ecotopianetwork

“Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” Kitaplarına Dair Metin Yeğin’le Söyleşi

 

Topraksız işçi hareketinin çıkışı Brezilya’daki toprak eşitsizliğinden kaynaklanır. Brezilya’da bir kişinin toprağı Danimarka’dan daha büyüktür ya da bir karayolu şirketinin toprağı Türkiye’nin yarısı kadardır. Ama buna karşın milyonlarca insanın hemen hemen hiç toprağı yoktur. Bu yüzden milyonlarca insan Latin Amerika’da ve özellikle Brezilya’da toprak işgalleri yapıyorlar. Ama onlara bu deneyimler, sadece toprak işgaliyle sınırlı kalınmamasını öğretti. Özellikle Topraksız İşçi Hareketi yaklaşık 22 yıldır toprak işgal ediyor, işgal ettiği toprağın üzerinde kolektif/alternatif tarım yapıyor ve alternatif eğitim veriyor. Tamamen başka bir demokrasi uyguluyor. MST’nin bugüne kadar işgal ettiği toprak Belçika’dan, Danimarka’dan büyüktür. 3 milyon insan bu topraksız işçi hareketinin ‘başka’ dünyasında yaşar.

Brezilya’da daha önce de toprak işgalleri vardı.
Özellikle cunta döneminde işgal edilmiş topraklar egemenler tarafından tekrar alındı. Bazı topraksızlar gerillaya katıldılar. Bunlar cuntanın son dönemlerinde tekrar toprak işgal etmeye başladılar. Toprak işgallerini yeniden başlatınca bunları koordine etmek için ilk ulusal kongreyi yaptılar. Kongrede kendilerine ‘Topraksız Kır İşçileri’ adını verdiler. Gazetelerin onlara verdiği ‘topraksızlar’ adı onlara daha çok yakıştı. İşgale devam ederek ülke içinde yeni bir dünya yaratmaya devam ediyorlar.

Hareketin içerisinden birkaç temel unsur söyleyeyim: En önemli unsurlarından biri belli bir sayıları var. Bu sayıları kişilerin nesneleşmesine karşı en az 70 aile bir topluluk haline geliyor. Birim olarak aile, çiftçilikte çok önemli, 70 aile bir araya geliyor ve toprak işgal ediyor. MST hareketine girmenizin tek yolu toprak işgal etmektir. Bu yüzden toprak işgal etmeye karar verenler bir araya geliyor ve bütün sorunları tek tek ortaya koyarak konuşuyor. Niçin toprak işgal edilecek, niye ihtiyaç var? Ondan sonra alınacak bütün kararlara mutlaka katılıyorsunuz. Ayrıca toprak işgal etmek için üç tane temel unsur var. Birincisi siyah naylona ihtiyacınız var. İkincisi, siyah naylonu gereceğiniz ağaca ihtiyacınız var. Bir de sizi işgal ettiğiniz toprağa götürecek kamyon ve otobüslere ihtiyacınız var. Fakat toprak işgal edecekler o kadar yoksuldur ki ağaç ve siyah naylonu satın alacak para bulamazlar ya da otobüs ve kamyonlara verecek parayı bulamazlar. Ancak buna rağmen MST, onlara ne ağaç alacak parayı verir ne de naylon bulur. Çünkü MST bu parayı verirse, toprak işgal edenlere; “bu parayı nereden buldunuz, ağaçları size kim aldı ya da otobüs ve kamyonu nasıl tuttunuz” dediklerinde, “MST” diyecekler. Hatta işgal etmeyi MST istedi, diyecekler. O yüzden işgal edenler hem kararı alacaklar, kararı aldıktan sonra sorumluluğu üstlenip orayı işgal edeceksiniz. Ondan sonra orayı savunmaya başlayacaksınız. Ve bu demokrasi biçimi insanlara yerleşmiştir. İlk başta bu harekete gelen insanlar kararların hepsine katılır ve bu hep böyle devam eder. 70 kişilik bir topluluk, 7-8 kişilik müfreze gruplara ayrılır. Bu gruplarda yaşamlarıyla ilgili bütün kararları alırlar. Bu sene yürüyüş mü yapılacak, buğdayı mı ekilecek, kaç kişilik bir okul yapılacak bütün bunların kararları alınır. MST’nin yönetiminde kadınlar daha çoktur. Burada iki delege vardır, biri kadın ve biri erkek. Bu toplantılara delegeler katılır ama kararlara karışmazlar. Bu delegeler katıldıkları toplantılarda derler ki “bizim grupta 7 kişi buğday ekelim, 9 kişi pirinç ekelim” diyor. Ve bakarlar buğday ekmeye karar verirler ve süreçlerini devam ettirirler.

Her işgal yerinin kendi otonomisi vardır ve kendi otonomisi içinde karar alırlar. Bazı otonomilerde yüzde 99’a yakın kolektif çalışma vardır. Bazı işgal yerlerinde hem kolektif toprak hem ortak bahçe hem de kişilerin kendilerine ait tarla vardır. Bunlar herkese paylaştırılmıştır. Bu şöyle bir avantaj ve özgürlük tanır; birinci olarak o insanlara yaşamınızdaki her şeye siz karar vereceksiniz gibi bir temel anlayış verir. Geçen sene 13 bin kişiyle 17 gün boyunda 275 kilometre yürüdük. 12 bin 807 delege yürüdü. Bu insanlara lojistik destek verecek 2 bin kişiyle beraber günde 30 bin öğün sıcak yemek demek. 15 bin sandviç, binlerce ton kahve ve binlerce ton su demektir. Su sadece içmek için değil, durulan her yerde banyo yapılır, her yerde çamaşır yıkanır. Çünkü akşam dans edilecektir.

Biz bu yürüyüşte Amazon kıyılarında yeni bir işgale karar verdik ve otobüslerle oraya gitmek için yola çıktık. Yol boyunca otobüsün 7 kere lastiği patladı. Ama hepimiz gayet sakin iniyoruz, lastik değiştiriliyor tekrar yola devam ediyoruz. Dediler ki “toplantı yapacağız”. Yemek koordinatörü toplantıda dedi ki “Arkadaşlar ben size günde iki öğün sıcak yemek verecektim. Ama lastik patladığı için yemek vermem gereken yerde yemek veremiyorum. Ben size yemek yerine ekmek arası peynir versem olur mu?” Tabi olur denildi. Bu bize saçma gelebilir ama şöyle bir içsel demokrasi var: Siz bunu insanlara sormazsanız biri gelir size, sen bana sıcak yemek verecektin, diye sorar. O kadar yoksullar ki bizim en yoksullarımız onların yanında Karun kalır.

Bütün kararlara katılmak zorundasınız ama sadece nerenin işgal edileceğini güvenlik nedeniyle bilmezsiniz. Brezilya’nın toprak reformunun resmi bir enstitüsü vardır. MST bu enstitünün listesini ele geçirmiştir. Bu listede temiz su olan, yola yakın olan, işlenmemiş olan yerleri belirleyip işgal ederler. İşgal edenler geceleyin gider toprağı işgal eder ve siyah naylonlarını gererler. Bundan sonra direnme başlar. MST’nin en önemli sloganı, “işgal et, diren ve üret”tir. Bu bir süreçtir ve Brezilya’da toprak reformuyla ilgili kanun vardır. Bu kanun bizde de var. Böyle bir sürecin içinde Topraksız İşçi Hareketi örgütlenmeye başlar. Bu örgütlenme içinde özyönetime ilişkin çok önemli vurgu vardır. Herkes nükleyler içerisinde: 2 delege sağlık komitesinden, 2 delege eğitim komitesindendir. Sürekli böyle toplantılar yapılır. Bana önce bunlar komik gelmişti, ama öyle bir ritüel oluşmuş ki. Ritüellerden bir bayrak vardır. Aslında zaman içinde anlıyorsunuz ki yaşadığımız bu dünyada MST onlara bir kimlik vermiş ve bu kimlik de topraksız işçi olma kimliğidir. Mutlaka işçidirler.

Benim ilk gittiğim yer 17 yıl önce kurulmuş bir komündü ve meşrulaşmışlardı. Filmi orada yapmaya başladığımda neredeyse vazgeçiyordum, çünkü her şey o kadar tozpembeydi ki. Her şey yerine oturmuştu. Ben mükemmel bir topluma inanmıyorum, bunu istemek bana göre faşizmdir. Ama böyle bir toplum vardı orada. Herkesin 8 saat çalıştığı, herkesin eşit ücret aldığı ancak kadınların eşit ücret almasına rağmen 4 saat çalıştığı bir yer. Çünkü onlarda maçoizm etkisiyle evdeki işleri kadınlar yapıyor. Buna bir pozitif eşitsizlik yaratmak için kadınlar 4 saat çalışıp eşit ücret alıyorlar. Ama kadınlar hala erkeklerden çok çalıştıklarını düşünüyorlar. Bu bir mücadeledir ve devam ediyor. Ama otonomda bazı kadınlar 6 saat çalışıyor. Bu süreyi herkes kendi belirliyor.

Bir de Kadın Çiftçi Hareketi var. Çünkü MST sadece kendi başına hareket etmiyor, küçük çiftçilerle hareket ediyor. Buenos Aires’teyken Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Brezilya İşçi Partisi’yle ilgili derste adam anlatırken önce erken dönem Marks’tan başladı. Marks, Engels, Troçki, Roza, Kautsky, Mao, Lenin, Che Guavera hepsinden bahsediyorlardı. Brezilya İşçi Partisi’nin hepsinin mirasından faydalandığını söylüyorlardı. Ama esas olarak bunların üzerine MST der ki “Hayat daima bizim teorilerimizden daha yaratıcıdır”. MST’ye “Peki siz ne istiyorsunuz” dendiğinde, “tabii ki sosyalizm istiyoruz” diyorlar. Nasıl bir sosyalizm sorusuna ise “Bunu bilmiyoruz, biz daha prova yapıyoruz” diyorlar. 22 yıllık MST hareketi 3 milyon kişidir ve 100 binden fazla militanı vardır. Böyle bir yapının içinde biz prova yapıyoruz diyorlar. Topraksız İşçi Hareketi bir özyönetim biçimidir.

İşgal edilmiş topraklara devlet tapu verdiğinde tapuları tek tek kabul etmezler. Bu toprakların zaten miras yoluyla küçüldüğünü biliyorlar ve geldikleri bu süreçten sonra toprakların tekrar bölünmesini reddederler.

Toprak işgallerini hep devrimcilerin 1980’lerdeki gecekondu yapmalarıyla karşılaştırıyorum. Topraksızlar Hareketi’nde işgal ettiğiniz toprak sizin olmaz, kolektifin olarak kalır. Eğer işgal ettiğiniz toprağı bırakıp giderseniz satamazsınız, toprak kolektifindir. Kolektif o toprakları kimin ihtiyacı varsa ona verir. Kolektif bilinç ve kültür altında yeni bir örgütlenme biçimi yaratırlar. Yeni insan yaratmada mutlaka her türlü karara katılma, bu kararlar içinde sonuçlar alma ve sonucunda kendisini yaşama geçirme biçiminde uygularlar. Bunlardan biri de onların eğitim biçimidir. Yaşamın eğitimden ayrı olmadığı iç içe girdiği bir eğitim olarak MST eğitim biçimi olarak devam eder. Çocuklar bir yandan okula giderken bir yandan tohum ekerler. MST bir yandan tohum eker ama aynı zamanda uluslararası tohum tekellerine karşı bir mücadele içindedir. Dolayısıyla kendi yerlerinde ve dünyadaki sadece 6 şirkette bulunan onların terminatör tohumlarına ve patent uygulamalarına karşı, MST kendi topraklarında ve küçük çiftçi hareketiyle birlikte tohum üretiyor. Bununla da kalmaz MST; ikinci aşamada ürettiği peynir ve sütleri küçük çiftçilerle birlikte oluşturduğu kooperatiflerde işler ve ürünü şehirdeki sendikalar aracılığıyla pazarlar.

MST, bir yandan toprağı işgal eder ve onun mülkiyet düzenini üstüne geçirir, aynı zamanda onun üzerinde başka bir demokrasi yaratır, diğer yandan küçük çiftçilerle beraber dünyanın en büyük tekellerine karşı mücadele eder ve büyük gıda tekellere karşı kendi gıda dağıtım ağını oluşturmaya çalışır. Bu nedenle aydınlarla ve her kesimle ittifak yapar.

Bir de ‘Patronsuzlar’ Hareketi var. Dünyada neo-liberalizm ilk olarak Latin Amerika’da uygulandı. İlk defa Şili’de Pinochet tarafından uygulanmaya başladı ve ondan sonra da Latin Amerika, neo-liberalizmin laboratuarı halini aldı. Neo-liberal uygulamaların ilk yıkımı da Latin Amerika’da oldu. Latin Amerika’da neo-liberalizmin yıkımı artık tartışılmıyor bile. Bugün Latin Amerika’da özelleştirmeyi savunan bir tane bile sağcı politikacı gösteremezsiniz. Neo-liberal politikaların büyük bir yıkımı vardır ve bu yıkım domino taşı etkisi yapar. Bir bütün toplumsal yıkım durumu yaratır. Bu nedenle peş peşe fabrikalar kapanmaya başladı. İnsanlar işsiz kalınca, barikatlar kurup, “Bu ekonomik krizden biz sorumlu değiliz, bu fabrikayı da biz yönetmiyorduk, ancak siz gelip iflas eden fabrikanın makinelerini aldığınızda, benim, karımın ve çocuğumun ekmeğini alıyorsunuz. Dolayısıyla biz size makineleri vermiyoruz ve fabrikaları işgal ediyoruz” dediler. MST’nin sloganı olan “işgal et, diren, üret” sloganını uygulamaya başladılar. Brezilya’da binlerce işçinin çalıştığı fabrika var, Uruguay’da 80 tane, Arjantin’de 300’den fazla fabrika, okul, klinik vb. var. Arjantin’de işsizler hareketi olan Piqueteros Hareketi var. Bunlar üretimden gelen güçlerini kullanamadıkları için yollara barikatlar / piquete’ler kurdular. Kapitalizmin can damarı olan ana yollar kapatıldı, şehre gelen hammaddeyi, şehirden çıkan ürünü durdurarak üretimi durdurdular. Böylece haklar elde ettiler. Bu tür örgütlenme biçimi dünyada yoktu ve yeni bir örgütlenme biçimi yarattılar. Arjantin’de Piqueteros Hareketi, patronsuzlar, takas pazarları, siyasal hareketlerle mücadele ediyorlar ve orada bir sosyal/ toplumsal mücadele biçimi oluştu. Bu mücadelelerin birçoğu da politik mücadele içindeler.

Buradaki hareketler ağırlıklı olarak yaşamı idame ettirebilmek, yaşamlarını sürdürebilmek için yapılmaya başlandı ve işgal süreci onlarda yeni bir dünyanın örgütlenme biçimini ortaya çıkardı.

Büyük yürüyüşte, sordum, “Bu yürüyüşten sonra Lula tarım politikalarını değiştireceğine inanıyor musunuz” diye? Onlar da “zannetmiyoruz” dediler. “Bu yürüyüş bizim için bir eğitim”, dediler. Bu yürüyüş aylarca sürüyor ve yemeğin, kahvenin, suyun örgütlenmesi demek. Bu yürüyüşte 1000 tane el radyosu dağıtıldı. 13 bin kişinin uzunluğu 5 kilometre. Bu 13 bin kişinin bir yerden geçmesi 45 dakika sürüyor. Ortada bir tırdan da radyo yayını yapılıyordu. Bu radyodan herhangi bir saldırı olduğunda anında herkese haber veriliyor, sloganlar atılıyordu. Radyodan yürüyüş sırasında eğitim çalışmaları ve konuşmalar oluyor. Yürüyüşte herkese sırt çantası dağıtıldı. Bu çantaların içinde bir tane defter, kalem ve dönüşümlü olarak 50 çeşit kitap bulunuyordu. Yürürken bile kitap okuyanlar var. Böylelikle Brezilya’nın her tarafına 12 bin kitap göndermiş oluyorsunuz.

Patronsuzlar kendi tarihsel koşullarına göre başka bir biçimde geliştiler. Brezilya, Uruguay, Arjantin ve hemen arkasından Bolivya, Venezüella’da yayıldı. Bunların hepsinde farklı vurgular vardır ama hepsinin temelinde işçilerin öz denetimi vardır. Brezilya’da işçiler işgal ettikleri fabrikaların kamulaştırılmasını isterler. Kamulaştırma olmazsa patronlaşma olabilir derler. Kamulaştırmayı da devletleştirme olarak değil, yüzde 51’in kamunun olduğu yüzde 49’un işçinin olduğu ama denetimin mutlaka işçilerde olduğu bir kamulaştırma istiyorlar. Uruguay’a gelindiğinde durum farklılaşır. Uruguay’da sendikanın çok büyük etkisi vardır. Fabrikalarda öz yönetim vardır ve sendikalar bu öz yönetimin patronlaşma tehlikesine karşı öz yönetimin içindedir. Ve hem kendi işçilerinin yönetimini hem de fabrikayı denetleyen bir yapı vardır. Arjantin’de kendi toplumsal koşullarından kaynaklı olarak, yani isyanda ortaya çıkan ‘hepiniz çöpe’ sloganından kaynaklı, orada sadece devlete karşı değil sendikalara da bir güvensizlik vardır. Öz yönetimi savunurlar ve bu öz yönetimde işçilerin karar almasını savunurlar. Piqueteros Hareketi’nin ilk çıktığı Moskoni kentinde ise tamamen doğrudan demokrasi ve eylem biçimi var. Bolivya’ya geçtiğimizde bütün bu tartışmalarda patronlaşma ve yozlaşma endişesi gerçekleşmiştir. İşgal madenlerinde kurulan kooperatifler tamamen çökmüş durumdadır. Öyle kooperatifler var ki 8 üyesi, 3 bin çalışanı vardır. Ve çok zor koşullarda çalışırlar. Hatta geçen hafta kooperatifçilerle kamu madencileri arasında çatışma çıktı ve 16 kişi öldü. Venezüella’ya gelindiğinde endüstri çok geridir ve sadece 5 tane işgal fabrikası vardır. Ve bu fabrikalarda Brezilya’da önerilen yüzde 51 kamu, yüzde 49 işçinin olduğu işçi denetiminde fabrika söz konusudur. Ve zaman içinde fabrikanın komple işçinin denetimine geçmesini isterler. Buna rağmen Venezüella, Brezilya gibi değildir.

Genel olarak Patronsuzlar, esas olarak şöyle bir tartışmanın unsurudur: Neo-liberal travmanın sonucunda ortaya çıkan o yok oluş sürecinin içinde insanlar kendi biçimlerine sahip çıktılar, kendi üretim araçlarını ve üretim yerlerine sahip çıktılar. El koydular ve üreterek yaşamlarını idame ettiler. Bu Seka’da olmadı.

“İki seçenek vardı; birincisi bu fabrikayı kapatıp gidip açlıktan ölecektik. İkinci seçenek ise bu fabrikayı işgal edip üretimle devam edecektik. Bu ütopya mı? Ama başardık.”
Her şeyin ortadan kalktığı bir süreçte bin bir güçlükle yeni bir dünya yaratıyorlar…

Sorulara Metin Yeğin’den gelen cevaplar:

-Gerek Topraksızlar gerekse de Patronsuzlar
hep şunu söylüyorlar: “Yaşam bizim teorilerimizden her zaman daha yaratıcı çıktı ve kendimiz içinde de bunu sürdürmeye çalışıyoruz.” Bu yüzden de Topraksızlar Hareketi’nde ayrı ayrı işgaller vardı. Cunta döneminde bunların koordine edilme sorunu doğdu. Topraksızlar Hareketi’nde önemli bir taraf da Hıristiyan devrimcilerdir. Bu devrimcilerden bir tanesi, cuntaya karşı savaşta onların kendi alanında da yumuşak karın yarattı ve Topraksızlar Hareketi ortaya çıktı. 2006’da sadece toprak reformu yeterli değil. Bu çözüm değil. Neo-liberal hegemonya bugüne kadar görülmemiş bir alana yayıldı. Ne feodal sistemde ne de köleci sistemde bu kadar baskıcı ve sömürücü sistem vardı. Neo-liberal sistemde siz birer hiçsiniz, sayısınız. Köleci toplumda bir insan sahibine 20 bin pound’a mal oluyordu ama neo-liberal toplumda bir insan 1,5 pound’a mal oluyorsunuz.

-Türkiye’de büyük endüstriyel çiftlikler oluşturarak ciddi bir hegemonya oluşturdular. Her yerde bizim peşimizdeler. Toprağın ve suyun üzerindeki hegemonya yaygınlaştığında her zaman peşimizde olacaklar. Türkiye’nin batısında tarımın tasfiyesi söz konusu. Tohumların patentlerine sahip çıkıyorlar. Bir kilo tohumun kilosu 22 milyardır. Tohumların geniyle oynandığında tohumu bir daha ekemiyorsunuz. Siz doğal yaşamda kendi başınıza yaşayamayacaksınız. Kaçak maydanoz yetiştirmekten tutuklanacağız.

-MST’nin yaptığı sadece toprak reformu değil, demokratikleşme demektir. Toprağın, medyanın yaşamın demokratikleşmesi demektir. Karşı çıkışlarımız daha ciddi olmalı. Bunu ideal bir yaşam için değil, yaşamımızı idame ettirmek için yapmalıyız. Yemek yemek ve su içmek için karşı çıkış örgütlememiz lazım. Bu bizim insan haklarımızdır.

-Topraksızlar’ın ürettikleri ürünü nasıl elden çıkardıklarına gelince: MST temel olarak “kendimizi ve çocuklarımızı doyurmak için üretiyoruz, öncelik kendimize aittir” diyor. Ürettiklerini organik olarak üretiyor. Ürettiklerini başka ihtiyaçlar için satıyorlar. Kapitalist şirketlere de satıyorlar. Büyük bir restoran açtılar. Açtıkları restoranda ürünlerini satarak para elde ediyorlar. 4-7 tane MST hareketi çiftçilerle bir araya gelerek kooperatifler kuruyorlar. Bu kurdukları kooperatifin ürünlerini büyük şehirlerde satıyorlar. Neo-liberal uygulamaların en önemlisi büyük marketlerdir. Kentlerdeki sendikalarla irtibata geçerek buralarda ağlar oluşturdu. Büyük marketleri aradan çıkararak sendikacılara ürün satmaya başladılar. İşgal edilmiş büyük bir fabrikada bir bakıyorsunuz MST’nin ürettiği ürünlerden oluşan satış yeri var. Fabrikanın yemekhanesini işte çiftçilerle MST’nin oluşturduğu kooperatifler işletiyor. Her tarafta böyle organlar oluşturuyorlar. MST kendini yaşatmak zorunda, işçiler de yemek zorunda ve böyle karşılıklı bir dayanışma yaparlar.

-MST kesinlikle sosyalizmi savunur. Eğitimlerinde klasik sosyalist eğitim verirler. Nasıl bir sosyalizm sorusunu soruyorlar ve prova yaptıklarını söylüyorlar. Ama demokrasinin mutlaka var olduğu bir sosyalizm istiyorlar. Benim dünyada gördüğüm en demokratik harekettir MST.

-MST’ye bürokrasi olmasından korkmuyor musunuz diye sordum? Onlar da bu karar alma sürecinde nasıl bir bürokrasi oluşabilir ki diyorlar. Klasik olarak sosyalizmi hedefliyorlar. Küçük bir hareket olduklarını söylerler. Biz köylüyüz ve sosyalizmin tek başına bir unsuru olamayız, derler.

-MST’nin nasıl bir savunma biçimi geliştirdiğine gelirsek: Latin Amerika’da karşılaşılan şiddet burayla karşılaştırılamaz. MST hareketinde bugüne kadar 2 bin kişi öldü. Hala da öldürülüyor. Askerler ve paramiliter askerler vardır. Direnişleri meşru savunma olarak yaparlar. Kendilerini orakları (maçetalar) ile savunurlar. Paramiliterlere karşı kendilerini bunlarla savunurlar. Ama esas olarak kendilerine meşruiyet yaratmalarıdır. Herkese kendilerini anlatıyorlar. Aydınlarla bağlantı kuruyorlar. MST’nin işgal etmediği bir toprakta kendi üniversitelerini kuruyorlar. Zaten kendi toprakları içinde kendi okulları ve eğitim sistemleri var ve Brezilya hükümeti bu eğitimi kabul ediyor.

-Ne kadar geniş ve çok olursanız o kadar kolay işgal ediyorsunuz. Ama bazen de işgal ettikleri topraklardan çıkartılıyorlar. Bir daha işgal ediyorlar. Bu bir süreç. Bir sürü yerden çıkarıldılar. Bu bir sosyal hareket ama bu politikayla çok yakından alakalıdır. Biliyorlar ki sağcı bir hükümet geldiğinde çok daha zor mücadele edecekler, bu nedenle solcu partileri destekliyorlar. Geçen sefer Lula’yı desteklediler. MST İşçi Partili değildir, bağımsızdır. İşçi Partisi içinde Lula’yı öneren 40 yapıdan en önemli yapıdır.

-Lula temiz ve popülerdi Brezilya’da. MST bu şansı değerlendirmek istedi. Lula’yı kendilerine kesin çözüm olarak görmüyorlar. İşçiler, “bu Lula dedikleri adam fabrika işgal ettiğimizde bizimle gelip görüşmedi” diyorlar. Onun IMF ile ilişkilerini ve bürokrat olduğunu biliyorlar.

-Brezilya kendi mücadele yöntemlerini geliştirmiş durumda. Latin Amerika’da bize benzer politikalara maruz kaldılar ama hepsi kendi biçimlerine göre direnişler yarattılar. Her yer kendine özgü direniş odağı yarattı. Biz de kendimize özgü direniş odağı yaratmalıyız.

-İktidar bir güçtür. Siz eğer bir direniş odağı yaratırsanız onu bir yerlere sürükleyebilirsiniz. Ama bu iktidara tam olarak sahip olacağınız anlamına gelmiyor. Büyük toprak sahiplerinde de o kadar çok ayrı unsur var ki. İktidar büyük toprak sahiplerinin gücünden de rahatsız. Bu yüzden bu kadar çok şeyin arasında MST kendine bir meşruiyet alanı yarattı. Orta Amerika’daki Amerikan baskısı inanılmazdır ve buradan algılanmaz. Nikaragua iktidarı kaybetmemek için inanılmaz mücadele etmiştir. Bu mücadeleye karşı bana, sürekli emperyalizmin ve kapitalizmin baskısından bahsedip, devrimi geri vermeyi böyle açıklıyorlardı. MST’de tam tersi bir durum var. MST’nin oluşması ve güçlenmesi kapitalizmin baskısı ve açlığa sürüklemesidir. Kapitalizmin desteği değildir bu. İnsanları sürekli aç bırakması ve baskı öyle bir süreç yaratıyor ki MST daha da güçleniyor. Yoksulluğun izlerini çocuklardan anlarsınız. MST çocukları, yoksul ailelere göre sağlıklıdır. Dünya Sosyal Forumu’nun en önemli örgütleyicisidir. Ne kadar örgütlenirsek o kadar güçleniyoruz. Bu yüzden Brezilya devleti MST’yi ve bu şartları ortadan kaldıramıyor, kaldıramaz da. Ama onu başka yöne çeker, yozlaştırabilir.

-Meksika’da Zapatista Hareketi için de geçerlidir. Hükümet onlara saldırdığında onları bulamadı. Zapatista Hareketi de çok genişti ve çok meşruydu. Marcos’u öldürememelerinin nedeni onun meşrulaşmasıydı. Kendinize sözcüklerden, insan soluklarından ve haklılıktan oluşan bir meşruiyet alanı yaratırsanız size katlanmak zorunda kalırlar. Brezilya’daki süreç de böyle oldu.

-Sovyetler Birliği de geri döndü -ki 70 yıl uzun bir süredir. Ama her deneyden bir deneyim elde ediyoruz. Bu anlamda benim temel sorularımdan biri, peki Patronsuz olarak sürdürmek mümkün mü? Bunların hepsine farklı cevap veriyorlardı. Bir kız, “Arjantin’de herkes uzun süreli sözleşmeler yapamaz, uzun süre çalışamaz. En uzun 1 yıl çalışabilirsiniz. Ama ben hayatım boyunca bir işgal fabrikasında çalıştım. 8 yıldır çalışıyorum ve çalışmaya da devam ediyorum. Sen bana soruyorsun patronsuz çalışmak mümkün mü diye? Bana patronlu çalışmak garip geliyor. Bence patronlu çalışmamak lazım” dedi. İşçilerin düzenlediği toplantılara sadece işçiler değil, işçilerin eşleri, anneleri, babaları kardeşleri de katılıyor. Bir bütün karar alma mekanizması çıkıyor. O çocuklar kendi kararları sorulmadığında ben bunu anlamam ki diye başka bir kültür geliştiriyorlar. Arjantin’de işgal edilmiş bir fabrikanın üst katını sanata çok uygun olduğu için sanatçılara vermişlerdi. Sanatçılar fabrikanın üst katında afiş, resim, heykel, film, tiyatro vb yapıyorlardı. Ve sanatçılar; “Esas sanatı biz burada yapıyoruz. Biz burada yeni bir kültür yaratıyoruz, fabrika kültürü yaratıyoruz. Sanatımız elit, içine kapalı değil” diyorlardı. Ama nereye kadar sürer hiçbir fikrim yok. MST, Nikaragua’nın tersine kapitalizmin baskısı altında olduğu için varlığını sürdürüyor. Nikaragua ise kapitalizmin baskısı yüzünden çözüldü. MST kapitalizmin baskısı altında yaşadığı için hala eşitlikçi. MST direnmek zorunda, çünkü kendi garantisi yok, her an ortadan kalkabilir. Bu aslında olumlu bir şey çünkü her an ortadan kalmak durumu MST’yi direnmek, genişlemek, yeni işgaller yapmak zorunda bırakıyor. Önemli olan, bir toplumsal harekettir, farklılıkları olsa da.

-Arjantin’in kuzeyinde Moskoni’de çok ilginç bir hareket vardır. Eskiden işçilerin iyi para aldıkları bir yermiş. Petrolün özelleştirilmesiyle kent yüzde 80 işsizleşiyor. Kentin üniversitesi, bakkalı, kilisesi kapanıyor. Bunun üzerine insanlar ana yolları kesip üretimi durdurup haklar alıyorlar. Orada en son eylemde 15 bir kişi yürüdü. Önceden 20 bin kişi yürüdü. Eski fabrikaları işgal edip üretime devam ettiler. Ayrıca kentte dolaşarak çürük evleri ve evlere gereken malzemeleri tespit edip, (2500-3000 bin çalışanı var) gidip Teksas Oil’in önünü kesiyorlar. Diyorlar ki, “bana 400 ton çimento, 700 ton demir vereceksin”. Kolektif Robin Hood öyküsü. Liderleri filan da yok. Bir şeyler yapıyorlar. Ben bunları bir reçete olarak söylemiyorum. Bu toplumsal bir harekettir ama siyasal mücadeleden kopuk değildir. Böyle bir travmaya karşı birlikte örgütlenmezsek travma yaşamaya devam ederiz.

-Brezilya’daki hareket Troçkist bir harekettir. Patronsuzların Topraksızlar’dan daha paradoksal bir durumu var. Pazar için mal üretiyor. Fabrika işgalcileri, bir yandan politik komiserler yerine konseylerin belirlediği işçi temsilcileri ve bir yandan da teknik müdürlükler kuruyorlar, üretim için. Üretimi denetliyor, öte yandan başka bir işçi konseyi de onu denetliyor. Venezüella’da fabrikadaki bütün müdürleri atmışlar, kendileri yapıyorlar. Bolivya’da Arjantin’in savunduğu öz yönetim biçiminin işlemediğini göreceksiniz. Madenler çöktü orada. Kooperatifçiler kamulaştırma talebi olan maden işçilerine saldırdılar. Eva Morales’e de karşılar. Hepsini kamulaştıracağız, diyorlar.

-Eva Morales’le görüşme yaptım. Hala bir koka işçisi olduğunu söylüyor. “Kokadan iki kötü şey yapılır, coca cola ve kokain ve bunların ikisini de ABD yapıyor” diyor. Eva Morales, sonuna kadar kamusallaştırmayı savunuyor. Onlar ise sosyalist devrimi savunuyorlar. Latin Amerika’ya genel olarak baktığınızda güzel şeyler oluyor. Devam eden bir mücadele süreci var ve bunun temel aktörleri toplumsal mücadele hareketleri var. Latin Amerika’daki bütün siyasal yapılar toplumsal muhalefet hareketinin bir tarafa sürüklediği yapılardır. Bolivya’yı bugüne getiren madenciler ve köylülerdir.

-Latin Amerika bir süreçtir, ne olacağını bilemeyiz. Biz neden Arjantin olmayalım ki? Biz bundan niye endişeleniyoruz ki! Yağmalamalardan niye korkuyoruz ki? Türkiye’de bir orta sınıf kültürü yerleşmiş sanki…

“Topraksızlar” ve “Patronsuzlar”a Dair Toplantıda Yaptığımız Kısa DeğerlendirmemizHer iki kitap da önemseyeceğimiz birer öz-örgütlenme deneyimini yansıtıyor. Kendiliğinden bir hareket olarak şekilleniyorlar ama her kendiliğinden hareket de olduğu gibi bunun örgütlenmelerini de şekillendirmeye başlıyorlar. Bu konuda Sovyet deneyimini bir yönüyle örnek verebiliriz. Ama buna bağlı olarak ezilenlerin, emekçilerin kendi örgütlenmelerine baktığınızda o kendiliğindenlikleri açığa çıkmaya başlıyor, olumlulukları ve olumsuzluklarıyla birlikte. Öz-örgütlenmelere hep bir kaygıyla (?!) bakarız. Özellikle öncücülerin bakışı daha farklıdır. İşçilerin, ezilenlerin öz-örgütlenmelerini mutlaka kalıplaşmış bir model olarak ele almamak, bütün öz-örgütlerin sovyetler gibi olacağı takıntısından kurtulmak gerekiyor.

Topraksızlarda ve Patronsuzlarda, ülkeden ülkeye farklılıklar var. Üretim için hammaddeye duyulan ihtiyaç, o hammaddeye sahip olabilmek için gerekli olan para, bunun için ortaya çıkan kredi sorunu vb gibi yaşananlar var. O üretimi sağlamak için parayı, sonuçta kapitalist sistemin parçası olan bir bankalarından almak zorundasın. Kitabın orta yerinden bakıldığında bunun gibi çok eksik bulursunuz. Ama yine de bu hareketlere, -bir modelden öte- fetişize etmeden ve önemseyen bir noktadan bakmalı, aynı zamanda da eleştirel bir şekilde dersler çıkartarak değerlendirmeliyiz.

Genel olarak öz-örgütlenmelere, iradi örgüt diye tanımlayacağımız bir örgüt gözüyle bakıldığı için, onlarda bir devrimci örgüt programında olması gerekenleri görme beklentileri içine giriliyor. Öz-örgütlenmeler hayatın içinden ve somut bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkmışlardır. Küçük burjuva aydınların kurulu ütopyalarını nasıl hayata geçiririm kaygısıyla oluşturdukları iradi örgütlülük anlamında bir şey değil bu. Öz-örgütlenmeleri, işçi sınıfı da dahil ezilenlerin kendi(liğinden) hareketlerinin fiili ve örgütlü duruşları olarak algılamak gerekir. Onlar için, onlar adına kurulmuş bir örgüt değil, onların bizzat KENDİ örgütleri olarak kavranmalıdır. “Topraksızlar” da, “Patronsuzlar” da kendi ihtiyaçları üzerinden, kendi karınlarını doyurmak ve kendi hayatlarını idame ettirmek üzere, toprağa ve üretim araçlarına sahip olmak üzere kendileri örgütlendiler. Ama öz-örgütlenmelere baktığımızda içerik itibariyle zaten hep böyle değil mi?

Öz-örgütlenmeler, yeni bir dünya, yeni bir hükümet kuralım vs diye şekillenmiyor. 1905 sovyet deneyimine bakacak olursak, işçilerin oradaki en somut taleplerinden birinin emeklilik hakkı olduğunu hatırlarız. İşe, yeni bir dünya özlemi gözüyle bakıldığında bu önemsiz bir talep gibi görülebilir. Lenin ve Bolşevikler de ilk önceleri böylesi yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Lenin’in Bolşeviklerle sovyetlerin gelişimi sürecinde yürüttüğü bir tartışma vardır. Lenin’in, Bolşeviklerle girdiği bu polemiği “eski Leninistlerle” tartışma olarak ifadelendirdiği bilinir. Bir öz-örgütlenme deneyimi olarak sovyetlere başlangıçtaki bakışıyla farklılaşan, eski “kendisiyle” çelişen politik bir duruştur bu. Kısacası işçi sınıfının karşısına “öğreten örgüt” ve “öğreten adam” rolüyle çıkan Leninist örgüt ve Lenin, 1905’te öz-örgütlenme olarak doğan sovyetin devrimdeki rolüyle işçi sınıfının da öğreticiliğini, devrimcilere yol gösterebilecek niteliğini görebilmiştir. Başlangıçta devrimi (Kautsky’e de dayanarak) küçükburjuva aydınların, profesyonel devrimcilerin yapacağı bir “iş” gibi algılayan Lenin, bir öz-örgütlenme biçimi olan sovyetleri ekonomik mücadele araçları olmakla sınırlı bir sığlıkla tanımlıyordu. 1905 devrimiyle birlikte aynı Lenin, sovyetleri devrimci iktidarın, proletarya diktatörlüğünün embriyoları olarak tanımlamıştır.

Bir Sovyet önderi olan Troçki ise; “Öz-örgütlenmeler sınıfın kendi örgütleridir. İradi örgüt(ler) ise sınıfın içindeki örgütlerdir” der. İradi örgütü, öz-örgütlere “…yol gösteren, politika sunmaya çalışan örgüt” olarak tanımlar.
Ne yazık ki yaptığımız bu tartışma yüzyılı aşkın bir süre öncesinde yapılmıştır…
“Topraksızlar” ve “Patronsuzlar”ın da bir arayışı ve önemi var. Ama tüm bunların üzerinden hareket ederken bizim yakalamamız gereken nokta ezilenlerin kendi örgütleriyle iradi örgütlerin yapı ve işlevlerini bir birine karıştırmamaktır. Buradan yapıcı ama eleştirel olarak baktığımızda, söz konusu hareketlerde bürokrasisinin olmaması mümkün değil gibi görünüyor. Burada anlatılanların birçoğunda bürokrasiyi oluşturan bir tabaka dikkati çekiyor. Onca övgüyle “iyi” bir işbölümü ve “idari” plana dayalı yönetimden söz edip de bürokrasinin olmayacağını iddia etmek çelişkili olur. Ama asıl endişelenmemiz gereken yanları, sosyalizmi geleceğe havale ediyor olmalarıdır.

MST olarak ortak toprakları var ama yer yer bazı bölgelerde ailelere verilen küçük “özel” topraklar da var. Bu haliyle mevcut sistemin küçük ve yeniden üretiminin verilerini taşıyor. “Patronsuzlar”ın fabrikalarına hammadde almak için bankalardan vs kredi almak zorunda kalması, kapitalist ekonominin bir parçası olarak üretilenin aynı pazarda satışa çıkarılması vb gibi. Yani, bütün bu çabalar kapitalist sistem içinde gerçekleşiyor ve bu çabanın da sistem içinde gelip dayanacağı bir nokta/sınır var. Söz konusu yapılar, sadece fiili değil, “iradi” olarak da artık politizedirler. Bu noktayı ve sınırları aşmak ya da aş(a)mamak açısından sosyalizm hedefinin çelebice yarına ertelenemeyeceği ve pedagojik bir olguyla sınırlı olmadığı açıktır. Sırf bu açıdan bile “bürokratik” bir sınırlamadan ve ertelemeden söz edebiliriz. Ama tabi ki bu sadece onların değil, oradaki “iradi” örgütlerin de sorunu… En düz anlatım Masis’in (Kürkçügil) söylediği “Marks yalan mı söyledi? Patronsuz fabrika mı olur?” sözleridir. Devrimcilere düşen görev oturup bir köşede akıl hocalığı yapmak ve “politika kesmek” değil, o hareketlerin içine girerek yol gösterici olmaktır, değil mi?
90-91 Zonguldak örneğine bakarsak, maden işçilerin böylesi bir öz-örgütlenme hedef ve girişimleri yoktu. Grevle sınırlı olan grev komitelerinin öz örgütlenme işlevleri de grevle birlikte sona erdi. Ama Zonguldak da bizi çok etkiledi. Bir toplumsal hareketten, hele ki bu bir sınıf hareketiyse, bir devrimci olarak etkilenmemek ve heyecanlanmamak mümkün değildir. Ama bunu derken Zonguldak’a da eleştirel bakmak lazım. Bizim cılız sesimizle ve kendinden menkul “iradi” örgütlerimizle kılavuzluk misyonunu kucaklayamayacağımız ise belliydi. Yakın dönem açısından SEKA bile bize yol gösterecek bir imkan sunuyordu.

Konumuza dönersek, Latin Amerika dünyada sınıf temelli ciddi hareketliliklerin olduğu neredeyse tek yer. Ortadoğu ise belli, toplumsal muhalefetin belirleyeni kesinlikle sınıf hareketi değil. Metin Yeğin’in “Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” kitaplarından hareketle ideolojik olarak eleştireceğimiz şeyler var elbette. Ama bunlar ciddi ve önemli deneyimlerdir. Ne ak ne de kara diyerek bakmamamız gerekiyor.

(*)15.10.2006 tarihinde aynı başlık altında Versus Yayınevi tarafından Başka Kültür Merkezi’nde düzenlenen ve Metin Yeğin’in “Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” kitaplarıyla ilgili sunuşunu içeren toplantının özetlenmiş kaset çözümüdür.
Ezilenlerin Kurtuluşu

http://ezilenlerinkurtulusu.org/php/news.php?readmore=227

January 7, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, ezilenler, isyan, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | 1 Comment

Bir Sürdürülebilirlik Deneyi: Totnes ve Düşündürdükleri

İngiltere’nin güneybatısında küçük bir kasaba olan Totnes küresel ısınmaya ve petrol bazlı ekonomiye alternatif olma iddiasıyla kendi kendine yetebilen (self-sustainable) bir kent olma yolunda bir proje başlattı.

Bu proje çerçevesinde belediye meclisi kendi parasını bastı ve kullanıma soktu. Bu sayede projenin ekonomik verilerinin takibi amaçlanıyor ve bu veriler neticesinde böylesi bir ekonominin sürdürülebilirliği gün ışığına çıkarılması hedefleniyor. Kentte organik tarım ürünleri harici gıda satışı durduruldu ve bu ürünlerin kasaba arazisinde üretilmesi için yaygın bir kampanya başlatıldı. Üniversitelerden gelen destek sayesinde ekonomik getirisi çok olan bazı tarımsal ürünlerin –çay gibi- kasaba arazisine adaptasyon çalışmaları sürdürülüyor. Kasabadaki satıcılar yüksek oranda plastik ve pvc ürünü olan malzemelerin satışını durdurdu ve buna alternatif olan malzemelerin piyasaya sürümüne öncelik verildi. İnşaat sektöründe ise doğal malzemeden konut inşasına geçildi.

Projenin bir sonraki aşaması yenilenebilir enerji kaynakları üzerine eğilmek olacak. Bu çerçevede rüzgar ve güneş enerjisi üzerine çalışmalar başlatılacak.

Ne güzel bir haber! Yanlış anlaşılmasın, ne haberin niteliğiyle ne de bunun haber olup olmadığı ile ilgili bir kaygım var. Ciddiyim, bu güzel bir haber. Hatta yazı en son söyleyeceğini şimdiden söylesin; bu “proje” çok önemli!

Neden mi? Çok basit. Haberin içeriğini inceleyecek olursak karşımıza çıkacak olan şey, anladığımızı sandığımız ama aslında pek de algılayamadığımız kavramlar olacak; ‘sürdürülebilirlik’ ve ‘yenilenebilirlik’ gibi. Bir de ekonomik girdi-çıktıların kontrol sistemi var ki o olmadan diğer ikisini düşünmenin mümkünatı yok.

‘Yenilenebilirlik’ kavramıyla uğraşılmayacak çünkü ‘sürdürülebilirlik’ kavramı söylenmek istenilen şey için inanılmaz fırsatlar sunuyor. Bu kavramın toplumsal ekolojiyle, derin ekolojiyle veya sözü-eylemi-bir samimi marksist ekolojiyle bir bağlantısı tabi ki yok. Bu kavram çevrecilik’in daha doğrusu çevrecilerin kavramıdır; yani kapitalizmin, yani “hegemonik üretim biçimi”nin. Sürdürülebilirlik, kabaca, doğal kaynakların toplumsal ve ekonomik düzenin işleyicine zeval getirmeyecek şekilde tüketilmesi ile ilgilidir. Petrolün varil fiyatının yükselmesi petrol kaynakları ile ilişkili olarak düşünülebilir (gerçekte diğer faktörler bu kaynağın sınırlı oluşundan daha önemlidir) veya hamsi fiyatlarının o yılki balık rezervine bağlı olması da bununla alakalıdır. Bunlar tabi ki çok yüzeysel örnekler. Anlatmak istediğim şu; sürdürülebilirlik kavramının kullanılışında gözetilen şey, doğal kaynakların kendisi değil ekonomik, toplumsal ve ideolojik sistemin devamlılığıdır.

Sürdürülebilirlik yolunda atılan adımlar –mesela Kyoto Protokolü- tabi ki değersiz değildir fakat bu yazı bu ‘çevreci’ adımların diğer yüzü ile daha çok ilgileniyor. Bu çeşit bir çevrecilik gerçek sorunun etrafına söylemsel bir koruma/saklama duvarı örüyor ki burada bahsi geçen sorun insan-doğa ilişkisidir.

Bu ilişkiye ekonomik çerçeveden bakılacak olunursa, sorun, kapitalizmin doğayı ve doğal kaynakları sömürüsüdür. Kapitalizmin kendi çıkarları yüzü suyu hürmetine verdiği çevreci refleksler (bkz. TEMA ve destekçi Sabancı Holding) kendi lehlerine olan sömürü sisteminin devamını garanti altına almaya yöneliktir. Bu yüzden, eğer konu çevre seferberliği ise kapitalizmin yapmayacağı ve de yapamayabileceği hiçbir şey yoktur. ‘Kyoto’yu imzalayan diğerleri imzalamayan diğerlerinden daha mı az kapitalist’ sorusunu sormak işte bunun için burada elzem.

Öte yandan, aynı ekonomik bakış açısına sahip görünen marksizmde ise doğa yine üretim araçları çerçevesinde değerlendirilir ve bu noktada yine ‘iş ve üretkencilik’ fetişizmine yenik düşer; bu nedenle ‘doğa sorunu’ devrim sonrasına ötelenir (İnsanın insana karşı mücadelesi nihayete erdikten sonra insanın doğayla mücadelesinin başlayacağını varsayan ‘aşırı(!)’ marksizmlerden zaten söz etmiyoruz fakat neredeyse her ortodoks marksistin de bunun izdüşümlerini taşıdığının da farkındayız). Bu ekonomizme sıkışıp kalmamış marksizmler ne mutlu ki bize var, ancak onların da ekolojik bir bakışa sahip olduklarını maalesef söyleyemiyoruz.

Ben bu ilişkiye biraz da modernizm ve pozitivizm eleştirisi üzerinden bakılması taraftarıyım. Modernizm bir kişinin, bir grubun veya bir tarihsel çağın icadı değil tabi ki; modernizm bir süreçtir, hatta postmodernizm ile birlikte olsa dahi henüz tamamlan(a)mamış bir süreç. Konumuzla alakasına gelince, modernizm insan ve ruh ikiliğinin yerine insan ve doğa ikiliğini geçirdi demek çok iddialı bir laf olmasa gerek. ‘Ruh’ ve dinsel düşünceler insanın doğayla kurduğu bilinemezlik ilişkisi içerisinde değerlendirildi: neden yıldırımın neden düştüğünü bilmeyen insan, o bilgiye haiz olamayan insan, burada ‘Tanrı’yı konuşturmaya başladı. Varlık, artık ilahi bir yaratıcının değil doğal evrimin sonucuydu. İnsanın doğayla nasıl bir ilişki içerisinde olduğu sorusu –doğaya karşı mı yoksa doğanın bir parçası mı?- ancak pozitivist bilimle açıklanabilirdi. Ve çözüm bilimsel olma iddiasındaki teorilerden geldi; insan alet kullanmaya başladıktan, emeğini sergiledikten ve yerleşik yaşama geçip tarım yapmaya başladıktan sonra insan oldu (bkz. Space Odyssea 2001, Stanley Kubrick). Tüm bu açıklamalar doğanın zapt-ı rapt alınmasının meşru temelini öyle ya da böyle oluşturdular. O halde insanın doğayı kullanımı, sömürüsü ve tahakküm altına alışı bu bilimselci çizginin devamıdır denilebilir. Yani doğaldır! Öyleyse ne gam; doğa, doğal olarak insansal (ve de toplumsal) çerçevede tutsaktır.

Toplumsal Ekoloji (TE) yaklaşımının bu teorik temele eleştirisi gayet değerlidir. TE’nin fikir babası sayılabilecek Bookchin’in de düşünsel mimari olarak modernist olması onun en azından kendinden evvelkilerin doğaya bakışını eleştirmesinin önemine zeval getirmez. İnsanın insan üzerindeki tahakkümünün insanın doğa üzerindeki tahakkümünün (veya tersi) nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu sorusu üzerine TE bir hayli kafa yormuşsa da, ve hatta böylece Marx’ınkine benzer bir belirlenimciliğe ulaşmışsa da, doğa algısının ve söyleminin aslında toplumsal olduğu sonucuna ulaşması (çevreci değil) ekolojist olan aktivist muhalefet için hayati derecede önemlidir. Özellikle TE ile Derin Ekoloji (ve Naess) arasındaki polemiğe varan tartışmalar bu önemli noktayı canlı tutmuş ve sabitlenmiş bir doğa algısının kuyusunu kazabilmiştir. Bizim için değerli olan da budur.

Bu yazı, İngiltere’deki bu küçük kasabanın sürdürülebilirlik projesinin, kapitalizm ve şu anki iktidar ilişkileri içerisinde mümkün olamayacağı kehanetinde bulunuyor. Yeni para basımının da gösterdiği üzere, mülkiyet ve üretim ilişkilerine dokun(a)mayan bu çevre-sever deney pvc üretimi yerine odun ihtiyacı yüzünden ormanları yağmalayarak gerçek yüzünü gösterecektir. Hatta buradan, teknoloji ürünleri yerine doğal malzeme kullanımının doğal kaynaklar üzerine fazladan bir yük bindirebileceği bile iddia edilebilir. Burada, hangisinin doğanın lehine olacağının hesabını tabi ki para tutan eller yapacaktır. Soruna salt ekonomik temelli bakmanın getireceği sonuçlar bunlardır. Burada ne teknolojinin kutsanmasını ne de yabanıl olanın güzellemesini yapma durumunda değiliz. Bizim için hayati önem taşıyan şey, ister ekonomik temelli olsun isterse kültürel/etnik veya ideolojik temelli, tahakküm ilişkileridir ve bu ilişkileri saklayan ve yeniden üreten ‘çevre’ ve ‘doğa’ söylemidir. Çevrecilik hiç de masum değildir; bu düzenin sürdürülebilirliği ve de yenilebilirliği, çevrecilik ve onun az biraz daha radikal görünen akrabası ekonomist çevrecilik sayesinde olacaktır. Ne yani, Çankaya Belediyesi’nin derdi doğanın korunması mıdır ‘çöpleri ayırma’ çağrısı yaparken? İsterseniz siz bunu bir de katı atık işçilerine sorun!

http://pokumepi.blogspot.com/2008/01/bir-srdrlebilirlik-deneyi-totnes-ve.html

http://ahaligazetesi.org/makale/bir-surdurulebilirlik-deneyi-totnes-ve-dusundurdukleri/

January 5, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, kooperatifler vb modeller, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

EKOLOJİK KÖYLER: İNSANIN DOĞAL YAPISINA DÖNME DENEMELERİ


Yrd. Doç. Dr Eriman TOPBAŞ
G.Ü. Ticaret ve Turizm Eğitim Fakültesi etopbas@gazi.edu.tr

1. Giriş

İnsanoğlu bilim ve teknoloji üretiminde hayalleri zorlayacak derecede mesafe kat etmiş bulunmaktadır. Bu hızlı ilerleyişin hangi noktada son bulacağı belli değil. Sonucu tahmin etmek ise pek mümkün görünmüyor. Ancak ilerlemenin hızı ve niteliği ne olursa olsun, gelinen nokta ve gidilecek noktanın insanların büyük bir kısmını memnun etmediği gözleniyor. Bunca imkânlara rağmen insanoğlu açlık sorunu, çevre sorunu ve diğer sosyal sorunlar için doğru çözümler üretebilmiş değildir. Ancak her alanda olduğu gibi, insanın insani boyutlarda bir hayat sürdürebilmesi için de muhtelif arayışlar kendini göstermektedir. İnsan doğaya saldırısını bir noktada durdurmak zorundadır. Doğa ile ilişki doğal şartlarda gerçekleşmediği zaman, bedeli çok ağır ödenmektedir. Bu nedenle insanın doğa ile uyumlu bir yaşam arayışı içinde bulunması ve kendi doğasına uygun bir yaşam tarzı üretmesi kaçınılmazdır. “Ekolojik Köy” kavramının bu türden arayışların birürünü olduğu söylenebilir. Bu çalışmada; ekolojik köy kavramı, ekolojik köylerin temel özellikleri, ekolojik köylerde yürütülebilecek faaliyetler, ekolojik köylerin şu andaki durumları, ekolojik köylerin hayata geçirilebilirliği, ekolojik köylerin mevcut köylerden farklı yanları, Türkiye’deki köylerin “ekolojik köy” ölçütlerine göre genel durumları incelenmeye çalışılacaktır.

2. Ekolojik Köy Nedir?

Vandemeulebroecke (2004), ekolojik köy kavramını gelecekte ortaya çıkacak yaşam tarzlarından biri olarak görmektedir. Yazara göre, ekolojik köy insanın barış içinde uyumlu bir yaşamı gerçekleştirmek üzere ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetlerini çevreyle bütünleştirdiği bir yerdir. Burada gerçekleştirilen ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetlerin  temel  amacı  insanın  içinde bulunduğu ortamla barışık ve uyumlu bir biçimde yaşamını sürdürmesini sağlamaktır. İnsan merkezli bir yerleşim yeridir. Herkes birbirini tanır. Ekonomik yapıda emek yoğun faaliyetler ağırlıktadır. Doğal bir biçimde dayanışma ihtiyacının oluşmasına emek yoğun faaliyetler daha fazla katkı sağlayabilmektedir.

Her ekolojik köyün kendine özgü bir yönelimi, kendine özgü bir duyarlılığı ve kendine göre bir faaliyet alanı vardır. Burada yaşayan her ailenin bir evi ve bir işi bulunmaktadır. Bireylerin “aşına, işine ve görüşüne” hiç kimse karışmaz. Bu üç alanda her birey özgürce hareket edebilir. Ancak özgürce hareket etme, paylaşma ve dayanışma anlayışı çerçevesinde bir anlam ifade etmektedir. Sürdürülebilir bir gelecek vücuda getirebilmek için paylaşma ve dayanışma anlayışını yapının temeline yerleştirmek gerekmektedir. Bu anlayışın hakkaniyet ve çevreye saygı esası çerçevesinde hayata geçirilmesi önem arz etmektedir. Paylaşma ve dayanışma doğayı tahrip etmek, hukuku ortadan kaldırmak için de oluşturulabilir. Fakat böyle bir anlayışın ekolojik köy kavramıyla ilişkisi yoktur. “Ekolojik köylerin temel amacı çevreye saygılı ve hakkaniyet esasına dayalı müşterek bir hayat tarzını gerçekleştirmektir”. Ekolojik köydeki bireysel özgürlüğün sınırlarını diğer insanlara ve çevreye saygı belirlemektedir. “Burada her birey, diğer insanlara ve çevreye saygı göstermek suretiyle kendi nitelik ve yeterlikleri ölçüsünde kendisini gerçekleştirebilir”.

Ekolojik köylerde dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan birini “sürdürülebilir gelişme” oluşturmaktadır. Köyde yapılacak her düzenlemede bu hususa dikkat etmek gerekmektedir. Her düzenleme; çevreye etkisi, köy ölçeğinde ve yerel ölçekte iş imkânı oluşturma, komşular arası ilişkilere katkısı açılarından ayrı ayrı değerlendirilir. Ekolojik, ekonomik ve sosyal açıdan sürdürülebilir nitelikteki  faaliyetler  kabul  edilir ve uygulamaya konur. Ekolojik düzeyde; toprak düzenlemesi, inşaat, yenilenebilir enerji yönetimi, tarım, su yönetimi, atık yönetimi etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi önem arz etmektedir. Ekonomik düzeyde; yerel küçük ticari işletmelerin bütünleştirilmesi suretiyle yerel üretimin dinamik bir yapıya kavuşturulması daha etkili olabilir. Sosyal düzeyde; köy sakinlerinin çocuklara, gençlere ve yetişkinlere yönelik toplantı ve eğlencelere katılmaları ve sosyal ortama uygun faaliyetler sergilemeleri önerilebilir (Passerelle Eco, juin 2003).

3. Ekolojik Köylerin Temel Özellikleri

1999-2000 yıllarında ekolojik köyler ağına bağlı muhtelif atölyelerde yürütülen ortak çalışmaların ürünü olarak ekolojik köylerle ilgili altı temel esas ortaya çıkmıştır. Bu esaslar; özerklik, birlikte yaşama, açık olma, saygı duyma, dayanışma, kişisel inanca özgürlük alt başlıkları altında toplanabilir. Özerklik (L’autonomie): Kendi başına sorumluluk üstlenme iradesi ve sorumluluk alabilecek yeterlikteki diğer kişilerle karşılıklı bağımlılık, davranışlarının sorumluluğunu üstlenme; ekonomi ve enerji konularında özerklik.

Birlikte Yaşama (La Convıvıalıte): Ötekini daha çok kabullenme, kardeşçe ve içten karşılama, farklılıklarıyla kabul etme. Köyde yaşayan tüm birey ve ailelerle barışçı ilişkiler kurma yolunu arama. Ekolojik köyde birlikte yaşayabilme ortamı ahenkli bir biçimde gelişebilmelidir.

Açık Olma (L’ouverture): Yörenin tüm sakinlerine; sosyal, ekonomik, kültürel ortama, yerel kuruluşlara, başka türlü yaşamak ve çalışmak isteyen “alternatif hareket” topluluklarına açık olma.

Saygı Duyma (Le respect): Terimin genel ve özel anlamıyla temel ekolojik davranışlarla doğaya saygılı olma; kendi inançlarını kabul ettirmeye çalışmadan, basit bir biçimde örnek bir yaşam sergileyerek kararların alınmasında görüş birliği, diğerini dinleme kapasitesi, samimi bir diyalog içinde olma, alınan kararlara saygı duyma- çatışmaları yönetecek uygun modeller geliştirerek ve bundan yaratıcı potansiyeli açığa çıkartarak diğer kişilere saygılı olma; alkol ve uyuşturucu müptelalığı gibi insanı küçültücü her türlü kötü alışkanlığı reddederekkendine karşı saygılı olma.

Dayanışma ( La solidarite): Dengeli bir işleyişi teşvik etme; yeni ve zor bir faaliyeti üstlenen kişilere topluca yardım etme; daha iyi bir yaşam için uğraşan kişilerle aktif bir dayanışmaya girme; değişik tipte ekolojik köylerin kurulmasını teşviketme.

Kişisel İnanca Özgürlük (La Lıberte de Croyance Indıvıduelle):

Estetik, etik veya spiritüel, kendini aşma akıl veya duygularla kazanılandan daha başka bir alandır. İç ekoloji kişisel ve açıklanamaz bir deneyimdir. Aşk, Hakikat, Adalet veya Tanrı, bir başka “dünya düzeni” ile ilgili bu duygular özgürce ele alınmalıdır. Mevcut dinlerden, “laik” kişisel gelişme yönteminden veya sanatsal ifade iradesinden hareketle, “ekolojik köy” fikir alışverişlerinin ve farklı deneyimlerin açık bir biçimde gerçekleştiği bir yer olabilmelidir. Ekolojik köyde kişiler arası saygı esastır (Passerelle Eco, septembre 2004).

4. Bir Ekolojik Köyde Hangi Faaliyetler Olmalıdır?

Bir ekolojik köyde çok çeşitli faaliyetler olabilir. Bu farklı faaliyetler yerel bir ekonomik yapılanmanın oluşmasına katkı sağlayabilmelidir. Bu bağlamda; biyolojik tarım, ziyaretçi ağırlama, özgünlüğüne uygun eğitim merkezleri, ekolojik ve etik öçütlere uygun emek yoğun işletmeler ekolojik köy ekonomisini sürdürebilir bir yapıya kavuşturabilir. Ekolojik Köyün ekonomisi bir Yerel Değişim Sistemi ile bütünleştirilebilir. Böylece, farklı arz talep ihtiyaçlarını takas etmek suretiyle para ödemeden bilgi, mal ve hizmet elde etme imkânı elde edilebilir (Passerelle Eco, septembre 2004).

Thibaud (2004), ekolojik köylerin sosyal, ekonomik, ekolojik, kültürel, hukuki ve mali nitelikleriyle ön plana çıktıklarını belirtmekte ve burada yapılması gerekli faaliyetleri sosyal, kültürel, ekolojik ve ekonomik yapı çerçevesinde ele almaktadır. Thibaud’ya göre, ekolojik köy, sosyal açıdan yerel dayanışmayla farklı deneyimlerin, mal ve hizmet değişim sistemlerinin uygulanmaya koyulduğu yer olacaktır. Kültürel açıdan, bireylere yeni bir hayat tarzı sunulacak. Orada kendi kendileriyle baş başa kalma imkânı bulacaklar. Dış dünyaya kapalı her türlü sosyal oluşumu reddeder. Ekolojik köyde, insan belli bir dünya görüşüne zorlanmaz, her insan kendi bilinçli özgürlüğü ile baş başa bırakılır. Ekolojik köyler hareketinin ana eksenini, insani boyut, dostça ilişkilerin zenginliği, arzuların ve idealistliğin sürekliliği oluşturmaktadır. Köylerin oluşturulmasında ve başarılarında bu olgular belirleyici olacaktır. Ekolojik açıdan, ekoljik köyde çevreye ve insana saygı duyma, yapıcı ve sorumlu bir tavır alma esastır. Temel ihtiyaçları karşılama da dâhil olmak üzere, insanı ve doğal çevreyi sömürmekten kesinlikle uzak durmak gerekmektedir. Ekonomik açıdan, çok farklı faaliyetler öngörülebilir:

l.Biyolojik Tarımın Geliştirilmesi: Biyolojik tarım, deneysel amaçlı da olabilir. Biyolojik tarım köyün doğal manzarasına zarar vermeden yapılmalı.

2.Ziyaretçi Kabul Etmek: Yeşil turizm, sağlık, ekolojik köyde yapılan faaliyetler hakkında bilgi edinmek amacıyla gelen insanlara ücretli hizmet sunma.

3.Ekolojik Ürünler Üretme: Belli bir teknoloji alanında uzmanlaşma, örneğin sağlık, eğitim materyalleri, iletişim araçları, sağlıklı yapı malzemeleri, yenilenebilir enerji malzemeleri gibi.

4.Eğitim Merkezleri: Daha ileri bir toplum inşa etmeye hizmet edecek tekniklerin bir araya getirilmesi ve  staj  veya  seminer imkânlarının oluşturulması.

5.Sanat ve Zanaat Faaliyetleri: Bazı ekolojik köyler muhtelif sanat alanlarıyla ilgili atölyeler kurabilirler, stüdyolar hazırlayabilirler

6.Yapı Şantiyeleri: Küçük boyutlu sağlıklı yapı elemanları üretilebilir.  Özellikle gençlerin çalışabileceği nitelikte olmalı.

7.Yeni Eğitsel Deneyimler:  Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği halinde eğitimde yenlikçi uygulamalar için eğitim ortamları oluşturulabilir.

8.Kısmi Yerleşme: İletişim teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde birçok iş yerine uğramadan yapılabilmektedir. Bazı iş yerleriyle yapılacak anlaşmalarla bazı personel ekolojik köyde ikamet ederek işlerini yürütebilir.

9.Eşit Düzeyde Gelir: Hayat düzeyi şehre göre çok daha yüksektir. Özellikle beslenme ve barınma çok fazla sıkıntı yaratmamaktadır. Ortak veya kişisel bahçeler sayesinde yiyecek sorunu kolayca çözülebilmektedir. Ev kiraları nispeten çok düşüktür (Thibaud, 2004). Ekolojik köyler yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulabilir. Hatta özel yasalar da düzenlenebilir. Toprak kullanımı, komşu köylerle olan ilişkiler belli bir esasa bağlanmalıdır. Ekolojik köyler, insanın çevre, diğer insanlar ve teknoloji ile ilişkilerinde yeni bir yaklaşımı somutlaştırması bakımından örnek yaşam alanları oluşturabilirler. Mevcut köylerin kendilerini toparlamalarına katkı sağlayabilirler. Geçmişle gelecek arasında güzel bir köprü olabilirler.

5. Ekolojik Köylerin Şu Andaki Durumları

Ekolojik köyler dünyanın muhtelif yörelerinde yıllardan beri faaliyet göstermektedir. En ileri düzeyde düzenlenmiş ekolojik köyler anglo-sakson ülkelerinde kurulmuştur.

1992’de düzenlenen Rio zirvesinden sonra, 1994’de kurulan Global-Eco-village Network (GEN, Küresel Ekolojik Köyler Ağı) düzenli bir biçimde genişlemektedir. Üç bölgesel büro bulunmaktadır: Avustralya (Crystal Waters), Birleşik Devletler (the Farm) ve Almanya (Lebensgarten)(Thibaud, 2004). GEN’in gelişim programının temel ekseni şunlardan oluşmaktadır:

  1. Tüketim toplumundan daha nitelikli yaşam tarzlarına, daha temiz toplumsal düzenlemelere ve çevreye en az etkide bulunan bir topluma geçmek için alternatif çözümler sunan deneme programlarının hazırlanması

2. Bu projeleri ekonomik olarak sürdürülebilir kılmak için sürdürülebilir teknolojiler ve işletmelerin geliştirilmesi

3. Ekolojik köylerin bilgi ve beceri alışverişlerini sağlamak amacıyla uluslar arası bir bilgi ağının eliştirilmesi; gençlerin eğitimine öncelik verilmesi(Vandemeulebroecke, 2004).

 

6. Ekolojik Köylerin Mevcut Köylerden Farklı Yanları

Vandemeulebroecke (2004), mevcut köylerle ekolojik köyler arasındaki farkı değerler açısından ortaya koymaktadır. Vandemeulebroecke’a göre, “ekolojik köy az da olsa eski köydeki yapıları yeniden uygulamaya koymaktadır, fakat burada insanlar ortak bir ideal etrafında toplanmaktadırlar. Mevcut köyde zorunlu olarak yaşanmaktadır, sosyal baskıya ve mevcut değerlere katlanmak zorunluluğu vardır. Ekolojik köylerle mevcut köyler arasındaki farklar ekolojik, kültürel, sosyal ve ekonomik olmak üzere dört açıdan değerlendirilebilir.

Ekolojik açıdan bakıldığında, mevcut köylerde çevre hassasiyeti ekolojik köye göre oldukça geri bir durumdadır. İstisnai durumlar olsa bile genel anlamıyla çevre bilinci istenilen düzeyde değildir. Özellikle de çevreyi tüm boyutlarıyla geliştirme doğrultusunda tam bir dayanışma olduğu söylenemez. Kültürel açıdan incelendiğinde, ortak değer üretime ve geliştirmede, insanlar arası dostça ilişkilerde, ilişkilerin zenginliğinde ekolojik köyün diğerinden önde olduğu görülmektedir. Sosyal açıdan, dayanışma ve paylaşım esas alındığında da ekolojik köyler mevcut köylerden daha ileride bulunmaktadır. Mevcut köylerde dayanışma yok mudur? Elbette vardır, ancak bu sosyal dayanışma oldukça sınırlı düzeyde gerçekleşmektedir.

Ekonomik açıdan, üretim çeşitliliği ve özellikle yerel ekonomiyle bütünleşmeye dönük yapılanma mevcut köy yapısında sınırlılık arz etmektedir. Ekonomik anlamda dayanışma dış zorlamalarla gerçekleşmektedir. Belli ürünler konusunda uzmanlaşmış köylerin sayısı ise oldukça sınırlıdır.

 

7. Türkiye’deki Köylerin “Ekolojik Köy” Ölçütlerine Göre Genel Durumları

Şu an itibariyle ekolojik köy ile ilgili kabul görmüş altı ölçüt bulunmaktadır: Özerklik, birlikte yaşama, açık olma, saygı duyma, dayanışma, kişisel inanca özgürlük. Bu ölçütlere göre köylerin incelenip bir karara varılması ayrı bir yazının konusu oluşturabileceği için burada çok genel hatlarıyla bir değerlendirme yapılmıştır. İlgili dostların bu alanda bir araştırma yapmaları bu doğrultudaki arayışlara çok önemli katkılar sağlayabilir. Yazının başında da belirtildiği gibi, insanlık daha insani bir yaşam tarzı geliştirme çabası içerisine girmiş bulunmaktadır. Bu güzel gayretlere içinde bulunduğumuz coğrafyadan da bir destek verilmesi anlamlı olur kanaatindeyim.

Her köyümüzü bu ölçütlere göre değerlendirdiğimizde, ölçütlerin tümünden tam puan alabilecek köy bulmamız neredeyse imkânsız. Ancak bu ölçütlerin bazılarını kısmen bazılarını tümüyle hayata geçirebilen köyler bulabiliriz. Belirtilen ölçütlerden bir kısmına uygun yapılanmalar, köy şartlarının doğal zorlamasıyla ortaya çıkmaktadır. Köy sakinleri kendi başlarının çaresine bakabilecek duruma ulaştıklarında, toplumsal sorumlulukların büyük bir kısmından uzak durabiliyor. Örnek ekolojik köyler kurulması durumunda, mevcut köylerimizin olumlu yönde etkileneceği düşüncesindeyim. Yüzde yüz olmasa bile, büyük oranda yeni değerler benimsenebilir.

 

8. Ekolojik Köylerin Hayata Geçirilebilirliği

 

Bu çalışmada da görüldüğü gibi, ekolojik köy düşüncesi ve uygulaması henüz yeni bir olgudur. Yeni olmasına rağmen dünyanın muhtelif köşelerinde kurulmuş köyler bulunmaktadır. Bu köylerin içerisinde az da olsa tarihi eski olanlar da vardır. Diğer yandan ekolojik köylerin küresel düzeyde örgütlenme çabaları da gözlenmektedir. Bu verilerden hareketle, ekolojik köylerin kısa sürede olmasa bile uzun vadede belli bir gelişme gösterebileceği söylenebilir. Şehir ortamında, benzer dünya görüşüne sahip kişilerin siteler kurmak suretiyle bir arada bulunma çabaları da bir anlamda bir ekolojik köyleşme eğilimi olarak yorumlanabilir. Bu eğilim bir müddet sonra daha doğal ortamlara doğru yönelebilir. Nitekim büyük şehirlerin yakınlarında benzer yapılanmalara rastlamak mümkündür. Bu ve benzer hareketler ekolojik köy ölçütleri çerçevesinde düzenlenebilirse, ekolojik köy düşüncesini hayata geçirmede belli mesafeleralınabilir.

9. Sonuç

 

Medeniyetimiz bir talep medeniyetidir. Üretme ve tüketme bu medeniyetin itici gücünü oluşturmaktadır. Bu durum mevcut hızıyla devam ederse, insanlığın bir bölümü çok anlamsız üretim ve tüketim alışkanlıkları edinecektir. Şu anda bile insanın ihtiyaç hiyerarşisinde yer almayan çok sayıda ürün göstermek mümkündür. Dışsal zorlamalarla oluşturulan tüketim alışkanlıklarının nerede duracağı pek belli değil. İşin kötü yanı, ihtiyaç hiyerarşisinde yer almayan tüketim alışkanlığı insanın kendi doğasına yabancılaşmasını da hızlandırmaktadır. İnsanın yeniden doğal yaşamına kavuşma isteği ekolojik köy modelini ortaya çıkarmıştır. Bu model, sürdürülebilir kalkınma kavramı ile birlikte düşünülürse ve hayata geçirilirse bir anlam ifade eder.

“Sürdürülebilir kalkınma” kavramı, 1990’lı yılların dönemecinde, küreselleşme kavramlarıyla aynı zamanda ortaya çıktı. Temel hedefi, gelecek kuşakların haklarını gasp etmeden gezegenin kaynaklarını korumak ve yenilemektir (Pelt,2000). İnsanoğlu bunu başaramadığı müddetçe, birbirini yemekten ve birbirinin hakkını gasp etmekten kendini kurtaramayacaktır. Dolayısıyla küresel barış, küresel kalkınma düşünceleri güzel bir hayal olarak kalmaya devam edecektir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Passerelle Eco (Juin 2003). “Qu’est-ce qu’un é c o v i l l a g e ” .
http://www.passerelleco.info/article.php3?id_article=115
Passerelle Eco (Septembre 2004). “Ecovillagesvers une écocharte”
http://www.passerelleco.info/article.php3?id_article=349
Pelt, J-M. (2000). La Terre en héritage, Fayard, Paris.
Thibaud, Y. (2004). “Concept des Eco-villages”
http://www.passerelleco.info/article.php3?id_article=350
Vandemeulebroecke, G. (2004). “Ecovillages: une alternative vers l’écoresponsabilité”.
http://www.passerelleco.info/article.php3?id_article=116

www.koopkur.org.tr/pdf/karinca/831.pdf

January 3, 2010 Posted by | ekokoy - permakultur, kir yasami, kooperatifler vb modeller | 1 Comment

Topluluk Mikroekolojisi – John Clark


Köktenci toplum kuramının son kuşak üyeleri, topluluk mikroekolojisinden çok “iktidarın mikrofiziği”nden dem vurdular. Bu ikinci yaklaşımın rağbet görmesi, bence, yapısalcılık sonrası kavramların içkin üstünlüğünün bir yansıması değildir; daha çok günümüzde karşıt kültürün savunmacı doğasının belirtisidir. İktidar sisteminin “fiziği”ne bu kadar yüklenmek ve toplumsal eylemi, büyük oranda bu sisteme tepki olarak biçimlendirilmiş türlü “stratejiler” ve “taktikler” şeklinde betimlemek, baskın bir mekanik, metalaştırıcı sisteme bir dereceye kadar boyun eğildiğini ele veriyor. Yalnız yapısalcılık sonrası kuramcılar arasında değil, siyasi eylemciler arasında da gayet yaygın bir varsayım var: Muhalefetin tarihi kaderi, aslen iktidar sistemine karşı sürekli mücadeleyle dolu bir gelecektir. (Devrimci umut bir yana, iyimser bir havayı savunan herkese karşı “mücadele” mesajları imzalayan belki bir düzine arkadaşım var.) Çoğu kimsenin gözünde, karşıt kültürün en büyük hedefleri, temelde yerinden oynatılamaz bir sistem içinde taktiklere dayalı ufak kazanımlar ve bu devasa iktidar labirenti içinde ancak mücadele sonucunda elde edilebilecek zevk ve yaratıcılık biçimlerinden ibaret görünmektedir.

Sürekli mücadele ideolojisi, baskıya karşı yaratıcı kaynaklarımız hakkında bazı önemli gerçeklere parmak basıyor; ama bu gerçekler daha geniş, daha olumlayıcı bir çerçeve içine yerleştirilmedikçe, kolayca bir düş kırıklığı ve hiççilik reçetesine dönüşebilir. Böyle daha kapsamlı bir çerçeve, benim topluluk mikroekolojisi dediğim şeyi vurgular. Bu yaklaşım, doğayı ve toplumun en temel düzeyinde ne gibi toplulukların oluşabileceğini özenle irdelemeye soyunur ve umudumuzu insan topluluğunu yenileme tasarısına, ve bu tasarıya kendimizi adayarak insanın yaratıcı güçlerini özgürleştirmeye yöneltir. Çıkış noktası olan varsayım da, ne kadar mekanikleşmiş ve metalaşmış olsa da, insan toplumunun doğal dünyayla etkileşim içindeki insani yaratıcı eylemin bir ürünü olarak, daima organik, dinamik, diyalektik gelişme gösteren bir bütün olarak kaldığıdır. Toplum insan düşüncesinin, düş gücünün ve dönüştürücü etkinliğinin ürünüdür; özellikle de insanların birbirleriyle girmeyi seçtikleri temel ilişki türlerinin ürünüdür. Toplum ve kültürün üretildiği süreçlerin (hele mikrosüreçlerin) üstüne düşünmek, insanın kendini genelleşmiş toplumsal nesne, toplumsal sistemin yalnızca eleştirel gözlemcisi olmaktan çıkarıp toplumu üretmeye, toplumsal ayrışmaya, toplumsal yaratıma ve toplumsal yenilenmeye türlü katkılarda bulunarak dünyayı biçimlendiren etkin bir katılımcı olmak yönünde değişmesine yardımcı olabilir.

Daha önce yazdığım bir yazıda, eğer sol yeniden umudunu kazanacaksa ve özgürleştirici toplumsal dönüşüme ve ekolojik yenilenmeye doğru yol almaya başlayacaksa, güçlü ve canlı özgürleştirici topluluklar yaratmanın en acil kaygımız olması gerektiğini öne sürdüm.[i] Ayrıca bu gibi toplulukların ortaya çıkışı için sadece köktenci ve devrimci hareketlerin uzun ve çeşitliliklerle dolu tarihinin kimi gölgede kalmış dönemlerinden değil, dünyanın dört bir yanındaki halka yakın, cemaat temelli toplumsal yapılanmaların çağdaş örneklerinden de esinlenebileceğimizi savunuyordum. Örneğin, topluluğun ve çevrenin değerlerini koruma amacını adalet ve özgürleşme mücadelesiyle birleştiren, milyonlarca insanı seferber etmiş ve binlerce bölgeyi (örneğin Bolivya’dakilerin belki de beşte birini) yeniden örgütlemiş çeşitli kıtalardaki yerli halk hareketlerinden neler öğrenebileceğimizi düşünebiliriz. Ya da Seylan’da bütün ülkedeki köylerin yarısından fazlasında yerel halkın kendine yeterek yaşamasını sağlayan programlarla dört milyon kişiyi (nüfusun beşte birini) harekete geçirmeyi başarmış katılımcı ve taşra temelli Sarvodaya Shramadana Hareketi’ni düşünebiliriz. Ya da işyerlerinin işgal edilmesi gibi bir olgunun ortaya çıkışını ve daha genel olarak, işçilerin özyönetim hareketini düşünebilir ve işyeri örgütlenmelerinin potansiyellerini sadece topluluğun mücadelelerine eklemlenme bakımından değil, topluluğun özgürleşmesi yolunda önemli bir ifade aracı haline gelmeleri bakımından da değerlendirebiliriz. Ya da siyasi çekim grupları (affinity groups) ve dini çekirdek cemaatler (base communities) gibi küçük grup örgütlenmelerindeki kapsamlı deneylere bakabiliriz, zaten bunları aşağıda tartışacağız.

Daha önceki tartışmada da söylendiği üzere, gerici hareketlerin (özellikle de dinci sağınkilerin) başarıları, büyük oranda topluluk oluşturmadaki, halka yakın örgütlenmedeki becerilerinden ve temel toplumsal gereksinimleri karşılayan örgütsel biçimleri yaratabilmelerinden kaynaklandı. Bu hareketler, ideolojik ve baskıcı doğalarına karşın, net bir şekilde ortaya konmuş bir değerler, fikirler, inançlar, imgeler, simgeler, âdetler ve pratikler dizisini ete kemiğe büründüren küçük topluluklar yaratmakta başarılı oldu. Böyle niteliklere sahip her mikrotopluluğun bir “toplumsal yoğunlaşma” sürecini örneklediği söylenebilir. Bu, genelde büyük oranda bilinçdışında kalan toplumsal ideoloji ve toplumsal imgelem öğelerini hem görünür, hem de somutlaşmaya hazır hale getirerek, bu önemli, ama çoğu zaman gelişmemiş ve atıl kalan toplumsal güçlerin kuvvetini ve etkisini yoğunlaştırır. Bu güçler, somut bir örgütlenme biçiminde ve hayali bir toplumsal nesnede gerçekleşir. Küçük topluluk, belli bir dereceye kadar toplumsal nesnelliğe ulaşarak, toplumsal yarara yönelik yeni kanallar ve üyeleri için yeni kendini dönüştürme olanakları açar; ama hep katılaştırma ve metalaştırma (Sartre’ın da dediği gibi, grup içindeki karşılıklı ilişkilerin yozlaşıp robotlaşmaya yüz tutması) riskini de barındırır. Bu gibi toplulukların sahip olduğu potansiyel gücü göz önünde tutarsak, solun giderek daha bariz hale gelen örgütlenme kördüğümü bağlamında, özgürleştirici temel grupların, özgürleşmenin çekirdek topluluklarının yaratılması olanaklarının (yalnızca kuramsal olarak değil, deneme ve deneyim yoluyla da) araştırılması acil bir gereksinim olup çıkmıştır.

Bu makalede, öncelikle merkezsiz toplulukçu (communitarian) kuramı inceleyip küçük grup örgütlenmelerinin en kapsamlı iki denemesini (çekim grupları ve çekirdek cemaatler) ele alacağız. Ardından, köktenci toplulukçuluğun başka boyutlarını irdeleyerek yerel toplulukların deneyimlerine, özyönetim projelerinin toplulukçu potansiyeline ve toplumsal dönüşüme yönelik türlü cemaat temelli hareketlere değineceğiz.

1. Bir Topluluklar Topluluğuna Doğru

Sol toplulukçu siyasete en büyük katkılardan birini Martin Buber yapmıştır; bu düşünürün öngörüleri geçtiğimiz yarım yüzyılda baskın sol anlayışı savunanlar tarafından genelde görmezden gelinmiştir. Buber’in siyasi felsefesi en çok “bütüncül kooperatif” (full cooperative) kavramıyla tanınır; bu kavram ilk kibutzların kuruluşunda da etkili olmuştur.[ii] Günümüzde “kooperatif” terimi, neredeyse daima tüketici kooperatifi anlamında kullanılıyor. Buber haklı olarak, türlü biçimlerin arasında bu kooperatif türünün katılımcıları ve toplumun bütününü en az dönüştüreni olduğuna, ama yine de daha geniş bir toplumsal kooperatifin oluşması yönünde yararlı bir adım olabileceğine dikkat çekmişti. Tüketici kooperatifleri bazı toplumsal bağlar yaratsa ve ortak yönetimle ilgili öğretici olsa da, tüketim doğası gereği, üretimden çok daha edilgen bir işbirliğini öngörür. Üretici kooperatifleri ise, hem geniş bir insan becerileri yelpazesini topluluğun yararına kullanır, hem de toplu yaratıma somut ifade olanağı sağlar. O halde, demokratik bir şekilde örgütlenmiş üretici kooperatifi, tam bir işbirliği ve dayanışma içindeki bir topluma doğru çok daha anlamlı bir adımdır. Ama Buber’e bakılırsa, kooperatifin toplumu dönüştürdüğü en önemli biçim, üretimi, tüketimi ve gündelik yaşamı, onun görüşü uyarınca en ideal durumda, bir ziraat topluluğu içinde birleştiren “bütüncül kooperatif”tir. Böyle bir kooperatif, rekabetçi, sömürüye dayalı büyük sisteme uyum gösterme eğilimini diğerleri kadar göstermez ve temelinde, katılımcıların hayatını ve değerlerini yeniden biçimlendirmek için daha uygundur. Buber’in anlayışına göre, kooperatifleşmeyi savunan toplulukçu hareket, toprağa dayalı ve “yeni bir organik bütün”[iii] yaratmak üzere birbirleriyle federasyonlar oluşturan bir sürü farklı bütüncül kooperatif topluluğunun kurulmasıyla hedefine ulaşmış olacaktır.

Buber böyle bir organik toplumu giderek dünyayı hükmü altına almış olan gayri insani, mekanik sistemin karşıtı olarak görür. Toplumun öznellik, toplumsallık ve insan ruhuyla ilgili derin ve eşi görülmemiş boyutta “bir bunalımın göbeğinde” olduğunu iddia eder. Onun görüşüne göre, “polis sistemi ve bürokrasisiyle devlet”, “organik, işlevsellik bakımından örgütlenmiş toplum”a[iv] baskın çıktığı için toplum mekanikleşmiştir. İnsanlar giderek bireysel sorumluluklarını üstlenmekten vazgeçmiş, geleneksel topluluklarına olan inançlarını yitirmiş ve kaderlerini kitlesel topluma terk etmişlerdir. Yoğunlaştırılmış ekonomik iktidarı ve hiyerarşik siyasi iktidarı öngören küresel bir sistemin yükselişi sonucunda, insanlık tarihteki en büyük tehlikeyle yüz yüze kalmıştır: “iktidarın devasa bir sistem içinde merkezileşmesiyle bütün gezegeni kaplaması ve bütün özgür toplulukları yutması.”[v]

Buber’e göre, yenilenmiş, özgür bir toplum “topluluklar topluluğu”nu oluşturan “organik bir birlik” olmalıdır.[vi] Böyle bir birlik “ortaklaşa idare”yle, yani toplulukçu sosyalizmin katılımcı, merkezsiz bir biçimiyle düzenlenecektir. Her ne kadar Buber bildiğim kadarıyla ekososyalist olarak anılmasa da, topluluğun hem insanlığı, hem de doğayı kucaklaması gerektiğini açıkça vurguladığı unutulmamalıdır. Buber “bütün yaratıklarla ittifaka giren”[vii] Aziz Francis’in imgesine gönderme yapar. Gerçekten de, Buber’in “organik birlik”i gerek iç yapısındaki çeşitlilik aracılığıyla birliği savunmasıyla, gerek toprakla yakın ilişkisi dolayısıyla, pek çok bakımdan ekolojik bir topluluktur. Dahası, eğer geniş çaplı özgür toplum “topluluklar topluluğu” olarak tasarlanıyorsa, bu hedefe ancak daha geniş kapsamlı doğa topluluğunun içindeki insan topluluğu olarak ulaşabilir.

Büyük oranda yabancılaşmış ve sömürüye dayanan bir toplumun bir “topluluklar topluluğu”na dönüşmesinin oldukça soylu bir ideal olduğunu varsaysak da, bu hedefe ulaşmak için işe nereden başlayabileceğimiz sorusu ortada kalıyor. “Eğitmenleri kim eğitecek?” sorusu eski bir sorudur. Bunu genişletebiliriz: “Sosyalistleri kim sosyalistleştirecek? Toplulukçuları kim toplulukçulaştıracak? Hatta ütopyacıları kim ütopyacılaştıracak?” Ekonomik, politik ve teknolojik egemenlik sistemlerinin, o sistemlerin değerlerini barındıran ve onların egemenliğini pekiştiren kültürler, duyarlılıklar ve öznellikler yarattığı diyalektik egemenlik döngüsünü nasıl kırabiliriz? Buber’in toplum düşüncesi, gerçek anlamda dönüşüme yönelik bir toplumsal değişimin olması için, en somut toplumsal pratik düzeyinde, halihazırdaki toplumsal düzenden doğrudan ve kökten bir kopuş olması gerektiği varsayımına dayanır. İnsan, yaşamının büyük kısmını gayri insani, metalaştırıcı sistemin kurumsal yapıları içinde sürdürmeye devam ettiği müddetçe, o sistemin derinlemesine dönüşümünü hayal etmek de, bunu gerçekleştirmek de zor olacaktır.

Buber’in yaklaşımının aslını inkar etmeyen ütopyacılığı, çoğu kişinin bunu gerçekçi bulmayıp göz ardı etmesine yol açabilir; ama aslında uzun vadede, görünüşte daha pragmatik siyasi tavırlardan daha gerçekçi olduğu da savunulabilir. Buber, adına sosyalizm, komünizm, anarşizm ya da kooperatif, ne denirse densin, “ortak idare”nin toplumsal tabanda derinlemesine kök salmamış olduğu sürece, gerçekleşmesinin mümkün olmadığını öne sürer. Gerek sadece varolan toplumsal yapıların reformu aracılığıyla, gerek merkezi iktidarın ele geçirilmesiyle, hatta toplumsal değişimi hedefleyen kitlesel örgütlenmelerle, eğer tepeden inmeci bir yaklaşım benimsenirse, getirilen düzen illa ki yıkılacaktır. Çeşitli şekillerde “revizyonculuk”, “döneklik”, “yozlaşma” vs. gibi değerlendirilen şey, doğasında demokratik olmayan, otoriter, mekanikleştirici ya da dalavereye elveren araçlarla demokratik, toplulukçu, organik dönüşümü yaratma çabalarının kaçınılmaz ve doğal sonucundan başka bir şey değildir.

Buber açık, iki tarafı da gözeten “Ben-Sen” ilişkisiyle yabancılaştırıcı, metalaştırıcı “Ben-Bu” ilişkisini ayırt ederek felsefe tarihine damgasını vurmuştur. Ona kalırsa, bu ayrımın derin siyasi çıkarımları vardır. “Kişisel olan siyasidir” görüşünün popüler bir slogana dönüşmesinden çok önce, Buber karmaşık, yaşayan, gelişmekte olan kişi ile kişiler arasındaki temel ilişkileri “toplumsal sorun”un merkezine yerleştirmiştir. Aslında, hep birlikte sahici anlamda egemenlik ilişkilerinden uzak, kooperatifleşmiş bir topluluğu ve nihayetinde böyle topluluklardan oluşan bütüncül bir toplumu oluşturabilecek kişiler olarak kendimizi nasıl yeniden biçimlendirebileceğimiz sorusunu sorar.

Buna verdiği cevap şudur: Hakiki topluluk ilişkileri daha büyük çaplı toplum düzeyinde ortaya çıkacaksa, öncelikle daha temel bir düzeyde, onun tabiriyle “Sen”in alanında, kişinin, en somut kişisel ilişkilerin ve hem insan, hem de doğa gerçeklikleriyle en doğrudan deneyimin alanında ortaya çıkmalıdır. Bu ilişkiler ve deneyimler, önemli ölçüde, Buber’in savunduğu, kooperatifleşme hedefi güden topluluklar ya da demokratik özyönetime dayanan işçi kooperatifleri gibi belki birkaç yüz üyeden oluşan görece küçük boyutlu örgütlerin gelişmesiyle desteklenebilir.[viii] Ama eğer Buber dönüşümün en temel kişisel ilişki ve etkileşimler düzeyinde gerçekleşmesi gerektiği görüşünde haklıysa, dikkatimizi öncelikle toplumun en alt, en kişisel düzeyindeki daha bile küçük temel grupların potansiyellerine yöneltmeliyiz.

2. Çekim Gruplarının Dirilişi

Süngüsü büyük oranda düşmüş, önünü pek göremeyen çağdaş solun bugünkü haline bakınca pek ihtimal verilmese de, böylesi dönüştürücü grupların ortaya çıkabiliyor olduğuna işaret eden pek çok gösterge var. Örneğin, son yıllarda muhalif siyaset içindeki en çok umut vaat eden gelişmelerden birine, hızla büyüyen ve çoğu zaman ödün vermez şekilde radikal küresel adalet hareketine bakabiliriz. It has created a strong oppositional culture Hareketin başarıları, büyük oranda, henüz çekirdek halindeki karşı-kurumlarıyla güçlü bir karşıt kültür yaratmış olmasından ve küçük grup örgütlenmesine dayanmasından kaynaklandı. Belki de bu hareketi en iyi belgeleyen yapıt olan We Are Everywhere: The Irresistible Rise of Global Anticapitalism‘de (Her Yerde Varız: Küresel Anti-Kapitalizmin Önlenemez Yükselişi)[ix], editörler hareketin “vahşi özerklik” adını verdikleri kültürel ortamının farklı yönlerini ortaya koyuyor. Bunlar eğitim ve sağlık projelerinden yiyecek ve barınmaya yönelik kooperatiflere, halk merkezlerinden alternatif medyaya, ulaşım için geliştirilen çözümlerden bağımsız medya, sanat ve yayın projelerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Bu etkinliklerin hepsi bir arada “alternatif toplumsal ilişkilerin kurulmasına adanmış, kendi içinde örgütlü bir ağ oluşturuyor”.[x] Bu “ağ”ın gelişmesinde merkezi önem taşıyan da, en temel düzeydeki kendi kendine örgütlenme sistemleri, yani belki de hareketin en ayırt edici yanı olan çekim gruplarıdır. Özgül bir örgütlenme biçimi olarak çekim gruplarının kökleri İspanyol anarşist hareketine dayanır, ama türlü küçük dini cemaatleri (özellikle köktenci ve muhalif mezheplerinkini), pek çok küçük, amaç doğrultulu topluluk oluşturma denemesini ve XIX. yüzyılın siyasal “çevrelerini” kapsayan uzun bir geleneğin parçasıdır aslında. Çekim grupları, bir oluşum olarak 1960’lar ve 1970’lerin nükleer karşıtı hareketinde yeniden canlandı. Feminizm, eşcinsel özgürleşme hareketi ve ekoloji hareketi gibi yakın geçmişteki başka toplumsal akımlarda da rol oynadı ve küresel adalet hareketiyle doruk noktasına ulaştı.

Küresel adalet hareketini katılımcı-gözlemci olarak inceleyen siyaset bilimci Francis Dupuis-Déri, çekim grupları üstüne en önemli somut araştırmaları yapmış kişidir. Bu tür bir grubu “5 ila 20 kişi tarafından, birlikte siyasi eylemler yapmak amacıyla, ortak bir çekim alanı temelinde oluşturulmuş özerk bir eylemci birimi”[xi] olarak tanımlar. Grupların temelinin ilgi alanı olması, üyelerin “gruplarına kimleri alıp kimleri almayacaklarının ölçütlerine kendilerinin karar verdiği”ni ve grubun “oluşturulması ve işlevleri”nin “büyük oranda arkadaşlık bağlarıyla belirlendiği”ni gösterir.[xii] Dupuis-Déri, üyeleri tanımlamak için parlak ve diyalektik bir kavram olan “amilitant(e)s” tabirini uydurur. Bu tabir bir yandan, bunların “militants”, yani eylemci olduğu, ama “a-militants” oldukları, yani geleneksel, katı, hiyerarşik anlamda militan olmadıkları anlamına gelir; bir yandan da “ami-litants” olduklarını, yani dost (“amis”) olduklarını ve eylemciliklerinin dostluğa (“amitié”) dayandığını gösterir. Grup, herhangi daha büyük bir örgütün yönetiminde olmamak anlamında “özerk”tir, daha çok üyelerin ilgi alanları ve bağlılıkları uyarınca yönlendirilir. Temelinde bir arkadaş grubudurlar, ama üyelerinin ortak değerlere bağlılığı, pek çok başka grubun üyelerine göre çok daha güçlüdür. Dupuis-Déri’nin kelimeleriyle, grubun üyeleri “savunulacak ve ön plana çıkarılacak davaların, öncelikli hedeflerin, uygulanacak eylem biçimlerinin ve bunların nasıl yapılacağının, ne dereceye kadar risk alacaklarının vs. seçimiyle ilgili olarak benzer bir duyarlılığı paylaşırlar”.[xiii] Bütün gözlemciler, bu gruplarda ağır basan tipik tavırların eşitlikçilik, hiyerarşi karşıtlığı, katılımcılık ve grubun yararını gözetmek olduğunu vurguluyor. Dupuis-Déri, çekim grubunun içsel demokratik doğası sayesinde, burada siyasi fikirleri yansıtma ve karar alma mekanizmalarının, genelde demokrasiyle ilişkilendirilen hiyerarşik ve sözde temsil edici kurumlardakinden çok daha sağlıklı işlediğinin altını çiziyor.

Dupuis-Déri küresel adalet hareketindeki çekim gruplarının büyük çoğunluğunun şimdiye kadar kelimenin güçlü anlamında “karşılıklı çekim” temeline oturmadığını kabul eder, çünkü bunlar belli bir protesto ya da siyasi eylem için bir araya gelmeden önce birbirini tanımayan katılımcılar tarafından oluşturulmuştur. Pek çok grup daha önceden tanışmayan, ama belli bir amaç çevresinde birleşen ve ortak değer ve duyarlılıklara sahip olduklarını keşfeden eylemcilerce oluşturulmuştur. Kimi gruplarsa yıllar boyunca ortak siyasi işlere imza atmanın sonucunda, önceden varolan uzun vadeli kişisel ilişkilerden doğmuştur. Bazı gruplar sadece belli bir eylem ya da proje süresince birlikteliklerini korur. Kimileriyse üyelerin toplu geleceklerini bilinçli olarak planladığı sürekli birlikler haline gelir. Dupuis-Déri’ye göre, üyeler ilgi alanlarının paylaşıldığı yakın ilişkilerin gelişmesini grup içinde ulaşılması gereken bir hedef olarak görmekte ve grubun bu hedefe ulaşıldıkça daha sağlıklı ve etkili işlediğini düşünmektedirler.

Çekim grubunu etkili bir toplumsal aktör yapan niteliklerden biri de, üyelerin hem grubun, hem de destek verilen daha büyük hareketin güçlenmesine yardımcı olan geniş bir işlevler yelpazesini yerine getirdiği bir iç işbölümüdür. Üyelerin işlevleri arasında kısa vadeli grup desteği (yiyeceklerin tedarik edilmesinden “nabız yoklama”ya kadar), uzun vadeli grup desteği (çocuk bakımından mali destek sağlamaya kadar), hukuki gözlem ve tutuklananlara destek, polis istihbarat etkinliği ve “polis nöbeti tutma”, basın ve halkla ilişkiler, tıbbi yardım, trafik kontrolü, eğlence ve hem gösterilere, hem de diğer siyasi eylemlere (hem “tutuklanabilir”, hem de “tutuklanamaz” katılımcılar olarak) doğrudan katılım sayılabilir. Ayrıca, gruplar da bir bütün olarak daha büyük hareket kapsamında çeşitli roller oynuyor olabilir. Örneğin, gruplar ağı içinde karar alma süreçlerini kolaylaştırabilirler, eğitim grupları olarak işlev görüyor olabilirler, ya da hareket veya daha büyük topluluk adına belli hizmetleri yerine getiriyor olabilirler. Böylece çekim grupları, Buber’in topluluğun çeşitli düzeylerdeki gereksinimleriyle bağlantılı olarak “organik” ve “işlevsel” örgütlenme şeklinde betimlediği düzeni oluşturmayı hem içte, hem de dışta hedeflemektedir.

Barbara Epstein, birkaç yıl önce yazdığı aydınlatıcı bir makalede, günümüzde solun en canlı, hareketli, gelişme gösteren kanadının, küresel adalet hareketini oluşturan ve merkezsizlik, uzlaşmayla karar alma, eşitlikçilik, hiyerarşi karşıtlığı, otorite karşıtlığı, devlet karşıtlığı gibi değerler etrafında örgütlenen ve bireysel yaşamı, kendini dönüştürmeyi vurgulayan bu genç radikaller arasında var olduğunu ortaya koydu.[xiv] Epstein hareketin ideolojik bakımdan katı olmaktan uzak olduğunu ve çoğu zaman Marksist ekonomik analizle anarşist siyasetin öğelerinin, halk hareketlerine ve kendiliğinden doğan mücadelelere verilen önemle birleştirildiğini söyler.[xv] Hareketin barındırdığı kimi olası zayıflıkları da sıralar: İlkelere aşırı bağlılık, bazen eylemin pratik sonuçlarının derinlemesine incelenmemesine yol açabilir; kökten eşitlikçiliğe dayanan bir örgütü sürdürüp geliştirmek zorluklara gebedir ve hareketin önderlik karşıtı ideolojisi, gizli iktidar ilişkilerini örtebilir. Yine de, daha geleneksel eğilimler için gayet cesaret kırıcı bir dönemde, sol kanatta en hızlı büyüyen ve canlılığını koruyan damar bu hareket oldu. Bu canlılık, büyük oranda, hareketin yalnızca siyasi bir dava değil, siyasileşmiş, radikalleşmiş bir kültür ve yaşam biçimi de sunmasından kaynaklanıyor. Çekim grubuna katılım, siyasetle gündelik yaşamın bu bireşiminin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Burada asıl sorun şu: Acaba böyle küçük özgürleşmeci topluluklar çağdaş toplumun da içinde daha genel olarak gelişip radikal yaklaşımlarını yitirmeksizin daha az marjinal hale gelmeyi başarabilir mi? Alanlarını daha genişletip bir yandan karşıt gençlik kültürünün güçlü bir yansıması olarak kalıp bir yandan da yeni, adil, ekolojik bir toplum özleminin daha genelleşmiş bir ifadesi haline gelebilirler mi? Farklı yaş gruplarını, etnik kökenleri ve sınıfsal kökenleri başarıyla bünyelerinde birleştirebilirler mi? Neyse ki, hem bu temel toplulukların çağdaş toplum için daha genel anlamda da bir cazibe odağı oluşturduğuna, hem de toplumu özgürleştirme yolunda önemli bir rol oynayacak büyük potansiyellere sahip olduklarına dair epey bir gösterge var.

3. Çekirdek Cemaatler Deneyimi

Toplumu dönüştürücü küçük gruplar arasında en bildik örnek, 1960’larda ve 1970’lerde ortaya çıkmaya başlayıp sonunda 100.000 grup ve milyonlarca katılımcıdan oluşan uluslararası bir harekete dönüşen Latin Amerika’daki çekirdek cemaatlerdir. Özgürlükçü ilahiyattan etkilenen bu gruplar, Güney ve Orta Amerika’da pek çok toplumsal adalet ve devrim mücadelesinde önemli roller oynadı. Bu cemaatler genel olarak Hıristiyanların sevgiyi vurgulayan imanı, İbrani peygamberlerinin adalet tutkusu ve Marksizmin sınıf analizinin bir bileşimi olarak görülebilir. Bu değerler, Hıristiyanlığın ilk zamanlarındaki eşitlikçi toplulukçuluğu, eleştirel toplumsal düşünce ve Paulo Freire’nin ortaya attığı “bilinçlenme” süreçleriyle birleştiren bir grup yapısı içinde hayat bulur.

Çekirdek cemaatler neredeyse daima Latin Amerika’yla özdeşleşmiştir ve Kuzey Amerikan toplumunun her nedense böylesi eğilimlere bağışıklığı olduğu varsayılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Latin Amerika’nın çekirdek cemaatlerinin solcu ve devrimci hareketlere kitlesel katılımına benzer bir durum olmadığı gerçekten de doğrudur. Ama bu, böyle cemaatlerin Kuzey Amerika’da olmamasından kaynaklanmaz, aslında bunların sayısı çoktur. Burada ana etken, bu cemaatlerin destekleyebilecekleri geniş, tutarlı bir şekilde örgütlenmiş bir solun olmamasıdır. Bölük pörçük, dağınık bir Amerikan solu, toplumsal adaletle ilgili konulara (savaş karşıtlığı, hapishane reformları, dünyada açlık, devletten yardım alma hakkı, vs.) yoğunlaşmış ilgi odaklı siyasette boy gösterdikçe, bu cemaatlerin üyeleri de olasılıkla çok önemli bir rol oynamıştır, ama bu grupların toplumsal eylemciliğiyle ilgili kapsamlı incelemeler yapılmamıştır.

Bununla birlikte, cemaatlerin önemli bir bölümü hakkında, Roma Katolik Kilisesi’yle bağlantılı olanlar hakkında önemli incelemeler yapılmıştır. Sonuçlar şaşırtıcı ve bilgilendiricidir. Bernard Lee’nin yaptığı bir araştırma, ABD’deki Katoliklerin bir milyona yakınının 37.000’den fazla, hatta belki de 50.000 kadar küçük dini cemaate katıldığını ortaya çıkarmıştır.[xvi] Tipik cemaatler 13 ila 17 yetişkinden –ki bunların yüzde 60’tan fazlası kadındır, ve çocuklar da oluşur. Büyük çoğunluğu her hafta ya da iki haftada bir, genelde üyelerin evlerinde toplanır. Lee bu grupların üyelerinin, daha geleneksel dini kurumlarda olanlardakinden daha derin bir cemaat dayanışması ve tinsel deneyim arayışında olduğunu görmüştür. Bu insanlar, dinsel pratiğin daha katılımcı bir biçimini ve dinsel inançlarının daha bireysel ve deneysel bir ifadesini bulmuşlardır. Latin Amerika’daki çekirdek cemaatlerle karşılaştırılınca, Kuzey Amerikan cemaatlerinin üyeleri daha çok orta sınıf kökenlidir, ama İspanyol kökenlilerin ve diğer etnik azınlık üyelerinin cemaatleri söz konusu olunca, bu pek geçerli değildir. Küçük cemaatler elbette Latin Amerika’daki benzerleri gibi köktenci bir siyasi rol oynamamış olsalar da, bunların beşte birinin cemaat hayatlarının merkezine toplumsal adaleti ve toplumsal dönüşümü oturtmuş olması da manidardır. Bu da demektir ki, ABD’deki bu küçük cemaatlerin belki 10.000’i toplumsal adalet için çalışmaya açıkça gönüllüdür. Solun yeniden güçlenmesiyle ilgilenenlerimiz için şu da aydınlatıcı olacaktır: Bu küçük cemaatler, çağdaş Amerikan Katolikliğinin bunalıma girdiği ve inanç ve katılım bakımından ciddi bir düşüşe geçtiği bir dönemde, bu kurum için büyük bir canlılık kaynağı olmuştur.

Hem siyasi çekim gruplarının, hem de küçük dini cemaatlerin yakın tarihi, küçük toplulukların toplumsal etkililiğinin bir varsayımdan ibaret olmadığını, yakın tarihte bir gerçekliğe işaret ettiğini gösteriyor. Bu toplulukların uzun vadeli toplumsal dönüşüm için ne dereceye kadar temel oluşturabileceği bilinemez; yine de (Kuzey Amerika’daki milyonlar dahil) milyonlarca insanın yaşamında önemli gereksinimleri karşıladıkları ve bazı ülkelerde yakın geçmişteki toplumsal değişim hareketlerinde önemli bir rol oynadıkları açıktır.

4. Ekotopluluk mu, Barbarlık mı?

Böyle temel topluluklara dayalı daha büyük bir topluluktan oluşan yeni bir toplumun yaratılması, belki de Buber’in dediği ve başkalarının da bu nedenle göz ardı edeceği gibi, bir “ütopya yolu”dur. Ama böyle bir toplumun bütün öğelerinin o veya bu şekilde günümüz grupları ve topluluklarında varolduğu da unutulmamalıdır. Bu yolun üstündeki engeller hiç kuşkusuz maddi değil, daha çok ideolojik, hayali, kültürel ve psikolojiktir. Baskın siyasi durum, Bunuel’in filmi Yok Edici Melek‘te mahsur kalan parti davetlilerini anımsatıyor. İnsanlar gitmeye hazır oldukları halde, kendi kendilerine dayattıkları ataletin içinde hapsolup kalırlar: Büyük, ama sonuçta saçma bir irade zayıflığı.

Ara sıra, özellikle de pek çok ekolojik köktencinin ağzından duyuyoruz; halkın beyni yıkanmış ve gerçeklerle yüzleşmekten kaçan kesimlerinin bile egemen sistemin temelinde çok ciddi bir hata olduğu sonucuna varmasını sağlayacak denli büyük bir toplumsal ve ekolojik felaketin, toplumun geniş kapsamlı dönüşümü için yegane umudumuz olduğunu söylüyorlar. Bu bakış açısına göre, belki de tarihin şu andaki gidişatından memnun olmalıyız; ne de olsa benzeri görülmemiş, küresel bir toplumsal ve ekolojik krize doğru gidiyoruz ve bu hiç kuşkusuz, ciddi bir toplumsal değişimin şart olduğunu apaçık ortaya koyacak. Gelgelelim, bence maalesef böylesi bir Mesihvari felaket tellallığı, özgür bir toplumdan çok faşizme giden yolun önünü açar. İnsanlığın ve doğanın özgürleşmesini hedefleyen güçlü ve umut dolu bir hareket ortaya çıkmazsa, ciddi kriz ancak korku, tepkisellik ve çaresizce otoriter çözümlere sarılma sonucunu doğurur ve baskıcı hükümet bu sefer de yeşilin tonlarına bürünmüş olarak çıkabilir karşımıza. İnsanlığın ve doğanın özgürleşmesini amaçlayan güçlü bir karşıt kültürün bünyesinde güçlü özgürleşmeci toplulukların gelişmesi, ağırlaşan krize ve bunun besleyeceği otoriter eğilimlere karşı tek çözüm olabilir.

Varolan düzenin barındırdığı çelişkilerin giderek daha çok bilincine varılması, hâlâ iyimserliğimizi korumak için bir neden olabilir; ama bu bilinçliliği derhal gerçek anlamda dönüştürücü örgütlenme biçimlerine yönlendirmeye başlamalıyız. Bu bilinç (ya da en azından farkındalığın gelişmesi için varolan nesnel potansiyel), sistem içindeki başlıca çelişkiler gelişmelerini sürdürdükçe mecburen artma yolundadır. Dünyada egemen sistemin ekolojik yıkıma doğru gidişi, kapitalizmin ikinci çelişkisini yansıtıyorsa, insan ruhunun ve topluluk dayanışmasının yıkımına doğru olan gidiş de kapitalizmin giderek daha barizleşen üçüncü bir temel çelişkisini sergiliyor.[xvii] Bu çelişkiler tarih içinde sergilenirken, doğaya ve topluluklara kendiliğinden yönelen, ama sürekli bastırılan güdülerimiz de zamanla devrimci güçlere dönüşüyor. Belki de E.O. Wilson’un tezinde doğruluk payı vardır; belki doğayla yakın ilişki içinde evrildiğimiz için, içimizde derin bir “doğa sevgisi” vardır ve doğayı korumak için buna başvurabiliriz. Yine de, binyıllarca toplu halde varolmamızın, içimizde çok daha güçlü ve hatta çok daha acımasızca bastırılmış bir “toplum sevgisi” (ya da modası geçmiş ve gözden düşmüş bir tabirle, “insan sevgisi”) yaratmış olması ve bunun toplulukların yararına yönlendirilmesinin daha fazla umut vaat ediyor olması daha bile olası görünüyor.

Küçük topluluklara yönelik arayışın ne dereceye kadar devrimci potansiyel barındırdığı denenip de görülecek bir şey ve bu gerçekten denemeye değer. Bizi özgür ekolojik topluma götürecek uzun yola girmek için, doğru yönde bir adım atmak gerekiyor. En çok umut vaat eden, yolda daha fazla ilerlememizi en çok sağlayabilecek ilk adım da, küçük, özgürlükçü toplulukların yaratılmasıdır.

Çeviren: Nermin Saatçioğlu


[i] Sosyalizm, anarşizm, ütopyacılık gibi özgül akımlar bir yana, köktenci siyasetin geneline gönderme yaparken, şu aralar rağbette olan ve anlamı yumuşatan “ilerici” tabiri yerine, biraz modası geçmiş “özgürleşme” söylemini kullanıyorum. Ben bu ayrımı çok önemsiyorum. “Kadınların özgürleşmesi”, “siyahların özgürleşmesi”, “eşcinsellerin özgürleşmesi” gibi tabirlerin terk edilmesiyle, bir zamanlar “özgürlük hareketleri” denen şeylerden arta kalanların marjinalleşmesi ve bu davaların egemen siyasi güçlerin bünyesine alınması aynı zamana denk geldi. Gerçekten de “özgürlük” söylemi büyük oranda muhafazakarlara ve sağ kanat “liberalizmine” terk edildi ve bunun acıklı sonuçları oldu. “Rahat bırakılmak” anlamında olumsuz, bireyci bir özgürlük kavramı hakim olarak at koştururken; toplumun potansiyellerini gerçekleştirmesine katılmak anlamındaki olumlu, toplumsal özgürlük kavramı pek ender göz önünde bulunduruluyor.

[ii] Buber’in ütopyacı sosyalizminden esinlenmek, bu düşünürün İsrail’deki toplumsal baskı sistemini savunarak, tavrından ne kadar ödün verdiği gerçeğini görmezden gelmeyi gerektirmez. Örneğin bkz. Uri Davis, “Martin Buber’s Paths in Utopia: The Kibbutz: An Experiment that Didn’t Fail?” (“Martin Buber’in Ütopya Yolları: Kibutz: Başarısızlığa Uğramayan Bir Deneme mi?”), Peace News, 2446, Mart-Haziran 2002. Kendini “Buber’in eleştirel bir öğrencisi” olarak tanımlayan Davis, Martin Buber’in 1948 sonrasında etnik temizlik sürecini kabullenip buna bilfiil katılmasındaki kuramsal ve pratik yetersizlikleri tartışır. Ayrıca (Buber’in “başarısızlığa uğramayan bir deneme” olarak betimlediği) kibutzların sömürgecilik ve baskı aracı olarak kullanılmasını da inceler.

[iii] Martin Buber, Paths in Utopia (Ütopya Yolları) (Boston: Beacon Press, 1958), s. 79.

[iv] Agy., s. 131.

[v] Agy., s. 132.

[vi] Agy., s. 136.

[vii] Agy., s. 135.

[viii] Mondragon işçi kooperatifleri federasyonu, demokratik karar alma süreçlerini güvenceye almak için, bunların her birinin üye sayısını 500’le sınırlandırmayı düşündü. Bir kibutzun da ortalama büyüklüğü 500 üyenin biraz altındadır ve 1000’den fazla üyesi olanlar azdır.

[ix] Notes From Nowhere, We Are Everywhere: The Irresistible Rise of Global Anticapitalism (Londra ve New York: Verso, 2003).

[x] Agy., s. 113.

[xi] Francis Dupuis-Déri, “Manifestations, altermondialisation et ‘groupes d’affinité’. Anarchisme et psychologie des foules rationnelles”(“Gösteriler, ‘Başka Dünyacılar’ ve ‘Çekim Grupları’. Anarşizm ve Ussal Kalabalıkların Psikolojisi”) “Başka Bir Dünya İçin Seferber Olmak” üzerine uluslararası konferansta yapılan sunum, Ulusal Siyasi Bilimler Vakfı, Paris, 3-5 Aralık 2003, s. 3. Dupuis-Déri’nin metninden yapılan alıntıların çevirisi bana aittir. Çekim gruplarının, küresel adalet hareketinin ya da altermondialiste (başka bir dünyayı savunan) hareketin içinden yapılmış başka tanımları için bkz. Starhawk, “Affinity Groups” (“Çekim Grupları”) ; Rise Up/Direct Action Network Los Angeles, “Affinity Group Information and Resources” (“Çekim Grubuyla İlgili Bilgiler ve Kaynaklar”) ; ve Freedom Rising Affinity Group, “What is an Affinity Group?” (“Çekim Grubu Nedir?”) ; ve We Are Everywhere, agy., s.88.

[xii] Dupuis-Déri, agy., s. 3.

[xiii] Agy.

[xiv] Barbara Epstein, “Anarchism and the Anti-Globalization Movement” (“Anarşizm ve Küresel Karşıtı Hareket”), Monthly Review, 53, 4, Eylül 2001. Barındırdıkları en katı ve sekter eğilimlerin çöküşünün ardından, Marksist ve anarşist geleneklerin önemli öğelerinin birbirine yaklaşması konusunu da ileride bir yazıda ele alacağız.

[xv] Bu eklektik yaklaşım ve pratiğin ağırlıkla vurgulanması, bir dereceye kadar kuramsal tutarsızlığa yol açabilir; ama bu hiç şüphesiz hareketin, Birinci Enternasyonal’den günümüzdeki Yeşil Harekete kadar neredeyse her sol eğilime bulaşan ve yıkıcı etkileri olan sekter dogmatizmden sakınmasını da sağlamıştır. 

[xvi] Bernard J. Lee ve başka yazarlar, The Catholic Experience of Small Christian Communities (Küçük Hıristiyan Cemaatlerinin Katoliklik Deneyimi) (New York: Paulist Press, 2000). Ayrıca bkz. Arthur Jones, “Small Communities Bear Big Gifts, Study Shows” (“İncelemelere Göre, Küçük Cemaatlerde İş Var”), National Catholic Reporter, 28 Mayıs 1999, ; ve Gary MacEoin, “Communities Offer Hope For Church, Society” (“Cemaatler Hem Kilise, Hem de Toplum Adına Umut Vaat Ediyor”), National Catholic Reporter, 20 Eylül 2002, . 

[xvii] İlk çelişki üretim güçleriyle ilişkileri arasındayken, ikincisi üretim güçleri ve ilişkileriyle üretim koşulları arasındadır. Bu üçüncü çelişki, üretim güçleri ve ilişkileriyle yalnızca “bilinç türleri” değil, ama insan toplumunun oluşumunda vazgeçilmez önem taşıyan yaşam türleri arasındaki çelişki olarak görülebilir. Bu savın ne kadar akla yakın olduğu, ileride bir başka yazının konusu olacaktır.

http://www.anarkotopya.com/yazi/topluluk-mikroekolojisi—john-clark

December 21, 2009 Posted by | ekolojist akımlar, kooperatifler vb modeller, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | 1 Comment

BAŞKA BİR GIDA MÜMKÜN GİRİŞİMİ

Yeşil ve Sol Çalışma Grubu olarak başlattığımız yerel, yerli ve doğal buğday tarımı ile ilgili girişimimizi GDO’ya Hayır Platformu içerisinde paylaşmamız sonucu, gelen sorular, öneriler ve katkılar hakkında derli toplu bir bilgilendirme yapmak gereği ortaya çıktı. Bu bilgilendirmeyi hazırlamak beklediğimizden uzun sürdü. Çünkü gelen öneriler ve yürütülen temaslarda ortaya çıkan düşünceler öylesine teşvik ediciydi ki, girişim kapsamında sürekli değişiklikler yapmak zorunda kaldık. Hali hazırda da, sınırları net olarak çizilmiş bir girişimden bahsedemeyiz. Katılan herkesin değişimin bir parçası olduğu bir süreç ile karşı karşıyayız. Adeta bir halk üniversitesinin öğretiminden geçiyoruz. Dileğimiz, bu metne ve sonrasındaki gelişmelere bu çerçevede bakmanız, öneri ve eleştirilerinizi paylaşmaktan çekinmemenizdir. Yeşil ve Sol Çalışma grubu olarak, gelişmeleri sürece katılmak isteyenlerle paylaşmaya devam edeceğiz.

Öncelikle belirtmek gerekiyor ki bu girişimin başkalarıyla paylaşılması, gerek tarım ile ilgili son yirmi beş yıl içerisinde gelişen süreçleri daha iyi kavramak açısından olsun, gerek duyarlı kişi ve gruplar arasındaki bağların zayıflığının farkına varmak açısından olsun, gerekse kırsal alan hakkındaki büyük tabloyu görmek açısından olsun, son derece ufuk açıcı oldu.

Paşalimanı adası, bütün olan bitenin küçük bir örneğini oluşturuyor ve bizler, süreci dönüştürmek açısından bu ölçekte iyi bir başlangıç yapabiliriz diye düşünüyoruz. Ada hakkında http://pasalimaniadasi.com.tr/ sitesinden genel bilgi edinebilirsiniz ya da sıkça yapıldığı gibi Google Earth’den adaya göz atabilirsiniz. Ama ayrıntıları ancak gelip yerinde izleyebilirsiniz. Bunu özellikle bu süreci haber yapmak isteyenlere tavsiye ederim. En azından bir zamanlar tahıl ambarı niteliğinde olan ve şimdi biri yıkık, biri konut halindeki iki yel değirmeninin bulunduğu adanın, üretkenlik anlamında dibe vuran ekonomisinin fotoğrafı çekilmiş olur. Yıkık şaraphanenin büyüklüğü de sizlere geçmiş hakkında bir fikir verebilir.

Şimdi paylaşım sırasında yöneltilen sorulara biraz açıklık getirelim. Ekolojik duyarlılığımızın ötesinde neden böyle bir girişim başlatıyoruz, neden buğday tarımı ve neden Paşalimanı adası?

Bu soruların yanıtı hem oldukça basit; elimizde şimdiye kadar kendi ölçeğinde bir şeyler yapmaya çalışmış insanların bizlerle paylaştığı ve bizim de başkalarıyla paylaşarak çoğaltabileceğimiz yerli buğday tohumu var, bu tohumu değerlendirebileceğimiz uzun zamandır ekilmemiş tarlalara sahip ekolojik açıdan uygun bir alan var ve bizler ekmeğimizi kendi tahıl üretimimizden elde etmek istiyoruz.

Hem de oldukça karışık; politik olarak düşüncemiz bu ve fikrimiz ile zikrimizin bir olduğunu göstermek istiyoruz.

Gerek GDO’ya Hayır Platformu içerisinde olsun, gerekse genel olarak ekoloji hareketi içerisinde olsun, yerel birlikteliklerin önemine işaret ediyoruz ve her yerel grubun kendi önceliklerine ve sorumluluklarına göre hareket etmesinin doğru olduğunu savunuyoruz.

Bu anlamda kırsal alanda yaşayanlar olarak, ekolojik tarım uygulamalarını bizim öncelik ve sorumluluğumuz olarak görüyoruz. Kentlerde yaşayanlar da doğal olarak tüketici örgütlenmesini öncelik ve sorumlulukları olarak görebilirler. Ve birlikte hareket ederek kendi tercihlerimize dayalı bir üretim ve tüketim birlikteliğini kurabiliriz.

Bu girişim için şu bir aylık süre içerisinde yaşadığım diyaloglar, bana bolca çocukluk anılarımı hatırlattı. Annemin köyündeki evlerini, oradaki kuru günebakan saplarıyla işletilen fırını, fırın etrafında sosyalleşen çocukluğumu, ekmeğin kokusunu, tereyağı sürülüp tuz biber ekilen dilimleri ve daha birçok şey. Bu da benim kişisel “neden”imdir.

Yeşil ve Sol Çalışma Grubu olarak, bu girişim genişlemese de, kendi ölçeğimizde bu tarımı ve ekmek üretimini destekleyecek finansmanı sağlayabilecek güce sahibiz. Ancak bu gücün genel anlamda Türkiye ve dünya tarımı üzerinde tek başına bir anlamı olmadığını görecek kadar da bilinçliyiz.

Önemli olan bu gücü, aynı ekolojik ve sosyal duyarlılığa sahip başka yerel güçlerle birleştirip, ülkenin ve dünyanın geleceği hakkında karar süreçlerine etki edecek bir güce kavuşturmaktır. Bu çerçevede üretici ve tüketicilerin yer alacağı yerel oluşumların bir araya gelerek bir ağ oluşturmasını öneriyoruz. Bu ağ, kimsenin tekelinde olmadığı gibi bizim tekelimizde de olmayacak. Paylaşarak genişleyecek, üreterek çoğalacak bir ağ.

Anadolu’nun toplumsal farklılıklarının da temelinde yatan iklim ve coğrafi farklılıkları, her yerde üretimi yapılabilecek bir buğday çeşidini benimsemediği gibi, her yerde uygulanmak üzere idealize edilmiş politik düşünceleri de benimsemiyor. Bu anlamda her kentsel alan, bölgesindeki kırsal alan ile doğrudan temaslar kurarak bu yerel oluşumları ortaya çıkarabilir ve geliştirebilir diye öngörüyoruz. Bu öngörünün doğal sonucu olarak, onların bize göre kültürel ve sosyal yönden farklı olacaklarını da baştan kabul ediyoruz.

Biz Yeşil ve Sol Çalışma Grubunun işlevini bir örnek oluşturmak ve gerektiğinde “arabanın tekeri yuvarlanana kadar” diğer girişimleri desteklemek ile sınırlı görüyoruz. Bu çerçevede dayanışma ilkemiz çerçevesinde farklı yerleşimlerdeki grup üyelerinin kendi yerel girişimlerini oluşturmalarını teşvik edeceğiz.

Örneğimizde yirmi bin nüfuslu Erdek ilçe merkezi ile beş yüz nüfuslu Paşalimanı adası arasında ekmek üretimi ve tüketimine dayanan yerel düzeyde bir kır-kent birlikteliğinin kurulması planlanıyor. Aynı şekilde, herhangi bir kentsel yerleşim, hemen etrafındaki kır ile ekmek çerçevesinde bir birlikteliği başlatabilir düşüncesindeyiz.

Şu anda Erdek’te ekmek üretimi tamamen kapitalistlerin elinde ve endüstriyel bir biçimde gerçekleştiriliyor. Kişi başına günlük 250 gram ve 50 kuruş üzerinden hesaplandığında Erdek çapında günlük 5 ton ve 10 bin TL, yıllık 1825 ton ve 3 milyon 650 bin TL’lik bir tüketim hacminin, olabildiğince ekolojik ve demokratik üretim süreçleri ile karşılanmasını hedefliyoruz.

Tabii ki işin sağlıklı beslenme boyutu da var ki, ekmek tüketiminin miktarının azaltılmasını ve niteliğinin artırılmasını içeriyor. Bu şekilde dört kişilik bir aile için tüketimin yıllık 365 kilodan, 200 kiloya düşürülmesini öngörüyoruz.

Bu girişimin bir hobi faaliyetinin ötesine geçebilmesi için, katılanların maliyet açısından en azından önceki süreçten daha fazla bir yük ile karşı karşıya kalmamaları gerekiyor. Bu nedenle 100 aile için yaklaşık 75 bin TL’lik bir tüketim hacmini, ekolojik ve demokratik üretimle karşılayacak bir örgütlenme gerçekleştirmemiz gerekiyor.

Bu para, şu anda market sahiplerinden petrol şirketlerine, un fabrikatörlerinden elektrik şirketlerine, toprak ağasından tohum, ilaç ve gübre şirketlerine, sermayedarların ceplerine giderken, çok azı üreticinin eline geçiyor. Amacımız, bu paranın olabildiğince çiftçinin, köylünün, kadınların, kooperatifin elinde ve Paşalimanı adasında kalması, gelirin daha adil dağılımı.

Öte yandan büyük tarlalarda, yoğun ilaç ve gübre kullanarak, tamamen mekanize biçimde buğday üretimine dayanan endüstriyel tarım yerine, küçük tarlarda, ilaç ve gübre kullanmadan, gerektiği kadar mekanize bir buğday üretimine dayanan ekolojik tarımı destekleyerek, kırsal alanda istihdama da destek olunacak. Keza ekmek olana kadar, yoğun enerji tüketen taşıma, öğütme ve pişirme işlemleri de, yerel ölçekte ve yenilenebilir kaynaklardan gerçekleştirilerek, petrole ve merkezi enerji sistemlerine bağımlılık ortadan kaldırılacak.

Arzumuz, benzer yerel birlikteliklerin olabilecek tüm yerleşimler ve onların kırsallarında hayata geçirilmesi. Büyük kentlerde yaşayanların ise bölgesel olarak birliktelikler kurması gerekecektir. Yine de örneğin Bakırköy ile Silivri – Çatalca kırsalı arasında da bu birliktelikler kurulabilir. Hatta örneğin Çatalca’daki Nesin Vakfının yerleşkesi bu birlikteliği kolaylaştırabilir. Terkos gölü su toplama havzası olduğu için ilaçsız ve gübresiz tarım açısından da özel bir konuma sahip.

Kaldı ki, bu tarımın ve beraberindeki hayvancılığın genişlemesi ile birlikte, bir sonraki ekonomik girişim olarak, rüzgâr ve biyogaz öncelikli olmak üzere, küçük, yerli ve yerel yenilenebilir enerji üretimiyle ekolojik tarımın birbirini desteklemesini savunuyoruz.

Yine örnek olarak Paşalimanı adasının buğday öğütmek için gereksinim duyacağı enerji üretimini, tüm adalıların ortak olduğu bir kooperatif tarafından, birbiriyle bağlantılandırılmış rüzgar ve biyogaz santrali ile sağlanmasını hedefliyoruz.

Benzer bir girişim diğer örnek olarak Çatalca için, hatta bütün Marmara bölgesi kırsalı için de söz konusu olabilir. Hedefimiz elektrik gitmedik köy kalmayacak anlayışından, elektrik üretilmedik köy kalmayacak anlayışına geçilmesi.

Bu aynı zamanda, kentleşme-metropolleşme sürecini tersine çevirmeye yönelik olarak, kırsal alanda ekolojik ve sosyal gelişme için, olabilecek son ürüne kadar kırsalda üretim ve yerinde üretim-yerinde tüketim anlayışımızın gereksinim duyacağı yerel enerji temini için bir zorunluluktur.

Açarsak, tarlaya buğday ekiminden son ürün ekmeğe kadar bütün işlemler köyde gerçekleştirilecekse, ya da domates salçaya, sebzeler konserveye, meyveler reçellere köyde dönüştürülecekse, doğal olarak köyde daha fazla enerji gereksinimi olacaktır.

Keza, ekmeklerin pişirileceği tuğla fırınların gereksinim duyacağı yakıtın da, budamadan arta kalan kuru zeytin dalları ve günebakan saplarından elde edilmesi planlanıyor.

Tüm bu ekonomik faaliyetlerin ötesinde, yerel düzeyde kurulacak ekonomik birlikteliklerin, küresel kapitalist sisteme ve sistemin merkezlerine olan bağımlılığı azaltacağını, emeğin kapitalist ve endüstriyel tutsaklıktan kurtularak kendini özgür ve ekolojik biçimde yeniden örgütleyeceğini, kendine yeter hale gelen birey ve toplumun ortaya çıkışı ile, ancak bu şekilde, şu sıralar üzerine açılımlar yapılan demokrasinin gelişebileceğini savunuyoruz. Bu da bir nevi bizim demokratik açılımımızdır.

Politikaya şimdilik son vererek girişimin ayrıntılarına geçecek olursak, enerji kapsamı dışarıda tutulmak koşuluyla girişimin bugüne kadar ortaya çıkan tablosu aşağıdadır.

Girişime katılmak ya da süreç hakkında sürekli haberdar olmak isteyen dostların, bizimle iletişime geçmelerini diliyoruz. 

Kadir Dadan

Yeşil ve Sol Çalışma Grubu

dadankadir@yahoo.com

505 403 88 68 

BAŞKA BİR GIDA MÜMKÜN GİRİŞİMİ 

Amaçlar:

1-    Anadolu’nun buğday açısından gen çeşitliliğini doğal süreci içerisinde korumak

2-    Yerli tohumlar kullanılarak elde edilen un ile tam buğday ekmeği ve gıdalar üretmek

3-    Tarımda ekolojik uygulamaları yaygınlaştırmak

4-    Kırsal alanda üretimi son ürün düzeyine yükselterek ve aracıları ortadan kaldırarak, çiftçi ve köylünün ekonomik girdilerini artırmak

Hedef:

Üreticilerin ve tüketicilerin, birlikte ya da tek başlarına eklemlenebileceği bir ağ kurmak

Yöntem:

Anadolu’nun kendini yenileyen yerli tohumlarını ekerek, kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanmadan doğal yöntemlerle buğday tarımı yapmak ve elde edilen mahsulü yenilenebilir enerji kullanarak tam buğday unu olacak şekilde öğütüp, biyokütle enerjisi kullanımıyla tuğla fırınlarda ekmek ve gıda üreterek, semt pazarında tüketiciye ulaştırmak.

Eylem Planı:

Birinci yıl, deneme ekimleri yapılarak tohumun nitelikleri, verimi ve araziye uygunluğu kayda alınacak, elde edilen mahsulün bir bölümü katılımcılara aktarılarak gıda niteliğinin grup açısından benimsenip benimsenmediği tespit edilecek. Paşalimanı adasında her köyde bir tuğla fırın çalışır hale getirilecek, saplarından fırın yakıtı, başlarından tohum ve hayvan yemi elde etmek üzere sınırlı bir bölgeye ayçiçeği ekimi yapılacak. Atıl vaziyetteki Kooperatif faaliyete geçirilerek, köylü ekmeği, kuskus, erişte, mantı üretimi için çalışma başlatılacak.

İkinci yıl, genişleyen ağ ve bir önceki yıldan elde edilen tohumlar ile Erdek çapında örgütlenecek 100 ailenin ekmek gereksinimi için buğday ekimi genişletilecek. Bu sırada Paşalimanı adasında yeniden bir yel değirmeninin faaliyete geçmesi için girişimlerde bulunulacak.

Üçüncü yıl gelişmelere göre şekillendirilecek. 

Bilgiler ve Yapılacak İşler :

1-    Biga’dan alınacak tohumlar, Paşalimanı adası ve Ocaklar Beldesi’nde uzun zamandır kullanılmayan tarlalara, ekim makineleri ve kısmen serpme ile ekilecek. Beş yıldır Biga’da aynı bölgeye ekim nedeniyle verim düşüklüğü var. Bu yüzden farklı bölgelere ekilecek. Tohum ayırma işlemi teknik destek ile gerçekleştirilecek.

2-    Tohumlar yerel halk tarafından sarıbaşak ve akova olarak adlandırılıyor. Morfolojik açıdan sarıbaşak olarak adlandırılan durum, akova olarak adlandırılan ise ekmeklik buğday tohumu özellikleri gösteriyor. Endüstriyel olarak ekilmiyorlar, geçimlik olarak ekiliyorlar. Tohumların niteliği ve tür çeşitliliği üzerine ilgili kuruluşlardan teknik destek alacağız.

3-    Her hangi bir kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanılmadan üretim yapılacak.

4-    Hasat, Paşalimanı adasında biçerdöverle, diğer yerlerde geleneksel yöntemlerle yapılacak.

5-    Paşalimanı Adasından elde edilen mahsul, gelecek yılın tohumluğu ayrıldıktan sonra, dileyene değirmende öğütülüp un olarak, dileyene ise ekmek haline getirilerek, yaşadığı yerde girişim üyelerine teslim edilecek.

6-    Ocaklar Beldesi’ndeki ekimler ayrıştırılarak tohumluk olarak gelecek seneye devredilecek.

7-    İlk yıl ekim için şimdiye kadar 100 kilo buğday tohumu bulunabildi. Bu tohumların 5-6 dönümlük bir alana ekilmesiyle 400-500 kilo mahsul alınması bekleniyor. 200 kilosu un ya da ekmek haline getirilip girişimcilere dağıtılacak. Kalanı gelecek yılın tohumluğu olacak. Ekim ayı sonuna kadar daha fazla tohum bulunabilirse, ekim alanı genişletilecek.

8-    Girişime katılım sürekli açık olacak. İlk yılın masrafları, mahsul sonunda tahsil edilmek üzere, yerel destek unsuru olarak Yeşil ve Sol Erdek grubunca karşılanacak. Yılsonundaki(Temmuz 2010) mahsul, katılımcı sayısına bölünerek paylaşılacak. Bu yılın masrafları için ürün tesliminde kilo başına 10 TL katkı alınacak.

9-    Ondan sonraki yılların katkılarının ne kadar olacağı, yapılacak masraf dökümleri sonucunda, üreticilerin önerileri ve girişim üyelerinin onaylarına göre belirlenecek. Tıpkı, ne ekileceğine, ne kadar ekileceğine, nereye ekileceğine birlikte karar verileceği gibi.

http://www.yesilvesol.org/baskabirgidamumkun.htm

December 18, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, bu topraklar, kooperatifler vb modeller, sistem karsitligi, tarim gida GDO, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Libertarian Municipalism: An Overview – Murray Bookchin


Perhaps the greatest single failing of movements for social reconstruction–I refer particularly to the Left, to radical ecology groups, and to organizations that profess to speak for the oppressed–is their lack of a politics that will carry people beyond the limits established by the status quo.

Politics today means duels between top-down bureaucratic parties for electoral office, that offer vacuous programs for “social justice” to attract a nondescript “electorate.” Once in office, their programs usually turn into a bouquet of “compromises.” In this respect, many Green parties in Europe have been only marginally different from conventional parliamentary parties. Nor have socialist parties, with all their various labels, exhibited any basic differences from their capitalist counterparts. To be sure, the indifference of the Euro-American public–its “apoliticism”–is understandably depressing. Given their low expectations, when people do vote, they normally turn to established parties if only because, as centers of power, they can produce results of sorts in practical matters. If one bothers to vote, most people reason, why waste a vote on a new marginal organization that has all the characteristics of the major ones and that will eventually become corrupted if it succeeds? Witness the German Greens, whose internal and public life increasingly approximates that of other parties in the new Reich.

That this “political process” has lingered on with almost no basic alteration for decades now is due in great part to the inertia of the process itself. Time wears expectations thin, and hopes are often reduced to habits as one disappointment is followed by another. Talk of a “new politics,” of upsetting tradition, which is as old as politics itself, is becoming unconvincing. For decades, at least, the changes that have occurred in radical politics are largely changes in rhetoric rather than structure. The German Greens are only the most recent of a succession of “nonparty parties” (to use their original way of describing their organization) that have turned from an attempt to practice grassroots politics–ironically, in the Bundestag, of all places!–into a typical parliamentary party. The Social Democratic Party in Germany, the Labor Party in Britain, the New Democratic Party in Canada, the Socialist Party in France, and others, despite their original emancipatory visions, barely qualify today as even liberal parties in which a Franklin D. Roosevelt or a Harry Truman would have found a comfortable home. Whatever social ideals these parties may have had generations ago has been eclipsed by the pragmatics of gaining, holding, and extending their power in their respective parliamentary and ministerial bodies.

It is precisely such parliamentary and ministerial objectives that we call “politics” today. To the modern political imagination, “politics” is precisely a body of techniques for holding power in representative bodies–notably the legislative and executive arenas–not a moral calling based on rationality, community, and freedom.

A Civic Ethics

Libertarian municipalism represents a serious, indeed a historically fundamental project, to render politics ethical in character and grassroots in organization. It is structurally and morally different from other grassroots efforts, not merely rhetorically different. It seeks to reclaim the public sphere for the exercise of authentic citizenship while breaking away from the bleak cycle of parliamentarism and its mystification of the “party” mechanism as a means for public representation. In these respects, libertarian municipalism is not merely a “political strategy.” It is an effort to work from latent or incipient democratic possibilities toward a radically new configuration of society itself–a communitarian society oriented toward meeting human needs, responding to ecological imperatives, and developing a new ethics based on sharing and cooperation. That it involves a consistently independent form of politics is a truism. More important, it involves a redefinition of politics, a return to the word’s original Greek meaning as the management of the community or polis by means of direct face-to-face assemblies of the people in the formulation of public policy and based on an ethics of complementarity and solidarity.

In this respect, libertarian municipalism is not one of many pluralistic techniques that is intended to achieve a vague and undefined social goal. Democratic to its core and nonhierarchical in its structure, it is a kind of human destiny, not merely one of an assortment of political tools or strategies that can be adopted and discarded with the aim of achieving power. Libertarian municipalism, in effect, seeks to define the institutional contours of a new society even as it advances the practical message of a radically new politics for our day.

Means and Ends

Here, means and ends meet in a rational unity. The word politics now expresses direct popular control of society by its citizens through achieving and sustaining a true democracy in municipal assemblies–this, as distinguished from republican systems of representation that preempt the right of the citizen to formulate community and regional policies. Such politics is radically distinct from statecraft and the state–a professional body composed of bureaucrats, police, military, legislators, and the like that exists as a coercive apparatus, clearly distinct from and above the people. The libertarian municipalist approach distinguishes statecraft–which we usually characterize as “politics” today–and politics as it once existed in precapitalist democratic communities.

Moreover, libertarian municipalism also involves a clear delineation of the social realm–as well as the political realm–in the strict meaning of the term social: notably, the arena in which we live our private lives and engage in production. As such, the social realm is to be distinguished from both the political and the statist realms. Enormous mischief has been caused by the interchangeable use of these terms–social, political, and the state. Indeed, the tendency has been to identify them with one another in our thinking and in the reality of everyday life. But the state is a completely alien formation, a thorn in the side of human development, an exogenous entity that has incessantly encroached on the social and political realms. Often, in fact, the state has been an end in itself, as witness the rise of Asian empires, ancient imperial Rome, and the totalitarian state of modern times. More than this, it has steadily invaded the political domain, which, for all its past shortcomings, had empowered communities, social groupings, and individuals.

Such invasions have not gone unchallenged. Indeed, the conflict between the state on the one hand and the political and social realms on the other has been an ongoing subterranean civil war for centuries. It has often broken out into the open–in modern times in the conflict of the Castilian cities (comuneros) against the Spanish monarchy in the 1520s, in the struggle of the Parisian sections against the centralist Jacobin Convention of 1793, and in endless other clashes both before and after these encounters.

Today, with the increasing centralization and concentration of power in the nation-state, a “new politics”–one that is genuinely new–must be structured institutionally around the restoration of power by municipalities. This is not only necessary but possible even in such gigantic urban areas as New York City, Montreal, London, and Paris. Such urban agglomerations are not, strictly speaking, cities or municipalities in the traditional sense of those terms, despite being designated as such by sociologists. It is only if we think that they are cities that we become mystified by problems of size and logistics. Even before we confront the ecological imperative of physical decentralization (a necessity anticipated by Frederick Engels and Peter Kropotkin alike), we need feel no problems about decentralizing them institutionally. When Francois Mitterand tried to decentralize Paris with local city halls a few years ago, his reasons were strictly tactical (he wanted to weaken the authority of the capital’s right-wing mayor). Nonetheless, he failed not because restructuring the large metropolis was impossible but because the majority of the affluent Parisians supported the mayor.

Clearly, institutional changes do not occur in a social vacuum. Nor do they guarantee that a decentralized municipality, even if it is structurally democratic, will necessarily be humane, rational, and ecological in dealing with public affairs. Libertarian municipalism is premised on the struggle to achieve a rational and ecological society, a struggle that depends on education and organization. From the beginning, it presupposes a genuinely democratic desire by people to arrest the growing powers of the nation-state and reclaim them for their community and their region. Unless there is a movement–hopefully an effective Left Green movement–to foster these aims, decentralization can lead to local parochialism as easily as it can lead to ecological humanist communities.

But when have basic social changes ever been without risk? The case that Marx’s commitment to a centralized state and planned economy would inevitably yield bureaucratic totalitarianism could have been better made than the case that decentralized libertarian municipalities will inevitably be authoritarian and have exclusionary and parochial traits. Economic interdependence is a fact of life today, and capitalism itself has made parochial autarchies a chimera. While municipalities and regions can seek to attain a considerable measure of self-sufficiency, we have long left the era when self-sufficient communities that can indulge their prejudices are possible.

Confederalism

Equally important is the need for confederation–the interlining of communities with one another through recallable deputies mandated by municipal citizens’ assemblies and whose sole functions are coordinative and administrative. Confederation has a long history of its own that dates back to antiquity and that surfaced as a major alternative to the nation-state. From the American Revolution through the French Revolution and the Spanish Revolution of 1936, confederalism constituted a major challenge to state centralism. Nor has it disappeared in our own time, when the breakup of existing twentieth-century empires raises the issue of enforced state centralism or the relatively autonomous nation. Libertarian municipalism adds a radically democratic dimension to the contemporary discussions of confederation (as, for example, in Yugoslavia and Czechoslovakia) by calling for confederations not of nation-states but of municipalities and of the neighborhoods of giant megalopolitan areas as well as towns and villages.

In the case of libertarian municipalism, parochialism can thus be checked not only by the compelling realities of economic interdependence but by the commitment of municipal minorities to defer to the majority wishes of participating communities. Do these interdependencies and majority decisions guarantee us that a majority decision will be a correct one? Certainly not–but our chances for a rational and ecological society are much better in this approach than in those that ride on centralized entities and bureaucratic apparatuses. I cannot help but marvel that no municipal network has been emergent among the German Greens, who have hundreds of representatives in city councils around Germany but who carry on a local politics that is completely conventional and self-enclosed within particular towns and cities.

Many arguments against libertarian municipalism–even with its strong confederal emphasis–derive from a failure understand its distinction between policy-making and administration. This distinction is fundamental to libertarian municipalism and must always be kept in mind. Policy is made by a community or neighborhood assembly of free citizens; administration is performed by confederal councils composed of mandated, recallable deputies of wards, towns, and villages. If particular communities or neighborhoods–or a minority grouping of them–choose to go their own way to a point where human rights are violated or where ecological mayhem is permitted, the majority in a local or regional confederation has every right to prevent such malfeasances through its confederal council. This is not a denial of democracy but the assertion of a shared agreement by all to recognize civil rights and maintain the ecological integrity of a region. These rights and needs are not asserted so much by a confederal council as by the majority of the popular assemblies conceived as one large community that expresses its wishes through its confederal deputies. Thus policy-making still remains local, but its administration is vested in the confederal network as a whole. The confederation in effect is a Community of communities based on distinct human rights and ecological imperatives.

If libertarian municipalism is not to be totally warped of its form and divested of its meaning, it is a desideratum that must be fought for. It speaks to a time–hopefully, one that will yet come–when people feel disempowered and actively seek empowerment. Existing in growing tension with the nation-state, it is a process as well as a destiny, a struggle to be fulfilled, not a bequest granted by the summits of the state. It is a dual power that contests the legitimacy of the existing state power. Such a movement can be expected to begin slowly, perhaps sporadically, in communities here and there that initially may demand only the moral authority to alter the structuring of society before enough interlinked confederations exist to demand the outright institutional power to replace the state. The growing tension created by the emergence of municipal confederations represents a confrontation between the state and the political realms. This confrontation can be resolved only after libertarian municipalism forms the new politics of a popular movement and ultimately captures the imagination of millions.

Certain points, however, should be obvious. The people who initially enter into the duel between confederalism and statism will not be the same human beings as those who eventually achieve libertarian municipalism. The movement that tries to educate them and the struggles that give libertarian municipalist principles reality will turn them into active citizens, rather than passive “constituents.” No one who participates in a struggle for social restructuring emerges from that struggle with the prejudices, habits, and sensibilities with which he or she entered it. Hopefully, then, such prejudices–like parochialism–will increasingly be replaced by a generous sense of cooperation and a caring sense of interdependence.

Municipalizing the Economy

It remains to emphasize that libertarian municipalism is not merely an evocation of all traditional antistatist notions of politics. Just as it redefines politics to include face-to-face municipal democracies graduated to confederal levels, so it includes a municipalist and confederal approach to economics. Minimally, a libertarian municipalist economics calls for the municipalization of the economy, not its centralization into state-owned “nationalized” enterprises on the one hand or its reduction to “worker-controlled” forms of collectivistic capitalism on the other. Trade-union control of “worker-controlled” enterprises (that is, syndicalism) has had its day. This should be evident to anyone who examines the bureaucracies that even revolutionary trade unions spawned during the Spanish Civil War of 1936. Today, corporate capitalism too is increasingly eager to bring the worker into complicity with his or her own exploitation by means of “workplace democracy.” Nor was the revolution in Spain or in other countries spared the existence of competition among worker-controlled enterprises for raw materials, markets, and profits. Even more recently, many Israeli kibbutzim have been failures as examples of nonexploitative, need-oriented enterprises, despite the high ideals with which they were initially founded.

Libertarian municipalism proposes a radically different form of economy–one that is neither nationalized nor collectivized according to syndicalist precepts. It proposes that land and enterprises be placed increasingly in the custody of the community–more precisely, the custody of citizens in free assemblies and their deputies in confederal councils. How work should be planned, what technologies should be used, how goods should be distributed are questions that can only be resolved in practice. The maxim “from each according to his or her ability, to each according to his or her needs” would seem a bedrock guide for an economically rational society, provided to be sure that goods are of the highest durability and quality, that needs are guided by rational and ecological standards, and that the ancient notions of limit and balance replace the bourgeois marketplace imperative of “grow or die.”

In such a municipal economy–confederal, interdependent, and rational by ecological, not simply technological, standards–we would expect that the special interests that divide people today into workers, professionals, managers, and the like would be melded into a general interest in which people see themselves as citizens guided strictly by the needs of their community and region rather than by personal proclivities and vocational concerns. Here, citizenship would come into its own, and rational as well as ecological interpretations of the public good would supplant class and hierarchical interests.

This is the moral basis of a moral economy for moral communities. But of overarching importance is the general social interest that potentially underpins all moral communities, an interest that must ultimately cut across class, gender, ethnic, and status lines if humanity is to continue to exist as a viable species. This interest is the one created in our times by ecological catastrophe. Capitalism’s “grow or die” imperative stands radically at odds with ecology’s imperative of interdependence and limit. The two imperatives can no longer coexist with each other–nor can any society founded on the myth that they can be reconciled hope to survive. Either we will establish an ecological society, or society will go under for everyone, irrespective of his or her status.

Will this ecological society be authoritarian, or possibly even totalitarian, a hierarchical dispensation that is implicit in the image of the planet as a “spaceship”? Or will it be democratic? If history is any guide, the development of a democratic ecological society, as distinguished from a command ecological society, must follow its own logic. One cannot resolve this historical dilemma without getting to its roots. Without a searching analysis of our ecological problems and their social sources, the pernicious institutions that we now have will lead to increased centralization and further ecological catastrophe. In a democratic ecological society, those roots are literally the “grass roots” that libertarian municipalism seeks to foster.

For those who rightly call for a new technology, new sources of energy, new means of transportation, and new ecological lifeways, can a new society be anything less than a Community of communities based on confederation rather than statism? We already live in a world in which the economy is “overglobalized,” overcentralized, and overbureaucratized. Much that can be done locally and regionally is now being done–largely for profit, military needs, and imperial appetites–on a global scale with a seeming complexity that can actually be easily diminished.

If this seems too “utopian” for our time, then so must the present flood of literature that asks for radically sweeping shifts in energy policies, far-reaching reductions in air and water pollution, and the formulation of worldwide plans to arrest global warming and the destruction of the ozone layer be seen as “utopian.” Is it too much, it is fair to ask, to take such demands one step further and call for institutional and economic changes that are no less drastic and that in fact are based on traditions that are deeply sedimented in American–indeed, the world’s–noblest democratic and political traditions?

Nor are we obliged to expect these changes to occur immediately. The Left long worked with minimum and maximum programs for change, in which immediate steps that can be taken now were linked by transitional advances and intermediate areas that would eventually yield ultimate goals. Minimal steps that can be taken now include initiating Left Green municipalist movements that propose popular neighborhood and town assemblies–even if they have only moral functions at first–and electing town and city councilors that advance the cause of these assemblies and other popular institutions. These minimal steps can lead step-by-step to the formation of confederal bodies and the increasing legitimation of truly democratic bodies. Civic banks to fund municipal enterprises and land purchases; the fostering of new ecologically oriented enterprises that are owned by the community; and the creation of grassroots networks in many fields of endeavor and the public weal–all these can be developed at a pace appropriate to changes that are being made in political life.

That capital will likely “migrate” from communities and confederations that are moving toward libertarian municipalism is a problem that every community, every nation, whose political life has become radicalized has faced. Capital, in fact, normally “migrates” to areas where it can acquire high profits, irrespective of political considerations. Overwhelmed by fears of capital migration, a good case could be established for not rocking the political boat at any time. Far more to the point are that municipally owned enterprises and farms could provide new ecologically valuable and health-nourishing products to a public that is becoming increasingly aware of the low-quality goods and staples that being are foisted on it now.

Libertarian municipalism is a politics that can excite the public imagination, appropriate for a movement that is direly in need of a sense of direction and purpose. The papers that appear in this collection offer ideas, ways, and means not only to undo the present social order but to remake it drastically–expanding its residual democratic traditions into a rational and ecological society.

Addendum

This addendum seems to be necessary because some of the opponents of libertarian municipalism–and, regrettably, some of its acolytes–misunderstand what libertarian municipalism seeks to achieve–indeed, misunderstand its very nature.

For some of its instrumental acolytes, libertarian municipalism is becoming a tactical device to gain entry into so-called independent movements and new third parties that call for “grassroots politics,” such as those proposed by NOW and certain labor leaders. In the name of “libertarian municipalism,” some radical acolytes of the view are prepared to blur the tension that they should cultivate between the civic realm and the state–presumably to gain greater public attention in electoral campaigns for gubernatorial, congressional, and other state offices. These radicals regrettably warp libertarian municipalism into a mere “tactic” or “strategy” and drain it of its revolutionary content.

But those who propose to use tenets of libertarian municipalism for “tactical” reasons as a means to enter another reformist party or function as its “left wing” have little in common with the idea. Libertarian municipalism is not product of the formal logic that has such deep roots in left-wing “analyses” and “strategies” today, despite the claims of many radicals that “dialectics” is their “method.” The struggle toward creating new civic institutions out of old ones (or replacing the old ones altogether) and creating civic confederations is a self-formative one, a creative dynamic formed from the tension of social conflict. The effort to work along these lines is as much a part of the end as the process of maturing from the child to the adult–from the relatively undifferentiated to the fully differentiated–with all its difficulties. The very fight for a municipal confederation, for municipal control of “property,” and for the actual achievement of worldwide municipal confederation is directed toward achieving a new ethos of citizenship and community, not simply to gain victories in largely reformist conflicts.

Thus, libertarian municipalism is not merely an effort simply to “take over” city councils to construct a more “environmentally friendly” city government. These adherents–or opponents–of libertarian municipalism, in effect, look at the civic structures that exist before their eyes now and essentially (all rhetoric to the contrary aside) take them as they exist. Libertarian municipalism, by contrast, is an effort to transform and democratize city governments, to root them in popular assemblies, to knit them together along confederal lines, to appropriate a regional economy along confederal and municipal lines.

In fact, libertarian municipalism gains its life and its integrity precisely from the dialectical tension it proposes between the nation-state and the municipal confederation. Its “law of life,” to use an old Marxian term, consists precisely in its struggle with the state. The tension between municipal confederations and the state must be clear and uncompromising. Since these confederations would exist primarily in opposition to statecraft, they cannot be compromised by state, provincial, or national elections, much less achieved by these means. Libertarian municipalism is formed by its struggle with the state, strengthened by this struggle, indeed defined by this struggle. Divested of this dialectical tension with the state, libertarian municipalism becomes little more than “sewer socialism.”

Many heroic comrades who are prepared to do battle (one day) with the cosmic forces of capitalism find that libertarian municipalism is too thorny, irrelevant, or vague to deal with and opt for what is basically a form of political particularism. Our spray-can or “alternative cafe” radicals may choose to brush libertarian municipalism aside as “a ludicrous tactic,” but it never ceases to amaze me that well-meaning radicals who are committed to the “overthrow” of capitalism (no less!) find it too difficult to function politically–and, yes, electorally–in their own neighborhoods for a new politics based on a genuine democracy. If they cannot provide a transformative politics for their own neighborhood–a relatively modest task–or diligently work at doing so with the constancy that used to mark the more mature left movements of the past, I find it very hard to believe that they will ever do much harm to the present social system. Indeed, by creating cultural centers, parks, and good housing, they may well be improving the system by giving capitalism a human face without diminishing its underlying unfreedom as a hierarchical and class society.

A bouquet of struggles for “identity” has often fractured rising radical movements since SDS in the 1960s, ranging from foreign to domestic nationalisms. Because these identity struggles are so popular today, some of the critics of libertarian municipalism invoke “public opinion” against it. But when has it been the task of revolutionaries to surrender to “public opinion”–not even the “public opinion” of the oppressed, whose views can often be very reactionary? Truth has its own life–regardless of whether the oppressed masses perceive or agree on what is true. Nor is it “elitist” to invoke truth, in contradiction to even radical public opinion, when that opinion essentially seeks a march backward into the politics of particularism and even racism. It is very easy to drop to all fours these days, but as radicals our most important need is to stand on two feet–that is, to be as fully human as possible–and to challenge the existing society in behalf of our shared common humanity, not on the basis of gender, race, age, and the like.

Critics of libertarian municipalism even dispute the very possibility of a “general interest.” If, for such critics, the face-to-face democracy advocated by libertarian municipalism and the need to extend the premises of democracy beyond mere justice to complete freedom do not suffice as a “general interest,” it would seem to me that the need to repair our relationship with the natural world is certainly a “general interest” that is beyond dispute–and, indeed, it remains the “general interest” advanced by social ecology. It may be possible to coopt many dissatisfied elements in the present society, but nature is not cooptable. Indeed, the only politics that remains for the left is one based on the premise that there is a “general interest” in democratizing society and preserving the planet. Now that traditional forces such as the workers’ movement have ebbed from the historical scene, it can be said with almost complete certainty that without libertarian municipalism, the left will have no politics whatever.

A dialectical view of the relationship of confederalism to the nation-state, an understanding of the narrowness, introverted character, and parochialism of identity-movements, and a recognition that the workers’ movement is essentially dead–all illustrate that if a new politics is going to develop today, it must be unflinchingly public, in contrast to the alternative-cafe “politics” advanced by many radicals today. It must be electoral on a municipal basis, confederal in its vision, and revolutionary in its character.

Indeed, in my view, libertarian municipalism, with its emphasis on confederalism, is precisely the “Commune of communes” for which anarchists have fought over the past two centuries. Today, it is the “red button” that must be pushed if a radical movement is to open the door to the public sphere. To leave that red button untouched and slip back into the worst habits of the post-1968 New Left, when the notion of “power” was divested of utopian or imaginative qualities, is to reduce radicalism to yet another subculture that will probably live more on heroic memories than on the hopes of a rational future. ¤

April 3, 1991; addendum, October 1, 1991

This article was originally published as the introduction to the Social Ecology Project’s Readings in Libertarian Municipalism, a collection of writings on the subject.

http://www.social-ecology.org/1991/04/libertarian-municipalism-an-overview/

December 16, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, somuru / tahakkum, yerel yönetimler | Leave a comment

J.5.16 Are there any historical examples of collective self-help?

Yes, in all societies we see working people joining together to practice mutual aid and solidarity. These take many forms, such as trade and industrial unions, credit unions and friendly societies, co-operatives and so on, but the natural response of working class people to the injustices of capitalism was to practice collective “self-help” in order to improve their lives and protect their friends, communities and fellow workers.

Unfortunately, this “great tradition of working class self-help and mutual aid was written off, not just as irrelevant, but as an actual impediment, by the political and professional architects of the welfare state. . . The contribution that the recipients had to make to all this theoretical bounty was ignored as a mere embarrassment – apart, of course, for paying for it. . . The socialist ideal was rewritten as a world in which everyone was entitled to everything, but where nobody except the providers had any actual say about anything. We have been learning for years, in the anti-welfare backlash, what a vulnerable utopia that was.” [Colin Ward, Social Policy: an anarchist response, p. 3]

Ward terms this self-help (and self-managed) working class activity the “welfare road we failed to take.”

Indeed, anarchists would argue that self-help is the natural side effect of freedom. There is no possibility of radical social change unless people are free to decide for themselves what their problems are, where their interests lie and are free to organise for themselves what they want to do about them. Self-help is a natural expression of people taking control of their own lives and acting for themselves. Anyone who urges state action on behalf of people is no socialist and any one arguing against self-help as “bourgeois” is no anti-capitalist. It is somewhat ironic that it is the right who have monopolised the rhetoric of “self-help” and turned it into yet another ideological weapon against working class direct action and self-liberation (although, saying that, the right generally likes individualised self-help — given a strike or squatting or any other form of collective self-help movement they will be the first to denounce it):

“The political Left has, over the years, committed an enormous psychological error in allowing this king of language [“self-help”, “mutual aid”, “standing on your own two feet” and so on] to be appropriated by the political Right. If you look at the exhibitions of trade union banners from the last century, you will see slogans like Self Help embroidered all over them. It was those clever Fabians and academic Marxists who ridiculed out of existence the values by which ordinary citizens govern their own lives in favour of bureaucratic paternalising, leaving those values around to be picked up by their political opponents.” [Colin Ward, Talking Houses, p. 58]

We cannot be expected to provide an extensive list of working class collective self-help and social welfare activity here, all we can do is present an overview. For a discussion of working class self-help and co-operation through the centuries we can suggest no better source than Kropotkin’s Mutual Aid. Here we will (using other sources than Mutual Aid) indicate a few examples of collective welfare in action.

In the case of Britain, we find that the “newly created working class built up from nothing a vast network of social and economic initiatives based on self-help and mutual aid. The list is endless: friendly societies, building societies, sick clubs, coffin clubs, clothing clubs, up to enormous federated enterprises like the trade union movement and the Co-operative movement.” [Colin Ward, Social Policy: an anarchist response, p. 2]

The historian E.P. Thompson confirms this picture of a wide network of working class self-help organisations:

“Small tradesmen, artisans, labourers – all sought to insure themselves against sickness, unemployment, or funeral expenses through membership of . . . friendly societies.” These were “authentic evidence of independent working-class culture and institutions . . . out of which . . . trade unions grew, and in which trade union officers were trained.” Friendly societies “did not ‘proceed from’ an idea: both the ideas and institutions arose from a certain common experience . . . In the simple cellular structure of the friendly society, with its workaday ethos of mutual aid, we see many features which were reproduced in more sophisticated and complex form in trade unions, co-operatives, Hampden clubs, Political Unions, and Chartist lodges. . . Every kind of witness in the first half of the nineteenth century – clergymen, factory inspectors, Radical publicists – remarked upon the extent of mutual aid in the poorest districts. In times of emergency, unemployment, strikes, sickness, childbirth, then it was the poor who ‘helped every one his neighbour.'” [The Making of the English Working Class, p. 458, pp. 460-1, p. 462]

Taking the United States, Sam Dolgoff presents an excellent summary of similar self-help activities by the American working class:

“Long before the labour movement got corrupted and the state stepped in, the workers organised a network of co-operative institutions of all kinds: schools, summer camps for children and adults, homes for the aged, health and cultural centres, credit associations, fire, life, and health insurance, technical education, housing, etc.” [The American Labour Movement: A New Beginning, p. 74]

Dolgoff, like all anarchists, urges workers to “finance the establishment of independent co-operative societies of all types, which will respond adequately to their needs” and that such a movement “could constitute a realistic alternative to the horrendous abuses of the ‘establishment’ at a fraction of the cost.” [Op. Cit., p. 74, pp. 74-75]

In this way a network of self-managed, communal, welfare associations and co-operatives could be built — paid for, run by and run for working class people. Such a network could be initially build upon, and be an aspect of, the struggles of claimants, patients, tenants, and other users of the current welfare state (see last section).

The creation of such a co-operative, community-based, welfare system will not occur over night. Nor will it be easy. But it is possible, as history shows. And, of course, it will have its problems, but as Colin Ward notes, that “the standard argument against a localist and decentralised point of view, is that of universalism: an equal service to all citizens, which it is thought that central control achieves. The short answer to this is that it doesn’t!” [Colin Ward, Op. Cit., p. 6] He notes that richer areas generally get a better service from the welfare state than poorer ones, thus violating the claims of equal service. And a centralised system (be it state or private) will most likely allocate resources which reflect the interests and (lack of) knowledge of bureaucrats and experts, not on where they are best used or the needs of the users.

Anarchists are sure that a confederal network of mutual aid organisations and co-operatives, based upon local input and control, can overcome problems of localism far better than a centralised one — which, due to its lack of local input and participation will more likely encourage parochialism and indifference than a wider vision and solidarity. If you have no real say in what affects you, why should you be concerned with what affects others? Centralisation leads to disempowerment, which in turn leads to indifference, not solidarity. Rudolf Rocker reminds us of the evil effects of centralism when he writes:

“For the state centralisation is the appropriate form of organisation, since it aims at the greatest possible uniformity in social life for the maintenance of political and social equilibrium. But for a movement whose very existence depends on prompt action at any favourable moment and on the independent thought and action of its supporters, centralism could but be a curse by weakening its power of decision and systematically repressing all immediate action. If, for example, as was the case in Germany, every local strike had first to be approved by the Central, which was often hundreds of miles away and was not usually in a position to pass a correct judgement on the local conditions, one cannot wonder that the inertia of the apparatus of organisation renders a quick attack quite impossible, and there thus arises a state of affairs where the energetic and intellectually alert groups no longer serve as patterns for the less active, but are condemned by these to inactivity, inevitably bringing the whole movement to stagnation. Organisation is, after all, only a means to an end. When it becomes an end in itself, it kills the spirit and the vital initiative of its members and sets up that domination by mediocrity which is the characteristic of all bureaucracies.” [Anarcho-Syndicalism, p. 54]

And, as an example, he notes that while the highly centralised German labour movement “did not raise a finger to avert the catastrophe” of Hitler’s seizing power and “which in a few months beat their organisation completely to pieces” the exact opposite happened in Spain (“where Anarcho-Syndicalism had maintained its hold upon organised labour from the days of the First International”). There the anarcho-syndicalist C.N.T. “frustrated the criminal plans of Franco” and “by their heroic example spurred the Spanish workers and peasants to the battle.” Without the heroic resistance of the Anarcho-Syndicalist labour unions the Fascist reaction would have dominated the whole country in a matter of weeks. [Op. Cit., p. 53]

This is unsurprising, for what else is global action other than the product of thousands of local actions? Solidarity within our class is the flower that grows from the soil of our local self-activity, direct action and self-organisation. Unless we act and organise locally, any wider organisation and action will be hollow. Thus local organisation and empowerment is essential to create and maintain wider organisations and mutual aid.

To take another example of the benefits of a self-managed welfare system, we find that it “was a continual complaint of the authorities [in the late eighteenth and early nineteenth century] that friendly societies allowed members to withdraw funds when on strike.” [E.P. Thompson, Op. Cit., p. 461f] The same complaints were voiced in Britain about the welfare state allowing strikers to claim benefit will on strike. The Conservative Government of the 1980s changed that by passing a law barring those in industrial dispute to claim benefits — and so removing a potential support for those in struggle. Such a restriction would have been far harder (if not impossible) to impose on a network of self-managed mutual aid co-operatives. And such institutions would have not become the plaything of central government financial policy as the welfare state and the taxes working class people have to pay have become.

All this means that anarchists reject totally the phoney choice between private and state capitalism we are usually offered. We reject both privatisation and nationalisation, both right and left wings (of capitalism). Neither state nor private health care are user-controlled — one is subject to the requirements of politics and the other places profits before people. As we have discussed the welfare state in the last section, it is worthwhile to quickly discuss privatised welfare and why most anarchists reject this option even more than state welfare.

Firstly, all forms of private healthcare/welfare has to pay dividends to capitalists, fund advertising, reduce costs to maximise profits by standardising the “caring” process – i.e. McDonaldisation – and so on, all of which inflates prices and produces substandard service across the industry as a whole. According to Alfie Kohn, the “[m]ore hospitals and clinics are being run by for-profit corporations; many institutions, forced to battle for ‘customers,’ seem to value a skilled director of marketing more highly than a skilled caregiver. As in any other economic sector, the race for profits translates into pressure to reduce costs, and the easiest way to do it here is to cut back on services to unprofitable patients, that is, those who are more sick than rich . . .” “The result: hospital costs are actually higher in areas where there is more competition for patients.” [Alfie Kohn, No Contest, p. 240] In the UK, attempts to introduce “market forces” into the National Health Service also lead to increased costs as well as inflating the services bureaucracy.

Looking at Chile, hyped by those who desire to privatise Social Security, we find similar disappointing results (well, disappointing for the working class at least, as we will see). Seemingly, Chile’s private system has achieved impressive average returns on investment. However, once commissions are factored in, the real return for individual workers is considerably lower. For example, although the average rate of return on funds from 1982 through 1986 was 15.9 percent, the real return after commissions was a mere 0.3 percent! Between 1991 and 1995, the pre-commission return was 12.9 percent, but with commissions it fell to 2.1 percent. According to Doug Henwood, the “competing mutual funds have vast sales forces, and the portfolio managers all have their vast fees. All in all, administrative costs . . . are almost 30% of revenues, compared to well under 1% for the U.S. Social Security system.” [Wall Street, p. 305] Although market competition was supposed to lower commissions in Chile, the private pension fund market is dominated by a handful of companies. These, according to economists Peter Diamond and Salvador Valdes-Prieto, form a “monopolistic competitive market” rather than a truly competitive one. A similar process seems to be taking place in Argentina, where commissions have remained around 3.5 percent of taxable salary. As argued in section C.4, such oligopolistic tendencies are inherent in capitalism and so this development is not unexpected.

Even if commission costs were lowered (perhaps by regulation), the impressive returns on capital seen between 1982 and 1995 (when the real annual return on investment averaged 12.7 percent) are likely not to be sustained. These average returns coincided with boom years in Chile, complemented by government’s high borrowing costs. Because of the debt crisis of the 1980s, Latin governments were paying double-digit real interest rates on their bonds — the main investment vehicle of social security funds. In effect, government was subsidising the “private” system by paying astronomical rates on government bonds.

Another failing of the system is that only a little over half of Chilean workers make regular social security contributions. While many believe that a private system would reduce evasion because workers have a greater incentive to contribute to their own personal retirement accounts, 43.4 percent of those affiliated with the new system in June of 1995 did not contribute regularly (see Stephen J. Kay, “The Chile Con: Privatizing Social Security in South America,” The American Prospect no. 33, July-August 1997, pp. 48-52 for details).

All in all, privatisation seems to be beneficial only to middle-men and capitalists, if Chile is anything to go by. As Henwood argues, while the “infusion of money” resulting from privatising social security “has done wonders for the Chilean stock market” “projections are that as many as half of future retirees will draw a poverty-level pension.” [Op. Cit., pp. 304-5]

So, anarchists reject private welfare as a con (and an even bigger one than state welfare). Instead we try to create real alternatives to hierarchy, be it state or capitalist, in the here and now which reflect our ideas of a free and just society. For, when it boils down to it, freedom cannot be given, only taken and this process of self-liberation is reflected in the alternatives we build to help win the class war.

The struggle against capitalism and statism requires that we build for the future (“the urge to destroy is a creative urge” – Bakunin) and, moreover, we should remember that “he who has no confidence in the creative capacity of the masses and in their capability to revolt doesn’t belong in the revolutionary movement. He should go to a monastery and get on his knees and start praying. Because he is no revolutionist. He is a son of a bitch.” [Sam Dolgoff, quoted by Ulrike Heider, Anarchism: left, right, and green, p. 12]

http://www.infoshop.org/faq/secJ5.html#secj55

http://www.infoshop.org/faq/index.html

December 15, 2009 Posted by | kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

J.5.10 Why do anarchists support co-operatives?

J.5.10 Why do anarchists support co-operatives?

Support for co-operatives is a common feature in anarchist writings. Indeed, anarchist support for co-operatives is as old as use of the term anarchist to describe our ideas is. So why do anarchists support co-operatives? Basically it is because a co-operative is seen as an example of the future social organisation anarchists want in the present. As Bakunin argued, “the co-operative system. . . carries within it the germ of the future economic order.” [The Philosophy of Bakunin, p. 385]

Anarchists support all kinds of co-operatives – housing, food, credit unions and productive ones. All forms of co-operation are useful as they accustom their members to work together for their common benefit as well as ensuring extensive experience in managing their own affairs. As such, all forms of co-operatives are useful examples of self-management and anarchy in action (to some degree). However, here we will concentrate on productive co-operatives, i.e. workplace co-operatives. This is because workplace co-operatives, potentially, could replace the capitalist mode of production with one based upon associated, not wage, labour. As long as capitalism exists within industry and agriculture, no amount of other kinds of co-operatives will end that system. Capital and wealth accumulates by oppression and exploitation in the workplace, therefore as long as wage slavery exists anarchy will not.

Co-operatives are the “germ of the future” because of two facts. Firstly, co-operatives are based on one worker, one vote. In other words those who do the work manage the workplace within which they do it (i.e. they are based on workers’ self-management in some form). Thus co-operatives are an example of the “horizontal” directly democratic organisation that anarchists support and so are an example of “anarchy in action” (even if in an imperfect way) within the economy. In addition, they are an example of working class self-help and self-activity. Instead of relying on others to provide work, co-operatives show that production can be carried on without the existence of a class of masters employing a class of order takers.

Workplace co-operatives also present evidence of the viability of an anarchist “economy.” It is well established that co-operatives are usually more productive and efficient than their capitalist equivalents. This indicates that hierarchical workplaces are not required in order to produce useful goods and indeed can be harmful. Indeed, it also indicates that the capitalist market does not actually allocate resources efficiently (as we will discuss in section J.5.12). So why should co-operatives be more efficient?

Firstly there are the positive effects of increased liberty associated with co-operatives.

Co-operatives, by abolishing wage slavery, obviously increases the liberty of those who work in them. Members take an active part in the management of their working lives and so authoritarian social relations are replaced by libertarian ones. Unsurprisingly, this liberty also leads to an increase in productivity – just as wage labour is more productive than slavery, so associated labour is more productive than wage slavery. Little wonder Kropotkin argued that “the only guarantee not to be robbed of the fruits of your labour is to possess the instruments of labour. . . man really produces most when he works in freedom, when he has a certain choice in his occupations, when he has no overseer to impede him, and lastly, when he sees his work bringing profit to him and to others who work like him, but bringing in little to idlers.” [The Conquest of Bread, p. 145]

There are also the positive advantages associated with participation (i.e. self-management, liberty in other words). Within a self-managed, co-operative workplace, workers are directly involved in decision making and so these decisions are enriched by the skills, experiences and ideas of all members of the workplace. In the words of Colin Ward:

“You can be in authority, or you can be an authority, or you can have authority. The first derives from your rank in some chain of command, the second derives special knowledge, and the third from special wisdom. But knowledge and wisdom are not distributed in order of rank, and they are no one person’s monopoly in any undertaking. The fantastic inefficiency of any hierarchical organisation — any factory, office, university, warehouse or hospital — is the outcome of two almost invariable characteristics. One is that the knowledge and wisdom of the people at the bottom of the pyramid finds no place in the decision-making leadership hierarchy of the institution. Frequently it is devoted to making the institution work in spite of the formal leadership structure, or alternatively to sabotaging the ostensible function of the institution, because it is none of their choosing. The other is that they would rather not be there anyway: they are there through economic necessity rather than through identification with a common task which throws up its own shifting and functional leadership.”Perhaps the greatest crime of the industrial system is the way it systematically thwarts the investing genius of the majority of its workers.”

[Anarchy in Action, p. 41]

Also, as workers also own their place of work, they have an interest in developing the skills and abilities of their members and, obviously, this also means that there are few conflicts within the workplace. Unlike capitalist firms, there is no need for conflict between bosses and wage slaves over work loads, conditions or the division of value created between them. All these factors will increase the quality, quantity and efficiency of work and so increases efficient utilisation of available resources and facilities the introduction of new techniques and technologies.

Secondly, the increased efficiency of co-operatives results from the benefits associated with co-operation itself. Not only does co-operation increase the pool of knowledge and abilities available within the workplace and enriches that source by communication and interaction, it also ensures that the workforce are working together instead of competing and so wasting time and energy. As Alfie Kohn notes (in relation to investigations of in-firm co-operation):

“Dean Tjosvold of Simon Frazer. . .conducted [studies] at utility companies, manufacturing plants, engineering firms, and many other kinds of organisations. Over and over again, Tjosvold has found that ‘co-operation makes a work force motivated’ whereas ‘serious competition undermines co-ordination.’ . . . Meanwhile, the management guru. . . T. Edwards Demming, has declared that the practice of having employees compete against each other is ‘unfair [and] destructive. We cannot afford this nonsense any longer. . . [We need to] work together on company problems [but] annual rating of performance, incentive pay, [or] bonuses cannot live with team work. . . What takes the joy out of learning. . .[or out of] anything? Trying to be number one.'” [No Contest, p. 240]

(The question of co-operation and participation within capitalist firms will be discussed in section J.5.12).

Thirdly, there are the benefits associated with increased equality. Studies prove that business performance deteriorates when pay differentials become excessive. In a study of over 100 businesses (producing everything from kitchen appliances to truck axles), researchers found that the greater the wage gap between managers and workers, the lower their product’s quality. [Douglas Cowherd and David Levine, “Product Quality and Pay Equity,” Administrative Science Quarterly no. 37 (June 1992), pp. 302-30] Businesses with the greatest inequality were plagued with a high employee turnover rate. Study author David Levine said: “These organisations weren’t able to sustain a workplace of people with shared goals.” [quoted by John Byrne in “How high can CEO pay go?” Business Week, April 22, 1996]

(In fact, the negative effects of income inequality can be seen on a national level as well. Economists Torsten Persson and Guido Tabellini conducted a thorough statistical analysis of historical inequality and growth, and found that nations with more equal incomes generally experience faster productive growth. [“Is Inequality Harmful for Growth?”, American Economic Review no. 84, June 1994, pp. 600-21] Numerous other studies have also confirmed their findings. Real life yet again disproves the assumptions of capitalism – inequality harms us all, even the capitalist economy which produces it).

This is to be expected. Workers, seeing an increasing amount of the value they create being monopolised by top managers and a wealthy elite and not re-invested into the company to secure their employment prospects, will hardly be inclined to put in that extra effort or care about the quality of their work. Managers who use the threat of unemployment to extract more effort from their workforce are creating a false economy. While they will postpone decreasing profits in the short term due to this adaptive strategy (and enrich themselves in the process) the pressures placed upon the system will bring a harsh long term effects – both in terms of economic crisis (as income becomes so skewed as to create realisation problems and the limits of adaptation are reached in the face of international competition) and social breakdown.

As would be imagined, co-operative workplaces tend to be more egalitarian than capitalist ones. This is because in capitalist firms, the incomes of top management must be justified (in practice) to a small number of individuals (namely, those shareholders with sizeable stock in the firm), who are usually quite wealthy and so not only have little to lose in granting huge salaries but are also predisposed to see top managers as being very much like themselves and so are entitled to comparable incomes. In contrast, the incomes of top management in worker controlled firms have to be justified to a workforce whose members experience the relationship between management incomes and their own directly and who, no doubt, are predisposed to see their top managers as being workers like themselves and accountable to them. Such an egalitarian atmosphere will have a positive impact on production and efficiency as workers will see that the value they create is not being accumulated by others but distributed according to work actually done (and not control over power). In the Mondragon co-operatives, for example, the maximum pay differential is 14 to 1 (increased from 3 to 1 in a response to outside pressures after much debate, with the actual maximum differential at 9 to 1) while (in the USA) the average CEO is paid over 140 times the average factory worker (up from 41 times in 1960).

Therefore, we see that co-operatives prove (to a greater or lesser extent) the advantages of (and interrelationship between) key anarchist principles such as liberty, equality, solidarity and self-management. Their application, whether all together or in part, has a positive impact on efficiency and work — and, as we will discuss in section J.5.12, the capitalist market actively blocks the spread of more efficient productive techniques instead of encouraging them. Even by its own standards, capitalism stands condemned – it does not encourage the efficient use of resources and actively places barriers in the development of human “resources.”

From all this its clear to see why co-operatives are supported by anarchists. We are “convinced that the co-operative could, potentially, replace capitalism and carries within it the seeds of economic emancipation. . . The workers learn from this precious experience how to organise and themselves conduct the economy without guardian angels, the state or their former employers.” [Michael Bakunin, Op. Cit., p. 399] Co-operatives give us a useful insight into the possibilities of a free, socialist, economy. Even within the hierarchical capitalist economy, co-operatives show us that a better future is possible and that production can be organised in a co-operative fashion and that by so doing we can reap the individual and social benefits of working together as equals.

However, this does not mean that all aspects of the co-operative movement find favour with anarchists. As Bakunin pointed out, “there are two kinds of co-operative: bourgeois co-operation, which tends to create a privileged class, a sort of new collective bourgeoisie organised into a stockholding society: and truly Socialist co-operation, the co-operation of the future which for this very reason is virtually impossible of realisation at present.” [Op. Cit., p. 385] In other words, while co-operatives are the germ of the future, in the present they are often limited by the capitalist environment they find themselves and narrow their vision to just surviving within the current system.

For most anarchists, the experience of co-operatives has proven without doubt that, however excellent in principle and useful in practice, if they are kept within the narrow circle of “bourgeois” existence they cannot become dominant and free the masses. This point is argued in Section J.5.11 and so will be ignored here. In order to fully develop, co-operatives must be part of a wider social movement which includes community and industrial unionism and the creation of a anarchistic social framework which can encourage “truly Socialist co-operation” and discourage “bourgeois co-operation.” As Murray Bookchin correctly argues, “[r]emoved from a libertarian municipalist [or other anarchist] context and movement focused on achieving revolutionary municipalist [or communalist] goals as a dual power against corporations and the state, food [and other forms of] co-ops are little more than benign enterprises that capitalism and the state can easily tolerate with no fear of challenge.” [Democracy and Nature no. 9, p. 175]

Therefore, while co-operatives are an important aspect of anarchist ideas and practice, they are not the be all or end all of our activity. Without a wider social movement which creates all (or at least most) of the future society in the shell of the old, co-operatives will never arrest the growth of capitalism or transcend the narrow horizons of the capitalist economy.

J.5.11 If workers really want self-management, why aren’t there more producer co-operatives?

Supporters of capitalism suggest that producer co-operatives would spring up spontaneously if workers really wanted them. Their argument is that co-operatives could be financed at first by “wealthy radicals” or by affluent workers pooling their resources to buy out existing capitalist firms; then, if such co-operatives were really economically viable and desired by workers, they would spread until eventually they undermined capitalism. They conclude that since this is not happening, it must be because workers’ self-management is either economically unfeasible or is not really attractive to workers or both (see, for example, Robert Nozick, Anarchy, State, and Utopia, pp. 250-52).

David Schweickart has decisively answered this argument by showing that the reason there are not more producer co-operatives is structural:

“A worker-managed firm lacks an expansionary dynamic. When a capitalist enterprise is successful, the owner can increase her profits by reproducing her organisation on a larger scale. She lacks neither the means nor the motivation to expand. Not so with a worker-managed firm. Even if the workers have the means, they lack the incentive, because enterprise growth would bring in new workers with whom the increased proceeds would have to be shared. Co-operatives, even when prosperous, do not spontaneously grow. But if this is so, then each new co-operative venture (in a capitalist society) requires a new wealthy radical or a new group of affluent radical workers willing to experiment. Because such people doubtless are in short supply, it follows that the absence of a large and growing co-operative movement proves nothing about the viability of worker self-management, nor about the preferences of workers.” [Against Capitalism, p. 239]

There are other structural problems as well. For one thing, since their pay levels are set by members’ democratic vote, co-operatives tend to be more egalitarian in their income structure. But this means that in a capitalist environment, co-operatives are in constant danger of having their most skilled members hired away. Moreover, there is a difficulty in raising capital:

“Quite apart from ideological hostility (which may be significant), external investors will be reluctant to put their money into concerns over which they will have little or no control — which tends to be the case with a co-operative. Because co-operatives in a capitalist environment face special difficulties, and because they lack the inherent expansionary dynamic of a capitalist firm, it is hardy surprising that they are far from dominant.” [Ibid., p 240]

In addition, co-operatives face the negative externalities generated by a capitalist economy. The presence of wage labour and investment capital in the economy will tempt successful co-operatives to increase their flexibility to adjust to changes in market changes by hiring workers or issuing shares to attract new investment. In so doing, however, they may end up losing their identities as co-operatives by diluting ownership or by making the co-operative someone’s boss:

“To meet increased production, the producer co-operatives hired outside wage workers. This created a new class of workers who exploit and profit from the labour of their employees. And all this fosters a bourgeois mentality.” [Michael Bakunin, Bakunin on Anarchism, p. 399]

Hence the pressures of working in a capitalist market may result in co-operatives pursuing activities which may result in short term gain or survival, but are sure to result in harm in the long run. Far from co-operatives slowly expanding within and changing a capitalist environment it is more likely that capitalist logic will expand into and change the co-operatives that work in it (this can be seen from the Mondragon co-operatives, where there has been a slight rise in the size of wage labour being used and the fact that the credit union, since 1992, has invested in non-co-operative firms). These externalities imposed upon isolated co-operatives within capitalism (which would not arise within a fully co-operative context) block local moves towards anarchism. The idea that co-operation will simply win out in competition within well developed capitalist economic systems is just wishful thinking. Just because a system is more liberatory and just does not mean it will survive in an authoritarian economic and social environment.

There are also cultural problems as well. As Jon Elster points out, it is a “truism, but an important one, that workers’ preferences are to a large extent shaped by their economic environment. Specifically, there is a tendency to adaptive preference formation, by which the actual mode of economic organisation comes to be perceived as superior to all others.” [“From Here to There”, in Socialism, p. 110] In other words, people view “what is” as given and feel no urge to change to “what could be.” In the context of creating alternatives within capitalism, this can have serious effects on the spread of alternatives and indicates the importance of anarchists encouraging the spirit of revolt to break down this mental apathy.

This acceptance of “what is” can be seen, to some degree, by some companies which meet the formal conditions for co-operatives, for example ESOP owned firms in the USA, but lack effective workers’ control. ESOP (Employee Stack Ownership Plans) firms enable a firms workforce to gain the majority of a companies shares but the unequal distribution of shares amongst employees prevents the great majority of workers from having any effective control or influence on decisions. Unlike real co-operatives (based on “one worker, one vote”) these firms are based on “one share, one vote” and so have more in common with capitalist firms than co-operatives.

Moreover, we have ignored such problems as natural barriers to entry into, and movement within, a market (which is faced by all firms) and the difficulties co-operatives can face in finding access to long term credit facilities required by them from capitalist banks (which would effect co-operatives more as short term pressures can result in their co-operative nature being diluted). As Tom Cahill notes, the “old co-ops [of the nineteenth century] also had the specific problem of . . . giving credit . . . [as well as] problems . . . of competition with price cutting capitalist firms, highlighting the inadequate reservoirs of the under-financed co-ops.” [“Co-operatives and Anarchism: A contemporary Perspective”, in For Anarchism, edited by Paul Goodway, p. 239]

In addition, the “return on capital is limited” in co-operatives [Tom Cahill, Op. Cit., p. 247] which means that investors are less-likely to invest in co-operatives, and so co-operatives will tend to suffer from a lack of investment. Which also suggests that Nozick’s argument that “don’t say that its against the class interest of investors to support the growth of some enterprise that if successful would end or diminish the investment system. Investors are not so altruistic. They act in personal and not their class interests” is false [Op. Cit., pp. 252-3]. Nozick is correct, to a degree — but given a choice between high returns from investments in capitalist firms and lower ones from co-operatives, the investor will select the former. This does not reflect the productivity or efficiency of the investment — quite the reverse! — it reflects the social function of wage labour in maximising profits and returns on capital (see next section for more on this). In other words, the personal interests of investors will generally support their class interests (unsurprisingly, as class interests are not independent of personal interests and will tend to reflect them!).

Tom Cahill outlines the investment problem when he writes that the “financial problem” is a major reason why co-operatives failed in the past, for “basically the unusual structure and aims of co-operatives have always caused problems for the dominant sources of capital. In general, the finance environment has been hostile to the emergence of the co-operative spirit. . .” And he also notes that they were “unable to devise structuring to maintain a boundary between those who work and those who own or control. . . It is understood that when outside investors were allowed to have power within the co-op structure, co-ops lost their distinctive qualities.” [Op. Cit., pp. 238-239] Meaning that even if co-operative do attract investors, the cost of so doing may be to transform the co-operatives into capitalist firms.

Thus, in spite of “empirical studies suggest[ing] that co-operatives are at least as productive as their capitalist counterparts,” with many having “an excellent record, superior to conventionally organised firms over a long period” [Jon Elster, Op. Cit., p. 96], co-operatives are more likely to adapt to capitalism than replace it and adopt capitalist principles of rationality in order to survive. All things being equal, co-operatives are more efficient than their capitalist counterparts – but when co-operatives compete in a capitalist economy, all things are not equal.

In spite of these structural and cultural problems, however, there has been a dramatic increase in the number of producer co-operatives in most Western countries in recent years. For example, Saul Estrin and Derek Jones report that co-operatives in the UK grew from 20 in 1975 to 1,600 by 1986; in France they increased from 500 to 1,500; and in Italy, some 7,000 new co-operatives came into existence between 1970 and 1982 [“Can Employee-owned Firms Survive?”, Working Paper Series, Department of Economics, Hamilton College (April, May, 1989)]. Italian co-operatives now number well over 20,000, many of them large and having many support structures as well (which aids their development by reducing their isolation and providing long term financial support lacking within the capitalist market).

We have already noted the success of the Mondragon co-operatives in Spain, which created a cluster of inter-locking co-operatives with its own credit union to provide long term financial support and commitment. Thus, in Europe at least, it appears that there is a rather “large and growing co-operative movement,” which gives the lie to Nozick’s and other supporters of capitalism arguments about co-operatives’ lack of economic viability and/or attractiveness to workers.

However, because co-operatives can survive in a capitalist economy it does not automatically mean that they shall replace that economy. Isolated co-operatives, as we argued above, will more likely adapt to capitalist realities than remain completely true to their co-operative promise. For most anarchists, therefore, co-operatives can reach their full potential only as part of a social movement aiming to change society. As part of a wider movement of community and workplace unionism, with mutualist banks to provide long terms financial support and commitment, co-operatives could be communalised into a network of solidarity and support that will reduce the problems of isolation and adaptation. Hence Bakunin:

“We hardly oppose the creation of co-operative associations; we find them necessary in many respects. . . they accustom the workers to organise, pursue, and manage their interests themselves, without interference either by bourgeois capital or by bourgeois control. . . [they must] above all [be] founded on the principle of solidarity and collectivity rather than on bourgeois exclusivity, then society will pass from its present situation to one of equality and justice without too many great upheavals.” [Op. Cit., p. 153]

Co-operation “will prosper, developing itself fully and freely, embracing all human industry, only when it is based on equality, when all capital . . . [and] the soil, belong to the people by right of collective property.” [Ibid.]

Until then, co-operatives will exist within capitalism but not replace it by market forces – only a social movement and collective action can fully secure their full development. As David Schweickart argues:

“Even if worker-managed firms are preferred by the vast majority, and even if they are more productive, a market initially dominated by capitalist firms may not select for them. The common-sense neo-classical dictum that only those things that best accord with people’s desires will survive the struggle of free competition has never been the whole truth with respect to anything; with respect to workplace organisation it is barely a half-truth.” [Op. Cit., p. 240]

This means that while anarchists support, create and encourage co-operatives within capitalism, they understand “the impossibility of putting into practice the co-operative system under the existing conditions of the predominance of bourgeois capital in the process of production and distribution of wealth.” Because of this, most anarchists stress the need for more combative organisations such as industrial and community unions and other bodies “formed,” to use Bakunin’s words, “for the organisation of toilers against the privileged world” in order to help bring about a free society. [Michael Bakunin, Op. Cit., p. 185]

J.5.12 If self-management is more efficient, surely capitalist firms will be forced to introduce it by the market?

While it may be admitted that co-operatives cannot reform capitalism away (see last section), many supporters of “free market” capitalism will claim that a laissez-faire system would see workers self-management spread within capitalism. This is because, as self-management is more efficient than wage slavery, those capitalist firms that introduce it will gain a competitive advantage, and so their competitors will be forced to introduce it or go bust. While not being true anarchistic production, it would (it is argued) be a very close approximation of it and so capitalism could reform itself naturally to get rid of (to a large degree) its authoritarian nature.

While such a notion seems plausible in theory, in practice it does not work. Free market capitalism places innumerable barriers to the spread of worker empowering structures within production, in spite (perhaps, as we will see, because) of their more efficient nature. This can be seen from the fact that while the increased efficiency associated with workers’ participation and self-management has attracted the attention of many capitalist firms, the few experiments conducted have failed to spread. This is due, essentially, to the nature of capitalist production and the social relationships it produces.

As we noted in section D.10, capitalist firms (particularly in the west) made a point of introducing technologies and management structures that aimed to deskill and disempower their workers. In this way, it was hoped to make the worker increasingly subject to “market discipline” (i.e. easier to train, so increasing the pool of workers available to replace any specific worker and so reducing workers power by increasing management’s power to fire them). Of course, what actually happens is that after a short period of time while management gained the upper hand, the workforce found newer and more effective ways to fight back and assert their productive power again. While for a short time the technological change worked, over the longer period the balance of forces changed, so forcing management to continually try to empower themselves at the expense of the workforce.

It is unsurprising that such attempts to reduce workers to order-takers fail. Workers’ experiences and help are required to ensure production actually happens at all. When workers carry out their orders strictly and faithfully (i.e. when they “work to rule”) production threatens to stop. So most capitalists are aware of the need to get workers to “co-operate” within the workplace to some degree. A few capitalist companies have gone further. Seeing the advantages of fully exploiting (and we do mean exploiting) the experience, skills, abilities and thoughts of their employers which the traditional authoritarian capitalist workplace denies them, some have introduced various schemes to “enrich” and “enlarge” work, increase “co-operation” between workers and their bosses. In other words, some capitalist firms have tried to encourage workers to “participate” in their own exploitation by introducing (in the words of Sam Dolgoff) “a modicum of influence, a strictly limited area of decision-making power, a voice – at best secondary – in the control of conditions of the workplace.” [The Anarchist Collectives, p. 81] The management and owners still have the power and still reap the majority of benefits from the productive activity of the workforce.

David Noble provides a good summary of the problems associated with experiments in workers’ self-management within capitalist firms:

“Participant in such programs can indeed be a liberating and exhilarating experience, awakening people to their own untapped potential and also to the real possibilities of collective worker control of production. As one manager described the former pilots [workers in a General Electric program]: ‘These people will never be the same again. They have seen that things can be different.’ But the excitement and enthusiasm engendered by such programs, as well as the heightened sense of commitment to a common purpose, can easily be used against the interests of the work force. First, that purpose is not really ‘common’ but is still determined by management alone, which continues to decide what will be produced, when, and where. Participation in production does not include participation in decisions on investment, which remains the prerogative of ownership. Thus participation is, in reality, just a variation of business as usual — taking orders — but one which encourages obedience in the name of co-operation.”Second, participation programs can contribute to the creation of an elite, and reduced, work force, with special privileges and more ‘co-operative’ attitudes toward management — thus at once undermining the adversary stance of unions and reducing membership . . .

“Thirds, such programs enable management to learn from workers — who are now encouraged by their co-operative spirit to share what they know — and, then, in Taylorist tradition, to use this knowledge against the workers. As one former pilot reflected, ‘They learned from the guys on the floor, got their knowledge about how to optimise the technology and then, once they had it, they eliminated the Pilot Program, put that knowledge into the machines, and got people without any knowledge to run them — on the Company’s terms and without adequate compensation. They kept all the gains for themselves.'” . . .

“Fourth, such programs could provide management with a way to circumvent union rules and grievance procedures or eliminate unions altogether. . .”

[Forces of Production, pp. 318-9]

Therefore, capitalist-introduced and supported “workers’ control” is very like the situation when a worker receives stock in the company they work for. If it goes some way toward redressing the gap between the value of that person’s labour, and the wage they receive for it, that in itself cannot be a totally bad thing (although, of course, this does not address the issue of workplace hierarchy and the social relations within the workplace itself). The real downside of this is the “carrot on a stick” enticement to work harder — if you work extra hard for the company, your stock will be worth more. Obviously, though, the bosses get rich off you, so the more you work, the richer they get, the more you are getting ripped off. It is a choice that anarchists feel many workers cannot afford to make — they need or at least want the money – but we believe that the stock does not work for many workers, who end up working harder, for less. After all, stocks do not represent all profits (large amounts of which end up in the hands of top management) nor are they divided just among those who labour. Moreover, workers may be less inclined to take direct action, for fear that they will damage the value of “their” company’s stock, and so they may find themselves putting up with longer, more intense work in worse conditions.

However, be that as it may, the results of such capitalist experiments in “workers’ control” are interesting and show why self-management will not spread by market forces (and they also bear direct relevance to the question of why real co-operatives are not widespread within capitalism — see last section).

According to one expert “[t]here is scarcely a study in the entire literature which fails to demonstrate that satisfaction in work is enhanced or. . .productivity increases occur from a genuine increase in worker’s decision-making power. Findings of such consistency, I submit, are rare in social research.” [Paul B. Lumberg, cited by Hebert Gintiz, “The nature of Labour Exchange and the Theory of Capitalist Production”, Radical Political Economy vol. 1, p. 252]

In spite of these findings, a “shift toward participatory relationships is scarcely apparent in capitalist production. . . [this is] not compatible with the neo-classical assertion as to the efficiency of the internal organisation of capitalist production.” [Herbert Gintz, Op. Cit., p. 252] Why is this the case?

Economist William Lazonick indicates the reason when he writes that “[m]any attempts at job enrichment and job enlargement in the first half of the 1970s resulted in the supply of more and better effort by workers. Yet many ‘successful’ experiments were cut short when the workers whose work had been enriched and enlarged began questioning traditional management prerogatives inherent in the existing hierarchical structure of the enterprise.” [Competitive Advantage on the Shop Floor, p. 282]

This is an important result, as it indicates that the ruling sections within capitalist firms have a vested interest in not introducing such schemes, even though they are more efficient methods of production. As can easily be imagined, managers have a clear incentive to resist participatory schemes (and David Schweickart notes, such resistance, “often bordering on sabotage, is well known and widely documented” [Against Capitalism, p. 229]). As an example of this, David Noble discusses a scheme (called the Pilot Program) ran by General Electric at Lynn, Massachusetts, USA in the late 1960s:

“After considerable conflict, GE introduced a quality of work life program . . . which gave workers much more control over the machines and the production process and eliminated foremen. Before long, by all indicators, the program was succeeding — machine use, output and product quality went up; scrap rate, machine downtime, worker absenteeism and turnover when down, and conflict on the floor dropped off considerably. Yet, little more than a year into the program — following a union demand that it be extended throughout the shop and into other GE locations — top management abolished the program out of fear of losing control over the workforce. Clearly, the company was willing to sacrifice gains in technical and economic efficiency in order to regain and insure management control.” [Progress Without People, p. 65f] 

However, it could be claimed that owners, being concerned by the bottom-line of profits, could force management to introduce participation. By this method, competitive market forces would ultimately prevail as individual owners, pursuing profits, reorganise production and participation spreads across the economy. Indeed, there are a few firms that have introduced such schemes, but there has been no tendency for them to spread. This contradicts “free market” capitalist economic theory which states that those firms which introduce more efficient techniques will prosper and competitive market forces will ensure that other firms will introduce the technique.

This is for three reasons.

Firstly, the fact is that within “free market” capitalism keeping (indeed strengthening) skills and power in the hands of the workers makes it harder for a capitalist firm to maximise profits (i.e. unpaid labour). It strengthens the power of workers, who can use that power to gain increased wages (i.e. reduce the amount of surplus value they produce for their bosses).

Workers’ control basically leads to a usurpation of capitalist prerogatives — including their share of revenues and their ability to extract more unpaid labour during the working day. While in the short run workers’ control may lead to higher productivity (and so may be toyed with), in the long run, it leads to difficulties for capitalists to maximise their profits. So, “given that profits depend on the integrity of the labour exchange, a strongly centralised structure of control not only serves the interests of the employer, but dictates a minute division of labour irrespective of considerations of productivity. For this reason, the evidence for the superior productivity of ‘workers control’ represents the most dramatic of anomalies to the neo-classical theory of the firm: worker control increases the effective amount of work elicited from each worker and improves the co-ordination of work activities, while increasing the solidarity and delegitimising the hierarchical structure of ultimate authority at its root; hence it threatens to increase the power of workers in the struggle over the share of total value.” [Hebert Gintz, Op. Cit., p. 264]

So, a workplace which had extensive workers participation would hardly see the workers agreeing to reduce their skill levels, take a pay cut or increase their pace of work simply to enhance the profits of capitalists. Simply put, profit maximisation is not equivalent to technological efficiency. By getting workers to work longer, more intensely or in more unpleasant conditions can increase profits but does not yield more output for the same inputs. Workers’ control would curtail capitalist means of enhancing profits by changing the quality and quantity of work. It is this requirement which also aids in understanding why capitalists will not support workers’ control — even though it is more efficient, it reduces the ability of capitalists to maximise profits by minimising labour costs. Moreover, demands to change the nature of workers’ inputs into the production process in order to maximise profits for capitalists would provoke a struggle over the time and intensity of work and over the share of value added going to workers, management and owners and so destroy the benefits of participation.

Thus power within the workplace plays a key role in explaining why workers’ control does not spread — it reduces the ability of bosses to extract more unpaid labour from workers.

The second reason is related to the first. It too is based on the power structure within the company but the power is related to control over the surplus produced by the workers rather than the ability to control how much surplus is produced in the first place (i.e. power over workers).

Hierarchical management is the way to ensure that profits are channelled into the hands of a few. By centralising power, the surplus value produced by workers can be distributed in a way which benefits those at the top (i.e. management and capitalists). Profit maximisation under capitalism means the maximum profits available for capitalists — not the maximum difference between selling price and cost as such. This difference explains the strange paradox of workers’ control experiments being successful but being cancelled by management. The paradox is easily explained once the hierarchical nature of capitalist production (i.e. of wage labour) is acknowledged. Workers’ control, by placing (some) power in the hands of workers, undermines the authority of management and, ultimately, their power to control the surplus produced by workers and allocate it as they see fit. Thus, while workers’ control does reduce costs, increase efficiency and productivity (i.e. maximise the difference between prices and costs) it (potentially) reduces profit maximisation by undermining the power (and so privileges) of management to allocate that surplus as they see fit.

Increased workers’ control reduces the capitalists potential to maximise their profits and so will be opposed by both management and owners. Indeed, it can be argued that hierarchical control of production exists solely to provide for the accumulation of capital in a few hands, not for efficiency or productivity (see Stephan A. Margin, “What do Bosses do? The Origins and Functions of Hierarchy in Capitalist Production”, Op. Cit., pp. 178-248). This is why profit maximisation does not entail efficiency and can actively work against it.

As David Noble argues, power is the key to understanding capitalism, not the drive for profits as such:

“In opting for control [over the increased efficiency of workers’ control] . . . management . . . knowingly and, it must be assumed, willingly, sacrificed profitable production. Hence [experiences such as] the Pilot Program [at GE] . . . illustrates not only the ultimate management priority of power over both production and profit within the firm, but also the larger contradiction between the preservation of private power and prerogatives, on the one hand, and the social goals of efficient, quality, and useful production, on the other . . .”It is a common confusion, especially on the part of those trained in or unduly influenced by formal economics (liberal and Marxist alike), that capitalism is a system of profit-motivated, efficient production. This is not true, nor has it ever been. If the drive to maximise profits, through private ownership and control over the process of production, it has never been the end of that development. The goal has always been domination (and the power and privileges that go with it) and the preservation of domination. There is little historical evidence to support the view that, in the final analysis, capitalists play by the rules of the economic game imagined by theorists. There is ample evidence to suggest, on the other hand, that when the goals of profit-making and efficient production fail to coincide with the requirements of continued dominance, capital will resort to more ancient means: legal, political, and, of need be, military. Always, behind all the careful accounting, lies the threat of force. This system of domination has been legitimated in the past by the ideological invention that private ownership of the means of production and the pursuit of profit via production are always ultimately beneficial to society. Capitalism delivers the goods, it is argued, better, more cheaply, and in larger quantity, and in so doing, fosters economic growth . . . The story of the Pilot Program — and it is but one among thousands like it in U.S. industry — raises troublesome questions about the adequacy of this mythology as a description of reality.”

[Forces of Production, pp. 321-2]

Hierarchical organisation (i.e. domination) is essential to ensure that profits are controlled by a few and can, therefore, be allocated by them in such a way to ensure their power and privileges. By undermining management authority, workers’ control undermines that power to maximise profits in a certain direction even though it increases “profits” (the difference between prices and costs) in the abstract. As workers’ control starts to extend (or management sees its potential to spread) into wider areas such as investment decisions, how to allocate the surplus (i.e. profits) between wages, investment, dividends, management pay and so on, then they will seek to end the project in order to ensure their power over both the workers and the surplus they, the workers, produce. In this they will be supported by those who actually own the company who obviously would not support a regime which will not ensure the maximum return on their investment. This maximum return would be endangered by workers’ control, even though it is technically more efficient, as control over the surplus rests with the workers and not a management elite with similar interests and aims as the owners — an egalitarian workplace would produce an egalitarian distribution of surplus, in other words (as proven by the experience of workers’ co-operatives). In the words of one participant of the GE workers’ control project — “If we’re all one, for manufacturing reasons, we must share in the fruits equitably, just like a co-op business.” [quoted by Noble, Op. Cit., p. 295] Such a possibility is one no owner would agree to.

Thirdly, to survive within the “free” market means to concentrate on the short term. Long terms benefits, although greater, are irrelevant. A free market requires profits now and so a firm is under considerable pressure to maximise short-term profits by market forces (a similar situation occurs when firms invest in “green” technology, see section E.5).

Participation requires trust, investment in people and technology and a willingness to share the increased value added that result from workers’ participation with the workers who made it possible. All these factors would eat into short term profits in order to return richer rewards in the future. Encouraging participation thus tends to increase long term gains at the expense of short-term ones (for it ensures that workers do not consider participation as a con, they must experience real benefits in terms of power, conditions and wage rises). For firms within a free market environment, they are under pressure from share-holders and their financiers for high returns as soon as possible. If a company does not produce high dividends then it will see its stock fall as shareholders move to those companies that do. Thus the market forces companies (and banks, who in turn loan over the short term to companies) to act in such ways as to maximise short term profits.

If faced with a competitor which is not making such investments (and which is investing directly into deskilling technology or intensifying work loads which lowers their costs) and so wins them market share, or a downturn in the business cycle which shrinks their profit margins and makes it difficult for the firm to meet its commitments to its financiers and workers, a company that intends to invest in people and trust will usually be rendered unable to do so. Faced with the option of empowering people in work or deskilling them and/or using the fear of unemployment to get workers to work harder and follow orders, capitalist firms have consistently chosen (and probably preferred) the latter option (as occurred in the 1970s).

Thus, workers’ control is unlikely to spread through capitalism because it entails a level of working class consciousness and power that is incompatible with capitalist control. In other words, “[i]f the hierarchical division of labour is necessary for the extraction of surplus value, then worker preferences for jobs threatening capitalist control will not be implemented.” [Hebert Gintiz, Op. Cit., p. 253] The reason why it is more efficient, ironically, ensures that a capitalist economy will not select it. The “free market” will discourage empowerment and democratic workplaces, at best reducing “co-operation” and “participation” to marginal issues (and management will still have the power of veto).

In addition, moves towards democratic workplaces within capitalism is an example of the system in conflict with itself — pursuing its objectives by methods which constantly defeat those same objectives. As Paul Carden argues, the “capitalist system can only maintain itself by trying to reduce workers into mere order-takers. . . At the same time the system can only function as long as this reduction is never achieved. . . [for] the system would soon grind to a halt. . . [However] capitalism constantly has to limit this participation (if it didn’t the workers would soon start deciding themselves and would show in practice now superfluous the ruling class really is).” [Revolution and Modern Capitalism, pp. 45-46]

The experience of the 1970s supports this thesis well. Thus “workers’ control” within a capitalist firm is a contradictory thing – too little power and it is meaningless, too much and workplace authority structures and short-term profits (i.e. capitalist share of value added) can be harmed. Attempts to make oppressed, exploited and alienated workers work if they were neither oppressed, exploited nor alienated will always fail.

For a firm to establish committed and participatory relations internally, it must have external supports – particularly with providers of finance (which is why co-operatives benefit from credit unions and co-operating together). The price mechanism proves self-defeating to create such supports and that is why we see “participation” more fully developed within Japanese and German firms (although it is still along way from fully democratic workplaces), who have strong, long term relationships with local banks and the state which provides them with the support required for such activities. As William Lazonick notes, Japanese industry had benefited from the state ensuring “access to inexpensive long-term finance, the sine qua non of innovating investment strategies” along with a host of other supports, such as protecting Japanese industry within their home markets so they could “develop and utilise their productive resources to the point where they could attain competitive advantage in international competition.” [Op. Cit., p. 305] The German state provides its industry with much of the same support.

Therefore, “participation” within capitalist firms will have little or no tendency to spread due to the “automatic” actions of market forces. In spite of such schemes being more efficient, capitalism will not select them because they empower workers and make it hard for capitalists to maximise their short term profits. Hence capitalism, by itself, will have no tendency to produce more libertarian organisational forms within industry. Those firms that do introduce such schemes will be the exception rather than the rule (and the schemes themselves will be marginal in most respects and subject to veto from above). For such schemes to spread, collective action is required (such as state intervention to create the right environment and support network or — from an anarchist point of view — union and community direct action).

However such schemes, as noted above, are just forms of self-exploitation, getting workers to help their robbers and so not a development anarchists seek to encourage. We have discussed this here just to be clear that, firstly, such forms of structural reforms are not self-management, as managers and owners still have the real power, and, secondly, even if such forms are somewhat liberatory, market forces will not select them (i.e. collective action would be required).

For anarchists “self-management is not a new form of mediation between workers and their bosses . . . [it] refers to the very process by which the workers themselves overthrow their managers and take on their own management and the management of production in their own workplace.” [Sam Dolgoff, Op. Cit., p. 81] Hence our support for co-operatives, unions and other self-managed structures created and organised from below by and for working class people.

http://www.infoshop.org/faq/secJ5.html#secj55

http://www.infoshop.org/faq/index.html

December 15, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

J.5.5 What forms of co-operative credit do anarchists support?

J.5.5 What forms of co-operative credit do anarchists support?

Anarchists tend to support must forms of co-operation, including those associated with credit and money. This co-operative credit/banking takes many forms, such as credit unions, LETS schemes and so on. In this section we discuss two main forms of co-operative credit, mutualism and LETS.

Mutualism is the name for the ideas associated with Proudhon and his Bank of the People. Essentially, it is a confederation of credit unions in which working class people pool their funds and savings. This allows credit to be arranged at cost, so increasing the options available to working people as well as abolishing interest on loans by making increasing amount of cheap credit available to working people. LETS stands for Local Exchange Trading Schemes and is a similar idea in many ways (and apparently discovered independently) — see Bringing the Economy Home from the Market by V.G. Dobson for a detailed discussion on LETS.

Both schemes revolve around creating an alternative form of currency and credit within capitalism in order to allow working class people to work outwith the capitalist money system by creating “labour notes” as a new circulating medium. In this way, it is hoped, workers would be able to improve their living and working conditions by having a source of community-based (very low interest) credit and so be less dependent on capitalists and the capitalist banking system. Some supporters of mutualism considered it as the ideal way of reforming capitalism away. By making credit available to the ordinary worker at very cheap rates, the end of wage slavery would soon occur as workers would work for themselves by either purchasing the necessary tools required for their work or, by their increased bargaining power within the economy, gain industrial democracy from the capitalists by buying them out.

Such ideas have had a long history within the socialist movement, originating in the British socialist movement in the early 19th century. Robert Owen and other Socialists active at the time considered the idea of labour notes and exchanges as a means of improving working class conditions within capitalism and as the means of reforming capitalism into a society of confederated, self-governing communities. Indeed, “Equitable Labour Exchanges” were “founded at London and Birmingham in 1832” with “Labour notes and the exchange of small products” [E.P. Thompson, The Making of the English Working Class, p. 870] Apparently independently of these early attempts in England at what would later be called mutualism, P-J Proudhon arrived at the same ideas decades later in France. In his words, “The People’s Bank quite simply embodies the financial and economic aspects of the principle of modern democracy, that is, the sovereignty of the People, and of the republican motto, ‘Liberty, Equality, Fraternity.'” [Selected Writings of P-J Proudhon, p. 75] Similarly, in the USA (partly as a result of Joshua Warren’s activities, who got the idea from Robert Owen) there was extensive discussion on labour notes, exchanges and free credit as a means of protecting workers from the evils of capitalism and ensuring their independence and freedom from wage slavery. When Proudhon’s works appeared in North America, the basic arguments were well known.

Therefore the idea that mutual banking using labour money as a means to improve working class living conditions, even, perhaps, to achieve industrial democracy, self-management and the end of capitalism has a long history in Socialist thought. Unfortunately this aspect of socialism became less important with the rise of Marxism (which called these early socialists “utopian”) attempts at such credit unions and alternative exchange schemes were generally replaced with attempts to build working class political parties. With the rise of Marxian social democracy, constructive socialistic experiments and collective working class self-help was replaced by working within the capitalist state. Fortunately, history has had the last laugh on Marxism with working class people yet again creating anew the ideas of Mutualism (as can be seen by the growth of LETS and other schemes of community money).

J.5.6 What are the key features of mutual credit schemes?

Mutualism, as noted in the last section, is a form of credit co-operation, in which individuals pull their resources together in order to benefit themselves as individuals and as part of a community. LETS is another form of mutualism which developed recently, and apparently developed independently (from its start in Canada, LETS has spread across the world and there are now hundreds of schemes involved hundreds of thousands of people). Mutual banks and LETS have the following key aspects:

    1) Co-operation: No-one owns the network. It is controlled by its members directly.
    2) Non-exploitative: No interest is charged on account balances or credit. At most administrative costs are charged, a result of it being commonly owned and managed.
    3) Consent: Nothing happens without it, there is no compulsion to trade.
    4) Money: They use their own type of money (traditionally called “labour-notes”) as a means of aiding “honest exchange”.

It is hoped, by organising credit, working class people will be able to work for themselves and slowly but surely replace capitalism with a co-operative system based upon self-management. While LETS schemes do not have such grand schemes, historically mutualism aimed at working within and transforming capitalism to socialism. At the very least, LETS schemes reduce the power and influence of banks and finance capital within society as mutualism ensures that working people have a viable alternative to such parasites.

This point is important, as the banking system and money is often considered “neutral” (particularly in capitalist economics). However, as Malatesta correctly argues, it would be “a mistake to believe . . . that the banks are, or are in the main, a means to facilitate exchange; they are a means to speculate on exchange and currencies, to invest capital and to make it produce interest, and to fulfil other typically capitalist operations.” [Life and Ideas, p. 100]

Within capitalism, money is still to a large degree a commodity which is more than a convenient measure of work done in the production of goods and services. As a commodity it can and does go anywhere in the world where it can get the best return for its owners, and so it tends to drain out of those communities that need it most. It is the means by which capitalists can buy the liberty of working people and get them to produce a surplus for them (wealth is, after all, “a power invested in certain individuals by the institutions of society, to compel others to labour for their benefit.” [William Godwin, The Anarchist Writings of William Godwin, p. 130]. From this consideration alone, working class control of credit and money is an important part of the class struggle as having access to alternative sources of credit can increase working class options and power.

Moreover, credit is also an important form of social control — people who have to pay their mortgage or visa bill are more pliable, less likely to strike or make other forms of political trouble. And, of course, credit expands the consumption of the masses in the face of stagnant or falling wages while allowing capitalists to profit from it. Indeed, there is a link between the rising debt burden on households in the 1980s and 1990s and the increasing concentration of wealth. This is “because of the decline in real hourly wages and the stagnation in household incomes, the middle and lower classes have borrowed to stay in place; they’ve borrowed from the very rich who have gotten richer. The rich need a place to earn interest on their surplus funds, and the rest of the population makes a juicy lending target.” [Doug Henwood, Wall Street, pp. 64-65]

Little wonder that the state (and the capitalists who run it) is so concerned to keep control of money in its own hands or the hands of its agents. With an increase in mutual credit, interest rates would drop, wealth would stay more in working class communities, and the social power of working people would increase (for people would be more likely to struggle for higher wages and better conditions — as the fear of debt repayments would be less).

Therefore, mutualism is an example of what could be termed “counter-economics”. By counter-economics we mean the creation of community-based credit unions that do not put their money into “Capital Markets” or into capitalist Banks. We mean finding ways for workers to control their own retirement funds. We mean finding ways of using money as a means of undermining capitalist power and control and supporting social struggle and change.

In this way working people are controlling more and more of the money supply and using it ways that will stop capital from using it to oppress and exploit the working class. An example of why this can be important can be seen from the results of the existing workers’ pension fund system. Currently workers pension funds are being used to invest in capitalist firms (particularly transnationals and other forms of Big Business) and these companies use the invested money to fund their activities. The idea is that by so investing, workers will receive an adequate pension in their old age.

However, the only people actually winning are bankers and big companies. Unsurprisingly, the managers of these pension fund companies are investing in those firms with the highest returns, which are usually those who are downsizing or extracting most surplus value from their workforce (which in turn forces other companies to follow the same strategies to get access to the available funds in order to survive).

Basically, if you are lending your money to be used to put your fellow worker out of work or increase the power of capital, then you are not only helping to make things harder for others like you, you are also helping making things worse for yourself. No person is an island, and increasing the clout of capital over the working class is going to affect you directly or indirectly. And, of course, it seems crazy to suggest that workers desire to experience insecurity, fear of downsizing and stagnating wages during their working lives in order to have slightly more money when they retire.

This highlights one of the tricks the capitalists are using against us, namely to get us to buy into the system through our fear of old age. Whether it is going into lifelong debt to buy a home or lending our money to capitalists, we are being encouraged to buy into something which we value more than what is right and wrong. This allows us to be more easily controlled by the government. We need to get away from living in fear and stop allowing ourselves to be deceived into behaving like “stakeholders” in Capitalistic and Plutocratic systems. As can be seen from the use of pension funds to buy out firms, increase the size of transnationals and downsize the workforce, such “stakeholding” amounts to trading in the present and the future while others benefit.

The real enemies are not working people who take part in such pension schemes. It is the people in power, those who manage the pension schemes and companies, who are trying to squeeze every last cent out of working people to finance higher profits and stock prices — which the unemployment and impoverishment of workers on a world-wide scale aids. They control the governments of the world. They are making the “rules” of the current system. Hence the importance of limiting the money they have available, of creating community-based credit unions and mutual risk insurance co-operatives to increase our control over our money and create our own, alternative, means of credit and exchange (as presented as mutualism) which can be used to empower ourselves, aid our struggles and create our own alternatives. Money, representing as it does the power of capital and the authority of the boss, is not “neutral” and control over it plays a role in the class struggle. We ignore such issues at our own peril.

>J.5.7 Do most anarchists think mutual credit is sufficient to abolish capitalism?

The short answer is no, they do not. While the Individualist Anarchists and Mutualists (followers of Proudhon) do think that mutual banking is the only sure way of abolishing capitalism, most anarchists do not see mutualism as an end in itself. Few think that capitalism can be reformed away in the manner assumed by Proudhon. Increased access to credit does not address the relations of production and market power which exist within the economy and so any move for financial transformation has to be part of a broader attack on all forms of capitalist social power in order to be both useful and effective (see section B.3.2 for more anarchist views on mutual credit and its uses). So, for most anarchists, it is only in combination with other forms of working class self-activity and self-management that mutualist institutions could play an important role in the class struggle.

By creating a network of mutual banks to aid in creating co-operatives, union organising drives, supporting strikes (either directly by gifts/loans or funding food and other co-operatives which could supply food and other essentials free or at a reduction), mutualism can be used as a means of helping build libertarian alternatives within the capitalist system. Such alternatives, while making life better under the current system, also can play a role in overcoming that system by being a means of aiding those in struggle make ends meet and providing alternative sources of income for black-listed or sacked workers. Thus Bakunin’s comments:

“let us co-operate in our common enterprise to make our lives a little bit more supportable and less difficult. Let us, wherever possible, establish producer-consumer co-operatives and mutual credit societies which, though under the present economic conditions they cannot in any real or adequate way free us, are nevertheless important inasmuch they train the workers in the practices of managing the economy and plant the precious seeds for the organisation of the future.” [Bakunin on Anarchism, p. 173]

Therefore, while few anarchists think that mutualism would be enough in itself, it can play a role in the class struggle. As a compliment to direct action and workplace and community struggle and organisation, mutualism has an important role in working class self-liberation. For example, community unions (see section J.5.1) could create their own mutual banks and money which could be used to fund co-operatives and support strikes and other forms of social struggle. In this way a healthy communalised co-operative sector could develop within capitalism, overcoming the problems of isolation facing workplace co-operatives (see section J.5.11) as well as providing a firm framework of support for those in struggle.

Moreover, mutual banking can be a way of building upon and strengthening the anarchistic social relations within capitalism. For even under capitalism and statism, there exists extensive mutual aid and, indeed, anarchistic and communistic ways of living. For example, communistic arrangements exist within families, between friends and lovers and within anarchist organisations.

Mutual banking could be a means of creating a bridge between this alternative (gift) “economy” and capitalism. The mutualist alternative economy would help strength communities and bonds of trust between individuals, and this would increase the scope for increasing the scope of the communistic sector as more and more people help each other out without the medium of exchange – in other words, mutualism will help the gift economy that exists within capitalism to grow and develop.

J.5.8 What would a modern system of mutual banking look like?

The mutual banking ideas of Proudhon could be adapted to the conditions of modern society, as will be described in what follows. (Note: Proudhon is the definitive source on mutualism, but for those who don’t read French, there are the works of his American disciples, e.g. William B. Greene’s Mutual Banking, and Benjamin Tucker’s Instead of a Book by a Man Too Busy to Write One).

One scenario for an updated system of mutual banking would be for a community barter association to begin issuing an alternative currency accepted as money by all individuals within the system. This “currency” would not at first take the form of coins or bills, but would be circulated entirely through transactions involving the use of barter-cards, personal checks, and “e-money” transfers via modem/Internet. Let’s call this currency-issuing type of barter association a “mutual barter clearinghouse,” or just “clearinghouse” for short.

The clearinghouse would have a twofold mandate: first, to extend credit at cost to members; second, to manage the circulation of credit-money within the system, charging only a small service fee (probably one percent or less) which is sufficient to cover its costs of operation, including labour costs involved in issuing credit and keeping track of transactions, insuring itself against losses from uncollectable debts, and so forth.

The clearinghouse would be organised and function as follows. Members of the original barter association would be invited to become subscriber-members of the clearinghouse by pledging a certain amount of property as collateral. On the basis of this pledge, an account would be opened for the new member and credited with a sum of mutual dollars equivalent to some fraction of the assessed value of the property pledged. The new member would agree to repay this amount plus the service fee by a certain date. The mutual dollars in the new account could then be transferred through the clearinghouse by using a barter card, by writing a personal check, or by sending e-money via modem to the accounts of other members, who have agreed to receive mutual money in payment for all debts.

The opening of this sort of account is, of course, the same as taking out a “loan” in the sense that a commercial bank “lends” by extending credit to a borrower in return for a signed note pledging a certain amount of property as security. The crucial difference is that the clearinghouse does not purport to be “lending” a sum of money that it already has, as is fraudulently claimed by commercial banks. Instead it honestly admits that it is creating new money in the form of credit. New accounts can also be opened simply by telling the clearinghouse that one wants an account and then arranging with other people who already have balances to transfer mutual money into one’s account in exchange for goods or services.

Another form is that associated with LETS systems. In this a number of people get together to form an association. They create a unit of exchange (which is equal in value to a unit of the national currency usually), choose a name for it and offer each other goods and services priced in these units. These offers and wants are listed in a directory which is circulated periodically to members. Members decide who they wish to trade with and how much trading they wish to do. When a transaction is completed, this is acknowledged with a “cheque” made out by the buyer and given to the seller. These are passed on to the system accounts administration which keeps a record of all transactions and periodically sends members a statement of their accounts. The accounts administration is elected by, and accountable to, the membership and information about balances is available to all members.

Unlike the first system described, members do not have to present property as collateral. Members of a LETS scheme can go into “debt” without it, although “debt” is the wrong word as members are not so much going into debt as committing themselves to do some work within the system in the future and by so doing they are creating spending power. The willingness of members to incur such a commitment could be described as a service to the community as others are free to use the units so created to trade themselves. Indeed, the number of units in existence exactly matches the amount of real wealth being exchanged. The system only works if members are willing to spend and runs on trust and builds up trust as the system is used.

It is likely that a fully functioning mutual banking system would incorporate aspects of both these systems. The need for collateral may be used when members require very large loans while the LETS system of negative credit as a commitment to future work would be the normal function of the system. If the mutual bank agrees a maximum limit for negative balances, it may agree to take collateral for transactions that exceed this limit. However, it is obvious that any mutual banking system will find the best means of working in the circumstances it finds itself.

J.5.9 How does mutual credit work?

Let’s consider an example of how business would be transacted in the new system. There are two possibilities, depending on whether the mutual credit is based upon whether the creditor can provide collateral or not. we will take the case with collateral first.

Suppose that A, an organic farmer, pledges as collateral a certain plot of land that she owns and on which she wishes to build a house. The land is valued at, say, $40,000 in the capitalist market. By pledging the land, A is able to open a credit account at the clearinghouse for, say, $30,000 in mutual money (a ratio of 3/4). She does so knowing that there are many other members of the system who are carpenters, electricians, plumbers, hardware dealers, and so on who are willing to accept mutual dollars in payment for their products or services.

It’s easy to see why other subscriber-members, who have also obtained mutual credit and are therefore in debt to the clearinghouse for mutual dollars, would be willing to accept such dollars in return for their goods and services. For they need to collect mutual dollars to repay their debts. But why would someone who is not in debt for mutual dollars be willing to accept them as money?

To see why, let’s suppose that B, an underemployed carpenter, currently has no account at the clearinghouse but that he knows about the clearinghouse and the people who operate it. After examining its list of members and becoming familiar with the policies of the new organisation, he’s convinced that it does not extend credit frivolously to untrustworthy recipients who are likely to default. He also knows that if he contracts to do the carpentry on A’s new house and agrees to be paid for his work in mutual money, he’ll then be able to use it to buy groceries, clothes, car repairs, and other goods and services from various people in the community who already belong to the system.

Thus B will be willing, and perhaps even eager (especially if the economy is in recession and regular money is tight) to work for A and receive payment in mutual dollars. For he knows that if he is paid, say, $8,000 in mutual money for his labour on A’s house, this payment constitutes, in effect, 20 percent of a mortgage on her land, the value of which is represented by her mutual credit. B also understands that A has promised to repay this mortgage by producing new value — that is, by growing organic fruits and vegetables and selling them for mutual dollars to other members of the system — and that it is this promise to produce new wealth which gives her mutual credit its value as a medium of exchange.

To put this point slightly differently, A’s mutual credit can be thought of as a lien against goods or services which she has guaranteed to create in the future. As security of this guarantee, she agrees that if she is unable for some reason to fulfil her obligation, the land she has pledged will be sold for mutual dollars to other members. In this way, a value sufficient to cancel her debt (and probably then some) will be returned to the system. This provision insures that the clearinghouse is able to balance its books and gives members confidence that mutual money is sound.

It should be noticed that since new wealth is continually being created, the basis for new mutual credit is also being created at the same time. Thus, suppose that after A’s new house has been built, her daughter, C, along with a group of friends D, E, F, . . . , decide that they want to start a collectively owned and operated organic restaurant (which will incidentally benefit A, as an outlet for her produce), but that C and her friends do not have enough collateral to obtain a start-up loan. A, however, is willing to co-sign a note for them, pledging her new house (valued at say, $80,000) as security. On this basis, C and her partners are able to obtain $60,000 worth of mutual credit, which they then use to buy equipment, supplies, furniture, advertising, etc. and lease the building necessary to start their restaurant.

This example illustrates one way in which people without property are able to obtain credit in the new system. Another way — for those who cannot find (or perhaps don’t wish to ask) someone with property to co-sign for them — is to make a down payment and then use the property which is to be purchased on credit as security, as in the current method of obtaining a home or auto loan. With mutual credit, however, this form of financing can be used to purchase anything, including capital goods.

Which brings us to the case of an individual without means for providing collateral – say, for example A, the organic farmer, does not own the land she works. In such a case, A, who still desires work done, would contact other members of the mutual bank with the skills she requires. Those members with the appropriate skills and who agree to work with her commit themselves to do the required tasks. In return, A gives them a check in mutual dollars which is credited to their account and deducted from hers. She does not pay interest on this issue of credit and the sum only represents her willingness to do some work for other members of the bank at some future date.

The mutual bank does not have to worry about the negative balance, as this does not create a loss within the group as the minuses which have been incurred have already created wealth (pluses) within the system and it stays there. It is likely, of course, that the mutual bank would agree an upper limit on negative balances and require some form of collateral for credit greater than this limit, but for most exchanges this would be unlikely to be relevant.

It is important to remember that mutual dollars have no intrinsic value, since they can’t be redeemed (at the mutual bank) in gold or anything else. All they are promises of future labour. Thus, as Greene points out in his work on mutual banking, mutual dollars are “a mere medium for the facilitation of barter.” In this respect they are closely akin to the so-called “barter dollars” now being circulated by barter associations through the use of checks and barter cards. To be precise, then, we should refer to the units of mutual money as “mutual barter dollars.” But whereas ordinary barter dollars are created at the same time that a barter transaction occurs and are used to record the values exchanged in that transaction, mutual barter dollars are created before any actual barter transaction occurs and are intended to facilitate future barter transactions. This fact is important because it can be used as the basis for a legal argument that clearinghouses are essentially barter associations rather than banks, thrifts, or credit unions, and therefore should not be subject to the laws governing the latter institutions.

http://www.infoshop.org/faq/secJ5.html#secj55

http://www.infoshop.org/faq/index.html

December 15, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

J.5.14 What is Libertarian Municipalism?

In his article “Theses on Libertarian Municipalism” [in The Anarchist Papers, Black Rose Press, 1986], Murray Bookchin has proposed a non-parliamentary electoral strategy for anarchists. He has repeated this proposal in many of his later works, such as From Urbanisation to Cities and has made it — at least in the USA — one of the many alternatives anarchists are involved in. The main points of his argument are summarised below, followed by a brief commentary.

According to Bookchin, “the proletariat, as do all oppressed sectors of society, comes to life when it sheds its industrial habits in the free and spontaneous activity of communising, or taking part in the political life of the community.” In other words, Bookchin thinks that democratisation of local communities may be as strategically important, or perhaps more important, to anarchists than workplace struggles.

Since local politics is humanly scaled, Bookchin argues that it can be participatory rather than parliamentary. Or, as he puts it, “[t]he anarchic ideal of decentralised, stateless, collectively managed, and directly democratic communities — of confederated municipalities or ‘communes’ — speaks almost intuitively, and in the best works of Proudhon and Kropotkin, consciously, to the transforming role of libertarian municipalism as the framework of a liberatory society. . . “ He also points out that, historically, the city has been the principle countervailing force to imperial and national states, haunting them as a potential challenge to centralised power and continuing to do so today, as can be seen in the conflicts between national government and municipalities in many countries.

But, despite the libertarian potential of urban politics, “urbanisation” — the growth of the modern megalopolis as a vast wasteland of suburbs, shopping malls, industrial parks, and slums that foster political apathy and isolation in realms of alienated production and private consumption — is antithetical to the continued existence of those aspects of the city that might serve as the framework for a libertarian municipalism. “When urbanisation will have effaced city life so completely that the city no longer has its own identity, culture, and spaces for consociation, the bases for democracy — in whatever way the word in defined — will have disappeared and the question of revolutionary forms will be a shadow game of abstractions.”

Despite this danger, however, Bookchin thinks that a libertarian politics of local government is still possible, provided anarchists get their act together. “The Commune still lies buried in the city council; the sections still lie buried in the neighbourhood; the town meeting still lies buried in the township; confederal forms of municipal association still lie buried in regional networks of towns and cities.”

What would anarchists do electorally at the local level? Bookchin proposes that they change city and town charters to make political institutions participatory. “An organic politics based on such radical participatory forms of civic association does not exclude the right of anarchists to alter city and town charters such that they validate the existence of directly democratic institutions. And if this kind of activity brings anarchists into city councils, there is no reason why such a politics should be construed as parliamentary, particularly if it is confined to the civic level and is consciously posed against the state.”

In a latter essay, Bookchin argues that Libertarian Muncipalism “depends upon libertarian leftists running candidates at the local level, calling for the division of municipalities into wards, where popular assemblies can be created that bring people into full and direct participation in political life . . . municipalities would [then] confederate into a dual power to oppose the nation-state and ultimately dispense with it and with the economic forces that underpin statism as such.” [Democracy and Nature no. 9, p. 158] This would be part of a social wide transformation, whose “[m]inimal steps . . . include initiating Left Green municipalist movements that propose neighbourhood and town assemblies – even if they have only moral functions at first – and electing town and city councillors that advance the cause of these assemblies and other popular institutions. These minimal steps can lead step-by-step to the formation of confederal bodies. . . Civic banks to fund municipal enterprises and land purchases; the fostering of new ecologically-orientated enterprises that are owned by the community. . .” [From Urbanisation to Cities, p. 266]

Thus Bookchin sees Libertarian Muncipalism as a process by which the state can be undermined by using elections as the means of creating popular assemblies. Part of this process, he argues, would be the “municipalisation of property” which would “bring the economy as a whole into the orbit of the public sphere, where economic policy could be formulated by the entire community.” [Op. Cit. p. 235]

Bookchin considers Libertarian Muncipalism as the key means of creating an anarchist society, and argues that those anarchists who disagree with it are failing to take their politics seriously. “It is curious,” he notes, “that many anarchists who celebrate the existence of a ‘collectivised’ industrial enterprise, here and there, with considerable enthusiasm despite its emergence within a thoroughly bourgeois economic framework, can view a municipal politics that entails ‘elections’ of any kind with repugnance, even if such a politics is structured around neighbourhood assemblies, recallable deputies, radically democratic forms of accountability, and deeply rooted localist networks.” [“Theses on Libertarian Municipalism”]

In evaluating Bookchin’s proposal, several points come to mind.

Firstly, it is clear that Libertarian Muncipalism’s arguments in favour of community assemblies is important and cannot be ignored. Bookchin is right to note that, in the past, many anarchists placed far too much stress on workplace struggles and workers’ councils as the framework of a free society. Many of the really important issues that affect us cannot be reduced to workplace organisations, which by their very nature disenfranchise those who do not work in industry (such as housewives, the old, and so on). And, of course, there is far more to life than work and so any future society organised purely around workplace organisations is reproducing capitalism’s insane glorification of economic activity, at least to some degree. So, in this sense, Libertarian Muncipalism has a very valid point — a free society will be created and maintained within the community as well as in the workplace.

Secondly, Bookchin and other Libertarian Muncipalists are totally correct to argue that anarchists should work in their local communities. As noted in section J.5.1, many anarchists are doing just that and are being very successful as well. However, most anarchists reject the idea that using elections are a viable means of “struggle toward creating new civic institutions out of old ones (or replacing the old ones altogether).” [From Urbanisation to Cities, p. 267]

The most serious problem has to do with whether politics in most cities has already become too centralised, bureaucratic, inhumanly scaled, and dominated by capitalist interests to have any possibility of being taken over by anarchists running on platforms of participatory democratisation. Merely to pose the question seems enough to answer it. There is no such possibility in the vast majority of cities, and hence it would be a waste of time and energy for anarchists to support libertarian municipalist candidates in local elections — time and energy that could be more profitably spent in direct action. If the central governments are too bureaucratic and unresponsive to be used by Libertarian Municipalists, the same can be said of local ones too.

The counter-argument to this is that even if there is no chance of such candidates being elected, their standing for elections would serve a valuable educational function. The answer to this is: perhaps, but would it be more valuable than direct action? And would its educational value, if any, outweigh the disadvantages of electioneering mentioned in sections J.2.2 and J.2.4, such as the fact that voting ratifies the current system? Given the ability of major media to marginalise alternative candidates, we doubt that such campaigns would have enough educational value to outweigh these disadvantages. Moreover, being an anarchist does not make one immune to the corrupting effects of electioneering (as highlighted in section J.2.6). History is littered with radical, politically aware movements using elections and ending up becoming part of the system they aimed to transform. Most anarchists doubt that Libertarian Muncipalism will be any different — after all, it is the circumstances the parties find themselves in which are decisive, not the theory they hold (the social relations they face will transform the theory, not vice versa, in other words).

Lastly, most anarchists question the whole process on which Libertarian Muncipalism bases itself on. The idea of communes is a key one of anarchism and so strategies to create them in the here and now are important. However, to think that using alienated, representative institutions to abolish these institutions is mad. As the Italian activists (who organised a neighbourhood assembly by non-electoral means) argue, “[t]o accept power and to say that the others were acting in bad faith and that we would be better, would force non-anarchists towards direct democracy. We reject this logic and believe that organisations must come from the grassroots.” [“Community Organising in Southern Italy”, pp. 16-19, Black Flag no. 210, p. 18]

Thus Libertarian Municipalism reverses the process by which community assemblies will be created. Instead of anarchists using elections to build such bodies, they must work in their communities directly to create them (see section J.5.1 – “What is Community Unionism?” for more details). Using the catalyst of specific issues of local interest, anarchists could propose the creation of a community assembly to discuss the issues in question and organise action to solve them. Instead of a “confederal muncipalist movement run[ning] candidates for municipal councils with demands for the institution of public assemblies” [Murray Bookchin, Op. Cit., p. 229] anarchists should encourage people to create these institutions themselves and empower themselves by collective self-activity. As Kropotkin argued, “Laws can only follow the accomplished facts; and even if they do honestly follow them – which is usually not the case – a law remains a dead letter so long as there are not on the spot the living forces required for making the tendencies expressed in the law an accomplished fact.” [Kropotkin’s Revolutionary Pamphlets, p. 171] Most anarchists, therefore, think it is far more important to create the “living forces” within our communities directly than waste energy in electioneering and the passing of laws creating or “legalising” community assemblies. In other words, community assemblies can only be created from the bottom up, by non-electoral means, a process which Libertarian Muncipalism confuses with electioneering.

So, while Libertarian Muncipalism does raise many important issues and correctly stresses the importance of community activity and self-management, its emphasis on electoral activity undercuts its liberatory promise. For most anarchists, community assemblies can only be created from below, by direct action, and (because of its electoral strategy) a Libertarian Municipalist movement will end up being transformed into a copy of the system it aims to abolish.

http://www.infoshop.org/faq/secJ5.html#secj58

http://www.infoshop.org/faq/index.html

December 15, 2009 Posted by | kooperatifler vb modeller, ozyonetim, yerel yönetimler | Leave a comment

Katılımcı Ekonomi Seminer Metni – Taylan Doğan, Özgür Efe

Bir vizyon olarak Katılımcı Ekonomi:

Berlin duvarının yıkılması (1989) Marksizmin geniş kesimlerin gözünde bir seçenek olmaktan çıkmasına yol açtı. Tabii daha önceden de güçlü kuşkular vardı. 1990’ların sonunda Marksizmden pek o kadar esinlenmeyen, hatta onu karşısına alan başka bir muhalefet dalgası ortaya çıktı. Bu, alternatif küreselleşme hareketi olarak adlandırıldı.

Alternatif küreselleşme hareketi, daha çok dünyadaki gelir uçurumunun artmasına yol açan uluslararası düzeydeki kurumları (IMF, Dünya Bankası-DB, Dünya Ticaret Örgütü-DTÖ vs.) eleştiren bir protesto hareketi olarak doğdu.

Katılımcı Ekonomi, bu hareketi desteklemekle birlikte aynı zamanda eleştirir. Eleştirisinin temel unsuru toplumlara sunabilecek bir gelecek vizyonundan yoksun oluşudur. Hareket çok başarılı olacak olsa bile, en fazla IMF, DB veya DTÖ’nün yerine daha reformcu kuruluşlar geçecektir. Oysa her toplumda insanlar çok iyi bilmektedir ki, büyük şirketler, hiyerarşik üretim mekanizmaları, pazarlar varolduğu ve toplumu “kâr peşinde koşma” dürtüsü yönlendirdiği sürece bu kazanımlar geçici olacak, kalıcı ve radikal bir toplumsal dönüşüme yol açmayacaktır.

Katılımcı Ekonomi kapitalizmin yerine hem ekonomik açıdan uygulanabilir, hem de insanların özlem duyduğu değerleri yaşama geçirebilen bir ekonomik vizyon önermedikçe, alternatif küreselleşme hareketinin başarısız olacağı görüşündedir. İnsanlar bize “peki siz ne istiyorsunuz?” diye sormaktadır. Küresel kapitalizmin kötülüklerini sayıp dökmek dışında bir yanıt alamadıkları için de pasifize olmakta, “çok kötü” olduğunu bile bile kapitalizme razı olmak dışında bir çıkar yol bulamamaktadırlar. Katılımcı Ekonomiye göre, alternatif küreselleşme hareketinin tıkanmasında rol oynayan en büyük faktör de böyle bir gelecek vizyonundan yoksun oluşudur.

Katılımcı Ekonomi kendini gelecekte kurabileceğimiz alternatif bir ekonomik vizyon olarak sunarken, aynı zamanda bugünü de etkilemeye çalışır. Hareketin bugün bir vizyona sahip olması, şimdiki örgütlenme ve eylemlere de kılavuzluk edecektir. Toplumu ne yöne doğru değiştirmek istediğimizi bilmeden, kalıcı reformlar peşinde koşamayız ve giderek toplumsal bir dönüşüm sağlamakta başarısız kalırız.

Seminer Nasıl İlerliyor?

Katılımcı Ekonomi öncelikle insanlığın özlemleri diyebileceğimiz bazı ahlaki değerler ortaya koyar. Bunlar, hakkaniyet, dayanışma, çeşitlilik ve öz-yönetim’dir. Sonra gerek kapitalizmin, gerekse koordinatörist ekonominin türevleri olarak adlandırdığı pazara ve merkezi planlamaya dayalı sosyalizmin bu değerleri nasıl çiğnediğini göstermeye çalışır. Buraya kadar daha çok negatif bir analiz yapmış oluruz. Ardından bu değerlerin hangi ekonomik kurumlarla hayata geçirilebileceğini tartışmaya başlar. Burada aşama aşama katılımcı ekonomi modeli kurulmaya başlanır.

Önce toplumda hakkaniyet ilkesinin hangi ücretlendirme/ödüllendirme yoluyla hayata geçebileceği tartışılır. İnsanlara ücret öderken kriter olarak neyi almalıyız? “Gayrete ve fedakarlığa göre” Katılımcı Ekonominin ilk kurumsal ilkesidir.

Ardından, işyerlerinde (işletmelerde) ve yaşam birimlerinde (mahallelerde, şehirlerde vs.) gerçek bir taban demokrasinin nasıl oluşturulabileceği tartışılır. İşçi ve tüketici konseyleri ile “herkesin kararlara, o kararlardan etkilendiği ölçüde katılması” ilkesi bu bölümde elde ettiğimiz sonuçlardır.

Gel gelelim işçi ve tüketici konseylerinin kurulmasının, gerçek bir taban demokrasisinin oluşumu için yeterli olmadığı ortaya çıkar. Bunun nedeni, gerçek bir sınıf karakteri taşıyan “koordinatör” sınıftır. Bu bölümde doğası ve sınıf çıkarları açısından koordinatör sınıf analiz edilir ve ortadan kaldırılması gerektiğine karar verilir.

İşlerin dengeli bir şekilde dağıtılması ya da “dengeli iş düzenleri” hem gerçek bir işyeri demokrasisini hayata geçirebilir; hem de ekonomik açıdan ciddi bir verimlilik kaybına yol açmaz. İşçi ve tüketici konseyleri + dengeli iş düzenleri ile Katılımcı Ekonomi modelinin kurulmasında bir hayli yol almış oluruz.

Geriye ekonominin üretim ile tüketim arasındaki ana halkası kalır. Bu, tahsisattır. Katılımcı ekonomide kaynaklar, girdiler ve iş gücü nasıl tahsis edilecek, hangi üründen ne kadar tüketilecektir? Yanıt, Katılımcı Planlamadır. Katılımcı Planlama aynı zamanda toplumda dayanışma ilkesini hayata geçirmek açısından kritik bir öneme sahiptir.

Konu Başlıkları: – Değerler (Hakkaniyet, Dayanışma, Çeşitlilik ve Öz-yönetim) – Kapitalizm ve Sosyalizm türleri bu değerleri nasıl çiğniyor? – Bu değerleri hangi kurumlarla hayata geçirebiliriz? – Hakkaniyet – Özyönetim – demokrasi – Koordinatör sınıf – İş düzenleri – sınıfsız bir toplum – Katılımcı planlama – Dayanışma

i) Değerler

1) Hakkaniyet

Kapitalist ekonomilerde ve pazara veya merkezi planlamaya dayalı ekonomilerde hakkaniyet şu şekillerde ayaklar altına alınır:

– Kapitalizmde üretim araçlarının özel mülkiyeti, bunların miras yoluyla devredilebilmesi hiç çalışmadan kazanmanın yolunu açar. – Üretim araçlarının özel mülkiyeti kaldırılsa bile, pazara veya merkezi planlamaya dayalı ekonomiler bireylerin ekonomiye ürün bazında yaptığı katkıyı ödüllendirirler. Bu hakkaniyetli değildir. İnsanlar farklı eğitim düzeylerine sahiptir. Çalıştıkları iş yerleri daha ileri ya da geri bir verimlilik düzeyine sahip olabilir. Mesai arkadaşları daha az ya da daha çok çalışabilir. Bunun ötesinde, kişiler genetik olarak devraldıkları farklı fiziksel özelliklere sahiptir; farklı yetenekleri vardır.

Örnek: Ahmet, Mehmet’e göre daha iri yapılı ve güçlüdür. Her ikisi de şeker kamışı kesmeye giderler. Doğal olarak aynı çalışma süresi içinde Ahmet daha çok şeker kamışı kesmiş olacaktır. Kapitalist ve sosyalist ekonomiler bu durumda Ahmet’i, Mehmet’e göre daha çok ödüllendirecektir. Peki bu hakkaniyetli midir? Hayır, değildir. Bu tartışmaya 2. bölümde daha ayrıntılı şekilde gireceğiz.

2) Dayanışma Dayanışma, bireylerin birbirlerinin durumundan haberdar olmaları, bunun sonucu olarak kendilerini başkalarının yerine koyabilmeleri (duygudaşlık veya empati) ile mümkündür. Bireylerin aldığı kararlar başkalarını (gerek aynı iş yerindeki çalışma arkadaşlarını, gerekse daha geniş tüketici kitlesini) nasıl etkilemektedir? Ya da tüketiciler bir ürünü tüketmek isterken, o ürünü üreten işçilerin durumunu ne ölçüde göz önüne alırlar?

– Pazar ekonomileri, alıcı ile satıcıyı karşı karşıya getirirken toplumun geriye kalanını yapılan mübadelenin sonuçlarının tamamen dışında bırakır. Bir otomobil satıcısı otomobili en uygun fiyata alıcıya satmak ister. Aynı şey alıcı için de geçerlidir. Burada otomobil teknolojisinin yarattığı çevre kirliliği, trafik vs. sorunlar her iki tarafın da umurunda değildir. – İşçiler, tüketiciler üzerinde olumsuz etkileri olabilecek bir ürün üretirler (örneğin kanserojen madde içeren bir ürün). Burada çoğu kez işçiler yalnızca aldıkları ücretle ilgilenir ve üretimlerinin toplumsal sonuçlarını göz önüne almazlar. – Daha çarpıcı olan ise, bir çarşıya çıktığınızda karşılaşacağınız manzaradır. Pek çok satıcı dünya kadar ürünü satmaya uğraşmaktadır. Peki bu ürünleri üreten işçiler nerededir? Hangi koşullarda üretmişlerdir? Tüketim zevklerine hitap eden bir ürün (örneğin Nike spor ayakkabıları) çocuk emeğinin aşırı sömürülmesiyle üretilmiş olabilir. Ama tüketici bu gerçeğin farkında değildir; çoğu zaman da umursamaz.

Bu örnekler, pazar ekonomilerinde dayanışma ilkesini hayata geçirmenin imkansız olduğunu gösterir.

3) Çeşitlilik – Bir işyerinde x ürününü belirli bir miktarda üretmenin – aynı zamanda çalışma yaşamının kalitesini koruyarak (ya da yükselterek) – en iyi yolu nedir? Bunu önceden tam olarak bilemezsiniz. Bu nedenle, belirli bir üretim kalıbını tercih etmiş olsak bile, buna karşı çıkanların görüşleri saklı tutulmalı, hatta bu yönde araştırmalar sürdürülmelidir. Çoğunluğun tercih ettiği üretim kalıbı beklenen parlak sonucu vermeyebilir. Bu nedenle çeşitli alternatiflerin korunması tercih edilmesi gereken bir özelliktir. Gel gelelim, işveren veya (sosyalizmde) merkezi planlamacılar adına üretim süreçlerini denetleyen koordinatör sınıf (işyerindeki mühendisler, işletmeciler, hatta forman denilen usta başları) çoğunluk/azınlık görüşleri tartışmasına bile girmez. Hiyerarşinin üst-basamaklarında daha önce alınmış bir kararı sonuna kadar uygulamaya çalışır – Kapitalizm kendi içinde üç sınıf (burjuvazi, koordinatör sınıf ve işçi sınıfı); sosyalizm ise iki sınıf (koordinatör sınıf ve işçi sınıfı) üretir. Bu sınıflar birbirlerine karşı düşmanca, küçümsemeyle veya nefretle yaklaşırlar. Ama sınıflar kendi içlerinde bir homojenlik üretme eğilimdedir. Bir işçi sınıfı alt-kültürü, koordinatör sınıfın yuppie kültürü, burjuvazinin ise kendine özgü “yüksek” kültürü, aslında birbirlerine çok benzer bireyler üretir. Oysa bu tercih edilir bir durum değildir. Sınıfsız bir toplumda çeşitliliğin artma ihtimali çok daha fazladır.

4) Öz-yönetim – Öz-yönetim, biçimsel demokrasinin ötesinde, doğrudan ve yerel demokrasiyi akla getirir. Merkezi planlamaya dayalı sosyalist ekonomilerde, plancılar aşağıya doğru bazı öneriler sunarlar. Daha sonra tek tek üretim birimlerinden geri-besleme ilişkisi içinde veriler alırlar. Sonra öneriler talimatlara dönüşür ve uygulanması istenir. – Kapitalist ekonomilerde, işverenlerin adına üretim süreçlerini denetleyen koordinatör sınıf olduğu sürece iş yeri demokrasisinden bahsedemeyiz. (Bu konuya daha sonra döneceğiz). – Ayrıca ister kapitalist, isterse pazara-dayalı sosyalist olsun, pazar ekonomilerinde karar zaten verilmiştir. Amaç maliyetlerin düşürülmesi ve kârın azamileştirilmesidir. Her finansal güçlük durumunda, zaten işe işçilerin ücretlerinin kısılmasıyla başlanacaktır. (Pazara dayalı öz-yönetimsel bir modelin benimsendiği eski Yugoslavya’da olduğu gibi) bu kararı bizzat işçi konseylerinin vermesi fazla bir şey değiştirmez.

ii) Katılımcı Ekonomi bu değerleri hangi ilkeler ve kurumlar çerçevesinde hayata geçirebilir?

A) Gayret ve Fedakarlığın Ödüllendirilmesi – Hakkaniyet

İnsanların sahip oldukları üretim araçları ya da mülkleri (dolayısıyla kudretleri) karşılığında ödüllendirilmesinin hakkaniyetli olduğunu savunmak oldukça güçtür. Çağımızda daha çok şu kriter öne çıkıyor gibi gözükmektedir: İnsanları, ekonomiye yaptıkları katkıya – yani ürettikleri ürüne göre – ödüllendirelim.

Bireylerin ürettikleri katkının değerini arttıran faktörler arasında;

  • Çalıştıkları işyerinin üretkenliği
  • İnişe geçen bir sektör yerine, yükselişe geçen bir sektörde çalışmak gibi şans faktörü
  • Doğuştan gelen yetenek ve beceriler
  • Eğitim düzeyi
  • Ve bir mal veya hizmet üretirken gösterdiğimiz gayret ve fedakarlık vardır.

Bunlardan, eğitim ve gayret-fedakarlık dışındaki bütün faktörler insanın kendi denetiminin dışındadır. Dolayısıyla kendimizin denetleyemediği faktörler yüzünden daha fazla veya daha az ödüllendirilmek hakkaniyetle bağdaşmaz.

Ben bir malı çoğunlukla tek başıma üretmem. Benim işverenimin yaptığı yatırım, mesai arkadaşlarımın üretkenlik düzeyi, kullandığım girdilerin veya benim sektörümde iş gücünün daha mı bol; yoksa daha mı kıt olduğu, çalıştığım sektörün ekonomik krizlerden etkilenme derecesi, benim ürettiğim malın değerini topluca belirleyen unsurlardan bazılarıdır. Ama ben sadece ne kadar uzun ve/veya yoğun çalıştığıma bağlı olarak ödüllendirilmeliyim.

Bu argümana karşı çıkmak zordur. Ama modern toplumlarda koordinatör sınıfın vasıfsız işçilere göre çok daha yüksek ücretler alması özellikle eğitim gerekçesiyle haklılaştırılmaya çalışılır. Buna beyin cerrahı/çöpçü problemi diyoruz. Bir beyin cerrahının ne kadar çok çalışırsa çalışsın, zahmetli koşullarda son derece bıktırıcı bir iş yapan çöpçüye göre daha çok gayret göstermediği açıktır. Buna karşın toplumsal önyargı beyin cerrahının çok uzun bir süre eğitim görmek zorunda kaldığını; dolayısıyla ona hayat boyu ödenen yüksek ücretin bir nevi katlandığı bu zahmetin karşılığında bir tazminat olduğunu öne sürer. Gerçekten böyle midir?

  • Bir kere hangi koşullarda eğitim görmüş olursa olsun, cerrahın karşılaştırılması gereken kesim koordinatör sınıfın diğer kesimleri değil, çöpçüdür. O eğitim görürken, çöpçü halihazırda zor koşullarda çalışmaktadır.
  • İkincisi, eğitim çok büyük ölçüde bütün toplumun sağladığı bir altyapıyla (binalar, laboratuarlar, öğretmenler) gerçekleştirilir.

Dolayısıyla, sadece daha çok eğitim gördüğü için bir beyin cerrahının bir çöpçüye göre daha fazla gelir elde etmesi haklılaştırılamaz.

Bu konuda eğitim görenler arasında bir karşılaştırma yapılabilir. Eğer Ahmet, Mehmet’ten daha zahmetli koşullarda, daha çok çaba gerektiren bir eğitim kurumunda okumuşsa (ya da eğitim masraflarını kendisi karşılamışsa), o zaman tabii ki Ahmet daha fazla ödüllendirilmelidir. Ama bu Ahmet’in yaşam boyu daha yüksek bir geliri hakketmesi anlamına gelmez. Yalnızca mesleki kariyerinin başlangıcında bir telafi ücreti olarak Ahmet’e, Mehmet’e göre biraz daha fazla ödeme yapılmasını gerektirir – ama o kadar!

Okula gitmenin bir işte çalışmaktan daha zahmetli olduğu durumlar ise yok denecek kadar azdır.

Diğer yandan, beyin cerrahı çöpçüye göre manevi tatmin sağlayan başka imkanlara sahiptir: zaten yaptığı iş ona toplumsal bir prestij sağlamaktadır; mesleki formasyonunu geliştirmek için kongrelere vs. katılması onun insani potansiyelini de geliştirir. Bütün bunların üzerine bir de daha yüksek ücret alması toplumsal olarak hakkaniyetli bir yaklaşım sayılmaz.

Öyleyse katılımcı ekonomi ödüllendirmede hakkaniyet ilkesini şöyle hayata geçirir: kim daha fazla ve/veya daha yoğun çalışıyorsa ya da daha zahmetli koşullarda, (itfaiyeciler gibi) daha tehlikeli koşullarda çalışıyorsa; daha rutin, aptallaştırıcı, manevi tatmini düşük işlerde çalışıyorsa, onun daha fazla ödüllendirilmesi gerekir.

İhtiyaç kriteri: Katılımcı ekonomi gayret ve fedakarlığa ek olarak bir de ihtiyaç kriteri getirir.

Bazı insanlar çalışamayacak durumdadır (özürlüdür) veya kaza geçirip artık çalışamayacak duruma gelirler. Onlara toplumsal tüketim ortalamasına göre ihtiyaç temelli bir gelir sağlanır.

B) Öz-yönetim – gerçek demokrasi

Katılımcı ekonomi, adem-i merkeziyetçi ve doğrudan demokrasiye mümkün olduğunca yakın bir öz-yönetim biçimini savunur. Bununla birlikte, temsili demokrasiye ait öğeleri de barındırır.

İşçiler ve tüketiciler en küçük birimlerden başlayan ve daha geniş birimlere doğru yükselen konseyler şeklinde örgütlenirler. Bir işyerinde özel bir iş için örgütlenmiş bir çalışma ekibinden tutalım, o işyerini kapsayan konseye, o sanayiyi (örneğin basın-yayın sektörü) kapsayan konseye ve nihayet ulusal ekonomiyi kapsayan konseye kadar çeşitli düzeylerde konseyler vardır.

Benzer şekilde, tüketiciler de bir öncelikle bir mahalle konseyinde, bir semt konseyinde, kırsal bir yönetim birimi konseyinde, bir şehir konseyinde, bir vilayet ve nihayet ülke çapında bir konseyde örgütlenirler.

İşçiler hangi düzeyde bir işe karar vereceklerse (örneğin bir işyerine yatırım yapılması) o düzeyde tartışır ve karar verme süreçlerine katılırlar.

Tüketiciler de, örneğin bir mahalleye yüzme havuzu yapılması gibi bir öneriyi mahalle konseyinde öne sürerler ve karara varmaya çalışırlar.

Bununla birlikte, katılımcı ekonomiyi herhangi bir biçimsel demokratik işleyişten ayıran önemli bir ilke vardır: herkesin kararlara, o karardan etkilendiği oranda katılması. Bu ilke, özellikle karmaşıklaşmış modern toplumlarda önem taşır; çünkü günümüz toplumlarında bir çok şey iç içe geçmiştir ve çoğu zaman bir (üretim/tüketim) biriminde alınan kararlar, başka birçok (üretim/tüketim) birimini de etkilemektedir.

Çeşitli düzeylerde konseylerin ve konseyler federasyonunun olmasının nedenlerinden birisi de budur.

Örneğin A işyeri büyük bir demir-çelik fabrikasıdır ve oradaki işçi konseyi büyük bir yatırım yapma kararı alır. Bu karar nihai bir karar olamaz; çünkü kararın sonuçları bu yatırım için gerekli olan girdileri üretecek işyerlerini de – en az A işyerindeki işçiler kadar – etkilemektedir. Sözgelimi bu girdileri sağlayacak B, C ve D işyerlerindeki işçiler bir dönem için çalışma saatlerini arttırmak zorunda kalacaklardır. O halde A işyeri konseyi “yatırım önerisini” ayrıntılandırıp bir üst düzeydeki sanayi konseyine iletir. Orada karar alma sürecine artık B, C ve D işyerleri konseylerinin temsilcileri de katılırlar. Karşılıklı müzakerelerle bir sonuca varılır ve bu sonuç mutlaka “yatırım önerisinin” olduğu gibi kabul edilmesi biçimini almak zorunda değildir.

Tüketicilere dönük de bir örnek verebiliriz. A şehrinin enerji ihtiyacı yoğun bir kirlilik üreten termik santrallerle karşılanmaktadır. A şehri tüketici konseyleri federasyonu, kendisine yakın olan ve büyükçe bir nehrin geçtiği B şehri civarında bir baraj yapıp, enerji ihtiyacını hidro-elektrik enerji üretimiyle karşılamayı kararlaştırır. Böylece A şehrinin halkı hava kirliliğinden kurtulacaktır.

Fakat bu karardan B şehri civarındaki nüfus da etkilenecektir. Çünkü belirli sayıda köy ve kasaba boşaltılmak zorunda kalınacaktır. Bu durumda, doğal olarak B şehrinin tüketici federasyonu da karar sürecine dahil olur. Konu bölge tüketici konseyine taşınır. Burada A şehrinde yaşayanlar, boşaltılmak zorunda kalınacak köy ve kasabaların başka bir yerde kurulması için gerekli maliyeti üstlenmeye zorlanırlar. Böylece A şehri tüketici konseyleri federasyonu baraj maliyetine ek olarak yeni yerleşim yerlerinin inşaatı için gerekli masrafları da “baraj önerisine” dahil etmek zorunda kalır. Öneri şu ya da bu şekilde (reddedilme şıkkı dahil) karara bağlanır.

Temel ilke, yukarıda belirtildiği gibi, bir karardan etkilenen bütün birey veya kesimlerin – o karardan etkilendikleri oranda – karar alma sürecine katılımının sağlanmasıdır. Bunun için söz konusu kararın sonuçlarına dair bilgilerin şeffaf biçimde ilgili bütün kesimlere ulaşabilmesi gerekir. Bir kararın sonuçları hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan, o karar hakkında alacağımız kolektif kararlar demokratik olmayacaktır. İkincisi, karar alma sürecine katılan bireylerin eğilimlerinin de bilinmesi gerekir. İnsanlar bir kararın sonuçları hakkında yeterli bilgiye sahip olduktan sonra ne düşünmektedir? Bunlar sağlandıktan sonra, işyeri veya tüketici konseyinde duruma göre konsensüs veya herkese bir oy üçte/iki çoğunluk ya da basit çoğunluk aranması gibi oylama yöntemlerine başvurulabilir.

Mikro bir örnek: İşçilerin geceli gündüzlü birbirlerine çok yakın şekilde çalıştığı küçük bir işyeri düşünelim. Buraya yeni bir işçi alınacaktır. İşyeri konseyi nasıl bir oylama yöntemi izlemelidir?

İşyerindeki işçilerden birisi, yeni işe alınacak işçiyi önceden tanımakta ve ondan hiç hoşlanmamaktadır. Daha önce aralarında bir gerilim yaşanmıştır. Bu durumda alınacak karardan – diğer işçilere göre – en çok o etkilenecektir. Diğer işçilerin etkilenme derecesi ise daha düşük olacaktır. Eğer herkese bir oy/nitelikli çoğunluk kuralı benimsenirse, söz konusu işçi tek tek işçilerin çoğuna derdini anlatmak ve işçinin işe alınmaması için onların desteğini kazanmaya çalışmak zorunda kalacaktır. Oysa bu durumda en uygun yöntem veto hakkını içeren konsensüs olabilir. Yeni işe alınacak işçiden hoşlanmayan işçi kararı veto eder ve kararın ağır sonuçlarına katlanmaktan kurtulur.

C) Güçlendirici ve güçlendirici olmayan işler – koordinatör sınıf

Koordinatör Sınıf – İş Organizasyonu ve İş Bölümü:

Modern toplum tarafından tüketilen mal ve hizmetler oldukça karmaşıklaşmış bir ilişkiler ağı içerisinde üretilmektedir. Her bir işyeri kendine has karakterler taşımakla birlikte, genel dokuda güçlü bir işbölümü ve uzmanlaşma geleneği bulunmaktadır.

Her bir işyerinde yapılan işler, belirli görevlerin bir araya getirilmesiyle oluşmaktadır. Örneğin bir tahsildar, o gün yapması gereken “tahsilatların listesini teslim alır”, “tahsilat yapacağı işyerlerini dolaşır”, aldığı tutarlara karşılık “makbuz düzenler”, tüm tahsilatlar tamamlandıktan sonra o günkü tahsilatlar için bir “tahsilat raporu hazırlar” ve “tahsilatı vezneye iade eder”. Bu durum için tahsildarlık işinin 5 görevden oluştuğunu söylemek mümkündür. Bu görevlerin bazılarının son derece basit, bazılarının ise daha fazla gayret ve kişisel katkı gerektiren işler olduğu kolayca görülebilir.

Her iş, basit ve karmaşık görevlerin farklı bir oranda birleşmesiyle oluşur. İçinde ağırlıklı olarak daha fazla zihinsel faaliyet; analiz, planlama ve değerlendirme unsurları barındıran işleri “Güçlendirici” işler; daha fazla basit ve rutin görevlerin oluşturduğu işleri ise “Zayıflatıcı” işler olarak adlandıracağız.

Mekanik olan ve zihinsel faaliyet gerektirmeyen işler öz-saygı, güven ve öz-yönetim becerilerini yok eder. Heyecan verici ve yeteneklerin kullanılmasını teşvik eden işler ise ekonomik alternatifleri analiz etme ve değerlendirme yeteneğini zenginleştirir.

Dolayısıyla söz konusu işler, bu işçilere sağladığı yaşam kalitesi ve güç bakımından olduğu kadar ilgili ücret ve statü bakımından da bir hiyerarşi oluştururlar. Bu hiyerarşi sıradan bir işçi, bir bekçi, bir ustabaşı, bir yönetici, mühendis ya da yönetim kurulu başkanı olmak arasındaki farkı belirler. Üretim, Tahsisat ve Tüketim karşısında işgal ettikleri konumlar açısından yeterince benzer koşullara, maddi çıkar ve motivasyonlara sahip olan bu iki grubu iki ayrı sınıf olarak tanımlayacağız: İşçi sınıfı ve Koordinatör Sınıf.

Koordinatörler

Koordinatör sınıf, mülk sahibi sınıf adına yöneten ve bu yönetim hakkını “doğal”/ “eğitimle kazanılmış” becerilerden kaynaklanan “haklı” nedenlere dayandıran, sahip olduğu belirli “uzmanlıklar” sayesinde emeğine karşı ücret alan bir gruptur. “Uzmanlıklarına” dayanarak kendilerini daha güçlü kılan işleri yaparlar ve bu işleri yapabilme becerilerini, bilgileri tekellerine almaları sayesinde muhafaza ederler.

Koordinatör sınıf, kategorik olarak “çalışan sınıf”ın bir parçası olmakla birlikte, “Analiz Eden”, “Karar Veren”, “Planlayan”, “Değerlendiren” konumlar üzerinde kurduğu tekelle, kapitalist sınıf ve işçi sınıfının arasında konumlanarak bu iki sınıfla da karşıtlıklar yaşar:

Bilgi ve karar alma süreçleri üzerindeki tekellerini kendi çıkarları doğrultusunda, kimi zaman kârlılıkla ters düşecek şekilde kullanırlar. Böylelikle kariyerlerini/yaşam standartlarını iyileştirmeye çalışırken kapitalist sınıfla karşıtlık yaşarlar. Firmanın faaliyetlerini pratik olarak “rehin” aldıkları için bu eylemlerinden dolayı ceza görmeleri pek de muhtemel değildir.

İşverenler tarafından işe alınmış “profesyonel” çalışanlar olarak işverenlerin programlarını işyerinde hayata geçirmenin aracı olarak da işçi sınıfıyla karşıtlık yaşarlar. Bu rolleriyle kapitalist sınıfın işçi sınıfıyla karşıtlığını miras almışlardır. Taşeron kullanımı, üretimin kirinden kurtularak pazarlama şirketlerine dönüşüm, kitlesel işten çıkarmalar, ücretleri baskı altında tutarken şirket adına fedakarlık talep etmek, işçi ve diğer hizmetli sınıfın tepkilerini kontrol altında tutmak; sendikalaşmayı engellemek vs. bu sınıfın “patronlar” adına icra ettiği olağan görevlerdendir.

Bu karşıtlıklar bir işyerinde dayanışmayı engeller ve onun yerine husumet ve birbirini denetleme eğilimini geliştirir.

Meşrulaştırma Mekanizmaları

Kapitalist sistem meritokrasiyi, “yeterince iyi olanın” ödüllendirilmesini ön plana çıkararak; daha yüksek konumlarda bulunan kişilerin daha iyi oldukları ve daha fazla çaba sarf ettiklerini ileri sürerek, “haksızlık” olarak adlandırdığımız sonucun aslında normal olduğunu ima eder. “İyi olmak”, herkesin eşit şartlarda katıldığı yarıştan galip çıkmak anlamına gelmektedir. Hayat tarafından eşitsiz şekilde sunulan tüketim olanaklarını her durumda en iyiler toplayacaktır: İyi bir okuldan mezun olmak, belirli disiplinlerde kabiliyetli olmak, daha yetenekli ya da daha yaratıcı olmak, hep en iyi olma yolundaki doğal avantajlar olarak değerlendirilir.

Farklı işyerlerini birbirlerine karşı, aynı işyerindeki çeşitli işleri de kendi aralarında karşılaştırırız. Yapılan işe, ortaya konan ürüne ve bunların zorunlu kıldığı uzmanlıklara zihnimizde belirli değerler atfederiz. Bu şekilde şartlandırılmamız da benzer bir sürecin ürünüdür: Örneğin, uçak üretmek, tekerlekli sandalye üretmekten daha yüksek katma değer yaratan bir iştir ve çalışanlarına daha fazla kazandırır. Bunu “normal” bir olgu olarak karşılarız (uçak sektöründe çalışan işçi çok daha “vasıflıdır”). Benzer şekilde, aynı fabrikada çalışmalarına karşın, bir uçağın motorunu imal eden işçi de koltuklarını üreten işçiden daha fazla kazanır. Oysa çoğu durumda, bir iş yerinde alacağınız görev tesadüfler tarafından belirlenir ve bu tesadüfler belirli yaşam standartlarını beraberlerinde getirir.

İşçi sınıfının gözüyle “Yöneten sınıf farklıdır”. Çünkü onlar kendileri gibi değildir. Daha akıllıdır; daha zekidir; belirli ince işler konusunda kendilerinin sahip olmadığı becerilere sahiptir. Bu doğaldır. Kaçınılmazdır. Kaderdir. Bu duruma “içerlenerek boyun eğilir”. Koordinatör sınıfın kibirliliği ve kendini yüksek görmesi ise nefretle karşılanır.

Koordinatör sınıf gözüyle işçi sınıfı, bu işleri gerçekleştirebilecek “yeteneğe” sahip değildir. Yüksek nitelikli işlerin bu sınıf tarafından yapılmasını beklemek işi tehlikeye atar; üstelik bu sınıfı taşıyamayacağı bir yükün altına sokar. Kendilerinin yaptıkları işler, başkaları tarafından kolayca yapılamayacak/öğrenilemeyecek kadar karmaşık, yorucu ve özeldir. Basit işleri ve basit zevkleri olan işçi sınıfı gerçekten de aşağı/sıradan bir tabakadır. Yaptıkları işi herkes yapabilir. Yaşama dair ince zevkleri yoktur. Hayatları, yaptıkları iş doğrultusunda basit bir düzeyde geçer. Dolayısıyla koordinatör sınıf üyeleri şöyle düşünür: “Bu özverimiz karşılığında en büyük pay bizim olmalı.”

Koordinatör sınıfın varlığı öz-yönetimi nasıl tehdit ediyor?

Gerçek bir işyeri demokrasisi yaratmak için çalışanlarımızın her birine birer oy hakkı verdiğimizi ve her kararı oylamaya sunduğumuzu varsayalım. Bu, kararların alınması sürecini nasıl değiştirecektir?

  • Oy kullanmanın bir formaliteden öteye geçebilmesi, oy verecek kişilerin oylanacak konularla, oylama sonucunda oluşabilecek durumlarla ilgili bilgiye sahip olmasına bağlıdır. Bir işyerinde olup bitenler hakkında bilgi sahibi olmayan kişiler, sahip oldukları oyları doğru kararlar alacak şekilde kullanamayacaklardır.
  • Bilginin belirli bir grubun tekelinde olması, bu grubun “gerçek”e ilişkin resmi dilediği gibi sunabilmesi, bilgiden yoksun olan kişileri kolayca maniple etmesini mümkün kılar. (Çoğu kez kararlar önceden alınmıştır bile.) Bir yayınevinde, yayınlanacak kitapların seçilmesi süreçlerinden uzak tutulmuş mizanpaj yapan bir teknisyen, yeni dönem için yayınlanacak kitapların seçiminde sahip olacağı oy için nasıl karar verecektir?
  • Parçası olduğu üretim süreciyle ilgili bilgi akışından izole edilen işçi sınıfı doğal olarak “karar süreçlerinde” pasifleşecektir. Modern Batı toplumlarında, genel parlamento seçimlerinde katılım düzeyinin düşüklüğü buna bir örnek teşkil eder. Hakkında bir şey bilmediğiniz ve sonucu değiştiremeyeceğiniz seçimlere neden katılasınız ki?
  • Kimi durumlarda mesleki örgütler, kendi alanlarını “dışardan gelebilecek” olanlara karşı kıskançlıkla korurlar: Akademiler, Barolar, Tıp Örgütleri, Mühendislik Odaları vs. Bunları bir tür modern lonca örgütleri olarak görmek mümkündür. Mesleğe giriş ve mesleğin icrasında uyulacak kurallar titizlikle işletilir. Bir hemşirenin, doktor tarafından yapılması gereken bir işe burnunu sokması “profesyonellik kuralları” tarafından engellenir.

Sorun oylamaya katılma ya da oy hakkına sahip olma sorunu değildir. Zayıflatıcı işlerle köreltilmiş çalışanlar, her biri üçer oy hakkına bile sahip olsa karar sürecinin kuklaları olma akıbetinden kurtulamazlar.

Öz-yönetim nasıl sağlanacak ?

Eşit ve adil bir çalışma hayatı özlemi duyanlar, klasik sosyalizmin bu konudaki sorunları çözebileceğine dair derin bir inanç beslediler. İster pazar ekonomisine dayalı, isterse merkezi planlamaya dayalı olsun klasik sosyalizmin sınıf analizi iki kutupludur. İki sınıflı bir savaşta eşitlik, adalet ve mutluluğun “mülk sahibi” zorbaların yenilgiye uğratılmasıyla sağlanacağı öngörülür. Öngörülen mutluluğun yaşanan deneyimler tarafından sağlanamamış olması, “kaçınılabilir” işleyiş kusurları olarak değerlendirilir ya da yozlaşmış bürokrasilere bağlanır.

Klasik sosyalizm analizinde “koordinatör sınıf” yer almamaktadır. Bu eksiklik nedeniyle sosyalizm, üretimin maddi araçlarına bireysel olarak sahip olma koşullarını ortadan kaldırırken, üretim sürecini denetleme/yönetme kabiliyetinden kaynaklanan tekeli olduğu yerde bırakma hatasına düşmüştür. Merkezi planlamada da tıpkı pazar ekonomileri gibi sınıf bölünmesi ve hiyerarşi yaratır. Merkezi planlama farklı olarak bu bölünmeyi “planlamacılar” ve onların planlarını “uygulayanlar” arasındaki ayrım üzerine inşa eder: Merkezi planlama, bu ayrımdan hareket ederek daha güçlü kılınmış ve güçsüzleştirilmiş işçiler yaratır.

Parti bürokratları, mühendisler ya da planlama uzmanları, neyin nerede, hangi yöntemlerle, ne kadar üretileceğine ve kime, nerede, ne kadar tahsis edileceğine dair önemli ekonomik kararları alan gruplardır. Değerlendiren, karar veren ve uygulatan bu koordinatör sınıf her zaman sıradan işçilere göre daha yüksek yaşam standartlarına sahiptir, daha zevkli koşullarda çalışır.

Katılımcı ekonomi, güçlendiren-zayıflatan işler karşıtlığının ortadan kaldırılmasını ve görevlerin zorluk düzeylerini ve güçlendirici etkilerini dikkate alarak dengeli ve adil bir şekilde yeniden kurulmasını esas alarak, koordinatör sınıfın oluşabileceği maddi koşulları ortadan kaldıracaktır. Önerilen çözümün detayları ise, biraz sonra “Dengeli İş Düzenleri” başlığı altında sunulacak.

D) Dengeli İş Düzenleri – sınıfsız bir toplum

Yukarıda açıklandığı gibi, güçlendirici işler koordinatör sınıfın denetiminde kaldığı sürece, gerçek bir işyeri demokrasisinden ve nihayetinde sınıfsız bir toplumdan bahsedemeyiz.

Katılımcı ekonominin bu soruna önerdiği çözüm gerçek anlamda bir katkıdır ve yaşanmış olan sosyalizm deneyimlerinin neden başarısız olduğunu önemli ölçüde – en azından işyerleri düzeyinde – aydınlatır.

Marksizm iki sınıflı bir ekonomik analize dayandığından, koordinatör sınıfın nasıl ortadan kaldırılabileceği sorusunu kendisine sormaz. Katılımcı ekonomi ise, gördüğümüz gibi, üç sınıflı bir ekonomik analiz yapar ve koordinatör sınıfın ortadan kaldırılması gerçek bir sorun halini alır.

Katılımcı ekonomi işçilerin güçlendirici işler bakımından da eşit kılınması gerektiğini söyler ve dengeli iş düzenlerini önerir.

Güçlendirici işleri yapanlar biraz da rutin işler yapsa, bıktırıcı ve zahmetli işleri yapanlar ise biraz düşünsel ve planlama benzeri işler yapsa işleri dengelemiş olmaz mıyız?

Örneğin bir hastanede, beyin cerrahı da dahil doktorlar mesailerinin belirli bir bölümünde yerleri temizleyebilirler. Basit muhasebe işleri yapabilirler. Ya da hasta kayıtlarını tutabilirler. Hastabakıcılara da belirli bir düzeyde tıp eğitimi sağlayabiliriz. Böylece onların da zaman içinde belirli doktorluk bilgi ve becerisi kazanmasını sağlayabiliriz. Bu sayede, hastabakıcılar öğleye kadar daha basit hastalıkları olan hastaları tedavi edebilirler. Öğleden sonra hastaların sürgülerini değiştirebilirler. Haftada bir gün de hastanenin idaresiyle ilgili bir görev üstlenebilirler.

Böylece güçlendirici görevler ile bıktırıcı görevler bütün işçiler arasında az çok eşit şekilde paylaştırılmış olur ve (eğer görevlerden oluşan “işlere” not verecek olursak) her işin notu ortalamaya doğru yaklaşır. Buna, dengeli iş düzenleri diyoruz. Bu sayede, işçilerin hepsi hastanenin nasıl idare edildiğini bizzat yaparak öğrenecek, belirli bir düzeyde doktorluk hizmetleri vererek kendi potansiyellerini geliştirmiş olacak, fakat usandırıcı/rutin işler de yapılmaya devam edilecektir.

Hastanenin işleyişiyle ilgili kararlar alınırken de, işçi konseyindeki her işçi hastanenin genel işleyiş sürecine dair bir hakimiyet kazanmış olacak, hastaların tedavisi, masraflar vs. konularında benzer bilgilere sahip olacaklardır. İşçilerin hepsi belirli ölçüde de olsa nitelikli işler yaptığından, öz-güvenleri benzer düzeyde olacaktır. Dolayısıyla herhangi bir konuda karar verilirken, her işçi benzer avantajlara sahip olarak karar alma sürecine katılabilecektir.

Gerçek bir işyeri demokrasisi ancak böyle sağlanabilir. Koordinatör ayrıcalıklar da ortadan kalktığından, aslında sınıfsal farklılıklar da silinmiş olur.

– İşlerin işyerleri içinde ve arasında dengelenmesi Katılımcı ekonomide işlerin dengelenmesi, herkesin her önüne gelen işi yapması demek değildir. Esas olarak daha güçlendirici işlerde çalışanların arada bir gidip çöpçülük yapması da değildir. Herkesin bir “esas işyeri” vardır ve işlerin dengelenmesi burada gerçekleşir. Örneğin, bir yayınevi orada çalışan bütün işçilerin “esas işyeri”dir. Yayınevindeki görevler (editörlük, kitap basımının planlanması, dağıtımı, okuyuculara katalog gönderilmesi, dizgi işi, ofisin gündelik bakım işleri vs.) orada çalışan işçiler tarafından dengelenir. Her işçi için dengeli bir iş düzeni yaratılır.

Bununla birlikte, bazı işyerlerinin ortalama notu diğerlerine göre daha yüksektir. Örneğin bir yayınevinde işleri ne kadar dengelerseniz dengeleyin, yapılan en rutin iş bile bir maden ocağında yapılan vasıfsız bir iş kadar zahmetli olamaz. Bu noktada, işlerlerin işyerleri arasında da dengelenmesi gerekir. Ortalama notu daha yüksek olan işyerlerinde çalışanlar, toplumsal ortalamayı yakalamak – yani biraz da zahmetli işler yapmak – için haftanın belirli saatlerinde esas işyerlerinin dışında daha rutin bir iş yaparlar. Tabii bunun tersi de geçerlidir. Ortalama notu daha düşük olan işyerlerindeki işçiler, belirli aralıklarla daha vasıflı işlerin yapıldığı işyerlerinde bir görev üstlenirler.

– Verimlilik kaybı oluşur mu? Dengeli iş düzenlerine getirilen başlıca eleştiriyi şöyle ifade edebiliriz: katılımcı ekonomi uzmanlaşmayı engeller; dolayısıyla verimliliği düşürür.

Katılımcı ekonominin bu temel eleştiriye yanıtları şöyledir:

Uzmanlık

Öncelikle katılımcı ekonomi uzmanlığa karşı değildir. Beyin cerrahlığı, bilimsel faaliyet, avukatlık, editörlük kendi başlarına ele alındıklarında birer “uzmanlık fonksiyonlarıdır”. Katılımcı ekonomi fonksiyonların kendisine karşı çıkmaz. Bunların belirli kişilerin – koordinatör sınıfın – elinde tekelleşmesine karşı çıkar. Dolayısıyla uzmanlıkları dengeli iş düzenlerinin bir parçası haline getirir ve toplum tabanına yaymaya çalışır.

İkinci yanıt şudur: Evet, bu dünyadaki üst düzey uzmanları dengeli iş düzenleri yapmaya zorladığımız için belirli bir ölçüde de olsa bir verimlilik kaybı yaşanabilir. Örneğin bir beyin cerrahı haftanın dört günü 6 ameliyat yapıyorsa, dengeli iş düzenlerine geçildiğinde haftada sadece iki gün 3 ameliyat yapacaktır. Diğer günler hastaların sürgülerini değiştirecektir, hasta giriş-çıkış dosyalarını tutacaktır vs. Bu durumda bir verimlilik kaybı sök konusu olabilecektir.

Burada daha genel tercihler devreye girer. Bu göreli verimlilik kaybını göze alarak, hakkaniyetli, öz-yönetime dayalı, insanların birbirlerine ve üretim/tüketim süreçlerine yabancılaşmadığı bir toplumu mu tercih ederiz? Yoksa verimlilik kaybı yaşamadığımız, ama hiyerarşik, sınıfsal ayrımların varolduğu, insanların egoist ve atomize bireyler haline getirildiği bir toplumu mu?

Katılımcı ekonomi üçüncü yanıtında ise şunları söyler: kapitalizmde nüfusun aşağı yukarı yüzde 1’i üretim araçlarını ve servetin çok büyük bölümünü elinde bulunduran burjuvazidir. Geriye kalan yüzde 19’u yüksek yaşama standartlarına sahip olan, bir ölçüde değerli mülkler edinebilen, yeteneklerini açığa çıkarıp kullanabildiği işler yapan koordinatör sınıftır. Son dilim olan yüzde 80 ise hem oldukça kötü koşullarda yaşar; hem de insanın üretim pratiği kişisel durumunu belirlediği için yetenekleri bastırılmış, vasıfsızlaştırılmıştır. Dengeli iş düzenlerine geçince toplumun bu çok geniş kesimi eğitim olanaklarına kavuşacak, güçlendirici görevler üstleneceği için yeteneklerini açığa çıkarma olanağına kavuşacaktır. Bunun sonuçlarını önceden bilemeyiz. Ama mevcut toplumlarımızda gizli kalan bu potansiyelin açığa çıkması pekala uzmanların sayısını şimdiki duruma göre önemli oranda arttırabilir.

Beyin cerrahı örneğine geri dönecek olursak, herkesin beyin cerrahi olamayacağı doğrudur. Ama kapitalist ekonomilerde beyin cerrahı olabilecek herkesin beyin cerrahı olamadığı da doğrudur. Dolayısıyla katılımcı ekonomide muhtemel sonuç, tek tek her beyin cerrahının daha az ameliyat yapması, bunun yerine rutin görevleri de yerine getirmesi; ama beyin cerrahı sayısı artacağı için yapılan ameliyat sayısının, en azından aynı kalması, hatta artması olacaktır.

D) Katılımcı Planlama – birbirinin koşullarına ilgi gösteren bireylerden oluşan bir toplum.

Tahsisat (allocation), girdilerin, kaynakların ve iş gücünün hangi üründen ne kadar üretileceğini belirlemek üzere nasıl dağıtılacağını düzenleyen mekanizmadır. Ama tahsisat aynı zamanda, üretilen ürünlerin kimler tarafından, hangi oranda tüketileceğini de düzenleyen bir mekanizma olarak karşımıza çıkar.

Pazar ekonomilerinde, tahsisat pazarlar aracılığıyla gerçekleştirilir. Merkezi planlamaya dayalı sosyalizmde ise tahsisat mekanizması, merkezi planlama sürecidir.

Katılımcı ekonomi tahsisatı katılımcı planlama yoluyla gerçekleştirir. Böylece hem kaynakların verimli bir şekilde dağılmasını, yani israf yapılmamasını temin eder; hem de bireylerin birbirlerinin durumlarıyla ilgilenmesini teşvik eder, yani dayanışmayı güçlendirir.

Katılımcı planlama süreci yerel işçi ve tüketici konseylerinden başlar. İşyerlerinde işçiler o yıl içinde ne kadar ürün üretmek istediklerini, hangi girdileri kullanacaklarına karar verirler. Aynı zamanda çalışma yaşamının kalitesini arttırmak için, çalışma ve boş zaman arasında bir denge kurmaya, yani çalışma saatlerini toplumsal ihtiyaçları göz önüne alarak kısaltmaya çalışırlar. Yine rutin ve bıktırıcı işleri azaltmak için işyerinde üretkenliği arttıracak yatırımlar yapmayı isteyebilirler.

Diğer yanda, mahalle veya şehir tüketici konseyleri o yıl ne kadar bireysel tüketim, ne kadar kolektif tüketim yapmak istediklerini formüle ederler. Kolektif tüketim, yüzme havuzu, çocuk parkı, kültür merkezi gibi kamusal olarak faydalanılan ürünleri kapsar.

Bir önceki yılın planına bakarak, işçiler ve tüketiciler üretim ve tüketim düzeylerine ilişkin tahminlerde bulunabilirler.

Süreç genellikle işçi ve tüketici konseyleri arasında müzakereler ve sıkı pazarlıklarla ilerler. İlk başta tüketiciler, tüketim ihtiyaçlarını abartarak işçilerin üretmeyi düşündüğünden daha fazla tüketim talebinde bulunur. Daha seyrek olarak da, işçiler istenilen tüketim düzeyinin üzerine çıkan bir üretim düzeyi önerebilir. İlki talep fazlası, ikincisi ise arz fazlasıdır. Kaynakların verimli şekilde dağıtılabilmesi için arz ve talep arasında bir denge kurulması gerekir.

Örneğin tüketicilerin x malından geçen yıla göre daha çok tüketmek istediklerini düşünelim. Bu, x malını üreten sektördeki işçilerin geçen yıla göre daha çok çalışmasına ve çalışma yaşamının kalitesini arttırmaya dönük yatırımları ertelemesine yol açacaktır. Dolayısıyla ilgili işyerlerinin işçi konseyleri talep edilen tüketim düzeyinin fazla olduğunu ve çok acil bir ihtiyaç da olmadığını öne sürerek, kendi çalışma koşullarını gözetmeye çalışırlar. Burada tüketiciler bir karar vermek zorunda kalırlar: ilk baştaki tüketim taleplerinde ısrar ederek işçileri daha çok çalışmaya mı zorlamalı, yoksa taleplerini daha ılımlı hale mi getirmeleri gerekir?

Bu, kapitalist ve/veya koordinatörist ekonomilerde rastlayamayacağımız bir durumdur. Katılımcı ekonomide tüketiciler, işçilerin çalışma koşullarıyla ilgilenmeye ve tüketim taleplerinin sonuçlarını göz önüne almaya zorlanırlar. Buna karşın tabii ki önerdikleri tüketim düzeyinin gerçekten zahmetli çalışma koşullarına yol açıp açmayacağını araştırmak hakları ve imkanları vardır. Bilgiler bilgisayarlarda saklıdır ve herkesin erişimine açıktır. Belirli bir sektörde bir maldan y miktar fazla üretilmesinin, çalışma yaşamını ne kadar zorlaştıracağı bilgisayar programları aracılığı ile kolayca hesaplanabilir.

Diğer yandan, işçiler de öne sürülen tüketim talebinin gerçekten acil olup olmadığını araştırabilirler. Çünkü acil talepleri karşılamayı kabul edecek ve üretim süreçlerini buna göre ayarlayacaklardır.

Somut bir örnek verebiliriz. Demir-çelik sanayinde çalışan işçilerin bu sene, önceki senelere göre oldukça yüksek bir çelik talebiyle karşılaştıklarını varsayalım. Bu talep belirli bir demir-çelik tesisindeki işçileri şaşırtır ve talebin kaynağını araştırmaya yöneltir. Bilgisayarlarda saklı duran verilerden öncelikle talebin çelik kullanılan bütün ürünlerden mi kaynaklandığını, yoksa belirli sanayilerde üretilen ürünlerle mi sınırlı olduğunu öğrenmeye çalışırlar. Tüketici konseylerinden gelen talebin sanayilere göre dökümünü çıkartırlar. Talep, çeliğin hammadde olarak kullanıldığı bütün ürünleri içermemekte, sadece iki sanayiden gelmektedir. Bunlar otomobil ve buzdolabı sanayileridir. Çelik talebindeki şaşırtıcı artışın kaynağı böylece açıklığa kavuşmuş olur.

Şimdi sırada otomobil ve buzdolabı talebindeki artışın genel bir karakterde mi olduğu, yoksa yerel bir özellik mi gösterdiğini araştırmak vardır. Otomobil talebi özellikle ülkenin daha soğuk olan Kuzey bölgesinden gelmektedir. Yüksek buzdolabı talebi ise ülkenin hemen her yerinden kaynaklanmaktadır.

Söz konusu işyerindeki işçiler araştırmalarını biraz daha derinleştirmek için buzdolabı ve otomobilde oluşan aşırı talebin ardındaki nedenleri öğrenmeye çalışırlar. Ülkenin Kuzey bölgesindeki işçi ve tüketici federasyonlarından gelen bilgiye göre, yeni bir otomobil modeli geliştirilmiştir ve karlı havalarda seyahat etmek bu yeni modelle daha konforlu ve daha ekonomik hale gelmiştir. Bu nedenle, tüketiciler daha fazla yeni model otomobil üretilmesini talep etmektedir.

Diğer yandan, ülkenin hemen her yerinde insanların ellerindeki buzdolaplarının arızalanmasından şikayetçi olduğunu öğrenirler. Şu anda kullanılan buzdolabı modeli beş yıl önce üretilmiş olan bir modeldir ve şikayetler çok arttığına göre demek ki üretiminde ciddi bir hata yapılmış olmalıdır. Zaten tüketiciler de bu nedenle ellerindeki buzdolaplarını yeni model buzdolaplarıyla değiştirmek istemektedir.

Bu durumda, sözü edilen iş konseyindeki işçiler nasıl bir üretim önerisi formüle ederler? Büyük ihtimalle, buzdolabı ihtiyacının acil olduklarını öğrendikleri için çelik üretimi kapasitesini buna göre düzenlemeyi kabul ederler. Ama otomobil talebini de karşılamaya kalktıkları durumda, iş yüklerinin çok artacağının farkındadırlar. Üstelik otomobil talebinin çok da aciliyeti yoktur ve gelecek yılı bekleyebilir.

Bu işyerindeki işçi konseyi çelik üretimine dönük önerilerini çelik sanayi işçi konseyine iletir. Başka demir-çelik işyerlerindeki işçiler de benzer tartışmalar yapar ve bütün farklı öneriler çelik sanayi işçi konseyinde toplanır. Öneriler buradaki temsilciler tarafından birbirlerine yaklaştırılarak bir karar halinde formüle edilir ve tüketici konseyleri federasyonlarına iletilir.

Katılımcı planlama süreci, işçileri ve tüketicileri birbirlerinin çalışma koşulları ve gereksinmeleriyle ilgilenmek, buna göre kararlar vermek zorunda bırakır. Böylece birbirine yabancılaşma yerine, bireyler arasında kendini başkalarının yerine koyma duygusu, dolayısıyla dayanışma gelişecektir.

iii) Geçiş Sorunu

Katılımcı Ekonomi seminerlerini dinleyen insanlar haklı olarak şu soruyu soruyorlar: “Peki, bu düzene nasıl geçilecek?” Buna geçiş sorunu diyoruz.

Katılımcı Ekonomi yukarıdan aşağıya politik bir devrimle ekonomik bir modelin uygulanmasını öngören klasik sosyalizmden ayrılır. Çünkü yukarıdan aşağıya yapılacak herhangi bir devrim yoktur.

O halde mevcut sistem içinde, yerel deneyimler gelişecek; bunlar giderek daha geniş işyerlerini/yaşama birimlerini kapsayacak ve kapitalist toplumun altı oyulmaya çalışılacaktır. Bir yerde denge Katılımcı Ekonomi lehine dönecektir.

Öyleyse Katılımcı Ekonomi parçalı bir biçimde ve kısmi olarak uygulanmaya başlanacaktır. Bu çerçevede, Katılımcı Ekonomiyi hem bir yayınevi gibi küçük işyerlerinde hayata geçirebileceğimiz bir model olarak düşünebiliriz. Hem de daha geniş bölgeler ve işyerleri için bir model olarak düşünebiliriz.

Örneğin, günümüzde Arjantin’de yaşanan deneyimler, Katılımcı Ekonominin bazı ilkelerinin pratikte cisimleşmesi açısından önemli olanaklar sunuyor. Arjantin’de yaşanan büyük ekonomik kriz sonrası bir çok büyük fabrikanın sahipleri fabrikalarını bırakarak kaçtılar. Bu işyerlerini, üretimi sürdürerek geçinmek isteyen işçiler işgal etti ve işletmeye başladı. Bu şekilde çeşitli öz-yönetim deneyleri gelişti. Eğer Arjantin’de “Katılımcı Ekonomici” bir toplumsal hareket olsaydı, işçilerin kendilerini ücretlendirme kriteri olarak neyi seçebileceğini, dengeli iş düzenlerini, pazar mekanizmasını aşmanın yollarını tartışmaya açma imkanı bulabilirdi.

http://www.bgst.org/keab/ttoe001204.asp

December 14, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Koordinatör Sınıf Üzerine – Derleyen: Esra Aşan

Bu çalışma, Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nın (BÜO), 2009 sezonunda sahnelemeyi planladığı “İş Ararım İş…” oyununun dramaturgi tartışmalarına katkı sunmak amacıyla Aralık 2008’de BÜO’lu tiyatroculara sunulmak üzere hazırlanmış; Michael Albert’in Katılımcı Ekonomi çalışmaları üzerine yapılan okumalardan derlenerek oluşturulmuştur.

Michael Albert, katılımcı toplum üzerine yürüttüğü çalışmalarda seçkin ve imtiyazlı bir azınlık kesimin toplumu yönetmesi anlamına gelen devletin yerine halkın katılımını ve iradesini esas alan yönetimlerin nasıl hayata geçirilebileceğini tartışmaktadır. Katılımcı Ekonomi, hakkaniyeti, dayanışmayı, çeşitliliği ve öz-yönetimi ilke edinen alternatif bir ekonomik model sunarken var olan ekonomik sistemlere, kapitalizme ve sosyalizme, eleştirel bir bakış geliştirir ve her iki sistemin de bu temel ilkeleri nasıl ihlal ettiğini göstermeye çalışır. Bu sunumda Michael Albert’in Katılımcı Ekonomi üzerine yürüttüğü çalışmalarından hareketle kapitalizm ve sosyalizmde var olan sınıflar ve bu sınıfların birbirleriyle ilişkisi tanımlanmaya çalışılmış; ağırlıklı olarak koordinatör sınıf üzerine bir tartışma yürütmek amaçlanmıştır.

1- Klasik Marksist teze göre kapitalist ekonomide iki temel sınıf vardır:

Kapitalist sınıf ve İşçi sınıfı

Kapitalist sınıf, üretim araçlarının sahibidir. Kapitalizmde üretim araçları özel mülkiyete tabidir. Sanayilerin, makinelerin, kaynakların, tarım arazilerinin tamamı nüfusun küçük bir kesiminin, kapitalistlerin elindedir. Bu mülklerin kullanım hakkını ve kullanım biçimini denetim altında tutar. Mülklerin üretkenliğinden kâr elde eder. Çalışmanın amacını ve niteliğini belirler; işçileri ve yöneticileri işe alıp işten çıkarır.

İşçi sınıfının, sahip olduğu tek şey çalışma yeteneğidir. Bunu da kapitalistlere ücret karşılığı satar. Ezber ve tekrara dayalı işlerin görev olarak dayatıldığı bu sınıf iktidarın uzağında konumlandırılır. Karar alma mekanizmalarında söz sahibi değildir.

Klasik Marksist teze göre ücret oranları, işsizlik düzeyleri, çalışma koşulları, daha genel anlamda kültürel ve siyasi politikalar nedeniyle mülk sahipleri ile işçiler arasında ortaya çıkan çatışma sınıf mücadelesini oluşturur.

Kapitalistler, kârı azami düzeye çıkarmaya, mümkün olan en fazla emeğin harcanması karşılında en düşük ücreti ödemeyi amaçlar. Mümkün olan en düşük maliyetli çalışma koşullarını sağlar.

İşçiler ise sefalet içinde yaşamamak, yaşam koşullarını düzeltmek için mümkün olduğu kadar yüksek ücret kazanmayı amaçlar. Mümkün olan en yüksek ücrete karşılık mümkün olduğunca az çalışmayı, daha iyi çalışma koşulları elde etmeye çalışırlar.

Sosyalist ekonomilerde ise üretim araçlarının özel mülkiyeti ortadan kaldırılarak kapitalist sınıfın varlığına son verilmiştir. Özel mülkiyet ortadan kalkınca ve üretim araçları kamunun malı olarak kodlanınca işçiler iş koşulları, ürettikleri mallar, bu malların ne kadar üretileceği gibi konular üzerine karar alma hakkını elde etmiş midir? Peki ya tüketiciler, tüketecekleri nesnelerin neye göre belirlendiği, hangi koşullarda, hangi miktarlarda üretildiği gibi konularda karar alma hakkına sahip olmuş mudur? İş yaşamında konumlanmayanlar kendi yaşamlarının kurgulanışı üzerine söz sahibi olmuş mudur?

Katılımcı ekonomi taraftarlarına göre, Doğu Bloğu’nda işçiler kendi ekonomik hayatlarını hiçbir zaman yönetmediler. Tıpkı kapitalist tesislerdeki işçiler gibi çalıştıkları tesiste alınan alt ya da üst düzey kararlarda çok küçük bir söz hakkına sahiptiler. Doğu Bloğu ülkelerinde, işçilerin ve tüketicilerin ekonomik kararlara katılımını engelleyen hiyerarşik bir planlama dayatılmıştı. Kararların alınması, yükseköğrenim görme olanağı ve maddi ayrıcalıklar, koordinatörlerden oluşan yönetici bir sınıfın tekelindeydi. Sıradan işçilerin neyi nasıl üretecekleri konusunda söz hakkı varsa bile çok azdı. Neyin üretileceği, üretim yapılırken hangi malzemenin kullanılacağı, teknik gelişmenin hangi yöne kanalize edileceği, işçi ücretlerinin işletmenin kârlılığına göre ne kadar artacağı, işletmenin yönetim yapısının nasıl işleyeceği gibi konularda söz hakları yoktu.

Katılımcı ekonomiciler kapitalist sistem ve sosyalist sistemdeki benzerliklere dikkat çekerek her iki sistemin de dayanışmayı, özyönetimi, çeşitliliği ve hakkaniyeti gözeten bir ekonomik model kurgulamadıklarının altını çizer. Katılımcı ekonomi klasik Marksist tezin ikili sınıf tanımını tartışmaya açar ve kapitalist sistemde işçiler ve kapitalistler arasında yer alan üçüncü bir sınıfın varlığını ortaya koyar. Üretim araçlarının özel mülkiyetini ortadan kaldıran sosyalist ekonomide, koordinatör sınıfın karar alma ve denetleme mekanizmalarını elinde tutan egemen sınıfa dönüştüğünü söyler. Marksizm koordinatör sınıfın üçüncü bir sınıf olarak varlığını görmezden gelmekte, koordinatör sınıfın hem işçi sınıfıyla hem de kapitalist sınıfla karşıtlığına çok az değinmektedir.

Kapitalizmde kapitalist sınıf egemenken sosyalizmde koordinatör sınıf hâkim pozisyondadır. Yukarıdan aşağı işleyen karar alma süreçlerinden, pazarlara veya merkezi planlamaya dayalı tahsisata eşlik eden şirket tarzı işbölümünden vazgeçilmemiştir. Ödüllendirme pazarlık gücüne ve çıktıya bağlıdır. Kararlar koordinatör sınıf tarafından alınır. Kapitalizmde emek ve sermaye arasında yer alan koordinatör sınıf, işçilerin üzerinde hâkimiyet kuran egemen sınıfa dönüşür. Michael Albert, pazar sosyalizmi ve merkezi planlamaya dayalı sosyalizmi hâkim sınıfının adıyla tanımlamayı tercih eder ve bu sistemi koordinatörizm olarak adlandırır.

2- Peki kimdir bu koordinatör sınıf, hangi kesimlerden oluşur? Koordinatör sınıfa kimler mensuptur? Gücünü nereden alır? Hangi işleri yapar? Kapitalizmde ve sosyalizm/ koordinatörizmdeki pozisyonu nedir?

Kapitalizmde sadece kapitalistler ve işçiler yoktur. Bu iki sınıf arasında kendilerinden aşağı konumdaki işçiler karşısında sahip olduğu avantajları korumaya çalışan, kendilerinden yukarı konumdaki kapitalistlere karşı ise pazarlık güçlerini arttırmak için mücadele eden bir grup vardır. Buna koordinatör sınıf diyoruz.

Kapitalizmde işçi sınıfı tekdüze ve itaatkârlık gerektiren işler yaparken, koordinatör sınıf gündelik karar alma süreçleri ve güçlendirici işler üzerinde göreli bir tekele sahiptir. Koordinatör sınıf, ekonominin içinde yetkilendirme görevlerini büyük ölçüde tekelleştiren ve gelişmiş bir ekonomide nüfusun yüzde % 20’sini oluşturan, avukatlar, doktorlar, yöneticiler, mühendislerden oluşur. Bu sınıf üyeleri, işin nasıl yapılacağı bilgisine sahiptir ve bilgiyi iktidar aracı olarak kullanır. Koordinatör sınıf üyeleri olan yöneticiler, doktorlar, avukatlar, mühendisler vs. kendi çalışma koşullarının yanı sıra kendi altlarında çalışan insanların çalışma koşulları üzerinde de esaslı bir denetime sahiptir. Koordinatör sınıfı, işçi sınıfından temel olarak ayıran şey, ekonomideki güçlendirici konumları kolektif olarak tekeline almış olmasıdır.

Kapitalist ekonomide ekonomik gücün geçer akçesi mülkiyet iken, koordinatör ekonomide enformasyon-bilgidir. Koordinatör ekonomik eliti güçlü kılan etken, bilginin denetlenmesidir. Kararların alınmasında vazgeçilmez önem taşıyan enformasyon ile hiyerarşik çalışma ortamlarının denetlenmesinde gerekli becerileri tekellerinde barındıranlar onlardır. Enformasyon ve denetim becerileri üzerinde tekele sahip olmak konusunda kendi konumlarını korumaya çalışırlar.

Koordinatörist Ekonomide, uzmanlar, teknokratlar ve zihin işçilerinden meydana gelen bir sınıf karar alma yetkisini kendi tekelinde tutarken, bu sınıfın verdiği emirlerin düz işçiler tarafından yerine getirildiği bir düzen kurulur. Koordinatörler, kapitalizmde bir ara sınıfken, sosyalist ülkelerde hâkim sınıf durumundadır. Şeklen demokratik olduğunu varsaysak da işçi sınıfının kararlar üzerindeki etkisi yok denecek kadar sınırlıdır. Merkezi planlamaya dayalı sosyalist ekonomilerde, merkezi plancılar aşağıya, işyerlerine bazı öneriler sunarlar. Daha sonra tek tek üretim birimlerinden geri-besleme ilişkisi içinde veriler alırlar. Başlangıçta yapılan öneriler sonradan talimatlara dönüşür ve uygulanması istenir.

Koordinatörizmde iş organizasyonu ve işbölümü
Her işyeri kendine has karakterler taşımakla birlikte, genel dokuda güçlü bir işbölümü ve uzmanlaşma geleneği bulunmaktadır. Her işyerinde yapılan işler, belirli görevlerin bir araya getirilmesinden oluşmaktadır. Her iş, basit ve karmaşık görevlerin farklı bir oranda birleştirilmesiyle oluşur.

Bu görevlerin bazıları son derece tekdüze, bazıları ise daha fazla zihinsel yaratıcılık gerektiren işlerdir. M. Albert, içinde ağırlıklı olarak daha fazla zihinsel faaliyet; analiz, planlama ve değerlendirme unsurları barındıran işleri “güçlendirici işler”; daha ezbere dayalı ve rutin görevlerin oluşturduğu işleri ise “zayıflatıcı işler” olarak adlandır. Koordinatörizm üretim sorumluluklarını öyle bir şekilde paylaştırır ki, koordinatörler esas olarak zihinsel, idari ve yaratıcı görevleri üstlenirlerken, işçiler esas olarak başkalarının belirlediği rutin işleri yaparlar. Böylece ilk grup, ikinci grubu yönetir.

Mekanik olan ve zihinsel faaliyet gerektirmeyen işler, öz-saygı, güven ve öz-yönetim becerilerini yok eder. Heyecan verici ve yeteneklerin kullanılmasını teşvik eden işler ise ekonomik alternatifleri analiz etme ve değerlendirme yeteneğini zenginleştirir.

Dolayısıyla söz konusu işler, bu işleri yapan işçilere sağladığı yaşam kalitesi ve güç bakımından olduğu kadar ücret ve statü bakımından da bir hiyerarşi oluşturur. Bu hiyerarşi, sıradan bir işçi, bir bekçi olmakla, bir ustabaşı, bir yönetici, mühendis ya da yönetim kurulu başkanı olmak arasındaki farkı belirler.

3- Kapitalizmde bir ara sınıf olan koordinatör sınıf, kapitalistler ve işçilerle nasıl bir ilişki içindedir? Diğer sınıflarla nasıl çatışmalar yaşar?

Koordinatör sınıf, kategorik olarak “çalışan sınıf”ın bir parçası olmakla birlikte, “Analiz Eden”, “Karar Veren”, “Planlayan”, “Değerlendiren” konumlar üzerinde kurduğu tekelle, kapitalist sınıf ve işçi sınıfının arasında konumlanarak bu iki sınıfla da karşıtlık yaşar.

Kapitalizmde koordinatör sınıf, kapitalistler için çalışır. Bu sınıfın iş koşullarını ve ücretlerini kapitalistler belirler; ancak koordinatör sınıfın üyeleri, eğitimli olmaları ve becerileri nedeniyle iş koşulları ve ücretler konusunda geniş bir pazarlık payına sahiptir. Kapitalistlerce belirlenen işleri, işçilere uygulatırlar. Kapitalistler adına işçileri denetler ve iş takibi yaparlar. Patronun onlardan –işçilere kıyasla –vazgeçmesi kolay değildir; ancak vazgeçilmez de değillerdir.

Koordinatör sınıf, güçlendirici işler üzerinde göreli bir tekel kurmasıyla tanımlanır. Kendi iş koşullarının kontrolünü büyük ölçüde elinde tutar. Kendi altında çalışan işçilerin durumunu da büyük ölçüde kontrol eder ve tanımlar. Sahip olduğu konforu ve gücü arttırmaya ve bu avantajlarını hem yukarıdaki sermayeye hem de alttaki işçilere karşı savunmaya çalışır. Tabii yukarıdakilerin de emirlerini yerine getirir.

Bu sınıf, kapitalistleri, kişisel dehalarını tam olarak geliştirmelerinin önündeki can sıkıcı engeller olarak görür. İşçileri ise göz kulak olunması gereken, aşağı konumda tutulması gereken budalalar olarak görür.

Bilgi ve karar alma süreçleri üzerindeki tekellerini kendi çıkarları doğrultusunda, kimi zaman kârlılıkla ters düşecek şekilde kullanırlar. Böylelikle kariyerlerini/yaşam standartlarını iyileştirmeye çalışırken kapitalist sınıfla karşıtlık yaşarlar. Firmanın faaliyetlerini pratik olarak “rehin” aldıkları için, bu eylemlerinden dolayı ceza görmeleri pek de muhtemel değildir.

İşverenler tarafından işe alınmış “profesyonel” çalışanlar olarak, işverenlerin programlarını işyerinde hayata geçirmenin aracı olduklarından işçi sınıfıyla da karşıtlık yaşarlar. Bu rolleriyle, kapitalist sınıfın işçi sınıfıyla olan karşıtlığını miras almışlardır. Taşeron kullanımı, kitlesel işten çıkarmalar; şirket adına fedakârlık talep ederek ücretleri baskı altında tutmak; işçi ve diğer hizmetli sınıfın tepkilerini kontrol altında tutmak; sendikalaşmayı engellemek ya da sendikalaşmanın işyerinin çıkarlarına zarar vermemesini sağlamak vs. bu sınıfın “patronlar” adına icra ettiği olağan görevlerdendir.

İşçi sınıfının gözüyle, “koordinatör sınıf farklıdır.” Çünkü onlar kendileri gibi değildir. Daha akıllıdır; daha zekidir; belirli incelikli işler konusunda kendilerinin sahip olmadığı becerilere sahiptir. Bu doğaldır. Kaçınılmazdır. Kaderdir. Bu duruma “içerlenerek boyun eğilir.” Diğer yandan, koordinatör sınıfın kibirliliği ve kendini yüksek görmesi ise nefretle karşılanır.

Koordinatör sınıf gözüyle, işçi sınıfı güçlendirici işleri gerçekleştirebilecek “yeteneğe” sahip değildir. Yüksek nitelikli işlerin bu sınıf tarafından yapılmasını beklemek işi tehlikeye atar; üstelik bu sınıfı taşıyamayacağı bir yükün altına sokar. Koordinatör sınıf üyelerinin yaptıkları işler, başkaları tarafından kolayca yapılamayacak/öğrenilemeyecek kadar karmaşık, yorucu ve özeldir. Basit işleri ve basit zevkleri olan işçi sınıfı gerçekten de aşağı/sıradan bir tabakadır. Yaptıkları işi herkes yapabilir. Yaşama dair ince zevkleri yoktur. Hayatları, yaptıkları iş doğrultusunda basit bir düzeyde geçer. Dolayısıyla koordinatör sınıf üyeleri şöyle düşünür: “Bu özverimiz karşılığında en büyük pay bizim olmalı.”

Bu karşıtlıklar işyerinde dayanışmayı engeller ve onun yerine husumet ve birbirini denetleme eğilimini geliştirir.

4- Koordinatör sınıf ile işçi sınıfı üyelerinin yaşam koşulları nasıl farklılıklar gösterir?
 

Tablo 1. Koordinatör sınıf ile işçi sınıfı üyelerinin yaşam koşulları arasındaki farklar

Koordinatör Sınıf İşçi Sınıfı
• Kapitalist sınıfa bağımlı olsalar da işçilerin ekonomik yaşamlarını yönlendirme hakları vardır.  • Ekonomik yaşamlarını kendileri yönlendirmezler. Çalışma dışsal bir süreçtir.
• Kazançları işçilerden daha yüksektir, sosyal güvenceleri vardır. • Düşük ücretlerde çalıştırılırlar, çoğu kayıt dışı ve sosyal güvencesi olmayan işlerde çalışır ya da kısıtlı olarak sosyal güvenlikten faydalanırlar.
• İyi semtlerde, konforlu dairelerde otururlar, mülk sahibidirler. Evleri iş yerlerine yakın ya da ulaşım imkânları rahat ve konforludur. • Kentin varoşlarında, kamu hizmetlerinin yetersiz olduğu yerlerde ikamet ederler. Konforsuz dairelerde otururlar. Evleri işlerine uzaktır ve kısıtlı, konforsuz ulaşım imkânları vardır.
• Sağlık hizmetlerinden rahatlıkla faydalanabilirler, özel hastanelerde, yurt dışında tedavi olabilirler. • Sağlık hizmetlerine ulaşma imkânları sınırlıdır, devlet hastanelerinde bürokratik bir sürü işle boğuşmak zorunda kalarak tedavi olabilirler.
• Çocuklarını iyi okullarda okutabilirler; kendileri de yüksek öğretim yapmıştır ve yurt dışında iyi okullarda eğitim imkânları vardır. • Çocuklarını iyi okullarda okutamazlar, hatta çalışmak için çocuklar okuldan ayrılmak zorunda kalabilir. Yüksek öğretim imkânları vardır, ancak sınırlıdır.
• Beslenme imkânları geniştir. Hatta beslenme fiziksel bir ihtiyaçtan öte haz kültürü, hedonizmle ilişkilendirilir. İşyerinde daha iyi yemekler yerler. • Aç kalmamak için yemek yerler. Fabrika kantinlerinde çıkan yemekleri yemek zorundadırlar.
• Yaptıkları iş fiziksel ve zihinsel enerjilerini geliştirir. Onlara prestij sağlar. • Yaptıkları işle fiziksel ve zihinsel enerjilerini özgürce geliştiremezler. Bedenlerini yıpratıp zihinlerini mahvederler. Çalışmaları gönüllü değil, zora dayalıdır. Yaptıkları işlerde kendilerini mutsuz hissederler.
• Daha fazla tatil imkânları vardır. • Tatil günleri sınırlıdır.

 

5- Koordinatör sınıf kendi konumunu nasıl meşrulaştırır?

Kapitalist sistem meritokrasiyi, “yeterince iyi olanın ödüllendirilmesini” ön plana çıkararak; daha yüksek konumlardaki kişilerin daha iyi oldukları ve daha fazla çaba sarf ettiklerini ileri sürerek, bizim “haksızlık” olarak adlandırdığımız sonuçların aslında normal olduğunu ima eder. “İyi olmak”, herkesin eşit şartlarda katıldığı yarıştan galip çıkmak anlamına gelmektedir. Hayat tarafından eşitsiz şekilde sunulan tüketim olanaklarını her durumda en iyiler toplayacaktır: İyi bir okuldan mezun olmak, belirli disiplinlerde kabiliyetli olmak, daha yetenekli ya da daha yaratıcı olmak hep en iyi olma yolundaki doğal avantajlar olarak değerlendirilir. Böylece sahip olunan eğitim derecesi ve vasıflar gerekçe gösterilerek koordinatör sınıfın güçlendirici işler üzerindeki hâkimiyeti meşrulaştırılır.

Koordinatör sınıf, mülk sahibi sınıf (kapitalist sınıf) adına yöneten; bu yönetim hakkını, “doğal”/ “eğitimle kazanılmış” becerilerden kaynaklanan “haklı” nedenlere dayandıran; sahip olduğu belirli “uzmanlıklar” sayesinde emeğine karşı ücret alan bir gruptur. “Uzmanlıklarına” dayanarak kendilerini daha güçlü kılan işleri yaparlar ve bu işleri yapabilme becerilerini, gerekli bilgileri tekellerine almaları sayesinde muhafaza ederler.

Kapitalist sistemin olağan işleyişi içinde, farklı işyerlerini birbirleriyle, aynı işyerindeki çeşitli işleri de kendi aralarında karşılaştırırız. Yapılan işe, ortaya konan ürüne ve bunların zorunlu kıldığı uzmanlıklara zihnimizde belirli değerler atfederiz. Bu şekilde şartlandırılmamız da benzer bir sürecin ürünüdür: Örneğin, uçak üretmek, tekerlekli sandalye üretmekten daha yüksek katma değer yaratan bir iştir ve çalışanlarına daha fazla kazandırır. Bunu “normal” bir olgu olarak karşılarız (uçak sektöründe çalışan işçi çok daha “vasıflıdır”). Benzer şekilde, aynı fabrikada çalışmalarına karşın, bir uçağın motorunu imal eden işçi, uçağın koltuklarını üreten işçiden daha fazla kazanır. Oysa çoğu durumda, bir işyerinde alacağınız görev tesadüfler tarafından belirlenir ve bu tesadüfler belirli yaşam standartlarını beraberlerinde getirir.

Eski Doğu Bloğu ülkelerinde koordinatör sınıf iktidarı nasıl meşrulaştırıldı?

Koordinatörler sermayeyi iktidardan etmek ve kendi bağımsız üretim tarzını tesis etmek için, kapitalizmin bütün yurttaşları, özellikle de işçileri nasıl sömürdüklerinin altını çizerler. Kapitalistleri yerinden etme sürecinde işçileri kendi askeri birlikleri/yedek güçleri gibi görürler. Ama bir kez sermayeye karşı zafer kazanıldı mı işçi sınıfını satacaklardır. M. Albert, Bolşevizmin tam da bunu yaptığını söyler.

Troçki’ye göre, merkezi yöneticiler işyerlerini x “işçilerin çıkarları” doğrultusunda yönettikleri sürece, Bolşeviklerin bilinen fabrika hiyerarşisine hiç dokunmamaları iyi olacaktı. Troçki fabrikalarda “tek adam” yönetimini insan doğasına vurgu yaparak meşrulaştırır: “İnsanın işten kaçmanın yollarını araması doğaldır. İnsan tembel bir hayvandır” der. Dolayısıyla toplumun merkezinde bulunan yoldaşlar, bazen tembel hayvanlara kendi çıkarları için baskı yapmaktan geri durmamalıdır.

Lenin, fabrikalardaki bütün otoritenin, fabrika yönetiminin elinde toplanmasının mutlak bir zorunluluk olduğunu söyler. Ayrıca sendikaların, işletmelerin yönetimine müdahale etmesinin “izin verilemez bir durum” olduğunun altını çizer. Lenin, koordinatörizmi modern teknolojiye başvurarak meşrulaştırır. Sosyalizmin merkezi üretim kaynağı ve temeli olan büyük ölçekli makine sanayi, mutlak ve katı bir irade birliğini dayatmaktadır. Bu katı irade birliği, binlerce iradeyi tek bir iradeye bağımlı kılarak sağlanır. Lenin, uzmanlığın zorunlu olarak merkezileşmeyi öngördüğüne ve onu gerekli kıldığına inanır.

Devrim sürecinde öncü partiye biçilen rol, istekli ama geri kalmış proleterleri devrimci siyaset üzerine eğitmekti. Kitleler, özelde ise işçi sınıfı beden haline gelir, öncü parti ise beyindir. Lenin öncü partiyi cahillerden oluşan geniş ama disiplinsiz bir ordunun genelkurmayı olarak düşündü. Kaba kuvvet karşısında zekâ, karmaşa karşısında akıl yürütme, işçi karşında yönetici, öğrenci karşısında öğretmen, ast karşısında üst, amatör karşısında profesyonel, çete karşısında ordu neyse, işçi sınıfı karşısında öncü parti de odur.

Lenin proletaryanın gerekli ve derinlikli bilimsel bilgiden yoksun olması nedeniyle bilimin taşıyıcısının burjuva aydın tabakası olduğunu düşünür. Marksist Leninizm, işçi sınıfı için geliştirilmiş bir teori ve strateji olmaktan çok uzaktır. Gerçekte koordinatör sınıf için geliştirilmiş bir teori ve stratejidir. Leninist süreç, koordinatörlerin eski egemen sınıfın yerini alarak işçiler üzerinde otorite kuran bir sınıfa dönüşmesine yol açar.

6 – Ekonomi toplumu şekillendiren tek faktör mü?

Marksizm, ekonomik ilişkiler arzu edilir hale getirildiğinde diğer toplumsal ilişkilerin de yerli yerine oturacağını varsayar. Marksist düşünce, ekonomiyi birincil konuma yükseltirken sınıf başlıca önemli mesele haline gelmiş; emperyalizm, hâkim konumdaki düşmana dönüşmüştür. Aktivistler, gettoların durumunun, ergenlerin cinsel yaşamının, alkol bağımlılığının yol açtığı kötülüklerin ve suçun kökenlerinin öncelikle birer sınıf meselesi olduğunu düşündüler. Onlara göre toplumsal cinsiyet, cinsiyet, ırk ve kültür gibi meseleler ikinci sıradaki üstyapı kurumları olarak ele alınmalıydı.

Marksizm bir alanı hâkim alan konumuna yükseltip diğer alanların önceliğini gözden kaçırmıştır. Çözüm ekonomiye daha az ilgi göstermek değil, diğer alanlarla (ırk, milliyet, cinsiyet, toplumsal cinsiyet) ve karşılıklı tanımlayıcı etkileriyle daha fazla ilgilenmek ve bunu yaparken de birinin öncelikli ve başat olduğunu varsaymamaktır.

Dolayısıyla, Marksizmin şu noktayı tartışması gerekir:

1- Bütün toplumu ve tarihi değil, esas olarak ekonomiyi kavramsallaştırmış olduğunu;
2- Feminist, çokkültürcü, anarşist kavramsallaştırmaların tarihe ve topluma ilişkin eşit derecede önemli kavrayışlar sunduğunu ve bunların da ekonomik ilişkileri temel düzeyde şekillendireceğini.

7- Anti-kapitalist olmak sınıfsız topluma ulaşmak anlamına gelir mi?

Hareketler anti-kapitalist olabilir, hatta kapitalizme son verebilirler; ama yine de sınıfsızlığa, dayanışmaya, hakkaniyete, çeşitliliğe ve özyönetime ulaşmayabilirler.

Mesela, sunumun başında da bahsettiğimiz gibi, sosyalist ekonominin hâkim olduğu Doğu Bloğu ülkeleri üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırmış; kapitalist sınıfın varlığına son vermiş, dolayısıyla kapitalizmi ortadan kaldırmışlardı. Sosyalizm, anti-kapitalist bir hareket olabilir; ancak sınıfsız bir toplumu değil, koordinatör sınıf iktidarını hedefler. Sosyalist ekonomiler ise kendini iki sınıf üzerinden temellendirir. Kapitalist sistemde kapitalistlerin işçiler üzerinde tahakküm kurması gibi, merkezi planlamacı ve piyasaya dayalı sosyalizminde de koordinatörler işçiler üzerinde tahakküm kurmaktadır. İşçileri değil koordinatörleri yönetici konuma getirerek de anti-kapitalist olunabilir. Dolayısıyla toplumsal aktivistlerin karşı karşıya olduğu seçenekler kapitalizm veya sınıfsızlık değil; kapitalizm, koordinatörizm ve sınıfsızlıktır. Yani anti-kapitalist aktivizmin koordinatör sınıf hâkimiyeti yerine sınıfsızlığa ulaşabilmek için kendini çok dikkatli şekilde yönlendirmesi gerekmektedir.

Tablo 2. Ekonomileri şekillendiren dinamikler

  Kapitalist Ekonomi Pazar Sosyalizmi – Merkezi Planlamaya Dayalı Sosyalizm Katılımcı Ekonomi
Mülkiyet İlişkileri Özel Mülkiyet Kamu ve devlet mülkiyeti Toplumsal mülkiyet
Tahsisat Kurumları Tahsisatın pazarda yapılması Tahsisatın pazara ya da merkezi planlamaya göre yapılması Katılımcı planlamaya dayalı tahsisat
İş Bölümü Şirket içi hiyerarşik iş bölümü Hiyerarşik iş bölümü Konsey yapısı ve dengeli iş düzenleri
Ödüllendirme Gücün ve çıktının ödüllendirilmesi Ürünün ve/veya gücün ödüllendirilmesi Gayret ve fedakârlığın ödüllendirilmesi
Karar Alma Kapitalist sınıfın egemenliği Koordinatör sınıfın hâkimiyeti Sınıf farkının olmadığı katılımcı özyönetim

Kapitalist ve sosyalist ekonomileri şekillendiren dinamikler benzerlik gösterir:

Sosyalist ekonomiler de, kapitalist ekonomiler gibi,

– Şirket tarzı iş bölümünü taklit eder;
– Rekabetçi ve otoriter bir ödüllendirme mekanizması kullanır;
– Şeklen demokratik olsa da koordinatör sınıfa mensup kişilerin hâkimiyeti altındaki karar alma mekanizmalarını kullanır.
– İşçi sınıfının değer ve tercihleri yerine koordinatör sınıfın değer ve tercihlerini yüceltir.
– İşçileri koordinatörlerin tahakkümü altına sokar.

Hareketlerin yapması gereken;

– Şirket tarzı iş bölümünü reddedip onun yerine dengeli iş bileşenlerini tercih etmeli
– Rekabetçi ve otoriter bir ödüllendirmeyi reddedip gayret ve fedakârlığı ödüllendirmeli
– Otoriter karar alma mekanizmaları ve şeklen demokratik de olsa birkaç üyenin hâkimiyeti altında olan karar alma mekanizmaları yerine öz-yönetimi tercih etmeli
– Bazı üyelerin daha çok sahip olduğu toplumsal bilgi ve beceri avantajlarını önce dikkatli bir biçimde azaltmalı, sonunda ortadan kaldırmalı.
– Koordinatör sınıfın değil işçi sınıfının değer ve tercihlerini yüceltmeli.
– Rekabet yerine dayanışmayı temel almalı.
– Kendini koordinatörlerden çok işçilere yakın hissedip onları güçlendirmeli.
– Yönünü gerçekten sınıfsızlığa çevirmiş bir hareket olmalı.

Kaynakça:

– Umudu Gerçeğe Dönüştürmek, Michael Albert, çev. Taylan Doğan, BGST Yayınları, 2007; Yararlanılan bölümler: 1. Bölüm: Katılımcı Ekonomi; 14. Bölüm: Strateji, 15. Bölüm: Marksizm.
– Geleceğe Bakmak, Michael Albert ve Robert Hahnel, çev. Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, 1994.
– Koordinatörizm , Michael Albert.
-Sınıf mı Çokluk mu? , Michael Albert.
– Katılımcı Ekonomi Seminer Notları , Özgür Efe, Taylan Doğan.

http://www.bgst.org/keab/ea20090222.asp

December 14, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

UCU KIR-A DAYALI ŞEHİR ÖRGÜTLENMESİ


Yaşamlarımıza KIR-da devam etmeyi, yaşamsal ihtiyaçlarımızı kendi emeğimizle üretmeyi kurtuluş olarak görmekle beraber; mücadelemiz sadece kurtuluş değil özgürlük mücadelesidir. Çünkü dünyada savaşlar, adaletsizlikler sürerken kapitalizm veya başka bir iktidar varken özgür olamayacağımızın bilincindeyiz. Birimiz bile özgür değilse hepimiz tutsağız sözünü tümüyle yüreğimizde hissediyoruz. Bizlerce mücadele; şehirde isyanı örgütlemek ve şehrin KIR-ılması için yıkıcı faaliyetler yürütmek, devlet denen yapının gaddarlığını, anlamsızlığını ve gereksizliğini gözler önüne sermekle beraber yaşamları KIR-a komüne evriltmek olmalıdır. Bu mücadele şekilleri birbiriyle eşgüdümlü olarak sürmeli ‘Şehir yıkarak yaratmalı, Komün yaratarak yıkmalıdır’.

‘Kapitalizme karşı mücadele’ bu topraklar için çok da yeni bir söylem olmasa gerek; şuan ki iktidara karşıt pek çok görüş söz konusu olsa da bu iktidarın yıkılıp yerine, içeriği her ne olursa olsun iktidarı araç olarak kullanmakta dâhil, yaşadığımız ve düşlediğimiz hayatta yeri olmayan otoritenin mülkiyetin KIR-ılması noktasında olumlu sonuçlar alınamamıştır. Komün yaşamının ulaşılması imkânsız bir ütopya olmadığını yaşamımızla örneklemek, anti-otoriter bir yaşama evrilmek bizlerce hiyerarşik olmayan ilişki biçimlerinin bugünden hayata geçirilmesi ile mümkün olacaktır.

Kapitalizme yani tüketim kültürüne karşı verilecek mücadele içinde KIR-a dönüp bugünkü kapitalist hayatı komün hayatıyla yer değiştirip satmadan ve satın almadan mülkiyetsiz bir yaşamı mümkün kılacak pratiğe erişmeye çalışmak gerektiği inancındayız. Kapitalizme düşünsel olarak karşı olsak dahi üretime geçmediğimiz, takas ekonomisini hayata geçirmediğimiz, satarak ve satın alarak yaşadığımız sürece aslında kapitalist ekonomiden sıyrılmak mümkün değildir.

Yaşadığımız hayatta memnun olmadığımız sorunların temelinde mülkiyet otorite cinsiyetçilik ve şehir hayatı yatmaktadır kıranarşi inisiyatifi olarak mevcut sistemden rahatsız herkesi isyana değişime sosyal dönüşüme davet ediyoruz ve bu isyanı hemen şimdi istiyoruz. Hayat sen yarınlar için plan yaparken başından geçenlerden ibarettir şimdi ayağa kalkmaya ve yaşantına müdahale eden tüm kurumları tüm yapıları KIR-mak için isyan etmeye sahip olman gereken tek şeye hayatına sahip çıkmaya çağırıyoruz. Hayat şimdi yaşanandır…

KırAnarşi kiranarsi@hotmail.com

http://www.hayvanozgurlugu.com/news.php?extend.62

December 14, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, kir yasami, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

Longo Mai’nin Yirmi Yılı (Çev.: Ekoloji Kolektifi)

 
Her şeyden önce, 1968 olaylarını izleyen dört yıllık derin düşünme [süreci] sonrasında sahip olduğumuz, belirsiz bir fikirden fazlası değildi. Bütünüyle çıkmaz görünen geleceğe en ufak bir güven duymuyorduk; ancak iki şey açıktı: Avrupa’ya dağılmış bulunan sabırsız solcular gibi “şiddet” eylemlerine sapmamaya kararlıydık ve ’68 hareketince dile getirilen temel taleplerden – ifade özgürlüğü ve alternatif yaşam yolları arama hakkı- vazgeçmek niyetimiz de yoktu.Belki aşırı tutkuluyduk; ama bu, iyi bir düşünceydi. Bu yüzden bunu pratiğe dökebileceğimiz bir yer aradık. Olasılıkla büyük bir ayaklanma için duyduğumuz belirsiz arzularımızı gösterdiğimizde, burunlarımızı gıcıklayan gözyaşı gazları yüzünden büyük şehirlere karşı oldukça alerjiktik. Kurum(establishment) kendi aklından korkmuştu  ve iki ya da üç gencin bir araya gelmesinden fazla ayakta duramadı – bu, kamu güvenliğine karşı bir komplonun çekirdeği olabilirdi ya da hatta terörizmin. Kafası karışmış gençler arasında uyuşturucuların ilk kez büyük oranda ortaya çıktığı zamandı. Diğer yandan bu, oldukça farklı bir şey denemeye inanmamıza da yardım etti.Henüz Long Maï olarak adlandırılmamıştı bunun adı. Sanayi şehirlerinden çok uzakta, bir çeşit “Avrupa öncü çiftlikleri” yaratmak istedik ve diğer eski protestocuların pek çoğunun gelip bize katılacaklarına inandık. Aslında, onların bireycilik ve rekabete dayanan bir toplumdan kaçma kararlılıklarını fazla abartmıştık. Genç insanlar geldiler; ama beklediğimiz kadar büyük sayılarda değil.
    
Bizim için işsiz bir mezun (graduate) ya da, bugün olağan[değişmez] kabul edilen, bir süre sonra “rasyonelleştirilecek” bir meslekteki işçiler olmaktan sakınmak önemliydi. Mesleki eğitim şimdiden çok fazla uzmanlaşmıştı ve genç insanları sürekli teknolojik yenilik ve otomasyonun neden olduğu yeniden yapılanma için hazırlayamıyordu. Dahası endüstri, zengin Kuzey’in dışında başka yerlerde ucuz emek aramaya başlamıştı.
    
Düşüncelerden  biraz daha fazlası ve  geçmiş bir çağın devrimci folklorundan birkaç cümleyle donanmış olarak, en azından bir süre, bir parça daha fazla mütevazı olmaya ve işe koyulmaya karar verdik. Pek çok farklı beceride –tarım, hayvancılık, ormancılık vb. – geniş bir eğitim almanın en kolay olduğu yerde başladık. Bu sizi, ne olursa olsun, her zaman bir yerlerde yararlı kılar. Ayrıca bu aktiviteler, cazibeye cazibe katan kırsal bölgelerde gerçekleştirilir. Nüfusun ciddi olarak azaldığını fark ettiğimiz dağ bölgelerini seçtik. Oralarda yaşayabileceğimiz yerler vardı bizim için ve hiç kimsenin bize sorun çıkarmaya çalışmayacağını düşündük. Elbette yanılmıştık – aşırı bir iyimserlikten suçluyduk olayların açıkça gösterdiği gibi: aylar içinde Longo Maï’nin kurucularından sekizi, bizi kamu düzeni için tehlikeli gören Fansız İçişleri Bakanı tarafından sınır dışı edildi.
    
Böylece, çiftçi bir arkadaşın, Pierre Pellegrin’in çiftçi ve çobanlar olarak kararsız ilk adımlarımızda bize rehberlik ettiği Upper Provence’de [Güneydoğu Fransa’da Akdeniz kıyısında bir bölge] Limans’a yerleştik.

Provans lehçesinde “uzun zaman sürsün” anlamındaki kutlama ifadesi olan Longo Maï ismini öneren de oydu. Oldukça kısa zaman içinde pek çok şey öğrendik. Her şeyden önce, büyük sosyal ve politik teoriler yapıp, kafeterya ve barlarda  zaman harcamaktan sonra, başının üstüne bir çatı inşa etmek, makul bir biçimde beslenebilmek ve en temel ihtiyaçlarını karşılamayı bildiğini göstermek daha dürüsttü. Favori sloganımız şuydu: “bir inç pratik, on mil teoriye değerdir”.
    
Ve o zamandan beri düşüncemizi değiştirmedik. Geçen yirmi yılda üstlendiğimiz her şey – Provence’dan Transcarpathia’ya, İsviçre ve Avusturya’dan Kosta Rika’ya- yalnızca çiftlikler ve köylerdeki günlük çalışmalarımızın mantıksal uzantıları oldu. Çabucak Avrupa ve başka yerlerde, kırsal bölgelerde yaşayan insanların aynı aktiviteleri gerçekleştirdiklerini ve aynı ihtiyaçlara, aynı kaygılara ve hatta neredeyse aynı kültüre sahip olduklarını gördük.
    
Limans’daki bahçıvanlarımız, Alp dağları yayının diğer ucunda yer alan Ukrayna’daki bir çiftliğin, Nijne Selitche’nin koşullarına kolayca adapte oldular. Ormancılarımız ve çobanlarımız da artık hangi ağaç ya da hayvan cinsinin şu ya da bu çevre türüne en iyi adapte olacağına karar verecek yetenektedirler.
    
Kısaca, vadi ve yamaçlarda yaşayan farklı insanlar arasında ciddi benzerlikler olduğunu gördük. Bu, dayanışma ve işbirliği için sağlam bir zemin sağlamaktadır. Mütevazı araçlarımızın izin verdiği ölçüde bu yönde çalışıyoruz. Üzücü bir biçimde, modern toplumlarımızın “büyük karar-vericileri” kırsal gelişimi ilerletecek ve dağ bölgelerine yeniden nüfus kazandıracak bir hareketi desteklemek için daha iyisini yapabileceklerini -buna duyulan güvensizliğin dışında- anlamıyorlar.
    
Bugün Fransa, İsviçre ve Avusturya’nın şehirlerinde yaşayan pek çok insana birkaç kalite ürün satıyoruz. Bir süre sonra [s.6] yalnızca isimsiz müşteriler olmayı çıkıp arkadaşlarımız oluyorlar. Pek çoğu Longo Maï’yi ziyaret eder: bazen yalnızca “görmek” için, ama gitgide birkaç günlük tatil, hatta çalışma ve, en geniş anlamda, temiz bir hava almak için.
    
1990’dan beri “Avrupa Sosyal Forumu (European Civic Forum)”nun yıllık kongresi, Provence’da, bizim kooperatifimizin üzerindeki Zinzine Tepesi’nde gerçekleşmektedir. Doğu ve Batı Avrupa’nın her köşesinden kongreye gelen yüzlerce katılımcı, onlarla hazırladığımız pek çok projenin pratik deneyim temeline dayandığını kendileri görebilirler. [Böylece] düşünceler varlık kazanır ve yalnızca ince havadan meydana gelmezler.
    
Son birkaç yıldır “Avrupa” hakkında çok konuşuldu. Pek çok insan için bu, günlük yaşamlarıyla çok az bağlantılı, belirsiz ve neredeyse mitsel bir kavramdır. Biz, kendi payımıza milliyet, dil ve coğrafya  sınırlarını reddeden toplumlar temelinde bir Avrupa kurmaya çalışıyoruz.
                                        
Rêmi Longo Maï’nin ortak kurucularından olan ve Rêmi olarak adlandırdığımız Roland Perrot, 1 Temmuz 1993’te, arkadaşlarıyla dolu olan Grange-Neuve çiftliğinde kanserden öldü. 62 yaşındaydı.
    
Pek çok arkadaşının katıldığı 4 Temmuz pazar günü gerçekleştirilen tören boyunca külleri, Longo Maï’de yaşadığı yirmi yıldan fazla sürede en çok sevdiği yerlere dağıtıldı. Ayrıca üç ağaç dikildi ve müzisyenlerimiz onun favori şarkılarını ve çingene melodilerini çaldılar.
    
Son isteği Longo Maï’ydi: devam etmeli ve çok uzun zaman sürmeli. Bu sonbahar onun pek çok arkadaşı gelecek ve Provence’daki kooperatifimize 6000’den fazla ağaç dikmemize yardım edecekler.
        
“Ölümün geldiği insanlar için -İyi bir şey yapmak isterseniz- İnsanlar
Ölüyü huzur içinde bırakın- Ve umutlarını gerçekleştirin”
(Alman anti-faşist şair Erich Mühsam’ın “Honour to the Dead” şiirinin son dizesi)
        
Mikro-Ekonomi

Kooperatifimizi, aklı başında hiç kimsenin “maksimum verimlilik”in  yerel bir gelişimin temellerini şekillendireceğini dile getirmeyi düşünemeyeceği, dağlık bölgelerde kurduk. Bununla birlikte bu bölgelerin cesur dağ insanlarınca yüzyıllar boyunca işlenip şekillendirildiğini ve bu nedenle pek çok insan için geçim yolu sağlayabileceğini biliyorduk. Yerel ortamla uyumlu, iyi dengelenmiş bir ekonomi geliştirilmeliydi. Bugünün modern teknikleri ve iletişim araçları sayesinde, bu tür bölgelerde dünyanın geri kalanından soyutlanmadan yaşamak olanaklıdır.
    
Ham materyalden tamamlanmış ürüne, üretim zinciri üzerindeki bütün kontrolü garanti altına almak için, ürünlerimizi yerinde işlemek bizim için önemli bir önceliktir. Sonuç olarak tarım, sebze bahçeciliği, ormancılık; çiftlik hayvancılığı; el sanatları, işleme ve servislerden oluşan “üç ayaklı bir ekonomi”ye sahibiz.
    
Farklı kooperatiflerdeki farklı üretim koşulları avantajına sahibiz ve ürünleri değiş tokuş ediyoruz.
    
Kişisel ihtiyaçlarımız için ortak bir kasa  var. Bu kasa, kişisel ve kolektif ihtiyaçların uzlaştırılması görevine- ki asla kıskanılacak derecede cazip değildir- sahip olan küçük bir kooperatifçiler grubunca yönetilir. Kooperatifte, bölgeden iki duvarcı arkadaş dışında, ücretli işçi yok.
    
Düşüncemize göre kooperatiflerimizin metotları, ancak bir vadi yada küçük bir bölgenin yerel seviyesinde anlamlıdırlar.
    
Mikro-ekonomik gelişim alanındaki  önerilerimiz “uzmanlar” ve hükümet çevresinden  artan bir ilgi görmektedir. Bununla birlikte, bu önerileri pratikte uygulama girişimlerinde ciddi problemler doğmaktadır: ilgili otoritelerden pratik ve finansal destek yokluğu, bürokratik rutinler ve her türden engellemeler…

İlk Kooperatifimiz

Yanlış anlaşılmaları önlemek için, tamamen kendine yeterli bir yaşam sürebilme hayallerimiz olmadığını söylemeliyiz. Gerçekten de bu, hiçbir zaman en önemli amacımız olmadı. Bununla birlikte şimdiye kadar yirmi yıldır, kimsenin işlerimize karışamaması ya da zorbalık yapamaması anlamında, bağımsızlığımızı koruduk. Özgür radyomuz ve yayınlarımız reklam gelirlerine bağımlı değil ve gerçekleri sakınmadan söylemektedir. Bu, Avrupa ve ötesine yayılan geniş arkadaş ağımız sayesinde gerçekleşmektedir. Bu ağa, yalnızca, son zamanlarda eski Yugoslavya’dan mülteciler için başlattığımız dayanışma kampanyası gibi kampanyalar ya da  yeni projelerimizin finansal desteği için değil aynı zamanda bürokratlar ya da resmi memurların müdahalelerinden yorulduğumuzda kendi lehimize araya girmek için de güveniyoruz. Her şeye rağmen, bağımsızlığın yıkıcı ve tehlikeli olduğu düşünülür!
    
Yeni bir kooperatife genellikle yıkıntılardan başlarız. Provence’da, her yerde bulunabilecek ve iklime en uyumlu olan inşa materyalinden -taşlardan- başladık. Kesme taşlarla inşa, kesinlikle güzel bir sonuç verir; ancak çok zaman gerektirir. Kendi nüfus patlamamızı göz önünde bulundurarak, farklı materyal ve metotlar aradık. Toprak tuğla üretimi için bir pres çok etkili sonuçlar verdi. Diğer yandan, özellikle Limans’daki kooperatifin bir parçasını oluşturan küçük bir köy olan St. Hippolyte’de taşla inşaya devam ettik. Burası, mesleğini “Fransa Turu bir Arkadaşları (Companion of the Tour of France)”ndan biri olarak öğrenen, usta bir inşaatçı olan Fernand bize duvarcılığı öğrettiği yerdir.
    
Kooperatifler arasında ürün değişimi ya da bu ürünleri bölgede satmak için, kendimizin üretemeyeceği kamyonlara ya da soğuk hava depolu araçlara ihtiyacımız var. Diğer yandan, tamirlerini kendimiz yapıyoruz. Mekanik atölyesi tarım makineleri için de, özellikle ticari tarım (makineleri) tamirhanelerinin sürekli ortadan kaybolmaları nedeniyle,  vazgeçilmez oldu. Bu tamirhaneler gittikçe daha uzaklarda bulunmakta,  çok yüksek ücretler talep etmekte ve ihtiyacınız olduğunda asla ulaşılamamaktadırlar. Bu yalnızca bizim kendi bölgemizin sorunu olmadığı için, Üçüncü Dünya’dan birkaç genç arkadaş da atölyelerimizde eğitim kursları almak için geldiler.

Upper Provence’da Terkedilmiş Bir Tepe

Limans: Provence’da Bir Köy

Yalnızca birkaç Fransız köyü Limans’ın nüfus artışına eşit bir nüfus artışına sahip. Ayrıca seçimle ilgili istatistiklere düzenli olarak karşı gelen ve otoritelerin uyuşukluğunu sürekli sarsan fazla köy yok. 1984’te, artan işsizliğe ve 20 yıldır kapalı olan okulu yeniden açmaya hazır olduğumuzu deklare etmemize rağmen Limans’a bir öğretmen atamayı reddeden bölgenin eğitim otoriteleriyle bir savaşa liderlik yaptık. Okulu bir sene “illegal” olarak kendimiz çalıştırdıktan ve bütün topluluk ve belediye başkanını da  içeren inatçı bir kampanyadan sonra, sonunda bize bir öğretmen gönderdiler. Ancak öğretmen, iş ve artan öğrenci sayısından kısa zamanda boğuldu ve ek bir anaokulu öğretmeni istedi. Öğrenciler aktif olarak onu desteklediler ve başarıya ulaştılar. Böylece 300 sakiniyle Limans köyü artık  iki öğretmeniyle bir okula sahip.

Avrupa Turu Arkadaşları (Companion of the Tour of Europe)
    
Neyse ki, en önemlisi ilk yıllar boyunca, yerel çiftçi arkadaşlarımız öğütleriyle bize yardım ettiler. Ormancılık, dokuma, arıcılık ya da meyve tarımı gibi alanlarda pek çok uzman, genç kooperatifin kuruluşuna hayati katkılarda bulundu. Bugün, her şeyi bilmekten çok uzak olsak da, zengin deneyim ve bilgiler kazandık. Bu, genç çırakları eğitmemizi ve onların yeni projelere başlamalarına yardım etmemizi sağlıyor.  Bu eğitim ağını daha çok geliştirmek için, diğer insanları ve ülkeleri tanırken eğitim ve öğrenim gören ustalık (journeymen) geleneğini canlandırmayı amaçlayan bir kurum olan “Avrupa Turu Arkadaşları (Companions of the Tour of Europe)”nı kurduk. Bu kurum, işsizlik, uyuşturucu ya da yalnızca can sıkıntısına bir alternatif sunmaktadır. Birkaç zanaatçı ve uzman Doğu Avrupa’da genç insanlara yardım etme teklifinde bulundular. Ancak bu, Demir Perde’nin yıkılışı sonrasında batı otoritelerinin seyahat önünde engeller yaratması nedeniyle her zaman kolay değil. Bu nedenle geçen yıl “Avrupa Sosyal Forumu (Eropean Civic Forum)” kongresi süresince bir çalışma grubu, Avrupa Konseyi ve diğer kurumlarla işbirliği içinde amacı seyahat özgürlüğü (free movement) için mücadele etmek olan “Gençliğin Seyahat Özgürlüğü (Youth Mobility)”nü oluşturdu. 1975’de, genç ormancılarca (woodcutter) taşınan ve belediyelerin kendi alanlarında yapılan işleri resmi olarak onaylayabilecekleri “Ormancılar Pasaportu (Forester’s Passport)”nu  yarattık. Önsöz (preface) P.J. Lardinois ve daha sonra ise Brüksel’de bir komisyon üyesi tarafından yazıldı.

Turistler: Yalnızca Normal İnsanlar
    
Pek çok turist, Côte d’Azur’un kalabalık plajlarından kaçmaya ve dağlarda sakin yerler aramaya heveslidir. Bu nedenle, mümkün olan her yerde, konuk evleri kurduk: Chantemele’deki dokuma kooperatifimizde bir stüdyo, Carinthia’da bir konuk evi ve hatta Provence’da bir tatil köyü. Bu ayrıca, bizim projelerimizi destekleyen sayısız arkadaşımızı kabul etmemizi sağlıyor. Ek olarak, Provence-Transcarpathia Arkadaşlık Derneği (Provence-Transcarpathia Friendship Association) tarafından organize edilen değişim çerçevesi içinde onlarca arkadaşımız tatillerini yerel ailelerle geçirmek için Ukrayna’da Transcarpathia’ya gittiler.

Germench, Franglais
    
Longo Maï’deki dil ve kültür karışımını tanımlamak için gerçekten en iyi ifade pota (melting-pot) olacaktır. Avrupa’nın dört bir yanından gelen insanların, görece olarak barış içinde, yirmi yıldır birlikte yaşayıp çalışması olgusu kendi başına şaşırtıcıdır. Buna ara sıra Kürtler, Kanaklar (Kanaks), Madagaskarlılar, Latin-Amerikalılar…ve son üç yıldır Doğu Almanlar, Ruslar, Ukraynalılar, Romanlar… da eklenmelidir. Afrikalılar bize “burada, evde hissettiklerini” söylüyorlar. Bambara [dilini] konuşmasak da bir parça İspanyolca, İngilizce, Almanca, Rusça…ile birlikte Fransızca ve Almancanın garip bir karışımını konuşuyoruz.

Longo Maï’nin Koyunları

1973’te yüz dişi merinos koyunundan oluşan ilk sürümüzü satın aldığımızda, koyunların bize kırsal bölgeyi tanıtacağına dair çok az fikrimiz vardı. Koyunlar güçlü ve sürücüldür; fakir, kurak yamaçlarımızda besin bulurlar ve ihtiyaçlarını karşılamak için bizi her zaman daha uzak meralara sürmüşlerdir. Kuzulama periyotları dışında her zaman dışarıdadırlar: Provence’da kışın ve Alp’lerin yükseklerinde yazın, karların erimesinden sonra zengin çimenlerde…Koyunlar ve çobanları, bir meradan diğerine, yamaçlar boyunca uzanan eski, geleneksel “drailles”lerde:- yüzlerce yıllık,  yarı unutulmuş koyun patikalarında yollarını dokur,  yaylacılığa [hayvanları ilkyaz yaylaya çıkarıp sonbaharda yayladan indirme] başlarlar. Bu geziler sayesinde, yönetim ya da hatta bazen ulus sınırlarına rağmen ovalar ve dağlık bölgelerin doğal tamamlayıcılığını öğrendik. Yol özgürlüğü ve ortak meralarla ilgili bu özgürlük taraftarı gelenekler pek çok sağlam arkadaşlık kurmamızı sağladı.
    
Mütevazı ihtiyaçlarına karşın koyunlar verimli hayvanlardır. Bir sürü her yıl sayısını en az ikiye katlar. Bu yüzden bir süre sonra yün, et ve derilerini nasıl kullanacağımız sorunuyla karşı karşıya kaldık.
    
Binlerce yıldır koyun yetiştiren nesiller, her bir bölgenin doğal koşullarına uygun türlerin üretilmesi ve yerel topluluğun temel gereksinimlerinin karşılanması için bir seçim süreci içinde çalışmaktadırlar. Maalesef, birkaç on yıldır verimliliğe yönelik tarım,  küçük ölçekli yerel işleme yapılarını –kesim evleri, iplikhaneler ve tabakhaneler-, ki bu yapılar bu tür bölgelerin ürünlerini kendi bölgelerinde kullanmalarını sağlarlar, yok etmeyi başarmıştır. Biz, akıntıya karşı yüzmeye karar verdik ve koyunlardan,  tamamlanmış ürüne bütün üretim zincirinin kontrolünü yeniden kazandık. Yün sektörünü geliştirmek üzerine odaklandık. Longo Maï şimdi Fransa, İsviçre ve Avusturya’da altı kooperatife paylaştırılmış olan 1500  koyuna sahiptir. Eminiz ki daha çok sürü gelip onlara katılacaktır; çünkü Avrupa’da yeniden nüfus kazandırılmayı bekleyen pek çok terkedilmiş ya da yarı terkedilmiş bölgeler bulunmaktadır.

İplikhane ve Dokumacılık
    
Kendi sürülerimizin ve komşu çiftçilerin sürülerinin yünlerini Fransız Alp’lerinde, Briançon yakınlarındaki Chantemerle’nin iplikhanesinde işliyoruz. 1976 yılında, kökleri 17. yüzyıla dayanan bu fabrikayı devraldık. Bu, bir köyde kalan tek üretim birimidir ve yılın birkaç ayında tamamen turizme ayrılır. Zanaatçı ve teknikerlerin yardımıyla yünlerin “koyunların sırtlarında” seçilmesinden, makaslamaya, yıkamaya, taramaya, eğirmeye, dokumaya, örmeye, giysi imaline ve son olarak ürünlerin müşterilere satımına kadar bütün işleme sürecini içeren bilgiyi bir araya toplayabildik. Ürünlerimizi iplikhanede, marketlerde, sergilerde ve yazışmalar yoluyla satıyoruz. Çiftçilerin yün ya da tiftik ve angora liflerini, kendilerinin satabileceği, örülü ürünlere ya da materyallere dönüştürme [hizmeti] sunuyoruz. Ödeme olarak bu ürünlerin belirli bir yüzdesini alıkoyuyoruz. Ayrıca, koyun yetiştiren çiftçiler ve diğer küçük dokuma fabrikalarıyla ATELİER’i (Çalışma, İşbirliği, Yenilik ve Araştırma için Dokuma Derneği –The Textile Association for Study, Liaison, Innovation and Research) kurduk.  
    
Bizim dağlık alanlarımızdaki bir başka temel ekonomik aktivite ormancılıktır. Bu, ağaç dikiminden ormanların bakımı için ağaç kesimine, bıçkı evlerinden mobilya atölyelerinin kurulumuna bütün bir aktivite zincirini içermektedir. 1979 yılında orman yangınları, ormanların ihmal edilmesi ve artan işsizlik problemleri nedeniyle, hükümete sunduğumuz bir “Orman Programı (Forest Programme)” ürettik. Bu program çok ilgi çektiyse de pratiğe dökülmesi için çok az şey yapıldı.

“La Cabrery”- Luberon’da Bir Üzüm Bağı

Bu kooperatife henüz 1993 baharında başladık. Luberon, Limans ve Crau ortasındaki tepelik alanda yer alıyor. La Cabrery, dokuz hektarı üzüm bağı olan 25 hektara sahip. Her yıl yaklaşık 50.000 litre “Côtes du Luberon” şarabı üretebiliyoruz  -bu, bütün kooperatiflerimizin gereksinimlerini karşıladığı gibi, Avrupa’daki arkadaşlarımıza birkaç şişe satmaya da yeterli. Büyük bir meyve bahçesiyle bir hektar da yenilebilir üzüm dikmeyi planlıyoruz. Toprak zengin ve hasat boyunca bir çukur gölüne yetecek kadar  fazla su var.

Crau’daki “Mas de Granies”
    
Crau ovası, Güney Fransa’da Alpilles ve Camargue arasında bulunuyor. Crau’nun nemli alanı, çapraz sulama kanallarıyla sarılmıştır. Çiftliğimizi, İsviçre’deki bir bağış kampanyası sayesinde dört yıl önce satın aldık. 15 hektar otlak, 4 hektar bostan ve zeytin bahçesinden oluşmaktadır. Ayrıca 250  koyundan oluşan bir sürüye sahibiz.
    
Temel aktivite, açık alanlarda ya da plastik tünellerde yapılan organik sebze tarımıdır. Bölgenin ekolojik sistemini tehdit eden ve yaygın biçimde kullanılan yüksek kimyasal metotlara alternatifler geliştiren diğer çiftçilerle işbirliği içindeyiz. Ürünün bir kısmı pazarlarda satılmakta ya da düzenli müşterilere haftalık olarak gönderilmektedir. Ayrıca kalabalık kongre ve toplantı zamanlarında kendi ihtiyaçlarımızı gidermektedir. Avrupa Komisyonu (EC) kriterlerine uygun olarak küçük bir konserve yapımı birimi son zamanlarda kurulmuştur.
    
İyi sulama tesisleri sayesinde yazın kuru otlarımızı üç kez kesebiliyoruz. Sonbahar otlarını ise Alplerden dönüşleri sonrasında [yemeleri için] koyunlara bırakıyoruz.
    
[Crau’da] Ziyaretçi grupları olduğu kadar çırakları da barındırdığımız büyük ek binalar vardır.

Espezonnes ve Treynas

    
Çiftlikler deniz seviyesinin 1100 metre üzerinde, sert iklimiyle Ardêche’nin yüksek platosunda yer almaktadır. Bugün hemen hemen bütünüyle terkedilmiş olan Masif Central’in yoğun ağaçlarla kaplı yamaçları doğal kaynaklar bakımından zengindir ve binlerce yeni yerleşimciye geçim kaynağı olabilirler. Espezonnes ve Treynas’ın iki çiftliğinde geleneksel, yerel ve dayanıklı türlerden olan –Bizet ve Blanch de Lozêre- 400 koyundan yün ve et üretilmektedir. Ayrıca yaklaşık 20 sığır var. Nemli hava kaz, ördek ve domuzlar için oldukça uygundur. Uzun ve sert kışlar boyunca yünlerin bir kısmından yorgan yapılmaktadır.

Comedia Mundi – Bizim “Müzisyenlerimiz (Entertainer)”
    
Müzik grubumuzun on iki üyesi akla gelebilecek her enstrümanı çalmaktadır ve dünyanın dört bir yanından, popüler ve anti-faşist şarkılar kadar Orta ve Doğu Avrupa’nın çingene müziklerinde de uzmanlaşmışlardır.
    
Ayrıca birkaç kaset ve CD’de çıkardılar. Her şeyin ötesinde, her seferinde tan vaktine kadar süren festival ve danslarla bizi baştan çıkardıkları için her zaman bir özür aramaktadırlar. Müzik, enternasyonal bir dildir ve dayanıklı arkadaşlık bağlarının güçlendirilmesine çok büyük katkıda bulunabilir.[!]

Radyo Zinzine- Radyoda Bir İsyan
    
Radyo Zinzine, yerel radyoların “özgür” olmayı talep ettikleri bir zamanda doğdu. Mayıs 1981’de Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın seçimi popüler anlatımın yeni bir çağını ortaya çıkardı. 3 Haziran’da Radyo Zinzine yayınlarına başlamıştı bile. Radyo Zinzine, ismini Provence’daki kooperatifimizin üstündeki tepenin isminden aldı. Bir yıl sonra günde 24 saat süren yayınlarımıza başladık. Bölgesel, ulusal ve uluslar arası haberler; sıklıkla acımasız ve ironik yorumlarla basın incelemeleri; dünyanın dört bir yanından müzik; edebiyat ve tarih programları; akla gelebilecek her konuda yuvarlak masa tartışmaları; bitmez tartışmalar:- canlı bir radyo için ihtiyaç duyulan her konuda yayınlar. [!]
    
Bugünün sorunlarına yönelik çözümlerin “yukarıdan” dağıtılamayacağının farkında olan özgür bir radyo, bölgesel  seviyede tartışmalar düzenleyebilir; yerel gerçekler, beceriler ve kaynaklara dayalı somut çözümler geliştirebilir. En popüler programlarımızdan biri kırsal yaşamın bütün yönlerini kapsamaktadır –bu program pek çok kasaba sakini tarafından da izlenilmekte, böylece kasaba ülke arasında bir köprü kurmaya yardım etmektedir.
    
Yüzlerce dinleyici aktif olarak programlarımıza katılmakta ya da haberler boyunca arayarak yorumlarını iletmektedirler. Dünyaya yayılmış bulunan arkadaşlarımız bize enformasyon göndermekte ve sıklıkla ülkelerindeki olaylarla ilgili olarak bizi bilgilendirmek için  doğrudan telefon etmektedirler.
    
Ayrıca elli kadar farklı yerel radyoda yayınlanan birkaç sürekli program yapıyoruz: Afrika, Latin Amerika, bilim ve  Avrupa kurumları hakkında; bir edebiyat magazin ve “Le Monde Diplomatique” ile aylık dosyalar. Radyo Zinzine, 1986 yılında, Avrupa Kamu Radyonları Federasyonu’nun (European Federation of Community Radios-FERL) kurucu üyelerinden biri oldu. Federasyon, ülke ve ticari sektör yanında üçüncü bir sektör olarak kamuyu desteklemeyi amaçlamaktadır ve Avrupa kurumları ile, özellikle Avrupa Komisyonu ile yakın işbirliği  geliştirmiştir. FERL, son zamanlarda Afrika ve Doğu Avrupa’da radyolar kurulmasına yardım etmektedir.

“Le Montois”: Jura’daki İsviçre Çiftliğimiz

1974’te, Longo Maï’nin yaratılmasından hemen sonra, Fransa İçişleri Bakanı, bir grup “istenmeyen yabancı”yı, kooperatifin sekiz ortak kurucusunu, sınır dışı etmeye karar verdi. Sonuçta, İsviçre’de 1200 metredeki bir platoda yeni bir çiftliğe, “Joli Mas”a, başlamaya karar verdik. Nihayet, 13 yıl sonra, kira sözleşmemizi bitirmeye karar vermiş olan mal sahibine karşı savaşımızı kaybettik. Yıllar boyunca, yalnızca yazlık sığır istasyonu olan bu yeri on yetişkinden oluşan bir grup için  yıl boyunca bir geçim kaynağına (ormancılık, bıçkıevi, sığırlar, koyunlar, el işleri) dönüştürmek için çok fazla zaman, enerji ve para yatırmıştık. Sonuçta, 1987 yılında ayrılmaya zorlandık. Ancak aynı Jura bölgesinde, Delêmont yakınlarında küçük, harap bir çiftlik olan “Le Montois”i bulmayı başardık. Le Montois, 11 hektarlık tepelik bir toprağa sahip. Çok kötü bir durumda olan evi bütünüyle yeniden inşa ettik. Buradaki aktivitelerimiz bir sebze bahçesi, sığırlar, koyunlar, kazlar ve arıları içeriyor. Burası ayrıca İsviçre’de Longo Maï’nin farklı ürünlerini sattığımız merkez haline geldi. Buranın Joli Mas’a göre bir avantajı Basle’ye bir saatlik sürüş mesafesinde olması ve kışın yolun karla kapanmayışıdır. Bu yüzden ofisdeki [Basle’de] işlerimizin pek çoğunu çiftliğe dağıttık. Diğer yandan “Le Montois” kısa sürede pek çok İsviçreli arkadaşımızı kabul ettiğimiz bir yer haline geldi. Ek olarak burası kuzeyden güneye, Provence’a doğru yolculuk yapmak isteyenlere mola yeri olarak  kullanılabiliyor. Dağ zirvesi Joli Mas’ı özlüyorsak da, Le Montois’in ulaşılabilirliği hakkında söylenebilecek daha çok şey var.

Balkanlar Geçidindeki Carinthia
    
Uzun zamandır Eisenkappel’deki kooperatifimiz Doğuya açılan bir kapı olarak düşünülür. Ancak 1989’da Demir Perde’nin yıkılışından sonra her şey değişti ve aktivitelerimiz Transcarpathia ve Doğu Avrupa’daki diğer bölgelere yayıldı. İsviçre’den Avusturya’yı bir koyun sürüsüyle aşarak 15 yıl önce Carinthia’ya ulaştığımızda  Sloven azınlığın, Almanca konuşan çoğunluk tarafından yıllardır ayrımcılığa uğradığı hassas bir bölgeye gelmiş olduğumuzu biliyorduk. Bir süre sonra iki dilli Alman/Sloven okullarını savunma  mücadelesine girmiştik. Kısır ve uzlaşmaz milliyetçilik döngüsünün farklı gelişim modelleriyle değil kültürler arası projeler yoluyla kırılabileceğini öğrenmiştik. Bizim çocuklarımızın gittiği küçük, iki dilli yerel okul bunun mükemmel bir örneğidir. Avrupa Konseyi ve [s.7] Klagenfurt Üniversitesi ile birlikte, gerilimli alanlarda kültürler arası pilot projeler uygulamayı amaçlayan  “güven inşa eden eylemler (confidence-building measures)” programının kuruluşuna katıldık.
    
Çiftlik, Doğu/Batı rotası üzerindeki genç insanlar ve turistlerden oluşan sayısız gruba olduğu kadar, on kooperatif üyesi ve onların yirmi çocuğuna sebze, et ve mandıra ürünleri sağlıyor. Sürü yaylacılığı her sonbaharda, kendi yaz otlaklarından Viyana yakınlarındaki kış otlaklarına, ürünlerimizi pek çok yerel markette satmamıza olanak veriyor. Bu ayrıca, bizim hakkımızda bilgi almak isteyenler için hareketli bir iletişim noktası sağlıyor.

Doğu Avrupa’daki Longo Maï

Her şey, 80’lerin başından beri tanıdığımız Paris’teki Sovyet gazeteci arkadaşlar sayesinde başladı. Onlardan biri, Sasha Sabov, ülkelerinin Batı’ya açılmasının avantajını kullanarak bizlerden bir grubu Kasım 1989’da Batı Ukrayna’daki memleketi Trasncarpathia’ya ziyarete götürdü. Sahsa uzun zamandır Longo Maï’nin fikirlerini, merkezi devlet “sosyalizmi” ve serbest piyasa kapitalizmine alternatif olarak Doğu’ya ihraç etmeyi hayal etmişti. Sonuç, bütün bir aktiviteler ve projeler dizisi oldu. 1990’dan beri her yıl Oujgorod(bölgenin başkenti) Üniversitesi’nden 20 kişilik bir öğrenci grubu, Fransızcalarını geliştirmek ve kooperatiflerimiz hakkında bilgi almak için iki aylığına Provence’a gelirler. Onların pek çoğu ülkelerinde birlikte çalışmaya karar verdiler ve “Juventus Europa” derneğini kurdular. Longo Maï’nin inşa takımının yardımıyla, bir kooperatife doğru ilk adımlar olan, Nijne Selitche köyünde bir toplantı ve tarım merkezi olan bir “Ortak Ev (Common House)” kurdular. Grup, Batı’yı ziyaret etmek ve eğitim almak isteyen ve hiçbir yabancı dil bilmeyen pek çok genç Ukrayna’lı için Oujgorod’da küçük bir dil okulu olan “LIK”i  de kurdular.
    
Transcarpathia Avrupa’nın tam kalbinde yer alır. Dört ülkeyle sınırı vardır ve onlarca etnik ve dilsel topluluğa ev sahipliği yapar.  Aktivitelerimizi ve değişimlerimizi yapılandırmak için [s.7]  pek çok arkadaşımızla birlikte, her iki yönde de sayısız temsilci organize eden Provence-Trascarpathia Arkadaşlık Derneğini (Provence-Trasncarpathia Friendship Association) yarattık. Benzer dernekler İsviçre ve Avusturya arasında da kuruldu. Pek çok aile ve grup, partner bölgelerdeki arkadaşlarının ülkelerinde keşiflerdeki bulunmak için Alp’leri bir yanından öte yanına geçtiler.
    
Gerçekte potansiyel çok büyük ve bizim olanaklarımızı aşıyor. Örneğin, Rusya ve eski Yugoslavya’nın farklı alanlarında Longo Maï benzeri kooperatifler kurulmasına yardım etmemiz için bize toprak önerildi. Bir gün, zamanı geldiğinde, bu teklifleri değerlendireceğiz ve kırsal kooperatiflerde uluslar arası ve multi-etnik uzlaşım merkezlerinin yaratılmasına katkıda bulunabileceğiz.

1973’den Bugüne Dayanışma Eylemleri
    
Kırsal kooperatiflerin kurulması, dünya olaylarının gidişatını yakından izlememizi asla engellemedi. Temiz hava, eleştiri yetimizi keskinleştirmiş bile olabilir. Dayanışma eylemleri, Longo Maï’nin ilk yirmi yıllık tarihi boyunca değişmez bir etmen olarak kaldı.

“Centrale”- Basle’deki Ofisimiz
    
Kooperatifçilerden dehşetli bürokratlar rolüne rotasyonun temsilcisi yaklaşık 10 “kurban”, sürekli  büyüyen kağıt dağı içinde, boş yere, yollarını bulmaya çalışıyorlar. Bütün Longo Maï kooperatiflerinin enformasyon, yönetim ve finansal merkezi olduklarını hayal ediyor görünüyorlar.
    
Gerçekte “Centrale” dış işlerimizi idare eden bir çeşit “elçilik”: çeşitli kampanyalarımızın koordinasyonu, gazetelerimizin yayımlanması, finansal destek talepleri (bazen sonuçları görmek zorunda bile kalıyoruz…[!])

Şili’den Mülteciler
    
1973’de, Provence’ın kurulmasından yalnızca birkaç ay sonra, Pinochet’nin darbesiyle Allende hükümetini yıktığında, İsviçre’de belediye ve (bir kilise veya papazın sorumlu olduğu)  bölgelerden  beş mültecinin kabul edilmesi, barınak ve iş sağlanmasını talep eden “Özgür Yerler (Free Places)” kampanyasını başlattık. Sığınak verilebilecek  olanların  merkezi hükümet tarafından belirlenmesi gerektiğini kabul etmeye hazır olmayan yerel meclis ve vatandaşlardan büyük çapta yanıt aldık. Bern’in [İsviçre’nin başkenti] isteğine karşın 2000 Pinochet aleyhtarı sonunda İsviçre’ye kabul edildi.

Kostarika’da Finca Sonador
    
Bu kooperatifi 1978 yılında, mültecilerin tarım kooperatiflerinde ihtiyaçlarını karşılamaları ve böylece kamplara düşüp hiçbir şey yapmaksızın dış yardımlara bağımlı kalmalarının önlenmesi için yarattık. Finca’ya gelen ilk mülteciler, Nikaragua’da Somozo diktatörlüğünden kaçanlardı. Temmuz 1979’da Somozo diktatörlüğünün yıkılışının ardından bu mülteciler evlerine geri döndüler. Bugün Finca’da, dörtte üçünü ölüm mangaları ve ordunun zulmü nedeniyle ülkelerinden kaçmak zorunda bırakılan Salvadorluların oluşturduğu 250 kişi yaşamaktadır. Bu mültecilerin büyük çoğunluğu Kostarika’ya 1980 ile 198[? okunmuyor bu rakam] tarihleri arasında geldiler.
    
Mülteciler kendilerini besleyebilecek, ürünlerinin bir kısmını yerel marketlerde satabilecek ve kahve ithal etmeye yetecek kadar ürün yetiştiriyorlar. Altyapı (elektrik sistemi, yollar vb. bağlar) yıllar içinde gittikçe gelişmektedir. Finca kendi okuluna sahiptir.
    
Kostarica’da çevresel yıkım felaket boyutlarına ulaşmıştır. Bu, her şeyden önce çok uluslu şirketlerce uygulanan yalnızca ananas tarımı ve dikkate değer seviyede çevresel bozulmaya neden olan yağmur ormanlarının kesimine bağlıdır. Bu durum, korunacak olan yaklaşık dört yüz hektarlık yağmur ormanı alanını ayırmamıza neden oldu. Bu alan, otoriteler ve üniversite çevreleriyle işbirliği içinde, bilimsel araştırmalar için de kullanılacak.

Mülteci ve Göçmenlerin  Korunması
    
Ekim 1982’de Longo Maï’nin inisiyatifiyle yaklaşık 60 küçük grup Basle’de buluşarak CEDRI’yi (Mülteci ve Göçmelerin Korunması için  Avrupa Komitesi -European Comittee for the Defence of Refugees and Immigrant) kurdu. Komitenin amacı, artık yalnızca extremist grupların çalışması olmayıp, aynı zamanda Devlet kurumlarınca da artan bir biçimde teşvik edilen büyüyen yabancı düşmanlığı ve ırkçılık kurbanlarıyla dayanışma kampanyalarını koordine etmektir.
    
CEDRI, 1980 darbesi sonrasında Türkiye’deki ordu diktatörlüğünden kaçan Türk ve Kürt mültecilerin kötü durumu üzerine odaklandı. CEDRI’nin çalışmaları son zamanlarda neredeyse tamamen Avrupa Sosyal Forumu’na entegre edilmiştir.

Avrupa Sosyal Forumu (European Civic Forum)
    
1989’dan beri, Doğu Avrupa’daki genellikle barışçı olan devrimler dayanışma ağımızı genişletmeye ve koordinasyon metotlarımızı yeniden düşünmeye zorladı bizi. Bugün, bir araya getirilmesi gereken bütün bir Avrupa’dır. Devlet başkanlarına ve hükümetlere güvenmek saflık olacaktır; çünkü bunlar yüzyıllardır bir halkı diğerine düşman eden ulusal egoizmin doğrudan mirasçılarıdır. Soğuk savaş on yılları derin bir güvensizlik duygusu yarattı. Sayısız eski yalanlar Avrupa insanlarını ayrılmaya zorladı ve bugün bile günlük beyin yıkama işlemi Doğu ve Batı arasında kurulacak gerçek bir yakınlaşmanın önlenmesine yardım ediyor.
    
Avrupa Sivil Forumu (ECF) Aralık 1989’da yaratıldı. Forumun temel amacı, sahte sosyalizm ve gerçek kapitalizmin ikili anlamsızlığına boyun eğmeyi her zaman reddetmiş olan eski politik blokların her bir “yüz karasını” bir araya getirmektir.
    
Forum, bunun dikkate değer bir ihtiyacı giderdiğinin kanıtı olan binlerce Doğu ve Batı Avrupalı tarafından desteklenmiştir. Biz yerel, bölgesel ve ulusal seviyelerde sağlam ama aynı zamanda esnek yapılar kurmaya çalışıyoruz.
    
Bugün Almanya, İsviçre, Avusturya, Belçika, Fransa, bütün eski Yugosylavya cumhuriyetleri, Rusya, …. ve Ukrayna’da ECF grupları bulunmaktadır. Avrupa’daki diğer ülkelerde ve “Üçüncü Dünya”da ECF ile sürekli iletişim halinde bulunan kimseler (correspondent) vardır.
    
Yaratıldığı günde bu yana ECF, Orta ve Doğu Avrupa’da bir dizi somut aktiviteler gerçekleştirmiştir. Bunlar arasında, eski Doğu Almanya(GDR)’daki LPG tarım kooperatifleriyle dayanışma kampanyaları, Berlin’in Humboldt Üniversitesi’nde akademik özgürlük savunması, Yugoslavya’da bağımsız medya ve anti-ulusal hareket savunması yer almaktadır. ECF ayrıca Rusya, Transcarpathia (Ukrayna) ve eski Doğu Almanya’da kırsal gelişim alanında bir dizi projeye katılmıştır. ECF, Ocak 1993’de Seelow’da (Brandenburg, eski Doğu Almanya) “Doğu Avrupa’da toprak ve kırsal gelişimin özelleştirilmesi (Denationalisation of land and rural development in Eastern Europe)” konusunda geniş bir sempozyum organize etmiştir. ECF, Mayıs 1993’te Cenevre’deki  Antenna International’den arkadaşlarımızla birlikte Moskova yakınlarında kırsal gelişim ve uyarlanmış teknolojilerin kullanımı konusunda bir konferans organize etmiştir.
    
ECF ayrıca, Transcarpathia’daki çiftliklerde dağıtılmak üzere tarım araç-gereçleri, birkaç ton tohum patates (seed potatoes) ve sebze tohumlarından oluşan binlerce aile paketi göndermiştir.

ECF- Eski Yugoslavya’daki Aktiviteler

Longo Maï, bugünkü kriz ve ülkenin dağılmasından çok önce Yugoslavya’da arkadaşlara sahipti. Mütevazı araçlarımızın izin verdiği oranda bütün cumhuriyetlerde sosyal eylemler, anti-savaş hareketleri ve bağımsız medyayla ilgilenen yurttaşlara destek olmak için her şeyi yapmamız yalnızca normaldi. Birkaç ECF delegesi ağ bağlantılarımızı geliştirmek için bölgedeydi.
    Bizim temel katkımız, eski Yugoslavya’daki anti-milliyetçi güçlerin buluşması ve birlikte projeler geliştirmesini olası kılmaktır.  

“Ortak Amaçlar”

Eski Yugoslavya ile Belediyeler Arası Dayanışma

Avrupa Sosyal Forumu’nun İsviçre’deki ilk toplantısı 7 Kasım Kasım 1992’de, belediye başkanı Jacques Stadelmann’ın inisiyatifiyle Delêmont’ta gerçekleşti. Belçikalı “Causes Communes” (?) kampanyası temsilcileri kendi aktivitelerini sundular: bütün eski Yugoslavya cumhuriyetlerindeki mültecilere yardım etmek, Belçika’da mültecilerin kabul edilmesi, eski Yugoslavya’daki anti-milliyetçi muhalefetin desteklenmesi. İsviçre belediyelerinin temsilcileri derhal benzer bir kampanya başlatmaya karar verdiler. O günden bu yana 100’ün üzerinde İsviçre kent ve köyü “Causes Communes-Suisse”ye katıldılar ve birkaç temsilcisi ve yardım konvoyları eski Yugoslavya’nın farklı bölgelerine gittiler. Bu yolla, multi-etnik toplulukların sürdürülmesi için çalışan ve savaş bölgelerinden kaçanlara sığınak vermiş olan belediyelerle kalıcı ilişkiler kurulabilir. Ayrıca, bağımsız barış ve medya gruplarına da destek verilebilir. ECF  koordinasyon ve sekreterlik çalışmasına yardım ederek ve sıklıkla temsilcilere eşlik ederek “Causes Communes” ile güçlü bağlarını sürdürecektir.

AIM- Milliyetçi Propagandaya Karşı Olmak

ECF, eski Yugoslavya’dan bağımsız bir gazeteciler ağının, AIM’in, yaratılmasını destekledi. Bu ağın amacı, cumhuriyetler arasında enformasyon değişimi ve dışarıdaki medyaya objektif haber sağlamaktır. Ayrıca AIM, Serbo-Croat’ta, eski Yugoslav toplulukların ya da çok sayıda mültecinin yaşadığı Avrupa’nın pek çok bölgesinde yerel radyo istasyonlarınca yayımlanan düzenli bir radyo programı olan “Bura”yı üretmektedir.

Archipelago

İlk olarak ECF, farklı aktiviteleri hakkında bilgi veren düzenli bir bülteni İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak yayımladı. Ekim 1993’de, Avrupa boyunca bireyci  piyasa ekonomisi konsumerizmi(consumerism) karşıtı adalar ve pratik alternatifler geliştirmek için çalışanlar arasındaki bağları güçlendirmeyi amaçlayan yeni bir yayın olan “Archipel”in ilk sayısı Ekim 1993’te Fransızca ve Almaca olarak yayımlandı.

Olası en kısa zamanda “Archipelago”yu İngilizce olarak da yayınlamak istiyoruz- ancak İngilizce çeviri takımımız çok küçük; bu yüzden yardımlarınız her zaman içtenlikle karşılanacaktır!

2005 Birkan Beggi – Ekoloji Kolektifi  
LONGO MAI’DEN HABERLER- B.P.42, 04300 Forcalquier, France- Güz 1993  

Ekoloji Kolektifi tarafından yayına hazırlanan KIRDA YOKSULLUK VE DİRENİŞ adlı kitapta yayınlanmıştır. 

http://www.ekolojistler.org/longo-mai-den-haberler-cev.-ekoloji-kolektifi.htm

l

November 25, 2009 Posted by | ekokoy - permakultur, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

Küreselleşme Kıskacında Türkiye’nin Ekolojik Tarımı – Emet Değirmenci

Endüstriyalist-kapitalizm; IMF (International Monatery Fund), Dünya Bankası (DB), 1995 den bu yana Dünya Ticaret Örgütü (DTO), Avrupa Birliği (AB)’nin Ortak tarım Politikaları (OTP) gibi organları vasıtasıyla tahakkümünü sürdürürüyor. Tarım da bu gidişattan fazlasıyla nasibini alıyor. Verilere göre ‘zengin ülkelerde tarımla uğraşanların sayısı genel nüfusa oranla çok azalmış durumda ve yalnizca % 2 ila %6 dolaylarındadır’(1). Bu oran 1990 ların gerçeğini göstermekle birlikte 21. Yüz Yılda durum daha da vahimdir.

Ülkemizde tarım politikaları, kapitalist Küreselleşmenin estirdiği neo-liberal rüzgârdan fazlasıyla nasibini almış durumda. Örneğin, Türkiye 1980 öncesine kadar kendi kendine yeten yiyecek ambarı iken 1980 sonrası sürdürülebilirliğini kaybetmiştir. Bu gün Türkiye her yıl milyonlarca tonluk buğday ve mısır gibi temel hububatı dahi ABD, Kanada ve Arjantin gibi ülkelerden satın almak zorundadır.

Günümüzde tarımla uğraşmak eskiden olduğu gibi artık kokusuyla rengiyle ve biyolojik çeşitliliğiyle bir kültür değil, bir ticaret haline dönüştürülmektedir. Bu merkezileşme ve ticarileşme sonucu küçük çiftçi ya kimliğini yitirerek büyük tarım isletmelerinin bir parçası haline gelmekte ya da tarihe gömülmektedir.

Ek olarak, çocukluğumuzun tatları bir nostalji haline gelirken onlara ulaşmak ve edinmek ise bir lüks haline getirildi. Bir başka deyişle; kapitalizm yaşamın organik akışını ve bütünlüğünü bozup sentetik bir yaşamı dayatmakla kalmadı aynı zamanda ulus ötesi şirketlerin çıkarına hizmet eden (örneğin, AB’ nin Ortak Tarım Politikası (OTP) vasıtasıyla) kimin ne kadar ne üretmesi gerektiğine kadar vermektdir. Öte yandan biyo-teknoloji devleri yaşamın başlangıcı olan tohumun yapısına dahi müdahale edip patentleme yoluyla çiftçiyi kendine yalnız göbekten değil, hücrelerinden bağımlı hale getirmektedir.

Bu bağlamda Türkiye yalnızca tarımın ticarileşmesi sorunuyla karşı karşıya değildir. Aynı zamanda Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) tehlikesini de içeren biyo-teknoloji iktidarının kucağına düşme tehlikesiyle de karşı karşıyadır.

Bu kapsamda ulus ötesi kuruluşların çıkarlarına yönelik olarak uygulanan IMF “uyum paketleri” sonucu tarımımız yalnızca dışa bağımlı olmakla kalmadı, Avrupa Birliği (AB) sevdasıyla neye nasıl, ne amaçla kimin yararına uyum sağlayacağını da şaşırmış durumdadır. Ayrıca tarımda eskiden kendi topraklarımızda üretip tadını ve kokusunu alarak yiyip içtiğimiz ürünlere karşı da yabancılaştırıldık. Artık onlar doğal ya da organik ürün kategorisinde bizim için değil Avrupalıları doyurmak için.

Bu yazıda küreselleşme kıskacında Türkiye tarımının ticarileştirilip merkezileşmesi ele alınıp ekolojik tarımının kimin ve ne için olduğu sorgulanacaktır. Ayrıca GDO ya da trans-genetik ürünler ve biyo- teknoloji iktidarına dikkat çekilip alternatifin ne olması gerektiği üzerinde durulacaktır.

Tarımın Ticarileştirilmesi

Kapitalist toplum 1960-70 arası “modern tarım tekniklerí” adı altında kimyasalların yaygın kulllanıldığı Yeşil Devrim’ i dayatmıştı. Bu yolla tarımda tek tür ekimi (mono-kültür’ü) gündeme getirip dünyanın bir çok yerinde toprakları çoraklaştırdı. Şimdi de ABD ve AB tekellerinin arkasında olduğu agro-business adı altında genetiği değiştirilmiş endüstriyel tarım ürünlerinin ekimini dayatıyor.

GDOlar kimilerine göre açları doyuran “yeşil altın”, kimilerine göre ise canlıların hayatını tehdit eden organizmalardır. Oysa biz altının ne menem bir şey olduğunu Bergama köylülerinin yıllardır süren onurlu mücadelesiyle öğrendik. Türlü acılar içeren altının adını bile duymak istemiyoruz. Hatta bu yeşil altın ekolojik bilincin gelişmemiş olduğu ülkelere “biyo-yakıt” adı altında empoze edilmektedir. Örneğin, dünyanın petrolce zengin ikinci ülkesi sayılan Irak’ın ABD tarafından işgali ve Ortadoğu’ da estirdiği saldırgan politikalar sonucu 2006 yılında ciddi bir petrol krizi belirdi. Benzeri bir kriz 1970 lerde güneş ve rüzgar gibi alternatif enerji araştırmalarına ayrılan fonların artmasına neden olurken 21. YY da Gerge Bush yönetimindeki ABD egemenliği iklim değişiminden etkilenen yalnızca New Orleans ta kara derili vatandaşlarını suya gömmmekle kalmıyor GDO’lu endüstriyel bitkilerin (tatlı sorgum ve mısır gibi ) Afrika ülkelerine “yeşil enerji” kaynağı adı altında endüstriyel tarım olarak teşvik ediliyor. Bir başka deyişle kapitalizm kendi yarattığı ekolojik krizi kullanma peşinde. Her şeyi yeşile boyayıp satmaya çalışmakta. Oysa GDO lu tarım da polenlerin rüzgar ve fırtınalarla kilometrelerce ötelere taşındığını biliyoruz. Üstelik sel ve yeraltı suları vasıtasıyla okyanus ötesine taşınması da söz konusu. Kısacası; yemiyoruz yedirmiyoruz yalnızca ısınmak ya da taşınmak için kullanıyoruz diye GDO lu tarım bitkilerinin ekilemesi de doğru görünmüyor.

Tarımın şirketleştirilmesi 1990 dan beri sürüyor. Tarım emekçilerinin yüzyüze ilişkiye dayanan çiftçilik mesleği artık bir kültür değil, tarım işletmeciliği haline getiriliyor. Büyük çiftliklerde makineler vasıtasıyla insan yüzü görmeden yürütülecek mekanik bir faaliyet. Dolayısıyla şimdiki yeşil devrim küçük değil, büyük işletmeleri zorunlu kılıyor. Bir başka deyişle kapitalizmin büyü ya da öl politikası. Elbette bu durumu nedenleri ve nasıllarıyla irdelemek lazım. Örneğin, görüşlerden biri, ‘Türkiye’nin bugüne kadar kendine özgü demokratik ve bağımsız bir tarım programının olmaması ve yönetenlerinin bağımsız davran(a)maması küresel ve kıtasal kapitalizmin çapraz ateşi altında olması. Bunun da Türkiye’nin tarım ve hayvancılığını çökertiyor’ olduğu yönünde(2) Apaçık ki; AB’nin dayattığı tarım işletmeleri politikası küçük çiftçileri silip süpürmeyi amaçlıyor. Çiftçiye değil işletmeciye gerek duyulduğundan küçük çiftlikler ya topraklarını büyüklere devredecek ya da ortadan silinecektir.

AB DE ÇİFTÇİLİK MESLEĞİNİ ORTADAN KALDIRMA YOLUNDADIR. YERİNE TARIMIN ŞİRKETLEŞMESİ DOĞRULTUSUNDA İLERLEYİŞİNİ ORTAK TARIM POLİTİKALARI (OTP) ARACILIĞIYLA SÜRDÜRÜLMEKTEDİR. AB’Lİ ÇİFTÇİLER İFLAS ETTİKÇE TOPRAKLARNI EN BÜYÜK TOPRAK SAHİPLERİNE SATILMA ZORUNLULUĞU GETİRİLMESİ, BÜYÜK TOPRAK SAHİPLERİNİ DAHA DA İRİLEŞTİRİLECEKTİR. TOPRAKLAR BÜYÜK TOPRAK SAHİPLERİNDE BİRİKTİKÇE ENDÜSTRİYEL TARIM UYGULAMASI AB’DE DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOLDA İLERLEMEYE DEVAM EDECEKTİR. OTP NA GÖRE KİMİN NE EKİP BİÇECEĞİNE DE “BÜYÜK BAŞLAR” KARAR VERECEK. ÖRNEĞİN TÜRKİYE’NİN BU YIL BİLMEM KAÇ TON SOYA FASULYESİNE İHTİYACI OLMASA DA BİRİLERİ İSTİYOR DİYE ONU EKMEK ZORUNDA KALACAKTIR. SONRA DA ÜRÜN FAZLASI ÇÖP BİDONLARINI BOYLAYABİLİR VE ÇİFTÇİ AÇ KALABİLİR O OTP Yİ UYGULAYANLARIN DERDİ DEĞİL. AŞAĞIDA DEĞİNİLECEĞİ ÜZERE YUNANİSTAN AB YE KATILDIKTAN SONRA BU TÜR DURUMLARLA KARŞI KARŞIYA KALDI. OYSA AB BÜTÇESİNİN YAKLAŞIK ÜÇTE İKİSİ OTP KAPSAMINDAKİ HARCAMALARA AYRILIYOR. UYGULANAN SÖZ KONUSU POLİTİKALAR MALİ YÜK OLUŞTURMANIN YANINDA BİR DE YUKARIDAKİ BAHSEDİLEN TEHLIKELER YARATILIYOR.

AB, OTP’ının Yunanistan’daki yansımalarına bakarsak büyü ya da öl baskına dayanamayan küçük çiftçi iflas ediyor. İşini kaybeden küçük tarım işletmeleri yine OTP yaptırım ve politikaları sonucu büyük işletmelerle birleştirilmekte. Ek olarak OTP’nin bu politikaları tarımla uğrasan nüfusun azalmasana neden olmuştur. Yani 200 dönüme sahip bir çiftçi iflas sonucu ya meslek değiştirmek zorunda kalıp bulabilirse turistik yerlerde hizmetçilik yapma yolları aramaktadır. Arazisini de o yöredeki en büyük arazi sahibine satmak durumundadır. Örneğin; ‘200 dönüm arazisini satacak olan çiftçi arazisini eğer varsa 500 dönüme sahip olana değil de 5000 dönüm arazisi olana satmak zorundadır. Bu yolla büyük toprak sahiplerinin toprakları sürekli büyütülüyor. Ek olarak, Yunan halkı kendi ihtiyaçlarına dönük değil, AB’nin çıkarlarına yönelik ekim yapmak zorunda kaldı. Üretilen meyvelerin %50-60’ý yok edildi ya da pazardan geri çekilmek zorunda kalındı’ (4). Başka bir deyişle OTP politikalara küçük çiftçileri öğütmüş, büyük çiftçilerin topraklarını büyütmüştür. OTP’deki söz konusu politikalar sonucu kırsalda nüfus azalmış ve silinecektir.

ÖTEKİ ZARARLARI İSE GELENEKSEL TARIMIN ORTADAN KALDIRILMASI OLMUŞTUR. YERİNE YENİ ENDÜSTRİYEL ÇİFTÇİLİK YERLEŞTİREREK PİYASADA YIĞINLARCA UZO, BEYAZ PEYNİR, KALAMATA ZEYTİNİ, VALENTİN PORTAKALI OLUŞTURULDU. AYRICA PAZARA UYGUN ÜRÜNLER İÇİN “YÜKSEK STANDARTLAR” KONULUP PAKETLEMEYE YÖNELİK AMAÇLAR ÇOK ENERJİ VE HAMMADDE GİDERİNE YOL AÇTI. BU PROGRAM BİYOLOJİK TARIM DAHİL VAR OLAN TÜM ÜRETİCİLERİ MERKEZİ BİR SİSTEM KAPSAMİNA ZORLADI.

Dolayısıyla AB tarafından dayatılan tarım politikalarının Yunanistan’da topluma maliyetine bakarsak; kırsal nüfusun (geçim sıkıntısı nedeniyle) azalmasının yanında rakamlarla ifade edilemeyecek bir toplum sağlığı sorunuyla yüz yüze gelindi. Çünkü kullanılan kimyasallar nedeniyle insanlar sayısız hastalıklara yakalandı. Ayrıca geniş ölçekli bir çevre maliyetini de göz önüne almak gerekir. ‘Bu nedenle Yunan tarımı yukarıda sayılan maliyetler söz konusu edilmeksizin Avrupalılaştırıldı’ (4).

Türkiye de tarımın şirketleştirilmesi tohum tekellerinin yasal olarak ülkeye girmesine kapı açmaktan GDO’lu katkı maddeleri konusunda ürünlerin etiketlenmemiş olamsına kadar geniş yelpaze göstermektedir. Ziraat Mühendisleri Odasının bilgilerine göre Türkiye’de tarlalarını cazip paralarla kiraya veren çiftçilerin karşılaştıkları durum trajik. ‘Eskişehir’in Çifteler ilçesinde iki köyde patates üretimiyle ilgili yaşanan bir olay çiftçileri çileden çıkardı. Amerikan şirketi Lambweston, 1998-1999 yılları arasında Çifteler’e bağlı Kör Hasan ve Abbas Halim Paşa köylerinde, patates ekmek üzere vatandaşlardan toplam 6000 dönüme yakın tarlayı kiraladı. Tarlalarını yüksek fiyatla kiraya veren köylüler, iki yıl boyunca normal patateslerin iki üç katı büyüklüğünde ürünlerin elde edildiði tarlalarında artık hiçbir üretim yapamadıklarını ancak beş yıl sonra keşfetti. Tarlalarda transgenik tohum ekimi yapılıp yapılmadığı bilinmiyor (7).

Öte yandan özelleştirme de, tarımın ticarileştirilmesinde önemli rol oynadı. ‘ IMF ve Dünya Bankası’nca kurgulanan hükümetlerimizce de uygulanan yerli-yabancı büyük tarım ve gıda şirketleri lehine olan bu yeni üretim yapısı ile çiftçilere tek taraflı sözleşmeli üreticilik dayatılarak kendi toprağında “bağımlı işçi” olma rolü biçiliyor. Hükümetler; IMF ve Dünya Bankası’nın kendilerine dayatılan uygulamalarını çiftçilere “yeniden yapılanma” diye, anlatıldı’ (3). Ön görülere göre ise AB uyum süreci çerçevesinde, ‘10 yılda 6 milyon çiftçinin daha mesleklerini bırakmaları bekleniyor. Böylesi bir programın uygulanması ne kadar doğru/akılcı, ne kadar insani, ne kadar ülke ekonomisine yararlı düşünmek gerekir’ (2).

Türkiye de tarımın özelleştirilmesinin tarihine bakarsak 24 Ocak karalarına dayandığını görürüz. O zamana kadar küçük ve orta boy çiftçi ürettigi üzüm ve zeytin ve zeytin yağı gibi mamullerini Taris’e, fındığını Fisko Birlik’e, Tütününü TEKEL’e satarak geçinip gidiyordu. Fakat daha sonraki yıllarda tarım da (başlangıcı Turgut Özal dönemine rastlayan) neo-liberal politikalarla özelleştirmenin pençesine düştü. Dolayısıyla IMF ve Dünya Bankası ve sonrada DTÖ yaptırımlarına göre KİT’ler ve Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri (TSKB) gibi en temel tarım kuruluşları dahi özelleştirildi.

Öte yandan 21. YY’in başlangıcından itibaren Türkiye de bu gidişata karşı bir direniş de söz konusudur. Aralarında tek tük de olsa bilim insanlarının da bulunduğu 100 e yakın sivil toplum kuruluşu GDO’ya Hayır Platformu çatısı altında halkı bilinçlendirmeye GDO lu tohum ve ürünlerin piyasada dolaşmasına karşı birşeyler yapmaya çalışmaktadırlar. Hareketin başından itibaren bu makelenin yazarlarının da içinde olduğu bir tarım duruş söz konusudur. Platform 2004’de düzenlediği ev yüksekliğinde Canavar Balon Turu’yla uluslararası GDOlu tarım şirketlerinin çıkarlarına göre hareket edilmemesini vurguladı. Yaşam Patentlenemez bildirgesi yayınlayıp binlerce imza toplayıp ilgili makamlara ilettildi. Basın açıklamalarıyla Türkiye de giren GDOlu ürünlere tepki gösterilirken biyo güvenlik yasasının çıkması ve GDO lu ürünlerin etiketlenmesi yolunda çaba sarfedilmektedir. Tarım Ve Kırsal Çevre Bakanlığı (TKCB) nı biyolojik çeşitliliği korumayı ülkeyi ticari amaçlı tarım ürünlerine açmakla özdeşleştirmemesi gerektiği konusunda uyarmaktadır. .

GDO’LU TARIM VE ZARARLARI

Monsanto, Syngenta, Bayer ve Cargill gibi çok uluslu biyo-teknoloji devlerine “dünyadaki açları doyurmak” dert olduğundan beri raflarda aylarca (hatta yıllarca) parlak kalacak ürünleri pazara sunmaktalar. Canlının kendi doğal yapısına ters olan GDO’ları tüketenlerin vücutlarında nasıl tehlikeler yaratıldığı henüz net olarak saptanamamakla birlikte GDO’ların yarattığı sağlığa zararlar artıyor. Örneğin çeşitli alerji ve kanser vakaların günden güne arttığına tanık oluyoruz. İlgili konuda tıp uzmanları antibiyotiğe dirençli bu ürünlerin tüketilmesi sonucu birçok hastalarını tedavi edemediklerinden yakınıyorlar.

TÜRKİYE DE SÖZDE TRANS-GENETİK ÜRÜNLER YASAK AMA NEDENSE HALA BİR BİYO-GÜVENLİK YASASI YOK.

Tarım ve Kırsal Çevre Bakanlığı yurt içinde GDO lara tarım mücadele yükselirse biyo-güvenlik yasası üzerinde çalıştıklarını beyan ediyor. Kısacası tüketici masasına ne geldiğini hala bilmiyor. Bu balık genli bir domates olabileceği, gibi akrep genli mısır da olabilir. Maalesef şu andaki gerçekler gösteriyor ki; Türkiye AB ve ABD’nin GDO’ larını kolayca pazarlayabilecekleri cennet bir ülke konumundadır.

Ülkede açıklık ve demokrasinin olmaması da GDO lar konusunda araştırma yapıp ses çıkarmaya çalışan bilim insanlarının sesinin (çeşitli baskılarla) kısılmasına neden olunuyor. Arada çıkan cılız seslerden birine kulak verirsek “Gümrüklerimizden giren ürünlerin GDO içerip içermediğini bilemiyoruz. Hiçbir kontrol yapılmıyor, sadece ithalatçı beyanına dayalı hareket ediliyor” (5). Kısacası gümrüklerde bir kontrol mekanizması yok. Tamamen ürünü getiren firmanın insafına kalmış. Öyle görünüyor ki; Türkiye yalnızca gelişmiş ülkelerde yasaklanan tarım ilaçları için bir cennet değil gerekli önlemler alınmazsa gelecekte ulus ötesi GDO devleri için de bir fırsatlar ülkesi olabilir.

GDO araştırmacısı sosyal ekolojist Brian Tokar’ın açıklamalarına göre GDO ve tarim ilacı firmalarının hakimiyetini şöyle: 1999 da Monsanto Syngenta, Aventis, Dow ve Dupont haşere ve yabani otları yok edici ilaç piyasasının %60 ını ticari tohum piyasasının % 23ünü ve dünyadaki genetiği değiştirilmiş tohumların hemen hemen tamamını kontrol etmekteydi (6)

GDO tohum şirketleri deneme tohumu adı altında yanında yabani ot ve haşereleri öldüren ilaçları da birlikte vererek yoksul çiftçiye başlangıçta şirin görünüyor. Daha sonra da çiftçiyi göbekten değil hücrelerinden kendine bağlamlı kılıyor. Çiftçiye başta cazip gelebilecek bu durum daha sonra çiftçinin kendi tohumunu kaybetmesine neden oluyor. Çünkü GDO lu terminator tohum kısır olup toprağa atıldığında yeşermiyor. Böylece çiftçinin en doğal hakkı olan gelecek yıllarda toprağa atacağı tohum hakkı elinden almış olup ulus ötesi GDO şirketlerine sürekli bir bağımlılık yaratılıyor.

Hintli küreselleşme karşıtı aktivist, araştırmacı ve yazar bilim kadını Vandana Shiva Çalınmış Hasat kitabında trans-genetik tohum satan ‘Chargill şirketinin 1992 de ülkeye girerken arıların polenlerini aldıkları savını ortaya sürerek GDO paketlerini tanıttıklarını’ belirtir (10). Shiva ayrıca bu yolla biyolojik çeşitliliğin yok olması Hint köylülerini birkaç kat açlığa maruz bıraktığını belirtir. Çünkü köylüler yabani otları toplayıp bizim deyimimizle koca karı ilacı olarak kullanmaktadırlar. Ayrıca yabani otlarla beslenen onlardan değişik yemekler yapan binlerce köylü vardır. Bu tür açıklamalar bize hiç de yabancı değil. Çünkü Türkiye nin geleneksel beslenme şeklinde ve köylünün yaşamında yabani otlar (ve arıcılık) ‘in önemli bir yer tuttuğunu biliyoruz. Bir başka deyişle; Monsanto Chargıll vb ulus ötesi şirketler tarafından başlangıçta GDO’lu tohumun kullanılması her derde deva olarak tanıtılır. Oysa organik tarım yapanlar (rengarenk görüntüleri dışında) kelebek arı gibi böceklerin de bitki sağlığı için gerekli olduğunu vurguluyor. Örneğin, bugün Amerika da büyük ve göz alıcı rente olan monark kelebekleri GDO’lu tarım sonucu kaybolmuştur.
GDO firmalarının gerek araştırma sonuçlarını gerekse deneme üretim sonuçlarını halka açık yapmadıkları söylense de Türkiye de GDO lu üretim mevcuttur. Ziraat Mühendisleri Odası’nın açıklamalarına göre ‘ODTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü’nün yaptığı iki yıllık bir araştırmada, Türkiye’nin 8-9 ilinden domates, patates, mısır numunesi toplanır. Bu ürünler arasında 22 domatesten 17’sinin, 20 patatesten 12’sinin, 10 mısırdan 10’unun genetik yapısının değiştirildiği saptanmıştır (7). Özellikle uygun bir kontrol mekanizmasının olmadığı dikkate alınırsa bu tür örnekleri artırmanın mümkün olduğu açıktır.

Öte yandan Türkiye de satılan GDO’ lu tohum oldukça pahalı ve ülkede dolaşan , tohumun ABD ve İsrail menşeli olduğu öne sürülüyor. Üstelik bu tohum altından daha pahalı. Örneğin, ‘Sarıgöl’ün Dindarlı köyünde domates üretimi için temin edilen İsrail kaynaklı tohumun bir kilogramının 23 bin YTL mal olduğunu öğreniyoruz. Bir kilogram altın ise 17 bin YTL ye alınabilir’ (1). Buradan da görülüyor ki GDO lu tohumu ancak şirketleşen tarım firmaları alabilir. Deneme üretimi yapan çiftçi de kendi tohumunu kaybettiğiyle kalır.

Türkiye de Organik Tarım Kim İçin?

Dünyada 130 ülkede organik tarım yapıldığı söyleniyor. ‘Organik tarım yapılan 130 ülkeden 90’ı az gelişmiş ülkelerdedir’ (7). Bu da gösteriyor ki; zengin ülkeler bir yandan zararlı endüstrilerini ekolojik bilincin geri olduğu ülkelere taşırken öte yandan da onların geçmişte sanayi atıkları ev kimyasallarla kirletilmemiş topraklarını büyük organik tarım çiftliklerine dönüştürmektedir.

AB’NİN ORTAK TARIM POLİTİKALARI KAPSAMINDA ORGANİK TARIMI TEŞVİK ETMEK GİBİ BİR ÇABASI DA OLDUĞU GÖRÜLÜYOR. BU BAĞLAMDA GAP PROJESNDEN ANADOLU’NUN DİĞER YERLERİNE KADAR DOKUNULMAMIŞ TEMİZ TOPRAKLAR AVRUPALILAR İÇİN BİR KAYNAK OLARAK DEĞERLENDİRİLİYOR. DOLAYISIYLA TÜRKİYE DE ORGANİK TARIM YAPANLARA CAZİP DESTEKLER VAR GİBİ DE GÖZÜKÜYOR. AMA YİNE DE ORGANİK TARIMIN DAHİ ŞİRKETLEŞTİRİLMESİ KOŞULUYLA.

Verilere göre insan, canlı, toprak, su ve hava sağlığına saygılı biyo çeşitliliği koruyan organik tarım ‘2005 yılı itibariyle dünyada toplam 24,1 milyon hektarlık alanda yapılmaktadır. Türkiye ise birçok nedenle organik tarım alanı yalnızca 103 bin 190 hektardır. Bu oran, Türkiye de tarım yapılan arazilerin ancak yüzde 0,1’inde organik tarım yapıldığındandır ’ (2 ).

Öte yandan Avrupa Birligi (AB) ye girme hazırlıkları içinde olan Türkiye de organik (doğal) tarımın kimin çıkarına olduğu tartışılmalıdır. 2005 Yılının başında organik tarım kanununun kabul edilip yürürlüğe girmesi iyi bir işaret. Ancak bunun ne kadarı Türkiye pazarında yerel halkın alım gücüne yönelik satıldığı tartışma konusu. Örneğin, ‘Doğal yöntemlerle üretilenlerin 200 bin tonu aşkın meyve ve sebze tümüyle Avrupa ülkelerine ihraç ediliyor’ (7). Dedelerimiz ve büyük annelerimizin yapığı tarım biçimi “organik Yeni Tarım” adıyla pazarlanıp dışarıya satılan miktara göre oranlanırsa organik tarım ürünlerinin % 90 nı Almanya, Hollanda ve İngiltere pazarları içindir. Doğal ürünlere ulaşabilenlerin oranı Türkiye de ancak nüfusunun % 10’dur (6). Ancak ne kadar nüfusun bu pahalı ve lüx sayılan ürünleri almaya gücü yetiyor soru işareti. Çünkü sertifika bedeli el emeği ve büyük süpermarket zincirlerinin karını da hesaba katarsak doğal ürünlerin ederi halkın alım gücünü aşmakta ve üretilenlerin aslan payını Avrupalılar almaktadır. Bu hem sağlıklı beslenme ve hem de ekonomik alım gücü olarak dış odaklı yaşam kalitesine hizmet etmek anlamına gelmektedir’ (9).

Tarihi geçen yüzyıla dayanan ekolojik tarımın en önemli amaçlarıysa su kaynaklarını, toprak ve havayı kirletmeden çevre, bitki, hayvan ve insan sağlığını korumak. ‘Ülkemizde 1980’li yıllarda yaygınlaşan organik tarım, ilk olarak 8 ürüne yönelik başlamışken şimdilerde 179 ürün üretiliyor’ (7). Kirletilmemiş toprak yanında Türkiye AB için hem ucuz iş gücü deposu ve ucuz hammadde kaynağı ( hem de çevre politiklarının esnek olması nedeniyle) kolayca oraganik ürünlerini ve diğer üretimini artırabileceği bir potansiyel olarak görülmektedir.

* DİP NOT:

Her ülkenin standardı değişik olmakla birlikte bir ürünün ekolojik olduğunu gösteren sertifikası için son 10 ile 15 yıldır toprağın hiçbir sanayi atığıyla ve kimyasalla kirletilmemiş olması gerekir.Üreticinin organik koşullara göre çiftçilik yaptığını kanıtlayan belge belli otoriteler tarafından çok pahalıya veriliyor. Dolayısıyla küçük organik çiftliklerin böylesi bir sertifikayı alması ekonomik ve bürokratik olarak zor.

Aternatif Ne Olabilir?

Alternatifler bir dizi planı gerektirir. Öncelikle dünyanın geleceği için tarımın eskiden olduğu gibi tamamen organik halde çeşitli ekimin birbirini ve toprağı dengeleyeceği biçim olan günümüzün ekolojik kavramıyla perma-kültür ( perma culture) prensibine dayanmalıdır. Bu tür çiftliklerin tarım işletmeciliği amaçlı değil de yerel ekonomiye hizmet etmesi amaçlanmalıdır. Örneğin, 2003 yılında Hatay’ın Vakıflı köyünde 38 çiftçinin bir araya gelip ürettikleri mahsul]n de % 85 inin Avrupa’ya sattıldığını biliyoruz (8). Yurt genelinde bu tür çiftçiler “organik çiftçi koperatifleri” altında örgütlenebilir. Bu örgütlenme yurt genelinde doğal tarım yapanların dayanışmasını sağlayacağı gibi kapitalist Küreselleşmenin yıkıcılığına tarımda güçlü bir tavır almayı sağlayacaktır.

Ek olarak Hindistan daki gibi tohum kooperatifleri kurulabilinir. Bu birliktelik ulus ötesi tohum şirketlerinin hakimiyetine tarım bir direniş ve var olmayı yaratacaktır. Hindistan’da GDO lu organizmaları dayatan ulus ötesi şirketler için küreselleşme karşıtı gösterilerde dahi sesleri duyulan büyük bir örgütlenme var. Örneğin, 1995 yılında Hindistan’ın bağımsızlık gününde binlerce çiftçi GATT ın uygulamalarına tarım ses yükseltti. ‘Monsanto vb ulus ötesi şirketlerin hakimiyeti sonucu bugün 200 pirinç çeşidinden yalnızca 70 çeşit pirinç olduğu söylense de’ (11). Bu dayanışma vasıtasıyla köylüler birbirleri arasında tohum değiş tokuşu da yapıyorlar. Böylece tohumlarının geleceğini yapabilecekleri tohum kooperatifleri kurdular.

AB den medet umanlar için ‘Uluslararası Kooperatifler Birliği”nin 1984 “Avrupa Parlamentosu” seçimlerini destek bildirgesinde “Avrupa tarımsız,tarım kooperatifsiz olmaz” sloganı vardı. Ancak “AB’in uyum sürecinde Türkiye’ye verdiği ev ödevinin içinde kooperatif örgütlülüğüne ihtiyaç olduğuna işaret eden bir belirleme yoktur. Bunu sürecin IMF, DB, DTÖ ve OTP ile tarımın şirketleşmesine sürüklemek olarak değerlendirebiliriz’(2). Sonraki yıllarda böylesi bir kooperatif örgütlemesi başlatıldıysa da buradan görüleceği üzere AB nin Türkiye de uygulamaya çalıştığı politikanın iyileşmesi yalnızca halkın tepkisine bağlıdır.

MERKEZKEZİLEŞEN VE TİCARİLEŞEN TARIMDA TARIM KESİMİNDE AİLE İŞÇİSİ OLARAK ÇALIŞANLAR İLE DİĞER TÜM ÇALIŞANLAR SİYASİ, EKONOMİK VE SOSYAL HAKLARINI ELDE EDEBİLMELERİ İÇİN ÖRGÜTLENEBİLİR. ÇÜNKÜ GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE ŞİRKETLERİN TEK YANLI EGEMENLİK KURMALARI SONUCU ÇİFTÇİLİK MESLEĞİ ORTADAN KALKMAK ZORUNDA KALACAKTIR. GÖRÜNEN O Kİ; ESKİ TADLARI BİLEN YA DA ANLATILANLARDAN DUYUP ÖĞRENENLER ZAMANLA BİYOLOJİK YE DA ORGANİK ÇİFTÇİLİĞE YÖNELECEKTİR. ÇÜNKÜ TİCARİ PAZAR DIŞINDA KENDİLERİ, AİLELERİ, KOMŞULARI VE YEREL TÜKETİCİ İÇİN ZEHİRLİ KİMYASALLARI İÇEREN YİYECEKLERİ SUNMAK İSTEMEZLER. ÇİFTÇİ AYNI ZAMANDA GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALARIN ENDÜSTRİYEL ÇİFTLİKLERDE ÜRETİLMESİNE KARŞI DA UYANIK OLACAĞI İÇİN BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK (HEPSİ OLMASA DA ZAMNALA BİR KISMI) GERİ KAZANILABİLİR. BUNUNLA BİRLİKTE ÜLKE TATIMI ORTAK TARIM POLİTİKALARI VE DTÖ’NÜN YARGILAMALARINDAN DA UZAK DURACAKTIR. ÜSTELİK PAZARCILAR YEREL EKONOMİ VE YEREL PAZAR İÇİN OLAN ÜRÜNLERİ VE ORADA ÜRETİLEN MALI SATMAKTAN MEMNUN OLACAKTIR.

Bunlar için her şeyden önce Yunanlı dostların geçmişten ders alıp öğrendikleri gibi bir kırsal kesim politikasına ihtiyaç vardır. AB pazarına yönelik üretimde çiftçilerin bugün ürettikleri gelecekte karlı olmayabilir. Şu ana kadar küreselleşen pazara yetişmek kaygısıyla göz korkutucu bir tablo yaratıldı. Kaldı ki OTP sonucu Türkiye’nin var olan Avrupa pazarında yarışabilmesi mümkün değildir. Orada ne çiftçilerin, ne de tüketicilerin gereksinimleri dikkate alınıyor. Tüketicilere kimyasallarla kirletilmiş hatta genleriyle oynanmış ürünler dayatılıyor. Üretici ile tüketici arasında olan üçüncü kişi olan süpermarket politikası onların karşılıklı bağımlılıklarını ortadan kaldırıyor. Böylelikle küreselleşme kapsamında tarımın ticarileştirilmesine karşı çıkarken endüstriyel kapitalizmin süpermarket zincirine de karşı olmak gerekir Onların yerini rengarenk yerel pazarlar almalı. Dolayısıyla çiftçilerin kendi bulundukları çevreyi korudukları, kendi ihtiyaçlarına ve yaratıcılıklarına göýe geliştirdikleri, bölgelerinde ve yakın çevredeki öteki kooperatiflerle ve topluluklarla ilişki geliştirdikleri bir politikaya gereksinin olduğu açıktır.

BUGÜNKÜ GİDİŞATLA (ÜRÜNÜN EKOLOJİK OLARAK ONAYLANMASI) EKOLOJİK PAZAR YALNIZ YÜKSEK FİYATLARLA ÜRÜN ALINABİLEN ZENGİNLERİN İŞİNE YARIYOR. YEREL ÜRETİCİ-TÜKETİCİ KOLLEKTİFLERİ VEYA YEREL DEĞİŞİM ÜZERİNE KURULU TOPLUMSAL BİR SİSTEM YARATILARAK DAHA GENİŞ ÖLÇEKTE GEREKSİNİMLERİ TATMİN ETMEK OLASIDIR. BU TÜR BİR YÖNYEM (EKOLOJİK TARIM VE EKOLOJİK HAVYANCILIK) İZLENEREK BUGÜNKÜ FABRİKA TARIMINA KARŞI ANADOLU NUN GELENEKSEL TARIMI GERİ ÇAĞRILABİLİR. BÖYLECE ÇEVRESİNDE VE DÜNYADA OLUP BİTEN HAKKINDA FİKİR SAHİBİ OLAN BİLİNÇLİ EKOLOJİK ÜRETİCİ VE EKOLOJİK TÜKETİCİ AĞI YARATILACAKTIR.

BU MODELLE EKONOMİK KÜRESELLEŞMEYE KARŞI OLAN VE GELECEĞİN TOPLUMUNDA KENDİ KENDİNE YETEN ORGANİK BİR TOPLUMUNUN NÜVESİ YARATILACAKTIR. BU ÇİFTÇİLER YUKARIDA BAHSEDİLDİĞİ GİBİ YURTTA VE DÜNYA DAKİ GENEL SOSYAL HAK ARAYIŞI HAREKETİNE DE KATKI SAĞLAYACAKLARDIR. BU DA DOĞRUDAN DEMOKRASİNİN HAYATA GEÇİRİLDİĞİ KAPİTALİST KÜRESELLEŞMEYE KARŞI BİR HAREKET DEMEKTİR. GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE BURADA ESAS OLAN ORGANİK ÇİFTLİKLER, ORGANİK ÜRETİCİLER VE ORGANİK TÜKETİCİLER ARASINDA BİRBİRİNİ BÜTÜNLEYEN BİR AĞ YARATMAKTIR. AB İÇİNDE HER NE KADAR İLERİCİ VE DEMOKRATİK UNSURLAR VARSA DA BÖYESİ BİR YAPILANMAYI AB DEN YA DA DIŞARDAN BEKLEMEK SADECE HAYALPERESTLİK DEĞİL SAFDİLLİK OLUR.

EKOLOJİK ÜRETİM VE EKOLOJİK TÜKETİM ANLAYIŞINI YEREL KOOPERATİFLER VASITASIYLA HAREKETE GEÇİRMEK İÇİN İNSANIN İNSAN VE İNSANIN DOĞA ÜZERİNDEKİ TAHAKKÜMÜNÜN KALKMASI GEREKİR. KISACASI DOĞAYLA BÜTÜNLEŞMİŞ BİR TARIM KÜLTÜRÜNÜN YANINDA SOSYAL OLARAK DA KÜLTÜRÜN KÖKLÜ BİR DEĞİŞİKLİĞE İHTİYACI OLDUĞU GÖRÜLÜYOR.

Sonuç Yerine

Çokuluslu tarım işletmeciliğinin nasıl yapılandığına bakarsak; Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) 1947 tarihinde imzalanıp 1948 tarihinde yürürlüğe girmiştir. GATT, Dünya ticaretine ilişkin kurallar koyan çok taraflı bir sözleşmedir. Dünya ticaretinin serbestleştirilmesidir. Küreselleşen kapitalizm için anayasa oluşturmaya çalışan GATT ve onun turları sonucu oluşan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), AB, OTP, ile AB’nin yaptığı reformlar sonrasında ulus ötesi şirketler ortak bir noktada buluşturuluyor (2). Bağımsızlık ve özgürlük kaygısında olanlar için küresel kapitalizmin ördüğü bu ağın dışına nasıl çıkılacağı ise halka dayanan tabandan bir örgütlenme ve alternatif yaratmakla mümkün.

Küresel kapitalist ağ ve “değişen dünyada” Türkiye tarım politikalarının karikatürize edildiği bir gerçektir. Bu ironik tabloda organik tarımın da şirketleşip endüstriyalist hale gelme tehlikesi vardır. AB içinde demokrasiden yana güçler varsa da Türkiye’nin ekolojik tarımı konusunda köklü bir kırsal yatırım politikası alternatifine gerek vardır.

Yerel ekonomiye hizmet eden yerel tüketici ve üreticilerin gereksinimlerine göre düzenlenecek bir ekolojik tarım politikası geliştirilmeli. Avrupa kiwi ve avakado istiyor diye Karadeniz’deki fındıkları ve çay bahçelerini söküp atma yoluna gidilmemelidir. Türkiye’nin fındığı da dünya da biricikliğini korumaktadır. En önemlisi de ülkenin doğal yapısına ve kendi ihtiyaçlarına göre GDO suz ve kimyasallar kullanmaksızın kendi kendine yeten geleneksel tarıma dönmek önemlidir. Çiftçilerin küresel kapitalizme tarım direnişleri ancak ve ancak kendi kurup denetleyecekleri tarım kooperatifleriyle olabilir.

YARARLANINLAN KAYNAKLAR:

1. Cengiz Başkaya şirketleþentarımhttp://www.ozguruniversite.org/guncel_marx.php erişim tarihi 12 Ağustos 2006.(erisim: 18 Eylül 2006).

2. Abdullah Aksu, Avrupa Birliði ve Türkiye’ nintarım Politikaları. Henüz yayınanmadı. Yazarının izniyle kullanıldı.

3. Çeşitli yazılardan http://www.gdoyahayir.org/yayinlar/yayin_02 (erişim: 12 Ağustos 2006).

4. Giorgos Kolempas Yunanistan Tarımı ve Küreselleşme Yunan Çiftçileri için Bir Çıkış Yolu Var mı? Bir Öneri “Eftopia” nın 2002 yılı yayını.

5. Prof Dr. Şeminur Topal la Yapılan söyleşi
GDO mağduru bir profesör anlatıyor. http://www.iyibilgi.com/index.php?s=haber&id=5898
(erişim: 1 Eylül 2006).

6. Şadi İdem Biyoteknolojinin Ardına Bakabilmek Toplumsal Ekoloji üç aylık politik ve kültür dergisi.Yaz 2005.

8. Wylie Harris Something old, something new
Turkey’s organic farmers try to survive their European honeymoon
http://www.newfarm.org/international/features/2005/0305/turkey.shtml, (erişim: 17 Mart 2005)

9. Emet Değirmenci Strugle Against GE and Who benefits of Turkish Organics : Henüz yayınlanmadı. “Eftopia” nýn 2006 yılı yayını için gönderildi.

10. Vandana Shiva Stolen Harvest: The Hijacking of the Global Food Supply (Çalınmış Hasat:Küresel Yiyecek , Cambridge, MA: South End Press 2000.

11. Vandana Shiva’ nın Dünya Ekonomik Forumu Karıtı konferenasta verdiği konuşmasından, Mebourne Avustralya, 2001.

http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=2355

 

November 20, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, tarim gida GDO | Leave a comment

Sosyal Ekonomi ve Yeni Kooperatifçilik Hareketi – Dr. Hasan Güventürk

GİRİŞ

Demokrasinin temel kuralı, herkesin toplum içinde vatandaşlık hakkını kullanabilmesidir. Her birey bir işe sahip olma hakkına sahiptir. Türkiye Anayasası her vatandaşın yaşına ve cinsiyetine bakılmaksızın eşit haklara sahip olduğunu söyler. Maalesef bu eşit haklar dezavantajlı vatandaşlara iş sağlamada yetersiz kalmaktadır. Sorun sadece Türkiye’de değildir, bütün toplumlarda dezavantajlı vatandaşlar aynı sorunla karşı karşıyadır.

SOSYAL EKONOMİ

İlk elde sosyal amaçları olan, demokratik değer yargıları üzerine kurulmuş ve resmi sektörden bağımsız faaliyetlerdir. Organizasyon yapıları; dernek, vakıf veya kooperatif olabilir. Topluma veya üyelerine yönelik çalışan, asıl amaçları kar gütmek olamayan faaliyetlerdir.

Sosyal ekonomi endüstriyel gelişimle ortaya çıkan bir ekonomik modeldir. Avrupa’da endüstri devrimi ile toplumda bazı sıkıntılar doğmuştur. Bu sıkıntıların çözüm arayışları sosyal ekonomiyi doğurmuştur. 18. yüzyıl başlarında Katolik kilisesinin harmonisi ile çözümler üretilmeye çalışılmıştır. Ancak 18. yy sonlarında bu harmoni çözüm üretemez duruma geldi. Sosyal ekonomi terimi ilk başlarda tutucu çevreler tarafından kullanılmaktaydı (sosyal tutucular). Bu dönemde toplumdaki sosyal patlamaları ve devrimleri önlemek için sosyal ekonomi terimi ortaya atıldı. Ancak sosyal ekonominin gelişmesi 19. yy.da gerçekleşti. Sosyal ekonomi terimini ilk kullanan kişi Frederich Le Playdir.

Sosyal muhafazakarlar toplumsal barışı devam ettirmek için bu modeli kullanmışlardır. Ancak sosyalistler sosyal ekonomi terimini kendi yorumlarını katarak kullandılar. Dönemin anarşistleri de bu terimi kullanmıştır (Bu terimi en çok kullanan kişi Kropotkin). Ortaya çıkma nedeni sermaye-insan çelişkisine barışçı bir çözüm bulma arayışıdır. Sonuçta 3 farklı yorum gelişmiştir:

1. Sosyal Muhafazakarlar
2. Ütopik sosyalistler
3. Liberallerin yorumları.

19. yy.da muhafazakarlar ve sosyalistlerin yorumladığı sosyal ekonomi halen Avrupa’da her iki akım tarafından yorumlanmaktadır. Şimdilerde muhafazakarlar Avrupa’daki aile yapısını koruduğunu düşündüğü için bu yapıyı desteklemektedir. Şu anda bu iki yapı en çok İtalya’da mevcut.

1. Kilise’nin önderliğindeki muhafazakarlar
2. İtalyan Komünist Partisi’nin yorumu.

Sosyal ekonomi aslında ekonomiyi yeniden örgütleme şeklidir. Sosyal ekonominin gelişmesi topluma yeniden bakışı ve sosyal bilimleri de geliştirmiştir. Tüm bu sermaye-insan çelişkisi sosyoloji ile birlikte gitmektedir.
Sosyal ekonomi ülkeden ülkeye de farklı yorumlanmaktadır. Bu farklılık ülkelerin ihtiyaçlarındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Örneğin İtalya’da hem Komünist Parti’nin hem de Kilisenin kooperatiflerinde hiyerarşik bir yapı mevcut. İsveç’te ise kooperatifler oldukça demokratik yapılar. İtalya’da kooperatifler devletin hizmet vermediği alanlarda gelişmiştir. Ancak İsveç’te devletin hizmet verdiği alanlarda verilen hizmete eleştirel olarak gelişmiştir.

1844 yılı Avrupa’da sosyal ekonomi’nin gelişmesi için önemli bir tarihtir. Bu yıl İngiltere Menchester’da dokumacılar tarafından ilk kooperatif olan Rochdale Kooperatifi kurulmuştur. O dönemde işverenler çalışan işçilere çok yüksek ücretle yemek satarak işçilere ödedikleri ücretleri geri alıyorlardı. İşçiler bunun önüne geçebilmek için yiyecek kooperatifi kurdular.

Aynı dönemlerde (1825) bir fabrika sahibi olan Robert Owen işçi hakları için çalışmış ve adaletin olduğu ütopik bir toplum kurmaya çalışmıştır. Daha sonra fabrikasını işçilere satmıştır. İşte bu iki olay sosyal ekonominin tartışılmasına yol açmıştır.

Rochdale ve Robert Owen işçi ve işveren arasında orta noktada yer aldığından her iki grup ta birbirine şüphe ile yaklaşmıştır. 1845 yılında Marks’ın Kominist Manifesto’yu yayınladı ve sistemin tamamen değişmesi gerektiğini söyledi. Ancak Rochdale ve Robert Owen sistemin bu tampon yöntemlerle kontrol edilebileceğini savundu. Bu nedenle işçiler sosyal ekonomiye şüphe ile karşılaştı. Halen bu şüpheli yaklaşım devam etmektedir.

O dönemde işçilerin sahip olduğu çok az kooperatif görülüyor. Bunun nedeni sosyal demokratların kooperatiflere özel sektör gibi yaklaşmalarıdır. Ancak yine de çeşitli sosyal kooperatifler görülüyor. 19. yy sonlarında karşılıklı sigorta şirketleri , işsizlik kasaları sosyal ekonomi olarak gelişti. Ancak bu döneme sosyal demokratların şüpheciliği damgasını vurdu. Bu nedenle işsizlik kasası ve sosyal sigorta devlet kasasına alındı. Kooperatif olarak kurulanlar da zamanla devlet içine alındı. Sosyal demokratların devletçi yapıları vardı ve toplumu bu şekilde örgütledi. Kooperatifler ise bağımsız örgütlerdi ve kontrol etmek imkansızdı. Demokratlar herkese eşit hizmet vermek istiyorlardı. Kooperatifler ise bağımsızdı ve özel kişilere hizmet veriyorlardı. Bu sorun halen karşımıza çıkmaktadır.

1890’larda kurulan kooperatifler sermaye ile birlikte kurulmuştur. Bunlar geleneksel kooperatifler olarak adlandırılmaktadır. 20. yy başında hiç işçi sınıfının kurduğu kooperatif görülmüyor. İşverenlerin kurduğu bu kooperatiflere geleneksel kooperatifler denmektedir. Ancak kooperatifler büyüdükçe demokratik yapılarını kaybetmiştir. Post endüstriyel dönemde daha az insan çalışarak daha fazla ürün alınmaya başlamıştır. Bugün İsveç’te toplam nüfusun %2’si tarımla uğraşmaktadır ancak eskiye oranla daha fazla ürün alınmaktadır. Avrupa’da post endüstriyel dönemin soysal ekonomiyi güçlendireceği ve giderek ülke bütçesinin büyük bir bölümünü oluşturacağı düşünülmektedir. Post endüstriyel dönemin başlamasıyla yeni kooperatifçilik anlayışını geliştirmek için kooperatif geliştirme merkezleri kurulmuştur.

İsveç’te 1940-50-60’larda sosyal ekonomiden hiç bahsedilmiyor, çünkü devlet refah devleti olarak toplumu örgütlemiş ve her konuda topluma servis sağlamıştır. 1980’lerden itibaren aynı türden çelişkiler ortaya çıkmaya başladığından sosyal ekonomi tekrar tartışılmaya başlanmıştır. Küreselleşme ve sosyal devletin zayıflaması birlikte etki yaparak sosyal ekonominin gelişimini sağlamıştır. Şu anda İsveç’te tüm partiler sosyal ekonomiye ılımlı bakmaktadır.

• Liberaller ekonomiyi özelleştiren kişiler olarak bakıyor,
• Muhafazakarlar aileye önem veren yapılar olarak görüyor,
• Yeşiller ve sol partiler toplumun yeniden örgütlenmesi ve sosyal adaletin sağlanması olarak görüyor.

Şu anda İsveç’te sosyal ekonomi içerisindeki en önemli gelişme sosyal şirketler (sosyal iş kooperatifleri) alanında görülüyor. Bunun nedeni bu kooperatiflerin iş piyasası dışına itilmiş geliştirdiği yapılar olması. Son yıllarda İsveç’te sosyal ekonomiye ilgi çok artmıştır. Hükümet İş Piyasası ve Teknik Gelişme Merkezi aracılığıyla sosyal işletmeler konusunda araştırmalar yapmakta ve bu işletmelerin verimliliği analiz edilmektedir. Ayrıca tüm belediyeler sosyal işletme geliştirme programları başlatmıştır.

A) Geleneksel Organizasyonlar
● Küçük organizasyonlar,
● Esnaf Kefalet Kooperatifleri,
● Geleneksel kooperatifçilik
● Yeni kooperatifçilik
B) Gönüllü Organizasyonları
• Halk örgütlenmeleri,
• Alkol karşı örgütlenmeler,
• STK’lar,
• Yetişkin organizasyonları,
• İlgi organizasyonları,
• Romatizma dernekleri,
• Spor dernekleri,
• Sağlık dernekleri,
• Vakıflar.

YEREL KALKINMADA SOSYAL EKONOMİNİN ROLÜ

Amaç yerel ekonominin kalkınmasıdır. İsveç’te yerel kalkınmanın gerçekleşmesi için öncelikle kırsal kesim üzerinde çalışılmıştır. Özellikle insanlarının göç etmesi engellenmeye çalışılmıştır. 1980 ve 90 yıllarda köylerdeki okullar göç nedeniyle kapanmış ve köylerde yaşayan yaşlıların bakımı sağlanamamaya başlanmış. Sosyal kooperatifçilik anlayışı böylelikle kırsal kesimde gelişmeye başlamış, şehirlerde ise işsizliğin çözümü için sosyal kooperatifçilik uygulanmaya başlanmıştır. Kuzey İsveç’teki işsizliği önleyebilmek için bu bölgede çok sayıda turizm kooperatifi kurulmuş, banliyölerdeki işsizliği önleyebilmek için de özellikle göçmenler için yeni sosyal kooperatifler kurulmuştur. Bu bölgelerde özellikle evlerde hizmet kooperatifleri açılmıştır.
Bu alanlarda kurulan kooperatifler;

• Ceatiring
• Cafe
• Meyve satışı
• Fuarlar
• Mum üretimi
• Halıcılık
• Elbise üretimi

SOSYAL İŞ KOOPERATİFLERİ VE SOSYAL FİRMALAR

Sosyal iş kooperatifleri ve sosyal firmaların amacı, iş hayatına giremeyen insanlara iş ortamı sağlamaktır. Sosyal firmaların amacı kâr etmek değil, sosyal gelişime katkı sunmak ve katılımcılığı artırmaktır.
Sosyal işletmelerin temelinde;

1. Empowerment: Kişinin kendi hakkında kara verme gücü
2. Entegrasyon: Toplumun kişiye duyduğu ihtiyacı hissetme isteği
3. Demokrasi açılımı: İnsanların karar verme süreçlerine katılımı
4. Ticari zihniyet: İş yapmaya yönelik düşünce bulunmaktadır.

Kooperatifçilik, toplumu iş hayatına karşı örgütlemektir.

Yeni Kooperatifçilik Geleneksel kooperatiflerden farklı olarak durumlarından memnun olmayan dezavantajlı grupların geliştirdiği, temel amacı sosyal bir sorunu çözmek olan ve üyelerine istihdam olanağı sağlayan kuruluşlardır. Yeni Kooperatifçilik, kişinin kendi sorunlarına, devlet veya belediye tarafından çözüm bulamadığı zaman kurulan demokratik kuruluşlardır.

Yeni Kooperatifçilik Avrupa Birliği ülkelerinde ve özellikle İsveç’te dezavantajlı grupların istihdam sorunlarının çözümünde yaygın olarak kullanılmaktadır. Her birey kendi günlük yaşantısı hakkında karar verme hakkına sahiptir. Bu temel anlayıştan yola çıkarak geliştirilmiş olan yeni kooperatifçilik hareketi üyelerine;

• Kendi günlük yaşantısı üzerinde karar verme hakkı,
• İşi üzerinde söz sahibi olma hakkı,
• Her üyeye öneri verme hakkı,
• Dinleme yeteneği
• Çalışabilme hakkı,
• Örgütlenme hakkı
• Takım ruhu ve
• Özgüven kazandırır.

İsveç’te kooperatif geliştirme merkezleri ilk olarak 20 yıl önce kurulmuştur. Geleneksel kooperatifler ise 1800’lü yılların sonralında kurulmaya başlanmıştır. İlk geleneksel kooperatifler gıda alanında açılmıştır. Bu kooperatifleri; konut amaçlı kooperatifler, sigorta kooperatifleri ve cenaze kooperatifleri izlemiştir. 1987 yılında refah devletinin krize girmesiyle devlet işsizlik sorununun çözümünü kooperatif geliştirme merkezlerine yüklemiştir.
Bu hareketin gelişiminin temel nedenleri;

• Yeni türden işsizliğe çözüm üretmek,
• Anne ve babalara yeni olanaklar sağlamaktır.

Yeni kooperatifçilikte yedi prensip vardır.

• İş konsepti, piyasa araştırması,
• Müşteri,
• Para,
• Yardım,
• Bütçe,
• Rehber, Koç
• Öneriler.

Kooperatif açarken temel amaçlar;

1. Bireyin güçlenmesi:

Bireyin kendine güvenmesi: Özellikle zihinsel engelliler açısından önemli bir başlıktır. Çünkü; toplum ve aile bu bireylerden ağırlıklı olarak hiçbir beklenti içinde değildir. Emporwerment: Kişinin hayatı hakkında karar verme gücüdür. Bu tanım kooperatifin temel düşüncesini oluşturmaktadır.

2. Grubun Gelişmesi:

İnsanların birbirini tanıması: Düşüncelerini açık bir şekilde birbirlerine aktarabilmeleri ve bunu yaparken de gurubun ön yargısızca karşı tarafı kabullenmesi .Gurup gelişimi içerisinde İnsanlar; mecburi bağımlılıktan ,bağımsızlığa ve ardından da gönüllü bağlılığa geçer. Böylelikle kişi kendine olan güveni sayesinde; “Ben her şeyin üstesinden gelebilirim” diyebilir.

Mecburi bağımlılık Bağımsızlık Gönüllü bağlılık
Karşılıklı Bağlılık
İstekli Bağlılık

İSVEÇ’TEN SAYISAL VERİLER

İsveç’te hükümet ülke ve il bazında yıllık planlama yapar.
İsveç’te 20.000 kooperatif bulunmaktadır.
15.000 idari dernek bulunmaktadır.
20.000 ile 50.000 arası vakıf bulunmaktadır.
40.000 sosyal şirket bulunmaktadır.
Avrupa da 250.000 firma kooperatifi, 150 milyon üye, 6 milyon çalışan ,2 milyon dernek, 10 milyon dernek çalışanı bulunmaktadır ve Avrupa ekonomisinin %10’nu bu faaliyetle oluşturmaktadır.

http://www.yesilvesol.org/belgeler/yesilvesolkitapcik.doc

October 15, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

ORADA BİR KÖY VAR: LONGO MAİ – Abdullah AYSU

longo_mai_2
Eski çağlardan beri açlığa ve sefalete karşı yürütülen mücadelelerde çiftçi toplulukları en önde yer alıyordu. Çiftçi topluluklarının bunun için en az iki haklı nedeni vardı. Çiftçiler, bir yandan dünyadaki tüm insanlar için gerekli besin kaynaklarını üretirken, diğer yandan da paradoksal olarak sefaletten en büyük payı alıyorlardı. Sefalet ve açlık bugün hala kırsal bölge yaşayanlarının en büyük sorunu. Dünya Bankası’nın rakamlarına göre, aşırı yoksulluk içinde yaşayan (günlük geliri bir doların altında olan ve insanca yaşama olanağı bulamayan) 1,2 milyar kişinin yüzde 75’i kırsal bölgelerde yaşamaktadır. Birçok çiftçi topraksız göçmen işçi ya da toprak sahipleri tarafından iliklerine dek sömürülen ortakçılar veya genişliği ve niteliği bir ailenin ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar yetersiz toprağa sahip olmasından dolayı sefalet içinde yaşamakta. Dünyada her yedi saniyede bir on yaşın altında bir çocuk ölmekte, her dört dakikada bir, A vitamini yetersizliğinden dolayı bir kişi görme yetisini kaybetmektedir. Her gün 100 bin kişi açlığa bağlı nedenlerle ölüyor. 826 milyon kişi sürekli olarak yetersiz beslenmekte.

http://www.birgun.net/forum_index.php?news_code=1108981121&year=2005&month=02&day=21
http://tr.wikipedia.org/wiki/Longo_Mai

Ve tüm bunlar, 12 milyar insanı rahatlıkla (günde kişi başına 2 bin 700 kalori olmak üzere) besleyebilecek bir gezegende yaşanmakta. Ama böylesine kuşatılmış dünyamızda oralarda bir yerlerde bir köy var, kutup yıldızı gibi parlamakta, güneş gibi insanın içini ısıtmaktadır. Bu köy “Longo Mai” köyü. Anlamı da “Sürsün”, “Uzun Ömrü Olsun”. Fransa’nın Marsilya kentine bağlı, yaklaşık 120 kilometre mesafede bir köy. Longo Mai Marsilya’ya bağlı ama Fransız köyü mü, değil mi orası kişiye göre, bakışa göre biraz değişmekte. Çünkü, Fransız topraklarındaki bu köyü 68 kuşağından İsviçreli ve Avusturyalılar 1973’te kurmuşlar. Şimdilerde bu köyün bütünleştiricisi olan Nicholas Bell İrlandalı. Hayvancılık işlerinin kolaylaştırıcısı da Ascen Uriarte. Longo Mai köyünde Fransalılar ile birlikte Fransalı olmayan 12 ülkeden insanlar bir arada yaşıyor, birlikte üretip tüketiyorlar. Sürsün Köyü’nde insanlar açlıktan ölmüyor, aksine başka bir yaşamı dantel örer gibi örüyorlar. Küresel kapitalizmin insanlığı, doğayı, kültürü yok etme anlayışına karşı inadına başka türlü bir şeyi yaşıyor ve yaşatıyorlar… Bu köyde nasıl mı yaşıyorlar, onu da biz soralım Nicholas ile Ascen söylesin?

Doğal üretiyoruz. Çünkü doğayı seviyoruz. Sağlıklı üretim yapıyoruz, kendimizi ve insanları seviyoruz

-Bu köy, ne zaman, nasıl kuruldu?
Bu köy biraz Fransa’daki yaşam akışının tersine kuruldu. Bu köyü İsviçreli ve Avusturyalı 68’liler 1973 yılında kurduğunda, kırsal alan boşalıyordu, terk ediliyordu. O dönemde bütün yerel küçük işletmeler batarken, bir bölüm 68’li üretim yapma gerekliliğine inanıyorlar. Bunun için yer aramaya başlamışlar. Fransa’yı gezmişler, Belçika’ya kadar gitmişler. Bir çoban arkadaşın burası satılık haberi vermesiyle de 300 hektarlık 3 çiftlik evinin olduğu bu arazileri satın almışlar.

-Neden bu arazileri seçmişler. Özel bir durum söz konusu mu?
Bir kere burası tek tapulu, onun için kolay alınabilmiş. Tabii tek neden bu değil, nedenler çok. Kurucular burayı ütopyalarını gerçekleştirmek için uygun görmüşler. Onların ütopyaları şimdi burada yaşıyor, yaşatılıyor artık. Ayrıca başka bir avantajı daha var. Buranın kullanılmayan çok arazisi vardı. Kullanılmayan arazileri koyunlar rahatlıkla kullanabilirdi. Koyunları istedikleri gibi otlayabilecekti. Bizim düşündüğümüz yeni çiftçilik modeline yani doğal olan, “modern” olmayan tarım tarzına da buralar çok uygun ve korunaklıydı. Sürsün köyünün sürmesinin yeni çiftçilik modelinin yanında belki de en önemli neden; 1980’de burada yaşayanların 1990’ların krizini ön görebilmeleriydi.

-Peki bu komün sistemini Fransa’da ya da başka yerlerde de yaygınlaştırmayı düşünmüşler mi?
Evet düşünmüşler. 73’teki kurucular, Belçika ve Almanya’da da kurmak istemişler ama o yıllarda tehlikeli görüldükleri için izin verilmemiş. Burası (Longo Mai) ilk ve en büyüğü. Fransa’da burayla bağlantılı 5 yer daha var. Marsilya’da 5 hektarlık bir kooperatif var, orada şarap yapılıyor. Arles’te başka bir kooperatif var; 20 hektarlık sulu araziye sahip. Burada da sebze ve hayvanlar için yem bitkileri üretiliyor. 950 M. rakımda, Fransa’nın orta bölgesinin biraz kuzeyinde olan Massif Central’da kuzu ve koyunlar var. Ayrıca bir başka yerde orman arazisi satın alındı. Bu ormandan ağaç kesip ondan tahta çıkarıp satılıyor. En son çiftlik de bin 300 metre yükseklikte bir yer, orada da yün işletmesi var. Bu tesiste yünler temizleniyor, yıkanıyor, iplik yapılıyor. Burada 10 kişi çalışıyor. Yünün ipliğe dönüştürülmesinin yanında boyası ve örmesi de yapılıyor.

-Tarım ve hayvancılık üretimini sürdürürken neleri esas alıyorsunuz veya dikkat ediyorsunuz?
Üretim sürecimizde girdilerden kimyasal ilaç, kimyasal gübre, genetik tohumu, fenni yemi kesinlikle kullanmıyoruz. Ayrıca, bir sloganımız var: Üremeyi üretimden ayırmayalım! Çünkü yerli olan yani, hibrit olmayan ırklar kendi aralarında döllenme özellikleri gösterir ve diğerine taşır. Hibrit bir hayvanın bir başka hayvanı döllediğinde ya da döllendiğinde ne çıkacağı belli olmaz, cinsinin özelliklerini göstermez. Hibrit olmayan hayvanlarda ise üretim sürekli ve sağlıklı olur. Bu nedenle; üremeyi, üretimden ayırmıyoruz. Biz hem üretiyoruz, üretim sürecinin tümü ile birlikte yaşamımızı da yönetebiliyoruz. Ürünü ürettiğimiz ham halinden satışa kadar bölümünü ilke olarak yönetiyoruz. Kontrolümüzde tutuyoruz. Yani ürettiğimiz ürünü ham halde satmıyoruz. Kapalı bir yaşam hiç yaşamıyoruz. Tüm Dünya ile iletişim halindeyiz. Geçmişte Türkiye’deki Yeni Çeltek ve Fatsa mahkemelerini Türkiye’ye gelerek düzenli izledik ve bu mahkemelerdeki durumlardan kamuoyunu haberdar etmeye çalıştık. Dünyadaki olup bitenle çok ilgiliyiz. Şimdi İsviçre, Ukrayna, Almanya, Yugoslavya ve Avusturya’da da benzer komün üretim tarzı sürdürenler var. Bunlarla ilişkimiz var, görüşüyoruz, paylaşımlarımız var.

-Arazilerinizin toprak yapısı çok kötü. Organik gübre kullanıyor musunuz? Organik gübreniz yetiyor mu, yoksa satın mı alıyorsunuz?
Evet, sizinde söylediğiniz gibi toprağımızın yapısı çok kötü. Ama üretimde rotasyon uyguluyoruz ayrıca nadasa bırakıyoruz. Ama organik gübre satın almıyoruz. Çünkü üretimde bağımsızlık istiyor ve onu esas alıyoruz. Bir de organik gübre üçüncü ülkelerden geliyor, bunu doğru bulmuyoruz. Kendileri kullanmalıdır diye düşünüyoruz. Bu iki gerekçemiz nedeniyle dışarıdan organik gübre satın almıyoruz. Kendi gübremiz 1 hektarlık sebze ve 1 hektarlık çileğe ancak yetebiliyor.

-Peki buralar hep komün mü, kooperatif mi, yoksa her iki üretim ve yönetim tarzı birlikte mi? Siz de durum nedir?
Bizim statümüz kooperatif ama işleyişimiz komün. Burada her şey ortak. Arabalar ortak. Arazi ortak. Alet ve makineler ortak. Aklınıza gelen ve burada gördüğünüz her şey ortak. Ortak üretiyoruz. Ortak yaşam alanları oluşturduk, bu yaşam alanlarında kolektif bir yaşam sürdürüyoruz. Birlikte ürettiklerimizi beraber tüketiyoruz. Örneğin, bu komünde yaşayanlar evlerinde değil, ortak hazırlanan yemekleri yemekhanede yiyorlar. Ama haftada bir toplanarak bu hafta ne yiyelim diye yemek istedikleri yemekleri belirliyorlar. Yemeğin hazırlanışındaki hangi evresine katkı koyacaklarsa gönüllülük temelinde ismini o evreye yazarak yemeğin yapılmasına katkı koyuyorlar. Kendi entelektüellerimiz var. Makaleler yazıyorlar. Dünyadaki değişik toplum kesimleri ile düşündüklerimizi paylaşıyoruz. Entelektüellerimiz ve bizim belirlediğimiz konuları dünyanın gündemindeki konuları hep birlikte gündem yapıyor, tartışıyoruz. Arabalarımız ve aklınıza gelen her şeyi ortak kullanıyoruz.
Hemen her şeyi de kendimiz üretmeye çalışıyoruz. Fırınımız var, ekmeğimizi yapıyoruz. Haftada iki gün de fazla ekmek yapıyor, köy pazarına götürüp satıyoruz. Kendi kesimhanelerimiz var; hayvanlarımızı hijyenik ortamda kesiyoruz. Yine kamyonet üzerine kendi yaptığımız frigorofik düzenekle etlerimizi sağlıklı bir biçimde tüketiciye ulaştırıyoruz. Marangoz atölyemiz var; kapı, pencere masa, dolap, aklınıza gelebilecek her türlü ahşap gereksinimimizi buradan karşılıyoruz. Metal atölyemiz var; her türlü metal eşya, araç ve gerecimizi burada komün üyeleri tarafından yapılıyor. Arabalarımız için tamir atölyelerimiz var; araçlarımızı kendimiz tamir ediyoruz. Su değirmenimiz var elektriğimizi oradan üretiyoruz. Evlerimizi kendimiz yapıyoruz. Kendimiz için bir bölüm toprağımızı ayırdık, orman (koruluk) yaptık. Şimdi bir yaşlı bakım evi hazırlama fikrimiz var. Radyomuz var, kendimizden haber vererek fikirlerimizden, ürettiğimiz ürünlerden ve üretim tarzımızdan insanları haberdar ediyoruz. İnsanlar canlı veya telefonlarla programlara katılıyor, onların düşüncelerinden hem haberdar oluyor, hem de ulaşabildiklerimize radyo aracılığıyla haberdar ediyoruz. İhtiyaç duyulduğunda ortak olan bütün bu şeyleri paylaşıyoruz. Yani, paylaşarak özgürleşiyoruz. Paylaşarak örgütleniyoruz.

-Evet sizin bir de radyonuz var. Köye gelmeden önce yol üstünde birkaç yerde reklamlarını da gördük. RADYO ZİNZİNE! Bu radyonuzu biraz anlatır mısınız?
1981 yılında radyoya başladık. Sağcı Destaing iktidardaydı. Seçim yapılacaktı. Uzun bir zamandan sonra sağ bir hükümeti devirme şansı gözüküyordu. Mitterand Fransa genelinde umut olmuştu. Seçim de gelip dayanmıştı. Seçim öncesinde Mitterand kaçak bir radyoya gitmiş, konuşma yapmıştı. Bizde de radyonun teknik işlerini çözecek sürdürebilecek arkadaşlar vardı. En stratejik bir anı seçip hemen radyoyu faaliyete geçirdik. İktidardakilerin bilemediği böyle binlerce kaçak radyo kuruldu, o sırada. Biz de onlardan biriydik. Politik sürece ve değişmesine bu eğrelti radyo ile katkı koymaya çalıştık. Radyo başlangıçta çok mütevazııydı. Yerimiz bir çoban evi gibiydi. Teknolojimiz plak makinesi benzeri ilkel bir aletti. Yayın alanı da 30 km civarındaydı. Bu halimizle politik sürecin içinde diğer çabalarımızla birlikte radyomuzla da yerimizi aldık. Sonra Mitterand yönetime geldi. Radyolara lisans vererek yasallaştırdı. Halen yüz civarında kaçak radyo var.

-Peki RADYO ZİNZİNE ismi ne anlama geliyor?
Hiçbir anlama gelmiyor. Öylesine konulmuş bir isim. Ama bizim için artık anlamlı.

-Gün boyu yayın yapıyor musunuz? Yayın politikanız nedir?
Başta eğrelti giden radyomuzda da yeniliklere gittik. İlk önce radyo binamızı yeniledik, düzenledik. Artık güneş enerjisi ile ürettiğimiz elektrikle yayın yapıyoruz. Büyük bir direk diktik. Şu an 250 km karede dinlenir duruma geldik. Dinlenme potansiyelimiz 120 bin kişi. 20 bini aşkın sürekli dinleyenimiz var. Yenilediğimiz radyomuzda artık ürünlerimiz hakkında da bilgi veriyoruz. Komünde düşünüp tartıştığımız açıklıkta radyoda konuşuyoruz. Dobra şeyler söylüyoruz. Kendi komün hayatımızı anlatıyor, aktarıyoruz. Endüstriyel tarımın insan sağlığı ve doğaya yaptığı tahribatı anlatıyoruz. Dünyada olup bitenleri, örneğin şu sıralar ABD’nin Irak işgalini anlatıyoruz. Aldığımız olumlu tepkiler nedeniyle günlük 3 saat olan yayınımızı önce 6 saate, şimdi de 9 saate çıkartmış bulunmaktayız.

-Biz tekrar komüne dönelim, komünde şu sıralar ne yapıyorsunuz?
300 hektarlık komünümüzde 120 büyük 30 küçük insan yaşıyor. Sohbet ve tartışma sürecine girdik. Kuruluşumuzdan bu yana ilk kez 3 hafta aralıksız bir biçimde sohbet ve tartışma süreci başlattık. Çünkü; bir kısım nüfus yaşlanıyor, çocuklar yetişiyor ve yeni gelenler var. Bütün bu konular yeniden konuşmayı, yönelim belirlemeyi gerektiriyor. Ayrıca bildiğiniz gibi dünya ölçeğinde 4-5 yıldır tarımın endüstrileşmesine yönelik bir kampanya var. Bu gidişata karşı bir çalışma ve çabamız var. Bizim üretimimiz doğal üretim. Üretimden pazarlamaya tüm süreç, doğal. Doğayla barışık. Doğaya aykırı hiçbir üretim tarzını benimsemiyor ve uygulamıyoruz. Ret ediyoruz. Bizim üretimimiz endüstriyel tarıma karşı alternatif bir üretim tarzıdır. İspanya ve bir çok ülkede uygulanan tarımda endüstri tarzı uygulamaları yerinde incelettirdik. Avrupa çapında bir araştırma ve bilgilendirmeye çıktık. Bu çabaları kitaplaştırdık da.

-Sizin uyguladığınız kolektif ya da komün yaşamını nasıl yürütüyorsunuz?
Çok kişiye aitlik yok. Her şey ortak. Geliri bir havuza atıyoruz. Geliri kullanmak için de sayamayacağım kadar çok mekanizmalar var. Her konuyu her şeyi tartışıyoruz. Her konuya ilişkin bir mekanizmamız oluyor. Bir konu ya da sorun için önceden belirlenmiş mekanizmamız, kalıplaşmış çözümümüz yok. Bir tek çözümümüz var o da; ortak tartışıp, ortak karar almak. Bir de sürekli her şeyi deniyoruz. Şimdi örneğin, seyyar kümes sistemini deniyoruz. Gelirleri, ihtiyaçlar üzerinden tartışıp, ortak karar verip kullanıyoruz. İhtiyaç bir araba, traktör veya seyyar bir kümes ise her neyse onunu tartışıyor kararlaştırıyor ve alıyoruz. Yaşamımızı kolaylaştıracak ve güzelleştirecek şeyler içinde yine bu yolu kullanıyoruz. Bu yönetim tarzı zor olmuyor. Bizi mutlu kılıyor. Çünkü, yönetim sürecine herkes fikri ile katılıyor, yön veriyor, özgürleşiyor. Emeği ile üretiyor, çoğaltıyor. Mutlu bir yaşamı, başka bir dünya varı ertelemiyor, yaşıyoruz.

-Ürettiklerinizle kendinize yeterli olabiliyor musunuz?
Kendimize tam yeterli değiliz. Üretilenler ihtiyacımızın dörtte üçünü karşılıyor. Diğer ihtiyaçlarımızı satın alıyoruz. Biz de ekmek, sebze, meyve, şarap, reçel, jöle, marmelat vb ile iplik, yün, giysi, et satıyoruz. İhtiyaçlarımızı karşılıyoruz.

-Satışı nasıl yapıyorsunuz? Yani pazarlama işini nasıl yapıyorsunuz?
Pazarlara çıkarıp satıyoruz. Koli abone müşterilerimiz var. Koli abone müşteri sayımız 300’ü geçmiş vaziyette. Her hafta onlara ürettiğimiz bu sağlıklı ürünleri koli yapıp götürüp teslim ediyoruz. Parasını alıyoruz. Ayrıca radyodan yaptığımız tanıtım ile de satış kapasitemizi geliştiriyoruz. Doğal üretiyoruz. Çünkü doğayı seviyoruz. Sağlıklı üretim yapıyoruz, kendimizi ve insanları seviyoruz. Paylaşıyoruz; paylaşarak özgürleşiyor ve örgütleniyoruz.
*Çevirmenliğinden dolayı Tracy Deliismail’in emeğine teşekkür ediyorum

October 14, 2009 Posted by | ekoloji, ekotopya heterotopya utopyalar, kir yasami, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, tarim gida GDO | Leave a comment

%d bloggers like this: