ecotopianetwork

Gıda Ormanı Bahçesi Oluşturmak / Yenebilir Orman Bahçeleri: Maceraya Davet

Gıda Ormanı Bahçesi Oluşturmak – Larry Santoyo

Çeviren: Ayda Sevin Küyel

Bereketli bir orman sistemi oluşturmak için, bitki ve hayvanları işlevsel açıdan ahenkli bir etki yaratan “birlikler” [guilds] halinde bir araya getiririz. Ahenkli etkilerle kasıt, iki ya da daha fazla öğeyi bir araya getirdiğimizde, bunların tek başlarına veremeyecekleri, daha fazla üretim, daha az haşere ve yırtıcı hayvan sorunu, ya da toprak verimliliği gibi sonuçlar doğuran etkilerdir. Bir birlikteki her bir bitkinin ve hayvanın ayrı bir işlevi vardır.

Bir birlikteki ana öğe, besleyici madde görevi gören gübre, toprak yapımı veya haşere denetimi işlevlerinden en azından birini yerine getiren bitki(ler) ve hayvan(lar) tarafından desteklenecektir. Birliğe katılacak  öğelerin seçimi, doğada zaten işbirliği içinde olan bitki ve hayvanlar gözlemlenerek, daha sonra ise bunlar üzerinde deneme ve yanılma yöntemi uygulanarak yapılır.

Gıda Ormanını Tasarlamak

Tasarlanması planlanan ormanlık alanın bitişiğindeki (benzeri bir cepheye ve konuma sahip olan) yaban hayatta süregiden doğal ortaklıkları gözlemlemek ve kataloglamak, herhangi bir arazi için seçilecek bitki ve hayvan ortaklıklarını belirlemekte izlenecek en iyi yoldur. Birlik ortaklığı denemelerine –1) Aynı öğelerin kullanılması (cins ve türler); 2) daha üretken veya yenebilir türlerin başka bir türün yerine kullanılması (aynı cinsten olup, tür bakımından seçkin olan ve/veya kültür bitkisi bulunan); 3) aynı aileden olan cins ve türlerin birbirlerinin yerine kullanılması; 4) aile, cins ve türlerin, her bir öğenin doğal işlevlerini temel almak yoluyla birbirlerinin yerine kullanılması (dikkatli gözlem ve araştırma gerektirir) ya da 5) bu stratejilerin hepsinin birleştirilmesi suretiyle– bahsi geçen doğal ortaklıklar ve durumların yeniden oluşturulması veya taklit edilmesiyle başlanabilir.

Gıda Ormanı Denemeleri

Doğal bir ortaklık şunlardan oluşabilir: köknar ağaçlarının oluşturduğu yüksek bir gölgelik [kanopi]; bunun altında akçaağaç, mürver ağacı ve taş armudunun oluşturduğu orta yükseklikteki gölgelik ve de alt bitki örtüsü ya da toprak örtüsü olarak da, bektaşi üzümü, inci çiçeği, ağı otu, nane ve menekşeler. Bu bölgeye daha yakından bakıldığında çeşitli böcek türleri ve mantarlar da görülecektir. Zaman içinde tek tük av kuşları yiyecek aramak için buraya gelecek, toprağa fosfat ve azot bırakacaktır. Geyikler de burada otlayacak ve gübre bırakacaktır. Yağmacı çakallar, rakunlar ve kokarcalar tarafından bırakılan balık ve küçük hayvan leşlerini de burada bulmak mümkün olacaktır.

Yukarıda anlatılan bu doğal örneğin içerdiği birbirleriyle eşgüdümlü öğeleri yeniden yaratarak, hasat edilmeye ve insani gıdalara daha uygun, hayli verimli yeni bir sistem kurmaya başlayabiliriz.

Akçaağaç (Kızılağaç), azot tutma özelliği olan ve her yıl yapraklarını döken bir ağaçtır. Büyük miktarda biyokütle üretir ve körpe ağaçların yetişmesini sağlar. Aynı işlevi görecek başka bir ağaç (bezelye çalısı ya da iğde türleri) ise daha az yayılmacı olabilir, yeni gıda ormanına daha çok fayda sağlayabilir, daha az suya ihtiyaç duyabilir ve de arılar ile kümes hayvanlarına nefis yem bitkileri sunabilir.

Taş armudu (Amelanchier alnifolia), taze ya da kurutulmuş olarak, ayrıca pastırma yapımında kullanılan yerli bir bitkidir. Taş armudunun seçkin türleri (“Pembina”, “Smoky” ya da “Northline”) diğer yerli türlere oranla daha çok meyve verir ve üzerinde daha az asalak yaşar. Taş armudu, gülgiller ailesinden elma ve armuda benzer yumuşak çekirdekli bir meyve üretir. Dolayısıyla elma ve armut ağaçları ortaklığa eklenebilir veya başka ağaçların yerine kullanılabilir. Taş armudunun anaç gövdesine elma türleri aşılama deneyleri yapılmaktadır (Bu uygulama yerli yaban elması üzerinde başarılı olmuştur).

Alt Bitki Örtüsünü Meyvelendirmek

Bektaşi üzümü (frenk üzümü), mayhoş bir yaş meyve üretir ve dikenli olması nedeniyle hayvanlar yapraklarını çok fazla yiyemez.  Bektaşi üzümünün seçilen çeşitli türleri, daha büyük, daha çok miktarda ve daha tatlı meyveler verir. Bektaşi üzümünün yerine siyah ve kırmızı kuş üzümü (başka bir frenk üzümü türü) kullanılabilir. Birçok frenk üzümü türünün beyazsinekleri uzak tuttuğu bilinmektedir. Kartopu ve üzümsü bitkiler de bu listeye dahil edilebilir.

Yer Örtücüler

Topraktaki iplikkurtlarını denetim altına almak için doğal yer örtücülerden faydalanılabilir ya da bu işlevi latin çiçekleri ve kadife çiçeklerinin görmesi sağlanabilir. Çilekler ve mantarlardan faydalanılması da mümkündür. İlkbahar başında ve yazın ortasıyla sonu arasında biçilen karakafes otu, bakla ve sarıyonca, eser mineraller, malç ve azot sağlarlar. Malç ürünlerinin işlenmesi [tilling] tavsiye edilmez.

Böceklerin Beslenmesi ve Üremesine Uygun Bitkiler

Maydanozgiller (dereotu, anason, tohumlama için bırakılmış havuçlar), ağı otu ve diğer küçük çiçekli bitkilere benzerler. Bu bitkiler ve gülgiller, yağmacı böcekleri kontrol altında tutan eşek arılarına doğal bir yaşam ortamı sağlar.

Sebze Ekimi

Ormandaki/bahçedeki ağaçlar olgunlaşırken bir yandan sebzeleri ve üzümsü meyveleri hasat etmek ve pazarlamak, “faydalı getiri” [yield] elde etmek için izlenebilecek en iyi yoldur. Orman kenarları ile meydana getirilmiş gıda ormanlarının güneş gördüğü sınır şeridinin tamamı, yıllık sebzeleri yetiştirmek için harika bölgelerdir. Toprağı asgari seviyede işlemek yeterli olacaktır ve bu işlem ağaç sıralarının dışında kalan bölgede (damla sulama hattı) uygulanmalıdır.

Toprak ve Arazi Hazırlığı

Toprak hazırlığı ve aşılama, üretken gıda ormanlarının vazgeçilmezleridir.
Arazi hazırlığı için önerilenlerden biri, gıda ormanına büyük miktarda organik madde girdisi sokmaktır. Arazideki toprak yığınlarına ya da eşyükselti çizgisi boyunca uzanan yağmur hendeklerine ekim yapılabilir. Yaklaşık 30 cm kalınlığında alfa alfa, bunun üstüne de yine bu kalınlıkta gübre eklenebilir (olgun ağaçların genişliğinde). Organik maddeler ve eser mineraller için esmer suyosunundan faydalanmak da çok iyi olacaktır. Üç ilâ beş yıl sonrasında yeşil gübreleme yapmak ve toprak koruyucu bitkileri biçmek, toprağın bakımını sağlayacaktır. Yeni arazinizi aşılamak için komşu ormandan ya da örnek alınan ormandan temin edeceğiniz toprağı kullanın. Yetişmekte olan meşelerde bulunan toprak mikropları cevizleri yetiştirmekte iyi iş görür (ya da tam tersi). Baklagillerden oluşan yer örtücülerin de uygun aşılara gereksinimi olabilir (mevcut tarlalardan temin edilebilir ya da satın alınır).

Hayvancılık 

Hayvanlar, her türden orman sistemi için, özellikle de insan eliyle yapılmış ve bol meyve barındıran gıda ormanları için vazgeçilmezdir. Her dengeli sistemin içinde hayvanlar olmalıdır ve bunlar beslenme amaçlı avlanmamalıdır. Yine de hayvan nüfusu denetim altında tutulmalıdır. Av kuşları ve kümes hayvanları teşvik edilmeli ya da yeniden sisteme kazandırılmalıdır. Daha dikkatli olmak ve çit kullanmak kaydıyla, domuz ve kuzulardan da faydalanılabilir. Keçilerden kaçınılmalıdır. Tüm arazinin çevresini ya da her bir ağacın etrafını çitle çevirerek geyiklerin yaprakları yemesi etkin olarak denetim altına alınabilir. Avcıların ve köpeklerin varlığı, geyiklerin örüntüleri ve alışkanlıkları üzerinde son derece etkili olmaktadır.

Tavsiye Edilen Gıda Ormanı Ortaklıkları
Elma, dut, armut ve ceviz1
Frenk üzümü ve kartopu çiçeği türleri
Karakafes otu, burçak ve yonca

Pikan cevizi, ceviz ve meşe2
Çakal eriği ve kayısı
Papatya ve kekik

Çitlembik, ceviz3
Frenk üzümü türleri

Doğal Gıda Ortaklıkları4
Boylu mazı, batı sugası, büyük sahil göknarı
İkiz çiçek, büyük yaban mersini, Utah hanimelisi, Paxistima
Kaya eğreltisi, yabani zencefil, menekşe

Boylu mazı, batı sugası, büyük sahil göknarı, duglas göknarı, beyaz çam

Büyük yaban mersini, kokulu ahududu, sarı boya çalısı, kayalık dağ akçaağacı
Diğer Olası Gıda Ormanı Ortaklıkları

Fındık / kayısı

Vişne / salkım ağacı, yalancı akasya [locust]

Kestane / Sassafras ağacı

Meşe / Dağ maunu


1 Sürdürülebilir Bir Yaşam için Uygulama Kılavuzu, Bill Mollison, Island Press 

2 Orta Teksas’ta gözlenmiştir

3 New Mexico’nun kuzeyinde gözlenmiştir

4 Washington’ın doğusunda gözlenmiştir

Yazarın izniyle tekrar basılmıştır. Larry Santoyo, permakültür tasarımcısı, öğretmen, işletme danışmanı ve arazi kullanımı planlamacısıdır. Earthflow Design Works isimli internet sitesinden kendisine ulaşılabilir.

Yazının orjinaline şu adreste yer almaktadır: http://www.permaearth.org/foodforestarticle.html

http://permakulturplatformu.org/?p=772

YENEBİLİR ORMAN BAHÇELERİ: MACERAYA DAVET– BAHAR 2002

Çeviri: İlknur Urkun [düzelti: hira d.]

Orijinal metin: http://www.nofa.org/tnf/sp02/supplement/edible.php

Yenebilir Ormanlar/Bahçeler: Lezzetli ve Uygulanabilir bir Ekoloji (2002, David Jacke ile Eric Toensmeier) adlı kitaptan alınmıştır.

[not: “Edible Forest Garden” ile “Food Forest”, bizim anladığımız kadarıyla hemen hemen aynı kavramlardır. Ancak, görünen o ki, “Food Forest” (Gıda Ormanı) artık yerleşmiş bir permakültür terimi haline gelmiştir; oysa “Edible Forest Garden” (yenebilir orman bahçesi) kavramı permakültürden bağımsız şekilde (örneğin Robert Hart sayesinde) gelişmiştir. Yazarların bu ayrıma dikkat ederek özellikle “Edible Forest Garden” tabirini kullandıklarını varsayarak, biz bunu “Gıda Ormanı” olarak değil “Yenebilir Orman Bahçesi” olarak çevirdik.]

“Kendiliğinden bitmiş çimenlerin arasına gel,

meşeler palamutlarla dolu, tatlı kökler sürülmemiş toprağın içinde….”,

Ursula K. LeGuin, Hep Yuvaya Dönmek


Ardıllık [succession] sürecinde ekolojik benzeşmeler: eski tarlalarda genellikle çeşitli ve yüksek verimli türler bulunur. Mevcut yararlı türleri kullanıp, daha az yararlı türlerin yerine yararlı bitkilerle benzer nişler oluşturarak bu tür ekosistemleri taklit edebiliriz. Bu ilke ardıllığın her aşamasında geçerlidir. Mevcut bitki örtüsünü inceleyin, kullanabileceklerinizi ve insanlar için daha doğrudan kullanımı olan hangi türleri ekleyebileceğinizi bulun. Ekolojik Benzeşim süreci örnek aldığımız ekosistemlere benzeyen orman bahçeleri tasarlamak için iyi yöntemlerden biridir.

Kendinizi etrafınızdaki hemen her şeyin yenebileceği bir ormanda hayal edin. Olgun ve olgunlaşmakta olan meyve ve yemiş ağaçları açık bir çatı oluşturmuş durumda, dikkatli bakıldığında birçok dalda dolgunlaşan meyveleri görülebilmekte –armutlar, elmalar, trabzon/japon hurmaları, cevizler ve kestaneler. Çatıdaki boşlukları dolduran çalılar ise yılın farklı zamanlarında ahududu, yaban mersini, kuşüzümü, fındık ve daha az bilinen meyveler, çiçekler ve yemişler vermekte. Çeşitli yerli kır çiçekleri, yabani yenebilir otlar, şifalı otlar ve çok yıllık sebzeler yerde kalın bir örtü oluşturmuş. Bu bitkilerin çoğunu siz yemek ya da şifa için kullanırken diğerleri yararlı böcekleri, kuşları ve kelebekleri cezbediyor, toprak inşa ediyor ya da sadece ayrık otlarını engellemeye yardım ediyorlar. Orada burada yapraklar arasında meyveleri saran tırmanıcılar -dayanıklı kivi türleri, üzümler ve saat çiçeği meyveleri- ağaçlara, çalılara ya da çardaklara tırmanıyor.. Daha güneşli açıklıklarda kocaman yer elmaları yerfıstığı sarmaşıkları ile birlikte yetişiyor. Bu bitkilerin sarı ve koyu mor çiçekleri gökyüzünün parlak sıcaklığının tadını çıkarırken, kökleri geç hasat ve kış için enerji biriktirerek birbirlerine destek oluyorlar.

Yenebilir Orman Bahçesi Nedir?

Yenebilir orman bahçesi çok işlevli bitkilerden olşan çok yıllık bir çoğulkültürdür –birçok tür birlikte yetişir (çoğulkültür), çoğu bitki tekrar ekmek gerekmeden bir sonraki sene tekrar yetişir (çok yıllıklar), her bitki birçok işlev yerine getirerek bütünün başarısına katkıda bulunur. Diğer bir deyişle, yenebilir bir ekosistem: bilinçli bir şekilde insanlar için gıda üretimi için tasarlanmış birbirlerine yararlı bir bitki ve hayvan topluluğu. Yenebilir orman bahçeleri sadece çok çeşitli yiyecekler sağlamakla kalmaz, aynı zamanda da gıda, yakıt, lif, hayvan yemi, gübre, “ilaçlar” ve eğlence de sağlarlar. Güzel, yemyeşil bir ortam, bahçe tasarımının ya bilinçli olarak merkezindedir ya da yararlı bir yan etkisidir.

Yenebilir orman bahçesi dünyanın nemli bölgelerinde doğal olarak bulunan çok yıllık çoğulkültürler olan orman ekosistemlerini taklit eder. Kuzey Amerika’nın büyük bölümünde toprağı sürmekten ve ayrık otlarını ayıklamaktan vazgeçerseniz bahçeniz kısa zamanda ormana dönüşecektir. Boş toprağı önce tek yıllık ve çok yıllık ayrık otları işgal edecektir. Bir kaç yıl sonra çalılar baskın hale gelecektir. Sonunda öncü ağaçlar gelecek ve bir orman doğacaktır. “Ardıllık” denen bu sürecin yetişkin bir ormana dönüşmesi on yıllar sürebilir.

Biz insanlar ardıllığı bastırmak için çok çalışıyoruz –biçiyor, yabani ot ayıklıyor, toprağı sürüyor, ilaçlıyoruz. Eğer ardıllık süreci rüzgâr için olsaydı, hiç durmaksızın bunu tersine çevirmek için uğraşacaktık. Bunun yerine, neden toprağın orman olma yönündeki doğal eğilimine yelken açıp onun yönünde gitmeyelim ki? Yenebilir orman bahçıvanlığı gıda yetiştiriciliğinin ufkunu genişleterek onu ardıllık diziliminde tarladan ormana her aşamadan yararlandırmayı amaçlıyor.

Yiyecek Ormanı Bitkileri Örnekleri
Çok yıllık otlar    
Soğan  Allium cernuum
A. Tricoccum 

A. cepa, etc.

Lezzetli yeşil kısım ve kökler, zararlılarla mücadele, bazıları gölgeye oldukça dayanıklı
Yabani lahanalar Brassica oleracea Çok yıllık karalahana, çok yıllık pazı, çok yıllık brokoli
Yabani lahana (Deniz lahanası) Crambe maritima Açık renkli sürgünler, lezzetli tomurcuklar.
Türk rokası Bunias orientalis Hardalımsı yapraklar, gölgeye dayanıklı.
Isırgan otu Urtica dioica Bahar yeşillikleri, besin toplayıcı.
Kuzey Amerika ısırganı Laportea candensis Yerli, bahar yeşillikleri, gölge sever, batar!
Misk maydanozu Myrrhis odorata Tatlı, anasonlu yapraklar, çiçekler, tohumlar, gölgeye dayanıklı, yararlı böcekleri çeker.
Dağ kuzukulağı Oxyria digyna Tadı güzel, yerli, güneş ya da gölge, kıvrık yapraklı.
Kalkanlı kuzukulağı Rumex scutatus Lezzetli, iyi bir öbeklenen yer örtücü.
Good King Henry Chenopodium bonushenricus Yaprakları ıspanak tadında, kuşkonmaza benzer sürgünler, gölgeye dayanıklı.
Sarmaşıklar    
Dayanıklı kivi türleri Actinidia argua 

Maypop, A. kolomikta

Yüksek C vitaminli meyve, odunsu.
Saatçiçeği/pasiflora/çarkıfelek Passiflora incarnata Muhteşem çiçekler, lezzetli meyve, otsu.
Ağaçlar    
Cevizler Juglans species Yemişleri, odunu.
Hikoriler Carya species Yemişleri, odunu.
Kestaneler Castanea spp. & hybrids Yemişleri, odunu.
Dutlar Morus alba, M. rubra Meyvesi, budanan dalları.
Trabzon hurmaları Persimmons Meyvesi.
Fıstık çamları Diospyros virginiana, D. kaki,
Pinus edulis, P. cembra,
P. pumila. P. flexilis,
Yemişleri, rüzgar kesici.
Papav Asimina triloba Çok besleyici meyveler, kısmen gölge.
Çalılar    
Amerikan eriği Prunus americana Meyvesi, thicket-forming.
Chickasaw eriği Prunus angustifolia Meyvesi, thicket-forming.
Saskatoon Amelanchier alnifolia Meyvesi, comm. varieties available.
Fındıklar Corylus species Yemişleri, çalılık, bazıları ağaç.
Kuşüzümleri Ribes species Meyvesi, kısmi gölgede meyve verebilir.
Kolay yetişen mantarlar    
Shiitake Lentinula edodes Meşe kütüğünde yetişir, lezzetli, şifalı.
Kuritake Hypholoma sublateritum Kütüklerde, talaşta, köklerde, lezzetli, yerli.
Pösteki mantarı Coprinus comatus Sert ağaç parçalarında (malç), lezzetli, yerli.
Reishi/Gadonerma mantarı Ganoderma species Köklerde, kütüklerde, yerli, lezzetli, şifalı.
King Stropharia Stropharia rugoso-annulata Sert ağaç parçalarında, samanda, toprakta, kompostta, malçda, lezzetli, yerli.

Doğrudan insan kullanımı yanında, orman bahçesini kendi kendine yenilenme, kendinden verimli olma ve kendi kendine bakım için tasarlamak çok önemlidir. Yenebilir orman bahçelerinde kullanılan bitkilerin çoğu ya kendi kendine yenilenen çok yıllıklar ya da kendi tohumunu döken tek yıllıklardır. Sürekli malçlanan ve bunun dışında müdahale edilmeyen toprak sağlıklı ve çeşitli bir toprak canlıları topluluğunun gelişmesini sağlar. Azot bağlayıcı, topraktaki mineralleri toplayıcı, malç görevi gören ya da bu işlevlerin bir kombinasyonunu sunan bitkilerin kullanılması da toprağın verimini artırır. Bazı türler böcek yiyici kuşlara, zararlıları yiyen avcı ya da parazit böceklere gıda veya barınak sağlayarak zararlı ve hastalıklarla mücadele işlerini azaltır ya da tamamen ortadan kaldırır. Bitkilerin toprağın durumuna ve mikro klimaya uygunluk, ihtiyaç duydukları işgücü, oynadıkları ekolojik roller ve ulaşacakları büyüklüğe göre seçmek ve yerleştirmek bakım işlerini azaltır ve mahsulü artırır. Doğanın işleyişini taklit ederek yapılacak işleri, malçlama, biraz budama, nadiren yabani ot temizleme ve zararlı ve hastalıklarla asgari mücadeleye indirgeyebiliriz. Ah tabii, bir de hasat var!

Esasen yenebilir orman bahçıvanlığı, bitkileri karşılıklı yarar sağlayıcı ilişkiler kuracakları şekilde bir orman örüntüsüne benzer şekilde bir araya getirme, parçaların toplamından daha fazlası eden bir gıda üretme sistemi yaratma sanatı ve bilimidir. Temel fikir, meyve, yemiş, sebze, ot, mantar ve diğer yararlı bitki ve hayvanların doğal orman ekosistemlerini taklit ederek yetiştirilmesiyle güzel, çeşitli, yüksek mahsul veren ve büyük ölçüde kendi kendinin bakımını yapan bir sistem yaratabileceğinizdir.

Orman BENZERİ Bahçeler mi yoksa Ormanın İÇİNDE Bahçıvanlık mı?

Orman İÇİNDE bahçıvanlığın birçok yolu vardır. Bunlar arasında doğal ormanların restorasyonu, ekolojik ormancılık, tarımsal ormancılık ve estetik orman bahçeleri oluşturulması sayılabilir. Biz ormanın İÇİNDE yapılan bu ve diğer bahçıvanlık biçimlerinden bahsetmiyoruz. Bizim sözünün ettiğimiz orman BENZERİ bahçeler.

Fotoğraf: David Jacke

Erik ağacı altında Ebegümeci (geniş yapraklar) ve ağaca tırmanan kivi; Bullock Brothers Çiftliği, Orcasis, WA.

Orman BENZERİ bahçeler oluşturmak için sağlıklı doğal orman ekosistemlerinin yapısı ve işlevlerine yön veren dinamiklerin, örüntülerin ve ilkelerin derinlemesine anlaşılması gerekir. Daha sonra bu bilgilere dayanarak ihtiyaçlarımıza hitap eden ve bahçe ekosisteminin kendi ihtiyaçlarını karşılamasına yarayan yapı ve işlevleri taklit ediyoruz. Ormanı bir tasarım metaforu, bir yapı ve işlev modeli olarak kullanıyor, küçük alanlarda insanların ihtiyaçlarını karşılamak için bu tasarımı benimsiyoruz. Daha sonra ise bir yandan bir ekosistemin arka bahçemizdeki evrimine katılarak ekoloji ve kendimiz hakkında birçok şey öğreniyor, bir yandan da karnımızı doyuruyoruz.

Mevcut bir ormanı iyi işleyen bir yenebilir orman bahçesine dönüştürebilirsiniz ama biz bunu pek tavsiye etmiyoruz. Birçok yönden ağaçsız bir alanda baştan başlamak daha iyidir. Böylece bitkileri ekmeden önce toprak koşullarını iyileştirebilir, çok verimli bitkilerle en çok güneş alan çatıyı oluşturabilir, bunun yanında alttaki daha gölgeli alanlardan ek ürün alabilirsiniz. Mevcut ağaçlıkları kullandığınızda -mevcut ağaçları kesmeyecekseniz ya da zaten Trabzon/Japon hurması, ceviz, hikori ya da diğer ürün veren ağaçlardan bir çatıya sahip olacak kadar şanslı değilseniz- toplam yüksek sistem verimliliği fırsatınız azalacaktır.

Yenebilir orman bahçıvanlığında en çok bilinen taklit biçimi, sağlıklı ormanlardaki tabakalara benzer çok tabakalı bir bitki örtüsü yaratılmasıdır. Ancak, bitki katmanları yenebilir orman bahçesi yaratmak için üzerinde çalışmamız gereken beş fiziksel mimari öğeden yalnızca biridir. Ayrıca toprak katmanlarının ve de ormandaki bitki örtüsünün işlevlerini anlamamız, yapılarını, yoğunluğunu, örüntülerini ve çeşitliliğini de taklit etmemiz gerekir. Örneğin, ekoloji araştırmaları göstermiştir ki, “topaklanmış doku” dediğimiz dokudaki doğal ekosistemlerde, kanopi tabakasında kuş nüfusu daha büyük bir çeşitlilik gösterir ve daha fazla avcı böceğe evsahipliği yapmaktadır.† Eşit aralıklı ve aynı büyüklük, yaş ve türdeki ağaçlardan oluşan, çalılara yer verilmeyen, tekdüze bir alt tabakaya sahip meyve bahçeleri oluşturduğumuzda ise homojen, mülayim, mercimek çorbasıvari bir doku yaratırız. Bu doku avcı tür çeşitliliğini ve ürün zenginliğini azaltır, iş yükümüzü artırır ve bizi bir şekilde kimyasal mücadeleye zorlar.

Ekosistemler fiziksel mimarinin yanı sıra, “sosyal yapılar” ve zaman içinde değişimler (yani ardıllık örüntüleri) de sergilerler. Eğer dikkat eder ve iyi tasarım yaparsak bu da bize bakım işlerinin azaltılması ve mahsulün artırılması fırsatı yaratır. Sosyal yapı hem yer üstü hem de altındaki gıda ağları ile bitki birlikteliği [guild] adı verilen, kaynakları bölüşerek işbirliği ve dayanışma ağları oluşturan bitki ve hayvan birlikteliklerinin tasarlanması ve bakımını içerir. Gittikçe daha da karmaşıklaşan toprak gıda ağları bilimi, bazı sistemlerde gübre ihtiyacının neredeyse ortadan kalkması ve de sağlıklı toprak gıda ağlarının oluşması için gerekli kaynak ve koşullar sağlandığı takdirde, hastalık ve zararlılarda radikal azalmalar gibi heyecan verici bulgular ortaya koymaktadır. Yüksek verimli çoğulkültürlerin tasarımında özellikle kaynakları bölüşen birliktelikler temeldir. Örneğin, farklı bitki türlerinin kök örüntülerini anladığımızda, toprak kesitinin farklı bölümlerini kullanan birliktelikler oluşturabiliriz. Bu sayede, birbirleriyle rekabetlerini artırmadan bitkileri daha yakın gruplaştırabilir, sistemin bütün olarak kullandığı toprak kaynaklarının hacmini artırabiliriz. Tekilkültüre dayalı bir anlayışla yetiştirilen aynı sayıda bitkinin birim alan başına vereceği ürünün daha fazlasını veren bir çoğulkültür yaratma şansımız böyle bir düzenlemeyle en üst düzeye çıkar.

Bütün bunlar, yenebilir orman bahçıvanlığı yaptığımızda, sadece bitkilerle değil böcekler, kuşlar, mikroorganizmalar ve evimizi paylaştığımız tüm diğer yaşam formları ile tasarım yaptığımız ve bahçe yarattığımız anlamına gelir. Efendi ve hizmetkâr olarak değil, yaşam oyununun katılımcıları olarak çalışır ve bahçıvanlık ederiz. Bu işte ortaklarımızı ne kadar iyi anlarsak, onlarla birlikte bilinçli bir şekilde çalışarak uyumlu bahçe örüntüleri oluşturma kabiliyetimiz o kadar artar. Yani sonuç itibariyle: ağaç dikmeyin, ekolojiler dikin!

Cennet Bahçesi: Kulağa Hoş Geliyor, Ama Uygulanabilir mi?

Yazının girişindeki tanımlamadan da anladığınız gibi, Eric’le ben yenebilir orman bahçıvanlığını cennet bahçesini yeniden yaratma işi olarak görüyoruz. Peki bu kadar verimli ve az bakım gerektiren bir gıda bahçesi gerçekten mümkün mü?

Tarihten Alınan Birkaç Ders

Birçok yönden antik olmasına rağmen, yenebilir orman bahçıvanlığı modern batı kültüründe ve özellikle Kuzey Amerika kıtasında nispeten yeni bir kavram. Tropik Afrika, Asya ve Latin Amerika insanlarının ağaçlar, çalılar, hayvanlar ve otsu bitkileri bir araya getiren çok katmanlı tarım gelenekleri eskiye dayanıyor. Meralarda hem hayvan yemi, hem rüzgâr kesici hem de gölgelik olarak kullanılabilen ağaçlar yetiştirirler. Bu ağaçların bazıları havadaki azotu toprağa bağlayarak toprağı da iyileştirirler. Karıklı üretim sistemlerinde azot bağlayıcı ve gıda ağaçları ile mısır ve patates gibi yıllık bitki sıraları kullanılır. Tropik bölgelerin çoğu kısmında kullanılan çok katmanlı “gıda ormanı” sistemlerinde yağmur ormanlarını taklit edilerek hindistan cevizi, yağ palmiyeleri, muz, kahve, ananas ve zencefil yetiştirilir. Köy ve ev ölçeğindeki tropik orman bahçeleri Java’da en azından 10. yy.dan beri bulunmakta ve ekili köy arazisinin %15 ila %50’sini oluşturmaktadır.†† Orman bahçeleri tropik iklimlerde uzun zamandır bulunmaktadır ve işlevseldir.

Daha soğuk iklimlerde de benzer sistemlerin yüzlerce yıl önce var olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Örneğin bazı ılıman orman ağacı türleri kökünden kesilirse coşkulu bir şekilde tekrar büyümektedir. Bu dipten budama sürgünleri [coppice], türüne göre yakıt, lif, yem ya da malç olarak kullanılabilmektedir. Kütükler, direkler, fidanlar ve çalıların yapı malzemesi olarak kullanıldığı Ortaçağ İngiltere’si ve Avrupa’nın diğer bölgelerinin dipten budama ormancılık sistemleri, arazi kullanımı ile inşaatın entegre olduğu sistemlerinin merkeziydi. Dipten budama arazileri ayrıca ortaçağ beslenme biçiminin önemli bir bölümünü oluşturan yaban av memelileri ile kuşları ve yarı yabani yiyecek ve şifalı bitkiler için önemli bir habitat sunmaktaydı.

İngiltere’de sürekli dipten budanan birkaç ağacın 500 ila 800 yaşında oldukları kanıtlanmış, kökten budama yönteminin ağaçların ömürlerini ciddi biçimde uzatabildiği görülmüştür.††† Bu oldukça istikrarlı, sürdürülebilir tarımsal ormancılık sistemleri gerilemeye başlamadan önce yüzyıllarca yıl yaşamışlar ve endüstri devriminde tamamen yok olmuşlardır. Ayrıca, Kuzey Amerika’nın batısındaki yerlilerinin kültür ve tarımı hakkında fikir sahibi oldukça, orman yönetimi stratejilerinin karmaşıklığını daha iyi anlıyoruz. Kayıtlar yenebilir orman bahçesi benzeri sistemlerin ılıman iklimlerde de mevcut ve uygulanabilir olduğunu açıkça gösteriyor. Kalbimizi ve aklımızı koyarsak bizim bugün daha iyisini başarmamız mümkün değil mi?

Soğuk iklimlerde az da olsa gittikçe artan sayıda insan bu fikirleri günümüze uyarlamakta. J. Russell Smith’in 1950’de yayınladığı öncü çalışması Ağaç Ekinleri: Kalıcı bir Permakültür, dünya çapında tropikal ve alt tropikal iklimlerin yanı sıra ılıman iklimlerde de tarımsal ormancılık potansiyeline ilgi uyandırdı. Ancak genellikle tropikal ülkeler ve büyük ölçekli ağaç ekim sistemleri üzerine araştırmalar yapılmakta.

Robert Hart’ın 1991 yılında İngiltere’de yayınlanan ilham verici kitabı Orman Bahçıvanlığı †††† arka bahçe sahipleri için başlangıç noktası oldu. Hart’ın ılıman iklimlerde orman bahçıvanlığı vizyonu; tropik tarımsal ormancılık sistemleri üzerine çalışmaları ††††† , Gandi’ci inançları ve arka bahçesindeki deneyimleri sonucunda oluştu. Onun İngiltere Shopshire’daki orman bahçesi vizyonunun inanılmaz güzellikteki bir ifadesi ve dünyada bilinen en eski ılıman iklim orman bahçesidir (1981’de başlamıştır). Patrick Whitefield’ın daha uygulamaya yönelik, İngiltere odaklı önemli bir eser olan Bir Orman Bahçesi Nasıl Yapılır kitabı Hart’ın kitabını takip etti ††††††. Bu iki eser ile Bill Mollison ve David Holmgren’in permakültür (kalıcı kültür) üzerine çalışmaları ††††††† orman bahçeleri ve bunların ekimi konusunda İngiltere’de büyük ilgi yarattı. Bu bahçelerin hepsi yenebilir orman bahçelerinin esas yararlarını olmasa bile potansiyellerini ortaya koymaktadır.

Fotoğraf: David Jacke

Bahçedeki patikada askıya alınmış kivi, meyve ve sebzeler görülmektedir. Sahibi: Charlie Headington, Greensboro NC.

Yenebilir orman bahçesi Kuzey Amerika’da daha yavaş yaygınlaşmıştır. Sadece birkaç kişi bu fikirden haberdar olmuş, dolayısıyla örnekler daha az sayıda ve birbirinden daha uzak olsa da yine de bulunmaktadır. Orman bahçıvanları Washington eyaleti kıyısında deniz ikliminde, 2000 m. rakım soğuğunda, kuru Colorado Rockies bölgesinde, sıcak ve nemli Greensbro’da, Kuzey Carolina’da ve serin güney New Hampshire’da, az ya da çok başarıyla ekim yapmışlardır.

Orman bahçeleri küçük kentsel bahçelerde ve büyük parklarda, banliyö arsalarında ya da kırsal çiftliklerin bir kenarında uygulanabilir. 8 dönümlük kırsal araştırma bahçelerinden, bir dönümlük yenebilir bitki ormanlarına ve yoğun ekim yapılmış 10×15 m boyutlarındaki kentsel konut projesi bahçelerine kadar çok çeşitli örneklere tanık olduk. Daha küçük bahçeler de kesinlikle mümkündür, her ne kadar “orman” tanımını biraz zorluyor da olsak, aynı ilke ve fikirler geçerlidir. “Orman bahçesi” ismine rağmen araziniz iyi güneş alırsa daha iyi olur. Ama tabii ki eğer araziniz gölgelik ve ağaçlıysa da bu fikirleri, bilgileri ve orman bahçıvanlığı bitkilerini kullanabilirsiniz.

Çeşidi Artırmak: Orman Bahçesi Örnekleri

Orman bahçeleri kırsal ya da kentsel, açık alan, ağaçlık ya da sık ormanlarda; çeşitli büyüklüklerde, şekillerde ve habitatlarda olabilir. Gözünüzde canlanması için bazı olası permütasyonlara bakalım. Burada verilen örneklerin reçete niteliğinde ve kapsamlı değil daha ziyade fikir verici olmasını umuyoruz. Kitabımızda çok daha fazla görsel, örüntü ve orman bahçesi tasarımı örneği bulabileceksiniz.

Ağaçlık alanda orman bahçeleri

Eğer arazinizde bir ağaçlık mevcutsa, dökümünü çıkartabilir ve mevcut bitki topluluğuna ekleme ve çıkarmalar yapabilirsiniz. Yapılan müdahale, esasen alt katmanda çok yıllık sebzelerin ve şifalı otların ekimi amacıyla mevcut dokuda yapılan asgari değişikliklerden; odunsu alt katmana çalı ve gölgeye dayanıklı ağaçların eklenmesine ve de kanopiden aşağıya doğru yararlı türler için açtığınız boşlukların doldurulması amacıyla yapılan açıklıklarla ve bir ardıllık içinde bitkilerin ekilmesine çok çeşitli biçimlerde olabilir. Böyle bir ekim işi amaçlarınız, alandaki hazırlıklar, tür tercihleri ve mevcut bitki örtüsünün özelliklerine bağlı olarak yabani bakım gerektirmeyen yüksek riskli bitkiler, yarı yabani kısmen bakım gerektiren bitkiler ya da çok bakımlı orman içi bahçelerine değişiklik gösterebilir. Bu tür sistemlerin yönetiminde olgun orman ardıllığındaki boşluk dinamiklerinin anlaşılması yardımcı olacaktır. Bu tür durumlarda, bölgede egzotik bitkilere hiç rastlanmaması durumunda ya da bu bitkilerin belli tasarım amaçlarına karşılık gelmesi haricinde, yerel ekosistemin bütünlüğünün desteklenmesi ve restorasyonu için öncelikle yerli türlerin kullanmasını şiddetle tavsiye ediyoruz.

Ağaçlık kenarı orman bahçeleri

Ekilmiş arazilerin çoğunda orman ile tarla arasındaki sınırı belirleyen keskin bir çizgi bulunur; yüksek ağaçlardan oluşan orman bir çayır ya da tarlanın sınırında, hemen hiç geçiş örtüsü oluşturmadan birdenbire kesilir. Doğal arazilerin çoğunda ise mera ve orman gibi iki çok farklı habitat arasında geniş geçiş alanları vardır. Bu “kenar mıntıkaları” genellikle küçük bir alanda birçok mikro klima içerir ve bu da genel olarak verimli ve çok çeşitli ekosistemler yaratır. Bu durum “kenar etkisi” olarak adlandırılır. Biz de hem ağaçlık alanda hem tarlada çok çeşitli faydalı bitkilerin ekimini yaparak geniş geçiş alanları yaratıp böyle kenarları yararımıza kullanabiliriz.

“Hızlı -Ardıllığa” sahip Orman Bahçeleri

Eğer yenebilir orman bahçenizi açık bir alan veya bir çayıra dikecekseniz, bahçeyi “hızlı ardıllık” şeklinde tasarlayabilirsiniz “.†††††††† Hızlı ardıllıkta, çok yıllık otsulardan çalılara, genç ağaçlardan ve “zirve ormana” kadar bahçenin her aşamasını tasarlarsınız ve her ardıllık aşamasındaki türleri aynı anda ekersiniz. Zirve aşamasını tasarlayarak başlamalı ve geriye doğru adım adım mevcut duruma gelmelisiniz. Kısa ömürlü güneş seven bitkileri ilk aşamalara yerleştirir, bunların etrafına yerleştikleri uzun ömürlü bitkileri sonraki aşamalara bırakırsınız. İlk yıllarda yeteri kadar yer örtücü ve güneş seven bitki eker ve uzun ömürlü bitkileri uygun aralıklarla yerleştirirseniz, böyle sıkışık bir ekim uzun yıllar asgari bakım ihtiyacı ile yetişebilir. “Hızlı ardıllık” başlangıçta yoğun zaman, para ve bilgi yatırımı gerektirir. Ayrıca en iyi işleyiş biçimini bulmak için bol uygulamalı araştırma gerekir ama bu oldukça eğlenceli ve ilginç bir iştir. Eğer orman bahçesine dönüştürecek büyük bir araziniz varsa bu stratejiyi topyekûn ele almak için oldukça kararlı olmanız gerekir. Büyük bir alanda orman bahçesi yaratmak için başka bir yöntemi aşağıda “Birleşen Çekirdekler”’ başlığında görebilirsiniz.

Banliyö arazilerde taklit

Estetik kaygıları olan kent ve banliyö sakinleri de, ön bahçelerinde bile orman bahçeleri yaratabilirler. Bu durumda estetik hedeflerin bahçe tasarımına etkisi diğer durumlardakinden daha fazla olacak, bitki tercihleri bu ölçüte göre yapılacaktır. Birçok yenebilir ve diğer yararlı bitki oldukça güzel görünümlüdür. Orman bahçeleri resmiden gayri resmiye birçok estetik tarza uyum sağlayabilir, yenebilir bitkiler paravan ve yer örtücü olarak kullanılabilir ve çeşitli renk ve doku şemalarına uyabilir.

Mikro-Orman Bahçeleri ve Birleşen Merkezler

Ekim yapmak için çok küçük bir alanınız olsa da, mesela kentsel alanda bir bahçe, hatta bir terasta bile, bir orman bahçesi oluşturabilirsiniz. Burada “orman” tanımını biraz zorluyor olsak da aynı ilkeler küçük bir alanda 2 ya da 3 yarı cüce ağaç ve bunların etrafında 9 metre genişliğinde bir daire ya da 4,5 metreye 13,5 metre bir dikdörtgen kaplayacak şekilde ekilmiş uygun bitkilere uygulanabilir. Daha büyük alanlarda böyle bir örüntüyle kısa sürede kendi kendine bakabilir hale gelebilen orman bahçesi çekirdek-merkezleri yaratabilir ve bunları dışarı doğru genişleterek sonuçta birleştirebilirsiniz. Bu uygulama birçok bitki topluluğunun ardıllık sırasındaki gelişme örüntüsünü taklit eder. Kendi fidelerinizi yetiştirebilir, başlangıçtaki iş yükü ve yatırımı azaltabilir ve arazinizde hangi bitkilerin başarılı hangilerinin başarısız olduğunu görerek zamanla uyarlamalar yapabilirsiniz.

Büyük ölçekli orman bahçesi

Eric’le ben 9 metreye 15 metrelik bahçelerden, 8 dönümü aşanlara kadar çeşitli büyüklüklerde orman bahçeleri biliyoruz. 6 dönümün üstüne çıktığınızda ve eğer çatı katmanını (kanopi) bir kerede oluşturmak istiyorsanız, bazı büyük ölçekli teknikler işinize yarayabilir. İngiltere Devon’daki Tarımsal Ormancılık Araştırma Vakfı’nda Martin Crawford bu tekniklerden birini sergilediği bir orman bahçesi modeli kurmuştur. Martin çatıyı oluşturacak ağaçların hepsini aynı anda dikerek çayırlık bir arazide dağınık dikilmiş genç ağaçlar elde etti. Birinci yıl Martin 2,5 metre genişliğinde bir bant şeklinde kalın siyah bir polyester malzemeyi malç olarak kullanarak otları öldürdü. Ertesi sene polyester örtüyü yana kaydırdı ve otlardan arınan alanı çeşitli işlevleri olan ama temelde otların yerini alması için ekilen arsız bir yer örtücüyle kapladı. Her yıl bu işlemi tekrarladı. Dönüştürülen alan arttıkça dönüşümün hızı da arttı çünkü çoğaltacak bitki miktarı artıyordu. Bu sırada Martin, alandaki ağaçların altına ve dönüştürülmüş olan toprak katmanına örtü malç tekniği kullanarak gruplar halinde çalılar ekti. Böylece birkaç yıl içinde, otsu alt tabakayı toprağı zenginleştiren ve yararlı böcekleri çeken, aynı zamanda tüketim ve satış için faydalı ürünler veren güneş sever ve kısmen gölgeye dayanıklı türlere dönüştürmesi mümkün oldu. Ağaçlar büyüyüp gölgeleri gittikçe büyüdükçe Martin alt tabakayı gölgeye daha dayanıklı yenebilir türler ve yer örtücülere dönüştürdü. Sonuç yer örtücü tabakanın yoğun olduğu ve birkaç yılda iyi bir çatı ve çalı katmanının oluşturulduğu büyük bir orman bahçesi oldu.

Maceraya Davet

“Yeni” bir fikir olan orman bahçıvanlığının uygulanması konusu, özellikle Kuzey Amerika için, halen ayrıntılı çalışmalar gerektiriyor. İngiliz orman bahçıvanlarının yetiştirdiği türlerden sadece birkaçı Kuzey Amerika iklim ve topraklarına uyum sağlayabilir. Birçok yerli Kuzey Amerikalı tür, özellikle yabani yenebilir türler, şifalı bitkiler ve yararlı böcek çekiciler orman bahçeleri için büyük potansiyel taşıyor ama bu tür sistemlerde yeterince denendikleri söylenemez. Birçok kaynaktan, yerden ve kişiden birçok çiftçilik, bahçıvanlık ve ekoloji bilgisine dayalı güçlü olumlu kanıtlar gelmekte. Eric’le birlikte birçok örneği yerinde gördük, bizzat bu tür bahçeler yaratmak için yeterince girişimde bulunduk ve işlerliği olduğunu, şu ana kadar başarılanlardan daha iyi işleyebileceğini biliyoruz. Açık görüşlülük ve daha fazla bilgi ile -özellikle yararlı bitkilerin ekolojisi hakkında daha fazla bilgi ile- biz biliyoruz ki yenebilir orman bahçeleri fikri ılıman iklimli bölgelerde birçok insanın ilgisini çekecek ve onlar için uygulanabilir olacaktır. Ama halen öğrenecek çok şey var, burada siz devreye giriyorsunuz.

Sizi yaşam boyu sürecek sakin bir maceraya davet ediyoruz. Ekolojik sistemler özünde nispeten basit ilkelerle işler ama yine de sonsuz şaşırtıcı incelikleri vardır. Birçok lezzetli ve yararlı bitki orman bahçelerinde kullanılmaya hazırdır ve birçokları da seçilmek ve geliştirilmek için büyük potansiyel taşır. Yenebilir orman bahçeleri tasarımının ve yönetiminin temelleri hakkında çok şey biliyoruz ama öğrenilecek daha çok şey var. Önümüzde ömürler boyu sürecek yaratıcılık ve tatmin edici eğlence olduğu görülüyor.

Canlıların bizim iklim ve toprağımıza nasıl uyum sağladıklarını kendi sulak alanlarımızdan, tarlalarımızdan, çalılıklarımızdan ve ormanlarımızdan öğrenmeye ve üretken tarımsal ekosistemler ile bunları taklit etmeye çalışıyoruz. Amacımız çok amaçlı bitkiler kullanarak kendimizi idame ettirebilmek için karşılıklı birbirine faydalı topluluklar oluşturmak ve kendimizi de doğal sisteme dâhil edebilmek. Cennet bahçesini tekrar yaratmak istiyoruz, Bill Mollison’un dediği gibi “neden olmasın?”

Kaynaklar: Bitki ve Mantarlar

Oikos Tree Crops, PO Box 19425, Kalamazoo, MI 49019, 616-624-6233 – Many kinds of plants. Oaks!

Bear Creek Nursery, PO Box 411, Northport, WA 99157-.

Edible Landscaping, PO Box 77, Afton, VA 22920 800-524-4156 .

St. Lawrence Nurseries, 325 State Hwy 345, Potsdam, NY 13676, 315-265-6739.

Tripple Brook Farm, 37 Middle Road, Southampton, MA 01073, 413-527-4626.

Prairie Moon Nursery, Rt 3, Box 163, Winona, MN 55987, 507-452-1362.

Garden in the Woods, 180 Hemenway Rd, Framingham, MA 01701-2699, 508-877-7630.

Perennial Vegetable Seed Co, P.O. Box 608, Belchertown, MA 01007 http://www.perennialvegetable.com .

Wild Earth Native Plant Nursery, P.O. Box 7258, Freehold, NJ 07728, 732-308-9777.

Fungi Perfecti, P.O. Box 7634, Olympia, WA 98507. 360-426-9292.

Field & Forest Products, N 3296 Kozuzek Rd, Peshtigo, WI 54157, 715-582-4997.

Kitaplar ve diğer bilgiler

Edible Forest Gardens: A Delicious and Practical Ecology, Dave Jacke with Eric Toensmeier, 2001.

Designing and Maintaining Your Edible Landscape Naturally. Robert Kourik, 1986.

How to Make A Forest Garden, Patrick Whitefield, 1996.

“Agroforestry News“, Agroforestry Research Trust’ın (Devon, İngiltere) süreli yayını, Permaculture Activist Magazine kanalıyla ulaşılabilir (Box 1209, Black Mtn., NC 28711).

Gardening with Native Wildflowers, Samuel Jones, Jr. & Leonard Foote, 1990.

Growing Gourmet and Medicinal Mushrooms, Paul Stamets, 1993.

Nut Tree Culture in North America. Richard A. Jaynes, editor, 1979. Northern Nut Growers Assoc.

Edible Wild Plants, Lee Allen Peterson, 1977.

Backyard Fruits and Berries, Miranda Smith, 1994.

Uncommon Fruits Worthy of Attention, Lee Reich.

Native Trees, Shrubs and Vines for Urban and Rural America, Gary Hightshoe, 1988.

http://www.soilfoodweb.com Toprak gıda ağları ve bunların bakımı ile ilgili temel bilgiler ve de güzel bağlantılar.

http://www.tandjenterprises.com Mycorrhizal fungi hakkında yararlı bilgiler.

http://www.mycorrhizae.com Mycorrhizal Applications, Inc.

http://www.icserv.com/nnga/ Northern Nut Growers Association: harika bilgiler ve bağlantılar!

http://www.nafex.org North American Fruit Explorers, sıra dışı bitkilerle ilgili kapsamlı bilgiler.

http://www.agroforestry.co.uk Agroforestry Research Trust web sayfası.

† Perry, David, 1994. Forest Ecosystems. Johns Hopkins University Press, Baltimore. Pages 202-3. MacArthur, R.H. and J.W. MacArthur, 1961. “On bird species diversity.” Ecology. Pages 594-598.

†† Reijntjes, Colin, Bertus Haver Kort, and Ann Waters-Bayer, 1992. Farming for the Future: An Introduction to Low External-Input and Sustainable Agriculture. MacMillan Press, London. Page 38.

††† Rackham, Oliver, 1993. Trees and Woodland in the British Landscape: The Complete History of Britain’s Trees, Woods and Hedgerows. Weidenfield and Nicolson,London.

†††† Hart, Robert A. de J., 1991. Forest Gardening. Green Books, Totnes, Devon, England.

††††† Douglas , J. Sholto and Robert A. de J. Hart, 1984. Forest Farming: Towards a Solution to the Problems of World Hunger and Conservation. Intermediate Technology Publications, London.

†††††† Whitefield, Patrick, 1996. How to Make a Forest Garden. Permanent Publications, Clanfield, Hampshire, England.

††††††† Permaculture One (1978) and Permaculture Two (1979), the first books on permaculture, are no longer in print, but have been succeeded by Introduction to Permaculture (1991) and Permaculture: A Designers Manual (1988), both from Tagari Publications, Tyalgum, NSW, Australia.

†††††††† Bill Mollison’a teşekkürler.

http://permakulturplatformu.org/?p=626

Advertisements

May 17, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, ekokoy - permakultur, ekoloji, kent yasami, kir yasami | Leave a comment

Permakültürle Kenti Dönüştürmek – Emet Değirmenci

“…topraktan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün!”
Maori sözü

Kentler kültürel, ekonomik ve sosyal birikimin yoğunlaştığı yerler olduğundan nüfusun da çok olduğu yaşam alanlarıdır. Yiyecek en temel gereksinmelerin başında geldiğine göre kentte bulunduğum sürece düşünmüşümdür; bu kadar yapılanmış çevrede bunca insan nasıl yiyecek bulabilir –hiç değilse bir kısmını nerede üretebilir diye… Aynı zamanda kentler tüketim odaklı endüstriyalist bir yaşam tarzının dayatıldığı mekanlar olduğundan ekolojik ve toplumsal krizin yoğunlaştığı yerler haline gelmiştir. Ancak kentte yaşayanlara ‘kırsala dönüp ekolojik bir yaşam kurarsan kurtulursun’ diyemeyeceğimize göre bulunduğumuz yerlerde çözüm üretmek durumundayız.

Öncelikle bir kent uzmanı olmadığımı belirteyim. Ancak yaşamımın büyük bir kısmını dünyanın en güzel, bazı yönlerden ise en sorunlu sayılabilecek kentlerinde geçirdim ve geçirmekteyim. Bu durumun aynı zamanda beni zenginleştirdiğini düşünüyorum. O halde benim kente bir borcum var, çözümün bir parçası olmalıyım. Ekolojik konulara uzun yıllardır kafa yoran biri olarak son beş yıldır permakültür odaklı edindiğim profesyonel deneyimler, bana kentte hem iyi bir gözlemci olmam gerektiğini hem de yukarıda Maori deyişinde belirtildiği gibi hep almayı değil, almadan önce yerine ne koyacağımı düşünmek gerektiğini daha iyi öğretti. Bu yazıda permakültürle yaşadığımız yeri nasıl ‘bizim’ kılabileceğimize bakmaya çalışacağım. Evimizin önünü temiz tuttuğumuz gibi, bizim olanı da kirletip yok etmeyiz hatta sahip çıkarız değil mi?

Ekolojik yaşam tasarımı diye tanımlanan permakültür organik yiyecek yetiştirmekten ötedir. Kentte yaşamımızı planlarken bir düşünelim; merkezileştirilmiş su ve elektrik şebekesi ya da ulaşım sistemi herhangi bir nedenle sekteye uğrasa yaşamımız ne kadar kendine yeterli olacaktır? Suyumuz ve yiyeceğimiz nerden geliyor ve bize ulaşana değin ne kadar ekolojik ayak izi ya da karbon ayak izi oluşturuyor? Komşularımızla ne kadar karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma içindeyiz? Permakültürle tüm bunlara hem bireysel hem de toplumsal anlamda çözümler ararız. Karbon ayak izimizi azaltmak (hatta mümkünse yok edecek şekilde) yerelliğe dayanan tasarımlar yapmaya çalışırız. Üreteceğimiz tasarımlar biyolojik ve ekolojik bilgeliğe dayanıp zorluklara (herhangi bir afet anı dahil) dayanıklı olmalıdır. Bu nedenle çözümlerimiz yerel kültüre, iklime, coğrafyaya, sosyal yapıya ve daha bir dizi öğeye bağlıdır.

kentte permakültür olursa nasıl olur?

Permakültür küçük ölçekli alanlarda bolluk yaratmayı amaçladığına göre kentteki yaşam alanları buna iyi bir örnek teşkil eder. Bu yöntemle yarım dönümlük bir bahçeden dört kişilik bir ailenin yiyecek gereksiniminin yarıdan çoğu karşılanabilir. Bu kadar alanınız yok ve hatta apartman dairesinde yaşıyorsak yine de bir şeyler yapabiliriz. Örneğin, apartman ya da site yönetimini yağmur suyu hasadı yapmaya ikna edebilir, mutfak ve banyodan gelen gri suyu yeniden kullanıma sokabiliriz.

Bunların yanı sıra balkon bahçeciliği ve dikine bahçecilik gibi yapılabilecek yaratıcı uygulamalar bulabiliriz. Öngörülere göre su sorunumuzun gittikçe artacağını dikkate alınırsa önerilerime su tasarrufu odaklı devam edeceğim. Ankara’da bir arkadaşıma balkonunda şifalı otlar ve yenebilir çiçeklerden kilim desenli bir bahçe oluşturmayı önermiştim. Böylece hem balkonundaki alan genişleyecek hem de şifalı otlar mutfağında yanıbaşında olacaktı. İşte size Zon (Mıntıka) 0’da yani yaşadığımız evin içinde Zon 1 yaratmak. Burada tasarımlarımızda kullanılacak alanımızı kullanım sıklığına göre bölgelere ayırdığımızı anımsatmalıyım. Üstelik bu modelde yukardan azıcık su konmasıyla -eğer doğa dostu temizlik ürünü kullanıyorsanız hatta küllü suyu kendiniz yapıyorsanız- bulaşık suyunuzla tüm bahçeyi sulayabilecek ve salatanıza koyacağınız maydanoz, nane, kekik vb baharatlı otların kokusuyla salatanızı yiyeceksiniz. Buna ek olarak belki apartmanınızın tepesine kolektif bir çatı bahçesi yapabilir, hatta bir köşesini haftada bir paylaşacağınız potlaçlara ayırabilirsiniz. İstanbul’un göbeğinde yaşadığım yıllarda böylesi bir alan oluşturduğumuzu ve çocuklarımızın bile ortamdan ne kadar zevk aldığını hala anımsıyorum. Yalnız çatı çok güneş aldığından bitkilerinizi kanopi bahçesi olarak yerleştirmeniz önemli olabilir.

Bir de solucan kompostunun apartman dairelerinde dahi hiç kokusu olmadan yapılabileceğini yine kendi deneyimimden biliyorum. Solucan kompostu mutfağınızdan çıkan birçok biyolojik atığı toprağa dönüştürecektir. Bunun altından alacağınız suyla ve toprağıyla yapacağınız kompost çayı bitkilerin yaprakları ve dalları üzerine serpilirse, hem hastalıkları önler hem de büyümelerini hızlandırabilir. Evinizde direk güneş almayan bir yere koymanız yeterlidir. Ben bir sene boyunca yaşadığım dairede yer olmadığı için banyomda uyguladım ve gayet iyi çalıştı. Üstelik banyonun nemi de en sıcak yaz aylarında dahi kompostumuza serinlik sağlamış oluyor. Solucan şerbetinin balkon bitkileri için kullanımı çok pratiktir ve oldukça çekici bir rengi vardır. Avustralya’da çalıştığım organik yiyecek kooperatifinde şişeleyip satıyorduk ve yanlışlıkla meyve suyu sanılıp içilmesin diye şişenin üzerine uyarıcı etiket yapıştırıyorduk. Üç ayda bir solucan kompostunun en altında biriken toprağı ve solucanları ayırıp apartmanın bahçesindeki bitkilere koyduğunuzda onlar da bayram edecektir.

kolektif projeler toplum bahçeleri ve kent çiftlikleri

İstanbul’un eski bostanlarında ne kadar kolektif bir çaba vardı bilmiyorum ama çocukluğumda İstanbul Bostancı’daki bostanları biraz anımsıyorum. En azından gidip oradan soğan, marul, domates alırken yiyeceğimizin bir kısmının nereden geldiğini ve hangi koşullarda kimin yetiştirdiğini biliyorduk. Tarihsel olarak daha da öteye gidersek, bir zamanlar İstanbul tarihi yarımada çevresinin kentin yiyecek ambarı olduğunu biliyoruz. Günümüzde büyük bostanlara yer kalmadığına göre küçük ölçekli de olsa kolektif kent bahçeleri yaratabiliriz. Eğer kolektif bir ruhla yapılırsa kent toplum bahçeleri dediğimiz bu alanlar aynı zamanda sosyal olarak da topluma çok şeyler kazandırıyor.

Altı yıl önce Yeni Zelanda’nın başkenti Wellington’da bir kilise bahçesinin bir dönüm kadar alanını
atıklardan temizleyerek yenebilir bitkilerden oluşan bir peyzaj yarattık. Böylece hem atıl ve atık deposu haline getirilmiş bir toprak parçasını yeniden diriltmek hem de eğimli bir arazide nasıl tarım yapılacağı konusunda bilgi ve becerilerimizi geliştirmiş olduk. Daha öncesinde, kent belediyesinden talep ettiğimiz kentin göbeğinde bir başka alan daha vardı ki; oranın bize tahsis edilmesi neredeyse üç yıl uğraştırdı. Proje detaylarının kent belediyesi tarafından kabul görmesi ve yerel gruplara kendimizi anlatmamız çok çetrefilli bürokrasiyle uğraşmayı gerektirdi. Yaklaşık dört dönümlük bu alandaki toprak DDT’den orta düzeyde etkilenmişti. Toprağını iyileştirme (remediation) yöntemlerini de böylelikle beceri dağarcığımıza ekleme fırsatı elde ettik. Kendi insiyatifim olan “Innermost Gardens” adını verdiğimiz her iki proje de aynı zamanda çok kültürlülüğe hizmet ediyor. Şu anda çeşitli permakültür eğitimlerinden, okul çalışmalarında toprakla ilgili beceriler kazandırmaya kadar çok sayıda etkinlik için eğitim merkezi haline gelmiş durumdadır.

Türkiye’de ekolojik pazarların yanı sıra Toplum Destekli Tarım’a adım atılması sevindirici. Yakın çevrenizdeki bir grup insanla ortaklaşarak; örneğin İstanbul’da Şile, Çatalca, Silivri’deki çiftçilerin kendi arazilerinde yetiştirilmiş ürünleri tercih ediyor olmak o çiftçilerin doğrudan desteklenmesi anlamına geliyor. Böylelikle üretici ve tüketici arasında doğrudan kurulan organik bağlar mevsim dönüşümlerini toprakla ilintili birçok paylaşıma açık olacaktır.

Bunun yanında kent bahçelerinden daha büyük ölçekte bir mahalleliye yetecek çokyıllık bitki ve ağaçlardan (aralarında tekyıllıklar da olabilir) bir yiyecek ormanı yaratmak da mümkündür. Avustralya’dan İskandinavya’ya kadar artık pek çok şehirde kolektif yiyecek ormanları oluşturuluyor. Şimdi yaşadığım ABD’nin Seattle kentinde dar gelirlilerin yararlanabileceği ve emek koydukları 10 dönümlük bir alanı kapsayan büyük bir toplumsal yiyecek ormanı projesi oluşturmaya çalışıyoruz. Şunu tekrarlamalıyım ki; bu tür projelerde gelişmiş ve demokratik denilen ülkelerde dahi bir dizi engele karşılaşabiliyor. Dolayısıyla sabırlı ve kararlı olmalısınız!

okullarda kolektif yiyecek peyzajları

Anadolu kültürünün bitkilerle tedavi birikimi bir hayli köklüdür. Bu zenginliği henüz kaybetmemişken gelecek nesillere taşımamız iyi olmaz mı? Örneğin, bahçesi olan okullarda bir bölüm yenebilir peyzaja dönüştürülebilir. Olmayanlara ise pencerede perde şeklinde atık (plastik tetrapak vb.) kutulardan bir pencere bahçesi oluşturabiliriz. Ve bunu çocuklarla ya da gençlerle yapacağınız bir proje haline getirebilirsek onlar da bu işten çok zevk alacaklardır. Genelde hidroponik denilen yalnızca suyla yapılan bu tür bir tarımı aslında az bir toprak kullanarak bitkilerimizi arada solucan suyuyla besleyerek de yapabiliriz. Örneğin, koşarken düşen bir çocuk aloverayı alıp dizine sürüp kendini tedavi edebilir. Bu durumda okulda kimyasallardan oluşan bir ecza dolabı yerine çoğunluğu bitkilerle tedaviyi esas alan doğayla bütünleşme kültürü geliştirebiliriz.

Bir diğer örnek de anaokulu çocuklarının dahi çok zevk aldığı tohum topları yapma etkinliği var. Örneğin, gelincik papatya vb. vahşi yerlerde yetişebilecek yabani meyve tohumları dahil toplayarak yapılan tohum toplarını ilkbahar ve sonbahar da okulun ya da mahalledeki yolun bir kenarına bırakıp gelişmesi öğrencilerle izlenebilir.

Bugün gelişmiş ülkelerin çoğunda çocuklara ve gençlere sağlıklı yiyecek programları sunuluyor. Daha duyarlı okul yönetimleri bunu -okula kompost tuvalet yapmak gibi- permakültür uygulamalarına kadar götürebiliyor. Öyle ki, okul kantinlerinde öğrencilerin kendi yetiştirdiği sebze ve meyvelerden öğrenciler kendileri yiyecek hazırlayıp sunmaktalar. Hatta çocuklar, projelerine fon sağlamak için kafa yormaya ve pratik olarak bir şeyler yapmaya teşvik ediliyor. Oğlum ortaokuldayken yenebilir bitkiler bahçesini (bütçesi dahil) arkadaşlarıyla kolektif bir şekilde oluşturdu. Böylece hâkim eğitim sistemi birazcık da olsa sıkıcı olmaktan uzaklaşıp gerçek yaşamın bir parçası haline geliyor.

gözlem, deneyim ve paylaşım

Permakültür tasarımında alanla ilgili fiziksel olduğu kadar sosyal anlamda da dört mevsimlik (hatta olabiliyorsa daha fazla) bir gözlem yapılması önemlidir. Örneğin, Seattle’da kiralık evimin sahibi benim bir permakültür uzmanı olduğumu duyunca sevinmişti. İlk sorduğu bahçesindeki kara böğürtlenle nasıl başa çıkabileceği oldu. Bahçenin her yerini sarmış olan kalın köklü dikenli böğürtlenle başa çıkmak yağışı bol olan bir yerde kolay değildir. Buna çare olarak önce keçi sonra da domuz kiralamamız gerektiğinden söz edince ev sahibim güldü… Oysa gerçekten bunu iş edinen keçi ve domuzlar vardı. Hatta çevre düzenleme uzmanları, “eyvah ekonomik krizin olduğu bu yıllarda işimizi keçilere ve domuzlara kaptırdık” diye serzenişte bulunuyorlardı ve bu tür haberler basına da yansıyordu. Ev sahibim Lorena gelip gittikçe bakıyor ve kayda değer bir değişiklik görmeyince bir gün bahçemi ne zaman yapacağımı sordu. Ben de, “acelem yok bakıyorum; biz permakültürcüler önce uzun süre bakar düşünürüz” dedim. Nasıl bir tasarım yapmalıydım ki var olan alanı maksimum düzeyde verimli olarak kullanmalıydım. Üstelik kiracı olarak da giderken toprağa, kendime ve dostlarıma geride bir şeyler bırakmalıydım. Buna kiracılar için permakültür diyoruz.

Ev sahibim benden neredeyse umudunu kesmiş olacaktı ki sık sık sormaktan vazgeçti. Ancak ilkbahara doğru gelip gördüğünde “şimdi ne demek istediğini anladım” dedi. 10 çeşit böğürtlen, sonbaharda topladığım yapraklar ve alışveriş yaptığım marketten getirdiğim atık kutuları kendi yaptığım kompostla birleştirince bahçeyi ilkbahar için ekime hazır hale getirmiştim. Çevresi renkli şişelerden oluşan yılan biçimli şifalı otlar sarmalı ise küçücük ön bahçemde gelip geçenlerin ilgisini çekmeye başlamıştı. Benim için de verandada kitabımı okumak ve çayımı yudumlamak daha zevkli hale gelmişti.

su kullanımı

Su gereksinimi yağmur hasadı dışında mahalle bazında kurulacak sarnıçlarından karşılanabilir. Meksika’nın Oaxaca Etno Botanik bahçesini geçen sene (2010) ziyaret ettiğimde bu bahçenin suyu yaz aylarında bahçenin altında bulunan ve bir dönüm kadar alanı kaplayan devasa bir sarnıçtan karşılanıyordu. Bu sarnıç tamamen yağmur suyu hasadıyla dolduruluyor. Elbette bitkilerin çoğunun o iklime dayanıklı olanlardan seçildiğini eklemeliyim.

Son yıllarda gri su dediğimiz banyo ve mutfaktan çıkan suyun yeniden kullanıma sokulması yaygınlaşmaktadır. Akiferin gittikçe kuruduğu ve tatlı suyunun yüzde bire kadar düştüğü dikkate alınırsa bizim de bunu vakit geçirmeden dikkate almamız iyi olabilir. Endüstriyel etkinlikler ve yanlış arazi kullanımı Türkiye’nin de iklim değişiminden hayli payını aldığını, hatta Avrupa’da Karbondioksit emisyonları en fazla ülkelerden biri halinde olduğunu gösteriyor. Bu durumda her damla suyun korunması ve yeraltında yeniden döngüye geçirilmesi gerekmektedir. Ayrıca kullandığımız atık suyun belki de kilometrelerce ötedeki tesislerde temizlendikten sonra (eğer varsa) denize verilmesinin gideri yine bizim cebimizden çıkıyor. Oysa kompost tuvaletler oluşturulması, gri suyunsa bahçede kullanılması doğrudan bir çözüm oluşturabilir. Bazı verilere göre yağmur, kar vb. suların akiferde birikmesiyle dünya su stokunun sadece %1-5 arası bir kapasite yaratılabildiği söyleniyor. Bunu artırmanın önlemlerini bugünden almazsak su çatışmalarının arttığı bir gelecek bizi bekliyor olacaktır. Bunun yanında suyun özelleştirilmesinin ve akan dereler önünde barajlar yapmanın da en büyük tehlike olduğunu eklemeliyim.

kurulacak yeni kentler köy düzeyinde olmalı

Bu kadar sosyalleşmeyi seven bir toplum olarak sokakları ve kamusal alanları geri istemeliyiz. Kavşak noktalarını, bankları, açık hava toplanma yerlerini ve toplumsal imece evlerini yeniden yaratmalıyız. ABD’nin Oregon eyaletinde Portland kent halkı toplumsal ve ekolojik dönüştürme projeleri konusunda yalnızca ABD ye değil dünyaya örnek oluyor. “Kenti Onarma” (City Repair) adı altında gerçekleşen projeler her yıl 10 günlük bir festivalde uygulamaya dönüştürülüyor.

Bu etkinliklerde permakültür uygulamalarından eko köy tasarımlarına ve evsizler ve toplum dışına itilen diğer insanların projelerine yer veriliyor. Kavşaklar sanatsal bir şekilde yayalar için onarılıyor. Geri dönüşümlü doğal malzemelerden oturma yerleri, heykeller yapılıyor ve motifler yapılıyor. Bu toplumsal projeler imece şeklinde kolektif bir şekilde gerçekleştiği için ne belediyeye fazla yük oluyor ne de büyük paralar gerektiriyor. Böylece kente yaşayan bir kimlik kazandırıyor. Kentte bisiklet neredeyse temel ulaşım aracı haline getirilme durumundadır. Böylelikle orada yaşayanlar kendi emek verdiği köşe için ‘bizim’ diyor gerekirse ona zarar veren kişiyi uyarıyor. Aynı zamanda ‘kent arabalar için değil insanlar içindir’ mesajı veriliyor.

Bu sene 10. su yapılacak olan Portland City Repair projesinin öncüsü Mark Lakeman bir kent tasarımcısıdır. Lakeman’ı çeşitli konferans ve toplantılarda birçok kez izledim. Kentlerin tarihsel gelişimine bakarak, “Biz hepimiz aslında köylüyüz. Kenti köy haline dönüştürmek lazım” der. Yapılan etkinliklerin adına da ‘Village Building Convergence’ bir başka deyişle ‘Köy Yaratma Birlikteliği’ deniliyor. Kenti büyük ve atıl olmaktan ancak onu küçük birimlere bir başka deyişle köylere bölerek gereksinmelerimizin çoğunu yerel olanaklarla karşılayabilir, karbon ayak izimizi azaltabilir yabancılaşmanın büyük ölçüde önüne geçebiliriz.

Yukarıda söz ettiğimiz permakültür zonlarında (mıntıkalarında) kenti tasarlarken ya da revize ederken yaşam alanlarını daha fonksiyonel hale getirebilir böylelikle de karbon ayak izimizi daha da aza indirirken zamandan da tasarruf etmiş oluruz. Lakeman bu hareketi başlattıklarında yaptıklarının büyük bir kısmının yasal olmadığını ekliyor. Diyor ki, “ama yerel yönetime daha iyi uygulamalar için yardımcı olduk”. Görüyoruz ki yurttaş olarak verilenle yetinmemek daha iyisi için permakültürün bir diğer ilkesi gibi çözümü problemin içinde aramak, marjinal olanın yaratıcılığından yararlanmak daha güzel sonuçlar verebiliyor.

Bu yazı ilk olarak Mart 2011 tarihinde Arredamento Mimarlık Dergisinde yayınlandı.

KAYNAKLAR
-Pencere bahçeleri http://www.windowfarms.org/
-YZ deki InnermostGardens http://www.innermostgardens.org.nz/
– Meksika’nın Oaxaca kentindeki EtnoBotanik bahçesinin yeraltı su sarnıcı- http://gardenerinmexico.blogspot.com/2007/08/oaxaca-ethno-botanical-gardens.html
– Dünyada kullanılabilir ve su çatışmaları hkd- http://www.worldwater.org
-Seattle daki Permakültür Yiyecek Ormanı projesi- http://jeffersonparkfoodforest.weebly.com/
-ABD Portland Kenti Onarma Projesi- City Repair http://vbc.cityrepair.org

http://permakulturplatformu.org/?p=1551

May 6, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekokoy - permakultur, ekolojist akımlar, kent yasami, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller | Leave a comment

Komün Yazıları – METİN YEĞİN

Zapatistalarla birlikteydik. Lacandon ormanlarının kıyısında bir komündü. Her gün önümüzden Meksika ordusu geçiyordu. Yüz civarında oluyorlardı. Yüz civarı jemse kamyonet, tank, jip ve bazen  onlara eşlik eden bir avcı uçağı. Kafamıza pike yaptığında üstümüze gelen namlu ucunu görüyorduk. Önümüzde ki kağıda bir avcı uçağı, çift namlulu mitralyöz yazıyorduk. İşimiz ve gücümüz buydu. Uluslar arası gözlemci olarak oradaydık. Resmi filan değildik. Meksika ordusuna göre dış mihraktık. Zapatista komünün ortasında bir yabancılar komünümüz vardı. Sayılarımız değişiyordu. Bazen iki kişi kalıyorduk bazen on filan oluyorduk. Basklı, Katalan, İtalyan, Kanada’lı ve  Japon yaşayıp gidiyorduk. Aramızda sınırlar filan yoktu.

Kara fasulye, mısır ekmeği yiyorduk. Kahve içiyorduk. Sabah, öğlen ve akşam ve bütün aylar böyleydi. Komün bütün Zapatista komünleri gibi ambargo altındaydı. Ancak komüne birisi geldiğinde yanında Meksika ordusundan kurtarabildiği kadar bir şey taşıyordu. Bir kilo portakal, üç domates ya da bir avuç şeker. Değişiklik oluyordu. Pek umurumuzda olmasa da seviniyorduk.  Bir gün, son bir şeker kalmıştı. Parlak küçük kağıda sarılmış bildiğimiz bir bonbon şekeri. Basklı bir kız arkadaş bunu kime veriyim diye espri yapıyordu. Son şekerdi. Değerliydi. Gülüyorduk. Sonra oradan geçen küçük bir maya kızına verdi. Sonra biz o gün geçen silahların toplam sayılarını toplamaya devam ettik.

Biraz sonra küçük kızın anne ve babasıyla birlikte Zapatista komününün koordinatörü geldi. Şekeri siz mi verdiniz diye bize sordu. Birbirimize bakıp evet dedik. Bunu nasıl yaparsınız dediler. Bizim çocuğumuza nasıl şeker verirsiniz. Biz çocuklarımızın dilenci olmasını istemiyoruz.

STK lar sardı etrafımızı. Sivil Toplum Kuruluşları. Uzun adını yazmak bile gerekmiyor artık. Yazmıştım ‘Kafa Tamircileri’ onlar. Bir Macar şairin şiiri vardı. Bir adamın öyküsünü anlatıyordu. Giyotinden kopan kafaları diken bir adamdı kafa tamircisi. Burjuvazinin en fazla kendine benzeyen aletidir giyotin. Hızlı, çabuk bir biçimde kafayı gövdeden ayırır ve ardındaki sepete yuvarlar. Kafa tamircisinin işi buydu. Sepetten çıkardığı kafayı cesede dikiyor, cesedi yakışıklı kılıyordu. Bütün STK’lar böyledir. Kafanın kopmasına aldırmazlar, kafayı yerine dikmeye çalışırlar. Burjuvazi istekli ya da isteksiz besler STK’ları sepetler kafa dolup taşmasın diye.

Şimdi yollar buralarda ya STK’ya ya da Komüne çıkıyor. Ya STK yolundan kafaları dikeceksiniz ya da sadece kendi gücünüz ile komünleri inşa edeceksiniz. Ya bonbon şekerinin üç yalamalık tadı ağzınızı saracak ya da küçük maya kızını şekerden mahrum onuru ile yaşayacaksınız. Nasıl mı? Çok iyi biliyorsunuz siz aslında. Halay çeker gibi. Omuzlarınızdan tutacaksınız birbirinizin kimse düşmesin diye. Beraber öne atılacak bacaklar ya da herkesi sağa sola hep birlikte taşıyacak müzik. Halay başı bile dans etmeden duramayacak ve tembel tembel ben halayım başıyam diye oturamayacak  hatta fazladan bir de mendil sallayacak.

Sub Kumandan Marcos; ‘Biz iktidarı değil dans edecek bir yer istiyoruz’ diyordu. Emma Goldman dans edilmeyen bir devrim devrim değil diyordu.

Komünler kurmalı köylerde, sokaklarda, okullarda. Halaylar çekerek gibi. Halay çekerek. Bırakın STK lar bonbon şekerlerini yalasınlar sonra da avuçlarını yalayacaklar.

http://www.emekdunyasi.net/ed/ed/10317-komun

Komün 2

Viranşehir’deyim.70 evsiz aile ile birlikte kerpiç evler inşa ediyoruz. Anlatmaya başlıyorum. Yoksulların ev ihtiyacı var mı? Var. Burada evler en az 50-70 milyar arası, yeni parayla bin oluyor miktarlar. Yoksulların bu evleri alma şansı var mı? Yok. Orta sınıf bile satın alsa, gelecek yirmi yılını bankalara tahsis ediyor. Yaşamında koca bir ipotek. -Yüce rabbim ömrümü uzun kıl, ipotek borcumu ödemeliyim.- O zaman ne yapacağız? Ev sadece ihtiyaç mı?  Hayır hak. Ne yapmalı? TOKİ benzeri, F tipi cezaevlerini çoğalttığımız da bunu çözecek miyiz? Hayır yalan. Tek çözülen sorun müteahhit bütçesinden başka bir şey olmaz. Bütün o konutları da orta sınıf üstü ya da ipotekli yaşam karşılığında orta sınıf alır. -Şili de nehir kıyısına çadırlar kurmuşlardı. 15 yıl, 17 yıl her ay ödedikten sonra taksitlerini ödeyemedikleri için dışarı atılmışlardı. Evden atıldıktan sonra iş de bulamıyorlardı. Evsizliklerine değil ödedikleri taksitlere yanıyorlardı.-

Kerpiç evler yapacağız, radikal tekellere ihtiyaç duymadan. Eh insanın başını sokacağı bir yer olacak! Hayır, kerpiç evlerimiz bütün Viranşehir evlerinden daha sağlıklı olacak. Daha güzel olacak. Yoksullar güzel evlere layık. Çünkü kerpiç evler en sağlıklı ve bölge iklimine en uygun evlerdir. Kerpiç ortamın nemini dengeler, çoksa alır azsa verir. Rahat soluk alınır, rahat uyunur. Havanın kirliliğini alır, en az enerji tüketir, kışın sıcak yazın serindir… Avrupa birliğinden para mı aldınız? Hayır. Peki nereden aldınız? Hiçbir yerden. Para kirletir. STK değiliz ki biz, maya kızı onuru inşacılarıyız. Deliyiz. Eh ben de ev istiyorum o zaman? Ee bana ne. Biz kimseye ev dağıtmıyoruz ki. Herkes birlikte yapacak. Peki kaç metrekare? Bilmem birlikte karar vereceğiz. 5 kişilik bir aile ile 15 kişilik bir aile bir olabilir mi? Hep birlikte mi karar verilecek? Evet. Sadece siz değil aile babaları, evin erkekleri, iktidar mümessilleri, kadınlar dahil olacak nasıl bir mahalle istediklerine, onlar karar verecek ve hatta çocuklar katılacak, 6 yaşından büyük, her çocuk konuşacak kendi toplantılarında. İki kale direği mi isterler yoksa kızlar atlama ipleri mi?  Ya da tam tersi mi? Bilmem ki çok geride kaldı çocukluğum ve sınırsızlığım. Milli eğitim mağdurları beyinlerimiz, televizyon malulleri.

Parasız nasıl inşa edeceğiz? Toprakla, samanla ve birlikte türkü söyleyerek. Kapı, pencere, dam? Belediye mi verecek? Hayır sen bulacaksın. Katılanlar bulacak. Biz hilali ahmar cemiyeti değiliz. Yani hem karara katılacaksın hem de sorumluluğa. -Mahalle meclisleriyle kimlerin katılacağına dair toplandığımızda bir usta marangoz söz aldı. 1.5 milyara bir hızar alalım. Bütün kapı, pencereleri yaparız. 30 liraya gelir tanesi. Artık bir marangoz atölyemiz de olacak- Sadece kerpiç evler mi? Hayır. Ekotarım yapacak mahalle. 10 metrekarelik bir bahçede, 4 kişilik bir aile, bütün yaz kış için yeterli sebzesini üretebilecek. Hadi siz çok yeşillik yiyorsunuz 15 metrekare olsun. İlaç için bitki üreteceğiz ve yaşamak için yeni bir demokrasi.

‘Bir arsamız olur, sonra kent kenarında değerlenir, satarız. Bir iki kat çıkar, kiralarız. Kazandığımız parayla bir araba alır ya da en azından bir cep telefonu, sağa sola gösterir, hava basarız. Boyumuz büyür.’ Diyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü burası kooperatifin olacak. Oturursanız, Allah uzun ömür versin, mesela 100 yıl ya da daha fazla oturabileceksiniz ya da ölürseniz çocuklarınız yaşayabilir ama başka yere gidecekseniz satamayacaksınız, kooperatife kalacak. Kooperatif kimin eve ihtiyacı varsa ona verecek…

Komün inşa edeceğiz geçen hafta dediğim gibi; ‘Halay çeker gibi. Omuzlarınızdan tutacaksınız birbirinizin, kimse düşmesin diye. Beraber öne atılacak bacaklar ya da herkesi sağa sola ve hep birlikte taşıyacak müzik. Halay başı bile dans etmeden duramayacak ve tembel tembel ben halayın başıyam diye oturamayacak hatta fazladan bir de mendil sallayacak.’

Kerpiç evler inşa edeceğiz birlikte ve yeni, gerçek bir demokrasi…

http://www.emekdunyasi.net/ed/ed/10412-komun-2

Komün 3

Komün radikal katılımcı demokrasidir. Sınır yıkıcıdır. 3 yılda, 5 yılda bir oy atılan karikatür demokrasiye güler geçer. 3 yıl, 5 yıl oy kullanma seronomisi evlenme yıldönümleri gibidir. Neşeli ve hüzünlüdür. Bir yandan demokrasiye dâhil olmanın neşesini yaşarsın, diğer yandan aynı neşeyi neden her zaman yaşamadığını düşünüp sarf ettiğinin hüznüne dalarsın. Katilin cinayet yerine geri dönüşü gibidir. Kandırıkçıdır. İngiltere de bir pubda görmüştüm. Cambirdge’de bir mahalle pubıydı. Tuvalet duvarlarına yazı yazma geleneği dünyanın her yerinde olduğu gibi tabiî ki orada da vardı. Ama onlar pisuvarların yanına bir kara tahta koymuşlardı, altına bir tebeşir. Yazı yazacaksan, oraya yazacaktın. Tam bir batı demokrasi örneğiydi.

Demokratik özerklik, özgür komünler yani radikal katılımcı demokrasinin hangi sınırlar içinde uygulanmasının önerildiği üzerine tartışılıp duruyor. Bölge de, Konya’da Cihanbeyli’de, Bağcılar’da, İzmir’in yukarı mahallelerinde, nerede Kürt varsa orada, çanak antenli evlerde…  Hayatımızın müfredat program yapıcıları ellerinde cetveller, pergeller ve bilhassa kumpaslarla uygulama alanları, kısmi, mevzi ve topyekûn yasaklamalarıyla, yere batası duyarlılıklarıyla kırmızı kırmızı çizgiler atıyorlar ucuz amerikan bezi hayatlarımıza. Söz, yetki, karar yani demokrasi, sadece ve sadece smokinli, fraklı parlamenterler ya da cüppeli hâkim, savcı ya da hocaların ve üst üste dikilmiş rütbeleriyle hayatları hiyerarşi toplamı askerlerin mi? Bunların hepsinin itinalı dikicisi terziler neden sadece 3 yıl ya da 5 yıl da bir, bu koca komediye dâhil olabiliyor? (Bu komediyi bozmuştu Fatsa’nın terzi Fikrisi hatırladınız mı?)

6 doktor, 3 hemşire, 1 laborant, 2 hasta bakıcı yani 12 sağlık emekçisi ve muhtemel 9 hasta, yani insan, yani bir zaman, dalak ya da karaciğeri çökecek, yükselen kolesterolleri ile her an kalp krizi geçirecek bizden birileri, 11 Ocak 2011’de, saat 14.47’de bütün devlet hastanelerini denetlese. -Tabiî ki sayıları ve tarihi sallıyorum.- ‘Biz sağlık emekçileri, muhtemel hastalar soruyoruz; Burada kaç yatakta, kaç hasta var? Neden şu para ödeniyor? Hangi ilaç firmaları sizi fazla ilaç yazdığınız için kongre tatillerine gönderiyor? Aynı sedyeyi bir ucundan itekleyen taşeron sağlık emekçisi neden daha az maaş alıyor?’ dese. Karikatür demokrasi sınırlarını caart diye yırtmaz mı kenar mahalle, bizim mahalle ağzıyla? 1968’de ABD’deki Kara Panterler’den beri, ilk defa bu kadar geniş bir şekilde, sağlık sistemini, tıbbın hegemonyasını da dahil ederek sorgulasak…

Çocuklarınızın, torunlarınızın içme suyunu, otomobil ve çimento fabrikalarının öldürücü kan dolaşımına satan büyük barajlara, krediler sağlayan bankalarda halaylar çeksek? Yine Salı günü 14.47’de şu bankanın bütün şubelerinde, kasalarının ve müşteri temsilciliklerinin önünde? Tarihi suya batıran, toprakları susuz bırakan büyük baraj kredilerine çomak soksak? ‘Banka soymak mı? Banka kurmanın yanında hiç bir şey diyen’ Brecht’in ruhu şad olsa. Hasankeyf’e kredi veren bankaların keyfini kaçırsak, Hopa’daki HES’i projelerinin üstüne yumurta kırsak? Susmasak sıra bize gelmese.

Bırakın onlar sınırlar çizmeye kalksın. Ölçsünler, biçsinler her ölçülen satılabilir mantığıyla. Düşüncelerinin mahdut sınırları içinde makul dolaşsınlar. Biz hayata, halaya katılalım.

Hayatımızı çevreleyen mayın tarlalarını sökmeli demokratik özerklik, komün yani radikal katılımcı demokrasi. Söz, yetki, karar halka. İktidar çöpe..

http://www.emekdunyasi.net/ed/ed/10522-komun-3

Komün 4

Arjantin’de işgal fabrikalarını dolaşıyordum. Fabrikalar iflas ediyordu. İşçiler fabrikalar iflas edince bir başka yere işe giremiyorlardı, çünkü zaten işsizlik çığ gibiydi. İflas eden fabrikalarda işçiler tazminatlarını, birikmiş maaşlarını alamıyorlardı. Fabrikaları işgal ediyorlardı. Makineleri haczetmeye gelen bankalara, icra memurlarına, icra memurlarını koruyan polislere ve makul olun, makul olun diyenlere karşı direniyorlardı. Bu ülkeyi biz yönetmiyorduk. Parlak diplomalı, makul ekonomistler vardı. Bu fabrikayı da biz yönetmiyorduk; kibirli, büyük arabalı ve bizim makul olmamızı söyleyen patronlar vardı. Bu yüzden ne bu ülkenin batmasından ne de fabrikanın batmasından biz sorumlu değiliz. Siz bu makineleri haczettiğiniz de benim eşimin, çocuğumun ekmeğini alıyorsunuz. Bunu size vermem diyordu. Barikatlar kuruyor, fabrikaları işgal ediyordu. Hep birlikte fabrikayı yönetiyorlardı. Makul değillerdi. Bu fabrikalardan birinde bir işçi kızla konuşuyordum. 25-26 yaşlarındaydı. Patronsuz çalışmak mümkün mü diyordum. Garip bakıyordu. Ben 10 yıldır işgal fabrikalarında çalışıyorum. Hiç başka yerde çalışmadım. Bu soruyu anlamıyorum. Bence patronla çalışmak mümkün değil. Patron ne yapıyor ki?

Uruguay’da bir işgal tekstil fabrikası geziyordum. 100 kişi çalışıyordu 99’u kadındı. Seni bir yere götüreceğiz dediler. Fabrikanın sonunda patronun eski ofisine götürdüler. İçinde küçük küçük yataklar ve oyuncaklar doluydu. Kendi çocukları için kreş yapmışlardı. Zaten patronu kovduk ve burası ilk defa işe yaradı diyorlardı.

Galler’de işgal madenini geziyordum. Bütün madenler kapatıldığında Tower madeni sadece direnmekle kalmadı, madeni işgal etti işçiler. Bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kızıl bayrak diktiler madenin tepesine. 10 yıldan fazladır madeni işçiler yönetiyor. Yılda 2 milyon sterlin, ne yazık ki vergi veriyorlar. Çevredeki bütün yerleşim yerlerinde işsizlik, uyuşturucu hakimken Tower’da hayat devam ediyor. Galler’deki bütün belediyelerde iki dil yazılır kapıda. İngilizce ve Galce. Fakat sadece işgal madeninin olduğu kasabada işsizlik yoktur ve gençlerin hayatları uyuşturucudan ibaret değil.

Brezilya’da işgal fabrikası Flasco’da geçen hafta bir fotoğraf sergisi açıldı. Şehmus Çakırtaş’ın Kürt fotoğrafları sergisi. Belki de Brezilya’da bir ilkti. İşgal fabrikaları sadece mamul maddeler değil yeni bir kültür üretir. Başka bir demokrasi inşa ederler. İşçiler, işçilerin eşleri ve hatta çocukları hep birlikte karar verirler, ne üreteceklerine ve nasıl yaşamlarını devam ettireceklerine. Bu yüzden işgal fabrikası Flasco’da bütün baskılara rağmen, günde sadece 6 saat çalışılmasına rağmen h‰l‰ diğer fabrikaların 2 katı kazanır işçiler.

Demokratik Özerkliği sadece muhtariyet-özerklik ile sınırlamak, tanımlamak hadımlaştırmaktır. Özgür Komün yani radikal katılımcı bir demokrasi iyi, çok güzel ama gerçekçi olun diyenlere gülüyorum. Okulların makul olun öğretisinin kurbanları onlar. Siz gerçekçi değilsiniz! Sizin önerileriniz hiç uygulanabilir değil. Kaldırın kafanızı şöyle bir etrafa bakın! Bu lanet olası, her dakikada üç kişinin açlıktan öldüğü dünya mı bizi içine tıkıştırmak istediğiniz? Bu kadar mı basit, ekolojik, demokratik, kadın cinsiyetçi bir toplumsal yapı önerisi?

Bir yanda ‘kamu idari reformu’ ile özelleştirilen kamusal hizmet, özel bölgeler yani Kürde özel, daha da düşük asgari ücret, mutlu mesut sermaye öte yanda kooperatifler, kolektifler, özgür komünler, yani radikal katılımcı bir demokrasi…

Komün 5

Venezüella sokaklarında öğrenci gösterileri var. Yeni öğrenci yasasını protesto edenlerin ve yasayı destekleyenlerin gösterileri bunlar. En son Venezüella’dayken Bolivarcı öğrencilerin bir gün sonra sokaklarda patlayacak olan havai fişekleriyle kaldığımız yeri paylaşıyorduk. Usul usul bir gün sonrayı bekliyorlardı. İşin garibi, yasa, gelişmiş batı demokrasilerinin! aksine üniversite harçlarını artırıp, öğrenci burslarını kesmiyor. Aksine çocukluktan başlayarak üniversite eğitiminin sonuna dek parasız, iyi ve eşit bir eğitim vaat ediyor. Bu zaten Bolivarcı anayasanın ilkelerinden biriydi ve son seçimlerle  %41 ni elde eden sağ bloklu yeni meclis göreve başlamadan yasallaştı. Aksi takdirde bu mümkün olamayacaktı.

Size garip geliyor değil mi? Parasız ve eşit eğitim getiren bir yasanın bir kesim tarafından bile olsa protesto edilmesi. Aslında üniversitelere çok uygun bir karşı çıkış bu. Üniversiteler ilk kurulduğundan beri papaz okullarının yerini almıştır. İlk üniversitelerin binaları da bunu bize yansıtır. Ünlü Cambridge, Oxford üniversite binaları, görkemli kiliselerden hiçbir farkı yoktur. Diploma törenleri, kep giyme seremonileri papaz törenleriyle aynıdır. Ne zamanki 1968 de şenlikli öğrenci eylemlilikleri Sorbonne’u işgal etti, ormana taşıdı, o güzel günlerde özgürlüğüne kavuşmuştur üniversiteler ya da dünyanın herhangi bir yanında şenlikli işgallerde. Üniversitelerin özgürleşmesi, üniversite duvarlarının yıkılmasıyla ancak olur. Bilgi ve iktidarı, öğrenim cüppeleri ve yakılası kürsüler, her şey bir yana, sadece ve sadece bize makul olmayı öğrettikleri için bile cehennem ateşinde yanmayı hak ederler. Doğru, üniversiteler ‘bilim’ yuvasıdır yani iktidardır. Düzen ve intizamı, sıraları, çan eğrisi olan veya olmayan notları, okuma yazma kurdeleleri, azarlanmış ve ödüllendirilmiş biz, bugünün demokrasisinin makul insanları, diplomalarıyla mutlu, mesut ve belki bahtiyar dolaşıyoruz. ‘Bilim’in bize bahşettiği ayrıcalıkları kaptırmamak için sokaklardalar, şimdi Venezüella’nın zengin üniversite öğrencileri.

Yasaya göre öğrenciler, üniversite yönetimlerini seçmede eşit oy hakkına sahip olacaklar, profesörleri değerlendirecekler ve üniversitenin yönetim sürecine katılacaklar, üniversite idari kayıtlarına ulaşma hakkına da sahip olacaklar. Daha da önemlisi karşılıksız ulaşım, yemek, barınma, sağlık ve burs hakları olacak. Ayrıca yasa, bir üst konseyin dışında her kampuste öğrenciler, öğretim üyeleri ve işçilerin eşit oylarıyla seçilmiş kampus konseyleri tarafından idare edilecek. Yani sadece cüppelerin gücü aşkına yürümeyecek her şey ya da şu anda olduğu gibi bir prof’un oyu çok işçinin oyuna eşit olmayacak. (Ülkemde öğretim üyeleri bile kendi rektörlerini seçemiyor ya…Kifayetsiz cüppe gücü.)

Venezüella da Bolivarcı yönetim, oligarşinin makul insan üreticileri üniversitelerinin kapısından biraz daha demokrasi sokmak istiyor. Bunu tek nedeni devrim olmasa da yani kendi muhalefetinin ana kaynağını yok etmeye çalışsa da yine de üniversite duvarlarına koca koca delikler açılıyor.* Üniversite koridorlarına halkın çocukları sızacak ve biraz daha demokrasi ve özgürlük.

Özgür komün aynı zamanda eğitimin demokratikleşmesi, özgürleşmesi demektir. Demokratik özerklik, özgür komünler sadece sınırları değil üniversite duvarlarını yıkmalı. Özgür komünler yani radikal katılımcı demokrasi; bıkmadan usanmadan bir kere daha tekrar edeceğim gibi egemenlerin 3 yılda 5 yılda bir oy atılan karikatür demokrasileri gibi değildir. İletişimde demokrasi, kültür de demokrasi, sağlıkta demokrasi ve eğitim de demokrasidir.

Özgür komünlerle, özgür üniversitelere…

*Muhalefet bir üst kurul oluşmasının otonomiyi ortadan kaldıracağı iddiasıyla karşı çıkıyor ve Bolivya da ki son yasa gibi geri aldırmaya çalışıyor. Doğrusu yasa, böyle bir olasılığı da içinde taşımıyor da denilemez.

http://www.emekdunyasi.net/ed/guncel/10704-komun-5

Komün 6

Brezilya’da bir favelada – gecekondu- mahallesinde konuşuyorduk. -Hemen hemen tamamı ilan panolarından yapılmış bir evdi. Farklı yerlerinden ve tabiî ki aldırmaksızın kesilip çakıldığından üstlerindeki reklam yazıları, yeni bir gerçek yaratıyordu. Ortası pencere olarak kesilmiş, evin en büyük parçası sanırım bir araba reklamıydı. Pencerenin hemen üst köşesinde lüks bir arabanın sağ arka tarafı duruyordu. Tam bagaj kapağının başladığı yer pencere için kesilmişti ya da panonun orası parçalandığı için pencere yapılmıştı. Otoban kenarından söküldüğünden belki de bir araba parçalamıştı. Pencerenin üstü bir deterjan reklamıydı. Beyazında beyazı var tipi bir reklam sloganı ters olarak pencere üstü görevini üstlenmişti.- ‘Ya polis diye sordum. Onlar zaten polisle anlaşmalı. Onlara payını vermeden bu sokaktan bile geçemezler.’ 30lu yaşlarında bir kadındı belki de 20 ama sefalette yaş önemli değildi. Çocuğunu kaçırmışlardı. Burada çocuklar böbrekleri için kaçırılıyordu. -Yaşasın modern tıp- Sokak çocuklarının polis tarafından sürek avına çıkılarak öldürüldüğü günlerdi. Polis sokakları suçtan temizliyordu.

Meksika’da polis, içinde polis müdürlerinin de olduğu polislere, uyuşturucu ticaretine karıştıkları için baskın yaptı. Çatışma çıktı. Polisler polisleri öldürdü. Daha sonra bu baskının nedeninin, iki uyuşturucu çetesinin arasındaki savaşın bir parçası olduğu söylendi. Yani bir uyuşturucu kartelinin polisleri ile diğer uyuşturucu kartelinin polisleri çatıştı -tekerleme gibi oldu ne kadar polis dedim-  Emniyet, suç, polis, güvenlik, önlem, asayiş, kar ve ticaret, güvenlik şirketleri, -bir de geçenlerde NTV muhabiri, panzerlere ‘toplumsal müdahale araçları’ diyordu. Mideme kramplar girdi. Eski toplum polisi kadar komik bir isimdi-  kendi güvenliğimiz ve kendi iyiliğimiz…

Venezüella’da en büyük caddelerinden birinde polis çevirdi. Aramaya başladı. Cebimdeki paraları elime aldım. Korumaya aldım. Aradılar. Çantaya baktılar. Birden aklıma geldi. Çantanın bir kenarına Küba’daki çalışma izni için bir yüz dolar koymuştum. Baktım yoktu. Yüz dolar nerede dedim. Yok ne parası dediler. Bakanların kartları vardı yanımda. Onları gösterdim. O zaman onları aramalıyım dedim. Bir daha çantayı aramaya başladılar. Aaa buradaymış dediler. Dikkat et çok soyguncu var sokaklarda dediler. Doğru dedim…

Polisin olduğu yerde suç vardır. Öz savunmayı polis olarak tanımlamak, Özgür komünü, Ekolojik, Demokratik bir toplum önerisini yok saymaktır. Polisi yerel yönetimlere bağlamak, belediye başkanlarına şerif rozeti takmaktan başka ne ki? Hiç mi kovboy filmlerindeki kötü şerifleri seyretmediniz? En iyi şerif de herkesi kurtardıktan sonra esas kızı alır gider. Öz savunma özgür komünlerde, diğer her şeyde olduğu gibi halktan yabancılaşmamış bir gücü yani doğrudan halkın kendisini ifade eder. Yani silahlı bir güç olarak tanımlanamaz ve silah ile sınırlanamaz. Kültürel yıkıma, yozlaşmaya, asimilasyona ve sömürüye karşı mücadele öz savunmadır ve ekmek çalan çocuktan değil, o çocuğu, aç bırakan tekelci mülkiyetten, çocuğu korur.

Ya bir devlet öykünmesi ya da özgür komünler…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/10818-komun-6

Komün 7

Diyarbakır’da ne üretiliyor? TEKEL fabrikası da kapandıktan sonra Diyarbakır’da bir tane dişe gelir bir fabrika kaldı mı? Sümerbank zaten çoktan kapanmıştı. Sümerpark oldu orası. Tekstil atölyelerinin olduğu yerlerde, yapabildiğimiz sadece güzel kelimeler dikmek. SEK satıldıktan sonra Diyarbakır’da küçük birkaç atölyeden başka hayvansal ürünleri işleyen bir fabrika kaldı mı? Hangi tarım ürünü Diyarbakır’da fabrikalarda işleniyor? Tekrar soruyorum Diyarbakır’da ne üretiliyor?

Arjantin’de Buanes Aires’in geniş caddelerinden birinde gidiyorduk. Araba bir kırmızı ışıkta durduğunda önümüze en az 7-8 kişi atlıyordu. İkisi börek, üçü kola satıyordu. Bir kişi havaya lobut atıyor, ikisi elindeyken bir üçüncüsünü havada oluyordu. Bir başkası alev yutuyordu. Ağzından alevler fışkırıyordu. Diğerleri gelecek ışıktaki sıralarını bekliyordu. Bir diğer ışıkta durduğumuzda bu sefer üç kişi börek satıyor ve yine yanında kola ve lobut atanlar ve ateş yutanlar ve bin bir türlü şey satışları… Yanımda Miguel vardı. Üniversitede profesördü. “Arjantin hükümeti işsizliğe karşı çare buldu. Trafik lambalarını artıracaklarmış” dedi.

Neoliberalizm tam olarak budur. Hiçbir gerçek şey üretmez. Üretim bütün olarak ulus ötesi tekellerin en başından sonuna kadar elinde bulundurduğu bir sürece dönüşür. Mesela süt fabrikasını alır ve genellikle de fabrikayı kapar. Çünkü fabrikayı satın almasının nedeni fabrikanın değerli arsası ve daha da önemlisi onun pazar payıdır. Fabrikayı satın almadan sütü 1 liraya satıyorsa, o fabrikayı satın alıp kapattıktan sonra artık 2 liraya satabilir, Çünkü ondan başka, süt işleyen bir fabrika kalmamıştır. Ayrıca eskiden sütü köylüden daha pahalıya alırken, artık daha da ucuza alacaktır. Ondan başka süt alıcısı kalmamıştır ki! Siz sütü doğrudan da satamazsınız. Birden, sağlığımızı çok düşünmeye başlarlar. Bakterilerden korurlar bizi. Sadece birkaç dakika kaynatarak, çözebileceğimiz bir şeyi buhar kazanlarına mahkum ederler. Uzmanlar beyaz önlüklerinin altında, sadece iyi mahalle okullarında, eğer kırılmadıysa birkaç kez görebildiğimiz deney testi tüpleri ellerinde açıklamalar yapar. Vururlar sokak sütçülerinin tepesine. Sanki hepimiz onların sattığı sütlerle büyümemişiz gibi çocuklarımızı mis süte mahkum eder, mis gibi sütten ederiz. O koca buhar kazanları birkaç mikrobun yanında yararlı bakterileri ve küçük köylüleri de buhar eder.

Fabrikalar ve marketlerden sonra ilk aşamasına uzatır ellerini ulus ötesi tekel. Size kendi hayvanlarını ve tohumlarını vererek hizmet(!) eder. Topraklarınızı almasına ihtiyacı yoktur. Siz kendi toprağınızda maraba durumuna düşersiniz. Zaten küçük topraklar ona yaramaz. Onlar, yakın arkadaşları toprak ağaları ile başlarlar işe. Binlerce dönüm mısır, binlerce dönüm soya kocaman makineler ile ekilir, sürülür ve satılır. Fabrika mandıralarda hayvan yetiştirilmez, et imal edilir ve tabii ki yanında deli dana, kuş gribi ve kanserleriyle birlikte ama kimin umurunda. Yeter ki k‰r etsin onlar ve hisse senetleri tavan yapsın borsalarında. Bu arada milyonlarca küçük köylü, küçük hayvan yetiştiricisi, kent varoşlarına sürüklensin, kentleşsin!

Diyarbakır’da işgal ekonomisi var. Toprakları parselleyen, yağmalayan F tipi apartman daireleri inşaatlarından başka yapılan bir şey yok. Belediye çalışanları, memurlar, askerler ve polislerin maaşları besliyor kenarda köşede kalmış küçük esnafı. Tam bir dönüm noktasında Diyarbakır; ya ulus ötesi tekellere, Cargill, Monsanto’ya tamamen terk edilecek topraklar ya da bir dahaki hafta daha da ayrıntılı anlatacağım özgür komünlerde, kooperatiflerde kolektif halk ekonomisi…

Ya hep beraber, birlikte üreteceğiz ya da trafik lambalarında alev yutacağız…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11001-komun-7

Komün 8

‘Özgür komünlerde, kooperatiflerde, kolektif halk ekonomisi inşa etmek’ dediğimizde, herkes, şöyle yerinden bir oynuyor. Sözü alıyor. Özgür komünlerin, kooperatiflerin, kolektif çalışmanın ne kadar iyi bir şey olduğunu saymaya başlıyor. Konuşurken ne zaman, ‘ama’ ya da ‘fakat’ diyecek, onu bekliyorum. Olabildiğince yüceltiyor. Yüceltmek kötü, çünkü imkansızlaştırılmaya çalışılıyor. Sonra esas noktaya geliyor ‘ama’ diyor ya da ‘fakat’; bizim ülkemiz, bizim topraklar, bizim insanlarımız, ‘gelenekleri’ diye devam ediyor ve ardından ‘kapitalizmden’ bahsediyor. Hem gelenekten, hem onu yıkan kapitalizmden aynı çizgide bahsetmesi paradoksal ama buna aldırmıyorum ben, kafayı hep ne zaman ‘ama-fakat’ dedi ona takmışım. (Yani madem güçlü gelenekler var kapitalizm onu nasıl yozlaştırdı? ya da madem kapitalizm varken geleneklerden bahsediyorsun kapitalizm gelenekleri ortadan kaldıramamış  demek ki.) ‘Böyle bir şey yapmak için halkın bilinçlenmesi gerekir’ diye devam ediyor. Bu meşhur ‘Her şeyin başı eğitim’ beyaz Türk-Kürt-Başöğretmen söyleminin solcucası.

Sonra konuşmanın 3. aşaması başlıyor; Keşke olsa, keşke! Bir araya gelebilsek ama apartmanda yönetim toplantısında bile kavga çıkıyor ve kimseyle iş yapılamaz. Konuşmanın bu etabında kendinize acımanız, yıkılmanız ve yanlış bir zamanda dünyaya geldiğiniz için ah çekip kendinizi uyuşturucu maddeye bağlamanız yani televizyon seyretmeniz gerekiyor. Televizyonu açıp salakça kendimizi ona bırakmamız, onun da bize nasıl yaşamamız ya da yaşamamız gerektiğini anlatan dizilerinde, küçük Osmanlara ağlayıp, attığımız gollerle sevinmemiz, onlarla aşık olup, onlarla öldürmemiz, reklam aralarında bize sokuşturulan ürünlerden almamız, tüketmemiz gerekiyor.

‘Ama-fakat’ konuşmacıları, bununla da yetinmezler. Siz damarlarınıza televizyonu zerk etmeden, biz idealistlere, romantiklere dersimizi tam vermeleri gerekir. Yıkılan kooperatif örnekleri vermeye başlarlar. Bununla ilgili mesela Diyarbakır’da iki köy kooperatifi örneği var. Yaklaşık iki yıldır sürekli bunları veriyorlar. Aslında STK’ler yani ‘Kafa Tamircileri’ tarafından kurulan bu iki örnek, biyoloji derslerindeki bezelye misali yuvarlanıp yuvarlanıp önünüze sürülür. Sonra konuşma biter. ‘Ama’ bana konuşuluyorsa bir de nezaket içinde ‘Hocam pek Latin Amerika’ya benzemez bizim topraklar’ diye eklenir.

Merilyn Linch,  Lehman Brothers,  AİG,  Royal Bank Scotlands, Loyds Bank isimlerini biliyor musunuz? ABD, İngiltere, İskoçya bankaları, finans ve sigorta şirketleri. Hepsi battı. General Motors şirketini biliyor musunuz? Hadi adını bilmiyorsanız Buick, Cadilac, Opel marka arabalarına belki binmişinizdir ya da filmlerde cakalı artistlerin kızları attıkları araba olarak görmüşsünüzdür. Geçen yıl battı. Yunanistan ve İrlanda bilirsiniz iki AB devleti. Battılar. Daha kaç ülke, kaç ulus ötesi tekel, kaç bin büyük şirket, kaç milyon mahalle bakkalı topu attı. Bunların hiçbiri kooperatif değildi. Hepsi kapitalisttiler. O zaman bana neden kapitalizmi uygulamayalım bak batıyor demiyorsunuz? İşin kötüsü bu batınca bir de üstümüze çöküyor karabasan. O zaman neden h‰l‰ aynı uçurumun üstünden peş peşe aşağıya atlıyoruz?

‘Özgür komünlerde, kooperatiflerde, kolektif halk ekonomisi inşa etmek’  devlet-kamu merkezli bir ekonomi değil, toplumsal bir ekonomi(!) inşa etmektir. Yani aslında ‘Kar’, ‘Verim’ ve ‘Ekonomi’nin inkarıdır… Bıkmadıysanız başka bir komün yazısında devam etmek üzere. Hadi şimdi televizyonlarımızın başına, damarlarımıza yayılsın evrensel uyuşturucumuz…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11041-komun–8

Komün 9

‘Özgür komünlerde, kooperatifler de, kolektif halk ekonomisi inşa etmek’  devlet-kamu merkezli bir ekonomi değil, toplumsal bir ekonomi(!) inşa etmektir. Yani aslında ‘Kar’,’Verim’ ve ‘Ekonomi’nin inkarıdır. Diye bitirmiştim geçen hafta. Kaldığım yerden devam ediyorum. Buradan sayılar üzerinde vücut bulmuş, dünya borsaları ve ne almalı, ne satmalı üzerinden bir ekonomi tarifi yapmıyorum. Bırakalım ‘tarif’ büyük ekonomi uzmanları ve Fransız mutfağı aşçılarına kalsın. Daha basit bir ilke üzerinden hareket edeceğiz; İşgal et, Diren ve Üret.

Diyarbakır ne üretiyor? Diye sormuştum. Gözümü aykırı (!) belediyelerin boş ve anlamsız parklarına taktım. Hele bir tanesi var. Diyarbakır da kaldığım arkadaşın evinin önünde, şehrin ortasında 61 dönüm. Çok güzel bir toprak. Bir park yapılmış. Çoktan kırılmış yapılan birkaç salıncak ve iki kaydırak. Çimler de ne güzel kurumuş. Şöyle kullanılıyor. Karşı caddeye geçmek için bazen kestirme olarak, toplam 9 kişinin sağlıklı yaşam koşu alanı ki bu dokuz kişinin 7 si en fazla 2 gün koştuktan sonra yeter artık diye bırakıyor ve yazın olmadım orada ama belki güzel mangal da yapılıyordur kelleşmiş çimlerinde. Bunun dışında bali çekiliyor kuytuluklarında, tenekelerde ateş yakılıyor ve ısınmak için etrafında toplanılabiliyor ve birbirlerini bıçaklamak isteyen çeteler için iyi bir çatışma alanı.

Şimdi ne yapabiliriz? İki yol var. Birincisi burayı ihaleye çıkartırız. İki kafeye kiralarız. Onlar da üst üste plastik bir taş sırası yerleştirip, küçük elektrik motoruyla üstünden akan dünyanın en aptal şelalesini yaparlar. Bir işeme şırıltısı içinde bize huzur içinde yanına çökeriz. Hemen altında dizimize kadar seviyesi olan havuzu olur.Yıllık 750 bin dolar kira verir cafe belediyeye. F tipi cezaevleri apartman dairelerinde bunalanlardan toplamaya çalışır sahibi. Genellikle de yarı mafya gruplar çıkar bu komik şelale arkasından. Ya da koyarız oraya 12 zabıta, dolaşıp dururlar ortalarda. Çimlere bastırmazlar ve başka yerlere sürerler bali içicilerini. Bizde ekolojik belediyeciliği anlatırken,yaptığımız park sayısını peş peşe sayar dururuz.

Bir diğer yolu işgal ederiz orayı. 10 metre kare de 4 kişilik bir aileye yetecek, bütün yıl yetecek organik sebze yetiştirmeyi anlatırız. Yani 3500-4000 aileye dağıtırız parkı. 10 metre kare, 10 metre kare. 8 kişilik aileye 20, 12 kişilik aileye 30 metrekare veririz. Hatta geriye daha toprağımızda kalır.  Her 10 metrekare de sebze ormanı adını verdiğimiz perma kültür ile sebze yetiştirmeyi anlatırız. Yaparız. Bir metre genişliğinde çok küçük havuzları olur ortalarında, kışın sulamadan nemiyle sebzeyi yaşatan. Yani 16.000 kişiyi doyururuz. İsteyene park kenarında ürettiği organik sebzeyi satması için küçük bir semt yaparız. Urbanos Agri Culturos- yani kent tarımı ile – havalı olsun diye yabancı adını da yazıyorum.-  4000 aileden oluşan kent tarımı kooperatifi kurarız. Eh çok istenirse sebze ormanları içinde 2 de cafe olur. Belki bahçelerde yetiştirdiğimiz ada çayını satarlar orada. Bu sadece bir parkta. Düşünsenize kaç park var işgal edeceğimiz ve aileleri doyuracak.

Halk ekonomisi aşağıdan doğru inşa ettiğimiz toplumsal bir ekonomidir. Açlığı doğrudan giderir. Sadece bir Ispanak yetiştirme süresi içinde etkiler ve gelecek güzel günler kelime salatası içinde değil, bugün, hemen, şimdi.

İşgal et, Diren ve Üret.

http://www.emekdunyasi.net/ed/guncel/11144-komun-9

Komün 10

Cezaevinden bana mektup atan arkadaşlar “Bazen nerede olduğun yazsan iyi olur. Ona göre okuyoruz sanki biz de oradaymış gibi” diyor. Madrid havaalanından yazıyorum bu yazıyı. Yerde oturuyorum. Bilgisayarın bataryası bozuk bir türlü alamadım yenisini. Bu yüzden sürekli fişe takmak gerekiyor. Tuvaletin kenarında bir priz buldum. Yerleştim kenarına. Bakmayın bugünkü yazının başlığının ‘Komün 10’ olduğuna, seyahat yazacağım size bugün. Artık havaalanları çok güvenli, hangi eşyanızı bıraksanız bomba zannedip çalmıyorlar. Eh biraz geç kalırsanız çantanızı bıraktığınız yere imha edilmiş bulabilirsiniz. Küçük bir fünye ile havaya uçuruyorlar. Bu bana çok saçma geliyor ama çantayı çalmayacaklarına emin olup bırakabilmek hoşuma gidiyor. Hayatım da en ucuz da hemen 11 Eylül’den sonra uçmuştum. İki, üç uçakla İkiz Kulelere girdikten sonra kimse korkup uçaklara binmiyordu. Sadece 420 dolara Küba’ya gidiş geliş bileti alabilmiştim Uçaklar çok rahat oluyordu. Yatarak gidiyorduk. Fazla sandviçleri alıp bir gün sonra yemek için çantamıza koyabiliyorduk. Hangisini içersiniz diye sorduklarından biraz düşündüğümüz de hepsini önümüze koyuyorlardı.

3-4 saat kadar sonra Brezilya’ya uçuyorum. Ucuz bilet olduğu için 4 saat kadar bekleme yapmak gerekiyor. Aynı zamanda sabah oraya vardığım için bir gün de otel yerine uçakta uyumuş oluyorum. Gerçi neredeyse hiç otelde uyumam. Brezilya’da işgal fabrikaları ve ülkenin her yerinde MST- Topraksızlar hareketinin işgal toprakları var. Her zaman bir yerim var onların yanında. İşgal fabrikasının arka bahçesini evsizler işgal edip ev yaparken ben dağıtmıştım bir kısmını. Hatta eve yazılanlardan biri sen de yazıl evin olur demişti. Yok dedim. Evim yok. Şimdi dünyanın her yerinde evim var. MST-Topraksızlar hareketine ağzınla kuş tutsan katılamazsın. Mutlaka toprak işgal etmen gerekir. Eh bir kaçta toprak işgaline katılmışlığım var. Birlikte kocaman çitleri kırdık. Çok güzeldi. -Hay salamrar Hay salamrar- diye bir İspanyolca şarkı vardır. Yazılışı nasıldı unuttum. İspanya iç savaşında direniş şarkılarından, çitleri parçalamaktan bahseder. Cezaevindeki arkadaşlara göndermek isterdim ya da dinleyebildikleri radyolar da çaldırmak lazım.

John Fowles’ın bir kitabı vardı. ‘Yaratık’tı galiba adı. Çok sürükleyici bir roman. Bir Yunan atasözünden bahsediyordu. ‘Dostlarımız için her zaman masamızda bir fazla kahve fincanı vardır’ diye. Ne güzel ki dünyanın her tarafında bizi bekleyen, kahve fincanları var. Cortazar’ın yazdığı bir şey vardı yine kahveye ilişkin. ‘Bir ev de kahve yoksa yoksulluk vardır’ diye. Biz de çaya denk düşüyor.

Bomboş havaalanı. Ne kadar kötü bir şey uçak yolcuğu. Bir posta kolisi gibi savruluyorsun. Ahmet Hamdi Tanpınar yazıyordu: ‘Seyahat etmek han da kalmaktır. Kervana katılmaktır. Tanımadığın insanla yolcuğu paylaşmaktır.’ Birinci sınıf bir tren de yolculuk ettikten sonra artık seyahat bitmiş diyordu. Kimseyle paylaşamadığın seyahat mi olur.

Brezilya da PT- Brezilya İşçi Partisi’nin kuruluş yıldönümüne katılacağım. Belki Dilma ile ve pek muhtemel Lula ile görüşeceğim. Hakikat komisyonlarını sorma niyetim var. Onlara ve diğer parlamenterlere ve selamlarını götüreceğim bu toprakların.

Eskiden göçerler, kendilerine göçer diyen şehirlilere ‘yatuk’ diyorlarmış. Bende yatuk olmamak için dolaşıyorum. Farklı bir aidiyetsizlik duygusu ile.

Darısı bütün duvarların ardındakilere. Biraz dışarı taşıyabildimse ne güzel…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11290-komun-10

Komün 11

Brezilya’dayım. Porto Alegre’de. Mahalle toplantıları yapılıyor. Dünya kupası yapılacak burada, 2014 yılında herkes kupaya hazırlanıyor. Dünya kupası demek yoksulların evlerinin yıkılıp dışarı atılması demek. Güney Afrika’da olduğu gibi ya da Avrupa şampiyonası öncesi Atina’da. Koca temaşa futbol yoksulları auta atıyor. Sadece yoksullar değil, oldukları yerde 30-40 yıldır oturan orta sınıf da yerlerinden sürülüp kent dışına süpürülüyor. Garip bir topluluk var. Yavaş yavaş çıkılan katlarla orta sınıfa dâhil olanlarla evlerin sırtına yapışmış kâğıt toplayıcıları bir arada. Bir gün önce gezdim bunları. Ne güzel! Dünya kupası bir araya getirmiş herkesi. Futbolun, sporun dil, din ırk gözetmeksizin herkesi birleştirmesi ne güzel! Ağlamak istiyorum.

İşin garibi konuştuğum hiç kimse dünya kupasına karşı değil. Sanki onların değil benim evim yıkılacak. Allahtan evim yok da yıkılma tehlikesi de yok. Yoksa gerçekten bu konuşmalardan sonra döner eve bi bakıp gelir karşısında kendimi çimdiklerim. İnsanın malı mülkü olmaması güzel, çimdik yemiyorsunuz. -Bir toprak satın alırsan, toprak sahibi olursun. Fakat ona çit çek, kontrol et, sınırından biri girerse adamı vur, adam seni vursun. Bir sürü iş. Sen toprak sahibi olursan toprak da senin sahibin olur.- Herkes ben dünya kupasını çok seviyorum diyor. Okumuştum. ‘Brezilya’da en gelişkin spor basketboldur. Futbol mu? Futbol spor değil dindir’ diyordu yazar. Herkes dinine sahip çıkıyor.

Herkes evini yıktırmayacağını söyledi. İlk konuşan bir kağıt toplayıcısıydı. Bir gün önce uğramıştık evine. Kalın mukavvalardan ya da iki kat yapılarak kalınlaştırılmış mukavvalardan meydana gelmişti. Kesinlikle evimi bırakmayacağım diyordu. Kapısının hemen önünden coşkuyla akan bir kanalizasyon nehri vardı. Şimdi burada durun. İşte bu sefaletten kurtaracaklar. Bu kadar saf mısınız gerçekten? Hiç mi müteahhit görmediniz? Zevk için mi burada oturduklarını zannediyorsunuz? Hepsini yıkıp yerlerine yürüyen merdivenlerle tırmanılan alışveriş merkezleri, güzellik salonları, ve mutlaka uluslararası hamburgerci dükkanları açacaklar. Bunlara harcanan paranın 100’de biri ile zaten bu mahalleler düzelir. Fakat biz dünya kupasını çok seviyoruz.

Kalktım söz aldım. Biz de dünya kupasına katılalım dedim. Yoksullar da dünya kupasına katılsın. Bir proje yapalım. Otel, alışveriş merkezleri ve benzerleri yerine evler inşa edilsin bu projeyle. Sonra gelip kalsınlar dünya kupası sırasında. Futbolcular, hakemler, her şeyi bilen futbol yorumcuları filan, federasyon başkanları ve muhtemel olacak başkanlar, spor kulübü yöneticileri. Sonra evler yoksulların olsun. Neden mi? Zaten onların paralarıyla yapılmıyor mu statlar? İlk defa sonra yeniden işe yarayan bir tesis olsun dünyada. -Hakkını yemiyim eski Sovyetler Birliği’nde, Abhazya’da yapılan bu tesisler kullanılıyordu. Atış talimleri yapıyordu Abhaz savaşçılar.-

Komün demek her şeye katılmak demektir. Kentin öte ucunda oturan bir kişi bile kentin diğer ucunda bir alışveriş merkezi inşa edilip edilmemesi kararına katılmalıdır. Her şey bir yana bunun inşası ile senin kullanabileceğin su oranı azalacak, denizin ve havan daha çok kirlenecek. Bu yüzden bütün kent topraklarının kamulaştırılması önerisi önemlidir. Kentin kenarında bin bir güçlükle hayata tutunan bir aile, gün gelip biraz para kazanabilme şansına sahip olması, planı öğrenerek binlerce metrekare yer kapayan birisinden çok mu daha haksız? Yaşamını sürdürebilmek için gecekondu inşa etmek için bir avuç toprak işgal eden mi suçlu yoksa TOKİ’den bedava binlerce binlerce dönüm yer kapatan müteahhit mi?

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11342-komun-11

Komün 12

Sayın Demokratik Toplum Kongresi üyeleri; Demokratik Özerklik, Özgür Komünler yani Radikal katılımcı demokrasi inşası sürecinde sizi kurumsal anlamda muhatap olarak algıladığım için bu açık dilekçeyi size yazıyorum.

Demokratik Özerklik ve Özgür Komünlerin inşasının ana alanlarından biri olan bütün bölgede özellikle son iki yıldır toprakları, hızla GDO’lu üretim kaplamaktadır. GDO’lu üretim tahripkar, yok edici ve öldürücüdür;

1- Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar-GDO’lu gıda insanları öldürür; milyonlarca yıllık bir evrimle doğada oluşmuş bitkiye; laboratuarlarda farklı bitki ve hatta hamam böceği, domuz genleri yerleştirerek yeni bir organizma imal edilmektedir. Bu şekilde imal edilmiş Mısır, Soya ya da Domates tüketildiğinde saydıklarım ve saymadığım birçok şey de yenmiş olmaktadır. Rafta durma sürecini uzatma, görüntüsünü koruma ve sadece kendi markasından ilaç kullanmasını sağlamak için yaratılan bu imalat, insanların sağlığına yıkıcı zarar verir.

2- GDO’lu ürünler öncelikle çocuklara yöneliktir; GDO’cu bilim adamlarının (adam ile iktidar kelimesi iç içe olduğundan özellikle adam kelimesi tercih edilmiştir.) ‘Henüz sağlığa zararlı etkisi tespit edilmemiştir’ mahcup savunmaları içinde bile bu doğuracak zarar inkar edilememektedir. Doğanın evrimini yok sayan piyasanın bu Frankenstein imalatı özelikle kola ve çikolata da kullanılan tatlandırıcılar çocukların sağlıklarını tehdit etmektedir.  

3- GDO’lu ürünler küçük çiftçiyi topraklarından sürer, yok eder; Büyük topraklarda devasa makineler ile gerçekleştirilen GDO’lu üretim karşısında küçük çiftçinin rekabet edebilme şansı hiç yoktur. Köy boşaltmaların, ekonomik baskının altında hala yaşamını sürdürmeye çalışan küçük  çiftçi ve köylü GDO’lu işgal karşısında tamamen yok olur, kentin varoşlarına süpürülür.

4- GDO’lu üretim, tohumları yani yaşamı yok eder; Buğdayın ve bugün insanlığın kullandığı gıdanın ana yurdu Mezopotamya’da hızla devam eden bu işgal, bütün tohum çeşitliliğini yok etmektedir. Tek tip, standart ve markalı imalat tohumların karşısında bu çeşitlilik sadece belki Kürtçe resimli bilgi ansiklopedilerinde okunabilir şeyler haline gelecektir. Dünya tarımının ana yurdu Mezopotamya ulus ötesi tekeller, Cargill ve Monsanto’nın saksısı haline dönüşecektir.

Yukarıda sıraladığım ve dilekçe de yer vermediğim onlarca nedenden dolayı Demokratik Özerklik, Özgür Komünler ve Radikal katılımcı demokrasinin şu anki kurumsal muhatabı DTK, bütün komün etki alanlarında ve özellikle de bölgede GDO’lu tarımsal üretimini, satışını ve bütün faaliyeti durdurma kararı almalıdır.

Komün alanları ve üyelerine bu üretimi durdurmaları için 2 yıllık bir süre tanımalı, GDO’lu üretimden vazgeçen üreticilere ekolojik alternatiflerin eğitimi sunulmalı ve perma kültür, doğal tarım gibi yöntemleri ile yetiştirilmiş ürünlere pazar desteği verilmelidir.

Ekolojik demokrasiyi ilke olarak benimsemiş belediyeler kendi yasaları gereği ‘Halka zararlı gıdaları ulaşmasını’ önleme yetkisine sahiptir. Bunun ötesinde bu onların temel görevidir. Bu yetki ve görev hatırlatılarak, Demokratik Özerk alanlarda, Özgür Komünlerde ve özellikle bölgede GDO’lu ürünlerin kentlere girişi yasaklanmalı, engellenmeli, halkın ve özellikle de çocukların sağlığı korunmalıdır.

DTK bu kararları ile ekolojik demokrasi, özgür komün inşasında, ulus ötesi tekellere karşı tavrını, küçük çiftçilerin, kooperatiflerin, halk ekonomisinin yanında olduğunu ve yapısının etkisinin açıkça ortaya koyma şansını bulacaktır. Sayın Demokratik Toplum Kongresi üyeleri, ekolojik demokrasi ve özgür komünler ilkeleri içersinde bu dilekçeyi gündeme almamanız karşısında, MST-Brezilya Topraksız işçi hareketinin kadınlarının, 8 Mart dünya kadınlar gününde, GDO- üretim yapan tarlalara girerek ürünleri imha ettiği, şenlikli eylemleri, örnek alarak benzerlerini gerçekleştireceğimi beyan eder, bu fırsatla Topraksız kadınların cinsiyet özgürlükçü toplumsal yapıya yakışır bu eylemini selamlarım. Yaşasın özgür komünler… Eşitlik, Özgürlük, Adalet.

Metin Yeğin – Yurttaş

Komün 13

Birçok uçakta 13 numaralı koltuk yoktur. Uğursuz sayılır. Sanki uçak kendi tarifeli hattında ilerlerken 13. koltuk sahibi süzülerek düşecek ya da daha da kötüsü belki de uçakların tek çekici tarafı, yemek ve içecek servisinden yararlanamayacaktır. 13. Komün yazısına ulaştık. Umarım dünyanın bütün müteahhitlerine uğursuz gelir.

Özgür komünler kendi eğitimini inşa edecek. Bunu sakın anadilde eğitim olarak sınırlamayın. Eğitimin duvarlarını kırmalı. Mecburen bir 5 yıl ve belki 8 yıl okudunuz ve belki de kafalarımızı hizaya sokan koca çarkın içindesiniz hala. Sıralar, kara tahta ya da camdan olanları, notlar, vizeler, finaller, çan eğrisi hesapları, kürsüler ve ah O diplomalar…

Özgür Demokratik okulların temsilcisi anlatıyordu. Duvara koca bir elips yansıtmıştı. Bu elipsi dünyadaki bütün bilgiler olarak kabul edin. İçindeki kare kadar da okullarda anlatılan bilgiler diyordu. Elipsin içindeki kareyi arıyordunuz. Göremiyordunuz. Aaa pardon diyordu İvan, göremediniz değil mi? Bir büyüteç yerleştiriyordu elipsin ortasında bir yere. Küçücük bir kare görebiliyordunuz büyütecin kocaman yapan camlarının altında. İşte bu da, okullarda öğretilen bilgidir. Dünyanın bütün bilgisinin milyonda biri kadar bir kısmını öğrendiniz diye toplumsal hiyerarşide yerinizi alırsınız. Diplomalarınızın kenarına işlenmiş isimlere göre çarka dahil olup, yuvarlanıp gideriz.

Durun ve düşünün. 5 yıl ya da 8 yıl eğitimden ya da ne yazık buna daha uzun yıllar maruz kalmanızdan geriye ne kaldı? Okullar bize sadece susmayı öğretir. Uslu durmayı ve daha da korkuncu makul olmayı öğretir. Okulda güzel olan sadece teneffüs zamanlarıdır ve kantinde takılmak. Okulla her şeyi bilen bir öğretmenle başlayan bu hayat, hiyerarşi yani boyun eğme silsilesi, şef, müdür, bakan, başbakan, omuzdan rütbeliler ve bankonatlarla sürer gider. -Türkiye’de bir devlet üniversitesinde öğretim üyesi iken dersi Pink Floyd’un The Wall şarkısının klibi ile başlatıyordum. Klibin sonunda öğrenciler okulu yakıyorlardı. Sonra ne yazık ki derse devam ediyorduk.-

Ekoloji enstitüsü kuruyoruz. Özgürleştirici bir eğitim denemesi. Eğitim süreci 75 gün ve bir ömür. 10. günden itibaren teori sokağa çıkacak. Parkları işgal edip kent tarımı yapacağız. Kerpiçten halk evleri inşa edeceğiz. Bisiklet yolları yapıp otomobillerden biraz olsun sıyıracağız yakamızı,ve güneşten, rüzgardan nasıl büyük paralara ihtiyacımız olmadan elektrik elde etmenin yollarını bulacağız. Teori ve pratik kol kola yürüyecek. Tüm öğretim üyeleri öğrenecek ve öğretecek. Kravat takmamak zorunlu olacak. MST- Topraksızlar hareketinden iki arkadaş gelecek. Öğretmek ve öğrenmek için. Michael Lövy gelecek bir hafta, belki James Petras amca, Jose Bove ya da Kore çiftçi sendikasından bir hoca. Ortak özellikleri her şeyi biliyoruz demeyenlerden olmaları. Buradan giderken de yanlarında, burayı taşıyacaklar.

Türkiye’den ve dünyanın her yerinden öğrenciler gelecek. Öğrenmek ve öğretmek için. Siz geleceksiniz dünyayı değiştirmek isteyenler. İlk 10 günden sonra ekoloji enstitüsü binasını restore etmekle başlayacağız ve umarım hiçbir zaman yakılası hiyerarşi imalatçısı okullara dönüşmeyecek. Bitirince mi ne oluyor? Tabii ki diploma vermeyeceğiz. Dünyayı değiştirmek için buna ihtiyacımız yok ve kravat takmak yasak…

Komün 14 

Bir oyun oynayalım. Kapatın kapılarınızı. Cezaevinde arkadaşlar şanslı zaten onlarınkini kapatanlar var. 20 litre su koyun karşınıza. 7 gün orada kalacaksınız. Bütün suyunuz o. İsterseniz birinci günde bir hafif banyo yapın şöyle 3-4 litre suyu dökünün. Geriye 17- 16 litre su kalır. Bunun bir litre kadarını için. Bir litresiyle çorba yapın. Ve diğer ihtiyaçlarınız için de bir litre diyelim. İlk günde en iyi olasılıkla geriye 14 litre suyunuz kalır. İkinci gün banyodan vazgeçin ama 3 litre daha harcarsınız. Üçüncü gün biraz daha az içip, yüzünüzü yıkamazsanız olur diye düşünüp 2.5 litreye indirelim su harcamasını. Galiba 8.5 litre kaldı ve 4 gün. Çorba olmasa da olur. 2 litreye indirelim günlük harcamayı, yetiriyoruz işte. Hatta yarım litre de cabası. Her gün suyu seyretmeye başlayın. İlk gün harcadığınız 3-4 litre için kendinize sinirlenin.  –Bir film sahnesi vardı. Afrika’da susuzluk içinde kırılan insanların, çok küçük kısmını başka bir ülkeye getiriyorlardı. Duşta yıkıyorlardı. Siyah çocuk başından aşağıya süzülen suyu tutmaya çalışıyordu. Yerdeki duşun, su giderine atlıyordu. Dönerek akan suyu durdurmaya çalışıyordu. Su avuçlarından kayıyordu- 7 gün bitince biraz kirli çıkarsınız dışarı. Mutlusunuz. Kazandınız. Haa unuttum oyunun devamını söylemeyi. Sizin yerinize çocuğunuz girecek şimdi oraya. Ne kadar su bıraktınızsa geriye, onu kullanacak.

Viranşehir’de sadece kuyulardan çıkartılıyor su. Geçen yıllarda 250 metreden çıkartılabiliyordu. Şimdi artık en az 500 metreye inilmesi gerekiyor. Bakmayın siz tarlaların bu bahar günlerinde yeşil olduğuna, çölden önceki son kavşakta Viranşehir. Suruçta ise bu derinlikte de su kalmadı daha da derinlerde. GAP’ın yanı başında olması hiç önemli değil. Zaten oradan su verdikleri yok. Fakat gidip seyredebilirsiniz baraj gölünü.

Bu susuzluk iyi para getirecek bazılarına. Nehirleri sattılar, şimdi de yer altı sularının satılması için hazırlıklar başladı. Yer altında ki su havzaları özelleştirilecek. Kuyunuzun başına bir saat takacaklar, ne kadar çekerseniz o kadar para ödeyeceksiniz. Gene biz kaçak kullanırız diyorsanız yanılıyorsunuz. Su polisleri göz açtırmayacak. İşin garibi bide bunu su sarfiyatını engellemek adına yapacaklar. Sanki çocuklarınızın, torunlarınızın suyunu, otomobil fabrikalarına, çimento fabrikalarına pompalayan onlar değilmiş gibi. Sonra da sayıları çıkartacaklar karşımıza. Bu yıl ne kadar büyüdük diye. Koca aç canavar kapitalizm susadıkça çocuklarınız susuz kalacak. Koca bir Kerbelaya dönüyor dünya.

Hemen, bugün, şimdi su meclisleri kurmalıyız. İçinde belediyelerin, ne yazık ki uzmanların, 70 yaşında kadınların ve mutlaka çocuklarında olduğu su meclisleri. Uzun uzun toplantılar yapmak için değil bugünden suyunu nasıl kullanacağına karar vermek için. Demokratik özerklik, Özgür komünler yani radikal katılımcı demokrasi bundan başka nedir ki? Suyun demokratikleşmesini gerçekleştirmeliyiz. Her havza da ne kadar su var? Ne kadarını toprak ağaları GDO’lu mısırlara, soyaya harcıyor? Bu kadar su harcadığında çocuklar ne zaman kerbelanın içine düşecek?  Büyük barajları nasıl yok etmeli? Suruç’a nasıl su bulmalı? Lice de suyu nasıl dağıtmalı?

İzmir Dikili belediyesi 10 metreküpe kadar su kullanımını bedava yaptı. Yargılandı. Beraat etti. Şimdi 13 metreküpe kadar su bedava. Bu su kullanımını toplamda azalttı. Çünkü kimse bu miktarı aşmak istemiyordu. Kaçak kullanım da kalktı. Çünkü zaten su bedavaydı. DTK’ ya bir dilekçe daha yazmalıyım. Birincisini kaile almadı ama.  Daha kısa yazmalı.

Dilekçe no 0002… Sayın DTK, Demokratik özerklik, özgür komünlerin kurumsal muhatabı olarak sizi algıladığımı bir kez daha hatırlatarak, özellikle bütün bölgede 10 metreküpe kadar suyun kullanımının bedava ilan edilmesini, su meclislerinin kurulmasını, hiçbir şeye dahil olamadığımız bu dünyada bari suyumuz hakkında karar vermemizi acil bir şekilde talep ediyorum. Bırakın milletvekili aday adayları etrafınızda dolaşıp dursun. Suyumuza sahip çıkın…

Metin Yeğin. Yurttaş. Başbelası.

Sadizmin babası Marki de Sade söylüyordu. ‘Hepimiz toplanmışız, giyotinin tepeden inecek olan bıçağını seyrediyoruz.’  Japonya da nükleer santral patladı. Radyoaktif yayılıyor. En son ne zaman nükleer santral karşıtı eyleme katıldım… Daha önce  ironi yapıyordum.  ‘Dünyanın bu yok oluşu karşısında mazoşist zevk alıyorum. Biz ölürken, haklıydık, haklıydık bak gördünüz mü diye söylenerek öleceğiz.’ Diye. Soluğum tutuldu.

Bunu yapamıyorum. Deniz suyunu soğutmak için reaktöre veriyorlar o çok bilmiş nükleer santral uzmanları. Radyoaktifi denize yaymaktan fazla bir şeye yaramıyor. Biraz önce haberlerde açıkladılar reaktör de soğutma çalışması yapanlar da ayrıldı. Uzmanlar ve hükümet yetkilerinin geriye tek işi kaldı. Yalan söylemek. Zararlarını ört bas etmeye çalışmak. Saklamak. Kaldırın kafanızı biraz yukarı bakın giyotinin bıçağı düşüyor.

Komün 15

Ekolojik demokrasi derken bu ölümden bahsediyoruz. Bu yüzden Komün yazıları sadece sizin nostaljinize, kenarları işlemeli melonkolinize uygun olsun diye değil ki. İşte tam bu. Bu ölümden bahsediyorum size. Bu yüzden nükleer santral mütahitlerine, hidrolik santral mütahitlerine, bütün herşey mütahitlerine, karlarına ve sayılarına, kalkınma ajanslarına, kalkınmanın kendine, yani sadece kapitalizme değil bütün endüstiriyal sisteme karşı bir öneri olarak olarak, yani ölüm ve kalım olarak görüyorum özgür komünleri. Bugünden sonra en büyük düşmanım yazdıkların çok güzel ama şu anda uygulanabilir değil diyenler olacak. Parmak uçlarıma elektrot bağlayan işkencecim kadar nefret edeceğim onlardan. Aptal burjuva terbiyem müsaade etmeyeceği için, belki yüzüne karşı bir şey diyemeyeceğim. Rüyamda tekmeler savuracağım çok bilmiş kelimelerine. Hazır cevaplar hazırlayacağım, sevgililerinin yanında komik düşürmek için. Ne biliyim elimden ne geliyorsa yapacağım. Beddua da ederim belki tutar. Santral patlar, benden zanneder…

Su, rüzgar, enerji, gıda ve yaşamın bütününü, bugünden elimize almadığımızda geriye hiçbir şey kalmayacak. Nükleer bir katliamla başlayan Japon mucizesi nükleer bir katliamla çöküyor. Hiç birşeyin uzaktan kumanda ile yönetilemeyeceğini gösteriyor, havada hızla yayılan görünmez ölüm. Hadi bakıyım çare bulsun tıbbın kurum kurum kurumlanan uzmanları bilim adamları. Japonlar da yapamıyor abi yani.

Biz masum değiliz. Hiçbir nükleer karşıtı eyleme katılmayanlar, katılıpta bağırıp çağırdıktan sonra dağılıp gidenler, amaan ne yapalım dünyayı biz mi kurtaracağız diyenler, büyük konuşmalar yapanlar, onları alkışlayanlar, hisse senedi sahipleri, banka memurları ve bilim aşkıyla yanan öğretmenler, yazı yazmaktan başka bir şey yapamayan ben, hepimiz cehennemin dibine.

Kucağınızda çocuğunuz radyoaktiften kaçmaya çalışıyorsunuz. Sarı sarı oluyor yüzleriniz. Çocuğunuzun göz akı daha sarı. Ne oluyor baba diye soruyor. Yok bir şey kızım santral patladı. Niye bıraktık her şeyimizi? Gitmemiz gerekiyor kızım. Neden? Ölüceğiz de ondan kızım. Ölmek ne demek Baba. Bilmem umarım cennet filandır. Cennet ne demek Baba? Limitsiz kredi kartı gibi bir şey kızım. Kredi kartı ne demek baba?  Tutsaklığımız kızım. Niye onu seviyoruz Baba… Sonra konuşuruz kızım. Sonra ne demek Baba….

Komün 16

Neden bekliyoruz? Neyi bekliyoruz? Bütün ülkede, özellikle bölgede köylerin neredeyse yüzde 80’inde hepatit B, ishal ve benim bilmediğim birçok hastalık yaygınken, her şey bir yana çocuklar ölürken ne bekliyoruz?

Demokratik Özerklik, özgür komünler dediğimizde yani radikal katılımcı bir demokraside öncelikle sağlığı örgütlemeliyiz. Egemen sağlık sisteminin, tıp hegemonyasının dışında başka bir sağlık örgütlemeli. Tam teşekküllü hastanelerden, uzman ve çok uzmanlardan, arkalarında dünyayı hasta kılan ulus ötesi ilaç tekellerinin sınırsız kar hırsları, yalanları, besleme araştırma raporları, bütün insanlığı müşteri algılayan bembeyaz hasta soyucu, hijyenik açıklamaları hatta sabah şekerleri programlarındaki sağlık köşeleri de hepsi çöp kutusunda yani kapitalizmde kalsın. Biz başka bir sağlık inşa etmeliyiz. (Son sağlık mitinginde ne kadar çok promosyon dağıtıyordu ilaç şirketleri bu kadar doktoru başka yerde bulamayız diye. Onların daha çok ilaç yazmaları, kendi ilaçlarını yazmaları için, yani karaciğer, dalak ve böbreklerimizi dağıtıyorlardı mitinglerde.)

Özgür komünlerde toplumsal sağlık örgütlemek ise tamamen başka bir şey. İçinde sağlık emekçilerinin yani halkın doktorlarının, sağlıkçılarının ve bilhassa da herkesin olacağı komiteler örgütlemeliyiz. Sağlık sadece doktorlara ve uzmanlara bırakılamayacak kadar ciddi bir şeydir. Bu yüzden mutlaka insanlar kendi bedenleri, sağlıkları hakkında karara katılmalıdırlar. Yoksa mesela yaygın hepatit B promosyonlu ya da promosyonsuz ilaçlarla tedavi edilemez. Tıbbı sorgulayan, denetleyen ve esas olarak da toplumsal sağlığın ancak düzgün çevre koşullarıyla gerçekleşebileceğini bilen bir sağlık örgütlenmesi inşa etmeliyiz.

Kocaman, üstünde bir sürü hortum geçen, bir sürü de elektronik göstergeler, dit dit falan gibi sesler çıkaran makineler daha çok ancak hastane dizilerinde hayat kurtarır. Yoksulların hayatlarını kurtaran temiz su, temiz çevre, sağlıklı ev -ki mesela şu anda kolektif olarak inşa ettiğimiz kerpiç evler, sağlıklı gıda toplumsal sağılığın temel unsurlarıdır. Biz ilaç tekelleri gibi insanları ilaç müşterisi olarak görmediğimizden onlar gibi herkesi sürekli hasta ve ilaç bağımlısı kılmaya çalışmıyoruz. Çocukları hasta etmeden kurtarmak zorundayız. Çıplak ayaklı doktorlar, yani koca koca fakülteler, üniversiteler, diplomalar yerine hijyen bilgisi, ilk yardım ve temel sağlık eğitimi almış binlerce kadın, erkek, çocuk ancak toplumsal sağlığı komünlerde inşa edilebilir.

Ben dilekçe yazmaya devam edeyim.

Dilekçe sayı 0003, Sayın DTK-Sağlık Komisyonu; özgür komünlerde ve özellikle bölgelerde yaygın olan hastalıklara karşı ne gibi önlemler almayı düşünüyorsunuz? Sağlık komiteleri, çıplak ayaklı doktorlar ile toplumsal sağlığın örgütlenmesi ya da bol cihazlı piyasalaştırılmış devlet hastanelerinden, özel hastanelerden mütevellit sağlık sisteminden mi umut beklemeliyiz. Neden bekliyoruz?

Metin Yeğin. Yurttaş. Dilekçeperver…

metinyegin@gmail.com

December 19, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ezilenler, isyan, kent yasami, kir yasami, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, Su, tarim gida GDO, yerel yönetimler, yerli - yerel halklar | 1 Comment

bolo’bolo – Against The Planetary Work Machine (p.m.)


                     (from the 'Introduction' to bolo'bolo)

The following text of bolo'bolo is taken from Midnight Notes #7 (June 1984).
Contact: Midnight Notes, P.O. Box 204. Jamaica Plain, MA 02130 U.S.A..

                                    bolo'bolo
                                       by
                                       ibu

                        If you dream alone, it's just a dream.
                        If you dream together, it's reality.
                                     --Brazilian folk song

  (Ibu, a Midnight Noter, originally wrote bolo'bolo in German. It will
  soon appear in its full version in a pamphlet in English. It has three
  parts: an 'introduction' discussing the shape of the Planetary Work
  Machine and how to kill the machine; bolo'bolo  proper, a discussion of
  ibu's ideas and desires toward a possible arrangement of societies in
  the world; and notes on bolo'bolo which discuss many things from utopias
  to psychologies, from technical issues of food production to social
  relations.  We print only here an edited version of the 'introduction'.
  We urge our readers to order the pamphlet, advertised on the previous
  page. [ad for Semiotext(e) FOREIGN AGENTS SERIES. Contact: Autonomedia,
  Box 568, Brooklyn, NY 11211 U.S.A.]

  Why do we print this piece, aside from the fact that we enjoy it and
  want to spread it around?  First, it presents in clear and direct form a
  picture of the aspects of the Planetary Work Machine (capital) which is,
  in many regards, a concentrated version of the work machine discussed in
  our "Work/Energy Crisis and Apocalypse." [Midnight Notes #3]  Thus pared
  down, it might be more accessible and thus useful as a tool of struggle.
  Second, ibu presents a provocative critique of traditional left
  political action.

  Third, a part we do not print, bolo'bolo can help us think more clearly
  about just what it is we are struggling for; our printing the intro
  might encourage more people to get the pamphlet. Perhaps, as ibu
  observed, producing a piece such as bolo'bolo is itself a product of our
  defeat as in defeat we take time to reflect, speculate, etc. that we
  cannot take when we are on the    offensive.  Still, we ought to make
  what best we can of our defeat, to help us make our next cycle of
  struggles are effective.

  Fourth, we have sharply attacked the left in this and previous issues.
  We have offered many of our own 'realpolitik' observations as to how we
  might proceed instead of down the path and over the cliff with the left.
  Perhaps lurking over our shoulders is our 'second reality' and we must
  consider both what the second reality can be and how to make the move
  from the reality we don't want into the one we do want. --Midnight
  Notes)

                                A Big Hangover

Life on this planet isn't as agreeable as it could  be. Something obviously
has gone wrong on our space-ship called Earth. But what?  Maybe a fundamental
mistake was made when nature (or somebody else) came up with the idea of
"human".  Why should an animal walk on two feet and start thinking?  It seems we
haven't got much choice: we've got to cope with this error of nature, with
ourselves.  Mistakes are made in order to learn from them.

In prehistoric times our deal seems not to have been so bad. During the Old
Stone Age (50,000 years ago) we were few, food (plants and game) was plentiful
and survival required only a little working time and moderate efforts.  To
collect roots, nuts, fruits or berries (don't forget mushrooms) and to kill
(or with even less effort, to trap) some rabbits, kangaroos, fish, birds, or
deer, we spent about two or three hours per day. In our camps we shared meat
and vegetables and enjoyed the rest of the time sleeping, dreaming, bathing,
dancing, making love or chatting.  Some of us took to painting on cave walls,
carving bones or sticks, inventing new traps or songs.  We roamed across the
country in gangs of 25, with as little baggage and property as possible.  We
preferred the mildest climates, like Africa, and there was no "civilization" to
push us into deserts, tundras or mountains.  The Old Stone Age must have been a
good deal--if we can trust the recent anthropological findings--for we stuck to
it for several tens of thousands of years, especially if compared to the 200
years of actual industrial nightmare.

Then somebody must have started playing around with seeds and plants and
invented agriculture.  It must have seemed a good idea, for we didn't have to
walk far to get enough food.  But life became more complicated and toilsome.  We
had to stay in the same place for at least several months to store the seeds for
the next crop and to plan and organize work on the fields.  Fields and harvest
also had to be defended from our nomadic gatherer hunter cousins who kept
thinking that everything belonged to everybody.  Conflicts between farmers,
hunters and cattle breeders arose.  We had to explain to others that we "worked"
to accumulate our provisions--and they didn't even have a word for "work".  With
planning, with-holding of food, defence, fences, organization and the necessity
of self-discipline we opened the door to specialized social organisms like
priesthood, chiefs, armies.  We created fertility-religions with rituals to stay
convinced of our lifestyle.  The temptation to return to the free life of
gatherers/hunters must have always been a threat.  Whether it was the
patriarchate or matriarchate: we were on the road to statehood.

With the rise of ancient civilizations in Mesopotamia, India, China, and Egypt,
the equilibrium between humans and natural resources was definitely ruined.
The future breakdown of our spaceship was programmed.  Centralized organisms
developed their own dynamics and we became the victims of our creations.
Instead of two hours per day we worked ten hours and more on the fields and
constructions of the Pharaohs and Caesars, we died in their wars and were
deported as slaves where they needed us.  Those who tried to return to their
former freedom were tortured, mutilated, killed.

When they started industrialization, it wasn't any better.  To crush the peasant
rebellions and the growing independence of craftsmen in the towns, they
introduced the factory system.  Instead of foremen and whips, they used
machines.  They dictated our rhythm of work, punished us automatically with
accidents, kept us under control in huge halls.  Once again progress meant
working more and under more murderous conditions.  The whole society and the
whole planet was turned into one big Work-Machine.  And this Work-Machine was at
the same time a War-Machine for all those within and without who dared oppose
it.  War became as industrial as work.  Indeed, peace and work have never been
compatible:  You cannot allow yourself to be destroyed by work and prevent the
same machine from killing others, you cannot refuse your own freedom and not
attack the freedom of others.  War became as absolute as work.
 The early Work-Machine produced strong illusions of a "better future".  After
all, if the present was so miserable, the future could only be better.  Even the
working class organizations were convinced that industrialization would lay the
basis for a society of more freedom, more free time, more pleasures.  Utopians,
socialists and communists believed in development and in industry, in
"progress".  Marx thought that with its help, humans would be able to hunt, make
poetry and enjoy life again.  Lenin, Stalin, Mao, Castro and others demanded
more sacrifices to build a new society.  But socialism only turned out to be
another trick of the Work-Machine to extend its power in areas where it was
lacking.  The machine doesn't care if it is managed by transnational companies
or state bureaucracies.  Its goal is the same everywhere: steal our time to
produce steel.

The industrial War-and-Work Machine has definitely ruined our space-ship and
its future: the furniture (jungles, woods, lakes, seas) is torn to shreds; our
playmates have been exterminated or are sick (whales, birds, tigers, eagles);
the air stinks and is out of balance (CO2 , acid rain); the pantries are being
emptied (fossil fuels, metals) and self-destruction is programmed (nuclear
holocaust).  We can't even feed all the passengers of this wrecked vessel.
We've been made so nervous and irritable that we're ready for any kind of
nationalist, racial or religious war.  For many of us, the nuclear holocaust is
no longer a threat, but seems to be a welcome deliverance from fear, boredom,
oppression and drudgery.

5000 years of civilization and 200 years of accelerated industrial progress have
left us with a terrible hangover.  "Economy" has become a goal in itself and
we're about to be swallowed by it.  The hotel terrorizes its guests: But we are
guests and hosts at the same time.

                         The Planetary Work Machine

The monster that we have let grow and that keeps our planet in its grip is the
Planetary Work Machine.  If we want to transform our spaceship into an agreeable
place again, we've got to dismantle this Machine, to repair the damage it has
done and to come to some basic agreements on a new start.  So our first
questions must be: How does the Planetary Work-Machine manage to control us?
How is it organized?  What are its mechanisms and how can they be destroyed?

It is a Planetary Machine: it eats in Africa, digests in Asia and shits in
Europe.  It is planned and regulated by international companies; the banking
system; the circuit of fuels, raw materials and other goods.  There are a lot of
illusions about nations, states, blocs, First, Second, Third or Fourth World-
these are only minor subdivisions, parts of the same machinery.  Of course there
are distinct wheels and transmissions that exert pressure, tensions and
frictions on each other. The Machine is built on the basis of its inner
contradictions: workers/capital, private capital/state capital
(capitalism/socialism), development/underdevelopment, misery/waste, war/peace,
women/men, etc. The machine is not a homogenous structure, it uses its internal
contradictions to expand its control and refine its instruments.  Unlike fascist
or theocratic systems or like Orwell's 1984, the Work-Machine permits a "sane"
level of resistance, unrest, provocation and rebellion. It digests unions,
radical parties, protest movements, demonstrations and democratic changes of
regimes.  If democracy doesn't function, it uses dictatorship.  If it's
legitimation is in crisis, it has camps, prisons and torture in reserve.  All
these modalities are not essential for understanding the functioning of the
machine.

The principle that governs all activities of the Machine is economy.  But what
is economy?  Unpersonal, indirect exchange of crystallized life-time.  We spend
our time producing some part which is assembled with other parts by somebody we
don't know to make a device that, in turn, is bought by somebody else we don't
know for an unknown goal.  The circuit os these scraps of life is regulated
according to the working time that has been invested in its raw materials, its
production and in us.  The means of measurement is money.  Those who produce and
exchange have no control over their common product and so we have situations
where rebellious workers are shot by exactly those guns they helped produce.
Every commodity is a weapon against us, every supermarket an arsenal, every
factory a battleground.  This is the dynamic of the Work-Machine: split society
into isolated individuals, `blackmail' us each separately with the wage or
violence; use our working time according to its plans.  Economy means expansion
of control by the Machine over its parts more and more dependent on the Machine.

We are all parts of the Planetary Work Machine--we are the Machine.  We
represent it against each other.  Whether we are developed or not, waged or not,
working alone or as employees- we serve its purpose.  Where there is no
industry, we "produce" workers to export to industrial zones.  Africa has
produced slaves for America, Turkey produces workers for Germany, Pakistan for
Kuwait, Ghana for Nigeria, Morocco for France, Mexico for the U.S.  Untouched
areas can be used as scenery for the international tourist business: Indians on
reservations, Polynesians, Balinese, Aborigines. Those who try to get out of the
Machine fulfill the function of picturesque "outsiders" (bums, hippies,  yogis).
As long as there is the Machine, we're all inside of it.  It has destroyed or
mutilated almost all traditional societies or driven them into a demoralizing
defensive position.  If you try to retreat to a "deserted" valley in order to
live quietly on some subsistence farming, you'll be found by a tax collector, a
draft-agent or by the police. With its tentacles the Machine can reach virtually
every place on this planet within hours.  Not even in the most remote part of
the Gobi desert can you be sure to take an unobserved shit.

                        The Three Essential Elements

Examining the Machine more closely, we can distinguish three essential
functions, three components of the international workforce and three "deals" the
Machine offers to different fractions of ourselves.  The functions (A,B,C) can
be characterized as follows:

A) Information:  planning, design, guidance, management, science,
   communication, politics, production of ideas, ideologies, religions,
   art, etc.: the collective brain and nerve-system of the Machine.

B) Production:   industrial and agricultural production of goods, execution
   of plans, fragmented work, circulation of energy.

C) Reproduction: production and maintenance of A-, B-, and C-workers, making
   children, education, housework, services, entertainment, sex, recreation,
   medical care, etc.

All these functions are essential to the Machine.  If one of them fails, it will
sooner or later be paralyzed.  Around these functions the Machine has created
three types of workers, although overlap occurs; e.g., reproduction requires
more than one type of worker.  The three types of worker are divided by their
wage-level, 'privileges', education, social status, etc., as follows:

A) Technical-Intellectual Workers, mostly located in advanced (western)
   industrial countries; highly "qualified", mostly white, male and
   well-paid; e.g., computer engineers.

B) Industrial Workers and employees, located in not yet "de-industrialized"
   areas, in "threshold countries", socialist countries; average or miserably
   paid, male or female, of varying "qualifications"; auto-workers,
   electronic assembly-workers (female).

C) Fluctuant Workers, oscillating between small agriculture and seasonal
  jobs, service workers, housewives, unemployed, criminals, hustlers;
  largely women and people of color without regular income in metropolitan
  slums or in the Third World, often at the edge of starvation.

All these types of workers are present in all parts of the world, just in
different proportions.  Nevertheless it is possible to distinguish three zones
with a typically high proportion of the respective type of workers:

A-workers: advanced industrial (Western) countries: U.S., Europe, Japan.

B-workers: socialist countries or industrializing countries: USSR, Eastern
  Europe, Taiwan, Singapore.

C-workers: Third World, agricultural or "underdeveloped" areas of Africa, Asia
  and South America and in slums everywhere.

The "Third Worlds" are present everywhere.  In New York there are neighborhoods
that can be considered parts of the Third World.  In Brazil there are industrial
zones, in socialist countries there are strong A-elements.  But there is a
difference between the United States and Bolivia, between Sweden and Laos, etc.

The Machine's power to control is based on its ability to play the different
types of workers against each other.  High wages and 'privileges' are not
conceded because the Machine particularly likes certain kinds of workers more
than others.  Social stratification is used for the purpose of maintenance of
the whole system.

The three kinds of workers are afraid of each other.  They are kept divided by
prejudices, racism, jealousy, political and religious ideologies and economic
interests.  The A- and B- workers among us are afraid of losing their standard
of living, their cars, houses and jobs. At the same time they complain about
stress and envy "idle" C-workers. C-workers in turn dream about consumer goods,
stable jobs and an "easy" life.  All these divisions are exploited by the
machine in various ways.

The Machine no longer even needs an extra ruling class to maintain its power.
Private capitalists, bourgeois, aristocrats and chiefs are mere left-overs
without any decisive influence on the material execution of power,  The machine
can do without capitalists and owners, as the example of the socialist states
and state enterprises in the West demonstrates.  They're not the problem.  The
real oppressive organs of the Machine are other workers: police, soldiers,
officials, managers.  We're always confronted with the metamorphoses of our own
kind.

The Planetary Work-Machine is a social mechanism in which people are pitted one
against the other to guarantee its functioning.  So we must ask ourselves: Why
do we put up with the Machine?  Why do we accept a kind of life we obviously
don't like?  What are the advantages that make us forget our discontents?

The contradictions that make the Machine work are the same internal
contradictions faced by every worker: they're our contradictions.  Of course the
Machine "knows" that we don't like this life and that it is not enough just to
repress our wishes.  If it were simply based on repression, productivity would
be low and the costs of supervision would be too high.  That's why the chattel-
slave system was abolished.  In reality, one half of us accepts the Machine's
deal and the other half revolts against it.

The Machine does have something to offer.  We give it a part of our life-time,
but not all.  In return, it gives us a certain amount of goods, but not as much
as we want and not exactly what we want.  Every type of worker has its own deal
and every worker has its extra-deal again, depending on its job and specific
situation.  As everybody thinks s/he is better off than somebody else (there's
always somebody who is worse off), s/he sticks to his/her own deal and distrusts
all changes. So the inner inertia of the Machine protects it against reforms and
revolutions.

Only when a deal becomes too unequal does dissatisfaction and readiness to
change the situation arise.  The actual crisis, which is visible mainly on the
economic level, is caused by the fact that all deals the system has to offer
have become unacceptable.  A-, B-, and C-workers have protested recently, each
in its own way, against the respective deals.  Not only the poor but also the
rich are dissatisfied. The Machine is about to lose its perspective.  The
mechanism of internal division and mutual repulsion is about to collapse.
Repulsion is turning against the Machine itself.

    (The remainder if this section, "Three Deals in Crisis", discusses in
    detail the particular deals made by each type of worker.  We have omitted
    it from this printing due to lack of space.  The deals discussed are
    titled "The A-Deal: Disappointed at consumer society"; "The B-Deal:
    Frustrated by socialism"; "The C-deal: The development of misery".
    This entire section is in the pamphlet from Autonomedia.
      --Midnight Notes)

                           The End of Realpolitik

Misery in the Third World, frustration in the socialist countries, deception in
the West; the main dynamic of the Machine is actually reciprocal discontent and
the logic of the lesser evil.  What can we do?  Reformist politicians propose to
change the Machine, to make it more humane and agreeable by using its own
mechanisms.  Political realism tells us to proceed by little steps.  Thus the
microelectronic 'revolution' is supposed to give us the means for reform.
Misery shall be transformed into mobilization, frustration into activism and
disappointment shall be the basis of change of consciousness.  Some of the
reformist proposals sound quite good: 20-hour-work-week, equal distribution of
work, guaranteed minimal income (e.g. negative income tax), elimination of
unemployment, use of free time for mutual and decentralized self-administration
in enterprises and neighborhoods, creation of an "autonomous" sector with low-
productivity-small-enterprises, investments in middle and soft technologies
(also for the Third World), reduction of private traffic, conservation of energy
(no nukes, insulation, coal), investments in solar energy and public
transportation, less animal proteins (more self-sufficiency in the Third World),
recycling of raw materials (aluminum), disarmament, etc..  These proposals are
reasonable and even realizable and certainly not extravagant.  They form more or
less the official or secret program of the alternativist socialist-green-
pacifist movements in Western Europe and the United States (and in other
countries).  Should it be realized, the Work-Machine would look much more
bearable.  

But even these "radical" programs only imply a new adjustment of the
Machine, not its destruction.  As long as the Machine (the hard, heteronomous
sector) exists, self-management and "autonomy" can only serve as a kind of
recreational area for the repair of exhausted workers.  And who can prevent us
from being ruined in 20 hours as much as we've been in 40?  As long as the
monster isn't pushed into space, it'll continue devouring us.

Additionally the political system is designed to block such proposals or to
transform reforms into a new impulse for the development of the Machine.  The
best illustration of this fact is the politics of the reformist parties.  As
soon as the Left gets the power (e.g. in France, Greece, Spain, Bolivia, etc..)
it gets entangled in the jungle of "realities" and economic necessities and it
has no choice other than to enforce exactly those austerity-programs it attacked
when the Right was in charge.  Instead of Giscard it's Mitterand who sends the
police against striking workers.  Socialists have always been good police-
ministers.  The "recovery of the economy" (i.e. of the Work-Machine) is the
basis of all national politics, and reforms have to prove that they encourage
investments, create jobs, increase productivity, etc..  The more "new movements"
enter Realpolitik (as the Greens in Germany), the more they get into the logic
of a "healthy economy", or they disappear from the political game.

Besides destroyed illusions, increased resignation and general apathy, reformist
politics don't achieve anything.  The Work-Machine is planetary and all its
parts are interconnected; any national reformist policy will simply increase
international competition, play the workers of different countries against each
other and make more perfect control over us.

It is exactly this experience that has led more and more voters to support neo-
conservative politicians like Reagan, Thatcher or Kohl. The most cynical
representatives of the logic of the economy are preferred to leftist thinkers.
The self-confidence of the Machine has become shaky.  Nobody dares fully believe
any longer in its future, but everybody clings to it.  The fear of experiment is
greater than the belief in demagogical promises.  Why reform a system that's
going to collapse anyway?  Why not try to enjoy the few positive aspects of
respective personal or national deals with the Machine?  Thus why not put in
charge positive, confident, conservative politicians?  They don't even promise
to solve such problems as unemployment, hunger, pollution, the nuclear arms
race.  Or if they do, they make clear that those are not their priorities.
They're not elected to solve problems, but to represent confidence and
continuity.  For the "recovery", only a little calm, stability and positive
rhetoric is needed: the security to cash in on profits made by present
investments.  Under these conditions the recovery will be much more terrible
than the crisis.  We don't have to believe in Reagan or Kohl, just keep smiling
together with them and forget about our doubts.  The Work-Machine supports
doubts badly in this situation, and with neo-conservative regimes we're at least
left alone until the end of the next recovery or catastrophe.  Besides
agitation, bad mood and remorses, the Left hasn't anything better to offer.
Realpolitik has become unrealistic, because reality is at a turning point.

                                All or Nothing

The Planetary Work-Machine is omnipresent and it cannot be stopped by politics.
So, will the Machine be our destiny until we die at 65 or 71?  Will that have
been our life?  Have we imagined it like this?  Is ironical resignation the only
way out, as it helps us to hide our deception during the few years we still have
to live?  Maybe everything's okay and we're just a little bit too dramatic.

Let's not fool ourselves: even if we mobilize all our spirit of sacrifice and
all our courage, we can't achieve anything.  The Machine is perfectly equipped
against political Kamikazes, as the fate of the RAF, the Red Brigades, the [text
damaged -Ed.], [the] Tupamaros and others have shown.  It can coexist with armed
resistance and transform it into a motor of its perfection.  Our attitude isn't
a moral problem, not for us and even less for the Machine.

Whether we kill ourselves, manage to get an extra-deal, find an opening or a
refuge, win in the lottery, throw Molotov-cocktails, join a left-wing party,
scratch ourselves behind the ear or run amok, we're finished.  In this reality
there's nothing else to get.  Opportunism doesn't pay off.  Career is a bad risk
as it causes ulcers, psychoses, marriages, obligations.  Bailing out means self-
exploitation, ghetto, meetings.  Cleverness is fatiguing.  Stupidity is
annoying.

It would be logical to ask ourselves questions like these: "How would I like to
live?"  "In What kind of society or nonsociety would I feel comfortable?"  "What
are my wishes and desires, independent from their realizability?"  And all this
not in a remote future (reformists always talk about the next 20 years) but in
our lifetime. while we're still in good health, let's say within five years...

Dreams, ideal visions, utopias, yearnings, alternatives; aren't those just new
illusions to seduce us once again into participating in  progress?  Don't we
know them from the neolithic, the 17th century and today from science-fiction
and fantasy-literature?  Do we succumb again to the charm of history?  Isn't
future the only thought of the Machine? Is there only the choice of joining the
Machine's dreams or refusing any activity?

There are kinds of desires that are censured scientifically, morally,
politically when they arise.  The ruling reality tries to stamp them out.  These
are the dreams of the second reality.

Reformists tell us that it's shortsighted and egoistic to follow our own wishes.
We should fight for the future of our children.  We should renounce (car,
vacations, heating and our needs and desires) and work hard, so that they'll
have a better life.  This is a curious logic. Isn't it exactly the renunciation
and sacrifice of our parent-generation, their hard work in the 50s and 60s, that
has caused the mess that we are in today?  We're those children, for whom they
have suffered and worked.  For us, our parents bore two wars, a crisis, and
built the nuclear bomb.  They were not egoistic, they obeyed.  Anything built on
sacrifice and renunciation just demands more sacrifices and more renunciation.
Because our parents haven't respected their egoism, they cannot respect ours...
It is not the Third or Fourth World that is the most underdeveloped, it's our
egoism of wishes.

Other political moralists could object that we're not allowed to dream of
utopias while millions die of starvation, others are tortured in camps, deported
and massacred, or deprived of the most basic human rights.  While the spoiled
children of the consumer society compile their list of wishes, others don't even
know how to write or have time to wish.  Yet, some of us die of heroin and
others commit suicide or are mentally ill: whose misery is more serious?  Can we
measure misery?  And even if there wasn't any misery: are our desires unreal,
because others are worse off or because we think we could be worse off?

Precisely when we act only to prevent the worst or because "others" are worse
off, we make it possible and let it happen.  In this way we're always forced to
react on the initiatives of the Machine. There's always an outrageous scandal,
an incredible impertinence, a provocation that cannot be left unanswered.  And
thus our 70 years go by-- and those of the others who are "worse" off.  The
Machine can keep us busy, because it wants to prevent us from becoming aware of
our immoral dreams.  When we act for ourselves, the Machine gets into trouble.
As long as we only (re-)act on the basis of "moral differences" we'll be
powerless dented wheels, exploding molecules in the engine of development.  And
as we're weak, the Machine has more power to exploit the weaker ones.

Moralism is a weapon of the Machine, realism is another.  The Machine has formed
reality and it has trained us to perceive reality in the Machine's way.  Since
Descartes and newton it has digitalized our thoughts and reality; it has laid
yes/no-patterns over the world and our spirit.  We believe in reality because
we're used to it.  As long as we accept the digital culture to pulverize our
dreams, sentiments and ideas.  Dreams and utopias are sterilized in novels,
films and commercialized music.  But reality is in crisis, every day there are
more cracks and the yes/no- alternative turns more and more into simply an
apocalyptic threat.  The Machine's ultimate reality is its self-destruction.

Our reality, the second reality of old and new dreams, cannot be caught in the
yes/no-net.  It refuses apocalypse and status quo at the same time.  Apocalypse
or Evangel, end of the world or utopia, all or nothing: there aren't any other
realist possibilities.  In this reality, we choose one or the other
lightheartedly.  But in between attitudes like "hope", "confidence" or
"patience" are just ridiculous and pure self-deceit.  There's no hope.  We have
to choose now.

Nothingness has become a realistic possibility, more absolute than nihilists
have dared to dream.  In this regard the Machine's achievement must be
acknowledged.  Finally we've got nothingness!  We can kill all of us together!
We don't have to survive!  Nothingness is about to become a realistic way of
life with its own philosophy (Cioran, Schopenhauer, Buddhism, Glucksmann), its
fashion (black, uncomfortable), music, housing style, painting, etc..
Apocalyptists, nihilists, pessimists and misanthropists have good arguments for
their attitude.  After all, if we transform into values "life", "nature" or
"mankind", there are only totalitarian risks, biocracy or ecofascism. When we
sacrifice freedom to survival, new ideologies of renunciation arise and
contaminate all dreams and desires.  The pessimists are the real free, happy and
generous.  The world will never be supportable again without the possibility of
self-destruction, as the life of the individual is a burden without the possible
exit of suicide. Nothingness is here to stay.

On the other hand "all" is also quite appealing.  It is much less probable than
nothingness, badly defined and poorly thought out. It is ridiculous, megalomanic
and self-conceited.  Maybe it's only around to make nothingness more attractive.

                                 bolo'bolo

bolo'bolo is part of (my) second reality.  It's strictly subjective, because the
reality of dreams can never be objective.  Is bolo'bolo all or nothing? It's
both and none of them.  It's a trip into second reality like Yapfaz, Kwendolm,
Takmas and Ul-So.  Down there there's a lot of room for many dreams.  bolo'bolo
is one of those unrealistic, amoral, egoistic maneuvers of diversion from the
struggle against the worst.  bolo'bolo is also a modest proposal for the new
arrangements in the spaceship after the Machine's disappearance.  Though it
started as a mere collection of wishes, a lot of considerations of their
realization accumulated around it.  bolo'bolo can be realized worldwide within
five years, if we start now.  It guarantees a soft landing in the second
reality.  None of us will starve, freeze or die earlier than we would today in
the transition period. There's very little risk.

Of course general conceptions of a post-industrial civilization are not lacking
in these days.  Be it the eruption of the Age of Aquarius, the change of
paradigms, ecotopia, new networks, rhizomes, decentralized structures, soft
society, new poverty, small circuits, third waves, prosumer societies: the
ecological or alternativist literature grows rapidly.  Allegedly soft
conspiracies are going on and the new society is already being born in communes,
sects, citizens' initiatives, alternative enterprises and block associations.
In all these publications and experiments there are a lot of good and useful
ideas, ready to be stolen and incorporated into bolo'bolo.  But many of these
futures or futuribles (as the French say) are not very appetizing: they stink of
renunciation, moralism, new efforts, toilsome rethinking, modesty and self-
limitation.  Of course there are limits.  But why should there be limits of
pleasure and adventure? Why are most alternativists only talking about new
responsibilities and almost never about new possibilities?

One of the slogans of the alternativists is: Think globally, act locally.   Why
not think and act globally and locally?  There are a lot of conceptions and
ideas, but what's lacking is a practical global (and logical) proposal, a kind
of common language.  There has to be an agreement on some basic elements, if we
don't want to stumble into the Machine's next trap.  In this regard, modesty and
(academic) prudence is a virtue that threatens to disarm us.  Why be modest in
the face of impending catastrophe?

bolo'bolo might not be the best and most detailed and certainly not a definitive
proposal for a new arrangement of our spaceship.  But it is not so bad and can
be acceptable to many people. I'm for trying it as a first attempt and seeing
later what happens.

                                Substruction

In case we like bolo'bolo, the next question will be: How can it be realized?
Isn't it just another real-political proposal? In fact, bolo'bolo cannot be
realized with politics, there's another road, a range or roads, to be followed.

If we deal with the Machine, the first problem is obviously a negative one:  how
can we paralyze and eliminate the Machine's control (i.e., the Machine itself)
in such a way that bolo'bolo can unfold without being destroyed in its
beginnings?  We can call this aspect of our strategy disassembly or subversion.
The Planetary Work Machine has got to be dismantled-- carefully, because we
don't want to perish with it.  Let's not forget, that we're part of the Machine,
this it is us.  We want to destroy the Machine but not ourselves.  We only want
to destroy our function for the Machine.  Subversion means to change the
relationship among us (the three types of workers) and towards the Machine
(which in turn faces each type of worker as a total system).  It is subversion
and not attack, because we're all inside the Machine and have to block it from
there.  It will never confront us as an external enemy.  There will never be a
front-line, nor headquarters, nor uniforms.

Subversion alone will always be a failure, because with its help we might
paralyze a certain sector of the Machine, destroy one of its functions, but it
will be able to reconquer it and occupy it again. Every space obtained by
subversion has to be filled by us with something "new", something
"constructive".  We cannot hope to eliminate first the Machine and then--in an
"empty" space--to establish bolo'bolo: we'd always come too late.  Provisional
elements of  bolo'bolo, seedlings of its structures, must occupy all free
interstices, abandoned areas, conquered bases and prefigure the new
relationships.  Construction has to be combined with subversion into one
process: substruction.  Construction should never be a pretext to renounce
subversion. Subversion alone only creates straw fires, historical dates and
heroes, but it doesn't leave concrete results.  Construction and subversion are
both forms of tacit or open collaboration with the Machine.

                                    Dysco

Dealing first with subversion, we have to state that every type of worker, every
functionary of the Machine and every part of the world has its own specific
potential of subversion.  There are different ways of doing damage to the
Machine and not everybody has the same possibilities.  A planetary menu of
subversion could be described as follows:

A- Dysinformation: sabotage (of hardware or programs), theft of machine-time
   (for games or private purposes), defective design or planning,
   indiscretions (e.g. Ellsberg and the Watergate scandal), desertions
   (scientists, officials), refusal of selection (teachers), mismanagement,
   treason, ideological deviation, false information (to superiors);
   effects can be immediate or long run (seconds, years).

B- Dysproduction: opting out, low quality, sabotage, strikes, sick-leaves,
   shop-floor assemblies,  demonstrations in the factories, mobility,
   occupations (e.g., the struggles of the Polish workers);
   effects--medium term (weeks, months).

C- Dysruption: riots, street blockades, violent acts, flight, divorce,
   domestic rows, looting, guerilla warfare, squatting, arson
   (e.g., Sao Paulo, Miami, Soweto, El Salvador);
   effects--short term (hours, days).

Of course all these acts also have long-term effects; here we are only talking
about their direct impact as forms of activity.  Any of these types of
subversion can damage the Machine, can even paralyze it temporarily.  However,
each of them can be neutralized by lack or misapplication of the two others,
because their impact is different depending on time and space.  Dysinformation
remains inefficient if it's not applied to the production or physical
circulation of goods or services.  In that case it becomes purely an
intellectual game and destroys itself.  Strikes alone can always be crushed
because nobody prevents the police from intervening by dysruptive actions.
Dysruption is quickly finished, because the Machine controls supply from its
production-sector.  The Machine knows that there will always be subversion
against it, that the deal between it and the different types of workers will
always have to be bargained for and fought out again. It only tries to stagger
the attacks of the three sectors so that we cannot support and expand our
struggles to multiply each other and become a kind of counter-machine.

Workers who have just won a strike (dysproduction) are angry at unemployed
demonstrators who prevent them with a street blockade from getting to their
factory on time.  A firm goes bankrupt and the workers complain about engineers
and managers.  But it was a substructive engineer who willingly produced a bad
design and a manager who wanted to sabotage the firm.  The workers lose their
jobs, take part in unemployment demonstrations, there are riots...police
(workers) do their job.  The Machine transforms the isolated attacks of
different sectors into idle motion.  For the machine, nothing is more
instructive than attacks and nothing more dangerous than long periods of calm,
because in this case it does not know what is going on inside the organisms of
its own body.  The Machine cannot exist without a certain level of sickness and
dysfunction.  Partial struggles are the means of control and a kind of fever
thermometer that provides it with imagination and dynamism.  If necessary, it
can even provoke struggles to test its instruments of control.

Dysinformation, dysproduction and dysruption would have to be joined on a mass
level in order to produce a critical situation for the Machine.  Such a deadly
conjuncture can only come into being by the overcoming of the separation of the
three functions and worker-types, and the separation can only be overcome by and
through struggles in the various sectors.  There should emerge a kind of
communication with which the Machine is not designed to deal: dyscommunication.
The name of the final game against the Machine is thus ABC-Dysco.

Where can such ABC-dysco-knots develop?  Hardly where the workers meet in their
Machine functions, i.e. at the workplace, in the supermarket or in the
household.  A factory is organized division and the unions only mirror this
division, but don't overcome it.  On the job the different interests are
particularly accentuated: wage, position, hierarchy and privileges all build up
walls.  In the factories and offices workers are isolated from each other, the
noise level is too high, the tasks absorbing.  ABC-dysco is not likely to happen
in the economic core of the Machine.

But there are domains of life--for the Machine mostly marginal domains--that are
more propitious for dysco.  The machine hasn't digitalized and rationalized
everything: religion, mystic experience, language, native place, nature,
sexuality, all kinds of spleens, crazy ideas, fancies.   Life as a whole slips
away from the Machine's patterns. Of course the machine is aware of its
insufficiency in these fields and tries to functionalize them economically.
Religion becomes sect-business, nature can be exploited by tourism and sport,
the love for one's country degenerates into an ideological pretext for weapons
industries, sexuality is commercialized by the sex-business, etc. There's no
need that couldn't be turned into a commodity, but as a commodity it gets
reduced and mutilated.

Certain needs, however, are particularly inappropriate for mass-production,
above all those of authentic, personal experience.  The conversion succeeds only
partially, and more and more people are becoming aware of "the rest".  The
success of the environmental movements, of the peace movement, of ethnic or
regionalist movements, or certain forms of "new religiousness" (progressive or
pacifist churches), or homosexual subcultures, is probably due to this
insufficiency. Whether identities are newly discovered or created that lie
beyond the logic of economy, there have been ABC-knots.  As 'war objectors',
intellectuals, employees, women and men have met.  Homosexuals gather regardless
of their jobs.  Indians, Basques or Armenians struggle together--"a kind of new
nationalism" (or regionalism) overcomes job and educational barriers.  The Black
Madonna of Czestochowa might have contributed to unite Polish workers,
intellectuals and farmers.  It is no accident that in recent times such types of
movements have reached high levels of strength.  Their substructive power is
based on the multiplication of ABC-encounters that have been possible in their
framework.  One of the first reactions of the Machine has always been to play
off against each other the elements of these encounters and to establish the old
mechanism of mutual repulsion.

The above-mentioned movements have only produced superficial and short-lived
ABC-dysco.  In most cases the different types just touched each other on a few
occasions and slipped back once again into their everyday division.  Those of us
involved created more mythologies than realities.  In order to exist longer and
to exert a substantial influence, we should also be able to fulfill everyday
tasks outside the Machine: we should also comprise the constructive side of
substruction. We should attempt  the organization of mutual help, moneyless
exchange, of services, of concrete cultural functions in neighborhoods.  In this
context we should create anticipations of  bolos, of barter-agreements, of
independent food-supply, etc.  Ideologies (or religions) are not strong enough
to overcome barriers such as income, education and position.  As ABC-types, we
have to compromise ourselves in every day life.  Certain levels of self-
sufficiency, of independence from state and economy, must be reached to
stabilize such dysco-knots.  We cannot work 40 hours per week and still have the
time and energy for neighborhood initiatives.  ABC-knots can't just be cultural
decorations, they should be able to replace at least a little fraction of money-
income to get some free time.  What these ABC-dysco-knots can look like
practically can only be discovered through practice.  Perhaps they will be
neighborhood centers, food-conspiracies, farmer/craftsman exchanges, energy
coops, communal baths, car-pools, etc.  All kinds of meeting points that can
bring together all three types of workers on the basis of common interests are
possible ABC-dyscos.

   (Midnight Notes reminds the reader of ibu's warning that subversion must
   not be avoided in the guise of construction: the two must be united as
   substruction.)

The totality of such ABC-Knots will disintegrate the machine, produce new
conjunctures of subversion, keep in motion all kinds of movements in an
invisible manner.  Diversity, invisibility, flexibility, lack of names, flags
and labels, refusal of pride of honor, avoidance of political behavior and
representative temptations can protect such knots from the eyes and hands of the
Machine.  Information, experiences and practical instruments can be shared in
this way.  ABC-dysco-knots can be laboratories for new, puzzling and surprising
forms of action as they can use all three functions and the respective
dysfunctions of the Machine.  Even the brain of The Machine doesn't have access
to this wealth of information, because it must keep divided the thinking about
itself (principle of competencies and divided responsibility). ABC-dysco-knots
are not a party, not even a kind of movement, coalition, or umbrella-
organization.  They're just themselves, the cumulation of their single effects.
They might meet in punctual mass-movements, test their strength and the reaction
of the Machine, and then disappear again in every-day-life.  They combine their
forces where they meet each other in practical tasks.  They're not an anti-
Machine movement, they are the content and material basis of the destruction of
the Machine.

Due to their conscious non-organizedness, ABC-knots are always able to create
surprises.  Surprise is vital, as we're in a fundamental disadvantage in [the]
face of the Machine: we can be 'blackmailed' by the constant threats of death or
suicide pronounced by the Planetary Machine.  It cannot be denied that guerilla-
warfare as a means of subversion can be necessary in certain circumstances
(where the Machine already is killing).  The more ABC-knots, network and tissues
there are, the more the Machine's instinct of death is awakened.  But it's
already part of our defeat is we have to face the Machine with heroism and
rediness for sacrifice. Somehow we have to accept the Machine's `blackmailing'.
Whenever the Machine starts killing, we should retreat.  We shouldn't frighten
it.  It must die in a moment when it doesn't expect it. This sounds defeatist,
but it is one of the lessons we can learn from Chile, from Grenada, from Poland:
when the struggle can be put on the police or military level, we're about to
lose.  Or if we win, it's exactly our police or military aspect that will have
won and not ourselves: we'll get a "revolutionary" military dictatorship. When
the Machine takes to mere killing,  we have obviously made a mistake.  We should
never forget, that we are also those that shoot.  We're never in front of the
enemy, we are the enemy.  This fact has nothing to do with non-violence-
ideologies: you can be very violent and still not kill each other.

Damage (to the Machine) and violence are not necessarily linked. It wouldn't
serve us either to put flowers into the soldiers' button-holes or be nice to the
police.  They cannot be cheated by symbolism, by arguments and ideologies--
they're like us.  But maybe the policeman has neighbors, the general is gay, the
soldier has heard that his sister is active in some ABC-dysco-knot.  When there
are enough dyscos, there are as many security-leaks and risks fir the Machine.
We've got to be careful, practical and discreet.

When the Machine kills, there aren't yet enough ABC-dysco-knots. Too many parts
of its organism are still in good health and it can hope to save itself by a
violent operation.  The Machine won't die of a heart attack, but it can die of
ABC-cancer, becoming aware of it when it's too late for any operation or
radiation,  These are the rules of the game.  Those who don't respect them, must
quit the game (and will be heroes).

Substruction as a (general) strategy is a form of practical meditation.  It can
be the following Yantra, that combines substruction (movement aspect) and bolo
(the future basic community):  [see included .GIF--Ed]

                                  Trico

The Work-Machine has Planetary character, so a successful bolo'bolo-strategy
must also be planetary from the beginning.  Purely local, regional or even
national dysco-knots will never be sufficient to paralyse the World-Machine as a
whole.  West, East and South must start simultaneously to subvert their
respective functions inside the Machine and to create new constructive
anticipations.  What is true for the three types of workers on a micro-level is
also true for the three parts of the world on a macro-level.  There must be
planetary dysco-knots. There must be tricommunication between dysco knots.  The
Planetary Trick is trico.

Trico is dysco between ABC-knots in each of the three major parts of the world:
western industrial countries, socialist countries and underdeveloped countries.
A trico-knot is the encounter of three local ABC-knots on an international
level.

Anticipations of  bolos will get in contact in this trico-knot manner.  Of
course these contacts must be established outside of governments, of
international or development-aid organizations.  The contacts must function
directly between neighborhoods, between everyday initiatives of all kinds.
There must be a trico between St. Marks Place (New York), Gdansk North-East 7,
Mutum-Biyu (Nigeria); or: Zurich-Stauffacher, Novosibirsk/Block A 23, Vuma
(Fidji), etc..  Such trico knots could first originate on the basis of
accidental personal acquaintances (on tourist trips, etc.).  Then they could be
multiplied by the activity of already existing tricos, etc..  The practical use
of a trico-knot (and there must be one) can be very trivial in the beginning:
exchange of necessary goods (medicine, records, spices, clothes, equipment) that
should be moneyless or at least very cheap.  It is obvious that since the
exchange of goods presently isn't equal between the three parts of the world,
the Third World-partner will need a lot of basic products to make up for the
exploitation by the world market, and also need a lot of material for the
construction of a basic infrastructure (fountains, telephones, generators).
Nevertheless this doesn't mean that trico is just a type of aid for development.
The partners will be aware of creating a common project, the contact will be
person to person, the aid will be adapted to the real needs and will be based on
personal relationships.  Even under these difficult conditions exchange won't be
one-sided. A-dysco-knots will give material goods (as they have plenty of them),
but they'll get much are cultural and spiritual "goods" in exchange: for
example, they can learn a lot from life- styles in traditional villages about
nature, mythology, human relations, etc.. As we've said, every deal, even the
most miserable one, has some advantages: instead of frightening ourselves with
the disadvantages of the other deals, we'll exchange those elements that are
still valuable and strong.

The trico-knots permit the participating ABC-dysco knots to unmask the mutual
illusions of their deals and to stop the division-game of the World-Machine.
Western dyscos will learn about socialist everyday life and will get rid of both
socialist propaganda and red-baiting anti-communism.  The Eastern partners will
have to give up their illusion on the Golden West and at the same time they'll
become immune to the official indoctrination in their own countries. Third-
World-dyscos destroy development-ideologies and socialist demagoguery and will
be less vulnerable to `blackmailing' by misery. All this won't be an educational
process, but a natural consequence of tricommunication.  A Western dysco-knot
might help the Eastern partner get a Japanese stereo-set for free--needs are
needs--even those created by the Machine's advertising strategies.  In the
process of expansion of tricos, of closer exchange and of the growing of
bolo'bolo-structures, authentic wishes, whatever they might be, will become
predominating.  Perhaps dances and fairy tales from Africa will be more
interesting than disco, Russian songs more attractive than cassette-recorders.

Planetary substruction from the beginning is a precondition for the success of
the strategy that could lead to something like bolo'bolo.  If  bolo'bolo remains
just a spleen of a single country or a region, it's lost, it'll be another
impulse for development.  On the basis of tricommunication those planetary
relationships come into being that will disintegrate the Nation-States and the
political blocks. Like the dysco-knots, the trico-knots form a network of
substruction that will paralyze the World Machine.  Out of tricos there will
grow barter-agreements (fenos), general hospitality (sila) new culturally
defined regions (sumi) and a planetary meeting point (asa'dala). The trico-
network will also have to block the war-machines of the single countries from
inside and thus be the real peace-movement, precisely because they're not
primarily interested in "peace" but because they've got a common, positive
project.

   (Here we break off.  Generally the rest is the description by this ibu of
   bolo'bolo.  Sorry...you'll have to get the pamphlet to find out what it
   says.  In our previous issue, by the way, we said that we would explain
   the various symbols we overlaid on some of the pages.  The symbols are
   from bolo'bolo and are explained in the forthcoming pamphlet.
     --Midnight Notes)

A bolo is an autonomous community corresponding to the anthropological unit of a tribe (a few hundred individuals).
The name is an example of a fictional auxiliary language (or rather, a basic vocabulary) intended for use in a
bolo-based global community, called asa'pili.
asa'pili terms:

• ibu "individual, person"
• bolo "community, village, tribe"
• sila "hospitality, tolerance, mutual aid"
• taku "personal property, secret"
• kana "household, hunting party, family, gang"
• nima "way of life, tradition, culture"
• kodu "agriculture, nature, sustenance"
• yalu "food, cuisine"
• sibi "craft, art, industry"
• pali "energy, fuel"
• sufu "water, water supply, well, baths"
• guno "house, building, dwelling"
• belo "medicine, health"
• nugo "death, suicide pill"
• pili "communication, science, magic, language, media"
• kene "communal work, communal initiative"
• tega "district, town"
• dala "committee, council, assembly"
• dudi "foreigner, spy, observer"
• fudo "city, trading area, bioregion"
• sumi "region, linguistic area, island"
• asa "earth, world"
• buni "gift, present"
• mafa "depot, warehouse"
• feno "treaty, agreement, trade relation"
• sadi "market, stock market, fair"
• fasi "travel, transport, traffic, nomadism"
• yaka "disagreement, war, violence"

The pseudonym P.M. (the most common initials in the Swiss telephone directory, mostly spelled in lowercase, p.m.) is used by an otherwise anonymous Swiss author (born 1946), best known for his 1983 anarchist / anti-capitalist social utopia bolo’bolo, publishing with the paranoia city verlag of Zürich.

http://www.evolutionzone.com/kulturezone/bey/bolo.bolo.txt

http://www.scribd.com/doc/21064658/From-the-Introduction-to-Bolo-Bolo-by-Ibu

July 11, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekokoy - permakultur, ekotopya heterotopya utopyalar, isyan, kent yasami, kir yasami, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, yerel yönetimler | 8 Comments

KENTSEL ALANDA ANTROPOSENTRİZM VE ATAERKİLLİK


KENTSEL ALANDA ANTROPOSENTRİZM[1] VE ATAERKİLLİK

1.      Giriş

Ekolojik yıkımın küresel problem olarak tanımlanması Kadın Çalışmaları da dahil olmak üzere pek çok alanda doğanın analiz birimi olarak bu çalışmalarda yer almasını sağlamıştır. 1980’lerden sonra Batı’daki Kadın Çalışmalarında ayrı bir dal olarak gelişen Ekofeminizm farklı feminist ve çevre yaklaşımlarını birleştirmiştir. Ekofeminizmin temel varsayımı, ataerkilliğin kadına ve doğayı birlikte hükmetmesidir. Kadının özgürleşmesi doğayı da özgürleştirecektir. (Birkeland, 1993; Merchant, 1995; Ruether, 1992; Warren, 1996)

İnsan-Doğa ilişkisini tanımlayan antroposentrik ve ekosantrik[1] bakış açılarına ciddi eleştiriler getiren Ekofeministlere göre, erkek egemenliğindeki üretim tarzlarında androsentrik (erkek-merkezci) ve antroposentrik yaklaşımların, kadının cinselliğini kontrol edilmesi ve artık-ürün üretimi ile ikili kriz yaratmaktadır: Aşırı nüfus ve çevresel yıkım (D’Euabonne, 1980- Mellor, 1996’nın içinde). Ancak bu yaklaşım kır-kent ayırımı yapmadan bütün mekanlarda kadına ve doğaya hükmedildiğini varsayar. Oysaki mekansal farklılıklar, kadını doğayla birlikte hükmedilen değil, aynı zamanda doğaya hükmeden konumuna da getirir. Kentsel alanda antroposentrizm ve ataerkilliğin, ev içi iş bölümü vasıtasıyla  kadını nasıl doğayla birlikte hükmedilen ve aynı zamanda doğaya hükmeden konumuna getirdiği bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır.

2.      Kentsel Alanda Antroposentrizm

Kadının ve Doğanın ikili sömürüsü, Batı Felsefesindeki dualizmden kaynaklanmaktadır (King, 1990: 106-7; Plumwood, 1993:2). Batı Felsefesi ve teknoloji insan/doğa, kültür/doğa, erkek/kadın, düzen/kaos, akıl/duygu, ölüm/yaşam karşıtlıklarına göre formüle edilmişlerdir. Kent bu karşıtlıkların doğa üzerine yansıtıldığı bir mekan olarak gelişmiştir. Kentsel alanda doğa, hükmedilecek, dönüştürülecek, kısıtlanacak ve düzenlenecek bir ‘şey’ olarak tanımlanır. Kültürün alanına dahil olan kent, kendisini doğanın karşıtı olarak tanımlar. Kent, doğayı binalar, yollar, kanalizasyon sistemleri, alış-veriş mekanları, parklar ve diğer düzenlemelerle insan-yapımı çevreye dönüştürür. Doğa, artık toplumsal kategorilerin etkileşime girdikleri insan-yapımı düzenlenmiş bir çevredir.

Dönüştürme süreci, insan ve insan-olmayan unsurların ayrılmasını içerir. Doğa parçalara ayrılarak, dönüştürürlememiş doğa parçalarının kapladığı alan sınırlandırılır. Son olarak kent, insan-yapımı çevrenin ve toprak, hayvanlar, vahşi bitkiler gibi bölünmüş doğa parçalarının varoluş şartlarını düzenler. Kent, el değmemiş doğa ile kendisi arasındaki ilişkiyi, kenti çevreleyen kısmi olarak  düzenlenmiş doğa parçaları olan tarım arazileri vasıtasıyla sağlar. Tarım arazileri kentlerle dokunulmamış doğa arasında koridor oluştururlar.

Modern kent, kentin kendisinden daha farklı bir alan olsada kentin temel karşıtlıklarını bünyesinde barındırır ve bu karşıtlıklara bir yenisi ekler: kent/kır karşıtlığı. Bu karşıtlık doğrultusunda modern kentlerde doğanın nasıl tanımlandığını anlayabilmek için kentsel alanın doğa üzerindeki işleyişini yansıtan kentsel problemlerin nasıl tanımlandığına bakmak gerekir.

Modern kentlerdeki kentsel problemler hane, topluluk, kent ve yerel/ulusal düzeyde farklı tanımlanırlar (Srinivas, 1999:37). Hane bazında kentsel problemler hane ve insan sağlığı ile ilgilidir: Ev atıklarının toplanması, hava-su-gürültü kirliliği ve salgın hastalıklar. Topluluk bazında kentsel problemler, toplanan atıkların depolanması, toprak kirliliği, yetersiz ve uygun olmayan teknolojinin kullanımı ve sel, fırtına gibi doğal afetlerdir. Kent bazında kentsel problemler, trafik yoğunluğu, tarihi mirasın kayboluşu, bina değerlerinin ve mülkiyetinin kısıtlanması, yetersiz vergi gelirleri, yeterli hukuki düzenlemelerin olmayışı, aşırı kalabalık, yanlış ve yetersiz kent yönetimi uygulamaları, elektrik tüketiminde kayıplar, hava-su-toprak ve gürültü kirliliği, tarım alanlarının yok olması ve çölleşmesi, zehirli atıkların depolanması, sel, su basması, kazalar ve diğer felaketlerdir. Bölgesel/Ulusal bazda kentsel problemler, deniz kirliliği, bitki örtüsünün kaybı, bioçeşitliliğin kaybı ve bazı türlerin neslinin tükenmesi, toprak erozyonu, artan tuzluluk, asit yağmurları, toprak temizleme ve orman kayıplarıyla küresel ısınma ve iklim değişiklikleri olarak tanımlanırlar. Kentsel problemlerin yukarıdaki tanımlarına bakarak doğanın bir felaketler ve ölüm alanı olarak tanımlandığını söyleyebiliriz.

Kentsel alanda yaşam/ölüm karşıtlığı sağlık/ölüm karşıtlığına dönüşür. Doğrudan insan aktivitelerinin sonucu olarak atıkların yarattıkları felaketler ve doğanın kendi hareketleri olan sel, fırtına,  depremler dışında, doğanın unsurları olan çamur, sinekler, bakteriler ve hayvanlarla doğrudan temas felaket ve hastalık nedenleri olarak kabul edilir. Yaşamın kalitesi, kentsel yönetimin doğa üzerindeki etkinliğinin bir ölçüsü olan sağlığın kalitesi ile ölçülür.

Vahşi bitkilerin ve hayvanların homojenleştirilmesi ve yok edilmesi kent yaşamının başlıca özelliğidir. Örneğin, sokaktaki sahipsiz kedi ve köpeklerin itlafı, böceklerin yok edilmesi için ilaçlamalar yerel yönetimleri tarafından sunulan hizmetlerdir ve modern kent yönetiminin gelişmesi ile ortaya çıkmıştır.

Modern kent yönetiminin gelişmesi ile kentlerden doğa parçalarının yok edilmesi ve kentin tamamen insan-yapımı bir çevreye dönüştürülmesinin örneğini İstanbul’da görebiliriz. 1608 yılında İstanbul’da vahşi hayvanlar ve insanlar farklı mekanlarda yer alsalarda, şehrin içindeki bir kilisede vahşi hayvanların korunması ve bakımı yapılıyordu. Ayrıca kediler, köpekler ve kuşlar sokaklarda günün belli saatlerinde bu işle görevlendirilmiş kişiler tarafından her gün besleniyorlardı (Andreasyan, 1964: 7, 14). Yalnızca 200 yıl sonra, modern kent yönetiminin gelişmesiyle, İstanbul’un 7.ci belediye başkanı Server Paşa’nın yönetiminde (7 Mart 1868-6 Temmuz 1870) ilk defa Batı tarzı parklar ve bahçeler düzenlendi. İstanbul’un 32.ci belediye başkanı Suphi Bey (25 Mayıs 1910-26 Temmuz 1911) ise ilk defa olarak bina çevrelerinin ağaçlandırılması ve sokaklardaki sahipsiz hayvanların itlafını belediye hizmeti olarak sundu (Ziyaoğlu, 1971:95-98, 108-182).

Kentin karşıtı olarak tanımlanan kırda problem olarak tanımlanmayan sinekler, çamur ve diğer hayvanların yok edilmesi modern kentlerde temel belediye hizmetlerinden sayılmaktadır. Asfalt yolların yapımı ve bataklıkların kurutulması yalnızca ulaşım sağlamak için değildir. Aynı zamanda bu doğa unsurlarının da yok edilmesini amaçlar. Ancak bunlar yalnızca ‘görünebilen’ parçalarının yok edilmesidir. ‘Görünmeyen’ unsurların yok edilmesi ise hanede gerçekleştirilir. Kadınların kentsel alandaki doğa unsurlarının yok edilmesinde hemşehri olarak ve ev içi işbölümünde pisliklerin temizlenmesinden sorumlu kişi olarak önemli bir rolü vardır. Hijyen bu ‘görünmeyen’ doğa unsurlarının yok edilmesini içerir.

Modern bilimin bir kavramı olan hijyenin insan sağlığı için çok önemli olduğu varsayılır. Evde hijyen kadının ev içi emeği ile sağlanır. ‘Görünebilen’ doğa parçalarının yok edilmesi ise belediye hizmetlerinin içinde yer alır ve erkekler tarafından gerçekleştirilir. Belediye hizmetlerinin yetersizliği durumunda kadınların evlerinin önünü veya sokakları süpürmeleri III.Dünya ülkelerinde çarpık kentleşmenin göstergesi olarak kabul edilen gecekondu bölgelerinde ve az nüfuslu şehirlerde görülür.

Modern kent, kültür, düzen, refah ve sağlık alanı olarak kendi parçalarını da yerel ve uluslararası düzeyde tanımlar, dönüştürür, kısıtlar ve düzenler. Örneğin, gecekondu bölgeleri kent kültürü ile kaynaşmanın gerçekleşitirilemediği, belediye hizmetlerinin yetersizliğinin, yoksulluğun, doğal unsurların temizlenememesi nedeniyle salgın hastalıkların, ölümün, kısacası kaosun alanı olarak tanımlanır. Gecekondu bölgesi, kent yönetiminin yeterli kontrolü sağlayabilecek düzenlemeyi gerçekleştiremediği bir alandır. Oysaki kentin sınırları içinde kalan tüm toprak, su, hava ve bitkiler yönetim sistemi tarafından birbirleriyle kaynaştırılmalı ve kontrol edilebilmelidir.

“Modern kentlerle birlikte yüzyüze gelinen sorunlar çevresel yıkım, yoksulluk, yetersiz barınma, içme suyunun kalitesinin düşüklüğü, kanalizasyon sisteminin yetersizliği, eğitim ve ulaşım imkanlarının kısıtlılığıdır. Kentsel yönetim için yeterli bir yönetimin geliştirilmesi ihtiyacı ve parasal kaynaklar çok önemlidir.”(Desai, 1999:236)

Bu bakış açısına göre, yaşamın sürdürülebilmesi için kentsel alanın düzendışı kullanımı, bu bölgelerin ve buralarda yaşayan yoksulların kentsel yöntem için çözülmesi gereken birer sorun olarak formüle edilmesini gerektirir.

“Belediyenin bakış açısından, yoksulluk en önemli problemdir. İlk olarak, yoksulluk geleneksel kent yönetiminin olanaklarını kısıtlar çünkü kamu kaynakları üzerinde sürekli bir gedik oluşturur; Kent planlamasını ve düzenlemesini zorlaştırır; Kısa vadeli hedeflerle ihtiyaçların giderilmesini içerir; Tanı koymaya yönelik yöntemler, doğrudan sonuçlara ulaşacak öneriler üretmeyebilirler ve kökleri yerel kontrolün ötesinde yer alır. İkincisi, yoksulluk ve bölgedeki etkilerinin, çocuk ölümleri ve işsizlik oranının yüksekliği, yetersiz belediye hizmetlerinin sunumu gibi kritik göstergelerin yokedilmesi ya da azaltılmasını hedefleyen belirli önlemlerin yönetim tarafından acilen uygulamaya konulmasını gerektirebilir. Üçüncüsü, yerel yönetim, fakirlerin kendilerine yeterli olma çabalarını kaynak olarak kullanıp…yerel yönetim araçlarına duyulan ihtiyacın azalmasına yol açabilir……Bu problemdeki dördüncü boyut, yoksul bölgelerin kamu sektöründe ve bölge üzerinde ağır bir yük oluşturmasıdır çünkü çevresel yıkım, insanların yaşamlarını oluşturmak ve sürdürmek için asgari giderleri dahi karşılayabilecek kapasiteye sahip olmamasının sonucudur.” (Simioni, 1999:133)

Özetle kent, insana, erkeğe, kültüre, düzene, refaha ait olandır. Böyle bir alanda kadın ve insan-olmayan doğaya birlikte hükmedilir. Ancak ev içi işbölümü ile kadına ait alanda, kadın-doğa ilişkisi farklı bir biçimde oluşmaktadır.

3.      Kentsel Alanda Ev içi İşbölümüde Antroposentrizm ve Ataerkillik

Gelişmekte olan ülkelerin kırsal kesimlerinde kadınlar ev içi işbölümü doğrultusunda hanenin yiyecek, yakacak, giyecek ve barınma ihtiyacını doğrudan doğa ile ilişkiye girerek sağlarlar (Shiva, 1994; Agarwal, 1992). Aynı zamanda bitkilerden elde ettikleri ilaçlarla tedavi görevini üstlenirler. Kadını emeği vasıtasıyla doğrudan doğa ile ilişkiye girmesini sağlayan bütün bu aktiviteler kentsel alanda, kentin yeniden tanımladığı ve homojenleştirdiği doğaya göre dönüştürülürler. Kentte kadınlar ev içi işbölümüyle insan-olmayan doğaya hükmedenler haline gelirler.

Kırsal kesimde hayvanlar ve bitkilerle kurulan ilişki besin ve giyecek sağlamaya, onların güçlerinden yararlanmaya yöneliktir. Ancak kentlerde hayvanlar ve bitkilerin yeni bir sınıflandırılması yapılır. Hayvanlar, dokunulabilen, sevgi gösterilebilen, yenilebilen ve kullanılabilen hayvanlarla, insan sağlığına zararlı ve vahşi olanlar olarak ayrılırlar. Bitkilerse estetik olanlar ve yenilebilenler olarak kentlerde kadının insan-olmayan varlıklarla kurduğu ilişkiyi oluştururlar.

Dokunulabilen ve sevgi gösterilebilen hayvanlar ev hayvanları olarak, yenilemeyen bazı bitkilerse estetik oluşlarından dolayı evcilleştirilirler. Bu evcilleştirme ve kategorileştirme kültürel olarak belirlenir. Örneğin, Çin ve Kore’de köpek yenilebilir hayvanlar sınıflandırmasında yer alırken, Batı’da ve pek çok gelişmekte olan ülkede ev hayvanı olarak kullanılır. At ve deve gibi bazı hayvanlar da, bir kısım ülkelerde yenilebilen ve kas gücünden yararlanılan hayvanlar olarak kabul edilirler. Bunların dışında kalan hayvan ve bitkiler, insan sağlığı için zararlı olarak sınıflandırılırlar.

Ataerkil ideolojinin tanımladığı kadın psikolojisinde kadının biyolojik yapısında bulunduğu varsayılan ‘şefkat’, yalnızca modern bilimin hijyen kurallarına göre yaşam alanları sınırlandırılan ve belirli kurallara bağlanan bu homojenleştirilmiş ve evcilleştirilmiş doğa parçalarına yönlendirilir.

Evcil hayvan kategorisi genel olarak insanın insan-olmayan üzerindeki üstünülüğünü, özel olarak da doğanın sınırlandırılması ve homojenleştirilmesini yansıtır. Ev hayvanı besleme veya çiçek yetiştirme, kentlerde doğa ile doğrudan ilişki kurmada izin verilen tek aktivitedir. Ev hayvanı olarak beslenecek türlerin seçiminde kullanılan kriterler bile insanın insan-olmayan üzerindeki üstünlüğünü yansıtır. Bir ev hayvanının tercih edilmesinde, besleme ve bakım maliyetinin düşüklüğü, çiftleşme ve üremesinin kontrol edilebilirliği, hareketlilik derecesi, doğrudan temasta hastalık nedeni olan bakteri ve virüsleri taşıma riskinin azlığı, insan hareketliliğini kısıtlama derecesi, insan davranışlarına tepki verme seviyesinin düşüklüğü kullanılan belli başlı kriterlerdir.

Bu kriterler ev hayvanı olarak sınıflandırılan hayvanlar arasında da tercih edililirlik derecelerini belirler. Örneğin, yukarıdaki kriterlere göre kuşlar ve balıklar, kedi ve köpeklere oranla ev havyanı olarak daha fazla tercih edilen türlerdir. Buna karşılık süs bitkileri ev hayvanlarından daha fazla rağbet görür. Kent insanı açısından bir süs bitkisi ile ev hayvanı arasındaki en büyük fark, süs bitkilerinin hareket edememesi ve sadece suya gereksinim duymalarıdır. Ev hayvanları arasında ise, insan davranışlarına benzer tepkileri  daha az olanlar daha fazla tercih sebebidir. Diğer hayvanların tamamı ya ölü ve yiyecek olarak kullanılırlar ya da görünmez ve zararlı olduklarından çözülmesi gereken bir problem olarak tanımlanırlar.

Estetik değerler atfedilen doğa sevgisi akla ve ideolojiye aittir. Uygulamada ise doğa sevgisi, boş zamanları değerlendirme aktivitesi olan doğa yürüyüşlerine çıkma, doğayı sanat çalışmalarının nesnesi haline getirme ve ev hayvanları beslemeye dönüştürülür. Bu uygulamaların çevre bilinci olarak belirmesi tanımlanmış bu parçalara ‘zarar vermeme’ olarak algılanır.

Kırsal alanda doğa ile doğrudan kurulan ilişki vasıtasıyla yiyecek sağlama ve yiyecek üretme aktiviteleri kentsel alanda mutfakta yemek pişirme ile sınırlandırılır. Ev içi işbölümünde kadının yiyecek sağlayıcı rolü nedeniyle, kentte hem kadınlar hem de hayvanlar yiyecek hazırlama ve yiyecek olarak hazırlanmak üzere evcilleştirilirler (Gruen, 1993: 72).

İnsan bedeninin yalnızca hayvanlardan elde edilen bir tür proteine ihtiyaç duyduğu iddiası modern bilimin bir varsayımıdır. Dişil proteinler-süt ve süt ürünleri ile yumurta- ve  hayvan eti bu tür proteinin kaynağıdır.

Ekofeminist yazarlara göre et yeme ve hayvanları ‘et’e indirgeme ne doğal ne de tarafsızdır. Öncelikle et yeme mutfakta erkek egemenliğini ortaya koyar. Adams’a göre (1987:51-55, Gruen, 1993: 72 içinde), beslenme alışkanlıkları, sınıf farklılıkları ile ataerkil farklılıkların bir göstergesidir. Ataerkil kültürlerde kadınlar ve ikinci sınıf insanlar, ikinci sınıf yiyecekler olarak kabul edilen sebze, meyve ve tahılla beslenirler. Et yemedeki cinsiyetçiliğin sınıf farklılıkları ile birleşmesi, etin eril bir yiyecek olduğu ve et yemenin erkekçe bir iş olduğu mitinde özetlenir.

Et yeme, kadınların ve hayvanların tüketilebilecek nesneler olduğu düşüncesine dayanan inanç sistemine göre oluşan tüketim hiyerarşisinde erkeklerin en üst noktadaki yerlerini almalarını sağlarlar. Gruen’a göre (1993:74) kıtlık zamanlarında kadınlar açlık çekerken ya da yetersiz beslenirken, et erkekler tarafından yenilir. Farklı kültürlerde kadının beslenme alışkanlıkları ile ilgili tabular, güç ilişkilerinin neyin tüketileceği ve kim tarafından tüketileceğini belirlemesinin bir göstergesidir.

İkinci olarak et yeme ne doğal ne de tarafsızdır. Adams (1993:200), insanın da diğer hayvanlar gibi yırtıcı olduğu düşüncesinin siyasetin doğallaştırılmasının bir örneği olduğunu söyler. Bu iddia hayvanların birbirlerini yemeleri ile insanın hayvan yemesi arasındaki farkı göz ardı etmektedir : insanın yırtıcı olması gerekmez. Et üretme çiftlikleri gibi insanlık dışı yapıların doğada hayvanlar arasında karşılığı yoktur.

Üçüncü olarak, et yeme kişisel bir tercih olarak tanımlanamaz. Eti satın almak, yiyecek olarak hazırlamak ve tüketmek ev içi aktivitelerine dahil olsa bile, ölü hayvanların pazarlanması ve satın alınması, doğrudan pazarın taleplerine göre fabrika çiftlikler kurarak hayvanların ucuz maliyetle üretimini de kapsar (Adams, 1993: 199).

Gelişmiş ülkelerdeki fabrika çiftlikler, diğer hayvan türlerinin yok edilerek yalnızca yiyecek olarak pazarlanabilecek bir kaç türün çoğalmasına izin verir. Hayvan çiftliklerinde yetiştirilen hayvanların etlerinin pazarlarda alınıp satılması bu hayvanların acılarını gözlerden saklar, görünmez kılar. Öldürme işlemi sırasında insanla hayvan arasındaki ilişki kesilir. Kadın psikolojisinde var olduğu iddia edilen şefkatin, bu görünmezlik nedeniyle marketlerde et olarak paketlenmiş hayvanları da içine almasına izin vermez.

Çocukların hastalık nedeni sayılan unsurlardan arındırılmış bir ortamda büyüyebilmeleri için gerçekleştirilen hijyen, doğanın kadın eliyle yok edilmesinin bir başka örneğidir. Hijyen ve temizlik farklı kavramlar olsalarda sağlık kavramı ile ilişkilendirilirler. Hijyen sağlama, insan yaşamından bütün doğal elementlerin yok edilmesi ile sağlığın elde edilmesidir. Bu noktada hijyenle temizliği birbirinden ayırmak gerekir. Temizlik bir nesneyi kullanım veya yeniden kullanım için hazır hale getirmektir. Hijyen ise temizlik sırasında bütün görünmeyen elementlerin yok edilmesini öngörür.

İnsanların yaşam beklentilerini uzatmak ve hastalıklardan arındırılmış bir yaşam sağlamak bütün ülkelerin en temel amaçlarından biridir. Bu amaç sağlıklı olmanın normal, hasta olmanın anormal bir durum olduğu varsayımına dayanır. Kamu sağlığın güçlendirme çabaları ile iş gücü kaybını önleme arasında bir ilişki olsada, hijyen vasıtasıyla sağlıklı bir ortam yaratma düşüncesinin kökleri modern bilimin gelişmesinde yatar.

Kırsal topluluklarda kadının geleneksel bilgiye dayanarak bitkilerden elde ettiği ilaçlarla tedavi kentsel alanda sağlık kurumlarına devredilir. Sağlık kurumlarının dışında bu hizmet evde kadın eliyle görünmeyen doğa elementlerinin yok edilerek hijyen sağlanmasıyla devam eder. Çünkü hijyen temizlik işinin bir parçası olarak tanımlanır.

Kırsal kesimde insanlarla hayvanların yaşam alanları kesin sınırlarla belirlenmemiştir. Hayvanlar yiyecek, giyecek, yük taşıma ve yakacak elde etme araçları olarak yaşamın bir parçasıdır. Sağlıklı ortam hijyenle ölçülmez. Hijyen vasıtasıyla doğal elementlerin bedenden, yaşanılan yerden ve ortak mekanlardan yok edilmesi kentte olduğu görüldüğü gibi problem olarak tanımlanmaz. Hayvanlarla birlikte yaşamak ve doğa ile doğrudan temas temizliği insan sağlığı için önemli hale getirse de bu temizlik bütün doğal unsurların yok edilmesini kapsamaz. Özetle, hijyen modern kent yaşamının ortaya çıkardığı bir kavramdır. İnsan/doğa ayırımına ve insanın doğa üzerindeki üstünlüğü düşüncesine dayanan modern bilimin bir ürünüdür.

Modern bilim aynı zamanda hayvanları birer makina olarak kabul eder ve insan sağlığını güçlendirme adına hayvanlar üzerindeki deneyleri onaylar. Aslında hayvanlar üzerinde yapılan deneyler büyük bir iş kolu oluşturmaktadır. Büyük şirketler inanılmaz kârlarla özel araçlar, elektrikli kafesler, ameliyat aletleri satarlar. Hayvanların kendileri de büyük şirketler tarafından üretilerek pazarda özel alıcıların tüketimine sunulurlar. (Gruen, 1993: 65-66)

Hijyen yalnızca insan sağlığını güçlendirmek için temizlik ürünlerinin kullanılmasıyla sınırlı kalmaz. Kadın bedenindeki kirlerin ve doğal kokuların yok edilmesini de içerir.  Hijyen sağlayan temizlik ve kozmetik ürünler ise çevreye zarar verirler ve satışa sunulmadan önce hayvanlar üzerinde test edildiklerinden milyonlarcasının ölümüne ya da sakat kalmasına neden olurlar. (Gruen, 1993:69-70)

Modern bilim kadın bedenini de hayvan bedeni gibi denek olarak kullanır. Kadın bedeni ve hayvan bedeni erkekler tarafından kontrol edilen ilaç şirketlerinde gebelikten korunma araçları araştırmalarında riske atılırlar. Dünyadaki nüfus artışının problem olarak tanımlanması, III.Dünya ülkelerindeki kadınların gerçek deneylerle ve üreme seçimleri yönledirilerek acı çekmelerine neden olur. Yeni üreme teknolojilerinden az sayıda doğurgan olmayan orta sınıftan kadınlar yararlanırken, bu teknolojilerin üretilmesinde denek olarak kullanılan kadınlar acı çekerler, sakatlanırlar (Diamond, 1990: 206; Gruen, 1993: 66-68). Kadının doğurganlığının gebelik önleyici araçlarla düzenlenmesi ve sınırlandırılması, doğanın hayvanlar ve vahşi bitkiler yoluyla yaşam üretme yeteneğinin sınırlandırılması ve düzenlenmesi ile benzerlik taşır.

4.      Sonuç

Batı dualizminin mekanda somutlaşması olarak kent, doğayı insan yapımı-çevreye dönüştürür. Bu süreç insan ve doğa unsurlarının ayrılması, insan-olmayana ait alanların sınırlandırılmasını kapsar. Kentlerin doğa üzerindeki üstünlüğünün göstergesi olarak gelişen modern kent yönetimi, doğal unsurların yalnızca sınırlandırılması ile kalmaz, görünmeyenlerde dahil olmak üzere tamamen yok edilmesini hedefler. Gecekondu bölgeleri gibi dönüştüremediği ve düzenleyemediği kent alanlarını ise doğanın unsurları olarak tanımlayıp sınırlandırması ve yok edilmesi gereken sorun olarak tanımlar.  İnsan/doğa, kültür/doğa ve erkek/kadın karşıtlıklarında kent, insana, kültüre ve erkeğe ait olandır. Bu ortamda kadın ve insan-olmayanlara birlikte hükmedilir.

Ancak kent ortamında, ataerkil ideolojiye göre belirlenen ev içi iş bölümü vasıtasıyla, yiyecek sağlayan, temizlik yapan, çocuk büyüten ve biyolojisine içkin olduğu varsayılan şefkati ev hayvanları beslemeye yönelten kadın aynı zamanda doğa unsurlarına hükmeden ve onları yok eden konumuna gelir. Bu konum onun erkek tarafından hükmedilen konumu ortadan kaldırmaz, yalnızca iki hükmedilen kategori (kadınlar ve insan-olmayan doğa) arasında hükmeden ve hükmedilen olarak ayrılmalarına neden olur.

Kaynakça

Adams, C.J (1993). “ The Feminist Traffic in Animals”, Ecofeminism: Women, Animals, Nature. Yayına hazırlayan: G. Gaard, Temple University Press: Philadelphia, Sf. 195-218

Agarwal, B (1992), “The Gender and Environment Debate: Lessons from India”, Feminist Studies, c.18., s.1, Sf.119-158

Andreasyan, H.D (1964). Polonyalı Simeon’un Seyyahatnamesi: 1609-1619,Istanbul Unv. Yay. No: 1073, Baha Matbaası: İstanbul

Birkeland, J (1993). “Ecofeminism: Linking Theory and Practice”, Ecofeminism:

Women, Animals, Nature. Yayına hazırlayan: G. Gaard, Ed.b G.Gaard, Temple University Press: Philadelphia, Sf.13-59

D’Eaubonne, F (1980). New French Feminisms: An Anthology, Ed.by E.Marks and 1.de Courtivron, University of Massachusettes Press: Amherst, Sf.64-67

Desai, N (1999).” Cultivating an urban eco-society: The United Nations response”, Cities and the Environment, Yayına hazırlayan: T.Inoguchi, E.Newman, G.Paoletto, United Nations University Press: Tokyo, N.York, Paris, Sf.233-255

Diamond, I (1990). “Babies, Heroic Experts, and a Poisoned Earth”, Reweaving The World: The Emergence of Ecofeminism, Yayına hazırlayan: I. Diamond & G. F. Orenstein, Sierra Club Books: San Francisco, Sf. 201-210

Gruen, L (1993). “Dismantling Oppression: An Analysis of the Connection Between Women and Animals”, Ecofeminism: Women, Animals, Nature. Yayına hazırlayan: G. Gaard, Temple University Press: Philadephia, Sf.60-90

King, Y (1990). “Healing the Wounds: Feminism, Ecology, and the Nature/Culture Dualism”, Reweaving The World: The Emergence of Ecofeminism, Yayına hazırlayan: I.Diamond& G.F. Orenstein, Sierra Club Books: San Francisco, Sf. 106-121

Mellor, M (1996).”The Politics of Women and Nature: Affinity, Contingency or Material relations?”, Journal of Political Ideologies, c.1, s.2, Sf.147-164

Merchant, C (1992). Radical Ecology, Routledge: New York, London

Merchant, C (1995). Earthcare: Women and the Environment, Routledge:New York

Plumwood, V (1993). Feminism and the Mastery of Nature, Routledge: London, New York 

Ruether, R.R (1992). Gaia & God, Harper Collins Publishers Ltd: New York

Shiva, V (1994). Staying Alive, Zed Books Ltd:London, New York

Simioni, D (1999). “An institutional capacity-building approach to urban environmental governance in medium-sized cities in Latin America and the Carabbean”, Cities and the Environment, Yayına hazırlayan: T.Inoguchi, E.Newman, G.Paoletto,United Nations University Press: Tokyo, N.York, Paris, Sf.127-139

Srinivas, H (1999). “Urban Environmental Management: A partnership continuum”, Cities and the Environment, Yayına hazırlayan: T.Inoguchi, E.Newman, G.Paoletto, United Nations University Press: Tokyo, N.York, Paris, Sf.30-47

Warren, K.J (1996). “Ecological Feminist Philosophies: An Overview of the Issues”, Ecological Feminist Philosophies, Yayına hazırlayan: K.J. Warren, Indiana University Press: Bloominton, Indianapolis, Sf.ix-xxvi

Ziyaoğlu, R (1971). İstanbul Kadıları, Şehreminleri, Belediye Reisleri ve Partiler Tarihi, İsmail Akgün Hak Kitabevi: İstanbul 


1] Antroposentrizm: İnsan-olmayan dünyanın insanlar tarafından kullanılmak için olduğu varsayımına dayanan dünya görüşüdür. İnsanların ne doğaya ne de diğer insan-olmayan canlılara saygı göstermek gibi bir sorumluluğu yoktur. İnsan-olmayan dünyaya duyulan saygı, bu dünyanın diğer insan kullanıcılarının haklarına duyulan saygı ile sınırlıdır. Doğanın bir makina olduğunu ve insanların diğer canlıların tümünden daha üstün yetenekleri olduğunu savunur. Tek tanrılı dinlerdeki Yaradılış hikayesi ve Varlıklar Hiyerarşisi’nde insan-olmayan doğanın bu hiyerarşinin en altında yer alması insanın doğaya hükmetmesini meşru kılar. (bkz. Merchant, 1992:70-74)

[2 Ekosentrizm: Evreni tanımlayan bütüncül dünya görüşü. Doğadaki canlı ya da cansız bütün varlıkların yalnızca var olmalarından dolayı ‘öz’ değerleri vardır. Bu bütüncül metafizik, her şeyin birbiri ile bağlantılı olduğu varsayımına dayanır: Bütün, parçalarının toplamından daha büyüktür; Bilgi bağlamsaldır; İnsanın ve İnsan-olmayan doğanın birliğini öngörür (bkz. Merchant, 1992: 74:80). Ekosentrizmin kökleri Hristiyan Kozmolojisi’ne dayanır. 18-19 yüzyılda, Avrupa ve Amerika’daki endüstriyel gelişmelere karşı olarak doğan Romantik ve Transandantal akımlarla birlikte yeniden doğmuştur.

http://www.sav.org.tr/yazialmanak.asp?curyazi=D_Cevre_04_O_Beklan.htm

http://www.lilithkolektifi.com/makale_detay.asp?haber_id=1849

December 21, 2009 Posted by | kadın ve doğa / ekofeminizm, kent yasami, somuru / tahakkum | Leave a comment

Atomistik hayvanseverliği hayvan özgürlüğü mücadelesine dönüştürmek – Dilaver Demirağ


İnsanın yer ile kurduğu bağlar, bu bağlar içinde oluşturduğu toplumsal örgütlenmeler, kent denilen oluşumu biçimlendirir. Bir yer ya da coğrafya insanı pek çok doğal etki ile biçimlendirir, ama insan da eyleyişleri ile yaşadığı o coğrafyayı biçimlendirir. Bu anlamda mekanla insan arasında böylesine ekolojik ve diyalektik bir ilişki vardır.

Fakat bir yer sadece insanlardan oluşmaz, en insan odaklı yerleşim olan kentler bile başka sakinlerden oluşur. Bu manada kentler birer habitattırlar aynı zamanda. Örneğin İstanbul’un en eski sakinleri aslında güvercinlerdir, ağaçlardır. Belki uzun yıllar onlarla yaşamaktan olsa gerek, Türk toplumu modernleşmeden önce hayli organik bir hayat biçimi içindeydi ve bu son 20–30 yıla dek bir biçimde sürdü. Ancak son günlerde üst üste gelen köpek cinayetleri organik bir hayat algısına sahip Türk toplumunun yerel yönetimler eliyle bu organikliği tamamen sentetikliğe doğru evrilmekte olduğunu göstermekte.

Aslında ülkemizin çeşitli kentlerinde yaşanan ve kenti “cansızlaştırma” operasyonu olarak tanımlayacağımız birtakım örnekleri aklımıza getirdiğimizde yaşanan son soykırımların hiç de istisna olmadığı açık. Malatya’da kentin belli başlı merkezlerinden birinde yer alan ağaçlara konan sığırcıklar, kent halkının “çok gürültü oluyor” şikâyetlerine yol açınca, valilik sığırcıkların konduğu, yuva yaptığı ağaçları kestiriyor, yersiz kalan kuşlar da bunun üzerine vali konağının damını kendilerine mesken ediniyorlar. Denizli’de caminin önünü kapattığı düşünülen -aynı durum Konya’da Mevlana Türbesi için düşünülüyor- çınarlar kesildi.

Örnekler bir hayli fazla, bütün bu örnekler düşünüldüğünde kentlerin artık kuşlardan, köpeklerden, ağaçlardan kurtulmak istediği ve bir kenti sadece beton binalardan, alışveriş merkezlerinden ve otomobillerden, birörnek insanlardan oluşan bir yer olarak görmek istediğimiz anlaşılabiliyor. Eh zihniyet bu olunca, sokak köpekleri haydi haydi harcanabiliyor, ne de olsa “toplum sağlığını” tehdit söz konusu. Ancak köpekler için toplum sağlığını tehdit ediyor diyenlerin, her fırsatta “öteki”ni linç edenleri, okullarda yaşanan şiddet olaylarını görmezden geldiğine tanık olmaktayız, açık ki insan insanın kurdudur ve bu şartlarda toplum sağlığına en büyük tehdit yine bizzat insanın kendi türüdür.

Atomistik Hayvanseverlik

Hayvan sevgisi dediğimiz şey aslında modern öncesi toplumlar için bir şey ifade etmiyordu. Hayvanla insan arasında, tıpkı ağaçlar ve kentin bizzat kendisi, diğer insanlarla olan ilişkiler babında olduğu gibi organik bir bağ vardı. Ama bu bağ bugün bizim sevgi diye ifade ettiğimiz kavramla anlaşılır gibi değildi. Kuşkusuz hayvanla insan arasında bir duygusal ve anlamsal bağ vardı ama bu ilişkide işlevselcilik boyutu bir hayli ağır basardı. Örneğin kedilerin ilk kez Mısır’da evcilleştirildiğini biliriz, nedeni buğday ambarlarına dadanan farelerdi; yani Mısırlılar kediyi ne duygusal gelişim, ne sosyal ihtiyaçlar gibi soyut değerler uğruna değil, ürünlere ortak çıkan fareler için besliyordu. Elbette bunu anlamsal birtakım öğelerle de destekliyor, bu faydalı canlıya sevgisini vermeyi de ihmal etmiyordu -gerçi bu olgu daha çok üst sınıflara ait bir şeydi- ama sonuçta ilişkide fayda belirleyiciydi.

Aydınlanma sonrası burjuva aile modelinin gelişimiyle, özellikle de İngiltere’de hayvanseverlik olgusu, yani evde hayvan besleme pratiği gelişmeye başladı ve hayvanlar da yavaş yavaş evin bir bireyi haline geldiler. Yani bir anlamda onlar da burjuva aile değerlerinin bir unsuru oluverdiler. Günümüzde ise hayvanseverlik bir endüstri haline getirildi. Kapitalizm hayvanseverliği de bir tüketim öğesi kılmayı becerdi. Bugün “pet”, yani cins evcil hayvan endüstrisi bireyselleşmiş ve atomlaşmış toplumun tüketimci-şefkat değerlerini temsil eder konumda.

Sözlerim yanlış anlaşılmasın, ALF/HKC (Hayvan Kurtuluş Cephesi) ya da Peter Singer gibi düşünürler bazında temsil bulan hayvan hakları olgusunu burjuvaca bularak küçümseyenlerden değilim. Ama atomistik, yani yalıtılmış yalnızlaşmış bireyin “sevgi” ihtiyacını karşılamak için para basan endüstrileşmiş hayvanseverlik ile, hayvan hakları mücadelesini de aynı kefeye koymuyorum sadece.

Yaşar Çabuklu’nun bir yazısında değindiği gibi: “Günümüz toplumunda insanın hayvanlarla olan ilişkisi ev hayvanlarıyla (pet) sınırlı hale geliyor. ‘Hayvanlıktan çıkarılmış,’ sterilize edilmiş, insan dünyasının konforunu ve hafifliğini bozmayacak biçimde eğitilmiş bu hayvanlar ticari bir sektörün nesnelerini oluşturuyor. ‘Hayvan Hakları’ genellikle bu hayvanlara yönelik olarak algılanıyor, evcilleştirmenin kendisi sorgulanmıyor. Benzer bir biçimde avcılığa karşı çıkılırken milyonlarca hayvanın mezbahalarda kesimi görmezlikten geliniyor. Vejetaryenlik bir moda haline gelip ticarileşiyor. ‘Hayvanları koruma’ yaklaşımının hayvanların trajedisinin esas sorumlusu olan insan merkezciliği güçlendirdiği gerçeği göz ardı ediliyor.” Buradaki hayvan haklarını siz kesinkes tüketimci hayvanseverlik olarak okuyun, Çabuklu’nun eleştiri oklarının hedefi gerçek hayvan hakları değil çünkü.

Ama ne yazık ki steril hayvanseverlik geliştikçe, sokaklar ıssızlaşıyor ve sokak köpekleri sokak çocuklarının kaderini paylaşıyor. “Görünmezleşiyorlar”, aradaki ahlaki sorumluluk bağı kopuyor.

Yani bugün hayvanları bir gösteriş ve sergileme unsuruna dönüştüren, cins köpekler üzerinden yürüyen sosyetik hayvanseverlik, sorunun bir parçası.

Fakat sorunun diğer ucunda ise giderek nihilistleşen toplumsal duyarlıkların tümüne yabancılaşan yoksul kentliler de var. Ve onlar da sınıfsal hınçlarını köpeklerden çıkararak rahatlıyorlar.

Kentin Köpekleri

Aslında sokak hayvanları sorunu kentleşme sorununun ayrılmaz bir parçası. Metropollerde sokak öldükçe, kentli eğitimli orta sınıf çocukları sokaktan ve doğadan koptukça, sokak köpekleri de tıpkı bir dönem haklarında idam fermanı çıkarılan kavaklar gibi gözlerden ve gönüllerden düştüler. Kent binalardan, yollardan oluşan bir yığıntıya dönüşüp, kent sakinleri de kitle toplumunun bir unsuru oldukça, kentlerimiz insanî ve ekolojik yönden erozyon yaşar hale geldi.

Eskiden var olan mahalle birimleri, canlı komşuluk ilişkileri, yoksulu ve sokaktaki hayvanı da içine alan şefkat çemberi, metropolleşen kentlerle ölümü yaşamaya başladı. Önce yoksullar kaderlerine terk edildi, sonra köpekler. Kentlerimiz erkekleşti, dişi mimarînin oval kubbeleri, eril gökdelenlere terk etti yerlerini. Fabrikalarda çile dokurken bile hayatı ıskalamayan işçi sınıfının gecekondularının pencerelerinin pervazlarında sardunyalar, yanı başlarında ağaçlar ve kendi yoksul sofralarından artanlarla besledikleri köpekleri, sarman/tekir kedileri, kafeste öten sakaları kayboldu ve yerini demirli çirkinliklere bıraktı.

Kentin mekanı ayrışıp parçalandıkça, kentlilerin birbirlerinden kopuşu da hızlandı ve gettolaşan gecekondularda ilişkiler hoyratlaşmaya, kıyıcılaşmaya başladı. Töre cinayetleri arttıkça, kadınlar kapatıldıkça sokak köpekleri daha çok tekmelenmeye, makatlarına çomak sokulmaya, itlaf canilerince tecavüze uğrar olmaya başladılar.

Kısacası hayvanların yaşadığı acı ve sessizlik, dişi dünyanın içe çöküşü, yoksulların güç ilişkileri ile tüketim kültürünün üreticisi kentli orta sınıfın şımarık hayvanseverliği arasında kopmaz bağlar var.

Ve tüm bu girift ilişkileri dönüştürmek için, kenti dönüştürmek gerekiyor. Eğer halihazırda kendi parçalı yapısı ile kendi sorunlarına kilitlenmiş yapıları bir araya getirecek (Yeşiller gibi) üst bir çatı, hayvanseverliği hayvan özgürleştirmesine dönüştürecek daha politik ve bütünsel bir hayvan hakları mücadelesi olmadıkça, kendi katilimiz kendimiz olacağız. Çünkü şu anda çözüm hayvanları kısırlaştırmakta görülüyor, oysa bu zaten bir yandan belediyeler, diğer yanda AB normları ile süren kuşatmanın istediği sonuç, yani sokakların hayvanlardan temizlenmesi. Yapılan mitinglerin birinde göstericiler soruyordular “Katilim Kim” diye, cevap belli değil mi? Katil endüstriyel, kapitalist kentleşme. Bu kentleşme ise hem insanlığımızı, hem ruhumuzu betonlaştırıyor.

http://sadecehayat.blogcu.com/ne-kussuz-ne-kopeksiz/1705927

December 17, 2009 Posted by | eko-savunma, kent yasami, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Ekososyalist Bir Kır Kent Hareketine Doğru (Fevzi ÖZLÜER)

Sonunu müjdeleyen bir çağda yaşıyoruz. Uygarlığımız, bugüne kadar görmediği bir gücü, sıkışmış bir gücü barındırıyor damarlarında. Bu birikmiş güç ve enerji nereye akacağını kestiremediğimiz bir hoyratlıkla dünyamızın dehlizlerinde dolaşıyor.

Bu güç, dünyayı, yeniden yaşanabilir kılacak bir enerjiye de dönüşebilir; dünyayı top yekûn bir yok oluşa da sürükleyebilir. Bu sonun nasıl yaşanacağı sorumluluğu ise, bu çağın emekçilerinin omuzlarına biniyor. Tekil kurtuluşlar, varoluşlar ve hatta yıkılışlar çağı kapandı. 

Kapitalist uygarlık ve burjuva sınıfı, vaat ettiği özgürlük ve eşitlik dünyasının iflasını dünyanın dört bir yanına yaydığı  savaşlarla ilan ediyor. Bir yanda muazzam bir sermeye birikimi diğer yanda da yoksulluk, açlık, doğanın yıkımı yaşanıyor. Kapitalizmi meşrulaştıran tüm ahlaki, toplumsal, ekonomik, kültürel olgular yıkılmaya yüz tutuyor. Emekçileri ücretli köle haline getirerek onları geçim araçlarından kopartan kapitalizm, toplumu bir arada tutan ve kapitalizmin varlık koşulları olan değerleri de temelinden sarsıyor. Toplumsal yaşamın üstünde bir güç olarak kar düzenini yaşatmak için ise, tüm bu değerleri yeniden üretmekte gecikmiyor burjuva sınıfı.  

Toplumsal yaşamın maddi varlık koşullarını yıkmak pahasına, sermaye birikimi “kendinde anlamlı” bir güce dönüşüyor. Topluma ve doğaya rağmen büyüyen sermaye, yarattığı toplumsal çelişkinin bedelini emekçilerin ve doğanın omuzlarına yüklüyor. Yarattığı savurgan uygarlık doğanın maddi varlıklarına rağmen hükmünü sürdürmeye çalışıyor. Emekten ve doğadan çaldığı geçim araçlarının egemenliğiyle toplumsal tahakkümünü perçinleyen burjuva sınıfı her gün emeğin yeteneklerini, doğanın olanaklarını iğdiş edecek şekilde emeği ve doğayı üretimin saflarından tüketimin raflarına gönderiyor. Üretim salt bir tüketim nesnesi haline geliyor. 

Emekçiler, üretim araçlarını yitirdiği gibi, toplumsal var olma koşullarını  da yitiriyor. Neyi, nasıl, ne kadar, kimin için ve ne için ürettiğini sorgulamaktan uzaklaştırılıyor. Aldığı ücretle, plazma televizyon hayali ikilemine sıkışmış yoksullar, kapitalizmin soysuzlaştıran kültürü karşısında en temel yeteneği olan dünyayı değiştirme becerisi körelmiş, toplumsal ve biyolojik bedenine, emeğine ve doğaya yabancılaşmış, her türden gerici ideolojiye tutsak bırakılmış bir kütleye dönüştürülüyor. 

Emekçiler, dünyayı kucaklamanın baharından geçiyor.

Bütün dünyayı  saran ve yıkan uygarlık ateşi, makinelerin yaratımında bir dünya tahayyül ediyor. Bugüne kadar edindiğimiz tüm insancıl yetilerimizi bir yandan yitiriyor, toprağı tanıyamaz hale geliyoruz. Büyük şirketlerin denetim ve mülkiyetlerine aldıkları bilgi, insanların geleceklerini çizen yeni tanrıya dönüşüyor. Bilim de bu tanrının kutsal kitabı, vahiyleri indiren ise kapitalizmin teknisyenlerine dönüşmüş bilim insanları. 

Ekmek yapmayı  bilmiyoruz, tohumlarımız yok. Buğday üretemiyoruz. Tarlamız var süremiyoruz,  çünkü hazır yapılmışı, sürülmüşü  var. Evler inşa etmekten kopalı hayli zaman olmuş, ustaları var, ekolojik olanı olmayanı var çünkü. Tüm bedenimiz paramparça. Ellerimizle birlikte ayaklarımız da iğdiş ediliyor. Otomobil uygarlığı bizi istediğimiz yere götürmeyi vaat ediyor. Kara taşımacılığı binlerce can alsa da iklimleri değiştirse de, yakını uzak yapsa da otomobil istiyoruz. Ama gidemesek de dünyanın öteki ucuna, belgesel kanalları gitmediğimiz görmediğimiz şehirlere yerleştirdiği kameralarıyla, canlı yayında bize dünyayı tanıtıyor. Her şeyden çok ama çok var, yeter ki satın alacak paranız olsun. Paramız olmasa da borçlanarak alıyoruz, eşya sofrasının çıkma parçalarını. Sularımız akmasa da hepimizin evinde çamaşır ve bulaşık makinesi kalkınmışlık ikonu oluyor.  Mekanla iş-işsizlik arasında sıkışmış bir topluma esir ediliyoruz. Ölmüş bir uygarlığı sevdirmeye çalışıyorlar. Bir tür ölü sevicilik kol geziyor. Ölen bir kültür, yoksullara taksitle satılıyorlar. Bedelini ise peşin peşin ödetiyorlar. 

Hareket etmenize hiç ama hiç gerek yok diyor burjuva ideologları, çünkü  kapitalizm kendin menkul aklıyla hep daha fazlasını arzuluyor bizim yerimize. Piyasa dengesini bulur diyorlar. Ancak tüm bir umursamazlık ve çöküş çağı içinde, tarihin bu gerileme devresinde, devrimci bir değişime de ebelik etmenin tedirginliğini yaşıyoruz. Bütün bu toplu barbarlık projesi yeniden ve yeniden üretilirken dünyanın farklı köşelerinde çoban ateşleri alevleniyor. 

Sermayenin, 21. yüzyılın bu eşiğindeki saldırganlığı karşısında yeni direniş odakları da tohumlarını filizlendiriyor. Bu tohumların toplumsal ve siyasal karakteri ve gücü, sermayenin muazzam saldırısını alt üst edecek bir örgütlülüğe sahip olmasa da kendi özgün deneyimleriyle, yeni bir uygarlık projesi üzerine kafa yoruyor. Tüm bu saldırganlığın karşısında, yeni sömürgecilik rejimlerine, kapitalizme direnen on binlerce insan hayatı yeniden anlamlı kılmanın, doğayla ve emekle birlikte eşitlikçi, toplumsal adaleti savunan, özgürlükçü, doğayla birlikte yaşamı kurgulayan bir dünya yaratmanın olanaklarını arıyorlar.

Doğayla birlikte geleceği yeniden yaratabilmek için, bugün sermaye düzenini ve onun siyasal biçimlerini alaşağı etmemiz şart. Yönetim ile üretim arasındaki yarılmayı giderecek bir siyasal devrim mümkün. Kent ile kır arasındaki çelişkiyi aşacak bir toplumsallığa yönelmiş bu siyasal iktidar, tüm toplumsal meşruiyetini tarih ve doğa birliğinden alan emekçilerin iktidarı olarak kendini yeniden kurmalıdır. Ancak bu koşullarda toplumsal varoluşumuz, canlı varlığımızı tehdit etmeyen bir yönelime sıçrayabilir.  Bugün ki toplumsallaşma biçimi, sermayenin toplumsallığı, canlılığımızı tehdit etmektedir.

Bütün tarihimizi ve doğayı yeniden kazanma arzusu, hareket etme heyecanı  dünyayı kucaklamak için zorunlu görünüyor. Bu arzu dünyayı  yeniden yaşanabilir kılma bilinciyle birleştiğinde, insanlar öz yeteneklerini yeniden kazandıklarında, geleceklerini yapabilecek üretim araçlarına ulaştıklarında, kendi uygarlıklarını yeniden değiştirebilecekler.  
 
 1.EKOLOJİK KRİZİN TARİHSELLİĞİ

1.1.DOĞANIN VE EMEĞİN TEMELLÜKÜ

Kapitalist üretim tarzının iki temel belirleyici özelliği bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, üretim araçları mülkiyetinin burjuva sınıfının elinde olması ve toplumun, üretim araçlarından yoksun kalmasından dolayı, emek gücünü, iş gücü olarak piyasada satmak zorunda kalmasıdır.  Bu geniş kitle, yaşayabilmek için çalışmak-emek gücünü satmak- “zorunda” bırakılır. “Özgürlük alanı” olarak varsayılan-piyasa- tam bir zorunluluk alanına dönüşür. Çalışmak bir etkinlik olmaktan çıkarak bir zorunluluğa dönüşür.

Bu nesneleştirme ve metalaştırma süreci, insanların çok yönlü etkinliklerinin ve ilişkilerinin tek bir ilişkiye yararlılık ilişkisine indirgenmesine yol açar. Kişi, iş gücü haline getirilerek, hesaplanabilir, kontrol edilebilir, denetlenebilir bir hesaplar sistemi temelinde, rasyonel ve nesnel bir makine haline getirilir. Makine imgesi, tüm toplumsallaşma biçimlerini sembolize eden bir imge haline getirilir. Kişilere dayanmayan, evrensel ve rasyonel olduğunun imgesini yaratan bu üretim biçimi kutsallığını ilan eder. Makineleşen ya da makinenin bir uzvu haline gelen kişi, tek amacı biriktirmek olan sistemin içinde, nesneleşerek yer bulur. Bu nesneleşme, insanın kendini biyolojik ve toplumsal olarak yenileyebilmek, yaşamak için yaptığı tüm etkinlikleri tüm duygularından arındırır. Emeği tek tipleştiren, birikim rejimi, bu şekilde, kendi düşünsel temeli homo economicusa dayanan akılcılığı da yeniden üretir. Hayatı tüketmek pahasına biriktiren bu sistem, her türlü insani etkinliği ekonomik bir değere dönüştürebildiği ölçüde kendi varlığını sürdürebilir.

İş güçlerine ihtiyaç duyulmayan ve artık nüfus olarak adlandırılan kesimse, piyasa koşullarında sefalete mahkûm edildikleri gibi üretim maliyetleri koşullarında çalışanların işsiz kalma tehdidi ve onların düşük ücretle ve kötü yaşam koşullarında çalışmaya zorlamanın aracı olarak kullanılırlar. Bu artık nüfus olarak adlandırılan kesim her türlü toplumsal bozulmanın da biricik sorumlusu gösterilmek üzere yedeklenir. “Artık” üretme ideolojisi kökenini buradan alır. Toplumsal zenginliğin paylaşılması konusundaki sermayenin cimriliği, emeğin artık haline getirilmesinde sermayenin savurganlığına dönüşmektedir. Sermaye, büyümek için, emeğin maddi zenginliğini yok etmek zorundadır. Daha fazla kar elde etmek için daha ucuz emek kullanma ihtiyacı, her defasında, tarihsel olarak, üretimi emekten özgürleştirme çabasına iter. Ancak üretimin teknolojiye dayandırılması bir yandan başlangıçta karlı gibi görünse de, sermayenin eninde sonunda emeğin artı değerine el koyması zorunluluğu kapitalist üretimin büyümek için emek sömürüsüne olan ihtiyacını daha fazla derinleştirir. Bu durum, sermayeyi daha sık krizlere sürüklemektedir.

Kapitalist üretim tarzının ikinci belirleyici özelliği, toplumsal zenginliğin bileşeni olan doğayı, bir hammadde-doğal kaynak olarak görmesidir. Kapitalizm koşullarında doğanın, üretim için bir girdiden başka bir değeri yoktur. Oysaki toplumun maddi zenginliği, emek ve doğanın ürünüdür. Kapitalist üretim, daha fazla kar elde etmek için emeği olduğu gibi doğayı da daha ucuza mal etmenin yollarını geliştirmektedir. Emek gücü nasıl ki kapitalist üretim tarzında iş gücü ise, doğa da hammadde ve kaynaktır. Sermaye birikimi ve büyüme ancak, emeğin işçileştirilmesi doğanın da hammadde haline gelmesi ile mümkün olmaktadır. Bu açıdan sermaye, el konulan emek ve doğadan başka bir şey değildir. Kapitalist üretimde her defasında bu el konulan toplumsal zenginliği-emeği ve doğayı- sermayedarların elinde en çoklanmasının sağlanmasıyla varlığını sürdürür.

Doğayı  hammadde deposu ve kaynak olarak daha ucuza mal etme arayışı,  aynı zamanda sermayenin de varlık koşullarını tehdit etmektedir. Sermaye, doğanın kendi varlık koşullarını yenileyebilme olanaklarını ortadan kaldıracak şekilde tüketir. Enerji, toprak, su, hava, tohum birer hammadde haline geldikçe, metalaştıkça, sermaye bu varlıkları daha ucuza mal ederek daha fazla kar elde edebilecektir. Bu nedenle, sermaye büyümek için her defasında emeği olduğu gibi doğayı da yok etmek zorundadır. Doğa varlıklarının, “doğal kaynak” haline getirilmesi süreci ile emeğin “işçileşmesi” süreci, kapitalist büyüme ve akılcılığın kaçınılmaz sonucudur.

Doğa, bir kez metalaştığında- kaynak haline geldiğinde- üretimde kullanılan bir tüketim nesnesi haline gelir. Sermaye açısından doğanın başka hiçbir değeri yoktur. Ama aynı zamanda sermaye kendini yeniden üretebilmek için kullandıkça atık haline getirdiği doğayı da yeniden kullanılır kılmak zorundadır. Sermaye, yeniden üretim süreçlerinde bu atığı bir kez daha düşük maliyetle bir hammadde haline getirmeyi dener. Ancak her defasında, doğa bir önceki seferinden daha geri dönülmez ve kullanılamaz halde atığa dönüştürülür. 

Bu artık ve atık üreten meta düzeni kullanım değeri yaratma mantığına göre değil her seferinde daha fazla değişim değeri, kar elde etme mantığı üzerinden işler. Daha fazla kar elde etme mantığına dayanan kapitalizm, üretim için gerekli olan girdileri ya da maliyetleri en düşük seviyede tutma refleksini de sistemin mantığı gereği barındırır. Bu durum, toplumsal yaşamın varlık zemini olan emeğin ve doğanın kendini yenileyebilme olanakları için gerekli koşullar ile sermayenin büyümesi için gerekli koşulların karşı karşıya gelmesi sonucunu doğurur. Doğanın toplumsallaştırılması için kullanımı ile kar için kullanımı arasındaki temel fark da buradadır. Kara dayalı toplumsal yaşamda, doğa kendini yenileyebilme olanaklarını yitirmektedir.

Emeğin bu doğal ve toplumsal formlarının, kullanım değerinin bu bileşenlerinin sermaye birikimi sürecine tabi olması ve birikim zorunluluğunun kapitalist üretim tarzının motoru haline gelmesi eş zamanlı  işleyen bir süreç ve ilişki olarak kavranmalıdır. Kapitalist üretim bu nedenledir ki aynı zamanda kendi maddi üretim koşullarını bozmaya meyillidir. Sermayenin büyümesi bu maddi gerçekle mümkün olabilir. Bu sermayenin aynı zamanda ekolojik krizinin olgunlaşma ve derinleşme zeminidir.

Oysa ki çalışma dediğimiz etkinlik bir yandan biyolojik ve toplumsal bir güç olan bedenin yeniden üretilmesidir. İnsan kendini yeniden anlamlandırma, yaşam alanını tanıma ve var olduğu yaşama alanına uyum için maddi etkinlikler de bulunur. Bu etkinlik alanı ise insanın toplumsal bedeni olan, fiziki ve toplumsal etkinliğinde cisimleşir. Çalışma bir zorunluluk haline geldiğinde ise, kişi hem biyolojik bedenine hem de kendi toplumsal bedenine – emeğine ve onun maddi var oluş koşullarına yabancılaşır.

Bu açıdan söyleyecek olursak, ekoloji mücadelesi, emeğin ve doğanın maddi yaşam ve var olma koşullarını yeniden üretme süreci olarak örgütlenecekse, bu süreç hem üretimin hem de yönetimin arasındaki yarılmayı ortadan kaldırmayı hedeflemelidir.

1.2.TOPLUM VE DOĞANIN YARILMASI

Sermaye sistemine içkin akıl, insan ile doğa arasındaki ontolojik bir karşıtlıktan hareketle hiçbir tarihsel bağlama oturmadan, her türlü insani etkinliği,  doğa üzerinde temellük ilişkisiyle bir tutar. İnsan doğanın dışında bir gerçeklik olarak ifade edilir. Bu algı düzeyi öyle bir hegemonya kurmuştur ki, modern ve rasyonel olarak gösterilen zihniyetin kendisi oluverir. Sermaye kendini tarih dışı ilan ederken, doğanın dışına attığı geniş bir kitleyi de doğanın düşmanı ilan ediverir. Şehirleri ele geçiren, kırı mahveden, gıdayı pervasızca tüketen ve açlığa neden olan yoksullar olur.

Bu yaklaşım, insanı doğa dışında tanımlayan, ilişkiselliği görmezden gelen,  tam da bu nedenle de onu biyolojik bir varlığa indirgeyen bir yaklaşımdır. Bu bakış doymak bilmez bir “insan doğası” inanışından, kaynakların kıt ama ihtiyaçların sınırsız olduğu tezini işleyen liberal akıldan beslenir. Diğer yandan da sermayenin aklı, bu çıplak insanı, doğanın dışında konumlandırırken, kovulan bu çıplak insanı, “doğanın yasaları” olarak ilan ettiği kurallar bütününe de tabi kılar. Doğayı “kaynak” haline getiren ideoloji tam da bu biçimde kaynakların da kıt olduğuna yönelik görüşe toplumsal meşruiyet zemini sağlar.

Sermaye toplumu, bir yandan doğa bilimlerinden elde edilen bilgileri toplumsal ilişkilere giydirmeye çalışır. Larvadan kurbağaya geçişi hızlandıracak laboratuar teknikleri üretici güçlerin geliştirilmesinin yöntemi olarak görülür ve bu yasalar evrenselleştirilir. Larvalıktan iribaşlığa geçecek kurbağanın gelişimin nasıl hızlandırılacağını açığa çıkartan bilim insanın bilgisi hemen topluma uyarlanır. Eğer ki topluma dışardan bir bilinç taşınırsa, bir öncünün müdahalesi olursa toplumsal yaşam tarihsel olarak gelişecektir. Bu şekilde tarih ilerlemeci bir hatta oturtulmuş olur. Üretici güçleri iğdiş eden sermaye tam da bu nedenle ilerici görülüverir. Üretici güçleri temellük eden ve yağmalayan üretim tarzı birden bire tarihin “dinamosu” oluverir. 

Toplumsal yaşamın belli bir evresine tekabül eden ve bu anlamda da tarihsel alana ait bir kavram olan “rekabet, yarış, ezme ve ezilme v.b..” kavramlar doğanın kuralları haline getirilir. Rekabetçi burjuva yaşamının getirdiği ilişki ağları, doğanın yasası haline dönüştürülür. Aslanlar, karınlarını doyurmak için diğer aslanlarla “rekabet eder”. “Katil” balinalar yok eder. “Avcı” şahin “avını” bir lokmada yer. Oysa rekabet eden liberal toplumdur. Katil olan balina değil, onu katil olarak gören rasyonel modern sermayenin toplumsal aklıdır.

Doğal seçilim tezleri de bu dolayımda, toplumsal bir ilke haline gelir. Güçlüler kazanır, zayıflar ölür. Sermayenin kuralı budur. Sermaye, liberal aklına bir de muhafazakâr aklı ekleyerek kendi rasyonalitesinin sınırlarını genişletir. Toplumsal yaşamın diline tercüme ettiği bu kavramsallaştırma, sermaye düzeninde emeğin ve doğanın, sürekli bir baskı altında kalmasına, toplumsal yaşamında her defasında totaliter ve denetimli bir rejime tabi kılınmasına yol açar.

Bir yandan insanı doğa dışına iten ve fakat bu insanı doğallaştırılan toplumsal yasalara tabi kılan modern akıl, aynı zamanda modern türcülüğün kök salmasına da zemin hazırlar. Kavga da kaybeden, büyük insan kitleleri nasıl yok edilmeyi hak ediyorsa, insan türünü temsil eden uygarlık bekçileri de aynı zamanda yanlarına aldıkları yalı köpekleriyle bir uygarlık halesi kurarlar. Fokları derileri için öldürmeyi hak olarak görürken, bu foklardan kendi kedi ve köpeklerine de kayış yapmayı ihmal etmezler. Modern türcülük, kapitalizm öncesi türcülüğünden farklılaşır. Artık, zenginler, insan türünün temsilcisi olarak kendilerini tüm bir doğaya ve topluma dayatırlar. Onlar dışında diğer türlerin ve hatta kendi türlerinden olsa da bu yok edilmesi gereken artık kitlenin var olmalarının hiçbir değeri yoktur. Binlerce hayvan, ilaç sanayinin kobayı oluverir. İlaç sanayinde binlerce insan açlıkla boğuşabilir. Ancak büyük insanlık ailesinin yegâne temsilcileri için bu dramlar doğaldır. Doğanın yasaları acımasızdır. Her koyun kendi bacağından asılır.

Acı çekme-çektirme pratikleri, sömürme-ezme- yok etme deneyimleri bir var olma biçimi haline getirildiğinde zenginler dışında kalan türler için eziyet gündelik bir rutine dönüşür. Bu rutin katlanılması gereken, cenneti ızdırapta gören ama cehennemi de ızdırap çekenlere lütfeden bir uygarlığın tezahürüdür. Ancak, bu doğallaştırma hiçbir evrensellik niteliği taşımaz. Izdırap tarihseldir.

Bu açıdan insanın etkinliklerinin evrensel bir karakter taşıdığı tek bir süreç vardır. O da insanın doğaya ilişki kurduğu emek sürecidir. Bunun dışında insanın toplumsal faaliyetleri ve bu faaliyetlerin sonuçları hiçbir şekilde evrensel bir nitelik göstermez. Bu faaliyetler üretim ilişkileri ölçeğinde ve belirli bir üretim tarzında anlamlandırılabilinir. 

Toplumsal varlığımızın zeminini oluşturan biyolojik özelliklerimiz, toplumsallaşmamızın içinde yeniden üretilir ve toplumsal yaşamımızı da yeniden üretir. Bununla birlikte toplumsallaşmamızı sağladığımız emek sürecinde, doğayla ilişkimize de özgül karakterini kazanır. Bu demektir ki her emek sürecine özgü olarak toplumun doğayla farklı bir ilişkisi vardır. Her emek sürecinin şekillendiği farklı bir toplumsal ilişkiler bütünü vardır, her toplumsal ilişki biçiminde, her toplumsal yaşam tarzında insanlar doğayla farklı bir ilişki kurarlar.

Bu toplumsal evrim her tarihsel süreçte ve toplumsal üretim tarzında yeni bir doğa imgesi yaratırken aynı zamanda insan emeğini, dolayımlı olarak  doğanın bilinci haline de dönüştürür. Bu bilinç, her toplumsal üretim tarzında doğayla ilişki kurmanın farklı veçhelerini  yaratırken, emeğin olanaklarının evrimine doğal ve aşılamaz sınırlar çizmez. Emek, insanın yarattığı uygarlıklara da, doğayla ilişkilenme tarzında, bir öz denetim mekanizması sağlar. Doğa, toplumsal uygarlığımızın turnusol kâğıdıdır. İnsan, doğayla ilişkisini yıkıma götüren; emeğinin toplumsal örgütlenme tarzlarını,  insan uygarlıklarının sınırlarını, doğayla ilişki kurduğu her an  anlayabilme ve kendi örgütlenmesini  değiştirebilme potansiyelini de barındırır. Bu potansiyelin açığa çıkartılıp çıkartılamayacağı ise politik bir sorundur.   

Ekolojik kriz tarihsel düzeyde, belli bir üretim ilişkileri ölçeğinde ve belirli bir üretim tarzında anlamlandırmak bu nedenle oldukça önemlidir. Bugün, beden ve doğa arasındaki yarılmanın kökeni verili üretim-tüketim ve yeniden üretim tarzıdır. Bu süreçte ekolojik kriz, toplumsalın sınırlarına kadar genişlemiştir. Bu demektir ki, ekolojik kriz karşısında toplumsal emeğin, yaşam mücadelesi örgütlenmelidir. Bu açıdan da emek hattı ekoloji mücadelesinin biricik politikleşme zemini olacaktır. Kapitalist yaşam tarzından farklı bir toplumsal yaşam tarzında insanların doğayla ilişki tarzları da farklılaşacaktır. Bunun için de emeğin doğayla ilişkiye geçtiği emek sürecinin de farklı örgütlenmesi gerekir. Bu bağlamda üretim araçları ve üretici güçler de farklı toplumsal yaşamlarda farklı yapılara bürünecektir. Nükleer santrallerin, biyo teknolojinin… geleceğin toplumunda kullanılmasının bu açıdan yeri olmayacaktır.  
 
 Modern uygarlık bir diğer açıdan, emeğin, insan ve doğa birliğinin hep yeniden oluşturulması anlamına geldiğini de yok sayar. Oysa ki, insan ile doğa arasındaki ilişki karşılıklı ve farklılaşmış bir ilişkidir. Doğa olanla toplumsal olan arasına bir karşıtlık koymadan oluşturulacak politik hat aynı zamanda cinsiyete dayalı toplumsal işbölümünün de yeniden sorgulanmasını mümkün kılar. Kadın erkek arasındaki eşitsizliklerin kökenini biyolojik bedenin farklılaşmasında gören ve eşitsizliği buraya gömen yaklaşımlar da eninde sonunda modern aklileştirmeye yaslanan toplumsal üretim sistemidir. Biyolojik farklılaşmayı toplumsal  eşitsizliklerin temeline yerleştiren siyasal yaşam, özel alan kamusal alan ikiliğini de tarih aşırı, evrensel bir ikiliğe büründürür. Liberalizmde en keskin ifadesine kavuşan bu kavrayış, patriarkanın görünmez kılınmasına da hizmet eder.

Patriarkanın bu özgül biçiminde, kamusal alanın içine çekilerek tahakküm altına alınan ve sömürülen kadınların, kamusal alana çağrılmasının  ön koşulu, hem bir yurttaş hem de eşitsiz cinsel sözleşmeyle kurulmuş ailenin bir üyesi olmasıdır. Kamusal alanda kadın, hem bir yurttaş hem de aile üyesidir. Temsil mekanizmalarında kadınların sayısının önemine endekslenmiş kamusal alan anlayışları da, niceliksel vurgularını ön plana çıkardığı her anda, kadını toplumsal denetim altına alacak mekanizmaları da harekete geçirirler. Bu anlamda modern kamusal alan özel alan ayrımı, kadını kamusalın dışında tutarak değil kadını içererek ezer, sömürür ve tahakküm altına alır. 

Kadınlar, kamusal alanda, cinsiyetçilik temelinde çifte bir denetime tabi tutulur. Hem biyolojik hem de toplumsal bedenlerinin zorunluluk alanına dahil edilmesiyle beraber ve fakat biyolojik bedenlerinin imgesine sıkıştırılarak toplumsallaşırlar. Statü ve erk sahibi olurlar. Kamusal alan her ne kadar piyasanın- devletin dışında tanımlanmaya çalışılsa da, siyasal olandan yalıtılmış her toplumsal alan eninde sonunda piyasanın tahakkümü altında kalmaktadır. Bu açıdan piyasaya- liberal kamusal alana çağrılan, bu zorunluluk alanında var olmaları koşuluyla toplumsallaşmalarına olanak tanınan toplumsal sınıflar, ücretli emeğiyle geçinenler, işsizler, kadınlar..bu alanda siyasal olanla ekonomik olan arasındaki yarılmayı ortadan kaldıracak bir zeminden de kopartılmış olurlar. Toplumsal ve biyolojik bedeninden dışlananlara sunulan kamusal alan, etik ve hukuk geriliminde örüldüğü sürece de, kamu bir söylenceden öte değer taşımaz. Bu kamusal alanda hareket eden kişilere de hiçbir zaman, özel-devlet mülkiyeti arasındaki gerilimi ve sıkışmayı aşacak, üretim ile yönetim arasındaki parçalanmayı ilga edecek çok özneli bir kamusallık zemini sağlanmaz. Bu nedenle liberal kamu, doğa ve toplumsal beden arasındaki yarılmanın görünüm alanlarında ortaya çıkan eşitsizlikleri, sömürüyü ve tahakküm biçimlerini yeniden üretir. Bu nedenle, piyasanın kamusu altında yok sayılan bedeni yeniden özgüleştirecek olan biricik hatlardan biri de kapitalist kamusallığı alt üst edecek, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve öz yönetim biçimlerinin, bu ikilikleri aşacak tarzda geliştirilmesi ile mümkün olacaktır.

1.3. KENT İLE KIR ARASINDAKİ ÇELİŞKİ

Emeği işgücüne-artığa, doğayı hammadde deposuna-atığa dönüştüren kapitalist sermaye birikim süreci aynı zamanda, her zaman genişleme, merkezileşme, yoğunlaşma eğilimini de barındırır. Sermaye birikim sürecinin sürekli kar arayışı, daha ucuza işgücü ve hammadde ihtiyacını perçinler. Sermaye birikimin önüne çıkan her türlü maddi engeli kaldırmak için de sosyal, siyasal, ekonomik ve hukuki her türlü yordamı hayata geçirir. Sermaye girdiği her coğrafyanın sosyal, kültürel, tarihi, ekonomik yaşamını ters yüz eder. Hammadde haline gelen doğayı ve ucuz emek gücünü bir kıtadan bir başka kıtaya taşır. Milyonlarca insan bir yerden bir başka yere harekete geçer.

Aynı  zamanda ülkelerin sınırları değişir. Tek amacı kar olan kapitalist sistem bu koşulu yaratabilmek için mekanı ve zamanı da türdeşleştirmek zorundadır. Dünyanın her yerinde kendi kurallarının geçerli olacağı bir yaşam örgütlemek zorundadır. Doğayı ve emeği tek tipleştiren sermaye aynı zamanda kendini biriktirmek için, zamanı ve mekanı da tek tipleştirmeye eğilimlidir. Bu süreç merkezileşme ve yoğunlaşmanın yaşandığı alanlarda kimi kısmi avantajlara yol açsa da bir bütün olarak mekanın ve zamanın ortadan ikiye bölündüğü bir çağı da beraberinde getirir. 

Kentlerin, sanayi, hizmet, ticaret alanlarında yoğunlaşması veya bunların belirlenimine girmesi, büyük bir nüfusun giderek tarımsal üretimden kopmasına neden olmaktadır. Bu merkezlerde biriken yoğun nüfusun gıda, barınma, ulaşım… gibi ihtiyaçlarının kent tarafından yerine getirilememesi ve sermayenin bu ihtiyaçları karşılamak için kırsala yönelmesi, giderek daha fazla oranda kırın,  kentin hizmetine sunulmasına neden olmaktadır. Kırsal toprağı bu eksende giderek daralmakta, bu alanlar yerleşime açılmaktadır. Sular, bir yandan şişelenerek şehir merkezlerine taşınmakta, diğer yandan da enerji haline gelerek, kentlerin askeri ve sınai ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde düzenlenmektedir.

Kırın havası  da bir turizm nesnesi olarak, kentin hizmetine sunulmaktadır. Ancak yine de kapitalist kent kendi içinde de çelişkilerini derinleştirmekte, temellük ettiği mekân ve zamanı da bölmektedir. Kent hizmetlerinin üretiminde kullanılan ucuz emek, aynı zamanda her zaman kötü yaşam koşullarına mahkûm kalır. On dokuzuncu yüz yılda işçi konutlarında, yirmi birinci yüz yılın barakalarında yaşamaya mahkûm bırakılır. Sağlıklı içme suyu kullanmazlar. Çalışma bir etkinlik olmaktan çıkıp bir zorunluluğa dönüştükçe, kentin havasını “özgürleştiren” kamusal mekânlardan da yaralanamazlar. İnsanları bir araya getiren, karşılıklı olarak sorunlarını konuştukları ve çözdükleri varsayılan her türü “kamusal alan” da giderek parçalanır. Kapitalist kent kendi kamusunu bir kabus haline getirir. 

Kapitalist yoğunlaşma ve merkezileşmenin yaşandığı alanlar, bu merkezlere iş gücü, hammadde, gıda, hava, su, enerji sağlayan mekânların da daha fazla yoksullaşmasına yol açar. Kırın ve kentin kapitalistleşmesine paralel olarak, bir yandan kent kırı, diğer yandan kır kendi içinde kırı, kent de kendi içinde kenti sömürmeye başlar. Sanayileşmenin hızlanması, tarımın kapitalistleşmesine paralel olarak, daha fazla tarımsal ürüne ihtiyaç duyulur. Tarımsal ürünlerde bu talep artışı, giderek daha kısa sürede daha fazla üretimin sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Daha fazla üretim, tarım da daha kısa sürede üretilen belli tarımsal ürünler üzerine yoğunlaşmaya neden olur.  Bu da tarımda tek tip ürün üretimine neden olur. Geniş coğrafyalarda kapitalist tarımsal üretim aynı zamanda biyolojik çeşitliliğin daralmasına, türlerin binlerce yılda karşılıklı evrimiyle kazandıkları birikimin yok olmasına neden olur. 

Tarımın kapitalistleşmesi, tarım tekelleri ile rekabet etme olanağı kalmayan binlerce çiftçinin giderek topraksızlaşmasına ya da toprağı her defasında bir öncekinden daha yoğun bir şekilde gübreye boğmasına neden olmaktadır. Toprakta aşırı gübre kullanımına dayalı üretim, toprağın ve suyun giderek yoğun bir biçimde atık haline gelmesine neden olur. 

Toprağın kapitalist üretime endekslenmesi, kültürel ve türsel çeşitliliklerin de yağmalanmasını hızlandırır. On sekizinci yüzyılda bitki toplama faaliyetlerinin sistematik hale gelmesinden bugüne kadar, bitkiler de sömürü alanın etkisi altına girer.  Sağlık, tıp, gıdanın sanayileşmesi, kapitalistleşmesi ile birlikte daha fazla bitkinin üretimde kullanılmasına yol açar. Aynı zamanda bu alanda “verim” artışına dayanan teknolojik uygulamalar, bitkilerin tek tipleşmesine yol açacak gelişmelerin de doğmasına neden olur. Genetiği değiştirilmiş organizmalara dayalı olarak yapılan tarımsal üretim, top yekûn yaşamı ortadan kaldıracak tek tipleşmeyi tetikler. Gıda ve tarım tekelleri tarafından daha çok üretim ve kar ihtiyacı, her yıl binlerce türün yok olmasına, milyonlarca insanın yoksullaşmasına, on binlerce kilometrekare tarım arazisinin yok oluşuna, yeni kırsal alanların tarım arazisi haline gelmesine yol açmaktadır.   

Kapitalist yaşam biçimi insanların başta beslenme ve giyim olmak üzere pek çok yaşam alışkanlığını da değiştirmektedir. Sermaye birikim süreci yaşamı giderek hızlandırırken, geleneksel besin maddelerinde giderek daralmaya yol açmaktadır. Bedenin enerji ihtiyacını karşılamak için karbonhidrat ve protein ihtiyacının sanayi ürünlerinden karşılanması, giderek daha fazla hazır besinin piyasaya girmesine, bu besinlerin de giderek daha fazla bedeni ele geçirmesine yol açmaktadır. Hazır besin sanayi, binlerce yıldır insanların toprakla ilişkisini de bozmaktadır. Toprağın doğal besleyicisi olan insan artıkları, sermaye birikim süreci ile birlikte toprağa geri dönüşü mümkün olmayan milyonlarca ton çöpe dönüşmektedir. Toprağın geri besleme sistemlerindeki bozulma, doğa ve insan arasındaki metabolizmanın da kendini yeniden üretmesini engellemektedir.

Kent yaşamın sonucunda ortaya çıkan binlerce ton insan artığı toprağa kazandırılamamaktadır. Kentlerin aşırı merkezileşmesi, yoğunlaşması ve genişlemesi sürecinde doğa varlıkları da kapitalizmin hizmetine sunulmaktadır. Kentlere hammadde ve iş gücü taşıyan kara, hava ve deniz taşımacılığı her gün daha fazla toprağı parçalamaktadır. 

Bitkilerin, hayvanların kitlesel tüketimi ve uyum sağlayamayacakları ekosistemlere taşınması, taşınan ekosistemleri tek tipleştirmekte, gittikleri ekosistemlerin de tahribatına yol açmaktadır Ekosistem, ticari avcılık, balıkçılık nedeniyle yok olmaktadır. Kürk ticareti binlerce hayvanın türsel haklarını ihlal ettiği gibi varlıklarını da ortadan kaldırmaktadır.       

Burjuva kültürü  bir yandan atık, artık ve çöp üreten bir kültür haline gelirken diğer yandan da bunlardan nefret eden ve toplumsalın dışına öteleyen ve belki de sorunu geleceğe havale ederek, kendini yeniden üretmenin olanağını sağlamıştır. Kırla kent arasındaki yarılma kentleri çöp ve atık üreten bir uygarlık tasarımı haline getirmiştir. Bu tasarımda bir tür modernleşme modeli olarak tüm dünyada kutsanmakta ve bu tasarım tüm dünyayı kuşatmaktadır.

Kapitalizm kendini bir hijyen ideolojisi ekseninde inşa ederken diğer yandan uygarlığın pisliği olarak adlandırdığı yoksulların  ülkesine çöplerini, atıklarını, yaşam formlarını ve en önemlisi yaşamı algılama biçimini ihraç ediyor. Kırın toplumsal artığı haline getirilenler kentin çeperlerine biriktikçe, milliyetçi, ırkçı dürtüler de yeniden üretilir. İşte emeğin parçalanması bir yandan doğa ile insanı birbirinden kopartıp, toplumsal serveti metaya indirgerken, diğer yandan da yaratılan hijyen kültürü üzerinden yoksullar ötekileştirilir. Bu açıdan ekolojik krizin bir tezahürü de, kır ve kenti parçalayan özel mülkiyet, buna dayalı hijyen kültürü ve artık-atık üretim tarzının kendisidir. Kır ile kent arasındaki parçalanmanın toplumsal yaşamın hijyenleştirilmesi ve soylulaştırılması, her türlü yoksulu ve yoksullaşmayı ötekileştirmektedir. Emeği, bitkileri, hayvanları, halkları tek tipleştirdiği gibi mekanı ve zamanı da tek tipleştirmektedir.  

21.yüzyılın bu eşiğinde bir yandan kent giderek kırın içine girerken, kır da eskisinden daha fazla kentin etki alanında kalmaktadır. Kır bir yandan kentleşirken, kentte kırsallaşmaktadır. Kıra ve kente atfedilen, evrensel kategoriler bir birinin içine girmekte ve harmanlanmaktadır. Bu açıdan kır ve kent arasındaki çelişki mekânsal bir çelişki olmaktan çok, maddi ve entelektüel uzmanlaşmaya-iş bölümüne dayalı tarihsel bir çelişki olarak karşımızda durmaktadır. 

Bir yanıyla bu çelişkinin, kent merkezlerindeki görünümlerinden biri de işle mekân arasındaki parçalanmadır. Aynı zamanda bu çelişki üretimin ve yönetimin mekânsal parçalanmasını da karakterize etmektedir. Kır,  pastoral öğelerle süslü bir natürmort olmaktan çıkmıştır. Kentte artık liberal demokrasinin ve kamunun beşiği değildir. Karşılıklı olarak bir çöküş yaşanmaktadır. Bu çöküşte kır ve kentin dışlanma eşikleri arasına kültürel, sosyal, sınıfsal, ideolojik, dinsel, etnik konumlandırmalarla sıkışmış milyonlarca insan yaşamaktadır. Toplumsal yaşam için bir tehdit haline dönüştürülen bu kitleler, renklerinden, dillerinden, etnik kökenlerinden dolayımlanarak bir kriminalizasyona tabi tutulurlar. Türkiye’de Kürtler, İngiltere’de Türkler, Meksika’da yerliler, Hindistan’da Pakistanlılar potansiyel suçlular haline gelirler.  Bu insanlar artık ve atık sisteminin tüm toplumsal acılarını yaşamaktadır. Diğer yanda ise özel güvenlik ve korumalarıyla, hijyen mekanlarında yaşayan yeni bir sınıfın siteleri doğmaktadır. Kentler kendi artıklarını yaratırken, kentin kaleleri içinde yaşayan sınıflar içinse bu artıklar bir tedirginlik ve korku imgesidir. Aynı zamanda kaybetmekten korktukları mekânların,  hizmetlerini de artık sınıflar yerine getirmektedir.

Bu açıdan kır kent çelişkisi ekolojik krizin odak noktalarındandır.  Dünyayı tek tipleştiren ve parçalayan kapitalist pratikle hesaplaşmak, sonra da neyin nasıl ve kimin için üretildiği ve nasıl toplumsallaştığı  meselesini ortaya koymak gerekir. Mesele atık-artık uygarlığıyla bir üretim tarzı ekseninde hesaplaşma meselesidir.  

2. EKOLOJİK KRİZİN DÖNEMSELLİĞİ

Bugün içinden geçtiğimiz çağın sosyal, siyasal, ekonomik, sınıfsal görünümlerini açığa çıkartmak, ekolojik kriz çağını aşmanın da ipuçlarını verecektir. Bu nedenle kapitalizmin birikim krizlerini esas alacak şekilde bir açılım yaratmanın esas alınması suretiyle yaşadığımız çağın olanak ve sınırlılıklarını, politik müdahale biçimlerini ve tarzlarını hayata geçirmek açısından gereklidir.

Kapitalizmin dönemsel olarak yarattığı krizleri kendi tarihselliği açısından karakterize etmek gerekir. Bu açıdan kapitalizmin ilk ekolojik krizi, Birinci dünya savaşı ile 1929 Bunalımı evresinde tüm toplumsal, siyasal ve ekonomik sonuçlarını açığa çıkartmıştır. 1929 bunalımı ardından, İkinci dünya savaşıyla birlikte kapitalizmin yeniden düzenlenmesi süreci ikinci bir ekolojik kriz dalgasını tetikledi. İkinci Dünya Savaşında sermayenin yeniden birikimin olanakları tetiklendi. Milyonlarca insan öldü, binlerce kent yıkıldı. Ancak insanlık tarihi ilk kez kullanılan nükleer bombalar ve savaşın yarattığı toplumsal tahribat ile kendi yarattığı kapitalist uygarlığın sonuçlarıyla derin bir biçimde yüzleşmek zorunda kaldı. İkinci dünya savaşı, insanlık tarihi için bir dönüm noktasıydı.

Bu süreç  bir yandan kapitalist büyümeye ve örgütlenmeye dayalı toplumsal yaşamın değerlerinin sorgulanmasına yol açarken öte yandan insanlığın yarattığı modern uygarlığın toptan reddine dayalı düşünsel ve siyasal sorgulamaları da güçlendiren ve bu sorgulamalara yeni bir politik açılım sunan süreçleri tetikliyordu. Akıl çağına,  bilime ve bilim ahlakına yöneltilen sorgulamalar, yeni bir toplumsal yaşamın kurucu ilkelerinin neler olması gerektiği sorularını da yeniden açığa çıkartıyordu. Tüm bir toplumsal uygarlığı reddeden ve romantizmden beslenen akımlar “parçası olduğumuz” doğaya dönüşün ve onun “yasalarına” uygun yaşamanın, doğanın nükleer tehdide ve toplumsal körleşmeye karşı tek kurtuluş yolu olduğunu yeniden gündeme getiriyordu. Buna karşın toplumsal uygarlığı reddetmeden, modernitenin olanaklarını doğayla birlikte yaşamanın olanaklarına sevk edecek yol arayışları da vardı.   

Modern yaşam, insanlığın kendi yeteneklerini geliştirmesi için olanaklarını  toplumların karşısına yığarken, bu bilgilerin her seferinde toplumun dışında ve toplumu kuşatan bir tarzda sermaye sınıfının egemenliği ve elinde anlam ve değer kazanmasıyla; toplum, burjuva değerlerinin  içinde,  kendini tanımlayamaz, kendine anlam veremez bir dünyaya sürükleniyordu.

1970’li yıllarla birlikte üçüncü ekolojik kriz dalgasında, Kitlesel üretim, kitlesel tüketime dayalı refah toplumu kendi kriziyle yüzleşmek sorunda kalacaktı. Büyüme anlayışı,  maddi yaşam araçlarının sınırsız sömürüsü fikrine dayalı olarak emeği ve doğayı köleleştirirken,  bilim ve teknoloji dolayımıyla da yaşamın iki kurucu öğesi üzerinde ideolojik tahakkümünü perçinliyordu.

Bu kriz döneminin yeni toplumsal hareketleri, nükleer savaş tehdidine karşı barışı, doğaya egemenliğe karşı biyosferin geleceğini, sömürüye karşı eşitliği v.b savunan bir hat izliyordu. Bu hareketlere düşünsel yatak hazırlayan ve bugün de hala politik saflaşmaların izleğini yaratan akımlar ortaya çıkıyordu. Bu akımlardan bugün içinde geçer akçe sayılan derin ekolojist felsefe, doğa korumacı romantikler, alman faşizminin natüralist damarlarını harmanlayarak; Muhafazakârlığa, “doğaya dönüş söylemiyle” siyasal  yapı taşı hazırlıyordu. Doğaya dönüş ise kutsal olanın sarsılmaz iktidarını perçinleyecek kurallar ve yaşama biçimleri manzumesiydi. Bu gelenek, uygarlığı, tarihsel bir kavram olan bilimi ve değerlerini tarih dışı bir perspektifle ve söylem düzeyinde alaşağı ederken, yerine koyduğu uygarlık tezi de, kapitalizmin getirdiği yaşama alışkanlıklarını ve kültürünü en uç noktasına götürüyordu: Yaşanan ekolojik krizin tüm sorumlusu insanlardı, Evet Sermaye sınıfı da ezilen sınıflar da insandı, savaşları bu insanların kötülük ruhları çıkartıyordu, kötülük ruhları sınırsız sandıkları doğayı sömürüyordu!!..O halde bu insanların ruhları terbiye edilmeli ve nüfusları kontrol edilmeliydi..Terbiye edilmesi gerekenlerse hep “düşük ahlaklı, eğitimsiz” emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayanlardı. Artık olarak ilan edilen bu nüfus, kalkınmanın önündeki en büyük engel olarak görülüyordu. Yoksullar da tıpkı bedensel engelliler gibi bir tür politik öjeniye tabi tutuluyordu. Yoksul ülkelerin nüfuslarını denetim altına alma politikaları da bu dönemde hızlandı.

Bu hareketler ekolojik krizi tarihselleştirememiş ve romantik bir anlatıya dönüştürmüştür. Her şeyi her şeyle açıklayarak hiç bir şeyi izah edemeyenler,  kendi grup ve sınıf çıkarlarını evrenselleştiriyor, bilimle mesafesini tanımlarken onun nasıl üretildiği üzerine değil toplumsal sonuçlarına odaklanıyordu. Böylece bireyi ve bilimi tanrısallaştıran, onu doğanın içinde eriten ve tüm egemen değerleri bu dolayımla sahiplenen sermayeyi çözümün bir parçası olarak meşrulaştırıyordu. Bugün Türkiye’de elinizi attığınız her taşın altından çıkan bu çevreci simyacıların ataları işte bunlardı. Hala bunlar sermayenin bahçesinde sivil toplumculuk yapıyor.

Oysa ki, toplumsal zenginliğin egemen sermaye sınıfının ve muhafazakar elitlerinin elinde toplanmasını ve iğdiş edilmesini, bu zenginliğin sermayenin askeri-mali-siyasi iktidarını sağlamlaştırmak için kullanılan bir araca dönüştürülmesini, doğanın ve emeğin sömürülmesini eleştiri eksenine alan tarihsel materyalist perspektif ekolojik krizi dönemselleştirecek birikimi yaşatıyor. Modernleşmeye eleştirel bir tutum olarak güncelliğini bugün için de koruyor.

Türkiye’de 80’li yıllarla birlikte sermaye birikim rejiminin niteliğinde köklü bir dönüşüm yaşanmaya başladı bilinmektedir. On iki eylül darbesi, 24 Ocak ekonomik kararları ile birlikte tüm toplumsal, ekonomik ve siyasal yaşam köklü bir dönüşüme uğratıldı. Dünyanın pek çok yerinde yaşanan darbe dalgasından Türkiye’de kendi payına düşeni aldı. Sermaye birikim sürecinde dönüşümü de işaret eden bu süreçte, bu dönüşüm iki temel üzerinde şekillendi. Bunlardan birincisi, toplumsal üretim ilişkilerinin liberalleştirilmesine yönelik yapısal reformlar, iktisadi, hukuksal ve toplumsal dönüşümlerdir. Bunlardan ikincisi ise, devlet-toplum ve toplum-birey ilişkilerinin, toplumsal örgütlülük biçimlerinin ve niteliğinin liberalleştirilmesine yönelik idari, mali, finansal, hukuki, teknik dönüşümlerdir. 

En temelde ekonominin ve politikanın, üretimin ve yönetimin liberalleştirilmesini içeren bu süreç de, uluslararası dinamikler kadar içsel dinamikler de belirleyici oldu. İthal ikameci dönemde etkinlik alanı artan ve sosyal bir devlet anlayışı doğrultusunda hareket eden devletin liberalleştirilmesi, hem iktisadi ve sosyal alanda ki faaliyetlerinin piyasaya bırakılmasına hem de devletin yönetsel ve politik açıdan liberalleştirilmesine dayanıyordu. Bu liberalleştirme ekonomik liberalizmin ve yeni liberal düşüncenin tezleri doğrultusunda hayata geçiriliyordu. İktisadi ve sosyal alandaki liberalleştirme, ücretlerin düşürülmesi, özelleştirme, deregülasyon, sosyal devlet harcamalarının kısılması gibi bir dizi yapısal düzenlemeyi barındırıyordu. Dünyayı etkisi altına alan küresel kapitalizm ve liberal-muhafazakâr siyasal rejim, dünyanın enerji, hava, su, toprak, gıda varlıkları üzerinde şekillenen paylaşım savaşlarını da keskinleştirmekteydi. Bu varlıkları birer kaynağa ve mala dönüştürüp el koyarak kendi varlığını sürdüren sermaye açısından yeni birikim alanları yaratmak giderek zorlaşmaktaydı. 1982 Anayasası sonrasında Türkiye de, özelleştirme politikaları hız kazandı. Bu süreç 2000’li yıllara kadar devam etti. Bu şekilde, 1982 Anayasası, kamu varlıklarının özelleştirilmesinin hukuki alt yapısına olanak tanıdı. Ancak kamu varlıklarının özelleştirilmesine dayanan sermaye birikimi tarihsel sınırlarına dayandı. Yeni birikim alanları için mevcut siyasal yapıyı da içine alacak top yekûn değişimler, bölgeyi de içine alacak bir dönüşüme eşiklik ediyor.

Önümüzdeki yıllarda içinde bulunduğumuz coğrafyada sermayenin yeni birikim alanları genetik, biyolojik çeşitlilik, su, orman, toprak, gıda, enerji, hava, olduğu sermayenin yoğunlaştığı alanlardan da anlaşılmaktadır. Sermaye, bu alanlarda hukuki olarak tam bir serbestliğe kavuşma ihtiyacı duymaktadır. 2000’li yıllara kadar özelleştirmelerle, ülkeyi borçlandıranların borçları kapatılmaya çalışılmıştır. 2000’li yıllardan itibaren de doğa ve kültür varlıklarının satışı bu borç politikasını yönetmenin, sermaye birikiminin yeni politik müdahale alanıdır. Son yıllarda hızını arttıran kentsel dönüşüm mantığının arkasında da bu gerçek vardır. Bu gerçek aynı zamanda temel hakları budayan, sağcı ve liberal eğilimini  dışa vurmuştur. Bu açıdan 1982 anayasasının mantıki sonuçlarına kavuşturulması gerekmektedir. Bu mantıki sonuç, 1980’li yıllarda Türkiye’nin devlet politikası olarak yöneldiği kapitalist ve liberal politikaların mantıksal sonuçlarıdır. Bu nedenle mevcut siyasal ve iktisadi rejimden bir kopuşu değil, sermaye birikimi açısından bir sürekliliği temsil edecek dönüşümler yaşanmaktadır.

Devletin, politik ve yönetsel açıdan liberalleştirilmesi ise hukuksal, idari, sosyal, mali, finansal ve teknik yapılandırılmasıyla sağlanıyordu. Devletin politika belirlemekte ve uygulamaktaki merkezi ağırlığının göreli olarak değişmeye başladığı bu süreçte, toplumsal yapılar da liberal politikalardan etkilenmektedir. Devletin sosyal politikalarda göreli etkinliğinin daralmasına karşın, piyasayı düzenleme görevinin sürmesi nedeniyle eskisinden daha bürokratik, hantal, daha otoriter bir zor aygıtı olarak yeniden tarih sahnesinde yerini alıyor. Bir yandan değersizleştirilerek, şirketlere devredilen kamu varlıkları, diğer yanda otoriter gücü perçinlenen ve büyüyen bir devletle karşı karşıya kalınıyor. Yeni liberal politikalar mali ve askeri bir zeminde büyümesini gerçekleştirebilmek için, ulus devletleri de askeri savaş stratejisinin parçası olarak örgütlüyor. Bu savaş tüm bir insanlığa ve doğaya karşı yürütülen bir savaş haline geliyor.

Dönüşüm bununla da sınırlı değil. Toplumsal mücadele dinamikleri farklılaşıyor, yönetişim yaklaşımı ekseninde mücadele örgütleri ehlileştiriliyor. Piyasa, ekonomik denge kurma rolünün yanı sıra aynı zamanda yönetim dengesini de kurma sorumluluğuyla donatılıyor. Devlet de olduğu gibi toplumsal örgütlenmelerde de piyasalaşma hız kazanıyor. Bu süreçte, toplumun örgütlü kesimlerinin kullandığı politik dil, siyasal hedefler, ekonomik ve sosyal beklentiler dönüşmeye başlamaktadır. Kısaca liberal dönüşüm sadece devleti değil aynı zamanda tüm bir toplumsal örgütlüğü dönüştürdü. Bu dönüşüm insanlık tarihi için tam çöküntü döneminin ortaya çıktığı, kimin hangi dille konuştuğunun anlaşılamadığı, politik dile pelesenk olmuş terminolojinin nasıl bir dünya görüşüne karşılık geldiğinin bulanıklaştığı bir dönemin kapısını açtı. Kapitalist dünyanın politik dili, tartışmasız ve kabul gören bir nesnellik düzeyine sıçratıldı. Özelleştirmeler, savaş, sömürü, piyasalaştırma sermayenin sürdürülebilirliği açısından zorunluluk haline getirilmiştir. 

2.1.YENİ  SÖMÜRGECİLİK: KALKINMA YALANLARI

Kapitalizmin 70’li yıllarla yaşattığı krizi, yeniden yapılanma politikalarıyla aşma çabası, doğa ve emek değerlerinin kendilerini yeniden üretmelerini de olumsuz etkiledi. Yeni liberal düşünce ekseninde kalkınmacı yaklaşım için, çevrenin “ortak mal” oluşu ve “kamusal niteliği” serbest piyasada tam rekabet koşullarının oluşmasının önündeki en büyük engeldi. Aynı zamanda bu engel, doğanın tahribatının da nedeni olarak görülüyordu. 

Bu koşullarda çevrenin korunmasının ve kapitalistleşmenin birbirini dışlamadığı anlayışı, egemenliğini, uluslararası kuruluşlar aracılığıyla kurmaya hazırlanıyordu. Bu konuda uluslararası toplumun ortak bir tutum geliştirmesini, en azından sorunun asgari müşterekleri üzerinde bir eksen çizilmesini sağlamak üzere pek çok konferans yapıldı. Bu süreç aynı zamanda Sermaye birikim sürecinde ulus devletler üzerinde etkili olacak uluslararası kuruluşların da etkinliğinin perçinlendiği bir süreci olgunlaştırdı. 

1970’li yıllarla başlayan bu uluslar arası konferanslar sonrasında kapitalistleşme sürecinin yatay ve dikey gelişimi, merkezileşmesi ve yaygınlaşması açısından önemli adımlar atılmıştır. Özellikle zengin ve yoksul ayrımı yapılmaksızın, katılımcı tüm ülkeler tarafından, küresel çevre sorunlarının boyutlarına dikkat çekilmiş, tehdidin tüm insanlığa yönelik olduğu kabul edilmiş ve sorumluluğun paylaşılmasında uzlaşma sağlanmıştır. Kapitalist birikim, yoksul halkların onayı alınarak “aklanmaya” çalışılmıştır.  Kapitalist sermaye birikim süreci bir yandan doğayı top yekûn temellük ederken diğer yandan da emeği mülksüzleştirmenin iki yönlü kriziyle karşı karşıya kalmıştır. Savaş sanayine dayalı büyüme ve mali piyasaları güçlendirme arayışları hem doğanın yağmalanmasını hızlandırmaktadır. Dünyanın pek çok yerinde küçük meta üreticileri, köylüler, göçmenler, işçiler büyük bir yoksullaşma ve mülksüzleşme dalgası altında proleterleşirken, bu kitle maddi zenginliği bölüşüm yoluyla bile ulaşma olanaklarını yitirmiştir. Diğer yandan da maddi yaşam koşulları bozulan insanlar kitlesel bir iç ve dış göç yaşamışlardır. Maddi olarak bu doğa varlıklarına bağımlı olan kapitalist üretim diğer yandan da arz yönlü bir krizle karşı karşıya kalmıştır. İklim değişikli, kuraklık, susuzluk, genetiği değiştirilmiş organizmalarla, kimyasal atıklarla kullanılamaz hale gelen topraklar, su varlıklarının barajlar, termik santrallerle yok olmaya yüz tutması sonucunda milyonlarca insanı yersiz yurtsuz bırakmıştır. Kent ve kır da yaşanan hızlı mülksüzleşme, proleterleşme ve doğanın yağması süreci aynı zamanda sermayenin bu sorun alanına yeni müdahale tarzları geliştirmesini de zorunlu hale getirmiştir.

Kamusal alanın tasfiyesine yol açan yeni sömürgecilik döneminin ekolojik krizi artık insanlığı bir uygarlık krizi ile karşı karşıya bırakmıştır. Geniş toplumsal kesimleri yersiz yurtsuz ve güvencesiz bırakan bu liberal dalga, kentlerin çeperlerine yığılan bu geniş kesimi, güvenlik önlemleri ışığında istiflemekle birlikte bu yığınları piyasaya yeniden kazanmanın yollarını da aramıştır. Ancak otoriter ve askeri stratejilerle genişleyen sermayenin bu birikim rejimi her türlü demokratik mekanizmayı ve katılımcılığı da ilga ettiğinden kendi modern kamusunu da yok etmenin sıkıntısını yaşamaktadır. Katılımcılık ancak piyasa mekanizmalarına katılım olarak örgütlendiğinden, hizmetleri yerellere devreden küresel sermaye, geniş halk kesimlerinin barınma, ulaşım, su, ısınma, eğitim, sağlık gibi hizmetlerine ulaşabilirliğini olanaksız hale getirmiştir. 

Doğayı  yeniden kullanma ve yoksul halk kesimlerinden piyasaya kazanılabilecek olanlarına yönelik temel stratejiler, sürdürülebilir kalkınma anlayışı ekseninde, başta “ortak geleceğimiz” raporu olma üzere pek çok uluslar arası belge de dillendirilmiştir. “Ortak Geleceğimiz” adlı raporda sürdürülebilir kalkınma “bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların da kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamak” biçiminde tanımlanıyordu. 

Yeni dönem sermaye birikim rejiminin, sürdürülebilir kalkınmacılığın temel argümanları arasında da yer alan temel ihtiyaçlar yaklaşımı, klasik liberal iktisadın “kıt kaynaklara karşı sınırsız ihtiyaçlar” anlayışından türetiliyordu. İnsanların sınırsız ihtiyaçları olduğu, buna karşı kaynakların sınırlı olduğu varsayımına dayanan sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı, geçim araçları ve gelecekleri hakkında karar verme yetileri ellerinden alınmış insanlara; her defasında talep edilecek yeni ürünler sunarak onları malların birer tüketicisi pozisyonuna sokuyordu. Bir yandan tüm bir maddi zenginliği savaşlarda pervasızca harcayan bir uygarlık diğer yanda sürekli kıt kaynaklar ekonomisi ile toplumu denetleme mekanizmaları hayata geçirildi. 

Bu da aynı  zamanda insanlarda yoksulluk algısının üretilmesine ve pekiştirilmesine hizmet etti. Tarlasında kimyasal ürün kullanmadan tarım yapan bir çiftçi kimyasal ürün kullanan bir çiftçiden ya da sadece geçim amacıyla üreten bir orman köylüsü, artı değer elde etmek için üreten kişiden daha yoksul olarak tanımlanmaya başlandı.. Daha az ve etkin enerji tüketen, işine yürüyerek gidip gelen insanların yaşadığı bir toplum da, otomobile dayalı bir toplumsal yaşamdan daha yoksul olarak görülmeye başlandı. Yaşamın niteliği gözetilmeden yoksulluk, mallara niceliksel olarak sahip olabilme biçimine dönüştürüldü. Farklı üretim tarzlarında, kültürel düzeylerde ya da toplumsal yaşam biçimlerindeki insanlar, piyasadaki ortalama bir “soyut ihtiyaçlar sahibi bireye” göre konumlandırıldı. Bu bireyin ihtiyaçlar sepetine nelerin konulacağına karar verense, her zaman temel ihtiyaçları belirleme gerekliliğini hisseden piyasa düzenleyicileri oldu.

İnsanın kendini yaşam çevresi ile birlikte yeniden üretebilmesi, mekân ile zamanın yarılmasının aşılması, ev ile iş arasındaki çelişkinin giderilmesi, ihtiyaçlar toplumu için ciddi bir tehdit olarak algılandı. Çünkü böyle bir dünyanın potansiyel olarak belirmesi bile ihtiyaçlar ideolojisinin varlık temellerini sarsacaktı. Bu ihtiyaçlar kümesinin belli bir yaşam biçiminin ve kültürünün ürünü olduğu bilgisinin görünür hale gelmesine neden olacaktı. Bu nedenle sürdürülebilirlik ideolojisi her defasında kendini toplumsal eşitsizlikler ve adaletsizlikler üzerinden inşa etti. Bu eşitsizliklerin olmadığı yerde sürdürülebilirliği de ihtiyaç olmayacaktı. Bu nedenle içinden geçtiğimiz son yirmi yıl belki de insanlık tarihinin gördüğü en büyük yıkımlara, savaşlara ve kültür, doğa yağmasına neden olmuştur.

Yeni sömürgecilik olarak beliren sürdürülebilir kalkınmacılık yaklaşımı  bu nedenle, kişilerin geçim araçlarından koparılması ile doğanın ve emeğin sermaye tarafından temellük edilmesinin sonuçlarını (yoksullaşma, göç, doğanın tahribatı..), ekolojik krizin ve her türden krizin nedenine dönüştürür ve bu durumu yoksulluk olarak tanımlar. Toplumların giyecek, yiyecek, barınak ve iş bulamamasının altında yatan mülksüzleştirme, doğasızlaştırma, proleterleştirme rejiminin de görünmez kılınmasına neden olur. Bu durumda da yoksulluk üretimin tarzından ve toplumsal karakterinden bağımsız olarak kişilerin bireysel alanlarına dâhil birer olguya büründürülür. Geçim araçlarından yoksun olanlar içinse “geçim araçlarına sahiplik” koşullarının yaratılmasını gerektiren tam bir eşitlik anlayışı yerine kişilere “temel ihtiyaçlarını” karşılamak için “fırsat eşitliği” tanınmaktadır. Fırsat eşitliği yaklaşımı da tam rekabet edebilen bir toplumsal yaşam gerektirir. Ancak yeni sömürgecilik diğer yandan tüm kamu ve doğa varlıklarını tekelleştiren ve şirketlerin mülkiyetine sunan yapısıyla fırsat eşitliğine bile olanak tanımaz. Böylelikle bireysel rekabetçilik ile toplumsal tekelciliğin saldırganlığı arasına sıkışan büyük kitleler “toplumsallıktan yalıtılmış” birey-meta tarih olarak sahnesine çağrılır. Yoksulluklarından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar aynı zamanda kapitalizmin yeni mezar kazıcıları olacaktır.

Böylece içinden geçtiğimiz ekolojik kriz çağında tüm şeyleri birer temel ihtiyaca dönüştürmek mümkün hale gelmektedir. Pratik açıdan bunun anlamı, hem sanayileşmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde daha hızlı bir ekonomik serbestleştirme, kuralsızlaştırma, özelleştirme, mali piyasalara tam bir tekelleşme, daha yoğun kriz, daha çok kirli teknoloji, daha hızlı bir biçimde doğanın hammadde haline gelmesi, atık ve artık transferi ve hem imtiyazlı hem de ticari olarak çok daha büyük bir sermaye akımı demektir. 

Toplum hiç  ulaşamayacağı Kaf dağının arkasındaki inciyi bulması için daha çok çalışmalı ve bu artık değer asgari ihtiyaçların karşılanmasına da olanak sağlamalıdır. Bir avuç toprak, bir soluk nefes, bir bardak su artık piyasa malıdır. Bu mala ulaşmak içinde önce büyümek- ki yok etmek de denilebilir- sonra da bu malları satın almak gerekir. İşte yeni refah toplumu sonrası kalkınmacılığı budur.

Sömürüyü  sürdürülebilir kılmak için bir diğer açılım da tekno merkezci bir politikanın hayata geçirilmesi zorunluluğudur. Yüksek teknolojiye dayanan, esnek üretim sistemleri bir yandan emeği değersizleştirirken diğer yandan da çevre ve büyüme dengesini sağlamak için teknoloji başat bir role kavuşturulur. Sürdürülebilir kalkınmanın teknolojik indirgemeciliğini ve belirlenimciliği, sermaye birikiminin emeğin ve doğanın yoğun sömürürsüne dayalı artı değere el koyma mekanizmaları, endüstri toplumun yeni sömürgecilik politikalarında da hız kazanmıştır. Bir yandan maliyetleri kısmak için teknolojiye yönelmek diğer yandan da sermaye birikimi için emeğe bağımlı olmak kapitalizme içkin bir çelişkidir. Kapitalizm açısından bu çelişki, aşılamaz bir içsel çelişkidir. Bu açıdan üretimin teknoloji merkezli gelişimi, hem istihdamı daraltırken aynı zamanda sermaye birikiminin de göreli olarak azalmasına neden olmaktadır. 

Güvenlik devleti yaklaşımları ise diğer yandan savaş teknolojileri maliyetlerini arttırmakta, çevreciliği kendinden menkul teknolojilere ayrılan pay ise daralmaktadır. Çalışan nüfusun işsiz kalma korkusu altında sürekli sömürülmesi ve ücretlerin aşağıda tutulması da bu kapitalist teknik sayesinde daha olanaklı hale gelmektedir. Diğer yandan da çalış(a)mayan nüfusun bir toplumsal “artık” olarak gerektiğinde hem “gelişmenin” önünde bir tehdit olarak sunulmasına hem de bu nüfusun çalışan nüfusu-işlerinden edebilecek potansiyel olarak- baskı altında tutan bir araç halinde kullanılma mekanizmaları tüm dünya genelinde etkin olmaya başlamıştır. Kalkınmacılığın bir fetiş haline gelerek tüm ülkeleri ele geçirmesi, pazarların tekellerin kontrolüne girmesi, borçlandırma politikaları, doğa ve kamu varlıklarının üzerindeki baskılanma, tüm hizmetlerin piyasalaştırılması, su, gıda, tarım, enerji alanlarının da bir bir bu ileri teknoloji himayesinde sermayenin kontrolüne girmesini hızlandırmaktadır. Sonuç ise ortadadır: Ne kadar çok yoksulluk o kadar çok kâr demektir. 

Sürdürülebilir kalkınmaya dayalı yeni sömürgecilik döneminin ekolojik krizi, bütün yönleriyle yaşamı ortadan kaldıracak bir tehdide ulaştığı  gibi, doğanın ve emeğin niteliksel ve niceliksel olarak temellüküyle milyonlarca insanı kısa bir sürede proleterleştirmiştir. Doğanın ve emeğin kendini yeniden üretme zeminleri daralmış, toplumsal olarak hayatta kalma mücadelesi daha keskinleşmiştir.  Sömürü toplumsal bedenin sınırlarına kadar genişlemiş, tüm bir yaşamı işçileştiren, milyonlarca insanı yoksullaştıran, işsiz bırakan ve havasız, susuz ve topraksız bir üretim sürecine girilmiştir. Bu nedenle yeni dönemin toplumsal özneleri de bu mülksüzleştirme ve yağmalama zeminlerinde ortaya çıkmaktadır. 

2.2. SİVİL TOPLUMLA KALKINMA 

Sürdürülebilir kalkınma anlayışının hükümet, şirket ve sivil toplum ortaklığına dayalı politikaları etkinliğini arttırırken, sermaye birikim sürecinin yarattığı yoksulluk ve doğa tahribatına bulunan çözümler noktasında kapitalizm içi politikalar ağırlık kazanıyordu. Dünya Bankası’nın 1989 yılında ‘yönetişim krizi’ olarak kavramsallaştırdığı hat uygulamaya konuluyordu. Bu anlamda yönetişim anlayışının katılım sürecinde, kalkınmanın sağlanmasında etkin olması beklenen tarafları kesen ortak bir politik hat olduğu ön kabulünden hareket edilmekteydi. 

Bu hattın hayata geçirilmesi sürecinde ise, toplumsal örgütlenmeler,  gönüllü ve profesyonel çalışanlar üzerine kurulu bir çalışma anlayışına sahip olmaya başladı. Kamu idarelerinin çoğunda olduğu gibi profesyonelleşme, sivil toplum kuruluşlarında da genel olarak STK ve profesyoneller arasında kurulan ücretli iş ilişkisi temelinde gelişiyordu. Böylelikle toplumsal örgütlenmelerde da daha iyi bir kontrol mekanizmasının doğacağına inanılıyordu. Özellikle geniş coğrafyalar ve büyük nüfus kitlelerini ilgilendiren toplumsal projeleri küresel politik aktörlerle kotaran bu sivil toplum kuruluşlarını yönetsel açıdan denetlemenin başka bir yolu yoktu. Bununla birlikte bu durum STK’leri istihdam sağlayıcı kuruluşlar olmaya zorluyordu.  

Bu sivil toplum eksenli örgütlenmenin politik ekseni, hareket noktası kabul edilen kalkınma ve yönetişim söylemince çizilirken bu hattın uygulamaya geçirilmesi ve örgütün yapılandırılması da proje temelli etkinliklerle mümkün oluyordu.

Türkiye’de STK’lerin esnek yönetim ilişkilerinin karakteristiğine uygun olarak birbirine zayıf bağlarla bağlı birimlerden oluşan yatay bir örgütlenme perspektifine sahip olmaları gerektiği kuramsallaştırılmasına karşın; STK’lerin ekonomik düzeyle ilişkilenme zorunlulukları ve örgütün profesyonellerin etkinliğinde biçimlenmesi oldukça güçlü bir merkezi ve hiyerarşik işleyişin korunması zorunluluğunu perçinledi. Bu durum zorunlu olarak, dar bir çekirdek kadro  –yöneticiler, profesyoneller ve uzmanlar- dışında gönüllülerin örgütsel işleyiş ve karar alma süreçlerindeki etkililiğini de zayıflattı.

Bununla birlikte de örgüt içi demokrasi ve örgütsel sorumluluk, yönetim kuruluna veya bir üst yönetime sorumluluk şeklinde somutlaşmaktı. Kamuya karşı sorumluluk ise, örgütsel amacın en verimli ve etkin bir biçimde yerine getirilmesi şekline dönüşecektü. Verimlilik, etkinlik, araç olmak yerine git gide amaç niteliğine bürünecek ve demokratik yönetimin tanımlayıcı öğeleri olarak gündeme getirilmeye başlandı.

Son tahlilde, gerek uygulamada, gerekse sınırlı da olsa teoride piyasa ekonomisinin kaynak kullanmadaki verimliliği ve etkinliğinin toplumsal örgütlenmelerde ön plana çıkmaya başladığı görülmektedir. Bununla birlikte aynı zamanda STK’lerin şirket modeli doğrultusunda örgütlenmesi, bu örgütlerin Taylorist bir yönetime doğru yöneldiklerini açığa çıkarmaktadır.

Sürdürülebilir kalkınmayı gerçekleştirmek için kullanılan yoksulluk, çevre, kadın, iş, sosyal güvenlik gibi fonlarda, STK’lerin deneyiminin göz önünde bulundurması ve fona bağlı faaliyet alanlarındaki teknik bilgi yoğunluğu, fonlardan yararlanmak için gerekli projelerin hazırlanması, projelerin yürütülmesi sürecindeki bilginin özelleşmiş olması toplumsal örgütlerde uzmanlara duyulan ihtiyacın artmasına neden olmaktadır. Uzmanlaşmanın belli konularda derinlemesine bilgi sahibi olmak gibi avantajlar sağlamasına karşın,  politik örgütlenme bütünlüğü içinde, örgütün uzmanların güdümüne girmesi ve taban inisiyatifinden kopması yol açmaya başladı.

Toplumsal tabandan koparak, politik düşüncelerini pazarlamaya yönelen bu örgütlenmeler önümüzdeki dönemde tüm sendikaları, meslek odaları, demokratik kitle örgütlerini kapsayarak genişliyor. Proje merkezli ve sorun odaklı toplumsal müdahale biçimlerinin varacağı en son nokta mali kaynak sağlamak için, bir fikrin pazarlanmasıyla somutlaşmaktadır. Politik fikrin pazarlanılabilir bir mala dönüşmesiyle birlikte, toplusal örgütlenmede hızlı bir çözülmeye yol açmaktadır. Geleneksel sendikalar, meslek odaları, kitle örgütlerinden bir kaçış ortaya çıktığı gibi aynı zamanda yeni ortaya çıkan örgütlenmelerde toplumsal bir tabanla buluşmakta sıkıntılar çekmektedir.

Ancak sayıları  her gün hızla artan bu örgütler fon kaynaklarına ulaşmada ciddi bir rekabeti tetiklemektedirler. Aynı zamanda toplumsal rekabet bu kuruluşların dışındaki örgütlenmelere de yansımıştır. Bu rekabet ortamında kamuoyunda adını daha iyi duyurabilen örgütün ön plana çıkacağı gözetildiğinde, örgütsel rekabet hızla artmaktadır. Kapitalizm bir kez daha kendi suretinden bir dünya yaratmaktadır. Kendi örgütünü ayakta tutmak için kamuoyunda duyulma zorunluluğu, örgütlere, sorunlar karşısında iş birliğinden ve dayanışmadan çok rekabet ilkelerine göre hareket etmeyi dayatmaktadır. Bununla birlikte toplumun vicdanı olarak toplumsal sorunlara müdahale etmesi beklenen bu örgütler bir süre sonra birer yardım kuruluşuna dönüşmeye, yanı sıra toplumsal sistemin dışında alternatifler geliştirme ufuklarını da yitirmeye başlayacaktır. Bununla birlikte ekolojik krizin sonuçlarının aynı zamanda örgütleri maddi olarak ayakta tutan bir işleve de sahip olmaya başladığında bu örgütler kendi nesnesini yaratmış ve metalaştırmış olacaktır. Ekolojik krizden geçimlerini elde eden, bu sorunlar üzerinden sosyal ve siyasal bir statü elden bir seçkinler grubu ortaya çıkmaya başlıyor. Bunlarla birlikte de ekolojik krize kökten çözümler geliştirme yerine, sorunu sürekli dolaşıma sokma yaklaşımı ön plana çıkacaktır.

Kendilerine sivil toplum örgütü desinler ya da demesinler, sivil toplum merkezli faaliyet örgütleri zorunlu olarak, para ve meta ilişkisi içine çekmektedir. Siyasetin bir tür ticarete, bir profesyonel faaliyete dönüşmesinin, son tahlilde, piyasa mekanizmasının toplumsal sonuçlarının eleştirisinin piyasa toplumunun güçlenmesine yol açması gibi çelişkili bir sonucu var. Bu çelişkinin bir nebze olsun aşılması, dayanışma girişimlerinin önem ve yararının külliyen reddedilmesini, bu alanın geleneksel devlet yapılarına terk edilmesini gerektirmiyor elbette. Dayanışma idealinin metalaşmasına direnerek, piyasa toplumunun bu alanı da egemenliği altına almasına karşı çıkarak, dayanışmayı alternatif bir toplum yapısının kurucu ilkesi olarak tasarlamak da mümkün. Bu noktada da ekolojistlerin iddiası, hem politikanın hem de örgütlenmenin bir özyönetim deneyimi olarak geliştirilmesine yönelik çabaları esas kurucu kamusallık yönelimi olarak açığa çıkarması yönündedir.

Çevrenin nesneleşmesini de içine alacak şekilde genişleyen sivil toplum ekseni, pazar ekonomisine dayalı sürdürülebilir kalkınma yaklaşımıyla ekonomi ve çevre arasındaki ilişkinin yeniden üretilebileceği düşüncesi çevreci düşünce geleneği içinde egemenliğini ilan etmiştir. Ancak bu erken zafer ve eksen sermaye birikim rejimine dayalı kapitalist büyüme anlayışının sorgulanmasına olanak tanımadığı ölçüde kendi toplumsal örgütlülüğünün de yok oluşuna zemin hazırlamaktadır. Buna tehlikeye karşı geliştirilen yönetişim yaklaşımı ve katılım mekanizmaları ise gerçek anlamda sorunlara çözüm bulmaktan çok sorunları geleceğe ötelemektedir. Egemen kalkınma ve yönetim anlayışı piyasa mekanizmalarıyla yaşamı kuşatmaya devam ettiği gibi aynı zamanda çevreci örgütlenmenin de yeni bir biçimini doğurmaktadır. Bu örgütlenme anlayışı çevre sorunlarını çözmekte yeterli olmamaktadır. Pazar mekanizmasına dayanmayan bir çevreciliğin geliştirilmesi için de bugün politik öncüller haline gelmiş olan sivil toplum ekseninin, sürdürülebilir kalkınma ve yönetişim anlayışının sorgulanması ve bu doğrultuda gelişen çevreciliğin kendini sorgulaması gerekmektedir. 

Eninde sonunda yabancılaştırma-yoksullaştırma ve yoksunlaştırma sürecinde mücadele bir takım maddi pratikler içinde açığa çıkar. Bu maddi pratiklerin siyasal, toplumsal ve ekonomik görünümleri olabilir. Önemli olan bu görünümleri açığa çıkartmak ve bu alanlarda mücadele etmektir. Verilecek mücadelenin kapitalizm karşıtı bir mücadele olduğunu kabul ettiğimiz anda bu mücadelenin açığa çıktığı bir takım maddi pratiklerin özgüllüklerini de ortaya koymak gerekir. Yoksa tek başına kapitalizm karşıtlığını anlamanın olanağı kalmayacaktır. 

İçinden geçtiğimiz çağda, toplumsalın dışında görülebilecek dolayısıyla politika dışı sayabileceğimiz herhangi bir alan yoktur. Ancak politika her şeyden önce kurucu bir nitelik taşıdığına göre yapılan her etkinliğin politika olduğu anlamına gelmez. Politika, eninde sonunda, şu ya da bu, bir yaşam biçimini açığa çıkartmak için verilen mücadeledir.

Kapitalizme karşı insanın toplumsal bedeni olan emek, tüm olanak ve sınırlılıklarıyla bu mücadelenin var olma alanıdır. Bu mücadele alanında emeğin yeniden kuruluşu süreci kendini farklı veçheleriyle açığa çıkartabilir. Bu hareketler, kimi zaman bir kadın hareketi kimi zaman bir ekoloji hareketi kimi zaman kentli-köylü yoksullar hareketi kimi zaman da işçi hareketi olarak nitelenir ya da nitelendirilir. Ancak bir tür toplumsal hareketçilikle malul bu kategorik ayrımın birbirlerinden hangi noktalardan ayrıldığını açımlamak pek mümkün olmaz. Emeğin özgürleşme mücadelesi, bir kez fabrika ideolojisi olarak mahkûm edildikten sonra onun dışında kalan tüm pratikler de yeni toplumsal hareketler olarak adlandırılabilir. Ancak bu ucuz ve basit sınıflandırma aslında emek mücadelesini fabrikaya sıkıştırmaya çalışanların ya da tüm bir yaşamın fabrika haline geldiğini görmek istemeyenlerin başvurduğu egemen bir eğretilemedir. Bu nedenle kapitalizme karşı emeğin mücadelesi, kapitalizmin kol gezdiği tüm kriz alanlarının biricik politik hattını imler. 

Ekoloji mücadelesi de bu anlamda emeğin toplumsal özgürlük mücadelesinin görünüm alanlarından biridir. Bu mücadele alanının bir bileşeni ve cephesidir. Bu mücadelenin niteliği ve açığa çıkma biçimi ise asıl üzerine odaklanılması ve düşünülmesi gereken noktadır. Ekoloji mücadelesi de, emeğin toplumsal özgürlük mücadelesi zemininde yeni bir yaşam mücadelesi verebildiği ölçüde kapitalizm karşıtı politik bir karakter kazanır. Her emek mücadelesi kendinde devrimci ve ilerici bir karakter taşımaz. Eğer her emek mücadelesi devrimci bir karakter taşısaydı emeğin görünümlerinden olan sermaye için de devrimci demek gerekirdi. Sermayenin özgürlük mücadelesi ve devrimciliği ise toplumsal bir yıkıcılıktan başka bir şey değildir. Bu nedenle barbarlık sistemi kendini yıkıcılıkla ve varlık koşullarını iğdiş ederek dışa vururken emeğin toplumsal özgürlük mücadelesinin bileşenlerinin mücadele hattı, sömürüsüz, tahakkümsüz, sınıfsız, toplumsal adalete dayalı, özgürlükçü bir toplum projesi olmalıdır. 

Kent ve kır arasındaki yarılmanın derinleştiği, Ortadoğu’daki sermaye hareketinin, gayrimenkulleri menkul değerlere çevirme sürecine yöneldiği bu dönemeçte, Maraş-Pazarcık’ta çimento fabrikasına, hidroelektrik santrallere, kentsel dönüşüme, Bursa’da, Antalya’da taş ocaklarına karşı direnenlerin mücadelesini daha nesnel bir zeminde kavramak mümkün hale gelebiliyor. Sermaye birikiminin özelleştirmeler, kamu kaynaklarının yağması yoluyla perçinlendiği yirmi yıllık bir süreçten; birikimin kır ve kent toprağının, havanın, enerjinin, ve suyun bu anlamda yaşamın tüm maddi güçlerinin yağmalanmasına kaydığı bir sürecin en keskin günlerini yaşıyoruz. Bu siyasal saldırganlığın arka planında da işte bu hesaplaşma yatmaktadır. Bu kaynakların hangi çıkar çevresi tarafından yağmalanacağı üzerine yapılan pazarlıklar. Bu anlamda, Maraş’a yapılan Ortadoğu’nun en büyük çimento fabrikası bir yandan yıkılan Irak’ın yeniden inşaasına hammadde sağlarken diğer yandan da ucuz emek gücünün istihdamı yoluyla kar maksimizasyonunun yukarılara çekilmesi anlamına geliyor. Bu açıdan da Çimento fabrikasına karşı direniş hareketleri hem ucuz iş gücü kullanımına, hem Irak’ın sömürgeleştirilmesine hem de köylülerin topraklarının kirlenmesine karşı bir mücadele karakteri taşıyor. 

Bu mücadeleler aynı zamanda toplumsal bir demokrasinin de kurucu bir nitelik taşıdığını göstermesi açısından son derece önemlidir. Birlikte karar alan ve aldıkları kararları uygulayan bir siyasal gücün açığa çıkması, demokrasiyi müşteri piyasasına katılıma indirgeyen liberal demokrasiye de bir cephe olarak görülebilir. Bu örgütlenmeler parlamenter sistemin tüm sınırlılıklarına karşın kendi milletvekili adaylarını da çıkartarak, “yaşamımızı yönetebiliriz” diyorlar. İşte bu uğrakta ekoloji mücadelesi alternatif bir yaşam mücadelesi olarak değil “kurucu bir toplum yaşamı” ufkuyla emeğin özgürleşme tahayyülünü zenginleştiriyor. İşle evin arasında yarılmayı, kırla kent arasındaki parçalanmayı, yöneten ve yönetilen arasındaki çelişkiyi, üretim ve yönetim arasında ki bölünmeyi tüm bu maddi pratiklerde deneyimliyor. Bitkileri tek tipleştiren, toplumu tek tipleştiren, halkları tek tipleştiren kapitalizm karşısında ekoloji mücadelesi, toplumsal demokrasi, barış, toplumsal adalet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya özlemiyle zor bir dönemece giriyor. Bu dönemeçte emek hattının başarılı olmasının tek yolu: bu birleşik mücadele eksenini hem bir maddi pratiğe hem bir programatik eksene hem de kurucu bir toplumsal demokrasiye ve yaşama dönüştürme mücadelesinden geçmektedir.

SONUÇ

Son 30 yılda kentlerde yaşanan dönüşüm, yeni liberal-muhafazakâr politikaların, yerelleşme, serbestleştirme ve özelleştirme dinamikleri doğrultusunda ve bu dinamikleri geliştirecek bir biçimde olgunlaşmaktadır. Bu doğrultuda, kentsel “Kamu Hizmetlerin” piyasalaşması ve özelleştirilmesi Türkiye’nin liberalleşme sürecinin 80’li yıllarla birlikte deneyimlemeye başladığı bir süreç olarak görülebilir. Kentsel hizmetler özelleştirmeler yoluyla meta değeri kazanırken diğer yandan kent mekânı da –kent mekânı olmaktan kaynaklı niteliğiyle- kapitalistleştirilerek bir meta değerine kavuşmaya başlamıştır. Kentsel toprak giderek daralırken, yap sat dönemi kentsel büyüme doğal sınırlarına ulaşmıştır. Bu süreç bir bütün olarak kent toprağının ve mekânının yeniden örgütlenmesini zorunlu kılmıştır. Kentsel mekânın ve toprağın kapitalist yeniden üretim süreci, yasal, ekonomik ve toplumsal dönüşümleri de beraberinde getirmiştir. Kentin bir kapital olarak yeniden üretilmesi “zorunluluğu”, doğal sınırlarına ulaşmış ve giderek kapitalizmin mekânsal gelişiminin önünde bir engel olmaya başlamış kentsel mekânın yeniden örgütlenmesini, sosyal ve ekonomik hakların yeniden tanımlanmasını ve planlamanın yasal boyutunda yenilikleri gündeme getirmiştir.

Yasal ve yasa dışı süreçleriyle kentsel mekânda sermaye birikiminin yoğunlaşmasıyla birlikte bu birikimin coğrafi sınırları aşarak toplumsallaşması süreci de pek çok yeni sorunu beraberinde getirmiştir. Özellikle toplumsal mülkiyet konusu olan toprak rantının, planlama süreçleri gibi araçlarla, özel sektöre devredilmesi kentlerin sosyal, siyasal ve ekonomik olarak parçalanmasını derinleştirmiştir. Kent merkezlerinden giderek çeperlere savrulan ve kent olanaklarından yararlanma olanağını yitiren sınıfları içinde barındıran yeni bir kültürel ve siyasal iklim doğmuştur. Kentlerin çeperlerinde büyük yapı kütlelerinin oluşmasına araç olmuştur. Böylelikle hem ulaşım, altyapı ve kentsel maliyetler artmış, hem de büyük kentlerin makroform gelişmesinin üst ölçekli planlarla yönlendirilebilirliği azalmıştır.

Kentlerde olgunlaşan yeni liberal politikalar bir yandan, modern ve homojen “kentdaşlık bilinci” etrafında biçimlendirilmeye çalışılan sermaye birikim rejiminde bir dönüşüme işaret etmekle birlikte, sermaye, gelişimini merkezden çeperlere doğru kaydırma zorunluluğu altında, bu mekânları da dönüştürmeyi ufkuna koymuştur. Kent çeperlerinde biriken artık nüfusu asimilasyona ve dışlamaya dayanan politikalar yeni milliyetçiliklerin hortlamasına zemin hazırlamaktadır.

Burjuvazi, bir yandan kamu mallarının, hizmetlerinin ve işletmelerinin özelleştirilmesi süreci üzerinden büyürken diğer yandan da şu ya da bu nedenle tüketim nesnesi haline gelen, kent yaşamını, kültürünü, toprağını farklı veçheleriyle pazarlamanın olanaklarına sahip olmaya başlamıştır. Yapı üretim sürecinin serbestleştirilmesinde mevcut planlama anlayışının sınırlılıklarının aşılmaya başlanması,  mekânın, özellikle de çeperdeki kentsel rantın piyasa mekanizmasına dâhil edilmeye başlanması, taşınmaz rantının menkulleştirilmesi süreci, imar ve mülkiyet haklarının sermayenin elinde toplulaşması, sermayenin kentlerde büyük toprak parçaları üzerinde hareket etmesine olanak sağlamıştır. Böylece Türkiye kentlerinde 90’lı yıllarla birlikte sermaye, yeni bir birikim evresinin (yık-yap) örgütlemesinin olanaklarını yaratmıştır. 

Bu süreç  bir yandan kentsel rantın,  kamu otoritesi eliyle sermaye tarafından temellükü sürecini hızlandırmıştır. Özellikle TOKİ tarafından yürütülen projeler bir kez daha göstermektedir ki yeni liberal dönemde devlet, küçülmemiş aksine daha bürokratik ve piyasacı bir görünüm altında genişlemiştir. Tek tip yapı üretim süreci, konut stoğu ihtiyacını karşılamaya yönelik değil, gayrimenkullerin mali piyasalara kazandırılması yaklaşımıyla geliştirilmektedir. Kent toprağını sadece bir arsa olarak gören, tek tip yapı üretme pratikleri kentleri birbirine benzeten sonuçları da doğurmaktadır. Kentleri kendi özgün kimliklerinden mahrum bırakan bu anlayış aynı zamanda kamu arazilerinin, ormanların, tarım alanlarının da imara açılmasını hızlandırmaktadır.  

Başta kentlerin kır üzerindeki baskısını kaldıracak bir yapılanmaya ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı karşılamak için öncelikli olarak, tarımsal yapıların geliştirilmesi gerekmektedir. Diğer yandan tüketime endeksli kent yaşamından köklü bir kopuş zorunluluk haline gelmiştir. Kenti besleyecek tarımsal alanlar, su kaynakları giderek azalmaktadır. Kentin havasını yenileyen vadiler yapılaşmaya açılmakta bu nedenle de kentin havası bozulmaktadır. Kentlerin çeperlerinde gelişecek tarımsal alanlarda kentin gıda ihtiyacını ve toplumun gıda egemenliğini karşılayacak tarımsal üretim sistemleri geliştirilmelidir. Bunun için Orman ve tarım çiftliği bir model olarak geliştirilmelidir.  Su havzaları, vadiler, kent toprağı ekolojik demokratik bir planlama anlayışı ile iyileştirilmelidir. Bu alanlardan kentte yaşayan insanların eşit ve adil bir biçimde kullanma hakkı sağlanmalıdır. Kentlerin kendini yenileyebilen doğal çevreye kavuşturulması gerekmektedir. Başta metropol kentleri olmak üzere tüm kentlerde, kır ve kent yaşamının uyumlu birlikteliğini sağlayacak bir toplumcu planlama anlayışıyla gelişmesi zorunluluk haline gelmiştir

Kentsel sorunlarımızın  çözümü için özyönetime dayalı, demokratik bir kamusallık acil ihtiyacımızdır.  Bu nedenle yönetim süreçlerine halkın doğrudan veya dolaylı katılımı önem kazanmaktadır. Bunun için de kentsel hizmetlerden yaralanamayanların sosyal ve ekonomik durumlarının iyileştirilmesi gerekmektedir. Yerel yönetimlerde karar alma süreçlerine katılmak bir ayrıcalık olamaz. 

Belediyelerin planlama alanında kurumsal eksiklikleri ve verilen yetkiyi kullanmakta yeterli donanıma sahip olmamaları, parçalanmış kentsel yaşamda, dönüşümün paydaşı olarak görülen özel sektör, kamu ve halkı ortaklaştıracak bir proje anlayışı, kentin zayıf çıkar gruplarının temsil kabiliyetini daraltmıştır. Belediyeler, zayıf toplumsal grupların çıkarlarını koruyan bir anlayışıyla donatılmalıdır. Kent yoksulları, kadınlar, engelliler, çocuklar, yaşlıları gözeten bir kent yönetimi anlayışı geliştirilmelidir. Bu anlayışın gelişmesinde etkin araçlardan biri de belediyelerin aldıkları karalarda, halka hesap verme ve halkın sorma mekanizmalarının etkinleştirilmesi olacaktır. Belediye Meclisi ve İl Özel İdareleri tarafından alınan kararlar halka en hızlı şekilde ulaştırılması gerekirken süreç bu şekilde işlememektedir. Belediye Meclisi tarafından alınan kararlardan, Kamu kurumlarıyla yapılan anlaşmalardan, İhalelerden, Üretilen Hizmetlerin üretim fiyatlarından, satış fiyatlarından bu hizmetleri alanların ve bu kararlara tabi olan halkın bilgisi yoktur.  Halkın en temel haklarından olan bilgi edinme hakkı tüm yönetim işlemlerini kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Bu aynı zamanda etkin bir hak arama bilincinin geliştirilmesi ile sağlanabilir. Bununla birlikte bu kararlara halkın müdahil olabileceği araçlar geliştirilmelidir.

Modern kamunun parçalanmasına paralel olarak, her ne kadar katılım söylemleri ön plana çıkmış olsa da halkın belediye yönetimlerine katılımı daraltılmıştır. Belediyelerin geleneksel himaye ve adam kollama işleyiş tarzı nedeniyle halkın kent yönetimine katılımı olanaklı olamamaktadır. İnsanların sorunlarını çözebilecekleri tartışabilecekleri, değerlendirebilecekleri ve uygulayabilecekleri organlar geniş halk kesimlerinin temsil etmemektedir.

Bugün  önümüzde duran toplumsal sorumluluk kentlerin ve kent yönetimlerinin demokratikleştirilmesi ve yaşanılabilir kılınması sorumluluğudur.  Yoksullarını dışlamayan bir belediyecilik yaklaşımı acil bir diğer ihtiyaçtır. Yoksulları himmet kültürü ekseninde, ezerek yedekleyen bir belediyecilik değil yoksulları insanca yaşam koşullarına kavuşturacak bir belediyecilik anlayışını kurmak gerekiyor.  

Başta Büyükşehir Belediye Meclisleri ve bu meclisin bir danışma kurlu haline gelen kent konseylerinin niteliği ise anti demokratiktir. Belediye Meclisleri Belediye Başkanının ve özel girişimcilerin isteklerini karar altına alan bir onay merci haline gelmektedir. Oysa Belediye Meclisleri halkın çıkarını korumalıdır. Bu nedenle özyönetime dayalı kent yönetimi anlayışının geliştirilmesi, ekonomik, sosyal ve siyasal yaşamın katılımcı kılınması gerekmektedir. Bu nedenle demokratik, özyönetime dayalı yeni kent örgütlenmeleri geliştirilmelidir. Bu örgütlenmeler, kent ve kır sorunlarının çözümü için kamusal görünümlü-yasama meclisi olarak yapılanmalıdır. Bu tarz örgütlenmeler, talep eden bir örgütlenme değil, kentin müdahil-yasama organı ve çok özneli bir kurucu kamusallığın görünümlerinden birisi olacaktır. 

Tüm bu kentsel dönüşüm diğer yandan kentsel hizmetlerde köklü dönüşümlere yol açmıştır. Kentsel hizmetler son yıllarda özel girişimler eliyle yürütülmekte ve bu hizmetler kamu hizmeti niteliğinden uzaklaştırılmak istenmektedir. Bu tarz bir belediyecilik yaklaşımı ile kentte yaşayanların su, gıda, sağlık, eğitim, barınma, ısınma, enerji, ulaşım, imar,  alt yapı, kültür gibi kentsel ihtiyaçlarının karşılanamadığı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Belediye Bütçelerinin kamu hizmeti anlayışıyla hazırlanması, kentsel hizmetlerin herkesin yararlanabileceği şekilde üretilmesi gerekmektedir.

Kamuya ait olan kent kaynaklarının yine kamunun yararlanabileceği şekilde örgütlenmesi halinde, kentsel hizmetlerin daha adil dağıtımı söz konusu olacaktır. Yoksul kent halkının sosyal ihtiyaçlarının giderilmesinde insanları kendi emeklerinden başka hiçbir şeye muhtaç etmeyecek bir anlayış geliştirilmelidir. Toplumsal eşitlik sadece bölüşüm de değil üretimde de eşitliği esas alacak şekilde geliştirilmelidir. Sosyal yardımlar bu ölçekte yapılmalıdır. Kentsel hizmetlerden yaralanan halktan bu hizmetlerden yararlanmaları karşılığında yalnızca katılım bedeli alınmalıdır. Kent hizmetlerinden ücret yerine katılım bedeli alındığında, bu hizmetler hem daha nitelikli hem de daha ulaşılabilir olacaktır. Aynı zamanda bu katılım bedeli yine kent hizmetlerinde kullanılmak üzere bütçelendirilmelidir. 

Kent hizmetlerine kullanım oranında katkı koyma anlayışı yerine fiyatlandırma yaklaşımın tamamen egemen olmasıyla birlikte kentteki sosyal sorunlar da daha fazla derinleşmiştir. Bu durum hizmetlerin niteliğini düşürmekte, kentlilerin bu hizmetlerden yararlanmasını zorlaştırmaktadır. Belediyelerin kamu gücünü kullanarak sundukları ısınma, su, alt yapı hizmetleri ücretlendirildikçe daha niteliksizleşmekte ve pahalılaşmaktadır. Belediyeler, bu hizmetleri maliyetlerinin çok üzerinde bir fiyatla kentlilere satmaktadır. Çöp toplama, temizlik, sağlık, barınma gibi hizmetlerden elde edilen gelir de kamuya dönmemektedir. Bu nedenlerle kentler kamucu bir belediyecilik yaklaşımı altında kır ve kent bütünlüğünü koruyacak esaslarla yeniden örgütlenmelidir.

Kent ölçeğinin genişlemesi, kentin parçalanması, rant odaklı politikalara karşı bugün kamusal bir kenti yaratmak gerekiyor. Kentlerin tek tipleştirilmesine karşı, kentlerin kültürel farklılık içinde birliğini yaratacak bir yaklaşım gerekmektedir. Bu yaklaşım, zayıf toplumsal grupların dışlanmasını engelleyecek bir bütünleşmeyi de barındırmalıdır. Kentleri çok uluslu şirketlerin emrine sunan kentsel dönüşüm yaklaşımları karşısında, kenti dayanışma ve eşitlik temelinde yeniden kuracak kamusal fikrin hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Ortaya çıkan yeni siyasal mücadeleler bugün için top yekûn bir kurtuluş mücadelesini sırtlanacak güçte ve çapta olmasa da artık biliyoruz ki, yirmi birinci yüzyılın yeni dünyası bu siyasal hareketlerin toplumsallaşma, sermayenin ekonomik ve siyasal karakterleriyle hesaplaşma zeminlerinden açığa çıkacak. Bu hareketler aynı zamanda çok özneli bir siyasallaşma sürecinin yeni bir toplumsal örgütlenme formunun da ipuçlarını sunuyor. 

İnsanı insanca yaşatacak, onu nesneler dünyasından kurtaracak, insanı doğayla barıştıracak, tekellerin ve sömürgecilerin karşısında yeni bir dünyayı kuracak olan toplumsal mücadeleler yükselirken, geleceğin toplumuna duyduğumuz inançla, emeğin ekolojik dünyasına katkı sunanları sahiplenmek ve katkı sunacaklarla birlikte yürümektir dert. 

Bugün için canlılığın ve toplumsallığın kurtuluşunu açığa çıkartacak maddi koşulların önünde sermayenin muazzam saldırganlığı kadar bu saldırganlığı aşacak politik eksenin yoksunluğu önemli bir sorun olarak durmaktadır. Bu çağı ilga etmenin yolu, katı olan her şeyin buharlaştığını bir kez bir kez daha ısrarla görünür kılmak, yaşamı örgütlemek ve sermaye çağını aşmaktır. 

Bunun için emeğin ekolojist bir karakterde yeniden örgütlenmesini sağlayacak politik ve örgütsel donanımı yaratmak gerekiyor. Bu yaratım sürecinde, ortaya çıkan yeni emek hareketlerinin toplumsal ve siyasal karakterlerini, sermayenin karşısında doğayı ve emeği özgürleştirecek tarzda örgütlemesinin yollarını geliştirmek, çok özneli bir kamusal karakterde yaşamı siyasallaştırmak gerekmektedir.

Bu nedenle sermayenin ilga ettiği “kamu”yu yeniden inşa etmek, öz örgütlenme deneyimleriyle kendi kendini yönetme deneyimlerini geliştirmek, diğer yandan emeğin siyasal mücadelesi ile gelişecek sermaye karşıtlığını, üretimin toplumsal karakterini vurgulayacak, doğayı sömürüden ve tahakkümden kurtaracak bir potansiyelle örgütlemek gerekiyor. Bu açıdan da içinden geçtiğimiz ekolojik kriz çağının hem tarihsel hem de dönemsel karakteristiğini ortaya çıkartmak gerekiyor. 

Ekolojik kriz karşıtı bir mücadele, emeğin ve doğanın özgürleşmesi, modern türcülüğün aşılması, toplumsal adalet, barış, kolektivizm, eşitlik, hakların kardeşliğine dayalı bir toplumun yaratılması çabası olarak örgütlenmelidir. Bu mücadele üretim ve yönetim arasındaki yarılmayı ortadan kaldıracak, emeğin ve doğanın; kırın ve kentin birliğini sağlayacak bir politik yönelimi de barındıracaktır. 

Fevzi Özlüer- Ekoloji Kolektifi

http://www.ekolojistler.org/ekososyalist-bir-kir-kent-hareketine-dogru-fevzi-ozluer.html

December 14, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, bu topraklar, ezilenler, kent yasami, kir yasami, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Kentin özgür ekolojik geleceği – Emet Degirmenci


Endüstriyalist kapitalizm gelişirken kentle kır arasındaki uçurumu gittikçe arttırdı. İnsanlar iş ve aş bulmak için kentlere göç etmek zorunda kaldı. Aynı zamanda kentin kozmopolitan yapısı insanları özgürleştirir diye umuluyordu. Oysa kırdaki dayanışma ruhunun kentte yok olduğunu görmek uzun sürmedi. Bu bağlamda 19. yüzyıl başlarında örneğin, Charles Dickens’in romanlarında konu ettiği Londra’ya kırsaldan gelenlerin kültürel çatışmaları ve artık yalnızlaşmakta olan birey vardı.

Krismas Karol’un kasabaya ya da kente birkaç günlük de olsa cömertlik ve dayanışma ruhu getirmesi umut edilirdi. Türkiye’de ise özellikle 1990’lardan sonra politik, sosyal ve ekonomik nedenlerle Doğu ve Güneydoğu’dan ve hatta Anadolu’nun iç kesimlerinden İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlere olan göçleri göz önüne getirebiliriz. Oralardan gelenlerin kentin var olan elit dokusunu ‘çarpıklaştırdıkları’ konu edilir oldu.

İnsanlar nasıl düşünüyorlarsa çevreleri de öyle şekillendirirler. Burada insanın insan üzerindeki egemenliğinin kentleri de hasta ve atıl yapılar haline dönüştürdüğünü saptamalıyız. Buna örnek olarak Moskova’da gerek kapitalizmle yarış nedeniyle, gerekse devlet otoritesini yansıtan Stalin döneminde inşa edilmiş olan devasa betonarme yapılar gösterilebilir. Yanısıra Hitler’in totaliterliğini ve faşist ruhunu yansıtan bir dizi örnekler de sıralanabilir. Toplumsal ekolojist olarak kentin özgür ekolojik dönüşümünü sağlama konusunda son yıllardaki uzmanlık alanım olan bireysel ve toplumsal düzeydesürdürülebilirlik olarak tanımlayabileceğimiz ‘kalıcı kültür’ (perma culture) den yararlanacağım.

Bu konu özellikle yaşamaya henüz başladığımız küresel iklim krizi sorunuyla çok yakından ilişkili. Bunun yanında ekolojik sorunları toplumsal sorunlardan ayrı tutamayacağımız apaçık anlaşılmış durumda. Son yıllarda insanlar soruna çözüm olarak tersine göç, bır baska deyişle kentin sorunlarından kurtulmak için köye göçmeye başladılar. Oysa kararların ‘güçlü’ tarafından diğer insanları tahakküm altında tutmak için verildiği ortamda yaşadığımız yerin küçük ya da büyük olması neyi farkettirir? O halde ekolojik olarak karbon ayak izi üretmeyen, politik olarak da demokratik bir kentin nasıl olabileceği önemlidir. Endüstriyalist kapitalist toplumun eseri olan küresel iklim değişimi bir yandan insanları (gezegenin diğer canlılarıyla birlikte) susuzluk ve kuraklığa sürüklerken, aynı zamnda sel baskınları ve ekilebilir toprakların kaybına yol açarak kentin hastalıklı ve atıl yapısını arttırmaktadır. Nerede olursak olalım dünyamız iklim değişiminin getirdiği felaketlerle bizi geceğimizi kestiremez hale getiriyor. Elbette fakir ülkelerin insanlarının seçimi ise çok daha sınırlı durumdadır. İklim uzmanlarına göre sadece kuraklıktan dolayı 2020’ye kadar en az 200 milyon insan bulunduğu yeri terk etmek zorunda kalacaktır. Yine sırf kuraklık nedeniyle 2007’de Tahran yakınlarında 88 köy yerini terk etmek zorunda kaldığı belirtiliyor. Oysa hani bir zamanlar kırsalın ekolojik olarak kendine yeter yapısı vardı. Kentler ise kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin en keskin döndüğü yerler olup ekolojik krize en fazla katkıda bulunan yerler ola gelmiştir.

Kentin ekolojik ve toplumsal dönüşümünü sağlamak için kendimiz ve toplumumuz için verilecek kararlarda aktif rol oynayan bireyler olmamız gerekiyor. Çünkü ancak aktif yurttaşlar hayal ettikleri özgür ekolojik kentleri yaratabilir. Toplumsal ekolojinin kurucusu Murray Bookchin ‘Kentsiz Kentleşme’ (Urbanization Without Cities) kitabında antik Yunan da Atinayı o dönemin olumlu örneği olarak ele alırken, kadınların ve kölelerin özgürlük eksiliğini dile getirir. Dolayısıyla özgür kentin

ancak özgür yurttaşlarıyla birlikte şekillenebileceğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Kısacası nüfusun bir kesiminin aktif olmadığı bir kentin özgür olaması beklenemez.

Geleceğin özgür kentlerinde kentin var olan merkezi yapısının mahalleler düzeyinde doğrudan demokrasi vasıtasıyla yönetilebilir hale dönüştürülmesi gerekir. Özgür yurttaşlardan oluşan (ve yeri geldiğinde geri çağrılabilecek) mahalle meclisleri insanlara kendi yaşadıkları yer hakkında kendilerinin karar vermesini sağlaymalıdır. Bu meclislerden oluşan ağ doğrudan demokrasinin can damarlarını oluşturacaktır. Meclisler ise kentin diğer meclisleriyle organik bağını sürdürecektir.

Böylelikle hatta kendi bölgesindeki meclislerle Bookchin’in deyimiyle “komünlerin komününü” oluşturacaktır. Kent hakkında

yapılacak herşey insani ölçekte olacağı için atıl yapılardan kaçılacak, kent devingen ve sinerjik bir yapıya dönüşecektir.

Böylelikle kent artık halkın dört yılda bir istemeyerek sandığa gittiği yerler değil, aktif yurttaşların şenlikli katılımıyla kendi yarını şekillendireceği, içinde yaşamaktan hoşnut olacağı organik bir organizmaya dönüşecektir.

Yaşam için yiyeceğin temel olduğu dikkate alınırsa, özgür kentin yiyecek üretiminin en azından yarıdan çoğu kentin kendi alanı ve çevresinden sağlanabilir. Gereksinimin geri kalan kısmı ise kültürel etkileşimi de içeren ve komünal olarak düzenlenen şenlikli takas pazarlarında tamamlanabilir. İnsan etkinliklerinin her birinin karbon ayak izi üretip iklim değişimine katkıda bulunduğuna göre günümüzde geliştirilmekte olan kent bahçelerinden, tohum değişim gruplarına, değiş-tokuş pazarlarına kadar bir dizi projenin bugünden toplum ve ekolojiye önemli katkılar sağladığını şimdiden görebiliriz. Küba’da Sovyetlerin petrol ambargosundan sonra olduğu gibi kullanılmayan yeşil alanların halkın organik yiyecek üretim bahçelerine dönüştürülmeli hatta kamu malı olup özelleştirilen yerleri geri istemeliyiz. Bu yolla toprağa atılan petro kimya menseli gübrelerin üretimi ve tüketimi de günden güne azalacağı için halk sağlığında büyük gelişmeler olacaktır. Çünkü kimyasalların üretilirken ve tüketilirken yalnızca direkt canlı vücuduna değil, suya, havaya ve toprağa kalıcı etkiler yaptığını anımsayalım. Böylesi bir yapıda sosyal problemler de günden güne azalacaktır. Direk demokrasinin islerdiği sokakları gece gündüz her ırk, cins ve sınıf için güvenli ve şenlikli hale gelmiş olacaktır. Benzeri modeller Arjantin’ in özellikle Patagonya bölgesinde ve Brezilya’nın bazı yerlerinde bugünden örnekleri yaratılmaya başlandı. Bugün Türkiye’de oluşturulmaya başlanan organik halk pazarları, takas şenlikleri ve kent bahçesi girişimleri bu hayalin tohumlarını oluşturabilir.

Yukarıda bahsettiğimiz şekilde gereksiz üretim ve tüketim gittikçe azaltılacağına göre devasa tüketim saraylarını (alışverişmerkezleri) da ne yapacağımızı göz önünde bulundurmalıyız. Bu noktada alışveriş ederken bir çift laf edip, halhatır sorabildiğimiz köşe bakkalına ya da hakim kültür altında etnik ya da azınlık olanların kendi renklerini ve tatlarını yansıttıkları küçük alanlara yeniden kavuşabileceğimizi hayal ediyorum. Çünkü ekolojik çeşitliğin toplumsal çeşitlilik olmadan yaşayamayacağı görüşündeyim. Aynı zamanda halk kendi işleteceği kooperatifler vasıtasıyla kendi radyo,televizyon ve diğer basın yayın organlarını işletebilme kapasitesi eceğini de düşünebiliriz. Kentin gereksinimi için ulus ötesi almak zorunda olduğumuz maddi manevi ürünler için hakkaniyetli alışveriş (fair trade) ağları bugünden oluşmaya başladı. Böylece üretenle tüketen artan düzeyde iletişim olanaklarına sahip olabileceği gibi, etik olarak üretenin emeği direkt desteklenmiş olacaktır. Elbette taşımacılığın da toplu taşımacılığa dayanan bir modelle ve her kentin konumuna göre enerjinin de yenilenebilir kaynaklardan üretilebileceği ve mümkün olduğunca atık üretmeyen bir kent yaratmayı da eklemek gerekir.

Sonuç olarak; ulusal ve ulus ötesi tekellerin kontrolünde tüketime dayalı kent yaşamını özgür ekolojik kente dönüştürmek için her düzeyde hiyerarşiden uzak katılımcı bir kültür yaratmamız gerekiyor. Bookchin’in geliştirdiği özgür yerel yönetimcilik anlayışını temel alarak, bu modeli kendi kentimizin somut gerçeğine göre şekillendirebiliriz. İşe önce insanın insan üzerindeki ve insanın doğa üzerindeki egemenliğine son verecek kültürü yaratmakla başlayabiliriz. Böylece birey ve toplum kendini doğanın bir parçası olarak görecek ve aktif olarak özgür kentin yapılanmasına coşkuyla katkıda bulunacaktır.

Bu özgür yerel yönetimler aynı zamanda yerel düzeyde konfederasyonlar oluşturacaklardır. Sözü özgür yerel yönetim fikrini ortaya atıp, aynı zamanda yaşadığı yerlerde (ABD’nin New York ve Vermont eyaletlerinde) ilgili deneyimleri başlatmış olan Bookchin’in kendi sözleriyle noktalarsak: “… konfederalizm vasıtasıyla toplumlar arasında karşılıklı bağlar sürekli korunur. Konfederasyonda toplumlar kendi kişiliklerini korur… Bu da kendi içinde çeşitliliği taşıyan ekolojik özgür bir toplum demektir.”

* Toplumsal proje geliştiricisi, araştırmacı ve aktivist

http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=3944

December 13, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, kent yasami | Leave a comment

YEŞİL YERLEŞİM PLANLAMASI

Prof. Dr. Semih ERYILDIZ e-mail:  eryildiz@metu.edu.tr

Prof. Dr. Demet IRKLI ERYILDIZ e-mail: idemet@metu.edu.tr  

YAKLAŞIM ÇERÇEVESİ 

Çağrısında “Türkiye nasıl yeşillenir” sorusunu soran “Yeşil Ekonomi Konferansı”nda “yeşil çözüm önerileri” için tartışılması istenen başlıklar “yeşil ekonomi, çözüm önerileri, “yeni –yeşil- düzen”, cinsiyet, yoksulluk -için-yeşil perspektifler, permakültür, ve eğitim” olarak sıralanabilir. 

Çağrı metninde çalışmaya başlamak için “Finansal ve Ekolojik Krizlerin Boyutları”na işaret edilmektedir. Yaşadığımız “krizlerin” büyüklüğü, hele çevreyle ilgili krizin öldürücülüğü değerlendirmesinde oydaşlık sağlanabilir. Finans sistemi var olan düzeni yansıttığı gibi, değiştirme ihtimalini içinde barındırır. 

Bu kabulün doğal sonucu olarak“eko krizin,  toplum ve finansla ilgili kurulu düzeninin sonucu olduğu” dur. “Neden-sonuç arasındaki karşılıklı ilişki çözümlemesi”nden de var olan finansal krizin temelinde ekolojik kriz olduğu çıkarılabilir. Bu durumda toplumsal ve finansal krizin aşılması ile ilgili anahtarın çevre ile ilgili planlama ve tasarımda olduğu sonucuna varılabilir.

Sorunun nasıl çözüleceği nedenlerinin analizi ile ortaya cıkabilir. Önyargılarımız, alışkanlıklarımız, sorunları kolaycı ve ucuz yollarla aşma ile sınırlanmıştır. Üretim süreçleri, yapı ve yerleşimler ekolojik krizin temelini oluşturmakta ve ekonomik krizlerin tekrarlanmasına neden olmaktadır. 

“Yeşil Ekonomi Konferansı”na, planlama ve eko-tasarım alanında çalışan bilim insanlarının, akademik birikimleri ile katılma nedeni ise ekonomi ile ekolojik planlamanın örtüşmesidir. 

İnsan Yerleşimleri kaçak ve çarpık yapılaşma, bina kaliteleri ve planlama sorunlarından dolayı karışık ve büyük boyutlarda sorunla karşı karşıya bulunmaktadır.  Bu çok boyutlu, karmaşık ve acil sorunlar karşısında doğaya eskisinden daha az zarar veren, enerji, su, besin ihtiyacını kendi içinde ve çevresinde karşılayan daha sağlıklı tasarlanmış ve malzemeleri seçilmiş yapılaşma, kendi kendilerine yeterlikleri ile afetlerde çevrelerini ve toplumu sürdürebilir. Ekolojik anlayışla tasarlanan yerleşimler daha konforlu ve sağlıklı yaşam kadar, afet güvenliği de sağladığı için daha verimli, üreten, güvenilir olması nedeniyle de daha çok arzu ve talep edilen çevrelerdir.   

Son krizin “mortagace bunalımı” ile tetiklenmesi rastlantı olarak görülemez. Krizi aşmayı ve yeni yeşil düzeni yaygın ve genel uygulama haline ancak ekonomi düzeni getirebilir.

ÖNERİLER 

EKOPLANLAMA ve TASARIM 

Eko yerleşimlerde enerji ve su depolama, koruma, yeniden kullanma ile hane halkları için yakın çevrede besin üretimi sistemleri planlamanın içselleşmiş ve ayrılmaz bir parçasıdır.  Ekoloji ilkeleriyle tasarlanmış yapılar güvenli, yeniden kullanılabilir ve sağlıklı malzemelerle inşa edilmektedir.   

Planlama ve tasarım çalışmalarımıza edilgen ve etken güneşten yararlanma yöntemlerini ekleyerek enerji gereksinimlerini karşılayabiliriz. Bu alandaki en önemli katkı planlama ve tasarımda eko becerilerin zorunlu uygulamalar haline getirilmesi ile başlayacaktır. Güneş toplayıcılarıyla yapılarda su, ısıtma yanında binanın ısıtılması ve soğutulması ve ısının mekanik enerjiye dönüştürülmesi yoluyla diğer gereksinimlerini karşılayabiliriz. Yapılar elektrik enerjisi gereksinimini kabuğuna, çatısına, duvar, balkon veya yakınlarına yerleştirilecek güneş pilleri ile karşılayabilir, bunlara uygun ortam bulunduğunda güneş, rüzgâr ve jeotermal enerjiden yararlanabilirler. 

MEKAN PALANLAMASINDA YENİ DÜZEN 

Çalışma ve dinlence için üretilen fabrika, atölye, büro, sahil, dağ, kır gibi ikinci, üçüncü konut gibi mekanların üretimi, altyapısı, bakımı, aydınlatılması ve ısıtılması için gerekli maliyet ve çabanın da en aza inmesine katkı sağlamış olmaktadır. Bütün bu yukarıda sayılanlar bir afet halinde kentlinin öz yeterliğini uzun süre sağlamanın en önemli güvencesidir.

İnsanın oturduğu yerde çalışması, çevresinin yeşil ve maviyle donanması dinlence için ayrı mekân gereksinimini de sadece değişiklik gereği ile sınırlamaktadır. Böylece insan üç ayrı alanda bir şeytan üçgeni içinde gidip gelmekle geçen ve hiçbirini kendisi ile özdeş saymamaya başladığı için hepsinden yabancılaştığı mekânlar arasında gidip gelmekten kurtulabilir. Bunun mekânsal ve çevreyle ilgili değerlerinin yanı sıra ekonomik değeri de tartışılmazdır. 

SU TOPLA YERLEŞİM İÇİN 

Yapılarımızın içindeki ve çevresindeki su düzeni ve sıhhi tesisat donanımının çalışma ilkeleri değiştirilerek yapılarımız ve çevresinde yaşayan insanların su gereksinimi karşılanabilir. Yanlış uygulamalar ve önyargılar nedeniyle yoğun kirletici gibi kabul edilmiş bulunan atıklardan ayrılan suları binalarımızda basit fiziksel bir arıtma tertibatından geçirdikten sonra tekrar kullanmak olasıdır.  Öncelikle katı atık ve üremizi ve aşırı deterjanlanmış suları su şebekemizden ayırabiliriz.

Ayrıca ve kompostlayıcı tuvaletler aracılığıyla ayırıp stokladığımız katı atıklarımız öğütücülerin öğüttüğü mutfak organik atıklarıyla birleştirilerek gübre olarak kent çiftliğinin girdisi olmaya gönderilmektedir.

Su kaynakları, göl ve toplama havzalarını böylece korunmaktadır.        

Suları çatı, sarnıç, dere, kuyu ve şehir sularına ekleyerek seyreltebilir, vasfını yükseltebiliriz. Doğadan su harmanlanması denen bu tekniklerin tümünü bir arada kullanarak tasarruf edilmiş su tüketicisi olmaya yönelebiliriz.

Su fazlamızı kent çiftliği için sulamada kullanabilir veya şehir şebekesine satabiliriz.

Yapılarımızın bahçe, çatı, balkon, bodrum, eve bitişik sera ve diğer iç mekânlarımızın bir bölümünde ve parklarımızda, bazı yol kenarlarında topladığımızı suyu, kompostladığımız atıklarımızı ve ailemizin emek ve bilgi gücünü kullanarak besin vb. ihtiyaçlarımızın bir bölümünü karşılayabiliriz.

Kent çiftliği dediğimiz ve dünyada olağanüstü hızla yeniden yaygınlaşan bu tür uygulamalar ülkemiz geçmişine, geleneklerine ve kent dokularına son derece uygundur.

PERMAKÜLTÜR VE EKOPEYZAJ

Günümüzdeki uygulamalar nedeniyle yeşillenmekte zorlanan kentlerimiz yenilenebilir peyzaj diye de adlandırılan bu tür uygulamalarla bağ, bahçe, bostan dokularına kavuşabilir ve hatta bostan dokularına yeniden kavuşarak eski yeşil dokularına kavuşabilir. İşsiz, yaşlı ve çocuklar üretici olur.

Kas gücü ataletlerinin yarattığı psikolojik sorunlar, gevşeme, sağlıksız şişmanlama sorunları azalır. Çocuklar doğayı unutmaz. 

Taze ürün tüketmek olanağı doğar. İnsanların tekdüzeleştirilmiş tarım alanlarına, fabrikalara ve ulaşıma bağımlılığı azaltır. 

Kentliler kendi sebzesini, meyvesini, konservesini, tavuğunu, balığını, mantarını kent içinde etini, sütünü, peynirini ise kent eteklerinde üretebilir. Binlerce yıllık bu alışkanlıkların yeniden keşfi hem insanların atıklarını doğaya dönüştürmekte hem de kentli insanların ihtiyaçlarını en katıksız, bekletilmemiş, taşırken örselenmemiş, bayatlamamış, kimyasallarla kirlenmemiş biçimde dalından koparmasını sağlamaktadır. 

Atıklarımız kaynağa dönüşür. Yapılar ve yapılardan oluşan kentler yeşille ve doğayla barışır. İnsanoğlu şimdiki yağmacı ve tüketici durumu yerine doğada birkaç ağaç gibi yararlı hale dönüşür. 

Günümüzde yapı, çevresi ve kentlerde yeterli besin üretimi hem günümüz koşullarının geri dönülmez bir dayatması olarak gündemdedir hem de otuzlu yılların çözülemeyen kent içi tarım sağlık sorunları artık hiçbir biçimde bahane teşkil etmeyecek bir biçimde çözülmüştür. 

Kentte tarım üretimi artık gerçekleşmesine hiçbir olanak bulunmayan bir düşe dönüşen ‘refah devleti söyleminin tam istihdamına’ bir alternatif olarak gelişmektedir. 

SONUÇ  

Yukarıda sıralanan uygulamaların kent yönetimine yararları ise sadece insanın besin ve diğer tüketim araçlarının taşımasından doğan kaynak tüketimi ve kirlenmenin sınırlandırılmasıyla kalmamaktadır.  

  • Akademik- teknik ve araştırma çalışmaları,
  • Örneklerin ortaya çıkarılması ve tanıtımı,
  • Eko eğitim ile toplum ve birey dimağında yaygınlaşma,

Elbette eko krizin aşılması yolunda bizim yaşamımızı vakfettiğimiz ve çok önemli alanlardır 

Ancak ekolojinin kent planlaması ve tasarımda uygulanmasının temel ilkeleri tam ve mutlak olarak bu ve benzeri ekonomi konferansları çerçevesinde önerilebilir ve uygulanabilir. 

Üretim süreçlerini ve toplumsal yaşamı yönlendiren ekonomik süreçler olduğuna göre eko üretim ve planlama süreçlerine dönüşüm için ekonomik çerçevede devrimci bir değişim zorunludur.

http://www.yesilekonomi.org/images/stories/docs/halilsemiheryildiz.doc

December 9, 2009 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji, kent yasami, kir yasami | Leave a comment

ŞEHİRDE EKOLOJİK YAŞAM MÜMKÜN – İmeceevi

EKOLOJİK YAŞAM ADINA

1- Çöplerimizi ayırıyoruz.
2-Geri dönüşüm uyguluyoruz.
3-Plastik maddelerden uzak duruyoruz.
4-Organik besleniyoruz.
5-Yiyeceklerimizin mayalarını kendimiz evde üretiyoruz.
6-Poşet yerine file, bez torba,sepet kullanıyoruz.
7-Deterjan kullanmıyoruz. Kendimizin ürettiği kül suyu ile tüm temizliğimizi yapıyoruz.
8-Kişisel temizliğimiz için yerel üretildiğine güvendiğimiz zeytinyağlı sabun kullanıyoruz.
9-Markete gitmiyoruz. Ambalajlı ürünlerden kaçınıyoruz.
10-Sade yaşıyoruz. Fazla olanı tüketim adına satın almıyor, yaşamımıza sokmuyoruz. Takası destekliyoruz.

YAŞAMIMIZDAN ÖRNEKLER

Organik çöplerimizden balkonumuzda kompost yapıyoruz.
Kağıt çöplerin boyasız düz kartonlarını sobada yakmak üzere ayırıyor, diğerlerini sokaktaki çöpün yanına kağıt toplayıcılarının ulaşabileceği şekilde koyuyoruz.
Ambalajlı ürünleri tercih etmememize rağmen, o kadar yaygın ki kurtulmak nerdeyse imkansız olduğundan, bunları da geri dönüşüme çevirdiklerimiz hariç, ambalaj toplayıcılarının ulaşabileceği şekilde çöpün yanına koyuyoruz.
Her hafta Cumartesi günleri kurulan Organik Pazara uğrayıp, her türlü sebze, meyve, bakliyat, çay, yoğurt, süt, yumurta, ekmek, un v.b ihtiyaçlarımızı temin edip, bir hafta boyunca içeriğini bilmediğimiz ürünlere yaklaşmamaya çalışıyoruz.
Evimize aldığımız organik gıdalardan mümkün olduğunca yemek yapıp, iş yerinde dahi dışarıdan yiyecek tüketmemeye çalışıyoruz. Her zaman tercihimizi kendi ürettiğimizden yana kullanıyoruz.
Bir takım maya yapma yöntemlerimiz mevcut. Bunları uygulayarak kendi ekmeğimizi üretiyoruz. Organik taze süt bulabilsek yoğurdumuzu hatta peynirimizi de kendimiz üretme yetisine sahibiz.
Poşeti reddediyoruz.Ama bunu yapabilmek ve poşete hayır diyebilmek için, yanımızda çantamızın içinde file ve bez torba,arabamızın bagajında sepet taşıyoruz.Çok etkileyici sonuç verdiğini söyleyebilirim.
Temizlik için kendi ürettiğimiz kül suyunu kullanıyoruz. Çamaşır makinesinin deterjan gözüne ve bulaşık makinesinin deterjan gözüne sıvı deterjan olarak kül suyunu koyduğumuzda, bulaşık makinesi parlatıcısı da sirke oluverdiğinde deterjandan çok daha iyi sonuç alabiliyoruz. Çünkü çamaşırlar temizliğin yanında yumuşacık çıkıyor. Bulaşıklar da yeterince temiz.
El ve banyo temizliğinde şampuan olarak zeytin yağlı sabun kullanıyoruz.
Markete gitmiyoruz. Çünkü markette satılan hemen her üründe katkı maddesi mevcut. Ayrıca ambalajsız ürün neredeyse yok.
Evimizde kağıt peçete kullanmıyoruz. Onun yerine leke tutmayan bez peçeteler çok daha kullanışlı.
Tuvalet kağıdı gibi zorunlu ihtiyaçlarımız için ise mahalle bakkalı yeterli oluyor.
Gezinti alanı olarak Alışveriş merkezlerini tercih etmiyoruz.Doğa bizim öncelikli tercihimiz.Böylelikle tüketimi azaltıyoruz.Sade yaşam ,mutlu yaşam.
İhtiyaç fazlası metaryellerimizi takas etmeyi tercih ediyoruz.
Mutfağımızın balkonunda küçük çaplı ekim-dikim işleri yapıyoruz.Yeşil soğanımız,maydanozumuz,adaçayı ve reyhanımız oradan sağlanıyor.

KÜL SUYU YAPIMI

1*** Şehirde yaşayanlar; en yakın odun ateşinde ekmek yapan, fırına gidip yarım kovadan az fazla kül alın. Bu kül merak etmeyin ya meşedir,ya zeytin yada benzer bir ağaçtandır.Yani potasyumu fazladır.Doğada yaşayanlarda kendi külü yetmediğinde en yakındaki fırından alabilir. Çünkü bu küller siz almayınca şehir çöplüğüne gidiyor.
2*** Külün üstüne su ilave edin ve karıştırın. Bu su yağmur suyu olursa daha etkili sonuç alırsınız.
3*** Külün içindeki hafif malzemeler kömür dahil su üstüne çıkar. Bunları tel süzgecinizle alıp en yakındaki toprağa bırakın. Çoksa seyrelterek dağıtın. Eğer kömür sobanız varsa ya da mangalda bu kömürleri yakabilirsiniz. Enerjiyi çöpe atmayın.
4*** Akşam karıştırılan karışım sabaha kadar durulur. Kül aşağıya çöker, su ise artık potasyum hidroksitli bir şekilde üstte kalır. İşte buna doğal kostik; Kül suyu diyoruz. Çok açık renkli bir çaya benzer. Ihlamur çayı renginde diyebiliriz. Parmağınızı sokup test ederseniz kaygan olduğunu fark edersiniz.
5*** O günkü ihtiyacınız kadar suyu bir şişeye aktarın. Geri kalan karışımı karıştırın. Çünkü her karıştırmada külün içindeki potasyum suya karışıp deterjanınızın daha güçlü olmasını sağlayacak.
6*** Haftada bir fırına uğrayıp kül alıp karışımınıza eklemeniz yeterli olur.
7*** Kovanın altında kalan eski külleri ise başka bir kaba aktarıp krom, çelik, seramik, lavabo,mermer,taş yüzeylerde tel yerine yada biriken yağ katmanlarını ovalayarak temizleyebilirsiniz. Ancak arası açık renk “derz” olan fayanslı yerlerde grilik olacağını unutmayın.
8*** Artan külü bahçenizde seyrelterek gübre katkısı, tarım ilacı yada tavuklarınız varsa eşelenerek parazitten arınma kumu olarak kullanabilirsiniz.
9*** Sil baştan…. yeni karışım… yeniden kül alıp hazırlamayı unutmayın. Bizimle beraber şehirlerde deneyen dostların ifadelerine göre balkon bu iş için çok uygun bir alan! Kap olarak her tür olabileceği gibi Toprak küpler ideal. Nefes alıp terlediği ve suyu azalttığı için…

Kül suyu hazırlığı ayda bir yeterli olur ama kül suyunu; çamaşır, bulaşık, genel temizlik ve kişisel temizlikte kullanıyorsanız ve kalabalık bir aile iseniz haftada bir yapmayı planlamanız daha gerçekçi olur. Kül suyunun temizleyici özelliğinin artması için, kül ve su karışımını daha uzun süre bekletebilirsiniz veya elde ettiğiniz kül suyunu kaynatarak suyun uçmasını sağlayabilirsiniz. Kaynatmak için kalorifer üstü veya soba üstü yeterlidir. Yukarıdaki soğuk tarifteki kül suyunun yoğunluğu normal şartlardaki ev temizliği için yeterlidir ama temizlenecek malzemenin kirlilik derecesi fazlaysa ısıtılarak yoğunlaştırılmış kül suyu daha etkin olacaktır.

BULAŞIK MAKİNESİ

Bulaşıklarınızı makineye koymadan önce iyice sıyırmalısınız. Bunun için çok su harcamadan organik çöpleri başka bir kaba artık ekmekle sıyırırsanız kompost yapamıyorsanız ya da bizim gibi keçi ve tavuklarınız olmasa da sokakta bu yemeğe muhtaç pek çok hayvan yaşıyor; kedi, köpek, kuş, vs… -Bulaşık makinesi tamamen dolmuşsa deterjan gözüne kül suyu ayrıca parlatıcı gözüne sirke koyun. Sirke yapımı oldukça basit ve kül suyu gibi bedavadır. Ancak ilk denemeler için satılan en ucuz sirke işinizi görecektir.

ELDE BULAŞIK YIKAMA

Elde bulaşık yıkamanız gerekirse sabun artıkları ile kül suyunu birleştirerek daha önceden hazırladığınız karışım (Arap sabunu) ve sıcak su yeterli olacaktır.Ağır lekeler ,dibi tutmuş tencereler ve kocaman kazanlar için en pratik çözüm kül suyundan artan külün bizzat kendisidir.

ÇAMAŞIR MAKİNESİ

Sahip olduğunuz otomatik çamaşır makinesinin kısa veya uzun program gözüne sadece kül suyu koymanız yeterli. Ne oranda olması gerektiğini ise kullandıkça siz belirleyeceksiniz. Kül suyu kullandığınız sürece yumuşatıcıya da ihtiyaç duymazsınız. Çamaşırlarınızı güneşe asarsanız güneşinde son kalan bir leke varsa onu sihirli bir şekilde çıkardığını şaşkınlıkla izleyebilirsiniz. Yıkanan çamaşırlarda koku olmaz. Kötü ya da iyi. Ancak siz mutlaka bir koku istiyorsanız denemeler yapabilirsiniz. Arzu ettiğiniz kokunun bitkisinin çayını demleyip yumuşatıcı gözüne atabilirsiniz.

www.imeceevi.org

December 1, 2009 Posted by | kent yasami, tuketim karsitligi | 5 Comments

Öz-Yönetimli Hareketlerden Öz-Yönetimli Şehire Doğru – Tom Wetzel

Radikal işyeri aktivistleri 20. yüzyılın başlarında; vasıfsız işçilerin öz-yönetimine dayanan sendikaları ya da işyeri örgütlenmelerini oluştururken ve üretimin kontrolü adına patronlara meydan okurken, “eskinin kabuğunda yeni toplumu inşa ettiklerini” söylediler. İşyeri örgütlenmesi ya da sendika mücadelesinin vasıfsız işçilerin öz-yönetimine dayanmasını, işçilerin piyasa ekonomisine dayanmayan, kapitalizm sonrası bir toplumda üretim yapabileceklerine dair bir alamet olduğunu tasavvur ettiler.

Buradaki varsayım şudur: Hayatınız ve sizi etkileyen kararlar üzerinde söz sahibi olabilme, yani öz-yönetim, kapitalizm sonrası dünya görüşümüzün temelini oluşturmalıdır.

Ancak öz-yönetim, yalnızca kendi işimiz üzerinde, yani üretim alanında değil aynı zamanda tüketim alanında da söz sahibi olmak demektir. Nasıl bir yerleşim merkezinde yaşamak istiyoruz? Yaşadığımız çevrede hangi hizmetlerin olmasını istiyoruz? Şehrin yerleşim planının nasıl olmasını istiyoruz? Nelerin üretilmesini istiyoruz? Bizim ekonomi vizyonumuz, insanların, onları etkileyen tüketim kararları üzerinde söz sahibi olabilmelerini sağlayacak bir araca ihtiyaç duymaktadır.

Bu fikir, işçi konseylerini ve mahalle tüketim konseylerini öz-yönetimin yapı taşları olarak gören Katılımcı Ekonomi görüşüne de aksetmiştir. Katılımcı Ekonomi, şehirlerin ulaşım ve diğer altyapı hizmetlerinin yatırımlarının planlanmasının yanı sıra; konaklama, çocuk bakımı, sağlık hizmetleri gibi sosyal ihtiyaçların karşılanmasında da yatay bir bölgesel öz-yönetim fikrini savunuyor.

Katılımcı planlama, insanların kendi yerel konseylerinden başlayarak, üretilmesini istedikleri şeyler için öneri üretmeleri anlamına gelir. Bireyler olarak, kişisel ve aynı zamanda toplu tüketim kalemlerine yönelik olarak, ne tüketmek istediğimizi ve hangi işte çalışmak istediğimizi belirleriz. Bu öneriler, daha geniş bölgeleri etkilediği durumlarda, daha geniş coğrafyaları kapsayan örgütlenmelere yayılır. İşçiler ve tüketiciler arasında yaşanan müzakere sürecinin sonunda bu öneriler, toplumsal üretime yönelik bir gündem oluşturmak üzere elden geçirilirler.

Arazi kullanım kararları da bu müzakere sürecinin bir parçasını oluşturur; ev ve işyerleri arasındaki ilişkiler gibi konular, üretim grupları ile mahalle konseyleri arasında müzakere edilir. Sözgelimi, insanlar işyerleri ile evlerin birbirine yakın mesafede olduğu kapitalizm öncesi zanaat şehrine geri dönmeyi mi tercih ediyorlar? Eğer durum böyle ise, o zaman bu kararlarının yerleşik çevre yatırımları hakkındaki kararlarına da yansımasını bekleriz.

Katılımcı ekonomi, kapitalist şehri oluşturan bazı temel güçleri saf dışı etmeyi de kapsar. İşyeri kararları sadece, CEO*’ya göre en iyi nedir sorusunun cevabı değildir. Kapitalist şehirde nüfusun sınıf ve ırk farklılıklarına göre sınıflandırılması, gelir ve güç düzeyindeki eşitsizlikler üzerine kuruludur; ödülllendirmenin gayret veya fedakarlık temeline dayandığı bir ekonomik düzende bu eşitsizlikler var olmayacaktır ve şirketvari hiyerarşi anlayışı bir kural olmaktan çıkacaktır.

Katılımcı ekonominin bakış açısına göre öz-yönetimin temel ilkesi, her insanın kendisini etkileyen kararlar üzerinde, bu kararlardan etkilendiği ölçüde söz sahibi olmasıdır. Bu, hava kirliliği gibi, insanlara söz hakkı tanımadan diktatörce dayatılan olumsuz dış etkilerin artık bu sistemde var olamayacağı anlamına gelir. Ulaşımda özel araç kullanımı tercihindeki aşırı artış gibi çevre üzerinde ciddi olumsuz etkiler doğuran kirletici kullanımlar, öz-yönetime dayalı katılımcı ekonomide ciddi bir şekilde ele alınmak zorundadır.

Katılımcı ekonomiyi; üretim alanında öz-yönetime dayalı işçi sendikacılığının yeniden dirilmesinden, öz-yönetime dayalı kiracı örgütlenmelerine ve her tür kitle örgütlenmesine kadar, öz-yönetime dayalı kitlesel toplumsal hareketler açısından gerçek bir alternatif olarak görebiliriz.

Konaklama; boş binalara yerleşerek kendilerine barınak sağlamaya çalışan insanlardan, kiracı sendikaları kurup grev yapan kiracılara kadar herkes için önemli bir tüketim alanı olmasının yanında, bir çok ihtilafın da kaynağıdır. Kapitalizmde arazi ve evin meta olarak algılanması ve yerleşik çevre yatırımlarının döngüsü, işçi sınıfının yaşadığı çevrede çürüme ve bozulma periyotlarına sebep olmaktadır; profesyoneller ile iş adamları yüksek gelirlerini işçi sınıfına arazi ya da evin değerinden daha fazlasını teklif etmek için kullandığında ise yeni yatırımlar yapılmakta ve konut değişiklikleri yaşanmaktadır.

Peter Marcuse şöyle yazmıştır: “Üst sınıfın satın alması ile önceden değersiz olan yerlerin değer kazanması** sürecinin tersi çürüme ve terk ediş değil konutlaşmanın demokratikleştirilmesidir.” Genellikle yükselen kiralara ve taşınmalara ya da bozulma ve çürümelere cevaben oluşan kamu arazisi vakıfları, konutlaşmanın demokratikleştirilmesi için ABD’de son yirmi yıl içinde ortaya çıkan ilginç bir taktiktir.

Kamu arazisi vakıfları, bir coğrafi alandaki üyeleri kaydeden ve sakinleri tarafından kontrol edilen emlakların kar gütmeyen geliştiricisi olarak davranan arazi kooperatifleridir. Demokratik bir üyelik örgütlenmesi olarak kamu arazisi vakıfları, bir mahalledeki insanlara, oradaki arazi ile ne yapıldığını ve mahallede hangi hizmetlerin sağlandığını kontrol etmeleri ve de çalışan bir insanın karşılayabileceği fiyatlarda yeterli konut sağlamaları için yetki verebilir.

Temel prensip şudur; kamu arazisi vakıfları bir topluluktaki araziyi, topluluk içinde ve spekülatif piyasadan uzak tutar. Konutlar orada yaşayacak kişilere genellikle sınırlı eşitlik prensibiyle satılır. Konutlaşmanın uzun dönemdeki mali değeri bir arazi kontratı ile sağlanır. Taşınan mahalle sakinleri apartmanlarını ya da dairelerini, fiyatların düşük kalmasını sağlamak için sınırlandırılmış fiyata, kamu arazisi vakfına satmak zorundadır. Sonuç olarak kamu arazisi vakfı yaklaşımı, hem arazi hem de binaların metalaştırılmasının önüne geçmekte başarılı olmuştur.

Öz-yönetim iki boyutta gerçekleşir: Sakinleri içinde yaşadıkları yapılar üzerinde kontrol hakkına sahiptir, ama topluluk da emlak fiyatlarını ve arazi kullanımını kontrol etme yetkisine sahiptir.

ABD’de işçi sendikaları ve diğer gruplar çeşitli zamanlarda işçi sınıfına makul fiyatlarda konut sağlamak üzere sınırlı eşitliğe dayalı emlak kooperatifleri kurdular. Kamu arazisi vakfı modeli 60’larda ABD’de sınırlı eşitliğe dayalı emlak kooperatiflerini yok etme eğiliminde olan sorunların üstesinden gelmek üzere geliştirilmişti.

Sorun şu ki, herhangi bir emlak kooperatifi hissedarının satış sırasında olası en yüksek fiyatı almak konusunda kişisel bir menfaati vardır. Bu nedenle kooperatif hissedarları er ya da geç eşitlik üzerindeki sınırları yok etmenin yollarını bulurlar. Konut bundan böyle, herhangi bir gayrimenkul haline gelir.

Bunun gerçekleşmesinin nedeni, düşük emlak fiyatlarının korunması konusunda riske giren geniş işçi sınıfı topluluğunun, satıcı ve alıcı arasındaki piyasa işlemine taraf olmamasıdır. Aslında bu, bir olumsuz dışsallık örneğidir.

Kamu arazisi vakıflarının bu soruna yönelik çözümü, dışarıdan etkilenebilecek insanları, bu karar sürecinde söyleyebilecekleri bir şeyleri olması için örgütlemektir. Kamu arazisi vakıflarının üyelik için farklı sınıflandırmaları vardır; sınırlı eşitlik hakkıyla konut sahibi olanlar ve topluluk içinde mal sahibi olmayan diğerleri. Her kesim, konseye ya da yönetim kuruluna aynı sayıda temsilci seçer ve genel kurullarda önemli konular üzerine parçalı oylar alınabilir. Bu yolla, eşitlik sınırlarının aşılmasından kötü şekillerde etkilenebilecek insanların temsiliyetinin garanti altına alınmasının ve konutlaşmanın sınırsız metalara dönüşmesinin engellenmesi sağlanır.

ABD’de sınırlı eşitliğe dayalı kooperatiflerin karşılaştığı ikinci bir sorun var. Toplumsal piramidin tepesindeki ekonomik yönetim uzmanlığının yoğunluğu ve ABD toplumundaki devasa eşitsizlikler düşünüldüğünde, herkesin binaları etkili bir şekilde idare etme konusuyla ilgili bilgiye ulaşma imkanı yoktur. Eğer düşük gelirli insanlar bağımsız bir kooperatifte dağınık olarak dururlarsa, vicdanının sesini dinlemeyen bina müteahhitleri ya da mal yönetim şirketleri tarafından istismar edilebilirler. Eğitilmemiş amatörlerin yönetimi, profesyonellerin kat mülkiyeti dernekleri için bile sorun yaratabilir.

İster tüzel kişilerce, ister kâr gütmeyen toplum geliştirme şirketlerince işletilsin, geleneksel toplumsal konutlaşma bu sorunun üstesinden uzmanlık ve karar verme aşamasını şirketvari bir hiyerarşi içinde yoğunlaştırarak gelmeye çalışır. Sorun şu ki, kiracıya yönelik tavır bir babanın oğluna tavrını andırır ve konut sakinlerinin, yaşadıkları yerler ve etraflarını kuşatan yerleşik çevre üzerinde hiçbir kontrol hakları yoktur.

Bunların tam tersine kamu arazisi vakıfları bu soruna, sakinlerin eğitilmesini ve kendi yapılarının verimli bir şekilde yönetilmesi için gerekli becerinin gelişmesini sağlayarak çözüm getirir. Kamu arazisi vakfı, sorunlarla karşılaşılması durumunda danışmanlık ve destek sağlamak için hazırdır. Piyasanın “Sen tek başınasın!” yaklaşımı bilginin ve riskin paylaşıldığı, daha işbirlikçi bir yaklaşımla değiştirilir.

Böylece kamu arazisi vakıfları bizi çevreleyen kapitalist ekonominin yıkıcı etkilerine karşı emlak kooperatiflerini koruyan bir tampon görevi görür.

Kamu arazisi vakfı modelinin genişletilebileceği sayısız yollar tasavvur edebiliriz. Binaların içinde yaşayacak olan insanlar o yapıların tasarlanması aşamasına aktif olarak dahil olabilmelidirler ki yeni binalar onların kişisel ihtiyaç ve zevklerini karşılayacak şekilde tasarlanmış olsun.

Kamu arazisi vakıfları, malları spekülatörlerden ve mülklerinin idaresini üstlenmeyen mülk sahiplerinden uzaklaştırmak için kamusal istimlak hakkını korumaya çalışmalıdır. Örneğin, Dudley Sokağı Komşuları adındaki Bostonlu bir kamu arazisi vakfı, politik mücadele aracılığıyla, sınırlı bir kamusal istimlak hakkı elde etmiştir.

Yasalara aykırı yapılaşmanın ve gecekondulaşmanın yoğun olduğu şehirlerde kamu arazisi vakıfları, arazi ve yapıların gerçek birer gayrimenkul veya meta haline gelmesini engellemek suretiyle, konut sakinlerinin kendi konutları üzerinde kontrol hakkına sahip olmalarının meşrulaştırılması ve düzenlenmesinde kullanılabilirler.

Kiracı sendikalarında örgütlenen kiracılar, mülk sahiplerine ortak olmak ve kontrolü ele geçirmek için, binayı kolektivize eden kamu arazisi vakıfları ile beraber çalışabilirler.

Toplu konut projelerinin özelleştirme tehdidi altında olduğu durumlarda kiracılar araziyi spekülatif piyasadan uzak tutmak ve binaları üzerinde kontrol sahibi olmak için kamu arazisi vakfı yaklaşımını kullanabilmelidirler.

Bu son örnekler kamu arazisi vakıflarının yerleşik çevre adına süregelen sınıf mücadelesi için bir manevra olarak kullanılabilmesinin yollarını tasvir eder.

ABD’deki bazı kamu arazisi vakıfları, sağlık klinikleri ve çocuk bakım merkezleri için alanlar sağladı. Bu tarz alanlar kolektif işler için de yaratılabilir.

Öz-yönetim ilkesi topluluklar için geliştirilen hizmetlere uygulanabilir, böylece anlık kazançlar öz-yönetime dayalı bir topluluğun uzun vadeli vizyonu ile de tutarlılık gösterir. Şehre yayılmış bir kamu arazisi vakıfları ağı, şehre yayılmış işçi birliği bakkaliyeleri ya da işçi kooperatifi çocuk bakım merkezleri ağı için boş alanlar sağlayabilir.

Kamu arazisi vakfı örneği, bir mahallede ne tür hizmetler ya da ne tür ekonomik gelişim ya da ne tür konutlaşma istediğimize karar verecek katılımcı, demokratik bir camia olan Katılımcı Ekonomide Mahalle Konseyi için öngörülen türde bir rolü embriyonik bir yolla oynamaya başlayabilecek örgütlenmeler geliştirebileceğimizi anımsatır.

Şu an ABD’de herhangi bir türdeki toplumsal konutlaşma için ayrılan fon yok denecek kadar az. Bunun değişmesi için gereken umut toplumsal değişimin yörüngesine dayanıyor ve aynı zamanda ABD’deki güçlerin dengesine bağlı.

Mücadelenin işyeri örgütlenmeleri, yani sendikalar, ekonomi içindeki boyutları ve pozisyonları nedeniyle değişim için ciddi bir potansiyel güç olmaya devam edecek.

Ben bir halk ittifakını gözümde, sadece konutlaşma olarak değil sağlık, ulaşım, çocuk bakımı, okullar ve diğer konularda şehirlilerin günlük

yaşamlarını etkileyen dertlerin çeşitliliği etrafında bir araya gelen sendikaların, kiracı gruplarının ve diğer kitle örgütlerinin ittifakı olarak canlandırırım.

Eğer örgütlenmeler basitçe, profesyonel bir kadro ya da sayıları aza indirilmiş kendini adamış eylemcilerden oluşan bir çekirdek tarafından işletilmeyecekse sıradan bir işçinin harekete dahil edilmesini kolaylaştıracak yollar bulmaya çalışmalıyız. İnsanlar amaçlarının karşılanması için iki işte çalışıyor ya da haftada 60 saat çalışmak zorunda kalıyorlarsa örgütlenmelere dahil olmak için gereken zamanı bulmaları zor olacaktır. Bu durum, insanlar için daha fazla boş zaman elde etme çabasının, örneğin iş günlerini ücrette kısıntıya gidilmeden azaltma talebinin önemini gözler önüne seriyor. Eğer aileler toplumsal örgütlenmelere dahil olmak için zaman bulmak durumunda ise, kaliteli, karşılanabilir çocuk bakımı da çok önemlidir.

Değişim için örgütlediğimiz yol, yolun sonundaki kazancımızın şekillenmesinde belirleyicidir. Eğer iç işleyişinde basitçe şirketvari bir hiyerarşiyi uygulayan örgütler geliştirirsek; bu, katılımcı öz-yönetim amacı ile nasıl tutarlı olabilir? O tür bir örgütlenme yanlış mesaj yollar, yanlış düşünce alışkanlıkları geliştirir.

Eğer amacımız öz-yönetimi temel alan bir toplumsa, şimdiden öz-yönetimli örgütler ve hareketler, sıradan işçilerce öz-yönetimle işletilen sendikalar gibi katılım ve demokratik kontrol temelli örgütler geliştirmek üzere çalışmalıyız. Bu örgütlerin doğrudan kontrolünün deneyimi aracılığıyla insanlar becerilerini ve özgüvenlerini geliştirebilir ve karşı oldukları sistem hakkında daha çok bilgi edinebilirler.

Biz öz-yönetimli şehri değişim mücadelesi yolunda inşa ettik.

* CEO (Chief Executive Officer): Bir şirket ya da organizasyonun en yetkili müdürü, Genel Müdür. (ç.n.)

** gentrification (ç.n.)

Türkçesi: Asuman Algın
Cansu Şipar

http://www.anarkotopya.com/yazi/oz-yonetimli-hareketlerden-oz-yonetimli-sehire-dogru—tom-wetzel

October 13, 2009 Posted by | kent yasami, kir yasami, ozyonetim | Leave a comment

Kır ve Kent Hareketleri İçin Ekonomik Bir Model Tartışması (Kentsiz Hareketi)

İçinden geçtiğimiz çağda sermayenin acımasız saldırganlığına karşı dünyanın pek çok yerinde çoban ateşleri yanıyor. Ancak sermaye sistemi herhangi bir tavize, uzlaşmaya yanaşmak istemiyor. Peru’da yağmur ormanlarında maden işletmesine olanak sağlayan yasa Peru Meclisi gündemine gelebiliyor. Sokaklarda yüzlerce insan yaralanıyor, öldürülüyor. Ama Peru Hükümeti yasayı gündeminden düşürmek istemiyor. Meksika’da 2005 yılında genetiği değiştirilmiş organizmaların üretiminin önünü açan yasa çıkarılıyor. Aynı yönde bir girişim Amerika’nın Irak’ı işgali ardından 81 numaralı kararname ile Irak’ta yürürlüğe sokuluyor. Irak çiftçisinin tohumluk ayırma hakkı yasaklanıyor. Şimdi bu yasa Türkiye’de de yürürlüğe girmek için gün sayıyor.

Kırlardan her gün binlerce insan kovulmaya devam ediyor. Kentlerin toplumsal ve ekonomik yeniden yapılanması süreci ile birlikte kırlardan kentlere gelen büyük kitleler kent merkezlerinden de kovuluyor. Kentlerde iş olanakları azalır, gelir seviyesi düşerken, sermayenin kar elde edebilmesi için gecekondu mahalleleri yıkılıyor. Yaşayanlar ağır borçların altına girmek zorunda bırakılıyor. Sağlık, eğitim, kültür gibi ihtiyaçların karşılanması için kullanılması gereken kentsel alanlar rant için, yani satmak ve kar elde etmek için alışveriş merkezleri ya da lüks konutlara dönüştürülüyor. Kentlerde kentsel dönüşüm, yenileme gibi isimlerle yapılan uygulamalar, sadece şehir merkezleriyle sınırlı kalmıyor; kırsal alanlara da uzanıyor. Kriz derinleştikçe, önce köyünden kovulanlar, daha sonrasında kent merkezinden de dışlanarak kentten tamamen ayrılmak ve köylerine dönmek zorunda kalıyorlar. Bıraktıklarından daha yoksul ve zor koşullara…

Bu süreç, kır ve kentte sınıfsal çelişkileri ve ekolojik krizi derinleştiriyor. Büyümeye ve tüketime endeksli kapitalist kentlerdeki yaşam biçimi iklim değişikliğini tetikliyor. Toplumu denetim altında tutmak için askeri harcamalar giderek artıyor. Bu harcamalar daha fazla su, toprak, havanın yok oluşuna neden oluyor. Yoksulluk, açlık ve su sorunları, geri döndürülmesi güç sosyo ekonomik sorunlar yaratıyor. Toplumun kendi kendini yönetmesinin olanaklarını ortadan kaldırıyor.

Toplumların giderek içine kapanmasına, sistemden kaynaklanan çelişkilerin, yerelin dışını göremeyen bir perspektifle perdelenerek etnisite vurgularının giderek ön plana çıkmasına neden oluyor. Bu gelişmelerle beraber sermayenin yarattığı ekolojik kriz, daha açık bir ifadeyle emek ve doğa sömürüsü karşısında ortaya çıkan toplumsal mücadeleler bir dolu siyasal, ekonomik sorunla uğraşmak zorunda kalıyor. Sermayenin bu yıkıcılığını aşacak siyasal bir devrim perspektifi ise hoş bir hayal olarak köşeye itiliyor. Oysaki önümüzde fazla bir alternatif yok, sermayenin barbarlığı karşısında doğa ve emeği özgürleştirecek bir toplumsal yaşama ihtiyacımız var. Ancak bu yolun inşası aşamasına yönelik politik birlikteliklerin nasıl olgunlaştırılması gerektiği sorunu da önümüzde durmaktadır.

Toplumsal Yıkıcılığa Karşı Dayanışma

Sermayenin yarattığı toplumsal yıkıcılık, insanların birbirlerine güven duygularını yıpratmakta, ortak hareket etme reflekslerini, birlikte iş yapma becerilerini tarumar etmektedir. Bu yıkıcılığın en önemli etkilerini de kentsel dönüşüm alanlarında yürüttüğümüz çalışmalarda gözlemlemek mümkün.
Bu alanlarda mücadelenin muhatapları tarafından sorunun, yönetimlerle pazarlık sorununa ya da hukuksal sorunlara indirgenmesi mücadelenin belli noktalarda sonuçsuz kalmasına ve kentsel dönüşüme karşı mücadele kazanılsa da kaybedilse de örgütlülüklerin ileri düzeye taşınamamasına neden olmaktadır. Sonuç olarak ekonomik kriz koşullarında yoksulluğun da artmasıyla birlikte dayanışma bağları giderek çözülmekte, bireysel kurtuluş umutları yeniden ve daha ağır bir etkiyle mahallelere geri dönmektedir.

Bu çözülme sadece kentsel mücadele alanlarında değil kırda da benzer gelişmelere yol açmaktadır. Baraj, madencilik gibi kamulaştırma gerektiren büyük yatırımlar ile turizm bölgesi haline getirilen ormanlık alanlarda, termik, hidroelektrik, nükleer santral yapımı karşısında mücadele etmeye çalışan yapıları en fazla uğraştıran konu, bu yatırımların bölge halkına iş olanağı getireceği, ekonomik açıdan bölge halkının kalkınacağına yönelik şirketlerin ve hükümetlerin propagandasıdır. Bu propagandaların aynı zamanda hükümetin şiddet tekelini kullanması ile de birleşmesi sonucunda, kent ve kırı savunmaya yönelik politik duruşlar ideolojik bir motivasyon ötesinde hareket sahası bulmakta güçlük çekmektedirler. Bu nedenle mücadele sadece bu şirketlere ve hükümete karşı yürütülmemektedir. Aynı zamanda mücadele cephesinin arkasında duran kişi ve örgütlerin kolektif hareket etme kabiliyetlerini ivedilikle arttırmaya yönelik bir çabayı da zorunlu kılmaktadır.

Bu doğrultuda kır ve kent hareketlerinin tek bir soruna odaklı mücadele edemeyecekleri açıkça ortadadır. Gerek kentsel gerek kırsal alanlarda yaşanan sorunların ortaklaştırılması, doğrudan ilişki ağları kurmakla mümkün olabilir. Bugüne kadar yürütülen çalışmalar daha çok, belli bir sorun alanı çevresinde faaliyet gösteren örgütsel yapıların birbiriyle dayanışmasına odaklanmıştır. Bu dayanışma ağlarının, gerek sorun alanlarının birbirleriyle üst ölçek siyaset çerçevesinde ilintilendirilmesi, gerekse mekansal anlamda bağlarının kurulması gerekmektedir.

Aynı zamanda tüm mücadele alanlarında ortaya çıkan tek tek örgütsel yapıların güçlenmesine katkıda bulunmak, bireysel ölçekte yaşanan sorunların aslında mevcut toplumsal yaşamdan kaynaklanan sorunlar olduğunun, birlikte mücadele edilmesi halinde yeni toplumsal ilkelerle üstesinden gelinebileceğinin yeniden hatırlatılması, ama daha çok bir model çerçevesinde bunun kanıtlanması ile mümkün görünmektedir.

Bu doğrultuda kır ve kent hareketleri politik mücadelelerini sermaye karşıtı bir tutumla dernek, platform, birlik gibi örgütlenmelerle yaratmaya devam ederken, bu hareketleri ekonomik olarak da güçlendirecek yapılanmalara, bu hareketlerin sosyal dayanışmalarını güçlendirecek, kendi kendilerini yönetmelerine yönelik bütçelerinin oluşmasını sağlayacak ekonomik birlikteliklere de ihtiyaç vardır. Bu ekonomik birliktelikler, kar elde etmeye yönelik değil, kendi üretimlerinin bir kısmını sosyal, kültürel, ekonomik gelişmelerine ayıracak bir biçimde kurgulanabilirse kır ve kentlerdeki mücadelelerin birlikte dayanışma ağları ve ortak hareket zeminlerine kavuşmasına yol açabilir.

Bugün içinden geçtiğimiz kriz koşullarında insanları en temel yaşam gereçlerine, gıdaya, suya, barınmaya, sağlığa doğrudan ulaştırabilecek birliktelikler geliştirmek için yirmi birinci yüzyılda kooperatifçiliği bir kez daha düşünmek gerekmektedir. Ama bu noktada bir kez daha vurgulamak gerekir ki ekonomik birliktelikler, ancak güçlü siyasal, toplumsal dayanışma ağlarına katkı sunabildiği, bu hareketleri mücadele içinde birbirine yaklaştırıp kırın ve kentin sorunlarını ortaklaştırabildiği ölçüde başarı şansına sahip olacaktır.

Ekonomik-Sosyal Bir Dayanışma İçin Kooperatifler

12 Eylül sonrasında sendikaların ekonomik bir çıkar birlikteliğine dönüştüğü, sosyal ve siyasal aidiyetlerin zayıfladığı, memleketçiliğin ve cemaat ilişkilerinin temel sosyalleşme modelleri olarak ön plana çıktığı bir siyasal düzeyde bulunuyoruz. Bu koşullarda kent yoksulları giderek temel geçim araçlarından uzaklaşırken, kır emekçileri de tarımın yeniden kapitalistleştirilmesi sürecinde, pazarın acımasız rekabet koşullarında ürünlerini değerlendirememekte, geçim sıkıntısı çekmekte, kendi ekonomilerini döndürmek için büyük sermayenin rekabet, büyüme, sanayileşme politikalarına kurban gitmektedir. Bütün bu süreç kır ve kentte yoğun bir emek ve doğa sömürüsüyle perçinlendiğinde, yaşama ve dayanışma olanakları giderek daralmaktadır.

Tam bu noktadan hareketle, kentlerde ve kırda bu yıkıcılık karşısında dirençli durmaya çalışan toplumsal hareketlerin birbirlerinin sorunlarından haberdar olması, kırsaldaki üreticinin ürününü aracısız alıcısına ulaştırmasının sağlanması, geleneksel tarımda ısrar ederek geçimini sağlayan bu yapıların, şirketlerin emeği artıklaştırma, doğayı atık haline getirme süreçlerine direnebilmesi için, ekonomik açıdan şirketler karşısında güçlü bir konum elde etmeleri gerekmektedir. Bu en nihayetinde siyasal iktidarın aldığı pozisyon ve verili kapitalist üretim tarzından bağımsız düşünülerek geliştirilecek bir süreç değildir. Kır ve kent emekçilerinin tasfiyesi eninde sonunda bir siyasal iktidar ve kapitalist modelin sonucudur. Ancak bu siyasal yönelimin önünde bir mücadele hattı çekmek açısından da kooperatifler yoluyla kır ve kent emekçisinin birlikteliğini sağlamanın yollarını aramamız gerekmektedir.

Bir dayanışma modeli olarak kooperatifler, kırdaki ve kentteki mücadele eden hareket alanlarında yoğunlaşmalıdır. Kentsel dönüşüm alanlarında yaşanan sorunlarla, madencilik, enerji, su, gıda ekseninde kırda yaşanan sömürüyü bu hareketlerin bir arada düşünmesinin önünün açılması gerekmektedir. Bu doğrultuda özellikle kırsalda yıkım politikalarına maruz kalan kır emekçilerinin tarımsal ürünlerini, kentli yoksullara ulaştıracak iki kanatlı kooperatiflere ihtiyaç vardır. Bu kooperatifler hem kırda hem de kentte etkinleştirilmelidir. Diğer yandan kentlerde kurulacak kooperatifler de hem kent yoksullarının gıda ihtiyacının, güvenli, sağlıklı, ucuz teminine yönelik olmalı hem de kooperatif ortaklarının bu ürünlerin satışından elde ettikleri geliri kendi yaşam alanlarında verecekleri mücadelede harcamalarına yönelik bütçe elde etmelerine yol açabilir. Bu kooperatiflerin elde edecekleri gelirlerin bir takım üretim araçları teminine yönelmesi halinde de yaşam alanlarında ortak kullanıma yönelik faaliyetler için temel ekonomik ihtiyaçlar karşılanabilir. Kooperatiflerin istihdam yaratıcı bir boyutunun olacağı da ihmal edilmemelidir. Bu biçimde bir yandan, kır emekçilerinin ürünleri aracısız değerlendirilirken diğer yandan da kentlerde ekonomik-sosyal dayanışma için olanaklar yaratmak mümkün hale gelebilir.

Bu tarz dayanışma biçimlerinin siyasal mücadele yerine ikame edilmemesi açısından kır ve kent alanlarında mücadele eden sendika, dernek, meslek örgütü, siyasal yapıları hareketlendirecek bir biçimde işlevlendirilmesine ihtiyaç vardır. Bu model tek tek kooperatifler yerine kooperatifler ve siyasal yapıların bir arada bulunduğu bir yapıyı gerektirmektedir.

Bu kapsamda kooperatifleri yeniden deneyimlemek, kooperatifleşmeyi fetişleştirmeden, siyasal bir mücadele bütününün bileşeni olarak görmekle mümkün hale gelebilecektir. Bu doğrultuda kooperatif deneyimlerinin geliştirilmesinde kurulacakları alanların sosyal ve sınıfsal dinamiklerinin doğru okunması ve ilişkilerinin kalıcı bir tarzda inşa edilmesi gerekmektedir.

Kooperatiflerin İnşası İçin Toplumsal Mücadelenin Sürekliliği

Bu çerçevede kooperatifleşmenin, tüm yasal sınırlılıkları bir yana, belki de yaşanabilecek en önemli sorunu, kır ve kent mücadelesinin temel ekseni haline gelmesi tehlikesi olabilir. Bunun önüne geçilebilmesi için bir yandan kır ve kent mücadelelerinin birlikteliğini sosyal ve siyasal düzeyde geliştirmeye yönelik çalışmalara devam etmek diğer yandan da bu sürekliliği sağlayacak güçlü örgütsel ağlar için kafa yormak gerekmektedir. Kır ve kentteki sendika, birlik gibi oluşumları da kır ve kent mücadelesinin bileşeni haline getirmek için çabalamak gerekmektedir.

SONUÇ:

emek ve doğa sömürüsünün keskinleştirildiği bu koşullarda, doğayı ve emeği birlikte geliştirecek üretim tarzlarına ihtiyacımız vardır. Bu ihtiyaç aynı zamanda kendi geçim araçlarımızı üretme, geleceğimiz üzerinde söz sahibi olma, en temelde de kendi kendimizi yönetme olanaklarını yaratma gerekliliği ile birlikte düşünülmelidir.

Kentsel mücadelenin parçalı ve sınıfsal açıdan katmanlaşmış yapısı ile kırsalın yeniden kapitalistleştirilmesi sürecine karşı duracak bir kooperatifleşme, siyasal açıdan çoğulcu ve dayanışmayı esas alan birlikteliklerin de önünü açabilecektir.

KENTSİZ HAREKETİ

October 13, 2009 Posted by | kent yasami, kir yasami, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

   

%d bloggers like this: