ecotopianetwork

Newroz, Doğanın Devlete Diz Çöktürmesidir – Ayhan Bilgen

İnsan ve doğa hayatın gerçek özneleridir. Devlet, insan ile doğa arasındaki ilişkiyi bozan, yozlaştıran bir bidattır. Bidat en genel anlamı ile, sonradan çıkmış anlamına gelir. Klasik İslam fıkıhçıları, bidat olarak tanımladıkları şeyleri, iyi bidat ve kötü bidat diye ikiye ayırmışlardır.

Devlet gerçekten nötr bir hizmet aracı olabilseydi, hayatı kolaylaştıran bir nesne olarak ele alınabilirdi. Ne yazık ki insanlık tarihi başka bir tecrübeyi göstermektir. Sonradan ortaya çıkmış, insanlar eliyle oluşturulmuş devlet gücünün kendisi, çok kısa bir süre sonra, insanlığa yönelen bir tehdide dönüşmektedir.

Birlikte yaşamanın gereği olarak ihtiyaç duyulan ilişkilerin, devlet formu ile şekillendirilmesi peşin bir yenilginin kabullenilmesidir.

Newroz yeni bir gün için yeni sayfalar açmakla anlam bulur.

Kimi siyaset bilimciler, insanın içinde yaşadığı iklim ve doğa koşullarının politik belirleyiciliği üzerine tespit ve değerlendirmeler yapmışlardır. Sert ve karasal iklimlerin, sıcak ülkelerin, yüksek dağların egemen olduğu coğrafyaların, engin denizlerin farklı kişilikleri ve farklı yönetim biçimlerini beraberinde getirdiğini iddia etmişlerdir.

Cemre havaya, suya ve nihayet toprağa düştüğünde atmosferdeki değişimin herkes tarafından hissedilmesi ve dikkate alınması gerekir.

Bu değişimi kabullenme konusunda devlet, iktidar hız kaybettiren bir işlev görür. Doğal, yalın haliyle insan içinde yaşadığı doğadan etkilenme ve onu anlama konusunda önemli algı araçlarına sahiptir. Acı duyar, öfkelenir, bıkar, umutlanır, yenilenme ihtiyacını hisseder. Devletlerin de ruhu olduğunu kabul etseniz bile bu ruhun, insan ruhundan daha ince, daha duyarlı, daha az kirlenmiş olduğunu savunan bir düşünüre ben şimdiye kadar rastlamadım.

Doğanın, canlı olduğu konusunda hiç şüphe olmadığı gibi, bir çok dünya görüşü, ruhunun olduğu konusunda da tereddüt göstermemiştir. Doğanın da intikam alma, kucak açma, yeniden doğma gibi bir çok canlılık refleksinin güçlü bir ruha dayandığını kabul etmişlerdir. Doğayla daha iç içe yaşayan, onu daha fazla hissedenler elbette bunu daha kolay görecek ve düşüncelerini davranışlarını bu doğrultuda şekillendirecektir.

Dağlarda doğa ile iç içe yaşayanlar bunu hissetme konusunda modern hayat içinde kendini edilgenleştirenlerden bir adım  önde olurlar. Bu nedenle cezaevleri, yani doğadan yoksun bırakma, özgürlüklerinden alıkoyma, devletlerin egemenliklerini hissettirme, boyun eğdirme yöntemlerinin en önemli aracı olagelmiştir.

Newroz, artık insanlar arası ilişkinin bir belirleyeni olmaktan çok, insanla devlet, devletle doğa arasındaki ilişkinin şekillendiği dönemi ifade etmektedir. Yeni günü anlamak, kabullenmek ve bu doğrultuda hazırlık içinde olmak için devlet sahibi olmak, iktidar gücünü sırtında taşımak sadece bir engeldir.

Bu nedenle barışı, ekolojik düşünce sistematiği içinden savunmak gerekir. İnsanla insanın, insanla doğanın barışını bozan, sömürü ve sınırsız tüketme alışkanlıkları, bu barışın önündeki en önemli engeldir. Elbette devletleri yönettiğini, iktidarlara egemen olduğunu sanan ama aslında onun esiri olduğunu bile fark etmeyen insanlar, bir süre sonra kendi doğal yeteneklerini de kaybederler. Onların en insani duyguları bile bir süre sonra yönettiklerini sandıkları gücün kontrolü altına geçtiğinde, her şeyleri mekanikleşir.

Devletin çıkarları, iktidarın menfaatleri ile toplumların gelecekleri, beklentileri çeliştiğinde kazanacak olan eninde sonunda insana dair olana, en insani olandır. Kendi geleceğine dair karar verebilmektir, kendi dilini konuşabilmektir, gerektiğinde kendini savunabilmektir.

Bu mücadelede doğa devletin değil, yok edilme tehlikesi ile karşı karşıya olan insan ve insani değerlerin yanında olacaktır. Ve hala doğa, dünyanın en güçlü devletlerinde daha güçlüdür. Devletlerin orduları doğanın gücü karşısında çaresizliğe mahkumdur.

Bu inanç ve umutla Newrozu kutluyor, bütün insanlık için yeni bir sayfanın açılmasına vesile olması dileklerimi paylaşmak istiyorum. Yeni günü anlamlandırmak, ancak onu hakkıyla anlamakla mümkündür.

Kaynak: Günlük

March 25, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ezilenler, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | 4 Comments

Solun Antroposentrik Türcü Söylemleri ve Rantçı Yaklaşımları Üzerine: HES Mücadelesi Doğa Koruma Mücadelesidir

HES Mücadelesi Doğa Koruma Mücadelesidir…

Merhaba dostlar ve yoldaşlar, 

Son birkaç aydır HES karşıtı mücadelelerin içine düştüğü durumu endişe ile takip etmekteyiz.Özellikle yıllardır eleştirmiş olduğumuz çevre STK’larının durumu, bu mücadele içerisindeki iki yüzlü tutumlarıyla daha da net ortaya çıkmıştır. Ancak HES karşıtı mücadele içerisindeki STK’lar dışında kalan grupların da geldiği nokta; bizim artık konuya müdahil olmamızı gerektirmiştir.

Daha önce yerelden gelen güçleri ile mücadele grupları kuran bu sivil oluşumlar, son dönemde ne yazık ki sol propagandanın güdümüne girmeye başlamıştır. Bizler yıllardır doğa savunma mücadelesi konusunda bu tehlikeye dikkat çekmeye çalışmış ve elimizden geldiğince buna karşı söylem ve eylem geliştirmiştik. Ancak foncu-küçük burjuva çevre STK’larına karşı alternatif olarak kurulan platformların da hantal bir solcu yapılanma haline geldiği; sol söylemlerin, dolayısıyla da türcülüğün ayyuka çıktığı yerler olmaya başladığı birçoğumuzun dikkatini çekmektedir. Ayrıca bu paltformlara destek veren meslek odalarının da birçok ulusal ve uluslararası kapitalist şirketten fon aldığını da buradan belirtmemiz gerekmektedir.Özellikle mimar ve mühendis odalarının aldıkları fonlarla binalarını yeniledikleri, bu fonları veren şirketlerin birçoğunun inşaat firması olduğu, bu firmalardan bazılarının HES inşaatlarıyla doğrudan veya dolaylı olarak ilişki içerisinde bulunduğu da göz önünde bulunan bir gerçektir.

Bizim için mücadeleyi solcunun-sağcının yapması asla sorun teşkil etmemektedir. Ancak mücadelenin doğa koruma mücadelesi değil de insanın mücadelesi şeklinde lanse edilmesine karşı bizim de susmamız mümkün değildir. HES’ler ve diğer santraller uygarlığın ve tüketim toplumunun gerekliliğinden dolayı yapılmaktadır.Yapılan her santral çevresindeki yaban hayatı alanlarını katlettiği gibi, hizmet verdiği fabrikalar ve üretim araçları ile doğanın yok edilmesine ayrıca ortam hazırlamaktadır.Alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarının bile kirli olduğunun ayyuka çıktığı bir dönemde, mücadelenin insan temelli bir mücadele olduğunu savunmak abesle iştigalden öteye gitmemektedir.Sorunun temel kaynağı insanın ta kendisidir, bu santraller insanların kullanımı için yapılmakta, hizmet verdiği fabrikalar insanların ruhsal ve maddi açlıklarını doyurmak amacıyla üretim yapmaktadırlar.Ancak tüketime mahkum olmuş, doğayla uyumlu yaşamdan tamamen kopmuş şehirli bireylerin bunu anlamasının zor olduğunu da çok iyi biliyoruz.

Ancak burada atlanan bir gerçek var ve bunun bizim açımızdan önemi büyük. Solcu grupların insan merkezli türcü söylemleri, yarın öbürgün bir sosyalist devrim olduğunda bizi nasıl bir doğal yıkımla karşı karşıya bırakacak bunu endişeyle takip ediyoruz.Bugün HES yapılacak bir köydeki 50 hanede yaşayan insanların, orada evini kaybedecek yaşam ortamından sürgün olacak onbinlerce vahşi canlıdan üstün olduğunu, mücadelenin bu insanların kültür ve yaşam mücadelesi olduğunu iddia eden zihniyet; yarın öbürgün iktidarı eline aldığında “Her şey insan için” zihniyetiyle doğayı tamamen yok edecek işler yapacaktır diye bir çekincemiz var.

Bu zihniyetin sonuçlarını son 100 yılda çok büyük acılar yaşayarak gördük.Karadeniz’de ayı popülasyonlarını onbinlerden yüzlü sayıların altına indiren de “kovanımı parçalıyor,bahçemi dağıtıyor” diyerek insan merkezli düşünen zihniyet olmuş; anadolu parsı sırf köy evlerinde duvar süsü olmak adına adını aldığı ortamda yok edilmiş; kelaynaklar tarım alanlarında çok çekirge var diyerek yapılan uçak ilaçlanmaları sonucu ölmüş kısır kalmış; leylek yuvaları göç zamanı elektrik telleri kopuyor diyerek bozulmuş ve yok edilmiş; toyların ve birçok bozkır kuşunun nesli tarımda kullanılan pestisitler yüzünden yok olmaya yüz tutmuştur. Bu bahsettiğimiz olayların hepsi de insanların daha rahat yaşaması, daha rahat tarım yapması ve daha çok para kazanması uğruna meydana gelmiştir.

Her Şey İnsan İçin söylemi, aslında tamamen liberal ve kapitalist dünya düzeninin de söylemidir.Bir fabrika sahibi de açtığı fabrikanın insan istihdamı ve insanların ihtiyaçlarına hizmet ettiğini iddia eder.Bugünkü sol söylemde de insanın tanrılaştırıldığı, herşeyin hakimi olduğu yönündeki bakış açısının da bundan hiçbir farkı olmadığını görüyoruz.En son bir partinin Fındıklı gençlik kollarının yaptığı “İnsanın Kelaynak Olası Geliyor” minvalindeki afişler, bizim bahsettiğimiz tehlikenin de ne boyutta olduğunu gözler önüne seriyor.İnsanlar yüzünden nesli tükenme tehlikesi altına girmiş bir canlıyla boy ölçüşme ve ondan üstün olduğunu iddia etmenin mantıklı bir açıklamasının olamayacağını düşünüyoruz.

Bir diğer nokta da yerel grupların şehirler içine hapis olmaya başlamaları, toprağın ve doğanın mücadelesinden iyice uzaklaşmaları da gözümüzden kaçmayan bir nokta olarak karşımıza çıkıyor.Tabi bu o grupların işleyiş şeklidir karışmak haddimize düşmez, ancak şehirden toprak kurtuluşu mücadelesinin nasıl verileceği; sadece tanıdık basın kuruluşlarında yayınlanan basın açıklamalarının ve kitlesel mitinglerin ne gibi bir faydası olacağı sorusu da kafamızı kurcalamaktadır.

Son olarak da HES karşıtı mücadelelerin bazı gruplar ve kişiler tarafından propaganda ve kendilerine adam toplama yeri olarak görülmesinden bahsetmemiz gerekmektedir. Biz  yeşil anarşistler, yeryüzü kurtuluşçuları ve hayvan kurtuluşçuları olarak kendi siyasi mücadelemiz olan konuda dahi propaganda faaliyeti ve adam devşirme gibi çabalar sarfetmezken; bazı grupların mücadeleyi propaganda alanı haline getirmesine asla izin veremeyiz.Bu mücadele doğanın kurtuluşu mücadelesidir ve yapılabilecek tek propaganda “Uzlaşmasız,istisnasız ve mazeretsiz bir biçimde doğaya yapılan saldırının durdurulması” söyleminin dışına taşmamalıdır.Hele ki bugüne kadar yaşanmış büyük doğal felaketlerinin temelinin SSCB gibi ağır sanayi hamlesi yüzünden en kirli şekilde üretim yapan bir ülke ve bunun kurucusu olan zihniyet olduğunu varsayarasak, bu propagandanın inandırıcılığının olmadığını da sizler de göreceksinizdir.

Son söz olarak şunu söylemek istiyoruz. Bizler doğanın korunması için çalışan her türlü sivil ve yerel halk hareketlerine sağcı-solcu-islamcı-ülkücü demeden destek verdik ve vermeye devam edeceğiz.Bizim derdimiz doğanın savunması ve ekolojik yıkımın önlenmesidir.Ancak mücadelenin üzerinden kimsenin parsa toplamasına ve yanlış propagandalarla mücadeleyi insan merkezli noktaya getirmemesi için de elimizden geleni yapacağız. 

Vahşiye Dönüş Fanzin

February 22, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, bu topraklar, eko-savunma, ekoloji, ekolojist akımlar, ezilenler, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, Su, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

CEPHEDE: Greenpeace’den ayrılıp Sea Shepherd’ı kuran Paul Watson ile söyleşi

Paul Watson’la ELF’in dergisi The Resistance’ın yaptığı söyleşi…

Balina Savaşları adlı Tv programı Sea Shepherd Conservation Society(SSCS)’nin önceden kendileriyle alakası olmayan küresel bir izleyici kitlesiyle buluşmasını sağladı, hem kurumla, hem yapılan işle ve çevre hareketi içerisindeki uzun tarihinizle tanışmasını sağladı.Lütfen okuyucularımıza bu yola girmenize neden olan şeyi ve hem çevre hem hayvan hakları hareketinde aktif olmanıza sebep olan şeyi açıklar mısınız? Ve Greenpeace’den ayrılıp SSCS’i kurmanızın sebebi neydi?

Ben 1972’de 21 yaşında Greenpeace’i kuranlardan birisiyim, aslında 1969’de18 yaşındayken Don’t Make A Wave Committtee adında kurmuştuk. Kasım 1971’de Greenpeace Too’da tayfadan birisiydim, o zaman Amchitka Adası’ndaki nükleer denemeleri protesto ediyorduk. Greenpeace’in ilk dönem eylemlerinin çoğunda ikinci kaptan konumundaydım, ve Doğu Kanada’da fokları savunmak için de Greenpeace kampanyalarını ben başlattım ve sürdürdüm. Greenpeace’i 1977 yılında terk ettim; çünkü Greenpeace’teki bürokratikleşmeden memnun değildim; ayrıca bu konulardaki yaklaşımlarla ilgili olarak da huzursuzdum. SSCS’i sadece protesto etmekle kalmayıp deniz hayatını sömürmek için sürdürülen yasa dışı eylemlere müdahale etmek için kurdum. Sea Shepherd kaçak avcılığa karşı bir kurumdur, doğal hayat alanlarının ve deniz hayatının korunması konusunda çalışıyoruz.

İlk dönemlerinizde ulusal hayvan hakları/çevreci gruplar size destek oldu mu?

SSCS, The Fund for Animals ve Cleveland Amory’nin destekleri olmasaydı başarılı olamazdı. The Fund for Animals ilk gemimizi almak için lazım olan parayı tedarik etti. The Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals (RSPCA) grubu ise ilk kampanyamızı finanse etti, ve Sea Shepherd’la beraber bu iki kurumun koalisyonu sonucunda Doğu Kanada’ya fokların katledilmemesi ve savunulup kurtarılması amacıyla ilk gemimizi yollamış olduk. Bir yıl sonra Britisih League Against Cruel Sports kurumu da balinaları korumak amacıyla bizle parasal yardımda bulundu.

SSCS’nin topraktan uzaklaşıp suya girmesine yardım eden kişiler kimlerdi?

Cleveland Amory’yi zaten söyledim, Bunun yanında RSPCA’den Dr. Richard Jordan vardı. Ayrıca gemimizde Buckminister Fuller, antropolog Margaret Mead, yazar Farley Mowat, aktör Richard Basehart, Bon Barker, aktris Jan SMithers, Greenpeace’den Robert Hunter ve yazar Edward Abbey vardı.

İlk zamanlarında SSCS’in taktik anlamında yaklaşımı nasıldı ve bugün herhangi bir farklılık söz konusu mu?


Yaklaşımımız değişmedi. Bizler yasa dışı eylemlere müdahale ediyoruz ve bunu yaparken de muhataplarımıza fiziksel zarar vermekten uzak duruyoruz, ayrıca uluslararası koruma yasaları bağlamında hareket ediyoruz. BM’in Doğa’nın Koruma Altına Alınması prensiplerine uygun olarak hareket ediyoruz. Agresif bir tavırla; ama şiddete başvurmadan hareket ediyoruz. Gönüllü ekibimizle çalışıyoruz, başlangıçta vejetaryen bir ekipken 2002’den beri tamamen vegan olduğumuzu söylemem lazım.

Doğrudan eylem nedir?

Yaptığımız şeye doğrudan müdahale adını verdim. Afiş asmıyoruz, şahit olmuyoruz, bizler kendilerine karşı olduklarımızın yasa dışı eylemlerine doğrudan müdahale edip o eylemleri sona erdiriyoruz. Ancak etkili olabilmek için doğrudan eylemler, açık hedefleri ve mekanları iyi düşünülmüş stratejilerle yürütülmelidir.

Peki neden doğrudan eylem/müdahale?

Çünkü bu etkili bir yöntem, sonuç alabiliyoruz ve yaptığımız işi iyi yapıyoruz.

Bu yaklaşım nasıl gelişti ve diğer kurumların yaklaşımlardan nasıl bir farklılık gösterdi?

Bir çok farklı alandan bir sürü şey öğrendim. Kanada Sahil Koruma’dan , Norveç ve İsviçre bandıralı ticari gemilerden denizciliği ve navigasyonu öğrendim. Greenpeace’den medyayla nasıl çalışmak gerektiğini ve etkili medya taktikleri geliştirmeyi öğrendim. Amerikan Yerli Hareketi’nden, Lakota ve İroquis’den cesur olmayı ve inançlarım uğruna dimdik ayakta durmayı öğrendim. Margaret Mead’den bireyin gücünü öğrendim. Üniversitemden dilbilimi, iletişim, ve tarihi öğrendim. Ve ölmek üzere olan bir balinanın gözünden ise hedeflerimiz uğruna bu yola adanmayı ve asla tereddüt etmemeyi öğrendim.

Diğer oluşumlardan farkımız ne? Yaptığımızı bizim gibi yapan başka bir kurum daha yok dünyada. Benzerimiz yok. Denizlerdeki doğal hayata, habitatlara odaklanıyoruz ve yasa dışı eylemlere son vermek için fiziksel eylemlerde bulunuyoruz. Bunu yaparken Savaş Sanatı (Sun Tzu) ve Beş Yüzük Kitabı (Miyamoto Musashi) kitaplarındaki stratejik prensiplere başvuruyoruz, bunu yaparken de Marshall McLuhan tarafından ifade edilen medyayı anlama yasalarını ve ekolojinin temel kurallarını da göz önüne alıyoruz.

Eğer doğrudan eylem işe yarıyorsa sizce diğer kurumların doğrudan eylemlere başvurmamasının sebebi ne?


Diğer kurumlar adına konuşamam. Ama insanların bize şekil veren eğitim sistemleri ve toplumsal gelenekler tarafından esir edildiğini düşünüyorum. Bizlere değişimin dilekçelerle, oylarla, toplantılarla, afişler asarak, lobicilikle, yasal mevzuatla vb ile geleceği söyleniyor. Radikal ve ekstrem görünmekten çekiniyoruz. Bizim güç noktamız ise başka kurumların ya da insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü umursamamamız. Bizim müşterilerimiz balinalar, köpekbalıkları, foklar ve balıklar; yoksa insanlar değil. Biz yaptığımız şeyi onlar için yapıyoruz, insanlar için değil.

Doğrudan eylemde bulunmasalar bile bu kurumlar ve bazı insanlar neden alenen doğrudan eylemleri kınama ihtiyacı hissediyor olabilir?

İnsanlarda bir şeylere karşı olma eğilimi var, farklı düşünen, farklı davranan insanlardan hoşlanmıyorlar. Tehdit altında hissediyorlar, kıskanıyorlar, öfkeleniyorlar ya da güçsüz hissediyorlar kendilerini. İşin aslı şu ki onların eleştirileri veya görüşleri benim umrumda değil. Onların eleştirilerinin konuyla bir alakası yok. Başkalarına zarar vermediğimiz sürece ve uluslararası yasalara uygun şekilde davrandığımız sürece başka kurumların ya da insanların eleştirilerine cevap vermek zorunda değiliz.

SSCS’in fazla radikal ya da uç bir oluşum olduğu şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?

The Sea Shepherd Conservation Society muhafazakar bir kurumdur. Ben muhafazakarım. Muhafaza etmeden muhafazakar olamazsınız. Bizim bütün varoluş sebebimiz muhafaza etmek ve korumak. Bu dünyanın radikalleri okyanuslarımızı, ormanlarımızı, doğal hayatı ve özgürlüklerimizi yok ediyorlar.

Politik anlamda muhafazakar değerlere sahibim. Askerde gaylere ve kadınlara karşıyım; çünkü askerlere karşıyım. Refahçılığa da karşıyım; bu ülkede çok fazla refahçı şirket var, ayrıca liderleri sıkışınca halkın kucağına koşan şirket komünizmine de karşıyım. Kürtaja karşıyım; bütün fetüs severlerin ve çocuklardan nefret edenlerin bu dünaya getirdiği o sevilmeyen, istenmeyen, eğitimsiz doğum sonrası kürtajlara karşıyım. Onlar çocuklar dünyaya gelmeden umursuyorlar çocukları, doğduktan sonra ne olduğu umurlarında değil. Doğmadan önce sizinle beraberler; ama okul öncesi dönemde misiniz, o zaman işiniz bitik.

Mala ve mülke zarar vermenin şiddet içeren bir eylem olduğu şeklindeki suçlamalara ne cevap veriyorsunuz?

Martin Luther King, Jr. bir keresinde hissetme yeteneğine sahip olmayan bir nesneye karşı şiddet eyleminde bulunamayacağımızı yazmıştı.1986’da Kanada’daki Green Party balina gemilerini batırmamızın şiddet eylemi olduğunu öne sürerek beni partiden atmaya kalktı. Ben de partinin politik anlamda uygun bir çerçeve söz konusu olduğunda şiddeti desteklediğini söyledim; mesela, bu insanlar kürtajı desteklemeye devam ediyordu, ki kürtaj ister kabul edelim ister etmeyelim şiddet içeren bir eylemdir, ve muhakkak ki metali suyun içine batırmaktan daha fazla şiddet içerir. Şiddet eğer biz onu haklı görüyorsak artık şiddet değildir, ister savaş, ister kürtaj ya da et yemek olsun. Ben kürtajı destekliyorum ama bu konuda iki yüzlü değilim, kürtaj şiddet içerir, kabul ediyorum. Amerika’da vergi veren herkes vergilerinden elde edilen paranın finanse ettiği şiddeti kabul eder.

Dalai Lama yaptığımız şeyi destekliyor ve eğer şiddet eylemlerinde bulunsaydık bize destek vermezdi. Ama bu kafayı yemiş dünyada artık o da resmen bir terörist, bunun sebebi de Çin’in şiddet eylemlerine karşı çıkması, bizler de balinaları kurtardığımız için teröristiz. Balina kurtarmak , barış istemek ya da ABD başkanlığına soyunmak hiç fark etmez, terörist kelimesi başka birisinin karşı çıktığı birisini yaftalamak için en çok kullanılan kelime haline geldi.

Buradaki esas mesele, bizim kampanyalarımız ya da eylemlerimiz sırasında ya da sonunda kimsenin yaralanmadığı veya öldürülmediğidir. Şiddete başvurmama rekorumuz hala daha lekelenmedi.

Şiddetin ya da şiddetten uzak durmanın haklı olup olmadığı şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?


İnsanlar şiddet dolu yaratıklar ve hep böyle olduk; inandığımız hedefler ve idealler için de şiddeti haklı çıkarmaya devam ediyoruz. Sea Shepherd yasa dışı amaçlar için kullanılan mal ve mülkleri yok ediyor. Bu bizim haklı olma gerekçemizdir.

Sizi eleştiren bazı insanlardan nasıl oldu da daha uzun süre hem aktif hem de etkili olmayı başardınız?

Stratejiyi ve taktikleri anlıyorum, medyayı anlıyorum, yasaları anlıyorum ve ekolojinin kanunlarını anlıyorum. Bir keresinde Woody Allen başarının sırrının orada olmakta yattığını söylemişti. Yani, inatçı olmak, ısrarcı olmak ve yola devam etmek. 59 yaşındayım ve hala aynı şeyi yapmaya devam ediyorum- doğal hayatı 10 yaşımdan beri savunuyorum.

Bazı eleştirmenler asla büyümediğimi söylediler, belki haklıdırlar, ama bunun nesi kötü? Emekli olmak gibi bir niyetim yok, yaptığım şeyden zevk alıyorum, müdahalelerimizin balinaları kurtardığı gerçeğini seviyorum; binlerce balinanın, on binlerce yunusun, yüzbinlerce fokun ve milyonlarca balığın biz müdahale ettiğimiz için hayatta olduğu gerçeğini seviyorum.

Hatta provoke ettiğimiz için gelen eleştirileri, ölüm tehditlerini, nefret dolu mailleri ve oluşan öfkeyi de seviyorum. İlginç buluyorum bunu, bir etki yarattığımızın kanıtı olarak görüyorum.

1960’lara dek uzanan çevre hareketinin başarısız olduğunu reddedemeyiz. Sizce bunun sebebi ne?

Ben başarısız olduğunu düşünmüyorum. 1972’de Vancouver’da bilboardlar hazırladık. Her birisinde büyük harflerle EKOLOJİ kelimesi vardı, bunun altında da SÖZLÜĞE BAKIN. OLAYA DAHİL OLUN yazıyordu. İnsanlar 1972’de ekoloji kelimesinin anlamını bilmiyorlardı. Ama bugün herkes biliyor. Çevreci hareket bir adım ileri iki adım geri tarzında
bir hareket oldu ama tamamen de başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Bazı türleri kurtardık, bazı doğal olanları da muhafaza ettik, biraz zaman kazanmış olduk, biraz alan kazanmış olduk. Ekolojinin yasaları hayatta kalıp kalmayacağımıza karar verecek.

Okyanusta parekete oltaların, ağların, okyanus tabanı taramalarının, balık stoklarındaki düşüşlerin, ölü bölgelerin, mercan adalarının yok olmasının ve büyük okyanus memelilerinin sayısında görülen azalmanın, avcı türlerin azalmasının, göçmen kuş sayısında meydana gelen azalmanın yıkıcı etkilerine tanık oldunuz. Sizce gerçekten artık çok mu geç? Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik mi?


Bazı açılardan evet. 20 sene içerisinde bütün mercan adaları ekosistemleri yok olacak, bütün ticari balıkçılık örnekleri de 20 sene içerisinde bitecek. Homocene’in ortasındayız şu anda, gezegenin tarihinde meydana gelen 6. büyük yokoluşun ortasındayız; 2000 ve 2065 yılları arasında 65 milyon içerisinde kaybettiğimizden daha fazla sayıda bitki ve hayvan türü yok olmuş olacak. Bu ölümüne ciddi bir mesele, ama bu meseleyi tv izleyerek ya da gazete okuyarak öğrenemezsiniz. Eğer okyanuslar ölürse biz de ölürüz, işte bu kadar basit.

Ama ben kötümser birisi değilim. Ben Dünya’nın kendine baktığını ve eğer bizler gezegenin bağışıklık sistemini kemiren virüsler gibi hareket edersek kendi oyunumuza gelip kendi pisliğimizde boğulana dek eğlenmeye devam edeceğimizi düşünüyorum. Dünya bizden paçasını kurtaracak ve belki, bir ihtimalle ekolojinin yasalarına uygun olarak yaşamayı öğreneceğiz, çevreyle uyum içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Ve eğer bu olmazsa o zaman evrim biz olmadan da yoluna devam edecektir.

Size göre hareketin kayda değer değişiklikleri meydana getirecek tarzda yeniden inşa edilmesi için ne yapılması gerekiyor?

İhtiyaç icatların anasıdır, eğer tür olarak ya da uygarlık olarak hayatta kalmaya ihtiyaç duyuyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız. Hareketler gücün çeşitliliğe bağımlı olduğu ekosistemler gibi hareket etmeli. Bizim görüş farklılıklarına, strateji ve taktik çeşitliliğine ve birbirimizle uyuşmaya ya da birbirimize ters düşmeye ihtiyacımız var. Hangi konuda iyiyseniz onu yapın, yasa, mevzuat, eğitim, doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, bireylerin tutkusunu ve yeteneklerini de kabul edin. Bu hareketin gücü Greenpeace, Sierra Club ya da WWF gibi eko-bürokrat kurumlardan kaynaklanmıyor. Esas güç Jane Goodall, Birute Galdidas, Diane Fossey, Richard Leakey ve siz ve ben gibi insanlardan kaynaklanıyor.

En kötü ve moral bozucu saldırılar genelde bizden yana insanlardan geliyor, bu tür hainlerden ve saldırılardan kendinizi nasıl uzak tutuyorsunuz, odaklanmanızı sağlayan şey ne?

Eleştiri ve saldırılardan dolayı moralim bozulmaz hatta umrumda da değil. Oscar Wilde’ın söylediği gibi “ senin hakkında konuşulmasından daha fazla moral bozan şey senin hakkında konuşulmamasıdır”.

Eğer bir şeyi savunursanız o zaman hedef haline geleceğini bilirsiniz, burada ana mesele hedef haline gelmeyi kafaya takmamaktır. Eğer işe yarar bir şey yapıyorsanız, insanları kızdırıyorsunuzdur, artık düşmanlarınız vardır. Ben başarımızı düşmanlarımızın sayısına göre, nefret maillerine, tehdit ve mesajlara göre ölçüyorum.

ABD’deki eylemcilere yönelik baskılar ve anti-terörizm yasası Green Scare SSCS’i etkiledi mi?


Hayır. SSCS yasalara karşı gelmez ve hiç gelmedi., ABD sınırları içerisinde en küçük bir kanun ihlali bile yaşamadık. Eylemcilerin anlaması gereken şey şu: yasaları anlamak zorundayız ve eğer gerekirse mümkün olan en iyi avukatı da tutmak zorundayız. Ayrıca kitabımdan da söz etmek gerekiyor burada, earthforce- An Erath Warrior’s Guide To Strategy kitabını okumak da sizin hem hayatta kalmanızı sağlar hem de hapse girmenizi önler.

Sık sık Doğanın Temel Kanunlarından söz ediyorsunuz. Ne kastediyorsunuz ve bu kanunların önemi ne?

Bireyin gücünden zaten söz ettim. Ekolojinin en önemli 3 kanunu şudur:

1- Çeşitlilik kanunu- yani bir ekosistemin gücü ona dahil olan türlerin çeşitliliği üzerine kuruludur.

2- Bağımlılık kanunu: bir zamanlar John Muir’in söylediği gibi “doğanın bir kısmını bozduğunuz zaman onun doğanın her tarafıyla bağlantı halinde olduğunu görürsünüz”..yani bütün türler birbirlerine bağımlı bir halde vardır.

3- Sonlu kaynaklar kanunu: yani büyümenin bir sınırı var; çünkü kapasiteyi taşıma sınırı var. Eğer bir tür bu taşıma kapasitesini aşarsa o zaman diğer türlerin taşıma kapasitesinden çalmış olur, böylece o tür ya yok olur ya da sayısı azalır, bunun sonucu olarak da türler arası karşılıklı dayanışma azalır, çeşitlilik zayıflar.

Çevre yıkımının esas sebebinin ve gezegende yanşan bu acının üç ana kaynaktan meydana geldiğine katılır mısınız , yani Arabalardan, etçillerden ve kömürden? (yani kömür sanayii, otomotiv sanayi ve endüstriyel çiftçilik/et endüstrisi)

Bence ekolojik yıkımın bir numaralı sebebi insan nüfusunun kontrolden çıkması ve tüketim oranlarının artmasıdır. Bence biyoçeşitliliği kaybediyor olmamız bizi bekleyen en büyük tehlike. Önceden söylediğim gibi, büyük bir yokoluş olayının ortasındayız. Fosil yakıtlar, arabalar ve et endüstrisi aşırı nüfus artışından kaynaklı sorunların büyümesine sebep oluyor. Giderek büyüyen talebi karşılayacak balık yok denizde.

Sizce insanların hayvanlar ve dünya için etki yaratacak eylemlerde bulunmamasının sebepleri ne, en büyük ayak bağı, en büyük engel ne?

İnsanın aptal olması. Yüz milyar galaksi içerisindeki tek bir galakside etrafında 100 milyar yıldız bulunan bir gezegende yaşıyoruz, bu gezegen üzerinde sonsuz küçük bir zaman aralığında bulunuyoruz, ama çoğumuz deli gibi bu gezegenin sadece bizim için yaratıldığına inanıyoruz, istediğimiz gibi davranma hakkımız olduğuna inanıyoruz, ne sonucunu düşünüyoruz ne de vicdanımızı araya sokuyoruz. Ekolojik cehalet ve insanın kibri o kadar korkunç ki afallamamak elde değil. Buna insanın çıldırışı adını veriyorum.

İnsanların eyleme geçmesi için ne gerekecek peki?

Dünyanın atacağı şöyle sağlam bir tekme bayağı işe yarar.

Doğal dünyada yaşanan yıkımın sona ermesi için ne gerekiyor?

En etkili çözüm insan uygarlığının çöküşü olur ama bunu da çoğu insan desteklemez. Ama birileri bir yerlerde çıkıp da bir çözüm üretene kadar bunun aksi bir çözüm görünmüyor. Ben imkansız çözümlere inanıyorum. Örneğin 1972’de Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya başkan olacağı düşüncesi düşünülmesi çok zor bir şeydi. İmkansızdı. AMA oldu. İmkansız olan aynen hayat geçti. Çevreyle alakalı sorunlarımız için imkansız görünen çözümler, nüfus artışı ve hava kirliliğiyle alakalı imkansız çözümler günümüzün genç insanlarının cesaret ve hayal gücüyle çözmesi gereken büyük meydan okumalardır.

İnsanların bu adımları atma konusunda istekli olduğun inanıyor musunuz?

Şu an hayır ama yakında istekli olacaklar, başka seçenekleri kalmayacak.

Hareketimizin küçük kaynaklarını ve sayısını düşünecek olursak muhaliflerimizin finansal çıkarlarına nasıl engel olabiliriz?


En etkili taktik daima ekonomik baskı uygulamaktır. Şirketlerin ve devletlerin vicdanı yoktur. Şirketler kapital tarafından yönetilir, devletler kanunlar ve özel çıkarlar tarafından yönlendirilir. Anladıkları tek şey çıkar ve zarardır. Eğer zararları çıkarlardan daha fazla hale getirebilirsek o zaman kazanabiliriz. Sea Shepherd’ın Japon balina filosuyla olan meseledeki amacı mesela bu endüstriyi ekonomik olarak batırmaktır.

SSCS’in hayvan ve dünya meselelerinin ötesine geçip küresel şirketler hakimiyeti ve demokratik görünümlü olup da aslında demokratik olmayan politikalara meydan okuyan daha geniş bir bilincin parçası olduğunu hissediyor musunuz?

Biz temelde kaçak avcılığa karşı bir kurumuz. Ancak çeşitlilik sahibi bir hareket içerisindeki boşluklardan sadece bir tanesini dolduruyoruz. Türleri ve ekosistemleri sömüren yasa dışı etkinlikleri durdurmaya odaklanıyoruz. Dünyayı kurtarıyormuş gibi yapmıyoruz, ama elbette bu dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışan bir hareketin parçası olduğumuza inanıyoruz.

Demokrasiyi desteklediğime emin değilim. Eğer çoğunluğun oyları olsaydı o zaman ortalık gangsterlerin kurallarıyla dolardı ve hiç bir şey güvende olmazdı. Gezegendeki 7 milyar insanla beraber çevreci kurallara ve yasal yaptırımlara ihtiyacımız var, ve kaynaklarımız kaybolmaya başlayınca insanlar kendilerine Allahın verdiğine emin oldukları o maddi konforu talep etmeye başlayacaklar ve ardından da yollarına çıkan her şeyi ezip geçecekler. Sayımız çoğaldıkça özgürlüklerimiz kaybolacak; çünkü insanlar istedikleri şeyi yapmayı, istediklerini yemeyi ve istedikleri yere gitmeyi mümkün kılan şeylerden mahrum kalacaklar, artık o şeylerden yeterince olmayacak.

Sizce Antartika’daki Balina Savaşları/SSCS programı halkın doğrudan eyleme verdiği desteği artırmış olabilir mi…ya da en azından gizli destekçilerin artık açık açık destek verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bizler medya kültüründe yaşıyoruz, bu kültürü televizyon ve filmler belirliyor. Eylemlerimiz tv showu haline gelince bizim gerçek olduğumzu ortaya çıktı. İnsan sizi tvde görene kadar gerçek değilsinizdir ya da sinema perdesinde görene dek gerçek değilsinizdir. Destekçilerimiz arasında Christian Bale, William Shatner, Pierce Brosnan ve Richard Dean Anderson var. Halkın gözünde biz eğer Batman, Kaptan Kirk, James Bond ve MacGyver bizim ekipteyse nasıl kaybedebiliriz ki? Ben medyaya bilinci değiştirmek için gerekli bir silah gözüyle bakıyorum. Medya içerisinde ister basılı yayın ya da elektronik ortam olsun insanlara insanların daha fazla farkında olmasını sağlamak için, umursamalarını sağlamak için, olaya dahil olmalarını sağlamak için akıl bombası enjekte ediyoruz. Her türden insan tarafından daha fazla tanınıyorum ve istisnai durumlar hariç insanlar okyanuslarda yaptığımız şeyi destekliyorlar.

“Yaptığınız şeyi seviyorum ama ben bunu yapamam !” diyen insanlara ne söylersiniz?

Öne geçin, takip edin ya da yoldan çekilin. Öne geçemiyorsanız o zaman bunu yapmaya niyeti olanları destekleyin, eğer öne geçemiyor ya da öne geçenleri destekleyemiyorsanız, o zaman bu tutkusu ve motivasyonu olanların önünde engel olmayın.

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2010/08/19/cephede/

February 16, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, ekoloji, isyan, sistem karsitligi, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Our Planet, Our People are not Expendable! We Refuse To Sacrifice Life for Corporate Profits. Stephanie McMillan

This is a draft leaflet I wrote and am proposing for a group of South Florida activists. Even though it’s not final, I’ll share it here.
* * *
OUR PLANET, OUR PEOPLE ARE NOT EXPENDABLE!
WE REFUSE TO SACRIFICE LIFE FOR CORPORATE PROFITS!

The Gulf of Mexico has been destroyed. Immeasurable, irreparable damage has been done to wildlife, the health of the ocean, and people’s livelihoods. We have been cursed for years to come. It can not, as BP promises, be “made right.” In fact, even after this utter catastrophe, crimes against the planet and its inhabitants continue without pause.

We are told that the government is supposed to guarantee the rights of the people. But when a big corporation decides our rights are not in their interests, then POOF! They vanish into thin air. In a clear violation of our rights to free speech and a free press, government agencies have assisted BP’s lies and cover-up by restricting media access, threatening journalists with felony charges and $40,000 fines. Uniformed police officers in Louisiana have harassed photographers at public beaches. BP has threatened workers with firing if they talk to anyone about anything.

We are also told that the government’s purpose is to protect the country and us. But instead the government helps big corporations plunder the country and trash our lives. The Minerals Management Service allowed BP to cut corners and violate safety regulations, leading finally to the fatal decision to save a few hundred thousand dollars by not installing a backup valve.

When BP ignored an order by the Environmental Protection Agency to stop using the dispersant Corexit 9500 (a poisonous compound banned in Europe), the EPA did absolutely nothing. Millions of gallons are still being dumped into the Gulf, even as it has been shown to evaporate and fall as toxic rain, and is damaging plants far inland.

BP and its employees have given more than $3.5 million to federal candidates during the past 20 years, with the biggest portion going to Obama. It also spent $15.9 million on lobbying last year alone, for the purpose of controlling energy policy.

What does all this tell us?

The government repeatedly sells us out to corporate interests. It sells out our rights, our health, our safety, our livelihoods, our lives, and the natural world. The government is merely a tool to facilitate the conversion of life into profit.

The BP spill is not an accident. It is an inevitable consequence of a global economic system that values profit over life. The BP spill is not unique. Oil companies have ruined large areas of the Niger Delta, Ecuador and other parts of the world, and they will continue to do so until they are stopped.

The ruthless pursuit of profit has caused 98% of old growth forests to be cut down. 99% of the prairies are gone. 80% of rivers worldwide no longer support life. 94% of the large fish in the oceans are gone. 120 species per day becomes extinct. Now the Gulf of Mexico has been ruined. Clearly, a global economic system based on perpetual growth is unsustainable. Yet those who run this system do not stop, will not stop.

At what point will we stop accepting this?

We can not stand by while big corporations like BP, with the assistance of the US government, destroy our lives and our planet. We should have stopped them a long time ago. Now we must stop them before they do even more damage, before they kill everything. We depend upon the natural world — we must now urgently come to its defense.

 

http://www.stephaniemcmillan.org/codegreen/2010/07/

http://minimumsecurity.net/blog/2010/07/17/our-planet-our-people-are-not-expendable/

February 10, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekoloji, iklim, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Against Bourgeois Pacifism – Wade Rawluk

The pacifism of the bourgeois pacifist is the illusion behind which the violence of the bourgeoisie stands. Yet the bourgeois pacifist cannot see this violence. The conscious action of the libertarian socialist is the force which smashes this illusion and allows the people to overcome the violence which the state and capital generate through their very existence. The bourgeois pacifist believes that all conflict can be ended through moral force and forms of nonviolent activism that do not go beyond the bounds set by capitalist norms.

When the bourgeois pacifist opposes the state one of three strategies is usually chosen. In the first strategy the bourgeois pacifist accepts the bourgeois state and only wishes to make it obey his moral norms. Such a quest is quixotic since it does not understand that the capitalist state uses violence to promote the interests of the ruling class. The second strategy involves the attempt to abolish the capitalist state without arming the working class. No matter how successful such nonviolent tactics may be at first, if people are not ready to defend themselves by force of arms the armed power of the capitalist class will defeat them before or after a postcapitalist order is established. The third strategy involves establishing communities whose social relations are noncapitalist without challenging the existence of the state. No matter how attractive the new order is, the state will ultimately have power over these unarmed communities and as a result these utopian communities will not be able to displace the power of the capitalist state.

But what if the bourgeois pacifists win power by becoming part of the capitalist state structure? In such a case the use of the bourgeois electoral system is not one in which the running of candidates enables one to build worker, community and armed forces councils as an alternative libertarian socialist government. One begins to use the capitalist state structures as a means to eliminate imperialist war. Such reformism is a crossing of class lines for any libertarian socialist since it involves an acceptance of the capitalist state as a morally good end in itself, not just a means. The abolishment of the state ceases to be a practical end and the internal logic of capital begins to unconsciously guide the hands of such revisionist “Greens.”


The bourgeois pacifist believes that all conflict can be ended through moral force and forms of nonviolent activism that do not go beyond the bounds set by capitalist norms.


Often there will be some pacifists who seek to abolish imperialist war by abolishing imperialist armies, without abolishing the imperialist state. When all the armies are abolished an international “police force” would keep violence from erupting again. But who, may we ask, is to be this police force? NATO intervenes in the Balkans in the name of peace. NATO wishes to expand its mission as a peacekeeping and anti-terrorist force beyond its borders. Is NATO this peace police? Is this use of NATO the means by which the turncoats in the Green Party wish to promote nonviolence internationally? If capitalism is the source of violence how can we end the violence when we are supporting the institutions of violence that the capitalists use to enforce their rule? The idea of an international force, consisting of imperialist troops to prevent war is as absurd as an imperialist war to end all wars. Such an international force does not eliminate the armed power of the capitalist state or eliminate all conflict. It does increase the power of the state to the nth degree.

The problem with bourgeois pacifism is that it confuses the suppression of social contradictions with the creation of conditions in which social contradictions can be expressed in a nonviolent way. We can see the differences in the approaches bourgeois pacifism and revolutionary libertarian socialism take to the questions of the interpretation of the second amendment to the US constitution on the domestic level and the question of imperialist war on the international level. The second amendment says “A well regulated militia being necessary to the security of a free state, the right of the people to keep and bear arms shall not be infringed.” Bourgeois statist ideology interprets the term “people” to mean the bourgeois state, while those who hold high the black banner of Bakunin-Kropotkin interpret the term “people” to be the working masses. When bourgeois pacifism tries to achieve its goals through practical activity, rather than through the changing of consciousness, it is inevitable that some organization which exists as a state, even if it calls itself by a different name, will be the entity that controls the means of defense. Since social contradictions cannot be suppressed, the response that nobody will have any means of defense is clearly seen to be an illusion based on a utopian dream. To keep “anyone” from having weapons one needs a state armed against the community it supposedly represents to keep people from possessing weapons. When the utopian dream is made concrete in the realm of practical activity, the dream quickly turns into a statist nightmare.

When one seeks to suppress social contradictions, especially those between different factions of the working class, one will seek to establish oneself in a “neutral” position above the combatants. When one seeks to eliminate the conditions which cause social contradictions to take a violent form one realizes that one is in one of the opposing camps in the class war. When one realizes that the opposed forces are the exploited class, whose victory ends the exploitation that exists as the cause of capital’s need to rule through violence, and the exploiter class, which benefits from violence, one will be ethically compelled to support the exploited class and establish a society based on liberty and communism. In a free communist society contradictions are not based on the exploitation of one social group by another and thus the economic incentive for contradictions taking a violent form are greatly diminished.

The pacifist might think that allowing the masses rather than the state to create the militia would lead to unlimited violence. In reality, the opposite is the case. If one tries through practical activity to suppress contradictions on a domestic level by using the state, one might have the illusion that the state is a neutral force that mediates disputes between the people and when necessary uses this “militia,” i.e. police or national guard, to suppress such disputes. In reality, the state can never be neutral. The bourgeois state uses its power of suppression as an instrument of the class whose exploitation causes the conditions for social conflict to become violent. Hence the “militia,” by being in the hands of the bourgeois state encourages greater violence than a militia controlled by the workers.

The same is true on the international level. The imperialist forces of NATO see themselves to be the neutral power that exists above smaller warring powers. In reality, imperialism is not a neutral peacekeeper. Imperialism seeks to extend its dominion. Ultimately, it will take some side in the conflict it wishes to “mediate.” Imperialism may oppose one of the warring parties by siding with the other or it could fight against both. Ultimately, imperialism will seek to dominate everyone and those who seem to be the beneficiaries of its actions will be as dominated as those whom imperialism openly opposes. Pacifism becomes the ideological rationale imperialism uses to justify its aggression. Yet pacifism, if it is to use practical activity to achieve its goals, must use violence to suppress social contradictions. It is shown in practice that simply trying to change people’s consciousness does not bring about an end to war because the world, being a material world, can only be changed when practical activity is changed. It is not the changing of consciousness that by itself changes practical activity but it is the changing of practical activity that is reflected in the changing of the consciousness of those who are involved in such practical activity.


Pacifism becomes the ideological rationale imperialism uses to justify its aggression.


If pacifism is to be successful it must engage in the practical activity which can suppress social contradictions. Of course by doing so one simply gets oneself more deeply involved in these contradictions. The logical end of pacifism is, in the realm of practical activity on the domestic level, to arm and use the police against the people. On the international level NATO is armed and used against the peoples of the world when their governments do not support the imperialists. Of course one could hope that by teaching people how to meditate they would all eventually become enlightened and cease to engage in violence, regardless of the production relations that exist in the real society that people live in. In reality, this never works because one cannot use a change in consciousness to eliminate social contradictions. It is false to say that the key is to work hard and convince enough people to change their violent behavior through the changing of their consciousness. The question is a qualitative question of choosing between focusing on methods that change human social relations or focusing on methods of consciousness transformation that cannot change human social relations.

The problem with those who try to achieve pacifist goals through the changing of consciousness is that they base their whole program on the ideology of bourgeois individualism. The problem, as some might conceive it, is that people as individuals engage in violent action. Therefore, the solution is to change the activity of the individuals by changing their consciousness. But people do not exist as atomic individuals. They exist as social individuals and their activities toward one another are based on their activity as part of larger social groups whose unity is based on the material activity that they are commonly engaged in. Hence, to eliminate the causes of social violence one cannot simply change individuals. One must change social relations if the violence that arises from such negative social relations is to be stopped.


…to eliminate the causes of social violence one cannot simply change individuals. One must change social relations…


It is only when one tries to suppress contradictions through the means of practical activity that the results of the attempted suppression can be universal and complete. Yet the attempt to change the practical activity of man as a means of suppressing contradictions only produces the opposite of pacifist aims. One would have to establish a force that would suppress social contradictions. This inevitably involves the use of violence. Police violence is the domestic result and imperialist war is the international result of such practical activity. When one tries to suppress contradictions through changing consciousness the attempted suppression will fail. The first reason for this is the fact that the attempted change in consciousness only affects individuals psychologically and does not change social relations. The second reason is that relatively few individuals ever are willing to change themselves by transforming their consciousness. The attempt to change consciousness as a means of suppressing social contradictions can only succeed in having a few individuals personally live according to pacifist norms.

If the goal of suppressing social contradictions through the individual transformation of consciousness cannot be universally achieved then the goal cannot be said to have been successfully achieved. A society with only half its population at war is still a society at war. It is not surprising that, frustrated with the tactic of changing consciousness as a means of achieving the suppression of social contradiction, the bloody tactic of changing the practical activity of man is chosen instead. But this causes the attempt to achieve such a suppression of contradiction to become its opposite because such an attempt necessitates the use of force.

The libertarian socialist does not pretend to abolish all forms of conflict for all time. The idea of ending all forms of conflict is an example of the most dangerous form of utopianism, which is dangerous precisely because such an idea becomes its opposite by being put into practice. This is a hard but necessary truth to learn. The libertarian socialist is not so naive as to believe the dangerous utopian myth of a world without contradiction. Such a myth is an example of the worst form of metaphysical thinking. But the libertarian socialist knows that with the abolishment of the state and capital the underlying reasons driving imperialism’s historically unusual propensity to go to war will be done away with. With the economic compulsion behind capitalist war gone it will be easier for communities in a libertarian socialist world to resolve their contradictions and conflicts without having those conflicts become war.

Peace on the basis of the cosmopolitan concept of a united world without regard to the question of class is an idea which when it is adopted by the peace movement tends to harm the cause of the proletariat. In what is such cosmopolitan unity to be found? Usually it is in the idea of humanity as a species being or in some religious idea. Such a mystified idea is nothing but a mask for bourgeois interests. Which ideology shall cosmopolitan humanity unite around? It is quite likely that the battle to determine what quack ideology man is supposed to unify around to prevent war will in fact initiate further wars.

Thus it is not a cosmopolitan attempt to base social unity on the ideal of a humanity that transcends classes but the revolutionary attempt to abolish class divided society which unifies people.

http://www.thefreelibrary.com/Against+Bourgeois+Pacifism.-a071200514

January 27, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, isyan | 1 Comment

Kendimizi Korkunun Tuzağından Nasıl Serbest Bırakabiliriz? Derrick Jensen

1996’dan kırpılmış bir gazete parçası tutuyorum elimde. Kıvrımları yıpranmış, sayfa sararmış. Başlıkta şöyle yazıyor: “anne ayı trenlere saldırıyor.” İki oğlu trenler tarafından öldürülünce, anne bozayı geçen her trene saldırmaya başladı.

Önce bu gazete parçasını cüzdanımda taşıdım, daha sonra çalışma masama yazdım. Cesur olmanın, yaşıyor olmanın ne olduğunu hatırlamama yardımcı oluyor.

Dünyanın iktidardakilerin açgözlülüğü, nefreti ve deliliği yüzünden tahrip edildiğini düşünürdüm. Elbette hala –herkesin dikkat etmesi gerektiği gibi- öyle düşünüyorum ama kendi korku doluluğumuzun bu tahriple nasıl işbirliği içinde olduğunu her geçen gün daha iyi görmeye başladım.

Hayır, bunu aynı eski mısrayı kusarak, yani tuvalet kağıdı kullandığım için ormanların yok olmasında Wayerhaeuser’in CEO’su kadar kabahatli olduğumu söyleyerek açıklamıyorum. Gezegeni öldürenler için şefkat duymamız gerektiğini, evimizi yıkanları durdurmamız için önce tüm öfkemizi kendi kalplerimize yöneltmemiz gerektiğini de söylemiyorum. Hepimizin gezegenin tahrip oluşunda aynı sorumluluğa sahip olduğunu ve kişisel olarak benim ve bir takım çevrecinin kolektif olarak yeterince saf, iyi, sevgi dolu olmasının her şeyi gerçekten düzeltebileceğini ifade eden gerçekdışı düşünceyi tekrar etmiyorum.

Kesinlikle değil. Çünkü bu şekilde düzelmeyecek.

Anne boz ayının kendi yüreğindeki saflık için endişelendiğini sanmıyorum. O yalnızca sevdiklerini öldürenlere karşı eyleme geçmek için kendi yüreğini dinledi.

Ormanların yok olmasında benim kabahatim, tuvalet kağıdı kullanıyor olmaktan çok daha büyük. Ormanları yok edenleri fiziksel olarak durdurmamam, kendi evimi ve sevdiklerimin (insan ve insan olmayanlar) evlerini vahşice ve anne ayının gösterdiği sevgiyle savunmuyor olmam benim kabahatim.

Biz sevginin pasifizm olduğunu varsayan yanlış inançtan ötürü ıstırap çekiyoruz. Anne bozayıların ya da diğer birçok annenin bunu kabul edeceğinden emin değilim. Çocuklarına zarar vereceğimi sanan birçok anne at, inek, fare, tavuk, kaz, kartal, baykuş, sinekkuşu tarafından saldırıya uğradım. Çocuklarına zarar verenleri ya da verecek olanları öldüren birçok anne tanıdım. Eğer bir anne fare, kendisinin sekiz bin katı büyüklüğünde birine saldırarak kendi hayatını ortaya koymaya hazırsa, bu onun kalbi hakkında bizim kalplerimize ne söyler? (Anne fare kazandı bu arada)

Evimin yakınındaki akarsularda yüzen som balığını sevdiğimi söylüyorum, ancak som balıkları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılıyor, onlara yardım etmek için ne yapabilirim? Onlarla ilgili yazılar yazıp, şarkılar söylerim, kalkıp yaşlı gözlerle onların çamurlu akarsuda yumurtlamasını izleyebilirim, ama ne yapabilirim?

Sorun karmaşık değil. Eğer som balığını gerçekten önemsiyorsam, barajları ortadan kaldırmam gerekir, orman endüstrisini, ticari balıkçılığı, küresel ısınmayı durdurmam gerekir. Bunların tümü aslında basit teknik işler, ama ben bunları yapmıyorum.

Neden?

Bir sürü yarı entelektüel, yarı ruhani, yarı ahlaki nedenler gösterebilirim, ancak kendime karşı dürüst olduğumda asıl neden korkuyor oluşumdur. Etkili bir şekilde hareket edersem polis tarafından öldürüleceğimden ya da ömür boyu hapse mahkum edileceğimden korkarım. Etkili hareket edersem toplumdan dışlanacağımdan korkarım, birilerinin benden hoşlanmamasından, beni yargılamasından korkarım. İşte son zamanlarda düşündüğüm bazı sorular; eğer Naziler yahut başka faşistler Kuzey Amerika’yı işgal etselerdi- uzun bir duraksama, bir kaş kalkar- hepimiz ne yapardık? Mussolini’nin faşizm tanımını düşünün: “Faşizme daha uygun olarak şirketçilik (corporatism) denilmelidir, çünkü faşizm devletin ve şirketlerin gücünün birleştirilmesidir.” Peki, bu işgal edilmiş ülke kendisine demokrasi deseydi ve -çoğunlukla herkes seçimlerin hile olduğunu anlamıştır ama- vatandaşlara aynı faşist partinin farklı kanatlarını (ya da Mussolini, Şirket) seçme hakkı tanısaydı? Peki ya protestolara ya da diğer şiddetten arınmış muhalefet biçimlerine, süvari birlikleri ve gizli polis tarafından karşı konulsaydı? Onlarla savaşır mıydık? Ya da mevcut bir direniş hareketine katılır mıydık?

Peki ya iktidardakiler tesis ettikleri yasaların onlara izin vermesiyle 18-35 yaş arası Yahudi erkeklerin üçte birini toplama kamplarına tıktıklarında ne yapardık? Afrikan-Amerikalılarla Yahudilerin yerini değiştirip, aynı soruyu kendinize sorun.

Faşistler kırsal bölgelere radyasyon saçsalardı, yiyecek kaynaklarını zehirleselerdi, kıtayı ormansızlaştırsalardı, ya da nehirleri artık su içilemeyecek, yüzülemeyecek kadar kirletselerdi, onlara direnir miydik?

Yalnızca toprakları değil, sevdiklerimizin bedenlerini de diyoksinle -bilinen zehirli maddelerden biri-, çok sayıda kanserojenle zehirleselerdi? Konuşmalarımda, dinleyicilere aralarından kaçının sevdiği kişileri kanser yüzünden kaybettiğini sorarım. Neredeyse yüzde sekseni ellerini kaldırır. Şimdi soruyorum, iktidardakiler yalnızca sevdiklerimizi değil, kendi bedenlerimizi de zehirlerlerse onlara karşı direnir miyiz?

Eğer sevdiklerimiz ölürken, bedenlerimiz zehirlenirken savaşmayacaksak, ne zaman tavır alacağız? Hepimizin eşik sınırını, korkumuzdan kurtulduğumuz ve sevdiklerimizin yanında eyleme geçtiğimiz noktayı, bulması gerekiyor.

Neden bu kadar dehşete kapılmışız? Neden korkuyoruz? Bu soruların hiçbiri retorik sorular değil. Bunlar, bu noktada, kendimize sormamız gereken en önemli sorular.

En basit anlamda, korku bir şeyi kaybedeceğimiz yönündeki inançtır. Bir başka anlamda da elbette kaybedeceğimiz çok şey olduğunu gösterir. Hepimiz, iktidardakilerin kendilerini ya da sahip olduklarını tehdit eden kişilere ne yaptığını biliriz. Jeffrey Leuers* sembolik direniş amacıyla üç SUV’u yaktıktan sonra; tecavüzcülere, eşlerini ölümüne döven adamlara, birçok insanı kanser eden kimyasalların dünyaya salınmasına izin veren kimya şirketilerinin CEO’larına verilen cezalarla kıyaslanamayacak kadar yüksek olarak, 22 senenin üzerinde hapis cezasına çarptırıldı. Eğer ciddi biçimde iktidardakilerin canlı dünyayı satılmak üzere tüketici ürünlerine dönüştürme yetkilerini tehdit ediyorsak, bizi her türlü yöntemi kullanarak durdurmaya çalışacaklardır.

Ancak tüm bunlar da aynı şekilde korkudur. Biliyoruz ki bizler de –Amerika’da yaşayan, sömürüden birincil fayda sağlayanlar olarak- bazı tüketici ürünlerine olan erişimimizi yitireceğiz: Peki gezegenin tahribine karşılık, kahve, çikolata, arabalar, elektrikli battaniyeler gibi ürünleri kabul etmek bizim hakkımızda ne söylüyor?

Hepimiz seçimlerle karşı karşıya kalırız. Büyük ölçekte, ya arabalarımız ya da buzullarımız ve kutup ayılarımız olabilir. Barajlarımız, kağıdımız, kereste ürünlerimiz olabilir ya da som balıklarımız. Karton kutularımız olabilir ya da yaşayan ormanlarımız. Elektriğimiz ve madencilikle enkaza dönmüş dünyamız olabilir, ya da ikisi de olmaz (güneş enerjisi de endüstriyel bir altyapı gerektirir). İthal meyvelerimiz, sebzelerimiz, etimiz, kahvemiz olabilir ya da en azından Latin Amerika’da dokunulmamış insan ve insan olmayan topluluklar yaşamını sürdürebilir.

Bu umutsuzluğa düşmemiz anlamına gelir mi? Belki de. Umutsuzluk kesinlikle, umutsuz bir duruma verilecek uygun bir tepkidir. Bundan da fazlası, tüm bunların yine de gerçek seçimler olmadığını fark etmeliyiz; neredeyse varlıklarının yüzde doksan dokuzunu, insanlar, toplulukları ve gezegeni tahrip etmeden oldukça mutlu bir şekilde yaşadılar. Bu seçimler anormal ve açıkça tuhaf yaşam biçiminin sonuçlarıdır.

Daha kişisel bir düzeyde, bize hizmet etmeyen –asla bizi gerçekten mutlu etmeyen, rahat ve güvenli hissettirmeyen, ancak mutluluk, rahatlık ve güvenlik yanılsaması sunan- anaakım kültüre kapılıp gidebilir ya da çoğu zaman bizi rahatsız eden şeyi yapmaya başlayabilir; kimi, neyi sevdiğimizi ve kimin ve neyin uğrunda hayatlarımızı değiştirip, savaşabilecek ve yaşayabilecek kadar kendimizi güçlü hissettiğimizi kalplerimize sorabiliriz. Ya kendi mutluluğumuz? Uzun süredir insanlara mesleklerini sevip sevmediklerini sorma alışkanlığım vardır: yüzde 90’ını sevmediklerini söylerler. İnsanların büyük çoğunluğunun, uyanık oldukları saatlerin çoğunda yapmayı tercih etmedikleri şeyleri yapmalarının anlamı nedir? Ya kendi sağlığınız? Ya çocuklarınızın sağlığı? Onların mutluluğu? (sahip oldukları sayısız oyuncağı değil, gerçek yaşam kalitelerinden bahsediyorum) Ya üzerinde yaşadığınız dünyanın sağlığı ve mutluluğu? Ya bir gezegenin katledilmemesi? Sizin için en önemli olan şey ne?

Bunların hepsine sahip olamayız. Hepsine sahip olabileceğimiz inancı, bizi bu korkunç duruma getiren şeylerden biridir. Delilik, eğer, fiziksel gerçeklikle tüm işlevsel bağların kopması olarak tanımlanıyor ise, her şeye sahip olacağımıza inanmak- aynı anda hem bir dünyayı parçalayıp hem de üzerinde yaşayabileceğimize inanmak; daima güneşin sağlayabileceğinden daha fazla enerji kullanabileceğimize inanmak; dünyanın seve seve verdiğinden fazlasını alabileceğimize inanmak; sonlu bir dünyanın sonsuz bir refahı, gittikçe daha fazla canlıyı ölü nesnelere çevirerek (sanayi ürünü, özünde, canlıların -ağaçların, dağların- ölü nesnelere -bira tenekelerine- çevirerek) meydana getirdiği neredeyse sonsuz ekonomik büyüme ile sağlayabileceğine inanmak- deliliktir.

Derinlerde, hepimiz bunu biliyoruz. Ama halen kendimize bunu itiraf edemiyoruz, çünkü korkuyoruz. Sahip olduklarımızı kaybetmekten korkuyoruz.

Ve dolayısıyla dayanıyoruz.

Ancak biz başka bir şeyden korkuyoruz. Sahip olamamaktan. Bütün toplumsal sistem delirmiş olduğunda bile, hala o sistemden dışlanmaktan korkuyoruz. Daha dün annemi Wal-Mart’a artık çalışmayan yeni telefonunu değiştirmeye götürdüm. Şimdi bana ikiyüzlü diye bağırmadan önce, bilmelisiniz ki Wal-Mart bu küçük şehirde zaten zarar etti ve annemin tek diğer tek tercihi Radio Shack idi. Geri alım bölümünde sıra vardı ve hoş bir gündü, ben de dışarıda beklemeye başladım.  Banklardan birinde bir kadın oturmuş sandviç yiyor, bir diğerinde ise bir adam oturmuş sigara içiyordu. Burada asıl nokta şu: Etrafta yürüyenlerin, özellikle Wal-Mart çalışanlarının, benim resmi olmayan bir noktada oturuyor oluşumdan rahatsız olduklarını söyleyebilirim. Sorunun oturduğum yer olduğunu biliyorum: Resmi olmayan uzun bir saçım ya da resmi olmayan bir vücut kokum yoktu ya da resmi olmayan kirli kıyafetler giymemiş, resmi olmayan hoşnutsuz bir tavır takınmamıştım. Ama insanların benim gitmemi istediğini biliyordum, ve bu sebeple kendim de gidip sıraya tekrar girmeyi isteyebilirdim. Neredeyse zapt edilemez bir histi.

İtaate zorlayan aynı psikolojik baskılar, kitle iletişim dergileri rafında “Soldier of Fortune”, “Penthouse” ya da “Car and Driver” seçerken de iş başında olabilirdi. Sonraki aşamada, aynı baskı, elimde testereyi ihtiyar bir ağaca yöneltmiş dikiliyor olmamı ya da başka bir koşulda tabancamı kıvrılmış bedenlerle dolu bir çukurun yanında diz çökmüş bir Rus Yahudisine yöneltmeme de neden olabilirdi. İtaate yönelik içselleştirilmiş toplumsal baskının gücünü asla yabana atmamalıyız.

Nazilerin yaptığı en zekice şeylerden biri, ussallığı, umudu, kısa vadeli korkuyu tayin etmekti. Yolun her adımında, Yahudilerin en iyi ussal çıkarının direnmemek olduğunda, birçok Yahudinin iktidardakilerin kurallarına uyarlarsa yaşamlarının daha kötü olmayacağına, öldürülmeyeceklerine dair umutlarında –ki bu umut Naziler tarafından yerleştirilmişti- bu zekice kavrayış vardı. Şu sorularla yüzleştiler: bir kimlik kartı al, gettoya git, sığır arabasına bin ya da diren ve öl. Eğer kendimize aynı soruları sorarsak ne olur? Sağanakların altında kalmayı mı yoksa direnip, öldürülme riskini göze almayı mı tercih ederdik?

Uyum sağlayanlara oranla, Varşova Gettosunun ayaklanmasına katılanlardan –intihar eylemlerini düşünmeyi sürdürenlerde- hayatta kalanların sayısı daha yüksek olmuştur. Bunu asla unutmayın.

Önemli bir başka şey daha: Güney Afrika’da ırkçılık rejiminde yüksek rütbeli bir güvenlik görevlisi, daha sonra yapılan bir röportajda en çok korktuğu şeyin Afrika Ulusal Kongresi (African National Congress-ANC) adındaki asi grup olduğunu söylemişti. En çok korktuğu şey ise, ANC’nin şiddet eylemleri değil; ANC’nin, ezilen Afrikalı çoğunluğu “kanun ve düzen”i hiçe saymaya, yani kendilerini düşünmeye ve hissetmeye, ikna etmesi idi. Dünyanın en güçlü ve en iyi eğitim almış güvenlik güçlerinin bile bu tehdide karşı koyamayacağını söylüyordu. Ancak iktidardakilerin fermanlarının hiçbir özsel etik ya da ahlaki ağırlığı olmadığını görmeye başladığımızda, doğduğumuz günkü gibi, evet ve hayır deme yeteneğine sahip, özgür insanlar oluruz.

Şunu da hatırlayın.

16. yüzyılda, Šttiene de la BoÈtie bize, güçlü açgözlü olduğunda, itaatin ölümcül olduğunu –yani biz iktidardakilerin “kanun ve düzen”lerine daha fazla boyun eğdiğimizde, onların bizden daha fazlasını isteyeceklerini- hatırlattı. “Tiranlar daha fazla soydukça, daha fazlasını isteyecekler, daha fazla yıkacak ve imha edecekler; biri onlara daha fazla boyun eğdikçe, itaat ettikçe, daha fazla güçlenecek ve heybetlenecekler; yok etmeye, imha etmeye daha hazır hale gelecekler. Ama eğer bir şey onlara kazanç getirmezse, eğer şiddete gerek kalmadan yalnızca itaat etmezse, bir hiç gibi çırılçıplak kalacak, aynı kök besin sağlamadığında dalların solup, ölmesi gibi, mahvolacaklar.”

Elbette ki korkuyoruz, Korkacak çok şey var. Ama dünya gözlerimizden önce yok olurken, kaybedecek bir şeyimiz olduğu inancı yalnızca bir yanılsamadır. Beni bu yanılsamalardan kurtaracak en iyi yol göstericinin kalbim olduğunu biliyorum. Kalbimi takip etmek bana hiçbir zaman yanlış bir şey yaptırmadı.

O boz ayıyı çokça düşünüyorum, aynı sevdiklerini savunan atları, inekleri, fareleri, tavukları, kazları, kartalları, baykuşları, sinekkuşlarını düşündüğüm gibi. Hayatları pahasına, üzerime uçan, beni sokacak bir yol bulmak için saçlarımın arasına dalan ve evlerinden beni kovan arıların cesaretini düşünüyorum. Her yıl evine dönen ve onlara yaptığımız ya da yapılmasına müsaade ettiğimiz şeylerle karşı karşıya kalan som balığını düşünüyorum.

Ve onları koruyabilmem için önce, onların beni korumaları, bana sevginin ne olduğunu, korkuların ötesine adım atmanın, sevdiklerimi savunmak için hareket etmenin ne olduğu öğretmeleri ve hatırlamama yardımcı olmaları için onlara itimat etmem gerektiğini kavrıyorum.

*Çevirmenin Notu: Jeffrey Leuers, Craig “Critter” Marshall ile birlikte 2000 yılında aşırı tüketimi ve küresel ısınmayı protesto etmek için, Romanya Chevrolet bayiliğinde 3 kamyonu yaktı. (kaynak: wikipedia)

Çeviri: Kıvılcım İ.

January 25, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, isyan | Leave a comment

KALKINMA YALANLARI


Igniting a Revolution kitabından çevrilmiştir.

Robert Thaxton (robo Los Ricos)

Kalkınma, dünyanın Avrupalılar ve onların sömürge sonrası piçi tarafından tahakküm altına alınmasını meşrulaştırmak amacıyla kullanılan bir yalandır. Küresel ısınma, kimyasal savaş, kadın ve çocuk köleliği: hepsi kalkınmanın bedeli. Soykırım kalkınmanın ilgi alanına girmiyor, kalkınma sadece ekonominin derdinde.

Diyelim bir gölün kenarında huzur ve barış içerisinde yaşayan insanlar var, aynen atalarının yüzyıllardır yaptığı gibi yaşıyorlar. Aileler bahçeleri ve evlerini paylaşıyor. İnsanlar avlanıyor ve balık tutuyorlar. İnsanlar bir bütün olarak sağlıklılar. Kimse aç kalmıyor; dans, festival, paylaşmaktan oluşan  kültürleri herkesi o topluluğa katılma konusunda imrendiriyor.

Bu kabul edilemez bir şey. Bu insanlar, şirketler ve bankaların çıkarı için uğraşmıyorlar, ya da devlete vergi ödemiyorlar. Bu insanların ve toprakların kalkınmaya ihtiyacı var. Birkaç kuşaklık kalkınma sonrasında bu insanların halleri nedir bir bakalım.

Öncelikle, Haoleslerle karşılaştıklarında (Hawai dilinde “ölüm üfleyenler”) kaptıkları hastalık bir çoğunu öldürmüş. Alkol ve  ateşli silahlar kullanarak, kalkınmacılar, eskiden toplum tarafından ortaklaşa kullanılan toprağı birkaç kişinin zorla ele geçirmesi için insanları yozlaştırmış. Halkın çoğunluğu bu plana uymayı reddediyor, bu yüzden onları bastırmak için asker göreve çağrılmış. Askeri işgal başarılı olunca, kalkınma hedefine kitlenmiş.

Göl için hemen bir baraj kuruluyor, amaç daha da gelişmek için elektrik sağlamak. Ayrıca gölden askeri üs etrafında büyümüş olan kasabanın kullanması için su da elde ediliyor. Bir zamanlar bazı insanların çalıştığı kağıt ve kereste fabrikaları orman diye bir şey kalmayınca kapanıyor.

Göl, cıva ve dioksin dolu- bunlar endüstriyel gelişmenin yan ürünleri. İnsanlar hala balık yiyorlar- bu da onları kanser yapıyor. Toprak artık eski askeri liderlere ait, bu eski askerler burada büyükbaş hayvan yetiştiriyorlar. Artık iş bulmak kolay değil, insanların çoğu askeriyeye hizmet ediyor: çamaşır yıkıyor, yemek pişiriyor, onlar için fahişelik yapıyorlar. Buna karşılık olarak askerler de insanlara istenmeyen çocuklar, uyuşturucu,  alkol ve bulaşıcı hastalıklar veriyorlar.

Bu, mikro düzeyde kalkınma. Bu kalkınma defalarca tekrar edilmiştir- Amerikalarda, Afrika, Asya ve hatta Avrupa’da.

Daha büyük bir açıdan bakınca kalkınma yalanını görmek daha kolay. Arjantin’e bakın. Bir zamanlar Arjantin’de et üretimine dayalı bir ekonomi vardı. Büyük Buhran’dan sonra Arjantinliler birinci dünya ülkesi olmaya kesin kararlıydılar, aynen Kanada veya Avustralya gibi. 50 senelerini aldı ama sonunda başardılar.

Ama ne yazık ki, bu, küresel şirketler ve finansal çıkarlar açısından hiç de uygun bir durum değildi. Görüyorsunuz ya, birinci dünya ülkeleri o lükse ve refah hayat tarzlarını sürdürmek için dünyanın doğal kaynaklarının çoğuna gereksinim duyuyorlar. Yeteri kadar yok! Hayır, sadece birkaç birinci dünya ülkesine yetecek kadar var. Bilmiyorum—sekiz tanesine olabilir mi mesela?! Böylece IMF ve Dünya Bankası Arjantin’e adım attı ve onun ekonomisini yok etti. Daha 10 sene önce, Arjantin refah bir ülkeydi. Şimdi ekonomisi hayali bir ekonomi, parası dengesiz, işsizlik %50’den fazla ve ekonomisi borç ödemeye dayanıyor, bir çok üçüncü dünya ülkesi gibi. Kalkınma bu işte: küresel şirketlerin ve finans kurumlarının gücünü  çoğaltmak  için halkların güçsüz bırakılması demek kalkınma.

Küçücük bir azınlık Dünya’ya ve orada yaşayanlara inanılmaz bir savaş açmış durumda. Bütün gezegeni yönetemeyeceklerini bildikleri için ihtiyaç duymadıkları her şeyi yok etmeye ve istiflemeye karar verdiler.

Avrupa sömürgeciliği döneminde  işe yaradığı kesinleşmiş metodlar kullandılar: insanları birbirine düşürdüler, böylece herkes birbiriyle savaşmaya başladı, suyu zehirlediler, insanları konsantre merkezlerde yaşamaya zorlayarak onları kontrol etmeyi kolaylaştırdılar, kendi kirli işlerini yapacak liderleri ödüllendirdiler, sorun çıkaranları gözden kaybettiler vb.

Bu ölüm kültürünün en iğrenç yönü, iktidar sahiplerinin güçsüzleri kendilerinin yok edilmesini arzu etmek konusunda ikna etmiş olmasıdır. Aslında, iktidar sahipleri zayıfların kendi kendilerini yok etmesini sağlar ve bunu da dini bir ritüel gibi yerine getirmelerini isterler.

Zayıfların bazıları dünya üzerinde yıkımı görebilirler. Sebep oldukları yıkımı azaltmak için ellerinden geleni yaparlar. Ama iki kötülük karşısında daha az kötü olanın sonuçta gene kötü olduğunu anlama konusunda tamamen başarısızlar. Bu “ daha nazik- daha narin” yıkıcılar eylemlerinin sonuçlarına bakmaktan öylesine korkarlar ki iktidar sahibi olanların dünyamızı yok etme hakkını canla başla savunurlar ve  ölüm makinelerinin entrikalarına karşı koyan her çabayı da aşağılarlar.

Çünkü, anlarsınız ya, Dünya’yı öldürenlerin yaptığı işler karşısında herkes kör değil. Sadece o da değil, ölüm kültürünün araçlarına bağlı olmayan milyonlarca insan var. Bu iki tip insan dünyaya olan etkilerini azaltmaya çalışmakla kalmıyorlar, bu ölüm makinelerini durdurmak için de mücadele ediyorlar. İktidar sahipleri ve zayıflar primitivistlerden nefret ediyor.

Güçlü olanlar şu andaki rahat ve  imtiyazlı konumlarını devam ettirmek için bu insanları yok etmek zorunda. Zayıflar kendi korkaklıkları ile yüzleşmemek  için onları yok etmek zorunda. Ayrıca, onlar- zayıf oldukları için – ölüm kültürüne bağımlı bir halde yaşıyorlar-o olmazsa yavaş yavaş değil, anında yok olup giderler.

Güçlüler ve zayıflar, işbirliği yapmayanlara, vahşi ve özgür olanlara savaş açıyor. Hem kalpsizler, hem de etkililer. Güçlüler zayıfların asileri ve özgürleri öldürmesi için korkuyu kullanıyorlar. Zayıflar korku sayesinde motive oluyor- efendilerini gücendirmekten, hayali statülerini kaybetmekten, öldürülmekten korkuyorlar.
Eğer korku zayıfları anlamasını sağlayan tek şeyse, belki işbirliği yapmayanları zayıfları sıkı sıkı sarıldıkları o korkuyla korkutmasının zamanı gelmiştir.

Belki cesur ve özgür olanları iktidar sahiplerini sığınaklarında  uyandırma zamanı gelmiştir.

Belki artık saldırıya geçip, iktidar sahipleri ve zayıfların doğaya karşı işledikleri suçların bedellerini onlara ödetmenin zamanı gelmiştir.

Belki artık iki taraflı savaşın zamanı gelmiştir.

 

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/01/02/kalkinma-yalanlari/

January 25, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, isyan | Leave a comment

Stopping The Industrial Hydra: Revolution Against The Megamachine – George Bradford

This article was first published in the American radical ecological journal ‘Fifth Estate’ after the Exxon Valdez Oil spill. It describes first the spill itself before moving on to a wider analysis of the way that industrial interests can exploit even the disasters that might seem to undermine them and warns that in many cases environmentalists are acting as mere salesreps for industry. This incisive and rather scary analysis is backed up heavily. It also explains how industry creates needs for itself and looks at the limits of both environmentalism and leftism. Its impressive explanation of petrochemical civilisation and its often false oppositions is especially relevant considering this years west Wales oil spill — which released around twice as much oil as the Valdez.

1. Autopsy of a Petrochemical disaster

Remember the Exxon Valdez? The ship was the source of the worst oil spill to date in US history, spilling 11 million gallons of oil in Alaska’s Prince William Sound, where it ran aground in March 1989. By the time it had limped into San Diego Harbour in July, it also left at least one other slick some eighteen miles long off the California coast.

The spill at Prince William Sound was the grand prize in a season of spills. In December 1988, 230,000 gallons of oil were spilled, fouling 300 miles of coast in the Canadian-US Pacific Northwest.[1] In January 1989, an Argentine ship broke apart, spilling 250,000 gallons of oil off Antarctica’s Palmer Peninsula near penguin, seal and seabird colonies. In the four months prior to the Valdez disaster, Alaska suffered several spills, including a 52,000 gallon spill at a Kenai refinery, a city pipeline rupture that spilled jet fuel into a creek in Anchorage, and a ship grounding in Dutch Harbour that closed down fish plants temporarily and killed more than 500 birds. In January alone, the environmental organisation Greenpeace recorded six ship, barge and boat wrecks in Alaskan waters “that released or threatened to release large quantities of oil.” One accident dumped 2 million gallons of diesel fuel into the ocean. [2] Then, in February, Exxon leaked 117,000 gallons of oil in Hawaii. Again, in April, another 10,000 gallons of oil from a mystery spill fouled beaches on the Hawaiian islands of Molokai and Lanai. Later in the spring, over 300,000 gallons were spilled in the Delaware River, another 420,000 gallons were spilled in Rhode Island’s Narragansett Bay, and the collision of a tanker and a barge in Texas’s Houston Channel dumped 252,000 gallons of oil.

Still remember the Valdez? In a petrochemical civilization, oil and chemical spills go with the territory. Nevertheless, life — or rather, organised death — goes on as usual. The refineries, mines and factories continue to operate, and the traffic continues to roar relentlessly. Oil spills have now — with only sporadic exceptions — dropped out of the mass media, replaced by “crime” and “drugs” America’s number 1 problem.” As the apparatus turns, its media machine churns. The oil spill in Prince William Sound has become yesterday’s newspapers, entering the exterminist Hall of Fame, along with others, such jewels as the Santa Barbara off-shore oil rig spill in 1968, the sinking of the Amoco Cadiz off of Brittany in 1978, and the Ixtoc oil well spill off Mexico’s Caribbean coast in 1979, as well as Bhopal, Love Canal, the Rhine River, Three Mile Island and Chernobyl, and on and on — a toponymy of extinction. As the hustlers say, pick a card, any card.

Survival, increasingly diminished and constrained, goes on, leaving an array of victims in its wake to pick up what little they can salvage. Everyone else adjusts to the increasing velocity of Progress, putting the wrenching and infuriating media images of dying animals behind them. They still have to get to work, to play, and to Grandma’s house, which is invariably on the other side of Hell six dozen freeway interchanges away. A few pious calls to drive less are heard, but in the absence of a mass strike today against the Machine, everyone keeps driving. The tyranny of mechanized daily life remains intact, and, in fact, is extended by the disasters it unleashes.

Not Just Another Accident

Nevertheless, the Valdez spill should not be denied its uniqueness. In magnitude and in terms of the rich ecosystem in which it occurred, it was exceptional. It occurred in an area containing one of the richest concentrations of animals in North America; 219 separate species of birds alone have been recorded in the Sound. Situated at an important point in the Pacific migratory route of Northern latitude breeders, the spill happened just in time to greet millions of birds on their way back north.

From late April to mid-May, the nearby Copper River delta is the world’s largest resting area for shore birds, many on their way to nest in the Canadian Arctic. Flocks of as many as a hundred thousand birds stop two or three days to feed, foraging in shallows and at the water’s edge, where much of the oil accumulates.

Almost the entire population of certain species pass through the area, for example, 20 million western sandpipers and dunlins alone. It is also rich with hundreds of thousands of black turnstones, tens of thousands of lesser golden plovers, redknots and whimbrels, and thousands of oystercatchers, ruddy turnstones, puffins, tundra swans, Canada geese, snow geese, gulls, cormorants, fifteen species of ducks, peregrine falcons and other birds. Some five thousand bald eagles — the largest concentration in the world — are found in the area. As of September, some 146 eagles were found dead; as many as 70% of mothering eagles abandoned their nests, leaving behind oil-soaked eggs and dead chicks.

The world’s largest concentration of northern sea otters, some ten to twelve thousand, were also found in the Sound. Probably half died from the spill, but many more are at risk.The effects on seals, whales and walruses are not clear, although they have not been affected as dramatically as the otters. While many animals have been killed by asphyxiation and freezing (one drop is enough to destroy protective coverings on birds and otters and kill them), not much is known about the toxicity of seawater contaminated by oil. Sitka black — tailed deer, feeding on the kelp along the beach, and bears feeding on carrion left by the spill, have died. Deadly chemicals found in oil such as xylene, benzene and toluene not only damage the intestines of large animals and kill them, but threaten the entire food chain by killing and disrupting the zoo-plankton on which it rests.

Fish such as herring, salmon and shellfish will be adversely affected as well. All in all, some 400,000 animals may have been affected. About 33,000 birds and 980 otters were found dead by official counts, but biologists consider such a number to be only ten to thirty percent of animals poisoned by the spill.

The long-term consequences on the marine ecology are, as is to be expected, also disastrous. Little has been known until fairly recently, but a study by the Smithsonian Tropical Research Institute in Panama, describing the biological consequences of a major oil spill in the Caribbean Sea off Panama in 1986, found “dramatic effects” both more severe and longer lasting than previously thought. Judging from laboratory tests, scientists once had considered coral relatively immune from oil residues, but this has turned out not to be true. Organisms affected are more susceptible to epidemic disease and are likely to grow and reproduce more slowly than unaffected colonies.

Recent reports on the aftermath of the Amoco Cadiz spill off France’s Brittany coast in 1978 also show that oil remains a serious problem for marine life long after a spill. In this case, the massive elimination of bottom dwellers such as urchins, razor clams and tiny crustaceans called amphipods brought about the decline and disappearance of fish species that feed on them. According to a New York Times report on the study, “On exposed mudflats that are continually covered and uncovered by the tides, almost all animal life was wiped out.” (2 April 1989).

Figures vary on how much of an area was contaminated by the Exxon Valdez, but it was, at a bare minimum, 3,000 square miles, including at least 1,000 to perhaps 1,600 miles of shoreline. The long-term effects are particularly hard to determine given the cold waters and rough seas characteristic of the area. Recovery rates, if such a term can even be used meaningfully, vary widely as well. (“Recovery” can only signify a relative biological stability at a diminished level for a given ecosystem, since none can ever return to the pre-spill state with its full panoply of species diversity.) Furthermore, scientists judge “recovery” based on the ocean’s ability to disperse and wash away oil, a view that implies that dilution of contaminants in the larger ecosystem is recovery. But the oil always goes somewhere, and with it, a steady, generalised contamination of the whole living planet. While the consequence of the overall contamination can never be precisely measured by scientists, the silent pall over inlets and coves around the Sound, once teeming and noisy with wildlife, should serve as an indication.[3]

The Failure of Technology

Even “cleanup” represents one of those cruel jokes of language that mask a grim reality. Not only do many containment and cleaning techniques prove ineffective, they are often worse than the oil itself on the environment. Chemical dispersants, which are considered to be only ten to thirty percent effective under ideal conditions, are themselves highly toxic. High-pressure water treatment on beaches is very destructive to beach organisms, and the fertilizer used to clean beaches is also toxic. Traffic from workers doing clean-up weakens bottom sediment and destroys habitat. Rescue efforts only save a minute fraction, perhaps ten percent, of animals found, and many tend to return to the same area to be fouled once again. Birds cleaned and returned to the environment rarely, if ever, reproduce, and so are,in ecological terms, already dead.

Recent work, by American ornithologist Brian Sharp, has turned up some depressing findings. He examined US bird-ringing files for the period 1969 to 1994 (which included the aftermath of the Exxon Valdez), and his grim conclusion was that cleaning of birds was largely pointless. The “life expectancy of oiled and cleaned guillemots after their release is only 9.6 days … Unoiled birds survived between 20 and 100 times as long as oiled birds … modern methods of cleaning and rehabilitating birds had not noticeably improved their survival rate … a “negligible” number of oiled birds survive long enough to breed.”

Figures provided by Arthur Lindley, head of wildlife at the RSPCA, tend to confirm Sharp’s conclusions — of “some 2000 guillemots ringed in Britain after being cleaned of oil … [most died] within a year of ringing … but so far, six have shown up later than that — and one bird was found 11 years later.” While Lindley acknowledges that “very many die within a few weeks of being released” he still, inexplicably, sees the survival of a tiny fraction of the original number of birds as “encouraging”.

In any other field, a ‘success’ rate of 6 out of 2000 would be seen as intolerably low, calling into question the efficacy of the energy expended on it — which is why Lindley’s comments on the figures seem remarkably weak, not to say self-deluding. It reinforces the suspicion that such clean-up efforts are intended less for the benefit of the birds than as a form of therapy for us — the expiation of our guilt and disquiet at the consequences of our lifestyle by doing something , even if that “something” is understood to be largely useless. (All quotes, New Scientist 9/3/96.)

— Dead Trees EF!

One great irony is the utter uselessness of the complex technological apparatus that has been developed to respond to oil spills. As Eugene Schwartz has written in “Overskill: The Decline of Technology in Modern Civilisation” (1971), technological ingenuity came to nothing in the Santa Barbara spill; the only relatively effective response ended up being the “low tech” strategy of spreading straw as an absorbent and collecting it with rakes and pitchforks.

The immense failure of mass technics is vividly illustrated by Schwartz’s description of two oil spills that took place during another season of spills — during February 1970, when in a period of sixteen days four major oil spills occurred in North America: a 3.8 million gallon oil spill in Chedabucto Bay, Nova Scotia; an oil platform fire in the Gulf of Mexico near New Orleans, fed by crude oil and gas escaping from wells drilled into the seabed; a spill in Tampa Bay from a grounded ship that eventually covered a hundred square miles of ocean before washing ashore and killing thousands of birds; and the spilling of 84,000 gallons of gas and diesel fuel when a barge collided with a jetty in California’s Humboldt Bay. Such accidents are “powerful reminders” of the helplessness of human ingenuity in disasters, Schwartz writes:

“The Gulf of Mexico accident unfolded like a Greek tragedy… After the fire had been extinguished with the help of dynamite on March 10, oil began to pour from the wells and to form a heavy slick. On the same day, the National Wildlife Refuge on Breton Island was menaced when an oil-collecting boom broke.The clean-up was reported to be ‘going well’ as the boom of heavy mesh fence covered with vinyl was repaired — only to break again. On March 11 the vinyl and plywood dams collapsed in heavy seas and over 1,500 barrels of crude oil began to move toward the oyster beds. The skimmer boats could not operate because of wind and high seas. On March 12 the incident was officially termed a ‘disaster’ as oil slicks covering fifty square miles of the Gulf neared the oyster beds.

“If necessary, it was planned to set off fireworks to startle a quarter-million geese to begin an earlier migration northward. On March 13 officials considered setting the oil on fire. An oil slick moved into the marshes of a wildlife refuge the next day while officials scanned wind notices to determine the course of the oil slicks. A well head used to cap a spouting well blew off on March 15, and the escaping oil added to the fifty-two-square-mile slick. Faced with a growing oil slick, the oil well’s owners smothered the spouting wells with tons of mud and dynamite. They poured dispersant chemicals on the slicks though the effects of these chemicals on the marine life threatened by the oil had not been established…

“The Chedabucto Bay spill transformed the bay into a cold-water laboratory — with primitive measures taking precedence over scientific ones. Efforts were made to burn the spilled oil, but low sea temperatures frustrated ignition efforts with benzine, magnesium and flame-throwers. Old tires filled with napalm burned doughnut-shaped holes in the congealed oil and sank to the bottom. Chemical dispersants were halted by the government as being harmful to marine life. As at Santa Barbara, sawdust and peat moss were used to soak up the oil on the beaches, and bulldozers scraped up the contamination.”

While some of capital’s advanced technology may have improved slightly since the 1970s, no equipment is capable of responding to spills in heavy seas. Oil starts sliding under booms in currents of only seven-tenths of a knot, and goes over the top in wind and waves. Even large skimmers can only pick up small amounts and can only be used in calm seas. When gale force winds came up in Prince William Sound, the booms just blew away. And in the December 1988 spill along the northwest Pacific coast, high seas thwarted any response. Said a Canadian official, “It was simply a matter of waiting for the oil to hit the beach and clean it up manually.” (Toronto Globe and Mail, 1 April 1989).

Ultimately efforts were to prove so ineffectual that the term “clean up” was replaced with that of “treatment” and “stabilization” of shorelines. Even though, after Exxon workers had cleaned up only half a mile of beach, an Exxon spokesman claimed that the beach had been left “cleaner than we’ve found it”, the Times reported that “ some of the painstaking cleanup is only spreading the oil around, moving from the high-tide mark down to the water’s edge.” A state official in charge of an inquiry into the spill remarked, “The cleanup is just not working. It’s like trying to get the toothpaste back into the tube.” By September, when Exxon announced that it was going to cease the cleanup, the Alaska Department of Environmental Conservation reported that more than 300 miles of “treated” shoreline were still coated with oily muck as much as three feet deep.[4]

2. The Earth is a Company Town

For the institutions that administer and benefit from the petrochemical megamachine, the spill was a “terrible disaster” too, if only a temporary one. The spill indicated, contrary to corporate reassurances of infallibility, that not everything went exactly according to plan, and that can make the natives restless.

Exxon and the oil company pipeline consortium Aleyska, along with the usual government and corporate allies, immediately followed the strategy always employed in the wake of a toxic accident — managing appearances with the appearance of management. Thus the reassurances and declarations of concern came rolling off production lines along with slick photos of Exxon workers holding cleaned up, healthy looking otters and ducks.

The model for capitalist crisis management of such disasters remains the toxic chemical gas leak at a Union Carbide factory in Bhopal, India, in 1984. As Tara Jones has written in a recent book, “Corporate Killing: Bhopals Will Happen” (Free Association Books, 1988): “The crisis Bhopal created was one which required both immediate and long-term management. In the management of this crisis, the victims’ needs were totally neglected: the predominant priorities were the economic interests of [Union Carbide] and the Indian state. In the ensuing macabre dance of death, the dead and walking wounded were left by the wayside, while the main protagonists acted to minimise damage to their interests.” For the continuance of industrial capitalism, the accident at Bhopal was not an ecological or even a technological crisis (accidents being inevitable) but rather a public relations crisis, and thus, potentially, a social crisis if people began to take the lessons of the gas leak seriously. Hence, the entire chemical industry worked “to reassure the general public that Bhopal was a rare, chance occurrence that would not be repeated,” rather than a dramatic example of a continuous process of toxic contamination.

As soon as the news hit about the oil spill in Prince William Sound, Exxon followed Union Carbide’s strategy of cleaning up … the propaganda environment. By hiring nearly every boat in Valdez and Cordova harbours, and with the stipulation that no media would be allowed on them without permission from the company, Exxon prevented most environmental groups and critical journalists from even getting to Bligh Reef to survey the damages. The crew of fishing boat nicknamed “the Hearse”, which brought garbage bags filled with dead animals into Valdez harbour every few days, was told not to bring in animals that had been dead more than two weeks to avoid stirring up reporters.

Exxon’s body counts varied wildly from all others. “The numbers just don’t match,” one disgusted worker told George Michaels of The Animals’ Agenda. “The [Exxon] press release says that 500 otters have been brought in dead in the past six weeks. I’ve counted 600 myself in the past week.” Exxon continued to release regular notices that the spill had been contained and cleaned up even as it continued to grow in size and severity, and produced a slick video entitled “Progress in Alaska”, wich extolled the corporation’s environmental commitment and the success of its response to Valdez, as well as the benefits the industry has brought to a state which receives 85% of its revenues from oil. Full-page ads in newspapers across the country were bought by Exxon to defend its role in the affair, and Exxon maintained tight control of emergency response efforts, much in the same way, say, that a mass murderer might be hired to head up the forensics study of the massacre.

The propaganda blitz was intense because the stakes were high. Suddenly, off-shore drilling and exploration of sensitive wilderness areas (policies contested even before the spill) were getting the spotlight along with information about oil company practices — leaks of far greater concern to capital than a few million gallons of oil.

Speaking before the National Ocean Industries Association, an organisation of companies linked to off-shore oil extraction, Interior Secretary Manuel Lujan warned his corporate cronies, “If the image of an uncareful and uncaring industry prevails among the US public, then we can kiss goodbye to domestic oil and gas development in the Arctic National Wildlife Refuge, off-shore and in the public lands.” For Lujan, the Valdez spill might hinder oil exploitation much in the same way that the accident at Three Mile Island stalled the construction of nuclear power projects. And he did not hesitate to call further exploration and extraction, including in wilderness areas, a matter of “national security”, even though the coveted Arctic National Wildlife Refuge is estimated to have enough oil for a mere six months supply for US cars and trucks. To the industrialists, the oil must keep flowing at all costs, and one terrifying question — when will society begin to do without oil — is not even allowed. It is a matter of state security: capitalism, certainly, cannot exist without oil.

Meanwhile the image of a “caring” corporation is disseminated for the gullible. One Exxon publicist called a boycott of the company “unjust”, adding that the spill “was an accident — a bad one. But accidents can happen to anyone.” This was the accident, of course, that such publicists had formerly claimed would never happen.

Economic Boom = Ecologic Bust

Ever since the construction of the Prudhoe Bay oil field on the Arctic Ocean (the largest contiguous industrial complex in the world), the oil industry provided every assurance of safety to those uneasy with oil development in Alaska’s pristine waters and wilderness. Flush with petrochemical plunder, the State of Alaska and the corporations that had staked it out rode a giddy wave of technological hubris and gold-rush corruption. Alaska became a Boom state, providing one quarter of all US domestic oil. In exchange for Prudhoe Bay, the state doubled its budget on public services, repealed personal income taxes, and created a trust fund out of which it pays an annual dividend to all Alaska residents.

Some Alaskans resisted oil development in the beginning, but Big Oil swept all opposition aside, both by using the law to further its own interests and by circumventing it whenever necessary. In the 1970s, fishing communities and environmentalists fought the Aleyska pipeline all the way to the Supreme Court and won, but Congress simply declared the project exempt from environmental laws. State laws were also overrun and modified to accomodate the nine-company consortium seeking to build the pipeline across 800 miles of Alaska wilderness to the port at Valdez.

Oil development came accompanied by promises of the “best technology”, safety reviews, and an upgrading of facilities as volumes rose. Not even these dubious promises materialised. Instead of cleaning up toxic pits left in drilling, it is cheaper for oil companies to pay penalties for abandoning them, and even the inadequate environmental protection laws are routinely ignored. As John Greely notes in The Nation, Port Valdez was already considered one of North America’s most “chronically polluted marine environments” by scientific agencies. Small spills — some 400 before the Valdez spill — were a continuous problem.

Big Oil built itself not just a few company towns but a company state. The wave of new immigrants brought by an expanding economy continued to erode opposition to development and the corporations. Housing, schools, roads, power projects — the whole infrastructure of the modern capital-energy-commodity-intensive society — were constructed with the revenues. And when society-wide corruption and collusion didn’t work, Aleyska used a mix of cover-up, publicity campaigns and legal maneuvers to continue operations unimpeded, for example going into court in May, after the spill, to block more stringent pollution controls at Valdez. Greely quotes a toxicologist: “If Aleyska is an example of how these oil companies operate in an environmentally sound manner, what are the companies doing in more remote wilderness areas with even less supervision?”

A good question. If the idea of a “third world” suggests a plundered colony where brute force, super-exploitation, and a veil of secrecy prevail, then Prudhoe Bay is a kind of third world colony. The complex, encompassing a 900 square mile wasteland of prefab buildings, drilling pads, pipelines, roads and airstrips, matches any nightmare in the industrialised world. Burning fuels blacken the Arctic sky, causing air pollution that rivals the city of Chicago. According to the March-April 1988 Greenpeace Magazine, “ Some 64 million gallons of waste water containing varying amounts of hydrocarbons, chemical additives, lead and arsenic have been released directly into the environment. Regulators report up to 600 oil spills a year, and five hazardous waste sites at Prudhoe are already candidates for clean-up under Federal Superfund law. In addition, the oil companies have been cited for numerous violations of federal and state environmental laws,” which does not reveal how bad things are, since many violations obviously go unreported. Road and building construction has thawed the permafrost and caused flooding; this has spread toxic chemicals, and affected an area much greater than the actual development itself.

Hundreds of waste pits overflow during the late spring thaw, killing off small freshwater animals low on the food chain, but also causing dramatic poisoning incidents. Last year, for example, a polar bear was found dead, stained pink from drinking industrial poisons not even normally found together. Other wildlife has been affected. The oil companies are quick to point out that the caribou population is up, but that is largely due to the mass extermination of wolves during 1977-78 by hunting guides when road construction created more access to remote areas. In reality, many questions remain about the caribou and how they will be affected in the long run.

In a letter to the New York Times, two people who had been weathered in at Deadhorse (at the heart of the Prudhoe complex) on their way to the wildlife refuge to the east, describe seeing “thousands of vehicles in use and abandoned, ranging from pickup trucks to massive mobile drilling equipment, stacks of discarded oil drums, small ponds with greasy slicks and general debris.” Dozens of abandoned structures stand in and around the development at Deadhorse, with no indication that any is to be re-used or removed as oil exploitation (which has already reached its peak) starts to wind down. “Merely to remove the accumulated vehicles, buildings and drilling equipment,” they continue, “not to mention detoxifying the polluted tundra and dismantling the roads, airstrips and pipelines, would take years and hundreds of millions of dollars. Who will pay?” (4 April 1989)

Another good question. Yet when one considers what the actual energy expense of building and operating such a vast and remote complex might be, even before an attempt at any kind of “stabilization” of the environment, the realisation sinks in that this development is representative of the entirety of industrialism: a massive pyramid scheme that will collapse somewhere down the line when all the major players have already retired from the game. Of course, when the last of these hustlers cash in their chips, there won’t be any place left to retire to.

The Greenhouse Effect: Capital’s Business Climate

It should go without saying that Exxon and its allies don’t try their best to protect the environment or human health. Capitalist institutions produce to accumulate power and wealth, not for any social “good”. Thus, predictably, in order to cut costs, Exxon steadily dismantled what emergency safeguards it had throughout the 1980s, pointing to environmental studies showing a major spill as so unlikely that preparation was unnecessary. So when the inevitable came crashing down, the response was complete impotence and negligence.

Yet to focus on disasters as aberrations resulting from corporate greed is to mystify the real operational character of an entire social and technological system. The unmitigated disaster of daily, undramatic activities in places like Prudhoe Bay and Bhopal — even before they enter the vocabulary of doom — is irrefutable proof that Valdez was no accident but the norm. Modern industrialism cannot exist without its Prudhoe Bays. Capital must always have a super-exploited colony, a “sacrifice area” of some kind — the sky, a human community, a watershed, the soil, the gene pool, and so on — to expand and extend its lifeless tentacles.

The real spillage goes on every day, every minute, when capitalism and mass technics appear to be working more or less according to the Plan. The Exxon Valdez contained some 1.2 million barrels of oil; at any given time 750 million barrels are floating on the world’s waters. In 1979 the amount of oil lost worldwide on land and sea through spillage, fire and sinkings reached a peak of 328 million gallons; since then it has dropped to between 24 and 55 million a year, except for 1983, when tanker accidents and oil blowouts in the Iran-Iraq War brought the total up to 242 million gallons. Most of the oil in the oceans comes not from accidents but municipal and industrial runoff, the cleaning of ship bilges and other routine activity. Industry analysts say that major oil spills have declined, but that “smaller” spills continue to take place all the time, a phenomenon paralleled in the chemical industry by focussing on major leaks to conceal the reality of a slow-moving, low-level, daily Bhopal. And no matter how carefully industry tries to prevent accidents, they are going to occur; the larger and more complicated the system, the more certain the breakdown. As the head of the Cambridge-based Centre for Short-lived Phenomena (!), which keeps track of oil spills, commented after the Valdez spill, because such an event “takes place so infrequently, and the resources are never available in a single location to deal effectively with it” (meaning because booms can’t be stationed every hundred yards along the route, etc.) major spills are inevitable.

In any case, mass society is a continuous oil spill just as it is a constant chemical leak. The 11 million gallons lost by the Valdez on Bligh Reef is matched every year in the state of Michigan alone by citizens pouring waste oil down sewers or on the ground. (See related story in box.) And while it is true that more safety measures could be taken through institutional or technological means (or even by revolutionary workers councils or assemblies), industrialism brings inherent consequences of spills, leaks, inadequate response, inadequate “treatment”, and ecological Bust. As petrochemicals are necessary to industrialism whatever the form of management, spills are also integral to petrochemicals. And what chemicals and oil spills are to a society addicted to industrialism, industrialism is to the living fabric of the planet. This observation was raised by writer Bill McKibben in an essay published on the Op-Ed page of the New York Times on April 7. McKibben asked what would have been the result had the Exxon Valdez gotten through without a hitch? If ten million gallons had gotten through to be consumed, they would have released about 60 million pounds of carbon dioxide into the atmosphere. Carbon dioxide is the major component gas causing the greenhouse effect, in which gases emitted in enormous quantities by industrial civilisation will trap heat in the atmosphere and raise global temperatures, disrupting and profoundly transforming the planet’s ecology — capitalism’s 21st century Global Business Climate, so to speak. McKibben writes that in the next century, “There will be twice as much carbon dioxide in the atmosphere as there was before the Industrial Revolution.” The effects are unclear to scientists, but nearly all agree that the burning of fossil fuels combined with the release of chemicals that destroy the planet’s ozone layer in the upper atmosphere, the generation of heat from all sources, deforestation and other factors will bring about massive species extinctions, climate and weather changes, flooding and other havoc.

The average car reproduces its own body weight in carbons each year. This is “another oil slick”, McKibben notes, being released every day. And while technological modifications to make “clean-burning” cars may reduce pollutants such as carbon monoxide and hydrocarbons by as much as 96%, such cars will emit as much carbon dioxide as a Model T. Electric cars will pose a similar problem if their energy comes from fossil fuel sources. (See related box insert ‘Never Trust a Techno-Fix’).The production of automobiles, and the production of anti-pollution technology itself, are not even taken into account by this analysis, but the inherent failure of technological reason can be seen.

The rate of climate change over the next hundred years may dwarf by thirty times the rate of global warming that followed the last Ice Age. Reducing what comes out of tail pipes won’t even put a slight dent in that problem.

“The greenhouse effect,” McKibben observes, “is not the result of something going wrong. It doesn’t stem from drunken sailors, inadequate emergency planning or a reef in the wrong place. It’s harder to deal with than that because it’s just a result of normal life.” Leaving aside the question of whether or not the phrase “normal life” appropriately describes industrial capitalism, if McKibben’s recommendation that “less energy” be used is to meaningfully confront the looming greenhouse crisis, such a reduction in industrial activity will have to be far more dramatic than almost any sectors of society have been willing to ponder so far. It would signal a deconstruction process more profound than any revolutionary transformation of society ever seen previously. Whether or not this prospect is possible is an open question.

Whether or not it is necessary is a question that must include the recognition that present environmental effects are the results of activities several decades ago. And since modern science cannot understand thresholds, there is no telling how much time is left, only a certainty that it is running out.

3. Disaster Fuels the Machine: The Hydra

Warnings of the inevitable crash of urban-industrialism’s house of cards now appear often in the leading capitalist newspapers. The ruling classes cannot help but suspect that their system is drawing the world toward a cataclysm. Yet they cannot respond and grimly go about their business like distracted Ahabs trying to maintain control of their foundering ship. The entropy inherent in their system overwhelms them as they grapple for a helm that does not exist. In this respect they resemble any ruling class near the end of its historic journey.

French president Mitterand seemed to sense as much when at summit discussions on the environment last summer he remarked that there was “no political authority capable of making decisions on a global scale.” The authority of the modern state cannot find a solution, of course, because it has come to encompass every aspect of the problem itself. Only a planetary revolutionary transformation from the ground up — a revolution now fragmentarily glimpsed in aspects of the radical fringe of the ecology movement, in the indigenous-primitive revival, in anti-authoritarian movements and the new social movements against mass technics, toxics and development — could bring the death train to a halt before it disintegrates and finally explodes under its own inertia.

That revolution remains beyond our reach. Our revolutionary desire must squarely face the fact that disaster itself tends to fuel the system that generates it, which means that we must abandon the pathetic hope that perhaps this latest horror will be the signal that turns the tide (as Chernobyl was supposed to be, and Bhopal). In ‘Where the Wasteland Ends’ (1972), Theodore Roszak points to “the great paradox of the technological mystique: its remarkable ability to grow strong by virtue of chronic failure. While the treachery of our technology may provide many occasions for disenchantment, the sum total of failures has the effect of increasing our dependence on technical expertise.”

That economic and technological spheres are one is confirmed in the way capital rushes into the vacuum momentarily caused by its own crisis, renewing operations and finding new ways to expand and reinforce its global work machine. Thus even the oil spill became good for business once crisis management was functioning, as Exxon took tax breaks, raised prices, and took charge of the “cleanup”. Valdez and other towns boomed again as thousands of people and hundreds of vessels and aircraft were hired. (Boom towns quickly folded into a shambles when the company closed its operations, but by then investment had already moved on.) San Diego, where the ship was moved for repairs, also enjoyed its 25 million dollar mini-boom. Other spin-offs included the companies developing new cleanup techniques, scientific organisations doing new studies on the after-effects, and public relations.

And extraction continues, with exploration now underway in Alaska’s Bristol Bay and Chukchi Sea, and drilling platforms operating just off the coast of the ostensibly “protected” Arctic National Wildlife Refuge.[5] After the repair, the Valdez will even be given a new name, according to an Exxon executive, so that the ship can “start a new career”. The natural world reels, but the business of business marches on.

Because they are isolated, localised events, or because they are generalised, global ones, the calamities of industrialism erode the common conditions of life without necessarily posing any alternatives. Local communities affected by disasters are forced into rearguard, defensive struggles while having to survive under severely deteriorated conditions. Other communities, not directly affected, go on with “normal life”, holding out the faint hope that the oil, toxic cloud, contaminated water, etc, won’t drift in their direction.

The growing awareness of widening catastrophic conditions is insufficient to bring about a response as long as the structures of daily urban-industrial-commodity life are not materially challenged. When they separately confront the various manifestations of the crisis, communities are left on the terrain of emergency response, demands for technological and regulatory reform, and ultimately, “treatment” of an increasingly denuded world. That is to say, we remain on the terrain of a system that thrives on disaster, grasping at measures that may at best only achieve the same diminished stability in the social sphere that they do ecologically in places like Prince William Sound.

Roszak observes, “If modern society originally embraced industrialism with hope and pride, we seem to have little alternative at this advanced stage but to cling on with desperation.” Of course, this is to cling on to a sinking ship, but cling we do. Mass society has taken its predictable revenge on those forced to inhabit it, eroding the inner strength and visionary impulses of human beings as ruinously as it has degraded and simplified the natural world. Disaster being a permanent condition of life, so quickly is one horror followed by the next, we have been disciplined to focus on the mediatized version of this season’s industrial plague while all around us the hundred hydra heads flourish.

The image of the hydra occurred to me while driving my car to an event organised to show opposition to one of the hydra’s local manifestations — the world’s largest trash incinerator, which burns about a mile from where I live. Hearing the news of Prince William Sound, I saw the whole series of misfortunes originating in Prudhoe Bay (or rather, in some boardroom), and running through Prince William Sound down to me filling my gas tank in Detroit.

While I was gassing up to get to some modest attempt to oppose a piece of the monster, it had hiccupped and knocked off a whole section of the planet. Every day, in fact, it is the same concatenation of misery, a tidal wave of desolation and ruin that does not in any meaningful way, ultimately serve the long-term interests of even those who administer it. It’s exterminism in action: the hydra. In the myth, Hercules was at least able to cut off a head before two appeared in its place; we don’t even have that small satisfaction before a hundred more appear.

The profound break necessary to contest this horror and create a liberatory ecological society in its place clearly reveals the limitations of two currents of fragmented opposition to it, environmentalism and leftism.

Limits of environmentalism

Environmentalism emerged as an ethical reassessment of humanity’s relation to, and thus as a protest against, the wanton exploitation and destruction of the natural world. As a social movement it has sought to set aside and protect nature preserves, while trying to institutionalise, within modern capitalism and through the state, various safeguards and an ethic of responsibility toward the land. Despite its appeal to a non-anthropocentric ethical perspective and its often vigorous and courageous battles to defend nature, environmentalism has lacked an acute critique of key social forces that propel ecological destruction: capitalism, empire and the state. Even where it has elaborated a partial critique of industrialism and mass society, it has generally failed to recognize the close connection between urban-industrialism and capital. Rather, it has attempted to reform the existing system by rationalising and humanising it.

This perspective is illustrated by a comment made by David Brower, an indefatigable environmental crusader who inspired many of the radical environmental activists today. Speaking to author John McPhee, Brower remarked, “Roughly ninety percent of the earth has felt man’s hand already, sometimes brutally, sometimes gently. Now let’s say, ‘That’s the limit.’ We should go back over the ninety and not touch the remaining ten percent. We should go back, and do better, with ingenuity. Recycle things. Loop the system.” (‘Encounters with the Archdruid’, 1971). Even if Brower’s figures are true (and even if the ten percent could remain unaffected by the activities in the other ninety), his statement provides little in the way of a critique of the world of the ninety percent and says nothing about the forces and institutions that determine “normal life” there.

As for those institutions, they have in many cases recognised the benefits of conservation and have preserved areas and natural objects, but they have always chosen to exploit such preserves when it was decided that the “benefits” outweighed the “costs”. (One cannot help but be reminded of the remark of an oil company executive, in the manner of a vampire, “The day you see gas lines in the Lower 48, the Alaskan wildlife refuge will open to us.”) The environmental movement has been, from the beginning, one of retrenchment, temporary stalemate, defeat and retreat. As Brower comments, “All a conservation group can do is defer something. There’s no such thing as a permanent victory. After we win a battle, the wilderness is still there, and still vulnerable. When a conservation group loses a battle, the wilderness is dead.” The same holds true for communities defending themselves from corporations seeking to site landfills and toxic production facilities. In his painful and often extremely enlightening study of such communities, “Contaminated Communities: The Social and Psychological Impacts of Residential Toxic Exposure” (1988), Michael R. Edelstein describes a successful fight in Richton, Mississippi, to stop a nuclear waste repository. “Even with the project now abandoned,” he writes, “there remains a feeling of ‘perpetual jeopardy’ in Richton resulting from the likelihood that so visible a site will attract some other hazardous waste proposal.”

Lacking a perspective that challenges the capitalist order, environmentalists have seen their rhetoric captured and employed by the contaminating corporations and the state. The bureaucrats administering hazardous waste and garbage incinerators can be found parroting the environmental slogan “reduce, reuse, recycle,” and conservation is touted as a patriotic duty. All such rhetoric on the part of the contaminators amounts to an enormous scam, since capitalism — at least in its present configuration, which could not be abolished without a civil war — is based on extractive-exploitive industries such as mining and metals, petrochemicals, forest products,etc. [Perhaps modern ‘industrial agriculture’ is an example of another such industry — figures for soil loss would certainly tend to suggest this.] No matter how assiduously the average person recycles household waste, these industries will continue to operate,and there is a direct correlation between the economic wellbeing of these industries and destruction of the environment. Economic growth demands ecological bust. If capitalist concerns do not grow, they will collapse and die. The priviledged functionaries of such institutions have already clearly expressed their preference that everything else die first.

As for municipal recycling, that pet panacea of liberal environmentalism, not only is capitalism capable of rationalising its production through such piecemeal reform, it will soon do so in North America once the waste management industry has created technical and economic infrastructures to make it profitable. (Until that time, recycling will, for the most part, fail, which is what is already happening in many municipalities that now find themselves sitting on tons of recyclable materials that can find no market.) In places such as Japan and Western Europe, where materials recycling can sometimes reach more than half of the municipal waste stream, widespread contamination continues. Factories, energy facilities, airports, mines and the rest remain. As it becomes profitable and necessary, recycling will certainly be institutionalised within the system, but it will not significantly alter the suicidal trajectory of a civilisation based on urban-industrial-energy development and the production and circulation of commodities. [6]

Limitations of leftism

Despite numerous insights into commodities and the market economy, the left historically has always embraced the industrial, energy-intensive system originally generated by private capitalism as a “progressive” force that would lay the basis for a free and abundant society. According to this schema, humanity has always lacked the technological basis for freedom that industrial capitalism, for all its negative aspects, would create. Once that basis was laid, a revolution would usher in communism (or a “post-scarcity” society) using many of the wonders of technology that were capitalism’s “progressive” legacy. Presently, capitalism has allegedly outlived its progressive role and now functions as a brake on genuine development. Hence it is the role of the left to rationalise, modernize, and ultimately humanise the industrial environment through socialisation, collectivisation and participatory management of mass technics. In fact, in societies where the bourgeois class was incapable of creating the basic structures of capitalism — urban-industrial-energy development, mass production of consumer goods, mass communications, state centralisation, etc — the left, through national revolution and state-managed economies, fulfilled the historic mission of the bourgeoisie.

In the leftist model (shared by leninist and social democratic marxists, as well as by anarcho-syndicalists and even social ecologists), the real progressive promise of industrialisation and mechanisation is being thwarted by private capitalism and state socialism. But under the collective management of the workers, the industrial apparatus and the entire society can be administered safely and democratically. According to this view, present dangers and disasters do not flow from contradictions inherent in mass technics (a view considered to reflect the mistake of “technological determinism”), but rather from capitalist greed or bourgeois mismanagement — not from the “forces of production” (to use the marxist terminology) but from the separate “relations of production”.

The left, blinded by a focus on what are seen as purely economic relations, challenges only the forms and not the material, cultural and subjective content of modern industrialism. It fails to examine the view — one it shares with bourgeois liberalism — that human freedom is based necessarily on a material plenitude of goods and services. Parroting their prophet, marxists argue that the “appropriation” by the workers of the “instruments of production” represents “the development of a totality of capacities in the individuals themselves.” Conquest of the “realm of necessity” (read: conquest of nature) will usher in the “realm of freedom”. In this view, the material development of industrial society (the “productive forces”) will make possible the abolition of the division of labour; “the domination of circumstances and chance over individuals” will be replaced “by the domination of individuals over chance and necessity.” (Marx and Engels, “The German Ideology”) Mastery of nature by means of workers’ councils and scientific management will put an end to oil spills. Thus, if mass technics confront the workers as an alien power, it is because the apparatus is controlled by the capitalist ruling class, not because such technics are themselves uncontrollable.

This ideology, accompanied usually by fantasies of global computer networks and the complete automation of all onerous tasks (machines making machines making machines to strip-mine the coal and drill the oil and manufacture the plastics, etc.), cannot understand either the necessity for strict and vast compartmentalisation of tasks and expertise, or the resulting social opacity and stratification and the impossibility of making coherent decisions in such a context. Unforeseen consequences, be they local or global, social or ecological, are discounted along with the inevitable errors, miscalculations, and disasters. Technological decisions implying massive intervention into nature are treated as mere logic problems or technical puzzles which workers can solve through their computer networks.

Such a view, rooted in the nineteenth century technological and scientific optimism that the workers’ movement shared with the bourgeoisie, does not recognise the matrix of forces that has now come to characterise modern civilisation — the convergence of commodity relations, mass communications, urbanisation and mass technics, along with the rise of interlocking, rival nuclear-cybernetic states into a global megamachine. Technology is not an isolated project, or even an accumulation of technical knowledge, that is determined by a somehow separate and more fundamental sphere of “social relations”. Mass technics have become, in the words of Langdon Winner, “structures whose conditions of operation demand the restructuring of their environments” (’Autonomous Technology’, 1977), and thus of the very social relations that brought them about.

Mass technics — a product of earlier forms and archaic hierarchies — have now outgrown the conditions that engendered them, taking on an autonomous life (though overlapping with and never completely nullifying these earlier forms). They furnish, or have become, a kind of total environment and social system, both in their general and individual, subjective aspects.For the most part, the left never grasped Marx’s acute insight that as human beings express their lives, so they themselves are. When the “means of production” are in actuality interlocking elements of a dangerously complex, interdependent global system, made up not only of technological apparatus and human operatives as working parts in that apparatus, but of forms of culture and communication and even the landscape itself, it makes no sense to speak of “relations of production” as a separate sphere.

In such a mechanised pyramid, in which instrumental relations and social relations are one and the same, accidents are endemic. No risk analysis can predict or avoid them all, or their consequences, which will become increasingly great and far-reaching. Workers councils will be no more able to avert accidents than the regulatory reforms proposed by liberal environmentalists and the social-democratic left, unless their central task is to begin immediately to dismantle the machine altogether.[7]

The left also fails to recognise what is in a sense a deeper problem for those desiring revolutionary change, that of the cultural context and content of mass society — the addiction to capitalist-defined “comforts” and a vision of material plenitude that are so destructive ecologically. The result is an incapacity to confront not just the ruling class, but the grid itself — on the land, in society, in the character of each person — of mass technics, mass mobility, mass pseudo-communications, mass energy-use, mass consumption of mass-produced goods.

As Jacques Ellul writes in ‘The Technological System’ (1980), “ It is the technological coherence that now makes up the social coherence … Technology is in itself not only a means, but a universe of means — in the original sense of Universum: both exclusive and total. “ This universe degrades and colonises the social and natural world, making their dwindling vestiges ever more perilously dependent on the technological environment that has supplanted them. The ecological implications are evident. As Ellul argues, “Technology can become an environment only if the old environment stops being one. But that implies destructuring it to such an extreme that nothing is left of it.” We are obviously reaching that point, as capital begins to pose its ultimate technology, bioengineering and the illusion of total biological control, as the only solution to the ecological crisis it has created. Thus, the important insights that come from a class analysis are incomplete. It won’t be enough to get rid of the rulers who have turned the earth into a company town; a way of life must end and an entirely new, post-industrial culture must also emerge.

4. Revolution or Death: Against the Megamachine

A new kind of thinking presently haunts the despair and bad faith that now rule the world. It recognises that a whole order must be abolished, that we must retrace our steps, that the machine must stop once and for all, if we are to avoid going over an abyss. Yet this vision for the most part remains hidden; the necessary shift in thinking and the practical strategies that it suggests have not generally occurred even in many of those human communities most adversely affected by growing social and ecological degradation.

Michael Edelstein’s discussion of the impact of contamination on communities takes up this problem. Edelstein has studied several communities reeling from the consequences of contamination or in the process of trying to stop industrial projects that are proposed, and describes how these experiences can dramatically radicalise people, creating the basis for communities of resistance (if only temporarily), and ultimately, inspire people to begin to “challenge core assumptions of the overall society.” Any doubts about the far-reaching radical, even revolutionary, potential of the anti-toxics and anti-development movements will be dispelled by this book.

Nevertheless, as Edelstein points out, it is the failure to recognise and confront the context and social content of mass contamination that finally leaves these communities powerless to halt it. Society as a whole engages in “denial and rationalisation” in thinking that a single accident or problem can be resolved in isolation from the total fabric, in thinking that the mass urban-industrial society can continue to operate without contamination and ecological destruction. “We no longer deny the existence of pollution,” he writes; “instead we adopt the engineering fallacy — that pollution simply needs to be ‘cleaned up.’

Capitalism needs to create demands for itself, making it and its products indispensable, and life without its supply mechanisms unthinkable, thus justifying its existence. In a Faustian pact, its attendant misery and ubiquitous desolation come to be seen as a price worth paying if the goods and services it offers us are to be obtained. “In the 1920s the birth of mass advertising signalled a transformation of capitalism from a system of the production of goods to one of creating needs for new goods. In the words of one business executive of the time, US capitalism had to engender the ‘organised creation of dissatisfaction’.” [8] Two good examples of manufactured, spurious ‘needs’ are the market for garden peat, and the use of (over-priced) disposable nappies in place of terry-cloths; the appearance of markets for these two products is a very recent phenomenon, with demand for them being practically non-existent before the 1960s. As with most products, there is a serious environmental corollary involved — one requires the strip-mining of British peat bogs, while the other contributes to the clearcutting of temperate rainforests worldwide.

In a similar vein, calls for environmental protection usually spring from a sense of revulsion (conscious or otherwise) at capitalism and its works. But this revulsion can be twisted against itself and to capital’s advantage; the way in which the environmental debate is framed, and that revulsion expressed, is all important — it can be used to reinforce capitalism, as the analysis that is eventually adopted gives rise to solutions that create enormous opportunities for expansion, creating new goods and services, new ‘needs’. George Bradford highlights this process at work in the wake of Exxon Valdez, with a temporary boom ensuing from the clean-up operations, and everybody clamouring for a piece of the toxic action. Properly managed, what looks like an image crisis for the companies concerned, and by extension, for all companies, can turn into a growth bonanza.

Exxon Valdez — and other disasters — are, as Bradford points out, just spectacular manifestations of a much bigger, all pervasive and insidious syndrome. Their business is disaster — both because its routine functioning involves contamination the like of which Exxon Valdez is just a time-lapse image, and because they thrive on the crises they create. This is exemplified by the lucrative ‘environment industry’, which has developed to such an extent over the last twenty years that it now represents nearly 2% of the US GNP.[9] As pollution started to become a political issue, companies pushed for an ‘end-of-pipe’ technofix approach to the problem — rather than preventive measures involving changes to the production process itself. (Or how about the ultimate preventive measure — an end to industrial capitalism and to the bulk of its production processes?) Perhaps unsurprisingly, the companies’ preferred option won out, and the end-of pipe approach was installed as society’s answer to the threat of pollution. This has resulted in an amazingly cynical situation whereby many of the greatest polluters (eg. old friends such as General Electric, Du Pont and Westinghouse) also snap up contracts to mitigate pollution.They are ‘market leaders in pollution’, profiting at both ends of the chain — one might say that they, like the rest of the capitalist economy — are in a constant state of devouring their own entrails. What is more, as Third World nations begin to face an environmental crisis of their own brought on by the Western development model, these ‘pollution specialists’ are poised to go global, exporting expertise and technology, and thereby embarking on a brand new profit cycle. [10] The polluters portray themselves as the only people who can rescue us from the fine mess they’ve gotten us into — in this set up, environmentalists must beware of functioning as little more than company sales reps.

As I said, the critical question is how the debate is framed — it determines whether capitalism will be able to assimilate our concerns and thus make financial and ideological use of them. Capitalism depends on the process of enclosure — put crudely, the way in which something is quantified as a finite commodity (eg.the introduction of the concept of ‘scarcity’ and the so-called ‘tragedy of the commons’) and then privatised. The privatisation is then supposed to regulate a rational distribution and use of the thing in question, thereby preventing a ‘tragedy of the commons’ from developing. The new discipline of ‘environmental economics’ is a reframing of the environmental debate — it is an attempt to enclose environmentalism and its irksome thesis. Such progressive economists seek to assign a value to an item (such as a rainforest — eg. the studies done on how much more income the forest could yield if left uncut), in order that its ‘true’ worth be more adequately reflected in a cost-benefit analysis. For them, as their leading light David Pearce says, “Every decision implies a monetary valuation”. [11] For the sake, ostensibly, of environmental protection, they wish to make the equation more accurate, to leave nothing out. Even aside from the insoluble practical conundrum of what criteria are used to determine an object’s value, on a philosophical level this model plays straight into the hands of capitalism. Instead of asserting that nothing has a price, it seeks to barcode everything, to leave nothing free of the stranglehold of market values.

Hence “Air is being enclosed as economists seek to transform it into a marketable ‘waste sink’” [12] — safe maximum emission limits are calculated, and tradeable pollution permits issued (as in the US recently) “which award corporations property rights in atmospheric waste sinks.”[13] While it caused much controversy at the time, within this sort of paradigm it made perfect sense for World Bank Vice-President Lawrence Summers to remark in December 1991 that the Bank should “be encouraging more migration of the dirty industries to the less-developed countries … underpopulated countries in Africa are vastly underpolluted … Their air quality is vastly inefficiently low [in pollutants] compared to Los Angeles or Mexico City”. [14] After all, everyone has a pollution quota to meet — what is a ‘sink’ for, if not to be filled?

Some familiar British companies are in on this act -there is a nice ironic logic to the fact that our old friend Tarmac, champion of car culture, was awarded a contract to run an ‘air quality monitoring service’ a couple of years ago. This combines elements of the opportunistic environment industry with the dynamic of enclosure — Tarmac, one of the agents of enclosure (in the sense that they have partial responsibility for transforming good quality air into more of a ‘finite commodity’), could be seen as positioning themselves as purveyors in the new market for ‘pure air’. Another good exaple is the rise of bottled water in tandem with the decline in public water quality, a recent and previously unimaginable phenomenon that anticipates the advent of ‘bottled air’: “ Canisters containing about 10 minutes worth of 99.5% pure oxygen are sold in Britain as an ‘aid to healthier living, countering the effects of smog and pollution’ “. [15] Similarly, “the government of the Solomon Islands … plans to bottle and sell … oxygen” [16] — no doubt this could be marketed as green, ethically traded ‘rainforest’ air — a la guarana, brazil nuts, et al.

Their business is to sell right back to us what was once ours. There are few examples that illustrate this principle as clearly (and as bizarrely) as the trade in frogs’ legs from Bangladesh, which was finally brought to a (legal) end in 1989 after it boomed throughout the 1980s. “Taking frogs from the wild, it was pointed out, could have devastating consequences. Frogs are insectivorous and each one can eat more than its weight … in waterborne pests every day. Fewer than 50 frogs are needed to keep an acre of paddy field free of insects; they keep malaria and other illnesses at bay; they protect crops and are a natural biological control agent. Frog waste,too, is a fine organic fertiliser. Remove the frogs, said the scientists, and the only way Bangladeshi farmers could protect their crops and livelihoods was with pesticides. Indeed, from 1977-1989, Bangladesh imported more than $89 million of some of the world’s worst quality chemicals … By 1989 Bangladesh was importing an extra 25% of pesticides a year to cope with its frog loss … There was a further twist in the tale. Who should be exporting the frogs’ legs to the west but, Friends of the Earth Bangladesh discovered, some of the very same companies that were importing the chemicals.” [17] (Within a year of instituting a ban on the export of frogs’ legs, “Bangladeshi pesticide imports had declined 30-40%”.)

— Dead Trees EF!

* * *

Landfills or other technological systems can be designed to securely contain hazards; pollution is merely a technological problem waiting to be solved. This is societal denial! “Without an authentically alternative perspective”, Edelstein argues, even the victims of direct contamination “are left to deal with toxic exposure in ways that force them to continue participating in the system that caused the pollution. Toxic activists seek ‘cleanup’ and other engineering solutions,” pressing for health testing and compensation for victims. While Edelstein does not discount the necessity for such defensive strategies, he maintains that they nevertheless “serve to institutionalise and legitimate as a problem what might otherwise be viewed as a fundamental crisis and, thus, a challenge to our modern, industrial way of life.” As for people not directly affected, even if they express a strong desire (in polls) to defend the environment, they do not recognise their own personal participation in the machine or what will be required to make changes. “Their lives are so compartmentalised that they live a lifestyle that supports the pollution habit, without even seeing the contradiction.” The life-or-death biological crisis facing the earth becomes just one more abstract issue rather than a life-or-death crisis for the individual and community that demands immediate and radical response. To paraphrase an old adage, everyone talks about the crisis, but no one does anything about it. The masses, a product of the mass society they have produced, continue on in their domesticated lives, suiciding themselves, future generations, and the land.

Even the militant responses are limited by the uncanny ability of the system to overcome and grow from its crises. After the Exxon spill, for example, thousands of credit cards were returned and gas stations felt the impact of a consumer boycott. The petrochemical industry, of course, continued operating. For a brief moment, Exxon served as the media “bad guy” and contributed a small share of its business to other oil companies, while managing to be consoled by its other sources of profit — plastics, paints, textiles, detergents, and services to the pulp and paper industry. Boycotts, demonstrations and other forms of militant response focus on some of the real culprits who benefit from ecocide, yet fall short of an adequate challenge to the system as a whole. On the other hand, to call for a boycott of all oil and gas as a strategy is the same as calling for an immediate mass strike against industrialism. It is provocative, but few are listening; even those who are listening are also trapped in the machinery, burning gas to stay alive.

Halt Production, Destroy the Economy

Such a commentary should not be interpreted as a call to abandon practical struggles in local communities and workplaces or around specific problems. For many, these battles are desperate measures, and when the house is on fire one tends to save whatever is in reach. It would be a grave error to simply give up such struggles on the basis of a more abstract image of a larger totality, for it is in such experiences where many people learn to fight and where the possibility of a larger perspective begins to present itself. We are also talking about peoples’ communities and their deepest loyalties, in any case. But now that industrial capitalism is fast burning down the entire ecosphere the problem has become now more than ever how to link local and partial struggles to a larger vision that can assert itself as a movement and a cultural transformation carried out by millions of people. We must begin to talk openly and defiantly of the mass strike and revolutionary uprising that it will take to stop the megamachine from grinding up the planet. We must begin to consider what it will mean to “put ourselves out of work”, to halt production and destroy the economy, creating a free society based on social and ecological cooperation in place of the work pyramid.

Those who might tremble at the idea of disemploying the working class and dismantling mass technics and the economy of industrial dependence should know that this prospect was raised by revolutionaries a century ago. Kropotkin, for example, took up the question of the fate of thousands of workers involved in producing luxury and export commodities during a revolutionary period, when there would suddenly be no use and no market for them. To tell the labourers to become the masters of such factories “would be cruel mockery”, Kropotkin wrote. Instead, facing the inevitable breakdown of the system, workers must learn to provide themselves with the basic necessities of life, food and shelter. Such facilities would simply be abandoned. [18] When petrochemical workers and the rest of us working at meaningless jobs to prop up urban-industrialism confront our daily activities, won’t our choices be the same? The idea of a revolution against urban-industrialism may seem far-fetched today. But in the future this idea may prove to have come so late as to be insufficient and not radical enough, given the conditions in which we find ourselves. While the question of violence remains an open one, no image of revolutionary uprisings of the past will serve us well in articulating the idea. Yet they may indicate to us what they proved to revolutionaries of the past, that a population that at one moment appears defeated and quiescent can rapidly transform itself and create sweeping changes. As Rudolph Bahro has written in his book ‘Socialism and Survival’ (1982), “The tendency is growing, and it is a tendency inherent in every human being, to entrust ourselves to an extreme alternative, however uncertain — because there is nothing left to do. The decision can suddenly take hold of millions — tomorrow or the day after — and expand the horizon of political possibility overnight.” Such a process would not be motivated by a vision of negation only, but rather affirms the idea of restoration of human community and the integrity of the land organism, affirms a natural world and a social world renewed unto themselves and reconciled to one another.

The critical luddite sensibility that underlies it would make society as a whole a kind of philosophical school, through which deconstructing or unbuilding the megamachine — on the land and in our social relations — a form of inquiry making up its foremost spiritual, critical and practical project. By exploring this vision, we can perhaps begin to break out of our conditioning and domestication and create an entirely new life that combines the deep wisdom of primal animism with humility that the harsh lessons of history and modernity have brought.

Last spring, a fisherman told a journalist that when he was done working on the Exxon fiasco, he would load his boat and take his family away. When asked where, he replied, “Someplace where the water’s still clean.” One can only wish him luck. But like the birds that once more headed south through Prince William Sound only to face poisoning again, we’ve all run out of places to hide. If the anti-industrial perspective now seems too radical, too visionary, too impractical, future generations, if there are any, will wonder why it took so much time and anguish to recognise it and to make it a practical reality. It remains as yet only a weak approximation of the road that lies ahead of us if we are to save some remnant of ourselves and this planet from the catastrophe whose engines were set in motion long ago. Let us begin to throw off our chains and win back the world while there is still something left of it to win.

— George Bradford, September 1989

* * *

The following were not part of the original article.

Never Trust A Techno-Fix!

With the “Great car economy” currently under attack on all sides, a colossal hoax is being perpetrated in order to ensure its survival. We are being encouraged to believethat it is the choice of fuel (i.e. petrol) that is the root cause of the ecological and social havoc wreaked by the car. Simply replace the internal combustion engine with batteries and hey presto, a problem that goes to the very heart of our society disappears. This is a deeply dubious proposition, for a number of important reasons.

Firstly, and most obviously, as Fifth Estate suggest, without a shift away from fossil fuels as a source of energy, electric cars will only exacerbate global warming. CO2 production will only be centralised and increased. (However, it is worth remembering that the various non-fossil fuels that are mooted often still have damaging impacts themselves — for a preliminary outline of such impacts, see the Mundi Club’s “The Geophysiological Threats Posed by Green Cars”.)

Secondly, in the unlikely event of what Greenpeace call the ‘fossil free energy scenario’ (ffes) coming about, this takes no account of the historic ‘carbon debt’ owed by humanity to nature — we urgently need to balance the historic carbon budget. This would require remedial action (e.g. perhaps, wide-ranging reforestation) far beyond simply stopping future emissions. [19]

Thirdly, there is the related, and usually overlooked, question of the ‘demand side’ of the earth’s carbon cycle. All attention is focussed on the supply side — e.g. on exhaust fumes. Simply put, there is no acknowledgement of the fact that by physically covering the planet with roads, car parks, refineries, mines, etc, you erode its photosynthetic capacity, its ability to absorb the CO2 that is created. In England alone, “Since the war 705,000 hectares of countryside have gone — more than the combined area of Greater London, Hertfordshire, Berkshire and Oxfordshire … At the present rate of loss, a fifth of England would be urban by the middle of the next century.” [20] These trends on a global level have meant that: “Before World War Two, photosynthesizers on dry land produced perhaps 150 billion tons of dry weight of organic matter each year. Now … the annual production of organic matter in terrestrial ecosystems (both natural and human controlled) has fallen to only about 130 billion tons. Some of the reasons for the decline in productivity are fairly simple and obvious; photosynthesis cannot occur on or under buildings, parking lots, airports, streets or highways.” [21] ‘Green’ cars will require an almost identical infrastructure, meaning that this assault on the earth’s photosynthetic capacity will continue unabated — indeed , might even step up a gear, as a perceived cleaning up of its act would buy more time for the continued existence of the car. (Tarmac, and other such substances used for paving,are, as the Mundi Club point out,little more than coagulated oil slicks. These substances are products of levels of the catalytic cracker process in the same way that oil is. They underwrite oil production — make it an economically viable enterprise when otherwise it would not be; for while “The oil industry is mainly interested in gasoline production and profits … refineries must run at high utilisation of capacity to be efficient and profitable. Refineries must produce great quantities of asphalt and various chemicals which must go somewhere … thus asphalt and herbicides are spread about the land making it possible for refineries to function…near full throttle.” [22] The advocates of a ‘fossil free energy strategy’ unfortunately do not accept an accompanying end to paving, one of the logical consequences of that strategy. The production of tarmac, etc, and the production of oil are interdependent parts of refinery operations, and of the petrochemical economy — without one, you cannot have the other. So how will they square this circle — do their proposals actually require a continuation of that petrochemical economy that we’ve come to know and love?)

Fourth, the car’s contribution to the supply side of the carbon cycle is not even examined properly — looking no further than the exhaust pipe obscures other, more significant impacts. The Heidelberg Environment and Forecasting Institute, in the first ever ‘cradle to the grave’ assessment of the car, concluded that its ‘birth’ (production) and ‘death’ (disposal) incurred far more ecological costs than its working life. “It is ownership as well as use that is the problem of the car and a car used sensitively (if that is possible) is still a problem for energy, pollution, space and waste.” [23]

The accuracy of this assessment becomes abundantly clear when you consider the sheer variety and volume of materials involved in car production — “ 20% of all steel, 10% of all aluminium, 7% of all copper, 13% of all nickel, 35% of all zinc, 50% of all lead, 60% of all natural rubber” [24] and “10% of OECD plastics production” [25] — all major manufacturing processes, all with attendant environmental costs. Such costs would continue to arise from electric vehicles (EVs) , with some new ones thrown in: “Researchers at Carnegie Mellon University in Pittsburgh warn … that the production and recycling of large numbers of batteries for the vehicles would release dangerous levels of lead into the environment [ironic, given the outcry over the need to reduce lead in fuel] … the mining and smelting required to manufacture their batteries produce lead emissions which can cause brain damage to young children, and coma and death at high levels of exposure. The researchers argue that even with efficient batteries an electric vehicle would indirectly produce six times more lead emissions than a small car using leaded petrol.” [26]

Since EVs require more batteries than conventional vehicles [27], and their batteries have a shorter lifespan [28], the issue of disposal becomes even more pressing. Given that the introduction of EVs is not envisaged as taking place in tandem with a change to the world economic order, the need to dispose of their batteries will only lead to an intensification of ‘toxic waste imperialism’, an already serious problem. It will mean an expansion of plants such as IMLI, Indonesia’s largest importer of lead acid batteries, which “burns 60,000 tonnes [of them] each year, sending clouds of smoke and ash over adjacent ricefields. The local people say that ash from the factory often falls into their wells and onto their food. The effluent from the plant is highly acidic. The waste from the IMLI furnace, a mixture of lead and plastic, is dumped outside the factory gates and taken home by villagers who melt it down in woks over open fires in their backyards to sell the extracted lead. Half of the villagers cough blood. Lead levels in IMLI workers and local villagers are between two and three times greater than the acceptable Indonesian occupational health standards.” [29]

The more general objections to the proposition that a move away from fossil fuels will serve as a panacea for the problem of the car are outlined above — but there are a whole host of other, more specific rammifications of car use that will not be alleviated in the slightest by a simple change in fuel type. Some of these are listed below:

  1. The grim statistics of roadkill (both human and animal) would pile on, as before. [30].
  2. Habitat fragmentation — “Roads [and related developments] can divide habitats creating a size that is below an acceptable threshold for survival of particular species, and can form an ecological barrier preventing movement between areas.” [31]
  3. What might be termed ‘social pollution’, or ‘(human) habitat fragmentation’ — as aptly described in Donald Appleyard’s excellent research [32] Cars also serve to divide people, accentuating, and in some cases creating, the social inequalities between them. Helena Norberg-Hodge was in a unique position to observe the impact of development — in this case, on the remote region of Ladakh — since she was present both before and after the area began to be opened up to the world economy in 1975. The car was foremost among the trappings of ‘modernisation’ that began to make an appearance — and in her opinion, “The Ladakhi who goes zooming past in a car leaves the pedestrian behind in the dust, both physically and psychologically … Lobzang was a government driver. When he retired, he bought a jeep and brought it back with him to his village. In the summer he used it to ferry tourists to the monasteries, and the rest of the year he drove his neighbours to and from Leh, for a fee. As a result, his relationship with the other villagers began to change — he now had something the others did not, and was no longer quite one of them.” [33] A similar situation pertains with the carless in our society — perhaps even more so, since the car is far more the ‘norm’ for us.
  4. In a related point to 3), the car exercises a tyranny over space, displacing people and preventing the area that it monopolises from being put to other, more productive and convivial uses. “Germany’s cars, if one includes driving and parking requirements, commandeer 3,700sq. km of land — 60% more than is allocated to housing.” [34]
  5. The car and roads help to consolidate the territories of the nation state: binding remote regions on the periphery firmly to the core, facilitating the suppression of troublesome separatist movements or feeling, and locking the many disparate parts of the country into a national and international economic/cultural entity. Roads are one of the main vectors for what former Brazilian Environment Secretary Jose Lutzenberger called ‘the virus of industrialism’. Examples abound — the TransAmerican Highway [35], the TransIrian Highway [36], Europe’s TERNs [37] and the “7300-kilometre motorway hugging the coast from Tobruk to Senegal … planned for North Africa, with a fixed link across the Strait of Gibraltar to connect Europe to a new African motorway system.” [38] It is also instructive to note that in the US “there are eight times as many roads in [the] National Forests as there are in the Interstate Highway System.” [39] While these areas have been singled out for special attention partly to bring them into the realm of the economy (by commoditising them into timber), there also seems to be some psychological imperative at work, to ‘tame the wild’, to leave the stamp of civilisation upon it — to properly assimilate it into the territory of the nation state in question.Until it is commoditised or developed it is still ‘terra incognita’, the domain of ‘here be dragons’. (” The word ‘forest’ in its original and most extended sense, implied a tract of land lying out (foras), that is, rejected, as of no value, in the first distribution of property.” [40].)
  6. Roads interfere with the water table and drainage patterns. “ Because water runs immediately off pavement rather than soaking into the ground, roads often lower groundwater tables and destablilise nearby waterways. In heavily paved areas, streams fluctuate between extreme drought and flood and, in the process, scour away stream banks and fish habitats such as pools and drowned logs. Studies in the Seattle area show that stream channel stability, fish habitat quality, and salmon and amphibian populations all decline if even 10-15% of a watershed is covered by impervious surfaces.” [41]
  7. The knock-on effects of road building must also be considered — foremost of which is quarrying for roadstone — “ 43% of the rock aggregates quarried in England and Wales is used for road construction and maintenance.” [42] In the UK there is the related issue of over 650 loose ‘Interim Development Orders’ for quarrying, granted just after the Second World War and threatening some of the best wildlife sites in the country — including 56 SSSIs.[43]
  8. Noise pollution: in much of the British countryside it is becoming increasingly difficult to find areas free of the incessant background hum of traffic noise. According to the CPRE, “The southeast has fared the worst. Over two-thirds of the region was [defined as] tranquil in 1960, but by 1992 these areas had become fragmented by motorways and increasingly noisy roads, and reduced to under half the area.” [44] This can have serious implications for non-human species as well — for example, “Road traffic noise has been found to reduce the breeding success of lapwings and redshank for distances of up to 1.5km from large highways”. [45] As usual, it would appear that this picture is going to get worse, because increases in traffic are expected to hit the countryside hardest — “The Transport Studies Unit predicts that, while overall traffic may grow by between 83% and 142% by the year 2025 [the DoT’s standard figures], the traffic on rural roads may grow by between 127% and 267%”. [46] In urban areas, peoples’ hearing is worse at age 30 than the hearing of those who live in a car-free environment at age 70. [47]
  9. Run-off from roads of heavy metals such as cadmium, zinc, copper, and other substances contaminates soil and groundwater. [48] Tyre rubber abrasion products have a wide range of effects on human health [49],and are similar to, although probably not as lethal as, the tiny PM-10 particles given off by diesel vehicles (which are estimated to kill around 10,000 people per year in the UK). [50]
  10. I referred earlier to the way in which the (often very significant) impacts of the infrastructure required by cars are usually overlooked. A prime example — and one that flies in the face of the ‘fossil free energy strategy’’s aim of reducing CO2 emissions — is cement production. Road construction (and other car-related development) is obviously responsible for a great deal of the demand for cement — the manufacture of which “drives off enormous quantities of [CO2] … This happens as limestone, CaCO3, is converted to calcium oxide, CaO, and its dreaded CO2 escapes. Heat 1000kilograms of limestone and you release 440 kg of CO2. Assuming that 500 million tonnes of limestone are used for this purpose each year, then more than 220 million tonnes of CO2 are spewing out into the atmosphere from cement works alone.” [51] This example demonstrates the futility of restricting one’s analysis tothe single question of ‘Which car fuel?’, in isolation from the whole complex of other carbon-belching industrial processes of which that fuel is a part. The system evidently requires a thorough overhaul, not the type of palliative measures presented by the proponents of a ‘fossil free’ energy strategy (ffes).
  11. Likewise, “One of the major sources of CFCs in the atmosphere is motor vehicle air conditioning. In 1987 approximately 48% of all new cars, trucks and coaches worldwide were equipped with air conditioners. Annually, about 120,000 tonnes of CFCs are used in new vehicles and in servicing air conditioners in older ones. In all these account for around 30% of global demand for CFC11 and CFC12.” [52] CFCs, as well as being one of the main culprits for ozone damage, are also a more poweful greenhouse gas than CO2 — consequently, according to the Mundi Club, they may well “constitute the biggest single contribution cars make to global warming”. [53] Again, what price the ‘ffes’?
  12. It may seem odd to suggest that cars and their disposal [54] potentially pose a bigger threat to the survival of whales than whaling. However, it illustrates the far-reaching and often unexpected ways in which a technology such as the car impinges on the global ecology — and the need for a suitably fundamental and incisive response to the crisis that it has unleashed. The problem comes from polychlorinated biphenyls (PCBs), sometimes described as “the favourite chemical of the postwar age” [55] and now known to be highly toxic for most living beings. “Environmental PCB pollution has been most frequently associated with the manufacture of such electrical equipment as transformers and capacitors, and with automobile manufacture.” [56] While production of PCBs is now declining, “65% of the total volume … ever produced worldwide [is] either still in use, in storage or [has] been deposited into landfills.” [57]. If this vast stockpile, or even a portion of it were “permitted to leak into the marine environment, then the extinction of marine mammals is inevitable.” [58] This kind of information would tend to reinforce the Heidelberg Institute’s concern for the often neglected issues of production and disposal of cars, as opposed to questions of exhaust emissions during their working lives.

As André Gorz says, “Above all, never make transportation an issue by itself. Always connect it to the problem of the city, of the social division of labour, and to the way this compartmentalises the many dimensions of life.” (41) According to Gorz, “in order for people to be able to give up their cars, it won’t be enough to offer them more comfortable mass transportation. They will have to be able to do without transportation altogether because they’ll feel at home in their neighbourhoods, their community, their human-sized cities … The car would no longer be a necessity. Everything will have changed: the world, life, people.” [59] To take any other approach to the problem of the car, to treat it in isolation from the social forces it produces, and is produced by, is to play into the hands of those with a vested interest in the survival of the present, ecocidal, social order, letting them off the hook.

While there is some resistance from the car manufacturers to a shift from petrol as a fuel [60], at heart most of them recognise that electric vehicles and the like represent the last, best hope for the continuance of the car and its economy. Jurgen Hubbert, chief of Mercedes-Benz’s passenger car division, says that “Entering the electric car scene is an absolute necessity. We cannot afford not to be present if electric vehicles suddenly take off.” [61] This is why “at a time when thousands of people in the car industry have been laid off, annual expenditure on developing electric vehicles (EVs) exceeds £5 billion worldwide.” [62]

The pitfalls of the single issue emphasis are illustrated by Greenpeace Germany’s efforts to design their own fuel-efficient vehicle. [63]. Here, because of a failure to challenge the ‘dominant paradigm’, they end up acting as auxiliaries to the car industry, supplementing the huge research & development programme described above for free, thereby assisting the industry in its bid to ensure its own survival.

Postscript — Sea Empress west Wales oil spill

This pamphlet starts with a description of the sheer weight of death resulting from the Exxon Valdez spill and the even greater weight of company propaganda that followed quickly after.

The West Wales oil spill from the Sea Empress (!) in February released at lest 72,500 tonnes compare that against 38,000 tonnes spilt in Alaska in 1989 by the Exxon Valdez. Yet to hear the PR men talk you would believe the disaster hadn’t happened- one even went as far as to say so on channel four news. No fundamental questioning of petrochemicals was allowed to grace tv screens merely experts arguing about the validity of double hulls. One journalist who tried to research a piece properly- a task that took days rather than hours — shock! — was told by the Times only a week after the spill that it just wasn’t news anymore. Meanwhile death continued.

Six weeks after the tanker ran aground the wildlife toll was still mounting, and oil in one form or another was still covering the beaches and drifting at sea- affecting 180km of coastline from Skomer Island to the Burry inlet. A spell of mainly easterly winds pushed much of the oil well offshore, with oiled seabirds, tar balls and debris reaching parts of south eastern Ireland. It is estimated that at least 70,000 birds have died. [64] In many peoples mind the disaster didn’t happen. Beyond the media friendly pictures of oiled seabirds is a greater disaster. Much of the base of the area’s oceanic food chain simply no longer exists. As one wildlife trust worker replied when a BBC news reporter asked what the situation on the ground was he said ‘Everythings dead’, after being accused of exaggeration he replied ‘OK, not everyhings dead, but everything that isn’t is in the process of dying’.

However as this pamphlet argues it is not these spectacular disasters that are the real ecological threat- but the daily continuance of normal life. This idea was recently brought up by John Vidal who stated ‘Up to 50,000 barrels are deliberately spilt a year round the world by ships cleaning out their bilges. Accidents, say industry watchers, account for only 10 % of oil spills’ [65].

It is every aspect of daily life that we have to question and challenge if we are to truly create a livable future. This pamphlet has been published as part of that process.

Footnotes

[1]^ For an excellent essay on the Pacific Northwest spill, see Mikal Jakubal’s “With Enough Toothbrushes” in ‘Live Wild or Die’ No.1.

[2]^ See “What’s Behind the Spills”, Greenpeace Magazine, June 1989, and “The Spills and Spoils of Big Oil”, by John Greely, The Nation, May 29 1989.

[3]^ For a chilling eyewitness account of the spill’s effects, see “The Dead Zone: Disaster in Alaska”, by George Michaels, in the September 1989 issue of ‘The Animals’ Agenda’.

[4]^ The New York Times, April 23 and September 10, 1989. “Exxon Reneges on Cleanup”, The Guardian, August 30 1989. In one report on the disaster originally done for the Chicago Reader, Jill C. Kunka writes, “What about the waste from the cleanup? Waste disposal may be the climax of Exxon’s cleanup nightmare. According to the Anchorage Daily News, one ton of spilled crude turns into ten tons of toxic garbage — bags of oily gravel, mountains of synthetic absorbent booms and pads, discarded coveralls and the assorted refuse of 10,000 cleanup workers … Service barges are collecting about 250 tons of waste per day. Much of this will be burned; the rest will be sent to hazardous-waste landfills, probably in Oregon.” A friend from Detroit also reported after a trip last summer to Alaska that several temporary incinerators were working around the clock in Valdez harbour. As Kunka writes, “With almost any environmental cleanup … the problem just gets moved around.” “Report from Alaska”, Detroit Metro Times, Sept. 27-Oct.3 1989.
In his 1987 book ‘The Toxic Cloud’, Michael Brown reports that one exploratory drillship alone “can produce as much smog as 25,000 cars each travelling 18,000 miles.”

[5]^ The capitalist state has previously implemented recycling as public policy in time of war to gather materials at home in order to more effectively blow them to smithereens overseas.

[6]^ Tara Jones quotes C. Perrow’s ‘Natural Accidents: Living with High-Risk Technology’ (1984): “Systems that transform explosive or toxic raw materials or that exist in hostile environments appear to require designs that entail a great many interactions which are not visible and in expected production sequence. Since nothing is perfect — neither designs, equipment, operating procedures, materials and supplies, nor the environment — there will be failures… These accidents then are caused initially by component failures, but become accidents rather than incidents because of the nature of the system itself; they are system accidents, and are inevitable, or ‘normal’ for these systems.” While this passage brings to mind dramatic, local accidents like Bhopal or Chernobyl, we must also consider the systemic failure on an ecospheric scale as the result of industrialism as a totality on the living system of the earth.

[7]^ See “Revolution and Famine” in ‘Act for Yourselves’, Freedom Press. Presumably many anarcho-syndicalist defenders of industrialism will object, furnishing quotes from Kropotkin in which the anarchist prince reveals the optimism towards technology so common in his time. There will always be those who insist on overlooking what is most visionary and far-seeing in writers like Kropotkin while clinging to what has not withstood the test of historical experience. The myth of progress has become the real “dead weight of the past” weighing like a nightmare on the imagination of the present.

[8]^ ‘Scenes from a California Maul’, Fifth Estate, Autumn 1992.

[9]^ ‘The Environment Industry — Profiting from Pollution’, Joshua Karliner, The Ecologist, March/April 1994.

[10]^ Ibid.

[11]^ The Ecologist July/August 1992, p.178. See the chapter on ‘Economy and Economics’ here for an exploration of environmental economics — see the whole of this ‘Whose Common Future?’ issue for more on enclosure.

[12]^ Ibid, p.149.

[13]^ Ibid,p.176.

[14]^ Quoted in ibid, p.174.

[15]^ ‘Wisdom of the Solomons’, New Scientist, 27/1/96.

[16]^ Ibid.

[17]^ ‘Trade marks’, Guardian 17/6/94.

[18]^ ‘Wisdom of the Solomons’, New Scientist 27/1/96.

[19]^ For an elucidation of the concept of the carbon debt, and the role that it played in the deliberations of the Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC), see The Terra Firm no.5, ‘The Great Carbon Emissions Fraud’, Mundi Club, undated.

[20]^ Council for the Protection of Rural England in The Times, 16/10/92.

[21]^ ‘Earth’, the Ehrlichs, quoted in ‘Ban Cars’.

[22]^ ‘Dear Caltrans’, Jan Lundberg, quoted in ibid.

[23]^ The Guardian, 30/8/93.

[24]^ Ian Breach, quoted in ‘Ban Cars’.

[25]^ ‘The Environmental Impact of the Car’, Greenpeace, quoted in ibid.

[26]^ Guardian, 10/5/95. There is little likelihood of a more advanced, non-lead battery emerging in the foreseeable future — see ‘Paler Shade of Green’, Guardian 18/1/94. Even if there were, any battery would still be composed of highly toxic elements.

[27]^ ‘Flat out for the Car of the Future’, New Scientist, 7/11/92.

[28]^ ‘Getting From Here to There’, David Morris, quoted in ‘The Geophysical Threats Posed by Green Cars’, Mundi Club Special Publications no.8, Mundi Club, undated.

[29]^ ‘Disposing of the Waste Trade’, The Ecologist, March/April 1994.

[30]^ For some recent figures on animal casualties, see The Times, 6/1/96.

[31]^ ‘Trends in Transport and the Countryside’, Countryside Commission Technical Report 1992. See: ‘The Eternal Threat: Biodiversity Loss and the Fragmentation of the Wild’ in Do or Die no.5, September 1995. See also the research by English Nature on the effects of fragmentation on populations of stonechats and Dartford warblers, quoted in “Transport and Biodiversity”, RSPB Report 1994. One would have thought that birds have a greater capacity to transcend the effects of fragmentation than most animals, so if it has this kind of impact on them …

[32]^ ’Livable Streets’, Donald Appleyard, University of California Press 1981, quoted in The Guardian 5/11/93, and ‘Critical Mass — Reclaiming Space and Combatting the Car’, Do or Die no.5

[33]^ ‘Ancient Futures: Learning from Ladakh’, Helena Norberg-Hodge, Rider 1992.

[34]^ ‘Dirty From the Cradle to the Grave’, Guardian 30/8/93.

[35]^ Snapping at the heels of the Darien Gap rainforest in Panama, and, presumably, connected to NAFTA and the ultimate vision of a trading bloc of the Americas. See also the Trans-Amazon Highway, Northern Brazil’s road to the Atlantic coast via Guyana, and the BR364 through Chico Mendes’ state of Acre, Brazil. (New Statesman & Society, 23/11/90.)

[36]^ In Indonesia’s occupied province of Irian Jaya/West Papua — in part, intended to strengthen Indonesia’s campaign against the OPM guerillas.

[37]^ Helping to construct Europe as a single market for production, distribution and consumption — e.g see the plans of the European Round Table of industrialists in various ASEED reports.

[38]^ New Scientist, 30/4/94 — presumably presaging an expansion of the EU trading bloc to encompass North Africa.

[39]^ ‘Dear Caltrans’, Jan Lundberg, quoted in ‘Ban Cars’.

[40]^ ‘A Short History of the Wolf in Britain’, James Harting, Pryor Publications facsimlie 1994, p.21.

[41]^ ’Roads Take Toll’, EF! Journal, Brigid 1996.

[42]^ National Collation of the 1989 Aggregate Minerals Survey, DoE 1991, quoted in ‘Wheeling Out of Control’, CPRE Sept. 1992.

[43]^ See ‘Blasts from the Past’, RSNC report, November 1992 and ‘Old rights threaten ancient landscapes’, Observer 14/2/93. The fate of Carmel Woods in Dyfed is an important test case for IDOs — and hopefully its future may have been secured.

[44]^ ‘Breaking The Silence’, Geographical Magazine October 1993.

[45]^ Zande et al, 1980, quoted in ‘Trends in Transport and the Countryside’, Countryside Commission 1992. See also Reijen et al, in the Journal of Applied Ecology, 1995 — their research identified road noise as probably the most important cause of a reduction in the breeding densities of a variety of woodland bird species adjacent to main roads.

[46]^ ’Road Traffic and the Countryside’, Countryside Commission Position Statement July 1992. See also ‘Trends in Transport and the Countryside’ for more detailed workings.

[47]^ From ‘Autogeddon’, Heathcote Williams, Jonathon Cape 1991.

[48]^ See (e.g): ‘Roads Take Toll’, EF! Journal Brigid 1996; ‘Dirty From the Cradle to the Grave’, Guardian 30/7/93; ‘Wrong Side of the Tracks’, TEST, quoted in ‘Ban Cars’; and Dr. Neil Ward’s (Surrey University) research into run-off from the M25.

[49]^ See ‘Tire Dust Kills’, Paving Moratorium Update Summer 1995.

[50]^ ‘Dying From Too Much Dust’, New Scientist 12/3/94.

[51]^ John Emsley, quoted in ‘Ban Cars’.

[52]^ ‘The Environmental Impact of the Car’, Do or Die no.1, Jan.1993. See also ‘The Practical Science’, James Lovelock, p.179. Presumably, if these CFCs have been phased out under the 1987 Montreal Protocol, they have been replaced (as has typically been the case) with HCFCs, different ozone-destroyers.

[53]^ ‘Ban Cars’, p.17.

[54]^ See ‘Dirty from the Cradle to the Grave”, Guardian 30/7/93.

[55]^ ‘Under Fire: Environmental Threats and the Extinction of the World’s Cetaceans’, Environmental Investigation Agency May 1994, p.8.

[56]^ ‘Extinction: The PCB Threat to Marine Mammals’, Cummins, The Ecologist vol.18, no.6 1988, p.194.

[57]^ ‘Under Fire’, p.8.

[58]^ The Ecologist, p.193. Marine mammals are especially susceptible to PCBs because of the process of ‘biomagnification’.

[59]^ ‘Dear Motorist — The Social Ideology of the Motorcar’, André Gorz, reprinted from ‘Le Sauvage’, Sept-Oct. 1973.

[60]^ Eg. Detroit dragging its heels over compliance with California’s zero-emission programme.

[61]^ ‘Flat Out for the Car of the Future’, New Scientist 7/11/92.

[62]^ Ibid.

[63]^ New Scientist 25/11/95.

[64]^ BBC Wildlife, May 1996

[65]^ Guardian, ‘Crude Claims the Blur the picture’, Feb 21 1996

January 20, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Destroy Borders! Destroy Slavery! No Borders, No Nations; Stop Deportations!

[unwanted.gif]
  

DESTROY BORDERS, DESTROY SLAVERY!

 

This is the text of a leaflet distributed in February 2004 at Waterloo station (London), where border guards meticulously control the documents of passengers arriving from and directed to France, as they have to guarantee that no ‘illegal immigrant’ is among the respectable passengers, the commuters and the rich tourists.

 

Our abhorrence of borders extends to this whole society of slaves where each has a role to play in maintaining a system of globalized plunder. In its ruthless selection of the cheapest of everything, the latter knows no borders at all.

 

The best-loved slaves are cheerful and compliant, content to surrender their lives in exchange for status, a monthly salary, lavish expense accounts. To them we leave their illusions, determined to do our best to make them short-lived. Millions of others carry out their daily routine, clinging to what they’ve got in an uncertain world where the unions have joined the bosses under banners of ‘work mobility’ ‘flexibility’ ‘participation’. But there is a level of exploitation beyond which they will not go, a level indispensable to the smooth running of the production machinery. The supermarkets, the services industry, electronics assemblage, etc therefore all rely on a huge mass of underpaid, uprooted slaves who have nothing left but chains of debt, exclusion and fear. Housed in prison-like conditions which they pay for at extortionate rates, they work around the clock, until they drop.

 

They are the undesirables, ‘barbarians’ from far off lands ripped apart by war or famine, (natural disasters of capitalism drawn up in buildings just a stone’s throw from here), stripped of everything that qualifies them as ‘citizens’, ‘people’ or even ‘human beings’. Without them the whole death machinery of capital would collapse.

 

For a couple of hours some from all of these categories sat side by side in the Eurotrain, superb transporter of human merchandise, assisted by smiling hostesses. Now, having reached their final destination, the moment of truth is about to dawn. Because, precisely here, behind this great hall festooned with enticements of weekends in Paris for romantic lovers, lurks a place where Gestapo-style operations are constantly in act. The undesirables are identified, held, criminalised and dispatched to concentration camps surrounded by barbed wire, left to languish for months before being dispatched to their country of origin. Some of the ‘lucky’ ones are presented with papers and allowed to join the super-exploited which the bosses in this country need so much.

 

We are here because we feel a common bond with the wanderers. We too are aliens, undesirables in a world of which we want no part. We have not come to appeal to dialogue or the democratic integration of ‘papers for all’. Zenophobia, hierarchy and racism cannot be fought with such means. Nor can they be fought with fratricidal wars sworn on bibles or patriotic flags.

 

In breaking the silence and indifference of the civilized we want to widen the space for revolt, increase the possibilities for direct attack on the pillars of this world. The objectives can be seen everywhere: the concentration camps, the airline companies that deport aliens, the ‘waiting zones’, the slave traders, the lines of communication, etc etc.

 

Only through direct solidarity shall we be able to refuel the social tempest of class war, sabotage and relentless attack where the division into nationals and foreigners, legal immigrants and aliens dissolves in joyous collusion against the enemy that oppresses us all.

 

DESTROY ALL BORDERS AND PRISONS!

 

On Saturday April 8 a No Borders demonstration was held at Heathrow, which saw the presence of various groups and individuals. Pushed by their desperate situation and encouraged by the manifestation of solidarity, 120 people presently being held in Harmondsworth De tention centre began a hunger strike to draw attention to the outrage that exists within those walls.

 

Here is the text of one leaflet distributed the following days:

 

The good people of Oswiecim, better known as Auschwitz, knew little about the production of the death factory on its periphery except that sometimes ‘there was a very bad smell’ emanating from its chimneys. That shocks. Yet how many of the good people of London are aware of the ‘clean’ concentration camps that exist today and are essential in the production of segregation and slavery that are at the basis of the smooth running of capital.

 

Times have changed, the old camps have become museums and the humiliation and suffering of the millions of slaves on whose backs the present civilization was built has been dismissed in a few words of apology by statesmen and clergy. The persecuted have become persecutors, and the great wars of reciprocal carnage have given way to the massacre of peoples by the policemen of the planet using cutting edge weaponry.

 

Meanwhile, there is an undeclared civil war in act that does not heed national borders or democratic euphemism. This war is raging and taking its toll on millions of excluded all over the world in the form of ‘ecological emergencies’ resulting from intensive monocultures, nuclear testing, the plundering of the earth’s resources, climate change, post colonial political meddling, extortion rackets by the world bank, etc., etc.

 

This has led to a total mobilization of millions of exploited people coerced into moving in their search for better living conditions or simply for survival from the catastrophes imposed by economy and States. We are not talking of a passive, amorphous mass, but of millions of individuals, many of whom have struggled in their homelands against the global enemy in its local manifestation.

 

Many have been imprisoned, tortured, have escaped from massacres of epic proportions. They are the undesirables of the planetary system of profit and plunder, the ones who are no longer useful to the great migration industry which has found new raw material more suited to the needs of a flexible economy that has moved into the tertiary sector. The heavy industrial sector that was developed on the sweat of past migrants (starting from Ireland and Scotland and extending to the other colonies) can now be worked out of sight in far off lands at rock bottom costs thanks to information technology and local taskmasters free from the restrictions of the politically correct.

 

Fortress Europe is putting up its defences, walls are being erected, the barbed wire is extending. One such structure is that at Heathrow airport, known as Harmondsworth Detention Centre, which is to all extents and purposes a concentration camp. People are held within its walls for weeks, months, even years, and have no rights at all, not even the minimal ones of the worst prison in the land. As in all similar structures, the suffering of the interned is aggravated by lack of medical care, disgusting food, lack of exercise, abuse and punishment, and constant threat of repatriation.

 

Not everyone is indifferent to the sort of those whose misery mirrors our own, that of the open prison of the world of the privileged. Demonstrations and actions have taken place against concentration camps and those responsible for them in Italy, Belgium, France and Australia as well as this country. Solidarity with the immigrants exists in many forms. In Lecce, southern Italy, the camp Regina Pacis was shut down as a direct result of the constant denunciation of local anarchists. Some of them are now in prison themselves as a result, and they and others of the group are presently on trial, accused of subversive association, that all encompassing law for locking people up without the need for any concrete evidence. Similar to becoming a ‘criminal’ because you don’t have a stay permit.

 

On Saturday April 8th, a no borders demonstration was held at Heathrow which saw the presence of various groups and individuals. Pushed by their desperate situation and encouraged by the manifestation of solidarity, 120 people presently being held in Harmondsworth Detention Centre spontaneously began a hunger strike to draw attention to the outrage that exists within these walls.

 

There are thousands of ways that anyone, group or individual can show their solidarity and subvert this world of controllers and controlled. The first is deciding on which side we stand. That of the barbed wire and the negation of life in the fear of the different – or the rejection of every division that the masters of the world want to impose on us, the refusal of an existence of passivity and apprehension.

 

Forward, for the destruction of the lie and of the phantoms! Forward, for the complete conquest of individuality and of life!

 

SOLIDARITY WITH THE HARMONDSWORTH HUNGERSTRIKERS

SOLIDARITY WITH THE LECCE ANARCHISTS

FREEDOM FOR ALL!

DESTROY ALL BORDERS AND PRISONS!

random anarchists

 

BELGIUM: SOLIDARITY AGAINST ALL BORDERS

 

On January 19th, 2006, the trial began of anarchists arrested this past May in Lecce, Italy. In Belgium, solidarity leaflets and posters were distributed and put up in Kortrijk (Courtrai), Ghent, Geel, Saint-Nicolas, Antwerp, Louvain-la-Neuve, Leuven (Louvain), Bruges, and Hasselt. In Antwerp, one person was detained for 10 hours for distributing the leaflets. In Lecce, the trial will resume March 2nd, 2006.

 

Text of the leaflet distributed in Belgium:

 

On the 12th of May 2005, five anarchists were arrested in Italy during ‘Operation Nottetempo’. Today, the 19th of January 2006, their trial starts. They fought un-interrupted against the asylum camp of Lecce, against the deportations of people without papers, against raids… They chose to attack those responsible for the asylum camps and the deportations directly – their property, the banks who arranged the financial aspect of the camp, collaborators… They didn’t hesitate to support the immigrants, locked-up up in the asylum camp of Lecce, in their rebellions…

 

[Politicians are the terrorists]

Two comrades are still held in prison, the other three are under house arrest. Of course our comrades were labeled as ‘terrorists’, but we all know that those who lock up, beat up and deport others are the ones who sow the terror. This pamphlet wants foremost to explain the struggle they fought and will fight against the asylum policy in Europe. They didn’t let their struggle be blinded by empty words like ‘human rights’ and ‘charity’… used by politicians and official refugee organizations, but they held everybody who is involved in the asylum policy responsible for the incarceration, ill-treatment and deportation of people without papers. They didn’t hesitate to unmask and denounce the involvement of the Red Cross, NGO’s (Non-Governmental Organizations), politicians, charity organizations… in the management of asylum camps.

 

Every day people are drowning, choking, freezing of disappearing during their attempts to reach or survive within Fortress Europe. Every day people are deported to defend the ‘advanced’ States…. But everywhere the struggle against the asylum policies is igniting. In numerous asylum camps all over Europe, hunger strikes, insurrections and revolts are followed one after another. Deportations are facing more and more militant, determined and efficient resistance. The masks of collaborators are falling to the ground. We are not alone! Everywhere there are brothers and sisters struggling against the borders and barbed wire of Fortress Europe. Here also: the occupation of the St-Boniface church in Brussels by people without papers, the actions against deportations and razzias (raids) in Brussel and Antwerp, the growing self-organisation of people without papers (e.g. UDEP – Union for the Defence of People without Papers)…

 

Our solidarity with the arrested comrades in Italy consists of understanding their struggle, and continuing and spreading it locally, here and wherever it is possible.

 

SOLIDARITY WITH THE ARRESTED ANARCHISTS IN ITALY

 

As anarchists, we see the struggle against the asylum policy, the asylum camps and the deportations starting in the streets. More than ever before it is possible to build solidarity in the streets. In complicity with resistance against police raids; with the struggle against the constant controls which militarize our neighbourhoods; in the restless rejection of every nationalist and racist separation that the rulers of this society try to force upon us (belgians vs foreigners, legal vs illegal immigrants…)

 

As long as our sisters and brothers are being locked up in asylum camps and murdered like the boat refugees in the seas surrounding Fortress Europe, are being deported because they don’t have legal papers, as long as States and borders exist – just as long we will continue to fight and struggle for a world without barbed wire, without customs, without police and without rulers. We ask you, readers of this pamphlet, for complicity in this struggle for a free world. Long enough have politicians recuperated (like the foolery about the controls on the metro in Antwerp or the boat refugees that arrived in Antwerp) our struggle by on the one side protesting against ‘undemocratic situations’ or ‘humanitarian tragedies’, and on the other side approving in parliament the construction of new asylum camps. Long enough has the charity of those who have everything to lose destroyed our dignity and militancy. Our struggle without compromise for freedom is taking place – not only here, but in the whole of Europe and the whole world.

 

NO BORDERS, NO NATIONS; STOP DEPORTATIONS

LOVE AND STRENGTH FOR ALL PERSECUTED PEOPLE, FUGITIVES AND REBELS

 

29/01/2006, Closed Centre Vottem, 14h, Demonstration against asylum camps

25/02/2006, Brussels-North Station, 14h, Demonstration against the asylum policy

‘Let us be clear: asylum detention centres are camps. To call asylum centres where immigrants await their deportations camps is not a rhetorical stressing but a strict definition. The camps of the Nazi’s were concentration camps for people the police considered as a danger for the State. It was ‘preventive incarceration’, without any form of trial. So camps weren’t places where you had to pay for a crime. Camps were places where power imposed its exception; the legal postponement of legality.’

– Extract from the Italian anarchist magazine ‘Tempi Di Guerra’

 

HANDS OFF THE IMMIGRANTS! SOLIDARITY IS OUR WEAPON!

 

A brief communique about the situation of immigrants in Greece, the recent torture of Afghan refugees in Ag.Panteleimonas police station in Athens, and one view of the action of anarchists, antiauthoritarian and autonomous comrades who attacked the station.

 

The end of the Olympics and of the biggest part of the construction works means for the Greek state the beginning of a new period, where immigration policies are being redefined as long as large numbers of immigrants who were used as expendable slaves for the realization of the «grand idea»(1) are now considered useless. At the same time, a wider repressive attack against those who resist is in progress, in accordance with the global «anti»terrorist crusade of domination which includes the fortification of the borders to confront the waves of refugees deserting regions that have been turned into war-zones.

 

Today, an operation of «law and order» -as it was named by the minister of interior P.Pavlopoulos- is launched in order to reduce the number of immigrants, to register them and put them under control so that the interests of the bosses will be better served within an environment that is more convenient for them. An environment imposing suffocating terms of survival for the immigrants and making more effective the regulation of their movement from one country to another according to the needs of the market.

 

Practically this operation means that the forces of repression are intensifying the intimidation campaign and escalating the terrorism excercised on immigrants, and the Media are cultivating an atmosphere of defused nationalism-racism, in order to gain consent from parts of society.

 

This operation has many aspects, moments and tactics: The racist pogrom against Albanian immigrants by cops and fascist thugs of the state after a football match in the beginning of September.(2) Deportations taking place on a daily basis. Hundreds of deaths on the borders, either in minefields or shipwrecks. Numerous incidents where police guns are supposed to have «accidentaly» gone off and shot somebody in police blockades in the streets. Torture and humiliation suffered by immigrants inside police stations every day. Concentration camps. The cover up that all institutions of democracy offer to cops-pimps who rape immigrant women.(3)

 

One more moment of this campaign was the torture of dozens of Afghan refugees by the cops during the first days of December, first inside a house they live and then in Ag.Panteleimonas police station, where they were taken by force and tortured in order to give information about another Afghan immigrant who had previously escaped from that police station.

 

For days, people who could not defend themselves were chained and beaten in the cells of Panteleimonas station, suffered the torment of «phalanga» (repeated flogging of the soles of the feet until they bleed and swell), were forced to strip naked, children and juveniles threatened with rape unless they speak. Bruises and wounds on the abused bodies of people harassed and hunted, fear in the eyes of those experiencing State brutality on their skin.

 

Against the systematic violence of the State and the bosses, militants oppose tactics of social anti-violence strengthening the social-class struggle.

 

Among others, one important moment of this struggle was the demonstration of 150 enraged anarchists, antiauthoritarians and autonomous comrades on Friday 24/12/2004 from Ag.Paneleimonas square towards the police station, who attacked the station causing property damage to the building and to many police cars parked outside. It was an assault against a police station that had already been targetted in society after torture had been revealed, reminding us of Guantanamo and Abu Graib).

 

The forces of repression, after experiencing the outburst of social rage, arrested 18 persons. 17 were immediately released without any charges and one comrade, badly beaten by the cops who satisfied their vengeance on him, was finally accused. This comrade, N.M. who participated in the demonstration in solidarity with the immigrants refused all police charges. His arrest created a new wave of solidarity and on Wednesday 29/12 he was released on parole.

 

The attack against the Ag.Panteleimonas police station was an action of social justice. An action that has spread wider than the specific neighbourhood the message that social and class solidarity among the oppressed finds its significance in the struggle against the domination of the state and capital, in the struggle against the brutality and the daily crimes of authority.

 

LET’S NOT LEAVE ANY CRIME OF THE STATE AND THE BOSSES UNANSWERED

LET’S OPPOSE SOCIAL ANTI-VIOLENCE TO THE VIOLENCE OF AUTHORITY

December 30, 2004

 

Open Assembly of anarchists -antiauthoritarians

 

(1) The olympic games were referred to as the new national «grand idea» by all the political and economic bosses and their lackeys in the Media.

(2) After the albanian national football team’s victory over the greek team in a match that took place in Albania, on September 4 2004, hundreds of Albanian immigrants went out in the streets of many greek cities to celebrate. They faced a pogrom by cops and fascists – nationalists. A 21year-old Albanian worker, Gramos Palusi, was murdered and two of his friends seriously injured in Zakinthos island by a fascist who attacked them with a knife. In Athens at least 70 immigrants were taken to hospital, and in the rest of the country the wounded Albanian immigrants were more than 300.

(3) The latest incident (December 23, 2004) is the acquittal by the court of the cop Nikos Brékolias who had raped in 1998 the 19 year-oldUkranian immigrant woman Olga B. Olga was forced into prostitution after coming in Greece.

http://digitalelephant.blogspot.com/2010/08/unwanted-children-of-capital.html

January 1, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, isyan, sınırlara hayır | Leave a comment

Öğretmene Mektup: Bize İtaat Etmeyi Öğreten Siz Değil Misiniz!

Biliyorsunuz; bilmiyorsanız da hissetmişsinizdir.
Bugün Toplu Sözleşme Hakkı olmayan kamu emekçileri grevdeydi.
Onlar “yasal” olan şey onlar açısından “meşru” olmadığı için yasal olmayan bir eylem gerçekleştirdi bugün.
Ne güzel değil mi? Özgürlük için mücadele ediyorlar. İsyan ediyorlar.
Ve toplumun tüm kesimlerini de kendilerine destek olmaya çağırdılar. Bizi, öğrencileri de.

Biz Lise Anarşist Faaliyet olarak; okullarda bizlere itaat etmeyi öğretmeye çalışan; otoritenin meşru olduğuna bizleri alıştırmaya çalışan öğretmenleri bu İTAATSİZ anlarında yakalamışken, LAF’ımızı söyleyelim dedik.
Ve eğitim emekçilerinin bulunduğu kortejlere giderek onlara mektubumuzu ilettik.

 

İŞTE LAF’IMIZ

Öğretmene Mektup

Bugün grevdesiniz, haksızlıklara karşı hakkınızı arayacaksınız, açlığa, yoksuluğa, krize karşı, özgür ve eşit bir dünya için grevedesiniz. Ülke genelinde bir grev, trenler, otobüsler, vapurlar işlemeyecek, hemşireler ve doktorlar ise sadece acil vakalara bakacaklar, sizlerse eğitim öğretim kurumlarını işletmeyeceksiniz. Ve grevin etkisini genişletmek için, grev kararı alındığınızdan beridir herkese seslendiniz, fabrika işçilerine, taşeron işçilere, annelere, babalara ve hatta bizlere yani öğrencilerinize seslendiniz.

Seslendiniz, aynen hep geç geldiğimizde, saçımız başımız, kılık kıyafetimiz, hayallerimiz düşüncelerimiz uygunsuz olduğunda seslendiğiniz (bağırdınız) gibi. Siz de açlığa yoksulluğa, işsizliğe, eşitsizliğe, adaletsizlğe karşı koyun; eşit ve özgür bir dünya için greve gelin dediniz bize. Ama unuttunuz mu! Okullarda öğrencilerinizi sistemin istediği prototipe dönüştüren sizler değil misiniz? Sistemin istediği gibi bizleri etkisiz tepkisiz itatkaar kölelere dönüştürmüyor musunuz?Bizlerin hayal etmesini – düşünmesini engelleyerek faşizme alışmamıza, kılık kıyafet yönetmeliğiyle – tektipleştirerek militarizmi özümsememize, sürekli gelecek kaygısı – kariyer kaygısıyla kapitalizmi içselleştirmemize katkıda bulunmuyor musunuz… Bu saçma sistemde sizler de bizlerin yaşadığı, tüm sorunları yaşamadınız mı? Şimdi bir şekilde yaşamlarını sürdürmek adına bu işleri yapan sizler bu sistemin sürekliliği sağlamıyor musunuz? Biliyoruz sizin de sıkıntılarınız var. Kira, faturalar, kredi kartları ekstraları… biliyoruz belki siz bile bu saçma sapan sistemde seçilerek (ÖSS) bu meslektesiniz. Siz de efendilerin birer kölesisiniz. Tıpkı bizlerin biçimlendirildiği gibi sizler de biçimlendirildiniz. Sizler de biliyorsunuz ve bu yüzden bu grevdesiniz. Biliyorsunuz, özgür ve eşit bir dünya için mücadele ediyorsunuz.

Şimdi size sesleniyoruz; şimdi şu anda olmadığında asla olmayacak. Bizler yaşamlarımızda özgür ve itaatsiz anlar – alanlar oluşturmadıkça devrim bir ütopyadan öteye geçmez. Sistemin içindesiniz ama onu işletmeyebilirsiniz. Bu gün olduğu gibi hergün okulda sınıfta sokakta sistemin istemediği olabilirsiniz.

Devrim bir gün değil. Devrim her gündür. Devrim yapılmaz devrim yaşanır.

Bu bildiri Lise Anarşist Faaliyetin 25 Kasım 2009 tarihinde dağıttığı bildiridir.

January 1, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Komün Yazıları – METİN YEĞİN

Zapatistalarla birlikteydik. Lacandon ormanlarının kıyısında bir komündü. Her gün önümüzden Meksika ordusu geçiyordu. Yüz civarında oluyorlardı. Yüz civarı jemse kamyonet, tank, jip ve bazen  onlara eşlik eden bir avcı uçağı. Kafamıza pike yaptığında üstümüze gelen namlu ucunu görüyorduk. Önümüzde ki kağıda bir avcı uçağı, çift namlulu mitralyöz yazıyorduk. İşimiz ve gücümüz buydu. Uluslar arası gözlemci olarak oradaydık. Resmi filan değildik. Meksika ordusuna göre dış mihraktık. Zapatista komünün ortasında bir yabancılar komünümüz vardı. Sayılarımız değişiyordu. Bazen iki kişi kalıyorduk bazen on filan oluyorduk. Basklı, Katalan, İtalyan, Kanada’lı ve  Japon yaşayıp gidiyorduk. Aramızda sınırlar filan yoktu.

Kara fasulye, mısır ekmeği yiyorduk. Kahve içiyorduk. Sabah, öğlen ve akşam ve bütün aylar böyleydi. Komün bütün Zapatista komünleri gibi ambargo altındaydı. Ancak komüne birisi geldiğinde yanında Meksika ordusundan kurtarabildiği kadar bir şey taşıyordu. Bir kilo portakal, üç domates ya da bir avuç şeker. Değişiklik oluyordu. Pek umurumuzda olmasa da seviniyorduk.  Bir gün, son bir şeker kalmıştı. Parlak küçük kağıda sarılmış bildiğimiz bir bonbon şekeri. Basklı bir kız arkadaş bunu kime veriyim diye espri yapıyordu. Son şekerdi. Değerliydi. Gülüyorduk. Sonra oradan geçen küçük bir maya kızına verdi. Sonra biz o gün geçen silahların toplam sayılarını toplamaya devam ettik.

Biraz sonra küçük kızın anne ve babasıyla birlikte Zapatista komününün koordinatörü geldi. Şekeri siz mi verdiniz diye bize sordu. Birbirimize bakıp evet dedik. Bunu nasıl yaparsınız dediler. Bizim çocuğumuza nasıl şeker verirsiniz. Biz çocuklarımızın dilenci olmasını istemiyoruz.

STK lar sardı etrafımızı. Sivil Toplum Kuruluşları. Uzun adını yazmak bile gerekmiyor artık. Yazmıştım ‘Kafa Tamircileri’ onlar. Bir Macar şairin şiiri vardı. Bir adamın öyküsünü anlatıyordu. Giyotinden kopan kafaları diken bir adamdı kafa tamircisi. Burjuvazinin en fazla kendine benzeyen aletidir giyotin. Hızlı, çabuk bir biçimde kafayı gövdeden ayırır ve ardındaki sepete yuvarlar. Kafa tamircisinin işi buydu. Sepetten çıkardığı kafayı cesede dikiyor, cesedi yakışıklı kılıyordu. Bütün STK’lar böyledir. Kafanın kopmasına aldırmazlar, kafayı yerine dikmeye çalışırlar. Burjuvazi istekli ya da isteksiz besler STK’ları sepetler kafa dolup taşmasın diye.

Şimdi yollar buralarda ya STK’ya ya da Komüne çıkıyor. Ya STK yolundan kafaları dikeceksiniz ya da sadece kendi gücünüz ile komünleri inşa edeceksiniz. Ya bonbon şekerinin üç yalamalık tadı ağzınızı saracak ya da küçük maya kızını şekerden mahrum onuru ile yaşayacaksınız. Nasıl mı? Çok iyi biliyorsunuz siz aslında. Halay çeker gibi. Omuzlarınızdan tutacaksınız birbirinizin kimse düşmesin diye. Beraber öne atılacak bacaklar ya da herkesi sağa sola hep birlikte taşıyacak müzik. Halay başı bile dans etmeden duramayacak ve tembel tembel ben halayım başıyam diye oturamayacak  hatta fazladan bir de mendil sallayacak.

Sub Kumandan Marcos; ‘Biz iktidarı değil dans edecek bir yer istiyoruz’ diyordu. Emma Goldman dans edilmeyen bir devrim devrim değil diyordu.

Komünler kurmalı köylerde, sokaklarda, okullarda. Halaylar çekerek gibi. Halay çekerek. Bırakın STK lar bonbon şekerlerini yalasınlar sonra da avuçlarını yalayacaklar.

http://www.emekdunyasi.net/ed/ed/10317-komun

Komün 2

Viranşehir’deyim.70 evsiz aile ile birlikte kerpiç evler inşa ediyoruz. Anlatmaya başlıyorum. Yoksulların ev ihtiyacı var mı? Var. Burada evler en az 50-70 milyar arası, yeni parayla bin oluyor miktarlar. Yoksulların bu evleri alma şansı var mı? Yok. Orta sınıf bile satın alsa, gelecek yirmi yılını bankalara tahsis ediyor. Yaşamında koca bir ipotek. -Yüce rabbim ömrümü uzun kıl, ipotek borcumu ödemeliyim.- O zaman ne yapacağız? Ev sadece ihtiyaç mı?  Hayır hak. Ne yapmalı? TOKİ benzeri, F tipi cezaevlerini çoğalttığımız da bunu çözecek miyiz? Hayır yalan. Tek çözülen sorun müteahhit bütçesinden başka bir şey olmaz. Bütün o konutları da orta sınıf üstü ya da ipotekli yaşam karşılığında orta sınıf alır. -Şili de nehir kıyısına çadırlar kurmuşlardı. 15 yıl, 17 yıl her ay ödedikten sonra taksitlerini ödeyemedikleri için dışarı atılmışlardı. Evden atıldıktan sonra iş de bulamıyorlardı. Evsizliklerine değil ödedikleri taksitlere yanıyorlardı.-

Kerpiç evler yapacağız, radikal tekellere ihtiyaç duymadan. Eh insanın başını sokacağı bir yer olacak! Hayır, kerpiç evlerimiz bütün Viranşehir evlerinden daha sağlıklı olacak. Daha güzel olacak. Yoksullar güzel evlere layık. Çünkü kerpiç evler en sağlıklı ve bölge iklimine en uygun evlerdir. Kerpiç ortamın nemini dengeler, çoksa alır azsa verir. Rahat soluk alınır, rahat uyunur. Havanın kirliliğini alır, en az enerji tüketir, kışın sıcak yazın serindir… Avrupa birliğinden para mı aldınız? Hayır. Peki nereden aldınız? Hiçbir yerden. Para kirletir. STK değiliz ki biz, maya kızı onuru inşacılarıyız. Deliyiz. Eh ben de ev istiyorum o zaman? Ee bana ne. Biz kimseye ev dağıtmıyoruz ki. Herkes birlikte yapacak. Peki kaç metrekare? Bilmem birlikte karar vereceğiz. 5 kişilik bir aile ile 15 kişilik bir aile bir olabilir mi? Hep birlikte mi karar verilecek? Evet. Sadece siz değil aile babaları, evin erkekleri, iktidar mümessilleri, kadınlar dahil olacak nasıl bir mahalle istediklerine, onlar karar verecek ve hatta çocuklar katılacak, 6 yaşından büyük, her çocuk konuşacak kendi toplantılarında. İki kale direği mi isterler yoksa kızlar atlama ipleri mi?  Ya da tam tersi mi? Bilmem ki çok geride kaldı çocukluğum ve sınırsızlığım. Milli eğitim mağdurları beyinlerimiz, televizyon malulleri.

Parasız nasıl inşa edeceğiz? Toprakla, samanla ve birlikte türkü söyleyerek. Kapı, pencere, dam? Belediye mi verecek? Hayır sen bulacaksın. Katılanlar bulacak. Biz hilali ahmar cemiyeti değiliz. Yani hem karara katılacaksın hem de sorumluluğa. -Mahalle meclisleriyle kimlerin katılacağına dair toplandığımızda bir usta marangoz söz aldı. 1.5 milyara bir hızar alalım. Bütün kapı, pencereleri yaparız. 30 liraya gelir tanesi. Artık bir marangoz atölyemiz de olacak- Sadece kerpiç evler mi? Hayır. Ekotarım yapacak mahalle. 10 metrekarelik bir bahçede, 4 kişilik bir aile, bütün yaz kış için yeterli sebzesini üretebilecek. Hadi siz çok yeşillik yiyorsunuz 15 metrekare olsun. İlaç için bitki üreteceğiz ve yaşamak için yeni bir demokrasi.

‘Bir arsamız olur, sonra kent kenarında değerlenir, satarız. Bir iki kat çıkar, kiralarız. Kazandığımız parayla bir araba alır ya da en azından bir cep telefonu, sağa sola gösterir, hava basarız. Boyumuz büyür.’ Diyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü burası kooperatifin olacak. Oturursanız, Allah uzun ömür versin, mesela 100 yıl ya da daha fazla oturabileceksiniz ya da ölürseniz çocuklarınız yaşayabilir ama başka yere gidecekseniz satamayacaksınız, kooperatife kalacak. Kooperatif kimin eve ihtiyacı varsa ona verecek…

Komün inşa edeceğiz geçen hafta dediğim gibi; ‘Halay çeker gibi. Omuzlarınızdan tutacaksınız birbirinizin, kimse düşmesin diye. Beraber öne atılacak bacaklar ya da herkesi sağa sola ve hep birlikte taşıyacak müzik. Halay başı bile dans etmeden duramayacak ve tembel tembel ben halayın başıyam diye oturamayacak hatta fazladan bir de mendil sallayacak.’

Kerpiç evler inşa edeceğiz birlikte ve yeni, gerçek bir demokrasi…

http://www.emekdunyasi.net/ed/ed/10412-komun-2

Komün 3

Komün radikal katılımcı demokrasidir. Sınır yıkıcıdır. 3 yılda, 5 yılda bir oy atılan karikatür demokrasiye güler geçer. 3 yıl, 5 yıl oy kullanma seronomisi evlenme yıldönümleri gibidir. Neşeli ve hüzünlüdür. Bir yandan demokrasiye dâhil olmanın neşesini yaşarsın, diğer yandan aynı neşeyi neden her zaman yaşamadığını düşünüp sarf ettiğinin hüznüne dalarsın. Katilin cinayet yerine geri dönüşü gibidir. Kandırıkçıdır. İngiltere de bir pubda görmüştüm. Cambirdge’de bir mahalle pubıydı. Tuvalet duvarlarına yazı yazma geleneği dünyanın her yerinde olduğu gibi tabiî ki orada da vardı. Ama onlar pisuvarların yanına bir kara tahta koymuşlardı, altına bir tebeşir. Yazı yazacaksan, oraya yazacaktın. Tam bir batı demokrasi örneğiydi.

Demokratik özerklik, özgür komünler yani radikal katılımcı demokrasinin hangi sınırlar içinde uygulanmasının önerildiği üzerine tartışılıp duruyor. Bölge de, Konya’da Cihanbeyli’de, Bağcılar’da, İzmir’in yukarı mahallelerinde, nerede Kürt varsa orada, çanak antenli evlerde…  Hayatımızın müfredat program yapıcıları ellerinde cetveller, pergeller ve bilhassa kumpaslarla uygulama alanları, kısmi, mevzi ve topyekûn yasaklamalarıyla, yere batası duyarlılıklarıyla kırmızı kırmızı çizgiler atıyorlar ucuz amerikan bezi hayatlarımıza. Söz, yetki, karar yani demokrasi, sadece ve sadece smokinli, fraklı parlamenterler ya da cüppeli hâkim, savcı ya da hocaların ve üst üste dikilmiş rütbeleriyle hayatları hiyerarşi toplamı askerlerin mi? Bunların hepsinin itinalı dikicisi terziler neden sadece 3 yıl ya da 5 yıl da bir, bu koca komediye dâhil olabiliyor? (Bu komediyi bozmuştu Fatsa’nın terzi Fikrisi hatırladınız mı?)

6 doktor, 3 hemşire, 1 laborant, 2 hasta bakıcı yani 12 sağlık emekçisi ve muhtemel 9 hasta, yani insan, yani bir zaman, dalak ya da karaciğeri çökecek, yükselen kolesterolleri ile her an kalp krizi geçirecek bizden birileri, 11 Ocak 2011’de, saat 14.47’de bütün devlet hastanelerini denetlese. -Tabiî ki sayıları ve tarihi sallıyorum.- ‘Biz sağlık emekçileri, muhtemel hastalar soruyoruz; Burada kaç yatakta, kaç hasta var? Neden şu para ödeniyor? Hangi ilaç firmaları sizi fazla ilaç yazdığınız için kongre tatillerine gönderiyor? Aynı sedyeyi bir ucundan itekleyen taşeron sağlık emekçisi neden daha az maaş alıyor?’ dese. Karikatür demokrasi sınırlarını caart diye yırtmaz mı kenar mahalle, bizim mahalle ağzıyla? 1968’de ABD’deki Kara Panterler’den beri, ilk defa bu kadar geniş bir şekilde, sağlık sistemini, tıbbın hegemonyasını da dahil ederek sorgulasak…

Çocuklarınızın, torunlarınızın içme suyunu, otomobil ve çimento fabrikalarının öldürücü kan dolaşımına satan büyük barajlara, krediler sağlayan bankalarda halaylar çeksek? Yine Salı günü 14.47’de şu bankanın bütün şubelerinde, kasalarının ve müşteri temsilciliklerinin önünde? Tarihi suya batıran, toprakları susuz bırakan büyük baraj kredilerine çomak soksak? ‘Banka soymak mı? Banka kurmanın yanında hiç bir şey diyen’ Brecht’in ruhu şad olsa. Hasankeyf’e kredi veren bankaların keyfini kaçırsak, Hopa’daki HES’i projelerinin üstüne yumurta kırsak? Susmasak sıra bize gelmese.

Bırakın onlar sınırlar çizmeye kalksın. Ölçsünler, biçsinler her ölçülen satılabilir mantığıyla. Düşüncelerinin mahdut sınırları içinde makul dolaşsınlar. Biz hayata, halaya katılalım.

Hayatımızı çevreleyen mayın tarlalarını sökmeli demokratik özerklik, komün yani radikal katılımcı demokrasi. Söz, yetki, karar halka. İktidar çöpe..

http://www.emekdunyasi.net/ed/ed/10522-komun-3

Komün 4

Arjantin’de işgal fabrikalarını dolaşıyordum. Fabrikalar iflas ediyordu. İşçiler fabrikalar iflas edince bir başka yere işe giremiyorlardı, çünkü zaten işsizlik çığ gibiydi. İflas eden fabrikalarda işçiler tazminatlarını, birikmiş maaşlarını alamıyorlardı. Fabrikaları işgal ediyorlardı. Makineleri haczetmeye gelen bankalara, icra memurlarına, icra memurlarını koruyan polislere ve makul olun, makul olun diyenlere karşı direniyorlardı. Bu ülkeyi biz yönetmiyorduk. Parlak diplomalı, makul ekonomistler vardı. Bu fabrikayı da biz yönetmiyorduk; kibirli, büyük arabalı ve bizim makul olmamızı söyleyen patronlar vardı. Bu yüzden ne bu ülkenin batmasından ne de fabrikanın batmasından biz sorumlu değiliz. Siz bu makineleri haczettiğiniz de benim eşimin, çocuğumun ekmeğini alıyorsunuz. Bunu size vermem diyordu. Barikatlar kuruyor, fabrikaları işgal ediyordu. Hep birlikte fabrikayı yönetiyorlardı. Makul değillerdi. Bu fabrikalardan birinde bir işçi kızla konuşuyordum. 25-26 yaşlarındaydı. Patronsuz çalışmak mümkün mü diyordum. Garip bakıyordu. Ben 10 yıldır işgal fabrikalarında çalışıyorum. Hiç başka yerde çalışmadım. Bu soruyu anlamıyorum. Bence patronla çalışmak mümkün değil. Patron ne yapıyor ki?

Uruguay’da bir işgal tekstil fabrikası geziyordum. 100 kişi çalışıyordu 99’u kadındı. Seni bir yere götüreceğiz dediler. Fabrikanın sonunda patronun eski ofisine götürdüler. İçinde küçük küçük yataklar ve oyuncaklar doluydu. Kendi çocukları için kreş yapmışlardı. Zaten patronu kovduk ve burası ilk defa işe yaradı diyorlardı.

Galler’de işgal madenini geziyordum. Bütün madenler kapatıldığında Tower madeni sadece direnmekle kalmadı, madeni işgal etti işçiler. Bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kızıl bayrak diktiler madenin tepesine. 10 yıldan fazladır madeni işçiler yönetiyor. Yılda 2 milyon sterlin, ne yazık ki vergi veriyorlar. Çevredeki bütün yerleşim yerlerinde işsizlik, uyuşturucu hakimken Tower’da hayat devam ediyor. Galler’deki bütün belediyelerde iki dil yazılır kapıda. İngilizce ve Galce. Fakat sadece işgal madeninin olduğu kasabada işsizlik yoktur ve gençlerin hayatları uyuşturucudan ibaret değil.

Brezilya’da işgal fabrikası Flasco’da geçen hafta bir fotoğraf sergisi açıldı. Şehmus Çakırtaş’ın Kürt fotoğrafları sergisi. Belki de Brezilya’da bir ilkti. İşgal fabrikaları sadece mamul maddeler değil yeni bir kültür üretir. Başka bir demokrasi inşa ederler. İşçiler, işçilerin eşleri ve hatta çocukları hep birlikte karar verirler, ne üreteceklerine ve nasıl yaşamlarını devam ettireceklerine. Bu yüzden işgal fabrikası Flasco’da bütün baskılara rağmen, günde sadece 6 saat çalışılmasına rağmen h‰l‰ diğer fabrikaların 2 katı kazanır işçiler.

Demokratik Özerkliği sadece muhtariyet-özerklik ile sınırlamak, tanımlamak hadımlaştırmaktır. Özgür Komün yani radikal katılımcı bir demokrasi iyi, çok güzel ama gerçekçi olun diyenlere gülüyorum. Okulların makul olun öğretisinin kurbanları onlar. Siz gerçekçi değilsiniz! Sizin önerileriniz hiç uygulanabilir değil. Kaldırın kafanızı şöyle bir etrafa bakın! Bu lanet olası, her dakikada üç kişinin açlıktan öldüğü dünya mı bizi içine tıkıştırmak istediğiniz? Bu kadar mı basit, ekolojik, demokratik, kadın cinsiyetçi bir toplumsal yapı önerisi?

Bir yanda ‘kamu idari reformu’ ile özelleştirilen kamusal hizmet, özel bölgeler yani Kürde özel, daha da düşük asgari ücret, mutlu mesut sermaye öte yanda kooperatifler, kolektifler, özgür komünler, yani radikal katılımcı bir demokrasi…

Komün 5

Venezüella sokaklarında öğrenci gösterileri var. Yeni öğrenci yasasını protesto edenlerin ve yasayı destekleyenlerin gösterileri bunlar. En son Venezüella’dayken Bolivarcı öğrencilerin bir gün sonra sokaklarda patlayacak olan havai fişekleriyle kaldığımız yeri paylaşıyorduk. Usul usul bir gün sonrayı bekliyorlardı. İşin garibi, yasa, gelişmiş batı demokrasilerinin! aksine üniversite harçlarını artırıp, öğrenci burslarını kesmiyor. Aksine çocukluktan başlayarak üniversite eğitiminin sonuna dek parasız, iyi ve eşit bir eğitim vaat ediyor. Bu zaten Bolivarcı anayasanın ilkelerinden biriydi ve son seçimlerle  %41 ni elde eden sağ bloklu yeni meclis göreve başlamadan yasallaştı. Aksi takdirde bu mümkün olamayacaktı.

Size garip geliyor değil mi? Parasız ve eşit eğitim getiren bir yasanın bir kesim tarafından bile olsa protesto edilmesi. Aslında üniversitelere çok uygun bir karşı çıkış bu. Üniversiteler ilk kurulduğundan beri papaz okullarının yerini almıştır. İlk üniversitelerin binaları da bunu bize yansıtır. Ünlü Cambridge, Oxford üniversite binaları, görkemli kiliselerden hiçbir farkı yoktur. Diploma törenleri, kep giyme seremonileri papaz törenleriyle aynıdır. Ne zamanki 1968 de şenlikli öğrenci eylemlilikleri Sorbonne’u işgal etti, ormana taşıdı, o güzel günlerde özgürlüğüne kavuşmuştur üniversiteler ya da dünyanın herhangi bir yanında şenlikli işgallerde. Üniversitelerin özgürleşmesi, üniversite duvarlarının yıkılmasıyla ancak olur. Bilgi ve iktidarı, öğrenim cüppeleri ve yakılası kürsüler, her şey bir yana, sadece ve sadece bize makul olmayı öğrettikleri için bile cehennem ateşinde yanmayı hak ederler. Doğru, üniversiteler ‘bilim’ yuvasıdır yani iktidardır. Düzen ve intizamı, sıraları, çan eğrisi olan veya olmayan notları, okuma yazma kurdeleleri, azarlanmış ve ödüllendirilmiş biz, bugünün demokrasisinin makul insanları, diplomalarıyla mutlu, mesut ve belki bahtiyar dolaşıyoruz. ‘Bilim’in bize bahşettiği ayrıcalıkları kaptırmamak için sokaklardalar, şimdi Venezüella’nın zengin üniversite öğrencileri.

Yasaya göre öğrenciler, üniversite yönetimlerini seçmede eşit oy hakkına sahip olacaklar, profesörleri değerlendirecekler ve üniversitenin yönetim sürecine katılacaklar, üniversite idari kayıtlarına ulaşma hakkına da sahip olacaklar. Daha da önemlisi karşılıksız ulaşım, yemek, barınma, sağlık ve burs hakları olacak. Ayrıca yasa, bir üst konseyin dışında her kampuste öğrenciler, öğretim üyeleri ve işçilerin eşit oylarıyla seçilmiş kampus konseyleri tarafından idare edilecek. Yani sadece cüppelerin gücü aşkına yürümeyecek her şey ya da şu anda olduğu gibi bir prof’un oyu çok işçinin oyuna eşit olmayacak. (Ülkemde öğretim üyeleri bile kendi rektörlerini seçemiyor ya…Kifayetsiz cüppe gücü.)

Venezüella da Bolivarcı yönetim, oligarşinin makul insan üreticileri üniversitelerinin kapısından biraz daha demokrasi sokmak istiyor. Bunu tek nedeni devrim olmasa da yani kendi muhalefetinin ana kaynağını yok etmeye çalışsa da yine de üniversite duvarlarına koca koca delikler açılıyor.* Üniversite koridorlarına halkın çocukları sızacak ve biraz daha demokrasi ve özgürlük.

Özgür komün aynı zamanda eğitimin demokratikleşmesi, özgürleşmesi demektir. Demokratik özerklik, özgür komünler sadece sınırları değil üniversite duvarlarını yıkmalı. Özgür komünler yani radikal katılımcı demokrasi; bıkmadan usanmadan bir kere daha tekrar edeceğim gibi egemenlerin 3 yılda 5 yılda bir oy atılan karikatür demokrasileri gibi değildir. İletişimde demokrasi, kültür de demokrasi, sağlıkta demokrasi ve eğitim de demokrasidir.

Özgür komünlerle, özgür üniversitelere…

*Muhalefet bir üst kurul oluşmasının otonomiyi ortadan kaldıracağı iddiasıyla karşı çıkıyor ve Bolivya da ki son yasa gibi geri aldırmaya çalışıyor. Doğrusu yasa, böyle bir olasılığı da içinde taşımıyor da denilemez.

http://www.emekdunyasi.net/ed/guncel/10704-komun-5

Komün 6

Brezilya’da bir favelada – gecekondu- mahallesinde konuşuyorduk. -Hemen hemen tamamı ilan panolarından yapılmış bir evdi. Farklı yerlerinden ve tabiî ki aldırmaksızın kesilip çakıldığından üstlerindeki reklam yazıları, yeni bir gerçek yaratıyordu. Ortası pencere olarak kesilmiş, evin en büyük parçası sanırım bir araba reklamıydı. Pencerenin hemen üst köşesinde lüks bir arabanın sağ arka tarafı duruyordu. Tam bagaj kapağının başladığı yer pencere için kesilmişti ya da panonun orası parçalandığı için pencere yapılmıştı. Otoban kenarından söküldüğünden belki de bir araba parçalamıştı. Pencerenin üstü bir deterjan reklamıydı. Beyazında beyazı var tipi bir reklam sloganı ters olarak pencere üstü görevini üstlenmişti.- ‘Ya polis diye sordum. Onlar zaten polisle anlaşmalı. Onlara payını vermeden bu sokaktan bile geçemezler.’ 30lu yaşlarında bir kadındı belki de 20 ama sefalette yaş önemli değildi. Çocuğunu kaçırmışlardı. Burada çocuklar böbrekleri için kaçırılıyordu. -Yaşasın modern tıp- Sokak çocuklarının polis tarafından sürek avına çıkılarak öldürüldüğü günlerdi. Polis sokakları suçtan temizliyordu.

Meksika’da polis, içinde polis müdürlerinin de olduğu polislere, uyuşturucu ticaretine karıştıkları için baskın yaptı. Çatışma çıktı. Polisler polisleri öldürdü. Daha sonra bu baskının nedeninin, iki uyuşturucu çetesinin arasındaki savaşın bir parçası olduğu söylendi. Yani bir uyuşturucu kartelinin polisleri ile diğer uyuşturucu kartelinin polisleri çatıştı -tekerleme gibi oldu ne kadar polis dedim-  Emniyet, suç, polis, güvenlik, önlem, asayiş, kar ve ticaret, güvenlik şirketleri, -bir de geçenlerde NTV muhabiri, panzerlere ‘toplumsal müdahale araçları’ diyordu. Mideme kramplar girdi. Eski toplum polisi kadar komik bir isimdi-  kendi güvenliğimiz ve kendi iyiliğimiz…

Venezüella’da en büyük caddelerinden birinde polis çevirdi. Aramaya başladı. Cebimdeki paraları elime aldım. Korumaya aldım. Aradılar. Çantaya baktılar. Birden aklıma geldi. Çantanın bir kenarına Küba’daki çalışma izni için bir yüz dolar koymuştum. Baktım yoktu. Yüz dolar nerede dedim. Yok ne parası dediler. Bakanların kartları vardı yanımda. Onları gösterdim. O zaman onları aramalıyım dedim. Bir daha çantayı aramaya başladılar. Aaa buradaymış dediler. Dikkat et çok soyguncu var sokaklarda dediler. Doğru dedim…

Polisin olduğu yerde suç vardır. Öz savunmayı polis olarak tanımlamak, Özgür komünü, Ekolojik, Demokratik bir toplum önerisini yok saymaktır. Polisi yerel yönetimlere bağlamak, belediye başkanlarına şerif rozeti takmaktan başka ne ki? Hiç mi kovboy filmlerindeki kötü şerifleri seyretmediniz? En iyi şerif de herkesi kurtardıktan sonra esas kızı alır gider. Öz savunma özgür komünlerde, diğer her şeyde olduğu gibi halktan yabancılaşmamış bir gücü yani doğrudan halkın kendisini ifade eder. Yani silahlı bir güç olarak tanımlanamaz ve silah ile sınırlanamaz. Kültürel yıkıma, yozlaşmaya, asimilasyona ve sömürüye karşı mücadele öz savunmadır ve ekmek çalan çocuktan değil, o çocuğu, aç bırakan tekelci mülkiyetten, çocuğu korur.

Ya bir devlet öykünmesi ya da özgür komünler…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/10818-komun-6

Komün 7

Diyarbakır’da ne üretiliyor? TEKEL fabrikası da kapandıktan sonra Diyarbakır’da bir tane dişe gelir bir fabrika kaldı mı? Sümerbank zaten çoktan kapanmıştı. Sümerpark oldu orası. Tekstil atölyelerinin olduğu yerlerde, yapabildiğimiz sadece güzel kelimeler dikmek. SEK satıldıktan sonra Diyarbakır’da küçük birkaç atölyeden başka hayvansal ürünleri işleyen bir fabrika kaldı mı? Hangi tarım ürünü Diyarbakır’da fabrikalarda işleniyor? Tekrar soruyorum Diyarbakır’da ne üretiliyor?

Arjantin’de Buanes Aires’in geniş caddelerinden birinde gidiyorduk. Araba bir kırmızı ışıkta durduğunda önümüze en az 7-8 kişi atlıyordu. İkisi börek, üçü kola satıyordu. Bir kişi havaya lobut atıyor, ikisi elindeyken bir üçüncüsünü havada oluyordu. Bir başkası alev yutuyordu. Ağzından alevler fışkırıyordu. Diğerleri gelecek ışıktaki sıralarını bekliyordu. Bir diğer ışıkta durduğumuzda bu sefer üç kişi börek satıyor ve yine yanında kola ve lobut atanlar ve ateş yutanlar ve bin bir türlü şey satışları… Yanımda Miguel vardı. Üniversitede profesördü. “Arjantin hükümeti işsizliğe karşı çare buldu. Trafik lambalarını artıracaklarmış” dedi.

Neoliberalizm tam olarak budur. Hiçbir gerçek şey üretmez. Üretim bütün olarak ulus ötesi tekellerin en başından sonuna kadar elinde bulundurduğu bir sürece dönüşür. Mesela süt fabrikasını alır ve genellikle de fabrikayı kapar. Çünkü fabrikayı satın almasının nedeni fabrikanın değerli arsası ve daha da önemlisi onun pazar payıdır. Fabrikayı satın almadan sütü 1 liraya satıyorsa, o fabrikayı satın alıp kapattıktan sonra artık 2 liraya satabilir, Çünkü ondan başka, süt işleyen bir fabrika kalmamıştır. Ayrıca eskiden sütü köylüden daha pahalıya alırken, artık daha da ucuza alacaktır. Ondan başka süt alıcısı kalmamıştır ki! Siz sütü doğrudan da satamazsınız. Birden, sağlığımızı çok düşünmeye başlarlar. Bakterilerden korurlar bizi. Sadece birkaç dakika kaynatarak, çözebileceğimiz bir şeyi buhar kazanlarına mahkum ederler. Uzmanlar beyaz önlüklerinin altında, sadece iyi mahalle okullarında, eğer kırılmadıysa birkaç kez görebildiğimiz deney testi tüpleri ellerinde açıklamalar yapar. Vururlar sokak sütçülerinin tepesine. Sanki hepimiz onların sattığı sütlerle büyümemişiz gibi çocuklarımızı mis süte mahkum eder, mis gibi sütten ederiz. O koca buhar kazanları birkaç mikrobun yanında yararlı bakterileri ve küçük köylüleri de buhar eder.

Fabrikalar ve marketlerden sonra ilk aşamasına uzatır ellerini ulus ötesi tekel. Size kendi hayvanlarını ve tohumlarını vererek hizmet(!) eder. Topraklarınızı almasına ihtiyacı yoktur. Siz kendi toprağınızda maraba durumuna düşersiniz. Zaten küçük topraklar ona yaramaz. Onlar, yakın arkadaşları toprak ağaları ile başlarlar işe. Binlerce dönüm mısır, binlerce dönüm soya kocaman makineler ile ekilir, sürülür ve satılır. Fabrika mandıralarda hayvan yetiştirilmez, et imal edilir ve tabii ki yanında deli dana, kuş gribi ve kanserleriyle birlikte ama kimin umurunda. Yeter ki k‰r etsin onlar ve hisse senetleri tavan yapsın borsalarında. Bu arada milyonlarca küçük köylü, küçük hayvan yetiştiricisi, kent varoşlarına sürüklensin, kentleşsin!

Diyarbakır’da işgal ekonomisi var. Toprakları parselleyen, yağmalayan F tipi apartman daireleri inşaatlarından başka yapılan bir şey yok. Belediye çalışanları, memurlar, askerler ve polislerin maaşları besliyor kenarda köşede kalmış küçük esnafı. Tam bir dönüm noktasında Diyarbakır; ya ulus ötesi tekellere, Cargill, Monsanto’ya tamamen terk edilecek topraklar ya da bir dahaki hafta daha da ayrıntılı anlatacağım özgür komünlerde, kooperatiflerde kolektif halk ekonomisi…

Ya hep beraber, birlikte üreteceğiz ya da trafik lambalarında alev yutacağız…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11001-komun-7

Komün 8

‘Özgür komünlerde, kooperatiflerde, kolektif halk ekonomisi inşa etmek’ dediğimizde, herkes, şöyle yerinden bir oynuyor. Sözü alıyor. Özgür komünlerin, kooperatiflerin, kolektif çalışmanın ne kadar iyi bir şey olduğunu saymaya başlıyor. Konuşurken ne zaman, ‘ama’ ya da ‘fakat’ diyecek, onu bekliyorum. Olabildiğince yüceltiyor. Yüceltmek kötü, çünkü imkansızlaştırılmaya çalışılıyor. Sonra esas noktaya geliyor ‘ama’ diyor ya da ‘fakat’; bizim ülkemiz, bizim topraklar, bizim insanlarımız, ‘gelenekleri’ diye devam ediyor ve ardından ‘kapitalizmden’ bahsediyor. Hem gelenekten, hem onu yıkan kapitalizmden aynı çizgide bahsetmesi paradoksal ama buna aldırmıyorum ben, kafayı hep ne zaman ‘ama-fakat’ dedi ona takmışım. (Yani madem güçlü gelenekler var kapitalizm onu nasıl yozlaştırdı? ya da madem kapitalizm varken geleneklerden bahsediyorsun kapitalizm gelenekleri ortadan kaldıramamış  demek ki.) ‘Böyle bir şey yapmak için halkın bilinçlenmesi gerekir’ diye devam ediyor. Bu meşhur ‘Her şeyin başı eğitim’ beyaz Türk-Kürt-Başöğretmen söyleminin solcucası.

Sonra konuşmanın 3. aşaması başlıyor; Keşke olsa, keşke! Bir araya gelebilsek ama apartmanda yönetim toplantısında bile kavga çıkıyor ve kimseyle iş yapılamaz. Konuşmanın bu etabında kendinize acımanız, yıkılmanız ve yanlış bir zamanda dünyaya geldiğiniz için ah çekip kendinizi uyuşturucu maddeye bağlamanız yani televizyon seyretmeniz gerekiyor. Televizyonu açıp salakça kendimizi ona bırakmamız, onun da bize nasıl yaşamamız ya da yaşamamız gerektiğini anlatan dizilerinde, küçük Osmanlara ağlayıp, attığımız gollerle sevinmemiz, onlarla aşık olup, onlarla öldürmemiz, reklam aralarında bize sokuşturulan ürünlerden almamız, tüketmemiz gerekiyor.

‘Ama-fakat’ konuşmacıları, bununla da yetinmezler. Siz damarlarınıza televizyonu zerk etmeden, biz idealistlere, romantiklere dersimizi tam vermeleri gerekir. Yıkılan kooperatif örnekleri vermeye başlarlar. Bununla ilgili mesela Diyarbakır’da iki köy kooperatifi örneği var. Yaklaşık iki yıldır sürekli bunları veriyorlar. Aslında STK’ler yani ‘Kafa Tamircileri’ tarafından kurulan bu iki örnek, biyoloji derslerindeki bezelye misali yuvarlanıp yuvarlanıp önünüze sürülür. Sonra konuşma biter. ‘Ama’ bana konuşuluyorsa bir de nezaket içinde ‘Hocam pek Latin Amerika’ya benzemez bizim topraklar’ diye eklenir.

Merilyn Linch,  Lehman Brothers,  AİG,  Royal Bank Scotlands, Loyds Bank isimlerini biliyor musunuz? ABD, İngiltere, İskoçya bankaları, finans ve sigorta şirketleri. Hepsi battı. General Motors şirketini biliyor musunuz? Hadi adını bilmiyorsanız Buick, Cadilac, Opel marka arabalarına belki binmişinizdir ya da filmlerde cakalı artistlerin kızları attıkları araba olarak görmüşsünüzdür. Geçen yıl battı. Yunanistan ve İrlanda bilirsiniz iki AB devleti. Battılar. Daha kaç ülke, kaç ulus ötesi tekel, kaç bin büyük şirket, kaç milyon mahalle bakkalı topu attı. Bunların hiçbiri kooperatif değildi. Hepsi kapitalisttiler. O zaman bana neden kapitalizmi uygulamayalım bak batıyor demiyorsunuz? İşin kötüsü bu batınca bir de üstümüze çöküyor karabasan. O zaman neden h‰l‰ aynı uçurumun üstünden peş peşe aşağıya atlıyoruz?

‘Özgür komünlerde, kooperatiflerde, kolektif halk ekonomisi inşa etmek’  devlet-kamu merkezli bir ekonomi değil, toplumsal bir ekonomi(!) inşa etmektir. Yani aslında ‘Kar’, ‘Verim’ ve ‘Ekonomi’nin inkarıdır… Bıkmadıysanız başka bir komün yazısında devam etmek üzere. Hadi şimdi televizyonlarımızın başına, damarlarımıza yayılsın evrensel uyuşturucumuz…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11041-komun–8

Komün 9

‘Özgür komünlerde, kooperatifler de, kolektif halk ekonomisi inşa etmek’  devlet-kamu merkezli bir ekonomi değil, toplumsal bir ekonomi(!) inşa etmektir. Yani aslında ‘Kar’,’Verim’ ve ‘Ekonomi’nin inkarıdır. Diye bitirmiştim geçen hafta. Kaldığım yerden devam ediyorum. Buradan sayılar üzerinde vücut bulmuş, dünya borsaları ve ne almalı, ne satmalı üzerinden bir ekonomi tarifi yapmıyorum. Bırakalım ‘tarif’ büyük ekonomi uzmanları ve Fransız mutfağı aşçılarına kalsın. Daha basit bir ilke üzerinden hareket edeceğiz; İşgal et, Diren ve Üret.

Diyarbakır ne üretiyor? Diye sormuştum. Gözümü aykırı (!) belediyelerin boş ve anlamsız parklarına taktım. Hele bir tanesi var. Diyarbakır da kaldığım arkadaşın evinin önünde, şehrin ortasında 61 dönüm. Çok güzel bir toprak. Bir park yapılmış. Çoktan kırılmış yapılan birkaç salıncak ve iki kaydırak. Çimler de ne güzel kurumuş. Şöyle kullanılıyor. Karşı caddeye geçmek için bazen kestirme olarak, toplam 9 kişinin sağlıklı yaşam koşu alanı ki bu dokuz kişinin 7 si en fazla 2 gün koştuktan sonra yeter artık diye bırakıyor ve yazın olmadım orada ama belki güzel mangal da yapılıyordur kelleşmiş çimlerinde. Bunun dışında bali çekiliyor kuytuluklarında, tenekelerde ateş yakılıyor ve ısınmak için etrafında toplanılabiliyor ve birbirlerini bıçaklamak isteyen çeteler için iyi bir çatışma alanı.

Şimdi ne yapabiliriz? İki yol var. Birincisi burayı ihaleye çıkartırız. İki kafeye kiralarız. Onlar da üst üste plastik bir taş sırası yerleştirip, küçük elektrik motoruyla üstünden akan dünyanın en aptal şelalesini yaparlar. Bir işeme şırıltısı içinde bize huzur içinde yanına çökeriz. Hemen altında dizimize kadar seviyesi olan havuzu olur.Yıllık 750 bin dolar kira verir cafe belediyeye. F tipi cezaevleri apartman dairelerinde bunalanlardan toplamaya çalışır sahibi. Genellikle de yarı mafya gruplar çıkar bu komik şelale arkasından. Ya da koyarız oraya 12 zabıta, dolaşıp dururlar ortalarda. Çimlere bastırmazlar ve başka yerlere sürerler bali içicilerini. Bizde ekolojik belediyeciliği anlatırken,yaptığımız park sayısını peş peşe sayar dururuz.

Bir diğer yolu işgal ederiz orayı. 10 metre kare de 4 kişilik bir aileye yetecek, bütün yıl yetecek organik sebze yetiştirmeyi anlatırız. Yani 3500-4000 aileye dağıtırız parkı. 10 metre kare, 10 metre kare. 8 kişilik aileye 20, 12 kişilik aileye 30 metrekare veririz. Hatta geriye daha toprağımızda kalır.  Her 10 metrekare de sebze ormanı adını verdiğimiz perma kültür ile sebze yetiştirmeyi anlatırız. Yaparız. Bir metre genişliğinde çok küçük havuzları olur ortalarında, kışın sulamadan nemiyle sebzeyi yaşatan. Yani 16.000 kişiyi doyururuz. İsteyene park kenarında ürettiği organik sebzeyi satması için küçük bir semt yaparız. Urbanos Agri Culturos- yani kent tarımı ile – havalı olsun diye yabancı adını da yazıyorum.-  4000 aileden oluşan kent tarımı kooperatifi kurarız. Eh çok istenirse sebze ormanları içinde 2 de cafe olur. Belki bahçelerde yetiştirdiğimiz ada çayını satarlar orada. Bu sadece bir parkta. Düşünsenize kaç park var işgal edeceğimiz ve aileleri doyuracak.

Halk ekonomisi aşağıdan doğru inşa ettiğimiz toplumsal bir ekonomidir. Açlığı doğrudan giderir. Sadece bir Ispanak yetiştirme süresi içinde etkiler ve gelecek güzel günler kelime salatası içinde değil, bugün, hemen, şimdi.

İşgal et, Diren ve Üret.

http://www.emekdunyasi.net/ed/guncel/11144-komun-9

Komün 10

Cezaevinden bana mektup atan arkadaşlar “Bazen nerede olduğun yazsan iyi olur. Ona göre okuyoruz sanki biz de oradaymış gibi” diyor. Madrid havaalanından yazıyorum bu yazıyı. Yerde oturuyorum. Bilgisayarın bataryası bozuk bir türlü alamadım yenisini. Bu yüzden sürekli fişe takmak gerekiyor. Tuvaletin kenarında bir priz buldum. Yerleştim kenarına. Bakmayın bugünkü yazının başlığının ‘Komün 10’ olduğuna, seyahat yazacağım size bugün. Artık havaalanları çok güvenli, hangi eşyanızı bıraksanız bomba zannedip çalmıyorlar. Eh biraz geç kalırsanız çantanızı bıraktığınız yere imha edilmiş bulabilirsiniz. Küçük bir fünye ile havaya uçuruyorlar. Bu bana çok saçma geliyor ama çantayı çalmayacaklarına emin olup bırakabilmek hoşuma gidiyor. Hayatım da en ucuz da hemen 11 Eylül’den sonra uçmuştum. İki, üç uçakla İkiz Kulelere girdikten sonra kimse korkup uçaklara binmiyordu. Sadece 420 dolara Küba’ya gidiş geliş bileti alabilmiştim Uçaklar çok rahat oluyordu. Yatarak gidiyorduk. Fazla sandviçleri alıp bir gün sonra yemek için çantamıza koyabiliyorduk. Hangisini içersiniz diye sorduklarından biraz düşündüğümüz de hepsini önümüze koyuyorlardı.

3-4 saat kadar sonra Brezilya’ya uçuyorum. Ucuz bilet olduğu için 4 saat kadar bekleme yapmak gerekiyor. Aynı zamanda sabah oraya vardığım için bir gün de otel yerine uçakta uyumuş oluyorum. Gerçi neredeyse hiç otelde uyumam. Brezilya’da işgal fabrikaları ve ülkenin her yerinde MST- Topraksızlar hareketinin işgal toprakları var. Her zaman bir yerim var onların yanında. İşgal fabrikasının arka bahçesini evsizler işgal edip ev yaparken ben dağıtmıştım bir kısmını. Hatta eve yazılanlardan biri sen de yazıl evin olur demişti. Yok dedim. Evim yok. Şimdi dünyanın her yerinde evim var. MST-Topraksızlar hareketine ağzınla kuş tutsan katılamazsın. Mutlaka toprak işgal etmen gerekir. Eh bir kaçta toprak işgaline katılmışlığım var. Birlikte kocaman çitleri kırdık. Çok güzeldi. -Hay salamrar Hay salamrar- diye bir İspanyolca şarkı vardır. Yazılışı nasıldı unuttum. İspanya iç savaşında direniş şarkılarından, çitleri parçalamaktan bahseder. Cezaevindeki arkadaşlara göndermek isterdim ya da dinleyebildikleri radyolar da çaldırmak lazım.

John Fowles’ın bir kitabı vardı. ‘Yaratık’tı galiba adı. Çok sürükleyici bir roman. Bir Yunan atasözünden bahsediyordu. ‘Dostlarımız için her zaman masamızda bir fazla kahve fincanı vardır’ diye. Ne güzel ki dünyanın her tarafında bizi bekleyen, kahve fincanları var. Cortazar’ın yazdığı bir şey vardı yine kahveye ilişkin. ‘Bir ev de kahve yoksa yoksulluk vardır’ diye. Biz de çaya denk düşüyor.

Bomboş havaalanı. Ne kadar kötü bir şey uçak yolcuğu. Bir posta kolisi gibi savruluyorsun. Ahmet Hamdi Tanpınar yazıyordu: ‘Seyahat etmek han da kalmaktır. Kervana katılmaktır. Tanımadığın insanla yolcuğu paylaşmaktır.’ Birinci sınıf bir tren de yolculuk ettikten sonra artık seyahat bitmiş diyordu. Kimseyle paylaşamadığın seyahat mi olur.

Brezilya da PT- Brezilya İşçi Partisi’nin kuruluş yıldönümüne katılacağım. Belki Dilma ile ve pek muhtemel Lula ile görüşeceğim. Hakikat komisyonlarını sorma niyetim var. Onlara ve diğer parlamenterlere ve selamlarını götüreceğim bu toprakların.

Eskiden göçerler, kendilerine göçer diyen şehirlilere ‘yatuk’ diyorlarmış. Bende yatuk olmamak için dolaşıyorum. Farklı bir aidiyetsizlik duygusu ile.

Darısı bütün duvarların ardındakilere. Biraz dışarı taşıyabildimse ne güzel…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11290-komun-10

Komün 11

Brezilya’dayım. Porto Alegre’de. Mahalle toplantıları yapılıyor. Dünya kupası yapılacak burada, 2014 yılında herkes kupaya hazırlanıyor. Dünya kupası demek yoksulların evlerinin yıkılıp dışarı atılması demek. Güney Afrika’da olduğu gibi ya da Avrupa şampiyonası öncesi Atina’da. Koca temaşa futbol yoksulları auta atıyor. Sadece yoksullar değil, oldukları yerde 30-40 yıldır oturan orta sınıf da yerlerinden sürülüp kent dışına süpürülüyor. Garip bir topluluk var. Yavaş yavaş çıkılan katlarla orta sınıfa dâhil olanlarla evlerin sırtına yapışmış kâğıt toplayıcıları bir arada. Bir gün önce gezdim bunları. Ne güzel! Dünya kupası bir araya getirmiş herkesi. Futbolun, sporun dil, din ırk gözetmeksizin herkesi birleştirmesi ne güzel! Ağlamak istiyorum.

İşin garibi konuştuğum hiç kimse dünya kupasına karşı değil. Sanki onların değil benim evim yıkılacak. Allahtan evim yok da yıkılma tehlikesi de yok. Yoksa gerçekten bu konuşmalardan sonra döner eve bi bakıp gelir karşısında kendimi çimdiklerim. İnsanın malı mülkü olmaması güzel, çimdik yemiyorsunuz. -Bir toprak satın alırsan, toprak sahibi olursun. Fakat ona çit çek, kontrol et, sınırından biri girerse adamı vur, adam seni vursun. Bir sürü iş. Sen toprak sahibi olursan toprak da senin sahibin olur.- Herkes ben dünya kupasını çok seviyorum diyor. Okumuştum. ‘Brezilya’da en gelişkin spor basketboldur. Futbol mu? Futbol spor değil dindir’ diyordu yazar. Herkes dinine sahip çıkıyor.

Herkes evini yıktırmayacağını söyledi. İlk konuşan bir kağıt toplayıcısıydı. Bir gün önce uğramıştık evine. Kalın mukavvalardan ya da iki kat yapılarak kalınlaştırılmış mukavvalardan meydana gelmişti. Kesinlikle evimi bırakmayacağım diyordu. Kapısının hemen önünden coşkuyla akan bir kanalizasyon nehri vardı. Şimdi burada durun. İşte bu sefaletten kurtaracaklar. Bu kadar saf mısınız gerçekten? Hiç mi müteahhit görmediniz? Zevk için mi burada oturduklarını zannediyorsunuz? Hepsini yıkıp yerlerine yürüyen merdivenlerle tırmanılan alışveriş merkezleri, güzellik salonları, ve mutlaka uluslararası hamburgerci dükkanları açacaklar. Bunlara harcanan paranın 100’de biri ile zaten bu mahalleler düzelir. Fakat biz dünya kupasını çok seviyoruz.

Kalktım söz aldım. Biz de dünya kupasına katılalım dedim. Yoksullar da dünya kupasına katılsın. Bir proje yapalım. Otel, alışveriş merkezleri ve benzerleri yerine evler inşa edilsin bu projeyle. Sonra gelip kalsınlar dünya kupası sırasında. Futbolcular, hakemler, her şeyi bilen futbol yorumcuları filan, federasyon başkanları ve muhtemel olacak başkanlar, spor kulübü yöneticileri. Sonra evler yoksulların olsun. Neden mi? Zaten onların paralarıyla yapılmıyor mu statlar? İlk defa sonra yeniden işe yarayan bir tesis olsun dünyada. -Hakkını yemiyim eski Sovyetler Birliği’nde, Abhazya’da yapılan bu tesisler kullanılıyordu. Atış talimleri yapıyordu Abhaz savaşçılar.-

Komün demek her şeye katılmak demektir. Kentin öte ucunda oturan bir kişi bile kentin diğer ucunda bir alışveriş merkezi inşa edilip edilmemesi kararına katılmalıdır. Her şey bir yana bunun inşası ile senin kullanabileceğin su oranı azalacak, denizin ve havan daha çok kirlenecek. Bu yüzden bütün kent topraklarının kamulaştırılması önerisi önemlidir. Kentin kenarında bin bir güçlükle hayata tutunan bir aile, gün gelip biraz para kazanabilme şansına sahip olması, planı öğrenerek binlerce metrekare yer kapayan birisinden çok mu daha haksız? Yaşamını sürdürebilmek için gecekondu inşa etmek için bir avuç toprak işgal eden mi suçlu yoksa TOKİ’den bedava binlerce binlerce dönüm yer kapatan müteahhit mi?

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11342-komun-11

Komün 12

Sayın Demokratik Toplum Kongresi üyeleri; Demokratik Özerklik, Özgür Komünler yani Radikal katılımcı demokrasi inşası sürecinde sizi kurumsal anlamda muhatap olarak algıladığım için bu açık dilekçeyi size yazıyorum.

Demokratik Özerklik ve Özgür Komünlerin inşasının ana alanlarından biri olan bütün bölgede özellikle son iki yıldır toprakları, hızla GDO’lu üretim kaplamaktadır. GDO’lu üretim tahripkar, yok edici ve öldürücüdür;

1- Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar-GDO’lu gıda insanları öldürür; milyonlarca yıllık bir evrimle doğada oluşmuş bitkiye; laboratuarlarda farklı bitki ve hatta hamam böceği, domuz genleri yerleştirerek yeni bir organizma imal edilmektedir. Bu şekilde imal edilmiş Mısır, Soya ya da Domates tüketildiğinde saydıklarım ve saymadığım birçok şey de yenmiş olmaktadır. Rafta durma sürecini uzatma, görüntüsünü koruma ve sadece kendi markasından ilaç kullanmasını sağlamak için yaratılan bu imalat, insanların sağlığına yıkıcı zarar verir.

2- GDO’lu ürünler öncelikle çocuklara yöneliktir; GDO’cu bilim adamlarının (adam ile iktidar kelimesi iç içe olduğundan özellikle adam kelimesi tercih edilmiştir.) ‘Henüz sağlığa zararlı etkisi tespit edilmemiştir’ mahcup savunmaları içinde bile bu doğuracak zarar inkar edilememektedir. Doğanın evrimini yok sayan piyasanın bu Frankenstein imalatı özelikle kola ve çikolata da kullanılan tatlandırıcılar çocukların sağlıklarını tehdit etmektedir.  

3- GDO’lu ürünler küçük çiftçiyi topraklarından sürer, yok eder; Büyük topraklarda devasa makineler ile gerçekleştirilen GDO’lu üretim karşısında küçük çiftçinin rekabet edebilme şansı hiç yoktur. Köy boşaltmaların, ekonomik baskının altında hala yaşamını sürdürmeye çalışan küçük  çiftçi ve köylü GDO’lu işgal karşısında tamamen yok olur, kentin varoşlarına süpürülür.

4- GDO’lu üretim, tohumları yani yaşamı yok eder; Buğdayın ve bugün insanlığın kullandığı gıdanın ana yurdu Mezopotamya’da hızla devam eden bu işgal, bütün tohum çeşitliliğini yok etmektedir. Tek tip, standart ve markalı imalat tohumların karşısında bu çeşitlilik sadece belki Kürtçe resimli bilgi ansiklopedilerinde okunabilir şeyler haline gelecektir. Dünya tarımının ana yurdu Mezopotamya ulus ötesi tekeller, Cargill ve Monsanto’nın saksısı haline dönüşecektir.

Yukarıda sıraladığım ve dilekçe de yer vermediğim onlarca nedenden dolayı Demokratik Özerklik, Özgür Komünler ve Radikal katılımcı demokrasinin şu anki kurumsal muhatabı DTK, bütün komün etki alanlarında ve özellikle de bölgede GDO’lu tarımsal üretimini, satışını ve bütün faaliyeti durdurma kararı almalıdır.

Komün alanları ve üyelerine bu üretimi durdurmaları için 2 yıllık bir süre tanımalı, GDO’lu üretimden vazgeçen üreticilere ekolojik alternatiflerin eğitimi sunulmalı ve perma kültür, doğal tarım gibi yöntemleri ile yetiştirilmiş ürünlere pazar desteği verilmelidir.

Ekolojik demokrasiyi ilke olarak benimsemiş belediyeler kendi yasaları gereği ‘Halka zararlı gıdaları ulaşmasını’ önleme yetkisine sahiptir. Bunun ötesinde bu onların temel görevidir. Bu yetki ve görev hatırlatılarak, Demokratik Özerk alanlarda, Özgür Komünlerde ve özellikle bölgede GDO’lu ürünlerin kentlere girişi yasaklanmalı, engellenmeli, halkın ve özellikle de çocukların sağlığı korunmalıdır.

DTK bu kararları ile ekolojik demokrasi, özgür komün inşasında, ulus ötesi tekellere karşı tavrını, küçük çiftçilerin, kooperatiflerin, halk ekonomisinin yanında olduğunu ve yapısının etkisinin açıkça ortaya koyma şansını bulacaktır. Sayın Demokratik Toplum Kongresi üyeleri, ekolojik demokrasi ve özgür komünler ilkeleri içersinde bu dilekçeyi gündeme almamanız karşısında, MST-Brezilya Topraksız işçi hareketinin kadınlarının, 8 Mart dünya kadınlar gününde, GDO- üretim yapan tarlalara girerek ürünleri imha ettiği, şenlikli eylemleri, örnek alarak benzerlerini gerçekleştireceğimi beyan eder, bu fırsatla Topraksız kadınların cinsiyet özgürlükçü toplumsal yapıya yakışır bu eylemini selamlarım. Yaşasın özgür komünler… Eşitlik, Özgürlük, Adalet.

Metin Yeğin – Yurttaş

Komün 13

Birçok uçakta 13 numaralı koltuk yoktur. Uğursuz sayılır. Sanki uçak kendi tarifeli hattında ilerlerken 13. koltuk sahibi süzülerek düşecek ya da daha da kötüsü belki de uçakların tek çekici tarafı, yemek ve içecek servisinden yararlanamayacaktır. 13. Komün yazısına ulaştık. Umarım dünyanın bütün müteahhitlerine uğursuz gelir.

Özgür komünler kendi eğitimini inşa edecek. Bunu sakın anadilde eğitim olarak sınırlamayın. Eğitimin duvarlarını kırmalı. Mecburen bir 5 yıl ve belki 8 yıl okudunuz ve belki de kafalarımızı hizaya sokan koca çarkın içindesiniz hala. Sıralar, kara tahta ya da camdan olanları, notlar, vizeler, finaller, çan eğrisi hesapları, kürsüler ve ah O diplomalar…

Özgür Demokratik okulların temsilcisi anlatıyordu. Duvara koca bir elips yansıtmıştı. Bu elipsi dünyadaki bütün bilgiler olarak kabul edin. İçindeki kare kadar da okullarda anlatılan bilgiler diyordu. Elipsin içindeki kareyi arıyordunuz. Göremiyordunuz. Aaa pardon diyordu İvan, göremediniz değil mi? Bir büyüteç yerleştiriyordu elipsin ortasında bir yere. Küçücük bir kare görebiliyordunuz büyütecin kocaman yapan camlarının altında. İşte bu da, okullarda öğretilen bilgidir. Dünyanın bütün bilgisinin milyonda biri kadar bir kısmını öğrendiniz diye toplumsal hiyerarşide yerinizi alırsınız. Diplomalarınızın kenarına işlenmiş isimlere göre çarka dahil olup, yuvarlanıp gideriz.

Durun ve düşünün. 5 yıl ya da 8 yıl eğitimden ya da ne yazık buna daha uzun yıllar maruz kalmanızdan geriye ne kaldı? Okullar bize sadece susmayı öğretir. Uslu durmayı ve daha da korkuncu makul olmayı öğretir. Okulda güzel olan sadece teneffüs zamanlarıdır ve kantinde takılmak. Okulla her şeyi bilen bir öğretmenle başlayan bu hayat, hiyerarşi yani boyun eğme silsilesi, şef, müdür, bakan, başbakan, omuzdan rütbeliler ve bankonatlarla sürer gider. -Türkiye’de bir devlet üniversitesinde öğretim üyesi iken dersi Pink Floyd’un The Wall şarkısının klibi ile başlatıyordum. Klibin sonunda öğrenciler okulu yakıyorlardı. Sonra ne yazık ki derse devam ediyorduk.-

Ekoloji enstitüsü kuruyoruz. Özgürleştirici bir eğitim denemesi. Eğitim süreci 75 gün ve bir ömür. 10. günden itibaren teori sokağa çıkacak. Parkları işgal edip kent tarımı yapacağız. Kerpiçten halk evleri inşa edeceğiz. Bisiklet yolları yapıp otomobillerden biraz olsun sıyıracağız yakamızı,ve güneşten, rüzgardan nasıl büyük paralara ihtiyacımız olmadan elektrik elde etmenin yollarını bulacağız. Teori ve pratik kol kola yürüyecek. Tüm öğretim üyeleri öğrenecek ve öğretecek. Kravat takmamak zorunlu olacak. MST- Topraksızlar hareketinden iki arkadaş gelecek. Öğretmek ve öğrenmek için. Michael Lövy gelecek bir hafta, belki James Petras amca, Jose Bove ya da Kore çiftçi sendikasından bir hoca. Ortak özellikleri her şeyi biliyoruz demeyenlerden olmaları. Buradan giderken de yanlarında, burayı taşıyacaklar.

Türkiye’den ve dünyanın her yerinden öğrenciler gelecek. Öğrenmek ve öğretmek için. Siz geleceksiniz dünyayı değiştirmek isteyenler. İlk 10 günden sonra ekoloji enstitüsü binasını restore etmekle başlayacağız ve umarım hiçbir zaman yakılası hiyerarşi imalatçısı okullara dönüşmeyecek. Bitirince mi ne oluyor? Tabii ki diploma vermeyeceğiz. Dünyayı değiştirmek için buna ihtiyacımız yok ve kravat takmak yasak…

Komün 14 

Bir oyun oynayalım. Kapatın kapılarınızı. Cezaevinde arkadaşlar şanslı zaten onlarınkini kapatanlar var. 20 litre su koyun karşınıza. 7 gün orada kalacaksınız. Bütün suyunuz o. İsterseniz birinci günde bir hafif banyo yapın şöyle 3-4 litre suyu dökünün. Geriye 17- 16 litre su kalır. Bunun bir litre kadarını için. Bir litresiyle çorba yapın. Ve diğer ihtiyaçlarınız için de bir litre diyelim. İlk günde en iyi olasılıkla geriye 14 litre suyunuz kalır. İkinci gün banyodan vazgeçin ama 3 litre daha harcarsınız. Üçüncü gün biraz daha az içip, yüzünüzü yıkamazsanız olur diye düşünüp 2.5 litreye indirelim su harcamasını. Galiba 8.5 litre kaldı ve 4 gün. Çorba olmasa da olur. 2 litreye indirelim günlük harcamayı, yetiriyoruz işte. Hatta yarım litre de cabası. Her gün suyu seyretmeye başlayın. İlk gün harcadığınız 3-4 litre için kendinize sinirlenin.  –Bir film sahnesi vardı. Afrika’da susuzluk içinde kırılan insanların, çok küçük kısmını başka bir ülkeye getiriyorlardı. Duşta yıkıyorlardı. Siyah çocuk başından aşağıya süzülen suyu tutmaya çalışıyordu. Yerdeki duşun, su giderine atlıyordu. Dönerek akan suyu durdurmaya çalışıyordu. Su avuçlarından kayıyordu- 7 gün bitince biraz kirli çıkarsınız dışarı. Mutlusunuz. Kazandınız. Haa unuttum oyunun devamını söylemeyi. Sizin yerinize çocuğunuz girecek şimdi oraya. Ne kadar su bıraktınızsa geriye, onu kullanacak.

Viranşehir’de sadece kuyulardan çıkartılıyor su. Geçen yıllarda 250 metreden çıkartılabiliyordu. Şimdi artık en az 500 metreye inilmesi gerekiyor. Bakmayın siz tarlaların bu bahar günlerinde yeşil olduğuna, çölden önceki son kavşakta Viranşehir. Suruçta ise bu derinlikte de su kalmadı daha da derinlerde. GAP’ın yanı başında olması hiç önemli değil. Zaten oradan su verdikleri yok. Fakat gidip seyredebilirsiniz baraj gölünü.

Bu susuzluk iyi para getirecek bazılarına. Nehirleri sattılar, şimdi de yer altı sularının satılması için hazırlıklar başladı. Yer altında ki su havzaları özelleştirilecek. Kuyunuzun başına bir saat takacaklar, ne kadar çekerseniz o kadar para ödeyeceksiniz. Gene biz kaçak kullanırız diyorsanız yanılıyorsunuz. Su polisleri göz açtırmayacak. İşin garibi bide bunu su sarfiyatını engellemek adına yapacaklar. Sanki çocuklarınızın, torunlarınızın suyunu, otomobil fabrikalarına, çimento fabrikalarına pompalayan onlar değilmiş gibi. Sonra da sayıları çıkartacaklar karşımıza. Bu yıl ne kadar büyüdük diye. Koca aç canavar kapitalizm susadıkça çocuklarınız susuz kalacak. Koca bir Kerbelaya dönüyor dünya.

Hemen, bugün, şimdi su meclisleri kurmalıyız. İçinde belediyelerin, ne yazık ki uzmanların, 70 yaşında kadınların ve mutlaka çocuklarında olduğu su meclisleri. Uzun uzun toplantılar yapmak için değil bugünden suyunu nasıl kullanacağına karar vermek için. Demokratik özerklik, Özgür komünler yani radikal katılımcı demokrasi bundan başka nedir ki? Suyun demokratikleşmesini gerçekleştirmeliyiz. Her havza da ne kadar su var? Ne kadarını toprak ağaları GDO’lu mısırlara, soyaya harcıyor? Bu kadar su harcadığında çocuklar ne zaman kerbelanın içine düşecek?  Büyük barajları nasıl yok etmeli? Suruç’a nasıl su bulmalı? Lice de suyu nasıl dağıtmalı?

İzmir Dikili belediyesi 10 metreküpe kadar su kullanımını bedava yaptı. Yargılandı. Beraat etti. Şimdi 13 metreküpe kadar su bedava. Bu su kullanımını toplamda azalttı. Çünkü kimse bu miktarı aşmak istemiyordu. Kaçak kullanım da kalktı. Çünkü zaten su bedavaydı. DTK’ ya bir dilekçe daha yazmalıyım. Birincisini kaile almadı ama.  Daha kısa yazmalı.

Dilekçe no 0002… Sayın DTK, Demokratik özerklik, özgür komünlerin kurumsal muhatabı olarak sizi algıladığımı bir kez daha hatırlatarak, özellikle bütün bölgede 10 metreküpe kadar suyun kullanımının bedava ilan edilmesini, su meclislerinin kurulmasını, hiçbir şeye dahil olamadığımız bu dünyada bari suyumuz hakkında karar vermemizi acil bir şekilde talep ediyorum. Bırakın milletvekili aday adayları etrafınızda dolaşıp dursun. Suyumuza sahip çıkın…

Metin Yeğin. Yurttaş. Başbelası.

Sadizmin babası Marki de Sade söylüyordu. ‘Hepimiz toplanmışız, giyotinin tepeden inecek olan bıçağını seyrediyoruz.’  Japonya da nükleer santral patladı. Radyoaktif yayılıyor. En son ne zaman nükleer santral karşıtı eyleme katıldım… Daha önce  ironi yapıyordum.  ‘Dünyanın bu yok oluşu karşısında mazoşist zevk alıyorum. Biz ölürken, haklıydık, haklıydık bak gördünüz mü diye söylenerek öleceğiz.’ Diye. Soluğum tutuldu.

Bunu yapamıyorum. Deniz suyunu soğutmak için reaktöre veriyorlar o çok bilmiş nükleer santral uzmanları. Radyoaktifi denize yaymaktan fazla bir şeye yaramıyor. Biraz önce haberlerde açıkladılar reaktör de soğutma çalışması yapanlar da ayrıldı. Uzmanlar ve hükümet yetkilerinin geriye tek işi kaldı. Yalan söylemek. Zararlarını ört bas etmeye çalışmak. Saklamak. Kaldırın kafanızı biraz yukarı bakın giyotinin bıçağı düşüyor.

Komün 15

Ekolojik demokrasi derken bu ölümden bahsediyoruz. Bu yüzden Komün yazıları sadece sizin nostaljinize, kenarları işlemeli melonkolinize uygun olsun diye değil ki. İşte tam bu. Bu ölümden bahsediyorum size. Bu yüzden nükleer santral mütahitlerine, hidrolik santral mütahitlerine, bütün herşey mütahitlerine, karlarına ve sayılarına, kalkınma ajanslarına, kalkınmanın kendine, yani sadece kapitalizme değil bütün endüstiriyal sisteme karşı bir öneri olarak olarak, yani ölüm ve kalım olarak görüyorum özgür komünleri. Bugünden sonra en büyük düşmanım yazdıkların çok güzel ama şu anda uygulanabilir değil diyenler olacak. Parmak uçlarıma elektrot bağlayan işkencecim kadar nefret edeceğim onlardan. Aptal burjuva terbiyem müsaade etmeyeceği için, belki yüzüne karşı bir şey diyemeyeceğim. Rüyamda tekmeler savuracağım çok bilmiş kelimelerine. Hazır cevaplar hazırlayacağım, sevgililerinin yanında komik düşürmek için. Ne biliyim elimden ne geliyorsa yapacağım. Beddua da ederim belki tutar. Santral patlar, benden zanneder…

Su, rüzgar, enerji, gıda ve yaşamın bütününü, bugünden elimize almadığımızda geriye hiçbir şey kalmayacak. Nükleer bir katliamla başlayan Japon mucizesi nükleer bir katliamla çöküyor. Hiç birşeyin uzaktan kumanda ile yönetilemeyeceğini gösteriyor, havada hızla yayılan görünmez ölüm. Hadi bakıyım çare bulsun tıbbın kurum kurum kurumlanan uzmanları bilim adamları. Japonlar da yapamıyor abi yani.

Biz masum değiliz. Hiçbir nükleer karşıtı eyleme katılmayanlar, katılıpta bağırıp çağırdıktan sonra dağılıp gidenler, amaan ne yapalım dünyayı biz mi kurtaracağız diyenler, büyük konuşmalar yapanlar, onları alkışlayanlar, hisse senedi sahipleri, banka memurları ve bilim aşkıyla yanan öğretmenler, yazı yazmaktan başka bir şey yapamayan ben, hepimiz cehennemin dibine.

Kucağınızda çocuğunuz radyoaktiften kaçmaya çalışıyorsunuz. Sarı sarı oluyor yüzleriniz. Çocuğunuzun göz akı daha sarı. Ne oluyor baba diye soruyor. Yok bir şey kızım santral patladı. Niye bıraktık her şeyimizi? Gitmemiz gerekiyor kızım. Neden? Ölüceğiz de ondan kızım. Ölmek ne demek Baba. Bilmem umarım cennet filandır. Cennet ne demek Baba? Limitsiz kredi kartı gibi bir şey kızım. Kredi kartı ne demek baba?  Tutsaklığımız kızım. Niye onu seviyoruz Baba… Sonra konuşuruz kızım. Sonra ne demek Baba….

Komün 16

Neden bekliyoruz? Neyi bekliyoruz? Bütün ülkede, özellikle bölgede köylerin neredeyse yüzde 80’inde hepatit B, ishal ve benim bilmediğim birçok hastalık yaygınken, her şey bir yana çocuklar ölürken ne bekliyoruz?

Demokratik Özerklik, özgür komünler dediğimizde yani radikal katılımcı bir demokraside öncelikle sağlığı örgütlemeliyiz. Egemen sağlık sisteminin, tıp hegemonyasının dışında başka bir sağlık örgütlemeli. Tam teşekküllü hastanelerden, uzman ve çok uzmanlardan, arkalarında dünyayı hasta kılan ulus ötesi ilaç tekellerinin sınırsız kar hırsları, yalanları, besleme araştırma raporları, bütün insanlığı müşteri algılayan bembeyaz hasta soyucu, hijyenik açıklamaları hatta sabah şekerleri programlarındaki sağlık köşeleri de hepsi çöp kutusunda yani kapitalizmde kalsın. Biz başka bir sağlık inşa etmeliyiz. (Son sağlık mitinginde ne kadar çok promosyon dağıtıyordu ilaç şirketleri bu kadar doktoru başka yerde bulamayız diye. Onların daha çok ilaç yazmaları, kendi ilaçlarını yazmaları için, yani karaciğer, dalak ve böbreklerimizi dağıtıyorlardı mitinglerde.)

Özgür komünlerde toplumsal sağlık örgütlemek ise tamamen başka bir şey. İçinde sağlık emekçilerinin yani halkın doktorlarının, sağlıkçılarının ve bilhassa da herkesin olacağı komiteler örgütlemeliyiz. Sağlık sadece doktorlara ve uzmanlara bırakılamayacak kadar ciddi bir şeydir. Bu yüzden mutlaka insanlar kendi bedenleri, sağlıkları hakkında karara katılmalıdırlar. Yoksa mesela yaygın hepatit B promosyonlu ya da promosyonsuz ilaçlarla tedavi edilemez. Tıbbı sorgulayan, denetleyen ve esas olarak da toplumsal sağlığın ancak düzgün çevre koşullarıyla gerçekleşebileceğini bilen bir sağlık örgütlenmesi inşa etmeliyiz.

Kocaman, üstünde bir sürü hortum geçen, bir sürü de elektronik göstergeler, dit dit falan gibi sesler çıkaran makineler daha çok ancak hastane dizilerinde hayat kurtarır. Yoksulların hayatlarını kurtaran temiz su, temiz çevre, sağlıklı ev -ki mesela şu anda kolektif olarak inşa ettiğimiz kerpiç evler, sağlıklı gıda toplumsal sağılığın temel unsurlarıdır. Biz ilaç tekelleri gibi insanları ilaç müşterisi olarak görmediğimizden onlar gibi herkesi sürekli hasta ve ilaç bağımlısı kılmaya çalışmıyoruz. Çocukları hasta etmeden kurtarmak zorundayız. Çıplak ayaklı doktorlar, yani koca koca fakülteler, üniversiteler, diplomalar yerine hijyen bilgisi, ilk yardım ve temel sağlık eğitimi almış binlerce kadın, erkek, çocuk ancak toplumsal sağlığı komünlerde inşa edilebilir.

Ben dilekçe yazmaya devam edeyim.

Dilekçe sayı 0003, Sayın DTK-Sağlık Komisyonu; özgür komünlerde ve özellikle bölgelerde yaygın olan hastalıklara karşı ne gibi önlemler almayı düşünüyorsunuz? Sağlık komiteleri, çıplak ayaklı doktorlar ile toplumsal sağlığın örgütlenmesi ya da bol cihazlı piyasalaştırılmış devlet hastanelerinden, özel hastanelerden mütevellit sağlık sisteminden mi umut beklemeliyiz. Neden bekliyoruz?

Metin Yeğin. Yurttaş. Dilekçeperver…

metinyegin@gmail.com

December 19, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ezilenler, isyan, kent yasami, kir yasami, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, Su, tarim gida GDO, yerel yönetimler, yerli - yerel halklar | 1 Comment

En yüce değer emek değil serbest zaman! Dünyanın bütün işçileri çalışmayı bırakın!

İlk yazı: https://ecotopianetwork.wordpress.com/2009/10/31/dunyanin-butun-iscileri-calismayi-birakin/

ÇALIŞMAK DA YÖNETMEK DE İSTEMİYORUZ!

Çalışmanın kaldırılması, sınıf savaşımı­nın bittiği değil, başladığı yerdir. Tekno-endüstriyel makinaya vurulan bir köstek, Luddite’lerden (makina kırıcılar) gelen bir ge­nel grev çağrısıdır. Sınıfların birbirlerini var et­tiği propagandası üzerinden karartılan algılar, düpedüz bir burjuva saptırmacasıdır. Bu öner­me bir noktaya kadar doğru kabul edilse bile, tekno-endüstriyel makinanın çarkında dişli ol­maya zorlanmış “ekonomik, politik ve moral bakımdan tutsak edilmiş tüm insanları içeren sı­nıfın hem makro hem de mikro düzeyde savaşı­mı mevcuttur ve meşrudur. Kendi varlık gerek­çesini reddettiği ve bu gerekçeyi topyekün yer­lebir etmeyi hedeflediği sürece Sınıf Savaşımı halen kaçınılmazlığını koruyor.

Biliyoruz ki, çalışma kavramını milyarlarca in­san bizim algıladığımız gibi algılamıyorlar. Ça­lışmak, başta hayatımızı idame etirmek, daha sonra ise tüketim toplumunun bize dayattığı ürünleri elde edebilmek için bize sunulan bir kölelik durumudur. Buna karşın, endüstriyel ya­şam içerisinde çalışmayı reddetmek, birilerinin daha fazla çalışması anlamına da geldiğinden, bu sorunun tek başına çözümü değildir. Ancak kökten çözülmek zorundadır. Reformlara veya herkesi çalışmayı bırakmaya çağırma kolaycılı­ğına kaçan seçkinci söylemlere ihtiyacımız yok.

“Oyun üzerine kurulu bir dünya” savunusu, iş­bölümüne dayanan ve endüstriyel sistemin da­yattığı bir gündelik hayat haricinde, yaşam için gerekli olan etkinliklerin bir bütünü olarak de­ğerlendirilmelidir. Oyun “çalışan insanın” bir boş zaman etkinliği değil, yaşamın bütünüdür. Bugünkü gündelik kısır döngü açısından bakıl­dığında yaşamı idame ettirmek için gereken ça­lışmanın ve boş zamanın bütünüdür.

“Çalışmak, neredeyse, dünyadaki tüm sefaletin ana kaynağıdır. Eziyeti durdurmak için, önce çalışmayı durdurmalıyız.” diyor Bob Black 1985’te yazdığı bu metinde. Bob Black’in bu metni Marksizm’den, soldan ve klasik anar­şizmden köklü bir kopuşun ve uygarlık karşıtı bir anti-ideolojinin ifadesidir:

“Garip bir şekilde – belki de değil- tüm eski ide­olojiler muhafazakar çünkü çalışmaya inanıyor­lar. Onlardan bazıları; Marksizm ve Anarşizmin çoğu türü, çalışmaya her şeyden daha çok ina­nıyorlar çünkü çok az şeye inanıyorlar.” “Mark­sistlerin dediğine göre biz bürokratlarca yöne­tilerek çalışmalıyız. Özgürlükçülerin dediği­ne göre biz patronlarca yönetilerek çalışmalı­yız. Feministlerin dediğine göre kimin tarafın­dan yönetilerek çalıştığımız önemli değil, yeter ki patron kadın olsun. Açıkçası bu ideoloji tüc­carlarının gücün nasıl bölüşüleceği konusunda anlaşmazlıkları var. Ve yine açıktır ki bunların hiçbirinin gücün bu şekilde görülmesine hiç­bir itirazları yok ve hepsi bizleri çalıştırmak istiyorlar.” der.

Bob Black çalışmanın yerine oyunu koyar. Fa­kat bu kapitalist kültürün zihinlerimize işledi­ği türden bir şey değildir: “Bu bizim bir şeyler yapmayı bırakmamız gerekir anlamına gelmi­yor. Bu, oyun oynamak üstüne kurulmuş yeni bir yol yaratmak anlamına geliyor; başka de­yişlerle, oynak şenlikler, karşılıklı yardımlaş­ma, ve hatta sanat. Burada çocukların oyun­larından fazlası var, onlar kadar değerli. Bah­settiğim umumi oyuncaklarımızla kollektif bir macera ve özgür dayanışmanın neşesi, refahı. Oyun pasif değildir. Şüphesiz her birimizin sa­dece tembellik ve miskinlik için şu anda hoş­lanmadığımız şeylere göre çok daha fazla za­mana ihtiyacımız var. Gelirimize ve ya mesle­ğimize aldırmayarak.”

Makalelerinde Bob Black’in alaycı, saldır­gan, uzlaşmaz ve ironik üslubu dikkati çeker. Anarchy After Leftism’de özgür belediyecili­ğin fikir babası Muray Bookchin’e karşı çok saldırgan ama bir o kadar da yerinde eleştiri­lerde bulunur. Black, Bookchin’e sürekli de­kan ön eki getirir:

“Ciddi olup olmadığımı merak ediyor olabi­lirsiniz. Şaka yapıyorum ve ciddiyim. Oynak ama saçma değil. Oyun oynamak illa ki sulu saçma olmak zorunda değil ki, sululuk da saç­ma değildir. Sık sık ciddi bir şekilde şımarma­lıyız. Ben yaşamın bir oyun gibi olmasını is­tiyorum—ama yüksek skorlu bir oyun. İdame ettirmek için oynamak istiyorum.”

Oyun, avcı-toplayıcı atalarımızda olduğu gibi parçalanmamış bir yaşamın tümünü ifade eder: “Çalışmaya alternatif, sadece boş gez­mek değil. Şenlikli, oyunlu olmak şarlatan­ca bir şenlik değil. Boş vaktin keyfine olabil­diği kadar çok değer veriyorum, zevkleri ve meşgaleleri önüne geçtiğinde faydalı olmak­tan daha öte asla değildi. Ne de zaman yöneti­minin –disiplinli güvenlik- “boş vakit” adı al­tında reklamını yapıyorum, bundan çok uzak bahsettiklerim. Boş vakit çalışmayı amaçla­yan bir sürelik çalışmamadır. Boş zaman, ça­lışma zamanından kurtarılan zamanı harca­maktır. Çalışmayı unutmak için çılgınca ama umutsuz bir girişim. Bir çok insan tatilden çok yorgun bir halde geliyorlar, ve yeniden din­lenebilmek için hemen çalışmaya koyuluyor­lar. Çalışmayla boş vakit arasındaki en önem­li fark, çalışınca en azından size yabancılaş­manız ve sinir bozukluğunuz için para ödü­yorlar.”

Tekno-endüstriyel sistemin insanlığı gö­nüllü köleliğin benimsendiği bir çağa gö­türmesi az-gelişmiş tiranlıkları bile arata­cağını söyler: “Genelde –bu ki çoklukla devletin tek işveren ve herkesin işçi oldu­ğu “Komünist” ülkelerde Kapitalist ülke­lere göre daha doğru olacaktır.- çalışmak; istihdam edilmektir, başka bir ifadeyle ücretli emek adı altında taksitli bir planla kendinizi satmanızdır. Bu sonuçta Ameri­kalıların %95’i başka biri (ya da bir şey) için çalışıyorlar. SSCB’de ya da Küba’da ya da Yugoslavya’da ya da örnek göste­rilebilecek başka bir alternatif modelde, bu durumdakilerin oranı %100’lere yak­laşıyor. Sadece meydan savaşına hazırla­nan Üçüncü Dünyanın köylülerinin kale­leri – Meksika, Hindistan, Brezilya, Tür­kiye- olan bu yerlerde toplanan köylüler geçen milenyumdaki emekçilerin gele­neksel düzenlerini sürdürüyorlar. Devlete yahut asalak yaşayan derebeylerine yal­nız kalmamak için vergi veriyorlar. Aslın­da bu kötü muamele iyi görünmeye başlı­yor. Tüm endüstriyel (ve ofiste) çalışanlar kölelikleri sadakatleriyle kesinleşmiş tür­leri tarafından gözetleniyorlar.”

“Kamboçyalılar birbirlerini boğazladık­larından dolayı insanlar onlaron deli ol­duğuna inanır, ya biz farklı mıyız?Pol Pot rejiminin eşitlikçi bir toplumun bulanık­laşmış bir vizyonu vardı. Bizler hayatta kalanlara Big Mac veya Cadillac marka araç satmak için yüzbinlerce alanda öldü­rüyoruz. Otoyollarda yılda ölen kırk veya elli bin kişi kurbanlardır, şehitlerdi. Onlar hiçbir şey için öldürler – ya da çalışmak için öldüler. Fakat çalışmak ölünecek bir şey değildir.”

Black, çalışmaya karşı oyuna dayalı bir toplumu benimserken, avcı-toplayıcı top­luma işaret ederek endüstrisi sonrası in­sanların daha fazla çalışmaya zorlandı­ğını vurgulayarak, bunun aynı zaman­da bolluk toplumunu da yok etmiş ol­duğuna inanır. Avcı-toplayıcı atalarımız sıfır-çalışmayla yaşamlarını idame ettire­biliyorlardı. İşbölümü ve yabancılaşma­dan işaret yoktu. Black, Endüstri öncesi toplumun Sanayi devrimiyle birlikte na­sıl makinanın dişlilerine indirgendiğimiz noktasında bize kaynaklar sunar. Metnin türkçeye tercüme edilmesi çok da önemli olmasa da, sunduğu kaynak ve sorgulama açısından faydalı olacaktır.

Metni tercüme etmek isteyenler şu adresten ulaşabilirler:

www.zpub.com/notes/black-work.html

December 19, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Let’s Destroy Work, Let’s Destroy the Economy – Alfredo M. Bonanno

Introduction

The old work ethic has disappeared along with the massive obsolete structures of capital which required a permanent army of producers, yet work still has far more implications than mere survival. Millions of people still compete for the privilege of turning up day after day, year after year, to surrender body and soul in exchange for a wage. The alternative: to encounter one’s real desires and create the means required to realise them, could present some surprises and lead to undreamed choices. A job, boring or arduous as it might be, is the easy way out. It gives structure to our day and puts order in our expectations, giving us just enough in our pockets to acquire instant sublimation and quell any sudden surge of hatred towards what is stealing our time and our lives.

The pernicious mixture of hatred and dependency at the basis of the work relationship atrophies the individual, reducing life to a question of accountancy. ‘Free time’, a mere negative quantity ranging from a few hours between days at work, to months or even years between jobs, can be survived by performing a number of rituals. Shopping, watching TV, doing voluntary work or going on adventure holidays to far away places can fill gaps and prevent any feelings of anguish which might lead to putting the whole setup in question. If all else fails, capital’s white-coated auxiliaries are always on hand to prescribe the latest psychotropic fix tailored to produce a dim glow of indifference.

Technological ‘progress’ once deformed human beings into ragged, starving labourers (still a reality for the millions who produce the global economy’s primary requirements) then into skilled workers with access to consumer goods, and now uprooted, flexible ‘human resources’ with access to McDonald’s, flexitime, credit cards, even a mortgage and shares in the company. The essence of this new slavery is that life itself has been mortaged to the interests of capital. Anyone harbouring doubts about the ethics of this reality can find solace in some of its ‘alternative’ manifestations. Voluntary work, ‘alternative’ banks and ‘selfmanaged’ enterprises now exist alongside famine, genocide and the destruction of the planet, all equally indispensable components of post-industrial capital.

Remunerated non-work (dole), dismal production of social peace, is also a job and an essential part of this whole system where the increase in ‘free time’ (always obscured by the shadow of work) is tainted with restricted freedom of movement (lack of money and status). Even robbing banks or reappropriating goods remains within the logic of capital if the individual perpetrator of the deed does not already have their own project in motion. The appropriation of our lives (our time, our space), once snatched here and there through sabotage and absenteeism, now requires the invention of a new, creative project starting from the destruction of work, both subjectively and objectively. We need time to reflect on what we want to do with our lives, and space to find the necessary means to bring this about, through both individual and collective experimentation. Life unbridled, a venture into the absolute other, requires the total destruction not only of ‘my’ work, but of the very concept of work and economy as the basis of human relations.

Now, if we eliminate work as a reality, it follows that we implicitly reject the industrial working class as a privileged component in the revolutionary struggle against exploitation and domestication. Reduced in number, abandoned by the unions and dismembered as a class due to mobility and the new technologies, the survivors are prey to devious forms of control of their actions and their minds. Access to credit and consumerism have also played their part in constructing the anteroom of existential redundancy for the proletariat.

Along with the disappearance of the working class as a defining force in the struggle against capital we are also witnessing the disappearance of the concept of the crisis, once considered to be a precise moment in the future where economic collapse and disorder were to herald in the revolution. There was the belief, even among many anarchists, that one day this would occur, it was only a question of time, so all that we had to do was to spread anarchist ideas and propaganda whilst awaiting the great event. We now know that crises do not exist, not because the world is in perfect order but because, on the contrary, it is in complete disorder. And if capital is surviving by adapting to the chaos of economic reality, we cannot talk about programming or economic ‘laws’, or think of the class struggle as something that has ‘alternate phases’. There are moments of greater or lesser intensity in the struggle between exploiters and exploited, but there is no way to measure expectation. We must conclude that the time is always ripe for attack, it is only the means we choose and the surrounding conditions that change.

A closer look at such questions can enhance our destructive project and give it focus. In fact, the analyses presented here in the form of a collection of essays were originally a contribution to the lively debate that was going on in Italy at the time they were written. The leading article, ‘Let’s Destroy Work’ was first produced in leaflet form as a contribution to an eponymous meeting in Turin which was attended by many anarchists from Italy and beyond.

We see in this first analysis how in the recent past the struggle against work was contained within the parameters of capital, where workers ‘stole time’ from the bosses inside the factory. Alternative forms of production were also experimented, and attempts at self-management were the order of the day. However, everyone acted within the quantitative dimension, remaining enclosed within the restrictive work environment. The new technologies are now causing the disintegration of the old worker identity and many of the strategies once applied by workers in the struggle against their conditions are being implemented by the bosses themselves. The discourse must therefore turn itself against work to become a qualitative, destructive project for the immediate transformation of life. Mere doing will then give way to free action, where everything is yet to be invented and experimented.

The supporting articles, which tackle aspects of the present economy mentioned above, give considerable insight and help to demystify these new forms.

It is therefore my conviction that the following analyses deserve careful consideration, and I am well aware that this will require a certain effort due to their complexity, unaided by the limitations of translation. Nevertheless, the effort could well be rewarded with the acquisition of greater clarity, especially concerning areas of activity which claim to be ‘alternative’ choices and merely serve to confuse the issue.

There can no longer be room for doubt concerning the question of work. It is time to joyously begin to destroy the cops in our heads along with everything else that revolts us, recklessly making and breaking our own rules in the urgent task of demolition.

Jean Weir

Chapter 1. Let’s destroy work

Work is a subject that is coming back into fashion in a big way in newspapers, academic lectures, papal sermons, electoral speeches and even articles and pamphlets produced by anarchists.

The main questions raised are: what can we do about growing unemployment? How can we give meaning to lost professionalism in jobs that are undergoing the effects of neo-industrial development? What alternatives can be found to replace traditional work? And, finally, and this is the way many anarchists think, how can we abolish work or reduce it to the indispensable minimum?

Let us make it clear right away that none of these problems interests us. We are not concerned with the political problems of those who see unemployment as a danger to democracy and order. We do not feel any nostalgia for lost professionalism. We are even less interested in elaborating libertarian alternatives to grim factory work or intellectual labour, which are unwittingly doing nothing but toe the line of the advanced post-industrial project. Nor are we for the abolition of work or its reduction to the minimum required for a meaningful happy life. Behind all this there is always the hand of those who want to regulate our lives, think for us, or politely suggest that we think as they do.

We are for the destruction of work and, as we will try to demonstrate, that is quite a different matter. But let us proceed in an orderly fashion.

The post-industrial society, which we will come to later, has resolved the problem of unemployment, at least within certain limits, by dispersing the work force into flexible sectors which are easy to manoeuvre and control. In actual fact the social threat of growing unemployment is more theoretical than practical, and is being used as a political deterrent to dissuade wide social strata from attempting to organise in ways that might question the choices of neo-liberalism, especially at international level. So, precisely because workers are much easier to control when they are skilled and attached to the workplace with career prospects in the production unit, there is insistence everywhere — even among the ecclesiastical hierarchies — on the need to give people work and thereby reduce unemployment. Not because the latter constitutes a risk from the point of view of production, but because the danger could come from precisely that flexibility which is now indispensable to the organisation of production today. The fact that the worker has been robbed of a precise identity could lead to social disintegration, making control more difficult in the medium term. That is what all the institutional fuss about unemployment is really about.

In the same way, the productive process no longer requires a high level of professional training, at least for the majority of workers. The need for skilled labour has been replaced by a demand for flexibility, i.e., an adaptability to do tasks that are constantly being changed, and willingness to move from one firm to the other. In short, they must adapt to a life of change in accordance with the bosses’ needs. This is now being programmed from school onwards, where the institutional cultural elements that once constituted the basic technical knowledge from which the world of work built real professionalism, are no longer provided. Not that there is no longer a need for a high level of professionalism. But this now only applies to a few thousand individuals who are trained in postgraduate courses often funded by the big companies themselves in their attempt to secure people suitable for indoctrination and conditioning.

Until recently the world of work was permeated with an iron discipline: the assembly line, strict controls by white collar workers, to the point of secret files and sacking for any deviation from the norm. Holding on to a job meant submission, acquiring a military-style mentality, learning procedures that were sometimes complex, sometimes simple, and applying them, identifying with them. It meant considering one’s self, one’s whole way of life and everything that mattered in the world including one’s ideas and social relations, to be summed up in them. The worker spent most of his time in the factory, made friends with his workmates, talked about problems at work during his time off. He used recreational facilities provided by the company and when the holidays came round he ended up going away with his workmates and their families. To complete the picture the large companies held social events and organised periodical outings to bring families together. Their children went to the same schools, and one of them usually inherited his father’s job when he retired. In this way work went full circle, affecting not only the worker’s whole personality but also that of his family, thereby creating complete identification with the company. Just think of the tens of thousands of Fiat workers in Turin who supported the Juventus football team owned by Fiat boss, Agnelli, for example. This world has now disappeared for good. Even though some residue of it still exists, most of it has disappeared along with its projectual uniformity. A provisional, uncertain work relationship has replaced it. Insecurity about the future is a fundamental element, and lack of skill means the lack of a base on which to plan one’s life as a worker, now left with no project beyond earning enough to make ends meet or pay a mortgage.

In the past, escape from work took the form of searching for alternative ways of producing so as to reappropriate the creativity extorted by the capitalist mechanism. The model applied was the refusal of discipline and sabotage of the production lines in order slow down the work pace and get time off — even if only minutes — free from alienation. In this way the time stolen from meticulous factory supervision had a value as something alternative. Just for a moment, one breathed free from the prison-like atmosphere of the factory or the office. As we can see, such a world has almost ceased to exist, and will go further along this road in the near future.

More than that. The old conditions did not differ all that much from the primitive factory structures — the textile works set up with the British capital that had been accumulated over two centuries of piracy — where the work force fleeing from the English and Scottish countryside literally came to be enclosed en masse. But under these conditions, the taste of regained time was soon poisoned by the inability to give it any meaning beyond the work environment. In other words, time was regained in terms of reducing physical fatigue, not because one had the knowledge or desire to do something different. And this was also due to the fact that one had become part of one’s job, espoused it for life. Even the revolutionary theories of anarcho-syndicalism did not contradict this basic condition. Instead they gave it a libertarian qualification, giving the syndicalist organisation the task of building the free society of the future, starting off from the work categories that already existed.

So, up until a few years ago, abolishing work simply meant reducing fatigue, creating enjoyable alternative work or, in the most advanced and in some ways most utopian and fanciful instances, substituting it with a game, an absorbing game with its own rules capable of giving the individual an identity as a player. One might argue that the game as a logical category has gone far beyond the regulated version (e.g., chess), and taken to its logical conclusion as ludic, individual behaviour: play as the expression of the senses, as eroticism or sexuality, as free self-expression in the field of gesture, manual dexterity, art, thought, or all these elements put together. This had already been theorised of course, starting with Fourier’s genial intuition, similar to Bentham’s theory that the pursuit of personal interest indirectly and involuntarily leads to greater collective interest. The fact that the good travelling salesman Fourier made a treasure of his individual experience in order to weave an incredible web of social relations based on affinity, is not devoid of interest. Nevertheless, none of that escapes the essential rules of work seen in terms of the global organisation of control, even if it is not exactly production in the capitalist sense of the word.

So we see that work cannot be abolished progressively: we need to approach the problem in a destructive manner. Let us see why.

In the first place, capitalism itself has now dismantled its obsolete apparatus, at the same time depriving the individual worker of his identity as such. It has made him ‘alternative’ without realising it, and is now preparing to plant in him all the seeds of the external aspects of formal freedom. Freedom of speech and in ways of dressing, a variety of jobs to choose from, not much intellectual effort, standardised safety procedures explained in simple manuals, a slowing down of the work pace, robotisation of basic procedures, progressive separation between the different aspects of work — all going towards building a different model which does not correspond to that of the past.

To insist on reappropriating stolen time implies inventing a unit of measure along with all the other discretional units relative to the suspension of work, a notion which the worker would have difficulty grasping. Rather than acquire the capacity to envisage a project that is an alternative to working for a third party, he could develop a growing feeling of panic. The fact that far less work is necessary than that required to earn a living wage has already been clearly illustrated by revolutionary theoreticians in the past. This analyses is now being used by post-industrial capital itself, and is often brought up in conferences and meetings concerning the restructuring of production.

A reduction in labour would mean reducing work to the minimum required to produce only what is useful. We cannot accept this theory today as it is now being considered by capital itself. Only the time frame within which this is to come about differs, whereas nothing is said about the methods that would be used. To struggle for a reduction in working hours, even a considerable one of say twenty hours a week, means nothing in revolutionary terms as it would do no more than open the way to solving some of capital’s problems, certainly not lead to the liberation of all. Unemployment as an element of pressure, no matter how slight now that it is finding a considerable outlet in the numerous versions of marginal work, seems to be the only factor pushing capitalist production to look for solutions to reduce working hours at the moment. But in a not too distant future the need to reduce production might become a reason for reducing working hours, especially since international military equilibrium no longer depends on two opposing superpowers.

Voluntary work (about which little has been said, although it is a question that deserves all our attention) acts as a safety valve which could, among other things, provide a solution to the problem of reducing working hours without having to worry about how the masses, relieved of the control of a third of their day, might spend their new-found free time. So we see that unemployment is no longer the most serious crisis capital is having to face today, but it is still one that is constitutionally linked to it. It can become institutionalised, then recuperated as the projectual use of free time by the same companies in structures created for this purpose. So post-industrial capitalism is a homogeneous system within which the concept of a crisis in unemployment no longer exists, the latter having become one of the elements of the productive process itself.

The ‘alternative’ ideal of a life based on the art of ‘getting by’ is also disappearing. Small-scale handicrafts, little self-produced undertakings, the street selling of objects, the necklaces… Infinite human tragedies have unrolled in dingy, airless shops over the past twenty years. Much really revolutionary strength has been trapped in illusions that required not a normal amount of work, but super-exploitation, all the greater because it was tied to the individual’s will to keep things going and show that it was possible to do without the factory. Now, with the restructuring of capital and the new conditions resulting from it, we can see how this ‘alternative’ model is exactly what is being suggested at an institutional level to get through this moment. As always, they see the way the wind is blowing. Other potentially revolutionary forces are now shutting themselves up in electronic laboratories and burdening themselves with work in dark, stuffy little premises, demonstrating that capital has won over them yet again.

If we were to sum up the problem in a simple formula, we could say that if work once gave a social identity, that of the worker to be exact, which along with that of the citizen came to form the perfect subject, any escape from that was a truly revolutionary attempt to break out of this suffocation. Today, where capital no longer gives the worker a specific social identity but tries to use him in a generic differentiated way, with no prospects and no future, the only struggle left against work is that of destroying it, thus procuring one’s own projectuality, one’s own future, and a new social identity in opposition to the attempts at annihilation put into action by postindustrial capital.

Most of the strategies that self-aware workers have used over past decades against brutal, immediate exploitation — about which hundreds of pages could be written — have now become normal procedures for capital itself. It is capital that is now suggesting — when it does not impose — the breaking up of work units, reduced flexible hours, self-defined projects, participation in decision-making, deciding on particular aspects of production, autonomous work islands that become each other’s customers, quality competition and everything else. All the paraphernalia taking the place of the old, monolithic uniformity of work has now reached levels that are no longer controllable by individual conscience in the narrow sense of the word. That is to say, the single worker is constantly faced with the possibility of being pulled into a trap where he ends up bartering his own combativeness (now only potential) in exchange for a few concessions. And if these were once self-determined and could be considered part of the great movement of struggle against work, today, being conceded, they are simply another aspect of work, moreover the one which contains most characteristics of recuperation and control.

If we are to play with our lives and during our lives, we must learn how to do so and set the rules of the game ourselves, doing it in such a way that these are clear to us and incomprehensible labyrinths to others. We cannot just say that a game with rules is still work (which is so, as we have already said), and that if the rules are abandoned the game becomes free, therefore libertarian. The absence of rules is not synonymous with freedom. Rules that are imposed through control and sanctions are slavery. And work has been this and could never be anything else, for all the reasons we have just seen and all those we have forgotten to mention. But the absence of rules could become a different, perhaps worse, form of tyranny. If free agreement is a rule, I intend to follow it and I expect others, my comrades in the agreement, to follow it too. Especially when it concerns the game of my life, and my life is at stake. The absence of rules would leave me in the clutches of the tyranny of uncertainty, which might provide a thrilling dose of adrenaline today, but might not agree with me in the future, or rather certainly won’t agree with me.

Furthermore, freely chosen rules not only build my identity, my being with others, but also my individual knowledge of myself and my desire to open up to others, to live in a world populated with other free — vitally free — beings capable of deciding for themselves. All the more so at a time when there is a move towards the illusory freedom of the absence of rigid rules, at least in the world of production. In order not be taken in by reduced, flexible working hours and exotic paid holidays, or to be beguiled by wage increases, early pensioning or free financing of individual enterprises, it is necessary to devise one’s own project for the destruction of work. It is not sufficient to simply limit the damage.

Here, a few ideas that seemed to have seen their day have become topical again.

A mentality cannot be destroyed. In fact, the professional mentality as expressed even in party and trades union organisations — including the anarcho-syndicalist forms — cannot be destroyed from the outside. Not even by sabotage. When sabotage was used it was only as a means to intimidate the bosses, a hint of something beyond the strike, a way of making it known that one was more determined than others, but was nevertheless ready to suspend the attack as soon as the claim was accepted.

But sabotage is still destructive. It does not affect profit indirectly like the strike but hits the structure directly, either the means of production or the end product, it makes no difference. That means that it acts beyond the work situation. It does not strike to obtain something specific but also, and I would say principally, to destroy. And the object to be destroyed, although it is property, is still work when you think about it, as it concerns something that has been obtained through work, whether it be the means of production or the finished product. We can now understand the horror many workers once felt before acts of sabotage. Here I mean workers whose lives of total dependence had given them a social identity that could not easily be eradicated. I have seen men in tears in front of their factory after it had been attacked and partly destroyed, because they saw a considerable part of their own lives also being attacked and destroyed. And that life, poor and miserable as it might have been, was the only one they had, the only one they had any experience of.

Of course, in order to attack one must have a project, an identity that has been worked out projectually, an idea of what one wants to do even, perhaps all the more so when one considers this to be a game and lives it like a game. And sabotage is a fascinating game, but it cannot be the only game one wants to play. We must have a multitude of games at our disposal, games that are varied and often in contrast with each other, aimed at avoiding the monotony of the rules becoming just another boring, repetitive job. Making love is also a game, but you can’t play it from morning till night without banalising it, without feeling wrapped up in a drowsiness which, although it gives a pleasurable sensation of well being, also dulls us, makes us feel useless.

Taking money from where it is to be found is also a game, one that has its own rules and which could degenerate into professionalism as an end in itself, thereby becoming a full-time job with everything that that implies. But it is an interesting — and useful — game if seen in the perspective of a mature consciousness which refuses to fall into the contradictions of a consumerism that is forever ready to swallow up what one has managed to snatch from the economy as a whole. Once again it is necessary to overcome the moral barriers they have built into us. It is necessary to put ourselves beyond the problem. Reaching out and taking other people’s property is something that is full of risks, even for a revolutionary. Not just legal risks in the narrow sense of the word, but in the first place moral ones. Clarity on this question is important, as it is a question of overcoming the same obstacles that made the old worker shed tears in front of the damaged factory. The idea that property is sacred has been instilled in us since birth and it is not easy to free ourselves from it. We prefer to prostitute ourselves to a boss for a lifetime but have a clear conscience at the end of the day. We feel we have done our duty and contributed in our own small way to producing the national income — which naturally ends up in the outstretched hands of the politicians with the nation’s destiny in mind, who got rid of any scruples about taking what we have accumulated with fatigue long ago.

But the essential part of any project to destroy work is creativity taken to the maximum possible degree. What could we do with all the money of all the banks we were able to rob put together, if the only thing we can think of doing is buying a fast car, a big house, going to nightclubs, or filling our lives with thousands of useless needs and boring ourselves to death until the time comes to rob the next bank? That is something many of the bank robbers I have met in prison systematically do. If all the comrades who have never had any money in their lives think this is the way to satisfy some of their whims, let them go ahead. They will find the same disillusion as they would in any other kind of job that is perhaps less remunerative in the short term, but is certainly less dangerous in the long one.

To imagine the refusal of work to be no more than the listless acceptance of non-activity is a result of the mistaken idea that work-slaves have about those who have never worked in their lives. The latter, the so-called privileged from birth, the heirs to the great fortunes, are nearly always indefatigable workers who dedicate all their strength and imagination to exploiting others and accumulating even more wealth and prestige than they already have. Even if we were to limit ourselves to the great squanderers of inheritances that the tabloid gossip columns take great pains to portray, we would still have to admit that this horrible race are also eternally busy at their daily grind, occupied by their tedious social relations or by fears of falling victim to aggression or kidnapping. This is also work, carried out according to all the rules of obligatory activity. It becomes a true job, where the boss of these exploiters is often their own lust or fear.

But I do not think many of us can consider the refusal of work simply to be an acceptance of the deadly boredom of doing nothing while we keep on the lookout for traps set by others who might try to convince us to do something through solicitations or flattery, perhaps in the name of an ideal, or personal affection or friendship, or who knows what other devilry capable of threatening our condition of complete inertia. Such a situation would be pointless.

On the contrary, I think that the refusal of work can be seen in the first place as a desire to do what one enjoys most, that is to say of transforming obligatory doing into free action. I wrote a long article about this many years ago in Pantagruel, which is still valid today in many respects. But this condition, free action, is not mapped out once and for all. It is not part of a situation that exists beyond ourselves, nor does it rain down on us like an inheritance or the spoils of a ransacked bank. Such incidents could be an occasion, an accident, sought or not, desired or not, to enhance a project that is already in course, it is certainly not the condition that determines it or carries it out. If we have no project in terms of life, projectuality in the full meaning of the word, no amount of money will ever free us from the need to work, to be doing at all costs, pushed by a new kind of necessity, not poverty this time but boredom or to acquire social status.

The dilemma can only be resolved by inventing one’s own creative project or, to put it differently, by reflecting upon what one wants to do with one’s life and finding the necessary means to realise it, without working. If we want to destroy work we must build roads of individual and collective experimentation which take no account of work except to cancel it from the reality of what is possible.

Chapter 2. Let’s keep our feet on the ground, please

If you endorse the idea of the destruction of work, you will always find someone, even among anarchists, who replies, ‘And tomorrow? If we don’t work, what will we eat tomorrow?’

So, if you get this response it means you are talking to a pragmatic anarchist, or rather to one who has his feet firmly on the ground. One of those who, when you ask him if he still considers the role of the working class to be significant in the clash between dominated and dominators, replies ‘Absolutely!’

But don’t risk asking him what being realistic or pragmatic means. His reply might upset your dreams for a long time to come.

He will tell you that you need to respect the conditions of the class struggle, not put yourself ideologically above people’s heads so as not to become a vanguard of the proletariat — adding fairly persuasively that this is not due to a need for efficiency in the struggle or getting immediate results, but because it is necessary to continue to support the exploited at the place where they show most capacity to respond to capitalist exploitation, i.e., the workplace.

Of course you will feel like saying (which I advise you to keep to yourself), ‘But isn’t that camouflaged ideology, in other words ideas that have lost all contact with reality?’ And you will want to say that the working class no longer exist, that they have been broken up by capital’s historic encounter with the new technologies, so all reformist practice such as making claims or defending past gains simply support this strategy of dominion and annihilation. But in my opinion it would be pointless. Realism, or political pragmatism, is a pernicious illness. It insinuates itself into the practice of those who only see things in causal, schematic terms. They cannot escape them. In fact, gradualism can be extremely convincing. At least it is comforting concerning what could happen in the short term, and puts off fear of the future. In this way our pragmatic, realistic comrade tells us that an essential point of the struggle is making sure that we don’t repeat the mistakes of the past. Fascism, never again! And looking back to the old forms of fascism they miss seeing the new ones that in no way resemble those of the past, but are perhaps even worse. This comrade, knowingly retorting that if you don’t work you can’t eat, and that it is hazardous and unrealistic to insist on the destruction of work, is supporting a thesis that remains locked in the reality of the present which he ends up justifying without realising it. He is not interested in discussing ideas or questions of method. All he wants to know about are results, which he can only gauge from a quantitative point of view: men and things to be counted, elements of reality to coincide with projects, social dynamics to be understood. These are the ideas and methods that gave results in the past. There can be no such thing as critical reflection or anything that might put them in doubt.

Any idea that might threaten his search for the consensus of the exploited or that might in some way present anarchist revolutionaries as subverters of the constituted order, including the legitimate expropriation of the means of production, must be isolated, otherwise goodbye to expropriation, and goodbye to the peaceful passage to the free society of the future. Experimentation can only be carried out in small groups, this comrade in his enlightened, pragmatic vision of the struggle will say, and these are meaningless from the point of view of the class struggle.

This mentality has a number of other characteristics. First, it corresponds to a vision of reality that depends on certain conditions, an evolution one assists simply by providing occasions for improvements. The function of the absolutely other is not taken into consideration. What started off as a point of view will quickly become condemnation and taking a distance if experimentation in that direction takes on any significant form and consistency. Secondly, it accepts technology as the main element in any civil cohabitation, so can only imagine the future society as starting off from an alternative use of today’s technology. Third, it cannot free itself from its own institutional task, that of exorcising fear of the unknown. Any attempt to speed this gradualism up encounters insurmountable problems, making the unknown appear the enemy and the known (i.e. the conservation of the existent) something to be protected from falling into the hands of the barbarians. To reply to them with our theses on the absolutely other is often a complete waste of time. Every era, right from the obscure beginnings of history, has been traversed by the long shadow of the bureaucrats. Something else is required.

Chapter 3. Space and capital

No single part of physical space can be isolated from the interference of capital, be it outer space or the ocean depths, mountains or rivers, seas or deserts, the great metropoli or the tiniest, most out-of-the-way village. A whole series of relationships intersect and overlap: seemingly unrelated elements are linked by the common matrix of exploitation. One might try to deceive oneself by going somewhere far away, out of this world as they say, only to discover that the mechanisms of capital still reach us and function perfectly. That explains why we are against ecologism, just as we are against any other ‘alternative’ proposal that claims to do something against exploitation by isolating one part of reality from the rest. Of course, we also start off from specific points in our interventions, but we do not fool ourselves that we can really attack the enemy by remaining within that ‘part’. In order to move to attack we must overcome the fragmentation which at a certain point becomes a necessary choice, but is essentially a strategy that has been imposed on us by capital.

Now, the most serious pillage carried out by exploitation, the one laden with the greatest consequences, is the theft of time and space. These two thefts are substantially linked. Capital steals our time by obliging us to work and by conditioning our lives, infesting them with clocks, commitments, deadlines and so on, right down to the smallest detail. By stealing our time it prevents us from understanding ourselves. It alienates us. Without time we would not even notice the theft of space. We need time in order to become aware of the very presence of space. To think, to listen, to dream, to desire. By living space in terms of distance, kilometres to be covered, moving from one place to another, we lose sight of our relationship with things, nature, the world.

Capital stole time from us (it needed it for production) — then came the system of control and repression, and, finally, the generalisation of consensus. Now we are faced with the need to move to the appropriation of our time and space. Our attack cannot fail to cause damage and ruin. That is in the logic of things, the logic of the class war. The project of power is global. It cannot permit the existence of ‘empty spaces’. Our project of liberation is also global, for the opposite reason. It cannot allow ‘free spaces’ not to exist. If we were to allow capital to achieve global domination, we would be dead for good.

Fortunately the road power will need to cover in order to reach globalization is still a long one. As well as embezzling space (and time) at a global level, capital is beginning to divide reality into two separate parts. It is no longer a question of the old fragmentation but of a net division, a real wall, between included and excluded. The first will be guaranteed a condition of privilege, domination, high cultural levels, projectuality and creativity; the second, a condition of survival, consensus, subcultures, supine acceptance, lack of stimulation and perhaps even of needs. In this perspective capital and the State require complete availability of social space. Nothing must escape their control.

And that is not all. Capital now has technologies at its disposal that allow it not so much the possession of space as its actual production. Think of its capacity to communicate in ‘real time’ between two distinct points thousands of kilometres apart. That does not only change the productive order (variety, creativity, stocks, etc.) but also, and principally, the human order of social relations (which are also economic).

So capital is actually producing space on the basis of its project of exploitation and domination. It is transforming and destroying nature, modifying cities and the land, destroying seas, rivers and lakes, submitting stellar distances to its militaristic logic. The space produced in this way then serves to channel individuals. So we find ourselves in huge traffic jams, speeding along motorways, standing in queues in the supermarket. We are afflicted with traffic chaos, appointments we must not miss, fictitious interests that make us feel bad, obliging us to be continuously and senselessly on the move. We move in spaces that have been programmed for us but which we imagine we have ‘chosen’ ourselves. Our houses are full of useless harmful objects. Space has become restricted or rather has changed according to the needs of capitalist production which needs to sell television sets, fridges, washing machines, furniture and built-in kitchens.

So, almost without noticing it, our time is disappearing and our space is reducing itself to relationships with objects that bear witness to capital’s power to convince. In this way we are being educated to repetition. We carry out the same gestures, as everyone knows (but systematically forgets), in the anteroom to consensus.

For its part capital is obliged to take space from us because it cannot leave any available for our creativity, our capacity for tinkering with things, our desire for innovation (which is the first stimulus to finding solutions that turn out to be incredible endowments of spontaneity and wealth). If capital were to leave space to such individual forces it would not be able to reach the pace of repetition that is indispensable to production. The latter, we must not forget, is only such on the condition that it is also reproduction. Think of the efforts (helped by electronic technique) that capital is making to realise everyone’s desires with the maximum (centralised and codified) diversification. The big names in fashion, the fast food chains, the advertising that highlights individual taste within mass production, are no more than attempts to block various roads that might still be travelled today.

Although the space that is produced and reproduced is based on consensus, it contains a considerable amount of purely repressive aspects, in the policing sense of the term. Control regulates movement in every way. Raw materials and men, ideas and machines, money and desires. Everything is coordinated because everything has been preventively homogenised. Differences are no more than that, they are not radical diversities. They have been reduced to the rank of appearances and in this new capacity are praised to the heavens as the reign of freedom.

So the strategy of power is therefore that of controlling ‘all’ space in the same way as it controls ‘all’ time. It is not just a question of police control, but mainly of control based on consensus and the acceptance of models of behaviour and scales of values that are those of the capitalist technocrats.

What to do? Go in search of lost time? Lost space?

Not in the sense of a nostalgic journey, of going back in time. Nothing in life goes backwards, just as nothing presents itself again in an identical (or in an absolutely different) way.

The old relationship with space left the sign of a physical place. The sign of man and his things. A road, a square, a country crossroads, a river, the sea and the sky, woods and mountains, were in open discourse with the individuals who knew how (and wanted) to listen to them. And affinity with other individuals led men to the same places, animated their feelings, spurred them to action and reflection. One found oneself as an individual, whereas one now hides as part of a whole, of a crowd. Once we were open, also often unprepared and vulnerable. Now we are all protected by uniformity, repetitiveness. We feel more secure because we belong to the flock. Everything is being produced and reproduced. Everything is about to become a commodity.

In this perspective the struggle for social space becomes a struggle for the reappropriation of all ‘territory’ beyond and against the rules of control and consensus.

Chapter 4. Self-management

The points that follow are addressed to the part of the movement for self-management that claims to exist within the anarchist movement. Personally, I do not believe that it exists at all. In fact, in areas where traces of an embryo of it might seem to exist, they turn out to be quite the opposite. Of course, this could be considered to be quite an arbitrary assumption, but a moment of reflection should help to clarify the matter.

It is not enough for anarchists to build some kind of structure, be it a squat, a libertarian school, an alternative bank, or a food or services coop, for the latter to be considered self-managed. It must also have a libertarian basis. And this essential element cannot be a simple declaration of principles or a symbol. In other words it is not enough for a social centre simply to call itself anarchist in order for it really to be such. Two more elements are required.

The first is that, in order really to be anarchist, the activity the structure tends towards must be irreducibly aimed at attacking power in all its forms.

The second is that the structure itself must remain quite decisively separate from power. In other words, never come to any agreement in order to receive financing, facilities or anything else.

This is no idle question. We are not talking of the sex of angels, but of something quite practical.

If a structure is against all institutions it cannot strike up an agreement with any of them. If it did, it would cease to be against them, that is to say, cease to be revolutionary or anarchist.

The same goes for the whole movement for ‘self-management’.

So what is this movement based on? It is based on a political phenomenon which is becoming more and more evident each day. Power does not just need humiliated, oppressed servants. It also needs people who, believing themselves to be free, unwittingly contribute to the management of society.

Think of the important role played by voluntary associations today. Areas of recuperation in terms of the maintenance and management of power are widening through structures that are in harmony with the institutions, in spite of their alternative critique of society.

If these interests were to change, or if the action of self-managed structures were really to become a threat, the agreements would disintegrate in a flash and power would revert to its last card: brute repression.

But what would these comrades, disarmed for years by their chatter, agreements and absurd fantasies about living in common, have at their disposal to struggle against such repression?

On the other hand, the projects of the structures managed by various Marxist and non-Marxist fringes who label themselves the ‘area of Autonomy’ are quite different. Here recognition of the institutions and an open, programmed dialogue with the latter corresponds to a strategy in the medium and long term, a strategy that is essentially political and covers the whole of social reality. This (in spite of its theoretical stupidity) at least has the value of being consistent with the (quite out of reach) objective they want to reach, that of taking over and managing political power.

But what has all that got to do with anarchists?

Chapter 5. Involuntary aspects of voluntary work

In a climate such as that which prevails at the present time, with its general disenchantment and restoration of the absolute values of competition and capitalist efficientism, the demonstration of voluntary workers that took place in Rome recently shows, if nothing else, that there are still people around who represent the values of solidarity and equality. It is precisely this aspect, utopian in the better sense of the word, that attracts many young people to an involvement which if, on the one hand makes them feel better as it gives them a ‘different’ projectuality, on the other involuntarily makes them the accomplices of an overall project of power which needs them in order to complete itself in every aspect.

Let us explain.

Communities, coops, small shops, alternative groups who dedicate themselves to sectors of solidarity and social cooperation, are the main elements with which the economic and political system softens the blows of social injustice, precisely among strata where this is acute and risks exploding.

This sector has stemmed the flood of a whole generation of ‘revolutionaries’ who, since losing father party and mother ideology, now find themselves without ideas or leaders. And voluntary work has helped them get their feet back on the ground, preventing them from looking beyond their noses or risking finding themselves moving towards a new practice of social transformation that is really revolutionary this time. And as more and more violent and irrecuperable contradictions explode, this sector is acting as a stopgap, sometimes even intervening directly to manage the most extreme situations, using the same repressive methods as the State. Evidence of their institutional function is to be found in the fact that voluntary workers apply for funding through the legal framework of associationism: utopians, yes, but not stupid ones.

Voluntary work supplies a very important product: the feeling of doing something useful. So, to all those who feel bad because of the shameful injustice that continues to reign throughout a world where half the population are dying of hunger, buying original products in ‘alternative’ shops at an ‘honest’ price can let them feel at peace with their conscience.

It is precisely this sector that has spread the inauspicious solution of ‘copping out’, of considering oneself to be absolved from any destructive involvement by simply singling out a sector that is supposedly free from capitalist pollution. One deceives oneself that by investing one’s money in ‘alternative’ banks one is not speculating on the lives of millions of people, or fools oneself into believing that by buying in ‘alternative’ shops one is boycotting world capitalist production, using a channel that is exempt from involvement in genocide.

For anyone who has even the slightest notion of how the economy works as a whole, the fact of acquiring products at higher and therefore uncompetitive prices in the so-called third world does not in any way prevent the sale of the same products to the multinationals. On the contrary it favours them because the producers, having a slight increase in their profit margin (which is still minimal when you consider the number of alternative orders), can bargain with the multinationals and get better prices, which makes little difference to the latter’s huge profit margins in any case as such increases are minimal. On the other hand, the politics of higher revenue by both the alternative buyers and the multinationals cannot fail to produce locally a class who are better off and who inevitably end up improving conditions, not for everyone in the area, but for a restricted number of nouveau riche.

The above conclusions are not dictated by the logic of ‘the worse the better’, but by two assumptions: first, that it is not possible to speak of solidarity and equality within the capitalist system and, secondly, one does not help the third world by increasing its profits. The first is based on the fact that the capitalist system is a closed system with one logic that extends all over the world; any semblance of another is merely a means of integrating and recuperating particular phases of imbalance. The second assertion is based on the fact that a country with a very low pro capita income does not increase this (except from the statistical point of view) through a simple increase in exports. In fact there will always be a privileged class managing economic and political power who gain more and keep the rest of the population in the same poverty-stricken situation as before.

For these reasons, and others which we will have occasion to mention later, voluntary work is one of the most important outlets today for perpetrating the scourge of social injustice produced by capital at a global level.

Chapter 6. Restructuring capital and new democracy

Contemplating ruins is an activity that is well suited to intellectuals. Sitting in what remains of Catalus’s drawing room, they look around bewilderedly asking themselves what on earth went wrong. First of all we need to clarify the idea of crisis. I have been examining all the interesting implications of this concept for some years. In actual fact crises do not exist. They never have done. Every now and then periods of change are called crises in order to favour particular political strategies or to justify their shortcomings. As we can see, it is not simply a question of terminology. The concept of crisis implies the existence of a linear process that suddenly suffers a rebound, as though forces that are either external or intrinsic to it suddenly cease to function.

That explains the great science of predicting such moments, at times replaced by devoted expectancy or by the more or less sanguinary efforts of the mole that keeps clawing away. Unfortunately these friendly little creatures do not work for us. A linear process only exists in the dreams of economists and revolutionaries who want to attest their power, or that to which they aspire at some time in the future. It might be instead that everything simply gropes about in a jungle of relations, giving rise to a situation that is quite illogical as opposed to one that is simply of a logic devoid of order and progress. In such a varied, contradictory context we find atrocities and barbarity one believed disappeared centuries ago flourishing alongside technological discoveries of a future that is already present. So just as it is ridiculous to talk of progress, the idea of crises — the product of such a concept — also falls.

It is also extraordinary how all those who have been threatening and deafening us for years with their arguments about the relation between infrastructure and superstructure are now awkwardly keeping quiet. Many of them, and I don’t mean those who made this about-turn lightly, are facing the same problems that politics and power have done in recent years, minus the intellectual operation (that’s just a manner of speaking, of course): the productive conditions of this political system are now well beyond the old knee-jerk dialectics which cannot be eliminated simply because this method of analysis has fallen into disrepute, precipitated into a vacuum along with the domes of the Kremlin.

It would be a further mystification to ask what the visible, but not always comprehensible, process of restructuring taking place within the political system means today without linking it to the restructuring of production. That would be equivalent to saying that all the evil lies in the egotistical management of a few swindlers, and that once they are removed from the scene everything will return to normal. We need to work out two lines of thought here. The first in order to better see the interests of the power groups who are intensifying their blame on the political class in power in countries such as Italy. This is aimed at diverting attention away from mechanisms that make any effective improvement in political management possible.

The second in order to show how post-industrial politics work, through a request for the fictitious participation of individuals in the management of public spending. In actual fact the restructuring of the political system is related to the growing demands of the new economic and social formations in countries where capital is most advanced. This is accompanied by a transformation of democracy, as it requires the participation of individuals in fictitious mechanisms that are capable of swallowing up, therefore nullifying, the ideas of each one of us.

Excluded from any effective participation in decision-making except for those in the stubbornly backward areas still tied to obsolete forms of trade union and party economism now devoid of any significance, the great masses are experiencing a new kind of democratic participation. This has not happened by chance. The demand has existed for almost two decades now, induced by the media through the complex system of control comprised of TV, telephone and computer. We are still in the initial phase, but there is already a direct, constant dialogue in process between the periphery and the centres of communication. People ring up, interact with television, codify themselves and fix the protocol for a further, increasingly detailed way of life. That allows for greater control of the mass of excluded on the one hand, at least of the regular majority, so to speak.

On the other, it allows their opinions to be catalogued and even piloted, drawing them into various interactive syntheses. As we all know, this is leading to a proliferation of cultural poverty in terms of taste and choices, a uniformity of demands and desires resulting in an even greater possibility to catalogue apparently free spontaneous participation. Then there is the flight from any possible diversity. Today it is codification that makes the man: the way one dresses, uses the same objects, looks for the same labels. One qualifies oneself through this uniformity, making the same gestures, moving, eating, loving, thinking and dreaming the same way as everybody else. This is the way the democracy of the future is being built. Soon politics will be born in and among people, but not before the latter have been levelled to the lowest common denominator in order to produce the flexibility necessary for post-industrial production.

The ‘old’ (in the true sense of the word) industrial world has disappeared, and with it a political system based on associationism, parties and movements as well as trades unions, which were all linked to the massive dimension of the factory and the idea of so-called (sometimes real) improvements in the workers’ conditions. The fact that some such structures continue to persist beyond the historical context that produced them is simply due to the classical viscosity of all social structures which are not prepared to disappear simply because new social conditions make them obsolete. This persistence has made these structures even more rigid, their only aim now being that of enriching themselves in order to continue to exist, and vice versa. And this function is in contrast to the new conditions of production and their need to develop more varied exploitative aspects. As post-industrial restructuring makes the old economic and productive formation obsolete, they are more prone to accepting blackmail and extortion, as evidently the service supplied by normal political pressure is less and less adequate for their requirements.

This is not just happening in Italy, but in nearly all the advanced capitalist countries. In Spain, the old unions of the democratic centre which succeeded Franco created the conditions, then things developed in a decade of socialist rule. All the parties in Spain have had recourse to illegal forms of financing. The best known case is the Guerra one, where a brother of the Spanish Vice-President contracted favours from businessmen for the PSOE. The same thing happened with the main Spanish opposition, the Popular Party, where the Baseiro case caused the biggest scandals related to the rake-offs. The autonomous governments of Catalonia and the Basque countries have also had their scandals. The main case in the news at the moment is the Filesa affair involving the PSOE again, with illicit funding obtained through exorbitant invoicing for largely nonexistent services, reports and studies.

In Germany, cases of corrupt politicians, rake-offs and illegal trafficking with organised crime are the order of the day. The biggest scandals concern Siemens of Monaco and Flick of Frankfurt. There is a trial going on concerning the considerable amount of tax-relief (which could turn out to be more than three million marks) granted to Flick and allocated to party funding. The same thing is happening in Hamburg and Bremen, and even in Berlin where once ‘in the red’ Filz is now ‘in the black’, but things have not changed. Corruption is still rampant.

France also has its scandals in the field of political corruption. From the Luchaire case where interests concerning arms sales to Iraq have emerged, to the Urba one involving the occult financing of the Socialist Party, to the case of Bérégovoy, a character who received a million francs from a not-exactly-impeccable financier. A timely amnesty has blocked new scandals from emerging, making judicial procedures pointless.

The list could be extended to Great Britain, the United States, Poland and many other countries that have not reached such levels of postindustrial capitalism. And the same situation would be apparent: a political system no longer suited to the economic transformation in process, which is fast becoming a gangsterist system of extortion and blackmail.

But let us look at the problem from another angle.

Not by chance some idiotic ‘intellectuals of the moment’ have talked of ‘revolution’. Without knowing or wanting it, and for reasons quite different to those I am about to describe, they have actually got something right. At this moment in fact a true revolution, different of course to the one of which we dream (and which is not in any way political), is taking place. It would certainly not be possible to trace this revolution through the coding we used for such events in the past. Why then do we think it is possible to talk of ‘revolution’, even if only in political terms? There are two reasons for this. The first is that a political system, within which capital has undergone a fast and profound restructuring, has exploded. It has turned out to be incapable of representing the interests of a new managerial class. Secondly, because a strong movement of opinion has been set into motion which, although codified in terms of the processes of control and participation discussed above, has also shown, underneath the uniformity, the existence of a spreading feeling of resentment, a desire for liberation, an atavistic feeling of aversion to all who command and dominate. As far as the first reason is concerned, the process that led to the Great French Revolution comes to mind. This was due precisely to the fact that the king and the nobility, by not allowing the development of commerce and industry, were no longer able to guarantee the interests of the bourgeois class. But, as is clear even from those events that are now as far off in time as they are from our possibility of understanding them, a dominant structure does not surrender simply because it is no longer useful to the system that produced it and once protected and stimulated it.

As far as the second reason is concerned, something more is necessary, I would say. What is happening underneath all the attempts to deviate or nullify dissent? This phenomenon holds a wealth of instruction for revolutionaries as well as for politicians whose aims are diametrically opposed to ours. First of all, it is surprising to see how a seemingly formidable political structure such as the Christian Democratic Party has crumbled in a few months. This balances the just as unexpected and strange collapse of the Soviet political structure. The two events are obviously not unconnected: they both concern the needs of the vast restructuring of economic power that is taking place at world level. The fact remains that nothing seems so firmly rooted as to defy the unpredictable development of events any longer. And this uncertainty has entered the bloodstream of us all. It has become a positive element that restructuring had tried to realise by peddling the idea that nothing can be guaranteed unless it is agreed on the basis of common interests — obviously managed by the ruling class — with the fictitious participation of all. The fact remains that uncertainty has become a part of all of us. It makes people uneasy, wakes them up, gives rise to the most desperate adventures, making them more difficult to control (this, yes), or at least rendering this control just as uncertain as all the rest of reality. As far as revolutionaries are concerned, this element is positive and of no small importance. Then, the hatred that has emerged, which could easily be diverted into a reformist, but none the less significant, dimension (i.e. demands for changes in social rules), given that it has shown itself to have a considerable capacity for ‘movement’, resuscitating the old evils of leaderism and the delegation (for example, good judges leading the revolt of the humble).

But we will have to examine this problem elsewhere. It is indispensable to be aware of the conditions that are affecting the reality we are operating in when we act, especially now as they are so different to the classical formulae that once explained things in deterministic terms.

One of the main problems facing the restructuring of power today is that of making political management adapt to the world process of transformation in production. It is now clear to all that post-industrial capitalism has taken on a global dimension, distributing itself differently according to local situations, but referring back to a common management. The telematic structure of the economic and productive setup allows elements that were once irremediably separate to be linked in time and space. It has become an instrument that attempts to rationalise discrepancies in the demand for work at world level. This is putting great pressure — which will continue to grow — on the economic conditions of the advanced capitalist states today. The old dichotomy development/underdevelopment has exploded, or is about to. The transitional phase was marked in the mid-Eighties by a spreading leopard-spot pattern, both in developed and underdeveloped countries. Eastern Europe’s entry onto the chess board of post-industrial capitalism has multiplied these leopard spots. This development prevents a net differentiation and is producing considerable complications for power concerning the control and recuperation of the areas with a high risk of subversion, in the first place in the great metropoli which are becoming time bombs that no one has the key to deactivate.

At this point all high-handed arguments as to whether there is any real difference between ‘right’ and ‘left’ become ridiculous. The proof that this problem no longer bears any relation to the mechanisms of restructuring is given in the fact that a real ‘right’ no longer exists, at least at the institutional level. The xenophobic and executive aspirations of the dominant class, naturally despoiled of all the folklore that once characterised such expressions of political reaction, can be managed by any political formation. In fact, skinheads stand out today not just because of their lack of brains but also because of their adoption of an outdated folklore that reflects the dreams of a few madmen. They do not have the consensus of large numbers of people — who are not for that matter not racist, only they want their defence against the ‘different’ to come about anonymously through guaranteed jobs, not in discriminatory statements like ‘black people smell’.

The dismembering of society, the most evident aspect of which is the relationship between the individual (now practically at the mercy of transitory groupings) and the centres of communication, is a consequence of the transformation of production that is taking place. Struck at the workplace which, at least up until the beginning of the Eighties could lead to gaining individual, therefore class, consciousness, the individual has now been thrown headlong into a rapidly changing world. What was once far away is rapidly drawing closer and closer due to TV, telephones and integrated computer technology. And just as rapid a distancing of what was once close at hand is underway: associationism, the compactness of the traditional workplace, trades unions and factory, are disappearing. The workmate has become, if not an enemy, at least a stranger.

The break up of association was an indispensable premise for worker flexibility, and this could only be attained by abolishing the tyranny of absolute space and time. The substitution of letter-writing by the telephone and the advent of the real time of information technology systems has meant that individuals themselves have changed. Their memories have been dissipated, their human consciousness divided into sectors. This was rigid at first, then it became less and less consistent, to the point of mixing and producing a new agglomeration of sensations and value judgements that are forever being modified, at a greater and greater speed. The values of the past, the stored knowledge held in vast memory banks where it could lie for years, but still give a direct contribution when necessary in terms of both theoretical and practical knowledge of work processes, have disappeared.

Everything that led to the possibility of workers building a better world on and from the ruins of the old has now disappeared. It has all been ground down in the great race of accelerated procedures, the elimination of subject and object as distinct and opposing elements of a contradictory mechanism, which was nevertheless rich in prospects and vitality. In place of this mechanism we now have the domination of passage. The simple movement of something that reaches the receiver and the transmitter simultaneously, in real time, unifying them in the ongoing capacity to respond to simple, fast, coded impulses of communication.

So everything seems to have been brought back to this concept of absolute flexibility. The whole of production, including the most traditional fixtures with their prison-style architecture, has all become flexible. Assembly lines are governed by robots. In turn they are governed by flexible programmes which skilfully modify commands, and thus the products produced by these chains. What once required millions of pounds of investment in fixed capital now takes place in real time. The worker has had to adapt to this flexibility. The quality required by the operator today is not professional skill but adaptability to face different situations coded with a certain number of alternatives, and to find optimal solutions in the shortest possible time.

The need for flexible conditions has put the traditional agricultural and industrial sectors into second place, subordinating them to the tertiary sector, which is producing and directing the mechanisms and logic for restructuring them. In the tertiary sector flexibility is obviously of central importance. However strange it might seem, there are no specialists here. Everyone is specialised in a few routine procedures. The same hallucinatory world where programmes produced for future projects are entrusted to telematics has been substantially reduced: fewer and fewer sophisticated programmes are capable of producing yet others and so on, to infinity. Proof of this generalised idiocy is given in the unease felt by the mathematicians who enter the world of computer programming.

The conditions of production we have defined as post-industrial are spreading like leopard spots, in and beyond the industrially advanced countries. No areas can consider themselves safe from such processes of change. We must therefore avoid falling into the trap, useful to the management of the new democratic power, of considering that such analyses do not concern certain more ‘backward’ areas of capitalist development, leading one to believe that some of the old relations and new possibilities of struggle still exist. Everything fits in with everything else. There are no isolated conditions, only models of lesser intensity, i.e. conditions where models of ‘flexible’ management are less obvious than others.

Restructuring cannot content itself with a simple alternation of those in power, or with making possible more regular changeovers in the political class. It was necessary to make profound changes. And here we find a problem within a problem. Is it possible to single out a precise will, a precise moment in which decisions are made in this sense? I do not think so. I do not believe there is a specific minority in power capable of programming such changes. More than anything it is a question of processes that connect up, often inevitably. When the very first changes took place at the level of production, all they did was apply certain cybernetic systems to industry, in the same way that technology has always been applied to production. Yet the full potential of this technology was not understood. However, upon closer inspection it is apparent that this unknown quantity concerns all technology, particularly the interrelations that develop between single technical applications and the technical whole, where no one part is autonomous of the rest. No one could have foreseen the consequences that such applications were to have on the labour market, i.e. something similar to the restructuring that took place at the beginning of the Eighties. This reduced the cost of labour, but only after much hesitation were they able to put programmes of early pensions and mass sackings into effect as they feared a response in terms of social struggle, in spite of the Tarantelli/ Modigliani theorem which had already clarified how such a response would probably not come about in the presence of a strong government. However, capital would almost certainly not have been capable of such a lively recovery were it not for the unforeseen effects of grafting the new technologies onto the old system of production. In a word, a series of causes and effects that could not be linked together, but which produced the conditions we could sum up today in the word flexibility.

So it is not possible to speak of a project that has been mapped out in all its parts. The adjustments of power are always approximate and tend to settle along the line of least resistance. Moreover, such movements can only develop to the point where the elements which comprise them reach their full potential. Today, the present disintegration upon which the new structures of power are being built must reach the extreme consequence in every aspect. That is, power cannot materially expand fully and leave an associative mentality and culture intact. Just as it cannot go ahead with a democratic mechanism based on past processes and values. They require new political forms to correspond to the new forms of production and social life.

So the project for a new kind of democracy is materialising, and that is the final point of these notes. Like all the projects of power this one is vague, but it bases itself on needs that already exist, are clearly visible, and could be summed up in a few essential points.

The main point is participation. The arrogance of the old political caste is not suitable for the changing conditions. The citizen must participate, not to make political life (which will always be a ghost in an artificial world) become real, but to make the decision-making mechanisms of power more effective.

The immediate consequence of democratic participation is the birth of the active citizen who has discarded his old disinterest and apathy toward politics, where men he considered superior were buried in the corridors of power, manipulating the lives of their subjects. The political sphere has been broken up into a myriad of possible openings for intervention. Voluntary work has been institutionalised. The monopoly of the professional politicians has given way to free political initiative where representation stays within precise credibility limits, even to the extent of certain circumscribed areas being controlled from the base. Politics begins at home. The leaflet, once an instrument exclusively in the hands of an active minority, is now commonly used as an instrument for voicing opinions. In this way everyone is under the illusion that they are reinventing the way to run public spending, by living inside and alongside the institutions rather than submitting to decisions that are made elsewhere. So democracy is widening and becoming rationalised. It is presenting itself as being equal for all in practice, not just in theory. The majority system no longer rebounds against those who use it, and a plurality of interventions makes knowledge of decisions possible.

This new pack of illusions produced itself almost spontaneously as soon as the old mechanisms of political groupings where delegates, charismatic party leaders, central committees with their dominant ideologies and the aims of liberation that imposed sacrifice and death, were all dismantled. All this has finally disappeared. What is left is flexible, objective disintegration that is clear for anyone who wants to see it, in that it comes from a process of development that is unequivocally ongoing: the process of production. So there are more ways to participate. The need for social justice, one of the fundamental aims of a movement that has responded to the putrefying old political world with total condemnation, immediately transferred itself, and it could not have done otherwise, to precisely the area of participation. This has been taken up by the new builders of ideology. It is they who are building the flexible ideology of future democracy. And this new dimension will give positive results. It will give greater possibilities to some and deny others any at all. It will guarantee the legality of political procedures of management, extend control, but make it seem as though it is being managed from the base, desired by the people, guaranteed by a plurality of opinions. It will allow greater security for the included, separating them from the excluded, building an unscalable wall around them, foreseeing new needs that are specific to the ruling class and are incomprehensible to the dominated. It will select the excluded on the basis of their possible participation, showing varying degrees of tolerance towards them according to their levels of participation. At the extreme limit, for the non-participants, the maladapted — the excluded excluded from everything — there will still be systems of segregation. Not so much the old-style prisons as new ones run by people in white coats.

These are the programmes for restructuring power and transforming democracy. Opposing oneself to all this is a part of the fascinating and indispensable revolutionary project that is perhaps still to be invented.

Chapter 7. No more crises

Present-day capitalism has changed the whole of economic reality. The old world regulated by laws and rigid rules where individual firms were able to make long-term programmes, has changed into one that is quite devoid of rules or laws, where in order to survive companies must develop their flexibility and adaptability to a maximum degree. Revolutionary structures, including anarchist ones, were also once modelled along the idea of a rigid economic reality. Now, at a time when profound technological changes have put production in a state approaching ‘chaos’, we are asking ourselves if these old revolutionary theories are still valid. I do not think we can say they are.

A glance at some of the old certainties

One thing that can be understood from the few not very elaborate analyses in circulation, is the different role that is being ascribed to the concept of ‘economic crisis’ in the widest sense of the term.

Even in recent years there was a lot still being said in Marxist circles about an ‘objective development of the crisis’, and various strategies and organisations based themselves on this conviction. Not only did they foresee a revolutionary moment of truth with the class enemy, but they even went into the details, linking the strategic function of the revolutionary party and the ‘winning’ choice of generalised armed struggle to the course of the ‘crisis’ that was claimed to be objective.

We know that things do not work like that. But the events leading up to the aforementioned’s current faltering do not seriously merit discussion. They could be summed up as an about-turn in perspective following a few banal problems of accountancy. Things didn’t work out (but starting off on such a premise, how could they have?) so they reached the conclusion that the objective mechanism had not ‘functioned’ as it should have done. Others ended up denying the mechanism altogether in a conversion to collaborationism, revealing that the mental limitations of today are identical to those of the past, it is just that the latter were hidden by a mantle of slogans and prefabricated ideas.

The complexity of the problem of “crisis”

It is a known fact that Marxists also made use of this concept as a form of consolation. At times, when conflict was at a low ebb and hearts were tepid, the determinist train kept chugging along. The crisis worked in place of revolutionaries, eroding away the heart of the economic and social structure, preparing the field for the contradictions of the future. In this way the militant who has sacrificed everything to revolutionary hope does not see the ground move under his feet and continues in his struggle, believing himself to have an ally concealed in the very nature of things.

In more contradictory times, when the level of the class struggle heightens, determinism halts, or rather, being of little use it is hidden behind the scenes. It is replaced by an opportunistic voluntarism that is capable (or hopeful) of bestriding the initiatives of the movement, the sudden outbreaks of destruction and the creative, spontaneous organisations.

But apart from the business of shopkeeping with which the supporters of revisioned power are still occupying themselves, the problem continues to exist in all its consistency.

In actual fact the course of the economic and social process is not homogenous either in the minutiae of specific situations or in the whole of the great international polarities. Periods of economic shakedown, constant levels of production, greater international equilibrium (both political and economic) alternate with periods wrought with contradictions where the whole system seems to be reaching a critical point.

Economists have often spoken of ‘cycles’, although they never agree as to how these should be identified or specified. It could be said that the discussion of cycles is one of the most astonishing aspects of this ridiculous science.

Will it ever be possible for capitalists to put order either in the economic setup as a whole, or in the individual structures that comprise it? The answer is a definite ‘no’…

A double mistake

All this does not mean that crises necessarily exist, so we can simply wait for events to take us to the revolutionary moment of their own accord.

On the contrary. Such ‘revolutionary’ theory goes hand in hand with the capitalist theory of ‘planning’ (Long Range Planning).

The mistake was the same in both cases. It was thought that the economic (and social) formation was a composite whole held together by intrinsic, well-ordered laws which a precise science (economics) and its chambermaid (sociology) studied and brought to light, allowing revolutionaries on the one hand and the capitalists on the other to draw certain conclusions in order for each to set out their long term strategies.

It is now understood that crises do not exist, not because the world is in perfect order but because, on the contrary, it is in complete disorder. It is continually at the mercy of turbulence that can either increase or decrease, but cannot be considered a ‘crisis’ in that it in no way corresponds to ‘anomalous’ situations but simply to the reality of the economic and social setup. For the capitalists Long Range Planning became obsolete at the beginning of the Seventies. One could say that the parallel concept of “crisis” still exists for some revolutionaries. The time-lapse, as we can see, is considerable.

It seems to me that it would be useful to look at the changed conditions of the economy — at least at the macroeconomic level — so as to try to understand the profound changes that are taking place in revolutionary analyses which once saw ‘crises’ as a borderline concept that made possible a better use of the instruments of rupture.

It is also beyond doubt that much anarchist analysis is also based on slow understanding, undeserved transferals and involuntary acceptance. For a long time it was thought that the economic analyses supplied by the Marxist church could be used by simply eliminating a few of the premises, and the conclusion. This has already caused enough problems. It would be well to look for a solution.

I do not believe that it is possible to use Marxist ideas in any way at all — except to purge them of the dialectically determinist premises which systematically end up transforming them into indigestible banalities.

Towards a cohabitation with disorder

The need to conform to productivity forecasts based on a presumed economic order or economic laws made the situation of the capitalist firms (which constitute the main element of what we call “capital”) very risky. In this way, any variation from forecasts was considered spurious and caused by unexpected situations, and as a result the durable, constant nature of occurrences that were claimed to be exceptional escaped them. Changes in levels of demand, oligopolist competition, corporate defence of markets, price levels, changes, costs, occupational norms, environmental conditioning: all these could no longer be considered ‘elements of disturbance’ that contradicted the ‘certainties’ of the only theory authorised to interpret reality.

So capital found itself faced with surprises at a strategic level. It faced continual changes in its forecasts, making it increasingly difficult to adjust to economic reality.

A suspicion that there might be a possibility of economic behaviour as a whole being ‘irrational’ began to spread.

State intervention, especially at the end of the Seventies, was undoubtedly one aspect that might contribute to a possible equilibrium, but that alone was not enough. State intervention, aimed at reducing the negative aspects of ‘capitalist competition’, turned out to concentrate too much on the institutional need for social control. Basically the State is an economic enterprise that tends to reduce the whole economic (and social) reality to the production of one single product: social peace.

Capital, seeing itself reflected in the deforming mirror of the Eastern European countries, is well aware that the State capitalist road to regeneration is an even worse evil. That road guarantees the persistence of power, but distorts the classical aspects of capitalism too much, domesticating it within the restricted confines of the institutional need for control.

Basically then, thinking about it, the whole phase of setting up the ‘State’ as a corrective variable, which in strictly economic terms came to an end in the early Eighties, has also aimed to have itself supported (at least as far as the advanced capitalist countries are concerned) by the greatest technological innovation in history: the electronic one. This in fact was the indispensable element for living with the monster. The solution lay in reaching the maximum flexibility in the shortest possible time.

The theoretical effort

Economists have been working hard. Faced with the dangers of remaining closed within the schema of ‘crisis’, they pulled up their sleeves. First they criticised the neoclassical theory of business enterprise, then the managerial one. They tried to push this theory towards further research into ‘uniformity’, so as to put an end to uncertainties caused by the great multiplicity of phenomena.

Then a critique of ‘crisis’, seen as the passive acceptance of an anomalous situation which could be overcome, was put forward. The whole of the Seventies was characterised by economic research aimed at criticising, in the ‘negative’ sense, the unreliability of forecasts based on the economic theories of the past (both neoclassical and managerial, it makes no difference).

Finally, at the beginning of the Eighties, ‘instability’ and the relative complexity of phenomena came to be recognised as intrinsic to the economic setup, and the idea of the presence of contrasting forces which could be put in order was discarded for good.

Economists now talk of ‘non-adjustability’. A particular situation — in the short or very short term — only becomes comprehensible to the company if economic reality is seen as a whole, without any centre or inborn capacity to instill order, but as a number of forces acting on the basis of decisions that cannot always be referred to as ‘rational’.

The answer that economic theory came up with to solve this problem was clear. Capitalist enterprise can only face such a situation if it develops flexibility to a maximum degree. It is not a question of a ‘new’ situation, but of a ‘new’ way of seeing things. The firm must be flexible in decision-making, in the organisation of production, and in its capacity to adapt to the current changes as a whole.

So firms are decentralising, productive processes are no longer fixed, anomaly becomes the rule. Chaos is led into the reassuring canon of ‘economic law’.

In reality, chaos has remained just that. What has been changed are the ways of looking at it. The capitalist is learning to bestride the monster. He has always nurtured few scruples and a certain pirate-style courage. Even more so today. There are no priests of economy left to sing consolatory lullabies to him. If he wants to survive, he must do so in the short term. The arms of plunder and violence are used increasingly in the short and medium term. The great planning projects — which were often echoed by blarney in the social field — have been put aside for good.

The economic theory of the past is reaching a sticky end. The neoclassical model that theorised rational economic curves that clashed and found a natural equilibrium in the market have been discarded. The same goes for the managerial theory that was based exclusively on the firm’s stability and its planning capacity.

These remnants of the past have been discarded in favour of the concept of proceeding by ‘trial and error’, which has now been completely taken over by cybernetics. Of course, these attempts are only possible if the firm has become highly flexible and is able to exercise sufficient control over the latter.

The new situation clearly presents the problem of how the firm should act in the face of its incapacity to control external variables and even a number of internal ones. The ‘political’ components of the firm, the technostructure as defined by the ‘left wing’ American economists of the Seventies, have become uncertain elements. At the level of macroanalysis, the State in particular and its influence on the economy lose the determination they exercised in the preceding hypothesis. At the level of microanalysis, individual firms lose their strategic capacity for planning.

The new reality is therefore characterised by the introduction of external instability into the firm itself, an end of stable relations between firms, changes in State regulatory functions (more accent on maintaining consensus), and an end to fixed procedures inside the firm, where the traditional capitalist concept of accumulation and a quantitative growth in production is disappearing.

The new methods are essentially based on speeded up decisionmaking and the many possibilities for substituting production factors. In this way the managerial aspect of the firm is changing considerably. The science of economic decision-making is disappearing forever and is being replaced by a practice (or if we prefer, an art) of empirical, eclectic decisions, skilfully and impudently aimed at instant profit.

Economists are elaborating the contingency theory, a theory of the circumstances that tie the firm to a particular external situation. This cannot be submitted to economic calculations based on laws, but only to observations in the very short term based on empirical considerations, the fruit of recent experiences that are also free from theories based on long term prediction.

Neo-capitalism’s dreams have crumbled forever, and with them the big factory setup, which has seen its day. It becomes clear that analysis based on a rigid concept of organisation prevents seeing economic reality as it is, resulting in an inadequate productive capacity.

In order to understand the changes that are taking place it is necessary to turn our attention to a few essential points in the old economic analyses. For example, the productive cycle of the finished product, the curve of cost reduction related to the processes leading up to it, concentration (both of single companies and oligopolist sectorial groups), the size of the firm, the idea that the small firm represents the backward part of the economy, the function of State investment, the existence of advanced nuclei of investors at the technological level capable of influencing the economy of a whole area: these are some of the classical points in the traditional view. They are all gradually disappearing. The conclusion is therefore that it is not possible to elaborate a general theory but only approximations in order to limit the damage of contrasts between external reality and the firm. The ‘new’ enterprise is emerging from this unique melting pot.

This enterprise is no longer centralised and does not serve as a point of reference at an opposite pole to external functions and interests. Once research, manufacturing, commercial distribution, State demand (forced constant growth), the search for raw materials, the spread of property owning, growth in political power, etc., were all elements of planning based on the ‘central’ positivism of the factory.

The factory is no longer moving towards a dimension of continual expansion, nor does it consider itself to be one compact unit. It continues to develop, but in a different way.

It is important to understand this concept. The ‘new growth’ is based exclusively on the relations the factory has with the outside world. Agreements and projects are growing in tune with a common language and code. Not only with other enterprises (limited by natural borders), but with the environment as a whole, advanced technology and scientific research. This new system (with Japan in the lead, far ahead of the US) is transforming itself from a closed system into a situation-system or, as it has been called, a ‘country system’. The situation-system supplies technology, work professionalism, services, a capacity to overcome and improve legal infrastructures as well as material, social and ideological behaviour. In a word, it produces a suitable environment. Not the objective one that the old firm related to by trying to reduce its need for order, but a re-elaborated environment that has been made to suit the new concept of development of the enterprise.

This concept should be borne in mind when we talk of the ‘breaking up’ of the factory. It is not one particular situation that is ‘pulverised’ so much as the whole situation in its complexity. In the first place this has become possible due to the presence of electronics technology which has abolished the confines of space, and consequently also time. Working in real time, the modern firm no longer requires warehouses and rigid provisions of parts. It no longer requires production units to be set up for long periods of time. It does not even need massive financial investment in order to bring about changes in production lines. Its flexibility is such that it is growing exponentially, especially since the key problem of manpower has been solved and the phantom of social struggle that accompanied it has disappeared.

The multinational as we knew it in the past has also changed. The great self-sufficient colossus no longer exists. There is no longer a centre capable of imposing its development on the State. The new multinational is linked to the environment with which it interacts, trying to turn external conditions to its own profit. It no longer dominates the technological circuits or controls the market. No one firm, no matter how big, can control the development of technology and decide on its application (or not) today. The multinational is tending to become a collective supranational undertaking. It is transforming itself into a huge complex of complementary firms linked by the conditions of production technology and the individual capacity to exploit.

Revolutionaries

Although what we have described is only a sketch, it cannot fail to be of interest to revolutionaries.

If the ‘end’ of crises means capitalism is surviving by adapting to economic reality seen as chaos, we cannot talk about programming, predictability and economic ‘laws’. We cannot talk of ‘crises’, meaning situations that will happen in our favour.

We cannot even think of the class struggle as something with alternate phases. Of course, the clash is not ‘constant’ throughout time, i.e. within it there are moments of greater or lesser intensity, but rather it is a question of qualitative and quantitative changes that cannot be traced back deterministically to simple economic causes. A vast interweaving of social relations is at the basis of the class struggle. No analysis can give us the true yardstick for measuring expectation or the legitimation of behaviour. The time is always ripe for attack, even if the consequences might obviously differ considerably.

In this sense we must think about the possibility of revolutionary organisation corresponding to the reality of the class clash as it is today.

The organisational structuring of the past — from party to federated group, from trade unionism to workers’ councils — more or less corresponded to an idea of economic reality that saw the capitalist enterprise as the centre, a concentration of power and capacity to exploit.

It was thought that an equally monolithic structure (union, party, federation) was the logical way to oppose it. Even in the past, when one swore by eternal economic laws, productive reality was in fact chaotic and one was systematically penalised whenever one approached it in the wrong way. Perhaps the very concepts of ‘economic cycles’ and ‘crises’ should be seen in this light.

So, we have changes in the reality of production, but above all we have a different way of looking at this reality. It is thus once more time to develop a different way of looking at reality from a revolutionary perspective. I say once more, because, especially for anarchists, a radical critique has never been lacking, especially when we opposed ourselves to the monolithic and quantitative concepts of anarcho-syndicalism and the quasi-political party infatuations of the great anarchist federations.

A different organisational structure is in large part still to be thought out and brought about, but certainly does not need to be discovered anew. Any attempt to resuscitate the corpses of past organisational processes should contain clarification as to how they stand in the face of an economic (and social) reality that is becoming easier to understand in terms of indeterminism, certainly not through rigid economic laws. Each time this explanation is attempted, each time revolutionary organisational proposals start off tied to images of the past (parties, federations, groups, syndicalism, etc.), we realise how the common conception of economic reality is linked to the assumption that more or less rigid laws exist. If these laws are taken for granted, or are timidly hidden between the lines, the faith in economic cycles of ‘crises’ comes to the fore. And this faith, just like any other one, turns out to be very convenient in times of hardship.

By submitting the economic models of the past to a radical critique, we cast further doubt upon the present (moreover, vacillating) convictions concerning the organisational structures of revolutionary movements generally and of the anarchist one in particular.

But, as we know, revolutionaries tend to be more conservative than the conservatives.

Chapter 8. Quality and the Factory

The battle for quality in production, a reflex of the old ideology of the battle for the quality of life, is aimed at conquering wider areas of the market by proposing factory systems that were once considered to be futuristic.

Although this is apparently aimed at the conquest of new ‘clients’, it conceals another — perhaps many other — aspects that are not devoid of interest.

First of all, a battle for quality has always existed to a certain extent, in that quality controls have always existed in factories. It is just that management have now realised that computerised control of the end product is not only costly but pointless, as it limits itself to establishing lack of quality, putting a mediocre and often unacceptable product on the market.

The move to quality control, a true revolution in restructuring far beyond what it might seem at first sight, would have been impossible in the old assembly line system where the individual worker had to respect time according to the old taylorist model. The old system was based on speeding up the work pace and increasing output, while quality was only a marginal aspect of the technical side of production along with raw materials, the use of machinery, reduction of waste, and so on.

The advent of robotised production units in place of the old assembly lines has also changed things among the few workers who are left, those who take care of the non-automated aspects of finishing. This work force has now been drawn into the ideology of patronage, started in America and developed to its extreme consequences by Japanese industry.

This expedient is based on futuristic techniques that had been used by Volvo from the beginning of the Seventies, such as so-called production islands. The worker was considered to be the supplier of a hypothetical client in the same factory. For example, the worker assigned to finishing car door handles came to be considered a supplier to the worker finishing the car doors. He in turn is considered a supplier to the bodywork assembly controller, and so on up to the last client — not the buyer of the car, but the head of the production unit who controls the finished product. At each point, through rewards and incentives, each individual worker is pressured into denouncing any defects. Thus, if whoever fixes the handles lets faulty pieces go through, he is reported by his workmate at the door assembly stage when he notices that the handle does not work properly. This is done by placing a yellow card on a board. It does not lead to sanctions: such a thing would have met with real resistance because not everybody is willing to act the spy. The operator’s indication only concerns the malfunctioning handle, it is not aimed at any other worker personally. It is as though a client were to make a claim to a manager, as though within one factory people were producing and supplying products to each other. The yellow cards are discussed at a meeting at sectorial level where the causes of the technical deficiency are discussed and remedies are found.

A few considerations can be made concerning this internal collaboration which is being requested of the old working class.

First of all, although it is an idea that comes fairly close to comanagement, it is more secure as it takes the workers away from the level of decision-making and puts them in a conflictual relationship with one another at every level of production, something that wards off any ideas about self-management and eliminates the possibility of a growth in class consciousness.

In the second place these initiatives, which are not limited to the production line but permeate the whole new way of considering the productive setup (therefore also administration, research, sales and so on), have been made possible through the computer technology which has transferred all the tasks still linked to rates of production, therefore to time, to completely automated processes, i.e., they are carried out by robots.

Finally, the consequences of this way of proceeding should be pointed out: class disintegration at the workplace, artificial quality competition, professional competitiveness that has nothing real about it as it contains its own limited range of possible intervention, a reduced interest in making claims through the union, and the disappearance of any of the more advanced conflictuality that the unions often found themselves forced to tolerate and manage.

The benefit for capital is considerable and varied: avoiding quality controls, obtaining superior quality leading to greater competitiveness on the market, reducing costs, and controlling conflictuality by channelling it in the direction of simple market competition.

These are all instruments against which the unions are disarmed.

Chapter 9. Streamlined production

One of the main characteristics of the factory today is its failure to achieve complete automation due to a lack in the perspective and, if you like, aspiration to mass production.

The fact that the historic encounter between computerised production and the traditionally fixed model (rigid production lines which came to be partly automated by the use of robots) has not led to complete automation, is not due to technical causes but to problems of an economic nature and the related market conditions. The use of the technologies that have taken the place of manual labour has not reached saturation level. In fact new perspectives are continually opening up in this direction. What has been surpassed, and so become useless in terms of maximal profit, is the strategy of mass production.

The flexibility guaranteed by computer technology, which increased during the growing phase of post-industrial transformation, has led to such profound changes at a certain point in the market structure and demand as to make any perspective of complete automation pointless. Flexibility and streamlined production moved to the realm of the market instead, creating a flourish of new perspectives in demand which was to become diversified to an extent that was quite unthinkable up until even quite recently.

Now, as it is easy to see by reading the accounts of some of big industry’s shareholders, automation is creating costs that are fast becoming uneconomic. Only a perspective of intense social upheaval could force them back along the path of total automation.

For this reason the cost of production is no longer reduced by simply lowering labour costs, as happened over the past twelve years with the almost complete substitution of the worker with computer technology, but also by a more considered management of so-called overproduction. In short, a ruthless analysis of waste in general, primarily from the production point of view. So, once again pressure is being put on the producer in flesh and blood, prompting an about-turn on the claim that computer technology was to alleviate all the suffering and exploitation that has always characterised waged work.

So reduction in waste is becoming the new aim of streamlined production based on flexibility and guaranteed productive potential. And the cost of this reduction in waste is falling entirely on the producer’s shoulders. In fact, mathematical analysis through complex systems — which have been used by the big companies for some time now — can easily solve technical problems such as how to combine raw materials and machinery. But the solution of these problems would still be marginal to production as a whole, were it not now also able to control the rate of the latter.

Old-fashioned taylorism is coming back into fashion, filtered through new psychology and information technology theories, the flexibility of the various components, and the myriad of small producers who support it. Labour in terms of time is therefore the basic unit of the new production: control of the latter, with no waste (but without any stupidly regressive exaggeration) is the indispensable connection between the old productive model and the new one.

The new forms of control are of a pervasive nature, i.e. they tend to penetrate the individual producer’s mind, creating generic psychological conditions that take the place of the external controls that were set through strict production timetables. Self-control and self-prescription of hours and work-pace is gradually taking their place, but this is still ultimately decided upon by the management of the productive units. These decisions might come from democratic discussion at the base, from the single workers within the various production units, in order to root the process of self-determination even more deeply.

In this way there is talk of a kind of ‘adaptive synchronisation’, brought about, not once and for all, but implemented periodically or for single campaigns or production lines. This aims to create a convergence of interests between workers and bosses, not only in the technical sphere of production but also indirectly, in the sphere of the market.

In fact it is precisely the market that is now linking these two tendencies in the new flexible form of production. The old factory saw itself as the centre of the world of production, it was the rigid element from which to start off to create more consumer demands, and satisfy them. That produced an ideology which saw the worker as central, managed by some party leader and aimed at organising the destiny of the proletariat and the whole factory system. The disappearance of this perspective cannot be more obvious today, not so much because of the collapse of actual socialism, but precisely due to the changes we have been talking about. There is no longer any distance between the rigidity of production and the chaotic flexibility and unpredictability of the market. Both aspects have been brought back under the common denominator of variability and streamlining. The way to affect consumerism, by both anticipating and creating it, is to let it go back to the chaos of the market and an acceptable level of flexibility. At the same time, the rigid old world of production is moving into the new streamlined version. The two are meeting in this new dimension, where future economic and social power will be built.

Chapter 10. A little man in Singapore

Barings is a small commercial bank in London. It made the headlines the world over due to the collapse that resulted from disastrous operations carried out in the Tokyo Stock Exchange by one of its employees, Nick Leeson, their agent in the Singapore branch.

The news would not have attracted much attention had it not been for the amateurish, folkloristic quality of scandal journalism that reports certain economic events, reducing them almost to fiction, in the ambit of the powerful business families, high finance and industry.

But what really happened? The case indicates a speculative mentality that is spreading not only among the small banks, which are used to moving like rogue torpedoes in the increasingly stormy sea of the principles of the international stock exchanges, but also among the giants in the sector. The chance to make enormous profits is affecting not only the individual’s disposition to risk and adventure, but can affect the projects of even the most astute and prudent bankers.

Men like Leeson are nothing exceptional. They are little more than ordinary employees who operate as intermediaries with the stock exchange. They transmit orders for buying and selling in the ambit of exchange and value. The resulting flux of fictitious money — which can be transformed into ready cash at the time of the periodical statements of accounts when they total up what has been bought and sold — is leading to limitless growth in the amounts being negotiated. Moreover, the computerisation of buying and selling contracts has made possible rapid variations that were once unthinkable.

This has led to various consequences. We will consider two of the more important ones here. Such speculations are making it possible to restore the equilibrium of the international market within certain limits (at least that of the dominant stock exchange). This allows time and the possibility for the giants of the world economy to run to the rescue, i.e. to deaden the blows they deal each other in the conquest of markets, the search for better orders, the choice of programmes and production lines, and the importation of new products and new ideas of consumerism. Whereas before, in the face of a risked collapse of the stock exchange, the strategy of the individual multinationals was more discreet and prudent, they have now become more aggressive. Insignificant shrimps like Leeson work like slaves locked up in their golden cages to make this telematic reality possible.

Second point. Banks have now assumed unprecedented importance. They are no longer merely tellers, but have become economic operators themselves. That is to say, they work on their own, making projects for and managing large chunks of the financial market. Finally, higher and higher stakes are created (such as those based on the so-called ‘by-products’, i.e. on the trends of the various world stock market indexes), where there is no longer any relationship with the concreteness, albeit it rarefied, of the individual companies.

Obviously, at the end of the day, there is a price to be paid for the collapse of one single bank and the coverage given by the others called to the rescue.

We leave it up to you to guess who pays it.

Chapter 11. The ethical bank

A bank that guarantees it will deal with money in an ethical way, in other words one that functions within a global project of justice, solidarity, autonomy and nonviolence.

Is such a thing possible? Some people believe so and dedicate their time to supporting this kind of initiative, i.e. to creating banks that, in their opinion, are capable of operating in the economic field with a social conscience and some criteria of solidarity, satisfying physical, cultural, emotional and spiritual needs rather than the simple profit-making that regulates commercial banks.

These ethical banks do not set profit as their goal, but have a social aim, in that they want to prevent marginalisation and favour cooperation between advanced capitalist societies and those that are considerably less so. To put it simply, they want to create harmony between ethics, politics and economy. Discussions about initiatives such as this, which see themselves as self-managed, merit further examination. Here we will limit ourselves to making a few points.

It is not possible to ‘separate’ one sector of the economy and manage it differently to the rest. No one can seriously believe it is possible to enter the world of finance and keep themselves rigorously separate from the financial system as a whole. That is impossible from the moment one goes beyond the threshold of meaning, i.e. as soon as the bank and alternative network becomes a point of reference for the offer of money. The fascination for the idea of alternative credit goes back to attempts to realise Proudhon’s ideas, which were developed not from an ethical point of view, but as an instrument of struggle against the all pervasive power of capitalism. Those who examined the ethical problem of economic management — not only finance, but the economy as a whole — were economists of the Catholic school, Toniolo, then Vito and Parrillo, the latest to have worked out the problem in terms that were acceptable to capital. In fact, the Roman Catholic church has approached the problem on more than one occasion, with all due caution.

We are convinced that no such thing as an ‘ethical’ management of money is possible, just as there is no way to face capital and the economy as a whole that is not conflictual.

It is sufficient to read the list of principles that are defined as ‘ethical-political’ by the promoters themselves, to see what we mean:

  1. my money must simply be an instrument, not a source of profit;
  2. my money must not serve to finance the arms trade;
  3. my money must not be mixed with ‘escaping’ capital;
  4. my money must not support dictatorships;
  5. my money must not speculate on poverty;
  6. my money must not support activities involving laundered wealth derived from illegal activity.

That is all very well, so long as ‘my money’ remains ‘mine’ and so long as it pays me sufficient interest.

Do we really believe we can self-manage and ‘humanise’ capitalism?

I certainly don’t.

Chapter 12. Unemployment in Italy — how come everything doesn’t explode?

We often ask ourselves why nobody acts in a situation like the present. Why do so many unemployed not rebel? How does the economic and State system manage to appear to deal with everything so effortlessly? We will try to answer some of these questions. In doing so it will become clear how we need to ‘go beyond’ economy in the narrow sense of the word if we want to understand how exploitation works today.

Unemployment in Italy today

The data available refers to 1987 and can be summed up in terms of two tendencies: more jobs in the tertiary (services) sector and a considerable fall in the industrial one, especially in the large enterprises.

We will look at changes that have been taking place in production over the past few years and the resultant modifications not only in revolutionary expectations but also concerning practices to be implemented.

It has been calculated that there are over 3,000,000 unemployed in Italy today. In the industrial sector between 1977 and 1987, workers decreased by 9,000, making it possible for industry to recuperate lost profits. In fact, following the initial fall between 1977-1980 there have been profit increases in the large firms from 674 billion lira in 1980 to 8,000 billion in 1987.

In the Italian industrial sector, where the greatest decline took place, productivity has increased by about 21 per cent since 1980, while job reduction stands at about 16 per cent.

This demonstrates beyond any doubt that unemployment in Italy is caused mainly by the productive sector’s growing incapacity to provide work. Big industry has undergone restructuring, resulting in a drastic reduction of the work force. The turning point came around the beginning of the Eighties. It was realised then that short-term adjustments were not enough and that massive restructuring was necessary, far from the old and onerous contributions of fixed capital. Class conflict was at a low ebb at the time. The State, in response to solicitations by capital, had used all the means at its disposal, from the now collaborationist trade unions (at best limited to retrograde struggles), to the parading of the phenomenon of ‘terrorism’.

The production crisis in the Eighties led to an under-use of plants, followed by a revision of labour costs: mass sackings, early pensions, recourse to layoffs and collateral contracts. The phenomenon was the reverse of the wage increases and reduction in productivity of the Seventies. The capitalists made it plain that one could only be employed after passing through an initial phase of unemployment.

Till then capitalists, being unable to touch the extremely rigid cost of labour, had only been able to modify prices in the sphere of what is known as the ‘technical problem’. Now, with the collaboration of the unions and the CP, labour costs have gone down. Inflation is decreasing, productivity is rising, worker combativeness is at an all-time low. The working class is disintegrating.

Ways of putting a brake on things

In a State that claims to have ‘social’ connotations, the forces which in theory should be defending the workers’ interests are looking after those of capital. It has become common to seek alternative solutions for those excluded from work. The unions have taken on this, let us say, institutional task. The State wants to avoid disorder, capital wants to avoid a drop in demand. But this time State investment is not moving towards the huge fixed plants that served as poles of attraction for collateral activities. That period has gone for good. Now they are moving into the tertiary sector, the emerging sector which has more possibility of absorbing the work force. Here too interests coincide: capital needs services in order to restructure the primary sector, the State serves as regulator, and the unions see the solution as closer to their institutional task. The result is a reinforcing of the large industries, with lower set costs and greater flexibility, a weakening of the working class which is reaching a point of disintegration that was absolutely unthinkable a few years ago, and a transformation of the role of the State — now moving towards becoming the direct contractor, no longer limiting itself to the role of simply regulating tension.

The solution as a whole is that of supporting demand, at least in the medium term (layoffs), containing inflation by reducing the level of real wages, and a reinforcing of the political role of the State (stronger and more durable government). This very complex mechanism has been set in motion in Italy and various other States. The US example — model and external variable of our economic system — has served as an important point of reference.

In the US there was a considerable recession in 1981 which lasted for more than two years. The State managed to come through it by setting up a model of economic and political intervention. It stopped fearing inflation with the result that there were considerable credit facilitation: investors all over the world poured funds into Wall Street. Investment nearly all went into the tertiary sector, a characteristic that is specific to the American market, even in the production of durable consumer goods. As always, the third world has paid the price by getting more and more into debt in order to buy these goods, paying for them in poor exports but also serving as the main investment for the great flow of money that has swollen the American economy. Here the American economy has set up a harder politic with a ‘go and return’ effect, to the benefit of both the international stability of the Atlantic military colossus, and the robbery economy towards the subjects of imperialism. For the same reasons that country will probably now be the first to pay the consequences of this ‘brilliant’ manoeuvre.

But why doesn’t everything explode?

This is a question that many are asking themselves. The recuperation of unemployment by the tertiary sector is not a sufficient explanation. Nor is the growth in productivity, control of inflation levels or the development of work flexibility and precarious work (black labour). Taken individually, these answers are probably all valid, but no single one of them can explain the problem, nor do they when they are taken together as a whole.

The early Eighties was undoubtedly a time of material difficulty for the whole economic system. The industrial sector was overloaded, inflation was on the increase, fear of the social consequences of reducing labour costs in the short term was strong, and the unions were insisting on the defence of jobs and real wage value. During these years something was demonstrated which had become clear to us at the end of 1977: a passage from material difficulty to an awakening of the workers’ consciousness as a class, had not taken place. Was that a ‘crisis’? It is impossible to answer that, if for no other reason than that we do not effectively know what a crisis is. The workers should have gone beyond the economic struggle — at least according to the Marxist analysis — and passed to the social one. This was initially to have come through the party and only through the unions in the second place. In other words, revolutionary subjectivity was to emerge from the crisis.

Nothing of the sort happened. Not only has there been no will to struggle arising from the determinism of the economic setup but, more importantly, there has been no real obstacle to the development and pickup of capitalist recovery. Anything but the disappearance of the illusion of equal exchange announced by Marx. They simply changed the cards in their hands, just at the moment when the situation was threatening to become far more serious. In fact this did not happen, thanks also to the epochal intervention of information technology.

Today the conditions of the labour market could be summed up as capital’s increased capacity to recuperate and manoeuvre the army of the unemployed. The capacity for invention in this field is illuminating, mainly consisting of initiatives of an ‘alternative’ nature which once set the usual three or four fools dreaming. The intelligence of capital is extraordinary: Marx would have said, exciting. It takes struggles over, using them against those who promoted them and against the main body of the working class. It singles out the most isolated instigators and interpreters, transforming them into ‘criminals’ and using them to scare others back into line. Then the new concept of quality is used to do up the facade. Politics are consolidated, as immoral behaviour readjusts into a more stable form, turning over a new leaf in some of its marginal aspects. It is not possible to speak of the ‘failure’ of the party or union as a function. In our opinion it is a question of a historical function reaching its natural conclusion. The end of an era. The end of a great illusion. Capital’s work is immense, it permeates school, the family, the church and everything else. It leaves no space unfilled, as it pushes back all initiatives in terms of struggle. Its repressive system welcomes disgusting practices such as grassing and repentance to get to the bottom of some of its contradictions which, although marginal, could still create a certain imbalance. Instead, in order to reduce the dissent of the most radical and least instrumentalisable to silence, it employs pure and simple repression, that of special prisons and police bullets. It has demonstrated once and for all that it is not true that revolt is more difficult in moments of material difficulty for the whole economic and social setup. And this was one of the canons of Marxism.

The fact is that the State and capital are far more efficient than one thinks and are far more interconnected than Marx could have imagined in his time. We must not underestimate the role of the State in this recuperation. Left to itself, the economic mechanism would almost certainly have tried to undermine plants, but the State-economy collaboration has made possible an incredible programme of restructuring instead.

Today we are faced with a situation we could practically define as corporative. No real political opposition exists, except as a formality, so the government can impose tough decisions that turn out to be to the benefit of the economy.

That is why the system does not explode, that is why we can tolerate such a high rate of unemployment almost with resignation, and consider normal a fluctuating percentage of temporary or unstable work.

Class disintegration becomes the integration of the individual, a transformation of personal relations, a violent transformation of life for everyone. There is no longer one particular point of reference in the struggle. The collapse of the old myths is leading to an acceptance of life as continual collapse. And, against a situation we have learned to consider normal, we cannot rebel.

Chapter 13. A million jobs

Whatever can such a promise mean, made as it was at the time of the collective illusions inspired by Berlusconi’s electoral propaganda.

In practical terms, nothing. Not just because it is impossible, but because it goes against economic logic itself.

Let us explain.

For capitalism, work is a commodity, and because it is derived from activity carried out in exchange for a wage, man himself becomes a commodity. So a work market actually exists. Work has a price (wages), and there is a direct relationship between lack of work (unemployment) and the level of market prices.

Wages being the cost of one of the main elements of production (the work force), they also have an important effect on all the others, so (in abstract terms) the higher the level of unemployment, the lower the wages and the greater inflation, i.e. the whole range of market prices go down. All theory so far. Now, sticking to the theoretical model, the bosses — those who literally buy the workers’ lives — might be tempted to reduce the possibility of employment, that is, not promise a million jobs, so pay fewer producers and earn more on each single item that leaves the factory.

But two things prevent this from happening. The first is that a reduction in employment would lead to a reduction in wages, with which the workers also buy goods, so sales would decrease. It follows that an increase in inflation (the result of a growth in unemployment) would reduce sales (there is no money left with which to buy) and a process of stagnation would set in which would begin to kill capital. The second element is that when they are unemployed (and consequently penniless), people become somewhat restless. First one ‘gets by’, then one rebels. And rebellion threatens social peace, puts the future of all production in danger, prevents investment, creates panic in buyers, and so on.

That is why jobs are promised. In the first place to sell more goods, in the second, to prevent rebellion.

But is this a reasonable promise? It is from a political point of view, but only up to a point. ‘Artificial’ work was invented long before the great scare of 1929. Workhouses existed as far back as the 18th century (in Britain of course, where else?), where the out of work were forced to build fortresses and roads for survival wages. Such a reduction to slavery is unthinkable today, but social security dulls people, putting them in a condition of permanent stupidity. Moreover, with increased production rates leading to more goods on the market and a greater need for sales by producers, assistance alone is no longer enough to support demand (it would not guarantee enough sales of all the goods produced). Something else is required, and capital in the 90s is still looking for it.

That is why they are talking about a million jobs in Italy alone. Even although does not correspond to reality. It serves a different purpose.

First, it serves to break down the defence lines of the old work aristocracy defined by skill. Flexibility and mobility are breaking up the old factory resistance even in terms of wage claims. That is leading to the disappearance of any capacity for opposition by the unions, now reduced to mere transmission belts for the bosses’ wishes.

Secondly, it supports demand, and so allows for the full use of the technological capacity to diversify supply. What sense would there be in the new assembly lines where products (a car, for example), can be designed to personal requirements if there were no demand for these products? Social security stifled rebellious instincts, it was not able to open up new possibilities for production.

Third, these jobs are not ‘new’, but are to be found within the field of already existing ones through various procedures — from early pensions to reduced working hours, controlled overtime, tax reduction, government financing, and so on.

Finally, in a move away from the perspective of rebellion, people are projected into a labyrinth of mirrors and illusions.

There seem to be possibilities right or left, nonexistent outlets. And this insane, continual wandering about leads not to a desire to break down the walls of the labyrinth, but to carrying on waiting for something to happen, as new illusions follow the old.

The only thing that might happen is for new, more attractive and more complex enigmas to appear which are increasingly difficult to resolve.

Or the destruction of everything.

Chapter 14. Farewell to claiming

Surly union representative Larizza (UIL) said it over ten years ago: align with the German unions, demand participation in decision-making. At the time Carniti, thinking of the fighting tradition of the Italian unions (in Germany there have been no strikes to speak of since 1956), smiled disparagingly. Today they all agree on the great move. The Italian unions want to transform themselves into holdings like their German colleagues, where they would acquire not only weight in the firm’s decision-making processes, but also become shareholders, and so come to possess companies and real estate themselves.

CSIL leader D’Antonio once said that in a global economy competition and international competitiveness weaken wage demands. The factory needs to breathe, otherwise there would be a risk of returning to the conditions of the Fifties, as happened in the case of the English miners in their struggle against Thatcher. Conflict, he continued, still exists, but it has moved from the streets to the directors’ offices in such a way that, through co-management, the weight of restructuring is being distributed more equally. Force must be abandoned in bargaining, Larizza states (according to whom the new participatory model should be widened from the factories to local institutions concerning the management of urban areas, investment in the South, etc.). Finally, CGIL leader Cofferati points out that it is necessary to avoid the dangers of the so-called Japanese solution: direct cooperation between employees and bosses. Participation, he says, must be filtered through the union.

As we can see, in spite of a few differences, the outline of the union is now quite compact. Any residue of struggle in the streets, any conflict based on strikes and consequent damage to the employer, however remote the probability, is to be abandoned for good. Participation means making decisions along with the owners, that is deciding on what is referred to as the ‘company’s technical problems’, i.e. the ideal composition of the various components of production: capital, machinery, labour. The result, if not exactly identical to the German model of more or less complete social pacification, nevertheless tends in that direction.

Now an important question is emerging. So long as the three big confederate unions acted at the level of claiming, autonomous base unions such as Cobas whose slogan was direct struggle still had some reason to exist, as they represented a possibility for development in the field of direct action, sabotage and maximum damage to the bosses. Basically, the bosses were still afraid in the knowledge that, even within the framework of less serious clashes, this eventuality could not be altogether excluded. Such a function no longer makes sense today. In fact, now that the big union organisations are refusing to continue in the logic of claiming it is impossible for this to be maintained by the minority unions alone. They would end up using up all their potential for struggle simply in proposing claims.

Let me explain more clearly. If what once characterised these minor union structures was the methods they used, all that would remain would be the objectives (claims as opposed to participation), sadly confirming that making claims is now enough to be ‘beyond’, and consequently in contrast with the outlook of the three main unions.

So these minor unions seem destined to taking on the superfluous and insignificant role of claiming. Superfluous because that does not suit the evolution of the economy as a whole (as the unions intelligently understand); insignificant because the minority ones (with all their pseudo-revolutionary chatter) neither desire, nor would they be able to use, methods they could only reach in the presence of the considerable strength still held by the big mass organisations in spite of all their limitations.

And any structure that loses its function, even the squalid one of holding on to someone else’s tail, tends to disappear.

Chapter 15. The significance of an insignificant event

One million or five million people come out into the streets. Numbers apart, is such an event of any importance? No, I don’t think so at all.

Far from the old Sorelian myth, a general strike is not in itself a response by the exploited to the intentions of Power.

It is far more likely to mean something else. Let us see what.

First of all it is a sign of the capacity of the personalist politics presently being regenerated to bring millions of people into the streets. An instrument of political pressure therefore, in the hands of possible new power bases to co-opt the old or take their place. Nothing would change. From the point of view of the management of public spending — by no means of secondary importance — there can be no solution other than that (moreover only provisional) of dipping into the coffers of the rich, and not just those of high profile, but also the ones who keep themselves hidden. Can a political class, no matter how new and alien to concessions from its own pockets, succeed in doing as much? No it can’t. So what are these millions of people in the streets actually asking for? To what power games are they wittingly or unwittingly lending themselves?

It is clear that there is no real collective presence in the various regions in Italy that have been loosely united in a general strike, so we cannot talk as though it were related to one individual or a group of individuals. But something needs to be said all the same.

The main composition of this presence, although it is not uniform or homogenous, is that of the waged classes who are afraid of losing their jobs, those already excluded (and destined to perennial unemployment), the youth element (aspiring to guaranteed jobs, and which they will continue to do), pensioners (who see themselves as deprived of the few rights they had), in support of the unions and the parties of the left who are desperately seeking a place within the opposition, but to no avail. And the latter might get this possibility, with the good shopkeeping common sense of all those who believe that things can be put right (first with Berlusconi and now without him). And having brought Fini’s fascists into government along with Bossi’s idiots and Berlusconi’s technocrats and image manipulators, they are now regretting it, and trying to apply pressure by demonstrating their dissent. That might all be useful to the new opposition when they manage to find their own identity. But how can it mean anything in terms of the reality of things which could, and yes, radically should, be changed?

By rendering service to politicians who have been thrown out, making out that they deserved so much fuss? Of course not. The means would have to be quite different.

Restricting the question to the streets, because that is what we are talking about, the outcome, or at least the preoccupations at government level, would have been quite different if they had found themselves faced with situations such as in the days of piazza Statuto, or Reggio Emilia [where demonstrations turned to rebellion, resulting in the police firing into the crowd]. Not that mass violence in itself — in the form of clashes with the police — were the main means, so the results were predictable even then. What we are saying is more complex. The message contains its own destiny. As a method, the demonstration on its own has no future, because it merely aims to put pressure on the government for a change in the political class in power. The direct clash is a different method altogether, even if it can also be blocked, recuperated or defeated with the guile of promises or brute repression. But that is another question, it opens up a different kind of rupture.

It would certainly be more difficult for the unspeakable Berlusconi to recuperate with a smile on his face.

He would have to roll his sleeves up. And then, one thing could lead to another, and so on…

Chapter 16. World domination in a few words

The era of opposing sides is over, we have now entered that of unification. We are all enlisted under the same flag. If once the world was orientated towards two opposing illusions, which on close inspection turned out to be anything but divergent, now everybody is being called to unite under the same common verb. Enough of the chatter! A few words, clear and unequivocal, will do. Everybody knows what they need to do and what they should be interested in.

So a formless, flabby whole has taken the place of the “strong” ideologies of yesterday. Possibilism and flexibility, uncertainty and doubt have taken the place of the ideological certainties that transformed themselves into various shades of the concentration camp, all equally destined to social orthopaedics, i.e. the creation, by the whip, of a humanity suited to the conditions imposed by production relations.

Now any idea that is even slightly different is swiftly brought back to meet the requirements of the market, wrapped up in multicoloured cellophane and sold, first wholesale, then retail. The media experts direct thought-control and compete to produce opinion, grinding down any original ideas, any desire to be ‘really other’, into nothing. It is astounding that behind the possibilism one finds the ancient conceit intact: the arrogance of the doctrinaires, barons of nothingness, vassals within the limits of the hedge beyond which only fear of the unknown puts a brake on the thrust of the masses cut off from any possibility of intervening.

So, at world level, a small minority of privileged people are using their power as though they were closed up in a mediaeval castle, building a wall to defend their interests and economic power. A wall of linguistic and technological choices which claim to be universal, i.e. a basis for growth and common improvement, for the satisfaction of the universal interests of men, while in effect it is only a defensive rampart, an increasingly insurmountable barrier as the insiders, themselves slaves with golden chains always solidly fastened to the bosses’ interests, continue to grow in height and strength.

The real power centres today are the big international banks, the central issuing banks, the European Commission, the managers of general agreements on trading tariffs, the International Monetary Fund, etc. The means of information that keep this power together and transmit its directives, translating them into programmatic thought and action are: The Economist, The Wall Street Journal, The Financial Times, Far Eastern Economic Review, les Echoes, Reuter Agency, etc. The men who work there, slaves themselves but enjoying particular conditions of privilege, find themselves being trooped intothe universities where a sad brood of economists are prostituting themselves part-time; into newspapers and reviews, where ambivalent journalists good for any sauce spread ignorance and idiocy; into political parties and unions, where tired zombies are recycling slogans of days gone by, giving the great mass of spectators the idea that they can choose their own ideas according to their own interests.

Political economy seems to have become the queen of the sciences. Everywhere in the circles mentioned above political economists jabber forecasts and analyses, study trends and index numbers, analyse curves and equations. Every central bank director feels himself to be a great economist and, leaning on his own reserves, tries to lay down the law to other States in money matters as though that were possible — something that is simply absurd in economics, perhaps more than anywhere else. The ridicule that befell the discount tax manoeuvre can only be compared to the ridicule to which the concept of pro-capita income has always been prey. If capitalism is ‘the natural condition of society’, as Alain Minc recently stated without a shadow of irony, this ‘natural’ condition is one of ridicule.

Think for a moment about the concept of the market and you are left with nothing tangible. What corrects the market? What do its chimerical laws tend to resolve? How can we get to know the laws of the market and the market itself? Many years ago the doubts of the French economists were taught at school, and the teachers accepted various perplexities with an air of self-importance. Today there is no trace of these ancient and still valid doubts in the extremely sophisticated elaboration of the latest generation of economists.

Why on earth should competition improve people’s lives? Why on earth should it increase production and not simply favour the bigger and better organised firms? How on earth would free exchange be synonymous with freedom, be it only economic, if there were not, somewhere in the world, a vast majority of poor disposed to putting up with the consequences of this so-called freedom? Why on earth should the universalisation of the system of production improve workers’ conditions while parallel to it there is an emptying of any real class opposition? Why should a strong currency be the foundation of economic stability? How does privatisation guarantee an improvement in social terms and not simply the interests directed by the dominant minority?

Now, undoubtedly no economic measure can guarantee anything to the whole of humanity. The rest must be able to adjust to the reduced, impoverished living conditions they are offered. Yet this ineluctable reality is covered up with the ideological mantle of contemporary economic and scientific theory: it is covered up and sold off as the way for getting out of all ideology and slavery.

Hard times are looming on the horizon, yet again.

December 19, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, isyan, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

HOPA Kemalpaşa Özerk Bölgesi – Metin Yegin

Dün gazeteleri okudunuz mu? Hopa Kemalpaşa Özerk Bölgesi’nin aldığı kararlar çok önemliydi. Kemalpaşa’daki Çaykur Fabrikası’nın bahçesindeki toplantıları 65 gündür devam ediyordu. Önce, çıkan kararları okuyamayanlar için özetliyim. Bölgede artık hiçbir HES olmayacak. Bütün inşaatlar bugün itibari ile durduruluyor ve inşaatı bugüne kadar sürdüren şirketlerden doğaya verdikleri zarar nedeniyle tazminat talep ediliyor. Bu inşaatlardan sadece bir tanesi çevreye verdiği zararların gelecek nesillere gösterilmesi için saklanacak ve Şükrü Ekinci Çevre Soykırım Müzesi adı verilecek. Hatırlarsanız Şükrü Ekinci Ağustos 2010 da Fethiye Göltaş Hidroelektirik Santrali’nde çalışırken yaşamını yitiren bir işçiydi. Hopa Kemalpaşa Özerk Bölgesi başta su olmak üzere yerel kaynakların ve değerlerin hiçbir zaman devredilmeyeceğini temel anayasa kuralı olarak benimsemişti. Kendi nehirlerinde kurmaya başladıkları derelerin yapısını bozmayan elektrik dinamolarıyla önümüzdeki aydan itibaren bütün bölgede elektrik bedava olacak.

Hopa Kemalpaşa Özerk Bölgesi’nin diğer önemli kararlarından biri sürdürdükleri anadilde eğitim, Hemşince ve Lazca’nın dışında Türkçe’nin de ikinci dil olarak eğitimde yerini almasıydı. Bu arada tartışmalar sürdürülürken kurulan eğitim konseyinde, 12 yaşından küçüklerin de doğrudan söz hakkı talebi kabul edildikten sonra toplantının çoğu, eğitimin temel unsurları olan onlar tarafından belirlendi. Eğitimin duvarlar arasında hapsedilmesinden geçen yıl vazgeçen özerk yönetim, başta Çaykur binası olmak üzere, şehir stadını ve köy meydanlarını ortak eğitim alanı olarak değerlendiriyorlardı. Bu arada çoğunlukta küçüklerin oylarıyla kendi eğitim saatlerinin yüzde 70’i futbol oynamaya ve horon çekmeye ayrıldı. Kızlar futboldaki kota uygulamasının devamını ve takımların en az yüzde 30’unun kadın olmak zorunda olduğu kararını verdiler. ‘Eğitim ve hayat iç içedir’ kuralıyla hareket eden Kemalpaşa Özerk Yönetimi, zaten bütün eğitimin sadece yüzde 20’sini teorik olarak sürdürmekte.

Brezilya Topraksız İşçi Hareketi (MST) ile yapılan işbirliği ile 3 yıldır sürdürülen ‘Eleştirel Pedogojik’ eğitimin özgürleştirici pratiğin parçası olarak devamına karar aldılar. Biliyorsunuz zaten son iki yıldır, öğrenmeye ilişkin hiçbir işe yaramadığı tespit edildiğinden sınavlar kaldırılmıştı. Dolayısıyla iki yıldır hiç de kopya çekilmemekte.

En uzun toplantı çay üreticileri ile çay fabrikası işçilerinin ve kooperatiflerinin yaptıkları toplantılar oldu. Ne kadar çay yetiştireceklerine? Nasıl üreteceklerine ve nasıl dağıtacaklarına dair kararları aldılar. Bu toplantılara en fazla çay tüketicisinin bulunduğu İstanbul, İzmir ve Ankara özerk bölgeleri tüketici kooperatifleri delegeleri de katıldı. İşçilerin iş saatleri bir kez daha düşürülerek fabrikaya 200 yeni işçi alındı. Tabii ki işçi ücretleri yine düşmüyor. Son iki yıldır kendi çayını doğrudan tüketiciye sattıklarından itibaren işçiler ve üreticiler eski gelirlerinin 2 misli gelir elde etmekteler. Artık eğitime ve sağlığa da ödeme yapmadıklarından bu gelirlerin çoğunu seyahatlerinde kullanıyorlar.

Bu toplantının sürdüğü 65 gün süresinde Çaykur Fabrikası duvarlarında 5 resim, 7 fotoğraf sergisi vardı. Geceleri Kemalpaşa Film Festivali’ne katılan filmler gösterildi. 21 tane düğün yapıldı ve 11 tane sünnet düğünü. Neredeyse her saat horon tepildi. Bir de fabrikanın kapısına konulan eski seçim sandıkları büyük ilgi gördü. 3 yılda, 5 yılda bir kullanılan oy ile yapılan seçimlere, referandumlara, karikatür demokrasilere kahkahalarla gülündü.

http://gundem-online.net/haber.asp?haberid=96067

September 3, 2010 Posted by | eko-savunma, isyan, ozyonetim, yerel yönetimler, yerli - yerel halklar | Leave a comment

ÇALIŞMA KÖLELİĞİ ÜZERİNE

Tim Righteous

Günden güne erken kalkar ve zahmetle işe gideriz. Onurumuzu yutar ve patronlarca çevrelenmiş varlıklar olmaya tahammül ederiz. Nefret ettiğimiz işlerde ter döküyor ve didiniyoruz, hayatlarımızı harcıyoruz. Bunu neden yaparız? Çünkü yapmalıyız? Çünkü paraya ihtiyacımız var? Veya çünkü başka türlü yaşamayı bilmiyoruz?

Amerikalılar olarak, çok fazla çalışırız. Çoğumuz 18 yaşımızdan başlayarak 60 yaşımıza kadar haftada 40 veya daha fazla saat çalışırız. Amerikalı işçilerin dörtte biri haftada 49 saatten daha fazla çalışır. Sekiz işçiden biri haftada 60 saatten fazla çalışır ve on taneden biri bir işten daha fazla işte çalışır.

Ve daha fazla çalışmaya devam ediyoruz. Amerikalılar 1970’ten beri yıllarına 20 ekstra çalışma günü daha eklediler. Amerikalı fabrika işçileri tek başlarına iş saatleri dışında ortalama yılda 5 hafta çalışırlar. Amerikalılar Fransız ve Almanlardan yılda 2 ay daha fazla çalışırlar. Kaçık olmalıyız.

Bu yoğunlukta çalışmak acayip ve doğal değildir. Tarihin başlangıcından önce binlerce yıl, insanlar avcı-toplayıcı ve basit bahçecilik ile yaşadılar. Toplayıcılık ve avcılık yaşamak için oldukça sakin bir yoldur. Yerli Avustralyalılar gibi modern avcı-toplayıcılar günde dört saatten daha az çalışırlardı. Hatta ormanı terk edip şehirler inşa ettikten sonra bile, hala daha yoğun çalışmıyorduk. Avrupa’da ortaçağ zamanları sırasında, insanlar yılda 120 gün kadar çalıştılar.

Çok fazla çalışmamız için hiçbir neden yoktur. Daha az çalışmamız gerekirken, teknolojideki gelişmeler daha verimli olarak çalışmamıza yardım etti. Bugün, Amerikalı işçiler, 100 yıl öncekinden 10 kat daha fazla verimlidir. Bu şunu ifade eder; bugün 1 saat çalışarak, 1890’da on saat çalışılarak üretilen malları ve bakımı üretiyoruz. Bu ayrıca onda bir çalışabileceğimizi, eskiden insanların yaptıkları gibi sadece yaşabileceğimizi ifade eder. Bu haftada on saat çalışmadan daha az olabilirdi.

Haftada 8 saat çalıştığımızdan bu yana, bütün ekstra üretim nereye gitti? Çoğu kar olarak zenginlerin cebine gitti. Amerika’daki zenginler dünya tarihi boyunca her hangi bir zamanda yaşayan diğer insan gruplarından daha zengindirler. Eğer daha çok ve iyi çalışırsak, patronlarımız bize daha fazla ödeme veya daha az çalışma için herhangi bir yükümlülük altında değillerdir. Hüzünle, bu kapitalizmin nasıl çalıştığıdır. Kapitalizm gerçekten hasta eder, fakat bu, bu broşürün gözleminin ötesindedir. (Kapitalizmin nasıl hasta ettiğine ve bunun hakkında neler yapabiliriz içerikli derin kitaplar sonda listelenmiştir.)

Verimliliğin geri kalanı yaşam standartlarımızı arttırmaya gider. Bizler daha az çalışmaktansa daha fazla satın almayı tercih ettik. Satın aldığımız bazı şeyler  yaşamımızı gerçekten değerini arttırdı. 1890 larda çok az ev su, elektrik veya modern tuvaletler kullanıyordu. Fakat satın aldığımız çoğu şey, büyük arabalar ve renkli TVler gibi tüketici ürünleridir, bunlar kişiye göre eğlenceli, fakat gerçekten ihtiyacımız yoktur. Soru : Neden bu seçimi yaptık? Neden daha az çalışmaktansa bu kadar çöpü satın almayı seçtik?

Yapmadık. Amerikalı şirketler reklam ile beyinlerimizi yıkayarak bu seçimleri bizler için yaptılar. Reklamlar her yerde, daha mutlu, daha iyi görünümlü, hayran uyandıran, saygı duyulan hatta sevilen insanlar olacağımızı söylüyorlar, eğer sadece bu veya şu ürünü satın alırsak. Elbette hepimiz mutluluğu ya da sevgiyi satın alamayacağımızı biliyoruz, fakat yaşamlarımızdaki her parçada reklamların dürtmesi ile. Daha iyi bir hayat satın alabiliriz fikrine teslim olmamak oldukça zor. Er geç hemen hemen herkes ahmaklığa, çalışmanın ve harcamanın tuzağının tüketmesine, çalışma ve harcamaya, üretim ve tüketime teslim olur.

Bu seçimin değeri yüksektir. Çalışma ruhlarımızı tüketir ve özgürlük duygularımızı bastırır. Her gün patronlarımızın kıçlarını öpmek rezil ediyor. En kötüsü aslında etrafa itilmiş olmaya alıştığımızda. İnsan varlığı hür şahıslarımızın gelişimi için özgür olmaya ihtiyacı var. Daha fazla çalıştığımız, özgür insanlar gibi daha az düşündüğümüz ve köpekler gibi daha az düşündüğümüz: ahmak ve söz dinleyen.

Ailelerimiz ve arkadaşlarımızla olmak, seyahat etmek, aşk yapmak, bira içmek, resim yapmak, yazmak, okumak, müzik dinlemek, güzel yemek yapmak ve yemek vs. gibi daha güzel şeylerden zamanı alır. Bunlar hayatı zengin ve ilgi çekici yapıcı şeylerdir. Çalışmak hayatı sıkıcı, kısa ve gri yapar.

Çalışma ayrıca bizi öldürüyor. Yirmi beş bin Amerikan işçisi her yıl işlerinde öldürülüyor. İki milyondan daha fazlası sakatlanıyor ve 25 milyonu yaralanmaktadır. Bu sayılar, bir çoğunun işte veya işten yolculuk ederken her yıl araba kazalarında ölen 50 bin Amerikalıyı içermiyor.

En sonunda, yaptığımız yoldaki nesneleri tüketmeyi sürdürmeye bütçelerimiz müsait değil. Amerikalılar sadece dünya nüfusunun %5’ini oluştururken, dünya kaynaklarının ve enerjisinin %25’ini tüketmektedirler. Gelecekte bu kaynaklar tükeneceklerdir. Yüksek-üretim endüstrilerimiz gök yüzünü ve suyu duman ve çamur ile kaplıyor. Havadaki dumanın çoğu çalışmaya arabalarda giden insanlardan gelmektedir. Tüketim alışkanlıklarımız dünyayı harap ediyor.

Kaynakların ülkemizdeki akışını tutmak için, dünyanın geri kalanını (ve bir çok fakir Amerikalıyı) kirli işlerimizi yapmak için zorluyoruz. Meksika ve Güney Afrika gibi yerlerde yaşatan fakir insanlar bütün gün fabrikalarda ve madenlerde elbiselerimizi yapmak ve evlerimizi ısıtmak için daha ucuza kumaş ve kömür elde edebilmemiz için ter dökmektedir. Dünya genelindeki ortalama gelir kişi başına yılda $2000. Ortalama Amerikalı dünyanın en fakir yarısının maaşının 65 katını almaktadır. Eğer daha az çalışmayı ve tüketmeyi öğrenebilseydik, bu fakir insanlar bizler için çalışmak için daha az zaman harcamış olurlardı, ve kendilerini besleme ve barınma için daha fazla zamanları olurdu.

Eğer özgür olmak istiyorsak, Eğer gerçekten kendi hayatlarımızı yaşamak istiyorsak, Eğer sağlıklı bir gezegen üzerinde yaşamak istiyorsak, eğer dünyadaki sömürü ve acıya son vermek istiyorsak, daha az çalışmayı öğrenmek zorundayız.

Fakat daha az çalışırsam, açlıktan ölmez miyim?

Çoğu Amerikalının bütün zaman çalışmayı kestikleri zaman, yiyecek ve kira masraflarını karşılayamayacakları gibi korkuları vardır. Hile daha az nasıl harcayacağımızı öğrenerek daha az nasıl çalışacağımızı öğrenmektir. Ucuz yaşamak acı ve açlık anlamına gelmemektedir. Ucuz yaşayabilir ve aynı zamanda rahat, bereketli bir hayattan zevk alabilirsiniz.

Fakat işimden hoşlanıyorum.

Daha iyi işe sahip olan veya hoşlandıkları şeyleri yaptıkları işlerde çalışan bazı şanslı insanlar vardır. Eğer bu insanlardan biriysen, kendine sormak şöyle sormak zorundasın: İşinden gerçekten hoşlanıyor musun, veya sadece çoğu insana göre işsiz olmaktan mı nefret ediyorsun? Eğer bir seçim yapsaydın, işinde haftada 40 saat çalışmak ister miydin? Hatta seks bile haftada 40 saat, yılda 50 hafta süre geldikten sonra sıkıcı olacaktır. Çalışma her hangi bir şeyi bozabilir. Çoğu insan bahçeciliği sever, fakat çiftlik işçiliği sıcak ve sırt ağrıtır. Yemek pişirme eğlenceli olabilir, fakat aşçı olarak yoğun bir restoranda çalışmak cehennemdir. Eğer işinden şu an hoşlanıyorsan, daha az çalıştığın zamanda işini seveceksindir.

Eğer çalışmazsan, ne yapacağım?

Az çalışmak yaratıcı olmayacağın anlamına gelmez. Bahçeciliği ele alalım. Bahçecilik ödemez. Bahçecilikten ödeme yapmak için, çiftçi gibi çalışmak zorundasın. Fakat yaşayabilecek kadar, bir çok sebzeyi basitçe bahçende çalışarak yetiştirebilirsin. Neden çalışmak?

Eğer zamanınız varsa hayat bir maceradır. Dünyada yapılabilecek bir çok şey vardır, bir insan muhtemelen bunların hepsini yapamayabilir. Üzücü: işlerimizde çok fazla dalıyoruz, eve döndüğümüzde, TV izlemekten başka kendimiz ile yapabilecek daha iyi bir şey düşünemiyoruz. Zombi köle olma – işini bırak!


UCUZ YAŞAMAK – AZ ÇALIŞMAK

Yarı zamanlı işte çalışmaya becerikli olmayı ve haftada sadece 20, 15, hatta 10 saat çalışmayı hayal et. Burada ve orada fırlatılmış küçük işler ile hayat bir hafta sonu uzunluğunda olabilirdi. Her gün uyuyabilirdin. Uzun seyahatlere çıkabilir, dünyayı gezebilirdin. Ciddi bir hobiyle uğraşabilir veya geciktirmeye zorladığın bir planda zaman harcayabilirdin. Bu şekilde yaşabilirsin – sadece akıllı, biraz kurnaz olmalısın ve nasıl çok ucuza yaşanabileceğini öğrenmelisin.

Ucuz yaşamak için iki ana taktik vardır. İlk taktik basittir: asla tam ücret ödeme. Yeni olduklarında nesnelerin nasıl bu kadar pahalı oldukları hayret vericidir. Bu tamamen reklamın gücü, çalışma ve harcama döngüsü, üretim ve tüketim ‘i hatıra getirir. Reklam bize yenin her zaman daha iyi olduğuna ikna etmektedir. Yeni daha iyi değildir – sadece daha pahalıdır. Şimdi bildiğiniz üzere, bu tuzağa düşmemelisiniz.

Şehrinizde en iyi kullanılmış eşyaları nereden bulabileceğinizi öğrenin. Kullanılmış elbise ve kullanılmış kitap dükkanları nerede? Kullanılmış bir bisikleti nereden alabilirsiniz? Çoğu büyük kasaba ve kentlerin istekleri tahsis eden haftalık dergileri bulunmaktadır. Bunlar önemlidir: hemen hemen her şeyi bulabilirsiniz, ve mal sahibinden aldığınızdan dolayı, satış vergisi yoktur. Cimri olun. Ucuz piç olun. Yardım edebilirseniz fazladan bir penny bırakmayın.

Hayret uyandıracak kadar bedava eşya elde edebilirsiniz. Her gün yanı başınızdaki süper markette, ürünün az hasarlı olmasından veya fazla olgunlaşmış ve olgunlaşmamış olmasında dolayı kilolarca ürün atılmaktadır. Geri zekalı Amerikalı tüketiciler mükemmel olmadıkları sürece meyve ve sebzeleri satın almazlar, böylece bütün bu iyi maddeler çantalara konur ve marketin arkasındaki konteynırlara atılırlar. Eğer çantayı elde ederseniz, bütün bu mükemmel iyi yiyecekler ücretsiz sizindir.

Konteynır dalgıçlığı denemek zordur, fakat gerçekten düşünebildiğiniz kadar büyük değildir. Konteynırların içersindekilerin çoğu kokuşmuş, çürümüş yiyecekler değildir – sarılmış ve paketlenmiştir (tüketici kültürümüzün diğer dev israfı). Konteynırın içersinde bulduğunuz herhangi şey ücretsiz sizindir. İşe zahmetle giden zombilere güldüğünüz gibi bu ücretsiz hazineleri elde edin, eğer bir kuralla yaşarsanız, onu şu yapın: asla tam ücret ödeme.

Ucuz yaşamak için ikinci ana başlık geniş bir arkadaş grubu ile yaşamaktır, 6 dan 12 ye. Geniş insan grubu kişi başına yalnız yaşayan bir insandan daha az para harcamaktadır. Ekonomistler bu gerçeği “taksimatın ekonomisi” olarak adlandırırlar. Örneğin, büyük bir apartman kiralamak küçük apartman grubu kiralamaktan daha ucuzdur. Grup olarak yiyecek satın almakta ayrıca daha az pahalıdır. Ekonomik boy yiyecek paketleri alabilirsiniz veya gerçekten para kurtarabilirsiniz ve kooperatif süpermarketlerinden veya ıskonto dükkanlarından alışveriş yapabilirsiniz.

Grup halinde yaşamak ucuzdur çünkü kaynakları paylaşırsınız. Grubunuzdan birine iyi ücretli bir yarı zamanlı iş bulmasını söyleyin. Kira için beraber çalışabilir. Diğer bir arkadaş iyi ücreti olmayan bir restoranda çalışabilir fakat eve grup için biraz yiyecek getirebilir. Üçüncü arkadaşın grubun kullanabileceği bir arabası olabilir. Herkesin grup ile paylaşması için aynı miktarda kaynağa sahip olmayacaktır, fakat herkes yapabileceği bir şeye girişebilir, sonunda hepsi ortada olacaktır.

Grupta yaşamanın bir diğer önemli avantajı ise güvenliktir. Bu galiba arkadaş kabilesi ile yaşamanın en önemli nedenidir. Çoğu insan için, para onların güvenliğidir. Eğer hasta olur ve işlerini kaybederlerse, kurtulmalarına yardım edecek kadar paraları vardır. Az çalışma daha az para yapma ve genelde daha az para biriktirme anlamına gelir. Eğer işinizi kaybederseniz veya bacağınız kırılırsa sizle dayanışacak ve size bakacak arkadaşlarınızın olduğunu bilmek güzeldir. İyi bir düşük-çalışma kabilesinde yaşamanın en iyi parçası “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” ruhudur.

Öyleyse bu broşürü arkadaşlarına göster ve her hangi birinin ilgilenip ilgilenmediğine bak. Eğer ilk başta çok fazla insan bulmazsan, çok fazla endişelenme. Hatta üç ve dört insan yalnız başına yaşayan tek insandan daha az para ile yaşayabilirler. Daha sonra, ne kadar eğlendiğinizi gördüklerinde çok daha fazla insan size katılmak isteyecektir.

Grubunuzu oluşturduğunuzda, biraz bira ile hep birlikte oturun ve planlarınızdan ve diğerlerinden ne beklediğinizi konuşun. Diğer insanlarla yaşamak her zaman kolay değildir. Nesneleri paylaşmak, özellikle para, güç olabilir. Her hafta oturup (daha fazla bira ile) konuşmaktan emin olun. Uysal ve iyi kafalı olun ve gerçekleşen her hangi problemi çözmek için müktedir olun. Eğer sorunlar gerçekten ağır ise, beklide kabile size hitap etmiyordur. Her zaman ayrılabilir ve yeni bir grupta başlayabilirsiniz. Bunda utanılacak bir şey yok.

İki ana taktiği ilaveten (asla tam ücret ödeme ve gruplarda yaşa), az-çalışma yaşam tarzını planlarken aklında tutmak isteyeceğin daha başka tavsiyeler:

a) Vejetaryen ol. Et iğrenç, sağlıksız ve kötüdür, fakat bunların hepsinin ötesinde, et gerçekten pahalıdır. Et yiyenler vejetaryenlerden iki-üç kat daha fazla parayı yemek için harcarlar. Eğer vejetaryen pişirmeyi ve yemeği öğrenirsen, para kurtarabilirsin. Başlangıç için sana yardımcı olabilecek yemek kitabı sonda listelenmiştir.

b) Kendini veya herhangi birisini gebe bırakma. Çocuk pahalı ve zaman harcayıcıdır. Tam zamanlı çalışan anneler faturaları ödemek için çalıştıkları 40 saatin üzerine çocukları için ortalama 45 saat daha uğraş için zaman harcarlar. Eğer ucuz doğum kontrole ihtiyacınız varsa, hemen hemen her kentte sarı sayfalarda bulabileceğiniz “Planned Parenthood” güvenilir bir organizasyondur. Eğer gerçekten çocuk sahibi olmak istiyorsanız, sadece bir tane yapın. 18 yılınızı bir güzel çocuğu refah içinde büyütmek ve şımartmak için harcayabilirsiniz ve hala az çalışmaya bütçeniz yeterli olabilir. İlkinden sonra her yaptığınız çocuk, ucuz yaşamayı daha zor hale getirecektir.

Eğer çocuk sahibi olursanız, büyük bir grupta yaşamak önemli olacaktır. Grupta yaşamak ev işlerini azaltır. Bu çocuklarınız olmamasına rağmen, arkadaş grubunuz ile yaşamak için diğer iyi bir nedendir. Bir veya iki kişi için yemek pişirmekten, on kişi için yemek pişirmek biraz daha uzun zaman alır. Eğer yedi arkadaş yemek pişirmeyi paylaşıyorsanız, her kişi sadece haftada bir kez akşam yemeği pişirmek zorundadır. Ayrıca ev temizliği ve (en önemlisi) çocuk bakımını paylaşabilirsiniz. Grup dışında yaşamak, ailelerin yeteri kadar az çalışarak ucuz yaşaması zordur.

c) Lisede öğrendiğiniz her şeyi unutun. Lise berbattır. Sınıflar çok büyüktür ve öğretmenler ücretlidirler. Sınıftaki 25, 30 veya 40 çocuk ile öğretmenlerinizin aslında hiçbir zaman öğretebildiğine imkan yoktur. Yapabildikleri en iyisi seni iyi bir çalışan olmak için yetiştirmektir. Dakik ol. Sessiz ol. Sana söyleneni yap. Cevap verme. Öğretmenler patronlar gibi davranır ve robot olmayı öğrenirsin – itaatkar ve kalın kafalı. Unut. Hepsini Unut.

d) Üniversiteye gitmeyi iyice düşünün. Hemen hemen hiç kimse bugünlerde üniversite için bütçeleri uygun değil, öyleyse çoğu insan borçları çıkartmak zorundadır. Üniversiteye gitmek mezun olduktan sonra yüksek ücretli iş anlamına geldiği alışıldıktır. Hüzünle, yüksek ücretli işler artık pek kalmadılar. Çoğu üniversite mezunu burgerlerini küstahça bitirirken kalanlarımız ile masaları beslemekteler. Fakat üniversiteleri atlayan bizlerden farklı, bu fakir üniversite mezunları ödemek için anormal borçlara sahiptir.

Liseden sonra bir süre beklemek ve neler olacağını görmek üzerine düşün. Dört yılda neler yapmak istediğini kim bilebilir. Daha sonra her zaman üniversiteye gidebilirsin. Eğer gerçekten üniversiteye gitmek istiyorsan, yerel üniversiteler devlet veya özel üniversitelerden daha ucuzdur. Eğer sevk edildiysen, süslü özel üniversitelerde aldığın gibi iyi bir eğitimi yerel üniversitelerde de  alabilirsin, ücretin bir parçası ile (hatırla: asla tam ücret ödeme). Eğer zaten üniversiteye gitmiş ve kafanda çalan borç zilleri varsa, en iyi bahsin şimdi ucuz yaşamaya başlamaktır, fakat tam zamanlı çalışmaya devam et ki mümkün olan en hızlı şekilde bu borçlarını ödeyebilesin. Okul borçları seni düşündürürken ucuz yaşamak ve az çalışmak hemen hemen imkansızdır.

e) Asla yönetim işini kabul etme. Yönetim işi yarı zamanlı olsa bile, daha fazla çalışmayı bırakacaksın. Yarı zamanlı işi asistan yönetici işi için bırakmak tam zamanlı çalışmayı elde etmek için sinsi bir yoldur. Ayrıca, zaten kim bir sik-kafalı asistan yönetici olmak ister?

f) Araba satın alma. Arabalar pahalı ve büyük şehir ve kasabalarda çoğunlukla kullanışsızdır. Aracın kendi fiyatı üzerinde, maliye masrafları, kayıt, benzin, tamir ve en büyüğü, sigortası vardır. Bisiklet temin et, halk taşımacılığını kullan, fakat araba satın alma. Eğer bir grupta yaşıyorsanız, yol gezintilerinde ve alışverişte kullanmak için bir araba bulundurmak isteyebilirsiniz. O takdirde benzin ve sigorta masrafını paylaşabilirsiniz, ve çok pahalı olmayacaktır.

g) “The Blitz”. Az çalışan çoğu insan, yarı zamanlı çalışır, fakat yarı zamanlı işler çoğunlukla kötü işlerdir ve iyi ödemezler. Bazı akıllı az-çalışıcılar tam zamanlı işlerde kısa süreli çalışarak bu problemin üstesinden gelmektedirler. Bu “Blitzers” iyi ücretli tam zamanlı işlerde birkaç ay çalışırlar, bütün bu süre boyunca ucuz yaşarlar ve para biriktirirler. Sonra, iyi miktarda birikmiş paraları olduğunda, işten ayrılırlar ve biriktirdikleri para ile mümkün olduğunca uzun süre yaşarlar. “The Blitz” tam zamanlı çalışmanın bütün karının mahsulünü toplamak ve hala az çalışmak için iyi bir yoldur.

h) Gevşe. Bu sürpriz olarak gelebilir, fakat az çalışmak başta stresli olabilir. Sürekli bir maaş olmadan yaşamak kafanızı karıştırabilir. Değişikliği yalnız yapmayı denemeyin. İşte çalışan arkadaşlarınız ile bunları tartışın. Arkadaşlarınızla dayanın. Arkadaşlar idare eder! Eğer dengenizi bulmak için tam zamanlı bir işe kısa süreliğine geri dönmeniz gerekirse, bu başarısızlık değildir. Sadece hazır hissettiğiniz tekrar işinizden ayrılın.


EN YÜKSEK MEVKİYE ULAŞMA: SIFIR ÇALIŞMA

Bir süre az çalıştıktan sonra, gerçekten ekstra serbest zamandan haz almaya başlayacaksınız. Kendinizi her zaman çalışmayı istemeyerek bulabilirsiniz. (Sizi kim ayıplayabilirdi?) eğer durum bu ise, en yüksek dereceye ulaşabilir ve kolaylıkla çalışmayı bırakabilirsiniz. Burada sıfır çalışmanın yapılabileceğini söylemekten başka taktiklerini tartışabilecek yeterli boş alan yok. Sıfır çalışma kabileleri ucuz yaşama taktiklerini ve bir yerlere yerleşme (terkedilmiş binalarda ücretsiz yaşama), dükkanlardan yiyecek hırsızlığı, yiyecek temin etmek için uğraşmak ve gerçekten parasız bir şekilde yaşamak için gelişmiş konteynır dalgıçlığı tekniklerini kullanma tavsiyelerini birleştirmekteler. Kentinizdeki az çalışma sahnesinde yer aldıktan sonra, size hileleri göstererek sıfır çalışma uzmanları ile beklide karşılaşacaksınız. Az çalışmak güzel fakat hiç çalışmamak süperdir.

Az çalışma hakkında öğrenecek çok şey var, fakat bu size başlangıcı sağlayacak bereketli bilgiler olabilecektir. Yaşadığın gibi, kendi taktiklerini ve hilelerini elde edeceksin. Bu kısa broşürde yer almayanlar aşağıda listelenmiş kitaplarda bulunabilir. Bunlar güzel kitaplar. Bazı başlıklar bulunması zor olabilir. Yerel kütüphanenizden kiralamayı deneyin veya direk olarak yayımcıdan ısmarlayın. Sözleri yayın ve eğlenin.

Çeviren : Elfun

http://www.oocities.com/yesilanarsi/yazilar/calismak_boktandir.htm

August 23, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, isyan, sistem karsitligi | Leave a comment

Against Mass Society – Chris Wilson

from Green Anarchy #6

Many people desire an existence free of coercive authority, where all are at liberty to shape their own lives as they choose for the sake of their own personal needs, values, and desires. For such freedom to be possible, no individual person can extend his or her sphere of control upon the lives of others without their choosing. Many who challenge oppression in the modern world strive toward their conception of a “free society” by attempting to merely reform the most powerful and coercive institutions of today, or to replace them with “directly democratic” governments, community-controlled municipalities, worker-owned industrial federations, etc. Those who prioritize the values of personal autonomy or wild existence have reason to oppose and reject all large-scale organizations and societies on the grounds that they necessitate imperialism, slavery and hierarchy, regardless of the purposes they may be designed for.

Humans are naturally sociable, but are selective about who they wish to associate with. For companionship and mutual support, people naturally develop relationships with those they share an affinity with. However, only in recent times have people organized themselves in large-scale groupings composed of strangers who share little of relevance in common with each other. For over 99% of human history, humans lived within small and egalitarian extended family arrangements, while drawing their subsistence directly from the land. The foraging bands and shifting horticultural communities of past and present are known to have enjoyed extensive leisure time, and have rarely required more than 2-4 hours daily on average to satisfy subsistence needs. Famine and war are extremely rare in these societies. Additionally, physical health, dental quality and the average lifespan of small-scale communities are markedly higher than that of agricultural and early industrial societies. If leaders exist, they are usually temporary, and hold no power beyond their ability to persuade. While hunting/gathering and slash-and-burn gardening do indeed alter local environments and are sometimes wasteful, they have proven themselves to be ecologically stable adaptations. Foraging served humanity for 3 million years, while horticulture has been relied upon by many societies in the Amazon basin for approximately 9,000 years. The small-scale cultures that remain today generally prefer their traditional way of life, and many are currently waging impressive political resistance against corporations and governments who wish to forcibly assimilate them so that their land and labor may be exploited. People rarely enter mass organizations without being coerced, as they lead to a decline of freedom and health.

The rise of civilization was made possible through compulsory mass production. When certain societies began to prioritize agricultural productivity as their highest value, they began to forcibly subject all life within reach of their cities to that purpose. Communities of people who wished to forage or garden on the land for subsistence would be mercilessly slaughtered or enslaved, and the ecosystems they inhabited would be converted to farmland to feed the cities. Those engaged in the full-time facilitation of crop and animal production would reside in the nearby countryside, while public officials, merchants, engineers, military personnel, servants, and prisoners would inhabit the cities. The task of creating a surplus to feed a growing specialist class caused the duties of the food producers to intensify, while simultaneously creating the need for more land, both for agriculture and for the extraction of materials for construction and fuel. Humans were forced into servitude for the benefit of their culture’s institutions of production as a prerequisite for continued survival, and non-human life was either harnessed or eliminated for the sake of completing human projects. To occupy land, one would be mandated to continuously pay tribute in the form of a tax or tithe (or and more recently, in the form of rent or mortgage), hence requiring one to devote most of one’s time and energy to a politically accepted mode of employment. Upon being required to satisfy the demands of landholders or employers in exchange for personal space and commodities, it becomes impossible for people to make their living through subsistence hunting or gardening. Although small-scale self-sufficient communities would resist or flee the intrusion of military and commercial forces, those that failed would be assimilated. Subsequently, they would quickly forget their cultural practices, causing them to become dependent upon their oppressors for survival.

Capitalism is civilization’s current dominant manifestation. The capitalist economy is controlled mainly by state-chartered corporations; these organizations are owned by stockholders who are free to make business decisions without being held personally accountable for the consequences. Legally, corporations enjoy the status of individuals, and thus an injured party can only target the assets of the company in a court case, not the possessions or property of the individual shareholders. Those employed by corporations are legally required to pursue profit above all other possible concerns (e.g., ecological sustainability, worker safety, community health, etc.), and can be fired, sued, or prosecuted if they do otherwise. As a technologically advanced form of civilization, capitalism encroaches upon and utilizes even greater territory, causing further reduction of the space available for life to freely flourish for its own purposes. Like civilization, capitalism conscripts both human and non-human life into servitude if regarded as useful, and disposes of it if regarded as otherwise. Under capitalism, most people spend the majority of each conscious day (typically 8-12 hours) engaged in meaningless, monotonous, regimented, and often physically and mentally injurious labor to obtain basic necessities. Privileged individuals also tend to work intensively and extensively, but typically to respond to social pressure or to satisfy an addiction to commodified goods and services. Because of the dullness, alienation, and disempowerment that characterizes the average daily experience, our culture exhibits high rates of depression, mental illness, suicide, drug addiction, and dysfunctional and abusive relationships, along with numerous vicarious modes of existence (e.g., through television, movies, pornography, video games, etc).

Civilization, not capitalism per se, was the genesis of systemic authoritarianism, compulsory servitude and social isolation. Hence, an attack upon capitalism that fails to target civilization can never abolish the institutionalized coercion that fuels society. To attempt to collectivize industry for the purpose of democratizing it is to fail to recognize that all large-scale organizations adopt a direction and form that is independent of its members’ intentions. If an association is too large for a face-to-face relationship between members to be possible, it becomes necessary to delegate decision-making responsibilities to representatives and specialists in order to achieve the organization’s goals. Even if delegates are elected by consensus or by majority vote, the group’s members cannot supervise every action of the delegates unless the organization is small enough for everybody to monitor each other on a regular basis. Delegated leaders or specialists cannot be held accountable to mandates, nor can they be recalled for irresponsible or coercive behavior, unless held subject to frequent supervision by a broad cross-section of the group. Such is impossible in an economy based upon a highly stratified division of labor where no given individual can focus upon or even view the actions of the rest. Additionally, elected delegates are allotted more time and resources to prepare and present a case for their objectives, and are thus more likely to gain further power through deception and manipulation. Even if the group at large determines all policies and procedures (which is itself impossible when specialized knowledge is required), and delegates are only assigned the duties of enforcing them, they will still act independently when they disagree with the rules and are confident that they can escape punishment for ignoring them. Democracy is necessarily representative, not direct, when practiced on a large scale — it is incapable of creating organization without hierarchy and control.

Because mass organizations must increase production to maintain their existence and to expand, they tend to imperialistically extend their scope of influence. Because cities and industries rely upon outside inputs, they aim to seize the surrounding areas for agricultural and industrial use, rendering it inhospitable to both non-human ecosystems and self-sufficient human communities. This area will expand in relation to any increase in population or specialization of labor that the city experiences. One could argue that industrial production could be maintained and yet scaled down, leaving ecosystems and non-industrial peoples some room to co-exist. Firstly, this proposal invites the question of why civilization should determine its own boundaries, instead of the victims of its predation. Secondly, there are no historical examples of production economies that do not expand, mainly because they must expand after depleting the resources available to them at any given time.

The structural complexity and hierarchy of civilization must be refused, along with the political and ecological imperialism that it propagates across the globe. Hierarchical institutions, territorial expansion, and the mechanization of life are all required for the administration and process of mass production to occur. Only small communities of self-sufficient individuals can coexist with other beings, human or not, without imposing their authority upon them.

http://theanarchistlibrary.org/HTML/Chris_Wilson__Against_Mass_Society.html

http://www.primitivism.com/mass-society.htm

August 4, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, isyan, ozyonetim | Leave a comment

Green Anarchism in (very) brief

Civilisation is Exploitation
Mass society is too complex to work without specialisation. Specialised division of labour alienates us from each other and creates a hierarchy needed to co-ordinate production. Hierarchy divides society into the powerful and powerless. The powerless are treated as objects to be exploited. Exploitation on grounds of class, gender, ethnicity and sexual preference is intrinsic to mass society. Mass society cannot be reformed. It must be replaced.

Small is Beautiful
Mass society must be replaced with communities small enough for each person in them to be respected as an autonomous individual. In small communities, self-determination would replace hierarchy. You can’t fight mass with mass. If our means and ends are to be consistent, we must organise in networks of autonomous small groups to replace mass society.

Land or Death
Mass society alienates people from the Earth. By controlling the Earth’s resources, the State controls society. We must end our dependence on the State by taking back the land and living self-sufficiently. By re-establishing our relationship with the Earth, we undermine the hierarchical thinking that is destroying it.

Revolution on the Periphery
Mass society needs resources from across the planet to survive. Those most exploited by it are those that work the land in the Third World, only to have the fruits of their labour exported to profit the rich. They have nothing to lose by taking back the land at the expense of mass society. As less resources are imported from the Third World, mass society won’t be able to come up with the goods in this country. Self-governing, self-sufficient small communities will be more needed and easier to establish as the State loses control of the rest of the planet.

Autonomy Now
We must support the revolution on the periphery by making our own here. We must share the skills needed to survive without the State, create a culture of resistance to free us from the alienation of mass society, live free of exploitation by boycotting banks and multinationals, building an alternative green and black economy and defending ourselves and the Earth by taking direct action against military bases and labs, developers and industry, exploitation and bigotry.

http://theanarchistlibrary.org/HTML/Anonymous__This_is_Green_Anarchism.html

August 4, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, isyan, komünler, kolektifler, ozyonetim, savaş karşıtlığı, sistem karsitligi | Leave a comment

Doğa Savunma Mücadelesinde Yöntemler – Extrip – Asiye 3.Sayı

Bundan çok değil 500 yıl öncesine kadar doğa kendi kendisini idare edebiliyor, kendi iç dinamikleriyle kendisini yenileyebiliyor ve tehditleri savuşturabiliyordu. Ancak içinde bulunduğumuz zamana geldiğimizde durum farklılaştı ve doğa kendi kendisini yenileyemez bir hale geldi.Bunun en büyük nedenlerinden biri elbette insanların nüfuslarının muazzam derecede artması, isteklerin ve tüketimlerinin tavan seviyeye gelmesi ve bu isteklerini karşılamak için modern aletlerle doğa büyük bir saldırı içine girmesi en önemli sebep olarak karşımıza çıkıyor.

İlkel toplum zamanları ve göçebe yaşamın tercih edildiği zamanlarda doğaya verilen tahribat çok azdı. İnsanlar ihtiyaçları kadar ağaç kesiyor, balık tutuyor, avlanıyor ve bitki topluyordu. Ayrıca sürekli olarak yer değiştirmelerinden dolayı bir bölgeyi terk ettiklerinde, oradaki doğa da kendi kendisini yenileme imkanı buluyordu. O dönemlerde insanların kullandığı alet edevatlar da doğaya yıkım yaratmaya zaten pek elverişli değildi; basit baltalar, taştan oyulmuş mızrak uçları, ok ve yay g,b, aletlerle zaten bu insanların doğadan alabilecekleri sınırlıydı.

Ancak modern topluma geldiğimizde işler değişti. 10 saniyede 3 metre çapında bir ağacı deviren makinalar, tek çekişte onlarca ton balık avlayabilen balıkçı tekneleri, biçerdöverler, otomatik av silahları, oluk oluk benzin tüketen motorlu araçlar,vb. Modern aletlerle doğaya karşı neredeyse topyekün bir savaş ilan edilmiş durumda. Tabi bu adaletsizlik karşısında doğanın da yapacağı bir şey yok tabi ki…

İşte bu noktada bilinçli insanlar da doğayı korumak ve kendisini koruyamayan doğanın saflarında bulunmak amacıyla doğa ve çevre hareketlerini örgütlemeye başladılar. Zaten yazımın konusu da bu mücadelede kullanılan yöntem ve stratejileri incelemek ve hangi yöntemin daha mantıklı olduğunu tartışmaya açmak..Bu kısa girişten sonra konumuza girelim…

Mücadelenin ilk başlangıcı hiç de bizi şaşırtmayacak bir dönemde; Sanayi Devrimi sonrasında denk gelmektedir. İlk olarak İngiltere’de 1850’lerde “Back To Nature” hareketini kuran birkaç sanatçı ve bilim insanı bu konuda dikkat çekmek üzere bir mücadeleye girmişlerdi. Tabi o dönemlerde çok da ses getirecek bir mücadele olmadığını dönemin kaynaklarından öğrenebiliyoruz. Bunun en büyük nedeni elbette o dönem insanlarının yeni gelen sanayi devriminin sarhoşluğu içinde olmasını gösterebiliriz.

Ancak doğa hareketlerinin bugünkü halini almaya başlaması tam olarak 1960’ların sonu olarak karşımıza çıkıyor. Savaş Karşıtı hareketlerin içindeki birçok insan, Vietnam Savaşı’nın sona ermesi ve 68′ hareketinin bitmesinden sonra çeşitli doğa hareketlerinin kurucusu ve aktivisti olarak karşımıza çıktılar. Bu dönemde çeşitli metodları ve stratejileri benimseyen bu örgütlerin kimisi halen varlığını sürdürmekte, kimisi ise ismini tarihe gömerek mücadelenin dışında kaldı.Şimdi bu mücadele metodlarını benimseyen yapılanmaları baz alarak bu metodları başlıklar altında irdeleyelim…

Hayvan ve Toprak Kurtuluşu Mücadelesi

Bu mücadelenin ortaya çıkışı 1963 yılında İngiltere’de kurulan Hunt Saboteurs Association ile başlamaktadır. Bu mücadelenin en önemli özelliği lidersiz olması ve merkezi örgütlenmeye karşı olmasıdır. Bu mücadeleyi benimseyen insanlar kendi yerellerinde “Hücre” adı verilen küçük ve gizli yapılanmalar kurarak eylem yapmaktadırlar.

Mücadelede esas olan doğaya zarar verdiği bilinen kurum-şirket ve kişilere karşı, mal ve maddi kayba uğratıcı “doğrudan eylem” yapmaktır.Yapılan eylemlere eko-sabotaj veya kısaca “ekotaj” adı verilmektedir.Eylemciliğin temelinde hiçbir şekilde hayvanlara, insanlara (doğa dümanı olsa da) fiziki zarar verilmemesi esas alınmaktadır.Ancak yapılan eylemlerde bugüne kadar yaklaşık 20 aktivist karşı taraftan gelen saldırılar neticesinde hayatını kaybetmiştir.

Bugün dünyada bu mücadeleyi benimseyen Earth Liberation Front (Dünya Kurtuluş Cephesi) 1992’de kurulmuş ve 17 ülkede hücreye sahiptir, Animal Liberation Front (Hayvan Kurtuluş Cephesi) 1976; ki bu örgüt 1963 Yılında Hunt Saboteurs Association içerisinde çalışmaya başlamış ve1972 yılında Band Of Mercy adı altında kurulmuştur, Earth First! (Önce Dünya!) 1979 yılında kurulmuştur ve 19 ülkede örgütlüdür.

Greenpeace ilk kurulduğunda birkaç eko sabotaj eylemi yapmış olsa da daha sonra değineceğimiz pasifist eylem modelini benimsemiş ve bu eylem tarzını terketmiştir.

Eylem metodu olan ekotajlarla bugün birçok ülkede doğaya karşı yapılan saldırıları püskürtmeyi başarmışlardır.Ekotaj’da kullanılan metodlara baktığımızda hayvanları çiftliklerden alarak güvenli bir ortama kaçırma, bombalama, kundaklama, doğadan acımasızca toplanan kürk-deri vb. Maddeleri boya ile kullanılamaz hale getirme, yumurta atma, ağaçlara çıkarak kesilmelerini engellemek, iş makinelerini bozarak kullanılamaz hale getirmek gibi uygulamalar karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak deney laboratuarları, ilaç firmaları, kereste şirketleri, mezbahalar, kürk ve besi çiftlikleri, bankalar, kargo şirketleri, sirkler ve hayvanat bahçelerini hedef almaktadırlar.

İlk başta her türden insanın bir araya gelerek kurduğu bu yapılanmalar, 1990’lı yıllardan sonra anarşist mücadeleye doğru bir kayma yaşamaya başlamış ve özellikle Yeşil Anarşist mücadeleyle etkileşim haline geçmiştir. Türkiye’de 2000’li yıllarda ilk hücreler ve eylemler yapılmaya başlamış ve bugün birçok ilde de hücreler olduğu bilinmektedir. Bu mücadele biçimi birçok devlet tarafından 2. Dereceden Terör sorunu olarak kabul edilmekte ve aktvisitler büyük hapis cezalarına çarptırılmaktadır. Ancak bu durum mücadelenin büyümesine herhangi bir olumsuz etki yapmamaktadır.

Bu mücadele biçimi şüphesiz ki en çok ses getiren ve en başarılı mücadele biçimi olarak göze çarpmaktadır. Bugün eylemlerin verdiği maddi zararlardan dolayı birçok doğa sömürücüsü tesislerini kapatmak zorunda kalmıştır. ELF’in 1998 yılında Vaşakların yoğun yaşadığı bölgeye kurulan bir kayak merkezine yaptığı saldırı sonrasında tesis 12 Milyon dolar zarara uğramıştır. Bu saldırı o kadar ses getirmiştir ki, daha sonra burada kamuoyu baskısıyla vaşaklar için koruma alanı oluşturulmak zorunda kalmıştır. Bu konuda daha ayrıntılı bilgiyi bahsettiğimiz örgütlerin internet sitelerinden takip edebilirsiniz.

Pasif Direniş 

Bu metodu kullanan örgütlerin temeli genel olarak 68’lerdeki hipi hareketi ve pasifist gruplara dayanmaktadır. Genel olarak bu örgütlerin hepsinin çalışma metodları ve yapıları birbirinin aynıdır.Zaten bu metodu benimseyen örgütlerin sayısı da çok fazla değildir.

Bu metodu uygulayan örgütlere baktığımızda karşımıza ilk olarak çıkan örgüt olarak Greenpeace çarpmaktadır. 1972 Yılında nükleer savaşa dikkat çekmek için ortaya çıkan Don’t Make A Wave Comitee hareketinin devamı olarak kurulan örgüt şu anda 42 ülkede ofise sahiptir.

İlk başta bahsettiğimiz radikal hareketlerin aksine liderlik ve hiyerarşiye sahip olan örgüt, Amsterdam merkezli olarak dünyada çeşitli kampanyalar ve eylemler yapmaktadır. 1977 yılında Paul Watson önderliğindeki bir grup, Greenpeace’i fazla uzlaşmacı ve pasifist bularak Sea Shepherd adlı örgütü kurmuşlardır.

Bu eylem metodunu kullanan bir diğer grup ise Küreselleşme Karşıtı hareketlerin içindeki eski sosyalistler ve bazı dejenere marksistlerdir. 1999 yılında Seattle ayaklanmasında anarşist grupların mücadelede aşırı şiddet kullandığını savunan bu gruplar, daha sonra yapılan küreselleşme karşıtı protestolarda pasif direniş eylem metodunu seçmişlerdir.

Diğer bir grup olan PETA’da bu metodu seçmiştir. Örgüt genel olarak eylem yaptıkları ülkelerdeki ünlü kişilere çıplak eylem yaptırarak konuyu kürk, deri ve et sanayisine çekmeye çalışmaktadır.Örgüt ayrıca vejetaryenlikle ilgili birçok bilgilendirici çalışma da yapmaktadır.

Bu metodu savunan gruplar hiçbir şekilde saldırıya uğrasalar dahi şiddete başvurmamayı tercih etmektedirler. Yaptıkları eylemlerde coplanırken, gaz yerken, gözaltına alınırken hareketsiz kalarak gözaltına alınmayı kabul ederler. Eylem şekli olarak ülkelerin ve şehirlerin büyük yapılarından iple sarkarak pankart açmak, balina gemilerinin çevresinde botlarla taciz turları atmak, kendilerini firma ve devlet kurumlarına zincirlemek, eylemlerde çan-boru-düdük çalmak ve dansetmek, çıplak eylem yapmak,vb vb..

Bu örgütlerin bir diğer özelliği de çok büyük maddi güçleri olmasıdır. Özellikle PETA ve Greenpeace gibi örgütler “destekçi” adı verdikleri bireysel bağışlardan çok büyük paralar kazanarak yukarıda belirttiğimiz eylemleri gerçekleştirmeye harcamaktadır. Yapılan büyük ve uluslarası kampanyaların sonuca ulaştığı da pek görülmemektedir.Örneğin 33 yıldır süren fok avlarına karşı kampanyada bugüne kadar olumlu bir yol alınmamıştır. Hatta durum daha da vahim bir duruma gelmiştir. Aynı şekilde balina avlarına karşı yapılan kampanyalarda da 20 yıldır herhangi bir gelişme olmamıştır. Bu metodu seçen grupların devletlerden, şirketlerden, kurumlardan sponsorluk kabul etmemelerine rağmen çok büyük maddi güce sahip olmamalarının en büyük nedeni “reklam ve lansman” güçlerinden kaynaklanmaktadır. Özellikle Greenpeace örgütü ve küreselleşme karşıtları, yer aldığı her türlü eylemi sanki kendisi yapmış gibi lanse ederek kendi reklamını yapmayı (10.000 kişilik eylemde 50 kişi bile olsalar), basına geçilen haberleri manipüle etmeyi bir yol olarak tercih eder.

Yukarıda yazdığım sebeplerden ötürü bu gruplar bugün birçok ülkede doğa korumacı diğer örgütlenmeler tarafından “istenmeyen örgütler” ilan edilmiştir.Türkiye’de de durum aynıdır.

İdeolojik Olarak Doğa Mücadelesi

Bu aslında doğa koruma mücadelesinin içindeki diğer gruplarla ilintili halde olan kişilerin temsil ettiği hareketlerdir. Yukarıda irdelediğimiz örgütlerin eylemlerini desteklemek,teorik altyapısını ve lobi faaliyetlerini yürütmek gibi amaçları vardır. Örnek vermek gerekilirse Greenpeace ile Yeşiller Hareketi’nin; Earth First’le de anarşist grupların resmi olmayan bir bağı vardır.
Genel olarak bakıldığında ilk göze çarpan politik hareket Yeşiller Hareketi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Avrupa’da azımsanamayacak bir güce sahip olmasına rağmen, elitist yapısından dolayı gelişmekte olan ülkelerde ve 3.Dünya Ülkeleri olarak tanımlanan ülkelerde pek de taraftarı olmadığı söylenebilir. Genel olarak eskiden sosyalist olan ve daha sonra liberal mücadeleye kayan kişiler tarafından çalışmalar yapmaktadır. Lobi faaliyetleri ve kamuoyu oluşturmak gibi stratejik politikaları benimserler.
Bir diğer grup ise anarşiyi savunan gruplar tarafından mücadele eden örgütlerdir. Anarşi’nin temelinde doğayla uyum ve ekosistemin devamlılığı gibi düşünceler olsa da, bu konuda esas mücadeleyi Yeşil Anarşi hareketi içerisinde bulunan kişiler yürütmektedir.

Yeşil Anarşistler içerisinde anarko primitivistler ve sosyal ekolojistler olmak üzere iki grup öne çıkmaktadır. Burada kısaca değineceğimiz grup anarko primitivistler olacaktır. Temelde ilkelciler Uygarlık Karşıtlığı, Tekno Endüstriyel Sistemle Mücadele ve İlkele Dönüş üzerinden mücadele yürütürler. Eylem metodu olarak ekosabotaj ve doğrudan eylemi benimseyen bu gruplar, birçok açıdan Hayvan-Toprak Kurtuluşu veren örgütlerle dayanışma ve eylem birlikteliği içerisindedirler.

Sonuç Olarak…

Kısaca hem doğa koruma mücadelesi yürüten eylemci grupların kısa tarihine göz atmış olduk, hem de bu grupların metodları hakkında kısaca bilgi vermiş olduğumu düşünüyorum.Burada anlattığım gruplar dışarısında eylem grupları olmayan ve alan-tür koruma çalışmaları yapan STK’lar olduğunu da belirtmemizde fayda var.

Yukarıda anlattığımız metodlara bakarak en doğru ve işe yarar metodun ne olduğunu tartışarak en doğru yöntemi seçmemiz gerçekten de çok önemli.Ancak mantıklı bakıldığında iple sarkıp pankart asmanın ya da çıplak olarak protesto yapmanın, düdük çalmanın ne gibi bir faydası olacağını da idrak etmemiz mümkündür. Esas olarak doğa ve çevre sorunu ilk başta da anlattığım üzere bir uygarlık ve nüfus sorunudur. Bu sebeple uygarlığın yıkılması için mücadele etmeden yukarıdaki hangi yöntemi uygularsak uygulayalım kesin bir sonuca ulaşamayacak, yalnızca günü kurtarmış olmakla kalacağımızı her zaman hatırlamamız gerekmektedir. 

Bir sonraki sayıda Hayvan ve Toprak Kurtuluşu ile ilgili daha geniş bir yazı yazarak bu konuyu daha detaylı bir biçimde sizlere anlatmaya çalışacağım…

http://issuu.com/internationala/docs/asiyev3

July 26, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, eko-savunma, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

bolo’bolo – Against The Planetary Work Machine (p.m.)


                     (from the 'Introduction' to bolo'bolo)

The following text of bolo'bolo is taken from Midnight Notes #7 (June 1984).
Contact: Midnight Notes, P.O. Box 204. Jamaica Plain, MA 02130 U.S.A..

                                    bolo'bolo
                                       by
                                       ibu

                        If you dream alone, it's just a dream.
                        If you dream together, it's reality.
                                     --Brazilian folk song

  (Ibu, a Midnight Noter, originally wrote bolo'bolo in German. It will
  soon appear in its full version in a pamphlet in English. It has three
  parts: an 'introduction' discussing the shape of the Planetary Work
  Machine and how to kill the machine; bolo'bolo  proper, a discussion of
  ibu's ideas and desires toward a possible arrangement of societies in
  the world; and notes on bolo'bolo which discuss many things from utopias
  to psychologies, from technical issues of food production to social
  relations.  We print only here an edited version of the 'introduction'.
  We urge our readers to order the pamphlet, advertised on the previous
  page. [ad for Semiotext(e) FOREIGN AGENTS SERIES. Contact: Autonomedia,
  Box 568, Brooklyn, NY 11211 U.S.A.]

  Why do we print this piece, aside from the fact that we enjoy it and
  want to spread it around?  First, it presents in clear and direct form a
  picture of the aspects of the Planetary Work Machine (capital) which is,
  in many regards, a concentrated version of the work machine discussed in
  our "Work/Energy Crisis and Apocalypse." [Midnight Notes #3]  Thus pared
  down, it might be more accessible and thus useful as a tool of struggle.
  Second, ibu presents a provocative critique of traditional left
  political action.

  Third, a part we do not print, bolo'bolo can help us think more clearly
  about just what it is we are struggling for; our printing the intro
  might encourage more people to get the pamphlet. Perhaps, as ibu
  observed, producing a piece such as bolo'bolo is itself a product of our
  defeat as in defeat we take time to reflect, speculate, etc. that we
  cannot take when we are on the    offensive.  Still, we ought to make
  what best we can of our defeat, to help us make our next cycle of
  struggles are effective.

  Fourth, we have sharply attacked the left in this and previous issues.
  We have offered many of our own 'realpolitik' observations as to how we
  might proceed instead of down the path and over the cliff with the left.
  Perhaps lurking over our shoulders is our 'second reality' and we must
  consider both what the second reality can be and how to make the move
  from the reality we don't want into the one we do want. --Midnight
  Notes)

                                A Big Hangover

Life on this planet isn't as agreeable as it could  be. Something obviously
has gone wrong on our space-ship called Earth. But what?  Maybe a fundamental
mistake was made when nature (or somebody else) came up with the idea of
"human".  Why should an animal walk on two feet and start thinking?  It seems we
haven't got much choice: we've got to cope with this error of nature, with
ourselves.  Mistakes are made in order to learn from them.

In prehistoric times our deal seems not to have been so bad. During the Old
Stone Age (50,000 years ago) we were few, food (plants and game) was plentiful
and survival required only a little working time and moderate efforts.  To
collect roots, nuts, fruits or berries (don't forget mushrooms) and to kill
(or with even less effort, to trap) some rabbits, kangaroos, fish, birds, or
deer, we spent about two or three hours per day. In our camps we shared meat
and vegetables and enjoyed the rest of the time sleeping, dreaming, bathing,
dancing, making love or chatting.  Some of us took to painting on cave walls,
carving bones or sticks, inventing new traps or songs.  We roamed across the
country in gangs of 25, with as little baggage and property as possible.  We
preferred the mildest climates, like Africa, and there was no "civilization" to
push us into deserts, tundras or mountains.  The Old Stone Age must have been a
good deal--if we can trust the recent anthropological findings--for we stuck to
it for several tens of thousands of years, especially if compared to the 200
years of actual industrial nightmare.

Then somebody must have started playing around with seeds and plants and
invented agriculture.  It must have seemed a good idea, for we didn't have to
walk far to get enough food.  But life became more complicated and toilsome.  We
had to stay in the same place for at least several months to store the seeds for
the next crop and to plan and organize work on the fields.  Fields and harvest
also had to be defended from our nomadic gatherer hunter cousins who kept
thinking that everything belonged to everybody.  Conflicts between farmers,
hunters and cattle breeders arose.  We had to explain to others that we "worked"
to accumulate our provisions--and they didn't even have a word for "work".  With
planning, with-holding of food, defence, fences, organization and the necessity
of self-discipline we opened the door to specialized social organisms like
priesthood, chiefs, armies.  We created fertility-religions with rituals to stay
convinced of our lifestyle.  The temptation to return to the free life of
gatherers/hunters must have always been a threat.  Whether it was the
patriarchate or matriarchate: we were on the road to statehood.

With the rise of ancient civilizations in Mesopotamia, India, China, and Egypt,
the equilibrium between humans and natural resources was definitely ruined.
The future breakdown of our spaceship was programmed.  Centralized organisms
developed their own dynamics and we became the victims of our creations.
Instead of two hours per day we worked ten hours and more on the fields and
constructions of the Pharaohs and Caesars, we died in their wars and were
deported as slaves where they needed us.  Those who tried to return to their
former freedom were tortured, mutilated, killed.

When they started industrialization, it wasn't any better.  To crush the peasant
rebellions and the growing independence of craftsmen in the towns, they
introduced the factory system.  Instead of foremen and whips, they used
machines.  They dictated our rhythm of work, punished us automatically with
accidents, kept us under control in huge halls.  Once again progress meant
working more and under more murderous conditions.  The whole society and the
whole planet was turned into one big Work-Machine.  And this Work-Machine was at
the same time a War-Machine for all those within and without who dared oppose
it.  War became as industrial as work.  Indeed, peace and work have never been
compatible:  You cannot allow yourself to be destroyed by work and prevent the
same machine from killing others, you cannot refuse your own freedom and not
attack the freedom of others.  War became as absolute as work.
 The early Work-Machine produced strong illusions of a "better future".  After
all, if the present was so miserable, the future could only be better.  Even the
working class organizations were convinced that industrialization would lay the
basis for a society of more freedom, more free time, more pleasures.  Utopians,
socialists and communists believed in development and in industry, in
"progress".  Marx thought that with its help, humans would be able to hunt, make
poetry and enjoy life again.  Lenin, Stalin, Mao, Castro and others demanded
more sacrifices to build a new society.  But socialism only turned out to be
another trick of the Work-Machine to extend its power in areas where it was
lacking.  The machine doesn't care if it is managed by transnational companies
or state bureaucracies.  Its goal is the same everywhere: steal our time to
produce steel.

The industrial War-and-Work Machine has definitely ruined our space-ship and
its future: the furniture (jungles, woods, lakes, seas) is torn to shreds; our
playmates have been exterminated or are sick (whales, birds, tigers, eagles);
the air stinks and is out of balance (CO2 , acid rain); the pantries are being
emptied (fossil fuels, metals) and self-destruction is programmed (nuclear
holocaust).  We can't even feed all the passengers of this wrecked vessel.
We've been made so nervous and irritable that we're ready for any kind of
nationalist, racial or religious war.  For many of us, the nuclear holocaust is
no longer a threat, but seems to be a welcome deliverance from fear, boredom,
oppression and drudgery.

5000 years of civilization and 200 years of accelerated industrial progress have
left us with a terrible hangover.  "Economy" has become a goal in itself and
we're about to be swallowed by it.  The hotel terrorizes its guests: But we are
guests and hosts at the same time.

                         The Planetary Work Machine

The monster that we have let grow and that keeps our planet in its grip is the
Planetary Work Machine.  If we want to transform our spaceship into an agreeable
place again, we've got to dismantle this Machine, to repair the damage it has
done and to come to some basic agreements on a new start.  So our first
questions must be: How does the Planetary Work-Machine manage to control us?
How is it organized?  What are its mechanisms and how can they be destroyed?

It is a Planetary Machine: it eats in Africa, digests in Asia and shits in
Europe.  It is planned and regulated by international companies; the banking
system; the circuit of fuels, raw materials and other goods.  There are a lot of
illusions about nations, states, blocs, First, Second, Third or Fourth World-
these are only minor subdivisions, parts of the same machinery.  Of course there
are distinct wheels and transmissions that exert pressure, tensions and
frictions on each other. The Machine is built on the basis of its inner
contradictions: workers/capital, private capital/state capital
(capitalism/socialism), development/underdevelopment, misery/waste, war/peace,
women/men, etc. The machine is not a homogenous structure, it uses its internal
contradictions to expand its control and refine its instruments.  Unlike fascist
or theocratic systems or like Orwell's 1984, the Work-Machine permits a "sane"
level of resistance, unrest, provocation and rebellion. It digests unions,
radical parties, protest movements, demonstrations and democratic changes of
regimes.  If democracy doesn't function, it uses dictatorship.  If it's
legitimation is in crisis, it has camps, prisons and torture in reserve.  All
these modalities are not essential for understanding the functioning of the
machine.

The principle that governs all activities of the Machine is economy.  But what
is economy?  Unpersonal, indirect exchange of crystallized life-time.  We spend
our time producing some part which is assembled with other parts by somebody we
don't know to make a device that, in turn, is bought by somebody else we don't
know for an unknown goal.  The circuit os these scraps of life is regulated
according to the working time that has been invested in its raw materials, its
production and in us.  The means of measurement is money.  Those who produce and
exchange have no control over their common product and so we have situations
where rebellious workers are shot by exactly those guns they helped produce.
Every commodity is a weapon against us, every supermarket an arsenal, every
factory a battleground.  This is the dynamic of the Work-Machine: split society
into isolated individuals, `blackmail' us each separately with the wage or
violence; use our working time according to its plans.  Economy means expansion
of control by the Machine over its parts more and more dependent on the Machine.

We are all parts of the Planetary Work Machine--we are the Machine.  We
represent it against each other.  Whether we are developed or not, waged or not,
working alone or as employees- we serve its purpose.  Where there is no
industry, we "produce" workers to export to industrial zones.  Africa has
produced slaves for America, Turkey produces workers for Germany, Pakistan for
Kuwait, Ghana for Nigeria, Morocco for France, Mexico for the U.S.  Untouched
areas can be used as scenery for the international tourist business: Indians on
reservations, Polynesians, Balinese, Aborigines. Those who try to get out of the
Machine fulfill the function of picturesque "outsiders" (bums, hippies,  yogis).
As long as there is the Machine, we're all inside of it.  It has destroyed or
mutilated almost all traditional societies or driven them into a demoralizing
defensive position.  If you try to retreat to a "deserted" valley in order to
live quietly on some subsistence farming, you'll be found by a tax collector, a
draft-agent or by the police. With its tentacles the Machine can reach virtually
every place on this planet within hours.  Not even in the most remote part of
the Gobi desert can you be sure to take an unobserved shit.

                        The Three Essential Elements

Examining the Machine more closely, we can distinguish three essential
functions, three components of the international workforce and three "deals" the
Machine offers to different fractions of ourselves.  The functions (A,B,C) can
be characterized as follows:

A) Information:  planning, design, guidance, management, science,
   communication, politics, production of ideas, ideologies, religions,
   art, etc.: the collective brain and nerve-system of the Machine.

B) Production:   industrial and agricultural production of goods, execution
   of plans, fragmented work, circulation of energy.

C) Reproduction: production and maintenance of A-, B-, and C-workers, making
   children, education, housework, services, entertainment, sex, recreation,
   medical care, etc.

All these functions are essential to the Machine.  If one of them fails, it will
sooner or later be paralyzed.  Around these functions the Machine has created
three types of workers, although overlap occurs; e.g., reproduction requires
more than one type of worker.  The three types of worker are divided by their
wage-level, 'privileges', education, social status, etc., as follows:

A) Technical-Intellectual Workers, mostly located in advanced (western)
   industrial countries; highly "qualified", mostly white, male and
   well-paid; e.g., computer engineers.

B) Industrial Workers and employees, located in not yet "de-industrialized"
   areas, in "threshold countries", socialist countries; average or miserably
   paid, male or female, of varying "qualifications"; auto-workers,
   electronic assembly-workers (female).

C) Fluctuant Workers, oscillating between small agriculture and seasonal
  jobs, service workers, housewives, unemployed, criminals, hustlers;
  largely women and people of color without regular income in metropolitan
  slums or in the Third World, often at the edge of starvation.

All these types of workers are present in all parts of the world, just in
different proportions.  Nevertheless it is possible to distinguish three zones
with a typically high proportion of the respective type of workers:

A-workers: advanced industrial (Western) countries: U.S., Europe, Japan.

B-workers: socialist countries or industrializing countries: USSR, Eastern
  Europe, Taiwan, Singapore.

C-workers: Third World, agricultural or "underdeveloped" areas of Africa, Asia
  and South America and in slums everywhere.

The "Third Worlds" are present everywhere.  In New York there are neighborhoods
that can be considered parts of the Third World.  In Brazil there are industrial
zones, in socialist countries there are strong A-elements.  But there is a
difference between the United States and Bolivia, between Sweden and Laos, etc.

The Machine's power to control is based on its ability to play the different
types of workers against each other.  High wages and 'privileges' are not
conceded because the Machine particularly likes certain kinds of workers more
than others.  Social stratification is used for the purpose of maintenance of
the whole system.

The three kinds of workers are afraid of each other.  They are kept divided by
prejudices, racism, jealousy, political and religious ideologies and economic
interests.  The A- and B- workers among us are afraid of losing their standard
of living, their cars, houses and jobs. At the same time they complain about
stress and envy "idle" C-workers. C-workers in turn dream about consumer goods,
stable jobs and an "easy" life.  All these divisions are exploited by the
machine in various ways.

The Machine no longer even needs an extra ruling class to maintain its power.
Private capitalists, bourgeois, aristocrats and chiefs are mere left-overs
without any decisive influence on the material execution of power,  The machine
can do without capitalists and owners, as the example of the socialist states
and state enterprises in the West demonstrates.  They're not the problem.  The
real oppressive organs of the Machine are other workers: police, soldiers,
officials, managers.  We're always confronted with the metamorphoses of our own
kind.

The Planetary Work-Machine is a social mechanism in which people are pitted one
against the other to guarantee its functioning.  So we must ask ourselves: Why
do we put up with the Machine?  Why do we accept a kind of life we obviously
don't like?  What are the advantages that make us forget our discontents?

The contradictions that make the Machine work are the same internal
contradictions faced by every worker: they're our contradictions.  Of course the
Machine "knows" that we don't like this life and that it is not enough just to
repress our wishes.  If it were simply based on repression, productivity would
be low and the costs of supervision would be too high.  That's why the chattel-
slave system was abolished.  In reality, one half of us accepts the Machine's
deal and the other half revolts against it.

The Machine does have something to offer.  We give it a part of our life-time,
but not all.  In return, it gives us a certain amount of goods, but not as much
as we want and not exactly what we want.  Every type of worker has its own deal
and every worker has its extra-deal again, depending on its job and specific
situation.  As everybody thinks s/he is better off than somebody else (there's
always somebody who is worse off), s/he sticks to his/her own deal and distrusts
all changes. So the inner inertia of the Machine protects it against reforms and
revolutions.

Only when a deal becomes too unequal does dissatisfaction and readiness to
change the situation arise.  The actual crisis, which is visible mainly on the
economic level, is caused by the fact that all deals the system has to offer
have become unacceptable.  A-, B-, and C-workers have protested recently, each
in its own way, against the respective deals.  Not only the poor but also the
rich are dissatisfied. The Machine is about to lose its perspective.  The
mechanism of internal division and mutual repulsion is about to collapse.
Repulsion is turning against the Machine itself.

    (The remainder if this section, "Three Deals in Crisis", discusses in
    detail the particular deals made by each type of worker.  We have omitted
    it from this printing due to lack of space.  The deals discussed are
    titled "The A-Deal: Disappointed at consumer society"; "The B-Deal:
    Frustrated by socialism"; "The C-deal: The development of misery".
    This entire section is in the pamphlet from Autonomedia.
      --Midnight Notes)

                           The End of Realpolitik

Misery in the Third World, frustration in the socialist countries, deception in
the West; the main dynamic of the Machine is actually reciprocal discontent and
the logic of the lesser evil.  What can we do?  Reformist politicians propose to
change the Machine, to make it more humane and agreeable by using its own
mechanisms.  Political realism tells us to proceed by little steps.  Thus the
microelectronic 'revolution' is supposed to give us the means for reform.
Misery shall be transformed into mobilization, frustration into activism and
disappointment shall be the basis of change of consciousness.  Some of the
reformist proposals sound quite good: 20-hour-work-week, equal distribution of
work, guaranteed minimal income (e.g. negative income tax), elimination of
unemployment, use of free time for mutual and decentralized self-administration
in enterprises and neighborhoods, creation of an "autonomous" sector with low-
productivity-small-enterprises, investments in middle and soft technologies
(also for the Third World), reduction of private traffic, conservation of energy
(no nukes, insulation, coal), investments in solar energy and public
transportation, less animal proteins (more self-sufficiency in the Third World),
recycling of raw materials (aluminum), disarmament, etc..  These proposals are
reasonable and even realizable and certainly not extravagant.  They form more or
less the official or secret program of the alternativist socialist-green-
pacifist movements in Western Europe and the United States (and in other
countries).  Should it be realized, the Work-Machine would look much more
bearable.  

But even these "radical" programs only imply a new adjustment of the
Machine, not its destruction.  As long as the Machine (the hard, heteronomous
sector) exists, self-management and "autonomy" can only serve as a kind of
recreational area for the repair of exhausted workers.  And who can prevent us
from being ruined in 20 hours as much as we've been in 40?  As long as the
monster isn't pushed into space, it'll continue devouring us.

Additionally the political system is designed to block such proposals or to
transform reforms into a new impulse for the development of the Machine.  The
best illustration of this fact is the politics of the reformist parties.  As
soon as the Left gets the power (e.g. in France, Greece, Spain, Bolivia, etc..)
it gets entangled in the jungle of "realities" and economic necessities and it
has no choice other than to enforce exactly those austerity-programs it attacked
when the Right was in charge.  Instead of Giscard it's Mitterand who sends the
police against striking workers.  Socialists have always been good police-
ministers.  The "recovery of the economy" (i.e. of the Work-Machine) is the
basis of all national politics, and reforms have to prove that they encourage
investments, create jobs, increase productivity, etc..  The more "new movements"
enter Realpolitik (as the Greens in Germany), the more they get into the logic
of a "healthy economy", or they disappear from the political game.

Besides destroyed illusions, increased resignation and general apathy, reformist
politics don't achieve anything.  The Work-Machine is planetary and all its
parts are interconnected; any national reformist policy will simply increase
international competition, play the workers of different countries against each
other and make more perfect control over us.

It is exactly this experience that has led more and more voters to support neo-
conservative politicians like Reagan, Thatcher or Kohl. The most cynical
representatives of the logic of the economy are preferred to leftist thinkers.
The self-confidence of the Machine has become shaky.  Nobody dares fully believe
any longer in its future, but everybody clings to it.  The fear of experiment is
greater than the belief in demagogical promises.  Why reform a system that's
going to collapse anyway?  Why not try to enjoy the few positive aspects of
respective personal or national deals with the Machine?  Thus why not put in
charge positive, confident, conservative politicians?  They don't even promise
to solve such problems as unemployment, hunger, pollution, the nuclear arms
race.  Or if they do, they make clear that those are not their priorities.
They're not elected to solve problems, but to represent confidence and
continuity.  For the "recovery", only a little calm, stability and positive
rhetoric is needed: the security to cash in on profits made by present
investments.  Under these conditions the recovery will be much more terrible
than the crisis.  We don't have to believe in Reagan or Kohl, just keep smiling
together with them and forget about our doubts.  The Work-Machine supports
doubts badly in this situation, and with neo-conservative regimes we're at least
left alone until the end of the next recovery or catastrophe.  Besides
agitation, bad mood and remorses, the Left hasn't anything better to offer.
Realpolitik has become unrealistic, because reality is at a turning point.

                                All or Nothing

The Planetary Work-Machine is omnipresent and it cannot be stopped by politics.
So, will the Machine be our destiny until we die at 65 or 71?  Will that have
been our life?  Have we imagined it like this?  Is ironical resignation the only
way out, as it helps us to hide our deception during the few years we still have
to live?  Maybe everything's okay and we're just a little bit too dramatic.

Let's not fool ourselves: even if we mobilize all our spirit of sacrifice and
all our courage, we can't achieve anything.  The Machine is perfectly equipped
against political Kamikazes, as the fate of the RAF, the Red Brigades, the [text
damaged -Ed.], [the] Tupamaros and others have shown.  It can coexist with armed
resistance and transform it into a motor of its perfection.  Our attitude isn't
a moral problem, not for us and even less for the Machine.

Whether we kill ourselves, manage to get an extra-deal, find an opening or a
refuge, win in the lottery, throw Molotov-cocktails, join a left-wing party,
scratch ourselves behind the ear or run amok, we're finished.  In this reality
there's nothing else to get.  Opportunism doesn't pay off.  Career is a bad risk
as it causes ulcers, psychoses, marriages, obligations.  Bailing out means self-
exploitation, ghetto, meetings.  Cleverness is fatiguing.  Stupidity is
annoying.

It would be logical to ask ourselves questions like these: "How would I like to
live?"  "In What kind of society or nonsociety would I feel comfortable?"  "What
are my wishes and desires, independent from their realizability?"  And all this
not in a remote future (reformists always talk about the next 20 years) but in
our lifetime. while we're still in good health, let's say within five years...

Dreams, ideal visions, utopias, yearnings, alternatives; aren't those just new
illusions to seduce us once again into participating in  progress?  Don't we
know them from the neolithic, the 17th century and today from science-fiction
and fantasy-literature?  Do we succumb again to the charm of history?  Isn't
future the only thought of the Machine? Is there only the choice of joining the
Machine's dreams or refusing any activity?

There are kinds of desires that are censured scientifically, morally,
politically when they arise.  The ruling reality tries to stamp them out.  These
are the dreams of the second reality.

Reformists tell us that it's shortsighted and egoistic to follow our own wishes.
We should fight for the future of our children.  We should renounce (car,
vacations, heating and our needs and desires) and work hard, so that they'll
have a better life.  This is a curious logic. Isn't it exactly the renunciation
and sacrifice of our parent-generation, their hard work in the 50s and 60s, that
has caused the mess that we are in today?  We're those children, for whom they
have suffered and worked.  For us, our parents bore two wars, a crisis, and
built the nuclear bomb.  They were not egoistic, they obeyed.  Anything built on
sacrifice and renunciation just demands more sacrifices and more renunciation.
Because our parents haven't respected their egoism, they cannot respect ours...
It is not the Third or Fourth World that is the most underdeveloped, it's our
egoism of wishes.

Other political moralists could object that we're not allowed to dream of
utopias while millions die of starvation, others are tortured in camps, deported
and massacred, or deprived of the most basic human rights.  While the spoiled
children of the consumer society compile their list of wishes, others don't even
know how to write or have time to wish.  Yet, some of us die of heroin and
others commit suicide or are mentally ill: whose misery is more serious?  Can we
measure misery?  And even if there wasn't any misery: are our desires unreal,
because others are worse off or because we think we could be worse off?

Precisely when we act only to prevent the worst or because "others" are worse
off, we make it possible and let it happen.  In this way we're always forced to
react on the initiatives of the Machine. There's always an outrageous scandal,
an incredible impertinence, a provocation that cannot be left unanswered.  And
thus our 70 years go by-- and those of the others who are "worse" off.  The
Machine can keep us busy, because it wants to prevent us from becoming aware of
our immoral dreams.  When we act for ourselves, the Machine gets into trouble.
As long as we only (re-)act on the basis of "moral differences" we'll be
powerless dented wheels, exploding molecules in the engine of development.  And
as we're weak, the Machine has more power to exploit the weaker ones.

Moralism is a weapon of the Machine, realism is another.  The Machine has formed
reality and it has trained us to perceive reality in the Machine's way.  Since
Descartes and newton it has digitalized our thoughts and reality; it has laid
yes/no-patterns over the world and our spirit.  We believe in reality because
we're used to it.  As long as we accept the digital culture to pulverize our
dreams, sentiments and ideas.  Dreams and utopias are sterilized in novels,
films and commercialized music.  But reality is in crisis, every day there are
more cracks and the yes/no- alternative turns more and more into simply an
apocalyptic threat.  The Machine's ultimate reality is its self-destruction.

Our reality, the second reality of old and new dreams, cannot be caught in the
yes/no-net.  It refuses apocalypse and status quo at the same time.  Apocalypse
or Evangel, end of the world or utopia, all or nothing: there aren't any other
realist possibilities.  In this reality, we choose one or the other
lightheartedly.  But in between attitudes like "hope", "confidence" or
"patience" are just ridiculous and pure self-deceit.  There's no hope.  We have
to choose now.

Nothingness has become a realistic possibility, more absolute than nihilists
have dared to dream.  In this regard the Machine's achievement must be
acknowledged.  Finally we've got nothingness!  We can kill all of us together!
We don't have to survive!  Nothingness is about to become a realistic way of
life with its own philosophy (Cioran, Schopenhauer, Buddhism, Glucksmann), its
fashion (black, uncomfortable), music, housing style, painting, etc..
Apocalyptists, nihilists, pessimists and misanthropists have good arguments for
their attitude.  After all, if we transform into values "life", "nature" or
"mankind", there are only totalitarian risks, biocracy or ecofascism. When we
sacrifice freedom to survival, new ideologies of renunciation arise and
contaminate all dreams and desires.  The pessimists are the real free, happy and
generous.  The world will never be supportable again without the possibility of
self-destruction, as the life of the individual is a burden without the possible
exit of suicide. Nothingness is here to stay.

On the other hand "all" is also quite appealing.  It is much less probable than
nothingness, badly defined and poorly thought out. It is ridiculous, megalomanic
and self-conceited.  Maybe it's only around to make nothingness more attractive.

                                 bolo'bolo

bolo'bolo is part of (my) second reality.  It's strictly subjective, because the
reality of dreams can never be objective.  Is bolo'bolo all or nothing? It's
both and none of them.  It's a trip into second reality like Yapfaz, Kwendolm,
Takmas and Ul-So.  Down there there's a lot of room for many dreams.  bolo'bolo
is one of those unrealistic, amoral, egoistic maneuvers of diversion from the
struggle against the worst.  bolo'bolo is also a modest proposal for the new
arrangements in the spaceship after the Machine's disappearance.  Though it
started as a mere collection of wishes, a lot of considerations of their
realization accumulated around it.  bolo'bolo can be realized worldwide within
five years, if we start now.  It guarantees a soft landing in the second
reality.  None of us will starve, freeze or die earlier than we would today in
the transition period. There's very little risk.

Of course general conceptions of a post-industrial civilization are not lacking
in these days.  Be it the eruption of the Age of Aquarius, the change of
paradigms, ecotopia, new networks, rhizomes, decentralized structures, soft
society, new poverty, small circuits, third waves, prosumer societies: the
ecological or alternativist literature grows rapidly.  Allegedly soft
conspiracies are going on and the new society is already being born in communes,
sects, citizens' initiatives, alternative enterprises and block associations.
In all these publications and experiments there are a lot of good and useful
ideas, ready to be stolen and incorporated into bolo'bolo.  But many of these
futures or futuribles (as the French say) are not very appetizing: they stink of
renunciation, moralism, new efforts, toilsome rethinking, modesty and self-
limitation.  Of course there are limits.  But why should there be limits of
pleasure and adventure? Why are most alternativists only talking about new
responsibilities and almost never about new possibilities?

One of the slogans of the alternativists is: Think globally, act locally.   Why
not think and act globally and locally?  There are a lot of conceptions and
ideas, but what's lacking is a practical global (and logical) proposal, a kind
of common language.  There has to be an agreement on some basic elements, if we
don't want to stumble into the Machine's next trap.  In this regard, modesty and
(academic) prudence is a virtue that threatens to disarm us.  Why be modest in
the face of impending catastrophe?

bolo'bolo might not be the best and most detailed and certainly not a definitive
proposal for a new arrangement of our spaceship.  But it is not so bad and can
be acceptable to many people. I'm for trying it as a first attempt and seeing
later what happens.

                                Substruction

In case we like bolo'bolo, the next question will be: How can it be realized?
Isn't it just another real-political proposal? In fact, bolo'bolo cannot be
realized with politics, there's another road, a range or roads, to be followed.

If we deal with the Machine, the first problem is obviously a negative one:  how
can we paralyze and eliminate the Machine's control (i.e., the Machine itself)
in such a way that bolo'bolo can unfold without being destroyed in its
beginnings?  We can call this aspect of our strategy disassembly or subversion.
The Planetary Work Machine has got to be dismantled-- carefully, because we
don't want to perish with it.  Let's not forget, that we're part of the Machine,
this it is us.  We want to destroy the Machine but not ourselves.  We only want
to destroy our function for the Machine.  Subversion means to change the
relationship among us (the three types of workers) and towards the Machine
(which in turn faces each type of worker as a total system).  It is subversion
and not attack, because we're all inside the Machine and have to block it from
there.  It will never confront us as an external enemy.  There will never be a
front-line, nor headquarters, nor uniforms.

Subversion alone will always be a failure, because with its help we might
paralyze a certain sector of the Machine, destroy one of its functions, but it
will be able to reconquer it and occupy it again. Every space obtained by
subversion has to be filled by us with something "new", something
"constructive".  We cannot hope to eliminate first the Machine and then--in an
"empty" space--to establish bolo'bolo: we'd always come too late.  Provisional
elements of  bolo'bolo, seedlings of its structures, must occupy all free
interstices, abandoned areas, conquered bases and prefigure the new
relationships.  Construction has to be combined with subversion into one
process: substruction.  Construction should never be a pretext to renounce
subversion. Subversion alone only creates straw fires, historical dates and
heroes, but it doesn't leave concrete results.  Construction and subversion are
both forms of tacit or open collaboration with the Machine.

                                    Dysco

Dealing first with subversion, we have to state that every type of worker, every
functionary of the Machine and every part of the world has its own specific
potential of subversion.  There are different ways of doing damage to the
Machine and not everybody has the same possibilities.  A planetary menu of
subversion could be described as follows:

A- Dysinformation: sabotage (of hardware or programs), theft of machine-time
   (for games or private purposes), defective design or planning,
   indiscretions (e.g. Ellsberg and the Watergate scandal), desertions
   (scientists, officials), refusal of selection (teachers), mismanagement,
   treason, ideological deviation, false information (to superiors);
   effects can be immediate or long run (seconds, years).

B- Dysproduction: opting out, low quality, sabotage, strikes, sick-leaves,
   shop-floor assemblies,  demonstrations in the factories, mobility,
   occupations (e.g., the struggles of the Polish workers);
   effects--medium term (weeks, months).

C- Dysruption: riots, street blockades, violent acts, flight, divorce,
   domestic rows, looting, guerilla warfare, squatting, arson
   (e.g., Sao Paulo, Miami, Soweto, El Salvador);
   effects--short term (hours, days).

Of course all these acts also have long-term effects; here we are only talking
about their direct impact as forms of activity.  Any of these types of
subversion can damage the Machine, can even paralyze it temporarily.  However,
each of them can be neutralized by lack or misapplication of the two others,
because their impact is different depending on time and space.  Dysinformation
remains inefficient if it's not applied to the production or physical
circulation of goods or services.  In that case it becomes purely an
intellectual game and destroys itself.  Strikes alone can always be crushed
because nobody prevents the police from intervening by dysruptive actions.
Dysruption is quickly finished, because the Machine controls supply from its
production-sector.  The Machine knows that there will always be subversion
against it, that the deal between it and the different types of workers will
always have to be bargained for and fought out again. It only tries to stagger
the attacks of the three sectors so that we cannot support and expand our
struggles to multiply each other and become a kind of counter-machine.

Workers who have just won a strike (dysproduction) are angry at unemployed
demonstrators who prevent them with a street blockade from getting to their
factory on time.  A firm goes bankrupt and the workers complain about engineers
and managers.  But it was a substructive engineer who willingly produced a bad
design and a manager who wanted to sabotage the firm.  The workers lose their
jobs, take part in unemployment demonstrations, there are riots...police
(workers) do their job.  The Machine transforms the isolated attacks of
different sectors into idle motion.  For the machine, nothing is more
instructive than attacks and nothing more dangerous than long periods of calm,
because in this case it does not know what is going on inside the organisms of
its own body.  The Machine cannot exist without a certain level of sickness and
dysfunction.  Partial struggles are the means of control and a kind of fever
thermometer that provides it with imagination and dynamism.  If necessary, it
can even provoke struggles to test its instruments of control.

Dysinformation, dysproduction and dysruption would have to be joined on a mass
level in order to produce a critical situation for the Machine.  Such a deadly
conjuncture can only come into being by the overcoming of the separation of the
three functions and worker-types, and the separation can only be overcome by and
through struggles in the various sectors.  There should emerge a kind of
communication with which the Machine is not designed to deal: dyscommunication.
The name of the final game against the Machine is thus ABC-Dysco.

Where can such ABC-dysco-knots develop?  Hardly where the workers meet in their
Machine functions, i.e. at the workplace, in the supermarket or in the
household.  A factory is organized division and the unions only mirror this
division, but don't overcome it.  On the job the different interests are
particularly accentuated: wage, position, hierarchy and privileges all build up
walls.  In the factories and offices workers are isolated from each other, the
noise level is too high, the tasks absorbing.  ABC-dysco is not likely to happen
in the economic core of the Machine.

But there are domains of life--for the Machine mostly marginal domains--that are
more propitious for dysco.  The machine hasn't digitalized and rationalized
everything: religion, mystic experience, language, native place, nature,
sexuality, all kinds of spleens, crazy ideas, fancies.   Life as a whole slips
away from the Machine's patterns. Of course the machine is aware of its
insufficiency in these fields and tries to functionalize them economically.
Religion becomes sect-business, nature can be exploited by tourism and sport,
the love for one's country degenerates into an ideological pretext for weapons
industries, sexuality is commercialized by the sex-business, etc. There's no
need that couldn't be turned into a commodity, but as a commodity it gets
reduced and mutilated.

Certain needs, however, are particularly inappropriate for mass-production,
above all those of authentic, personal experience.  The conversion succeeds only
partially, and more and more people are becoming aware of "the rest".  The
success of the environmental movements, of the peace movement, of ethnic or
regionalist movements, or certain forms of "new religiousness" (progressive or
pacifist churches), or homosexual subcultures, is probably due to this
insufficiency. Whether identities are newly discovered or created that lie
beyond the logic of economy, there have been ABC-knots.  As 'war objectors',
intellectuals, employees, women and men have met.  Homosexuals gather regardless
of their jobs.  Indians, Basques or Armenians struggle together--"a kind of new
nationalism" (or regionalism) overcomes job and educational barriers.  The Black
Madonna of Czestochowa might have contributed to unite Polish workers,
intellectuals and farmers.  It is no accident that in recent times such types of
movements have reached high levels of strength.  Their substructive power is
based on the multiplication of ABC-encounters that have been possible in their
framework.  One of the first reactions of the Machine has always been to play
off against each other the elements of these encounters and to establish the old
mechanism of mutual repulsion.

The above-mentioned movements have only produced superficial and short-lived
ABC-dysco.  In most cases the different types just touched each other on a few
occasions and slipped back once again into their everyday division.  Those of us
involved created more mythologies than realities.  In order to exist longer and
to exert a substantial influence, we should also be able to fulfill everyday
tasks outside the Machine: we should also comprise the constructive side of
substruction. We should attempt  the organization of mutual help, moneyless
exchange, of services, of concrete cultural functions in neighborhoods.  In this
context we should create anticipations of  bolos, of barter-agreements, of
independent food-supply, etc.  Ideologies (or religions) are not strong enough
to overcome barriers such as income, education and position.  As ABC-types, we
have to compromise ourselves in every day life.  Certain levels of self-
sufficiency, of independence from state and economy, must be reached to
stabilize such dysco-knots.  We cannot work 40 hours per week and still have the
time and energy for neighborhood initiatives.  ABC-knots can't just be cultural
decorations, they should be able to replace at least a little fraction of money-
income to get some free time.  What these ABC-dysco-knots can look like
practically can only be discovered through practice.  Perhaps they will be
neighborhood centers, food-conspiracies, farmer/craftsman exchanges, energy
coops, communal baths, car-pools, etc.  All kinds of meeting points that can
bring together all three types of workers on the basis of common interests are
possible ABC-dyscos.

   (Midnight Notes reminds the reader of ibu's warning that subversion must
   not be avoided in the guise of construction: the two must be united as
   substruction.)

The totality of such ABC-Knots will disintegrate the machine, produce new
conjunctures of subversion, keep in motion all kinds of movements in an
invisible manner.  Diversity, invisibility, flexibility, lack of names, flags
and labels, refusal of pride of honor, avoidance of political behavior and
representative temptations can protect such knots from the eyes and hands of the
Machine.  Information, experiences and practical instruments can be shared in
this way.  ABC-dysco-knots can be laboratories for new, puzzling and surprising
forms of action as they can use all three functions and the respective
dysfunctions of the Machine.  Even the brain of The Machine doesn't have access
to this wealth of information, because it must keep divided the thinking about
itself (principle of competencies and divided responsibility). ABC-dysco-knots
are not a party, not even a kind of movement, coalition, or umbrella-
organization.  They're just themselves, the cumulation of their single effects.
They might meet in punctual mass-movements, test their strength and the reaction
of the Machine, and then disappear again in every-day-life.  They combine their
forces where they meet each other in practical tasks.  They're not an anti-
Machine movement, they are the content and material basis of the destruction of
the Machine.

Due to their conscious non-organizedness, ABC-knots are always able to create
surprises.  Surprise is vital, as we're in a fundamental disadvantage in [the]
face of the Machine: we can be 'blackmailed' by the constant threats of death or
suicide pronounced by the Planetary Machine.  It cannot be denied that guerilla-
warfare as a means of subversion can be necessary in certain circumstances
(where the Machine already is killing).  The more ABC-knots, network and tissues
there are, the more the Machine's instinct of death is awakened.  But it's
already part of our defeat is we have to face the Machine with heroism and
rediness for sacrifice. Somehow we have to accept the Machine's `blackmailing'.
Whenever the Machine starts killing, we should retreat.  We shouldn't frighten
it.  It must die in a moment when it doesn't expect it. This sounds defeatist,
but it is one of the lessons we can learn from Chile, from Grenada, from Poland:
when the struggle can be put on the police or military level, we're about to
lose.  Or if we win, it's exactly our police or military aspect that will have
won and not ourselves: we'll get a "revolutionary" military dictatorship. When
the Machine takes to mere killing,  we have obviously made a mistake.  We should
never forget, that we are also those that shoot.  We're never in front of the
enemy, we are the enemy.  This fact has nothing to do with non-violence-
ideologies: you can be very violent and still not kill each other.

Damage (to the Machine) and violence are not necessarily linked. It wouldn't
serve us either to put flowers into the soldiers' button-holes or be nice to the
police.  They cannot be cheated by symbolism, by arguments and ideologies--
they're like us.  But maybe the policeman has neighbors, the general is gay, the
soldier has heard that his sister is active in some ABC-dysco-knot.  When there
are enough dyscos, there are as many security-leaks and risks fir the Machine.
We've got to be careful, practical and discreet.

When the Machine kills, there aren't yet enough ABC-dysco-knots. Too many parts
of its organism are still in good health and it can hope to save itself by a
violent operation.  The Machine won't die of a heart attack, but it can die of
ABC-cancer, becoming aware of it when it's too late for any operation or
radiation,  These are the rules of the game.  Those who don't respect them, must
quit the game (and will be heroes).

Substruction as a (general) strategy is a form of practical meditation.  It can
be the following Yantra, that combines substruction (movement aspect) and bolo
(the future basic community):  [see included .GIF--Ed]

                                  Trico

The Work-Machine has Planetary character, so a successful bolo'bolo-strategy
must also be planetary from the beginning.  Purely local, regional or even
national dysco-knots will never be sufficient to paralyse the World-Machine as a
whole.  West, East and South must start simultaneously to subvert their
respective functions inside the Machine and to create new constructive
anticipations.  What is true for the three types of workers on a micro-level is
also true for the three parts of the world on a macro-level.  There must be
planetary dysco-knots. There must be tricommunication between dysco knots.  The
Planetary Trick is trico.

Trico is dysco between ABC-knots in each of the three major parts of the world:
western industrial countries, socialist countries and underdeveloped countries.
A trico-knot is the encounter of three local ABC-knots on an international
level.

Anticipations of  bolos will get in contact in this trico-knot manner.  Of
course these contacts must be established outside of governments, of
international or development-aid organizations.  The contacts must function
directly between neighborhoods, between everyday initiatives of all kinds.
There must be a trico between St. Marks Place (New York), Gdansk North-East 7,
Mutum-Biyu (Nigeria); or: Zurich-Stauffacher, Novosibirsk/Block A 23, Vuma
(Fidji), etc..  Such trico knots could first originate on the basis of
accidental personal acquaintances (on tourist trips, etc.).  Then they could be
multiplied by the activity of already existing tricos, etc..  The practical use
of a trico-knot (and there must be one) can be very trivial in the beginning:
exchange of necessary goods (medicine, records, spices, clothes, equipment) that
should be moneyless or at least very cheap.  It is obvious that since the
exchange of goods presently isn't equal between the three parts of the world,
the Third World-partner will need a lot of basic products to make up for the
exploitation by the world market, and also need a lot of material for the
construction of a basic infrastructure (fountains, telephones, generators).
Nevertheless this doesn't mean that trico is just a type of aid for development.
The partners will be aware of creating a common project, the contact will be
person to person, the aid will be adapted to the real needs and will be based on
personal relationships.  Even under these difficult conditions exchange won't be
one-sided. A-dysco-knots will give material goods (as they have plenty of them),
but they'll get much are cultural and spiritual "goods" in exchange: for
example, they can learn a lot from life- styles in traditional villages about
nature, mythology, human relations, etc.. As we've said, every deal, even the
most miserable one, has some advantages: instead of frightening ourselves with
the disadvantages of the other deals, we'll exchange those elements that are
still valuable and strong.

The trico-knots permit the participating ABC-dysco knots to unmask the mutual
illusions of their deals and to stop the division-game of the World-Machine.
Western dyscos will learn about socialist everyday life and will get rid of both
socialist propaganda and red-baiting anti-communism.  The Eastern partners will
have to give up their illusion on the Golden West and at the same time they'll
become immune to the official indoctrination in their own countries. Third-
World-dyscos destroy development-ideologies and socialist demagoguery and will
be less vulnerable to `blackmailing' by misery. All this won't be an educational
process, but a natural consequence of tricommunication.  A Western dysco-knot
might help the Eastern partner get a Japanese stereo-set for free--needs are
needs--even those created by the Machine's advertising strategies.  In the
process of expansion of tricos, of closer exchange and of the growing of
bolo'bolo-structures, authentic wishes, whatever they might be, will become
predominating.  Perhaps dances and fairy tales from Africa will be more
interesting than disco, Russian songs more attractive than cassette-recorders.

Planetary substruction from the beginning is a precondition for the success of
the strategy that could lead to something like bolo'bolo.  If  bolo'bolo remains
just a spleen of a single country or a region, it's lost, it'll be another
impulse for development.  On the basis of tricommunication those planetary
relationships come into being that will disintegrate the Nation-States and the
political blocks. Like the dysco-knots, the trico-knots form a network of
substruction that will paralyze the World Machine.  Out of tricos there will
grow barter-agreements (fenos), general hospitality (sila) new culturally
defined regions (sumi) and a planetary meeting point (asa'dala). The trico-
network will also have to block the war-machines of the single countries from
inside and thus be the real peace-movement, precisely because they're not
primarily interested in "peace" but because they've got a common, positive
project.

   (Here we break off.  Generally the rest is the description by this ibu of
   bolo'bolo.  Sorry...you'll have to get the pamphlet to find out what it
   says.  In our previous issue, by the way, we said that we would explain
   the various symbols we overlaid on some of the pages.  The symbols are
   from bolo'bolo and are explained in the forthcoming pamphlet.
     --Midnight Notes)

A bolo is an autonomous community corresponding to the anthropological unit of a tribe (a few hundred individuals).
The name is an example of a fictional auxiliary language (or rather, a basic vocabulary) intended for use in a
bolo-based global community, called asa'pili.
asa'pili terms:

• ibu "individual, person"
• bolo "community, village, tribe"
• sila "hospitality, tolerance, mutual aid"
• taku "personal property, secret"
• kana "household, hunting party, family, gang"
• nima "way of life, tradition, culture"
• kodu "agriculture, nature, sustenance"
• yalu "food, cuisine"
• sibi "craft, art, industry"
• pali "energy, fuel"
• sufu "water, water supply, well, baths"
• guno "house, building, dwelling"
• belo "medicine, health"
• nugo "death, suicide pill"
• pili "communication, science, magic, language, media"
• kene "communal work, communal initiative"
• tega "district, town"
• dala "committee, council, assembly"
• dudi "foreigner, spy, observer"
• fudo "city, trading area, bioregion"
• sumi "region, linguistic area, island"
• asa "earth, world"
• buni "gift, present"
• mafa "depot, warehouse"
• feno "treaty, agreement, trade relation"
• sadi "market, stock market, fair"
• fasi "travel, transport, traffic, nomadism"
• yaka "disagreement, war, violence"

The pseudonym P.M. (the most common initials in the Swiss telephone directory, mostly spelled in lowercase, p.m.) is used by an otherwise anonymous Swiss author (born 1946), best known for his 1983 anarchist / anti-capitalist social utopia bolo’bolo, publishing with the paranoia city verlag of Zürich.

http://www.evolutionzone.com/kulturezone/bey/bolo.bolo.txt

http://www.scribd.com/doc/21064658/From-the-Introduction-to-Bolo-Bolo-by-Ibu

July 11, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekokoy - permakultur, ekotopya heterotopya utopyalar, isyan, kent yasami, kir yasami, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, yerel yönetimler | 8 Comments

Yeşil Anarşi Nedir ?

 

Bu yazılar, çeşitli yeşil anarşist düşüncelerden toplanmışlardır.

-Black and Green Network-

“…Erkeğin tarihine ve Leviathan’a karşı mücadele, yaşamla anlamdaştır; bu onu parça parça hale getiren canavara karşı Biyosfer’in kendini savunmasının bir parçasıdır. Ve mücadele hiçbir anlamda bitmemiştir; canavara yaşayan varlıklar tarafından hayat verildiği sürece bitmeyecektir.” -Fredy Perlman

Reddetmenin İdeolojisi

Net olarak şu söylenemez: ‘Yeşil anarşist’ veya ‘anarko-primitivist’ ideoloji yoktur. Anarşistler aslında şu an bulunmayan bir yaşam biçimi olarak tanımlanan bir yaşam biçimine doğru arzu ve eylemleri tarafından belirlenmişlerdir. Anarşi aslında ‘anti-otoriterlik’ anlamına gelir, ve kolaylıkla görülebildiği gibi, bu da  herkese farklı şeyler çağrıştıracaktır. Hiçbir tek ‘anarşist’ görüş yoktur.

Burada kullanılan ‘-İzmler’ geleneksel nedenleri daha büyük bir eleştiriyle tanılamak içindir.  Anarşistler egemenlikten ve hiyearşilerden yoksun ve bütün devlet gücünün ortadan kaldırıldığı bir dünya arıyorlar. ‘Yeşil’ ön eki, bu otoriter yapıların ne olduğunun bir uzantısına yani teknoloji, endüstriyelizm ve uygarlığın kendisine doğru işaret eder. (bu üç kategoriye bütün ‘yeşil anarşistler’ başvurmasa da).

Ideoloji, düşüncenin bütün alanlarına kendi bütününü taşıyan katı bir inanç sistemidir. İdeolojinin bir kritiği, eylem ve görüş planı vardır, örgütler ve platformlar tarafından  kapsanır vesaire. Yeşil Anarşist eleştirinin bir parçası bu çeşit grupça düşünme geleneğinin bir rol anlayışıdır. Sol, ideolojiyi gelecekteki devrimin bir aracı olarak sıkı tutmaktadır. Bizlerse böyle eksiksiz paketlerin insanların kendi potansiyellerini uyandırmayacağını fakat onlara içindekileri kusmak için yeni bir şeyler çıkardığını düşünüyoruz. Bizler ideolojinin insanları sabit bir devlet altında tutan uygarlaşmış düşüncenin bütününün bir parçası olan bir uygarlık aracı olarak görüyoruz. Çıkarlarımız otomat değil otonom varlıkların dünyasını meydana getirmektedir.
Bu, solculara yeşil anarşistleri örgütlenmiş olmamak ve gevşek bir görüşe sahip olmak gibi eleştiri hakkını doğurmuştur. Bununla birlikte, eğer yeniden dolu varlıklar olursak bunun önemli bir adım olduğunu düşünüyoruz.  

Anarşi Demokrasi Değildir

Popülistleri başka türlü ilerletmeyi amaçlamak adına harcanan çabalara karşın, anarşi  gerçek anlamıyla demokrasi değildir (her hangi biri istediği kadar onu doğrudan veya sosyal demokrasi olarak tanımlasa da). O yöne dikkati çekme ihtiyacıyla, bu oldukça önemsiz görünmektedir, fakat anarşist retorikte şekillenmiş olan “radikal demokrasiden” daha fazla olarak çoğunluğu görmeden büyük müktardaki anarşist literatüre bakmak zordur.
Anarşi kelimesinin Yunancasının anlamına bakalım! an-, -sız anlamına gelir, ve arkhos, hükümdar anlamına gelir. Bu kelimeleri birleştir ve karşına hükümdarsız anlamı çıkacaktır, veya daha yaygın bir dille, her hangi biçimde politik otorite yokluğu anlamı çıkacaktır ortaya.

Demokrasi, ister inanın ister inanmayın, bir yönetim biçimidir. Son ek, –cracy, ve ardından gelen Latince kelime–cratia, Yunancası –kratia güç, kuvvet anlamına gelir ve hükümet veya yasa olarak çevrilir (Yunanca: demokratia insanlar + hükümet anlamına gelir [Marks için proleterya diktatörlüğü anlamına gelir]) . Ve burada bir basamak daha inerek, bir hükümetin hükmeden veya belirli insanların bütün sosyal, ekonomik ve politik aktivitelerinin bir aracısı veya bir organizasyonu olduğunu söylemek isterim. Öyleyse gördüğümüz gibi anarşi, gerçek anlamıyla demokrasi değildir.
Anarşistler prensipte bütün otoriter kurum ve yapıların tam bir reddini savunurlar. Bütün devletler onları Gezegende ve onun üzerindeki bütün rahatsız etmektedirler.  Onlar var olduğu sürece, otonomi olamaz. Bu varoluş sonradan kurulmuştur, ortadan kaldırabiliriz.  

Yeşil Anarşiler?

Tek başına yeşil anarşi görüşü diye bir şey yoktur ve aramızda muhakkak ki her şeyde olduğu gibi bir çok bölünme vardır. Yeşil anarşistler arasındaki birleştirici prensip güç ilişkilerinin ekolojik olarak yönlendirilmiş bir kavrama gücüdür. Farklılıklar esasen, evcilleşme sürecine bağlı olan tartışmalardan kaynaklanmaktadır.
Kapasiteye gereksinimimiz var ve “yeşil anarşizmin” bütün farklı fikirlerini listelemek istiyoruz.  Bu kategorilerin isteyerek değil, basitliklerinden verilmiş olduğunu vurgulamak isteriz. İdeolojik kısıtlamalardan hiçbir çıkarımız yoktur ve böyle özetlerde hiçbir mutlak inancımız yoktur. Belirli eleştirilere ayırt etme işareti sadece basmakalıp nedenlerden dolayı kullanılmıştır!!

İşte başlıca görüşlerin bazıları;  

Anarko-Primitivizm: Bu eleştiri “insan doğası” ve kapasitesine bir bakış olarak yaşam ortaklığı içindeki insanın milyonlarca yıllık vahşi birlikteliğine bakar.  Gücün kesinlikle ahlaksızlaştırdığını düşünsek de, bundan şu sonuç çıkar ki, uygar insanın mitine zıt olarak şans verildiğinde insan kötü değildir.
Eleştiri, evcilleştirmenin bugün geldiğimiz noktanın ilk aşaması olduğunu savunur. Anlayışımız şu ki, sadece kapitalist ilişkiler zulm etmezler, ayrıca yerleşik tarım mülkiyete yol açmış ve bu da erkin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu nokta, her şeyin kendi kullanımımız/sömürümüze sunulmuş objeler olduğunu düşündüğümüz bugünkü dünyanın oluşumuna neden olan başlangıç sürecini göstermektedir. 

İddianın bazı başlıca noktaları bu eleştiriye göre bu saklı olan anlamda gizlidir.  John Zerzan uygarlığın altüst edilmesi için sembolik düşünmenin ortadan kaldırılmasını gerektirdiğini ileri sürüyor, oysa diğerleri sembolik kültürün daha büyük ve daha farkında olunması gereken bir sorun olduğunu söyler. Her iki görüş de tarımsal yerleşimden daha da geriye gidilmesi konusunda hem fikirdir.  

Uygarlık Karşıtlığı: Bu eleştiri anarko-primitivizm anlayışıyla benzerdir, fakat bütünü oluşturan unsurlar anarko-primitivizmin belirli bir insan/zamanı fazla idealleştirdiğini düşünürler.  Bu görüşün geleneği kendisini anarko-primitivizmle aynı kalıba koyulmasını istemezler. 

Yeşil Anarşizm: Yukarıdaki iki kategoriyi kullanmayanlar için genel bir terim olarak kullanılmaktadır ve kesinlikle hiçbir saf tutarlılığı yoktur ve genel başlık bu grubun tamamı için tasarlanmamıştır. 

Bu kategori içindeki fark, uygarlığın yıkıcılığının anlaşılmasını aramak için ne kadar geriye gidileceği sorularında yatmaktadır. Bazıları evcilleştirmenin ve tarımın ekolojik olarak sürdürülebileceğini veya tercih edilebilir olduğunu söyleyebilir.  Diğerleri de teknolojinin kendisinin asıl sorun olmadığını ileri sürebilir.

Birleştiren prensip, bir yıkıcı olarak mega-teknolojik Devlet’i anlamakta ve ekolojik bir temelde gizlidir.

Yukarıda bahsedilen felsefik düşüncelerin başka bir etmen tarafından eşlik edilme eğilimindedirler. Yeşil Anarşizm içinde şunları barındırır;

Devrimci Yeşil Anarşistler: Anarşistik bir dünya için araç olarak bir kitle hareketi ve devrim için uğraşırlar ve,

İsyancı Yeşil Anarşistler: Sistemi daha birey temel üzerinde yok etmek amacıyla burada ve şimdi isyan isteyenlerdir.
Burada içten bir bölünme vardır, fakat bu fark birinin bütün uygarlaşmış varlığı yok etme yaklaşımları üzerinde büyük bir etkiye yol açmaktadır.

Büyük bir iddia ardakalmaktadır ki, ikisi de ayrılmazdır ve her hangi bir isyan eylemi uygarlaştırılmış düzene darbe indirmektedir. Bazıları ayaklanmanın devrimin alt yapısını hazırladığına işaret edebilir. Bu iki görüş arasındaki tartışmaya bir örnek olarak, Ted Kaczynski’nin ‘Sisteme Yaralanacağı Yerinden Vurun’ (Green Anarchy #8) ve Saf Nefretle ‘Sisteme Yaralanacağı Yerinden Vurun’ , ya bu arada ne yapacağız’ (Green Anarchy #9) yazılarını okuyun.  

Sosyal Ekoloji Üzerine Bir Not
Sosyal Ekoloji, genel olarak Murray Bookchin ve onun Sosyal Ekoloji Enstitüsü ile ilişkilendirilir ve tipik olarak yeşil anarşinin içinde bir öğe olarak tutulur. Black and Green Network, Coalition Against Civilization, ‘Bring on the Ruckus’ Society, ve Green Anarchy dergilerinin her biri açık bir biçimde bu görüşün anarşiyle ilişkili olmadığını açıkladılar. Bob Black’ın Anarchy After Leftism (Columbia: C.A.L., 1998) kitabında ayrıca bu görüşün altında yatan otoriter prensipleri çizmiştir.
Sosyal ekoloji veya özgürlükçü belediyeler öz olarak sadece yeşil bir uygarlık yaratmaya çalışan otoriter, demokratik ütopyalardır. Bizlerin aktif olarak bu günlük yıkıcı gerçekliği reforme etmek ve sürdürmek için uğraşanlarla ilişkide bulunmak için nedenimiz yoktur.  

UYGARLIK

Şimdiden uygarlığın son noktasını görüyoruz: evvela, tam egemenlik ve çok geçmeden doğanın yıkımı. Ve, Freud’un önceden kehanette bulunduğu gibi, evrensel nevrozun devleti yaklaşıyor.
Paul Shepard insan klonlamayı içeren genetik mühendisliğine atılan adımının ilk adımda yani evcilleştirmede saklı olduğunu söylemişti. Kontrol ve yönetme tutkusu uygarlığın köşe taşıdır. Dünyaya ve yaşama karşı bu yönlendirmenin içsel mantığı üzerinde uygarlık kendi bitimine ulaşmaktadır.
Uygarlığın kurulan ruhu, işbölümü veya uzmanlaşmayı yavaş yavaş geliştirmeyle başlamaktadır. Nüfuzun haksızlığı çeşitli türde uzmanın etkileyici gücü yolu meydana gelmektedir. Uygarlık yolu, yaklaşık 2 milyon yıl hüküm sürmüş olan doğal anarşi durumuna 10,000 yıl önce son vermiş olan hayvanların, bitkilerin ve kendi atalarımızın evcilleşmesi sayesinde asfaltlanmıştır.

Uygarlıktan önce genelde bol bol yetecek kadar boş zaman, hatırı sayılır cinsiyet otonomi ve eşitliği, doğal dünyaya yıkıcı olmayan bir yaklaşım, örgütlü şiddetin yoksunluğu ve güçlü sağlık ve dinçlik vardı. 

. Uygarlığın birkaç faydasını sayacak olursak, savaşı, kadınların kontrol altına alınmasını, artan nüfusu, ağır ve sıkıcı çalışmayı, kemikleşmiş hiyerarşileri, ve neredeyse bütün bilinen hastalıkları başlatmıştır.
Uygarlık içgüdüsel özgürlük ve Eros’tan tatbik edilmiş bir vaz geçmeyle başlamakta ve ona bel bağlamaktadır. Asla reforme edilemez ve bu yüzden bizim düşmanımızdır.  

EVCİLLEŞME

Evcilleşme 12,000 yıl kadar önce – ilk olarak Yakın Doğudaki Bereketli İslam Aleminde – başladı. Fakat bu süreç birkaç bin yıl sürdü ve mülkiyet ve iktidar askeri savunmayı ve uygarlığın sosyal kontrol strajesini zorunlu kıldı, bu moderniteye öncülük eden sıradaki ilk hataydı.
Evcilleşme insan türünün diğer yaşam biçimlerini evcilleştirdiği, kontrol ettiği, yetiştirdiği ve genetik olarak değişime uğrattığı bir işlemdir. Ayrıca evvelce göçebe olan insan popülasyonlarının yerleşik bir yaşam tarzına yönlendiren bir işlemdir. Evcilleşmenin ilk şekli, insanının yaşamı kontrol etmesinin hem toprakla hem bitkilerle hem de hayvanlarla totaliter bir ilişkiyi zorunlu kıldı. Oysa gerçek vahşilik halinde, bütün yaşam kaynaklar için sınırlı bir biçimde yarışır (i.e. ihtiyacından fazla almak nadiren yaşanır); evcilleşme bu dengeyi ortadan kaldırdı. Evcilleşmiş kırlar (e.g. pastoral topraklar/tarım alanları, ve bazı boyutlara kadar– yine de daha az bir dereceye kadar– bahçecilik) kırlar üzerinde varolan veya eskiden var olmuş olan kaynakların açık paylaşımının sonunu zorunlu kılmıştır.  Evcilleşmiş kırlar “bir zamanlar bunlar herkesindi, ama şimdi benim” söyleminin kullanıldığı yerlerdir. Tartışılabilir bir şekilde bu sahiplik inancı mülkiyet ve gücün meydana çıktığı gibi sosyal hiyerarşinin kurulmasını hazırlamıştır. Evcilleşme sadece kırların ekolojisini özgürden totalitere değiştirmemiştir, evcilleştirilmiş türleri de esir etmiştir. Buğday, mısır, domuzlar ve atlar bir zamanlar doğanın kaosunda özgürce dans ederlerken, iradeleri dışında genlerini harfi harfine çarpıtan insan tutsaklığının kontrolü altına girmişlerdi. Genelde birden fazla çevre, daha az hayatta kalabilme kontrol altına alındı: yaşamdaki en ayakta kalabilir tipteki evcilleştirme doğal dönüşümlü ve daha küçük derecede çalışan bahçecilik uygulamalarıdır.
İkinci tür evcilleştirme – insanların kendilerine yaptıkları – göçebe bir biçimde toplayıcılığa oranla insanın kendinden bir çok şey vermesini içerir. Burada, göçebe toplayıcılıktan evcilleşmeye yapılan çoğu değişmelerin otonomik olarak yapılmadığını, kılıç ve silah vuruşlarıyla yapıldığı değerli bir bilgidir. Oysa sadece 2000 yıl önce avcı/toplayıcıların dünya nüfusunun çoğunluğunu oluştursa da, şimdi bu %1’dir. Bu gerçek, son vahşi ve özgür insanın kölelik ve yıkıma doğru gittiği hükmünü veren bir kolektifin sonucu değildir. 

Evcilleşme yolu, gezegenin her tarafına bir zamanlar özgür olan popülasyonların köleliğinden daha fazlasını istemiştir. Bu popülasyonu ve uygulamanın yaratıcılarını zapt etmek için sayısız patolojiler anlamına gelmektedir. Birkaç örnek çeşitli olmaya beslenmeye fazla günemekten besinsel sağlıkta bir düşüşü  içerir, evcilleştirilmiş hayvan başına hemen hemen 40-60 hastalık insan popülasyonlarına (grip, yaygın nezle, tüberkiloz, etc.), kayıtsız şartsız paylaşıma bir son veren ve mülkiyeti değişmeyerek gerektiren ve popülasyonun dengesiz bir şekilde besleyebilmek için kullanılabilen üretim fazlasının kalması, parazitler için ideal ev sahibi çevrenin yükselişi, imhadan kaynaklanan ilk problemler ve bununla ilgili dışkıya yakınlık ve hastalıkların yapay çevre tamponları doğal seçimi gibi nesilden nesile taşınması kapasitesini katar.  

ENDÜSTRİYELİZM

Endüstriyelizm  – insanların ve doğanın sömürüsü ve merkezi güç  üzerinde kurulmuş olan üretimin karmaşık mekanize sistemlerinin varlığı. Endüstiyelizmin eleştirisi, devletin anarşist eleştirisinin doğalbir uzantısıdır, endüstriyelizm öz olarak emperyalistik, soykırımsal, ekokırımsal ve ataerkildir.  Endüstriyel bir toplumu devam ettirmek için, makinelerin yakıtla çalışması ve yağlanması için yenilenemeyen kaynakları elde etmek amacıyla toprakları zaptetmek ve sömürgeleştirmek gerekiyor. Bu sömürgecilik/ emperyalizm ırkçılık, cinsiyetçilik ve kültürel şovenizm tarafından mantıklı kılınmaktadır. Bu yenilenemeyen kaynakları elde etme sürecinde, insanları kendi topraklarında göç etmeye zorlamanız gerekir. Ve insanların makineleri üreten fabrikalarda çalışmasını ya da onları madenlere girip ıkına sıkıla çalışmaya mecbur bırakma ve kendilerini yıkıcı endüstriyel sisteme tabi kılmanın aracı olarak hayatta kalmalarına bağlı olan kaynakları depolamalarını sağlamak için onları esir etmek zorundasınız. Endüstriyelizm büyük çapta bir merkezileşme olmadan var olamaz, çünkü büyük çapta uzmanlaşma olmadan var olamaz; sınıf egemenliği insanları aciz ve kolay sömürülebilir kılarak bilgiden faydalanmalarını engelleyen endüstriyel sistemin bir aracıdır. Bundan başka, endüstriyelizm kendi varlığını sürekli kılmak için kaynakların bütün küreye dağıtılmasını ister ve bu küreselcilik yerel otonomiye ve kendi kendine yeterliliğe zarar verir. Endüstriyelizm özde ataerkildir çünkü esasen yaşam karşıtıdır ve doğasına uygundur. Endüstriyelistin gözünde, kadın ve doğa erkeğin maddi kazancı için sömürülmesi amacıyla vardır. Bu endüstriyelizmin arkasından olan mekanik bir dünya görüşüdür. Bu görüş, kadının köleliğini, imhasını ve kontrol edilmesini haklı çıkarmış olan dünya görüşüyle aynıdır.  Her şey apaçık bellidir ki endüstriyelizm sadece insana zulmetmiyor, o aynı zamanda özde ekolojik olarak yıkıcıdır. Endüstriyelizm madencilik ve petrol çıkarma çalışmalarıyla; eko-sistemleri, havayı ve suyu kimyasallarla kirleterek dünyayı kurtana kadar emmek anlamına gelir. İleri Endüstriyel ekonominin omurgası olan nükleer enerji, eğer ortadan kaldırılmazsa yakında bu gezegeni ıssız bir hale getirecektir. Bu ve diğer nedenlerden dolayı, bizler sert bir biçimde endüstriyelizme karşıyız.

TEKNOLOJİ

Teknoloji statik bir biçimden daha fazla anlamı içeren bir işlem veya kavramdır. Bu işlemi yerine getirenler için işbölümü, kaynak çıkarma ve sömürüyü kapsayan karmaşık bir sistemdir. Teknoloji basit aletlerden bir çok bakışta farklıdır. Basit bir alet, şimdiki ortamımız içinde belirli bir iş için kullandığımız bir elementin geçici kullanımıdır. Aletler kullanıcıyı eylemden yabancılaştıran karmaşık bir sistemi kapsamazlar. Teknolojide saklı olan çeşitli biçimlerde tahakküme öncülük eden “aracı bir deneyim” yaratan bu ayrılmadır.  Üzerimizdeki tahakküm, her zaman daha fazla teknoloji yaratmayı desteklemeyi, yakıtlamayı, elde etmeyi ve orijinal teknolojiyi tamir etmeyi zorunlu kıldığı gibi yaratılan yeni bir “zaman kurtarma” teknolojisini arttırmaktadır. Bu, onu yaratan insanlardan ve yaratıcıyla buluş arasındaki güç ilişkilerinin açık bir şekilde Makinenin kendisini desteklemesinden  bağımsız bir varlığa sahipmiş gibi görünen karmaşık bir teknolojik sistemin hızla kurulmasına öncülük etmiştir. Teknolojik sistemin atık yan ürünleri hem fiziksel hem de psikolojik çevremizi zehirliyor. Makinenin hizmetinde çalınmış yaşamlar ve Teknolojik Sistem yakıtlarının zehirli atık maddeleri – her ikisi de bizi boğuyor. Teknoloji şimdi kendisini mekanik ve yapay hissi andıran bir şeyle yeniliyor. Teknolojik Sistem, hızla tek başına mekanikverim ve teknolojik genişlemecilik için tasarlanmış olan yeni bir çeşit çevre düzenleyen, kendi momenti tarafından ileriye atılmış gezegene özgü bir enfeksiyon. Bu noktada yöneten sınıfın (Teknolojik Sistemden hala ekonomik ve politik çıkar elde eden) gerçekten  kendi “Frankenstein canavarları” üzerinde kontrolleri olup olmadığı sorgulanabilir. Teknolojik Sistem düzenli olarak doğal dünyayı yok eder, öldürür veya emrine alır ve gezegenin kendisinin yenilenmesine veya hatta onunla karşılıklı bir ilişkiye girilmesine izin vermez. Teknoloji makineler için ve teknolojik sistemin karşılaştığı her şeyin mekanikneşmesine çabaladığı bir ideal için bir dünya krizi yaratır. Şayet bizler hizmetçi mekanizmalar veya teknolojinin sayborg uşaklarından daha fazlası olmak istemiyorsak, o zaman onun üzerimizdeki tahakkümünün farkına varmamız ve özgür yaşam biçimlerinin değil makinelerin ihtiyaçları çerçevesinde kurulmuş sistemi parçalara ayırmak için çalışmalıyız.  

DEVRİM

Devrimlerin trajik ironisi,  modern zamanlarda başarılı olanların bir çoğunun toplumdaki özgürlük ve otantiklik seviyesini azalttığıdır. Bu, baskı ve sindirmenin kök nedenlerinin anlaşılmadığı, doğanın ilerleme/gelişme/tahakküm tanrısına belki de devrimden önce tam olarak itaat edilmediği durumdur.
Devrimlerin şimdiye dek sorgulanmamış kurumları çözmüş olması gerekiyordu. Uygarlık bütün tahakkümlerin ana kaynağıdır: ataerkilliğin, işbölümünün, yaşamın evcilleştirilmesinin, savaşın.

Bu temellere karşı suçlamada ve hareket etmede başarısız olan, teknoloji ve sermayenin bütününü yeniden düzenlemeyi ve reforme etmeyi uman  “Devrimciler”, sadece derin bir şekilde uygunsuz olanın sürdürülmesini önermektedir.
Bizim için, kelime yerindeyse sorunun bütününün parçalanması gerekiyor.   

SOLCULUK VE LİBERALİZM

Son zamanlarda iki ana değişime doğru başarısızlığı uğramış ve tükenmiş araçlar veya yaklaşımlar liberalizm ve solculuk olmaktadır.
Liberal veya reform görüş açısı hakkında daha ne söylenebilir ki? Toplum ve biyosfer ebediyen fakirleştirilirken ve harap edilirken, zaman ve enerjinin önemsiz kırıntıların izinde harcanması sonsuz bir mazoşizmdir. Neredeyse bütün pasifistleri içinde barındıranbütün liberal partiler her yerde derinleşen krizler konusunda bir inkara başlamışlardır. Bazıları  görünüşe bakılırsa yanlış olanın derinliği ve kapsamına asla gözünü açmayacaktır. Onların sıkıca sarıldığı sadık seçmenleri ve geri dönüşümcüleri aşikar olarak yanlış olan şu iddiayı dile getirir; bütün yıkıcı sistem nasıl olsa düzelcek ve yaşama hizmet edebilecek. 

Liberalizmden ayrılabilen Sola gelince, bizler onu itibardan fazla düştüğünü ve sonunun geldiğine inanıyoruz. Birey ve doğa açısından onun evrensel olarak başarısızlığa uğradığını görüyoruz.

Temel olarak iki biçimde ortaya çıkmaktadır. İlki daha radikal hedeflerin kitleleri cezp etmek için onlardan saklandığı açık bir şekilde reformist olanıdır. Manipülasyon ve şeffaflığın yokluğu (Yeşil Parti) Solculuğun bu görüşünü temsil eder. Açık olarak radikal biçimi tam otoriterliktir ve tarihteki her örnekte bu ispatlanmıştır. Sözde “küçük k” komünistler asla her yerde reddedilmiş olan bu kalıptan kurtulamazlar. Solculuk nesli tükenmeye yaklaşmıştır, en yakın zamanda da olacaktır.
Anarşistler sola tutunduğu ve kendilerini o terimlerle (anarko-sendikalistler) tanımladığı sürece hiçbir yere varamayacaktırlar. “İlerleme” gibi teknoloji, üretim, hiyerarşi, hükümet, ekolojik yıkım, ve görüşler hala solla özdeşleşmiş olanlar arasında sorgulanmamaya devam edilmektedir. Amerikan tarihinde, Sol, en elverişli durumlarında bile, berbat bir şekilde başarısızlığa uğramıştır ve bugünkü başarı ihtimali bile şimdi herkese bu sicille tanındığından daha kötüdür. Herkes farklı bir şeyin gerekliliğini biliyor.  

NÜFUS

Dünya nüfusu dengesizdir; bu sorunun üstesinden gelecek bir strateji öne sürmüyoruz, sadece bilinmesi gereken durum hakkında bilgi olduğunu düşünüyoruz. Evvela, yaklaşık son 200 yılda insan nüfusu büyüme eğrisi normal memeli “s” şeklinden daha çok virüsün yol açtığı “j” şeklini almıştır.

Aslında bunun anlamı popülasyonun ekolojik olarak öldürücü oranda dramatik olarak artagelmekte olduğu ve bu artış eylemi daha çok virüs yayılmasına benzemektedir.  (hem virüs hem de ev sahibi ölene kadar ev sahibini tüketmek gibi). Eski sosyal hareketlerin ne göz önünde tutmuş olduğu ne de göz önünde tutmak için araçları olduğu çok ciddi bir gerçekliktir.
Şimdi bizim bunu anlamamız için bir çok aracımız var ve popülasyon problemi bir çok problem gibi ileride olacak devrimden sonraya gün keserek ertelenebilecek bir konu değildir. Bu soruna hitap etmek, bununla birlikte, nüfus kontrolü araçlarını planlamayla eşit sayılabilir; daha doğrusu nüfusun farkındalığı anti-otorite bir yaklaşım olurdu. Çünkü anarşistler olarak bizler dünya popülasyonu üzerine “hayatta kalınabilir” sayıları empoze etme araçlarını aramıyoruz, bizler üzerinde temellenilmiş anti-otoriter ve otonom eylem için problemin anlaşılmasını ve anlaşılmasını neşretmeyi seçiyoruz. Nüfus sorununa yaklaşmak için gereken bağlamın anlaşılmasıdır. Bu nüfus başına tüketim alışkanlığı, var olan biyolojik bölgeler dünya popülasyonunu kapsayabilir.  Yeşil anarşistlerin buna özel önem göstermesi tüketim alışkanlıkları ve her iki sayıdaki insanın yerel limitlerinin bağlamının anlaşılması olabilir. 

Olduğu gibi ayakta daha çok kalamayacak olan popülasyonların gerçek rakamlarla baş edecek durumları yoktur, bu daha çok kültür davranış sorunudur. Milyarlarca tarımsal çiftçi – dünya nüfusunun yarısı — bir çok yerde ormansızlaşma ve toprağın verimsizleşmesinden sorumluyken, ekolojik dönemlerde, kentleşmiş ve ilk “dünyanın” kültürel davranışı (i.e. tüketim alışkanlıkları) tarafından yapılmış yıkımdan çok daha az etkilemektedir. Bugünkü popülasyonun kontrol dışı olduğu ve iflasa gittiği doğruyken, kabahat sadece tek başına sayılarda değil ekolojik yıkımdan en fazla sorumlu olan popülasyonlarda aranmak zorundadır.
Bu bağlamda, kabahat, durdurulması gereken popülasyondan daha fazlasındadır; dünyadaki endüstriyelleşmemiş popülasyon büyüme merkezlerine bir çok kere yıkıcı etkisini gösteren davranışları olan kültürlerdir.
Eninde sonunda, endüstriyelleşmiş Kuzey, sakinleri dünya nüfusunun yarısından farklı olarak toprak temelli bir hayatta kalmanın bilgisini kaybettiği gibi diğerlerinden daha fazla ayakta kalamamanın bedelini ödeyecektir.
Anti-otoriterler olarak, otonom popülasyonların ve otonom toplulukların kendi ortalamasında yaşayacaklarını umuyoruz ve emperyalizmin, kapitalizmin ve küreselleşmenin üçüncü dünyada neden olduğu dengesizliklerin, bir kere endüstriyel sistem gittiğinde ve gezegendeki yerlilerin ellerinden alınmış ve kaybedilmiş yaşamlarına dönmesiyle hızla biteceğine inanıyoruz. Ve bu dışsal otorite veya ulus-devlet üzerinde değil, kolektif otonomi ve ekolojik farkındalık üzerinde temellenecektir .  

YERLİ DAYANIŞMASI

Toprağın asıl sakinlerinin gerçekliğine hitap etmeyen devrimci bir hareket başarısızlığa mahkumdur. Geçmiş devrimci hareketlerin özgür, eşit bir toplum yaratma girişimlerinde berbat bir şekilde başarısızlığa uğradığı nedenlerden birinin yerli insanların ayrılma, özerklik ve kendi kendini yönetme haklarına dair konulara yeterince eğilememeleri olduğuna inanıyoruz.

Yerli toplumlarla eşit ilişkiler yaratmaya ve onların kendi otonomileri için mücadelelerine yardım etmeye girişmeyen hareketler o toplumların desteğini asla alamayacaklardır. Esasen, eğer sözümona “devrimci” hareketler sömürgesizleştirme konusuna eğilmezlerse, muhtemelen Yerli insanların marjinalleşmesine ve bize düşman olmalarına sebep olacağız.
Devletçi komünizm hareketleri yerli hareketlere karşı kesin olarak soykırımcı olmuşlardır. Bu hareketler, yerli insanlara sosyal evrim ve endüstriyel ilerleme yolunda “pre-kapitalist” eserler gözüyle bakmaktadırlar. Rusya’da, Çin’de, Vietnam’da, Nikaragua’da, Peru’da, Kolombiya’da ve başka yerlerdeki baş devletler ve “devrimci”-“komünist” devletler altında yerli insanların yüz yüze geldiği şartlar, kapitalist devletler altında karşılaştıkları zulmedici koşullardan çok asgari bir düzeyde farklı olmuştur.
Anarşist hareket, komünistlerle yerlilerin kontrol altında tutulması tarihini paylaşmamaktadır, fakat anarşistler yerlilerin gerçekliklerine eğilmeyi büyük ölçüde becerememiştir. Bu aşırı derecede büyük bir talihsizliktir çünkü anarşist hareket doğal müttefiklerini Yerli özerkliği hareketinde bulmaktadır.
Bir çok anarşist Yerli sorunlarını “nasyonalist” ve bu yüzden dekonu dışı görmektedir. Bu büyük ölçüde kusurludur çünkü bu fikir, bir koloniye ait güce karşı eylem yapan her hangi farklı bür kültürün “nasyonalist” olduğunu da içine alır. Bazı yerli hareketleri doğrusu milliyetçidir- ulus devlet fikrinden çok, kendi biyolojik-ortamında özgürce var olabilme hakkına sahip olan ayrı gelenekleri olan farklı bir kültür  açısından yaklaşmaktadırlar. Yerli insanların kendi özerkliklerini ilan etme çabaları desantralizasyon için anarşist istekle çoğu kez tamamen tutarlılık göstermektedir.
Bizim hareketimiz, Yerli insanların mücadelesinin kendilerini zulmün düşmanı olarak gören herkesin büyük önem göstermesi gerektiği bir konu olduğunun farkına varması gerekiyor. Yerli insanlar devlete, endüstriyel genişlemeye, şirketsel sömürüye karşı mücadeleye her zaman angaje olmuştur. Onlar doğal dünyayla diğerlerine göre uyumlu bir ilişkiyi korumuş olan tek topluluklardır. Onlar statükoya karşı etkileyici savaşlar açmayı sürdürmektedirler. Bu mücadeleler çoğu kez, keyfi olarak konulan yasaları ve Devletin koyduğu kuralları reddetmenin, insan ve hayvanların refahını tehdit eden endüstriyel gelişmeleri durdurmanın ve şirketleri kutsal topraktan çıkmaya zorlamanın aracına sahiptirler.  Bu konular anarşizmle tamamen tutarlılık göstermektedir ve burada samimi anarşistler, radikal ekolojistler ve Yerli insanlar arasında güçlü ittifaklar için bir potansiyel görmekteyiz. Yerli insanlarla anarşistlerin dayanışması bir birine her hangi bir şekilde veya biçimde benzemek zorunda değildir- Yerlilerle dayanışmanın yerlilerin geleneklerini çalmaktan ve kişisel kazanç ve kar için onları sömürmekten meydana geldiği fikri olan “New-age” kültürel kendine mal edicilerin dayanışması kötü bir örnektir. Daha doğrusu, Yerlilerle anarşist dayanışma samimi, somut ve en önemlisi eşitlikçi olmak zorundadır.  Desteğimiz onlar tarafından hoş karşılandığında, bunu kabul edip onlarla sömürgeci egemenliğe karşı mücadelenin ön saflarında birleşmeliyiz.  

EKONOMİK SABOTAJ

Bir çok isyancı anarşistin, stratejik konuları ahlaki boyuta indirerek kendilerine mülkiyete zararın ve ekonomik sabotajın “şiddet” olduğunu ve böylece kendi düşmanını tanımlayanların ve onların kurallarına karşı ayaklananların nefetini kontrol eden liberallerle enerji tüketen retorik tartışmalara girişmeleri hayret vericidir. Mülkiyete saygı, bazılarımızın reforme etmek değil yıkmak konusunda ciddi olduğu sistemin değerlerine ve kapitalizme sadakati gösterir.   Biliyoruz ki, düşmanımız mülkiyete tapmakta ve gücünün kaynağı –yarattıkları dünyada–kendi çalınmış mülkiyet ve zenginliği olmaktadır ve sistem bize zulm etmek için her ne kullanıyorsa ona saygımız yoktur. Eğer bizler bu toplumun hapsinin dışından hapishanenin içten yıkılmasına kalkışıyorsak, eğer hala zaman varken düşmanlarımızın üzerine gitmeye hazırsak, öyleyse onlara zarar verecek bir şekilde vurmalıyızdır ve oy vermeyle veya barış nöbetleriyle asla başarılamayacaktır.  Düşmanımız – endüstriyel mega-makine – tamamen yok edilebilmesi için zayıflatılmalıdır ve bu da etkili bir şekilde, Sistemin anahtar stratejik basınç noktalarına endüstriyel kanserin kendisini yayma ve yenileme yeteneğini zayıflatmak maksadıyla acımasızca sakatlayan vuruşlar indirerek başarılabilir. Earth Liberation Front gibi hareketler ekonomik sabotajın belirli endüstrilerin engellenmesinde etkili olduğunu ispatlamışlardır; görevimiz şimdi bu sistemi toptan engellemektir.   

DEVRİMCİ ŞİDDET

Çoğumuz kendimiz ve yaşamın geri kalanı arasında barışçıl ve uyumlu bir varoluş için çabalarken, bugün içinde yaşadığımız bağlamın farkında olmak önemlidir. Dünya insanının çoğu,  “uygarlaşmadığı” veya “modernleşmediği” için değil, sözde “birinci dünya” güçlerine bağımlı olarak işgücü olmaya zorlandıkları için içler acısı koşullar altında yaşamaktadırlar. “Birinci dünyada” yaşayan bizler de bu kokmuş sistemden mustaribiz. Aşırı yabancılaşmayla, fiziksel bozulmayla, psikolojik sapmayla, ve ruhsal boşlukla birlikte, hızla tek yollu bir kötü sonuca doğru yöneldiğimiz konusunda bir tereddütümüz yok. Söylemek gereksiz olsa da, ekolojik çöküşün eşiğinde olduğumuz inkar edilemez bir gerçektir. Bu söylemiş olarak, bu durum için sorumluluk almamız ve hemen eyleme geçmemiz önemlidir. . . anlayacağımız gibi zaman hızla ilerliyor!
Devrimci bir anarşist olmaktaki esas ayaklanma veya tanıtım ve özgürleşme amacıyla ayaklanma fikridir. Bu bir çok biçim alabiir, fakat tahakküm sistemlerinin reformu devrimci olarak görülemez. Anarşistlerin yaptığı eylemlerin şiddetsiz olacağı düşünülmüş olabilirken, direnişimiz üzerinde koyulmuş hiçbir kısıtlama yoktur. anarşistler olarak, nasıl direnmeyi seçeceğimizi sınırlayan her hangi bir ideolojiyi ve felsefeyi reddetmeliyiz. Otoriteyle fiziksel etkileşim pasif ve sembolik olanın ötesinde hareket etmeyi gerektirir. Aslında, bir çok anarşist devrimci şiddeti zulme karşı doğal ve zorunlu bir tepkime olarak kucaklamaktadır.  Doğal dünyada her hangi bir yere bakarsak, kendini müdafanın içgüdüsel olduğunu görürüz. Buna varsayımsal idealler tarafından engel olunamaz. Aşırı ayrıcalığın bir yerinden  kaynaklanan ideolojik sınırlamalarını sorgulamak önemlidir. Gezegendeki çoğu insanın tahakküme karşı en “erdemli” yanıtın ne olması gerektiğine karar vermeleri için rahatlıkları yoktur ve çoğu kez kararlar yaşam ve ölümdür. Bu bireysel bir düşünce veya ideolojik bir rotüş sorunu değildir; bu “yap ya da öl”dür. Bu herkesin şiddetli direnişle meşgul olması gerektiği söylemek değil, var olduğunu, bir çok durumda doğrulanabileceğini ve kınanmaması gerektiğini söylemektir. Çeşitli biçimlerdeki Devrimci şiddet, sistemin kurumlaşmış şiddetine karşı zorunlu bir yanıt ve bütün yaşamın devamı için zorunludur. Evet, uygarlık dediğimiz bu ölüm yolculuğunun neden olduğu yaraları iyileştirmemiz gerekiyor, fakat iyileştirme süreci sadece zalimler tarafından verilen yaraları durdurabilecek duruma gelene kadar başarılı olabilir. Franz Fanon’un ileri sürdüğü gibi, zalimin fiziksel olarak kaldırılmasıve isyan eylemi arasındaki bağlantıda derinleşme ve ayrıca bir çeşit katarsis vardır. Bazıları hepimizin bir silahın ucuna baktığımız gerçeğini görmekten kaçınsa da, silah tam burnumuzun ucundadır ve kendi savunmamız ve kurtuluşumuz için ona cevap vermek zorundayız.  

TEMELLERİN ARKA PLANI

Geçmişte neyin işlediğini bildiğimiz üzerinde temellenerek, bir çok anarko-primitivist (AP’ler) desantralize otonom köy benzeri toplumların endüstriyel ötesi bir geleceği tasavvur ederler. Barınma kolektifleri, halk bahçeleri, free schools, takas şebekeleri ve halk merkezleri insanların karşılıklı yardımlaşma için böyle ağları yaratmaya başlayabileceği önemli  örneklerdir. Ekolojik ayakta kalmanın doğal olarak “toplumsal devrimden” sonra geleceğini sanmak asla yeterli değildir. Ayakta kalabilirliğin çoktan var olduğunu varsaymak zorundayız. Vahşi köklerimize geri dönme ve otorite ve tahakkümü yok etme mücadelemiz tek mücadeledir.

Bazı AP’ler sadece avcı-toplayıcı köklerimize geri dönebildiğimiz zaman özgür olabileceğimize inanırlarken, diğerleri vahşi yiyecek toplayıcılığını ve uygun teknolojilerin, perma-kültürün ve doğal çiftçilik metotlarının bir çeşit harmanını endüstriyel ötesi toplumlar için iyi modeller olarak görmektedirler. Perspektiflerdeki bu farklılıklara karşın, AP’ler mega-teknoloji ve endüstriyelizm olmayan bir geleceğin zorunluluğunda  hem fikirdirler. 

Yeşil anarşist ve anarko-primitivist düşüncenin tek bir bütün uygulanabilir tarihi olduğunu söylemek yanlış olur, fakat bunları buraya koyarak insanların bazılarımızın nereden geldiği ve nelerden etkilendiği konusunda bir fikir sahibi olmalarına yardımcı oluyoruz.
Kişisel ilgimizin çoğu yaşamlarımızdan ve uygarlıkta yaşarken karşılaştığımız problemlerden gelmektedir. Bu hiddet ve tiksintiye karşı problemlerimizin sadece bizi kapsamadığını, uygarlık altında yaşayan herkese bulaştığını düşünüyoruz.
Bizim yeşil anarşist/anti-uygarlık eleştirilerimiz için önemli olarak gördüğümüz kitapların listesi için kara ve yeşil kaynakça ‘nın incelenmesini öneriyoruz.  

Yeşil Anarşinin Kökenleri

Anarko-primitivist eleştiri, anarşistik bir devlette yaşamak gibi doğal dünyayla birlikte milyonlarca yıllık insanın birlikte var olduğuna ve şimdiye kadar da var olan tek yaratık olduğuna işaret etmektedirler.  Öyleyse yeşil anarşinin kökenleri devletin kökenlerine kadar uzanmaktadır. Anarşi, her ne kadar, belirli bir takım ilişkiler olmasa da, sadece Devlet veya hiyerarşik/güç ilişkilerinin yokluğunu işaret eder. Yeşil bu yaşam biçimini mümkün kılmaya çalışan ekolojik bir hayattan bahsetmektedir. Sadece dünyayla denge içinde yaşayarak var olabiliriz, bu dengeyi kırmak bizi şu an neredeysek o hale getirir.
 ‘Yeşil Anarşinin’ kökenleri boyutları açısından küçük değildir. Uygarlaşmış yaşama zorlanan ve onu redden insanlar aynı kaotiği dışa vurmaktadır ve vahşi yaşam özgür ve otonomik bir biçimde yaşamayı yaptırmaya çalışmaktadır. Anarşi zor gibi ona karşı hareket edene karşı gelecektir. Bizler, bilgimize göre terim bugüne kadar kişisel olarak kullanılmasa da yeşil anarşist üzerinde düşünebilirdik. Köklerimizi burada aramakta, çıkarlarımız esasen bugünkü yeşil anarşist çevreye ilham vermiş olan bilinçli anarşist direnişçilerde olacaktır.   

Kızıl ve Yeşil Anarşist Ayrılığı

Anarşist çevrede olan bir problem anarşistler olarak hepimizin aynı şey için çalıştığımız fikridir. Devlete karşı olmamız aynı zamanda aynı şeyleri de düşündüğümüz anlamına gelmez. “Kızıl” anarşi, tarihsel ve toplumsal tanımlanmış olarak uygarlığı reforme etmek ve hatta hiper-teknolojik uygarlığın bugünkü durumunu daha da geliştirmek gibi Solcu amaçları hedefleyen bir hareketten söz etmektedir. Bu düşünce, kapitalist/üretimci sömürünün gücü altındaki ik dünya uluslarından çıkmaktadır. Bu düşüncenin birincil düşünürleri ve aktörleri  üretim araçlarını elegeçirmek ve toplumu yeniden yapılandırmak ve özel mülkiyetin ortadan kaldırılması için uğraşmışlardır. Yeşil anarşistler sadece çalışma ve sömürü gibi kurumları gerektiren öz olarak yıkıcı endüstriyelizmi reforme etmeyi ve devam ettirmeyi umud etme düşüncesinin bütününü suçlamıştır. Bizim gözümüzde, uygarlık ekolojik olarak yıkım yaratan bir süreçtir, ve var olduğu sürece, otonomik ve sağlıklı bir yaşam biçiminin önünde durucaktır.
“Yeşil” anarşi ekolojik olarak otonomi ve kendi kendini tayin anlayışından söz etmektedir. Çıkarımız, gezegen üzerinde geriye kalan yaşam üzerindeki birkaç kalıcı etkiye müsaade veren yıkım araçlarını ortadan kaldırmakta yatmaktadır.  Uygarlık, kendi doğasına göre,  sentetik gerçeklik ve olanaksız ütopya için geleceğe bakan insan merkezli moddaki bir yaşam tarzının karşısında duran toplum yaşamınının aksamasını gerektirir.

Anlaşmazlıklar burada sadece konularda değildir.  Her hangi bir soyut felsefe türü için kişilere karşı çıkmıyoruz, bizler yıkımın bu biçimini sürdürmek isteyen insanlarla, vahşi yaşamla yeniden ilişkiye geçmeye çalışan ve bütün yaşamın kaotik akışında akmasını isteyen insanlar arasındaki muazzem farklılıkların farkındayız.
Temeldeki bu farklılık her iki tarafta bitmek bilmeyen ileri geri tartışma ve münakaşalara neden olmuştur. Muhakkak ki hepimiz birbirimiz hakkında izinsiz konuştuğumuzda suçluyuzdur, fakat bu bizlerin aynı şeyin arkasında olduğumuz anlamına gelmiyor. İsyanın çıkarlarında, bu farklılıkların farkında olmayı ve ilerlemeyi umud ediyoruz. Bizler yaşamın bu biçimini ortadan kaldırmak için çabalıyoruz ve bizler yok eden bir şirkette veya güler bir yüzle veya uzun bir ölçekte çalışan bir işçi kooperatifi arasında hiçbir fark görmeyeceğiz. Bizler vahşi yaşam ve yaşamla yeniden ilişki kurmak için varız ve ileride bütün soyut ve yapay bölünmelere karşı duracağız.  

William Blake: İlk Yeşil Anarşist Mi?

Anarşist çevre kendi köklerini William Goldwin’de keşfederken, bizimkisi de Godwin’lerin yakın bir arkadaşı ve etkili şair ve artist olan William Blake’te (1757-1827) yatmaktadır. Godwin’lerin yaklaşımı sosyal eğilim içinde ekonomik bir liberter çizgideyken Blake bütün teknolojik-endüstriyel uygarlığın sadece yıkım yaratacağının farkındaydı.

Blake ve Godwin, hepsi Fransız ve Amerikan Devrimlerinden etkilenmiş olan küçük bir entelektüel çevrenin parçasıydılar. Blake bu devrimlerden doğru ortaya çıkan sonuçlar ve etkiler tarafından hayal kırıklığına uğratıldı, ve bunu ilerideki eleştirileri ve amaçları için bir arkaplan olarak kullandı. Onun anarşist görüşleri dünyası John Milton’un Paradise Lost (Blake, Özür Ruh ve Ademoğlu Kardeşleri çizgisi boyunca dinsel bir mezhebi savunuyordu: yasaları ve otoriteyi kurumsallaşmış din ve kültür kadar reddetmesine neden olacaktı) kitabından şiddetle etkilenmişti. Onun devrimci görüşü Godwin’in Liberter anarşizmi, Mary Wollstonecraft’ın ataerkillik eleştirisi (Godwin ve Wollstonecraft anti-teknolojik bir roman olan Frankeştaynın yazarı ve şair Percy Shelley’lekaçıp evlenen Mary Shelley’e hayat verdiler) ve Thomas Paine tarafından daha da genişledi.

Blake liberter anarşizmi alken uygarlaşmış ve somut gerçekliğin toplam eleştiri içine taşıyacaktır. Peter Marshall’ın kısa biyografisine göre (William Blake: Hayalci Anarşist, Londra: Freedom, 1994.): “O evrensel yasalar tarafından idare edilen hareket halinde bir konu olarak yüzeysel bir dünya sunan Newton’un rasyonalizmini, Bacon’un deneyselciliğini, Locke’un duygusalcılığını reddetmiştir. Onlar için dünya tartılabilir, ölçülebilir ve sınıflandırılabilir sınırlı bir nicelikten ibarettir. Blake, o zamanların baskın dünya görüşü tarafından şekillendirilmiş olan mekanik felsefesinin algılama amacının beyni, gözlemlenen şeyden gözlemciyi ayırmanın ana hatasını yapmasından dolayı suçlu bulunmuştu. ” (pg. 21)
Blake’in şiir antolojileri ve düz yazıları ileride onun anarşist görüşünü inceleyecek ve “kayıp cennete” dönmeyi umut eden sanatı kadar geniş ölçüde elde edilebilir ve tavsiye edilir. 

http://hasat.org/forum/Yesil_Anarsi_Nedir_-k451.html

June 24, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, eko-savunma, ekolojist akımlar, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

İktidarı Almadan Dünyayı Değiştirebilir miyiz? John Holloway

6 Nisan 2005

Çeviren: Akın Sarı

Cevabı bilmiyorum. Belki de iktidarı almadan dünyayı değiştirebiliriz. Belki de değiştiremeyiz. Başlangıç noktası –sanırım, hepimiz için- belirsizliktir, geleceğe dönük ortak bir araştırmadır.

2. Geleceğe dönük bir yol arıyoruz, çünkü kapitalizmin insanlık için bir felaket olduğu gitgide açıklık kazanıyor. Toplumun örgütlenmesinde radikal bir değişim, yani, devrim hiç olmadığı kadar acildir. Ve eğer etkili olacaksa bu devrim ancak dünya devrimi olabilir.

3. Ancak dünya devriminin bir hamlede başarılması olası değildir. Devrimi tasavvur edebileceğimiz tek yol, kapitalizmin çatlaklarında meydana gelen bir devrim, kapitalizm varlığını sürdürürken dünyada alanlar işgal eden bir devrimdir. Sorun bu çatlakları nasıl tasavvur ettiğimizdir, bu çatlakları devletler şeklinde mi yoksa başka biçimlerde mi düşünüyoruz.

4. Bunu üzerine düşünürken, bulunduğumuz yerden, bizi Porto Alegre’ye getiren birçok isyan ve itaatsizlikten başlamalıyız. Dünya isyanlarla, kapitalizme HAYIR diyen insanlarla dolu: HAYIR, yaşamlarımızı kapitalizmin emirlerine göre yaşamayacağız, sermayenin yapmamızı istediği değil, gerekli ya da arzulanır olduğunu düşündüğümüz şeyi yapacağız. Bazen kapitalizmi dört bir yandan kuşatıcı bir tahakküm sistemi olarak düşünürüz ve böyle isyanların her yerde var olduğunu unuturuz. Zaman zaman bu isyanlar o kadar küçüktür ki katılanlar bile bunları ret olarak algılamaz, bununla birlikte bu isyanlar çoğunlukla geleceğe dönük alternatif bir yol arayan kolektif projelerdir ve bazen Lacandon ormanı ya da üç yıl öncesinin Arjantinlileri veya sadece bir yıl önce Bolivya’daki isyan kadar büyüktürler. Bütün bu itaatsizlikler öz belirlenim yönünde bir girişimle, “Hayır, bize ne yapacağımızı söyleyemezsiniz, kendimiz için ne yapmamız gerektiğini biz kararlaştıracağız” diyen bir dürtüyle nitelenir. Bu karşı çıkışlar kapitalist tahakküm sisteminde yarıklar, çatlaklar olarak görülebilir. Kapitalizm ekonomik bir sistemden çok bir komuta sistemidir. Kapitalistler, para aracılığıyla, ne yapmamız gerektiğini söyleyerek bizleri idare eder. İtaat etmeyi reddetmek sermayenin idaresini sona erdirmektir. Bundan sonra bizim açımızdan sorun bu karşı çıkışları, tahakküm yapısındaki bu çatlakları nasıl çoğaltacağımız ve yaygınlaştıracağımızdır.

5. Bunu düşünmenin iki yolu vardır.

a) Birinci yol bu hareketlerin, bu çok sayıdaki itaatsizliğin eğer bir araya getirilmezse, eğer bir amaca yönlendirilmezlerse olgunluktan ve etkiden yoksun olacağını söyler. Onlara göre etkin olmak için, bu hareketlerin -ya seçimler yoluyla ya da mevcut devleti alaşağı ederek ve yeni, devrimci bir devletin kurulması yoluyla- devlet iktidarının zaptı yönünde yönlendirilmesi gerekir. Bütün bu itaatsizlikleri bu amaç doğrultusunda yönlendirecek örgütsel biçim partidir.

Devlet iktidarını alma sorunu bugünkü örgütlenmeden başlayarak gelecek amaçlara ilişkin bir sorun değildir. Bugün kendimizi nasıl örgütlemeliyiz? Hoşnutsuzluğumuzu devlet iktidarının elde edilmesine odaklayan bir örgütsel biçime, bir partiye mi katılmalıyız? Ya da başka bir şekilde mi örgütlenmeliyiz?

b) İtaatsizliklerin yayılması ve çoğalmasına ilişkin ikinci düşünme biçimi “Hayır, bütün bu isyanlar bir parti biçimi içerisinde kullanılmamalı, serbestçe gelişmeli, mücadelenin onları götürdüğü yolda gitmelidir” demektir. Bu hiçbir koordinasyon olmamalı demek değildir, ancak daha gevşek bir koordinasyon olmalıdır. Her şeyden önemlisi, temel başvuru noktası devlet değil, yaratmak istediğimiz toplumdur.

6. İlk anlayışa karşı temel argüman bunun bizi yanlış yöne sürüklediğidir. Devlet bir şey değildir, nötr bir nesne değildir: devlet toplumsal ilişkilerin bir biçimi, örgütün bir biçimi, sermayenin egemenliğini sürdürme ya da geliştirme maksadıyla birkaç yüzyıldır geliştirilmiş bir işleyiş biçimidir. Eğer mücadelelerimizi devlet üzerinde yoğunlaştırırsak, ya da temel başvuru noktamız olarak devleti alacak olursak, devletin bizi belli bir yöne çektiğini anlamalıyız. Her şeyden önemlisi, devlet bize mücadelelerimizin toplumdan ayrılmasını dayatmaya, mücadelemizi iktidarın alınması için, devrim adına değiştirmemize çalışır. Liderleri kitlelerden, temsilcileri temsil edilenlerden ayırır, bizi farklı bir konuşma biçimine, farklı bir düşünme biçimine çeker. Bizi gerçeklikle uzlaşma sürecine çeker ve bu gerçeklik sömürü ve adaletsizliğe, cinayet ve yıkıma dayanan bir toplumsal örgütlenme biçiminin, kapitalizmin gerçekliğidir. Ayrıca bizi meseleleri nasıl hallettiğimizin uzamsal tanımı içerisine, devletin alanı ve dış dünya arasında, yurttaşlar ve yabancılar arasında net bir ayrım yapan uzamsal bir tanım içersine çeker. Bizi sermayenin küresel hareketiyle aşık atmak konusunda hiç ümidi olmayan uzamsal bir mücadele tanımına çeker.

Devlet-merkezli solun tarihinde bir anahtar kavram vardır ve bu kavram ihanettir. Defalarca, liderler harekete ihanet etti, ve bu ille de kötü insanlar olduklarından değildi, fakat bir örgütlenme biçimi olarak devlet liderleri hareketten ayırır ve onları sermayeyle uzlaşma süreci içersine çeker. İhanet bir örgütsel biçim olarak devletin içersinde önceden verilidir.

Buna direnebilir miyiz? Evet, elbette direnebiliriz ve bu her zaman olan bir şeydir. Devletin hareketin liderlerini ya da sürekli temsilcilerini teşhis etmesine müsaade etmeyi reddedebiliriz, delegelerin devletin temsilcileriyle gizlice görüşmesine müsaade etmeyi reddedebiliriz. Fakat bu bizim örgütlenme biçimlerimizin devletinkilerden çok farklı olduğunu, aralarında hiçbir simetri olmadığını anlamamız demektir. İstediğimiz öz belirlenime dayalı örgüt, istediğimizi, karar verdiğimizi, gerekli ya da istenen olduğunu düşündüğümüzü dile getirmemize müsaade eden bir örgütlenme biçimidir. Bizim istediğimiz, bir başka deyişle, devleti temel başvuru noktası olarak almayan bir örgütlenme biçimidir.

7. Temel başvuru noktası olarak devleti almaya karşı argüman nettir, peki diğer kavramdan ne haber? Devlet yönelimli argüman mücadelenin gelişimiyle ilgili can alıcı bir kavram olarak görülebilir. Mücadelenin merkezi, devlet iktidarının alınması, bir ekseni varmış gibi düşünülür. İlk önce bütün çabalarımızı devletin elde edilmesi üzerine yoğunlaştırırız, bunun için örgütleniriz, daha sonra, bunu başardığımızda, diğer örgütlenme biçimlerini düşünebiliriz, toplumu devrimcileştirmeyi düşünebiliriz. İlk önce başka bir yöne hareket edebilmemiz için tek yönde hareket ederiz: sorun ilk aşama boyunca elde edilen dinamiğin ikinci aşamada sökülmesinin zor ya da imkânsız olmasıdır.

Diğer kavram devleti yinelemeden doğrudan yaratmak istediğimiz toplum tarzı üzerinde yoğunlaşır. Herhangi bir eksen yoktur: örgüt doğrudan işaret edicidir, yaratmak istediğimiz toplumsal ilişkilerle doğrudan bağlantılıdır. İlk kavram toplumun radikal dönüşümünü iktidarın ele geçirilmesinden sonra meydana gelmesi olarak değerlendirir, ikincisi dönüşümün şimdi başlaması gerektiğinde ısrar eder. Devrim zaman uygun olduğunda değil devrim burada ve şimdidir.

Bu ön işaret, burada ve şimdi devrimi her şeyden önce öz-belirlenim dürtüsüdür. Öz-belirlenim kapitalist bir toplumda var olamaz. Var olan ve var olabilen toplumsal öz-belirlenim yönündeki dürtüdür: yabancı belirlenimine, başkaları tarafından belirlenmeye karşı hareket etmektir. Başkaları tarafından belirlenmeye karşı bu tarz hareket ister istemez deneyseldir, bununla birlikte üç şey açıktır:

a) Öz-belirlenim yönündeki dürtü kaçınılmaz biçimde başkalarının bizim adımıza karar vermesine müsaade edilmesine karşı bir dürtüdür. Bu yüzden temsili demokrasiye karşı olan ve doğrudan demokrasinin bazı biçimlerinin oluşumuna dair bir harekettir.

b) Öz-belirlenim yönündeki dürtü bizim adımıza karar veren ve böylece bizi dışarıda bırakan bir örgütlenme biçimi olan devletle bağdaşmaz.

c) Eğer merkezi noktası olarak işimizin, faaliyetimizin öz-belirlenimini içermiyorsa öz-belirlenim yönündeki dürtünün hiçbir anlamı yoktur. Öz-belirlenim kaçınılmaz olarak kapitalist iş örgütlenmesine karşı yöneltilir. Bu yüzden sadece demokrasiden değil aynı zamanda komünizmden, sadece isyandan değil aynı zamanda devrimden bahsediyoruz.

8. Bana göre, üzerinde yoğunlaşmamız gereken bu ikinci devrim kavramıdır. Devlet merkezli kavramı reddetmemiz görülebileceği gibi devlet merkezli olmayan kavramın sorunları olmadığı anlamına gelmez. Hiçbiri devlet iktidarını alma fikrine tekrar dönme argümanını teşkil etmeyen üç temel sorun görüyorum:

a) Birinci mesele devlet baskısıyla nasıl baş edileceğidir. Cevabın açık mücadelede devleti yenebilmemiz için kendimizi silahlandırmak olduğunu düşünmüyorum: kazanmamız olası değildir ve bu her halükarda kesinlikle savaş verdiğimiz otoriter toplumsal ilişkilerin yeniden üretimini içerecektir. Orduyu ve polis güçlerini kontrol edebilmemiz için cevabın devlet iktidarının denetimini almamız olduğunu düşünmüyorum: halk adına ordu ve polisin kullanımı hiç kimsenin kendi adlarına hareket etmesini istemeyenlerin mücadelesinde açıkça çelişki meydana getirir. Bu bizi devleti bize karşı şiddet kullanmaktan vazgeçirmenin başka yollarını bulmamıza sevk eder: bu bir ölçüde silahlı direnişi kapsayabilir (Zapatistalar örneğinde olduğu gibi), ancak her şeyden önce kesinlikle topluluktaki isyan birliğinin gücüne dayanmalıdır.

b) İkinci mesele kapitalizm içersinde alternatif işler geliştirip geliştiremeyeceğimiz ve değerin dışında, faaliyetler arasında ne dereceye kadar alternatif bir toplumsal ilişki yaratabileceğimizdir. Bu tarz bir çözüm yönünde birçok deneyim (örneğin, Arjantin’de işçilerin yeniden açtığı fabrikalar) vardır ve olanaklar belli ki hareketin kendi ölçeğine dayanacaktır, ancak bu önemli bir sorun olarak durur. Merkezi bir planlama grubundan çok aşağıdan (çatlak isyanlarından) hareket eden üretim ve bölüşümün toplumsal belirlenimini nasıl hesaba katabiliriz?

c) Üçüncü mesele toplumsal öz-belirlenimin örgütlenmesidir. Karmaşık bir toplumda yerel düzeyin ötesine geçen bir ölçekte doğrudan bir demokrasi sistemini nasıl örgütleriz? Klasik cevap derhal geri çekilebilen delegelerin gönderildiği konseylerden meydana gelen konsey düşüncesidir. Bu aslında doğru gibi görünür, ancak küçük gruplarda demokrasinin işleyişinin her zaman sorunsal olduğu açıktır, dolayısıyla doğrudan demokrasinin tasarlanabileceği tek yol sürekli deneme ve kendi kendini eğitim sürecidir.

9. İktidarı almadan dünyayı değiştirebilir miyiz? Öğrenmenin tek yolu bunu yapmaktır.

http://bizdnyannyerlileri.blogspot.com/2010/03/iktidar-almadan-dunyay-degistirebilir.html

June 17, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Eko-Anarşi Nedir?

Eko-anarşi, klasik anarşizmin toplumsal veya çevresel meselelerdeki açmazlarının bir eleştirisi ve bu sorunların çözümüne ulaşma yöntemlerini geliştirmek üzerinden kendisini var eder. Tekno-endüstriyel sistemin dünya ve üzerindeki tüm yaratıklar için ölümcül bir tehlikeye sürüklenmesi toplumsal kurtuluş için mücadele eden insanların dikkatlerini çekmiş ve farklı bakış açıları geliştirmelerini sağlamıştır.

Toplumsal tahakküm ağının tekno-endüstriyel toplumda gittikçe karmaşıklaşarak tahakkümün sorgulanmasında illüzyonlara yol açması klasik anarşist hareketin, Anarko-solcu söylemden kurtulamayarak sistemin derin ve geniş bir şekilde sorgulamalarını engellemiştir. Klasik anarşizmin 1800’lerdeki işçi hareketlerinin içerisinde çıkması ve sınıfsal bakışın anarşiye gelenekselleşen ve katılaşan bir şekilde nüfuz etmesi ve klasik anarşizmin de insan-merkezli bakış açısında kurtulamayıp doğanın ele geçirilme projesini arzulamaları tahakküm olgusunu yaşamının her alanında söküp atmak isteyen insanlarda rahatsızlıklara yol açmış ve bunun bir sonucu olarak sınıf hareketlerinin sistemle iç içe geçtiği ve devrimlerin ihanete uğradığı dönemde ekonomik ve insan-merkezci bakış açısının dünyayı yaşanamayacak bir hale getirmeye başladığının farkındalığına varan bazı anarşistler esasen başta farklı bir akım olarak değil de anarşist hareket içerisinde bir duyarlılık yaratmak açısından eko-anarşi tanımlamalarını kullanmışlardır. Fakat tartışma süreçleri yayıldıkça anarşistler arasında çeşitli söylem ve yöntem farklılıkları ortaya çıkmış ve eko-anarşi bir fikir ve bir akım haline gelmiştir.

Eko-anarşistler, çevresel yıkımların yoğun olarak çoğaldığı bir dönemde, çift kutuplu dünya iktidarlarının insanlığı ele geçirmek için doğayı ele geçirme ve dolayısıyla onu yok etmeye hızla ve şiddetle devam ettiği bir dönemde çeşitli fikir ve eylem biçimleri ortaya koydular. 60’lara denk gelen bu süreçte ortaya çıkan çevresel hareketlerle eş güdümlü olarak bir yandan sistemin derin bir eleştirisini hem de mücadele biçimlerinin radikal bir seviyede tutmaya çalıştılar. Çevresel hareketlerin reformist çözümlere itibar etmesi ve sorunu Kapitalizm ve tekno-endüstriyel sistem içerisinde çözmek istemelerinin aksine mücadeleyi devrimci ve doğrudan eylem boyutuna taşımak istediler. Bu anlamda çeşitli hareketlenmeler ve örgütlenmeler oluşturulmuştur. Doğrudan eylemi temel alan çeşitli Hayvan/Dünya Özgürleştirme grupları ortaya çıkmış ve hayvan zulmü ve ekolojik yıkımlara karşı tepkilerini çeşitli devrimci eylemlerle dile getirmişler ve tepkilerini koymuşlardır. Bugüne kadar verilen mücadeleler sadece eylem açısından değil , tahakkümün sorgulanması ve sistemin yanılsamalarından kurtulmaya yönelik geniş çaplı fikirsel değişimler gerçekleşmiş, klasik anarşizmin dar ve solcu sınıfsal bakış açısından uzaklaşılmaya başlanmıştır. Bugün ise bu noktada çeşitli eğilimler ortaya çıkmıştır. Her ne kadar Bookchinciler (Sosyal Ekolojistler) kendilerini anarşist olarak tanımlamasalar da son yıllarda anarşistler arasında geniş bir nüfuza sahiptirler. Çünkü Bookchin’in sistem eleştirisi, anarşist-komünizmin insan-merkezci bakış açısından bir adım öteye geçmektedir. Bu anlamda da klasik anarşistlerin insan-merkezci geleneksel fikirlerinden kopabilmeleri ve sistemin daha geniş bir eleştirisini yapmalarını sağlamıştır. Fakat yine de bugün bizi uçuruma götüren temel sorunun temeline inmek ve onu yok etmek konusunda yine insan-merkezci bakış açısından kurtulamamıştır. Sosyal ekolojistler ayrıca sorunun çözümüne yönelik anarşizme göre fazla uzlaşmacı mücadele yöntemlerini benimsemiş ve merkezi yönetimin eritilmesi amacıyla yerel yönetimlere el atmanın ve belediyelerde nüfuz sahibi olmak gerekliliğine vurgu yapmaktadırlar. Bugüne cevap bulmak adına Alternatif teknolojilere sahip çıkmış ve küçük çaplı nükleer kullanımına sahip çıkmaktadır. Toplumsal değişim ve ekolojik felaketlerin temel sebebini sorgulamak anlamında “reformist ve uzlaşmacı” yönetemlere sahip olduklarından bir çok anarşist tarafından da dışlanmaktadırlar. Hatta Bookchin de nihayet kendisinin esasen anarşist olmadığını ve daha çok Marksizm’den beslenmekte olduğunu kabul etmektedir. Sosyal ekoloji fikri halen anarşistler arasında belirli bir etkiye sahiptir.

Eko-anarşist fikirlerin bugün gittikçe yayılan ve genişleyen düşüncesi, bugün kendilerini primitivist, uygarlık karşıtı veya yeşil anarşist olarak tanımlayanlar tarafından benimsenir. Son 30—40 yıl içerisinde Antropoloji biliminin gelişmesi ve insanlık tarihinde uygarlık öncesi hakkında bazı yanlış bilgilendirmelerin olduğunun farkına varılmasının ardından çeşitli anarşistler veya çevreciler, bu bilgi ve verileri katkılarıyla insanlık tarihini yeniden sorgulamaya ve araştırmaya başlayarak insanlıkla özdeşleştirdiğimiz Uygarlığı sorgulamaya başlamışlardır.

Sınıfsal ve ekonomist bakış açısından sıyrıldıkça insanlık tarihindeki kırılma noktalarının çözülmesinin ardından anarşistler, klasik anarşizmin solcu eğilimlerini sorgulamaya başlamış ve ondan oldukça uzaklaşmıştırlar. Tahakkümün kökenlerine inmek ve onu söküp çıkarmak arzusuyla girilen araştırmalarda, insanın doğadan uzaklaştıkça tahakküm zincirini kalınlaştırdığını ve gezegenin sonunu hazırladığını fark etmişler, bu ölümcül yaşam biçiminin tüm kurumlarını hücre hücre eleştirmeye başlamışlardır.

Örneğin bazı eko-anarşistlerin ve sosyal ekolojistlerin aksine uygarlık karşıtları (primitivistler veya yeşil anarşistler) Altenatif Teknolojileri, tarımı ve eko-köylerin oluşturulmalarına karşı çıkmaktadır. Çünkü doğa üzerindeki her türlü evcilleştirme ve çevresel yıkım getiren faaliyet toplumsal ve gezegensel tahakkümün yeniden üretilmesine yol açacaktır. Tarımı ve hayvancılığı biyo-bölgelerin çeşitliliğinin yok edilmesinden ve doğayı, insan olmayanları ve insanı bağımlılaştırmasından ve her geçen gün doğadan uzaklaştırarak aciz bir varlık haline getirmesinden dolayı reddederek, bugünden olabildiğince avcı-toplayıcı yaşam biçimine doğru geçmemiz gerektiğini ve vahşiyle yeniden temasa geçmemiz gerektiğini savunurlar.

Bir çok uygarlık öncesi veya dışı toplumlara fazlasıyla etmekle birlikte bazıları ise sadece son 10.000 yıl içerisinde yaşanan deneyimlerden yola çıkarak başka ve vahşi bir dünya yaratma arzusu içerisine girmişlerdir. İnsanlık ve tarih bilgimizle 10.000 yıl önce tarımın ortaya çıkmasıyla dünya üzerindeki insan etkinliğinin bizi bugüne nasıl taşıdığının bilgisine ulaşmış olmak, bugüne kadar gelmiş tüm ideolojilerin ve fikirlerin yeni baştan gözden geçirilmesini ve bir çoğunun çöpe atılmasını zorlamıştır. Sorun sadece kapitalizmde veya iktidarlarda değil, bu iktidarların kendine meşruluk bulduğu yaşam tarzının yani uygarlığın ta kendisidir. 10.000 yıl öncesine kadar 3,5 milyon yıl boyunca doğa ile uyumlu yaşayan insanın doğaya egemen olmak için savaş açmaya başlaması ve onu kendi hizmetine alma etkinliği hem toplumsal anlamda hem de gezegensel anlamda büyük değişimlere ve yıkımlara yol açmıştır.

Bugün emperyalizm-sömürgecilik-küreselleşme denen şeylerin temelleri insanın doğaya ve insan olmayanlara karşı egemen olma savaşı açmasıyla başlamaktadır. Uygarlık artı-değer, yerleşik hayata geçiş, evcilleştirme, tarım, işbölümü gibi kurumların bir bütününden oluşur ve uygarlık karşıtları (yeşil anarşistler ve primitivistler) tahakkümün her türlüsünden total olarak kurtulmak için uygarlığın yıkımının ve yeniden vahşileşmenin şart olduğuna inanmaktadırlar. Bu nedenle anarşist hareketin veya anarşist hayallerin yeni bir yöne doğru gitmesi için çalışmaktadırlar. Dünya da yaygınlaşan rahatsızlık ve çözüm önerilerinin yetersizliği ve hepsinin birer çıkmaz sokaktan başka bir şey olmadığı, uzlaşma çukurunun muhalif hatta anarşist hareketin bile içerisine düşmesi uygarlık karşıtı perspektifin sadece anarşistler arasında değil, çeşitli özgürlükçü muhalif gruplar arasında da yaygınlaşmasını sağlamıştır.

Uygarlık karşıtı veya eko-anarşist fikirlerin etkisi bugün anarşistlerin geleceğe dair hayallerinde derin etkiler yaratmış, ayrıca herkese sorunlarımızı tartışırken uygarlığın ve tekno-endüstriyel sistemin yeniden gözden geçirmeleri ve sorgulamaları gerektiğini hatırlatmış olmasıdır.

En son bilim adamlarının yaptığı açıklamalara göre, gelecek 10 senede dünyadaki etkinliğimiz bu şekilde ilerlediğimiz sürece bizi ve dünyayı geri dönülemeyecek bir sürece sokacaktır. Bırakın her geçen gün yok olan yüzlerce bitki ve hayvan türünü, insan türünün geleceği bile bugün kuşku altındadır. İnsanlığın kendi aralarındaki savaşları ve doğaya egemen olma mücadeleleri birer yanılsamadan ibarettir. İktidar mücadeleleri veya sınıf savaşları bizi sadece sorunun kendisinde uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle yaşamın kendisine yani doğa ile yeniden temasa geçmek insanlık için bir zorunluluktur. Anarşistlerin tüm insanlığın zorunda olduğu gibi tüm empoze edilmiş bu sömürü kültüründen sıyrılması ve yaşama ideolojik olmayan gözlerle yeni bir bakış açısıyla bakmaları gerekiyor. Tekno-sistemi veya uygarlığı sorgulamayan ve yıkmayan bir devrim tarihin yeniden tekerrür etmesine yol açacak, toplumsal tahakkümün ve çevresel yıkımların yeniden üretilmesine neden olacaktır. Bu ilerleme ve doğaya egemen olma kültürünü atmadıkça bugünden öngörülebilen bir kıyamete sürüklenmeye devam edeceğiz…

k.u.

http://www.hayvanozgurlugu.com/news.php?item.35.3

June 15, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

BİR YUFKA GİBİ AÇILIYOR YERYÜZÜ : KÜRESELLEŞME – Rahmi G. Öğdül

Gerçeklik tüm karmaşıklığıyla sunuyor kendisini bize. Dünya ya da evren bir oturuşta sindirilmeyecek kadar çok büyük ve çok karmaşık gözüküyor gözümüze. Bu karmaşıklığı düzenli, anlamlı hale getirmek için soyutlama yetimizi kullanıyoruz, karmaşık olandan anlamlı olacak öğeleri çekip çıkarma işlemini.

Zihinsel yetilerimiz sayesinde karmaşık gerçekliği anlamlı küçük parçalara ayırıyoruz. Aldoux Huxley’in “The Genius and The Goddes” romanında tartıştığı gibi “işlenmemiş haliyle varoluş her zaman, birbirini izleyen başbelası bir şeydir” ve bu yüzden gerçeklik asla anlam yaratmıyor; gerçekliği işlerken kullandığımız kurmaca eylemi ile dünya anlamlı hale geliyor. Romanın kahramanlarından biri “kurmacanın birliği var, biçemi var” diyerek gerçekliğin biçemsizliğinden, düzensizliğinden yakınıyor.

Dünyanın karmaşasını anlamlı hale getirme uğraşı yeni bir şey değil, insanlığın tarihi kadar eski belki de. Dünyayı anlamlandırma işi büyük ölçüde toplumsal, sınıfsal, ırksal, cinsel ve diğer konumlara bağlı olarak değişiyor. Her toplumsal küme kendine göre anlamlandırmaya çalışıyor dünyayı. Günümüzde de bu anlamlandırma, dünyaya dair kurmacalar sunma işi tüm hızıyla devam ediyor. Gerçeğin yorumları olarak kurmacaların yarattığı karmaşayla da baş etmek zorunda kalıyoruz.

Sermayenin kurmaca gerçekliği ve kentin kıvrımları

Şimdilerde neoliberal dünya düzenini hayata geçirmek isteyen sermaye, başat kurmaca olarak küreselleşmeye ikna etmeye çalışıyor bizi. Sermaye kendi soyutlamalarıyla anlamlandırdığı dünya imgesini hayata geçirirken, yeryüzünü bir kez daha kendi imgesinde yaratmaya kalkışıyor. Başka olası anlamlandırma seçeneklerinin önünü kesmek için tüm iletişim kanallarını, askeri gücünü kullanarak, insanların düşünme yetisini dumura uğratarak yapıyor bunu. Tek gerçeklik, tek seçenek olarak kendi kurmaca gerçekliğini anlatıyor durmadan.

Sermaye doğası gereği, katı olan, durağan olan, kalıplaşmış olan şeylerden hoşlanmıyor, paranın sıvılaştırıcı etkisiyle katı olan her şeyi akışkanlaştırıyor; yersizyurtsuzlaştırılmış coğrafyalara, mekanlara, bedenlere durmadan yeni kimlikler kazandırılıyor. Bir zamanların dışlanmış mekanları bu akışın içinde yer almak için yeniden düzenleniyor. Sermayenin mekanlara, coğrafyalara, bedenlere yüklediği işlevler durmadan biçim değiştiriyor. Sermaye bir kez daha yeryüzünü fethetmeye koyuluyor.

Eski dünyadan bir alıntı yapalım: Milattan sonra ikinci yüzyılda Yunan kentlerini dolaşmaya çıkan Pausanias, tüm gezginlere bir kentin nasıl gezileceğine dair bir öneride bulunuyordu. Aslında onun önerisi daha sonra modern ve postmodern dönemlerde turistlerin izleyeceği yolu, turistin tüketici bakışını tanımlamıştır bir bakıma.

Kente yaklaşırken gezgin kutsal alanlarla mezarları ziyaret ettikten sonra kenti çeviren duvarlarla karşılaşacaktır. Bu savunma duvarlarının yapısını anlamak için burada biraz oyalanmasını ister gezginden. Ana kapılardan birinden içeri girdikten sonra yol onu kentin kalbine, agoraya götürür. Kentin merkezinde görülmeye değer şeyler vardır: Tapınaklar, stoalar, heykeller, anıtlar, tiyatrolar vb. Kentin tepesinde bulunan akropol de gözden kaçırılmamalıdır. Pausanias gezginin sıradan yurttaşların sıradan evlerinin bulunduğu daracık arka sokaklar ve kirli ara yollar labirentine girmesini istemez. Burada ilgimizi çekecek, görülmeye değer şeylerin olmadığını söyler bize.

Artık böyle bir şey mümkün değil; yoksulların, sıradan insanların yaşadığı ara sokaklar da küreselleşmenin gezginci, göçebe, fetihçi gücünden kaçamıyor. Sermayenin kartal bakışı kent merkezindeki kirli arka sokaklar labirentini, kıyıda kalmış coğrafyaları düzleştirmeye, nezihleştirmeye, görülmeye değer, paranın gücüne boyun eğen yerler haline getirmeye çalışıyor. Kentin kıvrımları, kat yerleri bir yufka gibi açılıyor.

Küreselleşme imparatorluğu ve Skoptz’ler

NAFTA gibi ticaret yasalarıyla paranın önündeki engelleri kaldıran sermaye bir zamanların duvarlarını paranın her halinin sızabileceği yarı-geçirgen zarlar haline getirdi. Yarı-geçirgen, çünkü ülke sınırları, tıpkı bir biyolojik hücre zarı gibi istediğini geçiren istemediğini geçirmeyen zarlar olarak işlev görüyor.

Kanada eski Tarım Bakam Eugene Whelan’ın dediği gibi “bu anlaşmaların ticaretle alakası yok. Bu anlaşmalar, bu heriflerin nerede olursa olsun istedikleri şekilde, iş (business) yapma hakkıyla alakalı”. Neoliberaller yeryüzünü, raflarını istedikleri gibi düzenleyecekleri bir hipermarket biçiminde yeniden düzenliyor.

1 Ocak 1994 önemli bir tarih. Önemli, çünkü iki olay da bu tarihte gerçekleşti: Hem küreselleşmenin resmen ilan edildiği NAFTA anlaşması, hem de küreselleşmeye karşı direniş başlatan Zapatistaların Meksika’da San Cristobal las Casas’ı işgal etmeleri aynı güne denk geliyor. Zapatistalar bu anlaşmanın Meksikalı yerli halk ve köylüler için bir ölüm hükmü olduğunu açıkladılar.

Zapatistaların erken bir tarihte teşhis ettikleri gibi küreselleşme insanları ekonomik, politik ve hukuksal açıdan erksizleştirme sürecidir aynı zamanda. Mülksüzler, paranın akışkan gücüne yapışamayan, sınır zarlarından geçemeyen insanlar bir atık olarak her türlü projenin dışına yerleştirilip bir anlamda hadım ediliyor.

Aklıma Skoptzy’ler geliyor burada. 19. yüzyılın başlarında Rusya’da yaygın bir fanatik Hıristiyan tarikatı olan Skoptzy’ler bir öte dünya cennetine ulaşmak için kendi bedenlerini hadım ediyorlardı. Kimi üst düzey Skoptzy’ler tüm Rusya’yı bir hadım imparatorluğuna dönüştürecek projelerini Çar I. Alexander’a bile sunmuşlardı. Fabrika sahibi olan Skoptzy’ler ise aynı şeyi kendi çalışanlarına yapmaya çalıştılar.

Küreselleşmenin imparatorluğu, tüm insanlığı ekonomik ve politik açıdan erksizleştirirken Skoptz’lerin projesini kaldığı yerden devralıyor.

Evcilleştirilen” muhalefet

Zapatistaların direnişi başlattıkları tarihten bugüne, mülksüzleri erksizleştirme projesinin büyük bir direnişle karşılaştığına tanıklık ediyoruz. İktidarın her yoğunlaştığı noktada çok farklı topluluklar, gruplar bir araya gelip iktidar yoğunlaşmalarının karşısına dikiliyorlar. İktidar kendini merkezsiz bir yapılanma üzerine kurarken, direniş de merkezsiz bir boyut kazanıyor.

Peter Kropotkin ne demişti? “Uygarlık tarihimiz boyunca, iki gelenek, iki zıt eğilim birbirleriyle karşı karşıya gelmiştir: Roma geleneği ile halkçı gelenek, Emperyal gelenek ile Federalist gelenek, otoriter gelenek ile özgürlükçü gelenek.”

Bu çatışma biçim değiştirse de günümüzde de devam ediyor. Kentlerden, topraklarından sürülmeye çalışılan mülksüzler kendi direniş geleneklerini kuruyor, ağsal bir yapılanmayla birbirine bağlanıyorlar. Tek bir dünya kurmacasına karşı, doğrudan eylem, kitle seferberliği, katılımcı demokrasi yoluyla başka dünyaların da mümkün olacağını savunuyorlar.

Ekonomik sömürüye olduğu kadar cinsel ve ırksal baskıya karşı muhalefeti, ezilen halkların kendi geleceklerini belirlemesini, emperyalizme ve savaşa karşı direnişi, sosyal-ekonomik kaynakların ortak kullanımını, sosyal ekolojiyi, enternasyonalizmi, özgürlük kültürünün oluşmasını ve küresel özgürleşme hareketlerinin inşasını destekliyorlar. Halkçı, federalist, özgürlükçü gelenek direnişini dokuyor.

Yine de bu direnişin hemen yanı başında bir tehlike bekliyor bizi. Daha önceleri de gördüğümüz gibi sistem muhalif öğeleri evcilleştirip bünyesine katmasıyla da tanınıyor. Bir arkadaşın üstünde, İngilizce “Nike’ı boykot etmeye katılın, boykot tüm ülkede yayılıyor” ibaresi yazan bir tişört gördüğümde kendisini, bu şirketin yeryüzündeki sömürü ağına karşı duyarlılık gösterdiği için kutladım. Şaşırdı önce. Çünkü tişörtünde ne yazdığı umurunda değildi. Sonra şaşırma sırası bendeydi, tişörtü Nike mağazasından almıştı, yakasının arkasına baktım, doğruydu.

Dedim ya bu yeni bir şey değil. Bir zamanların iflah olmaz punk akımın bile ana akımın modası haline geldiğini görmüştük, hanım hanımcık teyzelerin punk saçlarına çoktan alıştık.

Sistemin evcilleştiremeyeceği muhalefet tarzlarını bulmamız gerekiyor galiba.

ÜÇ EKOLOJİ – Sayı 1

February 26, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, eko-savunma, ezilenler, isyan, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Smashing Green Capitalism & Letting Green Anarchy Grow

Resistance Is Fertile: Smashing Green Capitalism & Letting Green Anarchy Grow

By Luna’s Light Warrior

A few years ago I was sadly and quite easily sucked into green-consumerism. I felt that I really wasn’t helping the Earth unless I was spending bunches of money (and most of my small income) on Earth friendly products from “environmentally conscious” companies. I had been convinced by the green-left that I could rescue this beautiful land by trading in environmentally-unfriendly corporations, vehicles, energy, food, factories, and house cleaning products for environmentally-friendly ones. I even went to the Green Festival in San Francisco hoping for some more insight on how I could live my life more eco-friendly. However, all I found was a two story building filled with people whose goal it was to keep the market alive. What I have found out since then (on my own, not with the help of the media of course) is that change won’t happen through the market, change is only going to happen when we live a life in deep connection with the earth.

Most of these big companies that are now toting eco-friendly labels such as “USDA Certified Organic,” “Free Range,” “Pesticide Free,” or “Fair-Trade,” aren’t really concerned whether or not all of the old growth forests in the world are destroyed, or if your local park is bulldozed to be replaced by a strip mall, or about high levels of mercury from factories that’s being emitted into our water systems and causing very harmful health repercussions, or that the air pollution in some areas is so bad that children are growing up suffering with severe and acute cases of asthma and other respiratory illnesses, or about worker mistreatment, or about animal suffering and exploitation.

What these big companies do care about is capital. Their first priority isn’t to save the environment. Their priority lies in what’s going to make them money; and that is to exploit the earth and the consumer’s wants and desires. If it takes a little bit of changing how they manufacture their product to make sure they are still raking in the high profits, than that’s what they’ll do.

When I became aware of this I asked myself, “How is this really any different?” Corporations are still corporations, mass production is still mass production, industrial agriculture is still industrial agriculture, greenhouse gas emissions are still green house gas emissions, worker and animal exploitation is still worker and animal exploitation. Essentially, nothing is really changing. A lot of oil, natural recourses, land, and beings are being used and exploited in order to produce on this large of scale, even to make eco-friendly products. So it’s clear to me now that buying in to “green” companies really isn’t going to cut it. In order to truly liberate ourselves, the Earth, and the animals we need to cut capital and consumerism out completely.

A beautiful example of a way we can free ourselves from and smash the system of the market and its many harms is to grow our own food and reclaim unused, abused, and/or neglected land for nature. Food grown organically may be less harmful to the earth and our health but it still takes a lot of recourses and land to grow mass amounts of food and ship it to processing facilities and then ship it out to stores so it can be paid a high price for. The area I live in was once covered in lush wetlands which, not so long ago, was home to many different species of animals, plants, and indigenous cultures, most of which are no longer here. Most of the land has long since been taken over by agriculture, just one of the many means of capitalism. There are countless pieces of land here where all of the plant life has been ripped out and now all that remains are empty dirt lots resentfully awaiting to be topped by more shopping strips and other centers of consumerism.

Early this Spring, my partner and I started a local guerilla gardening project on a little piece of vacant land hugged between a road and a parking lot. It was littered with garbage but had lots of grass growing so we decided it would be a good home for some more plant life. We liberated some small potted trees and other small plants, cleaned up all of the trash, and started planting. We also started sprouting different vegetable and fruit seeds which will be ready in mid-Spring to plant in the garden and will produce food for us and the community. This is now an open piece of land where friends and others in the community can grow food for themselves as well. No market involved there.

Starting a garden like this is so easy and fun. Collecting seeds and soil for free is simple. It’s also really easy and quick to liberate potted plants. Just get a few friends together, find a spot, get some seeds and plants, and you have instant bonding with your community and with the Earth! Make sure to give your plants plenty of attention and water when they’re growing so your garden may thrive. Another fun way you can spread a little bit more nature around is to make seed bombs and throw them in places like cracks in the sidewalks, empty dirt lots, and road dividers. Grass seeds and wildflower seeds are really good to put in seed bombs because they grow really easily without much attention and water. To make seed bombs check out the Seed Grenade Recipe from http://www.lizchristygarden.org. You can also make them very simply with just some soil and seeds. Mix some seeds into the soil, add a little water to it if necessary to get the soil to a consistency where it will stick and hold into a ball shape. Mold the soil with your hands, let the balls dry a little bit to make sure they’ll hold together, then go seed bombing! These are great ways to build your connection with your community and with the Earth and cut out the market. And it really is great fun. Try it in your town, get creative, get crazy, smash green capitalism and let green anarchy grow!

This article appears in Modesto Anarcho #3. View it here at: www.geocities.com/anarcho209

http://wggc.resist.ca/node/89

February 7, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekolojist akımlar, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | 1 Comment

Tüketimin Kölesi Endüstrileşmiş İnsan – Ivan Illich Derlemesi (Ümit Şahin)

Aşağıdaki linki tıklayarak veya sağ tıklayıp farklı kaydet ile indirebilirsiniz.

Tüketim Kölesi Endüstrileşmiş İnsan – Ivan Illich Derlemesi

shift + ctrl + artı veya shift + ctrl + 1 ile “görünümü döndür” yapabilirsiniz.
görünüm – görünümü döndür
view – rotate view

http://www.umitsahin.net/search/label/Ivan%20Illich
http://www.meseledergi.com/content.php?cid=187&id=12

Ümit Şahin

…Evet, pek çok kaynağa göre (mesela, Wikipedia’yı açıp bakarsanız), Ivan Illich bir anarşist düşünür olarak tanımlanır. Illich, gerçekten de modern toplumun endüstriyel kurumlarını kıyasıya eleştirmekte ve kurumsallaşmayı yozlaşmanın en önemli nedenlerinden biri saymaktadır. Kurumsallaşmaya karşı duruşunun en tipik örneklerinden biri olarak, arkadaşlarıyla birlikte Meksika’da kurdukları Kültürlerarası Dokümantasyon Merkezi’ni (CIDOC), kurusluşunun onuncu yıldönümünde büyük bir şenlik yaparak kapatmaları hatırlanabilir. Merkezi kapatma sebepleri arasında ‘üniversite tipi bir kurumsallaşmaya doğru gitmesi’ ve Stanford, Cornell gibi birkaç üniversitenin, merkezi bünyelerine katmayı teklif etmeye başlamaları da vardır. Yani, merkezin ismi ve prestiji, kuruluş amacını aşmaya başlamıştır.

Illich, kurumsallaşmaya karşı çıkarken, tabanda gelişen, arkadaş çevreleri ve tartışma grupları zemininde oluşan geçici, amaca yönelik ve dostluk bağları dışında bir bürokrasinin olmadığı yapıları yaratmaya çalışıyordu. Bu anlamda Illich’in anarşizme yakın bir yönü olduğunu düşünmek yersiz olmaz. Ama anarşizmin asırlık geleneği içinde Illich’in yeri yoktur. Anarşist düşünürler ve yapılanmalar ne Illich’in referansları arasında yer alır (belki Paul Goodman gibi bir-iki istisna hariç), ne de yazılarında anarşizmin klasik problemleri olan hiyerarşi, devlet, iktidar, vb. ile tartışmalara girdiği görülür. Illich’i anarşist olarak kabul etmek için, önce anarşizmin tarihini yok saymak gerekir.

Ivan Illich’in temel problemi modern toplumladır. Endüstriyalizm terimini tam olarak yeşiller gibi kullanmasa da, içinde yaşadığımız toplumun nasıl endüstriyel bir çıkmaz yarattığını, kaçınılmaz hale getirilen ‘modern endüstriyel uygarlığın’ insanlığın tarih boyunca kurmuş olduğu ve belli bir denge içinde süren yaşama ve geçinme biçimleriyle toplumsal istikrarı nasıl tahrip ettiğini anlatır.

Aaron Falbel, “Ivan Illich Bana Amerikan Rüyasının Gerçekte Bir Kâbus Olduğunu Nasıl Gösterdi?” başlıklı yazısında şöyle der: “Illich’in söyledikleri arasında şaşırtıcı ve derinden radikal olan yan, tehlikenin sadece açık kaynaklardan değil (diyelim, ordu, ya da çokuluslu şirketler gibi), eğitim, sağlık hizmetleri, ulaşım, cinsiyet eşitliği, iletişim, kendi kendine yetme, emekten tasarruf sağlayan makineler, ekonomik kalkınma, vb. gibi modernitenin temelinde bulunan ve çoğu insanın kaçınılmaz faydalar olarak gördüğü unsurlardan geldiğini göstermesidir. Hem sağ, hem de solda bulunan siyasetçiler, bunları ilerlemenin meyveleri olarak görür ve fikir mücedelelerinde konu dışı bırakırlar. Bunlar Illich’in modern kabuller dediği şeylerdir. Ivan Illich düşünürler ve entelektüeller arasında, eleştirel bakışını net bir şekilde bu sorgulanmayan faydalar üzerinde dolaştıran ve alarm zillerini çalan tek isimdir: Corruptio optimi quae est pessima! (En iyinin yozlaşması, en kötüsüdür.)”

Illich’in moderniteye yönelik bu köklü eleştirisinin, onu bir yanıyla muhafazakâr düşüncenin kurucusu sayılan Edmund Burke’e, bir yanıyla romantizme, hatta bir yanıyla Frankfurt Okulu’ndan postmodern düşünürlere kadar Aydınlanma’nın ve modernitenin eleştirisinden yola çıkan düşünce akımlarına bağladığı düşünülebilir. Yine de, Illich’in sonsuz referansları arasında bu gelenekler pek bulunmaz.

Örneğin, endüstriyel kurumlar eleştirisinin, özellikle de sağlık sistemine yönelik analizinin Foucault’nun düşünceleriyle (örneğin Kliniğin Doğuşu’yla) ilişkisine dair bir soruya cevap verirken, Foucault’yu çok geç tanıdığını, Medical Nemesis’i6 yazdığı sırada ondan haberdar olmadığını söylemiştir. Aslında Illich, mevcut düzeni en dip noktalarından eleştirip sarsan bir kişi olarak siyasal muhafazakârlıktan ve (geleneksel toplumların kendiliğindenliğine büyük önem vermesine rağmen) kırcı bir romantizmden de bütünüyle uzaktır. Postmodernizminse ne anlama geldiğini bile anlamadığını söyler.

Ivan Illich bir sosyalist değildir. Marx’ın, üzerinde örtük bir etkisi olduğu hissedilse de, o yıllarda yaygın olan sosyalist eğilimleri (aslında daha çok sistemin temellerini anlamamakla ve bu yüzden de sistemle aynı yöne bakmakla) eleştirir. Her ne kadar yakın dostu olan Paulo Freire gibi isimlerle birlikte Latin Amerika’da devrimci mücadelenin içinde, alternatifler üreterek ve tartışma platformları yaratarak yer almış olsa da, kelimenin gerçek anlamıyla hiçbir zaman siyasal bir mücadele içine girmemiştir. 1980’lerin başında ABD’nin Batı Almanya’ya Pershing füzeleri yerleştirmek istediği sırada yaygınlaşan barış hareketi içinde yer almış, ünlü sessizlik eylemlerini başlatmıştır. Ancak özellikle 1980’lerden itibaren Illich’in keskin sosyal eleştirileri, yerini Carl Mitcham’ın deyişiyle bir ‘tarihsel mersiye’ye (historical elegy) bırakmaya başlar.7 Bu dönemde, araştırmaları ve yazıları derinleşir, ilgi alanları sadece Hıristiyan düşünce geleneğine geri dönmekle kalmaz, Platon’un philia kavramına ve İncil’deki ‘İyi Samiriyeli’ hikâyesine8 sık sık atıf yapar. Modernitenin kökenine dair sorgulamalarındaysa corruptio optimi9 fikrini hatırlatır.

Yeşil hareketleri Ivan Illich kadar derinden etkilemiş düşünür herhalde az bulunur. Illich’in özellikle Şenlikli Toplum’daki ekonomik büyüme analizleri, Enerji ve Eşitlik’teki enerji kullanımı ve ulaşım alternatifleri, çeşitli kitaplarındaki yoksulluk, teknoloji, ihtiyaçların yaratılması, tüketim kültürü ve kalkınma eleştirileri ve genel olarak yaptığı endüstriyel uygarlık tanımı olmasaydı, herhalde yeşil uyanış çok daha geç ve başka türlü olurdu. Gerçi Illich’in geliştirdiği (üstelik daha Okulsuz Toplum’da ‘kurumlar yelpazesi’ metaforuyla neredeyse bire bir tanımını yaptığı) endüstriyalizm analizine rağmen, yeşiller arasında bile endüstriyalizm hala fabrika üretimiyle eş anlamlı kullanılabiliyor. Yine de Illich’in getirdiği açılım bütün yeşil düşünceye -çok farkında olunmasa da- sinmiştir demek yanlış olmaz.

Tabii bu durum Illich’in bir yeşil ya da ekolojist olduğu anlamına gelmiyor. (Zaten yeşil düşünce üzerine yazılan akademik kitapların çoğunda Illich’den söz bile edilmez, bu alanda da akademik camia için bir hayli görünmezdir). Ekolojik krizse, Illich için bir ‘lanet’ gibi sunduğu bu modern uygarlığın kaçınılmaz sonuçlarından biridir. Illich, dostları ve takipçileri arasında çok sayıda yeşil bulunsa, Batı Avrupa ve ABD yeşil partilerinin kuruluş dönemindeki isimler üzerinde büyük etkisi olsa da (öte yandan, yeni kuşaktan yeşillerin Illich’i tanıdığına bile emin değilim), hem Hans Jonas’ın ‘sorumluluk’ felsefesini, hem de yeşillerin ‘araçsalcılığı’nı ve ‘çevreye karşı sorumluluk duyma’ propogandasını, dünyayı teknolojik yıkıma uğratmak için üretilen yeni bir bahane olarak kıyasıya eleştirmiştir.

Neticede Illich, herhangi bir ekol, düşünce akımı ya da siyasal harekete sığmaz. 20. yüzyılın en özgün düşünürlerinden biri olarak, yaşadığı dönemin ana eleştirel düşünce akımlarının çoğuyla ya ilgisiz, ya da çatışma içindedir. Akademik formasyon itibariyle ilahiyatçı, tarihçi, felsefeci, hatta doğabilimci olarak tanımlandığı görülür. Ama bu disiplinlerin hiçbirinde literatüre girecek işleri yoktur. CIDOC’un kapanmasının ardından ABD ve Almanya’da çeşitli üniversitelerde (en çok da Berkeley, Penn State ve Bremen Üniversiteleri’nde) düzenli olarak ders vermiştir. Ama öğretim üyeliği tekliflerini kabul etmemiş, Porto Riko’da rektör yardımcılığı yaptığı dört yıl dışında üniversite içinde yer almamıştır. Belki de akademik yazında bu yüzden gerektiği kadar fark edilmez.

Ivan Illich’in düşüncesini tek bir başlık altında toplamak ne kadar imkânsızsa, tek bir yönünü ele alarak anlamlı bir özet yapabilmek de o kadar zordur. Illich’in geniş araştırmalara ve çok sayıda kaynağa dayanan, yeni ve keskin sorular soran, ama genellikle çok büyük hacim tutmayan, hatta kendisinin ‘risale’ demekten hoşlandığı, küçük boyutlu kitapları çoğunluktadır. Ele aldığı konuları değil bitirmek, sorduğu sorulara bütünlüklü cevaplar getirmekle bile pek ilgilenmez. Sık sık yeni alanlara kayar, aynı gerçekliğe başka yönlerden bakar, tarihe bir de öbür taraftan eğilir. Bu yüzden de, mesela Okulsuz Toplum’un ardından, ‘okullar olmayınca peki ne olacak’ sorusunun cevabını vermek, eğitim reformuyla ve alternatif eğitimle uğraşanların tartışmalarını uzun yıllar işgal etmiştir. Illich ise bir süre sonra artık okulların ortadan kalkmasıyla değil, eğitimin toplumsal hayat üzerindeki yıkıcı etkisiyle ilgilendiğini söyleyerek bu yoğun tartışmaları kendi seyrine bırakmıştır.

Aynı şekilde, Illich’in yapıtının bütününü kapladığı söylenebilecek ‘kıtlık’ kavramı çevresindeki tartışmalar da, siyasal bir dile tercüme edilmeye kalkıldığında son derece radikal bir noktaya sürüklenir. Ekonominin tanımındaki ‘kaynakların sınırlı, ihiyaçların sınırsız olduğu’ formülü, kıtlık durumunu doğurmuştur. Yani ekonomik düzen içinde meta haline getirilen her şey (ama sadece insan üretimi olan mallar değil, su gibi sınırsız olması gereken doğal maddeler de), yine ekonominin kuralları gereği giderek daha fazla kişi tarafından ‘ihtiyaç duyulan’, bu yüzden herkese ‘yetmeyen’ mallar haline getirilir ve kıtlaşır. Böylece ekonominin, toplumu kendi diline mahkûm etmesi, içinden çıkılamaz bir cendere yaratır.

Illich, meselenin daha çok kalkınmayla olan bağına, yani Batı dışı ülkelerin de bu batağa sürüklenişine ağırlık vermiş, ekonominin geçime (subsistence) açtığı savaştan ve Homo Economicus’un nasıl norm haline getirildiğinden söz etmiştir. Shadow Work, Gender gibi kitaplarında derinleştirdiği bu gibi fikirler, en alternatif ve en devrimci siyasal akımlar için bile kolay algılanır ve programatik bir dile çevrilebilir değildir. Oysa, kapitalizmin bu düzeydeki eleştirisinden geri dönme şansımız olduğunu, hele aynı batağa giderek daha fazla saplanırken, söylemek zordur…..

February 1, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, isyan, sistem karsitligi, tuketim karsitligi | Leave a comment

%d bloggers like this: