. “Avcı” şahin “avını” bir lokmada yer. Oysa rekabet eden liberal toplumdur. Katil olan balina değil, onu katil olarak gören rasyonel modern sermayenin toplumsal aklıdır.

Doğal seçilim tezleri de bu dolayımda, toplumsal bir ilke haline gelir. Güçlüler kazanır, zayıflar ölür. Sermayenin kuralı budur. Sermaye, liberal aklına bir de muhafazakâr aklı ekleyerek kendi rasyonalitesinin sınırlarını genişletir. Toplumsal yaşamın diline tercüme ettiği bu kavramsallaştırma, sermaye düzeninde emeğin ve doğanın, sürekli bir baskı altında kalmasına, toplumsal yaşamında her defasında totaliter ve denetimli bir rejime tabi kılınmasına yol açar.

Bir yandan insanı doğa dışına iten ve fakat bu insanı doğallaştırılan toplumsal yasalara tabi kılan modern akıl, aynı zamanda modern türcülüğün kök salmasına da zemin hazırlar. Kavga da kaybeden, büyük insan kitleleri nasıl yok edilmeyi hak ediyorsa, insan türünü temsil eden uygarlık bekçileri de aynı zamanda yanlarına aldıkları yalı köpekleriyle bir uygarlık halesi kurarlar. Fokları derileri için öldürmeyi hak olarak görürken, bu foklardan kendi kedi ve köpeklerine de kayış yapmayı ihmal etmezler. Modern türcülük, kapitalizm öncesi türcülüğünden farklılaşır. Artık, zenginler, insan türünün temsilcisi olarak kendilerini tüm bir doğaya ve topluma dayatırlar. Onlar dışında diğer türlerin ve hatta kendi türlerinden olsa da bu yok edilmesi gereken artık kitlenin var olmalarının hiçbir değeri yoktur. Binlerce hayvan, ilaç sanayinin kobayı oluverir. İlaç sanayinde binlerce insan açlıkla boğuşabilir. Ancak büyük insanlık ailesinin yegâne temsilcileri için bu dramlar doğaldır. Doğanın yasaları acımasızdır. Her koyun kendi bacağından asılır.

Acı çekme-çektirme pratikleri, sömürme-ezme- yok etme deneyimleri bir var olma biçimi haline getirildiğinde zenginler dışında kalan türler için eziyet gündelik bir rutine dönüşür. Bu rutin katlanılması gereken, cenneti ızdırapta gören ama cehennemi de ızdırap çekenlere lütfeden bir uygarlığın tezahürüdür. Ancak, bu doğallaştırma hiçbir evrensellik niteliği taşımaz. Izdırap tarihseldir.

Bu açıdan insanın etkinliklerinin evrensel bir karakter taşıdığı tek bir süreç vardır. O da insanın doğaya ilişki kurduğu emek sürecidir. Bunun dışında insanın toplumsal faaliyetleri ve bu faaliyetlerin sonuçları hiçbir şekilde evrensel bir nitelik göstermez. Bu faaliyetler üretim ilişkileri ölçeğinde ve belirli bir üretim tarzında anlamlandırılabilinir. 

Toplumsal varlığımızın zeminini oluşturan biyolojik özelliklerimiz, toplumsallaşmamızın içinde yeniden üretilir ve toplumsal yaşamımızı da yeniden üretir. Bununla birlikte toplumsallaşmamızı sağladığımız emek sürecinde, doğayla ilişkimize de özgül karakterini kazanır. Bu demektir ki her emek sürecine özgü olarak toplumun doğayla farklı bir ilişkisi vardır. Her emek sürecinin şekillendiği farklı bir toplumsal ilişkiler bütünü vardır, her toplumsal ilişki biçiminde, her toplumsal yaşam tarzında insanlar doğayla farklı bir ilişki kurarlar.

Bu toplumsal evrim her tarihsel süreçte ve toplumsal üretim tarzında yeni bir doğa imgesi yaratırken aynı zamanda insan emeğini, dolayımlı olarak  doğanın bilinci haline de dönüştürür. Bu bilinç, her toplumsal üretim tarzında doğayla ilişki kurmanın farklı veçhelerini  yaratırken, emeğin olanaklarının evrimine doğal ve aşılamaz sınırlar çizmez. Emek, insanın yarattığı uygarlıklara da, doğayla ilişkilenme tarzında, bir öz denetim mekanizması sağlar. Doğa, toplumsal uygarlığımızın turnusol kâğıdıdır. İnsan, doğayla ilişkisini yıkıma götüren; emeğinin toplumsal örgütlenme tarzlarını,  insan uygarlıklarının sınırlarını, doğayla ilişki kurduğu her an  anlayabilme ve kendi örgütlenmesini  değiştirebilme potansiyelini de barındırır. Bu potansiyelin açığa çıkartılıp çıkartılamayacağı ise politik bir sorundur.   

Ekolojik kriz tarihsel düzeyde, belli bir üretim ilişkileri ölçeğinde ve belirli bir üretim tarzında anlamlandırmak bu nedenle oldukça önemlidir. Bugün, beden ve doğa arasındaki yarılmanın kökeni verili üretim-tüketim ve yeniden üretim tarzıdır. Bu süreçte ekolojik kriz, toplumsalın sınırlarına kadar genişlemiştir. Bu demektir ki, ekolojik kriz karşısında toplumsal emeğin, yaşam mücadelesi örgütlenmelidir. Bu açıdan da emek hattı ekoloji mücadelesinin biricik politikleşme zemini olacaktır. Kapitalist yaşam tarzından farklı bir toplumsal yaşam tarzında insanların doğayla ilişki tarzları da farklılaşacaktır. Bunun için de emeğin doğayla ilişkiye geçtiği emek sürecinin de farklı örgütlenmesi gerekir. Bu bağlamda üretim araçları ve üretici güçler de farklı toplumsal yaşamlarda farklı yapılara bürünecektir. Nükleer santrallerin, biyo teknolojinin… geleceğin toplumunda kullanılmasının bu açıdan yeri olmayacaktır.  
 
 Modern uygarlık bir diğer açıdan, emeğin, insan ve doğa birliğinin hep yeniden oluşturulması anlamına geldiğini de yok sayar. Oysa ki, insan ile doğa arasındaki ilişki karşılıklı ve farklılaşmış bir ilişkidir. Doğa olanla toplumsal olan arasına bir karşıtlık koymadan oluşturulacak politik hat aynı zamanda cinsiyete dayalı toplumsal işbölümünün de yeniden sorgulanmasını mümkün kılar. Kadın erkek arasındaki eşitsizliklerin kökenini biyolojik bedenin farklılaşmasında gören ve eşitsizliği buraya gömen yaklaşımlar da eninde sonunda modern aklileştirmeye yaslanan toplumsal üretim sistemidir. Biyolojik farklılaşmayı toplumsal  eşitsizliklerin temeline yerleştiren siyasal yaşam, özel alan kamusal alan ikiliğini de tarih aşırı, evrensel bir ikiliğe büründürür. Liberalizmde en keskin ifadesine kavuşan bu kavrayış, patriarkanın görünmez kılınmasına da hizmet eder.

Patriarkanın bu özgül biçiminde, kamusal alanın içine çekilerek tahakküm altına alınan ve sömürülen kadınların, kamusal alana çağrılmasının  ön koşulu, hem bir yurttaş hem de eşitsiz cinsel sözleşmeyle kurulmuş ailenin bir üyesi olmasıdır. Kamusal alanda kadın, hem bir yurttaş hem de aile üyesidir. Temsil mekanizmalarında kadınların sayısının önemine endekslenmiş kamusal alan anlayışları da, niceliksel vurgularını ön plana çıkardığı her anda, kadını toplumsal denetim altına alacak mekanizmaları da harekete geçirirler. Bu anlamda modern kamusal alan özel alan ayrımı, kadını kamusalın dışında tutarak değil kadını içererek ezer, sömürür ve tahakküm altına alır. 

Kadınlar, kamusal alanda, cinsiyetçilik temelinde çifte bir denetime tabi tutulur. Hem biyolojik hem de toplumsal bedenlerinin zorunluluk alanına dahil edilmesiyle beraber ve fakat biyolojik bedenlerinin imgesine sıkıştırılarak toplumsallaşırlar. Statü ve erk sahibi olurlar. Kamusal alan her ne kadar piyasanın- devletin dışında tanımlanmaya çalışılsa da, siyasal olandan yalıtılmış her toplumsal alan eninde sonunda piyasanın tahakkümü altında kalmaktadır. Bu açıdan piyasaya- liberal kamusal alana çağrılan, bu zorunluluk alanında var olmaları koşuluyla toplumsallaşmalarına olanak tanınan toplumsal sınıflar, ücretli emeğiyle geçinenler, işsizler, kadınlar..bu alanda siyasal olanla ekonomik olan arasındaki yarılmayı ortadan kaldıracak bir zeminden de kopartılmış olurlar. Toplumsal ve biyolojik bedeninden dışlananlara sunulan kamusal alan, etik ve hukuk geriliminde örüldüğü sürece de, kamu bir söylenceden öte değer taşımaz. Bu kamusal alanda hareket eden kişilere de hiçbir zaman, özel-devlet mülkiyeti arasındaki gerilimi ve sıkışmayı aşacak, üretim ile yönetim arasındaki parçalanmayı ilga edecek çok özneli bir kamusallık zemini sağlanmaz. Bu nedenle liberal kamu, doğa ve toplumsal beden arasındaki yarılmanın görünüm alanlarında ortaya çıkan eşitsizlikleri, sömürüyü ve tahakküm biçimlerini yeniden üretir. Bu nedenle, piyasanın kamusu altında yok sayılan bedeni yeniden özgüleştirecek olan biricik hatlardan biri de kapitalist kamusallığı alt üst edecek, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve öz yönetim biçimlerinin, bu ikilikleri aşacak tarzda geliştirilmesi ile mümkün olacaktır.

1.3. KENT İLE KIR ARASINDAKİ ÇELİŞKİ

Emeği işgücüne-artığa, doğayı hammadde deposuna-atığa dönüştüren kapitalist sermaye birikim süreci aynı zamanda, her zaman genişleme, merkezileşme, yoğunlaşma eğilimini de barındırır. Sermaye birikim sürecinin sürekli kar arayışı, daha ucuza işgücü ve hammadde ihtiyacını perçinler. Sermaye birikimin önüne çıkan her türlü maddi engeli kaldırmak için de sosyal, siyasal, ekonomik ve hukuki her türlü yordamı hayata geçirir. Sermaye girdiği her coğrafyanın sosyal, kültürel, tarihi, ekonomik yaşamını ters yüz eder. Hammadde haline gelen doğayı ve ucuz emek gücünü bir kıtadan bir başka kıtaya taşır. Milyonlarca insan bir yerden bir başka yere harekete geçer.

Aynı  zamanda ülkelerin sınırları değişir. Tek amacı kar olan kapitalist sistem bu koşulu yaratabilmek için mekanı ve zamanı da türdeşleştirmek zorundadır. Dünyanın her yerinde kendi kurallarının geçerli olacağı bir yaşam örgütlemek zorundadır. Doğayı ve emeği tek tipleştiren sermaye aynı zamanda kendini biriktirmek için, zamanı ve mekanı da tek tipleştirmeye eğilimlidir. Bu süreç merkezileşme ve yoğunlaşmanın yaşandığı alanlarda kimi kısmi avantajlara yol açsa da bir bütün olarak mekanın ve zamanın ortadan ikiye bölündüğü bir çağı da beraberinde getirir. 

Kentlerin, sanayi, hizmet, ticaret alanlarında yoğunlaşması veya bunların belirlenimine girmesi, büyük bir nüfusun giderek tarımsal üretimden kopmasına neden olmaktadır. Bu merkezlerde biriken yoğun nüfusun gıda, barınma, ulaşım… gibi ihtiyaçlarının kent tarafından yerine getirilememesi ve sermayenin bu ihtiyaçları karşılamak için kırsala yönelmesi, giderek daha fazla oranda kırın,  kentin hizmetine sunulmasına neden olmaktadır. Kırsal toprağı bu eksende giderek daralmakta, bu alanlar yerleşime açılmaktadır. Sular, bir yandan şişelenerek şehir merkezlerine taşınmakta, diğer yandan da enerji haline gelerek, kentlerin askeri ve sınai ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde düzenlenmektedir.

Kırın havası  da bir turizm nesnesi olarak, kentin hizmetine sunulmaktadır. Ancak yine de kapitalist kent kendi içinde de çelişkilerini derinleştirmekte, temellük ettiği mekân ve zamanı da bölmektedir. Kent hizmetlerinin üretiminde kullanılan ucuz emek, aynı zamanda her zaman kötü yaşam koşullarına mahkûm kalır. On dokuzuncu yüz yılda işçi konutlarında, yirmi birinci yüz yılın barakalarında yaşamaya mahkûm bırakılır. Sağlıklı içme suyu kullanmazlar. Çalışma bir etkinlik olmaktan çıkıp bir zorunluluğa dönüştükçe, kentin havasını “özgürleştiren” kamusal mekânlardan da yaralanamazlar. İnsanları bir araya getiren, karşılıklı olarak sorunlarını konuştukları ve çözdükleri varsayılan her türü “kamusal alan” da giderek parçalanır. Kapitalist kent kendi kamusunu bir kabus haline getirir. 

Kapitalist yoğunlaşma ve merkezileşmenin yaşandığı alanlar, bu merkezlere iş gücü, hammadde, gıda, hava, su, enerji sağlayan mekânların da daha fazla yoksullaşmasına yol açar. Kırın ve kentin kapitalistleşmesine paralel olarak, bir yandan kent kırı, diğer yandan kır kendi içinde kırı, kent de kendi içinde kenti sömürmeye başlar. Sanayileşmenin hızlanması, tarımın kapitalistleşmesine paralel olarak, daha fazla tarımsal ürüne ihtiyaç duyulur. Tarımsal ürünlerde bu talep artışı, giderek daha kısa sürede daha fazla üretimin sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Daha fazla üretim, tarım da daha kısa sürede üretilen belli tarımsal ürünler üzerine yoğunlaşmaya neden olur.  Bu da tarımda tek tip ürün üretimine neden olur. Geniş coğrafyalarda kapitalist tarımsal üretim aynı zamanda biyolojik çeşitliliğin daralmasına, türlerin binlerce yılda karşılıklı evrimiyle kazandıkları birikimin yok olmasına neden olur. 

Tarımın kapitalistleşmesi, tarım tekelleri ile rekabet etme olanağı kalmayan binlerce çiftçinin giderek topraksızlaşmasına ya da toprağı her defasında bir öncekinden daha yoğun bir şekilde gübreye boğmasına neden olmaktadır. Toprakta aşırı gübre kullanımına dayalı üretim, toprağın ve suyun giderek yoğun bir biçimde atık haline gelmesine neden olur. 

Toprağın kapitalist üretime endekslenmesi, kültürel ve türsel çeşitliliklerin de yağmalanmasını hızlandırır. On sekizinci yüzyılda bitki toplama faaliyetlerinin sistematik hale gelmesinden bugüne kadar, bitkiler de sömürü alanın etkisi altına girer.  Sağlık, tıp, gıdanın sanayileşmesi, kapitalistleşmesi ile birlikte daha fazla bitkinin üretimde kullanılmasına yol açar. Aynı zamanda bu alanda “verim” artışına dayanan teknolojik uygulamalar, bitkilerin tek tipleşmesine yol açacak gelişmelerin de doğmasına neden olur. Genetiği değiştirilmiş organizmalara dayalı olarak yapılan tarımsal üretim, top yekûn yaşamı ortadan kaldıracak tek tipleşmeyi tetikler. Gıda ve tarım tekelleri tarafından daha çok üretim ve kar ihtiyacı, her yıl binlerce türün yok olmasına, milyonlarca insanın yoksullaşmasına, on binlerce kilometrekare tarım arazisinin yok oluşuna, yeni kırsal alanların tarım arazisi haline gelmesine yol açmaktadır.   

Kapitalist yaşam biçimi insanların başta beslenme ve giyim olmak üzere pek çok yaşam alışkanlığını da değiştirmektedir. Sermaye birikim süreci yaşamı giderek hızlandırırken, geleneksel besin maddelerinde giderek daralmaya yol açmaktadır. Bedenin enerji ihtiyacını karşılamak için karbonhidrat ve protein ihtiyacının sanayi ürünlerinden karşılanması, giderek daha fazla hazır besinin piyasaya girmesine, bu besinlerin de giderek daha fazla bedeni ele geçirmesine yol açmaktadır. Hazır besin sanayi, binlerce yıldır insanların toprakla ilişkisini de bozmaktadır. Toprağın doğal besleyicisi olan insan artıkları, sermaye birikim süreci ile birlikte toprağa geri dönüşü mümkün olmayan milyonlarca ton çöpe dönüşmektedir. Toprağın geri besleme sistemlerindeki bozulma, doğa ve insan arasındaki metabolizmanın da kendini yeniden üretmesini engellemektedir.

Kent yaşamın sonucunda ortaya çıkan binlerce ton insan artığı toprağa kazandırılamamaktadır. Kentlerin aşırı merkezileşmesi, yoğunlaşması ve genişlemesi sürecinde doğa varlıkları da kapitalizmin hizmetine sunulmaktadır. Kentlere hammadde ve iş gücü taşıyan kara, hava ve deniz taşımacılığı her gün daha fazla toprağı parçalamaktadır. 

Bitkilerin, hayvanların kitlesel tüketimi ve uyum sağlayamayacakları ekosistemlere taşınması, taşınan ekosistemleri tek tipleştirmekte, gittikleri ekosistemlerin de tahribatına yol açmaktadır Ekosistem, ticari avcılık, balıkçılık nedeniyle yok olmaktadır. Kürk ticareti binlerce hayvanın türsel haklarını ihlal ettiği gibi varlıklarını da ortadan kaldırmaktadır.       

Burjuva kültürü  bir yandan atık, artık ve çöp üreten bir kültür haline gelirken diğer yandan da bunlardan nefret eden ve toplumsalın dışına öteleyen ve belki de sorunu geleceğe havale ederek, kendini yeniden üretmenin olanağını sağlamıştır. Kırla kent arasındaki yarılma kentleri çöp ve atık üreten bir uygarlık tasarımı haline getirmiştir. Bu tasarımda bir tür modernleşme modeli olarak tüm dünyada kutsanmakta ve bu tasarım tüm dünyayı kuşatmaktadır.

Kapitalizm kendini bir hijyen ideolojisi ekseninde inşa ederken diğer yandan uygarlığın pisliği olarak adlandırdığı yoksulların  ülkesine çöplerini, atıklarını, yaşam formlarını ve en önemlisi yaşamı algılama biçimini ihraç ediyor. Kırın toplumsal artığı haline getirilenler kentin çeperlerine biriktikçe, milliyetçi, ırkçı dürtüler de yeniden üretilir. İşte emeğin parçalanması bir yandan doğa ile insanı birbirinden kopartıp, toplumsal serveti metaya indirgerken, diğer yandan da yaratılan hijyen kültürü üzerinden yoksullar ötekileştirilir. Bu açıdan ekolojik krizin bir tezahürü de, kır ve kenti parçalayan özel mülkiyet, buna dayalı hijyen kültürü ve artık-atık üretim tarzının kendisidir. Kır ile kent arasındaki parçalanmanın toplumsal yaşamın hijyenleştirilmesi ve soylulaştırılması, her türlü yoksulu ve yoksullaşmayı ötekileştirmektedir. Emeği, bitkileri, hayvanları, halkları tek tipleştirdiği gibi mekanı ve zamanı da tek tipleştirmektedir.  

21.yüzyılın bu eşiğinde bir yandan kent giderek kırın içine girerken, kır da eskisinden daha fazla kentin etki alanında kalmaktadır. Kır bir yandan kentleşirken, kentte kırsallaşmaktadır. Kıra ve kente atfedilen, evrensel kategoriler bir birinin içine girmekte ve harmanlanmaktadır. Bu açıdan kır ve kent arasındaki çelişki mekânsal bir çelişki olmaktan çok, maddi ve entelektüel uzmanlaşmaya-iş bölümüne dayalı tarihsel bir çelişki olarak karşımızda durmaktadır. 

Bir yanıyla bu çelişkinin, kent merkezlerindeki görünümlerinden biri de işle mekân arasındaki parçalanmadır. Aynı zamanda bu çelişki üretimin ve yönetimin mekânsal parçalanmasını da karakterize etmektedir. Kır,  pastoral öğelerle süslü bir natürmort olmaktan çıkmıştır. Kentte artık liberal demokrasinin ve kamunun beşiği değildir. Karşılıklı olarak bir çöküş yaşanmaktadır. Bu çöküşte kır ve kentin dışlanma eşikleri arasına kültürel, sosyal, sınıfsal, ideolojik, dinsel, etnik konumlandırmalarla sıkışmış milyonlarca insan yaşamaktadır. Toplumsal yaşam için bir tehdit haline dönüştürülen bu kitleler, renklerinden, dillerinden, etnik kökenlerinden dolayımlanarak bir kriminalizasyona tabi tutulurlar. Türkiye’de Kürtler, İngiltere’de Türkler, Meksika’da yerliler, Hindistan’da Pakistanlılar potansiyel suçlular haline gelirler.  Bu insanlar artık ve atık sisteminin tüm toplumsal acılarını yaşamaktadır. Diğer yanda ise özel güvenlik ve korumalarıyla, hijyen mekanlarında yaşayan yeni bir sınıfın siteleri doğmaktadır. Kentler kendi artıklarını yaratırken, kentin kaleleri içinde yaşayan sınıflar içinse bu artıklar bir tedirginlik ve korku imgesidir. Aynı zamanda kaybetmekten korktukları mekânların,  hizmetlerini de artık sınıflar yerine getirmektedir.

Bu açıdan kır kent çelişkisi ekolojik krizin odak noktalarındandır.  Dünyayı tek tipleştiren ve parçalayan kapitalist pratikle hesaplaşmak, sonra da neyin nasıl ve kimin için üretildiği ve nasıl toplumsallaştığı  meselesini ortaya koymak gerekir. Mesele atık-artık uygarlığıyla bir üretim tarzı ekseninde hesaplaşma meselesidir.  

2. EKOLOJİK KRİZİN DÖNEMSELLİĞİ

Bugün içinden geçtiğimiz çağın sosyal, siyasal, ekonomik, sınıfsal görünümlerini açığa çıkartmak, ekolojik kriz çağını aşmanın da ipuçlarını verecektir. Bu nedenle kapitalizmin birikim krizlerini esas alacak şekilde bir açılım yaratmanın esas alınması suretiyle yaşadığımız çağın olanak ve sınırlılıklarını, politik müdahale biçimlerini ve tarzlarını hayata geçirmek açısından gereklidir.

Kapitalizmin dönemsel olarak yarattığı krizleri kendi tarihselliği açısından karakterize etmek gerekir. Bu açıdan kapitalizmin ilk ekolojik krizi, Birinci dünya savaşı ile 1929 Bunalımı evresinde tüm toplumsal, siyasal ve ekonomik sonuçlarını açığa çıkartmıştır. 1929 bunalımı ardından, İkinci dünya savaşıyla birlikte kapitalizmin yeniden düzenlenmesi süreci ikinci bir ekolojik kriz dalgasını tetikledi. İkinci Dünya Savaşında sermayenin yeniden birikimin olanakları tetiklendi. Milyonlarca insan öldü, binlerce kent yıkıldı. Ancak insanlık tarihi ilk kez kullanılan nükleer bombalar ve savaşın yarattığı toplumsal tahribat ile kendi yarattığı kapitalist uygarlığın sonuçlarıyla derin bir biçimde yüzleşmek zorunda kaldı. İkinci dünya savaşı, insanlık tarihi için bir dönüm noktasıydı.

Bu süreç  bir yandan kapitalist büyümeye ve örgütlenmeye dayalı toplumsal yaşamın değerlerinin sorgulanmasına yol açarken öte yandan insanlığın yarattığı modern uygarlığın toptan reddine dayalı düşünsel ve siyasal sorgulamaları da güçlendiren ve bu sorgulamalara yeni bir politik açılım sunan süreçleri tetikliyordu. Akıl çağına,  bilime ve bilim ahlakına yöneltilen sorgulamalar, yeni bir toplumsal yaşamın kurucu ilkelerinin neler olması gerektiği sorularını da yeniden açığa çıkartıyordu. Tüm bir toplumsal uygarlığı reddeden ve romantizmden beslenen akımlar “parçası olduğumuz” doğaya dönüşün ve onun “yasalarına” uygun yaşamanın, doğanın nükleer tehdide ve toplumsal körleşmeye karşı tek kurtuluş yolu olduğunu yeniden gündeme getiriyordu. Buna karşın toplumsal uygarlığı reddetmeden, modernitenin olanaklarını doğayla birlikte yaşamanın olanaklarına sevk edecek yol arayışları da vardı.   

Modern yaşam, insanlığın kendi yeteneklerini geliştirmesi için olanaklarını  toplumların karşısına yığarken, bu bilgilerin her seferinde toplumun dışında ve toplumu kuşatan bir tarzda sermaye sınıfının egemenliği ve elinde anlam ve değer kazanmasıyla; toplum, burjuva değerlerinin  içinde,  kendini tanımlayamaz, kendine anlam veremez bir dünyaya sürükleniyordu.

1970’li yıllarla birlikte üçüncü ekolojik kriz dalgasında, Kitlesel üretim, kitlesel tüketime dayalı refah toplumu kendi kriziyle yüzleşmek sorunda kalacaktı. Büyüme anlayışı,  maddi yaşam araçlarının sınırsız sömürüsü fikrine dayalı olarak emeği ve doğayı köleleştirirken,  bilim ve teknoloji dolayımıyla da yaşamın iki kurucu öğesi üzerinde ideolojik tahakkümünü perçinliyordu.

Bu kriz döneminin yeni toplumsal hareketleri, nükleer savaş tehdidine karşı barışı, doğaya egemenliğe karşı biyosferin geleceğini, sömürüye karşı eşitliği v.b savunan bir hat izliyordu. Bu hareketlere düşünsel yatak hazırlayan ve bugün de hala politik saflaşmaların izleğini yaratan akımlar ortaya çıkıyordu. Bu akımlardan bugün içinde geçer akçe sayılan derin ekolojist felsefe, doğa korumacı romantikler, alman faşizminin natüralist damarlarını harmanlayarak; Muhafazakârlığa, “doğaya dönüş söylemiyle” siyasal  yapı taşı hazırlıyordu. Doğaya dönüş ise kutsal olanın sarsılmaz iktidarını perçinleyecek kurallar ve yaşama biçimleri manzumesiydi. Bu gelenek, uygarlığı, tarihsel bir kavram olan bilimi ve değerlerini tarih dışı bir perspektifle ve söylem düzeyinde alaşağı ederken, yerine koyduğu uygarlık tezi de, kapitalizmin getirdiği yaşama alışkanlıklarını ve kültürünü en uç noktasına götürüyordu: Yaşanan ekolojik krizin tüm sorumlusu insanlardı, Evet Sermaye sınıfı da ezilen sınıflar da insandı, savaşları bu insanların kötülük ruhları çıkartıyordu, kötülük ruhları sınırsız sandıkları doğayı sömürüyordu!!..O halde bu insanların ruhları terbiye edilmeli ve nüfusları kontrol edilmeliydi..Terbiye edilmesi gerekenlerse hep “düşük ahlaklı, eğitimsiz” emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayanlardı. Artık olarak ilan edilen bu nüfus, kalkınmanın önündeki en büyük engel olarak görülüyordu. Yoksullar da tıpkı bedensel engelliler gibi bir tür politik öjeniye tabi tutuluyordu. Yoksul ülkelerin nüfuslarını denetim altına alma politikaları da bu dönemde hızlandı.

Bu hareketler ekolojik krizi tarihselleştirememiş ve romantik bir anlatıya dönüştürmüştür. Her şeyi her şeyle açıklayarak hiç bir şeyi izah edemeyenler,  kendi grup ve sınıf çıkarlarını evrenselleştiriyor, bilimle mesafesini tanımlarken onun nasıl üretildiği üzerine değil toplumsal sonuçlarına odaklanıyordu. Böylece bireyi ve bilimi tanrısallaştıran, onu doğanın içinde eriten ve tüm egemen değerleri bu dolayımla sahiplenen sermayeyi çözümün bir parçası olarak meşrulaştırıyordu. Bugün Türkiye’de elinizi attığınız her taşın altından çıkan bu çevreci simyacıların ataları işte bunlardı. Hala bunlar sermayenin bahçesinde sivil toplumculuk yapıyor.

Oysa ki, toplumsal zenginliğin egemen sermaye sınıfının ve muhafazakar elitlerinin elinde toplanmasını ve iğdiş edilmesini, bu zenginliğin sermayenin askeri-mali-siyasi iktidarını sağlamlaştırmak için kullanılan bir araca dönüştürülmesini, doğanın ve emeğin sömürülmesini eleştiri eksenine alan tarihsel materyalist perspektif ekolojik krizi dönemselleştirecek birikimi yaşatıyor. Modernleşmeye eleştirel bir tutum olarak güncelliğini bugün için de koruyor.

Türkiye’de 80’li yıllarla birlikte sermaye birikim rejiminin niteliğinde köklü bir dönüşüm yaşanmaya başladı bilinmektedir. On iki eylül darbesi, 24 Ocak ekonomik kararları ile birlikte tüm toplumsal, ekonomik ve siyasal yaşam köklü bir dönüşüme uğratıldı. Dünyanın pek çok yerinde yaşanan darbe dalgasından Türkiye’de kendi payına düşeni aldı. Sermaye birikim sürecinde dönüşümü de işaret eden bu süreçte, bu dönüşüm iki temel üzerinde şekillendi. Bunlardan birincisi, toplumsal üretim ilişkilerinin liberalleştirilmesine yönelik yapısal reformlar, iktisadi, hukuksal ve toplumsal dönüşümlerdir. Bunlardan ikincisi ise, devlet-toplum ve toplum-birey ilişkilerinin, toplumsal örgütlülük biçimlerinin ve niteliğinin liberalleştirilmesine yönelik idari, mali, finansal, hukuki, teknik dönüşümlerdir. 

En temelde ekonominin ve politikanın, üretimin ve yönetimin liberalleştirilmesini içeren bu süreç de, uluslararası dinamikler kadar içsel dinamikler de belirleyici oldu. İthal ikameci dönemde etkinlik alanı artan ve sosyal bir devlet anlayışı doğrultusunda hareket eden devletin liberalleştirilmesi, hem iktisadi ve sosyal alanda ki faaliyetlerinin piyasaya bırakılmasına hem de devletin yönetsel ve politik açıdan liberalleştirilmesine dayanıyordu. Bu liberalleştirme ekonomik liberalizmin ve yeni liberal düşüncenin tezleri doğrultusunda hayata geçiriliyordu. İktisadi ve sosyal alandaki liberalleştirme, ücretlerin düşürülmesi, özelleştirme, deregülasyon, sosyal devlet harcamalarının kısılması gibi bir dizi yapısal düzenlemeyi barındırıyordu. Dünyayı etkisi altına alan küresel kapitalizm ve liberal-muhafazakâr siyasal rejim, dünyanın enerji, hava, su, toprak, gıda varlıkları üzerinde şekillenen paylaşım savaşlarını da keskinleştirmekteydi. Bu varlıkları birer kaynağa ve mala dönüştürüp el koyarak kendi varlığını sürdüren sermaye açısından yeni birikim alanları yaratmak giderek zorlaşmaktaydı. 1982 Anayasası sonrasında Türkiye de, özelleştirme politikaları hız kazandı. Bu süreç 2000’li yıllara kadar devam etti. Bu şekilde, 1982 Anayasası, kamu varlıklarının özelleştirilmesinin hukuki alt yapısına olanak tanıdı. Ancak kamu varlıklarının özelleştirilmesine dayanan sermaye birikimi tarihsel sınırlarına dayandı. Yeni birikim alanları için mevcut siyasal yapıyı da içine alacak top yekûn değişimler, bölgeyi de içine alacak bir dönüşüme eşiklik ediyor.

Önümüzdeki yıllarda içinde bulunduğumuz coğrafyada sermayenin yeni birikim alanları genetik, biyolojik çeşitlilik, su, orman, toprak, gıda, enerji, hava, olduğu sermayenin yoğunlaştığı alanlardan da anlaşılmaktadır. Sermaye, bu alanlarda hukuki olarak tam bir serbestliğe kavuşma ihtiyacı duymaktadır. 2000’li yıllara kadar özelleştirmelerle, ülkeyi borçlandıranların borçları kapatılmaya çalışılmıştır. 2000’li yıllardan itibaren de doğa ve kültür varlıklarının satışı bu borç politikasını yönetmenin, sermaye birikiminin yeni politik müdahale alanıdır. Son yıllarda hızını arttıran kentsel dönüşüm mantığının arkasında da bu gerçek vardır. Bu gerçek aynı zamanda temel hakları budayan, sağcı ve liberal eğilimini  dışa vurmuştur. Bu açıdan 1982 anayasasının mantıki sonuçlarına kavuşturulması gerekmektedir. Bu mantıki sonuç, 1980’li yıllarda Türkiye’nin devlet politikası olarak yöneldiği kapitalist ve liberal politikaların mantıksal sonuçlarıdır. Bu nedenle mevcut siyasal ve iktisadi rejimden bir kopuşu değil, sermaye birikimi açısından bir sürekliliği temsil edecek dönüşümler yaşanmaktadır.

Devletin, politik ve yönetsel açıdan liberalleştirilmesi ise hukuksal, idari, sosyal, mali, finansal ve teknik yapılandırılmasıyla sağlanıyordu. Devletin politika belirlemekte ve uygulamaktaki merkezi ağırlığının göreli olarak değişmeye başladığı bu süreçte, toplumsal yapılar da liberal politikalardan etkilenmektedir. Devletin sosyal politikalarda göreli etkinliğinin daralmasına karşın, piyasayı düzenleme görevinin sürmesi nedeniyle eskisinden daha bürokratik, hantal, daha otoriter bir zor aygıtı olarak yeniden tarih sahnesinde yerini alıyor. Bir yandan değersizleştirilerek, şirketlere devredilen kamu varlıkları, diğer yanda otoriter gücü perçinlenen ve büyüyen bir devletle karşı karşıya kalınıyor. Yeni liberal politikalar mali ve askeri bir zeminde büyümesini gerçekleştirebilmek için, ulus devletleri de askeri savaş stratejisinin parçası olarak örgütlüyor. Bu savaş tüm bir insanlığa ve doğaya karşı yürütülen bir savaş haline geliyor.

Dönüşüm bununla da sınırlı değil. Toplumsal mücadele dinamikleri farklılaşıyor, yönetişim yaklaşımı ekseninde mücadele örgütleri ehlileştiriliyor. Piyasa, ekonomik denge kurma rolünün yanı sıra aynı zamanda yönetim dengesini de kurma sorumluluğuyla donatılıyor. Devlet de olduğu gibi toplumsal örgütlenmelerde de piyasalaşma hız kazanıyor. Bu süreçte, toplumun örgütlü kesimlerinin kullandığı politik dil, siyasal hedefler, ekonomik ve sosyal beklentiler dönüşmeye başlamaktadır. Kısaca liberal dönüşüm sadece devleti değil aynı zamanda tüm bir toplumsal örgütlüğü dönüştürdü. Bu dönüşüm insanlık tarihi için tam çöküntü döneminin ortaya çıktığı, kimin hangi dille konuştuğunun anlaşılamadığı, politik dile pelesenk olmuş terminolojinin nasıl bir dünya görüşüne karşılık geldiğinin bulanıklaştığı bir dönemin kapısını açtı. Kapitalist dünyanın politik dili, tartışmasız ve kabul gören bir nesnellik düzeyine sıçratıldı. Özelleştirmeler, savaş, sömürü, piyasalaştırma sermayenin sürdürülebilirliği açısından zorunluluk haline getirilmiştir. 

2.1.YENİ  SÖMÜRGECİLİK: KALKINMA YALANLARI

Kapitalizmin 70’li yıllarla yaşattığı krizi, yeniden yapılanma politikalarıyla aşma çabası, doğa ve emek değerlerinin kendilerini yeniden üretmelerini de olumsuz etkiledi. Yeni liberal düşünce ekseninde kalkınmacı yaklaşım için, çevrenin “ortak mal” oluşu ve “kamusal niteliği” serbest piyasada tam rekabet koşullarının oluşmasının önündeki en büyük engeldi. Aynı zamanda bu engel, doğanın tahribatının da nedeni olarak görülüyordu. 

Bu koşullarda çevrenin korunmasının ve kapitalistleşmenin birbirini dışlamadığı anlayışı, egemenliğini, uluslararası kuruluşlar aracılığıyla kurmaya hazırlanıyordu. Bu konuda uluslararası toplumun ortak bir tutum geliştirmesini, en azından sorunun asgari müşterekleri üzerinde bir eksen çizilmesini sağlamak üzere pek çok konferans yapıldı. Bu süreç aynı zamanda Sermaye birikim sürecinde ulus devletler üzerinde etkili olacak uluslararası kuruluşların da etkinliğinin perçinlendiği bir süreci olgunlaştırdı. 

1970’li yıllarla başlayan bu uluslar arası konferanslar sonrasında kapitalistleşme sürecinin yatay ve dikey gelişimi, merkezileşmesi ve yaygınlaşması açısından önemli adımlar atılmıştır. Özellikle zengin ve yoksul ayrımı yapılmaksızın, katılımcı tüm ülkeler tarafından, küresel çevre sorunlarının boyutlarına dikkat çekilmiş, tehdidin tüm insanlığa yönelik olduğu kabul edilmiş ve sorumluluğun paylaşılmasında uzlaşma sağlanmıştır. Kapitalist birikim, yoksul halkların onayı alınarak “aklanmaya” çalışılmıştır.  Kapitalist sermaye birikim süreci bir yandan doğayı top yekûn temellük ederken diğer yandan da emeği mülksüzleştirmenin iki yönlü kriziyle karşı karşıya kalmıştır. Savaş sanayine dayalı büyüme ve mali piyasaları güçlendirme arayışları hem doğanın yağmalanmasını hızlandırmaktadır. Dünyanın pek çok yerinde küçük meta üreticileri, köylüler, göçmenler, işçiler büyük bir yoksullaşma ve mülksüzleşme dalgası altında proleterleşirken, bu kitle maddi zenginliği bölüşüm yoluyla bile ulaşma olanaklarını yitirmiştir. Diğer yandan da maddi yaşam koşulları bozulan insanlar kitlesel bir iç ve dış göç yaşamışlardır. Maddi olarak bu doğa varlıklarına bağımlı olan kapitalist üretim diğer yandan da arz yönlü bir krizle karşı karşıya kalmıştır. İklim değişikli, kuraklık, susuzluk, genetiği değiştirilmiş organizmalarla, kimyasal atıklarla kullanılamaz hale gelen topraklar, su varlıklarının barajlar, termik santrallerle yok olmaya yüz tutması sonucunda milyonlarca insanı yersiz yurtsuz bırakmıştır. Kent ve kır da yaşanan hızlı mülksüzleşme, proleterleşme ve doğanın yağması süreci aynı zamanda sermayenin bu sorun alanına yeni müdahale tarzları geliştirmesini de zorunlu hale getirmiştir.

Kamusal alanın tasfiyesine yol açan yeni sömürgecilik döneminin ekolojik krizi artık insanlığı bir uygarlık krizi ile karşı karşıya bırakmıştır. Geniş toplumsal kesimleri yersiz yurtsuz ve güvencesiz bırakan bu liberal dalga, kentlerin çeperlerine yığılan bu geniş kesimi, güvenlik önlemleri ışığında istiflemekle birlikte bu yığınları piyasaya yeniden kazanmanın yollarını da aramıştır. Ancak otoriter ve askeri stratejilerle genişleyen sermayenin bu birikim rejimi her türlü demokratik mekanizmayı ve katılımcılığı da ilga ettiğinden kendi modern kamusunu da yok etmenin sıkıntısını yaşamaktadır. Katılımcılık ancak piyasa mekanizmalarına katılım olarak örgütlendiğinden, hizmetleri yerellere devreden küresel sermaye, geniş halk kesimlerinin barınma, ulaşım, su, ısınma, eğitim, sağlık gibi hizmetlerine ulaşabilirliğini olanaksız hale getirmiştir. 

Doğayı  yeniden kullanma ve yoksul halk kesimlerinden piyasaya kazanılabilecek olanlarına yönelik temel stratejiler, sürdürülebilir kalkınma anlayışı ekseninde, başta “ortak geleceğimiz” raporu olma üzere pek çok uluslar arası belge de dillendirilmiştir. “Ortak Geleceğimiz” adlı raporda sürdürülebilir kalkınma “bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların da kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamak” biçiminde tanımlanıyordu. 

Yeni dönem sermaye birikim rejiminin, sürdürülebilir kalkınmacılığın temel argümanları arasında da yer alan temel ihtiyaçlar yaklaşımı, klasik liberal iktisadın “kıt kaynaklara karşı sınırsız ihtiyaçlar” anlayışından türetiliyordu. İnsanların sınırsız ihtiyaçları olduğu, buna karşı kaynakların sınırlı olduğu varsayımına dayanan sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı, geçim araçları ve gelecekleri hakkında karar verme yetileri ellerinden alınmış insanlara; her defasında talep edilecek yeni ürünler sunarak onları malların birer tüketicisi pozisyonuna sokuyordu. Bir yandan tüm bir maddi zenginliği savaşlarda pervasızca harcayan bir uygarlık diğer yanda sürekli kıt kaynaklar ekonomisi ile toplumu denetleme mekanizmaları hayata geçirildi. 

Bu da aynı  zamanda insanlarda yoksulluk algısının üretilmesine ve pekiştirilmesine hizmet etti. Tarlasında kimyasal ürün kullanmadan tarım yapan bir çiftçi kimyasal ürün kullanan bir çiftçiden ya da sadece geçim amacıyla üreten bir orman köylüsü, artı değer elde etmek için üreten kişiden daha yoksul olarak tanımlanmaya başlandı.. Daha az ve etkin enerji tüketen, işine yürüyerek gidip gelen insanların yaşadığı bir toplum da, otomobile dayalı bir toplumsal yaşamdan daha yoksul olarak görülmeye başlandı. Yaşamın niteliği gözetilmeden yoksulluk, mallara niceliksel olarak sahip olabilme biçimine dönüştürüldü. Farklı üretim tarzlarında, kültürel düzeylerde ya da toplumsal yaşam biçimlerindeki insanlar, piyasadaki ortalama bir “soyut ihtiyaçlar sahibi bireye” göre konumlandırıldı. Bu bireyin ihtiyaçlar sepetine nelerin konulacağına karar verense, her zaman temel ihtiyaçları belirleme gerekliliğini hisseden piyasa düzenleyicileri oldu.

İnsanın kendini yaşam çevresi ile birlikte yeniden üretebilmesi, mekân ile zamanın yarılmasının aşılması, ev ile iş arasındaki çelişkinin giderilmesi, ihtiyaçlar toplumu için ciddi bir tehdit olarak algılandı. Çünkü böyle bir dünyanın potansiyel olarak belirmesi bile ihtiyaçlar ideolojisinin varlık temellerini sarsacaktı. Bu ihtiyaçlar kümesinin belli bir yaşam biçiminin ve kültürünün ürünü olduğu bilgisinin görünür hale gelmesine neden olacaktı. Bu nedenle sürdürülebilirlik ideolojisi her defasında kendini toplumsal eşitsizlikler ve adaletsizlikler üzerinden inşa etti. Bu eşitsizliklerin olmadığı yerde sürdürülebilirliği de ihtiyaç olmayacaktı. Bu nedenle içinden geçtiğimiz son yirmi yıl belki de insanlık tarihinin gördüğü en büyük yıkımlara, savaşlara ve kültür, doğa yağmasına neden olmuştur.

Yeni sömürgecilik olarak beliren sürdürülebilir kalkınmacılık yaklaşımı  bu nedenle, kişilerin geçim araçlarından koparılması ile doğanın ve emeğin sermaye tarafından temellük edilmesinin sonuçlarını (yoksullaşma, göç, doğanın tahribatı..), ekolojik krizin ve her türden krizin nedenine dönüştürür ve bu durumu yoksulluk olarak tanımlar. Toplumların giyecek, yiyecek, barınak ve iş bulamamasının altında yatan mülksüzleştirme, doğasızlaştırma, proleterleştirme rejiminin de görünmez kılınmasına neden olur. Bu durumda da yoksulluk üretimin tarzından ve toplumsal karakterinden bağımsız olarak kişilerin bireysel alanlarına dâhil birer olguya büründürülür. Geçim araçlarından yoksun olanlar içinse “geçim araçlarına sahiplik” koşullarının yaratılmasını gerektiren tam bir eşitlik anlayışı yerine kişilere “temel ihtiyaçlarını” karşılamak için “fırsat eşitliği” tanınmaktadır. Fırsat eşitliği yaklaşımı da tam rekabet edebilen bir toplumsal yaşam gerektirir. Ancak yeni sömürgecilik diğer yandan tüm kamu ve doğa varlıklarını tekelleştiren ve şirketlerin mülkiyetine sunan yapısıyla fırsat eşitliğine bile olanak tanımaz. Böylelikle bireysel rekabetçilik ile toplumsal tekelciliğin saldırganlığı arasına sıkışan büyük kitleler “toplumsallıktan yalıtılmış” birey-meta tarih olarak sahnesine çağrılır. Yoksulluklarından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar aynı zamanda kapitalizmin yeni mezar kazıcıları olacaktır.

Böylece içinden geçtiğimiz ekolojik kriz çağında tüm şeyleri birer temel ihtiyaca dönüştürmek mümkün hale gelmektedir. Pratik açıdan bunun anlamı, hem sanayileşmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde daha hızlı bir ekonomik serbestleştirme, kuralsızlaştırma, özelleştirme, mali piyasalara tam bir tekelleşme, daha yoğun kriz, daha çok kirli teknoloji, daha hızlı bir biçimde doğanın hammadde haline gelmesi, atık ve artık transferi ve hem imtiyazlı hem de ticari olarak çok daha büyük bir sermaye akımı demektir. 

Toplum hiç  ulaşamayacağı Kaf dağının arkasındaki inciyi bulması için daha çok çalışmalı ve bu artık değer asgari ihtiyaçların karşılanmasına da olanak sağlamalıdır. Bir avuç toprak, bir soluk nefes, bir bardak su artık piyasa malıdır. Bu mala ulaşmak içinde önce büyümek- ki yok etmek de denilebilir- sonra da bu malları satın almak gerekir. İşte yeni refah toplumu sonrası kalkınmacılığı budur.

Sömürüyü  sürdürülebilir kılmak için bir diğer açılım da tekno merkezci bir politikanın hayata geçirilmesi zorunluluğudur. Yüksek teknolojiye dayanan, esnek üretim sistemleri bir yandan emeği değersizleştirirken diğer yandan da çevre ve büyüme dengesini sağlamak için teknoloji başat bir role kavuşturulur. Sürdürülebilir kalkınmanın teknolojik indirgemeciliğini ve belirlenimciliği, sermaye birikiminin emeğin ve doğanın yoğun sömürürsüne dayalı artı değere el koyma mekanizmaları, endüstri toplumun yeni sömürgecilik politikalarında da hız kazanmıştır. Bir yandan maliyetleri kısmak için teknolojiye yönelmek diğer yandan da sermaye birikimi için emeğe bağımlı olmak kapitalizme içkin bir çelişkidir. Kapitalizm açısından bu çelişki, aşılamaz bir içsel çelişkidir. Bu açıdan üretimin teknoloji merkezli gelişimi, hem istihdamı daraltırken aynı zamanda sermaye birikiminin de göreli olarak azalmasına neden olmaktadır. 

Güvenlik devleti yaklaşımları ise diğer yandan savaş teknolojileri maliyetlerini arttırmakta, çevreciliği kendinden menkul teknolojilere ayrılan pay ise daralmaktadır. Çalışan nüfusun işsiz kalma korkusu altında sürekli sömürülmesi ve ücretlerin aşağıda tutulması da bu kapitalist teknik sayesinde daha olanaklı hale gelmektedir. Diğer yandan da çalış(a)mayan nüfusun bir toplumsal “artık” olarak gerektiğinde hem “gelişmenin” önünde bir tehdit olarak sunulmasına hem de bu nüfusun çalışan nüfusu-işlerinden edebilecek potansiyel olarak- baskı altında tutan bir araç halinde kullanılma mekanizmaları tüm dünya genelinde etkin olmaya başlamıştır. Kalkınmacılığın bir fetiş haline gelerek tüm ülkeleri ele geçirmesi, pazarların tekellerin kontrolüne girmesi, borçlandırma politikaları, doğa ve kamu varlıklarının üzerindeki baskılanma, tüm hizmetlerin piyasalaştırılması, su, gıda, tarım, enerji alanlarının da bir bir bu ileri teknoloji himayesinde sermayenin kontrolüne girmesini hızlandırmaktadır. Sonuç ise ortadadır: Ne kadar çok yoksulluk o kadar çok kâr demektir. 

Sürdürülebilir kalkınmaya dayalı yeni sömürgecilik döneminin ekolojik krizi, bütün yönleriyle yaşamı ortadan kaldıracak bir tehdide ulaştığı  gibi, doğanın ve emeğin niteliksel ve niceliksel olarak temellüküyle milyonlarca insanı kısa bir sürede proleterleştirmiştir. Doğanın ve emeğin kendini yeniden üretme zeminleri daralmış, toplumsal olarak hayatta kalma mücadelesi daha keskinleşmiştir.  Sömürü toplumsal bedenin sınırlarına kadar genişlemiş, tüm bir yaşamı işçileştiren, milyonlarca insanı yoksullaştıran, işsiz bırakan ve havasız, susuz ve topraksız bir üretim sürecine girilmiştir. Bu nedenle yeni dönemin toplumsal özneleri de bu mülksüzleştirme ve yağmalama zeminlerinde ortaya çıkmaktadır. 

2.2. SİVİL TOPLUMLA KALKINMA 

Sürdürülebilir kalkınma anlayışının hükümet, şirket ve sivil toplum ortaklığına dayalı politikaları etkinliğini arttırırken, sermaye birikim sürecinin yarattığı yoksulluk ve doğa tahribatına bulunan çözümler noktasında kapitalizm içi politikalar ağırlık kazanıyordu. Dünya Bankası’nın 1989 yılında ‘yönetişim krizi’ olarak kavramsallaştırdığı hat uygulamaya konuluyordu. Bu anlamda yönetişim anlayışının katılım sürecinde, kalkınmanın sağlanmasında etkin olması beklenen tarafları kesen ortak bir politik hat olduğu ön kabulünden hareket edilmekteydi. 

Bu hattın hayata geçirilmesi sürecinde ise, toplumsal örgütlenmeler,  gönüllü ve profesyonel çalışanlar üzerine kurulu bir çalışma anlayışına sahip olmaya başladı. Kamu idarelerinin çoğunda olduğu gibi profesyonelleşme, sivil toplum kuruluşlarında da genel olarak STK ve profesyoneller arasında kurulan ücretli iş ilişkisi temelinde gelişiyordu. Böylelikle toplumsal örgütlenmelerde da daha iyi bir kontrol mekanizmasının doğacağına inanılıyordu. Özellikle geniş coğrafyalar ve büyük nüfus kitlelerini ilgilendiren toplumsal projeleri küresel politik aktörlerle kotaran bu sivil toplum kuruluşlarını yönetsel açıdan denetlemenin başka bir yolu yoktu. Bununla birlikte bu durum STK’leri istihdam sağlayıcı kuruluşlar olmaya zorluyordu.  

Bu sivil toplum eksenli örgütlenmenin politik ekseni, hareket noktası kabul edilen kalkınma ve yönetişim söylemince çizilirken bu hattın uygulamaya geçirilmesi ve örgütün yapılandırılması da proje temelli etkinliklerle mümkün oluyordu.

Türkiye’de STK’lerin esnek yönetim ilişkilerinin karakteristiğine uygun olarak birbirine zayıf bağlarla bağlı birimlerden oluşan yatay bir örgütlenme perspektifine sahip olmaları gerektiği kuramsallaştırılmasına karşın; STK’lerin ekonomik düzeyle ilişkilenme zorunlulukları ve örgütün profesyonellerin etkinliğinde biçimlenmesi oldukça güçlü bir merkezi ve hiyerarşik işleyişin korunması zorunluluğunu perçinledi. Bu durum zorunlu olarak, dar bir çekirdek kadro  –yöneticiler, profesyoneller ve uzmanlar- dışında gönüllülerin örgütsel işleyiş ve karar alma süreçlerindeki etkililiğini de zayıflattı.

Bununla birlikte de örgüt içi demokrasi ve örgütsel sorumluluk, yönetim kuruluna veya bir üst yönetime sorumluluk şeklinde somutlaşmaktı. Kamuya karşı sorumluluk ise, örgütsel amacın en verimli ve etkin bir biçimde yerine getirilmesi şekline dönüşecektü. Verimlilik, etkinlik, araç olmak yerine git gide amaç niteliğine bürünecek ve demokratik yönetimin tanımlayıcı öğeleri olarak gündeme getirilmeye başlandı.

Son tahlilde, gerek uygulamada, gerekse sınırlı da olsa teoride piyasa ekonomisinin kaynak kullanmadaki verimliliği ve etkinliğinin toplumsal örgütlenmelerde ön plana çıkmaya başladığı görülmektedir. Bununla birlikte aynı zamanda STK’lerin şirket modeli doğrultusunda örgütlenmesi, bu örgütlerin Taylorist bir yönetime doğru yöneldiklerini açığa çıkarmaktadır.

Sürdürülebilir kalkınmayı gerçekleştirmek için kullanılan yoksulluk, çevre, kadın, iş, sosyal güvenlik gibi fonlarda, STK’lerin deneyiminin göz önünde bulundurması ve fona bağlı faaliyet alanlarındaki teknik bilgi yoğunluğu, fonlardan yararlanmak için gerekli projelerin hazırlanması, projelerin yürütülmesi sürecindeki bilginin özelleşmiş olması toplumsal örgütlerde uzmanlara duyulan ihtiyacın artmasına neden olmaktadır. Uzmanlaşmanın belli konularda derinlemesine bilgi sahibi olmak gibi avantajlar sağlamasına karşın,  politik örgütlenme bütünlüğü içinde, örgütün uzmanların güdümüne girmesi ve taban inisiyatifinden kopması yol açmaya başladı.

Toplumsal tabandan koparak, politik düşüncelerini pazarlamaya yönelen bu örgütlenmeler önümüzdeki dönemde tüm sendikaları, meslek odaları, demokratik kitle örgütlerini kapsayarak genişliyor. Proje merkezli ve sorun odaklı toplumsal müdahale biçimlerinin varacağı en son nokta mali kaynak sağlamak için, bir fikrin pazarlanmasıyla somutlaşmaktadır. Politik fikrin pazarlanılabilir bir mala dönüşmesiyle birlikte, toplusal örgütlenmede hızlı bir çözülmeye yol açmaktadır. Geleneksel sendikalar, meslek odaları, kitle örgütlerinden bir kaçış ortaya çıktığı gibi aynı zamanda yeni ortaya çıkan örgütlenmelerde toplumsal bir tabanla buluşmakta sıkıntılar çekmektedir.

Ancak sayıları  her gün hızla artan bu örgütler fon kaynaklarına ulaşmada ciddi bir rekabeti tetiklemektedirler. Aynı zamanda toplumsal rekabet bu kuruluşların dışındaki örgütlenmelere de yansımıştır. Bu rekabet ortamında kamuoyunda adını daha iyi duyurabilen örgütün ön plana çıkacağı gözetildiğinde, örgütsel rekabet hızla artmaktadır. Kapitalizm bir kez daha kendi suretinden bir dünya yaratmaktadır. Kendi örgütünü ayakta tutmak için kamuoyunda duyulma zorunluluğu, örgütlere, sorunlar karşısında iş birliğinden ve dayanışmadan çok rekabet ilkelerine göre hareket etmeyi dayatmaktadır. Bununla birlikte toplumun vicdanı olarak toplumsal sorunlara müdahale etmesi beklenen bu örgütler bir süre sonra birer yardım kuruluşuna dönüşmeye, yanı sıra toplumsal sistemin dışında alternatifler geliştirme ufuklarını da yitirmeye başlayacaktır. Bununla birlikte ekolojik krizin sonuçlarının aynı zamanda örgütleri maddi olarak ayakta tutan bir işleve de sahip olmaya başladığında bu örgütler kendi nesnesini yaratmış ve metalaştırmış olacaktır. Ekolojik krizden geçimlerini elde eden, bu sorunlar üzerinden sosyal ve siyasal bir statü elden bir seçkinler grubu ortaya çıkmaya başlıyor. Bunlarla birlikte de ekolojik krize kökten çözümler geliştirme yerine, sorunu sürekli dolaşıma sokma yaklaşımı ön plana çıkacaktır.

Kendilerine sivil toplum örgütü desinler ya da demesinler, sivil toplum merkezli faaliyet örgütleri zorunlu olarak, para ve meta ilişkisi içine çekmektedir. Siyasetin bir tür ticarete, bir profesyonel faaliyete dönüşmesinin, son tahlilde, piyasa mekanizmasının toplumsal sonuçlarının eleştirisinin piyasa toplumunun güçlenmesine yol açması gibi çelişkili bir sonucu var. Bu çelişkinin bir nebze olsun aşılması, dayanışma girişimlerinin önem ve yararının külliyen reddedilmesini, bu alanın geleneksel devlet yapılarına terk edilmesini gerektirmiyor elbette. Dayanışma idealinin metalaşmasına direnerek, piyasa toplumunun bu alanı da egemenliği altına almasına karşı çıkarak, dayanışmayı alternatif bir toplum yapısının kurucu ilkesi olarak tasarlamak da mümkün. Bu noktada da ekolojistlerin iddiası, hem politikanın hem de örgütlenmenin bir özyönetim deneyimi olarak geliştirilmesine yönelik çabaları esas kurucu kamusallık yönelimi olarak açığa çıkarması yönündedir.

Çevrenin nesneleşmesini de içine alacak şekilde genişleyen sivil toplum ekseni, pazar ekonomisine dayalı sürdürülebilir kalkınma yaklaşımıyla ekonomi ve çevre arasındaki ilişkinin yeniden üretilebileceği düşüncesi çevreci düşünce geleneği içinde egemenliğini ilan etmiştir. Ancak bu erken zafer ve eksen sermaye birikim rejimine dayalı kapitalist büyüme anlayışının sorgulanmasına olanak tanımadığı ölçüde kendi toplumsal örgütlülüğünün de yok oluşuna zemin hazırlamaktadır. Buna tehlikeye karşı geliştirilen yönetişim yaklaşımı ve katılım mekanizmaları ise gerçek anlamda sorunlara çözüm bulmaktan çok sorunları geleceğe ötelemektedir. Egemen kalkınma ve yönetim anlayışı piyasa mekanizmalarıyla yaşamı kuşatmaya devam ettiği gibi aynı zamanda çevreci örgütlenmenin de yeni bir biçimini doğurmaktadır. Bu örgütlenme anlayışı çevre sorunlarını çözmekte yeterli olmamaktadır. Pazar mekanizmasına dayanmayan bir çevreciliğin geliştirilmesi için de bugün politik öncüller haline gelmiş olan sivil toplum ekseninin, sürdürülebilir kalkınma ve yönetişim anlayışının sorgulanması ve bu doğrultuda gelişen çevreciliğin kendini sorgulaması gerekmektedir. 

Eninde sonunda yabancılaştırma-yoksullaştırma ve yoksunlaştırma sürecinde mücadele bir takım maddi pratikler içinde açığa çıkar. Bu maddi pratiklerin siyasal, toplumsal ve ekonomik görünümleri olabilir. Önemli olan bu görünümleri açığa çıkartmak ve bu alanlarda mücadele etmektir. Verilecek mücadelenin kapitalizm karşıtı bir mücadele olduğunu kabul ettiğimiz anda bu mücadelenin açığa çıktığı bir takım maddi pratiklerin özgüllüklerini de ortaya koymak gerekir. Yoksa tek başına kapitalizm karşıtlığını anlamanın olanağı kalmayacaktır. 

İçinden geçtiğimiz çağda, toplumsalın dışında görülebilecek dolayısıyla politika dışı sayabileceğimiz herhangi bir alan yoktur. Ancak politika her şeyden önce kurucu bir nitelik taşıdığına göre yapılan her etkinliğin politika olduğu anlamına gelmez. Politika, eninde sonunda, şu ya da bu, bir yaşam biçimini açığa çıkartmak için verilen mücadeledir.

Kapitalizme karşı insanın toplumsal bedeni olan emek, tüm olanak ve sınırlılıklarıyla bu mücadelenin var olma alanıdır. Bu mücadele alanında emeğin yeniden kuruluşu süreci kendini farklı veçheleriyle açığa çıkartabilir. Bu hareketler, kimi zaman bir kadın hareketi kimi zaman bir ekoloji hareketi kimi zaman kentli-köylü yoksullar hareketi kimi zaman da işçi hareketi olarak nitelenir ya da nitelendirilir. Ancak bir tür toplumsal hareketçilikle malul bu kategorik ayrımın birbirlerinden hangi noktalardan ayrıldığını açımlamak pek mümkün olmaz. Emeğin özgürleşme mücadelesi, bir kez fabrika ideolojisi olarak mahkûm edildikten sonra onun dışında kalan tüm pratikler de yeni toplumsal hareketler olarak adlandırılabilir. Ancak bu ucuz ve basit sınıflandırma aslında emek mücadelesini fabrikaya sıkıştırmaya çalışanların ya da tüm bir yaşamın fabrika haline geldiğini görmek istemeyenlerin başvurduğu egemen bir eğretilemedir. Bu nedenle kapitalizme karşı emeğin mücadelesi, kapitalizmin kol gezdiği tüm kriz alanlarının biricik politik hattını imler. 

Ekoloji mücadelesi de bu anlamda emeğin toplumsal özgürlük mücadelesinin görünüm alanlarından biridir. Bu mücadele alanının bir bileşeni ve cephesidir. Bu mücadelenin niteliği ve açığa çıkma biçimi ise asıl üzerine odaklanılması ve düşünülmesi gereken noktadır. Ekoloji mücadelesi de, emeğin toplumsal özgürlük mücadelesi zemininde yeni bir yaşam mücadelesi verebildiği ölçüde kapitalizm karşıtı politik bir karakter kazanır. Her emek mücadelesi kendinde devrimci ve ilerici bir karakter taşımaz. Eğer her emek mücadelesi devrimci bir karakter taşısaydı emeğin görünümlerinden olan sermaye için de devrimci demek gerekirdi. Sermayenin özgürlük mücadelesi ve devrimciliği ise toplumsal bir yıkıcılıktan başka bir şey değildir. Bu nedenle barbarlık sistemi kendini yıkıcılıkla ve varlık koşullarını iğdiş ederek dışa vururken emeğin toplumsal özgürlük mücadelesinin bileşenlerinin mücadele hattı, sömürüsüz, tahakkümsüz, sınıfsız, toplumsal adalete dayalı, özgürlükçü bir toplum projesi olmalıdır. 

Kent ve kır arasındaki yarılmanın derinleştiği, Ortadoğu’daki sermaye hareketinin, gayrimenkulleri menkul değerlere çevirme sürecine yöneldiği bu dönemeçte, Maraş-Pazarcık’ta çimento fabrikasına, hidroelektrik santrallere, kentsel dönüşüme, Bursa’da, Antalya’da taş ocaklarına karşı direnenlerin mücadelesini daha nesnel bir zeminde kavramak mümkün hale gelebiliyor. Sermaye birikiminin özelleştirmeler, kamu kaynaklarının yağması yoluyla perçinlendiği yirmi yıllık bir süreçten; birikimin kır ve kent toprağının, havanın, enerjinin, ve suyun bu anlamda yaşamın tüm maddi güçlerinin yağmalanmasına kaydığı bir sürecin en keskin günlerini yaşıyoruz. Bu siyasal saldırganlığın arka planında da işte bu hesaplaşma yatmaktadır. Bu kaynakların hangi çıkar çevresi tarafından yağmalanacağı üzerine yapılan pazarlıklar. Bu anlamda, Maraş’a yapılan Ortadoğu’nun en büyük çimento fabrikası bir yandan yıkılan Irak’ın yeniden inşaasına hammadde sağlarken diğer yandan da ucuz emek gücünün istihdamı yoluyla kar maksimizasyonunun yukarılara çekilmesi anlamına geliyor. Bu açıdan da Çimento fabrikasına karşı direniş hareketleri hem ucuz iş gücü kullanımına, hem Irak’ın sömürgeleştirilmesine hem de köylülerin topraklarının kirlenmesine karşı bir mücadele karakteri taşıyor. 

Bu mücadeleler aynı zamanda toplumsal bir demokrasinin de kurucu bir nitelik taşıdığını göstermesi açısından son derece önemlidir. Birlikte karar alan ve aldıkları kararları uygulayan bir siyasal gücün açığa çıkması, demokrasiyi müşteri piyasasına katılıma indirgeyen liberal demokrasiye de bir cephe olarak görülebilir. Bu örgütlenmeler parlamenter sistemin tüm sınırlılıklarına karşın kendi milletvekili adaylarını da çıkartarak, “yaşamımızı yönetebiliriz” diyorlar. İşte bu uğrakta ekoloji mücadelesi alternatif bir yaşam mücadelesi olarak değil “kurucu bir toplum yaşamı” ufkuyla emeğin özgürleşme tahayyülünü zenginleştiriyor. İşle evin arasında yarılmayı, kırla kent arasındaki parçalanmayı, yöneten ve yönetilen arasındaki çelişkiyi, üretim ve yönetim arasında ki bölünmeyi tüm bu maddi pratiklerde deneyimliyor. Bitkileri tek tipleştiren, toplumu tek tipleştiren, halkları tek tipleştiren kapitalizm karşısında ekoloji mücadelesi, toplumsal demokrasi, barış, toplumsal adalet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya özlemiyle zor bir dönemece giriyor. Bu dönemeçte emek hattının başarılı olmasının tek yolu: bu birleşik mücadele eksenini hem bir maddi pratiğe hem bir programatik eksene hem de kurucu bir toplumsal demokrasiye ve yaşama dönüştürme mücadelesinden geçmektedir.

SONUÇ

Son 30 yılda kentlerde yaşanan dönüşüm, yeni liberal-muhafazakâr politikaların, yerelleşme, serbestleştirme ve özelleştirme dinamikleri doğrultusunda ve bu dinamikleri geliştirecek bir biçimde olgunlaşmaktadır. Bu doğrultuda, kentsel “Kamu Hizmetlerin” piyasalaşması ve özelleştirilmesi Türkiye’nin liberalleşme sürecinin 80’li yıllarla birlikte deneyimlemeye başladığı bir süreç olarak görülebilir. Kentsel hizmetler özelleştirmeler yoluyla meta değeri kazanırken diğer yandan kent mekânı da –kent mekânı olmaktan kaynaklı niteliğiyle- kapitalistleştirilerek bir meta değerine kavuşmaya başlamıştır. Kentsel toprak giderek daralırken, yap sat dönemi kentsel büyüme doğal sınırlarına ulaşmıştır. Bu süreç bir bütün olarak kent toprağının ve mekânının yeniden örgütlenmesini zorunlu kılmıştır. Kentsel mekânın ve toprağın kapitalist yeniden üretim süreci, yasal, ekonomik ve toplumsal dönüşümleri de beraberinde getirmiştir. Kentin bir kapital olarak yeniden üretilmesi “zorunluluğu”, doğal sınırlarına ulaşmış ve giderek kapitalizmin mekânsal gelişiminin önünde bir engel olmaya başlamış kentsel mekânın yeniden örgütlenmesini, sosyal ve ekonomik hakların yeniden tanımlanmasını ve planlamanın yasal boyutunda yenilikleri gündeme getirmiştir.

Yasal ve yasa dışı süreçleriyle kentsel mekânda sermaye birikiminin yoğunlaşmasıyla birlikte bu birikimin coğrafi sınırları aşarak toplumsallaşması süreci de pek çok yeni sorunu beraberinde getirmiştir. Özellikle toplumsal mülkiyet konusu olan toprak rantının, planlama süreçleri gibi araçlarla, özel sektöre devredilmesi kentlerin sosyal, siyasal ve ekonomik olarak parçalanmasını derinleştirmiştir. Kent merkezlerinden giderek çeperlere savrulan ve kent olanaklarından yararlanma olanağını yitiren sınıfları içinde barındıran yeni bir kültürel ve siyasal iklim doğmuştur. Kentlerin çeperlerinde büyük yapı kütlelerinin oluşmasına araç olmuştur. Böylelikle hem ulaşım, altyapı ve kentsel maliyetler artmış, hem de büyük kentlerin makroform gelişmesinin üst ölçekli planlarla yönlendirilebilirliği azalmıştır.

Kentlerde olgunlaşan yeni liberal politikalar bir yandan, modern ve homojen “kentdaşlık bilinci” etrafında biçimlendirilmeye çalışılan sermaye birikim rejiminde bir dönüşüme işaret etmekle birlikte, sermaye, gelişimini merkezden çeperlere doğru kaydırma zorunluluğu altında, bu mekânları da dönüştürmeyi ufkuna koymuştur. Kent çeperlerinde biriken artık nüfusu asimilasyona ve dışlamaya dayanan politikalar yeni milliyetçiliklerin hortlamasına zemin hazırlamaktadır.

Burjuvazi, bir yandan kamu mallarının, hizmetlerinin ve işletmelerinin özelleştirilmesi süreci üzerinden büyürken diğer yandan da şu ya da bu nedenle tüketim nesnesi haline gelen, kent yaşamını, kültürünü, toprağını farklı veçheleriyle pazarlamanın olanaklarına sahip olmaya başlamıştır. Yapı üretim sürecinin serbestleştirilmesinde mevcut planlama anlayışının sınırlılıklarının aşılmaya başlanması,  mekânın, özellikle de çeperdeki kentsel rantın piyasa mekanizmasına dâhil edilmeye başlanması, taşınmaz rantının menkulleştirilmesi süreci, imar ve mülkiyet haklarının sermayenin elinde toplulaşması, sermayenin kentlerde büyük toprak parçaları üzerinde hareket etmesine olanak sağlamıştır. Böylece Türkiye kentlerinde 90’lı yıllarla birlikte sermaye, yeni bir birikim evresinin (yık-yap) örgütlemesinin olanaklarını yaratmıştır. 

Bu süreç  bir yandan kentsel rantın,  kamu otoritesi eliyle sermaye tarafından temellükü sürecini hızlandırmıştır. Özellikle TOKİ tarafından yürütülen projeler bir kez daha göstermektedir ki yeni liberal dönemde devlet, küçülmemiş aksine daha bürokratik ve piyasacı bir görünüm altında genişlemiştir. Tek tip yapı üretim süreci, konut stoğu ihtiyacını karşılamaya yönelik değil, gayrimenkullerin mali piyasalara kazandırılması yaklaşımıyla geliştirilmektedir. Kent toprağını sadece bir arsa olarak gören, tek tip yapı üretme pratikleri kentleri birbirine benzeten sonuçları da doğurmaktadır. Kentleri kendi özgün kimliklerinden mahrum bırakan bu anlayış aynı zamanda kamu arazilerinin, ormanların, tarım alanlarının da imara açılmasını hızlandırmaktadır.  

Başta kentlerin kır üzerindeki baskısını kaldıracak bir yapılanmaya ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı karşılamak için öncelikli olarak, tarımsal yapıların geliştirilmesi gerekmektedir. Diğer yandan tüketime endeksli kent yaşamından köklü bir kopuş zorunluluk haline gelmiştir. Kenti besleyecek tarımsal alanlar, su kaynakları giderek azalmaktadır. Kentin havasını yenileyen vadiler yapılaşmaya açılmakta bu nedenle de kentin havası bozulmaktadır. Kentlerin çeperlerinde gelişecek tarımsal alanlarda kentin gıda ihtiyacını ve toplumun gıda egemenliğini karşılayacak tarımsal üretim sistemleri geliştirilmelidir. Bunun için Orman ve tarım çiftliği bir model olarak geliştirilmelidir.  Su havzaları, vadiler, kent toprağı ekolojik demokratik bir planlama anlayışı ile iyileştirilmelidir. Bu alanlardan kentte yaşayan insanların eşit ve adil bir biçimde kullanma hakkı sağlanmalıdır. Kentlerin kendini yenileyebilen doğal çevreye kavuşturulması gerekmektedir. Başta metropol kentleri olmak üzere tüm kentlerde, kır ve kent yaşamının uyumlu birlikteliğini sağlayacak bir toplumcu planlama anlayışıyla gelişmesi zorunluluk haline gelmiştir

Kentsel sorunlarımızın  çözümü için özyönetime dayalı, demokratik bir kamusallık acil ihtiyacımızdır.  Bu nedenle yönetim süreçlerine halkın doğrudan veya dolaylı katılımı önem kazanmaktadır. Bunun için de kentsel hizmetlerden yaralanamayanların sosyal ve ekonomik durumlarının iyileştirilmesi gerekmektedir. Yerel yönetimlerde karar alma süreçlerine katılmak bir ayrıcalık olamaz. 

Belediyelerin planlama alanında kurumsal eksiklikleri ve verilen yetkiyi kullanmakta yeterli donanıma sahip olmamaları, parçalanmış kentsel yaşamda, dönüşümün paydaşı olarak görülen özel sektör, kamu ve halkı ortaklaştıracak bir proje anlayışı, kentin zayıf çıkar gruplarının temsil kabiliyetini daraltmıştır. Belediyeler, zayıf toplumsal grupların çıkarlarını koruyan bir anlayışıyla donatılmalıdır. Kent yoksulları, kadınlar, engelliler, çocuklar, yaşlıları gözeten bir kent yönetimi anlayışı geliştirilmelidir. Bu anlayışın gelişmesinde etkin araçlardan biri de belediyelerin aldıkları karalarda, halka hesap verme ve halkın sorma mekanizmalarının etkinleştirilmesi olacaktır. Belediye Meclisi ve İl Özel İdareleri tarafından alınan kararlar halka en hızlı şekilde ulaştırılması gerekirken süreç bu şekilde işlememektedir. Belediye Meclisi tarafından alınan kararlardan, Kamu kurumlarıyla yapılan anlaşmalardan, İhalelerden, Üretilen Hizmetlerin üretim fiyatlarından, satış fiyatlarından bu hizmetleri alanların ve bu kararlara tabi olan halkın bilgisi yoktur.  Halkın en temel haklarından olan bilgi edinme hakkı tüm yönetim işlemlerini kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Bu aynı zamanda etkin bir hak arama bilincinin geliştirilmesi ile sağlanabilir. Bununla birlikte bu kararlara halkın müdahil olabileceği araçlar geliştirilmelidir.

Modern kamunun parçalanmasına paralel olarak, her ne kadar katılım söylemleri ön plana çıkmış olsa da halkın belediye yönetimlerine katılımı daraltılmıştır. Belediyelerin geleneksel himaye ve adam kollama işleyiş tarzı nedeniyle halkın kent yönetimine katılımı olanaklı olamamaktadır. İnsanların sorunlarını çözebilecekleri tartışabilecekleri, değerlendirebilecekleri ve uygulayabilecekleri organlar geniş halk kesimlerinin temsil etmemektedir.

Bugün  önümüzde duran toplumsal sorumluluk kentlerin ve kent yönetimlerinin demokratikleştirilmesi ve yaşanılabilir kılınması sorumluluğudur.  Yoksullarını dışlamayan bir belediyecilik yaklaşımı acil bir diğer ihtiyaçtır. Yoksulları himmet kültürü ekseninde, ezerek yedekleyen bir belediyecilik değil yoksulları insanca yaşam koşullarına kavuşturacak bir belediyecilik anlayışını kurmak gerekiyor.  

Başta Büyükşehir Belediye Meclisleri ve bu meclisin bir danışma kurlu haline gelen kent konseylerinin niteliği ise anti demokratiktir. Belediye Meclisleri Belediye Başkanının ve özel girişimcilerin isteklerini karar altına alan bir onay merci haline gelmektedir. Oysa Belediye Meclisleri halkın çıkarını korumalıdır. Bu nedenle özyönetime dayalı kent yönetimi anlayışının geliştirilmesi, ekonomik, sosyal ve siyasal yaşamın katılımcı kılınması gerekmektedir. Bu nedenle demokratik, özyönetime dayalı yeni kent örgütlenmeleri geliştirilmelidir. Bu örgütlenmeler, kent ve kır sorunlarının çözümü için kamusal görünümlü-yasama meclisi olarak yapılanmalıdır. Bu tarz örgütlenmeler, talep eden bir örgütlenme değil, kentin müdahil-yasama organı ve çok özneli bir kurucu kamusallığın görünümlerinden birisi olacaktır. 

Tüm bu kentsel dönüşüm diğer yandan kentsel hizmetlerde köklü dönüşümlere yol açmıştır. Kentsel hizmetler son yıllarda özel girişimler eliyle yürütülmekte ve bu hizmetler kamu hizmeti niteliğinden uzaklaştırılmak istenmektedir. Bu tarz bir belediyecilik yaklaşımı ile kentte yaşayanların su, gıda, sağlık, eğitim, barınma, ısınma, enerji, ulaşım, imar,  alt yapı, kültür gibi kentsel ihtiyaçlarının karşılanamadığı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Belediye Bütçelerinin kamu hizmeti anlayışıyla hazırlanması, kentsel hizmetlerin herkesin yararlanabileceği şekilde üretilmesi gerekmektedir.

Kamuya ait olan kent kaynaklarının yine kamunun yararlanabileceği şekilde örgütlenmesi halinde, kentsel hizmetlerin daha adil dağıtımı söz konusu olacaktır. Yoksul kent halkının sosyal ihtiyaçlarının giderilmesinde insanları kendi emeklerinden başka hiçbir şeye muhtaç etmeyecek bir anlayış geliştirilmelidir. Toplumsal eşitlik sadece bölüşüm de değil üretimde de eşitliği esas alacak şekilde geliştirilmelidir. Sosyal yardımlar bu ölçekte yapılmalıdır. Kentsel hizmetlerden yaralanan halktan bu hizmetlerden yararlanmaları karşılığında yalnızca katılım bedeli alınmalıdır. Kent hizmetlerinden ücret yerine katılım bedeli alındığında, bu hizmetler hem daha nitelikli hem de daha ulaşılabilir olacaktır. Aynı zamanda bu katılım bedeli yine kent hizmetlerinde kullanılmak üzere bütçelendirilmelidir. 

Kent hizmetlerine kullanım oranında katkı koyma anlayışı yerine fiyatlandırma yaklaşımın tamamen egemen olmasıyla birlikte kentteki sosyal sorunlar da daha fazla derinleşmiştir. Bu durum hizmetlerin niteliğini düşürmekte, kentlilerin bu hizmetlerden yararlanmasını zorlaştırmaktadır. Belediyelerin kamu gücünü kullanarak sundukları ısınma, su, alt yapı hizmetleri ücretlendirildikçe daha niteliksizleşmekte ve pahalılaşmaktadır. Belediyeler, bu hizmetleri maliyetlerinin çok üzerinde bir fiyatla kentlilere satmaktadır. Çöp toplama, temizlik, sağlık, barınma gibi hizmetlerden elde edilen gelir de kamuya dönmemektedir. Bu nedenlerle kentler kamucu bir belediyecilik yaklaşımı altında kır ve kent bütünlüğünü koruyacak esaslarla yeniden örgütlenmelidir.

Kent ölçeğinin genişlemesi, kentin parçalanması, rant odaklı politikalara karşı bugün kamusal bir kenti yaratmak gerekiyor. Kentlerin tek tipleştirilmesine karşı, kentlerin kültürel farklılık içinde birliğini yaratacak bir yaklaşım gerekmektedir. Bu yaklaşım, zayıf toplumsal grupların dışlanmasını engelleyecek bir bütünleşmeyi de barındırmalıdır. Kentleri çok uluslu şirketlerin emrine sunan kentsel dönüşüm yaklaşımları karşısında, kenti dayanışma ve eşitlik temelinde yeniden kuracak kamusal fikrin hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Ortaya çıkan yeni siyasal mücadeleler bugün için top yekûn bir kurtuluş mücadelesini sırtlanacak güçte ve çapta olmasa da artık biliyoruz ki, yirmi birinci yüzyılın yeni dünyası bu siyasal hareketlerin toplumsallaşma, sermayenin ekonomik ve siyasal karakterleriyle hesaplaşma zeminlerinden açığa çıkacak. Bu hareketler aynı zamanda çok özneli bir siyasallaşma sürecinin yeni bir toplumsal örgütlenme formunun da ipuçlarını sunuyor. 

İnsanı insanca yaşatacak, onu nesneler dünyasından kurtaracak, insanı doğayla barıştıracak, tekellerin ve sömürgecilerin karşısında yeni bir dünyayı kuracak olan toplumsal mücadeleler yükselirken, geleceğin toplumuna duyduğumuz inançla, emeğin ekolojik dünyasına katkı sunanları sahiplenmek ve katkı sunacaklarla birlikte yürümektir dert. 

Bugün için canlılığın ve toplumsallığın kurtuluşunu açığa çıkartacak maddi koşulların önünde sermayenin muazzam saldırganlığı kadar bu saldırganlığı aşacak politik eksenin yoksunluğu önemli bir sorun olarak durmaktadır. Bu çağı ilga etmenin yolu, katı olan her şeyin buharlaştığını bir kez bir kez daha ısrarla görünür kılmak, yaşamı örgütlemek ve sermaye çağını aşmaktır. 

Bunun için emeğin ekolojist bir karakterde yeniden örgütlenmesini sağlayacak politik ve örgütsel donanımı yaratmak gerekiyor. Bu yaratım sürecinde, ortaya çıkan yeni emek hareketlerinin toplumsal ve siyasal karakterlerini, sermayenin karşısında doğayı ve emeği özgürleştirecek tarzda örgütlemesinin yollarını geliştirmek, çok özneli bir kamusal karakterde yaşamı siyasallaştırmak gerekmektedir.

Bu nedenle sermayenin ilga ettiği “kamu”yu yeniden inşa etmek, öz örgütlenme deneyimleriyle kendi kendini yönetme deneyimlerini geliştirmek, diğer yandan emeğin siyasal mücadelesi ile gelişecek sermaye karşıtlığını, üretimin toplumsal karakterini vurgulayacak, doğayı sömürüden ve tahakkümden kurtaracak bir potansiyelle örgütlemek gerekiyor. Bu açıdan da içinden geçtiğimiz ekolojik kriz çağının hem tarihsel hem de dönemsel karakteristiğini ortaya çıkartmak gerekiyor. 

Ekolojik kriz karşıtı bir mücadele, emeğin ve doğanın özgürleşmesi, modern türcülüğün aşılması, toplumsal adalet, barış, kolektivizm, eşitlik, hakların kardeşliğine dayalı bir toplumun yaratılması çabası olarak örgütlenmelidir. Bu mücadele üretim ve yönetim arasındaki yarılmayı ortadan kaldıracak, emeğin ve doğanın; kırın ve kentin birliğini sağlayacak bir politik yönelimi de barındıracaktır. 

Fevzi Özlüer- Ekoloji Kolektifi

http://www.ekolojistler.org/ekososyalist-bir-kir-kent-hareketine-dogru-fevzi-ozluer.html

December 14, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, bu topraklar, ezilenler, kent yasami, kir yasami, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Allianoi, Yortanlı Barajı’na Kurban Edilemez (Alime MİTAP)


http://www.allianoi.org/

Allianoi, bir insanlık mirasıdır. Bugüne değin açmış olduğumuz 12 ayrı dava sürmektedir. Hukuksal süreç devam ederken bir oldubittiyle Allianoi’nin sular altında bırakılması, yetkililer için büyük bir sorumluluk doğuracaktır. Bu yanlışa düşmeyeceklerini umut etmek istiyoruz.

Geçen günlerde basında yer alan bir habere göre Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, bir konuşması sırasında şöyle demiş: “Diğer hususlara gelince efendim: Yortanlı için… Biliyorsunuz, Yortanlı’da tarihî bir Paşa Ilıcası kaplıcası var ama burada iki tane tarihî unsur vardı: Bir mozaikler, bir de ‘Peri Kızı’ adıyla bir heykel çıktı, bir de sütunlar var. Geri kalanın tarihî bir şeyi yok. Bunları biz aldık, tamamen Peri Kızı’nı Bergama Müzesi’ne teslim ettik. Sütunlar zaten yerinde kalıyor. Koruma Kurulu özellikle bu alanın tekrar kille kaplanması şeklinde bir karar verdi. Ona göre projeler yapılıyor. İnşallah bu onaylandıktan sonra biz hemen kille kaplayacağız ve neticede burada su tutacağız…”

Kabul etmek mümkün değil

Sayın Bakan’ın, mozaikler ve (Peri Kızı dediği) Nymphe dışındaki buluntular için, “Geri kalanın tarihî bir şeyi yok…” demesini hiçbir şekilde kabul etmek mümkün değil. Öncelikle Sayın Eroğlu, kendisini arkeologların, uzman kişilerin yerine koymuş oluyor. Ayrıca, Allianoi antik kentinin sadece yüzde 20’sinin gün yüzüne çıkarılabilmiş olduğu gerçeğini bilmezlikten geliyor.

Sayın Bakan, henüz kazılmamış olan yüzde 80’lik bölümde ne kadar çok ve önemli tarihi eserin bulunabileceğ ini; başka hiçbir yerde rastlanmamış tıp aletlerinin çıkarılabileceğini nasıl görmezlikten gelebiliyor! .. Bu çok güçlü olasılıkları nasıl da yok sayabiliyor? !

Bu saptamayı yaptıktan sonra, konuya bir de farklı bir açıdan yaklaşalım. Kendisine, “Sayın Bakan! Yortanlı Barajı’nın su tutması için bu aceleniz nedendir?” diye sorsak; büyük bir olasılıkla, “Tarım alanlarının sulanması için istiyoruz barajı” der. Ve ardından, Yortanlı Barajı’nın yapımının gecikmesinden dolayı, (tarım alanları sulanamadığı için) yıllar içinde ne kadar çok zarar edildiğinin sayımını, dökümünü yapmaya başlar; ortaya büyük rakamlar koyar. Bu “zarar”ın sorumlusu olarak Allianoi savunucularını gösterir.

Oysa aslında durum çok farklı. Uzun yıllar DSİ Genel Müdürlüğü görevini yürütmüş olan Sayın Eroğlu’na bu görevi sırasındaki süreçle ilgili bazı anımsatmalarda bulunmak isteriz: Allianoi Girişim Grubu’nca 2005’te açılan ve “Tarihi Dava” olarak anılan ilk davanın konusu, “Allianoi’nin Yortanlı Barajı suları altında kalmasının önlenmesi için projede değişiklik yapılması ya da aks yerinin değiştirilmesi konusundaki (Girişim Grubu’nca yapılan) başvuruyu reddeden DSİ Genel Müdürlüğü ilgili Daire Başkanlığı’nın 12 Mayıs 2005 tarihli Kararı’nın iptali”ydi. İzmir 2. İdare Mahkemesi, tüm çabamıza karşın davamızın reddine karar vermişti. Temyize götürdüğümüz bu mahkeme kararı hakkında Danıştay 6. Daire, 22.05.2009’da Bozma Kararı verdi. Danıştay 6. Daire’nin, bu tarihi Bozma Kararı, Yortanlı Barajı’nın gövdesinin, aks yerinin yeniden tartışılmasının önünü açmıştır. Eğer DSİ bizimle inatlaşma içine girmemiş, başvuru dilekçelerimizi dikkate alarak Yortanlı Barajı’nın aks yerini o yıllarda (2005) tekrar gözden geçirmiş ve baraj aks yerini değiştirmiş olsaydı, Allianoi kurtarılmış olacaktı.

Baraj da çoktan su tutmuş ve bölgenin sulama gereksinimi için kullanılıyor olacaktı.

Bu nedenle, Bergama köylüsüyle, Allianoi antik kentini kurtarmak isteyen çevreleri karşı karşıya getirmeye çalışan yetkilileri kınıyor ve şunu söylemek istiyoruz: Esas olarak kendileri (DSİ), 2005’te yaptığımız başvurularımızı dikkate alıp, “Baraj aksı’yla ilgili yeni işlem tesis etmedikleri için”, vebal altındadırlar. “Daha büyük hacimli bir baraj” istemekten vazgeçselerdi, ihtiyacı karşılayacak boyutta bir baraj çoktan hizmet veriyor ve üstelik Allianoi antik kenti de kurtarılmış olacaktı.

Kamuoyu yanıltılıyor

Yetkililer, yöre halkını, köylüleri ve kamuoyunu yanıltmaktan vazgeçmelidir: Tarım alanlarının sulanamamasından doğan zararın esas sorumlusu DSİ’dir.

Kaldı ki, DSİ’nin ve ne yazık ki Kültür Bakanlığı’nın da, Yortanlı Barajı’nın bir an önce su tutması yolundaki çabaları, gerçekçi değildir. Çünkü baraj gövdesi tamamlanmış olsa da sulama kanaletleri henüz ortada yok. İhale bile edilmedi.

Uzmanlara göre kanaletlerin yapımı yıllarca sürecek. Bu nedenle, Yortanlı Barajı’nın su tutması konusunda son günlerde gerek Çevre ve Orman Bakanı’nın gerekse (ne yazık ki) Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da aceleci bir tutum içine girmiş olmalarının altında yatan nedir, merak ediyoruz.

Danıştay’ın son kararı

Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, barajlardan değil tarihi ve kültürel eserlerden sorumlu Bakanlık olduğunu anımsatmak isteriz.

2001’de 1. Derece Arkeolojik Sit olarak tescil edilmiş olan; dünyanın en eski ve en iyi korunmuş hidroterapi (suyla tedavi) merkezlerinden biri olan ve çeşitli uygarlıklarca korunarak bugünlere gelen 1800 yıllık Roma çağı ılıcasını, 50 yıllık ömrü olan bir baraja feda etmek, kabul edilebilecek bir şey değildir. Kaldı ki, Danıştay 6. Daire’nin son Bozma Kararı’yla, baraj gövdesinin yeri yeniden tartışmaya açılmıştır. Bu karar, Allianoi’nin baraj suları altında bırakılmaması gerektiğine işaret etmektedir.

Durum böyleyken, Sayın Bakan Eroğlu’nun, bu önemli hukuksal gelişmeyi görmezlikten gelip; kendisini kültürden sorumlu bakan yerine koymasını, “İnşallah bu (yapılan) projeler onaylandıktan sonra biz hemen kille kaplayacağız ve neticede burada su tutacağız” şeklinde bir açıklama yapmasını hayret ve üzüntüyle karşıladık.

İnsanlık mirası

Allianoi, bir insanlık mirasıdır. Bugüne değin açmış olduğumuz 12 ayrı dava sürmektedir. Hukuksal süreç devam ederken bir oldubittiyle Allianoi’nin sular altında bırakılması, yetkililer için büyük bir sorumluluk doğuracaktır. Bu yanlışa düşmeyeceklerini umut etmek istiyoruz.

Allianoi’nin yok edilmesi, bu çağda, bu coğrafyada yaşayan bizler için büyük bir utanç olacaktır. Böylesi bir tarih ve doğa cinayetine izin vermeyeceğiz. Gelecek kuşaklara, çocuklarımıza bunu hiçbir şekilde anlatamayız.

Kızılderililerin, “Biz bu dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık!” sözünü unutmamalıyız. Bir gün dünyanın herhangi bir yerinde, bir yabancının, “Siz, Allianoi’nin çamurlara gömülerek yok edildiği ülkedensiniz, değil mi!” şeklindeki ağır ve haklı suçlamasıyla karşılaşmak istemiyoruz.

Bu utancın ne bize ne de çocuklarımıza yaşatılmasına izin vermeyeceğiz.

Alime MİTAP Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü
Cumhuriyet 14.11.2009
http://www.ekolojistler.org/allianoi-yortanli-barajina-kurban-edilemez-alime-mitap.html

December 1, 2009 Posted by | antropoloji, arkeoloji, bu topraklar | 1 Comment

GDO’LU BESİNLERLERLE ZEHİRLENME ÖZGÜRLÜĞÜ BAŞLIYOR – Tayfun Özkaya

Picture 13

Gündemin domuz gribi ve açılım ile bu kadar yüklü olduğu bu günlerde 26 Ekim pazartesi günü Resmi Gazetede Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan bir yönetmeliğin zamanlaması doğrusu GDO severler için çok uygun idi. Yönetmelik Türkiye’yi GDO’ların ithaline ve kullanımına açtı. Artık GDO’lu ürünlerle zehirlenme özgürlüğü başlamıştır. GDO’lu ürünleri topluma yedirmek için önce haberi farkına varmadan yedirmek gerekir diye bazıları düşünmüş olabilir mi? Pazartesi medya bu olayla hiç ilgilenmedi. Salı günü ise birçok gazete ve web sayfasında haber ters verilmişti. Kimisi mamalarda artık GDO kullanılamayacağını, kimisi de Türkiye’ye GDO’ların giremeyeceğini yazıyordu. Yüzeysel izleyiciler için nerede ise çok güzel bir haber vardı.

GDO’lu ürünlerin sağlığa etkileri hayvanlar üzerinde yapılan epeyce araştırmaya konu oldu. Sadece bir tanesini verelim. İskoçya Rowett Enstitüsü’nden Dr. Arpad Pusztai’nin GD patates ile beslediği farelerin tümünün iç organlarında küçülme, sindirim sistemlerinde bozukluk, bağışıklık sistemlerinde çökme, kan yapılarında bozulma ve mide çeperlerinde kalınlaşma görüldü.           

Okuduğunu anlayacak herkesi yönetmeliği kendi gözleri ile okumaya çağırıyorum. Merak etmeyin beş sayfadan fazla değil. Bundan sonra sizin ve çocuklarınızın ne yiyeceği sizin elinizde. İnternette adres yerine  rega.basbakanlik.gov.tr yazıp tıklayın ve 26 Ekim 2009 tarihli Resmi Gazeteyi açıp kendiniz okuyun.

Madde 5/2’de yazanlar şöyle: 

“İthal edilen, üretilen veya dağıtımı yapılan GDO’lu gıda veya yemin çevre, insan veya hayvan sağlığı açısından olumsuzluğu tespit edildiğinde, gıda veya yem işletmecisi sağlığı ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak, Bakanlığı, diğer ilgili mercileri ve tüketicileri acilen bilgilendirmek ve söz konusu gıda veya yemi, piyasadan geri çekmek zorundadır.”

          Emriniz olur. Az sayıda istisnası ile dünyanın neresinde görülmüş, bir şirketin “yoğurdum ekşidir” dediği. Hindistan’da GDO’lu pamuğun verimsiz ve zararlı olduğunu 19 araştırma söylediği halde, bu araştırmaları hangi şirket dikkate almıştır.  

Madde 5/3’de şunlar yazıyor:

“GDO lu ürünlerin, bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasaktır.”

Yani “aslında GDO’lar zararlıdır, bu yüzden bebekleri şimdilik affediyoruz. Büyüyünce onlar da başlarlar yemeğe” demekteler. Daha başka söze gerek var mı?

Madde 5/7’de şunları okuyoruz:

  “Gıda veya yemin % 0,5 ten fazla izin verilmeyen GDO içermesi halinde ithalatına, işlenmesine, nakline, dağıtımına ve satışına izin verilmez.”

İnsan veya çevre sağlığına zararlı bir ürünün azıcık karışmasının bir sakıncası olmadığı söylenmek isteniyor. Birazcık mikrop zarar vermez gibi bir ifade. Zararlı bir organizmanın şakaya gelmeyeceğini bilmiyorlar mı?

Madde 5/8’de şunları okuyoruz:

GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz.”

Eee, pes yani. GDO’lu gıdaları üretenler o kadar ürünlerine güvenmiyorlar ki her hangi bir gıda üreten bir şirket paketin üzerine ürününde GDO kullanılmadığını yazamıyor. Tarım Bakanlığına öneriyoruz: “trans yağ kullanılmamıştır”, “katkı maddesi kullanılmamıştır”, “domuz eti kullanılmamıştır” yazılmasını da yasaklasınlar. Ne farkı var? Çok mu masum bu madde. Bu isteğin ABD’de GDO’lu ürün üreten şirketlerin talebi olduğunu biliyorlardı şüphesiz. 

GDO’ya Hayır Platformunun da açıkladığı gibi “GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların ve ürünlerinin de GDO’lu sayılması ve dolayısıyla etiketlenmesine ilişkin hiçbir maddenin yönetmelikte yer almaması da insan sağlığının hiçe sayıldığının en büyük göstergelerinden biridir.” İçtiğiniz süt artık çok daha tehlikeli olacak.

Yönetmeliği çiğneyenlere verilecek para cezaları büyük şirketleri ürkütecek düzeyde değildir.

Bütün bunlar insanlarımıza, çevreye yapılan bir zulüm değilse nedir? Artık GDO ile zehirlenme özgürlüğünüz var.

Ya şimdi ayağa kalk ve itiraz et,

Ya da sistemin mezbahasında uslu koyun olduğunu itiraf et.

October 28, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, bu topraklar, tarim gida GDO | 1 Comment

20 Ekim Salı 18:00 Soylesi – Sistemin Doga Katliaminda Aygitlari ve EGE Cevre Mucadeleleri

633624532528125000

Söyleşi 18:00 – 20:30
Arif Ali CANGI “Canlı Yaşamını Tehdit Eden Barbarlık Hukuku”
Ertuğrul BARKA “Kalkınma Masallı Sömürü”

Koza Altın İşletmesi‘nin yaşam savunucularına açtığı toplam 70.000,00 TL’lik manevi tazminat davasının 3. Duruşması 20 EKİM 2009 saat:10.30 da İstanbul 3.Asliye Hukuk Mahkemesinde (EMİNÖNÜ – SANSARYAN HAN) gerçekleştirilecektir.

Altın madeniyle yaşamımızı ve geleceğimizi kirleten ve bununla mücadele eden dostlarımıza saldıran Koza Altın işletmesine karşı, tüm dostlarımızı duruşmaya katılarak destek olmaya çağırıyoruz.

Yeşil ve Sol Çalışma Grubu, İstanbul
www.yesilvesol.org

Ege Çevre ve Kültür Platformu
www.egecep.org.tr

http://www.facebook.com/album.php?aid=111268&id=590897569&ref=nf#/event.php?eid=160618822763&ref=mf

Tarih: 20 Ekim Salı 2009
Saat : 18:00 – 20:30
Yer : Makine Mühendisleri Odası
KatipMustafa Celebi Mh. İpek Sk. No:9 Beyoglu-İstanbul

October 18, 2009 Posted by | bu topraklar, eko-savunma, ekoloji | Leave a comment

Ulukışla Halkı, İnsanca Yaşam Hakkı İçin Temiz Çevre Mücadelesini Sürdürecek! (Köy Mec.ile Röportaj)

Perşembe, 01 Ekim 2009

Ulukışla Hüseyingazi Köy Meclisi Derneği ve Porsuk Köy Meclisi Derneği başkanları bölgelerinde siyanürlü maden çıkarılması sorununu anlatmak ve destek almak için Adana ve Mersin’de bulunan muhalefet örgütlerini ziyaret etti. Adana’da DİSK,TMMOB İKK, Ziraat Mühendisleri Odası, SES, BES, Kültür Sanat-Sen, Türk-İş, TTB, Halkevleri, ÖDP ve TKP’nin katıldığı toplantıda Hasangazi Köy Meclisi Dernek Başkanı Hüseyin Özçelik, Porsuk Köy Meclisi Derneği Başkanı Bülent Erdem ve emekli öğretmen Ali Rıza Baysal yörelerinde yaşadıkları sorunları anlattı.

Siyanürlü altını istemiyoruz

Niğde ilinin Maden köyünde Gümüştaş AŞ’nin siyanür linç yöntemiyle maden ayrıştırma işletmesi kurmak istediğini, fakat halkın yürüttüğü mücadele sonucunda başarısız olduğunu anlatan dernek yöneticileri, şirketin bu başarısızlığının ardından gölet yapılmak üzere daha önce kamulaştırılan Porsuk bölgesine göz diktiği söylendi.

Bölge halkının içme suyu zehirleniyor

Tamamen hukuk dışı bir uygulama ile bilimsel raporları göz ardı eden ve yöre halkının muhalefetine rağmen 16 Eylül günü İl Özel İdaresi tarafından kamulaştırılan alanın Gümüştaş AŞ’ye satıldığını söylediler. Satılan alanın yer altı sularının Adana ve Mersin’in içme suyunu oluşturan Çakıt Nehri’ne döküldüğünü söyleyen yöneticiler, sağlıklı bir yaşam mücadelesinin ortaklaşa yapılması gerektiğini vurguladılar.

Ortak mücadele çağrısı yapıldı

Adana kent muhalefetinin sözcüleri ise mücadelenin ortaklaşması önerisinin yaşamsal olduğunu ifade ederek, gerekli çalışmaların başlatılması için bir an önce bir araya gelineceği ve Adana ayağının oluşturulacağını bildirdi.

Ulukışla yöre dernekleri temsilcileri daha sonra Mersin’e geçerek Emek ve Demokrasi Platformu’nu ziyaret etti. Aynı temennilerde bulunan temsilcilere Mersin emek ve demokrasi platformu bileşenleri gerekli çalışmaların başlatılacağını, koordineli bir sürecin hemen hayat bulması gerektiğini, Mersin’de nükleer santrallere karşı yürütülen mücadeleyle bütünleştirerek siyanüre karşı da halkın temiz çevrede yaşama hakkının mücadelesini vereceklerini söylediler.

İnsanca yaşam için temiz çevre mücadelesi veren yöre derneklerinden olan Hasangazi Köy Meclisi’nin Başkanı Hüseyin Özçelik’le yürüttükleri çalışmaya dair sohbet ettik.

Sayın Özçelik; bize dernekleşme sürecinizi anlatır mısınız?

Derneğimizi 1 ay önce kurduk. Maden köyüne dadanan şirket oradan umduğunu bulamayınca gözünü bizim topraklara çevirdi, biz de köylüler olarak yaşam hakkımızı savunmak için birbirimize kenetlendik. Derneğimizi de hak mücadelesinin merkezine oturttuk. Bugün köylerimizde çıkartılmak istenen altına karşı duruş sergileyen derneğimiz aynı zamanda suyumuza sahip çıkmak için de, tarımsal havzalarımızı korumak için de çalışmalar yürütecek.

Yaşadığınız süreci bizimle paylaşır mısınız?

Ulukışla çevre köylerinin şu sıralar başı maden şirketleri ile dertte. Bolkar Dağları’nda bulunan altını maden şirketleri çıkartıp işlemek istiyor. Gümüş Taş Madencilik AŞ’nin 3 Nisan 2009 tarihinde Maden Köyü’nde yapmayı planladığı ÇED toplantısına Maden, Alihoca ve Darboğaz Kasabası’ndan topluca geldik ve “bizim altınımız kirazdır” diyerek toplantıyı yaptırtmadık. Böylelikle ilk raundu biz kazandık.
Firma yetkilileri bunun üzerine bizleri tehdit ederek işletmesini Kayseri’nin Develi bölgesine taşıyacağını ve asıl kaybedenin bizler olduğunu söyledi.

Maden Köyünde kurulmak istenen işletmenin durdurulduğundan bahsettiniz. Bunun nasıl başarıldığını bizlere anlatır mısınız?

Bütün köylüler işletmeyi bölgelerinde kurulmasını istemezse kurulmaz. ÇED toplantısının yapılacağı gün Maden Köyü, Alihoca Köyü, Hasangazi Köyü, Porsuk Köyü, Beyağıl Köyü, Aktoprak Köyü köy meclisleri olarak ortak bir eylem yaptık. Eylemimize yerelde bulunan sendikalar, demokratik kuruluşlar, siyasi partiler ve çevre örgütleri destek verdi. Ayrıca Ziraat Odası’nın genel merkezi öncülüğünde 30’u aşkın oda ve demokratik kitle örgütü mücadelemizi destekledi.

Toplantının yapılacağı salonun önünde sürdürdüğümüz kararlı duruş ihaleye girecek kişilerin apar topar bölgeden kaçmalarına neden oldu.

Süreç ondan sonra nasıl işledi?

Maden Köyü Bolklar Dağı’nın zirvesinde olan bir yer. Yapılan bilimsel araştırmalar kurulacak işletmenin çıkaracağı zehirli ve öldürücü atıkların yeraltı sularına karışacağını söylemesi ve havzada bulunan tüm köylerin muhalefeti ihalenin iptal edilmesine yol açtı. Ancak Gümüştaş AŞ bu sefer gözünü Bolklar Dağı’nın eteğinde bulunan Porsuk ve Hasangazi’ye dikti.

Porsuk Göletinin bulunduğu yer bundan 11 sene önce Porsuk, Hasangazi, Beyağıl ve İlhan köylerinin sulama ihtiyacı için Köy Hizmetleri tarafından kamulaştırılmıştı. Şimdi bu kamulaştırılan alanı İl Özel İdaresi siyanür atık havuzu olarak kullanılmak üzere şirkete satmaya çalışıyor. Anlayacağınız tamamen hukuk dışı bir uygulama. Madem köylülerden gölet yapmak için kamulaştırma yapıyorsun o zaman ya yapacaksın ya da arsayı bizlere geri vereceksin.

12 Ağustos günü Niğde İl Genel Meclisi’nin oturumunda bu satışın yapılacağını duyduk ve tüm gücümüzle İl Özel İdaresi’nin önüne gittik. Kararlı duruşumuz sayesinde toplantı gerçekleşmedi. Ardından Hükümet Konağına kadar yürüyüş düzenledik.

Toplantı yapılamayınca 2 Eylül günü İl Encümeni ihalenin 16 Eylül’de yenilenmesine karar veriyor.

Toplantının yapılamamasının ardından 6 Eylül günü Niğde Valiliği tarafından ama şirketin sponsorluğunda İzmir Bergama’ya tanıtım gezisi düzenleneceğini duyduk. Bu bizim beklediğimiz bir şeydi. Her yerde şirket aynı yöntemi uygular. Köyü ikiye bölmek ister. Bunu tehditle yapar, bunu rüşvetle yapar, bunu iş sözü vermekle yapar… Yöre muhtarları ve İl Genel Meclis üyelerinin katılımın mecburi tutulduğu gezide siyanürün zararsız olduğu gösterilmek istenir ve bunun geri dönüldüğünde köylülere anlatılması istenir.

Hemen biz de devreye girerek Bergama’ya ulaştık. Niğde’den şirket yetkilileriyle birlikte heyet geleceğini söyledik. Onlarla iletişime girmelerini, gerçekleri anlatmalarını istedik.

Ama şirket yetkilileri buna izin vermemiş. Gittikleri, gezdikleri yer işletme bölgesi olmuş. Gördükleri de havuzda yüzen iki ördek, havuzun yanında da bir ağaç. Ellerine siyanürün zararsız olduğunu anlatan broşürlerle köye geri geldiler. Köy halkını toplayıp methiyelerde bulunan muhtarların karşısına geçip, şirket yetkililerinden başka kiminle görüştüklerini sorduk. Doktorlarla, ziraat mühendisleriyle, maden mühendisleriyle, kimya mühendisleriyle, yöre halkıyla, oranın belediye başkanıyla, muhtarlarıyla görüşüp görüşmediklerini sorduk. Tabi ki “hayır” dediler. Bergama’daki şirketin hakkında açılan 73 mahkemeyi de kaybettiğini bilip bilmediklerini sorduk. Bir şey diyemediler. Muhtarlarımız şirket yetkilileri ve AKP’li meclis üyeleri tarafından korkutulmuşlar. Hizmet gelmez demişler, hükümet yardım etmez demişler. “Biz bu altın olmadan da yaşıyorduk, yarın da yaşayabiliriz” dedik. Birkaç muhtar dışında şimdi hepsi bizim yanımızda.

Porsuk’taki ihale günü neler yaşadınız?

16 Eylül günü satışın yapılacağı İl Özel İdaresi’nin önüne tekrar geldik. Önümüz polisler tarafından kesildi. İhaleye temsilci bazında girebileceğimizi söylediler. Biz de yöre derneklerimizin başkanlarıyla birlikte salona gittik. İhalenin hukuk dışı olduğunu, kamulaştırılan alanın amacına ulaşmadığını, arsa üzerine kurulacak işletmenin yöre ve bölge halkının sağlığını bozacağını söyledik. Onlar da kanunun onlara verdiği yetkiyi kullandıklarını söylediler. 27 dönümlük arsa Gümüştaş AŞ’ye 135 bin TL’ye satılıyor.
Bunu aşağıda bulunan köylü arkadaşlarımıza bildirdik ve olan oldu. Ne polisin panzeri durdurabildi köylüleri, ne de sıktıkları biber gazları. İhaleye girenler arka kapıdan son anda kaçabildi.

Satışın iptali için yapacağımız şeyin güçlü olması gerekiyordu, bizde uluslararası yol olan E-90’ı 2 saat boyunca araç trafiğine kapattık. 1000’e yakın kişiydik. İhtiyarı genci, kadını erkeği herkes yolda oturuyordu. 100 yaşına gelmiş nene bile oradaydı. Elinde de “ben 100 yaşındayım, torunum da benim kadar yaşayabilsin” yazan kâğıt tutuyordu. Bir çocuk alnına annesinin göz kalemiyle “yaşamak istiyorum” yazmıştı. Anlatılmaz bir duygusallık vardı. Uzun bir zamandır böyle bir beraberlik ortamını ne gördüm ne de duydum. Burası Türkiye’ye örnek olacak. Çünkü kendi öz gücüyle ayakta duruyor. Kimseden maddi destek görmüyor. Bu birliktelik umut verici. Onun için arsanın satılıp satılmaması o kadar önemli değil. Buraya şirketin fabrikasını kurdurtmayacağız. Canımız pahasına bile olsa.

Eylem nasıl sonlandı?

İki saat süren eylemimiz valiliğin 15 gün bizden süre istemesi üzerine bitti. Bu saatten sonra biz kimsenin ayağına gitmeyeceğiz. Onlar gelecek yanımıza.

Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Yapacağımız ilk iş ihtar eylemleri olacak. Bolklar Dağları Platformu Kadın İnisiyatifi 29 Eylül’de Hasangazi İlköğretim Okulu’nun önünde sabah 9’da eylem yapacak. Valiliğin istediği süre 1 Ekim günü bitiyor. Bizde 1 Ekim’e kadar çocuklarımızı okula göndermeyeceğiz. Çocuklarımızın ölüsünün okumuş olması ya da olmaması bir şeyi değiştirmiyor. Mücadelemizi büyütmeye kararlıyız. Onlar öldürmek istiyor biz yaşamak. Temiz çevrede yaşamak, insanca yaşamak. Sürekli yaptığımız köy bilgilendirme gezilerine yenilerini ekleyeceğiz. Mücadelemizi Çukurova’ya yayacağız. Oradan da Türkiye’ye.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Gözünüz bizde olsun, kulağınız bizde olsun, yüreğiniz bizimle atsın. Siyanürcüleri ülkemizden defetmek için birbirimize kenetlenelim. Gönüllü doktorları, ziraat mühendislerini köyümüze bekliyoruz. Bizden daha fazla bilirler bu illetin zararlarını. Gelsinler anlatsınlar, gelsinler bizleri bilgilendirsinler. Biz kendi imkânlarımızla anlatmaya çalışıyoruz. İnternette araştırma yapıyor, önce biz öğreniyoruz sonra köylülere dilimiz döndüğünce anlatıyoruz.

Gösterdiğiniz ilgi için yöre derneklerimiz adına teşekkür ederim.

Sendika.Org
Adana

28.9.2009

http://www.ekolojistler.org/ulukisla-halki-insanca-yasam-hakki-icin-temiz-cevre-mucadelesini-surdurecek-koy-mec.ile-ropo.html

October 15, 2009 Posted by | bu topraklar, eko-savunma, ekoloji, isyan, kir yasami, yerli - yerel halklar | Leave a comment

UNESCO: Türkiye’de 15 Dil Tehlikede

http://bianet.org/bianet/bilim/112702-unesco-turkiyede-15-dil-tehlikede

Tehlike altındaki diller atlasına göre üç dil, Ubıhça, Mlahso ve Kapadokya Yunancası zaten kayboldu. Çerkes dilleri ve Zazaca “güvensiz”, 7 dil “kesinlikle”, 3 dil “ciddi anlamda”, “Hertevin” diliyse “son derece” tehlike altında. UNESCO’nun Türkiye’de dil koruma programı yok.

Paris – BİA Haber Merkezi20 Şubat 2009, Cuma Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) 21 Şubat Dünya Anadili günü öncesinde yayımladığı “Tehlike Altındaki Diller Atlası”na göre, Türkiye’de 15 dil tehlike altında.

30’dan fazla dilbilimcinin çalışmalarıyla ortaya çıkan atlasa göre bu dillerin dağılımı şöyle.

Son derece tehlikede olan diller: Hertevin. Ethnologue.com’a göre Siirt kökenli, Kuzeydoğu Arami dilerinden olmasına karşın diğerlerinden oldukça farklı bu dili 1999’da bin kişi konuşuyordu.

Ciddi anlamda tehlikede olanlar: Gagavuzca, Türkiyeli Yahudilerin konuştuğu Ladino ve Süryanice.

Kesinlikle tehlikede olanlar: Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Çingene dilleri (Atlasta yalnızca Romani bulunuyor), Süryanice’ye benzeyen Suret (atlasa göre Türkiye’de konuşan kalmadı; konuşanların çoğu göçle başka ülkelere gitti) ve Ermenice.

Güvensiz durumda olanlar: Abhazca, Adige, Kabar-Çerkes dilleri ve Zazaki (Zazaca).

Kaybolup giden üç dil
Atlasa göre Türkiye’deki üç dil kayboldu. Kapadokya Yunancası, dünyada da son derece tehlike altında. Diyarbakır Lice’deki Kamışlı köyünde konuşulan Mlahso da kayboldu. Suriye’ye göçen köylülerden İbrahim Hanna’nın 1995’te ölümüyle bu dil de öldü. Ubıhça da Tevfik Esenç’in 1992’de ölmesiyle kayboldu.

Tehlike faktörleri
UNESCO bir dilin ne derece tehlike altında olduğunu sınıflandırmak için dokuz ölçüt kullanıyor:

Dilin kuşaktan kuşağa aktarılması
Dili konuşan kişi sayısı
Dili konuşanların toplam nüfusa oranı
Dilin kullanım alanlarında değişiklikler
Yeni alanlara ve ortamlara dilin tepkisi
Dilin öğrenilmesi, o dilde okuma yazma öğrenilmesi için gerekli materyallerin varlığı
Devletlerin ve kurumların tutum ve politikaları, buna dilin resmi durumu ve kullanımı da dahil
Toplumun bireylerinin kendi dillerine yönelik tutumu
Dille ilgili varolan belgelerin miktarı ve niteliği.
Türkiye’de dil koruma programı yok
UNESCO, birçok ülkede tehlike altındaki diller için koruma programları yürütüyor. Örgüt kültür, eğitim, iletişim ve bilgi ve bilim alanlarında dillerin güçlendirilmesi için çalışıyor. Ancak Türkiye’de yürüttüğü bir dil koruma programı yok.

Bir dil yok olmaktan nasıl korunabilir?
UNESCO kılavuzunda bu sorunun yanıtı şöyle:

“Bir dili yok olmaktan koruyabilmek için yapılabilecek en önemli şey insanların o dili konuşabilmesi ve çocuklarına öğretebilmesi için uygun koşulları yaratmaktır. Bu genellikle, azınlık dillerini tanıyan ve koruyan ulusal politikaların, anadili eğitimini destekleyen eğitim sistemlerinin, o dili konuşan toplulukla dilbilimciler arasında bir yazı sistemi ve biçimsel yapı kazandırmak için yaratıcı bir işbirliğinin varolmasını gerektirir.

“En belirleyici etken dili konuşan topluluğun dile yönelik tutumu olduğundan, çok dilliliği ve azınlık dillerine saygıyı yüreklendiren, bir dili konuşmanın ödev değil, zenginlik olduğunu hissettiren toplumsal ve siyasi bir ortam oluşturmak esastır.

“Bugün bazı diller çok az konuşanı kaldığı için sürdürülemez durumda, ama dilbilimciler, dili konuşan toplum da bunu isterse, hiçbir iz bırakmadan kaybolmasın diye dili olabildiğince kayda geçirebiliyorlar.” (TK)

October 14, 2009 Posted by | antropoloji, arkeoloji, bu topraklar, yerli - yerel halklar | Leave a comment

ANADOLU’NUN EVLATLARI: YÜZ YILIN TANIKLARI

http://www.birgun.net/research_index.php?category_code=1232631036&news_code=1232631067&action=read

Thomasın Ailesi
‘Anadolu’nun Evlatları – Yüz Yılın Tanıkları’ adlı kitabımı, 5 Eylül 2008 günü, Köln’de yayınladım. Almanya’da artık siyasi içerikli Türkçe kitapları basıp dağıtacak Türk yayınevi kalmadı. Bu nedenle kitabımın basımını da dağıtımını da kendim yaptım.

Köln’de, geçmiş yıllardan tanıdığım bir ara SUTV’de de çalışan, dostum Selami İnce’den 2 Ocak 2009 günü bir mektup aldım. Selami İnce yurda dönmüş ve BirGün’de çalışmaya başlamıştı. Kısaca şunları söylüyordu:

“Anadolu’nun Evlatları – Yüz Yılın Tanıkları” adlı kitabınızı okudum. Çok beğendim, teşekkür ederim. Anadolu’nun Evlatları’nı BirGün gazetesinin okuyucularıyla tanıştıralım. Kitapta yer alan Türk, Kürt, Rum, Ermeni, Arap, Laz, Zaza, Süryani insanlardan bir grubunun hayat hikâyelerini tefrika olarak gazetemiz BirGün’de yayınmlayalım.”

Selami İnce’nin bu önerisini, üzerinde epeyce düşündükten sonra kabul ettim.

Kitapta yer alan hayat hikâyeleri bir gazete sayfasına sığmayacak kadar uzundu.

Sahiplerinden izin alarak kısalttım.

Anadolu’nun Evlatları’nın gerçek hayat hikâyelerini yayınlayan BirGün gazetesine, bu imkânı yaratan Selami İnce’ye ve hikâyelerinin kısaltılarak Türkiye’de yayınlanmasına izin veren değerli dostlarıma çok teşekkür ederim.

•••

“Anadolu” adı, Yunancada “güneşin doğduğu ülke” anlamına gelen “Anatolia” kelimesinin Türkçeleşmiş biçimidir. Anadolu, Türkçede ana kavramını, sevgiyi, zenginliği, büyüklüğü çağrıştırır.

“Güneşin doğduğu yer” olan bu topraklar on bin yıldan beri 18 ayrı medeniyete ve kültüre beşik; çeşitli halklara, milletlere anayurt, anavatan olmuştur. Anadolu’dan çok çeşitli dinler, inançlar, Tanrılar gelip geçmiştir.

Ahmet Arif, bir şiirinde “Havva Anan dünkü çocuk sayılır / Anadoluyum ben / Tanıyor musun?” dizeleriyle özetler Anadolu tarihinin derinliğini.

NAR TANELERİ MOZAĞİĞİ

“Anadolu’nun Evlatları-Yüz Yılın Tanıkları” adlı kitabımda, dolayısıyla bu dizide, son yüzyılda, istemeden, mecburiyetten, gözleri arkada kalarak Anadolu’dan, Türkiye’den ayrılmış; dünyanın dört bir yanına savrulmuş Kürt, Türk, Rum, Ermeni, Arap, Laz, Zaza, Süryani insanlardan otuz altısının gerçek hayat hikâyeleri bulunmaktadır.

Bu insanların tümü, benim çeşitli vesilelerle tanıma olanağı bulduğum insanlardır. Dostlarımdır, kardeşlerimdir, arkadaşlarımdır. Ben de onlardan biriyim. Aramızda kader birliği var.

Bu kitapta yer alan Anadolu’nun Evlatları’ndan her biri, söndürülmüş ocaklarını, yıkılmış hayatlarını, bin bir zorlukla yeniden kurmuş, kendi alanlarında başarılı olmuşlardır. Anadolu’nun refahı ve ilerlemesi için harcayacakları emeklerini, enerjilerini, yeteneklerini göç ettikleri ülkenin kalkınmasına harcamışlardır.

Kürt, Türk, Rum, Ermeni, Arap, Laz, Zaza, Süryani insanlar ve onların dâhil olduğu milletler bir zamanlar Anadolu mozaiğinin değerli, ayrılmaz parçalarıydı. Anadolu kültürlerin, dinlerin, dillerin, ırkların özgürce yaşadığı, harmanlandığı, çiçeklendiği dönemlerde Anadolu’ydu. O zamanlar farklılıklar bir zenginlikti.

Yunus Emre, “Adımız miskindir bizim / Düşmanımız kindir bizim / Biz kimseye kin tutmayız / Bütün insanlar birdir bize” diyordu.

Son yüzyılda Anadolu’nun kültürel zenginlikleri solduruldu. Diller susturuldu. Anadolu mozaiği parçalandı, betonlaştırıldı. Bu sayfalarda Anadolu’nun farklı dinden, farklı dilden, farklı milletten, farklı kültürlerden evlatlarının başlarına gelenleri ibretle okuyacaksınız. “Bu kadar da olur mu? Bir ana, evladına bunu da yapar mı? Bir devlet kendi vatandaşlarına böyle davranır mı?” diye soracak, anlatılanlara inanamayacaksınız.

Halbuki bu dizide okuyacaklarınız, gerçek hayattan birkaç sayfa, okyanustan sadece birkaç damladır.

GÖÇLER VE SÜRGÜNLER

Anadolu’nun Türkleştirilmesi, Müslümanlaştırılması, Sünnileştirilmesi bin yıldan beri devam eden uzun bir süreçle olmuştur. Bu süreç, en hızlı ve en kanlı biçimiyle yirminci yüzyılda gerçekleştirilmiştir.

1914 yılında yapılan Osmanlı nüfus sayımına göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin şimdiki sınırları içinde yaşayan toplam nüfus yaklaşık 16.5 milyondu. Bu nüfusun dört milyon kadarı Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Yahudiler, Yezidiler ve diğer Müslüman olmayan insanlardan meydana geliyordu. Toplam nüfusun dörtte biri gayrimüslimdi. 94 yıl sonra, 2008 Türkiye’sinde ise toplam yüz bin kadar Hıristiyan kalmıştır.

Nereye gitti, ne oldu bu insanlara?

Cumhuriyet döneminde, nüfus mübadelesi ve göçlerle Türkiye’ye gelen insanlardan çok daha fazla sayıda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, özellikle 6-7 Eylük 1955 hadiseleri sonrasında, Avrupa ülkelerine, Amerika’ya, Kanada’ya, Avustralya’ya ve dünyanın dört bir yanına kimi gönüllü, kimi gönülsüz göç etmiştir.

Ayrıca 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinden sonra binlerce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Batı Avrupa ülkelerine siyasi nedenlerden iltica etmiştir. İlticacı akını tüm engellemelere ve zorluklara rağmen hâlâ devam ediyor.

Kolay mıdır bir insanın doğup büyüdüğü, kök saldığı topraklardan, yerinden yurdundan, var olduğu kültürel ve doğal çevreden kopması, ayrılması?

KENDİ DİLİNDEN KENDİ HAYATI

Anadolu’nun Evlatları’nda yer alan Anadolu’nun her evladı, kendi hayatını kendi diliyle anlattı. Ben onların anlatımlarına, düşüncelerine, değerlendirmelerine, yorumlarına müdahale etmedim. Herkesin anlatımlarını kaleme aldıktan sonra, kendilerine okudum. Onaylarını alarak yayınladım. Bu nedenle herkesin düşüncesi kendisini bağlar.

“Anadolu’nun Evlatları”nda ve BirGün gazetesi sayfalarında hayat hikâyeleri yayınlanan bu insanlar, vatan hasretiyle, geçmişlerinin acı tatlı hatıralarıyla yaşayan ve gözleri açık giden Anadolu’nun öz evlatlarıdır. Her biri, son yüzyılın canlı tanıklarıdır. Onlar Türkiye’den, Anadolu’dan farklı zamanlarda, farklı biçimlerde kopmuşlardır. Bazıları ayrıldığı yerleri bir daha hiç görememiştir. Bu nedenle kullandıkları Türkçe ve anlatım tarzları farklıdır. Cümle yapılarına, kelime bilgilerine bilerek dokunmadım.

Anadolu’nun Evlatları, aradan uzun yıllar, çok acılı olaylar yaşamalarına rağmen, “Nerelisiniz?” sorumu, “İstanbulluyum, Kapadokyalıyım, Tokatlıyım, Sivaslıyım, Malatyalıyım, Iğdırlıyım, Midyatlıyım!” diye cevapladılar. Hiçbirinde kin, nefret, intikam görmedim.

Onlar Anadolu’yu, doğduğu toprakları hiç unutmamışlardı. Ya Tokatlılar, Kapadokyalılar, Maraşlılar, Yozgatlılar, İstanbullular kardeşlerini ve Anadolu, bağrından kopmuş evlatlarını sevgiyle hatırladı mı, hallerini hatırlarını hiç sordu mu? Kardeşin duymadığını eloğlu duydu yaban ellerde!

Nasıl bir yönetim anlayışıdır ki, kendi gibi düşünmeyen, hakkını arayan, özgürlük isteyen vatandaşlarına hiç acımasız davranmış, bazen insanları birbirine düşman etmiş; akıl mantığın yerine şiddet kullanmıştır.

Anadolu’nun Evlatları keşke Anadolu’da kalsalardı! Keşke Anadolu’yu tek renkli beton yapmak için harcanan zaman; savaşlara, yıkımlara, kırımlara harcanan para Anadolu’nun çokπkültürlü, çok renkli varlığını zenginleştirmeye harcansaydı! Keşke bu acılar yaşanmasa, bu gözyaşları sel olup akmasaydı!

Anadolu’nun Evlatları’nın sevinçleri benim de sevincim, acıları benim de acılarımdır.

***

Bu dizide hayat hikâyeleri yayınlanacak Anadolu’nun Evlatları:

ARTVİNLİ ENVER – IŞILAY KARAGÖZ (ALMANYA)

Enver Hoca’nın tabutunu mezara koydu görevliler. Işılay mezarın başında durdu dimdik. Ceren anasına sarılmış. Oğlu anasına sarılmış. Işılay’ın kucağında kırmızı karanfiller… Hava kurşun gibi ağır! Sessizliği Işılay’ın sesi canlandırıyor: „Dostlarım, canlarım, arkadaşlarım! Konuşmayacağım. Şimdi hep birlikte Enver’in çok sevdiği “Yiğidim Aslanım” türküsünü söyliyelim!

HOPALI AYDIN KARAHASAN (ALMANYA)

“Benim çocukluk yıllarımda Hopa ve çevresindeki köylerde yaşayan yaşlılardan bir çoğu Batum’u, Gürcistan’ı, Rusya’yı, Kafkasları görmüş, farklı kültürleri, dilleri tanımış insanlardı. Tutuculuk, dinsel bağnazlık bizim oralarda yoktu.”

TERCANLI SENEM VE BİNALİ BOZKURT (ALMANYA)

“Köyümüzde Alevilerlerle Sünni Türkler birlikte yaşardı. Köylüler Türkçe, Kürtçe ve Zazaca konuşurdu. Çevre köylere gittiğimizde kimisi bize “Kızılbaş”, kimisi de “Kürt” derdi.”

İSTANBULLU HERMAN HINTIRYAN (AMERİKA)

“Gün geldi. Annemle, babamla, ağabeyimle vedalaşarak İstanbul’dan ayrıldım. Hiç unutmam! 14 Haziran 1972, Perşembe günü Detroit’e ayakbastım. Berc, beni havaalanında karşıladı. Cebimde sadece 100 dolar param vardı.“

YOZGATLI EFTİK İLE HATAYLI CEVDET

“Benim ailem Arap. 1939 yılında Türkiye ile Suriye arasındaki sınır Hatay’da yeniden çizilince ailemizin yarısı Suriye tarafında kalmış. İlkokula başlayıncaya kadar tek kelime Türkçe bilmiyordum. Anadilim Arapçaydı. On üç yıldan beri Bremen şehrindeki bir Alman okulunda, Türkçe Anadil Dersi öğretmenliği yapıyorum!”

KAYSERİLİ THOMAS COSMADES (ALMANYA)

“Ben öz be öz bir Anadolu çocuğuyum. Kendimi böyle adlandırırım. Ben bu toprağın çocuğuyum derim!” Bizim zamanımızda Türkiye’de bizlere “Ekaliyet” denirdi. Şimdi “azınlık” deniyor. Evet azınlığız, ama hepimiz o toprağın çocuğuyuz gerçekten. Gerek ana, gerek baba tarafım Kapadokya’da doğmuş büyümüş, öz be öz Kapadokyalı insanlardır.“

MİDYATLI ALBERT SEVİNÇ (ALMANYA)

“Çocukluğumun geçtiği Midyat’ı çok özlüyorum. Midyat’ın havasını, sıcağını, meyvelerini, insanlarını ama en çok da incirlerini özledim. Tatillerde özellikle Midyat’a benzeyen ülkelere gidiyoruz. Şehirlerdeki lüks otellerde rahat edemiyorum. Midyat’a benzeyen köylerde kalmak beni daha çok dinlendiriyor.“

AĞRILI YAŞAR KAYA (ALMANYA)

“Siyasi gelişmeler Avrupa’da bir Kürt Sürgün Palamentosu kurmayı gerektirdi.

Bu parlamentonun ilk toplantısı 12 Nisan 1995 tarihinde Hollanda’nın Den Haag şehrinde yapıldı. Ben Sürgündeki Kürt Parlamentosu Başkanı seçildim.

Üç dönem, yani 4,5 yıl bu parlamentonun başkanlığı görevini yürüttüm.”

HAMDİ MASKAR (ALMANYA)

İSTANBULLU SETA AĞACAN (ARJANTİN)

October 14, 2009 Posted by | antropoloji, arkeoloji, bu topraklar, ezilenler, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Saman balyasindan ev yapimi – Hazırlayan: lynx lynx

http://yabanil.net/?p=635#more-635
http://www.mmf.gazi.edu.tr/journal/2000/87_104.pdf
http://www.outdoororacle.com/kronoloji/haber/dogal-malzemelerle-yaratici-fikirler.html
http://www.strawbale.com/strawbale-faqs
http://naturalhomes.org/
http://www.balewatch.com/

Doğal Bir Yapı Malzemesi: Saman Balyası

26 Nisan, 2009
Yaşam biçimimizle var olan malum ideolojinin gerektirdiği biçimde, yaşam alanlarımız sürekli değişiyor. Bu değişimlerle beraber bizler de çevremizle olan ilişkimizi sürdürecek şekilde hizaya getiriliyoruz. Bunun en çarpıcı örneklerinin yaşandığı kentlerde metro duraklarının büyük alışveriş merkezlerine olan yakınlığı, artan tüketim alanlarının yanında kamusal açık alan kaybı, dev otobanlarla donatılan adacıklar ve yollarla parçalanan mahalle kültürleri, bizler üzerine biçilen bir tasarıyla paralel değişimler olarak tanımlanabilir.

Dünyamızın yok olma eşiğine sürüklendiği şu zamanlarda, bunu engellemenin yaşam biçimlerimizin değişimi ile mümkün olabileceğine dair fikirlerin dikkate alması gereken konuların başında kuşkusuz “yaşam alanlarımızın yeniden gözden geçirilmesini ve dönüşümü” geliyor.

Konuyla ilgili kendimize öncelikle şu soruyu sorabiliriz:

“Çevremize verdiğimiz zararı ve bağımlılıklarımızı en aza indirgeyerek nasıl sürdürülebilir yaşam alanları yaratabiliriz?“

Bu soruya arayacağımız cevap; geleneksel-yerel mimari, peyzaj mimarisi, sürdürülebilir mimari, doğal yapılar, permakültür gibi bir çok alanı içine dahil eden bir araştırma süreci içeriyor.

Bu araştırma sürecine, barınma ihtiyacını karşılayabilecek harika bir yapı malzemesi ile başlamak istiyorum:

Saman Balyası
Çimento ve tuğla ilk bakışta vazgeçilmez iki yapı malzemesi gibi gelebilir. Fakat çevreye zarar vermeyen yapılardan söz edeceksek eğer, öncelikle üretim sürecinde yüksek enerji gerektiren, geri dönüşümsüz, çevreye zarar veren yapı malzemelerinin yerine ne tür doğal malzemeler kullanabileceğimiz konusunda bilgi sahibi olmamız gerekiyor.

Buna bulunduğumuz coğrafyada kolaylıkla bulunabilen saman balyasını tanımakla başlayalım…

Tarihi

Aslında samanın yapı malzemesi olarak kullanılması çok eskilere dayanıyor. Erihada bulunan M.Ö. 8300′e tarihlenen yerleşimin tuğla kalıntılarında saman örneklerine rastlanmış. Fakat kimi antropologlar samanın 40 000 yıldan beri yapı malzemesi olarak kullanıldığını iddia ediyorlar.

Saman balyasının yapı malzemesi olarak kullanımı ise, paketleme makinesinin bulunmasıyla 1890 yıllarında Nebraska‘da beyaz göçmenlerin malzeme siparişleri gelene kadar geçici olarak inşa ettikleri yığma saman balyası evlere dayanır. Yığma sisteme Nebraska stili denmesinin sebebi de budur. Bugün hala Nebraska’da saman balyasıyla konutlar, kiliseler, çiftlik evleri, okullar, ofisler inşa edilmektedir.

Dünyada saman balyası

Günümüzde, dünyanın dört bir yanında kırsal çevrelerde saman balyasına olan ilgi, hem ekonomik hem de ekolojik sebeblerden ötürü hızla artıyor. Firmalar arasında, ısı ve ses yalıtımını çok iyi sağladığı ve ucuz bir malzeme olduğu için kullanımı hızla yaygınlaşıyor ve müşterinin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir konforu da sağlayabiliyorlar. Ayrıca dünyanın bir çok yerinde ekolojik yaşamı benimsemiş bir çok köy ya da topluluk, barınma ihtiyaçlarını bu malzeme ile kolaylıkla giderebiliyor. Duvarlar kolaylıkla onarılabiliyor. Hiç bir alet gerektirmeden, ustası olmayan biri tarafından bile kolaylıklıka inşa edilebilmesinin yanında esnekliğinden ötürü yaratıcılığa da teşvik ediyor.

Oldukça eğlenceli bir uğraş olan saman balyasından ev yapımı hakkında yurt dışında her yaştan insanın katıldığı onlarca atölye açılıyor. Saman balyasından evlerle ilgili çeşitli topluluklar kurulup, tanıtımı ve yaygınlaşması için çaba gösteriliyor. Şu adreste saman balyasından evlerin ülkelere göre ayrılmış listesini görebilirsiniz.

Konuyla ilgili bir çok kitap mevcut. NaturalHomes ve GreenHomeBuilding sitelerinin derlemiş oldukları konuyla ilgili kitapları inceleyebilirsiniz. Ne yazık ki bu konuyla ilgili dilimize çevrilmiş bir kitap bulunmuyor.

Türkiyede ise saman balyasının yapı malzemesi olarak kullanımına dair girişim yok denecek kadar az. Türkiye gibi bir coğrafya için oldukça şaşırtıcı bir durum. Betonlaşma, kırsal alanın hem ekonomik hem de ekolojik açıdan giderek yoksullaşmasına neden olurken, Anadolunun bir çok bölgesinde fazlasıyla ulaşılabilir olan bu malzemeye karşı ilgisizliğimiz bir şekilde sürüyor.

Yine de, kırsal çevre için umut verici olan bu malzeme ile ilgili çalışmalar ve uygulanmış örnekler ülkemizde nihayet son 10 yılda görülmeye başlandı. 90′lı yılların sonuna doğru Türkiyenin bilinen ilk deneysel ekolojik yerleşimi olan, fakat bir süre sonra dağılan “Hocamköy” projesinde saman balyasından evler yapılmıştı. Bu deneyim ile ilgili şurada detaylı bir makale var. 2006 yılında ise Buğday Derneği, Beykoz Cumhuriyet Köyünde, “saman balyasından ev” atölye çalışması ve seminerleri düzenledi. Gönüllü 20 kişinin katılımıyla bir ev inşa ettiler. Rastladığım son örnek de İmece evi‘nin “saman evi”. Evin fotoğraflarını ve ekolojikev ile yapmış oldukları söyleşiye şuradan ulaşabilirsiniz.

Türkiyede saman balyasına ilişkin deneyimler ne yazık ki bunlarla sınırlı. Ama yine de yeşil düşüncenin henüz yaygınlaşmaya başladığı şu dönemlerde bu malzemenin gerektiği ilgiye kavuşacağına şüphem yok.

Artıları eksileri

Peki yapılarda saman balyası kullanımının artıları eksileri nelerdir? bunlardan söz etmek istiyorum.

+ Harika bir yalıtım malzemesidir.
Saman, diğer yalıtım malzemelerine oranla 3 kat daha iyi yalıtım sağlayabiliyor. Isıtma ve soğutma maliyetinde %75′ oranında tasarruf edilebiliyor . Ayrıca ses yalıtımını da çok iyi sağlayan bir malzeme. Şuradan yalıtımla ilgili detaylı verilere ulaşabilirsiniz.

+ Çevreye zarar vermez.
Çimento, tuğla gibi malzemelerin üretimi ve nakliyatı yüksek enerjiye ihtiyaç duyar. Fakat saman, güneş enerjisi ile oluşan, her yıl elde edilebilen sürdürülebilir bir malzemedir. Tahıl üretimi yapılan her yerden kolaylıkla temin edilebilir, balyalanması için düşük enerjiye ihtiyaç duyar. Çevreye karşı hiç bir zararı yoktur, yapılar yıkıldığında toprağa karışır. Hatta kompost olarak kullanılabilir. Üstelik saman balyasının yapı malzemesi olarak değerlendirilmesi, gereksiz görülen samanların yakılmasıyla oluşan gaz salınımını hafifletir.

+ Sağlıklı bir malzemedir.
Doğal bir malzeme olduğundan zehirli maddeler içermez. Ayrıca saman balyası evler nefes alabilen yapılardır. İçerideki hava kalitesi bu yüzden daha yüksek olur.

+ Ekonomiktir.
Saman balyası ile yapılan evlerin maliyeti çok düşüktür. Isı izolasyonu sağladığı için, uzun vadede ısınma maliyetini de düşürür. İmece evi balyaların 1YTL’ye bile bulunabileceğinden söz ediyor.

+ Hem kolay hem de eğlencelidir.
Saman balyası ile yapı inşa etmek için usta olmanıza gerek yoktur. Esnekliği ve kolaylığı, çevremizi kendi ihtiyaçlarımıza göre tasarlama imkanı verir. Yapı süreci, el becerimize ve yaratıcılığımıza hitap eden ayrıntılar içerir.

Eksiler ise şunlar:

– İyi sıvanmadığında sudan etkilenme riski var.
Saman balyası sudan etkilenebilen bir malzemedir. Yapıda kullanılacak malzemenin sudan korunması gerekir. Fakat yapının çatı sistemi ve sıvası iyi ise sudan asla etkilenmez. Su konusu ile ilgili şurada detaylı bir makale var.

Sorular

Bunlar dışında strawbale.com konuyla ilgili sıkça sorulan soruları listelemiş. Benim gözüme çarpan başlıklar yangın riski ve böcek sorunu.

Bir telefon defterini yakamayacağımız gibi sıkıştırılmış samanın da alev alması zor olduğu ve yangına karşı direnci olduğu söyleniyor. Böcek konusu ise aslında sıvama ile alakalı. Doğru yapıldığı takdirde böceklerin evinizi yeme riski yok. Sıvada kerpiç kullanılacaksa karışıma böcek kovucu etkisi olan bitkiler karıştırılarak evler böceklerden korunabiliyor.

Yapı teknikleri
Saman balyası ile çok farklı yapılar inşa edilebilir fakat, Saman balyasının taşıyıcı ya da duvar görevi görmesi bakımından iki farklı kategoride incelenebilir.

Yığma sistemi

Temel oluşturulduktan sonra balyaların üst üste konmasıyla duvarlar oluşturulur. Bunlar daha sonra gergi telleriyle ya da diğer yöntemlerle sıkıştırılıp çatının yükü gelmeden önce sağlamlaştırılır. Bu sistem daha ekonomiktir. Ancak pencere açıklıkları çok geniş olmamalıdır ve ikiden fazla kat tavsiye edilmez.

Karkas sistemi
Karkas sistemde ise saman balyaları taşıyıcı olarak değil sadece duvar malzemesi olarak kullanılır. Önce taşıyıcılar, yani ahşap, taş, tuğla gibi malzemelerle karkas yapılır; daha sonra saman balyasıyla duvarlar doldurulur. Burada dikkat edilecek hususlar detaylardır. Pencerelerde, kapılarda ve birleşim yerlerinde delik olmaması gerekir. Malzeme ve işçiliğin artmasından dolayı daha pahalıdır ancak yüksek binalar yapılabilir ve geniş açıklıklar geçilebilir.

Uygulanmış güzel bir örnek

Yukarıdaki ev ile daha fazla detaya simondale.net adresinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca NaturalHomes adlı sitenin hazırladığı harita ile dünyada uygulanmış diğer örneklere göz atabilirsiniz.

İnceleyeceğim bir sonraki yapı malzemesi, saman balyasıyla birlikte harika bir uyuma sahip olan kerpiç olacak…

October 13, 2009 Posted by | bu topraklar, ekokoy - permakultur, kir yasami | Leave a comment

   

%d bloggers like this: