ecotopianetwork

TDT: Toplum Destekli Tarım ya da Toprak Destekli Toplum – Mete Hacaloğlu

Endüstriyel gıda üretim/pazarlama/satış sisteminin insanın kendisine, hemcinsine, ait olduğu eko sisteme ve evrene yabancılaştırma konusundaki başarısına şapka çıkarmamak elde mi ? Mahalle kültürü, küçük esnaf, bütüncül ticaret hakimken ülkenin şehirlerinin önemli bir bölümüne, sadece 10-15 yılda gelinen noktaya bakıverin: “Eskinin” her türlüsünü patavatsızca ve aşağılayarak yok eden bir AVM kurma ve yüceltme yarışı !

Tarımsal/hayvansal üretim ve gıda işleme ise altmışlardan kalma “kalkınmacı” zihniyetin ve “çağdaş dünyaya yetişme” hastalığımızın son perdesi AB mevzuatlarının güdümü altında tüm gelenekselliğini, bütüncüllüğünü, sürdürülebilirliğini kendi kendine yok ediyor. Toprakla uğraşan bostan yapmıyor nenesinin yaptığı gibi, çünkü artık monokültür yüksek teknolojili endüstriyel üretimden elde ettiği ürün geliri var. O gelirle bulgurunu da, salçasını da, sebzesini de bir AVM’ye ailesi ile gidip alabilir. Alışverişin hediyesi de “çağdaş, batılı, tüketim” toplumuna koskoca bir hoş geldiniz kapısının aralanması olacaktır kuşkusuz.

Organik Tarım ve -soft organik- İyi Tarım’a ne demeli ? Şehirli, entelektüel, bilinçli “tüketiciler” için sıkı bir oportünizm zemini gibi geliyor bana. Hele hele 50 milyar dolarlık küresel pazarı ile organik üretimin, konvansiyonel üretimden ne kadar –şeklen- ayrılabileceğini düşünebiliriz ki ? Yıllardır, organik sektör büyüdükçe, mevzuat yumuşuyor garip bir şekilde, 20 yıl önce konulmuş olan sosyal, etik, ekolojik prensipler birer vicdan temizleme girişgahından öteye geçemiyor ve de gittikçe kenara atılıyor yönetmeliklerde. Doksanların bio fach’ında, organik fuarlarında sabolu, kotlu neo-çiftçilerin, köylülerin sohbetlerini, uluslar arası dev gıda şirketlerinin organik departmanlarından lacivert takım elbiseli satış elemanları yerlerini çoktan almış bile.

Büyüme –her anlamda-  işin cılkının çıkmasını, nesnenin tüm masumiyetine rağmen bir güç merkezi, rant merkezi olmasını da zaruri olarak ortaya koyuyor. Organik Gıda’da da bu oldu bence. Halbuki Schumaher ne güzel demiş 35 yıl önce yazdığı kitabında: Küçük güzeldir diye. Bu karamsar tablo karşısında kuşkusuz birçok insan kuramsal bir karşı duruş içerisine girebiliyor. Ancak kendi bireysel tercihlerini çok sınırlı bir şekilde bu karşı duruşun içine alarak ne yazık ki. Kimilerimiz de –kollektif ya da bireysel- formüllerle yaşamımızın temeli olan gıdayı yeniden kurgulamaya çalışıyor.

Romantizm, idealizmle birleşince Tire, Milas, Urla pazarlarında dolaşıp yaşlı teyzelerin topladıkları otları tüketmek, başka birinin pekmezini, peynirini almak, diğerinden –kökeni ile fazla ilgilenmeden- bez parçaları içindeki “yerel” tohumlardan almak son derece tatmin edici geliyor. Bu sosyal iletişimin kalitesine tek bir olumsuzlama yapmadan şu gerçekliği de görmemiz gerekiyor: Bu üretim-tüketim ilişkileri baş döndürücü bir hızda yok oluyor. Pazarlar kalsa da, satıcılar daha çok pazarcılar olacak, kalan üretici – satıcılar da birer endüstriyel gıda üretim sisteminin parçası olacaklar.

Bir örnek vermek istiyorum. Çay ve şeker. Bu toprakların vazgeçilmezi gibi değil mi ? Halbuki çayın bu topraklardaki mazisi 60 yılı, şekerin de 80 yılı anca geçiyor. Ankara’nın planlamacı ekonomistleri üretim ve tüketimi ne de güzel tasarlamışlar: her köşeye birer şeker fabrikası ve etrafında binlerce şeker pancarı üreticisi; Doğu Karadeniz’in her kasabasına birer çay fabrikası ve binlerce çay üreticisi bir tarafta. Diğer tarafta da milyonlarca çay ve şeker tüketicisi. Sonuç kendi planlamacı merkezi ekonomi anlayışı içinde başarılı bir üretim ve tüketim sistemi tasarımı.

İşte TDT (Toplum Destekli Tarım) de bizler için bu tür bir tasarım kanımca. Hem de elzem bir tasarım. Özet bir tanımı ile TDT, bir tarafta 20 – 30 veya daha çok tüketici hanesinin –genelde şehirli- bir araya gelmesi, diğer tarafta da bir veya daha çok üreticinin organize edilmesi ile oluşan aracısız bir doğrudan üretim-satış sistemi. Ürün dediğimiz küçük bir bahçeden çıkabilecek mevsimlik sebzelerden tutun da, tahıllar, bakliyatlar, işlenmiş geleneksel ürünler, her tür hayvansal ürünler, ekmek vs’ye kadar mutfağa girebilecek her türlü ürün bu sisteme dahil edilebilir. Önemli olan bir üretim üssü veya bölgesinin oluşması, aynı zamanda da bu üretimin sağlıklı bir şekilde planlanması, üyelere dağıtılması ve para akışının sağlanmasında yatıyor. Üretimin yerel tohumlar kullanılarak, ekolojik tarım prensipleriyle, kompost desteği ile yapıldığını belirtmeye gerek yok sanırım.

Yapının güçlü yanı sistemin insani boyutta sınırlandırılması. Diğer bir deyişle tüketenin üreteni tanıyor olmasında, istediği zaman üretim alanına gidebilmesinde, hatta tüketeceği ürünü kendisinin bile toplayabilmesinde yatıyor sistemin temeli. Bu birebir ilişki, insani bir güven ilişkisini doğuruyor. Bu güven ilişkisi de organik sertifikalandırmaya, organik satış organizasyon kurumlarına ve devletin üretim izinlerine/kısıtlamalarına olan ihtiyacı ortadan kaldırıyor. Ciddi bir maliyet düşüşü söz konusu burada. Fakat aynı zamanda da yukarıda bahsettiğim endüstriyel gıda sisteminin getirdiği yabancılaşmayı kökünden yok ediyor. Yapı insani boyutu aştığında bir hücre bölünmesi gibi kendisini ikiye bölerek gereksiz ara yapıların ortaya çıkmasını, dolayısı ile güç, kontrol ve maliyet unsurlarını bertaraf ediyor.

TDT aynı zamanda bölgesel bir organizasyon olduğundan şehirlerarası ulaşımın doğurduğu maliyet ve karbon salınımını da azaltıyor. Hazırlanan üretim deseninin bir mutfak ihtiyacını haftalık karşılama temelinden dolayı çok çeşitlilik arz etmesi, üretimin de ister istemez mono kültürden uzak bir yapı sergilemesini doğuruyor. Hayvancılıkla entegrasyon sağlanabilirse ürün deseninde, yine ister istemez hayvansal gübre tedariğinin sağlanması mümkün olabilir. Aynı şekilde gerek sebzelerin sevkiyata hazırlanmasında ortaya çıkan organik atıklardan, gerekse de salça, turşu, pekmez gibi geleneksel ürünlerin üretim atıklarından ciddi miktarda kompost üretimi söz konusudur. Bu gübre ve kompost zinciri aslında şu anda organik tarımda kimsenin uğraşmadığı ürün zincirlerinin tekrar kurulmasına ve de toprağın zenginleştirilmesine de yaramaktadır.

TDT aynı zamanda vergi ve kayıt dışı bir yerel üretim ve tüketim sistemidir. Merkezi hükümetin aldığı vergi, tekrar topluma hizmet olarak aktarılmak üzere toplanır diye bilinir, ancak bu ülkede bunun bu yönde yapıldığına inanmıyorum. TDT ise bu hizmet aktarımını iki yönlü olarak kendi paydaşları arasında zaten yapıyor. Üye tüketiciler kırsaldaki üreticileri, yerel tohumları, toprağı, geleneksel üretimi ve üretenleri destekliyor. Fakat diğer yöndeki –üreticiden tüketiciye – destek salt temiz, güvenilir, sağlıklı, ucuz ürünlerin tedariğinden oluşmuyor. Aynı zamanda özünden kopmuş, toprakla, gıdası ile teması kaybolmuş bir tüketici kitlesini özgürleştiriyor desek yeridir sanırım.

Bu toplumu değiştirici gücü olan yapıların çoğalması dileğiyle.

http://permakulturplatformu.org/?p=1600

Advertisements

May 16, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller | Leave a comment

The Need For Transıtion To The Simpler Way

 THE NEED FOR TRANSITION TO THE SIMPLER WAY

(Two page summary;  5.10.2010.)

The basic cause of the many alarming global problems we face is the pursuit of affluent “living standards” and economic growth…the determination to produce and consume more and more, without limit, even in the richest countries.  There is no possibility that the per capita levels of resource consumption in rich countries can be kept up for long.  Only a few of the world’s people have these “living standards” and the rest can never rise anything like them.

    • Resources such as food, land, forests, fisheries soils, minerals and energy (especially petroleum) are being depleted because the people in rich countries are consuming grossly unsustainable amounts, and the rest are trying to live as the few in rich countries live…and all are determined to consume more and increase GDP all the time and without limit.
    • The environment is being destroyed because far too much is being taken from nature and too many wastes are being dumped back into nature.  The environment problem cannot be solved unless rich world per capita levels of production and consumption are greatly reduced, possibly by a factor of 10.  For instance the Australian “footprint”, the amount of productive land per capita used, is 8 ha, but by 2050 the amount available in the world per capita will only be about .8 ha.
    • The Third World problem of perhaps 4 billion people living in deprivation and poverty (and 3 billion on an income of less than $2 per day) is basically due to the fact that the global economy gears most of the Third World’s resources and productive capacity to enriching our rich world corporations and stacking our supermarkets.  We could not have our high “living standards” if we were not taking far more than our fair share of the world’s resources.
    • Most problems of armed conflict and of oppression are due to the determination of some to take the resources of others.  If we all go on fiercely intent on living in, or aspiring to, ways it is impossible for all to rise to, then there must inevitably be more and more armed conflict.  We in rich countries could not have our high “living standards” if we were not getting far more than our fair share.  We do this partly through the way the grossly unjust global economy works.  It allows the rich to outbid the poor for scarce things, and will only permit development of what is most profitable to corporations, i.e., of ventures that serve our supermarkets.  But in addition the rich countries support oppressive regimes and engage in military actions in order to keep Third World countries to the policies that suit us.
    • Social cohesion and the quality of life in even the richest societies are being damaged, because the supreme goals are raising business turnover, incomes and the GDP, not meeting needs, building community and improving the quality of life.

These problems are inevitable consequences of a society that is driven by acquisitiveness, competition, the profit motive, market forces and growth.  It is not just that this society is grossly unsustainable and unjust – the point is that such a society cannot be made sustainable or just.  It is not possible to reform such a society so that it does not generate the above problems, while it continues to be about the fierce drive to get as rich as possible and to allow development to be determined by what will be most profitable to corporations and banks.

Most people however believe that technical advance, such as the development of more efficient cars and of renewable energy sources, will indeed enable us to plunge on down the affluence and growth path for ever while it solves the environment and other problems.  But the magnitude of the overshoot, the unsustainability, is far too great for this to be possible.  If by 2050 all the world’s people had risen to the “living standards” we in rich countries will have then given 3% p.a. growth, then world economic output would be 30 times as great as it is now…and right now it is at a grossly unsustainable level.  Technical advance cannot make such a situation remotely sustainable…and with 3% growth the task would be twice as great every 23 years thereafter.

The second fundamental fault in consumer-capitalist society is that it is based on a massively unjust global economy.  Most of the world’s resources and markets are taken by the few in rich countries, basically because it is a market system.  Markets allow the rich to tae most of what is produced, and to ensure that the development” that takes place in the Third World is development that will enrich corporations and rich world shoppers.  There cannot be peace or justice in the world until the rich countries stop hogging most of its wealth and begin to live on their fair share.  Again this is not possible unless they accept moving down to much lower levels of consumption.

The solution.

The can be no solution to these alarming problems unless there is transition to ways in which there are,

–       Simpler lifestyles, much less production and consumption, much less    

      concern with luxury, affluence, possessions and wealth, and much more

      concern with non-material sources of life satisfaction.

–       Mostly small, highly self-sufficient local economies, largely independent of the global economy, putting local resources to meeting local needs.  When petroleum becomes scarce there will be no choice about this. 

–       More cooperative and participatory ways, enabling people in small communities to take control of their own development, to include and provide for all.  In the coming era of scarcity communities that cooperate to meet needs will have much better chances. We must develop commons and working bees, and there must be town assemblies, local committees and referenda making the important decisions about local development and administration.  

–       A new economy, one that is not driven by profit or market forces, and one that has no growth at all, that produces much less than the present one, and focuses on needs and rights. It might have many private firms and markets, but there must be (participatory, democratic, open and local) social control over what is developed, what is produced, and how it is distributed.  Most economic activity will be local, using local resources, controlled by ordinary citizens, and geared to maximising the quality of life of all in the region. 

–       Some very different values, especially cooperative not competitive, more collectivist and less individualistic, and concerned with frugality and self-sufficiency not acquisitiveness and consuming.

The alternative or Simpler Way is about ensuring a very high quality of life for all without anywhere near as much work, worry, production, consumption, exporting, investment, environmental damage etc. as our present society involves. It is about liberation from the consumer rat race, and the insecurity, inequality, conflict and cultural squalor that goes with it.  Consider having to work for money maybe only two days a week for money, and therefore having a lot of time for arts and crafts and personal growth, living in a rich and supportive community, and in a diverse and productive leisure-rich landscape, having socially worthwhile and enjoyable work with no fear of unemployment…and knowing you are not contributing to global problems.

Many people now accept this view of our situation and the solution, and are working for transition to the alternative way. There are now Global Eco-village and Transition Towns Movements trying to move towards new settlements of the required kind.  The fate of the planet depends on whether these movements can provide many impressive examples of sustainable, just and pleasant settlements showing people in consumer society that there is a better way.

What should one do?  Form a group in your town or suburb to start developing elements of the new way, such as small cooperative gardens and workshops, community working bees, edible landscapes, festivals…and helping to organise wasted local resources such as unemployed, retired and excluded people into producing to meet some of their own needs….with the vision of gradually expanding until we have transformed the entire suburb.  But these efforts must go beyond merely creating community gardens etc.; they must be informed by the vision of vast and radical system change, such as getting rid of an economy driven by profit, market forces and growth.  As conditions in consumer society deteriorate, led by the coming petroleum crisis, people will see the wisdom of coming across to The Simple Way we are pioneering.

http://ssis.arts.unsw.edu.au/tsw/TSW2p.html

THE TRANSITION PROCESS.

How can we get to a sustainable and just society?

20.10.10

(This is a summary of Chapters 12 and 13 in

 The Transition To A Sustainable and Just World, Envirobook, 2010.)

Only when we are clear about the nature of our global predicament and the radical system changes that are needed, and about the form a sustainable society must take, are we in a position to think about the best way to work for the transition.

            The global situation.

Consumer-capitalist society is grossly unsustainable and unjust.  We are far beyond levels of production and consumption that can be kept up or spread to all.  In addition consumer-capitalist society provides a few with high “living standards” by delivering to them far more than their fair share of world resources.  Technical advance cannot solve the problems; they cannot be fixed in or by consumer-capitalist society. There must be dramatic reductions in levels of economic output, and therefore there must be radical and extreme system change.  (For the detail see Part 1 of http://ssis.arts.unsw.edu.au/tsw/02c-TSW-14p.html)

The Solution.

There must be transition to The Simpler Way, involving simpler lifestyles, high levels of local economic self-sufficiency, highly cooperative and participatory arrangements, an almost totally new economic system (one that is not driven by market forces or profit, and one that has no growth), and fundamental value change. Many realise a sustainable and just society must be mostly made up of small local economies in which people participate collectively to run their economies to meet needs using local resources, and in which the goal is a high quality of life and not monetary wealth.  This is a largely Anarchist vision and the coming conditions of scarcity will give us no choice about this.  Big, centralised authoritarian systems will not work.   (For more detail see Part 2 of the account at the above site.)

Implications for transition.

Following are some important implications of the foregoing analyses for the transition process.

–       The conditions we are entering, the era of scarcity, rule out most previous thinking about the good society and social transition.  The good society cannot be affluent, highly industrialised, centralised or globalised, and we cannot get to it by violent revolution led by a vanguard party.  Governments cannot make the transition for us, if only because there will be too few resources for governments to run the many local systems needed.  The new local societies can only be made to work by the willing effort of local people who understand why The Simpler Way is necessary and who want to live that way and who find it rewarding.   Only they know the local conditions and social situation and only they can develop the arrangements, networks, trust, cooperative climate etc. that suit them.  The producing, maintaining and administering will have to be carried out by them and things can’t work unless people are eager to cooperate, discuss, turn up to working bees, and be conscientious, and unless they have the required vision. A central government could not provide or impose these conditions even if it had the resources.  It must be developed, learned by us as we grope our way towards taking control of self-sufficient local economies.

Working for transition therefore has to focus mostly on helping ordinary people to understand the need for The Simpler Way and to move towards its willing acceptance, and towards enthusiastic participation in the long process of learning how best to organise in their own area. The best way for us to do this work is to start building new ways where we live (below.).

Thus our strategy differs from the classic Left/Marxist one which focuses on building a political movement that will take over the state and then reorganise things from the centre, perhaps with a heavy hand (although Marx thought that in time the need for a central authoritarian state would fade away.)  That made more sense when the goal seemed to be to shift energy-intensive, centralised and industrialised systems from capitalist control to ”socialist” control.

–       There is therefore no value in working to take state power, either within the parliamentary system, or by force and revolution.  Even if the Prime Minister and cabinet suddenly came to hold all the right ideas and values, they could not make the required changes – in fact they would be instantly tossed out of office if they tried.  The changes can only come from the bottom, via slow development of the ideas, understandings, and values of ordinary people, and these cannot occur except through a lengthy process of learning the new ways from eperience in the places where people live. 

–       Working for Green parties to get Green candidates elected is not the best use of scarce energy.  They can’t get the necessary radical changes through parliaments, given the dominant ideology.  The task is to change that ideology, and that is not best done by working in the electoral political arena.  Green parties and movements are now almost entirely merely reformist; they do not challenge market forces of affluence and they are not calling for radical structural changes away from affluent consumer-capitalist society.

–       We do not have to get rid of consumer-capitalist society before we can begin to build the new society.  Fighting directly against the system is not going to contribute much to fundamental change at this point in time.  (It is at times necessary to fight against immediate threats.) The consumer-capitalist system has never been stronger than it is today.  The way we think we can beat it in the long run is to ignore it to death, i.e., to turn away from it as much as is possible and to start building its replacement and persuading people to come across.  The Anarchists provide the most important ideas, especially that of working to “Prefigure” the good society here and now, and focusing on development of the required vision in more and more people.

–       The main target, the main problem group, the basic block to progress, is not the corporations or the capitalist class.  They have their power because people in general grant it to them.  The problem group, the key to transition, is people in general.  If they came to see how extremely unacceptable consumer-capitalist society is, and to see that The Simpler Way is the path to liberation then the present system would be quickly abandoned.  The battle is therefore one of ideology or awareness.  We have to help people to see that radical change is necessary and attractive, so that they enthusiastically set about building new local economies on mostly collective principles.  The Left has always understood the importance of ideology and consciousness but has failed to focus on the task of developing the necessary awareness and values in people in general.  They have tended to assume that the necessary consciousness can be developed after power has been taken from the capitalist class.  Again vanguard parties using force cannot get us to The Simpler Way; we will only achieve it if ordinary people build new systems in the places where they live, and they will not do that unless large numbers have come to hold a radical consciousness.

–  The readiness to question consumer society has declined over the last thirty years.  Affluence has generated increasing preoccupation with the trivia of TV, sport, celebrities and mindless self-indulgent hedonism.  Above all there is a refusal to listen to any challenge to growth and affluence, a failure to even think about the fact that the quest for these is leading to catastrophic breakdown.  Governments, media and the general public give no attention to these issues, despite the accumulation of an overwhelming case over the past  fifty years.

–       There is no possibility of significant structural change in the near future.  We are nowhere near the necessary level of public awareness of the need for it.  There will be no significant change while the supermarket shelves remain well stocked.  Nothing much will change until serious scarcity jolts them.  The underlyingproblems are becoming more acute and this will make people more likely to realise that consumer-capitalist society will not provide for them and that there must be a better way.  If/when a petroleum shortage occurs it will concentrate minds wonderfully.  But when it comes the window of opportunity could be brief and risky.  If things deteriorate too far there could easily be too much chaos for sense to prevail and for us to organise cooperative local alternative systems.

–       Therefore the top priorities for anyone concerned about the fate of the planet must be

 a) to contribute to the development of radical global consciousness, that is, to help as many people as possible to understand that capitalist-consumer society will not provide for all, cannot be fixed and has to be largely abandoned, that there is a far better way, and

b) to contribute to the building of elements of The Simpler Way, here and now.  In the last 20 years many people around the world have begun to build, live in and experiment with new settlements which enable simpler ways.  When things begin to shake loose we need to be ready, to have built enough impressive examples of The Simpler Way, so that people can see there is a better alternative, and can quickly move into it.

The main reason why we should do this building is not to have more of the new institutions – it is to be in the  best possible position to influence the thinking of people.   By working with them on local projects we will be in the best position to help them to see that we must eventually go far beyond more community gardens etc. and embrace radical system change.

–       The most promising development to work within is the rapidly growing Transition Towns Movement.  If we make it to a sustainable and just world it can only be through a movement of this general kind.  But again much has to be done to get the movement to go beyond its presently reformist aims.  The things being done now within the Transition Towns movement will not solve the big global problems.  They are only reforms within consumer-capitalist society and are no threat to it.  The movement is not about replacing consumer-capitalist society; it is about surviving within it.  For instance it does not have the goal of getting rid of a growth economy.  Global problems cannot be solved unless this is eventually achieved.

This is the general fault in the green movement, the failure to grasp the distinction between system reform and system replacement.  Many good alternative, local, green practices are being developed now, such as farmers’ markets, local agriculture, recycling co-ops.  However these are almost entirely reformist; that is they do not come from any vision that recognises the need to scrap and replace the core structures of growth and affluence society.  They do not include the most crucial purposes, such as to get to a zero-growth economy, to much simpler lifestyles, and to taking control of local economies away from market forces.  Unless things like this are done the many (desirable) green initiatives occurring will not and cannot achieve significant social change

The reformist nature of these movements is understandable and inevitable, and are a very welcome beginning.  As people become concerned to develop more sustainable ways of course they will start by supporting things like Permaculture and local agriculture.  This is very healthy, but it is far from sufficient.  It is inevitable that at first people will think about reforms, rather than see that fundamental structures of the system have to be scrapped.  Over time quite different goals must be added, to do with replacing things like the growth economy.

It is also a serious mistake to assume, as many do, that the things happening now within movements like Transitions Towns will in time lead to the big radical structural changes called for above.  Just building more community gardens etc. cannot lead to the establishment of a zero- growth economy.  That goal can’t be achieved unless it becomes clearly and widely understood as necessary and unless a lot of work over time goes into designing and developing a  zero-growth economy.  If all you do is build more community gardens all you will end up with will be a consumer-capitalist society with more community gardens in it.

–       So beware the mistakes that could waste your valuable time and energy!  Each of us should think very carefully about what we can do that will make the biggest contribution.  Again there are many (desirable and noble) “light green” actions that make no contribution whatsoever to the transition.  For instance working to save the whale, increase recycling, stop wood chipping…are good causes… but they do nothing to move us towards a sustainable society, because that requires transition from consumer-capitalist society, and more recycling and forest-saving does not contribute to that.  The best use of our scarce energies is to work within these light green campaigns and movements to try to spread the more radical global vision to ore people.

–       Change will be rapid when it comes. The problems in consumer-capitalist society are intensifying.  If we do achieve transition it will be via rapidly increasing discontent with the failure of the present society to provide.

–       The breakdown of consumer-capitalist society will force us  towards small, local economies whether we like it or not, to cooperate and to shift from high consumption. Local farms, jobs etc. will (have to) emerge as petroleum dwindles and transport and travel become too costly. 

–       It could be a very peaceful revolution…if we can get enough people to see the sense of moving to The Simpler Way.  The rich and the corporations will have no power if enough of us decide to ignore them and to build our own local systems.  The corporations and banks will probably soon be grappling with the breakdown of their systems and will not have the resources to block the initiatives people will be taking up in thousands of towns and suburbs.  They can’t run armies and secret police forces very well without lots of oil.

–       At this point in time our chances of a successful transition would seem to be very poor. Very few people have any idea that it is required, hardly anyone wants to even think about the need for transition to The Simpler Way, because it contradicts the most cherished values in modern Western Culture…and time is running out.  Despite the efforts of a few over 50 years to draw attention to these issues the mainstream still refuses to think about them. 

–       Not only is working together to build elements of the Simpler Way the

best effective purpose for people concerned about the planet to put their energy into, it provides the best possibility of maintaining morale and enthusiasm. This strategy enables us here and now to practise and enjoy elements of the post-revolutionary society.

An Outline of a  Practical Strategy.

Following are the steps we can start to take immediately, within our suburbs and especially in dying country towns, to start building the new local economies. ( It might take many years to get all these things going.)

Form a Community Development Collective.

A group must come together and form itself into a Community Development Collective (hereafter referred to as CDC.)  Ideally the CDC will eventually develop into a mechanism for the participatory self-government of the town or suburb, but at first it might involve only a handful of individuals seeking to do a few humble things.

Set up a community garden and workshop.

The  CDC’s initial goal is  to identify and organise some of the locality’s unused productive resources of skill, energy, experience and good will so that a few people can start to produce  for themselves some of the basic goods and services they need. The most promising first step is to establish a community garden and workshop, especially to involve low income receivers in the production of food and other items for their own use.

The CDC should then look for other areas in which further cooperative production to meet local needs could be organised.  A promising early possibility would be bread baking.  Once or twice a week a cooperative working bee might produce most of the bread etc. the group needs, again perhaps selling some to outsiders for cash.  Another early possibility would be the repair of furniture, bicycles and appliances.  The workshop could become a shop where surpluses are for sale.  Scavenging from the locality, especially on council waste collection days, will provide furniture, appliances, bicycle parts and toys to be repaired and materials  for use in the workshop.   Other possible areas of activity would be cooperative house repair and maintenance, nursery production, herbs, poultry, honey, preserving and bottling fruits and vegetables, toy making, making slippers, sandals, hats, bags and baskets, car repair and the “gleaning” of local surplus fruit from private back yards.

Later the CDC would explore somewhat more complicated fields in which it could organise productive activity, such as planting fast growing trees for fuel wood, aquaculture based on tanks, simple house building and repairing, insulating houses, recycling and planting “edible landscapes” on public land.

These activities would also provide important intangible benefits, such as the experience of community and worthwhile activity.  The involvement of local people who are not on low incomes would be important, especially gardeners, handymen and retired people.  Ideally the garden and workshop would become a lively community centre with information, recycling, meeting and leisure functions.  Specific times in the week should be set when all would try to gather at the site for the working bees, followed by a meal, discussions, entertainment and social activities.

Cooperatives would tally work time contributions and pay for these from later produce or income.  This in effect creates our own money, enabling economic activity among the poorest people who have little or no money.  This is the first step to an economy in which all participants can contribute time to many different productive ventures, earning the right to acquire the many different products our cooperatives and firms are producing, even though they might have no normal job or money. Some of the most viable CDC activities could in time become small firms run by a family or cooperative.

The huge significance of what we have done at this point could easily be overlooked.  We have established a radically new economy, one geared to need not profit, one that is cooperative and caring, independent of market forces, and under our own local participatory social control.  We now have the power to set up the enterprises we need, provide jobs and livelihoods, decide what will be invested in and developed, identify and fix local problems such as unemployment, and lend or give wealth and capital, for instance to organise working bees to build a shed for the new beekeeper.  Our enterprises might be nowhere near as “efficient” or dollar-cheap as those the corporations can provide, but this is not important; what matters is that we can provide for ourselves, securely.

The significance of this step is immense.  We have ceased to make reforms within the old society, we have started to establish a new economy to replace the old one.

Connect with the normal/old economy — stimulating the town’s internal economy. 

The next step must be to enable people in this new sector to trade with the normal/old firms that exist within the locality. Right from the start we can sell small amounts of our produce to people in the town, (which also gives us a great opportunity to explain the project.)  But more importantly the CDC must find out what things the new sector as a whole can start providing to some of the old sector firms in the town. For instance in the case of restaurants the answer is vegetables from the CDC’s cooperative garden.

We would not set up firms that compete with the existing small firms in the town.  There is no net benefit in us setting up a bakery that wins all the scarce bread sales opportunities and therefore just puts people in the existing bakery out of work.  We would compete against the supermarket where we could, because our goal is to replace its imports.   Our focus must be on creating sales and jobs in a new economy involving those people previously excluded from economic activity. However this will not be possible unless the CDC finds items it can sell to the old firms or to people in the town.

It is in the interests of the old firms to join us enthusiastically, because this will enable them to increase their sales and their real incomes.  They will be able to start selling to that large group of people previously not involved in much economic activity (e.g., because they were unemployed.)

Organise town working bees. 

The development of the garden and workshop would have taken place through cooperative working bees.  Before long the CDC should organise voluntary neighbourhood or town working bees, perhaps occasional at first but eventually occurring at set times aimed at developing the locality in ways that will make it more sustainable, e.g., planting fruit and nut trees in local parks, or building simple premises for new little firms.  These activities can have powerful awareness raising effects within the town.

Organise committees

These research, monitor, organise, e.g., how to grow various things well, raise poultry and fish, graft fruit trees, run good little firms, buy in bulk, deal with water, wastes, liase with council, organise our financial affairs, provide for our self-education (e.g., on global affairs), monitor the quality of life, cohesion, and problems.

Start developing commons

…throughout the neighbourhood, such as sheds, tools, clay pits, patches for herbs, bamboo, fruit trees and timber.  The working bees get the jobs done.

Organise market day

This would be organised mainly to sell CDC produce and products, and so that many people who do not operate firms or work full time for wages can gain income by selling items they produce in small volume through home gardens, craft activity or family produce.

Later start working on replacing imports to the town or suburb. 

The proportion of the town or suburb’s consumption that is met by imported goods is typically very high.  When goods are produced somewhere else and imported this means that the jobs that were involved in their production are not located in the town, and it means that money is flowing out of the town.  The CDC should explore what items the town is most likely to be able to start producing to replace imports.  Food is an obvious item.  Other possibilities are fire wood, and house insulation as a replacement for imported energy, timber from woodlots, earth for building, and entertainment (concerts, plays, picnics, talks, festivals.)

Work on reducing the need for money in the first place.

The CDC must constantly focus attention on the importance of living simply, making things ourselves, home gardening, repairing, sharing and re-using.  The fewer goods people consume the less that the town will have to import or provide.  The more simple their demands are the more likely that these can be met from local resources. The more we do without or make for ourselves the less money we need to earn in order to buy things.   Every dollar we can cut from our expenditure the less the town needs to produce for export.

The CDC should develop craft groups to increase home production.  It could organise classes, skill sharing and display days for gardening, pottery, basket making, woodwork, cooking, sewing, preserving, sandal making, weaving, leatherwork, blacksmithing, etc.  It would list skilled people willing to give advice or run classes.  It would also list sources of materials, especially those free from the commons such as bamboo clumps, reed  beds and clay pits.  The CDC could develop recipes for nutritious but cheap meals mainly using plants (and weeds) that grow well locally.  It would run field days and visits, and bring in experts, to increase our knowledge and skills.

Leisure, entertainment, celebrations, festivals and culture.  

One of the committees within the CDC should focus on the possibilities for providing local entertainment, especially including regular concerts, dances, visiting artists, drama groups, craft and produce shows, art galleries, picnic days, celebrations, rituals and festivals.  We would organise our own news services, such as occasional bulleltins gleaning material from global sources on sustainability and quality of life themes.  Eventually the main news media will be local radio stations.

Form a town bank (or credit union) and business incubator

This creates the power to set up the kinds of firms the town needs.  For example we can lend capital, and organise working bee labour to develop premises for the boot repairer, whether or not it is profitable.  We would debate and vote on the bank’s rules and elect our own board.  The business incubator helps new firms to get going.  Both institutions assist old firms in the town that are failing (as oil scarcity hits transport and imported goods) to shift to production of needed items.  Thus we would eventually take control over the town’s economic development, eliminating unemployment and creating the firms we need, and ensuring that everyone has a secure livelihood and a valued contribution.

Develop collective spirit

Emphasise cooperation, sharing, helping, solidarity, feeling of mutual support and security. Synergism multiplies good effects and brings out the best in all. (Competitive individualism brings out the worst.)  This is no threat to individual freedoms – we just need to make the good of all the top priority.

The  research and educational functions of the CDC

The CDC must constantly study the local situation, working out what needs we have, what resources we have, and how to organise better ways.  The most important functions for the CDC are to do with the education of people within the wider locality.  After all the main point of the exercise is to bring people to understand the need for and the rewards offered by the new ways.  All our activities such as working bees and market days provide opportunities for increasing awareness within the surrounding region.

Above all the goal must be to help people understand a) that there has to be vast and radical system change; a society based on affluence, growth, competition and market forces cannot solve our problems, and b) the Simpler Way defuses the problems while liberating us for a much higher quality of life.  We in the CDC must clearly understand that the point of the project is not just securing comfortable “downshifted” lifestyles for ourselves within a society that remains a part of consumer capitalist society.

In other words it is important that the main goal of the CDC is changing the consciousness of the locality, so that we can move from implementing reforms within consumer society to replacing it with radically different institutions and ways.

Transition Conclusions.

If we do make it to a sustainable and just world order then the transition will have been begun by tiny groups of people who at some point in time have taken on this task of working out how they could start to move their towns and suburbs towards being highly self-sufficient and cooperative local economies.  Governments cannot do it.  Only the people of the town can learn their way to the procedures that work for them.  Those ways cannot work unless all are energetic, conscientious citizens keen to live The Simpler Way.

The approach outlined is positive and immediate. It is not about destroying before we can start to build.  It enables living in and enjoying the new ways, to some extent, here and now, long before the old system has been transcended.  There is nothing to stop us starting this work immediately.  Above all, given our global situation, what other action strategy makes as much sense?  Is any other more likely to get us to The Simpler Way?

May 16, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim | Leave a comment

Permakültürle Kenti Dönüştürmek – Emet Değirmenci

“…topraktan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün!”
Maori sözü

Kentler kültürel, ekonomik ve sosyal birikimin yoğunlaştığı yerler olduğundan nüfusun da çok olduğu yaşam alanlarıdır. Yiyecek en temel gereksinmelerin başında geldiğine göre kentte bulunduğum sürece düşünmüşümdür; bu kadar yapılanmış çevrede bunca insan nasıl yiyecek bulabilir –hiç değilse bir kısmını nerede üretebilir diye… Aynı zamanda kentler tüketim odaklı endüstriyalist bir yaşam tarzının dayatıldığı mekanlar olduğundan ekolojik ve toplumsal krizin yoğunlaştığı yerler haline gelmiştir. Ancak kentte yaşayanlara ‘kırsala dönüp ekolojik bir yaşam kurarsan kurtulursun’ diyemeyeceğimize göre bulunduğumuz yerlerde çözüm üretmek durumundayız.

Öncelikle bir kent uzmanı olmadığımı belirteyim. Ancak yaşamımın büyük bir kısmını dünyanın en güzel, bazı yönlerden ise en sorunlu sayılabilecek kentlerinde geçirdim ve geçirmekteyim. Bu durumun aynı zamanda beni zenginleştirdiğini düşünüyorum. O halde benim kente bir borcum var, çözümün bir parçası olmalıyım. Ekolojik konulara uzun yıllardır kafa yoran biri olarak son beş yıldır permakültür odaklı edindiğim profesyonel deneyimler, bana kentte hem iyi bir gözlemci olmam gerektiğini hem de yukarıda Maori deyişinde belirtildiği gibi hep almayı değil, almadan önce yerine ne koyacağımı düşünmek gerektiğini daha iyi öğretti. Bu yazıda permakültürle yaşadığımız yeri nasıl ‘bizim’ kılabileceğimize bakmaya çalışacağım. Evimizin önünü temiz tuttuğumuz gibi, bizim olanı da kirletip yok etmeyiz hatta sahip çıkarız değil mi?

Ekolojik yaşam tasarımı diye tanımlanan permakültür organik yiyecek yetiştirmekten ötedir. Kentte yaşamımızı planlarken bir düşünelim; merkezileştirilmiş su ve elektrik şebekesi ya da ulaşım sistemi herhangi bir nedenle sekteye uğrasa yaşamımız ne kadar kendine yeterli olacaktır? Suyumuz ve yiyeceğimiz nerden geliyor ve bize ulaşana değin ne kadar ekolojik ayak izi ya da karbon ayak izi oluşturuyor? Komşularımızla ne kadar karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma içindeyiz? Permakültürle tüm bunlara hem bireysel hem de toplumsal anlamda çözümler ararız. Karbon ayak izimizi azaltmak (hatta mümkünse yok edecek şekilde) yerelliğe dayanan tasarımlar yapmaya çalışırız. Üreteceğimiz tasarımlar biyolojik ve ekolojik bilgeliğe dayanıp zorluklara (herhangi bir afet anı dahil) dayanıklı olmalıdır. Bu nedenle çözümlerimiz yerel kültüre, iklime, coğrafyaya, sosyal yapıya ve daha bir dizi öğeye bağlıdır.

kentte permakültür olursa nasıl olur?

Permakültür küçük ölçekli alanlarda bolluk yaratmayı amaçladığına göre kentteki yaşam alanları buna iyi bir örnek teşkil eder. Bu yöntemle yarım dönümlük bir bahçeden dört kişilik bir ailenin yiyecek gereksiniminin yarıdan çoğu karşılanabilir. Bu kadar alanınız yok ve hatta apartman dairesinde yaşıyorsak yine de bir şeyler yapabiliriz. Örneğin, apartman ya da site yönetimini yağmur suyu hasadı yapmaya ikna edebilir, mutfak ve banyodan gelen gri suyu yeniden kullanıma sokabiliriz.

Bunların yanı sıra balkon bahçeciliği ve dikine bahçecilik gibi yapılabilecek yaratıcı uygulamalar bulabiliriz. Öngörülere göre su sorunumuzun gittikçe artacağını dikkate alınırsa önerilerime su tasarrufu odaklı devam edeceğim. Ankara’da bir arkadaşıma balkonunda şifalı otlar ve yenebilir çiçeklerden kilim desenli bir bahçe oluşturmayı önermiştim. Böylece hem balkonundaki alan genişleyecek hem de şifalı otlar mutfağında yanıbaşında olacaktı. İşte size Zon (Mıntıka) 0’da yani yaşadığımız evin içinde Zon 1 yaratmak. Burada tasarımlarımızda kullanılacak alanımızı kullanım sıklığına göre bölgelere ayırdığımızı anımsatmalıyım. Üstelik bu modelde yukardan azıcık su konmasıyla -eğer doğa dostu temizlik ürünü kullanıyorsanız hatta küllü suyu kendiniz yapıyorsanız- bulaşık suyunuzla tüm bahçeyi sulayabilecek ve salatanıza koyacağınız maydanoz, nane, kekik vb baharatlı otların kokusuyla salatanızı yiyeceksiniz. Buna ek olarak belki apartmanınızın tepesine kolektif bir çatı bahçesi yapabilir, hatta bir köşesini haftada bir paylaşacağınız potlaçlara ayırabilirsiniz. İstanbul’un göbeğinde yaşadığım yıllarda böylesi bir alan oluşturduğumuzu ve çocuklarımızın bile ortamdan ne kadar zevk aldığını hala anımsıyorum. Yalnız çatı çok güneş aldığından bitkilerinizi kanopi bahçesi olarak yerleştirmeniz önemli olabilir.

Bir de solucan kompostunun apartman dairelerinde dahi hiç kokusu olmadan yapılabileceğini yine kendi deneyimimden biliyorum. Solucan kompostu mutfağınızdan çıkan birçok biyolojik atığı toprağa dönüştürecektir. Bunun altından alacağınız suyla ve toprağıyla yapacağınız kompost çayı bitkilerin yaprakları ve dalları üzerine serpilirse, hem hastalıkları önler hem de büyümelerini hızlandırabilir. Evinizde direk güneş almayan bir yere koymanız yeterlidir. Ben bir sene boyunca yaşadığım dairede yer olmadığı için banyomda uyguladım ve gayet iyi çalıştı. Üstelik banyonun nemi de en sıcak yaz aylarında dahi kompostumuza serinlik sağlamış oluyor. Solucan şerbetinin balkon bitkileri için kullanımı çok pratiktir ve oldukça çekici bir rengi vardır. Avustralya’da çalıştığım organik yiyecek kooperatifinde şişeleyip satıyorduk ve yanlışlıkla meyve suyu sanılıp içilmesin diye şişenin üzerine uyarıcı etiket yapıştırıyorduk. Üç ayda bir solucan kompostunun en altında biriken toprağı ve solucanları ayırıp apartmanın bahçesindeki bitkilere koyduğunuzda onlar da bayram edecektir.

kolektif projeler toplum bahçeleri ve kent çiftlikleri

İstanbul’un eski bostanlarında ne kadar kolektif bir çaba vardı bilmiyorum ama çocukluğumda İstanbul Bostancı’daki bostanları biraz anımsıyorum. En azından gidip oradan soğan, marul, domates alırken yiyeceğimizin bir kısmının nereden geldiğini ve hangi koşullarda kimin yetiştirdiğini biliyorduk. Tarihsel olarak daha da öteye gidersek, bir zamanlar İstanbul tarihi yarımada çevresinin kentin yiyecek ambarı olduğunu biliyoruz. Günümüzde büyük bostanlara yer kalmadığına göre küçük ölçekli de olsa kolektif kent bahçeleri yaratabiliriz. Eğer kolektif bir ruhla yapılırsa kent toplum bahçeleri dediğimiz bu alanlar aynı zamanda sosyal olarak da topluma çok şeyler kazandırıyor.

Altı yıl önce Yeni Zelanda’nın başkenti Wellington’da bir kilise bahçesinin bir dönüm kadar alanını
atıklardan temizleyerek yenebilir bitkilerden oluşan bir peyzaj yarattık. Böylece hem atıl ve atık deposu haline getirilmiş bir toprak parçasını yeniden diriltmek hem de eğimli bir arazide nasıl tarım yapılacağı konusunda bilgi ve becerilerimizi geliştirmiş olduk. Daha öncesinde, kent belediyesinden talep ettiğimiz kentin göbeğinde bir başka alan daha vardı ki; oranın bize tahsis edilmesi neredeyse üç yıl uğraştırdı. Proje detaylarının kent belediyesi tarafından kabul görmesi ve yerel gruplara kendimizi anlatmamız çok çetrefilli bürokrasiyle uğraşmayı gerektirdi. Yaklaşık dört dönümlük bu alandaki toprak DDT’den orta düzeyde etkilenmişti. Toprağını iyileştirme (remediation) yöntemlerini de böylelikle beceri dağarcığımıza ekleme fırsatı elde ettik. Kendi insiyatifim olan “Innermost Gardens” adını verdiğimiz her iki proje de aynı zamanda çok kültürlülüğe hizmet ediyor. Şu anda çeşitli permakültür eğitimlerinden, okul çalışmalarında toprakla ilgili beceriler kazandırmaya kadar çok sayıda etkinlik için eğitim merkezi haline gelmiş durumdadır.

Türkiye’de ekolojik pazarların yanı sıra Toplum Destekli Tarım’a adım atılması sevindirici. Yakın çevrenizdeki bir grup insanla ortaklaşarak; örneğin İstanbul’da Şile, Çatalca, Silivri’deki çiftçilerin kendi arazilerinde yetiştirilmiş ürünleri tercih ediyor olmak o çiftçilerin doğrudan desteklenmesi anlamına geliyor. Böylelikle üretici ve tüketici arasında doğrudan kurulan organik bağlar mevsim dönüşümlerini toprakla ilintili birçok paylaşıma açık olacaktır.

Bunun yanında kent bahçelerinden daha büyük ölçekte bir mahalleliye yetecek çokyıllık bitki ve ağaçlardan (aralarında tekyıllıklar da olabilir) bir yiyecek ormanı yaratmak da mümkündür. Avustralya’dan İskandinavya’ya kadar artık pek çok şehirde kolektif yiyecek ormanları oluşturuluyor. Şimdi yaşadığım ABD’nin Seattle kentinde dar gelirlilerin yararlanabileceği ve emek koydukları 10 dönümlük bir alanı kapsayan büyük bir toplumsal yiyecek ormanı projesi oluşturmaya çalışıyoruz. Şunu tekrarlamalıyım ki; bu tür projelerde gelişmiş ve demokratik denilen ülkelerde dahi bir dizi engele karşılaşabiliyor. Dolayısıyla sabırlı ve kararlı olmalısınız!

okullarda kolektif yiyecek peyzajları

Anadolu kültürünün bitkilerle tedavi birikimi bir hayli köklüdür. Bu zenginliği henüz kaybetmemişken gelecek nesillere taşımamız iyi olmaz mı? Örneğin, bahçesi olan okullarda bir bölüm yenebilir peyzaja dönüştürülebilir. Olmayanlara ise pencerede perde şeklinde atık (plastik tetrapak vb.) kutulardan bir pencere bahçesi oluşturabiliriz. Ve bunu çocuklarla ya da gençlerle yapacağınız bir proje haline getirebilirsek onlar da bu işten çok zevk alacaklardır. Genelde hidroponik denilen yalnızca suyla yapılan bu tür bir tarımı aslında az bir toprak kullanarak bitkilerimizi arada solucan suyuyla besleyerek de yapabiliriz. Örneğin, koşarken düşen bir çocuk aloverayı alıp dizine sürüp kendini tedavi edebilir. Bu durumda okulda kimyasallardan oluşan bir ecza dolabı yerine çoğunluğu bitkilerle tedaviyi esas alan doğayla bütünleşme kültürü geliştirebiliriz.

Bir diğer örnek de anaokulu çocuklarının dahi çok zevk aldığı tohum topları yapma etkinliği var. Örneğin, gelincik papatya vb. vahşi yerlerde yetişebilecek yabani meyve tohumları dahil toplayarak yapılan tohum toplarını ilkbahar ve sonbahar da okulun ya da mahalledeki yolun bir kenarına bırakıp gelişmesi öğrencilerle izlenebilir.

Bugün gelişmiş ülkelerin çoğunda çocuklara ve gençlere sağlıklı yiyecek programları sunuluyor. Daha duyarlı okul yönetimleri bunu -okula kompost tuvalet yapmak gibi- permakültür uygulamalarına kadar götürebiliyor. Öyle ki, okul kantinlerinde öğrencilerin kendi yetiştirdiği sebze ve meyvelerden öğrenciler kendileri yiyecek hazırlayıp sunmaktalar. Hatta çocuklar, projelerine fon sağlamak için kafa yormaya ve pratik olarak bir şeyler yapmaya teşvik ediliyor. Oğlum ortaokuldayken yenebilir bitkiler bahçesini (bütçesi dahil) arkadaşlarıyla kolektif bir şekilde oluşturdu. Böylece hâkim eğitim sistemi birazcık da olsa sıkıcı olmaktan uzaklaşıp gerçek yaşamın bir parçası haline geliyor.

gözlem, deneyim ve paylaşım

Permakültür tasarımında alanla ilgili fiziksel olduğu kadar sosyal anlamda da dört mevsimlik (hatta olabiliyorsa daha fazla) bir gözlem yapılması önemlidir. Örneğin, Seattle’da kiralık evimin sahibi benim bir permakültür uzmanı olduğumu duyunca sevinmişti. İlk sorduğu bahçesindeki kara böğürtlenle nasıl başa çıkabileceği oldu. Bahçenin her yerini sarmış olan kalın köklü dikenli böğürtlenle başa çıkmak yağışı bol olan bir yerde kolay değildir. Buna çare olarak önce keçi sonra da domuz kiralamamız gerektiğinden söz edince ev sahibim güldü… Oysa gerçekten bunu iş edinen keçi ve domuzlar vardı. Hatta çevre düzenleme uzmanları, “eyvah ekonomik krizin olduğu bu yıllarda işimizi keçilere ve domuzlara kaptırdık” diye serzenişte bulunuyorlardı ve bu tür haberler basına da yansıyordu. Ev sahibim Lorena gelip gittikçe bakıyor ve kayda değer bir değişiklik görmeyince bir gün bahçemi ne zaman yapacağımı sordu. Ben de, “acelem yok bakıyorum; biz permakültürcüler önce uzun süre bakar düşünürüz” dedim. Nasıl bir tasarım yapmalıydım ki var olan alanı maksimum düzeyde verimli olarak kullanmalıydım. Üstelik kiracı olarak da giderken toprağa, kendime ve dostlarıma geride bir şeyler bırakmalıydım. Buna kiracılar için permakültür diyoruz.

Ev sahibim benden neredeyse umudunu kesmiş olacaktı ki sık sık sormaktan vazgeçti. Ancak ilkbahara doğru gelip gördüğünde “şimdi ne demek istediğini anladım” dedi. 10 çeşit böğürtlen, sonbaharda topladığım yapraklar ve alışveriş yaptığım marketten getirdiğim atık kutuları kendi yaptığım kompostla birleştirince bahçeyi ilkbahar için ekime hazır hale getirmiştim. Çevresi renkli şişelerden oluşan yılan biçimli şifalı otlar sarmalı ise küçücük ön bahçemde gelip geçenlerin ilgisini çekmeye başlamıştı. Benim için de verandada kitabımı okumak ve çayımı yudumlamak daha zevkli hale gelmişti.

su kullanımı

Su gereksinimi yağmur hasadı dışında mahalle bazında kurulacak sarnıçlarından karşılanabilir. Meksika’nın Oaxaca Etno Botanik bahçesini geçen sene (2010) ziyaret ettiğimde bu bahçenin suyu yaz aylarında bahçenin altında bulunan ve bir dönüm kadar alanı kaplayan devasa bir sarnıçtan karşılanıyordu. Bu sarnıç tamamen yağmur suyu hasadıyla dolduruluyor. Elbette bitkilerin çoğunun o iklime dayanıklı olanlardan seçildiğini eklemeliyim.

Son yıllarda gri su dediğimiz banyo ve mutfaktan çıkan suyun yeniden kullanıma sokulması yaygınlaşmaktadır. Akiferin gittikçe kuruduğu ve tatlı suyunun yüzde bire kadar düştüğü dikkate alınırsa bizim de bunu vakit geçirmeden dikkate almamız iyi olabilir. Endüstriyel etkinlikler ve yanlış arazi kullanımı Türkiye’nin de iklim değişiminden hayli payını aldığını, hatta Avrupa’da Karbondioksit emisyonları en fazla ülkelerden biri halinde olduğunu gösteriyor. Bu durumda her damla suyun korunması ve yeraltında yeniden döngüye geçirilmesi gerekmektedir. Ayrıca kullandığımız atık suyun belki de kilometrelerce ötedeki tesislerde temizlendikten sonra (eğer varsa) denize verilmesinin gideri yine bizim cebimizden çıkıyor. Oysa kompost tuvaletler oluşturulması, gri suyunsa bahçede kullanılması doğrudan bir çözüm oluşturabilir. Bazı verilere göre yağmur, kar vb. suların akiferde birikmesiyle dünya su stokunun sadece %1-5 arası bir kapasite yaratılabildiği söyleniyor. Bunu artırmanın önlemlerini bugünden almazsak su çatışmalarının arttığı bir gelecek bizi bekliyor olacaktır. Bunun yanında suyun özelleştirilmesinin ve akan dereler önünde barajlar yapmanın da en büyük tehlike olduğunu eklemeliyim.

kurulacak yeni kentler köy düzeyinde olmalı

Bu kadar sosyalleşmeyi seven bir toplum olarak sokakları ve kamusal alanları geri istemeliyiz. Kavşak noktalarını, bankları, açık hava toplanma yerlerini ve toplumsal imece evlerini yeniden yaratmalıyız. ABD’nin Oregon eyaletinde Portland kent halkı toplumsal ve ekolojik dönüştürme projeleri konusunda yalnızca ABD ye değil dünyaya örnek oluyor. “Kenti Onarma” (City Repair) adı altında gerçekleşen projeler her yıl 10 günlük bir festivalde uygulamaya dönüştürülüyor.

Bu etkinliklerde permakültür uygulamalarından eko köy tasarımlarına ve evsizler ve toplum dışına itilen diğer insanların projelerine yer veriliyor. Kavşaklar sanatsal bir şekilde yayalar için onarılıyor. Geri dönüşümlü doğal malzemelerden oturma yerleri, heykeller yapılıyor ve motifler yapılıyor. Bu toplumsal projeler imece şeklinde kolektif bir şekilde gerçekleştiği için ne belediyeye fazla yük oluyor ne de büyük paralar gerektiriyor. Böylece kente yaşayan bir kimlik kazandırıyor. Kentte bisiklet neredeyse temel ulaşım aracı haline getirilme durumundadır. Böylelikle orada yaşayanlar kendi emek verdiği köşe için ‘bizim’ diyor gerekirse ona zarar veren kişiyi uyarıyor. Aynı zamanda ‘kent arabalar için değil insanlar içindir’ mesajı veriliyor.

Bu sene 10. su yapılacak olan Portland City Repair projesinin öncüsü Mark Lakeman bir kent tasarımcısıdır. Lakeman’ı çeşitli konferans ve toplantılarda birçok kez izledim. Kentlerin tarihsel gelişimine bakarak, “Biz hepimiz aslında köylüyüz. Kenti köy haline dönüştürmek lazım” der. Yapılan etkinliklerin adına da ‘Village Building Convergence’ bir başka deyişle ‘Köy Yaratma Birlikteliği’ deniliyor. Kenti büyük ve atıl olmaktan ancak onu küçük birimlere bir başka deyişle köylere bölerek gereksinmelerimizin çoğunu yerel olanaklarla karşılayabilir, karbon ayak izimizi azaltabilir yabancılaşmanın büyük ölçüde önüne geçebiliriz.

Yukarıda söz ettiğimiz permakültür zonlarında (mıntıkalarında) kenti tasarlarken ya da revize ederken yaşam alanlarını daha fonksiyonel hale getirebilir böylelikle de karbon ayak izimizi daha da aza indirirken zamandan da tasarruf etmiş oluruz. Lakeman bu hareketi başlattıklarında yaptıklarının büyük bir kısmının yasal olmadığını ekliyor. Diyor ki, “ama yerel yönetime daha iyi uygulamalar için yardımcı olduk”. Görüyoruz ki yurttaş olarak verilenle yetinmemek daha iyisi için permakültürün bir diğer ilkesi gibi çözümü problemin içinde aramak, marjinal olanın yaratıcılığından yararlanmak daha güzel sonuçlar verebiliyor.

Bu yazı ilk olarak Mart 2011 tarihinde Arredamento Mimarlık Dergisinde yayınlandı.

KAYNAKLAR
-Pencere bahçeleri http://www.windowfarms.org/
-YZ deki InnermostGardens http://www.innermostgardens.org.nz/
– Meksika’nın Oaxaca kentindeki EtnoBotanik bahçesinin yeraltı su sarnıcı- http://gardenerinmexico.blogspot.com/2007/08/oaxaca-ethno-botanical-gardens.html
– Dünyada kullanılabilir ve su çatışmaları hkd- http://www.worldwater.org
-Seattle daki Permakültür Yiyecek Ormanı projesi- http://jeffersonparkfoodforest.weebly.com/
-ABD Portland Kenti Onarma Projesi- City Repair http://vbc.cityrepair.org

http://permakulturplatformu.org/?p=1551

May 6, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekokoy - permakultur, ekolojist akımlar, kent yasami, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller | Leave a comment

The Art of Nothing – Thomas J. Elpel

Westerners who first met the Shoshonean bands of Indians in the Great Basin Desert typically described them as being “wretched and lazy”. Many observers remarked that they lived in a total wasteland and yet seemed to do nothing to improve their situation. They built no houses or villages; they had few tools or possessions, almost no art, and they stored little food. It seemed that all they did was sit around and do nothing.

The Shoshone were true hunter-gatherers. They spent their lives walking from one food source to another. The reason they did not build houses was because houses were useless to them in their nomadic lifestyle. Everything they owned they carried on their backs from place to place. They did not manufacture a lot of tools or possessions or art, because it would have been a burden to carry.

We often expect that such primitive cultures as the Shoshone must have worked all the time just to stay alive, but in actuality these were generally very leisured peoples. Anthropological studies in different parts of the world have indicated that nomadic hunter-gatherer type societies typically worked only two or three hours per day for their subsistence. Like the deer and other creatures of the wild, hunter-gatherer peoples have nothing more to do than to wander and eat.

The Shoshone had a lot of time on their hands only because they produced almost no material culture. They were not being lazy; they were just being economical. Sitting around doing nothing for hours on end helped them to conserve precious calories of energy, so they would not have to harvest so many calories each day to feed themselves.

Today many of us westerners find ourselves fascinated with these simple cultures, and a few of us really dive into it to reproduce or recreate the primitive lifestyle. In our typical western zeal we get right into it and produce, produce, produce. We work ambitiously to learn each primitive craft, and we produce all kinds of primitive clothing, tools, containers, and art, and just plain stuff. True hunter-gatherer cultures carried all their possessions on their backs, but us modern primitives soon find that we need a pickup truck just to move camp! In our effort to recreate the primitive lifestyle we find that we have ironically missed our mark completely– that we have made many primitive things, but that we have not begun to grasp the true nature of a primitive culture. To truly grasp that essence requires that we let go, and begin to understand the art of doing nothing.

Understanding the art of nothing is a somewhat challenging concept for us westerners. When we go on a “primitive” camping trip, we take our western preconceptions with us. We find a level spot in a meadow to build our shelters, and if a site is not level then we make it so. Then we gather materials and start from scratch, building the walls and roof of a shelter. We do what we are accustomed to; we build a frame house on a surveyed plot in the meadow. Then we gather materials and shingle our shelter, regardless of whether or not there is a cloud in the sky, or whether or not it has rained at all in a month.

Part of the reason we act this way stems from our cultural upbringing. Another part of it is simply because it is easier for those of us who are instructors to teach something rather than to teach nothing. It is much easier to teach how to make something than to teach how not to need to make anything. The do-something approach to primitive skills is to make everything you need, while the do-nothing method is to find everything.

For example, the do-nothing method of shelter is to find shelter, rather than to build it. Two hours spent searching for a partial shelter that can be improved upon can easily save you two hours of hard-working construction time, and you will usually get a better shelter this way. More so, the do-nothing method of shelter is to look first at the incoming weather, and to build only what is needed. If it is not going to rain then you may be able to do-nothing to rain-proof your shelter. Then perhaps you will only need to put your efforts into a shelter that will keep you warm, instead of both warm and dry.

There are many things, both small and large, that a person can do, or not do, to better the art of doing nothing. This can be as simple as cupping one’s hands to drink from the stream, instead of making and carrying a cup, to breaking sticks to find a sharpened point, rather than using a knife to methodically carve out a digging stick. Hand carved wooden spoons and forks are do-something utensils that you have to manufacture, carry, and worst, that you have to clean. But chopsticks (twigs) are do-nothing utensils that do not need to be manufactured or carried, and you can toss them in the fire when you are done.

Henry David Thoreau wrote of having a rock for a paperweight at his cabin by Walden pond. He threw it out when he discovered he had to dust it. This is the very essence of a do-nothing attitude.

The do-nothing approach to primitive skills is something that you do. Doing nothing is a way of saving time and energy, so that you can finish your daily work more effectively. One thing that I have found through the years of experimental research into primitive skills, is that there is rarely enough hours in a day to complete all of a day’s tasks. It is difficult to go out and build a shelter, make a working bowdrill set, set traps, dig roots, make bowls and spoons, and cook dinner. Hunter-gatherer societies succeeded in working only two to three hours per day, yet in our efforts to reproduce their lifestyle we end up working all day.

Doing nothing is an approach to research; it is a way of thinking and doing. For instance, I do a lot of timed studies of various primitive skills: i.e.: how long does it take to construct a particular shelter? How much of a particular food resource can I harvest per hour? Can I increase the harvest using different gathering techniques? One thing I have noted is that it is only marginally economical to manufacture common primitive deadfall traps. It is time intensive; it adds weight to carry, and the traps often have short life-spans. The do-nothing alternative is to use whatever is at hand, to pick up sticks and assemble them into a trap, without even using a knife. Preliminary tests of this “no-method” have produced results equal to conventional, carved and manufactured traps, but with a much smaller investment of time.

Primitive hunter-gatherer type cultures were very good at doing nothing. Exactly how well they did this is difficult to determine, however, because doing nothing leaves nothing behind for the archaeological record. Every time we find an artifact we have documentation of something they did; yet the most important part of their skills may have been what they did not, and there is no way to discover what that was by studying what they did.

Nevertheless, what you will discover for yourself, as you learn the art of doing nothing is that you are much more at home in the wilderness. No longer will you be so dependent on a lot of tools and gadgets; no longer will you need to shape the elements of nature to fit our western definitions. You will find you need less and less, until one day you find you need nothing at all. Then you will have the time on your hands so that you can choose to do nothing, or even to go do something.

(Thomas J. Elpel is the director of Hollowtop Outdoor Primitive School in Pony Montana)

February 3, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekokoy - permakultur, ekolojist akımlar, komünler, kolektifler, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

BAĞIMSIZ MEKÂNLAR KURMA – Süreyyya Evren

Mekânlara ihtiyaç var her yerde. Açık, dönüştürülebilir ve dönüştürebilen mekanlara. Biraraya gelme, tabandan eyleme, yatay ilişkiler kurma yerlerine ihtiyaç var.

Squatlar (işgal evleri) bu yolda denemeler olagelmiştir. Bazen dönüştürücü işlevinden uzaklaşır işgal edilmiş mekânlar, bazen de çok etkili olur. Bizim siyasi kültürümüzde mekânların bu şekilde işgal edilip kültür merkezlerine dönüştürülmesine pek rastlayamıyo-ruz. Çeşitli sebepleri olabilir bunun. Squatla-rın gerçekleştirildiği yerlerdeki kimi yasal ve sosyal açıklıklar squatlarla dolduruluyor diyebilirsiniz. Ama öte yandan siyaset yapma biçimleri arasındaki bir fark da olabilir sözet-tiğimiz. Örneğin Doris Lessing’in Terörist adlı romanını okumuş pek çok kişiden Lessing’in hikayesindeki squat-siyaset ilişkisinin detaylarıyla karşılaştıkça nasıl şaşırdıklarını işit-miştim. Bu nedenle, kitabı kendi derdinden çok yansıttığı arkaplanın farklılığıyla buralarda anıyoruz galiba.

Taze bir squat deneyiminden geliyorum bu konuya. Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da yeni yaşamaya başlamış bir squat: Rog. Rog, eski Yugoslavya’nın ulusal bisiklet fabrikasıy-mış. Dağılmadan sonra işlevini kaybeden fabrika kapanmış ve terkedilmiş. Küçük Ljubljana şehrinin göbeğinde kocaman bir fabrika. 7000 metrekare olduğu söyleniyor. Büyüklük açısından bana çarpıcı gelen her bir katının tek başına verdiği bitimsizlik hissiydi, kolonsuz duvar-sız 140 metrelik upuzun katlar. 15 yıldır boş duran bu mekân yaklaşık bir ay önce, 25 Mart’ta ‘geri kazanılmış’. Bu yeni squat girişimi Rog’u bir sosyal merkez ve etkinlik mekânı olarak kurmaya başlamış hemen. Bağımsız programların gerçekleştirilebileceği bir mekân özlemiyle yola çıkılmış. Rog’a işgali gerçekleştiren grup çeşitli alanlarda çalışan çok sayıda bireye ve gruba Rog’u açmış. Kolektif yatay kullanımlar için her türlü öneri ele alınmış.

Rog’un açılışına destek olmak için Antonio Negri Ljublajana’ya gelmiş. Aktivistler arasında İmparatorluk’un ve diğer Negri kitaplarının çevirmenleri de yer alıyor ve böyle bir dayanışma organize edilmiş.

Harabe durumdaki Rog binası çok sayıda gönüllü tarafından her gün biraz daha onarılıyor. Mahallelilerin de katıldığı toplantılarla bu fabrika binasının en iyi nasıl değerlendirilebileceği tartışılıyor sürekli. Örneğin mahalleli, çocukların oynayabileceği bir alan talep edebiliyor içerde. Ya da bir bowling oynama mekanı. Sanatçılarla siyasi aktivistler birarada hareket etme deneyimini yaşıyorlar. Rog’da şimdiden kendine atölye mekanları oluşturmuş, harıl harıl çalışan çok sayıda sanatçı ve çeşitli faaliyetler düzenleyen çok sayıda akti-vist mevcut. Bağımsız bir kamusal mekân inşası olarak görülüyor ve farklı perspektiflerden beslenerek yoluna devam ediyor.

Rog fabrikasını ne kadar ellerinde tutabilecekleri belli olmasa da şimdilik sahibi oldukları bu mekânı nasıl kullanacaklarını tartışıyorlar. Bir mekânın kendi kaderini tayin hakkı sürekli kurulan açık meclislerle yürütülüyor. Çeşitli siyasi eylemlerin tasarımı ve tartışılmasından politik olmayan filmler festivali veya lezbiyen filmler festivali için dileyen herkesin katılabildiği açık seçme gösterimlerine kadar uzanan geniş bir yelpaze sözkonusu.

Örneğin Fransa’daki son öğrenci eylemlerinde yer almış bir aktivist, fotoğraflarla da desteklenmiş bir konuşma yapıyor ve ardından bu birinci el tanıkla olaylar tartışılıyor. Veya Yeni Politik Hareketler ve Pratikler konulu workshoplarimn bir parçası olarak Hindistan’ın önemli internet ve yayın hareketi http://www.sarai.net adına Ravi Sundaram bir konuşma gerçekleştiriyor.

Rog, Ljubljana şehri için önemli bir deneyim, o şehirde yaşayan ve piramidal siyaset ve kültür yapılarından bağışık bağımsız oluşumların özlemini çeken herkes için önemli olduğu gibi süreç içinde içine çektiği öğelerle de kritik. Öte yandan, her yerde mekânların yatay kullanımına, çoğalmasına, canlanmasına, bağımsız serüvenlerine ihtiyaç var. Bu açıdan Rog gibi yerlerdeki deneyimlerle iletişim halinde olmak, birarada olmak, başka yerler ve mekânlar için de hayati.

Birgün yazı 59 — 1 Mayıs 2006

http://sureyyyabirgun.blogspot.com/2006/05/baimsiz-meknlar-kurma-birgn-yaz-59-1.html

January 24, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, komünler, kolektifler, ozyonetim | Leave a comment

Anarşist Ekonomi: İspanya’da Liberter Kolektiflerin Ekonomisi (1936-39) Abraham GUILLEN

ANARŞİST EKONOMİ: KRİZ İÇİNDEKİ DÜNYA İÇİN BİR ALTERNATİF
İSPANYA 1936-1939: LİBERTER KOLEKTİFLERİN EKONOMİSİ

Abraham GUİLLEN (1975) 

Bir CNT-FAI Toplantısı
Bir CNT-FAI Toplantısı

Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, […] ile gösterilmiştir.

GİRİŞ

İspanya’nın dünya anarşist hareketi açısından özel bir tarihsel önemi vardır. 1936-9 İspanyol İç Savaşı ve Devrimi hakkındaki yayınların sayısı ve kapsamı giderek artıyor. Bu tamamen anlaşılabilir bir şeydir, çünkü tarihin bu dönemi bu yüzyılın en etkileyici olan, ve devrimler tarihindeki en hayati dönemini temsil eder. Anarşistlerin bu konu üzerinde kapsamlı bir şekilde yazmaları da eş derecede anlaşılabilir bir şeydir, çünkü anarşistler ve sendikalistlerin İspanya’sı ve 1936, anti-otoriter ve anti-devletçi ideolojinin etkisi ve yönlendirici ışığı altında tarihte gerçekleştirilen en tutarlı ve en geniş kapsamlı değişikliği temsil etmektedir. İspanya, büyük ölçüde, sendikalist sendikaların devrimci eylemleri sayesinde anarşist ideallerin uygulamaya koyulabileceği asli esin kaynağı ve kanıtı haline gelmişti. İşçilerin dayanışma, karşılıklı yardımlaşma ve özgürlüğe dayanan yeni bir yaşamı yaratmaya giriştikleri, devrimci bir toplumun iki, üç yılı[ndan oluşan] İspanyol devrimi, “toprak köylülere, fabrikalar işçilere” talebinde bulunan 1917 Rus devriminin anarşist-esinli sloganlarını, İtalya’da 1920’nin Fabrika Komiteleri hareketini veya 1921 Kronştad gibi öteki anarşist çabaları gölgede bırakmıştır.

Yine de, İspanya ve 1936, geniş yelpazede bir tartışmaya ve yayına yol açmış olmasına rağmen, sendikalist sendika Ulusal Emek Konfederasyonu’nun [National Confederation of Labour] (CNT) ilhamıyla hareket eden, şehir ve kırlardaki devrimci işçi sınıfı tarafından kurulan yüzlerce kolektifin içinde yer aldığı devrimin ekonomisi hakkında pek az şey yazılmıştır.

İspanya’daki anarşistler, eskinin küllerinden yükselmekte olan toplumun ekonomik yönetiminin gelecekteki örgütlenmesi hakkında canlı ve karmaşık tartışmalar yapıyorlardı. Nihayetinde, ve özellikle de 1900’dan itibaren İspanya’da sendikalist düşüncelerin [kazandığı] kuvvet nedeniyle, Bakunin’in ekonomik örgütlenmeye dair orijinal düşüncelerine büyük bir benzerlik gösteren özgür belediyecilik kavramı benimsendi ve anarşist konferanslarda onaylandı.

Anarşist ekonomist Abraham Guillen’in 1988’de Economia Libertaria (Fundacion de Estudios Libertarios, Bilbao) adıyla basılmış olan kitabının Üç ve Beşinci bölümlerinden yazılan bu broşürde, yazar, İspanya’nın yarısını faşist denetimine bırakan Haziran ayaklanmasının öncesinde bu fikirlerin benimsenmesini ve 1936 CNT Kongresinde onaylanmasını inceliyor. Bu fikirleri genel olarak inceleyerek ve 1936’da yaratılan bazı anarşist kolektiflere bakarak, üç yıl boyunca binlerce insanın yaşam tarzını meydana getiren bu deneyimlerin başarısını değerlendiriyor, ve günden güne gerçekleştirilen gelişmelerden sonuçlar çıkarıyor.

Guillen, sayıları yaklaşık 500’ü bulan İspanya’nın Kuzey Batısı’ndaki Aragon’daki kolektiflerin, daha önceki kapitalist yapılardan daha rasyonel, eşitlikçi ve demokratik bir şekilde örgütlenmiş olan yeni bir ekonomik ve toplumsal düzeni örgütleyebildiklerini ortaya koyuyor. Kolektifler, 19 Temmuz 1936 faşist ayaklanmasının başarısızlığının hemen ardından yaratılmıştı, ve başarıları Franco’nun milliyetçi kuvvetlerinin istila etmeyi başaramadıkları “özgür” İspanya’ya hızla yayılmıştı.

Bunların kuruluşları ve örgütlenmeleri, görünüşte her ne kadar kendiliğinden olsa da, büyük ölçüde İspanyol anarşistlerinin ideolojik ve pratik düzeylerde yıllarca süren hazırlıklarının bir ürünüydü. Bu, anarşist hareketteki azmin ve bu fikirlerin açıklığının bir takdiri olması kadar, ayaklanma zamanlarında sendikaların dışında yer alan işçiler tarafından, daha eşitlikçi bir toplum beklentisiyle sıklıkla benimsenen anarşist ülkülerin bir kere daha onaylanması olarak da kabul edilebilirler. Anarşist ideolojinin 1936 devriminin yönlendirici ışığı olması gerçeği, en yaygın ve en etkilisi değilse bile, şimdiye kadar görülen devrimlerin en etkili ve yaygın olanlardan birisinin yaratılmasını sağladı. Kazanımların çabukluğu ve etkilenilen değişim, yalnızca tartışma ve eyleme boğulacak olan, her şeyi kapsayan, her şeye egemen olan bir siyasi partinin olmadığı durumlarda, devrimci olan ve o kadar da devrimci olmayan işçilerin toplumun devrimci dönüşümünü gerçekleştirebileceğini bir kere daha ispatlamıştır. Devrimci toprak emekçileri ve endüstriyel proletarya, milliyetçi ayaklanmanın bastırılmasının ne anlama geldiğini biliyordu, ve tarlalar ile fabrikaları ele geçirmek için hiçbir emri beklemedi.

Bu faaliyet ve devrimci durumun bu [şekilde] kavranışı, zamanın devrim için olgunlaşmadığını iddia ederek, kolektifleri prestij ve kaynaklardan yoksun bırakmak için elinden geleni yapan İspanyol Komünist Partisi’nin rolüyle tamamen zıtlık gösteriyordu. Katı Marksistler işçilerin hazır olmadıklarından, ve ilk önce “sosyalizm”e doğru giden tüm mekanik basamaklardan geçilmesi gerektiğinden şikayet ediyorlardı. Bu kelimeler, işçiler, devrimci bir parti gereksinimini bertaraf ederek, kendi kaderlerini ellerine alırken söylenmekteydi.

Guillen, partinin ve devletin çıkarlarını temsil ettiğini iddia ettiği [kesimlerin çıkarlarının] önüne geçiren devlet sosyalizminin ve Marksizmin sınırlamalarını göstermektedir. Ancak bu broşür İspanyol devrimindeki sendikalistlerin faaliyetlerinin tamamen övücü bir muhasebesini sunmamaktadır. Guillen kendisini anarşist kolektiflerin olumlu yanını anlatmakla sınırlamaz. Bölümün sonuna doğru, siyasi iktidar sorunuyla, devrimci bir durumda içine düşülen problemlerin değerlendirilmesinde anarşistlerin yetersizliğinin sebep olduğu bazı hataları tartışır.

Sendikalistlerin devlet gücünün tahrip edilmesinin ve atomizasyonunun [parçalarına ayrılmasının] gerekliliğini daima anladıklarını kabul ederken, devletin ve onun siyasi bedeninin yerini alacak çok az alternatif yapı yaratmış olduğu için CNT’nin sorunu tam olarak anlayamamış olduğuna dikkat çeker. CNT’nin fiili olarak ekonomik ve toplumsal düzeylerde gücü elinde bulundurmakla beraber, siyasi iktidar sorununu ihmal etmesi, devlet aygıtını ele geçiren ve onu devrimci işçi sınıfı tarafından yaratılmış olan özgür kolektif yapıya karşı kullanan karşı-devrimci unsurlara açık kapı bırakması olgusundan bahseder.

Bu taktiksel kusuru tedavi etmek için, parçalarına bölünmüş bir “öz-iktidar”ın [self-empower] veya kuvvetlenme [empowerment] yapısının yaratılmasını tavsiye eder. “Auto-poder” terimi, çevirmenin Guillen’in orijinal teriminin arkasındaki düşünceleri en iyi yansıttığını düşündüğü şekilde, metin boyunca “toplumsal iktidar” [power, güç] olarak tercüme edilmiştir. Bu “iktidar” açıkça kilisenin, devletin veya partinin iktidarından farklıdır. Anarşistler ve sendikalistler iktidarın tahrip edilmesini arzularken, aynı zamanda güçsüz olmayı arzulamazlar; diğer bir deyişle, onlar iktidarın parçalarına bölünmesini, onun paylaşılmasını, böylece de hiç kimsenin bir başkası üzerinde hakimiyetinin olmamasını, ancak herkesin özgürlüğünü ve diğerlerinin özgürlüklerini koruyabilmesini isterler. Bu onların nihai amacıdır ve bu kısa broşür bu amaca adanmıştır.

Çevirmen bu broşürün üretilmesine dahil olan birçok kişiye teşekkür borçludur: metin üzerinde yorumda bulunan Doğrudan Eylem Hareketi’nin [Direct Action Movement, DAM] birçok üyesine, özellikle de Manchester ve Norwich DAM-IWA’sine. Bu broşürde, La Presa Yayınlarının, yeni oluşturulan Endüstriyel Eğitim Birliği’nin başarılı olması, ve Entenasyonal İşçi Birliği’nin [International Workers’ Association, IWA] hedeflerinin gerçekleştirilmesi umudunu taşıyoruz.

Richard Cleminson & Ron Marsden 
Temmuz 1992

Not: Bu metin 1988’de yazıldığı ve o zaman SSCB hala varolduğu için, SSCB’ye şimdiki zamanda yapılmış göndermeler bulunmaktadır. İngilizce çevirisi bunu aynen yansıtmaktadır.

TARIMDA, ENDÜSTRİDE VE KAMU HİZMETLERİNDE KENDİNDEN YÖNETİM

İspanyol anarşizmi ortaya çıkmasından itibaren, yalnızca ücret taleplerini, çalışma hakkını, koşullarda iyileştirmeleri değil, aynı zamanda Liberter Komünizmin gerçekleştirilmesini içeren bir ilk program benimsemişti. Anarşistler, 19 Temmuz 1936’ın öncesinde, tümü de büyük anarko-sendikalist yandaş [kitlesine] sahip olan, İspanya’daki Casas Viejas, Alto Llobregat ve Gijon gibi yerlerde anarşist Toplumsal Devrimi ilan etmişlerdi. Tüm bu köy ve kentlerde tapu kayıtları yakıldı, para ortadan kaldırıldı ve Liberter Komünizm bir gerçeklik haline getirildi.

İspanya’da, 1936-9 devrimi sırasında, meclislerin doğrudan demokrasiyi güvence altına aldığı, sahip oldukları kendinden yönetim komitelerince idare edilen liberter kolektifler, kendi üretim ve artıklarının kontrolüne sahiptiler. Her sektör için komiteler belirleniyor ve delegeler atanıyordu; bunlar tam bir özgürlük içinde devletten bağımsız hareket ediyorlardı. Hiç kimse liberter bir kolektifte kalmaya zorlanmıyordu. SSCB’de, Stalin rejimi altında, köylüler kolhozlarını terk edemez ve yeni serflermişçesine ona bağlıyken, [İspanya’da] her birey istediği zaman ayrılabiliyordu. Ancak İspanya’nın liberter kolektiflerinin en önemli yanı onların ütopist olmamaları, aksine oldukça gerçek olmalarıydı, çünkü hiçbir otoriter yapı olmaksızın üretim artışını ve altyapının geliştirilmesini başarmışlardı. Bu, çoğunda emek gücünün yüzde kırka varan bir kısmının, yani en genç kesiminin Cephe’ye –bilhassa Aragon’da– hareketlendirilmesine rağmen başarılmıştı.

CNT’NİN DEVRİMCİ AMAÇLARI

Liberter kolektifler, fabrika komiteleri, kendinden yönetim, baskıcı ve sömürücü bir devlet olmaksızın toplumun kendinden örgütlenmesi kavramları, tüm bunlar CNT tarafından hesaplanmıştı. Bu konular, Mayıs 1936 Zaragosa Kongresi’ndeki acil programda ele alınmıştı.

İspanyol anarko-sendikalistleri açısından, sendika, sosyal demokrat veya Hıristiyan demokrat sendikalar gibi kurumsallaşmış bir varlık değildi; toplumsal devrimi ortaya çıkaracak ve liberter komünizmi kuracak isyancı [insurrectionary, ayaklanmacı] bir araç olarak görülüyordu. 1936 Kongresine göre, devrimin zaferinin ardından yeni toplumun örgütlenmesi konusunda alınacak ilk tedbirler [şöyleydi]:

“Devrimin şiddetli aşaması sona erer ermez, özel mülkiyet, devlet, otorite ilkesi ve böylece de insanları sömürülenler ve sömürenler olarak, ezenler ve ezilenler olarak bölen sınıflar ortadan kaldırılacaktır.”

“Refah toplumsallaştırılır toplumsallaştırılmaz, özgür üretici örgütleri üretim ile tüketimin doğrudan yönetimini üstleneceklerdir.”

“Her yerellikte liberter komünler kurulur kurulmaz, yeni toplumsal mekanizma etkili olmaya başlayacaktır. Her sektördeki ve meslekteki üreticiler, sendikaları ve işyerleri ile birlikte, bunun örgütlenmesi gereken biçimi özgürce belirleyeceklerdir.”

“Liberter komün kurulur kurulmaz, gıda, giyim, temel malzemeler, araçlar, vb. gibi burjuvaziye ait olan tüm her şey kamusallaştırılacaktır. Bu maddeler, bunları kolektifin faydasına doğrudan yönetebilecek olan Üreticilere devredilmelidir.”

Bu, Bakuninci ikili sosyalist federasyon idealine denk düşer. Bir parçası devletin yerini alacak kendinden yönetim gövdesi, diğeri ise endüstri veya hizmete göre örgütlenmiş kolektif olacaktır. Yukarıdan aşağıya doğru örgütlenen bu ikisinin federal birlikteliği, Toplumsal (veya Ulusal) Ekonomi Konseyi’ni oluşturacaktır. Bu, sınıf-temelli burjuvaziyi veya demokratik devleti yıkacaktır.

Zaragosa Kongresi, federalist liberter sosyalizmin örgütlenmesi üzerine şunları söylüyordu:

“Eğer İspanya toplumsal dönüşümün gerçekleşeceği yegane ülkeyse, ve eğer bu ekonominin en iyi olası gelişimi için avantajlı olarak değerlendirilirse, endüstriyel üreticilerin birlikleri ile tarımsal üreticilerin birlikleri ulusal olarak federe hale getirilecektir. Aynı şekilde, uygun olan yerlerde, liberter komünlerin gerekliliklerini karşılamak amacıyla, aynı ilkeler etrafında hizmetler de federe hale getirilecektir.”

“Bizler, en özgür insanın –bu olayda, en özgür komünün– diğerlerine en az ihtiyacı olan kişi olduğunu belirten biyolojik ilkeyle uyumlu olarak, yeni toplumun zaman içerisinde, özerklik için [gerekli olan] her komünün bütün tarımsal ve endüstriyel gereksinimlerini karşılayabileceğine inanıyoruz.”

“Bizler, devrimimizin tamamen eşitlikçi bir temelde örgütlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Devrim tek başına karşılıklı yardımlaşma veya dayanışmayla kazanılamaz. Her insana gereksinimi olanı vermek zorundayız, tek sınır yeni yaratılan ekonominin dayattığı [sınır]dır.”

İspanyol liberter kolektifleri, burjuvazinin ve burjuva toplumunun göze batan eşitsizlikleri olmaksızın, kıtlıkta bile herkes arasında ekonomik eşitliği sağlayarak, bol olanı kolektivist toprak-işçileri arasında bedelsizce dağıttı; ancak kıt olanı da karneye [rationing card] bağladı.

Liberter bir toplumda ürün değişimi konusundaki ilkelere gelince, CNT değişim mekanizmasının nasıl işleyeceğini şöyle açıklıyordu:

“Halihazırda belirtmiş olduğumuz üzere, örgütümüz bireyin grup ve komün içerisindeki özgürlüğünü güvence altına alan bir örgüttür. Keza federasyonun da konfederasyon içerisindeki özgürlüğünü güvence altına alır.”

“Biz bireyden başlayarak kolektife doğru ilerliyoruz, böylece de bireyin dokunulamaz olan özgürlük hakkını güvence altına aldık.”

“Bir komünün sakinleri, üretim, tüketim, eğitim, hijyen gibi onları etkileyen ve ahlaki/ekonomik gelişimi için gerekli olan her şeyle ilgili dahili sorunları tartışacaktır. Eğer bir sorun bir ilin veya bir eyaletin tamamını etkiliyorsa, çözümü federasyon sağlamalıdır; federasyonun düzenleyeceği toplantı ve meclislerde tüm komünler temsil edilmelidir. Delegeler, komünlerin daha önce benimsemiş olduğu kararları yansıtacaktır.”

Bu yolla, doğrudan demokrasi geleneksel, dolaylı, parlamenter, burjuva veya bürokratik demokrasinin yerini alacaktır; ve siyasi alanda kendi toplumsal gücünü uygulayabilen ve ekonomik alanda kendinden yönetimi gerçekleştiren insanlar kaderlerini kendi ellerine alacaklardır. Böylece, bürokratik merkeziyetçiliğin ve devletin yönetici sınıflarının, ekonomik totaliterlik yoluyla insanların özgürlüğünü ve doğrudan katılımını boğdukları Marksist-Leninist Sovyetler Birliğinde gerçekleşmemiş olan bir şey, yani federalizm ile sosyalizm birleştirilecektir. Orada, yüce diktatör haricinde hiç kimse özgür değildi; diğer herkes tamamen devletin kulu idi.

İşçi sınıfı, tarımı, endüstriyi ve hizmetleri kontrol edene değin asla kurtulmuş olmayacaktır. Eğer devlet her şeye sahip olur ve ücretli emeğin ürünlerini kontrol ederse, devletin işçilerden kar yaptığı yerde sömürücü bir sistem ortaya çıkar. Bu devletçe [sağlanan] merkeziyetçi üretim ilkesine karşı, İspanyol anarko-sendikalistleri Zaragosa Kongresinde şunu belirtiyorlardı:

“Komünler arasında ürünlerin değişimi için gerekli olan şeylerin belirlenmesi amacıyla Komün Konseyleri, komünlerin bölgesel federasyonları ve Konfederal Üretim-Tüketim Konseyi ile işbirliği içinde çalışacaktır.”

“Komünler ile Üretim ve İstatistik Konseyi arasında oluşturulan işbirliği sayesinde, sorun basitleştirilecek ve çözülecektir.”

“Bizzat komünün kendisinde, atölye ve fabrika konseyleri tarafından üyelere üretim kartları dağıtılacak, böylece tüm üyelerin ihtiyaçlarının karşılanması sağlanacaktır. Üretim kartı şu iki ilkeye göre düzenlenecektir: 1) devredilebilir olmayacaktır; 2) yapılan işin değerinin kart üzerine kaydedilen gün sayısıyla belirlendiğinin, ve geçerlilik süresinin on iki ayı geçmeyeceğinin benimsendiği bir prosedür uygulanacaktır.”

“Komün Konseyi, aktif olmayan nüfusa üretim kartları sağlayacaktır.”

Böylece, bütünleştirilmiş bir üretimin kendinden yönetimi ve dağıtımı sistemi yaratılmıştı. Burada, malları ve hizmetleri devlet değil, işçiler kontrol etmektedir.

İSTİHDAM YAPISI

 Toprak işçilerinin çalışması, liberter komünlerin oluşturulmasının öncesinde, temel bir yolla cinsiyet ve aileye göre bölünmüştü. Aileler üretimlerinin büyük bir kısmını kendileri tükettikleri için, azgelişmiş veya geçimlilik türü bir tarım sürmekteydi. Bireylerin küçük mülkleri toplumsal mülk haline getirildiğinde, çalışma çok daha rasyonel bir temelde bölüştürüldü. Sosyalist liberter devrim, İspanyol kırsalının eskimiş yapılarının değiştirilmesini sağlayan teknolojik, ekonomik ve toplumsal bir devrimdi. Aktif nüfusun % 52’sini barındıran ekonominin bu sektörüne mekanizasyon henüz girmemişti. İşin büyük bir kısmı katırlar ve basit aletlerle yürütüldüğü için, hektar başına işçi üretkenliği düşüktü; bir traktörün veya modern tarımsal uygulamaların görülmesi oldukça nadirdi.

Bireysel refah ortak mülk haline getirildiği için, sosyo-ekonomik ve yasal yapılarda bunun sonucunda gerçekleşen değişiklikler her aile içindeki ve kırsal toplumun tümündeki toplumsal işbölümünü değiştirdi. Liberter kolektifler, yürütmekte oldukları büyük devrimin doğasını tam olarak idrak edememişti; bu nedenle de liberter komünizmin yaratılmasının, koltuk entelektüeli sosyalistlerin veya bürokratik komünist liderlerin aşırı kuramsallaştırmalarının değil, bir eylem meselesi olduğunu dünyaya gösterememişti.

Örneğin, Jativa’da özel mülkün işçi sınıfı tarafından doğrudan yönetilen ve devlet idarecileri tarafından dayatılmayan toplumsal mülke dönüştürülmesi, 1936’da 17.000 sakine sahip kentin tüm üretim dalları ile sosyal ve kamusal hizmetlerini bütünleştirecek şekilde, işbölümünde devrimci bir değişiklik yarattı. Yaklaşık olarak 3.000 kadarı CNT üyesiydi. Bu, iyi eğitimli aktif bir azınlığın çoğunluğa devrimci ekonomik, toplumsal ve siyasi değişiklikler yapma konusunda esinlendirici olabileceğini göstermektedir.

Jatica liberter kolektifi 16 Ocak 1937’de kurulduğunda, toprak işçileri tarafından belirlenen ve kabul edilen kurallar entelektüellerin düşündüğü herhangi bir sosyalizmden daha sosyalistti. Örneğin, anlaşmanın 10. Maddesi çalışmayı ve farklı ürünleri şu birimlerde örgütlemekteydi:

“istatistik, gübreler, tohumlar ve yeni ürünler, buharlı dezenfeksiyon ve ürün hastalıkları, kooperatif ambarları, çiftlik hayvanları, kümes hayvanları ve arılar, alet ve makineler, konserve yapımı ve reçeller, ücretler, otlak arazileri, ürün nakli ve satışı, üretimin örgütlenmesi ve dağıtımın teknik yönetimi ve emek örgütlenmesi.”

Tüm bunlar, işçilerin doğrudan katıldığı, işin başkalarına havale edilmeksizin her saat ve her gün kendilerince yapıldığı özel birimler ve komisyonlar aracılığıyla yürütülüyordu. Böylece pratik ve çok yönlü bir kendinden yönetim gerçekleştiriliyordu.

Jativa kolektifi, 11. Maddeye göre, bağımsız mecliste bir Başkan, Sekreter ve Veznedar seçiyordu. Ayrıca, her birim veya komisyon için bir sözcü seçiliyordu. Tüm bu görevler seçiliyorlardı, ve üyelerin isteği üzerine geri çağırılabilir nitelikteydi. Ayrıca, komisyon üyeleri bürokratlar haline gelmediler; komisyonların işleriyle meşgul oldukları zamanın dışında diğer üyelerin yaptığı işleri onlar da yapmak zorundaydılar.

Tarımsal ve çiftlik hayvanı üretimine göre olan işbölümünü yanı sıra, katılımlarının bölgedeki emeğin örgütlenmesinin daha bütüncül olacağının düşünüldüğü pek çok zanaatkar da Jativa kolektifinin içerisinde yer alıyordu. Kendinden yönetim yalnızca fabrika düzeyinde değil, bütün bir kentte başarılmıştı, böyle bir şey SSCB’de veya Doğu’nun geri kalanında var olmadığı için eşi olmayan bir şeydi.

Jativa kolektifinin büyük bir özelliği ise, yerel burjuvazinin önemli bir üyesi olan zeytin yağı fabrikası sahibinin hiçbir zorlama olmaksızın, tamamen gönüllü bir şekilde, ailesiyle birlikte kolektifin üyesi olması ve tüm zenginliğini kolektife vermiş olmasıydı. Eski sistemde yine oldukça ayrıcalıklı olan oğullarından birisi de karısınınki ile birlikte tüm parasını vermişti. Son olarak, kolektifin burjuva kökenli olan Sekreteri de yine tüm parasını ve mülkünü kolektife vermişti. Bu, genel çıkarlarla uyumlu olan bir toplumsal ahlakı kucaklaması, ve doğrudan demokrasinin, kendinden yönetimin, özgürlüğün ve insan onurunun tam olarak yaşanabilmesini sağlaması nedenleriyle, liberter komünizmin ilerici bir sistem olduğunu göstermektedir.

Jativa kolektifi modeli, hükümetin devrimci olmaktan ziyade burjuva olduğu, ve anarşistlerin [hükümete] katılmayı reddettikleri Aragon, Valencia, Murcia, Castille ve hatta Bask Ülkesi genelinde az ya da çok yaygın bir şekilde bulunmaktaydı.

Asturya, Katalonya ve Bask Ülkesinin bazı kesimlerinde, endüstriyel alanlarda, işçilerin kendinden yönetimi UGT (sosyalist sendika) ve CNT Komitelerinin birliği biçiminde gerçekleşmişti.

Şimdi de örneklerle kolektifleştirmenin tam olarak nasıl gerçekleştirildiğini inceleyelim. 1936’da 2.600 insandan oluşan küçük bir kent olan Graus, 16 Ekim 1936’dan itibaren dikkate değer bir liberter sosyalizm deneyimine tanıklık etti. Burada, toplumsallaştırma yalnızca toprağı değil, aynı zamanda ticareti, ulaşımı, matbaacılığı, ayakkabı imalatını, fırınları, eczaneleri, çilingirleri ve demircileri, tekerlekçileri, doğramacı ve marangozları da etkilediği için, Jativa’dan daha bütüncüldü.

Graus kolektifi, tarımsal ve zanaatkar üretiminin ve keza hizmetler sektörünün % 90’ını kendinden yönetim altına almıştı. Kendinden Yönetim Komisyonu sekiz üyeye sahipti. Altı tanesi şu sektörlerden sorumluydu: kültür ve sağlık (tiyatrolar, okullar, spor dalları, ilaçlar ve doktorlar); çalışma ve muhasebe (personel, ücretler, kafeler, hanlar, hesaplar ve tedarikler); ticaret, kömür, gübreler, ambarlar; tarım (ürünler, sulama, çiftlikler, büyükbaş hayvanlar); endüstri (fabrikalar, atölyeler, elektrik, su, inşaat); ulaşım ve iletişim (kamyonlar, at arabaları, arabalar, posta, garajlar).

Burada, yerel hükümetin, daha doğrusu kendinden yönetimin eylemdeki muhteşem bir örneğini görmekteyiz. Graus’da, insanlar tarımsal, endüstriyel ve zanaatkar endüstrisi üretimiyle, ve kolektifleştirilmiş hizmetlerle yaşamlarını sürdürüyorlardı. Graus, belli bir ölçüde, kendinden hükümetin asalak baskıcı devletin yerini aldığı, Bakunin’in anladığı türden bir komündü.

Emeğin tarımsal, endüstriyel ve hizmetler sektörleri arasındaki bu toplumsal dağılımı, şu şekilde kendinden yönetime denk düşmekteydi: her işyeri, meclisi aracılığıyla, Endüstri Sekreterliğine katılmak üzere bir temsilci atıyordu. Bu nedenle, her endüstrinin hesapları Kolektifin kayıtlarında yer almaktaydı. Şu sektörler bulunmaktaydı: içme suyu, petrol, bıçkı fabrikaları, çikolata üretimi, sosisler, alkollü içkiler, elektrik, demir dökümhaneleri, hanlar ve kafeler, matbaacılık, lamba imalatı, inşaat malzemeleri, dikiş makineleri, çorap imalatı, alçıtaşı çıkarımı, fırınlar, terziler, iskemle yapıcıları, dokumacılar, bisiklet atölyeleri, deri ürünleri, ve diğer sektörler.

Buradaki en önemli nokta, süreci betimlemekten ziyade (ki bu başka yerlerde ayrıntılı bir şekilde yapılmıştır), yapısı az ya da çok bütün bir anarşist Aragon’a uygulanmış olan Graus’daki liberter sosyalist deneyimin değerlendirmesini yapmaktır. İlk bakışta ütopik görülebilecek olan bu dikkate değer deneyimi değerlendirirken, objektif ekonomi anlamında, (kapitalizmde tümünün birbirinden ayrı olduğu) birincil, ikincil ve üçüncül sektörleri birleştiren [bu deneyimin] sosyalizme yönelik en gerçekçi girişimi temsil ettiğini görebiliriz. Bu sayede, her sektör diğerlerine karşılıklı bir şekilde bağımlı olduğu için, burada rasyonel bir emek uzmanlaşmasına sahip bütünleşmiş bir ekonomi yaratılmıştı. Malların, ürünlerin ve hizmetlerin gerçek çalışma-değer ilişkilerine göre değiştirildiği, kendinden yönetimli bir sistem kurulmuştu.

İlk defa, tam istihdam sağlayan bir ekonomi yaratılmıştı. Bu, teknokratik veya burjuva finansal hokkabazlıkları ile değil, somut bir kendinden yönetim ve üretim ile değişim araçlarının toplumsallaştırılması yoluyla başarılmıştı. Emek Graus kolektifinin tüm sektörlerinde özgürce dolaştığı için, istihdam liberter kolektivizm tarafından güvence altına alınmıştı.

Başka bir düzeydeyse, birincil ürünlerin (çiftlik hayvancılığı, balıkçılık, madencilik, tarım, ormanlar) üretiminin bu ürünlerin işlenmesi, nakliyesi ve dağıtımıyla bütünleştirilmiş olması, hem ulusal hem de uluslararası kapitalizme meydan okunabileceği anlamına geliyordu. Bunun sebebi, bankacılık, ticaret ve endüstriyel sektörlere bölünmüş olan kapitalizmin yapamayacağı şekilde üretimin giderek azalan maliyetlerle gerçekleştirilmesiydi. Ekonomik alanda, azalan maliyetler ve artan tüketimle beraber, Graus kolektifinde tam istihdam mümkün olmuştu. Bu nedenle, liberter sosyalizm kapitalizmin döngüsel ekonomik krizlerinden, veya bürokratik sosyalizmdeki aşırı-üretim krizlerinden muzdarip değildi. Bu, üretim ve hizmetler federasyonları sayesinde tümü genel Ekonomik Konseyle bütünleşmiş olan çeşitli ekonomik sektörler arasında uyumlu bir gelişmenin mümkün olmasını sağlıyordu.

1936’da İspanya’nın aktif nüfusunun % 50’den fazlası tarımda istihdam ediliyordu. Eğer o dönemde tarımın yaygın bir mekanizasyonu gerçekleştirilmiş olsaydı, kırsal nüfus nasıl istihdam edilecekti? Eğer her tarım işçisi, kendi ailesi için ve gerekli mal ve hizmetlerle değiştirmek üzere az bir miktarda ulusal pazara [yönelik] gıda maddeleri üretmek yerine mekanizasyon sonucunda yüzlerce insan için üretim yaparsa, görünürde zor olan bu sorun aşağıdaki nedenlerden ötürü anarşist bir ekonomide çözülebilecektir: 
– tarımsal üretimde daha az tarımsal işçi olacaktır, ancak daha fazla üretilecektir. Bu işsizlik yaratmayacaktır, çünkü bir sektöre dahil olamayanların tümü bir diğerine geçeceklerdir. 
– tarımsal işlerde, endüstri ve hizmetlerde üretkenlik ne kadar yüksek olursa, o kadar daha az çalışma saati gerekecektir, böylece tam istihdam korunabilecektir.

Liberter sosyalizmde, iş herkes için bir hak ve görev olacağı için, daima herkes için birtakım işler olacaktır. Çalışarak doğayı iyileştirebilir ve özen gösterebiliriz; ve bazı kapitalistler bazılarına göre göreceli avantajlar elde ettikleri müddetçe nehirleri, denizleri, toprağı ve havayı kirletmekle ilgilenmeyen kapitalizmde olduğu gibi ona zarar vermeyebiliriz. Aslında, insanları kapitalistlerin zincirlerinden, batılı burjuvazinin ve doğulu bürokrasilerin sömürüsü ve tahakkümünden ancak liberter sosyalizm kurtarabilir.

AKTİF KATILIM VE ÜYELİK

 İspanya’nın Aragon ve Katalonya gibi liberter hareket taraftarlarının çoğunluk oluşturduğu yerlerinde, kullanılan ana yöntemler endüstri ve hizmetlerin kolektifleştirilmesiydi. Kapitalizmin yerini liberter sosyalizm almıştı.

Ancak, işçilerin, kapitalizmin yerini liberter sosyalizmin almasıyla, aşağıdan gerçekleştirdikleri her şeye yukarıdan devletçe karşı çıkılıyordu. Devlet, anarşistlerce oluşturulan kendinden yönetimli toplumlarda temel malların ithal edilmesini engellemek üzere, bankacılık ve kredi ile nakit akışı sistemlerini tecrit ederek liberter sosyalizmi bloke etmeye ve ona karşı çıkmaya çalıştı. Onların temel hatası, küçük burjuvazinin, Sovyetler Birliği yanlısı sosyalistlerin ve Stalinist komünistlerin iyice kuvvetlendikleri eski sömürücü ve baskıcı devletin yerine geçecek, devlet gücüne karşı çıkacak bir ulusal toplumsal güç yapısını yaratmamaları olmuştur. Liberter sosyalizm ulusal ölçekteki yeni bir ekonomik, toplumsal, siyasi, yargısal, kültürel ve iletişimsel bir sistem değildi. Bunun sonucunda, birçok liberter kolektif, Temmuz 1937’de komünist komutan Enrique Lister’in askerlerinin Aragon’a girmesiyle onlar tarafından yıkıldı.

Garcia Oliver’in dediği gibi eğer liberter sosyalizm “tam olarak yerine getirilmezse”, burjuva devletinin onun üzerinde, kapitalizmin üstyapısına ek olarak varolmasına müsade ederse, zafer asla kalıcı olmayacak, daima geçici olacaktır. Devlet, burjuva veya bürokratik karşı-devrimi geçerli kılmayı dilediğinde eski rejime her an geri dönülebilir. Mayıs 1937’de “devrim içinde devrim” patlak verdiğinde, Sovyetler Birliği yanlısı sosyalistlerin ve komünistlerin, burjuva cumhuriyetçilerinin ve Basklı demokratik Hıristiyanların yaptığı şey de tam buydu.

Temmuz 1936’da Aragon’da kendinden yönetimi yaratmış olan liberter sosyalizm, devlet gücünün İspanya’nın geri kalanında kendisini yeniden kurmasına müsade ederek yolun yarısına kadar gidemezdi. Ayrıca, eğer Halk Anti-Faşist Cephesinde karşıtlıklar yaratmamak amacıyla bu kendinden yönetimi oluşturma hareketi derhal gerçekleştirilemese bile, Endülüs’de olduğu gibi CNT’nin büyük bir taraftar kitlesine sahip olduğu yerlerde temel bir isyancı gerilla kuvveti yaratarak adım adım gerçekleştirilebilirdi. Eğer, birisi Francocu kuvvetlerin önünde, diğeri ise Ulusalcı Bölgede Francocu kuvvetlerin arkasında olmak üzere iki gerilla cephesi yaratılmış olsaydı, savaş ve toplumsal devrim eşanlı olarak kazanılabilirdi. Liberter işçilerin, gerici devletin, liberal burjuvazinin ve reformist sosyalizm ve bürokratik komünizm ideolojilerinin yerini almak üzere kontrolü ele geçirmelerini ancak bu devrimci stratejik plan mümkün kılardı.

Her halükarda, her yere hakim olmayan İspanyol anarko-sendikalistleri, kitlesel desteğe sahip oldukları bölgeleri devrimcileştirdiler, ve patronlardan ve profesyonel siyasetçilerden kurtulmuş işçilerin toplumun devrimci dönüşümünü yürütebileceğini tüm dünyaya gösterdiler. Her şeyin değişir gibi gözüktüğü bir devrim; ancak burjuvazinin yerini komünist bürokrasinin ve burjuva devletinin yerini ise bürokratik komünist devletin almasıyla aslında her şeyin aynı kaldığı, komünist bürokratların veya reformist sosyalistlerin devrimi değil.

Kısıtlılıklarına rağmen, İspanyol anarko-sendikalistleri, devletin dayatmasıyla değil, işçilerin doğrudan yönetimi sayesinde üretim ve değişim araçlarının toplumsallaştırıldığı liberter kolektifler oluşturdular. Ekonomik artık da yine kendinden yönetiliyordu. Yine, ve bir kere daha SSCB’nin aksine, kolektiflerin işçileri, üretkenlik düşüşü ve inisiyatif eksikliği olmaksızın eş şekilde ödüllendiriliyordu. Burjuvazi ve bürokrasi, büyük ücret farklılıkları olmazsa, üretimi artırmaya yönelik inisiyatifin ve ilginin kaybedileceğine inanıyordu. Kolektivistler arasındaki dayanışmanın kendinden yönetimin tatmin edici bir şekilde işlemesini sağladığı İspanyol liberter kolektiflerinde, bu fikrin yanlış olduğu gösterildi.

Bu sistemde, emeğin tüm ürünlerinden onları yaratanlar faydalanır. Ancak İspanyol kolektivistleri irrasyonel tüketiciler değillerdi. Ekonomik ve teknolojik gelişime eski rejimdekinden daha fazla sermaye yatırdılar; ve sermayenin işlevini basitçe yeniden dayatmadılar, işçi başına daha büyük bir üretkenlik elde ettiler. Bu, ilerlemeyi başarmanın, yani insanların bugün daha iyi yaşamalarının ve gelecekte bugünkünden daha iyi yaşabilmelerinin yegane yoluydu. 

KOLEKTİF BİR TEMELDE EŞİT BÖLÜŞÜM

Marksist-Leninizm, sosyalist ideolojisi ve neo-kapitalist ekonomisiyle, devletçi üretim araçlarıyla, üretimin sosyalist bölüşümünü değil, onun millileştirilmesini vurgulamıştır. Bu nedenle, eğer sosyalizm üretim araçlarının “toplumsallaştırılması” veya millileştirilmesi ile sınırlıysa, artık ve eşitsiz kapitalizmi sürdürürse, bu yalnızca başka bir kapitalizm biçimi olacaktır. Ordu generalleri, akademisyenler, bürokratlar ve “Nomenklatura”nın az sayıdaki üyesi, tarımdaki veya endüstrideki niteliksiz bir işçiden çok daha fazla tükettikler için, Sovyet sosyalizmi gözden düşmüştür. Sonuç olarak, hiçbir eşitlikçi ekonomik etik olmaksızın, üretim noktalarında görünürde sosyalist bir düzen olsa dahi, toplumsal refahın sosyalist bölüşümü olamaz.

Bazıları eğer ekonomik eşitlik olursa, yani herkese aynı ücret verilirse, bunun daha fazla üretmeye yönelik kişisel ilgiyi azaltacağını iddia eder. Yine daha fazla ekonomik eşitlik oldukça, sermayenin toplumsal birikiminin de düşeceği ifade edilmiştir. Tüm bunlar Batı burjuvazisinin veya Doğu bürokrasisinin ekonomik ideolojisinin parçalarıdırlar. İnsanlar arasında daha fazla eşitlik oldukça, tek başına bu olgu bile ayrıcalıklı sınıflar tarafından tüketilmeyenin tasarruf edileceği ve biriktirileceği [anlamına gelir]. Bu, tüketimin eşit olduğu ve yatırımın tarımsal altyapıyı iyileştirdiği, ekilebilir alanı genişlettiği, kamusal hizmetler yarattığı, eğitimi iyileştirdiği ve ekonominin diğer sektörlerini geliştirdiği İspanyol liberter kolektiflerinde gösterilmişti.

Aragon’da, ütopyacı değil gerçek bir liberter sosyalizm biçimi gerçekleştirilmişti. Refahın bölüşümü modeli aynı değildi, ancak genelde kuponlar olarak ödenen aile ücretine dayanmaktaydı, ve alım gücü yeni ekonomiyle uyumluydu. Yerel para istikrarlı olmakla beraber, ülkenin her yerinde yasal [para] değildi, ve bu nedenle de liberter kolektifler yerel alanın dışına yaptıkları yolculuklarda ulusal parayı kullanıyorlardı. Bu, eğer başka bir yere yolculuk etmek veya başka bir yerde yaşamak isterse, kişinin ekonomik veya fiziki özgürlüğünü kısıtlamamak amacıyla yapılmıştı.

“Tedarik kartları”na gelince, Alcorisa kolektifi, pratikte kredi kartının eşdeğeri olan ve puanlama sistemine göre tüketici maddeleri [alımını] düzenleyen aile tüketim kartları oluşturmuştu. Eğer et 100 puan değerindeyse ve tüketici et istemiyorsa, bu durumda ona eş değerdeki başka bir ürün veriliyordu. Bu yolla değişim ve değer yasası liberter ekonomiye uyum sağladı. Tüketici, piyasadaki ürünler söz konusu olduğunda epey bir özgürlüğe sahipti. Ve eğer yerel ürünler tüketiciyi tatmin edemezse, kolektif konseyi veya ilgili birimi aracılığıyla, eşit değişim temelinde gerekli mal ve hizmetleri elde ediyordu. Böylece, Aragon Kolektifleri Bölgesel Federasyonu tarafından ekonomik bir federalizm sistemi uygulanıyordu.

Eğer İspanyol devrimi zafer kazanmış olsaydı, kolektiflerin liberter sosyalist modeli, toplumsal sermayenin birikiminde, üretken yatırımlarda, kaynakların rasyonel kullanımında ve bölgesel, ulusal ve uluslararası ticarette, yetmiş yıllık Marksist-Leninizm’in ardından hala AB ve ABD’den devasa tahıl ithalatı olmaksızın nüfusunu beslemeyen Sovyet sisteminden çok daha üstün olduğunu gösterecekti.

Liberter kolektiflerin büyük bir toplumsal sermaye biriktirmiş olmaları olgusunun sebebi, olumlu ekonomik yönetim, ve ailelerin ihtiyaçlarını karşılayan ve üretimin, bölüşümün, değişimin ve tüketimin idaresi görevini yerel kolektife veya bölgesel federasyona bırakan kupon veya temin kartlarının kullanılmış olmasıdır. Eğer hiç kimse başkalarını sömürmek amacıyla sermaye biriktirmiyorsa, kolektifin tüm ekonomik artığı rasyonel ve eşit bir şekilde kötü yıllar için rezervler yaratılmasına yönlendirilecektir; veya yatırım için daha fazla sermaye yaratılması ve geliştirilmiş makinelerle daha iyi üretim teknikleri yaratılması için kullanılacaktır. Böylece üretim, çalışmak için harcanması gereken zaman miktarı azaldıkça artacaktır. Bu sayede tam istihdam sağlanacak ve el işi oldukça yüksek düzeydeki nitelikli, teknik, bilimsel bir işe dönüştürülecektir.

Ancak, bu yüksek düzeydeki ekonomik, kültürel, bilimsel ve teknik ilerlemeyi gerçekleştirmek için, liberter ruhun devam etmesi ve ortada rasyonel bir ekonomi etiği ve tutumlu bir tüketim olmalıdır. Burjuva “tüketim toplumu”nca üretilen israf gezegene zararlıdır ve eko-sistemi altüst etmektedir.

Üretim ve teknolojinin liberter bir ekonomi yaratacak kadar geliştiği açıktır, ancak Doğu ve Batının gerici devletlerince elimiz kolumuz bağlı durumdayız. Ancak, Batının profesyonel siyasi partileri ve Doğunun tek parti devletleri olmaksızın özgürlük ve eşitliği, fikirlerin çoğulculuğunu güvence altına alan liberter sosyalizm, insanlığın kendisini kendi ihtiyaçları doğrultusunda örgütlemesine izin verebilir. Liberter komünizm, insan koşullarına değil, zamanına uymayan (bir kimsenin bir başkası tarafından sömürüsüne, bir ulusun başka bir ulusa hakim olmasına, kapitalizm, hegemonya ve emperyalizme dayanan) sosyo-ekonomik sisteme içkin savaş, tiranlık, açlık, ihmalkarlık ve diğer şeytanlıklardan bizi kurtarabilir.

HİZMETLERDE VE ENDÜSTRİDE KENDİNDEN YÖNETİM

Kent büyüdükçe, onu ekonomiye entegre etmekte zorlaşır. Kırsal kesimde olduğu üzere herkesin aynı birime ait olmaması gibi basit bir sebepten ötürü, ticaret ve para daha büyük bir role sahiptir. Kent, kapitalizmin gelişimiyle ilgili olan bir burjuva yaratımıdır; ticaret, para, maaşlar ve karların burjuva ekonomik faaliyetini desteklediği bir yerdir. Ancak, İspanyol anarşistleri Barselona gibi büyük şehirlerdeki endüstri ve hizmet sektörlerinin çoğunu kendinden yönetimle idare edebildiler, ancak parayı ortadan kaldırmak ve yerine kuponlar veya karneler koymak Aragon’da olduğu kadar kolay olmadı.

Kentlerde veya birkaç bin kişinin yaşadığı yerlerde ve illerde, tarım, endüstri ve hizmetler, uzmanlaşmış birimlere sahip çok çeşitli bir ünite içerisinde bütünleştirilmişti –bunlar, seçilmiş ve geri çağırılabilir delegeler aracılığıyla, yerel ve il bazında kendinden hükümet örgütlenmelerinin parçalarını oluşturuyorlardı.

Örneğin, Villajoyosa kenti, eski devletin ve Roma belediyeciliğinin yerini alacak, kendinden hükümet yoluyla yeni tipte bir doğrudan demokrasi ortaya çıkararak, il düzeyinde kendinden yönetimi başarmıştı. Villajoyosa kentinde, yalnızca toprağın kolektifleştirilmesiyle kalınmamış, liberter kolektif 400 kişinin çalıştığı tekstil fabrikasına ve 4.000 kişinin geçimini sağladığı balıkçılık endüstrisine de yayılmıştı.

Calonda’da, toprağın kolektifleştirilmesinin yanı sıra, taş ustaları, doğramacılar, demirciler, kadın terziler, terziler, berberler ve diğerleri de kolektife dahil olmuştu. Doğal ve en önemli pazarları Calonda ve civarındaki alan olduğu için ve bunların tümü kolektifleştirilmiş olduğu için, yukarıdaki gruplar gönüllü olarak kolektifteki tarımsal işçilere katıldılar. Toplumsal iktidar biçimindeki kendinden hükümetin bu organı devrim tarafından yaratılmıştı, ve devleti yıkamayan işçi veya denizci Sovyetlerinden çok daha somuttu. Bu sonrakiler, liberter kolektiflerin pratiği olan doğrudan demokrasiyi ifa etmek yerine, bürokratik komünist partinin dolaylı demokrasisini kabul etmişlerdi.

Liberter kendinden hükümetin en büyük başarılarından birisi, endüstri ve hizmetlerin kolektifleştirilmiş olduğu, Alcoy gibi 45.000 sakine sahip bir kentin doğrudan kendinden yönetimiydi. Alcoy’un 1936’daki çalışan nüfusu, 17.000’i CNT üyesi olmak üzere 20.000 kişiydi. Onlar etkilenilen ekonomik, toplumsal ve siyasi değişimler içerisindeki aktif devrimcilerdi; SSCB’de olduğu üzere, Marksistlerin hükümetin her şeyi ve herkesi eli altında tutmasını arzuladıkları gibi her şeyi hükümetin yapmasını beklemediler.

Alcoy’da, 19 Temmuz 1936 öncesinde Yerel Federasyon’da 16 CNT sendikası bulunuyordu. Kurumsallaşmış olmayan ancak aktif ve devrimci olan bu sendika gücü, reformist sendikaların yaptığı gibi yalnızca yüksek ücretler için mücadele etmekle değil, bunun aksine liberter komünizmin yaratılmasıyla da ilgilendi. Bu eşsiz bir sendika kuvvetiydi: Marksist sendikacılık, sendikacılığı –gerçekte sadece reformizmi destekleyen– devrim-lafazanı siyasetçilerin bir aracı olarak kullanan küçük burjuva sosyalist parti veya bürokratik komünist partideki bir dişli haline gelmişti.

Alcoy’daki sendikalar, CNT’nin ana kuvvet olduğu İspanya genelindeki her yerellikte olduğu gibi, hükümetin fabrikaları millileştirmesini beklemeksizin onları kendi başlarına toplumsallaştırdılar –devlet mülkü olarak değil, toplumsal mülk olarak. Bu toplumsallaştırmanın bir örneği olarak, Alcoy sendikaları zaman geçirmeksizin şu endüstrilerin kendinden yönetilmesine yöneldiler: matbaacılık; kağıt ve karton; mimarlar ve arazi denetçileri dahil inşaat; tiyatrolar ve sinemalar dahil eğlence; otobüsler, arabalar ve kamyonlar dahil ulaşım; kimya endüstrisi, sabunlar, laboratuarlar, parfümler; deri, süet ve ayakkabılar; tüccar ve pazarlamacılar; endüstri teknisyenleri; ilk ve orta öğretim öğretmenleri; sanatçılar; yazarlar; elbise yapımı; Alcoy’da hayati öneme sahip tekstil sektörünün tamamı; ağaç işleri ve mobilya; serbest meslekler; ve tarım ile bahçecilik. Alcoy bu nedenle, profesyonel siyasetçiler, bürokratlar veya burjuvazinin olmadığı, doğrudan üreticilerince kendinden idare edilen, kendinden yönetime sahip bir kent modeliydi.

Üretim araçlarının ve hizmetlerin toplumsallaştırılması sayesinde, emeğin toplumsal uzmanlaşması yasası, önceki üretim sisteminin asla yapamadığı bir dengeyi başarmıştı; çünkü eğer bir sektörde veya bir firmada çok fazla işçi bulunuyorsa, bunlar başka bir sektöre aktarılacak ve tam istihdam korunabilecekti. Liberter sosyalizm, bu sayede, üretken işçiler ile devlet aygıtının içerisine sağlam bir şekilde yerleşmiş tekno-bürokratlar arasında büyük farklılıkların olduğu kapitalizmden veya idari sosyalizmden çok daha objektif ve bilimseldi.

Kapitalizm, –üretim araçlarının özel ellerde tutulmasından kaynaklanan tüm çelişkileriyle– endüstri, tarım ve hizmetlerdeki liberter kolektivizmden çok daha geridedir. Liberter komünizm, çok fazla matematiksel ve teknik kuramsallaştırma olmaksızın, işsizliğe, dönemsel ekonomik krizlere, işçilerle kapitalistler arasındaki çatışmanın sonucu olan grevlere, zulme ve ihmale çözüm bulmuştu. Liberter komünizm eğitim sağlamış, böylece de göç etme ihtiyacını ortadan kaldırmıştı. Siyasi, ekonomik, toplumsal, teknik ve finansal alanlardaki işleri işçilerin kendileri yönettiler. İspanyol devriminin 33 ayı içerisinde CNT’nin en büyük başarı buydu. Bu, eski rejimi ve devleti savunan komünistler ve sosyalistlerce yapılan bir devrim değildi, kolektiflerin ve kendinden yönetimin kırsal kesimde ve şehirlerde devletin yerini aldığı, anarşistlerce yapılan bir devrimdi.

Alcoy ekonomisinin doğrudan kendinden yönetimi, kendinden hükümetin mükemmel bir örneği sunmuştu. Tekstil endüstrisinin üç branşı, ofis personeli ve ambar çalışanlarının yaptığı gibi, İşçi Komitesi için bir delege seçiyordu. Sendika komitesi tarafından bir Denetim Komitesi belirleniyordu. Yine, imalat, yönetim, alım ve satım ve sigorta mesleklerindeki beş teknisyenden oluşan bir Teknik Komisyon oluşturulmuştu. Ardından, kendinden hükümet birimi üç alt-birime bölünmüştü: genel imalat süreçleri, teknik örgütlenme ve makine bakımı, üretim denetimi ve istatistikler. Tüm bunlar, kendinden hükümetin federatif bir biçimi olarak, diğer küçük firmaları ve tarım sektörü dahil olmak üzere, çeşitli tekstil alanlarındaki 103 firmayı kapsayan 20.000’den fazla işçi için iş sağlıyorlardı. Bu, sermayeyi tekelleştiren ve çalışmayı köleliğe indirgeyen bencil kapitalizmin çelişkilerini gidermekteydi. Liberter sosyalizm, Alcoy’da ve İspanya’nın diğer kesimlerinde, işçileri ücretli kölelikten kurtardı ve onları kolektivistlere dönüştürdü, böylece de, Marksist-Leninizm’de devlet yöneticilerinin hizmetinde olmaya devam eden, komünist bürokrasi ve devlet kapitalistleri için kar üreten proletaryayı ortadan kaldırdı.

Ancak, Alcoy’daki harikulade kendinden yönetim deneyiminin bir kusuru vardı. Yukarıdaki finansal ve siyasi iktidar liberter toplumsal iktidar değildi; bu nedenden ötürü de sonunda, işçilerin üstünde yer alan devlet onları eski ücretli köleliğe döndürmeyi denedi. Bu nedenle, toplumsal bir devrim gelecekte yerel veya bölgesel bir düzeyde kalmamalı, ve ulusal düzeye ulaşmalıdır. İspanyol devrimi sırasında CNT’nin en büyük hatalarından birisi, aşağıdaki toprağı, hizmetleri ve firmaları kolektifleştirmesi, ancak yukarıdaki bankaları, kredi sistemlerini, dış ticareti, altın ve parayı liberter kolektivizmin düşmanlarının ellerinde bırakmasıydı. 1871 Paris Komününün hatası yinelendi: toplumsal devrim, zamanı gelince kolektifleri ezip geçecek olan yukarıdaki bankalar, para, dış ticaret ve baskıcı devlet gibi karşı-devrimin birçok yönüne dokunmaksızın, sadece aşağıda yapılmamalıdır. Devlet, komünistlerin ellerinde gün geçtikçe kuvvetlenmektedir. Liberter toplumsal devrim bir ikilemden muzdariptir: ya hem aşağıda hem de yukarıda ivedilikle ve toptan yürütülecektir; veya devletin gücüne, onun burjuva ve bürokratik destekleyicilerine karşı yenilecektir.

Aşağıdan yukarıya doğru, liberter toplumsal iktidar sömürücü ve baskıcı devletin yerini almalı, onu tahrip etmelidir. Devletin toplum üzerindeki geleneksel iktidarını yıkmak için, işyerlerindeki kendinden yönetime ve milis öz-savunmasına dayanan alternatif bir liberter toplumsal iktidar yaratılmalıdır.

Eğer endüstri, tarım ve hizmetler kendinden yönetilir ve kendi özel branşlarında federe hale getirilirlerse, bir genel ekonomik konsey biçimlendirmek üzere birleşeceklerdir. Ekonomik konsey, federe hale gelmiş kendinden hükümet organları ve milis yapısı, amacı insanları değil işleri yönetmek olan bir çeşit federe kendinden hükümet yaratmak üzere toplumsal gücün üç ayağını oluşturacaktır.

İspanyol liberter hareketi aşağıdan liberter sosyalizmin altyapısını yaratma görevine epey önem vermiştir, ancak yukarıdaki toplumsal iktidarın anarşist üstyapısı ihmal edilmiştir. CNT’nin, devrimci sendikaları aracılığıyla, aşağıdaki kolektifler, demiryolları, telefonlar, gaz ve elektrikteki, vb. harika kendinden yönetim biçimleri yarattığı doğrudur, ancak onlar üstün bir yabancılaştırıcı güç olarak devletin yukarıdaki varlığını hafife aldılar ve bu varken liberter devrim tehlike içindeydi. Bu, komünist tümenlerin, Franco ile savaşmak amacıyla değil, liberter kolektifleri yıkmak için Aragon’a girdiği 1937’nin Mayıs günlerinde oldukça açıktı.

Özel veya devlet kapitalizminin herkes için çalışma hakkını; yaşam standartlarında ve üretkenlikte artışı; yöresel veya devresel krizlerden özgür bir ekonomiyi; çalışma saatlerinde azalmayı; emeğin ürünlerini israf etmeksizin rasyonel ve tutumlu bir tüketimi; ekonomik, ekolojik ve toplumsal dengeyi; ve bir haklar rejimini ve herkes için özgürlük sağlamayacağını açığa kavuşturmanın zamanıdır.

Liberter fikirlerin bürokratik veya burjuva ideolojilerine üstün olduğu gösterilmelidir. Herkes kendinin yöneticisi olmalıdır, ancak herkes kolektif üretim sürecine katılmalıdır. “İktidar”, tiran devlete veya bir sınıfa veya baskıcı, sömürücü seçkinlere değil, herkese ait olmalıdır. Kendinden yönetim tüm ekonomik faaliyetlerde yeni bir üretim yöntemi olarak oluşturulmalıdır; ve siyaset, herkesin sorumlu bir şekilde her şeye karar verdiği liberter ilkelere dayandırılmalıdır. Hitler veya Stalin gibi liderler yanılmaz kişiler değildir; herkes özgür olmalıdır. Özet olarak, liberter sosyalizm gerçek bir alternatif toplumsal iktidar sunmaktadır, çünkü o dışardan, burjuvazi veya bürokrasiden, özel veya devlet kapitalistlerinden değil, insanlardan kaynaklanmaktadır.

EK 1

Eşitliğin özgürlüğe karşıt olduğunu söylemek doğru değildir. Eşitlik olmadan özgürlük olamayacağı için, kendinden yönetimli bir toplum her ikisini birden yerine getirmelidir. Bazı insanlar emirler verir, diğerleri itaat eder, bazıları daha iyi, bazıları daha kötü yaşar. Özel ve devlet kapitalizminde gerçekleşen tüm bunlar, eğer tüm insanlar siyasi, ahlaki ve bilimsel eğitim açısından aynı fırsatlardan yararlanabilirlerse, ortadan kaldırılabilir –hemen ve mutlak olarak olmasa bile yakın bir gelecekte. Bu nedenle, kendinden yönetim, işçilerin patronlar ve devlet tarafından yabancılaştırılmasının üstesinden gelerek, sadece işçileri değil tüm insanları özgürleştirecektir.

İŞBİRLİĞİ VE KENDİNDEN YÖNETİM

Liberter ekonomi, bütün devletin ulusal ve uluslararası tekellerine alternatif olarak, ekonomik alanda kendinden yönetimi ve işbirliğini öne çıkarır. Bir yandan büyük şehirsel sanayilerde dinamik bir kendinden yönetim; öte yandan ise farklı alanların ekonomilerini bütünleştirmek ve çeşitlendirmek amacıyla kırsal kesimde kolektif agro-endüstriyel kompleksler yaratılması tasarlamaktadır. Kırsal göçü azaltmak ve tam istihdamı sağlamak için doğal ve beşeri kaynaklar uyumlandırılmalıdır. Her iki durumda da, liberter ekonomi tam istihdamın güvence altına alındığı, toplumsal ve katılımcı olan bir ekonomiyi yaratma kapasitesine sahiptir. Bu, Keynes’in öne süreceği üzere parasal veya finansal mekanizmalarla değil, sermaye, teknoloji ve çalışmayı bütünüyle bütünleştirecek farklı tipteki firmalar –merkezinde toplumsal çıkarın bulunduğu türden bir firma tarafından– tarafından sağlanacaktır.

Batı ve Doğu modellerine karşısında, liberter ekonomi, ekonomiyi şu yollarla insancıllaştıracak ve demokratikleştirecektir: 
– tüm işçiler, kooperatif kendinden yönetimli firma içerisinde eşit haklara ve yükümlülüklere sahiptir. 
– tüm işçiler, bağımsız olan meclisler yoluyla, kendinden yönetim konseylerine seçilebilir ve geri çağırılabilir. 
– tüm işçiler, yapılan işin nicelik ve niteliğine uygun olarak, kolektifleştirilmiş ve kendinden yönetilen işyerleri tarafından üretilen ekonomik artıktan faydalanır. 
– kendinden yönetim veya kooperatif konseylerindeki tüm görevler, bürokratikleşmenin gelişmesini engellemek üzere yeniden seçimle kısa zaman içerisinde yenilenmelidir.

Özünde, liberter ekonominin neye benzemesi gerektiği böyle bir şeydir. Bunun, devlet ve özel kapitalizm rejimleri kadar ve hatta onlardan da fazla üretken kapasite yaratma yetisine sahip olduğu gösterilmiştir. Ekonomik olarak geriyken, toplumsal olarak ilerlemiş olmanın pek bir anlamı olmayacaktır.

EK 2: KENDİNDEN YÖNETİMİN ON ÖZELLİĞİ

1. Kendinden yönetim: Gücü başkalarına devretme.

2. Uyum: Bütünü ve parçaları federalist sosyalizmde bütünleştir.

3. Federasyon: Sosyalizm kaotik olmayacaktır, bölgesel ve ulusal düzeyde bütün ile parçalar arasındaki birlik sayesinde ahenkli olacaktır.

4. Doğrudan Eylem: İnsanların doğrudan demokrasi yoluyla aktif özneler olacağı anti-kapitalist ve anti-bürokratik [bir kendinden yönetim].

5. Koordineli bir öz-savunma: Özgürlük ve kendinden yönetimli sosyalizm, totaliter bürokrasi ve emperyalist burjuvaziye karşı savunulmalıdır.

6. Kırsal kesimde işbirliği ve şehirde kendinden yönetim: Tarım, agro-endüstriyel kompleks modelini [uygulayacak] kendinden yönetimli şirkete dayanabilir. Şehirde, endüstriler ve hizmetler kendinden yönetimli olmalıdır; yönetsel konseyler, hiçbir yönetici sınıf ve aracılar olmaksızın, doğrudan üreticiler tarafından oluşturulmalıdır.

7. Üretim: Birlik haline gelmiş [sendikalaşmış] çalışma, burjuvazi veya bürokrasi olmaksızın özgürce birleşmiş bir çalışmaya dönüştürülmelidir.

8. Tüm iktidar meclise: Hiç kimse insanlar adına karar verememeli, veya profesyonel siyasetçiler aracılığıyla [insanların] işlevlerini gasp edememelidir. Güçlerin devredilmesi kalıcı olmamalı, ancak meclis tarafından seçilen ve geri çağırılabilir olan delegelere verilmelidir.

9. Siyasetin devredilmesine hayır: Hiçbir parti, öncü, seçkin, direktör, yönetici olmamalıdır. Sovyet bürokrasisi, kitleleri pasif kişilere ve iktidar seçkinlerinin uysal bir aracına dönüştürerek, kitlelerin kendiliğindenliğini öldürmüş, onların yaratıcı kapasitesini ve devrimci faaliyetini yok etmiştir.

10. Refahın rasyonelleştirilmesi değil, toplumsallaştırma: Şu aşağıdakiler en önemli rolleri üstlenmelidir: sendikalar, kooperatifler, yerel kendinden yönetimli dernekler, halk örgütlenmeleri, her türden birlikler, yerel, bölgesel, il, ulusal, kıtasal ve dünya federal kendinden hükümeti…

Çeviri: Anarşist Bakış

İngilizce Orijinali: “Anarchist Economics: An Alternative for a World in Crisis”, Abraham Guillen.

Link esterno: http://www.dam-iwa.org.uk/pamphlets/1992/anarchist-econ…s.htm

January 2, 2011 Posted by | komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim | Leave a comment

Komün Yazıları – METİN YEĞİN

Zapatistalarla birlikteydik. Lacandon ormanlarının kıyısında bir komündü. Her gün önümüzden Meksika ordusu geçiyordu. Yüz civarında oluyorlardı. Yüz civarı jemse kamyonet, tank, jip ve bazen  onlara eşlik eden bir avcı uçağı. Kafamıza pike yaptığında üstümüze gelen namlu ucunu görüyorduk. Önümüzde ki kağıda bir avcı uçağı, çift namlulu mitralyöz yazıyorduk. İşimiz ve gücümüz buydu. Uluslar arası gözlemci olarak oradaydık. Resmi filan değildik. Meksika ordusuna göre dış mihraktık. Zapatista komünün ortasında bir yabancılar komünümüz vardı. Sayılarımız değişiyordu. Bazen iki kişi kalıyorduk bazen on filan oluyorduk. Basklı, Katalan, İtalyan, Kanada’lı ve  Japon yaşayıp gidiyorduk. Aramızda sınırlar filan yoktu.

Kara fasulye, mısır ekmeği yiyorduk. Kahve içiyorduk. Sabah, öğlen ve akşam ve bütün aylar böyleydi. Komün bütün Zapatista komünleri gibi ambargo altındaydı. Ancak komüne birisi geldiğinde yanında Meksika ordusundan kurtarabildiği kadar bir şey taşıyordu. Bir kilo portakal, üç domates ya da bir avuç şeker. Değişiklik oluyordu. Pek umurumuzda olmasa da seviniyorduk.  Bir gün, son bir şeker kalmıştı. Parlak küçük kağıda sarılmış bildiğimiz bir bonbon şekeri. Basklı bir kız arkadaş bunu kime veriyim diye espri yapıyordu. Son şekerdi. Değerliydi. Gülüyorduk. Sonra oradan geçen küçük bir maya kızına verdi. Sonra biz o gün geçen silahların toplam sayılarını toplamaya devam ettik.

Biraz sonra küçük kızın anne ve babasıyla birlikte Zapatista komününün koordinatörü geldi. Şekeri siz mi verdiniz diye bize sordu. Birbirimize bakıp evet dedik. Bunu nasıl yaparsınız dediler. Bizim çocuğumuza nasıl şeker verirsiniz. Biz çocuklarımızın dilenci olmasını istemiyoruz.

STK lar sardı etrafımızı. Sivil Toplum Kuruluşları. Uzun adını yazmak bile gerekmiyor artık. Yazmıştım ‘Kafa Tamircileri’ onlar. Bir Macar şairin şiiri vardı. Bir adamın öyküsünü anlatıyordu. Giyotinden kopan kafaları diken bir adamdı kafa tamircisi. Burjuvazinin en fazla kendine benzeyen aletidir giyotin. Hızlı, çabuk bir biçimde kafayı gövdeden ayırır ve ardındaki sepete yuvarlar. Kafa tamircisinin işi buydu. Sepetten çıkardığı kafayı cesede dikiyor, cesedi yakışıklı kılıyordu. Bütün STK’lar böyledir. Kafanın kopmasına aldırmazlar, kafayı yerine dikmeye çalışırlar. Burjuvazi istekli ya da isteksiz besler STK’ları sepetler kafa dolup taşmasın diye.

Şimdi yollar buralarda ya STK’ya ya da Komüne çıkıyor. Ya STK yolundan kafaları dikeceksiniz ya da sadece kendi gücünüz ile komünleri inşa edeceksiniz. Ya bonbon şekerinin üç yalamalık tadı ağzınızı saracak ya da küçük maya kızını şekerden mahrum onuru ile yaşayacaksınız. Nasıl mı? Çok iyi biliyorsunuz siz aslında. Halay çeker gibi. Omuzlarınızdan tutacaksınız birbirinizin kimse düşmesin diye. Beraber öne atılacak bacaklar ya da herkesi sağa sola hep birlikte taşıyacak müzik. Halay başı bile dans etmeden duramayacak ve tembel tembel ben halayım başıyam diye oturamayacak  hatta fazladan bir de mendil sallayacak.

Sub Kumandan Marcos; ‘Biz iktidarı değil dans edecek bir yer istiyoruz’ diyordu. Emma Goldman dans edilmeyen bir devrim devrim değil diyordu.

Komünler kurmalı köylerde, sokaklarda, okullarda. Halaylar çekerek gibi. Halay çekerek. Bırakın STK lar bonbon şekerlerini yalasınlar sonra da avuçlarını yalayacaklar.

http://www.emekdunyasi.net/ed/ed/10317-komun

Komün 2

Viranşehir’deyim.70 evsiz aile ile birlikte kerpiç evler inşa ediyoruz. Anlatmaya başlıyorum. Yoksulların ev ihtiyacı var mı? Var. Burada evler en az 50-70 milyar arası, yeni parayla bin oluyor miktarlar. Yoksulların bu evleri alma şansı var mı? Yok. Orta sınıf bile satın alsa, gelecek yirmi yılını bankalara tahsis ediyor. Yaşamında koca bir ipotek. -Yüce rabbim ömrümü uzun kıl, ipotek borcumu ödemeliyim.- O zaman ne yapacağız? Ev sadece ihtiyaç mı?  Hayır hak. Ne yapmalı? TOKİ benzeri, F tipi cezaevlerini çoğalttığımız da bunu çözecek miyiz? Hayır yalan. Tek çözülen sorun müteahhit bütçesinden başka bir şey olmaz. Bütün o konutları da orta sınıf üstü ya da ipotekli yaşam karşılığında orta sınıf alır. -Şili de nehir kıyısına çadırlar kurmuşlardı. 15 yıl, 17 yıl her ay ödedikten sonra taksitlerini ödeyemedikleri için dışarı atılmışlardı. Evden atıldıktan sonra iş de bulamıyorlardı. Evsizliklerine değil ödedikleri taksitlere yanıyorlardı.-

Kerpiç evler yapacağız, radikal tekellere ihtiyaç duymadan. Eh insanın başını sokacağı bir yer olacak! Hayır, kerpiç evlerimiz bütün Viranşehir evlerinden daha sağlıklı olacak. Daha güzel olacak. Yoksullar güzel evlere layık. Çünkü kerpiç evler en sağlıklı ve bölge iklimine en uygun evlerdir. Kerpiç ortamın nemini dengeler, çoksa alır azsa verir. Rahat soluk alınır, rahat uyunur. Havanın kirliliğini alır, en az enerji tüketir, kışın sıcak yazın serindir… Avrupa birliğinden para mı aldınız? Hayır. Peki nereden aldınız? Hiçbir yerden. Para kirletir. STK değiliz ki biz, maya kızı onuru inşacılarıyız. Deliyiz. Eh ben de ev istiyorum o zaman? Ee bana ne. Biz kimseye ev dağıtmıyoruz ki. Herkes birlikte yapacak. Peki kaç metrekare? Bilmem birlikte karar vereceğiz. 5 kişilik bir aile ile 15 kişilik bir aile bir olabilir mi? Hep birlikte mi karar verilecek? Evet. Sadece siz değil aile babaları, evin erkekleri, iktidar mümessilleri, kadınlar dahil olacak nasıl bir mahalle istediklerine, onlar karar verecek ve hatta çocuklar katılacak, 6 yaşından büyük, her çocuk konuşacak kendi toplantılarında. İki kale direği mi isterler yoksa kızlar atlama ipleri mi?  Ya da tam tersi mi? Bilmem ki çok geride kaldı çocukluğum ve sınırsızlığım. Milli eğitim mağdurları beyinlerimiz, televizyon malulleri.

Parasız nasıl inşa edeceğiz? Toprakla, samanla ve birlikte türkü söyleyerek. Kapı, pencere, dam? Belediye mi verecek? Hayır sen bulacaksın. Katılanlar bulacak. Biz hilali ahmar cemiyeti değiliz. Yani hem karara katılacaksın hem de sorumluluğa. -Mahalle meclisleriyle kimlerin katılacağına dair toplandığımızda bir usta marangoz söz aldı. 1.5 milyara bir hızar alalım. Bütün kapı, pencereleri yaparız. 30 liraya gelir tanesi. Artık bir marangoz atölyemiz de olacak- Sadece kerpiç evler mi? Hayır. Ekotarım yapacak mahalle. 10 metrekarelik bir bahçede, 4 kişilik bir aile, bütün yaz kış için yeterli sebzesini üretebilecek. Hadi siz çok yeşillik yiyorsunuz 15 metrekare olsun. İlaç için bitki üreteceğiz ve yaşamak için yeni bir demokrasi.

‘Bir arsamız olur, sonra kent kenarında değerlenir, satarız. Bir iki kat çıkar, kiralarız. Kazandığımız parayla bir araba alır ya da en azından bir cep telefonu, sağa sola gösterir, hava basarız. Boyumuz büyür.’ Diyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü burası kooperatifin olacak. Oturursanız, Allah uzun ömür versin, mesela 100 yıl ya da daha fazla oturabileceksiniz ya da ölürseniz çocuklarınız yaşayabilir ama başka yere gidecekseniz satamayacaksınız, kooperatife kalacak. Kooperatif kimin eve ihtiyacı varsa ona verecek…

Komün inşa edeceğiz geçen hafta dediğim gibi; ‘Halay çeker gibi. Omuzlarınızdan tutacaksınız birbirinizin, kimse düşmesin diye. Beraber öne atılacak bacaklar ya da herkesi sağa sola ve hep birlikte taşıyacak müzik. Halay başı bile dans etmeden duramayacak ve tembel tembel ben halayın başıyam diye oturamayacak hatta fazladan bir de mendil sallayacak.’

Kerpiç evler inşa edeceğiz birlikte ve yeni, gerçek bir demokrasi…

http://www.emekdunyasi.net/ed/ed/10412-komun-2

Komün 3

Komün radikal katılımcı demokrasidir. Sınır yıkıcıdır. 3 yılda, 5 yılda bir oy atılan karikatür demokrasiye güler geçer. 3 yıl, 5 yıl oy kullanma seronomisi evlenme yıldönümleri gibidir. Neşeli ve hüzünlüdür. Bir yandan demokrasiye dâhil olmanın neşesini yaşarsın, diğer yandan aynı neşeyi neden her zaman yaşamadığını düşünüp sarf ettiğinin hüznüne dalarsın. Katilin cinayet yerine geri dönüşü gibidir. Kandırıkçıdır. İngiltere de bir pubda görmüştüm. Cambirdge’de bir mahalle pubıydı. Tuvalet duvarlarına yazı yazma geleneği dünyanın her yerinde olduğu gibi tabiî ki orada da vardı. Ama onlar pisuvarların yanına bir kara tahta koymuşlardı, altına bir tebeşir. Yazı yazacaksan, oraya yazacaktın. Tam bir batı demokrasi örneğiydi.

Demokratik özerklik, özgür komünler yani radikal katılımcı demokrasinin hangi sınırlar içinde uygulanmasının önerildiği üzerine tartışılıp duruyor. Bölge de, Konya’da Cihanbeyli’de, Bağcılar’da, İzmir’in yukarı mahallelerinde, nerede Kürt varsa orada, çanak antenli evlerde…  Hayatımızın müfredat program yapıcıları ellerinde cetveller, pergeller ve bilhassa kumpaslarla uygulama alanları, kısmi, mevzi ve topyekûn yasaklamalarıyla, yere batası duyarlılıklarıyla kırmızı kırmızı çizgiler atıyorlar ucuz amerikan bezi hayatlarımıza. Söz, yetki, karar yani demokrasi, sadece ve sadece smokinli, fraklı parlamenterler ya da cüppeli hâkim, savcı ya da hocaların ve üst üste dikilmiş rütbeleriyle hayatları hiyerarşi toplamı askerlerin mi? Bunların hepsinin itinalı dikicisi terziler neden sadece 3 yıl ya da 5 yıl da bir, bu koca komediye dâhil olabiliyor? (Bu komediyi bozmuştu Fatsa’nın terzi Fikrisi hatırladınız mı?)

6 doktor, 3 hemşire, 1 laborant, 2 hasta bakıcı yani 12 sağlık emekçisi ve muhtemel 9 hasta, yani insan, yani bir zaman, dalak ya da karaciğeri çökecek, yükselen kolesterolleri ile her an kalp krizi geçirecek bizden birileri, 11 Ocak 2011’de, saat 14.47’de bütün devlet hastanelerini denetlese. -Tabiî ki sayıları ve tarihi sallıyorum.- ‘Biz sağlık emekçileri, muhtemel hastalar soruyoruz; Burada kaç yatakta, kaç hasta var? Neden şu para ödeniyor? Hangi ilaç firmaları sizi fazla ilaç yazdığınız için kongre tatillerine gönderiyor? Aynı sedyeyi bir ucundan itekleyen taşeron sağlık emekçisi neden daha az maaş alıyor?’ dese. Karikatür demokrasi sınırlarını caart diye yırtmaz mı kenar mahalle, bizim mahalle ağzıyla? 1968’de ABD’deki Kara Panterler’den beri, ilk defa bu kadar geniş bir şekilde, sağlık sistemini, tıbbın hegemonyasını da dahil ederek sorgulasak…

Çocuklarınızın, torunlarınızın içme suyunu, otomobil ve çimento fabrikalarının öldürücü kan dolaşımına satan büyük barajlara, krediler sağlayan bankalarda halaylar çeksek? Yine Salı günü 14.47’de şu bankanın bütün şubelerinde, kasalarının ve müşteri temsilciliklerinin önünde? Tarihi suya batıran, toprakları susuz bırakan büyük baraj kredilerine çomak soksak? ‘Banka soymak mı? Banka kurmanın yanında hiç bir şey diyen’ Brecht’in ruhu şad olsa. Hasankeyf’e kredi veren bankaların keyfini kaçırsak, Hopa’daki HES’i projelerinin üstüne yumurta kırsak? Susmasak sıra bize gelmese.

Bırakın onlar sınırlar çizmeye kalksın. Ölçsünler, biçsinler her ölçülen satılabilir mantığıyla. Düşüncelerinin mahdut sınırları içinde makul dolaşsınlar. Biz hayata, halaya katılalım.

Hayatımızı çevreleyen mayın tarlalarını sökmeli demokratik özerklik, komün yani radikal katılımcı demokrasi. Söz, yetki, karar halka. İktidar çöpe..

http://www.emekdunyasi.net/ed/ed/10522-komun-3

Komün 4

Arjantin’de işgal fabrikalarını dolaşıyordum. Fabrikalar iflas ediyordu. İşçiler fabrikalar iflas edince bir başka yere işe giremiyorlardı, çünkü zaten işsizlik çığ gibiydi. İflas eden fabrikalarda işçiler tazminatlarını, birikmiş maaşlarını alamıyorlardı. Fabrikaları işgal ediyorlardı. Makineleri haczetmeye gelen bankalara, icra memurlarına, icra memurlarını koruyan polislere ve makul olun, makul olun diyenlere karşı direniyorlardı. Bu ülkeyi biz yönetmiyorduk. Parlak diplomalı, makul ekonomistler vardı. Bu fabrikayı da biz yönetmiyorduk; kibirli, büyük arabalı ve bizim makul olmamızı söyleyen patronlar vardı. Bu yüzden ne bu ülkenin batmasından ne de fabrikanın batmasından biz sorumlu değiliz. Siz bu makineleri haczettiğiniz de benim eşimin, çocuğumun ekmeğini alıyorsunuz. Bunu size vermem diyordu. Barikatlar kuruyor, fabrikaları işgal ediyordu. Hep birlikte fabrikayı yönetiyorlardı. Makul değillerdi. Bu fabrikalardan birinde bir işçi kızla konuşuyordum. 25-26 yaşlarındaydı. Patronsuz çalışmak mümkün mü diyordum. Garip bakıyordu. Ben 10 yıldır işgal fabrikalarında çalışıyorum. Hiç başka yerde çalışmadım. Bu soruyu anlamıyorum. Bence patronla çalışmak mümkün değil. Patron ne yapıyor ki?

Uruguay’da bir işgal tekstil fabrikası geziyordum. 100 kişi çalışıyordu 99’u kadındı. Seni bir yere götüreceğiz dediler. Fabrikanın sonunda patronun eski ofisine götürdüler. İçinde küçük küçük yataklar ve oyuncaklar doluydu. Kendi çocukları için kreş yapmışlardı. Zaten patronu kovduk ve burası ilk defa işe yaradı diyorlardı.

Galler’de işgal madenini geziyordum. Bütün madenler kapatıldığında Tower madeni sadece direnmekle kalmadı, madeni işgal etti işçiler. Bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kızıl bayrak diktiler madenin tepesine. 10 yıldan fazladır madeni işçiler yönetiyor. Yılda 2 milyon sterlin, ne yazık ki vergi veriyorlar. Çevredeki bütün yerleşim yerlerinde işsizlik, uyuşturucu hakimken Tower’da hayat devam ediyor. Galler’deki bütün belediyelerde iki dil yazılır kapıda. İngilizce ve Galce. Fakat sadece işgal madeninin olduğu kasabada işsizlik yoktur ve gençlerin hayatları uyuşturucudan ibaret değil.

Brezilya’da işgal fabrikası Flasco’da geçen hafta bir fotoğraf sergisi açıldı. Şehmus Çakırtaş’ın Kürt fotoğrafları sergisi. Belki de Brezilya’da bir ilkti. İşgal fabrikaları sadece mamul maddeler değil yeni bir kültür üretir. Başka bir demokrasi inşa ederler. İşçiler, işçilerin eşleri ve hatta çocukları hep birlikte karar verirler, ne üreteceklerine ve nasıl yaşamlarını devam ettireceklerine. Bu yüzden işgal fabrikası Flasco’da bütün baskılara rağmen, günde sadece 6 saat çalışılmasına rağmen h‰l‰ diğer fabrikaların 2 katı kazanır işçiler.

Demokratik Özerkliği sadece muhtariyet-özerklik ile sınırlamak, tanımlamak hadımlaştırmaktır. Özgür Komün yani radikal katılımcı bir demokrasi iyi, çok güzel ama gerçekçi olun diyenlere gülüyorum. Okulların makul olun öğretisinin kurbanları onlar. Siz gerçekçi değilsiniz! Sizin önerileriniz hiç uygulanabilir değil. Kaldırın kafanızı şöyle bir etrafa bakın! Bu lanet olası, her dakikada üç kişinin açlıktan öldüğü dünya mı bizi içine tıkıştırmak istediğiniz? Bu kadar mı basit, ekolojik, demokratik, kadın cinsiyetçi bir toplumsal yapı önerisi?

Bir yanda ‘kamu idari reformu’ ile özelleştirilen kamusal hizmet, özel bölgeler yani Kürde özel, daha da düşük asgari ücret, mutlu mesut sermaye öte yanda kooperatifler, kolektifler, özgür komünler, yani radikal katılımcı bir demokrasi…

Komün 5

Venezüella sokaklarında öğrenci gösterileri var. Yeni öğrenci yasasını protesto edenlerin ve yasayı destekleyenlerin gösterileri bunlar. En son Venezüella’dayken Bolivarcı öğrencilerin bir gün sonra sokaklarda patlayacak olan havai fişekleriyle kaldığımız yeri paylaşıyorduk. Usul usul bir gün sonrayı bekliyorlardı. İşin garibi, yasa, gelişmiş batı demokrasilerinin! aksine üniversite harçlarını artırıp, öğrenci burslarını kesmiyor. Aksine çocukluktan başlayarak üniversite eğitiminin sonuna dek parasız, iyi ve eşit bir eğitim vaat ediyor. Bu zaten Bolivarcı anayasanın ilkelerinden biriydi ve son seçimlerle  %41 ni elde eden sağ bloklu yeni meclis göreve başlamadan yasallaştı. Aksi takdirde bu mümkün olamayacaktı.

Size garip geliyor değil mi? Parasız ve eşit eğitim getiren bir yasanın bir kesim tarafından bile olsa protesto edilmesi. Aslında üniversitelere çok uygun bir karşı çıkış bu. Üniversiteler ilk kurulduğundan beri papaz okullarının yerini almıştır. İlk üniversitelerin binaları da bunu bize yansıtır. Ünlü Cambridge, Oxford üniversite binaları, görkemli kiliselerden hiçbir farkı yoktur. Diploma törenleri, kep giyme seremonileri papaz törenleriyle aynıdır. Ne zamanki 1968 de şenlikli öğrenci eylemlilikleri Sorbonne’u işgal etti, ormana taşıdı, o güzel günlerde özgürlüğüne kavuşmuştur üniversiteler ya da dünyanın herhangi bir yanında şenlikli işgallerde. Üniversitelerin özgürleşmesi, üniversite duvarlarının yıkılmasıyla ancak olur. Bilgi ve iktidarı, öğrenim cüppeleri ve yakılası kürsüler, her şey bir yana, sadece ve sadece bize makul olmayı öğrettikleri için bile cehennem ateşinde yanmayı hak ederler. Doğru, üniversiteler ‘bilim’ yuvasıdır yani iktidardır. Düzen ve intizamı, sıraları, çan eğrisi olan veya olmayan notları, okuma yazma kurdeleleri, azarlanmış ve ödüllendirilmiş biz, bugünün demokrasisinin makul insanları, diplomalarıyla mutlu, mesut ve belki bahtiyar dolaşıyoruz. ‘Bilim’in bize bahşettiği ayrıcalıkları kaptırmamak için sokaklardalar, şimdi Venezüella’nın zengin üniversite öğrencileri.

Yasaya göre öğrenciler, üniversite yönetimlerini seçmede eşit oy hakkına sahip olacaklar, profesörleri değerlendirecekler ve üniversitenin yönetim sürecine katılacaklar, üniversite idari kayıtlarına ulaşma hakkına da sahip olacaklar. Daha da önemlisi karşılıksız ulaşım, yemek, barınma, sağlık ve burs hakları olacak. Ayrıca yasa, bir üst konseyin dışında her kampuste öğrenciler, öğretim üyeleri ve işçilerin eşit oylarıyla seçilmiş kampus konseyleri tarafından idare edilecek. Yani sadece cüppelerin gücü aşkına yürümeyecek her şey ya da şu anda olduğu gibi bir prof’un oyu çok işçinin oyuna eşit olmayacak. (Ülkemde öğretim üyeleri bile kendi rektörlerini seçemiyor ya…Kifayetsiz cüppe gücü.)

Venezüella da Bolivarcı yönetim, oligarşinin makul insan üreticileri üniversitelerinin kapısından biraz daha demokrasi sokmak istiyor. Bunu tek nedeni devrim olmasa da yani kendi muhalefetinin ana kaynağını yok etmeye çalışsa da yine de üniversite duvarlarına koca koca delikler açılıyor.* Üniversite koridorlarına halkın çocukları sızacak ve biraz daha demokrasi ve özgürlük.

Özgür komün aynı zamanda eğitimin demokratikleşmesi, özgürleşmesi demektir. Demokratik özerklik, özgür komünler sadece sınırları değil üniversite duvarlarını yıkmalı. Özgür komünler yani radikal katılımcı demokrasi; bıkmadan usanmadan bir kere daha tekrar edeceğim gibi egemenlerin 3 yılda 5 yılda bir oy atılan karikatür demokrasileri gibi değildir. İletişimde demokrasi, kültür de demokrasi, sağlıkta demokrasi ve eğitim de demokrasidir.

Özgür komünlerle, özgür üniversitelere…

*Muhalefet bir üst kurul oluşmasının otonomiyi ortadan kaldıracağı iddiasıyla karşı çıkıyor ve Bolivya da ki son yasa gibi geri aldırmaya çalışıyor. Doğrusu yasa, böyle bir olasılığı da içinde taşımıyor da denilemez.

http://www.emekdunyasi.net/ed/guncel/10704-komun-5

Komün 6

Brezilya’da bir favelada – gecekondu- mahallesinde konuşuyorduk. -Hemen hemen tamamı ilan panolarından yapılmış bir evdi. Farklı yerlerinden ve tabiî ki aldırmaksızın kesilip çakıldığından üstlerindeki reklam yazıları, yeni bir gerçek yaratıyordu. Ortası pencere olarak kesilmiş, evin en büyük parçası sanırım bir araba reklamıydı. Pencerenin hemen üst köşesinde lüks bir arabanın sağ arka tarafı duruyordu. Tam bagaj kapağının başladığı yer pencere için kesilmişti ya da panonun orası parçalandığı için pencere yapılmıştı. Otoban kenarından söküldüğünden belki de bir araba parçalamıştı. Pencerenin üstü bir deterjan reklamıydı. Beyazında beyazı var tipi bir reklam sloganı ters olarak pencere üstü görevini üstlenmişti.- ‘Ya polis diye sordum. Onlar zaten polisle anlaşmalı. Onlara payını vermeden bu sokaktan bile geçemezler.’ 30lu yaşlarında bir kadındı belki de 20 ama sefalette yaş önemli değildi. Çocuğunu kaçırmışlardı. Burada çocuklar böbrekleri için kaçırılıyordu. -Yaşasın modern tıp- Sokak çocuklarının polis tarafından sürek avına çıkılarak öldürüldüğü günlerdi. Polis sokakları suçtan temizliyordu.

Meksika’da polis, içinde polis müdürlerinin de olduğu polislere, uyuşturucu ticaretine karıştıkları için baskın yaptı. Çatışma çıktı. Polisler polisleri öldürdü. Daha sonra bu baskının nedeninin, iki uyuşturucu çetesinin arasındaki savaşın bir parçası olduğu söylendi. Yani bir uyuşturucu kartelinin polisleri ile diğer uyuşturucu kartelinin polisleri çatıştı -tekerleme gibi oldu ne kadar polis dedim-  Emniyet, suç, polis, güvenlik, önlem, asayiş, kar ve ticaret, güvenlik şirketleri, -bir de geçenlerde NTV muhabiri, panzerlere ‘toplumsal müdahale araçları’ diyordu. Mideme kramplar girdi. Eski toplum polisi kadar komik bir isimdi-  kendi güvenliğimiz ve kendi iyiliğimiz…

Venezüella’da en büyük caddelerinden birinde polis çevirdi. Aramaya başladı. Cebimdeki paraları elime aldım. Korumaya aldım. Aradılar. Çantaya baktılar. Birden aklıma geldi. Çantanın bir kenarına Küba’daki çalışma izni için bir yüz dolar koymuştum. Baktım yoktu. Yüz dolar nerede dedim. Yok ne parası dediler. Bakanların kartları vardı yanımda. Onları gösterdim. O zaman onları aramalıyım dedim. Bir daha çantayı aramaya başladılar. Aaa buradaymış dediler. Dikkat et çok soyguncu var sokaklarda dediler. Doğru dedim…

Polisin olduğu yerde suç vardır. Öz savunmayı polis olarak tanımlamak, Özgür komünü, Ekolojik, Demokratik bir toplum önerisini yok saymaktır. Polisi yerel yönetimlere bağlamak, belediye başkanlarına şerif rozeti takmaktan başka ne ki? Hiç mi kovboy filmlerindeki kötü şerifleri seyretmediniz? En iyi şerif de herkesi kurtardıktan sonra esas kızı alır gider. Öz savunma özgür komünlerde, diğer her şeyde olduğu gibi halktan yabancılaşmamış bir gücü yani doğrudan halkın kendisini ifade eder. Yani silahlı bir güç olarak tanımlanamaz ve silah ile sınırlanamaz. Kültürel yıkıma, yozlaşmaya, asimilasyona ve sömürüye karşı mücadele öz savunmadır ve ekmek çalan çocuktan değil, o çocuğu, aç bırakan tekelci mülkiyetten, çocuğu korur.

Ya bir devlet öykünmesi ya da özgür komünler…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/10818-komun-6

Komün 7

Diyarbakır’da ne üretiliyor? TEKEL fabrikası da kapandıktan sonra Diyarbakır’da bir tane dişe gelir bir fabrika kaldı mı? Sümerbank zaten çoktan kapanmıştı. Sümerpark oldu orası. Tekstil atölyelerinin olduğu yerlerde, yapabildiğimiz sadece güzel kelimeler dikmek. SEK satıldıktan sonra Diyarbakır’da küçük birkaç atölyeden başka hayvansal ürünleri işleyen bir fabrika kaldı mı? Hangi tarım ürünü Diyarbakır’da fabrikalarda işleniyor? Tekrar soruyorum Diyarbakır’da ne üretiliyor?

Arjantin’de Buanes Aires’in geniş caddelerinden birinde gidiyorduk. Araba bir kırmızı ışıkta durduğunda önümüze en az 7-8 kişi atlıyordu. İkisi börek, üçü kola satıyordu. Bir kişi havaya lobut atıyor, ikisi elindeyken bir üçüncüsünü havada oluyordu. Bir başkası alev yutuyordu. Ağzından alevler fışkırıyordu. Diğerleri gelecek ışıktaki sıralarını bekliyordu. Bir diğer ışıkta durduğumuzda bu sefer üç kişi börek satıyor ve yine yanında kola ve lobut atanlar ve ateş yutanlar ve bin bir türlü şey satışları… Yanımda Miguel vardı. Üniversitede profesördü. “Arjantin hükümeti işsizliğe karşı çare buldu. Trafik lambalarını artıracaklarmış” dedi.

Neoliberalizm tam olarak budur. Hiçbir gerçek şey üretmez. Üretim bütün olarak ulus ötesi tekellerin en başından sonuna kadar elinde bulundurduğu bir sürece dönüşür. Mesela süt fabrikasını alır ve genellikle de fabrikayı kapar. Çünkü fabrikayı satın almasının nedeni fabrikanın değerli arsası ve daha da önemlisi onun pazar payıdır. Fabrikayı satın almadan sütü 1 liraya satıyorsa, o fabrikayı satın alıp kapattıktan sonra artık 2 liraya satabilir, Çünkü ondan başka, süt işleyen bir fabrika kalmamıştır. Ayrıca eskiden sütü köylüden daha pahalıya alırken, artık daha da ucuza alacaktır. Ondan başka süt alıcısı kalmamıştır ki! Siz sütü doğrudan da satamazsınız. Birden, sağlığımızı çok düşünmeye başlarlar. Bakterilerden korurlar bizi. Sadece birkaç dakika kaynatarak, çözebileceğimiz bir şeyi buhar kazanlarına mahkum ederler. Uzmanlar beyaz önlüklerinin altında, sadece iyi mahalle okullarında, eğer kırılmadıysa birkaç kez görebildiğimiz deney testi tüpleri ellerinde açıklamalar yapar. Vururlar sokak sütçülerinin tepesine. Sanki hepimiz onların sattığı sütlerle büyümemişiz gibi çocuklarımızı mis süte mahkum eder, mis gibi sütten ederiz. O koca buhar kazanları birkaç mikrobun yanında yararlı bakterileri ve küçük köylüleri de buhar eder.

Fabrikalar ve marketlerden sonra ilk aşamasına uzatır ellerini ulus ötesi tekel. Size kendi hayvanlarını ve tohumlarını vererek hizmet(!) eder. Topraklarınızı almasına ihtiyacı yoktur. Siz kendi toprağınızda maraba durumuna düşersiniz. Zaten küçük topraklar ona yaramaz. Onlar, yakın arkadaşları toprak ağaları ile başlarlar işe. Binlerce dönüm mısır, binlerce dönüm soya kocaman makineler ile ekilir, sürülür ve satılır. Fabrika mandıralarda hayvan yetiştirilmez, et imal edilir ve tabii ki yanında deli dana, kuş gribi ve kanserleriyle birlikte ama kimin umurunda. Yeter ki k‰r etsin onlar ve hisse senetleri tavan yapsın borsalarında. Bu arada milyonlarca küçük köylü, küçük hayvan yetiştiricisi, kent varoşlarına sürüklensin, kentleşsin!

Diyarbakır’da işgal ekonomisi var. Toprakları parselleyen, yağmalayan F tipi apartman daireleri inşaatlarından başka yapılan bir şey yok. Belediye çalışanları, memurlar, askerler ve polislerin maaşları besliyor kenarda köşede kalmış küçük esnafı. Tam bir dönüm noktasında Diyarbakır; ya ulus ötesi tekellere, Cargill, Monsanto’ya tamamen terk edilecek topraklar ya da bir dahaki hafta daha da ayrıntılı anlatacağım özgür komünlerde, kooperatiflerde kolektif halk ekonomisi…

Ya hep beraber, birlikte üreteceğiz ya da trafik lambalarında alev yutacağız…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11001-komun-7

Komün 8

‘Özgür komünlerde, kooperatiflerde, kolektif halk ekonomisi inşa etmek’ dediğimizde, herkes, şöyle yerinden bir oynuyor. Sözü alıyor. Özgür komünlerin, kooperatiflerin, kolektif çalışmanın ne kadar iyi bir şey olduğunu saymaya başlıyor. Konuşurken ne zaman, ‘ama’ ya da ‘fakat’ diyecek, onu bekliyorum. Olabildiğince yüceltiyor. Yüceltmek kötü, çünkü imkansızlaştırılmaya çalışılıyor. Sonra esas noktaya geliyor ‘ama’ diyor ya da ‘fakat’; bizim ülkemiz, bizim topraklar, bizim insanlarımız, ‘gelenekleri’ diye devam ediyor ve ardından ‘kapitalizmden’ bahsediyor. Hem gelenekten, hem onu yıkan kapitalizmden aynı çizgide bahsetmesi paradoksal ama buna aldırmıyorum ben, kafayı hep ne zaman ‘ama-fakat’ dedi ona takmışım. (Yani madem güçlü gelenekler var kapitalizm onu nasıl yozlaştırdı? ya da madem kapitalizm varken geleneklerden bahsediyorsun kapitalizm gelenekleri ortadan kaldıramamış  demek ki.) ‘Böyle bir şey yapmak için halkın bilinçlenmesi gerekir’ diye devam ediyor. Bu meşhur ‘Her şeyin başı eğitim’ beyaz Türk-Kürt-Başöğretmen söyleminin solcucası.

Sonra konuşmanın 3. aşaması başlıyor; Keşke olsa, keşke! Bir araya gelebilsek ama apartmanda yönetim toplantısında bile kavga çıkıyor ve kimseyle iş yapılamaz. Konuşmanın bu etabında kendinize acımanız, yıkılmanız ve yanlış bir zamanda dünyaya geldiğiniz için ah çekip kendinizi uyuşturucu maddeye bağlamanız yani televizyon seyretmeniz gerekiyor. Televizyonu açıp salakça kendimizi ona bırakmamız, onun da bize nasıl yaşamamız ya da yaşamamız gerektiğini anlatan dizilerinde, küçük Osmanlara ağlayıp, attığımız gollerle sevinmemiz, onlarla aşık olup, onlarla öldürmemiz, reklam aralarında bize sokuşturulan ürünlerden almamız, tüketmemiz gerekiyor.

‘Ama-fakat’ konuşmacıları, bununla da yetinmezler. Siz damarlarınıza televizyonu zerk etmeden, biz idealistlere, romantiklere dersimizi tam vermeleri gerekir. Yıkılan kooperatif örnekleri vermeye başlarlar. Bununla ilgili mesela Diyarbakır’da iki köy kooperatifi örneği var. Yaklaşık iki yıldır sürekli bunları veriyorlar. Aslında STK’ler yani ‘Kafa Tamircileri’ tarafından kurulan bu iki örnek, biyoloji derslerindeki bezelye misali yuvarlanıp yuvarlanıp önünüze sürülür. Sonra konuşma biter. ‘Ama’ bana konuşuluyorsa bir de nezaket içinde ‘Hocam pek Latin Amerika’ya benzemez bizim topraklar’ diye eklenir.

Merilyn Linch,  Lehman Brothers,  AİG,  Royal Bank Scotlands, Loyds Bank isimlerini biliyor musunuz? ABD, İngiltere, İskoçya bankaları, finans ve sigorta şirketleri. Hepsi battı. General Motors şirketini biliyor musunuz? Hadi adını bilmiyorsanız Buick, Cadilac, Opel marka arabalarına belki binmişinizdir ya da filmlerde cakalı artistlerin kızları attıkları araba olarak görmüşsünüzdür. Geçen yıl battı. Yunanistan ve İrlanda bilirsiniz iki AB devleti. Battılar. Daha kaç ülke, kaç ulus ötesi tekel, kaç bin büyük şirket, kaç milyon mahalle bakkalı topu attı. Bunların hiçbiri kooperatif değildi. Hepsi kapitalisttiler. O zaman bana neden kapitalizmi uygulamayalım bak batıyor demiyorsunuz? İşin kötüsü bu batınca bir de üstümüze çöküyor karabasan. O zaman neden h‰l‰ aynı uçurumun üstünden peş peşe aşağıya atlıyoruz?

‘Özgür komünlerde, kooperatiflerde, kolektif halk ekonomisi inşa etmek’  devlet-kamu merkezli bir ekonomi değil, toplumsal bir ekonomi(!) inşa etmektir. Yani aslında ‘Kar’, ‘Verim’ ve ‘Ekonomi’nin inkarıdır… Bıkmadıysanız başka bir komün yazısında devam etmek üzere. Hadi şimdi televizyonlarımızın başına, damarlarımıza yayılsın evrensel uyuşturucumuz…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11041-komun–8

Komün 9

‘Özgür komünlerde, kooperatifler de, kolektif halk ekonomisi inşa etmek’  devlet-kamu merkezli bir ekonomi değil, toplumsal bir ekonomi(!) inşa etmektir. Yani aslında ‘Kar’,’Verim’ ve ‘Ekonomi’nin inkarıdır. Diye bitirmiştim geçen hafta. Kaldığım yerden devam ediyorum. Buradan sayılar üzerinde vücut bulmuş, dünya borsaları ve ne almalı, ne satmalı üzerinden bir ekonomi tarifi yapmıyorum. Bırakalım ‘tarif’ büyük ekonomi uzmanları ve Fransız mutfağı aşçılarına kalsın. Daha basit bir ilke üzerinden hareket edeceğiz; İşgal et, Diren ve Üret.

Diyarbakır ne üretiyor? Diye sormuştum. Gözümü aykırı (!) belediyelerin boş ve anlamsız parklarına taktım. Hele bir tanesi var. Diyarbakır da kaldığım arkadaşın evinin önünde, şehrin ortasında 61 dönüm. Çok güzel bir toprak. Bir park yapılmış. Çoktan kırılmış yapılan birkaç salıncak ve iki kaydırak. Çimler de ne güzel kurumuş. Şöyle kullanılıyor. Karşı caddeye geçmek için bazen kestirme olarak, toplam 9 kişinin sağlıklı yaşam koşu alanı ki bu dokuz kişinin 7 si en fazla 2 gün koştuktan sonra yeter artık diye bırakıyor ve yazın olmadım orada ama belki güzel mangal da yapılıyordur kelleşmiş çimlerinde. Bunun dışında bali çekiliyor kuytuluklarında, tenekelerde ateş yakılıyor ve ısınmak için etrafında toplanılabiliyor ve birbirlerini bıçaklamak isteyen çeteler için iyi bir çatışma alanı.

Şimdi ne yapabiliriz? İki yol var. Birincisi burayı ihaleye çıkartırız. İki kafeye kiralarız. Onlar da üst üste plastik bir taş sırası yerleştirip, küçük elektrik motoruyla üstünden akan dünyanın en aptal şelalesini yaparlar. Bir işeme şırıltısı içinde bize huzur içinde yanına çökeriz. Hemen altında dizimize kadar seviyesi olan havuzu olur.Yıllık 750 bin dolar kira verir cafe belediyeye. F tipi cezaevleri apartman dairelerinde bunalanlardan toplamaya çalışır sahibi. Genellikle de yarı mafya gruplar çıkar bu komik şelale arkasından. Ya da koyarız oraya 12 zabıta, dolaşıp dururlar ortalarda. Çimlere bastırmazlar ve başka yerlere sürerler bali içicilerini. Bizde ekolojik belediyeciliği anlatırken,yaptığımız park sayısını peş peşe sayar dururuz.

Bir diğer yolu işgal ederiz orayı. 10 metre kare de 4 kişilik bir aileye yetecek, bütün yıl yetecek organik sebze yetiştirmeyi anlatırız. Yani 3500-4000 aileye dağıtırız parkı. 10 metre kare, 10 metre kare. 8 kişilik aileye 20, 12 kişilik aileye 30 metrekare veririz. Hatta geriye daha toprağımızda kalır.  Her 10 metrekare de sebze ormanı adını verdiğimiz perma kültür ile sebze yetiştirmeyi anlatırız. Yaparız. Bir metre genişliğinde çok küçük havuzları olur ortalarında, kışın sulamadan nemiyle sebzeyi yaşatan. Yani 16.000 kişiyi doyururuz. İsteyene park kenarında ürettiği organik sebzeyi satması için küçük bir semt yaparız. Urbanos Agri Culturos- yani kent tarımı ile – havalı olsun diye yabancı adını da yazıyorum.-  4000 aileden oluşan kent tarımı kooperatifi kurarız. Eh çok istenirse sebze ormanları içinde 2 de cafe olur. Belki bahçelerde yetiştirdiğimiz ada çayını satarlar orada. Bu sadece bir parkta. Düşünsenize kaç park var işgal edeceğimiz ve aileleri doyuracak.

Halk ekonomisi aşağıdan doğru inşa ettiğimiz toplumsal bir ekonomidir. Açlığı doğrudan giderir. Sadece bir Ispanak yetiştirme süresi içinde etkiler ve gelecek güzel günler kelime salatası içinde değil, bugün, hemen, şimdi.

İşgal et, Diren ve Üret.

http://www.emekdunyasi.net/ed/guncel/11144-komun-9

Komün 10

Cezaevinden bana mektup atan arkadaşlar “Bazen nerede olduğun yazsan iyi olur. Ona göre okuyoruz sanki biz de oradaymış gibi” diyor. Madrid havaalanından yazıyorum bu yazıyı. Yerde oturuyorum. Bilgisayarın bataryası bozuk bir türlü alamadım yenisini. Bu yüzden sürekli fişe takmak gerekiyor. Tuvaletin kenarında bir priz buldum. Yerleştim kenarına. Bakmayın bugünkü yazının başlığının ‘Komün 10’ olduğuna, seyahat yazacağım size bugün. Artık havaalanları çok güvenli, hangi eşyanızı bıraksanız bomba zannedip çalmıyorlar. Eh biraz geç kalırsanız çantanızı bıraktığınız yere imha edilmiş bulabilirsiniz. Küçük bir fünye ile havaya uçuruyorlar. Bu bana çok saçma geliyor ama çantayı çalmayacaklarına emin olup bırakabilmek hoşuma gidiyor. Hayatım da en ucuz da hemen 11 Eylül’den sonra uçmuştum. İki, üç uçakla İkiz Kulelere girdikten sonra kimse korkup uçaklara binmiyordu. Sadece 420 dolara Küba’ya gidiş geliş bileti alabilmiştim Uçaklar çok rahat oluyordu. Yatarak gidiyorduk. Fazla sandviçleri alıp bir gün sonra yemek için çantamıza koyabiliyorduk. Hangisini içersiniz diye sorduklarından biraz düşündüğümüz de hepsini önümüze koyuyorlardı.

3-4 saat kadar sonra Brezilya’ya uçuyorum. Ucuz bilet olduğu için 4 saat kadar bekleme yapmak gerekiyor. Aynı zamanda sabah oraya vardığım için bir gün de otel yerine uçakta uyumuş oluyorum. Gerçi neredeyse hiç otelde uyumam. Brezilya’da işgal fabrikaları ve ülkenin her yerinde MST- Topraksızlar hareketinin işgal toprakları var. Her zaman bir yerim var onların yanında. İşgal fabrikasının arka bahçesini evsizler işgal edip ev yaparken ben dağıtmıştım bir kısmını. Hatta eve yazılanlardan biri sen de yazıl evin olur demişti. Yok dedim. Evim yok. Şimdi dünyanın her yerinde evim var. MST-Topraksızlar hareketine ağzınla kuş tutsan katılamazsın. Mutlaka toprak işgal etmen gerekir. Eh bir kaçta toprak işgaline katılmışlığım var. Birlikte kocaman çitleri kırdık. Çok güzeldi. -Hay salamrar Hay salamrar- diye bir İspanyolca şarkı vardır. Yazılışı nasıldı unuttum. İspanya iç savaşında direniş şarkılarından, çitleri parçalamaktan bahseder. Cezaevindeki arkadaşlara göndermek isterdim ya da dinleyebildikleri radyolar da çaldırmak lazım.

John Fowles’ın bir kitabı vardı. ‘Yaratık’tı galiba adı. Çok sürükleyici bir roman. Bir Yunan atasözünden bahsediyordu. ‘Dostlarımız için her zaman masamızda bir fazla kahve fincanı vardır’ diye. Ne güzel ki dünyanın her tarafında bizi bekleyen, kahve fincanları var. Cortazar’ın yazdığı bir şey vardı yine kahveye ilişkin. ‘Bir ev de kahve yoksa yoksulluk vardır’ diye. Biz de çaya denk düşüyor.

Bomboş havaalanı. Ne kadar kötü bir şey uçak yolcuğu. Bir posta kolisi gibi savruluyorsun. Ahmet Hamdi Tanpınar yazıyordu: ‘Seyahat etmek han da kalmaktır. Kervana katılmaktır. Tanımadığın insanla yolcuğu paylaşmaktır.’ Birinci sınıf bir tren de yolculuk ettikten sonra artık seyahat bitmiş diyordu. Kimseyle paylaşamadığın seyahat mi olur.

Brezilya da PT- Brezilya İşçi Partisi’nin kuruluş yıldönümüne katılacağım. Belki Dilma ile ve pek muhtemel Lula ile görüşeceğim. Hakikat komisyonlarını sorma niyetim var. Onlara ve diğer parlamenterlere ve selamlarını götüreceğim bu toprakların.

Eskiden göçerler, kendilerine göçer diyen şehirlilere ‘yatuk’ diyorlarmış. Bende yatuk olmamak için dolaşıyorum. Farklı bir aidiyetsizlik duygusu ile.

Darısı bütün duvarların ardındakilere. Biraz dışarı taşıyabildimse ne güzel…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11290-komun-10

Komün 11

Brezilya’dayım. Porto Alegre’de. Mahalle toplantıları yapılıyor. Dünya kupası yapılacak burada, 2014 yılında herkes kupaya hazırlanıyor. Dünya kupası demek yoksulların evlerinin yıkılıp dışarı atılması demek. Güney Afrika’da olduğu gibi ya da Avrupa şampiyonası öncesi Atina’da. Koca temaşa futbol yoksulları auta atıyor. Sadece yoksullar değil, oldukları yerde 30-40 yıldır oturan orta sınıf da yerlerinden sürülüp kent dışına süpürülüyor. Garip bir topluluk var. Yavaş yavaş çıkılan katlarla orta sınıfa dâhil olanlarla evlerin sırtına yapışmış kâğıt toplayıcıları bir arada. Bir gün önce gezdim bunları. Ne güzel! Dünya kupası bir araya getirmiş herkesi. Futbolun, sporun dil, din ırk gözetmeksizin herkesi birleştirmesi ne güzel! Ağlamak istiyorum.

İşin garibi konuştuğum hiç kimse dünya kupasına karşı değil. Sanki onların değil benim evim yıkılacak. Allahtan evim yok da yıkılma tehlikesi de yok. Yoksa gerçekten bu konuşmalardan sonra döner eve bi bakıp gelir karşısında kendimi çimdiklerim. İnsanın malı mülkü olmaması güzel, çimdik yemiyorsunuz. -Bir toprak satın alırsan, toprak sahibi olursun. Fakat ona çit çek, kontrol et, sınırından biri girerse adamı vur, adam seni vursun. Bir sürü iş. Sen toprak sahibi olursan toprak da senin sahibin olur.- Herkes ben dünya kupasını çok seviyorum diyor. Okumuştum. ‘Brezilya’da en gelişkin spor basketboldur. Futbol mu? Futbol spor değil dindir’ diyordu yazar. Herkes dinine sahip çıkıyor.

Herkes evini yıktırmayacağını söyledi. İlk konuşan bir kağıt toplayıcısıydı. Bir gün önce uğramıştık evine. Kalın mukavvalardan ya da iki kat yapılarak kalınlaştırılmış mukavvalardan meydana gelmişti. Kesinlikle evimi bırakmayacağım diyordu. Kapısının hemen önünden coşkuyla akan bir kanalizasyon nehri vardı. Şimdi burada durun. İşte bu sefaletten kurtaracaklar. Bu kadar saf mısınız gerçekten? Hiç mi müteahhit görmediniz? Zevk için mi burada oturduklarını zannediyorsunuz? Hepsini yıkıp yerlerine yürüyen merdivenlerle tırmanılan alışveriş merkezleri, güzellik salonları, ve mutlaka uluslararası hamburgerci dükkanları açacaklar. Bunlara harcanan paranın 100’de biri ile zaten bu mahalleler düzelir. Fakat biz dünya kupasını çok seviyoruz.

Kalktım söz aldım. Biz de dünya kupasına katılalım dedim. Yoksullar da dünya kupasına katılsın. Bir proje yapalım. Otel, alışveriş merkezleri ve benzerleri yerine evler inşa edilsin bu projeyle. Sonra gelip kalsınlar dünya kupası sırasında. Futbolcular, hakemler, her şeyi bilen futbol yorumcuları filan, federasyon başkanları ve muhtemel olacak başkanlar, spor kulübü yöneticileri. Sonra evler yoksulların olsun. Neden mi? Zaten onların paralarıyla yapılmıyor mu statlar? İlk defa sonra yeniden işe yarayan bir tesis olsun dünyada. -Hakkını yemiyim eski Sovyetler Birliği’nde, Abhazya’da yapılan bu tesisler kullanılıyordu. Atış talimleri yapıyordu Abhaz savaşçılar.-

Komün demek her şeye katılmak demektir. Kentin öte ucunda oturan bir kişi bile kentin diğer ucunda bir alışveriş merkezi inşa edilip edilmemesi kararına katılmalıdır. Her şey bir yana bunun inşası ile senin kullanabileceğin su oranı azalacak, denizin ve havan daha çok kirlenecek. Bu yüzden bütün kent topraklarının kamulaştırılması önerisi önemlidir. Kentin kenarında bin bir güçlükle hayata tutunan bir aile, gün gelip biraz para kazanabilme şansına sahip olması, planı öğrenerek binlerce metrekare yer kapayan birisinden çok mu daha haksız? Yaşamını sürdürebilmek için gecekondu inşa etmek için bir avuç toprak işgal eden mi suçlu yoksa TOKİ’den bedava binlerce binlerce dönüm yer kapatan müteahhit mi?

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11342-komun-11

Komün 12

Sayın Demokratik Toplum Kongresi üyeleri; Demokratik Özerklik, Özgür Komünler yani Radikal katılımcı demokrasi inşası sürecinde sizi kurumsal anlamda muhatap olarak algıladığım için bu açık dilekçeyi size yazıyorum.

Demokratik Özerklik ve Özgür Komünlerin inşasının ana alanlarından biri olan bütün bölgede özellikle son iki yıldır toprakları, hızla GDO’lu üretim kaplamaktadır. GDO’lu üretim tahripkar, yok edici ve öldürücüdür;

1- Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar-GDO’lu gıda insanları öldürür; milyonlarca yıllık bir evrimle doğada oluşmuş bitkiye; laboratuarlarda farklı bitki ve hatta hamam böceği, domuz genleri yerleştirerek yeni bir organizma imal edilmektedir. Bu şekilde imal edilmiş Mısır, Soya ya da Domates tüketildiğinde saydıklarım ve saymadığım birçok şey de yenmiş olmaktadır. Rafta durma sürecini uzatma, görüntüsünü koruma ve sadece kendi markasından ilaç kullanmasını sağlamak için yaratılan bu imalat, insanların sağlığına yıkıcı zarar verir.

2- GDO’lu ürünler öncelikle çocuklara yöneliktir; GDO’cu bilim adamlarının (adam ile iktidar kelimesi iç içe olduğundan özellikle adam kelimesi tercih edilmiştir.) ‘Henüz sağlığa zararlı etkisi tespit edilmemiştir’ mahcup savunmaları içinde bile bu doğuracak zarar inkar edilememektedir. Doğanın evrimini yok sayan piyasanın bu Frankenstein imalatı özelikle kola ve çikolata da kullanılan tatlandırıcılar çocukların sağlıklarını tehdit etmektedir.  

3- GDO’lu ürünler küçük çiftçiyi topraklarından sürer, yok eder; Büyük topraklarda devasa makineler ile gerçekleştirilen GDO’lu üretim karşısında küçük çiftçinin rekabet edebilme şansı hiç yoktur. Köy boşaltmaların, ekonomik baskının altında hala yaşamını sürdürmeye çalışan küçük  çiftçi ve köylü GDO’lu işgal karşısında tamamen yok olur, kentin varoşlarına süpürülür.

4- GDO’lu üretim, tohumları yani yaşamı yok eder; Buğdayın ve bugün insanlığın kullandığı gıdanın ana yurdu Mezopotamya’da hızla devam eden bu işgal, bütün tohum çeşitliliğini yok etmektedir. Tek tip, standart ve markalı imalat tohumların karşısında bu çeşitlilik sadece belki Kürtçe resimli bilgi ansiklopedilerinde okunabilir şeyler haline gelecektir. Dünya tarımının ana yurdu Mezopotamya ulus ötesi tekeller, Cargill ve Monsanto’nın saksısı haline dönüşecektir.

Yukarıda sıraladığım ve dilekçe de yer vermediğim onlarca nedenden dolayı Demokratik Özerklik, Özgür Komünler ve Radikal katılımcı demokrasinin şu anki kurumsal muhatabı DTK, bütün komün etki alanlarında ve özellikle de bölgede GDO’lu tarımsal üretimini, satışını ve bütün faaliyeti durdurma kararı almalıdır.

Komün alanları ve üyelerine bu üretimi durdurmaları için 2 yıllık bir süre tanımalı, GDO’lu üretimden vazgeçen üreticilere ekolojik alternatiflerin eğitimi sunulmalı ve perma kültür, doğal tarım gibi yöntemleri ile yetiştirilmiş ürünlere pazar desteği verilmelidir.

Ekolojik demokrasiyi ilke olarak benimsemiş belediyeler kendi yasaları gereği ‘Halka zararlı gıdaları ulaşmasını’ önleme yetkisine sahiptir. Bunun ötesinde bu onların temel görevidir. Bu yetki ve görev hatırlatılarak, Demokratik Özerk alanlarda, Özgür Komünlerde ve özellikle bölgede GDO’lu ürünlerin kentlere girişi yasaklanmalı, engellenmeli, halkın ve özellikle de çocukların sağlığı korunmalıdır.

DTK bu kararları ile ekolojik demokrasi, özgür komün inşasında, ulus ötesi tekellere karşı tavrını, küçük çiftçilerin, kooperatiflerin, halk ekonomisinin yanında olduğunu ve yapısının etkisinin açıkça ortaya koyma şansını bulacaktır. Sayın Demokratik Toplum Kongresi üyeleri, ekolojik demokrasi ve özgür komünler ilkeleri içersinde bu dilekçeyi gündeme almamanız karşısında, MST-Brezilya Topraksız işçi hareketinin kadınlarının, 8 Mart dünya kadınlar gününde, GDO- üretim yapan tarlalara girerek ürünleri imha ettiği, şenlikli eylemleri, örnek alarak benzerlerini gerçekleştireceğimi beyan eder, bu fırsatla Topraksız kadınların cinsiyet özgürlükçü toplumsal yapıya yakışır bu eylemini selamlarım. Yaşasın özgür komünler… Eşitlik, Özgürlük, Adalet.

Metin Yeğin – Yurttaş

Komün 13

Birçok uçakta 13 numaralı koltuk yoktur. Uğursuz sayılır. Sanki uçak kendi tarifeli hattında ilerlerken 13. koltuk sahibi süzülerek düşecek ya da daha da kötüsü belki de uçakların tek çekici tarafı, yemek ve içecek servisinden yararlanamayacaktır. 13. Komün yazısına ulaştık. Umarım dünyanın bütün müteahhitlerine uğursuz gelir.

Özgür komünler kendi eğitimini inşa edecek. Bunu sakın anadilde eğitim olarak sınırlamayın. Eğitimin duvarlarını kırmalı. Mecburen bir 5 yıl ve belki 8 yıl okudunuz ve belki de kafalarımızı hizaya sokan koca çarkın içindesiniz hala. Sıralar, kara tahta ya da camdan olanları, notlar, vizeler, finaller, çan eğrisi hesapları, kürsüler ve ah O diplomalar…

Özgür Demokratik okulların temsilcisi anlatıyordu. Duvara koca bir elips yansıtmıştı. Bu elipsi dünyadaki bütün bilgiler olarak kabul edin. İçindeki kare kadar da okullarda anlatılan bilgiler diyordu. Elipsin içindeki kareyi arıyordunuz. Göremiyordunuz. Aaa pardon diyordu İvan, göremediniz değil mi? Bir büyüteç yerleştiriyordu elipsin ortasında bir yere. Küçücük bir kare görebiliyordunuz büyütecin kocaman yapan camlarının altında. İşte bu da, okullarda öğretilen bilgidir. Dünyanın bütün bilgisinin milyonda biri kadar bir kısmını öğrendiniz diye toplumsal hiyerarşide yerinizi alırsınız. Diplomalarınızın kenarına işlenmiş isimlere göre çarka dahil olup, yuvarlanıp gideriz.

Durun ve düşünün. 5 yıl ya da 8 yıl eğitimden ya da ne yazık buna daha uzun yıllar maruz kalmanızdan geriye ne kaldı? Okullar bize sadece susmayı öğretir. Uslu durmayı ve daha da korkuncu makul olmayı öğretir. Okulda güzel olan sadece teneffüs zamanlarıdır ve kantinde takılmak. Okulla her şeyi bilen bir öğretmenle başlayan bu hayat, hiyerarşi yani boyun eğme silsilesi, şef, müdür, bakan, başbakan, omuzdan rütbeliler ve bankonatlarla sürer gider. -Türkiye’de bir devlet üniversitesinde öğretim üyesi iken dersi Pink Floyd’un The Wall şarkısının klibi ile başlatıyordum. Klibin sonunda öğrenciler okulu yakıyorlardı. Sonra ne yazık ki derse devam ediyorduk.-

Ekoloji enstitüsü kuruyoruz. Özgürleştirici bir eğitim denemesi. Eğitim süreci 75 gün ve bir ömür. 10. günden itibaren teori sokağa çıkacak. Parkları işgal edip kent tarımı yapacağız. Kerpiçten halk evleri inşa edeceğiz. Bisiklet yolları yapıp otomobillerden biraz olsun sıyıracağız yakamızı,ve güneşten, rüzgardan nasıl büyük paralara ihtiyacımız olmadan elektrik elde etmenin yollarını bulacağız. Teori ve pratik kol kola yürüyecek. Tüm öğretim üyeleri öğrenecek ve öğretecek. Kravat takmamak zorunlu olacak. MST- Topraksızlar hareketinden iki arkadaş gelecek. Öğretmek ve öğrenmek için. Michael Lövy gelecek bir hafta, belki James Petras amca, Jose Bove ya da Kore çiftçi sendikasından bir hoca. Ortak özellikleri her şeyi biliyoruz demeyenlerden olmaları. Buradan giderken de yanlarında, burayı taşıyacaklar.

Türkiye’den ve dünyanın her yerinden öğrenciler gelecek. Öğrenmek ve öğretmek için. Siz geleceksiniz dünyayı değiştirmek isteyenler. İlk 10 günden sonra ekoloji enstitüsü binasını restore etmekle başlayacağız ve umarım hiçbir zaman yakılası hiyerarşi imalatçısı okullara dönüşmeyecek. Bitirince mi ne oluyor? Tabii ki diploma vermeyeceğiz. Dünyayı değiştirmek için buna ihtiyacımız yok ve kravat takmak yasak…

Komün 14 

Bir oyun oynayalım. Kapatın kapılarınızı. Cezaevinde arkadaşlar şanslı zaten onlarınkini kapatanlar var. 20 litre su koyun karşınıza. 7 gün orada kalacaksınız. Bütün suyunuz o. İsterseniz birinci günde bir hafif banyo yapın şöyle 3-4 litre suyu dökünün. Geriye 17- 16 litre su kalır. Bunun bir litre kadarını için. Bir litresiyle çorba yapın. Ve diğer ihtiyaçlarınız için de bir litre diyelim. İlk günde en iyi olasılıkla geriye 14 litre suyunuz kalır. İkinci gün banyodan vazgeçin ama 3 litre daha harcarsınız. Üçüncü gün biraz daha az içip, yüzünüzü yıkamazsanız olur diye düşünüp 2.5 litreye indirelim su harcamasını. Galiba 8.5 litre kaldı ve 4 gün. Çorba olmasa da olur. 2 litreye indirelim günlük harcamayı, yetiriyoruz işte. Hatta yarım litre de cabası. Her gün suyu seyretmeye başlayın. İlk gün harcadığınız 3-4 litre için kendinize sinirlenin.  –Bir film sahnesi vardı. Afrika’da susuzluk içinde kırılan insanların, çok küçük kısmını başka bir ülkeye getiriyorlardı. Duşta yıkıyorlardı. Siyah çocuk başından aşağıya süzülen suyu tutmaya çalışıyordu. Yerdeki duşun, su giderine atlıyordu. Dönerek akan suyu durdurmaya çalışıyordu. Su avuçlarından kayıyordu- 7 gün bitince biraz kirli çıkarsınız dışarı. Mutlusunuz. Kazandınız. Haa unuttum oyunun devamını söylemeyi. Sizin yerinize çocuğunuz girecek şimdi oraya. Ne kadar su bıraktınızsa geriye, onu kullanacak.

Viranşehir’de sadece kuyulardan çıkartılıyor su. Geçen yıllarda 250 metreden çıkartılabiliyordu. Şimdi artık en az 500 metreye inilmesi gerekiyor. Bakmayın siz tarlaların bu bahar günlerinde yeşil olduğuna, çölden önceki son kavşakta Viranşehir. Suruçta ise bu derinlikte de su kalmadı daha da derinlerde. GAP’ın yanı başında olması hiç önemli değil. Zaten oradan su verdikleri yok. Fakat gidip seyredebilirsiniz baraj gölünü.

Bu susuzluk iyi para getirecek bazılarına. Nehirleri sattılar, şimdi de yer altı sularının satılması için hazırlıklar başladı. Yer altında ki su havzaları özelleştirilecek. Kuyunuzun başına bir saat takacaklar, ne kadar çekerseniz o kadar para ödeyeceksiniz. Gene biz kaçak kullanırız diyorsanız yanılıyorsunuz. Su polisleri göz açtırmayacak. İşin garibi bide bunu su sarfiyatını engellemek adına yapacaklar. Sanki çocuklarınızın, torunlarınızın suyunu, otomobil fabrikalarına, çimento fabrikalarına pompalayan onlar değilmiş gibi. Sonra da sayıları çıkartacaklar karşımıza. Bu yıl ne kadar büyüdük diye. Koca aç canavar kapitalizm susadıkça çocuklarınız susuz kalacak. Koca bir Kerbelaya dönüyor dünya.

Hemen, bugün, şimdi su meclisleri kurmalıyız. İçinde belediyelerin, ne yazık ki uzmanların, 70 yaşında kadınların ve mutlaka çocuklarında olduğu su meclisleri. Uzun uzun toplantılar yapmak için değil bugünden suyunu nasıl kullanacağına karar vermek için. Demokratik özerklik, Özgür komünler yani radikal katılımcı demokrasi bundan başka nedir ki? Suyun demokratikleşmesini gerçekleştirmeliyiz. Her havza da ne kadar su var? Ne kadarını toprak ağaları GDO’lu mısırlara, soyaya harcıyor? Bu kadar su harcadığında çocuklar ne zaman kerbelanın içine düşecek?  Büyük barajları nasıl yok etmeli? Suruç’a nasıl su bulmalı? Lice de suyu nasıl dağıtmalı?

İzmir Dikili belediyesi 10 metreküpe kadar su kullanımını bedava yaptı. Yargılandı. Beraat etti. Şimdi 13 metreküpe kadar su bedava. Bu su kullanımını toplamda azalttı. Çünkü kimse bu miktarı aşmak istemiyordu. Kaçak kullanım da kalktı. Çünkü zaten su bedavaydı. DTK’ ya bir dilekçe daha yazmalıyım. Birincisini kaile almadı ama.  Daha kısa yazmalı.

Dilekçe no 0002… Sayın DTK, Demokratik özerklik, özgür komünlerin kurumsal muhatabı olarak sizi algıladığımı bir kez daha hatırlatarak, özellikle bütün bölgede 10 metreküpe kadar suyun kullanımının bedava ilan edilmesini, su meclislerinin kurulmasını, hiçbir şeye dahil olamadığımız bu dünyada bari suyumuz hakkında karar vermemizi acil bir şekilde talep ediyorum. Bırakın milletvekili aday adayları etrafınızda dolaşıp dursun. Suyumuza sahip çıkın…

Metin Yeğin. Yurttaş. Başbelası.

Sadizmin babası Marki de Sade söylüyordu. ‘Hepimiz toplanmışız, giyotinin tepeden inecek olan bıçağını seyrediyoruz.’  Japonya da nükleer santral patladı. Radyoaktif yayılıyor. En son ne zaman nükleer santral karşıtı eyleme katıldım… Daha önce  ironi yapıyordum.  ‘Dünyanın bu yok oluşu karşısında mazoşist zevk alıyorum. Biz ölürken, haklıydık, haklıydık bak gördünüz mü diye söylenerek öleceğiz.’ Diye. Soluğum tutuldu.

Bunu yapamıyorum. Deniz suyunu soğutmak için reaktöre veriyorlar o çok bilmiş nükleer santral uzmanları. Radyoaktifi denize yaymaktan fazla bir şeye yaramıyor. Biraz önce haberlerde açıkladılar reaktör de soğutma çalışması yapanlar da ayrıldı. Uzmanlar ve hükümet yetkilerinin geriye tek işi kaldı. Yalan söylemek. Zararlarını ört bas etmeye çalışmak. Saklamak. Kaldırın kafanızı biraz yukarı bakın giyotinin bıçağı düşüyor.

Komün 15

Ekolojik demokrasi derken bu ölümden bahsediyoruz. Bu yüzden Komün yazıları sadece sizin nostaljinize, kenarları işlemeli melonkolinize uygun olsun diye değil ki. İşte tam bu. Bu ölümden bahsediyorum size. Bu yüzden nükleer santral mütahitlerine, hidrolik santral mütahitlerine, bütün herşey mütahitlerine, karlarına ve sayılarına, kalkınma ajanslarına, kalkınmanın kendine, yani sadece kapitalizme değil bütün endüstiriyal sisteme karşı bir öneri olarak olarak, yani ölüm ve kalım olarak görüyorum özgür komünleri. Bugünden sonra en büyük düşmanım yazdıkların çok güzel ama şu anda uygulanabilir değil diyenler olacak. Parmak uçlarıma elektrot bağlayan işkencecim kadar nefret edeceğim onlardan. Aptal burjuva terbiyem müsaade etmeyeceği için, belki yüzüne karşı bir şey diyemeyeceğim. Rüyamda tekmeler savuracağım çok bilmiş kelimelerine. Hazır cevaplar hazırlayacağım, sevgililerinin yanında komik düşürmek için. Ne biliyim elimden ne geliyorsa yapacağım. Beddua da ederim belki tutar. Santral patlar, benden zanneder…

Su, rüzgar, enerji, gıda ve yaşamın bütününü, bugünden elimize almadığımızda geriye hiçbir şey kalmayacak. Nükleer bir katliamla başlayan Japon mucizesi nükleer bir katliamla çöküyor. Hiç birşeyin uzaktan kumanda ile yönetilemeyeceğini gösteriyor, havada hızla yayılan görünmez ölüm. Hadi bakıyım çare bulsun tıbbın kurum kurum kurumlanan uzmanları bilim adamları. Japonlar da yapamıyor abi yani.

Biz masum değiliz. Hiçbir nükleer karşıtı eyleme katılmayanlar, katılıpta bağırıp çağırdıktan sonra dağılıp gidenler, amaan ne yapalım dünyayı biz mi kurtaracağız diyenler, büyük konuşmalar yapanlar, onları alkışlayanlar, hisse senedi sahipleri, banka memurları ve bilim aşkıyla yanan öğretmenler, yazı yazmaktan başka bir şey yapamayan ben, hepimiz cehennemin dibine.

Kucağınızda çocuğunuz radyoaktiften kaçmaya çalışıyorsunuz. Sarı sarı oluyor yüzleriniz. Çocuğunuzun göz akı daha sarı. Ne oluyor baba diye soruyor. Yok bir şey kızım santral patladı. Niye bıraktık her şeyimizi? Gitmemiz gerekiyor kızım. Neden? Ölüceğiz de ondan kızım. Ölmek ne demek Baba. Bilmem umarım cennet filandır. Cennet ne demek Baba? Limitsiz kredi kartı gibi bir şey kızım. Kredi kartı ne demek baba?  Tutsaklığımız kızım. Niye onu seviyoruz Baba… Sonra konuşuruz kızım. Sonra ne demek Baba….

Komün 16

Neden bekliyoruz? Neyi bekliyoruz? Bütün ülkede, özellikle bölgede köylerin neredeyse yüzde 80’inde hepatit B, ishal ve benim bilmediğim birçok hastalık yaygınken, her şey bir yana çocuklar ölürken ne bekliyoruz?

Demokratik Özerklik, özgür komünler dediğimizde yani radikal katılımcı bir demokraside öncelikle sağlığı örgütlemeliyiz. Egemen sağlık sisteminin, tıp hegemonyasının dışında başka bir sağlık örgütlemeli. Tam teşekküllü hastanelerden, uzman ve çok uzmanlardan, arkalarında dünyayı hasta kılan ulus ötesi ilaç tekellerinin sınırsız kar hırsları, yalanları, besleme araştırma raporları, bütün insanlığı müşteri algılayan bembeyaz hasta soyucu, hijyenik açıklamaları hatta sabah şekerleri programlarındaki sağlık köşeleri de hepsi çöp kutusunda yani kapitalizmde kalsın. Biz başka bir sağlık inşa etmeliyiz. (Son sağlık mitinginde ne kadar çok promosyon dağıtıyordu ilaç şirketleri bu kadar doktoru başka yerde bulamayız diye. Onların daha çok ilaç yazmaları, kendi ilaçlarını yazmaları için, yani karaciğer, dalak ve böbreklerimizi dağıtıyorlardı mitinglerde.)

Özgür komünlerde toplumsal sağlık örgütlemek ise tamamen başka bir şey. İçinde sağlık emekçilerinin yani halkın doktorlarının, sağlıkçılarının ve bilhassa da herkesin olacağı komiteler örgütlemeliyiz. Sağlık sadece doktorlara ve uzmanlara bırakılamayacak kadar ciddi bir şeydir. Bu yüzden mutlaka insanlar kendi bedenleri, sağlıkları hakkında karara katılmalıdırlar. Yoksa mesela yaygın hepatit B promosyonlu ya da promosyonsuz ilaçlarla tedavi edilemez. Tıbbı sorgulayan, denetleyen ve esas olarak da toplumsal sağlığın ancak düzgün çevre koşullarıyla gerçekleşebileceğini bilen bir sağlık örgütlenmesi inşa etmeliyiz.

Kocaman, üstünde bir sürü hortum geçen, bir sürü de elektronik göstergeler, dit dit falan gibi sesler çıkaran makineler daha çok ancak hastane dizilerinde hayat kurtarır. Yoksulların hayatlarını kurtaran temiz su, temiz çevre, sağlıklı ev -ki mesela şu anda kolektif olarak inşa ettiğimiz kerpiç evler, sağlıklı gıda toplumsal sağılığın temel unsurlarıdır. Biz ilaç tekelleri gibi insanları ilaç müşterisi olarak görmediğimizden onlar gibi herkesi sürekli hasta ve ilaç bağımlısı kılmaya çalışmıyoruz. Çocukları hasta etmeden kurtarmak zorundayız. Çıplak ayaklı doktorlar, yani koca koca fakülteler, üniversiteler, diplomalar yerine hijyen bilgisi, ilk yardım ve temel sağlık eğitimi almış binlerce kadın, erkek, çocuk ancak toplumsal sağlığı komünlerde inşa edilebilir.

Ben dilekçe yazmaya devam edeyim.

Dilekçe sayı 0003, Sayın DTK-Sağlık Komisyonu; özgür komünlerde ve özellikle bölgelerde yaygın olan hastalıklara karşı ne gibi önlemler almayı düşünüyorsunuz? Sağlık komiteleri, çıplak ayaklı doktorlar ile toplumsal sağlığın örgütlenmesi ya da bol cihazlı piyasalaştırılmış devlet hastanelerinden, özel hastanelerden mütevellit sağlık sisteminden mi umut beklemeliyiz. Neden bekliyoruz?

Metin Yeğin. Yurttaş. Dilekçeperver…

metinyegin@gmail.com

December 19, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ezilenler, isyan, kent yasami, kir yasami, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, Su, tarim gida GDO, yerel yönetimler, yerli - yerel halklar | 1 Comment

What the Zapatistas Can Teach us About the Climate Crisis – Jeff Conant

 

With their 1994 battle cry, “Ya basta!” (“Enough already!”) Mexico’s Zapatista uprising became the spearhead of two convergent movements: Mexico’s movement for indigenous rights and the international movement against corporate globalization.

Skip to 2010: the movements for indigenous rights and against corporate globalization have converged again, this time globally, in the climate justice movement. Following the widely acknowledged failure of the climate negotiations in Copenhagen last December, the greatest manifestation of these converging movements took place this past April at the World People’s Conference on Climate Change and the Rights of Mother Earth in Cochabamba, Bolivia.

While political forces have conspired to make the Zapatistas largely invisible both inside Mexico and internationally, their challenge has always been to propose a paradigm of development that is both just and self-sustaining. It seems fair, then, to see if Zapatismo can shed any light on the muddle of politics around the climate crisis. Can the poetic riddles of Zapatista spokesperson Subcomandante Marcos serve as signposts on the rough road toward just climate solutions?

One No and Many Yeses 

Soon after the Zapatistas appeared to the world in 1994 as an armed insurgency, they put down their weapons and revealed that alongside their “One NO” — the rejection of imposed authority, whether by the Mexican government or by the global institutions that govern trade, investment, development and security policy — they stood for “Many Yeses.” Yes, for the Zapatistas, signified the careful, conscious, and painstaking development of alternative forms of governance and resource use: multilingual schools, community clinics, seed banks, sustainable agriculture, accessible and affordable water and basic sanitation, and, above all, organized experiments in direct democracy.

When 30,000 members of civil society from 140 countries, including 56 government delegations, gathered in Cochabamba in April, they asserted clearly and forcefully that the climate crisis, with its attendant impacts of drought, flood, crop loss, increased disease burden, displacement, and widespread instability, has one essential root cause. In the words of the People’s Agreement forged in Cochabamba, “The corporations and governments of the so-called ‘developed’ countries, in complicity with a segment of the scientific community, have led us to discuss climate change as a problem limited to the rise in temperature without questioning the cause, which is the capitalist system.”

Whatever climate solutions we consider, the Southern social movements say, they must be rooted in the acceptance of social and ecological limits to growth. Recognition of such limits is what the Zapatistas would call “the No.”

The many “yeses,” meanwhile, come in the form of the best demands of the climate justice movement: strengthening local economies, practicing ecological agriculture and rights-based governance; drastically reducing consumption and waste by Northern countries and Southern elites in order to improve quality of life for the billions of marginalized and exploited; protecting forests, biodiversity, culture, and those among us who are most vulnerable; investing in and attending to women, youth, and those who’ve earned the right to be called “elders.” The many yeses, for climate justice, are the manifold paths toward mitigation and adaptation, equity and justice. The “yeses” are embodied in a notion that has recently gained currency in development circles: grassroots resilience.

Justice with Dignity 

Implicit in the surging forth of the indigenous people is their demand to be approached with the respect due to all human subjects. As Subcomandante Marcos wrote over a decade ago, “The powerful with all their money don’t understand our struggle. The power of money and pride cannot understand, because there is a word which does not walk in the understanding of the great sages who sell their intelligence to the rich and the powerful. This word is dignity.”
Dignity, it turns out, is central to the climate negotiations. “Development,” with its implicit assumption that the health of a society is best measured by its level of consumption, comes, precisely, at the cost of human dignity. Southern climate campaigners make clear that the North, burdened by overconsumption to the point of obesity, needs to reduce consumption, while much of the South, in the face of perennial scarcity, needs to increase it. Sara Larrain, director of an NGO called Chile Sustentable, writes, “The objective of human dignity surpasses the objective of overcoming poverty, and refers to the negotiation of environmental space and social equity between the North and South.”

The “Line of Dignity” that Larrain formulated, in concert with groups from Brazil, Uruguay and Chile, is essentially a proposal to replace the poverty line — an austere and denigrating economic metric based on only the most fundamental human survival needs — with a measure that takes into account cultural, political, and environmental rights. “The Line of Dignity,” Larrain writes, “is a convergence point that fosters lowering the consumption of those above, and raising that of those below. This permits the assurance to the population of the levels of access to environmental space necessary for subsistence and dignity.”

The Line of Dignity proposes that equity between North and South can only be reached when the Northern notion of environmental sustainability (preservation of resources for planetary needs and future generations) is matched with the Southern demand for social sustainability (equity, and full social, environmental, political and cultural rights). Thus, in order to raise the standard of living of the billions who currently live below the line of dignity, a certain measure of environmental space (carbon sinks, fisheries, and open grazing land, for example) must be surrendered by the North. The wealthy must reduce their use of resources. They must commit to degrowth.

Rather than manage the climate catastrophe, as the neoliberal establishment is attempting to do, the climate justice movement chooses to use the crisis as an opportunity — perhaps the last opportunity — to construct dignity.

Everything for Everyone, Nothing for Us 

Probably the most commonly asked question of people just arriving at a deep concern for the ecological crisis is, “What can I, as an individual, do to make things better?” The simple answer, which I learned from living among Zapatista villagers, is nothing. Because we have to stop acting as individuals if we are to survive; the Earth won’t be affected by our individual actions, only our collective impact.

The Zapatistas’ slogan, “Para todos todo, para nosotros nada” (“Everything for Everyone, Nothing for Us”) rang true in the mid-1990s and still rings true today. But this slogan has a certain mystery. The demand “nothing for us” runs so counter to anything any of us — the resource-hungry individuals of the so-called First World — would ever think of demanding. As the saying goes, no one ever rioted for austerity. Yet, without feeling cheated, we need to build our capacity to live by another old saying: Enough is better than a feast.

The proposals of Bolivia’s President Evo Morales for a Climate Debt Tribunal and a Universal Declaration of the Rights of Mother Earth put equity and ecology (as opposed to, say, technical fixes or market-based solutions) at the center of climate negotiations. Such proposals are, at bottom, radical expressions of an ethic that demands everything for everyone, nothing for us. Such proposals also require a radical rethinking of what “development” means. Inspired by the Andean notion of “el buen vivir” — living well, as opposed to living better — the emerging climate justice movement posits that, this close to the brink of ecological collapse, development and progress should be understood not in terms of accumulation, but in terms of sharing.

A World in Which Many Worlds Fit 

The Mexican establishment perceives the Zapatista project as a threat to the very integrity of the nation-state. This threat lies in the Zapatistas’ demand for the formal recognition, within state boundaries, of diverse ethnic, cultural, linguistic, and religious groups. In the Andean region, and in Bolivia in particular, this is called (in its cultural dimension) pluriculturality, or (in its political dimension), plurinationality — a nation in which fit many nations. The notion of pluriculturality differs significantly from the U.S. concept of “multiculturalism,” for it goes beyond multicultural education to include respect for collective claims to territory and for collective rights.

The world is in the middle of the greatest mass extinction since the twilight of the dinosaurs. Half of all species on Earth are expected to vanish within 100 years. The major ecosystems (including the Amazon), the world’s freshwater systems, and the coral reefs are all approaching a “tipping point” from which they may never recover. As such, scientists and social movements tend to agree: Diversity as a basis for decision-making is at the heart of both ecological and cultural survival. The Zapatista push for “A World in Which Many Worlds Fit,” much more than a call for mere “tolerance,” is a clear recognition that what science has recently come to call “biocultural diversity” is a bottom line.

Rather than seeking to divide resources to serve an atomized multitude, the climate justice movement envisions multiplying resources to serve the common good. For peasants and indigenous peoples, by and large, this means merging age-old traditions and systems of ownership and authority with the modern practices that complement, foster, and enhance them. In other words, a just transition to a post-carbon world requires precisely the kinds of strategies that have sustained land-based peoples for millennia, accompanied by the best sustainable technologies current science has to offer: organic subsistence agriculture plus fair trade; seed sovereignty ensured by genetic testing of seed stocks; locally produced electricity via wind, solar, and biogas; collective (public) transportation powered by waste oil; zero waste practices and small-scale, clean production; and local water stewardship enhanced by low-cost water treatment. To respond to a crisis with diverse, local manifestations in a way that achieves a world in which many worlds fit demands diverse, local, people-powered solutions.

The Earth Is for They Who Work It 

The Zapatistas’ struggle has been, above all else, for territory. They want the simple right to work the land that they consider historically to be theirs. In this, their struggle has many parallels throughout the indigenous world.

While fighting for the Earth, the Zapatistas have never identified themselves, even incidentally, as “environmentalists.” Nor do they talk much, in their voluminous decade-and-a-half of communiqués, about “ecology” or “conservation.” And yet, as poet Gary Snyder once said, “The best thing you can do for the environment is to stay home.” As indigenous peasant farmers struggling for territorial autonomy, the Zapatistas’ struggle is precisely to “stay home.”

One of the controversial topics in the UN climate negotiations, hotly contested in Cochabamba and denounced outright by many segments of the climate justice movement, is the program called Reduction of Emissions from Deforestation and Degradation (REDD). REDD seeks to reward governments, companies, or forest owners in the South for keeping their forests standing, to act as carbon sinks, instead of cutting them down. Liberal NGOs tend to support the essentially corporate REDD program because it provides a mechanism for protecting forests. But this mechanism also provides polluting industries with the right to continue polluting. In addition, REDD’s version of “forest protection” may well be one of the largest land grabs in history.

Tom Goldtooth, director of the U.S.-based Indigenous Environmental Network, calls REDD “a corruption of the sacred.” Forests, especially for those who live in them, are not mere carbon sinks. “Lungs of the Earth” or not, they are forests first. The Earth, as Emiliano Zapata urged, is for its true stewards. Yes, urges the climate justice movement, keep forests standing — and pay to do so if necessary. But rather than putting distant economic interests in charge of forests in order to save them, as REDD proposes, why not encourage the kind of valuation that land-based peoples have always practiced? We should reduce the pressures on forests by keeping out those who don’t directly steward them — that is, most of us.

In denouncing REDD and other carbon offset schemes, climate justice activists argue that the market can’t resolve a crisis of its own making. The Stern Review on the Economics of Climate Change, released in Britain in 2006, described climate change as “the biggest market failure in history.” Yet, at the same time, carbon markets became the only solution advocated by governments and the corporations and NGOs close to them. When the European carbon market failed, with the price of a ton of carbon dropping dramatically below the range at which renewables can compete with fossil fuels), there was barely a whisper. The Obama administration continued to push for cap-and-trade, the UNFCCC continued to press for REDD and other offsets, and the atmosphere continued to be for those who wanted to pay to pollute it. 

Walk by Asking Questions

In many of his communiqués, Subcomandante Marcos uses stories of the old gods, those who were there before the world was the world, to show how the struggle to reinvent society is linked to the moment of creation. One lesson these stories return to time and again is that those who created the world did so by “walking while asking questions.” It is a powerful poetry.

Yet, in the midst of growing climate crisis, we barely have time to ask the questions. Can the massive numbers of landless, small landholders, fisherfolk and indigenous peoples be given incentives — and support — to stay on their land rather than migrate to overcrowded and overheated cities? Can we reasonably stop the burning of coal, oil, crops, and waste, and still live well? Is another development possible? These questions don’t have easy answers. But in asking them as we walk, quickly, we may — we must — find the answers emerging.

In The Value of Nothing, Raj Patel cites “walking by asking questions” as a fundamental principle of democracy. “The mistakes that get made along the way are part of the process,” he nevertheless acknowledges. In challenging a broken system, it’s essential to enter uncharted territory. Actually engaging the most affected people in the process of fixing the climate disaster is part of this territory. And yes, mistakes will be made.

But in order to prevent mistakes from becoming disasters, interventions must be made at a human scale. It was mistakes — big ones — that got us here. Oil companies like BP, for instance, drilled far beyond their capacity to prevent or clean up accidents. More spectacular failures are in the pipeline, such as geo-engineering. When BP Vice President David Eyton announced in 2008 that BP was getting onboard with geo-engineering, he said, “We cannot ignore the scale of the challenge.” Unfortunately, we also cannot afford the scale of the disaster to follow. If anything goes wrong (and it will), it will go wrong, like the BP experiment in deepwater drilling, in a big way.

As we walk by asking questions, we should repeat the following mantra: big questions, small mistakes.

Ya Basta! 

As profound as any of their other poetic slogans, the Zapatistas’ initial battle cry of “Enough already!” defines the urgency with which we must approach the climate crisis. This year will likely mark the hottest summer on record. The hurricane season is predicted to be more catastrophic than ever. The BP spill is now recognized as the worst environmental disaster of all time. And the latest predictions from the National Oceanic and Atmospheric Administration show that the Arctic could be free of summer ice in 30 years. Governments play politics as usual, and corporations eye huge profits from carbon markets. But scientists and activists agree: We can’t alter the physical limits of climate devastation with market fixes.

In 1994, the Zapatistas clearly told the world that we had exhausted all other options. In the teeth of climate catastrophe, every living thing on the planet is now backed against the same wall. Change takes time, argues every prudent voice. But after centuries of toxic industry, decades of climate change denial, and years of playing politics as if there were winners and losers, time has run out. In a drawn-out competition against the climate crisis, there can be only losers. As Bolivia’s ambassador to the UN, Pablo Solón, said recently at the U.S. Social Forum in Detroit, “We are only going to have one chance in this century to fight climate change. And that time is now.” In these words can be heard the echo of the Zapatistas: Ya Basta!
Recommended Citation:

Jeff Conant, “What the Zapatistas Can Teach us About the Climate Crisis” (Washington, DC: Foreign Policy In Focus, August 3, 2010)
 Author 

Jeff Conant’s book A Poetics of Resistance: The Revolutionary Public Relations of the Zapatista Insurgency (AK Press) was released this month. He is an independent journalist, educator, and lead author of A Community Guide to Environmental Health (Hesperian, 2008), a grassroots educational manual currently being translated into 20 languages. He is a contributor to Foreign Policy In Focus.

http://ecosocialismcanada.blogspot.com/2010/08/what-zapatistas-can-teach-us-about.html

October 3, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, iklim, komünler, kolektifler, ozyonetim, sistem karsitligi | 1 Comment

Yaşasın referandum(!), salyangozlar, Zapatistalar, Özgür Komün ve özgür olan her şey – Metin Yegin

Sakın yanlış anlamayın, ben egemenlerin karikatür referandumuna yaşasın demiyorum. Yerin dibine batsın sahte demokrasi oyunları, sahte gözyaşları, sahte karar verme hakkımız ve onlara ait gerçek tek şey olan yalanlar. 12 Eylül’den de bıktım. Ne olursa onun ardına sığınıyoruz. Koca bir pasifizm kalkanı. Her şeyin başı eğitim gibi bir şey oldu bu 12 Eylül. Ne desek arkasından o çıkıyor. Dünyanın yumuşak cuntalarından birini 30 yıldır sıyırıp atamadık kafamızdan. Konuşa konuşa daha da büyüttük, nesilden nesile taşıdık. Bütün bunlar yetmezmiş gibi şimdi de ısıtılıp önümüze hem sopa, hem havuç gibi sunuluyor. Önüm arkam sağım solum sobe.

Biz bu temaşa devam ederken gerçek referandumları örgütlemeliyiz. Hemen ’12 Eylül kötü referandumunun’ ardından şehir şehir, mahalle mahalle ve hatta sokak sokak referandumlar yapmalı. Hem de onların referandumu gibi ortaya karışık bir paket üstüne ‘evet’ ya da ‘hayır’ diyen değil, gerçek bir demokrasinin, yani insan soluklarından olan bir demokrasinin referandumu. ‘Barışı nasıl inşa etmeli?’ diye sormalıyız. ‘TEKEL işçileri ne olmalı?’, ‘Okul duvarlarını yıkmalı mı?’, ‘Mahallenin neresine sağlık ocağı açmalı?’, ‘Süt kaça alınmalı ve ekmek kaç lira olmalı?’, ‘Bedava otobüs nerelerden kalkmalı?’ Ve ‘Ne sorular sormalıyız?’ diye sormalıyız. 12 yaşından büyük herkesin katıldığı bir referandum. Madem 12 yaşındakiler cezaevine atılabiliyorlar tabii ki referanduma da katılmalı. Yaşasın referandum!

Zapatistalar Mayaların salyangozlarından yararlandı. Salyangoz-Caracoles, Maya efsanelerinde hayatı ifade eder. Kalbe, bilgiye ve akla açılan yolu anlatır. Aman dikkat burada kalp çok önemli. Onsuz bir bilgi ve akıl hiçbir şey. Salyangoz horizantaldir. Birbirini kesmez. Hiyerarşik olmayanı, yan yana olanları, anlatır. Zapatista örgütlenmesinin ve Zapatistaların iyi yönetimlerinin, belediyelerinin simgesidir. (Caracolesy las Juntas de Buen Gobierno (JBG)) ‘İyi belediyeler’ egemenlerin yasalarıyla ve yerel yönetim seçimleriyle değil, 2003 yılında halkın uzun tartışmalarıyla kuruldu. Bu yüzden yöneticiler(!) para almaz ve her an geri çağırılabilirler. Temel ilke, herkesin kararlara katılması ve sorumluluğu üstlenmesidir. Üretim de, eğitim de, sağlık da salyangoz örgütlenmesiyle gerçekleşir. Bugün 27 Otonom İsyankar Zapatista Komünü, 5 ayrı Salyangoz’da örgütlenmiş durumda. Yaşasın Salyangozlar! Yaşasın ‘İyi belediyeler!’

Bir de bizim ‘iyi belediyemiz’ vardı. Halk hangi partiden olursa olsun komitelere katılıp, kendi kararlarını alıyorlardı. Terzi Fikri’nin Fatsası. Ona da bir Yaşasın!

Yaşasın Özgür Komün! Özerklik der demez hemen ardına ‘Özgür Komün’ü eklemeli. Dünya Bankası’nın ‘desantirilizasyon’ tuzağının içine, yani özerklik adıyla kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi tuzağına düşmemek için. Böyle bir demokrasi istemeli. Diyarbakır ve Batman’ın özerkliğinden ve Edirne, Artvin ve Çankaya’nın özerkliğinden, yani özgür komünlerden bahsetmeli. Ve Yozgat’ın da ve bütün sokakların ve hatta çıkmaz sokakların.

Madem demokrasi diyorlar, gösterelim neymiş gerçek demokrasi. Gene uçuyor muyum? Hayır sizsiniz gerçekçi olmayan. Size her hafta bu köşede, dünyanın her yerinden karikatür demokrasi hikayeleri anlatıyorum. Hadi beni geçin, siz içinde yaşıyorsunuz koca yalanların. Ben çok gerçekçiyim. Eğer onların referandumları, seçimleri, hile ve desiseleri içinde oynarsak, kurtulamayacağız kokmuş karanlıklarından.

Yaşasın Özgür Komünler ve özgür olan her şey…

Metin YEĞİN

http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=3537

September 3, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, yerel yönetimler | Leave a comment

Green Anarchism in (very) brief

Civilisation is Exploitation
Mass society is too complex to work without specialisation. Specialised division of labour alienates us from each other and creates a hierarchy needed to co-ordinate production. Hierarchy divides society into the powerful and powerless. The powerless are treated as objects to be exploited. Exploitation on grounds of class, gender, ethnicity and sexual preference is intrinsic to mass society. Mass society cannot be reformed. It must be replaced.

Small is Beautiful
Mass society must be replaced with communities small enough for each person in them to be respected as an autonomous individual. In small communities, self-determination would replace hierarchy. You can’t fight mass with mass. If our means and ends are to be consistent, we must organise in networks of autonomous small groups to replace mass society.

Land or Death
Mass society alienates people from the Earth. By controlling the Earth’s resources, the State controls society. We must end our dependence on the State by taking back the land and living self-sufficiently. By re-establishing our relationship with the Earth, we undermine the hierarchical thinking that is destroying it.

Revolution on the Periphery
Mass society needs resources from across the planet to survive. Those most exploited by it are those that work the land in the Third World, only to have the fruits of their labour exported to profit the rich. They have nothing to lose by taking back the land at the expense of mass society. As less resources are imported from the Third World, mass society won’t be able to come up with the goods in this country. Self-governing, self-sufficient small communities will be more needed and easier to establish as the State loses control of the rest of the planet.

Autonomy Now
We must support the revolution on the periphery by making our own here. We must share the skills needed to survive without the State, create a culture of resistance to free us from the alienation of mass society, live free of exploitation by boycotting banks and multinationals, building an alternative green and black economy and defending ourselves and the Earth by taking direct action against military bases and labs, developers and industry, exploitation and bigotry.

http://theanarchistlibrary.org/HTML/Anonymous__This_is_Green_Anarchism.html

August 4, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, isyan, komünler, kolektifler, ozyonetim, savaş karşıtlığı, sistem karsitligi | Leave a comment

Sharing and Climate Change: A Human-Sized Answer to a Global Problem – Bucket Von Harmony

The global community is facing a serious ecological problem. Unless we change our way of living we may be passing on to our children a world with rising sea levels, extreme weather conditions, and disrupted ecosystems. According to governmental studies done in the UK and EU, a global average temperature increase of over 3 degrees Celsius would cause irreversible changes to our environment, the effects of which may include a potential rise of the sea level of up to 7 meters and widespread water and food shortages.

Nathan Rive of the Center for International Climate and Environmental Research in Oslo says that if we are to have any chance of preventing the average temperature from increasing over 2 degrees, “we would have to cut global emissions by 80 percent by 2050.”

How can we stop consuming resources and producing carbon at such high levels? Is it possible to do so and still maintain the level of comfort that we have in modern life? Are we willing to make the changes necessary, when the ultimate effects of our actions (or inaction) will not manifest until decades from now? We have the technology now that can help, but investment in these technologies on a massive scale is needed immediately if we hope to see the changes we need in place in time to make a difference. Government programs like carbon taxes might help motivate our industries to pollute less. However, in places like the European Union and the UK where such laws have been enacted, carbon reduction is still falling short of their goals. In addition, the US is the largest producer of carbon emissions per capita and is currently without comprehensive carbon emission regulations.

Don’t give up hope yet! There exists today a solution that could drastically reduce the energy consumption and carbon emissions of the modern citizen, and it does not require new technology or a drastic reduction in quality of life. It is not anything new or complex; in fact it is something we all learned in Kindergarten. It is called sharing.

Case in Point: Twin Oaks Community

The bylaws of my home, Twin Oaks Community in Virginia, list ecological sustainability as just one of the many purposes of our community’s existence. The primary intention of our community at its founding was to create a culture of cooperation, sharing, and equality. We certainly do care about ecological sustainability and hold many discussions on how we could do better. However, we have put most of our energy into finding ways to live cooperatively, communally, and comfortably.

Only 10 percent of our residents are grid-electricity-free, we have no buildings built with cob or strawbale, and we live with most of the comforts of modern life. Despite our lack of green technologies and our lifestyle of modern conveniences, members of our community consume far less resources than those in our neighborhood, in some cases by over 80 percent less!

Below is a breakdown of our resource consumption and how it compares to that of other people in our climate.

Gasoline:

The average Virginia resident uses about 530 gallons of gasoline per year.(1)

Twin Oaks consumed about 15,267 gallons of gasoline in 2007.

With an average adult and child population of 96, that would put our consumption at 159 gallons per person.

That is 70 percent less gasoline consumed!

Electricity:

The average Virginia resident uses 13,860 kWh of electricity per year.(2)

Twin Oaks consumed 268,065 kWh in 2007.

With an average adult and child population of 96, that would put our consumption at 2792 kWh per person.

That is 80 percent less electricity consumed!

Natural Gas:

The average Virginia natural gas consumer uses 302 therms of natural gas.(3)

Twin Oaks consumed 16,221 therms of natural gas in 2007.

With an average adult and child population of 96, that would put our consumption at 169 therms per person.

That is 44 percent less natural gas consumed!

Solid Waste:

The average American produces 1460 pounds of trash a year.

Twin Oaks produced 18,780.00 pounds of solid waste in 2007.

With an average adult and child population of 96, that would put our production at 196 pounds per person.

That is 87 percent less solid waste produced!

Twin Oaks Community has a fleet of 12 vehicles that we share between all our members. Each day one person runs into town to collect the day-to-day needs for us all. They also ferry people to their various destinations like doctor appointments or the library. By sharing our vehicles and carpooling, we are able to drastically reduce the amount of gasoline we use.

We all live in nine communal houses, each with different norms and culture. We use carbon-neutral wood to heat our houses. By sharing common space and having dormitory style housing, we consume much less energy to light and heat our homes than we would if we were to live in individual houses.

We serve lunch and dinner each day in a single building for our whole community. We are able to use much less energy to cook our food when we are using one kitchen to feed 90 people than we would if we each cooked our own meals.

What food and general necessities we do not produce ourselves, we buy in bulk. Because of this we greatly reduce the amount of packaging that comes onto our property. We send much less solid waste to the local landfill then we would if we were each to purchase our goods in individually wrapped packages.

By sharing so much we are able to live comfortably, but also greatly reduce our resource consumption and carbon output. Government programs and new technologies will be important in reducing our culture’s output of carbon into the atmosphere, but there are things that we as individuals can do today to significantly reduce our contribution to global climate change.

Here are a few examples:

1. Join a food co-op! Use your collective buying power to save money, while also reducing the packaging and energy used to deliver your food to your table. If there is not one in your area, start one! http://www.coopdirectory.org.

2. Carpool and ride-share when traveling! http://www.craigslist.org or http://www.rideshare-directory.com.

3. Join a housing co-op! Share a house with other like-minded souls, and share food costs and cook communal dinners together. You will save much more money and resources over living alone! directory.ic.org/records/coops.php.

4. Join an intentional community! There are thousands of communities out there with varying degrees of resource sharing and cooperation. ic.org.

5. Join an egalitarian community! Pool your income together with other folks to live a more sustainable and equitable life with your neighbors. Share resources to reduce your carbon footprint! theFEC.org.

6. Do you already live communally? Do an energy audit and see how your community is doing compared to others that live in your climate. Publish this information and let people know how effective cooperation and sharing is as a tool to battle climate change! Please send copies of your energy audits to bucket@twinoaks.org.

As times get harder, people will be looking for alternatives to our unsustainable economic model. We do need to look towards technology to help us and we do need our governments to regulate industry and lower emissions. These are issues of national and international politics and are beyond the reach of the average person.

However, by sharing more with members of our communities, we really can make significant and meaningful difference in our personal impact on the environment. We have the power to turn this crisis into an opportunity. By being examples for others to follow, perhaps we can make the necessary changes our world needs…one community at a time.

1. http://www.nationalpriorities.org/nppdatabase_tool (comparing 2005 numbers to our 2007 numbers)

2. http://www.eia.doe.gov/cneaf/electricity/esr/table5.html

3. tonto.eia.doe.gov/dnav/ng/ng_cons_num_dcu_SVA_a.htm

http://www.euractiv.com/en/sustainability/eu-climate-change-target-unfeasible/article-152154

http://www.metoffice.gov.uk/corporate/pressoffice/adcc/ExecSumFeb2005.pdf

http://www.stabilisation2005.com/outcomes.html

http://www.reuters.com/article/topNews/idUSL194440620070419

http://www.independent.co.uk/environment/3-degrees-chief-scientist-warns-bigger-rise-in-worlds-temperature-will-put-400-million-at-risk-474180.html

http://www.independent.co.uk/opinion/leading-articles/leading-article-the-dangers-of-pessimism-in-the-struggle-against-global-warming-474159.html

http://www.statemaster.com/graph/lif_ave_hou_siz-lifestyle-average-household-size

Copyright © Fellowship for Intentional Community (FIC) and Communities: Life in Cooperative Culture · communities.ic.org · Reprint only with permission.

The FIC publishes Communities magazine, the Communities Directory, the Intentional Communities Website (www.ic.org), and supports all forms of cooperative living. Please consider a donation to support our efforts.

Bucket Von Harmony is a member of Twin Oaks Community in Louisa, Virginia. Twin Oaks Community has served as an example of cooperative living for 41 years. Bucket serves as Co-Secretary of the Federation of Egalitarian Communities and is on the Twin Oaks Membership Team. Bucket also gardens, home schools a six-year-old, cooks dinner for 100 people, and makes tofu.

http://communities.ic.org/articles/175/Sharing_and_Climate_Change

July 29, 2010 Posted by | komünler, kolektifler, ozyonetim | Leave a comment

How Ecology Led Me to Community – Chris Roth

By Chris Roth
Published in the Summer 2009 issue of Communities magazine – Issue #143
(Click a photo to enlarge)

In Communities, we like to feature personal stories about real experiences, rather than abstract theories or dry analyses. In this article, our editor plunges into the fun. He asks that you imagine listening to the following story around a crackling campfire, and remember that “I” is just a figure of speech, and might just as easily be “you”…

I’d never been one who tried too hard to conform, but my marching to a different drummer became decidedly more pronounced in high school. There are various ways to describe what happened: you could say that trees started to speak to me, or that long-distance running connected me with the natural world in new ways, or that an earth-centered spiritual awakening led me to find that that “God,” increasingly elusive in church, resided in the outdoors instead. Whatever the explanation, I started to take my guidance from ecologically-oriented voices that seemed at times audible only to me, but which spoke clear as crystal and left little doubt about what I needed to do.

One might think that “marching to one’s own drummer” would lead one away from community, into isolation and even hermithood. But in fact this particular drummer led me invariably toward community, which I discovered to be inextricably intertwined with ecology. Although I was marching without a map, with little idea where I’d end up, the outcomes seem inevitable in retrospect.

Here are just a few of the off-beat marching orders I received and the mysterious places they took me:

“Avoid Cars!”

I had never liked cars. As a young child, I had to be coaxed to get into them, and I never experienced that automotive fascination that many boys develop. I disliked the noise, the fumes, the confinement, the danger, and, as I learned more about them, their other impacts (ecological, social, economic, political). In the wake of the mid-’70s oil crisis, I wrote an editorial in my high school newspaper inveighing against excessive car use. Most of my classmates, meanwhile, eagerly anticipated and then celebrated the day when they were allowed to drive and own a car. I walked, biked, ran, and tried to stay out of motor vehicles. The drummer I was marching to told me that the world could not sustain them. At the time, it seemed like a potentially lonely path.

But as I continued my education and explored different ways of living, my resolution to avoid the need for a private car produced unexpected results. The best way I could see to be free of vehicle dependence was to live and work in the same place—better yet, to seek out ways of living that seamlessly combined living and working in direct relationship with the land. (My drummer had also told me that, despite my suburban roots, revelation was to be found rurally.)

With the ability to be car-free in my daily life as a top priority influencing every decision, I have spent most of my adult years living and working together with others in land-based intentional communities and on small organic family farms. In the modern world, rural survival on one’s own or even in a nuclear family can almost require a private motorized vehicle. But joining with others to create a local economy on a piece of land reduces the need to leave it, and makes combined trips and shared vehicles feasible. I did in fact eventually acquire a car, which I use occasionally (hopefully for good causes, including cultivating community connections beyond our 87 acres), but upon which I have never depended for my livelihood.

Now, in addition to gardening and helping develop my community’s land as an educational center and nature sanctuary, I also telecommute to my other job (crafting a magazine out of other people’s words—except when, as in the current case, my own bubble out in possibly overwhelming abundance). None of these essential activities requires a car. I sometimes go weeks without getting into one—whereas I bi cycle every day, both around our own land and into the neighboring forest. I do not miss those hours stuck in traffic—in fact, I never even had to experience them. Instead, I am happy to have spent my life among pedestrians, and discovered community in the process.

“Stop Watching Television!”

My drummer sometimes lacked subtlety, and cast things in black and white that did in fact possess a few shades of gray. By the end of high school, I had identified television as one of the key elements keeping people detached from real life, out of touch with their inner selves, separated from one another, and cut off from the natural world. In my view, it was entirely evil, and I had fantasies of some kind of cosmic pulse that would simultaneously incinerate all televisions and force people to start actually living again. (Since then, I’ve decided to relax my judgments and cut Mr. Rogers, at least, a little slack. I know that there is, in fact, some “good stuff” on television, though not enough to make me want to have one in my life.) I resolved to be TV-free once I left home—a resolution I have kept. At the time, this seemed like another lonely-making, solitary choice.

It turned out to be anything but that. Not owning or watching television propelled me into a multitude of television-less experiences among people who were also looking for something more real. Neither my inner nor outer explorations during and after college could have happened in the same way in an environment featuring a television—they were simply incompatible with a mesmerizing image- and noise-making machine being anywhere within sight or earshot. I lived outside, worked with Native Americans, learned to garden, and ultimately settled into a rewarding, TV-free life on farms and in intentional communities. In community, homemade culture and direct personal experience have proven so much more satisfying than manufactured culture and vicarious experience that television has never even tempted me. I’ve discovered that the world of birds living all around us here in the country, in three dimensions and surround-sound, fascinates me more than could anything on a screen. I’ve also learned to play the guitar, an almost endless source of do-it-oneself entertainment, often even better when shared with others.

Saying “no” to television made it possible for me to eventually say “yes” to community. As long as I have community in my life, I am staying unplugged (unless, for example, it’s for a large-group Inauguration viewing at the local organic eatery, or for a Fred Rogers tribute show watched for old times’ sake at my parents’ house).

“Eat Low on the Food Chain”

Once again, that nonconformist, earth-minded drummer put a bee in my bonnet during high school, in the form of a vegetarian friend who urged me to read Frances Moore Lappé’s Diet for a Small Planet. Once I had started thinking about food—its origins, its impacts, its larger implications—I could not retreat back into ignorance or not caring. I became the sole vegetarian in my family and one of only two I knew in my school. This looked like another surefire path toward social isolation.

Since then, I have gone through a number of different phases, often for many years at a stretch: ovo-lacto-vegetarianism, situationally-dictated omnivory, pure veganism combined with a commitment to organic food, modified veganism, all-organic-mostly-vegetarianism-with-occasional-fish-or-fowl-thrown-in, etc. However, I have never returned to a standard American diet, and my food choices (tending toward the macrobiotic vegan much of the time, and the sustainably grown all of the time) would be considered strange by most people.

In the communities I’ve lived in, by contrast, my food choices are not strange—sometimes, especially in the presence of raw foodists, they seem downright middle-of-the-road. In these communities, we’ve eaten a significant portion of our own, homegrown whole foods—especially vegetables and fruits—and seen food as having not only health and spiritual but also political and ecological implications. Eating in ways that minimize our ecological footprints aligns us with the global community, and brings us together as a local community as well. My “small planet” food choices, far from isolating me, have helped me find communities in which I share common values with others.

“Read and Write Consciously or Not at All”

At a certain point in my education, I realized that, even though I’d dispensed with the unreality of television, I was still living mostly vicariously, through words. I had read about many more things than I’d ever experienced. I had learned how to write but felt I had little of substance to write about: I was passionately—and tiresomely—familiar only with the labyrinthine workings of my own mental circuitry. Limited by my academically-bound situation, and out of touch with almost everything outside of it, I realized that I had fled from the world of feeling and experience into a world of word-dominated thinking.

I decided to take a fast from the written word. For an entire summer, I read nothing (except for interpretive signs on Cape Cod National Seashore and an American Youth Hostel guidebook) and wrote nothing. I focused instead on my and others’ feelings (even if unexpressed) and on the land around me, unmediated by words and without other distractions. I began a process of immersion learning in the language of the natural world, and in my own feelings and relationships within that world. I joined a school that lived, learned, slept, and woke outside every day, exploring the vast areas of wild America to which my suburban upbringing had never exposed me. Before reading or writing anything (once I broke my fast), I tried to gauge whether it would bring me closer to understanding the actual nature of life and the world, or whether it was just human-generated distraction, mass-produced entertainment, overintellectualized delusion, or philosophy divorced from the earth. If it was any of the latter, I skipped it. Like television, irrelevant words would have taken me away from, rather than toward, the kind of integrated ecological life I envisioned. I recognized that words could distract as well as communicate. I returned to reading and writing only cautiously, and, to the best of my ability, consciously.

Since then, my involvement with words has always been a byproduct of my life, rather than something defining my actual reality. In my first few years of college, being wrapped up in words had isolated me. Initially, backing away from words isolated me even more. But it also opened me up to the real world, a prerequisite to finding real community. Like freedom from television, it allowed me to experience new situations more fully, open my senses more completely to the natural world, and make actual connections with people. Rather than creating imaginary situations on paper (or in a computer hard drive, or in cyberspace), I found that I could discover and build real relationships. I was also able to recognize the limitations of human language and tune in more fully to the language of the land and its creatures. I experienced both human and non-human community in ways that most books I’d read had at best only hinted at, and that I could never have described beforehand except in the most general, theoretical terms.

“Get Back to the Land!”

Getting back to the land is not something that most people born and raised in a New York City suburb ever do. That path hadn’t even occurred to me during most of my formative years, since I’d had the impression that farmers and rural people were “dumb”—that’s why they lived in the country. No, I hadn’t actually met anyone fitting this description, or ever lived in the country or on a farm myself, but from what I could gather from the media and from word on the street, rural people talked slowly, did boring physical work, inbred, and chewed tobacco, all sure signs of nonintelligence. In other words, blind prejudice and ignorance kept me from ever aspiring to rural life.

This all changed, in several different phases, as my drummer became more insistent. First, local wild edible weeds caught my interest. Then the notion grabbed me of not only running and bicycling outdoors, but living outdoors. My traveling environmental education program got me used to being outside almost all the time, and also familiarized me with some of this continent’s original outdoor livers, whose endangered cultures still survived to a degree. I decided I wanted to live like a Native American, and, when I had a chance, I acted on that desire, moving to a reservation for a year and a half and becoming the only white employee in a center for developmentally disabled Hopis. While there, I received a further marching order (channeled through a Hopi client of the center): I needed to learn to grow my own food. This led me to study organic gardening, which created a role for me to fulfill once I ended up going “back to the land” via organic farms and intentional communities. I also started to study local ecologies, especially plants and birds, allowing me to contribute in other realms of eco-education.

While those voices beckoning me to live in more direct relationship with the land seemed at first to be promising a lonely, socially marginalized existence, the exact opposite turned out to be the case. Each phase of my entry into more integrated ecological living brought me into new kinds of community. Some, like the Hopi Center and the organic farms I worked on, were “unintentional” community, but community nonetheless. The intentional communities in which I’ve settled have been rural and committed to education, thereby developing much larger extended communities beyond their own boundaries. I’ve never had so little interaction with others as I did in my last couple years in the heart of urban/suburban civilization, and I’ve never had so much human interaction as I’ve had way out in the country, becoming rural folk myself, enjoying being connected to the land together with others through organic gardening and other forms of immersion in the landscape. Getting away from human and civilized distractions has helped me discover not only the natural world and how dependent we all are on it, but, surprisingly, the world of people as well.

“Focus on Life, Not on Money”

I grew up in a family that had enough money—not too much, but enough to meet our basic needs. Most of the people in our town, however, had significantly more material wealth than they actually needed. This did not prevent them from striving for more, and transferring that orientation toward money and things to their offspring. My parents instilled different values in me, reinforced as I grew up by poets like William Wordsworth:

The world is too much with us; late and soon,

Getting and spending, we lay waste our powers:

Little we see in Nature that is ours;

We have given our hearts away, a sordid boon!

I recognized that, while money is not necessarily the root of all evil, it is often associated with the squandering of our time and energy in its pursuit, the degradation of the quality of our human relationships, the distraction and demoralization of our spirits, the plundering of the earth’s resources to meet manufactured demand for nonessential items, and other forms of destruction of the natural world. As a conscientious objector, I also saw that tax dollars fueled the war machine. I resolved to have as little to do with money as possible: to spend little, and therefore to need to earn little. Aspiring to be “downwardly mobile,” to follow Henry David Thoreau’s example rather than John D. Rockefeller’s, I sensed myself in the distinct minority in my economically privileged town.

Despite its reputedly low survival value (about which I didn’t care, since I had my marching orders), I doggedly pursued voluntary poverty. Fresh out of college, I moved into my first house: a tent, pitched on the aforementioned Native American reservation. I spent in the low double-digits per month for food, cooked with free fuel (the sun) in a solar cooker, lived unhooked from the electrical grid (a small solar panel and rechargeable flashlight supplied my lighting needs), traveled on a $50 used bicycle, and had few other expenses. I became a full-time volunteer, knowing that my several thousand dollars of savings could last me quite a while in this situation. Meanwhile, my own unique experience in the heart of Native American country could not have been purchased at any price. I spent all my time with the developmentally disabled in an ancient culture—taking them for walks on land that their ancestors had known for thousands of years, and helping them cope with daily tasks made challenging by their disabilities (many of which resulted, no doubt, from the uranium mining perpetuated by the white culture for which I could never hope to do full penance). Even after being hired as “direct care staff” several months into my time there, I continued to volunteer during the hours that I wasn’t employed. Despite donating 20 percent of my salary back to the Center, I still saved enough money to bridge me through a number of the years which followed, in which I pursued “right ways to live” rather than money. All of my needs were already met, and I was surrounded by the kind of community that most of us from nonindigenous “settler” culture can only envy for its longevity, depth, and cultural richness.

When I felt the call to leave that culture and return to my own, I also knew that I could never in good conscience return to a resource-intensive lifestyle. And as luck would have it, in pursuing organic food-growing and eco-agricultural education, I chose one of the least remunerative, yet most rewarding, paths that modern society has to offer—one in which community, whether “unintentional” or intentional, is a most essential component. My second organic gardening internship turned out to be in an intentional community and educational center dedicated, among other things, to voluntary simplicity, self-reliance, and “deconsumerizing.” Shared efforts and shared resources made many things possible in this setting that no amount of money could have bought—and with negligible or even positive impacts on the natural environment. I have lived in settings with similar ecological orientations (all manifested, of course, slightly differently) ever since.

Over the years, I have relaxed my attitude somewhat toward money: I no longer see it as necessarily a virtue not to earn it or spend it, and I have gradually done more of both. But my cautious attitude and valuing of “life” over money have stayed with me, continued to bring me together with others sharing similar values and similar paths, and made my life “rich” with forms of nonmonetary wealth that can never be owned or horded, but only shared.

I’ve found that, more than anything we can do (or refrain from doing) as lone individuals, community has an unrivaled ability to lessen the toll we take on the earth, establish new relationships between the human and non-human worlds, and inspire and educate both ourselves and others. This “community” does not need be strictly intentional in structure, but it does need to involve both intention and action: a commitment to sharing that reflects the truth that we are all interdependent parts of the web of life.

Perhaps my drummer wasn’t so off-beat after all.

Copyright © Fellowship for Intentional Community (FIC) and Communities: Life in Cooperative Culture · communities.ic.org · Reprint only with permission.

The FIC publishes Communities magazine, the Communities Directory, the Intentional Communities Website (www.ic.org), and supports all forms of cooperative living. Please consider a donation to support our efforts.

Chris Roth
Chris Roth
Chris Roth is editor of Communities and a long-time communitarian with a predilection for growing organic vegetables.

http://communities.ic.org/articles/181/How_Ecology_Led_Me_to_Community

July 29, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, ekokoy - permakultur, komünler, kolektifler, ozyonetim | Leave a comment

The Richness of Giving – Elizabeth Barrette

Imagine a world where wealth is measured not by how much you have, but by how much you give to others. Imagine people in a huge house full of stuff being considered “poor” because they never pass any of it along to someone else. Imagine going out on a summer day and seeing sign after sign posted, not for a Rummage Sale, but for a Giveaway. There would be the same tables heaped with clothes, knickknacks, and books—but no price tags.

Sound impossible? It’s not. It’s actually a very old idea, and it has appeared in cultures around the world. The modern consumer culture is fairly new, and it isn’t perfect. So let’s consider some alternatives that would work in a community context.

Benefits of Generosity

Many traditional cultures around the world have an economy based not on buying and selling, but on giving. The constant exchange of gifts fosters an intricate network of social connections. You give and receive gifts among your relatives, friends, neighbors, and coworkers. This encourages people to get to know each other’s likes and dislikes. It also limits the gap between those who have the most and those who have the least, in terms of material goods. This translates well into modern intentional communities.

On a personal level, giving teaches you to let go of things you no longer need, instead of clinging to them. Practice in giving away material goods makes it easier to release old habits or ideas that have become more trouble than they’re worth. The Buddhist principle of dana paramita encompasses nonattachment and generosity; it is part of the path to enlightenment and the relief of suffering.[1] Consumerist society pressures everyone to want things. If you can avoid wanting things, or turn off the “wanting” without acquiring things, then you can enjoy more contentment and suffer less yearning.

Also, helping others makes us feel good. It’s fun to watch someone open a present and see their face light up. When bad things happen—such as a flood or a house fire—generosity can relieve some of the stress both for the victim and the bystanders. You can’t undo the damage, but you can donate clothes, furniture, food, or other necessities to replace what was lost. Then you don’t have to stand around feeling totally helpless, and the victims can begin to recover.

Finally, gift giving creates a sense of abundance. When we give things away, that reminds us that we have more than we really need. This cultivates gratitude and appreciation for the things we choose to keep. Wiccan tradition advises, “All that you do returns to you three times over.” Likewise, Inuit people have a saying, “The gift must move.” It’s like water: stagnant water yields no power, but flowing water can turn a millwheel. When we move the energy of generosity, and the gifts themselves, they gain momentum and bring greater abundance into our lives.

How Cultures Give

Different cultures have different customs and names relating to their traditional expressions of generosity. You can find examples in history and in fiction. Some survive today, but it’s a challenge to go against the consumer culture.

The Inuit, and other peoples along the northwest coast of the United States and Canada, have a custom they call “potlatch.” A potlatch is a big community party centered around a host who gives away huge quantities of food, blankets, beads, and other practical and luxurious items. The event also includes speeches by the host and guest(s) of honor, dancing and singing, a sumptuous feast, and games. Potlatches can express mourning or celebration of major life events.

The concept of a gift-driven economy is so incomprehensible to European-derived society that the government of British Columbia actually banned the practice of potlatch from 1887 to 1951.[2] They mistakenly believed that it caused poverty, when in fact, it served to distribute wealth more evenly among the community.

Lakota culture has the “giveaway” ceremony: “We hold onto our otuhan, our give-aways, because they help us to remain Indian. All the big events in our lives—birth and death, joy and sadness—can be occasions for a give-away.”[3] In times of sorrow, the give-away allows grieving people to externalize their pain. There is a Lakota saying for this: “Give until it hurts.” A person would give away most or all of their worldly goods, and exercise their grief for four days. After that, their friends and relatives would come give them gifts, and the grieving person would start to feel better, having released the feeling instead of bottling it up.

Furthermore: “A wopila—a thanksgiving for something good that happened to a person—is also a time for giving away things.”[4] Such a ceremony might be held when a young girl becomes a woman, or a couple gets married, or a baby is born. The host gives away presents to express appreciation for the good fortune in his or her life, and to share that fortune with friends and family.

Give-away customs also appear in fiction: “Hobbits give presents to other people on their own birthdays. Not very expensive ones, as a rule, and not so lavishly as on this occasion; but it was not a bad system. Actually in Hobbiton and Bywater every day in the year was somebody’s birthday, so that every hobbit in those parts had a fair chance of at least one present at least once a week. But they never got tired of them.”[5]

Nor were the presents necessarily new, as revealed by one of Tolkien’s linguistic notes: “for anything that Hobbits had no immediate use for, but were unwilling to throw away, they called a mathom. Their dwellings were apt to become rather crowded with mathoms, and many of the presents that passed from hand to hand were of that sort.”[6] Fans of Middle Earth have been known to hold “Hobbit birthday parties” at which the host gives away presents.

Occasions for Giving

The modern consumerist culture marks special occasions by having guests give presents to the celebrant. Conversely, a gift-exchange culture marks special occasions by having the celebrant give presents to the guests. Thus, any occasion when mainstream society would give gifts to someone is a suitable occasion for someone to host a give-away instead. Of course, there are many other reasons for a give-away, too. Here are some to get you started.

A girl approaching womanhood, or a boy approaching manhood, would give away toys, clothes, and other outgrown items associated with childhood. Similarly, a teenager headed for college—an adult experience—would give away items associated with adolescence.

A married couple whose last infant has reached kindergarten might give away all the baby things: crib, changing table, infant clothes, bottles, etc. to new parents.

A retired couple might sell their house to buy a recreational vehicle and spend their golden years traveling—and hold a give-away to disperse most of the things in their house; everything that wouldn’t fit in the RV.

Someone who just moved into a new home could hold a give-away to thank all the friends who helped them move, or as a way to meet their new neighbors.

Someone might host a “Hobbit birthday party” and give presents to all their friends and relatives, then compare that with an ordinary present-receiving birthday party to see which was more fun.

A person joining or leaving an intentional community might hold a give-away to mark the transition.

The intentional community culture is less acquisitive than the mainstream, but more diverse than traditional tribal cultures. We’re more likely to make presents, to pass along used items, or to give services, rather than always buying something new as a gift. We’re less likely to equate cash or goods with success, happiness, and abundance. But we’re also scattered in bunches across the world, and many communities consist of unrelated people from divergent backgrounds. That’s different from what used to be the norm throughout most of human history. Things that work for mainstream folks, or that worked for our ancestors, may not always work for us now.

We often reject consumerist principles without necessarily knowing what to use as a replacement. Nor can we simply adopt customs wholesale without considering their context and implications. What we can do is study the alternatives, making an informed choice about the values we choose to express and the cultural life we want to live. Then we can adapt—or invent—customs to fit our objectives.

* * *

References

1. “Dharma Talk: Six Principles of Enlightened Living: The Six Paramitas and the Three Trainings,” a presentation delivered February 20, 1995, at the regular Monday night Dzogchen sitting group in Cambridge, MA. http://www.dzogchen.org/teachings/talks/dtalk-95feb20.html

2. René R. Gadacz, “Potlatch,” The Canadian Encyclopedia, 2006. http://www.thecanadianencyclopedia.com/index.cfm?PgNm=TCE&Params=A1ARTA0006431

3. John (Fire) Lame Deer and Richard Erdoes, Lame Deer, Seeker of Visions, Washington Square Press, New York, NY, 1972, p. 37.

4. Lame Deer and Erdoes, Lame Deer, Seeker of Visions, p. 37.

5. J.R.R. Tolkien, The Fellowship of the Ring, Ballantine Books, New York, NY, 1965, pp. 50-51.

6. Tolkien, The Fellowship of the Ring, p. 26.

Copyright © Fellowship for Intentional Community (FIC) and Communities: Life in Cooperative Culture · communities.ic.org · Reprint only with permission.

The FIC publishes Communities magazine, the Communities Directory, the Intentional Communities Website (www.ic.org), and supports all forms of cooperative living. Please consider a donation to support our efforts.

Elizabeth Barrette writes nonfiction, fiction, and poetry in the fields of alternative spirituality, speculative fiction, and gender studies. She supports the growth of community in diverse forms and is active in local organizations. Her favorite activities include gardening for wildlife and public speaking at Pagan events and science fiction conventions. Visit her blog at gaiatribe.geekuniversalis.com.

http://communities.ic.org/articles/5/The_Richness_of_Giving

July 29, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim | Leave a comment

What is Communalism? The Democratic Dimension of Anarchism – Murray Bookchin

Seldom have socially important words become more confused and divested of their historic meaning than they are at present. Two centuries ago, it is often forgotten, “democracy” was deprecated by monarchists and republicans alike as “mob rule.” Today, democracy is hailed as “representative democracy,” an oxymoron that refers to little more than a republican oligarchy of the chosen few who ostensibly speak for the powerless many.

“Communism,” for its part, once referred to a cooperative society that would be based morally on mutual respect and on an economy in which each contributed to the social labor fund according to his or her ability and received the means of life according to his or her needs. Today, “communism” is associated with the Stalinist gulag and wholly rejected as totalitarian. Its cousin, “socialism” — which once denoted a politically free society based on various forms of collectivism and equitable material returns for labor — is currently interchangeable with a somewhat humanistic bourgeois liberalism.

During the 1980s and 1990s, as the entire social and political spectrum has shifted ideologically to the right, “anarchism” itself has not been immune to redefinition. In the Anglo-American sphere, anarchism is being divested of its social ideal by an emphasis on personal autonomy, an emphasis that is draining it of its historic vitality. A Stirnerite individualism — marked by an advocacy of lifestyle changes, the cultivation of behavioral idiosyncrasies and even an embrace of outright mysticism — has become increasingly prominent. This personalistic “lifestyle anarchism” is steadily eroding the socialistic core of anarchist concepts of freedom.

Let me stress that in the British and American social tradition, autonomy and freedom are not equivalent terms. By insisting on the need to eliminate personal domination, autonomy focuses on the individual as the formative component and locus of society. By contrast, freedom, despite its looser usages, denotes the absence of domination in society, of which the individual is part. This contrast becomes very important when individualist anarchists equate collectivism as such with the tyranny of the community over its members.

Today, if an anarchist theorist like L. Susan Brown can assert that “a group is a collection of individuals, no more and no less,” rooting anarchism in the abstract individual, we have reason to be concerned. Not that this view is entirely new to anarchism; various anarchist historians have described it as implicit in the libertarian outlook. Thus the individual appears ab novo, endowed with natural rights and bereft of roots in society or historical development.[1]

But whence does this “autonomous” individual derive? What is the basis for its “natural rights,” beyond a priori premises and hazy intuitions? What role does historical development play in its formation? What social premises give birth to it, sustain it, indeed nourish it? How can a “collection of individuals” institutionalize itself such as to give rise to something more than an autonomy that consists merely in refusing to impair the “liberties” of others — or “negative liberty,” as Isaiah Berlin called it in contradistinction to “positive liberty,” which is substantive freedom, in our case constructed along socialistic lines?

In the history of ideas, “autonomy,” referring to strictly personal “self-rule,” found its ancient apogee in the imperial Roman cult of libertas. During the rule of the Julian-Claudian Caesars, the Roman citizen enjoyed a great deal of autonomy to indulge his own desires — and lusts — without reproval from any authority, provided that he did not interfere with the business and the needs of the state. In the more theoretically developed liberal tradition of John Locke and John Stuart Mill, autonomy acquired a more expansive sense that was opposed ideologically to excessive state authority. During the nineteenth century, if there was any single subject that gained the interest of classical liberals, it was political economy, which they often conceived not only as the study of goods and services, but also as a system of morality. Indeed, liberal thought generally reduced the social to the economic. Excessive state authority was opposed in favor of a presumed economic autonomy. Ironically, liberals often invoked the word freedom, in the sense of “autonomy,” as they do to the present day.[2]

Despite their assertions of autonomy and distrust of state authority, however, these classical liberal thinkers did not in the last instance hold to the notion that the individual is completely free from lawful guidance. Indeed, their interpretation of autonomy actually presupposed quite definite arrangements beyond the individual — notably, the laws of the marketplace. Individual autonomy to the contrary, these laws constitute a social organizing system in which all “collections of individuals” are held under the sway of the famous “invisible hand” of competition. Paradoxically, the laws of the marketplace override the exercise of “free will” by the same sovereign individuals who otherwise constitute the “collection of individuals.”

No rationally formed society can exist without institutions, and if a society as a “collection of individuals, no more and no less,” were ever to emerge, it would simply dissolve. Such a dissolution, to be sure, would never happen in reality. The liberals, nonetheless, can cling to the notion of a “free market” and “free competition” guided by the “inexorable laws” of political economy.

Alternatively, freedom, a word that shares etymological roots with the German Freiheit (for which there is no equivalent in Romance languages), takes its point of departure not from the individual but from the community or, more broadly, from society. In the last century and early in the present one, as the great socialist theorists further sophisticated ideas of freedom, the individual and his or her development were consciously intertwined with social evolution — specifically, the institutions that distinguish society from mere animal aggregations.

What made their focus uniquely ethical was the fact that as social revolutionaries they asked the key question — What constitutes a rational society? — a question that abolishes the centrality of economics in a free society. Where liberal thought generally reduced the social to the economic, various socialisms (apart from Marxism), among which Kropotkin denoted anarchism the “left wing,” dissolved the economic into the social.[3]

In the eighteenth and nineteenth centuries, as Enlightenment thought and its derivatives brought the idea of the mutability of institutions to the foreground of social thought, the individual, too, came to be seen as mutable. To the socialistic thinkers of the period, a “collection” was a totally alien way of denoting society; they properly considered individual freedom to be congruent with social freedom, and very significantly, they defined freedom as such as an evolving, as well as a unifying, concept.

In short, both society and the individual were historicized in the best sense of this term: as an ever-developing, self-generative and creative process in which each existed within and through the other. Hopefully, this historicization would be accompanied by ever-expanding new rights and duties. The slogan of the First International, in fact, was the demand, “No rights without duties, no duties without rights” — a demand that later appeared on the mastheads of anarchosyndicalist periodicals in Spain and elsewhere well into the present century.

Thus, for classical socialist thinkers, to conceive of the individual without society was as meaningless as to conceive of society without individuals. They sought to realize both in rational institutional frameworks that fostered the greatest degree of free expression in every aspect of social life.

II

Individualism, as conceived by classical liberalism, rested on a fiction to begin with. Its very presupposition of a social “lawfulness” maintained by marketplace competition was far removed from its myth of the totally sovereign, “autonomous” individual. With even fewer presuppositions to support itself, the woefully undertheorized work of Max Stirner shared a similar disjunction: the ideological disjunction between the ego and society.

The pivotal issue that reveals this disjunction — indeed, this contradiction — is the question of democracy. By democracy, of course, I do not mean “representative government” in any form, but rather face-to-face democracy. With regard to its origins in classical Athens, democracy as I use it is the idea of the direct management of the polis by its citizenry in popular assemblies — which is not to downplay the fact that Athenian democracy was scarred by patriarchy, slavery, class rule and the restriction of citizenship to males of putative Athenian birth. What I am referring to is an evolving tradition of institutional structures, not a social “model.”[4] Democracy generically defined, then, is the direct management of society in face-to-face assemblies — in which policy is formulated by the resident citizenry and administration is executed by mandated and delegated councils.

Libertarians commonly consider democracy, even in this sense, as a form of “rule” — since in making decisions, a majority view prevails and thus “rules” over a minority. As such, democracy is said to be inconsistent with a truly libertarian ideal. Even so knowledgeable a historian of anarchism as Peter Marshall observes that, for anarchists, “the majority has no more right to dictate to the minority, even a minority of one, than the minority to the majority.”[5] Scores of libertarians have echoed this idea time and again.

What is striking about assertions like Marshall’s is their highly pejorative language. Majorities, it would seem, neither “decide” nor “debate”: rather, they “rule,” “dictate,” “command,” “coerce” and the like. In a free society that not only permitted but fostered the fullest degree of dissent, whose podiums at assemblies and whose media were open to the fullest expression of all views, whose institutions were truly forums for discussion — one may reasonably ask whether such a society would actually “dictate” to anyone when it had to arrive at a decision that concerned the public welfare.

How, then, would society make dynamic collective decisions about public affairs, aside from mere individual contracts? The only collective alternative to majority voting as a means of decision-making that is commonly presented is the practice of consensus. Indeed, consensus has even been mystified by avowed “anarcho-primitivists,” who consider Ice Age and contemporary “primitive” or “primal” peoples to constitute the apogee of human social and psychic attainment. I do not deny that consensus may be an appropriate form of decision-making in small groups of people who are thoroughly familiar with one another. But to examine consensus in practical terms, my own experience has shown me that when larger groups try to make decisions by consensus, it usually obliges them to arrive at the lowest common intellectual denominator in their decision-making: the least controversial or even the most mediocre decision that a sizable assembly of people can attain is adopted — precisely because everyone must agree with it or else withdraw from voting on that issue. More disturbingly, I have found that it permits an insidious authoritarianism and gross manipulations — even when used in the name of autonomy or freedom.

To take a very striking case in point: the largest consensus-based movement (involving thousands of participants) in recent memory in the United States was the Clamshell Alliance, which was formed to oppose the Seabrook nuclear reactor in the mid-1970s in New Hampshire. In her recent study of the movement, Barbara Epstein has called the Clamshell the “first effort in American history to base a mass movement on nonviolent direct action” other than the 1960s civil rights movement. As a result of its apparent organizational success, many other regional alliances against nuclear reactors were formed throughout the United States.

I can personally attest to the fact that within the Clamshell Alliance, consensus was fostered by often cynical Quakers and by members of a dubiously “anarchic” commune that was located in Montague, Massachusetts. This small, tightly knit faction, unified by its own hidden agendas, was able to manipulate many Clamshell members into subordinating their goodwill and idealism to those opportunistic agendas. The de facto leaders of the Clamshell overrode the rights and ideals of the innumerable individuals who entered it and undermined their morale and will.

In order for that clique to create full consensus on a decision, minority dissenters were often subtly urged or psychologically coerced to decline to vote on a troubling issue, inasmuch as their dissent would essentially amount to a one-person veto. This practice, called “standing aside” in American consensus processes, all too often involved intimidation of the dissenters, to the point that they completely withdrew from the decision-making process, rather than make an honorable and continuing expression of their dissent by voting, even as a minority, in accordance with their views. Having withdrawn, they ceased to be political beings — so that a “decision” could be made. More than one “decision” in the Clamshell Alliance was made by pressuring dissenters into silence, and through a chain of such intimidations, “consensus” was ultimately achieved only after dissenting members nullified themselves as participants in the process.

On a more theoretical level, consensus silenced that most vital aspect of all dialogue, dissensus. The ongoing dissent, the passionate dialogue that still persists even after a minority accedes temporarily to a majority decision, was replaced in the Clamshell by dull monologues — and the uncontroverted and deadening tone of consensus. In majority decision-making, the defeated minority can resolve to overturn a decision on which they have been defeated — they are free to openly and persistently articulate reasoned and potentially persuasive disagreements. Consensus, for its part, honors no minorities, but mutes them in favor of the metaphysical “one” of the “consensus” group.

The creative role of dissent, valuable as an ongoing democratic phenomenon, tends to fade away in the gray uniformity required by consensus. Any libertarian body of ideas that seeks to dissolve hierarchy, classes, domination and exploitation by allowing even Marshall’s “minority of one” to block decision-making by the majority of a community, indeed, of regional and nationwide confederations, would essentially mutate into a Rousseauean “general will” with a nightmare world of intellectual and psychic conformity. In more gripping times, it could easily “force people to be free,” as Rousseau put it — and as the Jacobins practiced it in 1793-94.

The de facto leaders of the Clamshell were able to get away with their behavior precisely because the Clamshell was not sufficiently organized and democratically structured, such that it could countervail the manipulation of a well-organized few. The de facto leaders were subject to few structures of accountability for their actions. The ease with which they cannily used consensus decision-making for their own ends has been only partly told,[6] but consensus practices finally shipwrecked this large and exciting organization with its Rousseauean “republic of virtue.” It was also ruined, I may add, by an organizational laxity that permitted mere passersby to participate in decision-making, thereby destructuring the organization to the point of invertebracy. It was for good reason that I and many young anarchists from Vermont who had actively participated in the Alliance for some few years came to view consensus as anathema.

If consensus could be achieved without compulsion of dissenters, a process that is feasible in small groups, who could possibly oppose it as a decision-making process? But to reduce a libertarian ideal to the unconditional right of a minority — let alone a “minority of one” — to abort a decision by a “collection of individuals” is to stifle the dialectic of ideas that thrives on opposition, confrontation and, yes, decisions with which everyone need not agree and should not agree, lest society become an ideological cemetery. Which is not to deny dissenters every opportunity to reverse majority decisions by unimpaired discussion and advocacy.

III

I have dwelled on consensus at some length because it constitutes the usual individualistic alternative to democracy, so commonly counterposed as “no rule” — or a free-floating form of personal autonomy — against majority “rule.” Inasmuch as libertarian ideas in the United States and Britain are increasingly drifting toward affirmations of personal autonomy, the chasm between individualism and antistatist collectivism is becoming unbridgeable, in my view. A personalistic anarchism has taken deep root among young people today. Moreover, they increasingly use the word “anarchy” to express not only a personalistic stance but also an antirational, mystical, antitechnological and anticivilizational body of views that makes it impossible for anarchists who anchor their ideas in socialism to apply the word “anarchist” to themselves without a qualifying adjective. Howard Ehrlich, one of our ablest and most concerned American comrades, uses the phrase “social anarchism” as the title of his magazine, apparently to distinguish his views from an anarchism that is ideologically anchored in liberalism and possibly worse.

I would like to suggest that far more than a qualifying adjective is needed if we are to elaborate our notion of freedom more expansively. It would be unfortunate indeed if libertarians today had to literally explain that they believe in a society, not a mere collection of individuals! A century ago, this belief was presupposed; today, so much has been stripped away from the collectivistic flesh of classical anarchism that it is on the verge of becoming a personal life-stage for adolescents and a fad for their middle-aged mentors, a route to “self-realization” and the seemingly “radical” equivalent of encounter groups.

Today, there must be a place on the political spectrum where a body of anti-authoritarian thought that advances humanity’s bitter struggle to arrive at the realization of its authentic social life — the famous “Commune of communes” — can be clearly articulated institutionally as well as ideologically. There must be a means by which socially concerned anti-authoritarians can develop a program and a practice for attempting to change the world, not merely their psyches. There must be an arena of struggle that can mobilize people, help them to educate themselves and develop an anti-authoritarian politics, to use this word in its classical meaning, indeed that pits a new public sphere against the state and capitalism.

In short, we must recover not only the socialist dimension of anarchism but its political dimension: democracy. Bereft of its democratic dimension and its communal or municipal public sphere, anarchism may indeed denote little more than a “collection of individuals, no more and no less.” Even anarcho-communism, although it is by far the most preferable of adjectival modifications of the libertarian ideal, nonetheless retains a structural vagueness that tells us nothing about the institutions necessary to expedite a communistic distribution of goods. It spells out a broad goal, a desideratum — one, alas, terribly tarnished by the association of “communism” with Bolshevism and the state — but its public sphere and forms of institutional association remain unclear at best and susceptible to a totalitarian onus at worst.

I wish to propose that the democratic and potentially practicable dimension of the libertarian goal be expressed as Communalism, a term that, unlike political terms that once stood unequivocally for radical social change, has not been historically sullied by abuse. Even ordinary dictionary definitions of Communalism, I submit, capture to a great degree the vision of a “Commune of communes” that is being lost by current Anglo-American trends that celebrate anarchy variously as “chaos,” as a mystical “oneness” with “nature,” as self-fulfillment or as “ecstasy,” but above all as personalistic.[7]

Communalism is defined as “a theory or system of government [sic!] in which virtually autonomous [sic!] local communities are loosely in a federation.”[8] No English dictionary is very sophisticated politically. This use of the terms “government” and “autonomous” does not commit us to an acceptance of the state and parochialism, let alone individualism. Further, federation is often synonymous with confederation, the term I regard as more consistent with the libertarian tradition. What is remarkable about this (as yet) unsullied term is its extraordinary proximity to libertarian municipalism, the political dimension of social ecology that I have advanced at length elsewhere.

In Communalism, libertarians have an available word that they can enrich as much by experience as by theory. Most significantly, the word can express not only what we are against, but also what we are for, namely the democratic dimension of libertarian thought and a libertarian form of society. It is a word that is meant for a practice that can tear down the ghetto walls that are increasingly imprisoning anarchism in cultural exotica and psychological introversion. It stands in explicit opposition to the suffocating individualism that sits so comfortably side-by-side with bourgeois self-centeredness and a moral relativism that renders any social action irrelevant, indeed, institutionally meaningless.

Anarchism is on the retreat today. If we fail to elaborate the democratic dimension of anarchism, we will miss the opportunity not only to form a vital movement, but to prepare people for a revolutionary social praxis in the future. Alas, we are witnessing the appalling desiccation of a great tradition, such that neo-Situationists, nihilists, primitivists, antirationalists, anticivilizationists and avowed “chaotics” are closeting themselves in their egos, reducing anything resembling public political activity to juvenile antics.

None of which is to deny the importance of a libertarian culture, one that is aesthetic, playful and broadly imaginative. The anarchists of the last century and part of the present one justifiably took pride in the fact that many innovative artists, particularly painters and novelists, aligned themselves with anarchic views of reality and morality. But behavior that verges on a mystification of criminality, asociality, intellectual incoherence, anti-intellectualism and disorder for its own sake is simply lumpen. It feeds on the dregs of capitalism itself. However much such behavior invokes the “rights” of the ego as it dissolves the political into the personal or inflates the personal into a transcendental category, it is a priori in the sense that has no origins outside the mind to even potentially support it. As Bakunin and Kropotkin argued repeatedly, individuality has never existed apart from society and the individual’s own evolution has been coextensive with social evolution. To speak of “The Individual” apart from its social roots and social involvements is as meaningless as to speak of a society that contains no people or institutions.

Merely to exist, institutions must have form, as I argued some thirty years ago in my essay “The Forms of Freedom,” lest freedom itself — individual as well as social — lose its definability. Institutions must be rendered functional, not abstracted into Kantian categories that float in a rarefied academic air. They must have the tangibility of structure, however offensive a term like structure may be to individualist libertarians: concretely, they must have the means, policies and experimental praxis to arrive at decisions. Unless everyone is to be so psychologically homogeneous and society’s interests so uniform in character that dissent is simply meaningless, there must be room for conflicting proposals, discussion, rational explication and majority decisions — in short, democracy.

Like it or not, such a democracy, if it is libertarian, will be Communalist and institutionalized in such a way that it is face-to-face, direct and grassroots, a democracy that advances our ideas beyond negative liberty to positive liberty. A Communalist democracy would oblige us to develop a public sphere — and in the Athenian meaning of the term, a politics — that grows in tension and ultimately in a decisive conflict with the state. Confederal, antihierarchical and collectivist, based on the municipal management of the means of life rather than their control by vested interests (such as workers’ control, private control and, more dangerously, state control), it may justly be regarded as the processual actualization of the libertarian ideal as a daily praxis.[9]

The fact that a Communalist politics entails participation in municipal elections — based, to be sure, on an unyielding program that demands the formation of popular assemblies and their confederation — does not mean that entry into existing village, town and city councils involves participation in state organs, any more than establishing an anarchosyndicalist union in a privately owned factory involves participation in capitalist forms of production. One need only turn to the French Revolution of 1789-94 to see how seemingly state institutions, like the municipal “districts” established under the monarchy in 1789 to expedite elections to the Estates General, were transformed four years later into largely revolutionary bodies, or “sections,” that nearly gave rise to the “Commune of communes.” Their movement for a sectional democracy was defeated during the insurrection of June 2, 1793 — not at the hands of the monarchy, but by the treachery of the Jacobins.

Capitalism will not generously provide us the popular democratic institutions we need. Its control over society today is ubiquitous, not only in what little remains of the public sphere but in the minds of many self-styled radicals. A revolutionary people must either assert their control over institutions that are basic to their public lives — which Bakunin correctly perceived to be their municipal councils — or else they will have no choice but to withdraw into their private lives, as is already happening on an epidemic scale today.[10] It would be ironic indeed if an individualist anarchism and its various mutations, from the academic and transcendentally moral to the chaotic and the lumpen, in the course of rejecting democracy even for “a minority of one,” were to further raise the walls of dogma that are steadily growing around the libertarian ideal, and if, wittingly or not, anarchism were to turn into another narcissistic cult that snugly fits into an alienated, commodified, introverted and egocentric society.

— September 18, 1994


[1] L. Susan Brown, The Politics of Individualism (Montreal: Black Rose Books, 1993), p. 12. I do not question the sincerity of Brown’s libertarian views; she regards herself as an anarcho-communist, as do I. But she makes no direct attempt to reconcile her individualistic views with communism in any form. Both Bakunin and Kropotkin would have strongly disagreed with her formulation of what constitutes “a group,” while Margaret Thatcher, clearly for reasons of her own, might be rather pleased with it, since it is so akin to the former British prime minister’s notorious statement that there is no such thing as society — there are only individuals. Certainly Brown is not a Thatcherite, nor Thatcher an anarchist, but however different they may be in other respects, both have ideological filiations with classical liberalism that make their shared affirmations of the “autonomy” of the individual possible. I cannot ignore the fact, however, that neither Bakunin’s, Kropotkin’s nor my own views are treated with any depth in Brown’s book (pp. 156-62), and her account of them is filled with serious inaccuracies.

[2] Liberals were not always in accord with each other nor did they hold notably coherent doctrines. Mill, a free-thinking humanitarian and utilitarian, in fact exhibited a measure of sympathy for socialism. I am not singling out here any particular liberal theorist, be he Mill, Adam Smith or Friedrich Hayek. Each had or has his or her individual eccentricity or personal line of thought. I am speaking of traditional liberalism as a whole, whose general features involve a belief in the “laws” of the marketplace and “free” competition. Marx was by no means free of this influence: he, too, unrelentingly tried to discover “laws” of society, as did many socialists during the last century, including utopians like Charles Fourier.

[3] See Kropotkin’s “Anarchism,” the famous Encyclopaedia Britannica article that became one of his most widely read works. Republished in Roger N. Baldwin, ed., Kropotkin’s Revolutionary Pamphlets: A Collection of Writings by Peter Kropotkin (New York: Vanguard Press, 1927; reprinted by Dover, 1970).

[4] I have never regarded the classical Athenian democracy as a “model” or an “ideal” to be restored in a rational society. I have long cited Athens with admiration for one reason: the polis around Periclean times provides us with striking evidence that certain structures can exist — policy-making by an assembly, rotation and limitation of public offices and defense by a nonprofessional armed citizenry. The Mediterranean world of the fifth century B.C.E. was largely based on monarchical authority and repressive custom. That all Mediterranean societies of that time required or employed patriarchy, slavery and the State (usually in an absolutist form) makes the Athenian experience all the more remarkable for what it uniquely introduced into social life, including an unprecedented degree of free expression. It would be naive to suppose that Athens could have risen above the most basic attributes of ancient society in its day, which, from a distance of 2,400 years we now have the privilege of judging as ugly and inhuman. Regrettably, no small number of people today are willing to judge the past by the present.

[5] Peter Marshall, Demanding the Impossible: A History of Anarchism (London: HarperCollins, 1992), p. 22.

[6] Barbara Epstein, Political Protest and Cultural Revolution: Non-Violent Direct Action in the 1970s and 1980s (Berkeley: University of California Press, 1991), especially pp. 59, 78, 89, 94-95, 167-68, 177. Although I disagree with some of the facts and conclusions in Epstein’s book — based on my personal as well as general knowledge of the Clamshell Alliance — she vividly portrays the failure of consensus in this movement.

[7] The association of “chaos,” “nomadism” and “cultural terrorism” with “ontological anarchy” (as though the bourgeoisie had not turned such antics into an “ecstasy industry” in the United States) is fully explicated in Hakim Bey’s (aka Peter Lamborn Wilson) T.A.Z.: The Temporary Autonomous Zone (New York: Autonomedia, 1985). The Yuppie Whole Earth Review celebrates this pamphlet as the most influential and widely read “manifesto” of America’s countercultural youth, noting with approval that it is happily free of conventional anarchist attacks upon capitalism. This kind of detritus from the 1960s is echoed in one form or another by most American anarchist newssheets that pander to youth who have not yet “had their fun before it is time to grow up” (a comment I heard years later from Parisian student activists of ’68) and become real estate agents and accountants.

For an “ecstatic experience,” visitors to New York’s Lower East Side (near St. Mark’s Place) can dine, I am told, at Anarchy Café. This establishment offers fine dining from an expensive menu, a reproduction of the famous mural The Fourth Estate on the wall, perhaps to aid in digestion, and a maître d’ to greet Yuppie customers. I cannot attest to whether the writings of Guy Debord, Raoul Vaneigem, Fredy Perlman and Hakim Bey are on sale there or whether copies of Anarchy: A Journal of Desire Armed, The Fifth Estate and Demolition Derby are available for perusal, but happily there are enough exotic bookstores nearby at which to buy them.

[8] Quoted from The American Heritage Dictionary of the English Language (Boston: Houghton Mifflin Co., 1978).

[9] I should emphasize that I am not counterposing a communalist democracy to such enterprises as cooperatives, people’s clinics, communes, and the like. But there should be no illusion that such enterprises are more than exercises in popular control and ways of bringing people together in a highly atomized society. No food cooperative can replace giant retail food markets under capitalism and no clinic can replace hospital complexes, any more than a craft shop can replace factories or plants. I should observe that the Spanish anarchists, almost from their inception, took full note of the limits of the cooperativist movement in the 1880s, when such movements were in fact more feasible than they are today, and they significantly separated themselves from cooperativism programmatically.

[10] For Bakunin, the people “have a healthy, practical common sense when it comes to communal affairs. They are fairly well informed and know how to select from their midst the most capable officials. This is why municipal elections always best reflect the real attitude and will of the people.” Bakunin on Anarchy, Sam Dolgoff, ed. (New York: Alfred A. Knopf, 1972; republished by Black Rose Books: Montreal), p. 223. I have omitted the queasy interpolations that Dolgoff inserted to “modify” Bakunin’s meaning. It may be well to note that anarchism in the last century was more plastic and flexible than it is today.

http://www.inclusivedemocracy.org/dn/vol3/bookchin_communalism.htm

http://dwardmac.pitzer.edu/anarchist_archives/bookchin/cmmnl2.mcw.html

July 29, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekolojist akımlar, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim | Leave a comment

Free to Serve: Notes from a Needs-Based Economy – Chris Foraker

Throw It Against the Wall

Gandhi said something about life being an experiment. Experiments drive discovery. We gather the best information available, from books, stories, old people, previous experiments, and try something new in service to our thought dreams. “If my thought dreams could be seen they’d probably put my head in a guillotine.” Dylan is right: thought dreams are dangerous. I’m not suggesting the following is very dangerous. It’s actually quite ordinary—quite practical—just some observations from experiments with my own personal economy. But it does involve a process of dreaming, experimenting, and then observing—the stuff of creation. When we’re creating (or co-creating) our world instead of accepting our world, we do become empowered. An empowered people can be dangerous to disempowering tendencies.

Wal-Mart came to Cottage Grove, Oregon, in ‘94, convinced the city council to change local zoning laws, and got the go-ahead to build a 108,000-square-foot warehouse store. In 2006, desiring expansion, Wal-Mart applied for another zoning change that would permit the construction of a 160,000-square-foot super center. Public hearings were called, yes/no buttons made, positions taken, and after six hours of testimony spanning three days, not much was surprising: well-dressed corporate lawyers; polarized atmosphere; emotional testimonies from those for and those against. It didn’t take me long to put my anti-zoning-change sentiments into words which I delivered unemotionally in the fog of a waning fever. The hearing continued on at a boring pace, reaching a peak of monotony during the testimony of my fellow “againsts,” whose collective voice became tortuously redundant and, I hate to say it, a bit self-indulgent.

The highlight of the public hearing for me was the testimony of the “fors.” They helped exercise my internal sound receptors of empathy that, on occasion, allow me to pull out of the emotive mud of a polarized landscape and hear the concrete needs of “the other.” What I heard coming from the “other side” was I’m poor, whether from low-paying work or a fixed income, and I depend on low-cost goods to get by. I could understand that. I can also, by all conventional standards, be considered poor. I make between $200 and $400 dollars a month, heat my home and cook with wood, cut my costs when I can. I don’t have running water. I’m not subsidized by wealthy parents. I live in a school bus.

An amusing tension arose. Here I am in much the same predicament as many from Clan Super Size, but instead of a desperate sense of scarcity and need for low-cost goods, I feel embraced by a world of hope and abundance. I feel secure while others feel vulnerable. I feel my needs are taken care of while others feel life is too expensive. What was the difference? This tension sparked observation.

Sharing the Surplus, Natural Giving, and the Community Context

Several months ago I was in need of space to park my bus. I wanted to be two miles outside of town, hopefully near the bike path with the potential to run an extension cord from a garage or outside outlet for electricity. The deadline for moving was past and I was starting to feel anxious to unburden my generous host. That Thursday during the Cottage Grove community’s weekly social gathering—a mix of homegrown goods, tight spacing, and free locally made wine—I was introduced to a friend of a friend. After some friendly formalities, the subject of pursuit came up and she promptly offered me a space to park my bus: two miles outside of town, across from the bike path, near an electrical outlet. In return she asked for dry firewood and help with projects around the property.

This event was a first glimpse into a new way of looking at my personal economy. Over time, these same types of exchanges replayed over and over, generating a pattern. Slowly, words came to describe the pattern, not complete but like the first rough sketches of a living document. At its most fundamental level, it is members of a community sharing their surplus in the service of each others’ needs. One might call it a needs-based economy.

Permaculture teaches us to share the surplus. When we give away our surplus we can give it joyfully because, by definition, it is extra. It is not an act of charity where we create personal scarcity, but an act of sharing abundance. Sharing our surplus is as natural as giving away two-day-old baked goods destined for the compost, cuttings from a prolific raspberry patch, or squash from a bountiful harvest. When we receive a gift of surplus we can do so with dignity because we are confident we are not receiving more than can be comfortably given.

Marshall Rosenberg reminds us that giving to someone in the service of his or her need is satisfying. To illustrate this idea, he suggests recalling the last time we helped fulfill someone’s need, thinking on it for a moment and noticing how we feel. This exercise, as he describes, always produces smiles and satisfaction the world around.

These ideas, though complete in their own right, are most satisfying when practiced in the context of community. Community can be understood as an intertwined latticework of people connected by a shared place and/or shared aspirations. Sharing our surplus and giving in the service of each others’ needs works well in community because a community is a cooperative project that gives back. Each individual act of giving is seen in relation to and as a part of a greater whole. We don’t give aimlessly in a fragmented social landscape but intentionally and joyfully in the service of a larger project. When we give within a community we also feel a sense of security—almost like a smart investment—because a community reciprocates and responds, based on its humanity, to our changing needs. A group of people is far more resourceful than one alone.

As winter approached I was in need of space. My host had a surplus of space and was in need of a certain type of skill, which I was able to provide. Since living at the two-mile marker I have brought her dry firewood, helped paint a wall, remove a shelf, unclog a drain, clean junk from the yard, plant trees, and landscape. Going into spring our agreement has been fruitful and rewarding.

Living in a Needs-Based Economy

The willingness to exchange goods and services directly is essential to a needs-based economy because it changes the way we see the world. When we begin looking at our life as a mosaic of needs rather than a system of alienating labor and consumption, we transcend currency and put ourselves in touch with the abundance generated by an entire community.

It is common for someone to have the following thinking: “I need money so that I can buy the things I lack.” This line of thinking is limiting and internally conflicting. It disconnects us from what we actually want and calls on a disempowering currency to mediate between us and our dreams. Instead, if we are able to envision our needs without currency, we open ourselves to the abundance of an entire community’s surplus facilitated by people’s tendency towards natural giving.

As winter arrived in Oregon, I soon discovered that living in the equivalent of a giant metal mailbox could be quite cold. Heat became an immediate priority. Wood was the natural choice, so I began my search for a stove and dry firewood, both of which I thought would be difficult to find as those more prepared began to calculate the heating power of their now dwindling reserves. On some of the colder mornings, as I lay under five layers of insulation watching my breath take shape in taunting cold-smoke signals above me, I considered the stoves listed for sale on craigslist and the pick-up trucks of firewood waiting and ready for delivery in downtown Cottage Grove. But, as things became desperate, a friend of a friend offered his old wood stove, just the right size, being stored in an abandoned trailer outside of town. No one was using it so he said I could have it for at least the winter. After heating with kiln-dried, quick-burning, industrial forestry waste for a while, I received a pickup truck load of dry hardwood and fir from a family of land stewards. So for most of the winter I stayed mostly warm.

By exchanging goods and services directly, we resist the tendency to do unfulfilling, alienating work. Robert Heilman describes life as an industrial logger in rural Oregon: “Alienation is an occupational disease, one that afflicts each of us when we sell our time for money. It brings a numbness of spirit that makes all sorts of horrible situations seem routine.”

Instead, when we exchange directly, both giver and recipient benefit. In giving, we become connected to the act of creation, which is exhilarating. We once again become masters of our own time, liberated from the inevitable exploitation of a boss-wage system. Time becomes abundant and quality and joy can once again be incorporated into our work. Anything created by caring hands is infused with a uniqueness and life—easily seen in the difference between a modularized suburbia and a handmade home, or between a generic store-bought card with a “birthday check” enclosed, and a gift made with care and attention. In this way we become involved in each other’s lives and allow parts of our internal and external landscapes to be shaped by our neighbors’ artistic and clever natures. By exchanging directly we strengthen a culture of natural giving and shared surplus.

The thought of working for a wage to purchase a stove and cord of firewood now seems silly when faced with the possibilities available in a connected community. When the rains stop, I will gladly replace the amount of wood that was given to me or perhaps double the amount or triple, or perhaps I’ll just be helpful in some other way needed by the generous givers. When living within an economy based on joyful giving, two doesn’t always equal two, but instead we are freed to give equal to the immense gratitude we feel upon receiving a gift from the heart.

Freed to Serve

I volunteer between eight and 20 hours a week for Cottage Grove’s low-powered community radio station KSOW, often doing the small and mundane things that just need a body and half a brain to complete. I do this joyfully because it contributes to the larger community project, the radio station needs it, and I enjoy music. I have the time to volunteer largely because my needs are efficiently satisfied by an abundant community. The community has freed me to serve the community. I’m not strapped with the high everyday costs of my low-income brethren, but have fortunately marginalized, with the power of community, the need for US currency in my life. I work between 10 and 20 hours a week for bread money, most of which goes to food and the bus remodeling project. This abundance of time has allowed me to explore those things which make me feel most alive. And an economy that helps people come alive is an economy we desperately need.

Copyright © Fellowship for Intentional Community (FIC) and Communities: Life in Cooperative Culture · communities.ic.org · Reprint only with permission.

The FIC publishes Communities magazine, the Communities Directory, the Intentional Communities Website (www.ic.org), and supports all forms of cooperative living. Please consider a donation to support our efforts.

http://communities.ic.org/articles/1/Free_to_Serve

July 29, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, komünler, kolektifler, ozyonetim | Leave a comment

To Learn Sustainability Is To Learn Community: An Example from South Portugal – Leila Dregger

By Leila Dregger
Published in the Summer 2010 issue of Communities magazine – Issue #147
Tamera pilgrimage through Portugal.
Tamera pilgrimage through Portugal.
Tamera pilgrimage through Portugal.
Dia Aberto.
(Click a photo to enlarge)

Walk 20 miles away from the ocean, and South Portugal becomes dry and dusty in summer and devoid of people in any season. What had been a lush landscape for centuries, with oak forests, white stucco villages, and vegetable gardens and pastures, was destroyed in the 1940s to create industrial cereal production for Spain during the civil war. Now the landscape seems slowly to be turning into a desert. Villages are dying. Food is imported. Only very few farmers continue their hard work under difficult economic and ecological conditions.

One of them is Claudio, a farmer in the Alto Alentejo. His 4000 hectare (10,000 acre) site, inherited from his father, includes beautiful nature reserves and extended cork oak and olive groves. Employing 20 workers, he started with the vision of reestablishing the original extensive cultivation of cork, pork, and Biodynamic vegetables. And he is doing just that. But to maintain the farm under tight economic conditions, he has developed intensive mass animal farming with thousands of pigs and turkeys. “If I didn’t farm this way, I would have to fire my workers, and I feel responsible for them. What could I do?” His wife left him two years ago, taking their two daughters with her. Maybe this was not the only reason, but she could not stand the mass slaughters and the tension her husband is living under. Living alone in his big farm house, Claudio is urgently looking for an alternative and a new start in his life.

Fernando grew up in a little village in the Baixo Alentejo. Like all his classmates, he left for Lisbon to study and become an engineer. Before he finished the studies, his father died and Fernando had to return home. Now he runs the apiary with 2000 bee hives. He produces organic honey but has to sell it for a low price to the industry, as the market for organic products is still too small. Thus his income is limited, and after 12 hours of daily work he feels very tired. He is 38 years old, smart, good looking, and speaks several languages. However, living rurally with his mother makes it difficult for him to find friends and a mate: the average age in the village is 52.

Fernando’s and Claudio’s stories illustrate the situation in many similar places. Sustainability is a complex issue: it involves politics, economics, and ecology, and it definitely involves cultural, social, and human conditions. If living in the countryside does not become more interesting for young people, we can never hope to have nature and land maintained and cared for.

The peace community of Tamera did not come to the Alentejo originally to help this situation. In fact, it came because innovative and enthusiastic local authorities and the abundance of sun were good conditions for its aim of building a global peace model based on solar technology. However, 160 people living, working, and studying together make a difference—internationally by peace training, education, and nonviolent actions, and regionally by teaching ecological skills and creating a regional network for food and water sustainability.

The Tamera community decided that it would stop buying food from supermarkets by the end of 2010, and by then would also produce all its own electricity using solar energy. Why is this so important for a peace project? Because industrial production of food is a sort of war. Electricity comes from the plug, fuel from the petrol station, coffee from the supermarket, water from the tap, and steak from the butcher. Those who look a bit deeper than this will see the cruelty of today’s industrial globalisation at the origin of our everyday consumer goods. Behind nearly every product you will find suffering, ignorance, and violence. Even those who are aware of it, and don´t want to support it, find it difficult to become independent from these connections.

The need to find another strategy is not only a matter of ethics. An incident which happened two years ago in Portugal makes this clear. At a time of high oil prices, the drivers went on strike, and the fuel was no longer distributed. After one day, there was no petrol in many gas stations. After two days, the first supermarkets had empty shelves. After three days, two drivers who wanted to prevent strike-breakers from working were driven over. That quickly can the supply system collapse; and that thin is the layer of social peace.

An obvious solution for the insanity of globalisation is regionalisation: to reestablish the regional supply which global trade destroyed, and to do it with socially and ecologically friendly means. Every region of the world should be able to meet its basic needs for food, water, and energy. The special goods desired from further away could be bought or bartered from other countries.

The task of Tamera—building a model for a peace culture—includes showing that regional food and energy autonomy is possible without lowering quality of life. In order to do so, one team at Tamera is working on the permaculture water landscape, where a part of the food needed is grown. The community also produces olive oil, honey, and herbs. Another team develops a regional network for sustainability. Its aims are to share knowledge about ecological skills, share the supply and production of basic food, water, and energy needs, and cultivate social contacts.

Tamera started to meet local farmers and traders, and so we met Claudio. Very quickly, we agreed on a win-win-situation: starting in 2010, he will produce olive oil, rice, cereals, oat flakes, and vegetables especially for the needs of Tamera. Additionally he will give Tamera all the things he cannot sell and would have to destroy. This arrangement gives Claudio the possibility of producing independent of the market. Therefore he is not forced to throw away fruits that are too small or don’t have the normal shape. He will even earn much more than the market price, and Tamera will get valuable organic food at a reasonable cost.

Now, in the spring of 2010, we stand in the stable which last year held 3000 turkeys. Their shouts still seem to fill the air. But the stable is empty, and soon it will be a place to store cereals. Having seen the new economic possibilities in his cooperation with Tamera, Claudio has taken the risk to eliminate, step by step, his industrial livestock farming. Even more hopeful, on a visit to Tamera he saw the possibilities of permaculture. Now, two ecologists from Tamera will advise him on how to build a water landscape on a part of his land. Thus Claudio will join the movement to reforest the land and bring back the water. “My vision is to save this beautiful land and make a part of it a retreat and educational place for city people to learn natural cycles.”

Agreements like this could become the basis for cooperatively meeting basic needs in the future, with communities telling farmers what they need, and farmers growing it for them.

Not all the foods we commonly consume are produced in Portugal. For example, neither sugar cane nor sugar beets are cultivated in this country anymore. But there is something much better and healthier than sugar to provide sweetness: honey.

Twelve bee hives at Tamera are not enough for our needs, and so we got to know Fernando. Buying organic honey from Fernando is cheaper than buying honey in the supermarket, and still, by selling to Tamera, he earns nearly double what he would by producing for industry. Tamera coworkers also help to move the bee hives. As Silke from the ecology team says, “This is synergy: We help Fernando, but the bees in our permaculture landscape help us. They are the most important insects for pollinating our fruit trees.“

Four times a year, Tamera invites interested people for an open Saturday. Those are days to get to know some of our sustainable tools and methods. For most of our neighbours, permaculture, compost toilets, solar energy systems, and strawbale buildings are still very exotic. School classes and University students come to observe in practice the ecological systems they have studied. Local farmers, politicians, teachers, and journalists enjoy this day; they see the presence of water in every season, lunch cooked by solar energy, and an abundance of food growing without fertilizers. Representatives of the beautiful neighbouring village Amoreiras come to see a plant-based system for water purification to decide if they want to build it in their village too. At the same time, the visitors also experience something which has been lost in the villages: a vital social life of different age groups. This is what can bring life back to the villages.

Bringing back sustainability and saving the rural areas means reestablishing the regional circuits that have been cut down in the times of industrialisation. In order to bring back life to the countryside, the connections and synergies have to be reinvigorated on a new and modern level, such as between producers and consumers, between water and trees, between bees and trees, between young and old people. And even between men and women, as the example of Fernando shows: on one of the open Saturdays at Tamera, he met Ilona, an Italian woman. Now she is preparing to move to his farm. “Although I love him very much, I could not imagine following Fernando onto his remote farm without having a place like Tamera nearby. We can always go there and meet friends, get inspiration, have cultural life.”

In the end, even an international community like Tamera has to face the fact that one day—maybe after peak oil, after the next financial crisis, or after climate change—it will not be global contacts that will help us to survive. Instead, it will be the surrounding region and the neighbourhood, with stable and trustful networks. Now is the time to develop them.

Copyright © Fellowship for Intentional Community (FIC) and Communities: Life in Cooperative Culture · communities.ic.org · Reprint only with permission.

The FIC publishes Communities magazine, the Communities Directory, the Intentional Communities Website (www.ic.org), and supports all forms of cooperative living. Please consider a donation to support our efforts.

Leila Dregger, 50, freelance journalist from Germany, former publisher of a women’s magazine and book writer, joined Tamera in 2003. She works in Tamera’s political network office especially to build a bridge to the Portuguese people. Her aim is to establish a school for peace journalism in Tamera. For more about Tamera, its visitor programs, and Summer University (July 25-August 5, 2010), see http://www.tamera.org.

 http://communities.ic.org/articles/1372/To_Learn_Sustainability_Is_To_Learn_Community

July 29, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekokoy - permakultur, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | 2 Comments

Bases for Communalist Programs – Eirik Eiglad

Theory does not hold a high status in current radical movements. (1) “Don’t theorize!” seem to be the watchword of many self-designated radicals today, instead emphasizing activism and protest. Not only does much of what currently passes for the Left have a strong anti-theoretical thrust, but some new social movements even promote irrationalism as a virtue. Consequently they are embedded in a quagmire of pragmatism, lifestyle orientations, and apolitical attitudes. Alternatives to this intellectual degeneration are direly needed. Social ecology and its communalism stand out in this respect with a coherent political philosophy and a revolutionary approach. (2) 

The Emergence of Social Ecological Communalism

Social ecology emerged in response to the decline of a traditional radicalism that had been based exclusively on the struggle between wage labor and capital. After the Second World War, radically new developments in capitalism diminished the numerical size of the proletariat. At the same time the success of social-democratic parties in several parts of the Western world relieved some of the most immediate economic and social problems created by the market economy, leading to a close collaboration between trade unions and governments in making capitalism more palatable. In the following years, despite the claims of Marxists, it became clear that the workers’ movement did not constitute the hegemonic force for social change.

In the early 1960s a new radicalism developed around new issues that burst onto the social agenda. Women’s oppression and ecological devastation, racism and the Vietnam war led to strong new social movements, along with a variety of citizens’ initiatives – none of which could be encompassed by movements based on factory-oriented issues. These radical tendencies greatly influenced popular attitudes. But regrettably, their movements had strong limitations and did not actualize their potentialities to become truly liberatory social forces.

In fact, they remained fragmented and were often appropriated, in an eclectic manner, by the existing culture. This resulted in an upsurge of “identity politics” and the decline of coherent radical approaches that call for fundamentally altered social relationships. Several struggles were melded with existential and even personal issues, dismissing the need for more in-depth theoretical inquiry, and their organizations became strictly issue-oriented and of an ad hoc nature. This development within the “new social movements,” as they were to be called, was coupled with developments within the universities: after the failure of the Left to implement a liberatory and cooperative society, hundreds of disillusioned radicals swarmed into the universities and, in the name of anti-totalitarianism, started an academic crusade against the objectivity of the revolutionary project. (3)

Disgusted by the dogmatism and authoritarianism of the established workers’ parties, which had led to Stalinist totalitarianism in the East and social conservatism in the West, these academics did not stop by criticizing vulgar Marxism and authoritarian forms of organization. In the name of postmodernism, ethical relativism, and “social deconstructionism,” they pursued their opposition to totalitarianism in a paranoid manner. Progress was dismissed as an illusion, education was depicted as authoritarian, ideology was considered dogmatic, and reason itself was dismissed – features that define any meaningful social theory. As they withdrew from the public sphere and into universities, they disdained even the very values that had inspired revolutionaries for more than a century and a half. Instead of redefining the revolutionary project, these former radicals essentially abandoned it wholesale, at most engaging in ad hoc criticisms of certain features of the existing society.

But the basic relationships that make up this society still have to be fundamentally altered. Not only does the social problem of exploitation still exist, but other forms of alienation and oppression demand our attention as well, like growing centralization, social homogenization, and the commodification of ever-greater spheres of cultural life. Furthermore, ecological imperatives make it necessary for us to reconsider society’s role in the biosphere. The roots of these evils are basically located in social structures of domination and particularly in the economic system of capitalism. The dynamic of the market economy and its competitive imperatives will continually reap profits at the expense of human beings and the biosphere. A revolutionary social approach is obviously needed to do away with capitalism and hierarchies once and for all. Such an endeavor must transcend traditional forms of socialism and anarchism, and certainly everything that passes for “leftism” or “radicalism” today. Nonetheless we must retain the best features of the traditional Left, like its commitment to reason, its constructive utopianism, its class analysis, and its participation in public life and social struggles – while broadening them. We cannot allow our politics to be arbitrary; rather, we must ground it both ideologically and historically in radical social theory and the revolutionary tradition.

Social ecology, responding to this challenge, has come up with a coherent political philosophy. Initially launched in 1964 by the radical American thinker Murray Bookchin, this approach united the liberatory ideas of social anarchism with ecological issues and still managed to retain the best of the Marxist tradition, especially its critique of capitalism. (4) Its project for revolutionary social change took the form of libertarian municipalism. The creation of an ecological society requires a large-scale decentralization of social life to a human scale and a transition to ecological forms of production. According to this social ecological analysis, capitalism and the state are essentially the main causes of the present social and ecological crisis and must be eliminated, along with all forms of hierarchy and domination. Radical activists have to create new liberatory social relations and institutions. The fundamental solution to our social and ecological problems is to empower the people and to create a libertarian socialist society.

Social ecology led to the development of a communalist ideology – maintaining this fundamental analysis – that gives us a vision of a rational ecological society, as well as a tangible framework for radical social and political practice. The politics of communalism – libertarian municipalism – defines an attempt to strengthen and restructure the municipalities at the expense of the centralized state. It aims at creating and empowering popular assemblies in the municipalities and making them forums where all citizens collectively can participate in shaping their own future. These popular assemblies will decide upon all important community issues, like education, defense, health care, production, and distribution. The democratic municipalities will unite and form confederations, a form of interregional organization, in which individual members of a confederal council are mandated and recallable by their respective popular assemblies.

Communalists make a clear distinction between the democratic assemblies, which make all policy decisions, and councils and committees, which undertake administrative and coordinative functions. These municipal confederations must challenge, confront, and ultimately replace the state and centralized power as such. Communalism will furthermore replace capitalism with a municipalized economy, guided by principles of sharing and solidarity. Democratized municipalities will be carefully tailored to their natural surroundings, by means of ecological technologies and knowledge, trying to create an ecological balance between land and city.

Although libertarian municipalism has been consciously articulated through social ecology circles the last thirty years, it nonetheless has deep roots in social struggles. Historically, communalist politics is anchored in the age-old struggle between the independence of the cities and the imperialistic ambitions of the state. On the one hand, citizens in the past fought to preserve and expand civic virtues and municipal freedoms, and on the other, nobles, kings and emperors made every effort to suppress local autonomy and confederation. (5) This tension has exploded from time to time in bloody civil wars and revolutionary upheavals, most notably in the Great French Revolution of 1789-94 and in the Paris Commune of 1871, wherein citizens of Paris demanded the replacement of the French state by a confederation of municipalities. (6)

Communalism as a Dialectical Approach

While postmodernism and its philosophical and ethical relativism have focused their attention on the ideological legitimation of the status quo, social ecologists launched a feasible alternative for a revival of a radical Left with a view toward fundamentally altering this society. (7) Nevertheless, communalism is more than the political theory and practice of libertarian municipalism. One has to explore communalism as a coherent political philosophy to be able to fully understand its revolutionary social approach. It contains not only a libertarian politics and a nonhierarchical social analysis but also a philosophy that give communalism its developmental and ethical thrust – namely, dialectical naturalism.

Dialectical naturalism is a way of understanding society and the natural world by explaining them as developmental phenomena. (8) In this respect nature is its own evolution, just as society is its own history. Biological or cultural phenomena cannot be properly explained merely in terms of their fixity, their form, or their factual existence; they must be cumulatively connected to their past and their future. A naturalist dialectics must explore their potentialities and their internal logic, in order to educe what they should become if reason is to prevail. The ethical “should be,” which can be objectively grounded, must always be a guideline for challenging and correcting the existing state of affairs, and to guide us beyond the reformism, pragmatism, and subjectivism promoted by radicals today. Such a dialectical understanding, with its tremendous ethical implications, is indispensable to an explanation of the political dimension of communalism.

First of all, dialectical naturalism anchors the struggle for a rational society in humanity’s long and painstaking development towards more expansive forms of social consociation and human subjectivity. More specifically, it places this struggle in the context of society’s potentialities for cooperation, freedom, and self-consciousness. Since history has not been a unilinear expansion of freedom and self-consciousness, humanity should seek to consciously develop cooperative and libertarian institutions that further its own development. (9) Thus, a libertarian socialist society is not a personal choice or an “imaginary” (as advanced by certain recent social ecologists) but is to be regarded, after thorough studies of the emergence of human culture and its social institutions, as social organization in its most rational form. Communalists consider the present society as irrational and seek out what is rational in human history in an attempt to improve the human condition, and to remake our relationship between society and the natural world. Such a dialectical analysis negates the apparent “reality” of global state capitalism, as well as the pragmatic “realism” of reformist politicians, lobbyists, and activists, for the actualization of humanity’s potentialities for social freedom and rationality. (10)

Second, a dialectical approach is necessary to understand the latent tension between the state and the municipality. This historical conflict is in its essence antagonistic, and a revival of community life and municipal democracy can be actualized only with the destruction of the state. In contrast to the municipality, which potentially and in its full actualization is a vibrant direct democracy, the state, a centralized and professionalized apparatus with a social monopoly of violence, is by virtue of its internal logic never democratic but totalitarian, as the last century has shown. From time to time this latent tension between the municipality and the state bursts out in ravaging social conflicts, but mostly the conflict is a silent one, in which municipal freedoms steadily lose ground to professional statist elites. There can be no compromise with the state in creating a libertarian and ecological society, because all power that municipalities achieve will be at the expense of state power, and vice versa. This recognition is one of the main features of libertarian municipalism and defines its proper historical role.

Finally, communalists bring this dialectical approach into the sphere of activism. Communalism declares that confederations of democratic municipalities make up the institutional framework of a rational and ecological society. The revival of the public sphere would provide a vast scope for radical activists. Communalists, to be sure, must develop clear programs for how they can gradually make this vision come true. The social revolution we yearn for involves a long and uneven process. Carefully elaborated programs are therefore essential and constitute a dialectical moment of our activist work. Ultimately calling for a total remaking of society along libertarian and egalitarian lines, our programmatic demands help us to act as revolutionaries in a period of reaction. In fact, communalist programs are the link between our ideals and the reality in which we live. These programs make it possible for us to retain our utopian aspirations while we engage in practical politics and activism.

This capitalist society obliges communalists to take the most committed stance against it, yet everyone has to acknowledge that revolutionary change involves a process of maturation. A social revolution will not be the result of someone snapping two fingers or throwing a brick, especially today, when we are not likely to mobilize great masses of people under the banners of municipal democracy and social revolution. (11) The Great French Revolution was itself the result of a long social maturation by the citizens of Paris and became possible only after nearly a century of Enlightenment social thought and philosophy.

This is not to say that we are obliged to wait until the population spontaneously rises, or confine ourselves to merely spreading ideas. Communalism advances a politics that aims at mobilizing, educating, and empowering the people through the establishment of popular assemblies and the introduction of a radical social agenda. (12) In this respect, the social revolution will be the “final conflict” that defeats capitalism and the state once and for all. Insofar as social processes are not predetermined, the creation of a rational society must be the most conscious endeavor on the part of radical activists: “The world of facts is not rational but has to be brought to reason.” (13) Radicals have to bring a rational society to its actualization by rational insight and purposeful will, for which a dialectical approach and organized human agency are indispensable.

Communalist Programs

Karl Marx clearly understood this responsibility when he stated that we should seek not only to understand the world but also to change it. (14) Communalist organizations must develop programs and thereby bring their philosophical approach from the realm of social analysis and theory to the realm of political activism. Programmatic demands can present radical municipalist ideas in a clear and concise manner. More specifically, those demands must range from our ideal of a future society to our most immediate concerns. In revolutionary theory this escalation has been properly designated as maximum demands and minimum demands, as well as the necessary transitional demands. The idea of maximum and minimum programs was first consciously developed by the Socialist International and still has considerable validity today. A programmatic practice helped the growth and influence of many socialist parties and radical organizations, but alas, their limited understanding of the state led not to a socialist society but to their own eventual degeneration and cooptation.

Communalists must draw from this programmatic approach to create the most adequate revolutionary practice suited to our time. It is obvious that communalists should engage in everyday social struggles and participate in everyday political life. In this respect communalism adds a new dimension to traditional anarchism and socialism, because it recovers political life as an authentic sphere of revolutionary activity. Engagement and participation need not take the form of liberal reformism if we visualize our long-term aims by radicalizing all our demands at every phase along the way. Communalist demands must place immediate struggles within the context of more profound social questions and make the need for a revolutionary change more urgent in the consciousness of the people. There are material, cultural and psychological needs which have to be met before a revolution will be successful, and communalists respond to this with their programs and activities.

The dialectics of communalist programs lies in their developmental intention, in the radical escalation of demands. During the Great French Revolution of 1789-94 there was a tide of new revolutionary institutions, many of which – ironically – were created by the monarchy and the national assembly but were mutated by the people to meet their growing needs and democratic aspirations. The Parisian sections, for example, were constructed out of the district electoral assemblies that were established by the monarchy to choose deputies to the Estates-General. With the establishment and empowerment of the sectional assemblies, the opening of these sections to the most impoverished segments of society, and the election of a large number of committees that undertook various responsibilities, this revolution reached sweeping proportions and even threatened the Jacobin state itself.

Unfortunately the revolutionaries failed to secure their sectional democracy and the revolution itself, largely due to their lack of organization and their failure to develop a coherent theory to guide their practice. Revolutionaries today cannot afford to let events blindly overtake the course of social revolution but must learn about the accomplishments, defeats, and shortcomings of past revolutions from careful historical studies. Communalism unites libertarian aims with libertarian means, and radical activists should work to introduce and gradually develop revolutionary institutions, as well as foster a new Enlightenment. Preparation and organization are crucial for the revolutionary project and the transition to a libertarian and ecological society. Radicals should use programmatic formulations and presentations as an indispensable key to this transition.

Nonetheless, I must emphasize that communalist programs are not intended to provide a blueprint for social reorganization. The utopian dimension of the revolutionary project is necessary to preserve the vision of a rational future. Above all, we have an ethical commitment to render the world rational, and no program or plan can ever be a substitute for this dialectical understanding. Rather, it complements it with practical action and democratic forms of organization.

Potentialities and the Need for Programmatic Change

A liberatory political movement must educe potentialities in communities and cultures, and these moments must be captured in its programs. These programs have to be flexible and adapted to local situations, addressing the pressing needs of the time by offering radical solutions to immediate problems. But although the minimum demands must be applied locally and regionally, certain maximum demands are required if the program is to remain communalist, such as the abolition of all forms of hierarchy and domination, the establishment of municipal confederations, and the implementation of a new system of moral economics. In short, communalists will fight for these demands with the intention of finally destroying the limits that capitalism and the state impose upon us and of actualizing a rational society.

The content of these programs can be educed from the liberatory potentialities latent in local traditions, institutional structures, social struggles, cultural traits, and especially human history itself. (15) To facilitate their actualization, communalists must give these programs a coherent and articulated form. Almost daily, issues come up that call for public attention, such as the closing of a school, the pollution of a river, racist attacks on immigrants, or the building of a shopping mall. When such issues arise, communalists should voice their opinion everywhere and relate particular issues with more general ones.

Consider, for example, a social problem such as the current attack on public services. In many parts of the industrial world, neoliberal capitalism is ravaging the welfare gains that once helped capitalism survive past crises. In Norway today, public services are gradually being destroyed in the name of privatization and rationalization, as if people, community life, and culture were expendable products to be abandoned or even sold in the marketplace. Many people clearly understand this, but they find it difficult to act against this process or even voice their opinions on the matter. Popular resistance to this policy is usually limited to working within the capitalist framework. In this respect, communalists have a great deal to offer with their ideas on municipalization, confederalism, and the establishment of popular assemblies. One may take nearly any kind of social or ecological problem, restate it in terms of a communalist program, and thereby seek to direct popular attention to the cause of a problem and not merely its effects.

In contrast to postmodernism and post-structuralism, communalism advances a coherent set of ideas that are socially relevant and applicable to our times. Its fundamental aim is to eliminate this bourgeois social order that impoverishes society and destroys the natural world. Once a true social force, the Left has now lost ground to an array of individualistic “imaginaries,” mysticism, various spiritualisms, and particularistic identities, or through personal rebellion. Capitalism and the state seem to be thoroughly entrenched and self-confident, and it will require a serious response – ultimately a determined, organized, and truly political movement – to shake their foundations. These institutions will not disappear of themselves, or because of changes in personal behavior or benevolent communitarian enterprises – an empowered people must overthrow them. This is not a game, an academic exercise or a theatrical act, and radical activists cannot do without the theoretical, political, and lived practice involved in social change – all united in a body of coherent political ideas.

Communalist programs can be formulated and presented differently, but they ultimately rest on the stamina and long-range commitment of the organizations that present these demands. Revolutionary communalists must build strong organizations that will energetically voice their demands and seek to expand social consciousness, as well as participate in restructuring municipalities. All countries and regions have their own specific traditions for popular government, while they share universal potentialities for citizenship and social revolution. Much depends on whether revolutionaries are able to take advantage of these possibilities, with education and empowerment, in order to bring humanity into a new historical stage of development.

Notes

1. This essay was originally published in Left Green Perspectives # 40 (February 1999). It has been slightly revised for publication here. (It was written a year before the resurgence of worldwide radical protests against “globalization,” marked by the large demonstrations in Seattle, November 1999, but has by no means lost its relevance.)

2. For a general overview of social ecology and communalist politics, the reader should study at least Murray Bookchin’s Remaking Society: Pathways to a Green Future (Montreal: Black Rose Books, 1989), and Janet Biehl’s The Politics of Social Ecology: Libertarian Municipalism (Montreal: Black Rose Books, 1997).

3. This academic current became widespread in France after the failure of the May-June events in Paris 1968.

4. Murray Bookchin’s “Ecology and Revolutionary Thought” was first written in 1964 and was republished in Post-Scarcity Anarchism (Montreal: Black Rose Books, 1986). The first time libertarian municipalism was advanced was in an editorial by the Anarchos Group, “Spring Offensives and Summer Vacations,” Anarchos, no. 4 (June 1972), also written by Murray Bookchin.

5. For a thorough study of the historical and theoretical foundations of libertarian municipalism, see Murray Bookchin, From Urbanization to Cities: Toward a New Politics of Citizenship (London: Cassell, 1995).

6. Marxists and anarchists alike have cherished this political legacy, but it is only with libertarian municipalism that this “assemblyist” and “communard” tendency has received a careful theoretical, historical, and programmatic consideration.

7. Several radical theorists have tried to ground the struggle for a democratic politics on “social imaginaries” (Castoriadis) or a “democratic relativism” (Fotopoulos), but their categories tend to dissolve into the subjectivist arbitrariness of postmodernism, and they fail to explain why we should choose certain “imaginaries” or political approaches over others.

8. For a further elucidation of dialectical naturalism, see Murray Bookchin, The Philosophy of Social Ecology: Essays on Dialectical Naturalism (Montreal: Black Rose Books, rev. ed. 1995), as well as Janet Biehl, “Dialectics in the Ethics of Social Ecology,” in Finding Our Way: Rethinking Ecofeminist Politics (Montreal: Black Rose Books, 1991). Bookchin’s Re-enchanting Humanity: A Defence of the Human Spirit Against Antihumanism, Misantropy, Mysticism, and Primitivism (London: Cassell, 1995) gives these philosophical ideas a historical embedding.

9. For a discussion of the difference between our human potentialities for creating a libertarian society and our capacities for building totalitarian regimes, see “History, Civilization and Progress” in Bookchin, Philosophy of Social Ecology, pp. 159–161.

10. The distinction that Hegel made in Science of Logic between “reality” (Realitaet) and “actuality” (Wirklichkeit) is fundamental to what we regard as the “real.”

11. The recent protests in Seattle, Prague and Genoa has certainly been massive mobilizations, but their contents have been vague, and – instead of producing a mature form of political creativity – are limited to mere acts of protesting. The struggle for a rational society must be a process of popular enlightenment and radical organization.

12. The popular assemblies will themselves be the most appropriate institutions to introduce and fight for our programmatic demands. (They will certainly be arenas for class struggle, as the demand for an end to exploitation is a crucial component of a communalist agenda.)

13. Herbert Marcuse, Reason and Revolution: Hegel and the Rise of Social Theory (Boston: Beacon Press, 1941), p. 156, emphasis in original.

14. “The philosophers have only interpreted the world, in various ways; the point, however, is to change it.” Karl Marx, Theses on Feuerbach, in The Marx-Engels Reader, ed. Robert C. Tucker (New York and London: W.W. Norton & Co., 1972), p. 145.

15. See Dan Chodorkoff, “Social Ecology and Community Development,” in Society and Nature, vol. 1, no. 1 (1992); and Janet Biehl’s “The Revolutionary Potential of the Municipality,” speech delivered at the Libertarian Municipalism Conference in Plainfield, Vermont, 1999 (Unpublished manuscript); and particularly Murray Bookchin’s “The New Municipal Agenda,” pp. 201–245, in From Urbanization to Cities

From the previous website ISSUE # 6 MARCH 2005

http://www.communalism.net/index.php?option=com_content&view=article&id=183:bases-for-communalist-programs&catid=84:movement&Itemid=2

July 29, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekolojist akımlar, ekotopya heterotopya utopyalar, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | 1 Comment

   

%d bloggers like this: