ecotopianetwork

Komünalist Proje – Murray Bookchin

Qijika Reş Dergisi / Sayı:3
 
Çeviren: Bilgesu Sümer[1]
 
Yirmi birinci yüzyılın en radikal zamanlara mı yoksa en gerici zamanlara mı tanıklık edeceği –ya da sadece zavallı bir sıradanlığın griliğine doğru mu sürükleneceği– büyük ölçüde sosyal radikallerin geçmiş iki yüzyıllık devrimci çağ boyunca birikmiş olan teorik, örgütsel ve siyasal zenginliğin içerisinden ne tür bir sosyal hareket ve program yaratabileceklerine bağlı olacaktır. İnsanlığın gelişiminin kesişen muhtelif yolları arasından seçeceğimiz istikamet, yaklaşan yüzyıllar için türümüzün geleceğini pekâlâ belirleyebilir. Bu akıldışı toplum bizi nükleer ve biyolojik silahlarla tehlikeye attığı sürece, bütün insani teşebbüslerin yıkıcı bir sonla karşılaşabileceği olasılığını göz ardı edemeyiz. Askeri endüstriyel kompleksin zarifçe tasarladığı detaylı teknik planların mevcudiyetinde, bu binyılın şafağında kitlesel medyanın kurguladığı gibi fütürist senaryolarda insan türünün kendini imha etmesi olasılığı da –yani insan geleceğinin sonu gibi–hesaba katılmalıdır.
 
Bu yorumlar çok kıyamet benzeri görülmesin diye, aynı zamanda insan yaratıcılığının, teknolojisinin ve hayal gücünün olağanüstü maddi gelişmeler üretebilme kapasitesinin olduğu ve de Saint-Simon, Charles Fourier, Karl Marx ve Peter Kropotkin gibi sosyal teorisyenlerin tasarladığı en dramatik ve en özgürleştirici vizyonun bile erişmeyi tahayyül ettiği özgürlük seviyesinin kat ve kat üstünde bir toplumu bahşedebilecek bir çağda yaşadığımızı da vurgulamalıyım.(1)Postmodern dönemin birçok düşünürü ahmakça bilim ve teknolojiyi insanlığın iyiliğine ve refahına karşı en temel tehdit olarak kabul etmiş olsa da, birkaç disiplin insanlığa maddenin ve yaşamın en gizli saklı sırları hakkında muazzam bir bilgi sunmuş bulunmaktadır, ya da bu disiplinler, türümüzün gerçekliğin önemli her veçhesini değiştirebilme kabiliyetine katkı sağlamıştır ve insani ve gayri-insani yaşam türlerinin hayatlarını iyileştirmiştir.
Bulunduğumuz konum itibariyle ya ucunda “tarihin sonunun” olduğu merhametsiz bir patikayı takip edip içi boş olayların bayağı bir şekilde art arda sıralandığı ve gerçek ilerlemenin yerine geçtiği bir yola gireceğiz ya da tarihin gerçek ve doğru bir şekilde vuku bulacağı bir yolda insanlığın gerçek anlamda akılcı bir dünyaya doğru ilerlediği bir patikadan geçeceğiz. Muhtemelen tarihin nükleer olarak yok edildiği bir felaketi içeren alçakça bir son ile tarihin akılcı olarak yerine getirileceği estetik güdülerle inşa edilmiş özgür ve bereketli toplum arasında tercih yapacağımız bir konumdayız.
 
Her ne kadar hâkim sınıfın (yani, burjuvazinin) rekabet halindeki şirketlerinin teknolojik harikaları bir ötekinin üstünde hegemonya kurmak için gelişiyor olsa da, mevcut toplumdaki öznel doğanın çok azı bunu kendi için kurtarabilir. Bir tür olarak, insanlık durumunda ve de insani olmayan doğal dünyada hayret verici nesnel ilerlemelere ve gelişmelere yönelik –özgür ve akılcı bir toplumun geliştirilebilecek türden ilerlemelere–araçlar üretme kapasitesine sahip olduğumuz bir zamanda, kesinlikle, fiziksel yok oluşumuza ziyadesiyle yol açacak sosyal güçlerin saldırısı karşısında ahlaken neredeyse çırılçıplak duruyoruz. Gelecek hakkındaki teşhislerin çok kırılgan olması anlaşılabilir ve bunlara kolayca güvenilmez. Kültürün yok olma noktasına kadar dehşet verici şekilde geriye gittiği kapitalist sosyal ilişkilerin insan zihninde daha önceden hiç olmadığı kadar kök salmasıyla kötümserlik çok yaygın hale geldi. Bugün birçok insan için, 1917-18 Rus Devrimi ve 1939’da sona eren İspanya İç Savaşının arasındaki yirmi yıllık dönemdeki umut dolu ve çok radikal kesinlikler neredeyse naif gözükmektedir.
 
Ama gene de daha iyi bir toplumu yaratma kararımız ve bunu nasıl yapacağımıza dair tercihimizbizim içimizden gelmelidir, bir ilahın yardımı olmaksızın, mistik olan “doğanın kuvveti” veya karizmatik liderlerin varlığı olmaksızın. Eğer daha iyi bir geleceğe yönelik bir yol seçeceksek, tercihimiz yeteneğimizin sonucu olmalıdır –ve sadece kendi yeteneğimiz– ve geçmişin maddi derslerinden öğrenmeli ve gelecek için gerçek ümitleri takdir etmelidir. İnsanlığın bilinç ve akıl doğrultusunda kendini gerçekleştirmesinden alıkoyan sosyal patolojiler ve tesadüfî hadiselerin karşısında, batıl inançların karanlık cehenneminden, ya da saçma bir şekilde, akademinin açtığı vadiden büyüyle gelen hayaletimsi aşırılıklara değil, tam da insanlığımızı oluşturan yaratıcı özelliklere ve doğal ve sosyal gelişmeye sebep olan temel özelliklerimize başvurmamız gerekecektir. Tarihi neredeyse her şeyin en azından maddi doğada mümkün olduğu bir noktaya getirerek –ve insan hayal gücünün ürettiği mistik ve dinsel varlıkların ideolojik olarak nüfuz ettiği bir geçmişi geride bırakarak– insanlığın daha önceden karşılaşmamış olduğu yeni bir meydan okuma ile yüz yüzeyiz. Bilinçli olarak kendi dünyamızı yaratmalıyız, şeytani fantezilere göre değil, düşüncesiz geleneklere göre değil, yıkıcı önyargılara göre değil, ama eşsiz bir şekilde sadece türümüze ait olan akıl, tefekkür ve de söylemin ölçütlerine uygun olarak bunu yapmalıyız.
 
Kapitalizm, Sınıflar ve Hiyerarşiler
 
Tercihimizi yaparken ne gibi faktörler belirleyici olmalıdır? İlk olarak, en büyük öneme sahip şey bugünün devrimcileri için hazır bulunan engin sosyal ve siyasal deneyim birikimidir, doğru düzgün kavrandığında, bu bilgi ambarı, bizden öncekilerin yaptığı korkunç hatalardan kaçınmak ve insanlığı geçmişteki başarısız devrimlerin korkunç musibetlerinden uzak tutmak için kullanılabilir. Ve vazgeçilemez derecede önemi olan şey ise fikirler tarihi tarafından yaratılmış olan ve oluşmakta olan radikal hareketleri, mevcut sosyal koşulların içinden insanlığın özgürleşmesinin besleneceği bir geleceğe fırlatabilecek yeni bir teorik sıçrama tahtasının potansiyelidir.
 
Ama karşılaştığımız sorunların kapsamından da tamamen haberdar olmalıyız. Net ve açık bir şekilde mevcut kapitalist düzenin gelişiminde nerede durduğumuzu anlamalıyız ve acil sosyal sorunları kavramalıyız ki yeni hareketin programında bu sorunlara bir karşılık bulabilelim. Kapitalizm, hiç kuşkusuz, tarihte belirmiş en dinamik toplumdur. Anlam açısından, emin olmak gerekirse, her zaman satılmak ve kâr için üretilen nesnelerin çoğu insan ilişkilerini istila ettiği ve vasıta olduğu bir meta değişim sistemi olarak kalacaktır. Fakat kapitalizm yüksek derecede değişken bir sistemdir, şirketlerin rakiplerinin aleyhine büyümediği takdirde ölmesi gerektiğine dair merhametsiz düsturu devamlı olarak geliştirmektedir. Böylece “büyüme” ve devamlı değişim kapitalist varoluşun en temel hayat kanunu olmaktadır. Bu, kapitalizmin hiçbir zaman sadece tek bir biçimde devamlı olarak kalmayacağı, her zaman temel sosyal ilişkilerden doğan kurumları dönüştürmek zorunda olacağı anlamına gelir.
 
Her ne kadar kapitalizm toplumda sadece son birkaç yüzyıl içerisinde baskın toplum haline gelmiş olsa da, önceki toplumların çeperinde uzun süredir var olmuştu: kentler ve imparatorluklar arasında büyük oranda ticari bir biçimde yapılanmış şekilde; Avrupa’nın Orta Çağı’nda zanaat biçiminde; bizim zamanlarımızda geniş çapta endüstriyel biçimde; yakın dönem kâhinlerine inanacak olursak, gelecek dönemde enformasyon biçiminde. Sadece yeni teknolojiler yaratmakla kalmadı, atölyeler, fabrikalar, endüstriyel ve ticari kompleksler gibi oldukça çeşitli ekonomik ve sosyal yapılar da oluşturdu. Kesinlikle Sanayi Devriminin kapitalizmi, aynı bir önceki dönemden kalan ve tamamen unutulmaya teslim olmuş izole köylü ailesi ve küçük zanaatkâr gibi bütün olarak yok olmadı. Geçmişin büyük bir kısmı şimdiki zamana dâhil edilir; hakikaten, Marx’ın ısrarla uyardığı gibi, “saf kapitalizm” yoktur ve yeni sosyal ilişkiler radikal olarak kurulana ve kuvvetle baskın olana kadar kapitalizmin erken biçimlerinin hiçbiri yok olmayacaktır. Ama bugün kapitalizm, her ne kadar kendi amaçları için kapitalizm öncesi kurumlarla birlikte var olsa da ve bu kurumları kullansa da (Marx’ın Grundrisse eserini bu diyalektik ilişkiyi görmek için inceleyin), banliyölere ve taşraya alışveriş merkezleri ve yeni tarz fabrikaları ile şimdi ulaşabilmektedir. Gerçekten, bir gün gezegenimizin ötesine de ulaşabileceği hiçbir şekilde manasız ve anlaşılmaz değildir. Her durumda, sadece yeni metalar üreterek, yeni istekleri yaratmak ve beslemekle kalmamıştır, ama aynı zamanda yeni sosyal ve kültürel meseleler de yaratmıştır ve bunlar mevcut sistemde yeni taraftarlar ve karşıtlar bulabilmiştir. Marx ve Engels’in ünlü Komünist Manifesto yapıtının kapitalizmin mucizelerini kutladıkları ilk kısmını burjuvazinin gelişmesiyle üretilen kapitalist başarıları –tabi ki neden olduğu korkunçlukları da– takip edebilmek için periyodik olarak yeniden yazmaları gerekirdi
Batı dünyasında bugün kapitalizmin en dikkat çekici özelliklerinden birisi oldukça basitleşmiş olan iki-sınıflı yapısıdır –burjuvazi ve proletarya–, Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da öngörmüş olduğu gibi “olgun” kapitalizm safhasında baskın olacak bu yapının (ve neyin “olgun” olduğunu hâlâ bilemiyor olsak da, en azından “geç” ya da “ölüm döşeğinde” bir kapitalizmdir) yeniden kurulum sürecine girdiğidir. Ücretli emek ve sermaye arasındaki çatışma hiçbir şekilde yok olmamıştır, fakat en azından geçmişte olduğu gibi her şeyi kapsayan önemini yitirmiştir. Marx’ın beklentilerinin aksine, endüstriyel işçi sınıfı sayısal olarak azalmaktadır ve bir sınıf olarak geleneksel kimliğini durmadan kaybetmektedir –bu tabi ki hiçbir şekilde kapitalist sosyal ilişkilerin karşısında toplumun bir bütün halinde potansiyel olarak daha da genişlemiş ve belki de çatallanmış bir çatışmadan ayrı tutmamaktadır. Ağırlıkla sendikalistlerin ve Marksistlerin gerçekten de mistik bir anlam yükleyerek odaklandığı geleneksel proletarya, günümüz kültürü, sosyal ilişkileri, kent manzaraları, üretim şekilleri, tarımı ve taşımacılığı ile zihniyetinin kendi burjuva ütopyacılığının altında “tüketmek için tüketmek” şiarını edinmiş geniş ölçekte bir küçük burjuva tabakasına dönüştürdü. Yakasının renginden ya da üretim bandındaki konumundan bağımsız olarak proletaryanın yerine otomasyonun geçeceği ve hatta beyaz önlüklü makine ve bilgisayar operatörleri tarafından işletilen minyatürleşmiş üretim araçlarına dönüşeceği zamanları öngörebiliriz.
 
İlaveten, geleneksel proletaryanın yaşam standartları ve maddi beklentileri (sosyal bilincin oluşumunda hiç de küçük bir faktör değil!) muazzam şekilde değişti, bir ya da iki nesil önce yoksulluk seviyesinden göreceli olarak yüksek derece maddi bolluğa yükseldi. Eskinin çelik ve otomobil işçilerinin ve kömür madencilerinin hiçbir proleter sınıf kimliği taşımayan çocukları ve torunları lise diplomasını yeni sınıf statülerinin bir simgesi olan üniversite diploması ile değiştirdiler. ABD’de bir zamanlar çelişki içindeki sınıf çıkarları öyle bir noktaya geldi ki neredeyse Amerikan ailelerinin yüzde 50’si hisse ve bonoya sahip, öte yandan çok geniş bir kesim ise ev, bahçe ve kırda yazlık sahibi; kısacası o ya da şu şekilde bir mülk sahibidir.
 
Bu değişimleri göz önünde bulundurursak, geçmişin radikal posterlerinde resimlenen elinde kemik kıran cinste bir çekiç tutan, kol adaleleri kasılmış sert işçi erkek ve kadın yerine nazik ve terbiyeli (sözüm ona) “çalışan orta sınıf” geldi. Geleneksel olarak “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” diye haykırmanın eski tarihsel manası giderek daha anlamsız hale geliyor. Marx’ın Komünist Manifesto ile uyandırmaya çalıştırdığı proletaryanın sınıf bilinci durmaksızın kan kaybediyor ve birçok yerde görüntü olarak yok oldu. Daha varoluşsal olan sınıf mücadelesi bertaraf edildi, emin olmak gerekirse, mevcut insanlık durumunda yer çekiminin burjuvazi tarafından bertaraf edilmesinden hiçbir farkı yok, ama eğer bugünkü radikaller sınıf mücadelesinin bireysel fabrikaya ya da ofise sıkıştırıldığınınfarkına varmazlar ise, karşımızda duran daha genelleşmiş mücadelelerin içinden yeni, belki de daha geniş bir sosyal bilinç biçiminin ortaya çıkabileceğini göremeyeceklerdir. Aslında, bu yeni sosyal bilinç biçimine, 1789 Devrimini ve geniş çaptaki hümanist sosyallik duygusu için çok önemli olan citoyen(yurttaş) kavramının yeniden doğması gibi yeni ve taze bir anlam verilebilir ki bu biçim Fransa’nın kırmızı horozunun daha sonraki devrimcileri barikatlara çağırmak için hitap şekli olmuştur.
Bir bütün olarak bakıldığında, kapitalizmin bugün üretmiş olduğu sosyal durum Marx ve Fransız devrimci sendikacılarının ortaya koyduğu basitleşmiş sınıf öngörüleriyle çok zıt durmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, kapitalizm geniş çaplı yeni sosyal sorunları olağanüstü bir hızlılıkta yaratarak muazzam bir dönüşüme girdi, bu sorunlar iyileştirilmiş maaş, çalışma saatleri ve çalışma koşulları gibi geleneksel proleter taleplerinin de ötesine geçiyor: özellikle çevre, toplumsal cinsiyet, hiyerarşi, kentsel (civic) ve demokratik meseleler. Kapitalizm, aslında, tehditlerini tüm insanlık içingenelleştirdi, özellikle de dünyanın çehresini değiştirebilecek iklimsel değişikliklerle, küresel çaptaki oligarşik kurumlarıyla ve her yere yayılmış hızlı şehirleşme ile kentsel yaşamın temeli olan tabandan gelen (grassroots) siyaseti aşındırıyor.
 
Hiyerarşi, bugün, sınıf gibi telaffuz edilen–yöneticilerin, bürokratların, bilim insanlarının ve benzerlerinin görünürde hâkim gruplar olarak ortaya çıktığını belirleyen pek çok sosyal analizin genişliğine tanıklık ettiği– bir mesele haline geliyor. Statü ve çıkarların yeni ve ayrıntılı derecelendirmeleri yakın geçmişte olmadığı ölçüde önemli kabul ediliyor; geleneksel sosyalistler tarafından daha önceden merkeze konulan, açıkça tanımlanan ve militanca sürdürülen ücretli emek ve sermaye arasındaki çatışmayı bulandırıyor. Sınıf kategorileri artık ırk, cinsiyet, cinsel tercih ve kesinlikle ulusal ve bölgesel farklılıklara dayanan hiyerarşik kategorilerle birbirinin içine geçmiş durumdadır. Hiyerarşinin karakteristikleri olarak statü farklılaşmaları, sınıf farklarıyla birleşme eğilimi gösteriyor ve toplumun gözünde sınıf farklarının önemini sıkça aşan etnik, ulusal ve cinsiyet farklarının olduğu daha da her şeyi kapsayan bir kapitalist dünya ortaya çıkıyor.Bu fenomen tamamen yeni değil: Birinci Dünya Savaşı sırasında sayısız Alman sosyalist işçi proletaryanın kızıl bayrağı altında birleşmeye olan bağlılığını bir yana bırakarak, iyi beslenmiş ve parazit iktidarlarının ulusal bayraklarının altında toplandı ve süngü ve tüfeklerini Fransız ve Rus sosyalist işçilere doğrulttu –aynı şekilde, bunun karşılığında Fransız ve Rus işçilerin de kendi zalimlerinin ulusal bayraklarının altında yaptığı gibi.
 
Aynı zamanda, kapitalizm yeni, belki de devasa bir çelişki üretti: sonu gelmez büyümeye dayalı bir ekonomi ve doğal çevrenin kurutulması arasındaki çatışma.(2) Bu mesele ve onun dallanıp budaklanmış sonuçları artık insanların yemek ya da havaya ihtiyacı karşısında küçültülemez, hele hiç de göz ardı edilemez. Halen, sosyalizmin doğduğu Batı’daki en ümit verici mücadeleler gelir ve çalışma koşullarının yerine nükleer enerji, kirlilik, ormansızlaşma, şehirlerdeki keşmekeş, eğitim, sağlık, toplumsal yaşam ve az gelişmiş ülkelerde insanların bastırılması gibi konular üzerinde tecelli etmektedir –(her ne kadar seyrek de olsa) küreselleşme karşıtı hareketlerde görüldüğü gibi mavi ve beyaz yakalı “işçiler”, orta sınıf hümaniterlerle aynı saflarda yürümekteler ve ortak sosyal endişelere karşı odaklanmışlardır. Proleter savaşçılar orta-sınıftan gelenlerden ayırt edilemez olmuştur. Ayırt edici özellikleri mücadeleci bir militanlık olan güçlü kuvvetli işçiler, “ekmek ve kukla” tiyatro performansları arkasında yürümekte ve genel olarak ortak oyunculuktan görece az nasiplenmektedir. İşçi ve orta sınıftan gelenler artık birçok farklı sosyal şapkalar takmaktadır, yani, kapitalizmi kültürel olduğu kadar ekonomik temellerde dolaylı olduğu kadar doğrudan da meydan okumaktadırlar.
Bir yandan da, hangi yolu seçeceğimizde karar verirken, kapitalizmin eğer kontrol edilmezse gelecekte –ve illa ki çok ileri bir gelecekte değil– fark edilebilir bir şekilde bugün bildiğimiz sistemden farklılaşacağı hakikatini göz ardı edemeyiz. Kapitalist gelişmenin önümüzdeki yıllarda sosyal ufku geniş çapta değiştireceği beklenebilir. Yirmi birinci yüzyıl bitmeden önce fabrikaların, ofislerin, kentlerin, yerleşim alanlarının, sanayinin, ticaretin ve tarımın şöyle dursun, ahlaki değerlerin, estetiğin, medyanın, popüler arzuların ve benzerlerinin yoğun bir şekilde değişeceğini farz edebilir miyiz? Geçen yüzyılda, kapitalizm her şeyin üstünde, sosyal meseleleri –tabi ki, sınıflara bölünmüş ve sömürü içindeki insanlığın eşitlik, otantik uyum ve özgürlük temelli bir toplum yaratıp yaratmayacağına dair tarihsel sosyal sorun– on dokuzuncu ve erken yirminci yüzyılın özgürleşmeci sosyal teorisyenlerinin nadiren öngördüğü kesimlerin çözüm önerilerini de kapsayacak şekildegenişletti. Sınırsız yelpazede “taban çizgileri” ve “yatırım tercihleri” içeren bizim dönemimiz şimditoplumu büyük ve sömürücü bir pazar yerine dönüştürmekle tehdit etmektedir.(3)
 
İlerlemeci sosyalistlerin ilgilenmek zorunda olduğu toplum da radikal şekilde değişiyor ve gelecek yıllarda da değişmeye devam edecektir. Kapitalizmin getirdiği değişiklikleri ve ürettiği yeni ya da daha geniş çelişkileri anlamakta gecikmek son iki yüzyıldaki devrimci hareketlerin hemen hemen hepsinin yenilgisine neden olan tekrar eden felaket suçu işlemek olacaktır. Yeni bir devrimci hareketin geçmişten öğrenmesi gerek en öncelikli derslerden biri yeni popülist programıyla orta sınıfın geniş kitlelerini kazanmak olmalıdır. Kapitalizmin yerine sosyalizmi getirme çabalarının hiçbiri, isterentelijansiya olsun, ister Rus Devrimindeki üniformalı köylüler olsun, ya da entelektüeller, çiftçiler, dükkân sahipleri, memurlar, sanayideki idareciler ve hatta 1918-21 yılları arasındaki Almanya’daki ayaklanmalardaki yönetim şeklinde olsun, hoşnutsuz küçük burjuvazinin yardımı olmadan en ufak bir başarı şansı olmayacaktır. Geçmiş devrimci döngülerin en umut veren dönemlerinde bile, Bolşevikler, Menşevikler, Alman Sosyal Demokratlar ve Rus Komünistler yasama kuvvetlerinin mutlak çoğunluğunu hiçbir zaman elde edemediler. Sözde “proleter devrimler” istisnasız azınlık devrimleriydi, genelde hatta proletaryanın kendisinin içinde gerçekleştiler; başarılı olabilenler (genelde kısaca, bastırılmadan önce ya da devrimci hareketten tarihsel olarak uzaklaşmadan) burjuvazinin kendi askeri kuvvetlerinin etkin desteğinden yoksun olduğu ya da basitçe moralinin bozulduğu durumlara dayanıyordu.
 
Marksizm, Anarşizm ve Sendikalizm
 
Bilinen tanık olduğumuz değişimlere ve hâlâ şekillenen olaylara göre, sosyal radikaller tekstil fabrikasının sahibinin birincil hasmının fabrikadaki proleter olduğu ilk Endüstriyel Devrim sırasında doğmuş ideolojileri ve yöntemleri kullanarak vahşi (aynı şekilde oldukça yaratıcı) kapitalizme karşı duramazlar. (Fakirleşmiş köylüler ve feodal ve yarı feodal toprak sahipleri arasındaki çatışmadan çıkmış ideolojileri de kullanamayız.) Geçmişte anti-kapitalist olduğu iddia edilen ideolojilerin hiçbiri –Marksizm, anarşizm, sendikalizm ve sosyalizmin daha genel biçimleri– kapitalist gelişmenin ve teknolojik gelişmenin erken dönemlerindeki değerini ve geçerliliğini sürdürmemektedir. Ne de kapitalizmin zaman içinde tekrar tekrar yarattığı yeni meselelerin, fırsatların, problemlerin ve çıkarların çokluğunu kapsayabileceklerini umut edebilirler.
 
Marksizm sistematik bir sosyalizm biçimi oluşturmak için en kapsamlı ve bütünlüklü çabaydı, yeni bir toplumun hem maddi hem de öznel tarihsel önkoşullarına vurgu yapıyordu. Bu proje, mevcut kapitalizm öncesi iktisadi çözülme ve entelektüel kafa karışıklığı, görecelilik ve öznelcilik çağında yeni barbarlara hiçbir zaman teslim olmamalıdır. Bu yeni barbarların birçoğu kendini ideolojik gerilimin bir zamanlar bariyeri olan yerde yani akademi içinde evinde hissediyor. Marx’ın bize sağladığı, metanın ve meta ilişkilerinin bütünlüklü ve uyarıcı bir analizi, eylemci bir felsefe, sistematik bir sosyal teori, nesnel olarak temellendirilmiş ya da “bilimsel” bir tarihsel gelişme kavramı ve esnek bir siyasal strateji geliştirme çabalarına çok borçluyuz. Marksist siyasal fikirler, korkunç derecede yolunu kaybetmiş bir proletaryanın ihtiyaçları ve 1840’larda İngiltere’de, daha sonra Fransa, İtalya ve Almanya’da ve Marx’ın yaşamının son demlerinde son derece öngörülü şekilde gibi Rusya’da endüstriyel burjuvazinin uyguladığı hususi baskılar açısından fazlasıyla geçerliydi. Rusya’daki halk hareketinin yükselişine kadar (en ünlüsü, Narodnaya Volya), Marx, Avrupa ve Kuzey Amerika’da nüfusun çoğunluğunun ortaya çıkmakta olan proletarya olacağını ve kapitalist sömürü ve sefilleşme sonucu kaçınılmaz olarak devrimci bir sınıf savaşına gideceğini bekliyordu. Ve özellikle Marx’ın ölümünden bir hayli sonra 1917 ve 1939 yılları arasında, Avrupa hakikaten yükselen sınıf savaşı tarafından çevrilmişti ki işçilerin apaçık isyan ettikleri bir noktaya gelmişti. 1917’de, koşulların olağanüstü şekilde bir araya gelmesi hasebiyle –özellikle de Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Avrupa’daki yarı-feodal sosyal sistemlerin fena halde istikrarsızlaşmasıyla– Lenin ve Bolşevikler, Marx’ın yazdıklarını kullanarak iktisadi olarak geri kalmış ama Avrupa’dan Asya’ya kadar on bir saat dilimini kapsayan büyük bir imparatorlukta iktidarı ele geçirmeye çalıştılar.(4)
Ama en geniş ölçüde, gördüğümüz gibi, Marksizm’in iktisadi öngörüleri on dokuzuncu yüzyılda fabrika kapitalizminin ortaya çıktığı döneme aittir. Sosyalizmin maddi önkoşulları ile ilgili göz alıcı bir teori olarak, ekolojik, kentsel ve öznel kuvvetlere ya da insanlığı devrimci bir sosyal değişime doğru harekete geçirebilecek etkili davalara hitap etmiyordu. Tam tersine, Marksizm yaklaşık bir yüzyıl boyunca teorik durgunluk yaşadı. Marksist teorisyenlerin ortaya çıkan ve geçen gelişmeler karşısında kafaları sıkça karışıyordu ve 1960’lardan beri teorisyenler çevreci ve feminist fikirleri kendi işçiciformülasyonlarına mekanik olarak iliştirdiler.
Aynı şekilde, –kendi otantik biçimini radikal şekilde kısıtlanmamış bir yaşam tarzını teşvik eden oldukça bireyci bir görüşle temsil ettiğine inandığım, genelde kitlesel eylemine yerine ikame edilen– anarşizm, Proudhoncu, basit aileye dayalı köylü ve zanaatkâr dünyasını ifade etmek için modern şehirden ve endüstriyel çevreden daha uygun düşer. Ben şahsen bu siyasal etiketi bir zamanlar kullandım, ama üzerine daha fazla düşünmek benim şu sonuca varmamı sağladı; kendini sıkça yenileyen aforizmaları ve öngörülerine bakılmaksızın, basitçe söylersek anarşizm bir sosyal teori değildir. Önde gelen teorisyenleri, eklektizme ve “paradoks”un ve hatta “çelişki”nin özgürleştirici etkilerine, Proudhoncu abartıyı kullanmaya görünüşteki açıklığını kutluyorlar. Buna göre, birçok anarşist eylemin içtenliğine dair hiçbir ön yargı beslemeden, “anarşizm” adına geçmişte oluşturulan birçok sosyal ve iktisadi yeniden inşa fikirlerinin çoğu genellikle Marksizm’den çekip alınmıştır (benim kullandığım “kıtlık-sonrası” kavramı dâhil ki konu üstüne okuyan birçok anarşisti anlaşıldığı kadarıyla kızdırmıştır). Maalesef, sosyalist terimlerin kullanılması genel olarak anarşistleri bize ne olduklarını anlatmalarından ve hatta ne olduklarını anlamamızdan alıkoymuştur: özerklik kavramının sosyalözgürlük yerine kişisel serbestliğin kuvvetle dayandığı bireyciler veya yapılandırılmış, kurumsallaşmış ve sorumluluk sahibi sosyal örgütlenmelere kendini adamış sosyalistler. Anarşizmin kendini düzenleme (auto-nomos) fikri Nietzsche’nin her şeyi kapsayan iradesinin radikal bir kutlamasına neden oldu. Gerçekte bu “ideolojinin” tarihi, birçok genç insanı ve estetikçiyi hiç de şaşırtıcı olmadık şekilde kendine çeken, acayipliğin sınırlarını zorlayan kendine has karşı koyma eylemleriyle bezenmiştir.      
     
Gerçekte, anarşizm, devlete kahramanca karşı koyulmanın kutlandığı, liberalizmin kısıtlanmamış özerklik ideolojisinin en aşırı formülasyonunu temsil etmektedir. Anarşizmin kendi kuralını koyma (autonomos) mitosu –toplumun üzerindeki veya hatta karşısındaki birey ve kolektif refaha karşı kişisel sorumluluğun olmaması hakkındaki radikal savı– Nietzsche’nin ideolojik yolculuğunun temelinde duran her şeye muktedir iradenin radikal bir onaylanmasına gitmektedir. Bazı kendinden menkul anarşistler hatta kitlesel sosyal eylemin faydasız olduğunu ve kendi özel meselelerine yabancı olduğunu ilan etmişlerdir ve İspanyol anarşistlerin grupçuluk (grupismo) dediği, sosyal olmaktan ziyade yüksek derece bireysel olan küçük-grup tarzı eylemi fetişleştirmişlerdir.
Anarşizm sıkça devrimci sendikalizmle karıştırılmıştır; devrimci sendikalizm oldukçayapılandırılmış ve sağlam temellerde geliştirilmiş bir özgürleştirici emek sendikacılığının kitleselbiçimidir ve anarşizmin aksine demokratik usullere, (5) eylem disiplinine, kapitalizmi elimine etmek için uzun vadeli ve örgütlü devrimci pratiğe bağlıdır. Anarşizmle olan yakınlığı güçlü özgürleştirici eğiliminden gelir ama Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki hemen her ülkedeki anarşistler ve sendikalistler arasındaki tatsız antagonizmanın uzun bir tarihi vardır. Yirminci yüzyılın başındaki İspanyol CNT ve Tierra y Libertad arasındaki; Rusya’daki 1917 devriminde anarşist ve devrimci sendikalist gruplar arasındaki; ABD ve İsveç’teki IWW arasındaki gerilimlerin tanık olduğu gibi özgürlükçü emek hareketlerinin tarihinden birçok renkli duruma da referans verebiliriz. Joe Hill’in Utah’daki idamının arifesindeki meydan okuyan düsturu “Yas tutmayın. Örgütlenenin!” karşısında birden fazla Amerikalı anarşist gücenmişti. Hâşâ, küçük gruplar ne Joe Hill’in ne de İspanyol özgürlükçü hareketinin çok ağır şekilde yanlış anlaşılmış idolü Salvador Seguí’nin aklındaki “örgütlenmeler” değildi. Biraz aklı karışmış anarşistler ve devrimci sendikalistlerin aynı örgütlenmede buluşmalarını mümkün kılan şey büyük ölçüde ortak kullanılan özgürlükçü(liberter)kelimesiydi. İspanya’da FAI’nin, anarşist Federica Monstseny tarafından temsil edildiği şekilde eğer hakikaten var olmuşsa da tam anlamıyla kafa karışıklığının örgütü olan CNT-FAI içerisinde Juan Prieto’nun temsil ettiği sendikalistlerle birlikte durmasının nedeni ideolojik anlaşılırlıktan öte sözsel bir karmaşaydı.
 
Devrimci sendikalizmin kaderi ouvrierisme, ya da işçicilik adı verilen bir patolojiye farklı derecelerde bağlıydı. İşçiciliğin içerdiği felsefe, tarih teorisi ya da siyasal iktisat Marx’tan, genelde parça parça ve dolaylı olarak alınmıştır –hakikaten, George Sorel ve erken yirminci yüzyılın diğer kendini geliştirmiş devrimci sendikalistleri olsun kendilerini açıkça Marksist olarak görüyorlardı ve pek çok diğeri de anarşizmden uzak olduğunu dile getiriyordu. Dahası, devrimci sendikalizm genel grev dışında sosyal değişim için bir stratejiden yoksundur. Rusya’da 1905 yılında Ekim ve Kasım aylarındaki devrimci ayaklanmalarla ilişkili genel grevler ortalığı karıştırsa da nihayetinde etkisiz olmuşlardır. Aslında, devletle doğrudan çatışmanın bir peşrevi olarak genel grev ne kadar değerli olsa da, sosyal değişim bağlamında devrimci sendikalistlerin grevlere yükledikleri mistik kapasiteye sahip değildirler. Genel grevlerin kısıtlamaları barizdir. Doğrudan eylemin dönemsel biçimleri olarak genel grevler,ne devrimle ne de kitlesel hareketi varsayan ve uzun oluşum yılları ile doğrultuya dair açık bir mantık gerektiren derin sosyal değişimlerle eşitlenebilir değildir. Hakikaten, devrimci sendikalizmin tipik birişçici anti-entelektüel damarı vardır, bu damar maksatlı bir devrimci yön çizme ve proleter “kendiliğindenliğe” saygı duyma çabalarını hor görür ki bazı zamanlar kendini derinden yok eden durumlara yol açmıştır. Kendi koşullarını analiz etmek için araçlardan yoksunken, İspanyol sendikalistlerin (ve anarşistler) 1936 yazında Franco’nun güçlerine karşı kazandıkları zaferin ardından kendilerini buldukları konumlarını anlamak için asgari kapasiteye sahip olduğu ve işçinin ve köylünün kuracağı yönetimi kurumsallaştırmak için “bir sonraki adımı” atabilmek için hiçbir kapasitelerinin olmadığı ortaya çıktı.
 
Bu gözlemler Marksistlerin, devrimci sendikalistlerin ve otantik anarşistlerin, siyaseti kentsel arena ve insanların demokratik olarak ve doğrudan kendi topluluk meselelerini idare ettikleri kurumlar olarak anlamaları gerekirken, siyaset mefhumunda aldanmış olduğu noktasına çıkıyor.Gerçekten de Sol, devlet idaresi ve siyaset arasındaki fark konusunda defalarca hataya düştü ve bu iki olgunun sadece radikal olarak farklı değil, aynı zamanda radikal olarak gerilimde–hakikaten, birbirinin karşısında– olduğunu anlamak konusunda ısrarla yanıldı.(6)Başka bir yerde yazdığım gibi, tarihsel olarak siyaset –ayrıcalıklı sınıfın çıkarları doğrultusunda yurttaşlığa tahakküm kurulması ve yurttaşlığın sömürüsünün kolaylaştırılması için profesyonel bir makine olarak tasarlanan bir aygıt olan– devletten türemedi. Daha ziyade, siyaset, adeta tanımı gereği, kendi şehre ait meselelerini ele almalarında ve kendi özgürlüklerinin savunulmasında özgür yurttaşların etkin yükümlülükleridir. Siyasetin, Fransız devrimcilerin 1790’larda civicisme dedikleri şeyin “somutlaşmış” hali olduğu tam olarak söylenebilir. Gayet uygun şekilde, gerçekten, politika kelimesi Yunanca “kent” ya da polis, kelimesini barındırır ve klasik Atina’da, demokrasi ile birlikte kullanımı kentin yurttaşlar tarafındandoğrudan yönetilmesiyle anlamına gelir. Özellikle sınıfların oluşumun işaret ettiği, yüzyıllar boyunca süren kentsel çözülme, devletin üretilmesi ve siyasal alanın devlet tarafından aşındırılarak emilmesi için zorunluydu.
Marksistlerin, anarşistlerin ve devrimci sendikalistlerin siyasal alan ve devletçi alan arasında, prensipte, hiçbir farkın var olmadığı inancı tam da Solun ayırt edici bir özelliğidir. Siyasal iktidarın olduğu kadar iktisadi gücün de bulunduğu mahal olarak ulus-devlete –“işçi devletini” de kapsayarak– vurgu yaparak, Marx (özgürlükçüler gibi) işçilerin, güçlenmiş bir bürokrasi ve özünde devletçi (ya da eşdeğer olarak, özgürlükçülerin dediği gibi yönetime bağlı) kurumların arabuluculuğu olmaksızın devleti nasıl tamamen ve doğrudan kontrol edebileceklerini göstermekte feci şekilde başarısız oldu. Bunun bir sonucu olarak, Marksistler kaçınılmaz şekilde,“işçilerin devleti” olarak gösterilen siyasal alanı tek bir sınıfın, proletaryanın, çıkarlarına görünüşte dayalı olan, baskıcı bir varlık olarak gördüler.
 
Devrimci sendikalizm, kendi içinde, işçi komitelerinin fabrikayı idare etmesine vurgu yapar ve sosyal otoritenin mahalli olarak konfedere ekonomik konseyleri önerir, böylece ekonominin dışında var olan herhangi bir halk kurumunu basitçe bertaraf eder. Acayip bir şekilde, 1936 İspanyol Devrimi deneyiminde test edilen bu intikam peşindeki ekonomik determinizmin tamamen etkisiz olduğu kanıtlandı. Reel yönetim iktidarının geniş bir kesimi, askeri meselelerden adaletin idaresine kadar, İspanya’nın liberallerinin ve Stalinistlerinin eline geçti, onlarda ellerindeki otoriteyi özgürlükçü hareketle birlikte 1936 Temmuz’undaki sendikalist işçilerin devrimci kazanımlarını yıkmak için kullandılar, ya da bir romancının sertçe betimlediği şekilde “İspanyol Anarşizminin Kısa Yazı.”
Anarşizme gelince, Bakunin 1871 yılında takipçilerinin tipik görüşünü, yeni sosyal düzenin “kentlerde ve ülke çapında işçi sınıfının sosyal gücünü siyaset dışı ve siyasete karşı örgütlemek ve geliştirmek üzerinden” yaratılabileceğini, böylece aynı yılda İtalya’da tasdik ettiği belediye siyasetinin karakteristik tutarsızlığını ret ederek yazdığında ifade ediyordu. Buna uygun olarak, anarşistler heryönetimi bir devlet olarak gördüler ve buna göre kınadılar –bir görüş olarak sosyal yaşamın herörgütlü biçiminin ayıklanması için bir reçete. Devlet, baskıcı ve sömürücü sınıfın düzenlediği ve zor kullanarak sömürülen sınıfın davranışlarının hâkim sınıf tarafından kontrol edildiği bir araçken,yönetim –ya da daha iyi bir şekilde, yönetim biçimi– düzenli ve umutlu ve adil bir şekilde ortak sosyal yaşamın sorunlarıyla ilgilenmek için tasarlanmış kurumların topluluğudur. Toplumsal sorunları çözmek için bir sistem teşkil eden her kurumsallaşmış birliktelik –devletin mevcut olduğu ya da olmadığı– muhakkak bir yönetimdir. Tezat olarak, her devlet, ne kadar bir yönetim biçimi olsa da, bir kontrol ve sınıf baskısı kuvvetidir. Benzeşen Marksistler ve anarşistler için ne kadar sinir bozucu olsa da, sorumlu ve duyarlı bir yönetim için anayasa ve hatta yasaya nomos–yazılı olmaları yönünde!– atılan çığlıklar, yüzyıllarca monarkların, asillerin ve bürokratların kaprisli bir şekilde kullandıkları idareye karşı ezilen kesimler tarafından atılmıştır. Özgürlükçülerin, yönetimden hiç bahsetmiyorum bile, kanunlara karşı muhalefeti kendi kuyruğunu yiyen yılan kadar saçma bir görüntüdür. Geriye kalan şey varoluşsal bir gerçekliği dahi olmayan retinada zuhur etmiş bir görüntüden başka bir şey değildir.
Gelecek sayfalarda değinilen konular akademik bir ilgiden ötedir. Yirmi birinci yüzyıla girerken, sosyal radikallerin –özgürlükçü ya da devrimci– sosyalizme ihtiyacı var. Bu sosyalizm ne anarşizmin temelinde yatan köylü-zanaatçı temelli “birlikçiliğin” bir uzantısıdır ne de devrimci sendikalizm ve Marksizm’in çekirdeğini oluşturan proletaryacılıktır. Genç insanlar arasında bugün her ne kadar geleneksel ideolojiler (özellikle anarşizm) moda olsa da, özgürlükçü ve Marksist fikirlerden beslenen ama bu eski ideolojileri aşan gerçek anlamda ilerici sosyalizmin entelektüel liderlik sağlaması gerekmektedir. Bugün siyasal radikallerin, Marksizm, anarşizm ya da devrimci sendikalizmi basitçe diriltmeleri ve bu fikirlere ideolojik ölümsüzlük bahşetmeleri gerekli radikal hareketin gelişmesi için engelleyici olacaktır. Yeni ve kapsamlı bir devrimci görüş gereklidir, bu görüş sistematik olarak durmadan gelişen ve değişen kapitalist sistemin karşısında toplumun geniş bir kısmını potansiyel olarak muhalif hale getirecek genel meselelere hitap edebilmelidir.
Sınırsız gelişme temelli yağmacı bir toplum ve insani olmayan doğa arasındaki çatışma mevcut sosyal kriz ve anlamlı radikal değişimin açıklanması için ortaya çıkan bir fikirler topluluğuna sebep olmuştur. Sosyal ekoloji, insanlığın uygarlaşmasında hiyerarşi ve sınıfın ortak etkisiyle birbirini sarmış olan bütünlüklü bir sosyal gelişme vizyonu olarak sosyal ilişkileri doğal dünya ile koruyucu bir dengede yaşayabilmemiz için yeniden düzenlememiz gerektiğini yıllardan beri iddia etmektedir.(7)
 
“Eko-anarşizmin” basitleşmiş ideolojisinin aksine, sosyal ekoloji, ekolojik yönelimli bir toplumun geriye dönük olmaktan daha çok ileriye dönük olabileceğini iddia eder, primitivizme, sadeliğe ve ret etmeye değil, maddi zevklere ve rahatlığa güçlü bir vurgu yapar. Eğer bir toplum, üyeleri için hayatı oldukça zevkli kılabileceği kadar toplumdaki bireylerin canlı bir siyasal hayat ve uygarlığın oluşturulması için gerekli olan entelektüel ve kültürel gelişimleri için de faaliyetler yapabilecekleri kadar vakitlerinin olacağı şekilde kurulacaksa, teknik ve bilime iftira atmamalı hatta insan mutluluğu ve refahı vizyonu çerçevesinde değerlendirmelidir. Sosyal ekoloji, açlığın ve maddi imkânsızlığın değil bolluğun ekolojisidir; atıkların ve fazlalığın da, yeni bir değerler sistemi ile kontrol edildiği akılcı bir toplumun yaratılmasını hedefler; ve akıldışı davranışlar sonucunda eğer kıtlıklar oluşursa şayet, halk meclisleri demokratik süreçler üzerinden tüketimin akılcı standartlarını belirler. Kısaca, sosyal ekoloji, bireysel tuhaflıklardan kaynaklanan düşüncesiz davranış biçimleri yerine demokratik olarak halk meclisleri tarafından formüle edilen idare, planlama ve düzenlemeyi tercih eder.
 
Komünalizm ve Özgürlükçü Belediyecilik
 
Benim tartıştığım ve geldiğim noktaya göre Komünalizm, özgürlükçü belediyecilik ve diyalektik doğalcılık dâhil üzerinde detaylı ve tamamen düşünülmüş sistematik bir görüş olarak sosyal ekolojiyi kapsamak için en uygun ve çevreleyici siyasal kategoridir.(8)Bir ideoloji olarak Komünalizm daha eski Sol ideolojilerin –Marksizm ve anarşizmin, daha da uygun olarak özgürlükçü sosyalist geleneğin– en iyi kısımlarından beslenir ve günümüz için daha geniş ve geçerli bir bakış sunar. Marksizm’den, felsefe, tarih, iktisat ve siyaseti birleştiren akılcı, sistematik ve bütünlüklü bir sosyalizmi kurgulamaya dair temel projeyi alır. Açıkça diyalektiğe dayanarak, teori ve pratiği birleştirmeyi hedefler. Anarşizmden, devlet karşıtlığına ve konfederalizme bağlılığın yanı sıra hiyerarşinin yalnızca özgürlükçü sosyalist bir toplum tarafından üstesinden gelinebilecek bir temel sorun olduğu kabulünü alır.(9)
 
Yirmi birinci yüzyılda sosyalizmin felsefi, tarihi, siyasi ve örgütsel parçalarını kapsaması içinKomünalizm teriminin tercihi hafif bir tercih değildir. Kelimenin kökü, sadece Paris kent konseyini ve konseyin idari alt yapılarını savunmak için değil de cumhuriyetçi ulus-devletin yerine ülke çapında kentleri ve kasabaları bir konfederasyonda birleştirecek bir yapıyı kurmak için Fransız başkentinin silahlanmış halkının barikatlar kurduğu 1871 Paris Komününe dayanır. Komünalizm bir ideoloji olarak, anarşizmin sıkça açığa vurduğu akılcılık karşıtlığı ile veya Marksizm’in tarihsel yükü olan otoriterliğin Bolşevizm’de vücut bulduğu haliyle kirlenmemiştir. Ne fabrikaya birincil sosyal alan olarak ne de endüstriyel proletaryaya esas tarihsel fail olarak odaklanmaz ve geleceğin özgür toplumunu cafcaflı bir ortaçağ köyüne indirgemez. En önemli hedefi klasik sözlük tanımında açıkça verilmiştir: TheAmericanHeritage Dictionary of the English Language sözlüğüne göre Komünalizm, “görünürdeki otonom yerel toplulukların federasyon üzerinden zayıf bir bağla birbirine bağlı olduğu bir yönetim teorisi ya da sistemidir.”(10)
 
Komünalizm, siyasetin anlamını en geniş şekilde, en özgürleştirici yanlarıyla yeniden kazanmayı arar, aslında, zihnin ve söylemin gelişeceği arena olarak belediyenin tarihsel potansiyelini gerçekleştirmeyi hedefler. Belediye, en azından potansiyeli itibariyle, organik evrimin ötesindesosyalevrimin gelişeceği ve dönüşeceği alan olarak kavramsallaştırır. Kent, arkaik kan bağının sadece aileler ve kabilelere kısıtlı tutulduğu ve yabancıların dışlandığı –en azından yasal olarak– yer olmaktan çıkmıştır. Akrabalık, cinsiyet ve yaşa dayanan dar ve sosyo-biyolojik özellikler temelli hiyerarşilerin elimine edilip, paylaşılan ortak insanlığa dayalı özgür bir toplumla değiştirildiği bir alan olmuştur. Potansiyel olarak, bir zamanlar korkulan yabancının,–başlangıçta ortak yurdun korunan sakini ve zamanla kamusal arenada siyasi kararların oluşmasına katıldığı yurttaş olarak– topluluk tarafından tamamen özümsenebildiği alan olmaya devam etmektedir. Her şeyin üstünde, kurumların ve değerlerin zoolojide temellerinin olmadığı, medenî insan faaliyetine dayandığı alandır.
 
Bu tarihsel işlevlerin ötesine baktığımızda, fikirlerin özgürce mübadele edildiği, yaratıcı gayretin özgürlüğün hizmetinde bilinç kapasiteleri kazandırmasına dayanan bir birliğin kurulduğu yegâne alan belediyedir. İnsanlığın ve biyosferin sınıflar ve hiyerarşiler yoluyla boyun eğdirilmekte olduğu çevresel, sosyal ve siyasal aşağılanmaya son verecek bir bakışla, dünyaya –doğrusu yine de akılla oluşturulacak ve şekil verilecek bir dünyaya– yönelik proaktif, akılcı müdahalenin, mevcut ve önceden verili çevreyehayvani uyumu kökünden alt edebileceği alandır. Maddi sömürüden olduğu kadar tahakkümden özgürleşmiş –aslında, hayatın her yönünde insan yaratıcılığı için akılcı bir arena olarak yeniden yaratılmış– belediye iyi yaşamın etik mekânı olacaktır. Komünalizm bu yüzden bir düşünürün icadı olan saf hayal ürünü değildir: siyasal yaşamın, sosyal gelişmenin ve aklın diyalektiği ile kurulmuş kavram ve pratiklerine bağlılığı da ifade etmektedir.
 
Açıkça siyasi bir fikirler kütlesi olarak, Komünalizm, en büyük potansiyelleri ve tarihsel gelenekleriyle uyumlu bir biçimde, kentin (ya da komünün) gelişmesini yeniden kazanmaya ve ilerletmeye çalışır. Bu Komünalizmin belediyeciliği bugün olduğu haliyle kabul ettiği anlamına gelmez. Tam aksine, modern belediye birçok devletçi vasfı barındırır ve genel olarak burjuva ulus devletin bir faili olarak çalışır. Bugün, ulus-devletin hâlâ en muazzam varlık olarak görüldüğü zamanda, modern belediyelerin ellerindeki haklar, daha temel ekonomik ilişkilerin birer yan tesiriymiş gibi reddedilemez. Gerçekten de, büyük ölçüde, bunlar, halkın zorla kazandığı ve tarih boyunca –ve hatta burjuvazinin de karşısında– yönetici sınıfların saldırılarına karşı savundukları haklardır.
 
Komünalizmin somut siyasal boyutu, daha önceden kapsamlı bir şekilde yazdığım gibi, özgürlükçü belediyeciliktir.(11)Özgürlükçü belediyecilik programı içinde, Komünalizm, devletçi belediye yapılarını kararlı bir şekilde yok etmeye çabalar ve bu yapıların yerine özgürlükçü bir yönetim biçiminin kurumlarını koymaya çalışır. Kentlerin yönetim kurumlarını, semtlerde, kasabalarda ve köylerde konumlanan halkın demokratik meclislerine radikal bir şekilde dönüştürmeye çabalar. Bu halk meclislerinde, yurttaşlar –işçi sınıfı olduğu kadar orta sınıfın da dâhil olduğu– toplumsal meseleleri yüz yüze olma kaydıyla ele alırlar, doğrudan demokrasi içinde siyasal kararları verirler, hümanist ve akılcı bir toplum idealine gerçeklik kazandırırlar.
 
Asgari düzeyde, eğer tahayyül ettiğimiz türden özgür sosyal yaşama sahip olacaksak, demokrasiortak siyasal yaşamımızın bir biçimi olmalıdır. Bir belediyenin sınırlarını aşan sorunlara ve meselelere değinmek için, sırasıyla, demokratikleşmiş belediyeler daha geniş kapsamlı bir konfederasyon oluşturmak için birleşmelidir. Bu meclisler ve konfederasyonlar, tam da var oluşlarından ötürü, devletin ve devletçi iktidar biçimlerinin meşruiyetine meydan okuyabilir. Devlet iktidarını ve devletçiliği ortadan kaldırmayı, yerine halk iktidarını ve sosyal açıdan akılcı dönüştürücü bir siyaseti koymayı açıkça hedefleyebilirler. Ve sınıf çatışmalarının dindirildiği ve sınıfların yok edildiği arenalar haline gelebilirler.
 
Özgürlükçü belediyeciliği savunanlar, profesyonelleşmiş iktidar yerine halkın iktidarını getirme girişimlerini devletin ılımlı şekilde karşılayacağı konusunda kendilerini kandırmasınlar. Devletin kasabalar ve kentler üzerindeki egemenliğini çiğneyecek haklar talep edecek bir Komünalist harekete yönetici sınıfların kayıtsızca izin vereceği hususunda hiçbir yanılsamaya sığınmazlar. Tarihsel olarak, bölgeler, yöreler ve hepsinin üstünde kasabalar ve kentler, devletten (her ne kadar her zaman yüksek görüşlü amaçlar için olmasa da) kendi yerel egemenliklerini geri kazanmak için umutsuzca mücadele ettiler. Komünalistlerin, kasaba ve kentlerin iktidarını yeniden kurma çabası ile bunları konfederasyonlar olarak birbirine örme hedeflerinin ulusal kurumlardan gelecek artan bir direnişi tetikleyeceği tahmin edilebilir. Yani, devlete karşı bir ikili iktidarı/ gücü somutlaştıracak yeni halk meclislerinin oluşturduğu belediye konfederasyonlarının giderek artan bir siyasal gerilimin kaynağı haline geleceği apaçıktır. Ya Komünalist hareket bu gerilim yoluyla radikalleşip bunun tüm sonuçlarıyla tereddütsüz yüzleşecekti ya da kuşkusuz değiştirmeyi hedeflediği sosyal düzenin içine geri çeken bir tavizler bataklığına gömülecektir. Hareketin bu zorlukla nasıl karşılaşacağı onun mevcut siyasal sistemi ve kamusal eğitim ve liderliğin kaynağı olarak sosyal bilinci değiştirme değiştirmekteki arayışındaki ciddiyetinin net bir ölçüsüdür.
 
Komünalizm hiyerarşik ve kapitalist toplumun bütünlüklü bir eleştirisini yürürlüğe koyar. Toplumun sadece siyasal yaşamını değil, aynı zamanda iktisadi yaşamını da değiştirmek için çabalar. Bu açıdan, amacı ekonomiyi millileştirmek ya da üretim araçlarının özel mülkiyetine el koymak değil, ekonomiyi belediyeleştirmektir. Şöyle ki, her üretici teşebbüsü, topluluğun bir bütün olarak çıkarlarını karşılamak için nasıl işlev göreceğine karar veren yerel meclisin etki alanına dâhil etmek üzere, üretim araçlarını, belediyenin varoluşsal yaşamı ile bütünleştirmeyi amaçlar. Modern kapitalist ekonomide yaşam ve iş arasındaki ayrılık öylesine hüküm sürer ki yurttaşların arzu ve ihtiyaçlarını, üretim süreci içindeki yaratımın kurnaz meydan okumalarını ve üretimin düşünceye biçim vermek ve kendini tanımlamaktaki rolünü kaybetmeyecek şekilde bunun üstesinden gelinmesi gereklidir. V. Gordon Childe’in Neolitik dönemin sonundaki şehir devrimi ve kentlerin yükselişini anlatan kitabı “Kendini Yaratan İnsan” başlığına atıfta bulunacak olursak, bunu sadece entelektüel ve estetik olarak değil, aynı zamanda insan ihtiyaçlarının yanı sıra bu ihtiyaçları tatmin etmek için üretim yöntemlerinin genişletilmesiyle de yapar. Kendimizi –potansiyellerimizi ve onların gerçekleşmesini– sadece doğal dünyayı dönüştürmekle kalmayan aynı zamanda kendimizi oluşturmamıza ve kendimizi tanımlamamıza giden yaratıcı ve yararlı çalışma vasıtasıyla benliklerimizi keşfederiz.
 
Rus ve İspanya devrimlerindeki “kolektifler” gibi, birçok öz-yönetimli girişimlere bela olmuş dar görüşlülükten ve en nihayetinde mülk sahipliği arzularından da kaçınmalıyız. Öz-yönetimli “sosyalist” işletmelerin, hatta sırasıyla devrimci Rusya ve devrimci İspanya’nın kızıl ve kara-kızıl bayraklı işletmelerinin bile, en sonunda bunların birçoğunun birbirleriyle ham madde ve piyasa için rekabet etmelerine yol açan kolektif kapitalizm biçimlerine saptıkları hakkında yeteri kadar yazılmadı.(12)
 
En önemlisi, Komünalist siyasal yaşamda, farklı mesleklerden işçiler, halk meclislerinde işçilerolarak –baskıcılar, sıhhi tesisatçılar, metal işçileri ve benzerleri olarak kendi mesleki çıkarlarını koruyacak şekilde– oturmayacaklar, ama yaşadıkları toplumun genel yararı konusunda kaygıları ve ilgileri ağır basan yurttaşlar olarak yerlerini alacaklar. Yurttaşlar, işçiler, uzmanlar ve kendi hususi çıkarlarıyla birincil olarak alakalı fertler olarak hususi kimliklerinden özgürleşmelidirler. Belediye yaşamı, yurttaşların oluşturulduğu okul haline dönmeli, hem yeni yurttaşları içine almalı hem de gençleri eğitmeli ve bu arada meclislerin kendileri, yalnızca sürekli karar-verme kurumları olarak işlememeli aynı zamanda da insanları karmaşık kentsel ve bölgesel meseleler konusunda çözüm üretmeye dair eğiten arenalar haline de gelmelidir.(13)
 
Komünalist yaşam yolunda, fiyatlar ve kıt kaynaklara odaklı geleneksel iktisadın yerini insan ihtiyaçlarını ve iyi yaşamı dert edinen etik almalıdır. İnsan dayanışması –ya da Yunanlıların dediği gibi filia– maddi kazanımların ve bencilliğin yerine geçecektir. Belediye meclisleri sadece kentsel (civic) yaşamın ve karar almanın canlı arenaları olmayacak aynı zamanda ekonomik lojistiğin gölgeli dünyasının, uygun şekilde koordine edilen üretimin ve kentsel işlemlerin üzerindeki perdenin indirilip açığa kavuşturulduğu ve bir bütün olarak yurttaşlığın katılımına ve denetlemesine açık olacağı alanlar olacaktır. Yeni yurttaşın ortaya çıkması geleneksel sosyalizmin çıkarcı sınıfını ve Rus devrimcilerinin bir şekilde ulaşabileceklerini umut ettikleri “yeni adamın” aşılmasını işaret edecektir. İnsanlık artık on dokuzuncu yüzyıldaki büyük ütopya düşünürlerinin ve Marksistlerinin çabalarının getireceğini düşündükleri evrensel bilinç durumuna ve akılcılığa ulaşabilecektir. Bu insanlığın tür olarak maddi çıkar yerine akıl ve mantığa büründüğü ve kıtlık ve maddi yetersizlik ahlakı tarafından dayatılan haşin ahenk yerine maddi kıtlığın ötesine gücünün yeteceği yolu da açacaktır.(14)
 
Batının demokrasi geleneğinin kaynağı olan milattan önceki beşinci yüzyılın klasik Atina demokrasisi insanların komünal meclislerde ve bu belediye meclislerinin konfederasyonlarında vuku bulan yüz yüze karar verme süreçlerine dayanıyordu. İki bin yıldan fazla bir süredir, Aristo’nun siyasal yazıları kentin, insanların akıl, öz bilinç ve iyi yaşamı sağlayacakları arena olacağına dair farkındalığımızı defalarca yükseltmeye yaradı. Buna uygun olarak, Aristo polis’in –insanların en temel hayvansal ihtiyaçlarını karşıladığı ve otoritenin en yaşlı erkekte olduğu ihtiyaçlar alanı olan– aileden ya da oikos’tan çıkışının izini sürdü. Ama birden fazla ailenin bir araya gelmesinin “günlük ihtiyaçların karşılanmasından daha fazla bir şeyi hedeflediğini” gözlemledi(15); bu hedef en erken siyasal oluşum olarak köyün kurulmasını tetikledi. Aristo, en meşhur ifadesiyle, insanı (yani yetişkin Yunan erkeğini(16)) bir “siyasal hayvan” (politik onzoon) olarak tanımladı. Bu insan diğer aile fertlerini sadece maddi ihtiyaçlarını karşılamak için yönetmiyordu aynı zamanda aile, düşüncesiz eylemlerin, geleneklerin ve şiddetin yerine söylemin ve aklın öne çıktığı siyasal yaşama katılabilmesi için maddi önkoşulları sağlıyordu. Böylece, “birkaç köy, neredeyse ya da tamamen kendine-yeterli olmaya yetecek büyüklükte tek ve bütün bir toplum (koinonan) etrafında birleştiğinde, yaşamın çıplak ihtiyaçlarındankaynaklanarak ve iyi yaşamın var olması için devam ettirilen polis ortaya çıktı.”(17)
 
Aristo’ya göre ve antik Atinalılar için de aynısını farz edebiliriz, belediyenin uygun işlevleri böylece ne katı bir şekilde araçsaldı ne de hatta ekonomikti. İnsanların ortaklaşmasının yeri olarak belediye ve orada yaşayan insanların kurguladığı sosyal ve siyasal düzenlemeler insanlığın telos’u, insanlığın, tarihsel süreç içerisinde akıl, öz-bilinç ve yaratıcılık potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri fevkalade bir arena idi. Böylece antik Atinalılar için siyaset, sadece yönetim biçiminin pratik meselelerinin ele alınmasını değil, aynı zamanda kişinin topluluğuna yönelik ahlaki yükümlülüklerinin bulunduğu kentsel etkinlikleri de ifade ediyordu. Bir kentin tüm yurttaşlarının kentsel etkinliklere etik varlıklar olarak katılması bekleniyordu.
 
Belediyeci demokrasi örnekleri sadece antik Atina ile kısıtlı değildir. Tam aksine, sınıf farklılaşmasının devleti oluşturmasından çok daha önce, görece seküler birçok kasaba yerel demokrasinin en erken kurumsal yapılarını oluşturmuştu. Antik Sümer kentlerinde, yedi ya da sekiz bin yıl önce “şehir devrimi” denilen şeyin başlarında halk meclisleri var olmuşlardı. Halk meclisleri bariz şekilde Yunanlılar arasında da görülmüştü ve Gracchus kardeşlerin yenilmesine kadar, cumhuriyet dönemi Roma’sında halkın iktidar merkezleriydi. Ortaçağ Avrupa kentlerinde ve hatta Rusya’da, bir süre boyunca özellikle Slav dünyasının en demokratik kentlerinden olmuş Novgorod ve Pskov kentlerinde, halk meclisleri neredeyse her yerde bulunuyordu. Halk meclisi, altı çizilmelidir ki, Büyük Devrimin hakiki itici gücü haline geldiği ve yeni bir siyasi örgütlenme için bilinçli faillerin oluştuğu 1793’teParis’in mahalle seksiyonlarında gerçek modern biçimine yaklaşmaya başladı. Özellikle demokratik Marksist eğilimler ve devrimci sendikalistlerin oluşturduğu demokrasi literatüründe hak ettikleri ilgiyi hiçbir zaman görmemeleri devrimci gelenekte var olan kusurların dramatik bir kanıtıdır.
 
Bu demokratik belediye kurumları, sıkça kanlı çatışmalar sonucu bastırılana kadar, normal olarak açgözlü kralların, feodal beylerin, zengin ailelerinin ve korsan işgalcilerin olduğu kavgacı bir gerilim içerisinde var oldular. Radikal tarih içinde ne kadar önemli olmuş olsa da sınıf çatışması içinde boğulmuş modern tarihteki her büyük devrimin kentsel bir boyutunun olduğuna ne kadar vurgu yapılsa azdır. Bu yüzden, 1640’lardaki İngiliz Devriminde Londra’nın devrimin esas mekânı olduğu belirtilmeden, ya da, aynı şekilde Fransa’daki farklı devrimler üzerindeki tartışmalarda Paris’e odaklanmadan, ya da Petrograd’a eğilmeden Rus Devrimini anlamak, ya da Barselona’nın 1936 İspanya Devrimindeki en ileri sosyal merkez olduğundan bahsetmeden düşünülemez. Kentin bu kadar merkezi olması salt bir coğrafi olgu değildir; her şeyin üstünde, devrimci kitlelerinin toplandığı ve tartıştığı, kitleleri besleyen kentsel geleneklerin geldiği ve devrimci görüşlerin yeşerdiği en derininde siyasal bir olgudur.
 
Özgürlükçü belediyecilik Komünalist çerçevenin tamamlayıcı bir parçasıdır, tıpkı sistematik bir devrimci düşünce bütünü olarak Komünalizm gibi, doğrusu onun pratiği de özgürlükçü belediyecilik olmaksızın anlamsızdır. Komünalizm ile otantik ya da “saf” anarşizm, arasındaki farklar Marksizmi bir kenara bırakalım, anarkososyalneo ve hatta özgürlükçü gibi ön adların kapsayacağından çok daha geniştir. Komünalizmi anarşizmin bir türevine indirgeme çabası iki fikrin de bütünlüğünü inkâr etmek olacaktır –aslında, demokrasi, örgütlenme, seçimler, yönetim ve benzeri kavramların iki farklı fikir tarafından kullanımı arasındaki farklılığı görmezden gelmek olacaktır. Bu siyasal terimi ortaya atan Paris Komünü mensubu Gutsa ve Lefrancais katı bir şekilde “anarşist değil, Komünalist olduğunu” ilan etmişti.(18)
 
Her şeyin ötesinde, Komünalizm iktidar sorunuyla bağlanmıştır.(19)Kendilerinin anarşist olduğunu belirtenlerin tercih ettiği “halk” garajları, basım evleri, gıda kooperatifleri ve ev bahçeleri gibi çeşitli türden Komüniter girişimlerine belirgin tezatla, Komünalizm taraftarları potansiyel olarak önemli olan iktidar merkezleriyle –belediye meclisi– seçimler üzerinden bir ilişki kurmak konusunda kendilerini seferber ederler ve bu merkezleri yasama kudreti olan mahalle meclisleri oluşturmak için zorlamaya çalışırlar. Bu meclisler, vurgulanması gerekiyor ki, mevcut durumda köyleri, kasabaları veya kentleri kontrol eden devletçi organları gayri meşru kılmak ve bu organlardan kurtulmak için her çabayı göstereceklerdir, bunun ardından da iktidarın tatbik edildiği gerçek motorlar olarak rol oynayacaklardır. Bir miktar belediye komünalist çizgide demokratikleştikten sonra, düzenli olarak belediye birliklerinde konfedere olup halk meclisleri ve konfedere konseyler yoluyla ulus-devletin rolüne karşı koyabilir, ekonomik ve siyasi yaşam üzerindeki kontrolü ele geçirmeye çalışabilirler.
 
Son olarak, anarşizmle karşılaştırıldığında Komünalizm çok sayıda insanın karar verebilmesi için tek eşitlikçi yol olarak çoğunluğun oylamasının karar verme sürecinde kullanılmasını açıkça önerir. Otantik anarşistler bu ilkenin –azınlığın çoğunluk tarafından “yönetilmesinin”– otoriter olduğunu ve konsensüse dayalı kararlar vermektense kararlar öne sürdüğünü iddia eder. Tek tek bireylerin çoğunluk kararlarını veto edebildiği konsensüs, toplumu bu şekilde ortadan kaldırmakla tehdit eder. Özgür bir toplum, üyelerinin Homeros’un bahsettiği lotus yiyiciler gibi hafıza, baştan çıkma ya da bilgi olmadan memnun mesut yaşadığı bir toplum değildir. İster beğenin ya da beğenmeyin, insanlık bilginin meyvesini yemiştir ve hatıraları tarih ve deneyimle yüklüdür. Yaşanan bir özgürlük halinde –kafe sohbetlerinin aksine– azınlıkların muhalif görüşlerini ifade etme hakları, çoğunluğun hakları kadar korunacaktır. Bu haklarda en ufak bir azalma bile topluluk tarafından düzeltilecektir –umarım ki nazikçe, ama eğer kaçınılmazsa, güç kullanarak– bu olmazsa eğer sosyal yaşam bariz bir kaosa sürüklenir. Aslında, yeni kavrayışların ve oluşmaya başlayan hakikatlerin potansiyel kaynakları olarak azınlıkların görüşlerinin değeri bilinecektir, eğer bunlar kısıtlanırsa toplumu yaratıcılık kaynaklarından ve gelişmenin ilerlemesinden yoksun bırakacaktır. Zira genel olarak yeni fikirler ilham gelmiş azınlıkların belirli bir zaman ve yerde hak ettikleri merkeziyeti aşamalı olarak kazanmaları sonucu ortaya çıkar –bu süreye kadar, gene, bu fikirler dönemin yok olmakta olan geleneksel aklı ile çarpışırlar ve bu fikirlerin donmuş ortodoks fikirlerin yerine geçmesi gerekmektedir.
 
Örgütlenme ve Eğitim İhtiyacı
 
Geriye şu soru kalıyor: bu akılcı toplumu nasıl başaracağız? Bir anarşist yazar iyi toplumun (ya da “doğal insanın” da dâhil, meselelerin gerçekten “doğal” eğilimi) uygarlığın baskıcı yükünün altında, tıpkı karın altındaki bereketli toprak gibi yattığını yazıyor. Bu mantıktan yola çıkarsak hepimizin iyi bir toplumda yaşayabilmesi için bir şekilde kardan kurtulmamız gerekiyor, yani kapitalizm, ulus-devlet, kiliseler, geleneksel eğitim kurumları ve o ya da bu şekilde bir tahakkümü ahlaksızca barındıran sonsuz türden kurumların hepsinden. Galiba anarşist bir toplum –bir kere devletin, yönetimin ve kültürel kurumların yalnızca ortadan kaldırılmasıyla– bir bütün olarak hazır şekilde ortaya çıkacak ve özgür bir toplum olarak işleyecek ve gelişecektir. Böyle bir “toplumu”, eğer buna bir toplum denilebilirse, ileriye yönelik olarak yaratmamız gerekmeyecek: sadece karın erimesini beklememiz yetecek. Özgür Komünalist bir toplumu akılcı olarak yaratma süreci özünde, yazık ki, Aborijin yerlilerinin masumiyet ve saadetine dair gizemli tasavvurlara sarılmaktan daha çok düşünce ve çalışma gerektirecektir.
 
Komünalist bir toplum, her şeyin ötesinde, dünyayı değiştirecek yeni bir radikal örgütlenmenin gayretleri üzerinde duracaktır, bu örgütlenmenin amaçlarını açıklayabilecek yeni bir siyasal lügate ve hedeflerini tutarlı kılan yeni bir programa ve teorik çerçeveye sahip olacaktır. Bu, her şeyin üstünde, eğitimin sorumluluklarını yüklenmeye gönüllü ve evet önderliğe kendini adamış bireylere ihtiyaç duyacaktır. Kelimeler tamamen gizemli olmadıkları ve gözlerimizin önündeki gerçekliği karartacak hale gelmediği sürece, en azından önderliğin her zaman var olacağının ve yok olmayacağının hakkını vermeliyiz çünkü İspanya’da olduğu gibi “militanlar” ve “etkili militanlar” gibi üstü kapalı sözlerle bulutlanmaktadır. CNT gibi erken ortaya çıkan gruplardaki birçok birey sadece “etkili militanlar” değillerdi, aksine deneyim, bilgi ve hikmet sahibi oldukları kadar etkili bir rehberlik sağlayabilmek için psikolojik yetilere sahip oldukları için görüşlerine daha fazla değer verilen –ve bunu hak ediyorlardı!– apaçık önderlerdi. Önderliğe ciddi bir özgürlükçü yaklaşım liderlerin gerçekliğini ve can alıcı önemini –liderlere duyulan saygının suiistimal edilmesi durumunda ya da önderliğin iktidarı kötüye kullanmaya başlaması durumunda diğer mensupların liderleri geri çağırabileceği ve liderlerin faaliyetlerini etkin şekilde kontrol edebilen ve değiştirebilen gerekli resmi yapıları ve düzenlemeleri kurabilmeyi, hem de fazlasıyla– gerçekten onaylar.
Özgürlükçü belediyeci hareket ciddiyetsiz ve değişen üyelere dayanarak değil, ama hareketin fikirlerinin, usullerinin ve faaliyetlerinin okulunda yetişmiş insanlarla işlemelidir. Bu insanlar, doğrusu, örgütlenmelerine –yapısı açıkça resmi bir anayasa ve uygun tüzükler ile düzenlenmiş bir örgütlenmeye–ciddi bir bağlılık göstermelidir. Üyelerinin ve liderlerinin sorumlu tutulduğu demokratik olarak biçimlenen ve kabul gören bir kurumsal çerçeve olmadan, açıkça ifade edilmiş sorumluluk standartları var olamaz. Aslında, tam da üyelerin anayasal ve düzenleyici koşullara karşı artık sorumlu olmadıkları zaman otoriterlik gelişir ve nihayetinde hareketin yok olmasına yol açar. Otoriterlikten [kurtulmuş bir –çn.] özgürlük en iyi şekilde iktidarın açık, özlü ve ayrıntılı bir paylaştırılmasıyla sağlama alınabilir, yoksa iktidar ve liderliğin “yönetim” biçimleri olduğuna dair yüksekten atmalarla ya da onların gerçekliğini gizleyen özgürlükçü metaforlarla değil. Tam da bir örgütlenme bu düzenleyici ayrıntıları ifade etmekte başarısız olduğu zaman hareketin yozlaşma ve çürüme koşulları ortaya çıkar.
 
İşe bakın ki, düzenleme karşısında kendi iradesini uygulama özgürlüğünü talep etmekte hiçbir sosyal tabaka şefler, krallar, soylular ve burjuvazi kadar ısrarcı olmamıştır; çok benzer şekilde, iyi niyetli anarşistler bile bireysel özerkliği uygarlığın “yapaylıklarından” özgürleşmenin gerçek ifadesi olarak görmektedir. Gerçek özgürlüğün alanında –yani, bilinç, bilgi ve ihtiyaç sonucunda somutlaşmış özgürlükte– gerçeklik karşısında ne yapıp neyi yapamayacağımızı bilmek yaşanan dünyanın sınırlarını bilme sorumluluğundan kaçınmaktan daha temiz, dürüst ve doğrudur. Yüz elli yıldan daha uzun bir süre önce çok bilge bir adam şöyle demişti: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama sırf kendi keyiflerine göre yapmazlar.”
 
Yeni Bir Sol Yaratmak
 
Uluslararası solun Marksist, anarşist, sendikalist veya muğlâk sosyalist bir çerçeveden Komünalist bir çerçeveye cesaretle ilerlemesinin gerekliliği bugün özellikle daha zaruridir. Sol siyasal fikirlerin tarihi içinde nadiren ideolojiler bu kadar vahşice ve sorumsuzca bulanmıştır; nadiren ideolojinin kendisi bu kadar küçük düşürülmüştür; nadiren “Birleşelim!” sloganları bu kadar umutsuzlukla atılmıştır. Şüphesiz, kapitalizme karşı gelen çeşitli eğilimlerin piyasa sisteminin itibarını sarsmak ve sonunda onu yok etmek için verdikleri çaba etrafında gerçekten birleşmelidirler. Böyle amaçlar için birlik paha biçilemez önemde bir arzulanan hedeftir: tüm Solun birleştiği bir cephe, meta üretimi ve değişimine dayalı kökleşmiş sisteme –tabi ki, kültüre– karşı koymak için ve baskıcı yönetimler ve sosyal sistemlerin karşısında kitlelerin önceki mücadeleleriyle kazandığı hakların geriye kalanlarını savunmak için gereklidir.
 
Fakat bu ihtiyacın aciliyeti, harekete dâhil olacakların birbirlerini eleştirmekten vazgeçmelerini ya da antikapitalist örgütlerde mevcut olan otoriter özelliklere dair eleştirilerini içlerine atmalarını gerektirmez. En azından çeşitli programlarının bütünlüğü ve kimliği konusunda uzlaşmasağlanmasına mecbur bırakır. Bugünkü harekete müdahil kişilerin büyük çoğunluğu postmodern görecelilik çağında büyümüş deneyimsiz genç radikallerden oluşmaktadır. Bunun bir sonucu olarak, hareket bugün deneysel tercihlerin kaotik olarak nesnel temeller üzerinde oturması gereken ideallerle görücü usulü evlendirildiği şevk kırıcı bir eklektizme bürünmüştür.(20)Fikirlerin açıkça belirtilmesinin değer görmediği ve terimlerin uygunsuz kullanıldığı, münakaşanın “saldırgan” daha da kötüsü “bölücü” olarak hor görüldüğü bir ortamda, tartışma zemininde fikirler oluşturmak zor olmaktadır. Fikirler, ideolojik anaokulunun kontrollü ortamında ve sessizlikte değil, görüş ayrılığı kargaşasının ve karşılıklı eleştirinin olduğu yerde büyür ve olgunlaşır.
Geçmişin devrimci sosyalist pratiklerini takip ederek, Komünalistler kitlelerin aciliyeti konusunda endişe duydukları konularda tatmin edilmesini talep eden asgari bir programın oluşturulmasına çalışırlar, bu asgari konulara örnek olarak daha yüksek maaşlar, barınma imkânı veya yeterli garaj alanı ve ulaşım hizmetleri verilebilir. Bu asgari program kitlelerin en temel ihtiyaçlarını karşılamayı ve gündelik yaşamı katlanabilir kılacak kaynaklara ulaşmalarını rahatlatmayı hedefleyecektir. Azami program ise, aksine, özgürlükçü sosyalizm altında insan hayatının nasıl olacağına dair bir görüntü sunacaktır, bu en azından görünüşte hiç bitmeyen endüstriyel devrimlerin etkisi altında mütemadiyen değişen dünyada ne kadar öngörülebilir toplum olabilecekse tabi.
 
Üstelik dahası, ne olursa olsun, Komünalistler programlarını ve eylemlerini bir süreç olarak görecektir. Hakikaten, her yeni talebin, daha radikal ve sonunda devrimci taleplere yol açacak yükselen talepler için sıçrama tahtası sağlayacağı bir geçiş programıdır. Geçiş dönemi talepleri arasında en çarpıcı örneklerden bir tanesi on dokuzuncu yüzyılda İkinci Enternasyonal’in profesyonel ordu yerine halkın milislerinin yaratılması için program niteliğinde yaptığı çağrıdır. Diğer durumlarda da, devrimci sosyalistler demiryollarının özel mülkiyete dâhil olup, özel olarak işletilmesi yerine kamulaştırılmasını (ya da, devrimci sendikalistlerin talep edebileceği gibi, demiryolu işçileri tarafından kontrol edilmelerini) talep ettiler. Bu taleplerin hiçbir tanesi kendi içinde devrimci değildi, ama devrimci mülkiyet ve işletme biçimlerine siyaseten geçiş yolları açtılar, bunun karşılığında da hareketin azami programına ulaşabilmek için bir tırmanma olacaktı. Bazıları adım adım yapılan uğraşları “reformist” olarak eleştirebilir ama Komünalistler, Komünalist bir toplumun yasamadan doğması için savaşmıyorlar. Bu taleplerin elde etmeğe çalıştığı şey, kısa vadede, insanlar ve sermaye arasında yeni ilişkilenme kurallarıdır –bu kurallar “doğrudan eylem” ile gündemi tamamen egemen sınıflar tarafından belirlenmiş protestoların karıştırıldığı bir zamanda çokça gereklidirler.
 
Bütün olarak, Komünalizm gözden kaybolmakta olan ya da çoğunlukla anlamsız hale gelen polisle çarpışmalara indirgenmekte veya hiçbir öğretici etkisi olmayan, ne kadar sanatsal olursa olsun ciddi konuları basitleştirmiş performanslara indirgeyen sokak tiyatrosu haline gelmekte olan kamusal bir eylem ve söylem alanını kurtarmaya çalışır. Aksine, Komünalistler, gerçek dünyada toplumsal olarak dönüştürücü bir rol oynayabilen uzun ömürlü örgütlenmeler ve kurumlar kurmaya çalışırlar. Kayda değer bir şekilde, Komünalistler belediye seçimlerinde aday olmaktan çekinmezler ve eğer seçilirlerse, seçilmiş olmaktan gelen iktidarlarını halk meclislerinin oluşturulması için gerekli yasamanın yapılması yönünde kullanırlar. Bu meclisler, yeri geldiğinde, en sonunda şehir görüşmeleri yönetiminin etkili biçimlerini yaratmak için iktidarı alacaklardır. Çünkü kentin –tabi ki kent meclislerinin de– ortaya çıkması, sınıflı toplumun ortaya çıkmasından çok öncedir, halk meclislerine dayalı konseyler doğası gereği devletçi yapılar değillerdir; belediye seçimlerine ciddi olarak katılmak, belediye konfederasyonlarının tarihsel özgürlükçü bakış açısını pratik, mücadeleci ve siyasal olarakgüvenilir bir halk alternatifi olarak önermek yoluyla reformist sosyalistlerin devletçi delegeler seçme girişimlerine eşit kuvvetle karşı çıkar. Gerçekten, parlamenter adayların fırsatçı olduklarını açıkça ilan eden Komünalist adaylar,özgürlükçü sosyalizmin nasıl yaratılacağı konusundaki tartışmayı –yıllardır cansız kalmış olan bir tartışmayı– hayatta tutar.
 
Varolan akıldışı toplumumuzu akılcı bir topluma dönüştürmenin bir aracı olarak mevcut fırsatlar hakkında hiç kimse kendini kandırmamalı. Varolan toplumu nasıl değiştireceğimize dair seçeneklerimiz hâlâ tarih masasının üstünde durmakta ve uçsuz bucaksız sorunlarla karşı karşıyadır. Ancak, şimdiki ve gelecek nesiller, mide bulandırıcı hesaplamalara dayanan kültüre ve biber gazı ve tazyikli su sıkan polislere tamamen teslim olmadıkça, elimizdeki özgürlükleri korumak ve nerede bir fırsat ortaya çıkarsa onları özgür bir topluma doğru genişletmekten vazgeçemeyiz. Şu anda bildiğimiz her ölçekte, ekolojik yıkım için eldeki tüm silahların ve araçların ışığında, radikal değişime duyulan ihtiyaç süresiz olarak ertelenemez. Açık olan şey şudur ki insanlar akılcı bir topluma sahip olmamak için fazlasıyla zekidir; yüzleştiğimiz en ciddi sorun ise insanların böyle bir toplumu gerçekleştirmek için yeterince akılcı olup olmadığıdır.
 
Bu yazı ilk olarak International Journalfor a RationalSociety Dergisi, Sayı 2, Kasım 2002’de yayınlanmıştır.
 
Notlar:
1.Listeye birçok, az tanınmış isim eklenebilir, ama özellikle bir tanesini hepsinin dışında tutmak istiyorum, o da Rus halkına 1917-18 yılında uygulanabilir devrimci bir program sunarken destekçilerinin gerçekte yalnız kaldığı Sol Sosyalist Devrimci Parti’nin cesur lideri Maria Spiridonova’dır. Kendi siyasal öngörülerini uygulayamamaları ve (ilk Sovyet yönetiminin kurulmasında en başta birleştikleri) Bolşeviklerin yerine geçememelerini, gelecek yüzyıldaki devrimci hareketlerin felaketle sonuçlanan yenilgilerine sadece yol açmadı aynı zamanda da katkıda bulunmuştur.
 
2.Açıkçası bu çelişkiyi –on dokuzuncu ve erken yirminci yüzyılda Marksistlerin oldukça belirleyici bir rol yüklediği bir çelişki olarak– kâr oranının genelde fark edilmesi zor olan azalma eğilimi ve bu yüzden de kapitalist değişimi işlemez kılmasından daha temel olduğunu düşünüyorum
 
3.Yeni teknolojik gelişmeler gösterme kapasitesini tükettiği vakitte bir toplumun yok olacağına dair Marx’a ait iddianın aksine, kapitalizm durmaksızın teknolojik devrimin olduğu –zaman zaman o kadar ürkütücü– bir safhadadır. Marx bu konuda hata yaptı: sosyal ilişkiler sistemini yok etmek için teknolojik durağanlıktan daha fazlası gereklidir. Yeni meseleler tüm sistemin geçerliliğine meydan okurken, siyasal ve ekolojik alanlar daha da önemli olacaktır. Alternatif olarak, kapitalizmin tüm dünyayı yok edebileceği –kısaca, Rosa Luxemburg’un “Junius” makalesinde uyardığı gibi “kapitalist barbarlığa” ulaşacağı– ve geriye sadece küller ve yıkıntından başka bir şey bırakmayacağı olasılığıyla yüz yüzeyiz.
 
4.Olağanüstü kelimesini kullanıyorum çünkü Marksist standartlara göre Avrupa 1914 yılında nesnel olarak sosyalist bir devrime hazır değildi. Kıtanın büyük bir kısmı, gerçekte, kapitalist piyasa veya burjuva sosyal ilişkiler tarafından sömürgeleştirilecekti. Proletarya –hâlâ köylüler ve küçük üreticiler denizindeki nüfusun çok bariz şekilde azınlığı olan– sınıf olarak önemli bir güce sahip olacak şekilde olgunlaşacaktı. Plekhanov, Kautsky, Bernstein ve diğerlerine yağdırılan aşağılamalara rağmen, onlar Marksist sosyalizmin kendini proletaryanın bilincine işlemesindeki başarısızlığı Lenin’den daha iyi anlamıştı. Her durumda, Luxemburg hem sözde “sosyal-yurtsever” hem de “enternasyonal” cepheyi kendi Marksist parti işleyişi görüşüne uyduruyordu, Lenin’le karşılaştırıldığında, şartlar ne olursa olsun “proletarya diktatörlüğünün” kurulmasına hazırlıklı olan savaş dönemi sosyalistlerinin içinde olduğu Sol’daki “örgütlenme sorunu “ hususunda Luxemburg başlıca rakipti. Birinci Dünya Savaşı hiçbir şekilde kaçınılmazdı ve proleter devrimlerin aksine demokratik ve milliyetçi devrimler doğurdu. (Rusya, bu açıdan, Macar ve Bavyera “sovyet” cumhuriyetlerden hiç farkı olmayan bir “işçi devletinden” daha fazlası değildi.)1939’a kadar, Avrupa bir dünya savaşının kaçınılmaz olduğu bir konumdaydı. (O zamanlar ait olduğum) Devrimci Sol açıkçası sözüm ona “enternasyonalist” konum alıp Müttefikleri (her ne kadar emperyalist patolojileri baki olsa da) dünya faşizmin öncüsü Üçüncü Reich’a karşı desteklemeyi ret ettiğinde derin bir hata yapmıştı.
 
5.Kropotkin, mesela, demokratik karar alma usullerini ret ediyordu: “Çoğunluğun yönetimi, diğer her yönetim türü kadar sakattır” diye iddia ediyordu. Kaynağı için şuraya bakın: Peter Kropotkin “Anarchist Communism: ItsBasisandPrinciples,” Kropotkin’sRevolutionaryPamphlets içinde Roger N. Baldwin editörlüğünde (1927; New York: tekrar basım Dover, 1970), s. 68.
 
6.Siyaset ve devletçilik arasında bir ayrım yapıyorum, şu kaynaklara bakabilirsiniz; Murray Bookchin,FromUrbanizationtoCities: Toward a New Politics of Citizenship (1987; London: Cassell, tekrar basım 1992), s. 41-3, 59-61.
 
7.Sosyal ekoloji üzerine, şu kaynaklara bakabilirsiniz; MurrayBookchin, TheEcology of Freedom: TheEmergenceandDissolution of Hierarchy (1982; Warner, NH: Silver Brook, tekrar basım 2002); The Modern Crisis(Montreal: Black RoseBooks, 1987); ve RemakingSociety (Montreal: Black RoseBooks, 1989).Son iki kitabın basımı bitmiştir; bazı baskıları Vermont’taki InstituteforSocialEcology in Plainfield (ise@sover.net) tarafından istenebilir.
 
8.Birkaç yıl önce, kendimi hâlâ bir anarşist olarak tanımlarken, “sosyal” ve “yaşam tarzı” anarşizmi arasındaki farkı ifade etmeye çalıştım ve Komünalizmin “anarşizmin demokratik boyutu” olduğunu savunduğum bir makale yazdım (bakınız Left Green Perspectives,sayı 31, Ekim 1994). Komünalizmin, anarşizmin demokratik ya da başka şekilde, salt bir “boyutu” olduğunu artık inanmıyorum; bunun yerine, Komünalizm henüz keşfedilmesi gereken kendi devrimci geleneği olan ayrı bir ideolojidir.
 
9.Şüphesiz, bu noktalar Komünalizm altında değişime gider: örneğin, sınıflı toplumların ortaya çıkışını anlatan Marksist tarihsel materyalizm, hiyerarşinin antropolojik ve tarihsel ortaya çıkışını anlatmak için sosyal ekoloji tarafından genişletilir. Marksist diyalektik materyalizm, gene, diyalektik natüralizm tarafından aşılır; ve anarko-komünist bir tanım olan çok gevşek bağlarla oluşturulmuş “özerk komünler federasyon” yerinebileşenleri yurttaş meclisleri vasıtasıyla demokratik tarzda işleyen, sadece konfederasyonun bir bütün olarakonayıyla geri çekilebildiği konfederasyon getirilir.
 
10.Bu az ve öz olan sözlük tanımında ilginç olan şey genel kesinliğidir: sadece “özerk” ve “gevşek bağlar” tanımlamalarına itiraz etmek istiyorum çünkü sınırlı ve tikelci hatta bir bütün olarak konfederasyonun parçaları arasındaki sorumsuz ilişkiden bahsetmektedir.
 
11.Özgürlükçü belediyecilik üzerine yazdıklarım 1970’lerin başına dayanıyor, özellikle de şu makaleme “Spring Offensi ve sandSummerVacations,” Anarchos, sayı 4 (1972). Daha önemli çalışmalarım arasında şunları sayabiliriz; FromUrbanizationtoCities (1987; London: Cassell, tekrar basım 1992), “Theses on LibertarianMunicipalism,” OurGeneration [Montreal], cilt 16, sayı. 3-4 (Bahar/Yaz 1985); “RadicalPolitics in an Era of Advanced Capitalism,” GreenPerspectives, sayı 18 (Kasım 1989); “TheMeaning of Confederalism,”GreenPerspectives, sayı 20 (Kasım 1990); “LibertarianMunicipalism: An Overview,” GreenPerspectives, sayı 24 (Ekim 1991); ve TheLimits of the City (New York: HarperColophon, 1974). Kısa ve kapsamlı bir özet için, şu kaynağa başvurabilirsiniz; JanetBiehl, ThePolitics of SocialEcology: LibertarianMunicipalism (Montreal: Black RoseBooks, 1998).
 
12.Bu tarz bir tartışma için, şu kaynağa bakınız; MurrayBookchin, “TheGhost of Anarchosyndicalism,”Anarchist Studies, cilt 1, sayı. 1 (Bahar 1993).
 
13. 1917 Rus Devrimi ve 1936 İspanya Devriminin en büyük trajedilerinden biri kitlelerin sosyal lojistik ve modern toplumda yaşamın gerekliliklerini idame etmek için gerekli karmaşık bağlar hakkında en ufak bilgiyi dahi elde etme konusunda yaşadıkları başarısızlıktır. Çünkü üretici teşebbüsleri idare etmeye ve kentleri işlevsel kılmaya muktedir uzmanlığa sahip olan eski rejimin taraftarlarıydı, işin hakikatinde işçiler fabrikaların tam kontrolünü ele geçirememişlerdi. Bunun yerine işletmelerin idaresi için “burjuva uzmanlara” bağımlı kalmak zorunda olmuşlardı. Bu uzmanlar işçileri durmaksızın teknokratik elitin kurbanları haline çevirmiştir.
 
14.İşçilerin sadece bir sınıf mensubu olmaktan yurttaşlara dönüşümünden başka yerlerde önceden bahsetmiştim; FromUrbanizationtoCities (1987; London: Cassell, tekrar basım 1995), ve “Workersand the Peace Movement” (1983), The Modern Crisisiçinde basılmıştır (Montreal: Black RoseBooks, 1987).
 
15. Aristo, Politics (1252 [b] 16), çevirmen: Benjamin Jowett, The Complete Works of Aristotleiçinde, Gözden Geçirilmiş Oxford Çevirisi, editör: JonathanBarnes (Princeton, NJ: Princeton UniversityPress, 1984), cilt 2, s. 1987.
 
16.İnsanlığın geleceği için özgürlükçü bir ideal ve özgürlüğün gerçek alanı olarak Atina’daki polis, şehrin nihai vaadinden çok uzakta kalmaktadır. Nüfusu köleler, bastırılmış kadınlar ve kentsel haklardan yoksun yerleşik yabancılar da içeriyordu. Sadece bir grup erkek yurttaş azınlık kamusal haklara sahipti ve şehri, geri kalan nüfusunun büyük kısmına danışmadan yönetiyorlardı. Maddi olarak, polisiçerisindeki istikrar yurttaş olmayanların emeğine dayanıyordu. Daha sonraki belediyelerin düzeltmesi gereken bazı muazzam hatalardan birkaçı bunlardır. Polis önemlidir, fakat özgürleşmiş bir topluma örnek olamaz ama o toplumun özgürkurumlarının başarılı şekilde çalışmasına örnek teşkil edebilir.
 
17. Aristo, Politics (1252 [b] 29-30), çevirmen: Jowett; vurgular eklenmiştir. Orijinal Yunanca metindeki kelimeler şu kaynakta bulunabilir; LoebClassical Library baskı: Aristo, Politics, çevirmen: H. Rackham (Cambridge, MA: Harvard UniversityPress, 1972)
 
18.Lefrancais’e Peter Kropotkin şurada atıf yapar; Memoirs of a Revolutionist (New York: Horizon Press, 1968), s. 393. Ben de kendimi aynı yorumu yapmakla zorunlu hissediyorum. 1950’lerin sonunda, anarşizm henüz ABD içinde esamisi okunmazken, sosyal ekoloji gibi daha sonradan diyalektik doğalcılık ve özgürlükçü belediyeciliğe zamanla dönüşecek felsefi ve siyasi fikirleri geliştirebileceğim ölçüde açık bir alan gibi gözüküyordu. Bu görüşlerin geleneksel anarşist fikirlerle tutarlı olmadığını çok iyi biliyordum, en azından kıtlık sonrası maddi olarak ilerlemiş önkoşulların yaşandığı modern özgürlükçü bir toplumu ima ediyordu. Bugün anarşizmin her zaman olduğu gibi çok basitleşmiş, bireyci ve akılcılık karşıtı bir psikolojinin içinde kaldığını görüyorum. Benim anarşizmi “sosyal anarşizm” adı altında kurtarma çabam büyük ölçüde bir başarısızlık oldu ve şu anda fark ediyorum ki fikirlerimi açıklamak için kullandığım terimler yerine anarşist ve Marksist geleneğin en görülür özelliklerinin de ötesine giden ve bu özellikleri bütensel olarak birleştiren fikir olarak Komünalizm demek zorundayım. Anarşizm kelimesinin yakın tarihte bolca görülen ve bu terim altında toplanan ve hatta “farklılıklara” açıklığını kutlarken çelişkili farklılıkları en aza indirmek ve tesviye etmek için kullanılması, anarşizme aslında birbiriyle keskin çelişkiler gösteren tüm eğilimlerin nüfuz etmesiyle sonuçlanmıştır.
 
19.1936 İspanya Devrim’de anarşistlerin iktidardan kaçınmasının yarattığı gerçek sorunların tartışması için, bu makalenin eki olan“Anarşizm ve İspanya Devriminde İktidar Sorunu” kısmına bakınız.[Bu yazının hemen ardından aşağıda yer almaktadır. -e.n.]
 
20.Nesnel derken sadece mevcut olan varlıklara ve olaylara atıfta bulunmadığımı, ama akılcı olarak kavranabilecek, geliştirilebilecek ve zamanla bizim dar anlamda dediğimiz gibi gerçekliklere dönüşebilecek potansiyellerden bahsettiğimin altını çizmeliyim. Eğer nesnel teriminin anlamı sırf cismani mevcudiyeti olanlardan ibaret olsaydı, hiçbir ideal ya da özgürlük umudu burnumuzun önünde mevcut olmadığı sürece nesnel olarak geçerli bir hedef olamazdı.
 
Ek:
 
Anarşizm ve İspanya Devriminde İktidar Sorunu – Murray Bookchin
Çeviren: Ahmet Sezer
 
Bugün anarşizm radikal çevrelerde le motdujour [her günkü sözcük]haline geldiğinde, anarşiye dayalı bir toplumla sosyal ekolojinin ilkelerine dayalı bir toplum arasındaki fark açıkça belirginleşir. Otantik anarşizm her şeyden önce bireysel kişiliğin tüm etik, siyasal ve toplumsal bağlardan özgürleşmesi arayışıdır. Fakat bunu yaparken tüm devrimcilerin toplumsal bir ayaklanma döneminde karşısına çıkan, çok önem taşıyan ve çok somut olan iktidar konusuna yönelmekte başarısız olur. İktidarın nasıl kazanılacağı ve özgürlükçü bir toplumda eşit bir şekilde nasıl dağıtılacağına yönelmektense, anarşistler iktidarı ele geçirilmemesi, imha edilmesi gereken özü itibarı ile kötücül bir şey olarak düşünürler. Örneğin Proudhon bir zamanlar iktidarı hiçbir sınır olmaksızın böleceğini ve tekrar böleceğini söylemişti, ta ki sonuçta var olmaya son verene kadar. Proudhon iyi bir şekilde, bireyin üzerinde otorite uygulayan yönetimin en küçük bütünlüğe kadar indirgenmesi gerektiğine yönelik iyi niyet beslemiş olabilir, ancak bu saptama iktidarın var olmasının gerçekten sona erebileceğini, yerçekiminin ortadan kaldırılabileceği mefhumu kadar saçma olan bir yanılsamayı devem ettirir.
Anarşizme başlangıcından itibaren sıkıntı veren bu yanılsamanın trajik sonuçları en iyi şekilde, 1936 İspanyol Devrimi’ndeki yaşamsal bir olayın incelenmesiyle anlaşılabilir. Temmuzun 21inde, İspanya’nın en büyük endüstriyel bölgesi Katalonya’nın ve özellikle başkenti Barselona’nın işçileri General Fransisco Franco’nun kuvvetlerini yenilgiye uğrattılar ve böylece Akdeniz kıyıları boyunca uzan an, birçok önemli şehir ve İberya yarımadasının kalbindeki hatırı sayılır bir kırsal bölge dâhil İspanya’nın en büyük eyaletlerinden birisi üzerinde tüm kontrolü ele geçirdiler. Kısmen özgürlükçü bir yerli kültürün ve kısmen de İspanya’nı kitlesel devrimci sendikalist işçi birliği CNT’nin etkisinin bir sonucu olarak, kırsal yörede daha radikal bir köylülük (tarımsal nüfusun oldukça büyük bir parçası) toprağı ele geçirir ve kolektifleştirirken, Katalan proletaryası, büyük bir savunma, komşuluk, tedarik, ulaşım ve diğer komite ve topluluklardan oluşan bir ağ organize etmeye başladı. Katalonya ve onun nüfusu, herhangi bir karşı saldırıya karşı genelde arkaik olan silahlarına rağmen yeterince iyi silahlanmış bir devrimci milis tarafından korundu ki bunlar iyi eğitimli ve iyi tedarikli ordu ve polis gücünü yenmişti. Katolonya’nın işçileri ve köylüleri gerçekte bir burjuva devlet makinesiniparçalamışlar ve kendilerinin yaratmış oldukları kurumlar yoluyla kamusal ve ekonomik ilişkiler üzerinde doğrudan kontrolü kendilerinin gerçekleştirdikleri ve radikal olarak yeni bir yönetim yarattılar. Çok açık terimlerle konuşulursa: Onlar iktidarı almışlardı –basit bir şekilde hâlihazırdaki baskıcı kurumların isimlerini değiştirerek değil, fakat gerçek anlamda tüm bu eski kurumları yıkarak ve kitlelere biçimleri ve içerikleri ile bölgelerinin ekonomi ve yönetim işlemlerini nihai olarak belirleme hakkını veren radikal olarak yeni olanlarını yaratarak.(1)
 
Büyük ölçüde olayların gidişatı nedeniyle, CNT’nin militan üyeleri kendi birliklerine (union) devrimci bir yönetim oluşturmak ve ona siyasal bir yön sağlamak için yetki verdi. Disiplinsizlikleri ile ünlü olmalarına rağmen, CNT üyelerinin çoğunluğu veya cenetistaslar, anarşist olmaktan ziyade özgürlükçü sendikalisttiler; kendilerini güçlü bir şekilde iyi planlanmış, demokratik, disiplinli ve koordine edilmiş bir organizasyona adamışlardı. 1936 Temmuzunda yalnızca ideolojiye gereken saygıyı göstererek değil fakat çoğunlukla kendi inisiyatifleriyle, devrimci harekete dayatılan herhangi bir dogmatik ideolojinin önceden belirlenmiş kalıplarını kırmak yoluyla mahalle konseyleri ve meclisleri, fabrika meclisleri ve aşırı derecede gevşek komitelerin büyük bir çeşitliliği gibi kendi özgürlükçü biçimlerini yaratmak için hareket ettiler.
 
23 Temmuzda, işçilerin yerel Francocu ayaklanmayı yenmelerinden iki gün sonra, CNT’nin Katalan büyük genel kurul toplantısı, işçilerin sendikanın eline verdikleri muazzam siyasal kontrol ile ne yapacaklarına karar vermek için Barselona’da toplandı. Kentin dış bölgeleri üzerinde kurulu militan Bajo de Llobregat bölgesinden birkaç delege ateşli bir şekilde toplantının özgürlükçü sosyalizmi ve eski siyasal ve toplumsal düzenin sonunu beyan etmesini istediler: yani, CNT’nin önderlik ettiği işçiler, genel kurul toplantısına, onların ele geçirdiği ve militanlarının dönüştürmeye başladığı topluma iktidarın verilmesini öneriyorlardı. 
Ona önerilen bu iktidarın kabul edilmesiyle, genel kurul, hali hazırda CNT’nin fiili yönetimi altında olan İspanya’nın oldukça hatırı sayılır ve stratejik bir bölgesindeki tüm toplumsal düzeni değiştirmek zorunda olacaktı. Eğer bu “Paris Komünü”nden daha sürekli olmasaydı bile, böyle bir adım çok daha hatırlamaya değer boyutları olan bir  “Barselona Komünü” doğurabilirdi. Fakat birliğim şaşkınlık içindeki çoğu militanına karşın, genel kurul üyeleri bu belirleyici önlemi almakta isteksizlerdi. Bajo de Llobregat delegeleri ve CNT militanı Juan García Olivier, devam eden itibarlarına dayanarak, genel kurulun zaten sahip oldukları iktidarı talep etmesine çalıştılar, fakat (iki CNT lideri olan) Federica Montseny’nin hitabeti ve Abad de Santillán’ın argümanları genel kurulu bu hamleye girişmemeye, bunu “iktidarın Bolşevik el geçirilişi” olarak ilan ederek ikna etti.
 
Bu hatanın anıtsal tabiatı bütünüyle kavranılmalıdır, çünkü anarşist ideolojinin içsel çelişkisini bütünüyle gözler önüne sermektedir. Bir yönetim şekli ile bir devleti ayırmayı başaramayarak, (büyük kısmı anarşist eğilimli Abad de Santillán ve Montseny rehberlik edilen) CNT liderleri işçilerin yönetimini kapitalist bir devletle karıştırdı, bu nedenle gerçekte kendi ellerinde olduğu bir zamanda Katalonya’da siyasal iktidarı reddetti. İktidarı uygulamayı reddederek zaten elde etmişlerdi, genel kurul iktidarı bu şekilde ortadan kaldırmadı, onu yalnızca kendi ellerinden en kalleş “müttefiklerinin” ellerine aktardı. Vurgulamaya gerek bile yok ki eski yönetici sınıf bu ölümcül kararı kutladı ve yavaş yavaş, 1936 sonbaharında işçilerin yönetimini bir yıllık bir süre zarfında “burjuva-demokratik” devlete dönüştürmeye devam etti, ardından verili koşullarda, gittikçe otoriterleşen bir Stalinist rejimin kapılarını açtı.
Tarihsel CNT genel kurul toplantısı, vurgulamak gerekir ki, birliğin kendi üyelerinin önemli bir kısmının hayatı pahasına kazandığı iktidarı basitçe reddetmekle kalmamıştı. Toplumsal ve siyasal yaşamın hayati bir niteliğine pek çok yeniyetme tarzda sırtını dönerek, yalnızca işçilerin CNT’nin ellerine zaten verdiği siyasal iktidarı reddetmekle kalmadılar, aynı zamanda iktidarın tam da meşruluğunu onaylamayıp –özgürlükçü, demokratik bir biçiminde dahi– ortadan kaldırılması zorunlu, hiç yok edilemez bir şeytan olarak bu şekilde suçlayarak gerçekliğin yerine bir hayali geçirmeye çalıştı. Hiçbir vaka, eğer Abad de Santillán’ın ütopyacı incelemesinin başlığını yazarının genel kurul toplantısındaki kendi davranışına karşı kullanacak olursak, “devrimden sonra” ne yapılacağını farkında olan en üstünkörü kanıtı, genel kurul –ya da CNT önderliğinin– kadar vermez. CNT, sonuçta, devrimleri ve teatral ayaklanmaları yıllarca çoğalttı; 1930ların başlarında, Gerçekte İspanya toplumunu değiştirmeye yeterli en küçük beklenti olmaksızın tekrar tekrar silahları eline aldı –fakat sonunda nihayet toplumda belirgin bir tesiri olduğunda, bunun etrafında kafası karışık bir şekilde durdu, kendi retoriğine gömülü olan hedeflerine ulaşmakta neredeyse tam da kendi kendi işçi sınıfı üyelerinin başarısı yüzünden kimsesiz kaldı. Bu bir cesaret eksikliği değildi; bu CNT-FAI’nin teorik kavrayışının, fiilen kazandığı iktidarı sürdürmeyi üstlenmek zorunda olabileceğini tartmaya dönük teorik kavrayış eksikliğiydi –gerçekten de, sürdürmekten korktu (ve anarşizmin mantıksal çerçevesi içinde asla almamalıydı) çünkü o iktidarı ortadan kaldırmaya çabalar, yalnızca proletarya ve köylülük tarafından kazanılmasını değil.
Eğer CNT liderliğinin bu hayati hatasından öğreneceğimiz bir şey varsa, o da iktidarın ortadan kaldırılamayacağıdır –o daima toplumsal ve siyasal yaşamın belirleyici bir niteliğidir. Kitlelerin ellerinde olmayan iktidar kaçınılmaz olarak onları baskı altında tutanların ellerine düşecektir. Onu içine tıkacağımız ne bir gömme dolap, ne onu buharlaştırabilecek büyü töreni, ne onu yollayabileceğimiz insanüstü bir yer vardır –ve ne de onu ahlaki ve mistik sihirli sözlerle gözden kaybedecek basitleştirici bir ideoloji. Kendi-tarzlarındaki radikaller, CNT liderlerinin Temmuz 1936′da yaptığı gibi, onu ihmal etmeyi deneyebilir, fakat o her toplantıda saklı kalacak, halk etkinliklerinde gizlenmiş olarak yer alacak ve her toparlanmada ortaya çıkacak ve yeniden ortaya çıkacaktır.
Tekrara düşme riskine rağmen, vurgulamama izin verin; anarşizmin karşı karşıya olduğu gerçekten yerinde olan sorun iktidarın olup olmayacağı değil, bir elitin elinde mi yoksa halkın elinde mi olacağıdır –ve en gelişkin özgürlükçü ideallere uygun bir biçim mi verileceği veya gericiliğin hizmetine mi verileceğidir. Kendi üyeleri tarafından önerilen iktidarı reddetmek yerine,  CNT genel kurulunun, bunu kabul edip, İspanyol proletaryasının ve köylülüğünün ekonomik ve siyasal iktidarlarını korumaları için zaten kendi yarattıkları yeni kurumları meşrulaştırması onaylaması gerekirdi.
 
Bunun yerine, metaforik iddialar ve acı verici gerçekler arasındaki gerilim sonunda dayanılmaz hale geldi, kararlı CNT işçileri Mayıs 1937′de Barselona’da iç savaşın içinde kısa fakat kanlı bir savaşta burjuva devlet ile açık bir çarpışmaya sürüklendiler(2). Sonunda, burjuva devleti sendikalist hareketin en büyük son ayaklanmasını, eğer binlerce değilse de yüzlerce CNT militanını doğrayarak bastırdı. Kaç kişi öldürüldüğü asla bilinmeyecek, fakat biz biliyoruz ki anarko-sendikalizm adı verilen içsel olarak çelişkili ideoloji 1936’nın yazında sahip olunanın ardından büyük kısmını kaybetti.
 
Toplumsal devrimciler, kendi görüş alanlarından iktidar sorununun çıkarmaksızın, iktidara nasıl somut bir kurumsal özgürleştirici biçim verecekleri problemine odaklanmak zorundadır. Bu soruya saygı duyarak sessiz kalmak ve günümüzün aşırı ısınmış kapitalist gelişmelerine uygun olmayan modası geçmiş ideolojilerin arkasına saklanmak yalnızca devrim yapıyormuş gibi oynamaktır, hatta onu başarmak için ellerindekinin tümünü veren sayısız militanın hatırası ile dalga geçmektir.
 
Notlar:
1. Bu devrimci sendikalistler, bu dönüşümü ortaya çıkardıkları araçları doğrudan eylemin bir biçimi olarak düşündüler. Birçok anarşistin bugün “doğrudan eylem” olarak göklere çıkardıkları kargaşa çıkarmaların, taş fırlatma ve şiddetin aksine onlar bu terimi kamusal ilişkilerinin doğrudan yönetimini içeren etkinlikler için kullandılar. Onların gözünde, doğrudan eylem, –otantik anarşistlerin bireysel “irade” ya da  “özerkliğin” kısıtlanması olarak gördüğü– bir yönetim biçiminin yaratılması, halk kurumlarının oluşturulması ve hukukun, düzenlemelerin ve benzerlerinin formülleştirilmesi ve tesis edilmesi anlamına geliyordu. 
 
2. Araya giren yıllarda, CNT liderleri Katalan proletaryası ve köylülüğü adına iktidarı reddetmelerinin bireyler olarak kendileri için bir iktidarı reddetmeyi gerektirmediğini keşfettiler. Birkaç CNT-FAI lideri gerçekte fiilen burjuva devletine bakan olarak katılmayı kabul etti ve Barselona’da çarpışmanın bastırıldığı bir zamanda, Mayıs 1937′de ofislerdeki yerlerini muhazafa ettiler.

[1] Bu makaleyi bize öneren ve redaksiyon aşamasında titiz bakışını, yoğun emeğini esirgemeyen Kürşat Kızıltuğ’a teşekkür etmeyi bir gönül borcu biliriz.
 
Advertisements

June 16, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | 1 Comment

Frontex nedir? İrfan Akalp

Yüzyıllarca Ortadoğu ve Afrika’nın yer altı ve yerüstü kaynaklarını sömüren Avrupa, kaynakları sömürülmüş bu bölgelerde yaşayan insanların iş, aş ve ekmek umuduyla Avrupa ülkelerine yönelen göç hareketlerini kontrol etmek için kısa adı Frontex olan ‘İnsan-göçmen avcıları’ birliğini 2005 yılında oluşturdu.

Frontex (Fransızca: Frontières extérieures, dış sınırlar) ya da Avrupa Birliği Sınır Güvenliği Birimi, anlamını taşıyor. Asıl amacı Avrupa Birliği’nin birliğe üye olmayan komşu ülkelerle olan sınırlarının güvenliğinin sağlanması, ulusal sınır muhafızları arasında işbirliği yapılması ve sınırlarla ilgili risk analizleri oluşturulması olsa da Frontex in faaliyetleri, Afrika’dan tekne ve botlarla gelen göçmenleri henüz daha karaya ulaşmadan Akdeniz üzerinde durdurmak. 3 Ekim 2005 tarihinde hizmete giren kurumun genel merkezi ise Polonya’nın başkenti Varşova’da bulunuyor.

Frontex, Avrupa birliği ülkelerinin polis ve ordularından oluşuyor. Frontex, Avrupa’nın dış sınırlarında güvenliği dışarıdan girişleri engellemek üzere kuruldu. 2005 yılından bu yana faaliyet gösteren Frontex, Schengen “serbest dolaşım sistemini” tamamlayıcı bir mekanizma olarak hizmet veriyor. Schengen sistemi AB içinde sınırların kaldırılmasını gerektirdiği gibi birliğin dış sınırlarının da olabildiğince yükseltilmesini öngörüyor. AB’nin söz konusu sınır politikalarını tanımlamak için kullanılan kavram ise “Kale Avrupası” (Fortress Europe). Bu kavram, AB içinde üye Devletlerarasında ulusal sınırları ortadan kaldırma savıyla AB’yi çevresinden ayıran sınırlara daha yüksek duvarlar örülmekte olduğu gerçeğini anlatmak için kullanılıyor. Rakamlar AB sınırlarının göçmenler için bir cehenneme dönüşmüş olduğunu ortaya koyuyor. Kesin rakamlar hiçbir zaman bilinemese de 1988 yılından bu yana Avrupa sınırlarında ölen göçmen sayısının yaklaşık 14 bin 700 kişi olduğu hesaplanıyor.

Frontex’in Hızlı Sınır Müdahale Ekipleri’nin yanı sıra bunları tamamlayan hava ve deniz gücü de bulunuyor. Bu küresel ordu 20 Uçak, 30 Helikopter ve 100 gemi ile faaliyetlerini sürdürüyor. Üye ülkeler Frontex’e savaş gemileriyle katılıyorlar. Frontex’in deniz gücü özellikle önemli. Çünkü böylece göçmenler henüz AB üyesi ülkelerin kara sularına girmeden (yani ulus devletlerin başına bela olmadan) uluslarası sularda durdurulabiliyorlar. Oysa İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 14.maddesi şöyle diyor:

Madde 14

  1. Herkes zulüm karşısında başka memleketlerden mülteci olarak kabulü talep etmek ve memleketler tarafından mülteci muamelesi görmek hakkını haizdir.
  2. Bu hak, gerçekten adi bir cürüme veya Birleşmiş Milletler prensip ve amaçlarına aykırı faaliyetlere müstenit kovuşturmalar halinde ileri sürülemez.

Frontex in kullandığı teknolojiler ve tekniklerin hayata geçirilmesi tamamen militarist olduğu gibi düzensiz göçü sadece ve sadece askeri yöntemlerle çözeceği bir sorun olarak görerek sorunun sosyalojik, ekonomik, psikolojik birçok faktörünü görmezlikten geliyor. Mültecilerin bot ve teknelerini batırmak hiçbir cezai yaptırıma uğramıyor. Hareketli sınırlar içerisinde egemenliğin nasıl kurulacağı göçmenler üzerinden test ediliyor. Devletlerin düşman algısı da değişerek Devletin düşmanı insan öznesi haline geliyor.

Türkiye’nin AB üye ülkeleriyle sınırları da Frontex’in yakından ilgilendiği sınır bölgeleri arasında bulunuyor. Yunanistan’ın talebi üzerine Türkiye-Yunanistan sınırına AB’nin dış sınırlarını korumakla görevli, Avrupa’ya insan göçünü önlemek amacıyla “insan avcılığı” yapan Frontex’e bağlı timler yerleştirildi. Bu timler 200 kilometreyi aşkın sınır boyunca görev yapacaklar. Meriç sınırında devriye gezecek olan Frontex timi kendi ülkelerinin üniformalarını giyecek, AB kolluğu takacak. Tim tüfek ve tabanca taşıyabileceği gibi, silahlı bir saldırıya uğraması durumunda “karşılık vermekle yetkili” olacak. Tim herhangi bir saldırıya uğrayacak olursa yapılan saldırının Yunan askerlerine yapıldığı varsayılacak. Bu yetkilerle donatılan tim, kaçak göçmenleri rahatlıkla “avlayabilecek.”

AB’ Türkiye’yi, Frontex’in Ege’deki Avrupa deniz ve hava operasyonlarına da ortak etmeyi amaçlıyor. Konuyla ilgili açıklama AB Dönem Başkanı İsveç’ten geldi. İsveç, AB ile Türkiye arasında olası bir anlaşmaya ilişkin müzakerelerin sürdürüldüğünü belirterek, “Söz konusu anlaşmada bilgi teatisinin yanı sıra Türk makamlarının Frontex’in ortak görevlerine katılımının da öngörüleceğini” açıkladı.

İsveç tarafından yapılan açıklamanın önemli yanlarından biri, AB ile Türkiye arasında henüz içeriği kamuoyuna yansımayan sınırların korunması ve vize muafiyeti gibi konuları kapsayan görüşmelerin meyvelerini vermekte olduğunu göstermiş olması.

 AB, Türkiye’ye vize muafiyeti için iki önşart koşmuştu. Bunlardan biri biyometrik pasaport kullanımına geçilmesiydi. Türkiye bu uygulamayı başlattı. İkincisi olarak ise, Türkiye’den kaçak göçmenler konusunda yeni düzenlemeler hayata geçirmesi bekleniyor. Bu yeni düzenlemeler bugün AB ile Türkiye arasında müzakere ediliyor.

Geri Kabul Anlaşması

Düzenlemelerin başında “Geri Kabul Anlaşması” geliyor. Bu anlaşma “güvenli” olarak tanımlanan üçüncü ülkelerden transit olarak geçerek Avrupa’ya giden kaçak göçmenleri kendi ülkelerine göndermeyi öngörüyor. Anlaşmanın imzalanmasıyla Türkiye “güvenli ülke” sayılacak. Böylece Türkiye’den geçerek AB’ye girmeyi başaran kaçak göçmenler, yakalandıklarında ya da iltica talebinde bulunduklarında Türkiye AB tarafından “güvenli ülke” sayıldığı için Türkiye’ye geri gönderilecekler.

Zaman içerisinde Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçen göçmenlerin sayısında büyük artış kaydedildi. Bu göçmenlerin güzergâhlarının başında Türkiye-Yunanistan sınırı geliyor. Türkiye’den Yunanistan’a her gün 35-40 kişi geçmeye çalışıyor. Yunanistan’a sadece 2010 yılında girmeye çalışan göçmen sayısı 128.000.Göçmenler ya deniz yoluyla Yunanistan’a geçmeye çalışıyorlar ya da Trakya-Yunanistan kara sınırını kullanıyorlar.

Avrupa göçmenleri öldürüyor

Türkiye basınında, Türkiye -Yunanistan sınırında bir toplu mezar bulunmasının gündeme gelmesi, AB’nin göçmenlere karşı insanlık dışı uygulamalarını bir kez daha akıllara getirdi.

Göçmenleri ucuz emek gücü olarak görüp zor koşullarda çalıştıran, kazandıkları az miktarda parayla oldukça güç şartlarda yaşamalarına neden olan birçok Avrupa ülkesi, mülteci kamplarındaki insanlık dışı uygulamalarla ve “sınır güvenliği” bahanesiyle görevlendirdiği silahlı askerlerle konuya kendince çözüm buluyor.

İstatistikler göçmenlerin çoğunun, kötü hava şartları, yolculukta kapılan hastalıklar, bindikleri deniz taşıtlarının aşırı yüklemeden ötürü batması gibi sebeplerden ziyade sınırlarda görev yapan güvenlik timlerinin müdahalesiyle öldüğünü ortaya koyuyor.

Yunanistan duvar çekiyor

Yunanistan’ın açıkladığı sayılara göre son 4 yılda 512.000 göçmen yasadışı yollardan Yunanistan’a giriş yaptı. Bu sayının önemli bir kısmını Türkiye üzerinden girenler oluşturuyor. 2010 yılında 50 binin üzerinde kaçak göçmenin Türkiye üzerinden Yunanistan’a geçtiği belirtiliyor. Türkiye üzerinden geçen göçmenlerin önemli bir kısmı Meriç nehri üzerinden ülkeye ulaşıyor. 2009’da 43 bin kişinin bu yolu kullandığı tahmin ediliyor. Yunanistan bu verileri sebep göstererek sınıra duvar ve tel örgü çekmeye hazırlanıyor. Yunanistan Türkiye üzerinden ülkeye giren göçmenleri engellemek için 12,5 kilometrelik tel örgü çekeceğini açıklayan Yunanistan’ın duvarı örmeye başladığı bildiriliyor.

20 yılda 15 bin göçmen öldü

Her yıl milyonlarca kaçak göçmen Avrupa’ya geçebilmek için çeşitli yollar deniyor. Ancak, Avrupa’nın köklü bir çözüm bulmak istemediği göçmen sorununda her gün yeni dramlar yaşanıyor. Fortress Europe derneğinin açıklamasına göre 1988 yılında beri Avrupa sınırları boyunca en az 15 bin insan öldü. Bunların arasında denizde kaybolan 6 bin 344 kişi de var.

Akdeniz ve Atlas mezar oldu

Kaçak mülteciler Avrupa’ya geçebilmek için en çok deniz yolunu kullanıyor. En fazla ölüm de bu yolculuklar sırasında gerçekleşiyor. Bu yolculuk sırasında denizler sadece küçük, iğreti teknelerle geçilmeye çalışılmıyor. Kayıtlı vapurlar ve kargo gemileri de kaçak göçmenleri Avrupa’ya taşıyan araçlar arasında. Kötü şartlarda yapılan bu yolculuklarda geçen yıl 153 göçmenin havasızlıktan boğularak hayatını kaybettiği biliniyor. Bunun dışında, yapılan araştırmalar son 20 yılda Akdeniz’den ve Atlas Okyanusu’ndan Avrupa’ya geçmek için kullanılan üç belirgin güzergâhta 9 bin ila 10 bin göçmenin hayatını kaybettiğini gösteriyor.

Libya ve Tunus’tan Malta ve İtalya’ya uzanan rota üzerindeki Sicilya Kanalı’nda 3 bin 118 göçmen kaybolduğu, 138 kişinin Cezayir’den ve Sardinya’ya gitmeye çalışırken boğulduğu, Moritanya, Fas ve Cezayir’den İspanya’ya ulaşmaya çalışan 4 bin 286 göçmen Cebelitarık Boğazı’nda ya da Kanarya Adaları açıklarında hayatını kaybettiği, bunların 2 bin 167’sinin hala bulunamadığı biliniyor.

 

June 16, 2011 Posted by | sistem karsitligi, somuru / tahakkum, sınırlara hayır | 1 Comment

Meksika Körfezi’ni kurtaracak bir çamaşır makinesi aranıyor! Erkin Güldiken

Kapitalizmin klasikleşmiş ‘kendi suçunu bizimle paylaşma çabasına’ ikna olup bulaşık makinesini değiştirenlerin, BP’nin verdiği zararı telafi etmek için kendilerine kaç arkadaş daha bulmaları gerekecek sizce?

meksika-korfezi-bpKapitalizmin toplum projesinde sık sık vurguladığı bir hedef var: Bilinçli bireyler yetiştirmek… Buna göre bilinçli bir birey olmanın başlıca koşullarından biri de bilinçli tüketici olmak… Aile ile birlikte, en geç eğitim hayatının başlaması ile hayat bilgisi, ev ekonomisi gibi derslerle eğitim organlarında, toplumun bilinçli tüketici yetiştirme çabası da başlar. Tüketici olmak başlı başına zaten bir ‘meziyettir’; yüzyılımızda ise tüketici olmak meziyetin kendisidir.

21. yüzyılda insanlığın yüz yüze kaldığı, en büyük tehditler arasında küresel ısınma ve ekosistemin bozulması var. Bu tehditlerin tüketim alışkanlığımızı nasıl etkilediğinin farkında olmamız; o, sürekli elde edilmeye çalışılan ‘bilinçli tüketici’ olmanın da gereği aslında…
Derslerde, “su muslukları kapatılmalı” ve “sızdırmalara karşı sürekli bakım yapılmalı”, “ışıklar lüzumsuzsa söndürülmeli” ve aydınlatmaya yardımcı olması için “kapalı mekanların duvarları açık renk boyalarla boyanmalı”, “toplu taşıma tercih edilmeli” gibi; ancak ilkokul çocuklarının “aaa!.. evet, neden böyle yapmıyoruz?” demelerine neden olacak şekilde anlatılanlardan bahsetmiyoruz. Biz kapitalizmin neticesi olarak ‘bilinçli bireye’ kazandırılan tüketim alışkanlığını sorguluyoruz. Günümüzde bu alışkanlık fark edilemeyecek şekilde değiştiriliyor. Şöyle ki çevreci ürünlerin kullanılması, “çevreci bilinçli tüketici” olunmasını sağlarmış gibi gösteriliyor. Oysaki tasarruflu ampul kullanarak, A ve A’dan da öte A+, A++ beyaz eşya kullanarak, led teknolojisine sahip televizyon kullanarak çevreci olunmaz; küresel ısınma engellenemez. Sera gazı salınımı ne olacak? Endüstiriyel atıklar ne olacak? Olmaz ya, herkes evindeki buzdolabını, A++ çevreci bir buzdolabı ile değiştirirse, eski buzdolapları ne olacak? Geri dönüşüm mü? Ne kadar geri dönebilir ki? Bazı geri dönüşüm işlemleri sonucu tekrar endüstriye kazandırıldı diyelim, ya geri dönüşümü olmayan maddelerin çevreye verdiği kirlilik ne olacak? Kazancımızdan fazla kaybımız olmaz mı?

Şirketler, tüketici alışkanlığımızı değiştirme politikaları gereği, kendilerini de örnek alınacak düzeyde çevreci-imiş gibi gösterirler. Oysaki şirketler genellikle ‘sorun çözmek’ için değil ‘sorun çıkarmak’ için sahneye çıkarlar! Örneğin; 20 Nisan 2010 Salı günü lisansı BP’ye ait olan Meksika Körfezi’ndeki MC252 petrol sahasında, Transocean şirketine ait Deepwater Horizon platformundaki patlama ve yangının ardından, platformun batması sonucu oluşan petrol sızıntısı; yüzyılımızın en büyük çevre felaketlerinden birine yol açtı. Ciddi bir sorunumuz var ve bu sorunun baş sorumlusu çevreci bir petrol şirketi… İnternette sayfasında , politikasını ve vizyonunu “Hedefimiz, insana ve çevreye zarar vermeden, herhangi bir kazaya neden olmadan faaliyetlerimizi gerçekleştirmek.” olarak tek cümle ile özetleyen bir kuruluşun telafi edilemez bir çevre felaketine sebep olması nasıl bir ironidir? (1) BP, adeta günah çıkartmak için; Meksika Körfezi’ndeki petrol sızıntısından kaynaklanan masraflar için 32.2 milyar dolar karşılık ayırdığını ve gelecek 18 ayda değeri 30 milyar doların üzerinde varlık satmayı planladığını açıkladı (2). Ayrıca; CEO Tony Hayward, Bp yönetimi tarafından günah keçisi ilan edilip Sibirya’ya gönderildi. BP’nin bunları keyfinden ya da bitmek tükenmek bilmeyen çevre aşkından yaptığını söyleyecek değiliz elbette! Koca denizi petrole buladıktan sonra halkın tepkisi karşısında hükümetin zorlaması sonucu varılan anlaşmanın koşulları bunlar…

Televizyonda, gazetelerde, reklam panolarında gözümüze sokulan ödevlerimizi yeniden hatırlayalım ve kendi sorumuzu soralım şimdi: Kapitalizmin klasikleşmiş ‘kendi suçunu bizimle paylaşma çabasına’ ikna olup bulaşık makinesini değiştirenlerin, BP’nin verdiği zararı telafi etmek için kendilerine kaç arkadaş daha bulmaları gerekecek sizce?

Dipnot:
(1) http://www.bp.com/retailhomepage.do?categoryId=6050
(2) http://www.milliyet.com.tr/bp-hayward-i-sibirya-ya-suruyor/ekonomi/haberdetay/28.07.2010/1269132/default.htm

http://www.yarinlar.net/sayi-29-agustos-2010/meksika-korfezini-kurtaracak-bir-camasir-makinesi-araniyor.html

June 15, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, sistem karsitligi, yeşil kapitalizm | 1 Comment

Tür Ayrımcılığı Nasıl Sürdürülüyor ?

Bu yazı benim insan ve insan olmayan canlılar arasındaki ilişkilere yönelik sosyolojik analizimdeki bildik bir temaya bir kez daha bakıyor: kültürün tür ayrımcılığını nasıl yapılandırdığı ve bu yapının nasıl sürdürüldüğünü inceliyor. Bir kaç senedir hayvan hakları konularını bir çok forumda tartışa tartışa bir çok insanın, özellikle de Kuzey Amerikalıların farklı konularla ilgili düşüncelerinin sadece kendi düşünceleri olduğunu sandığını keşfettim.

 

Sosyolojik olarak bu durum aşırı derecede bir naiflik örneği. Sosyal hayvanlar olarak insanlar aynı anda hem özgürdür, hem de özgür değildir. John (Lennon) ve Yoko’nun 1970’li yıllarda doğru bir şekilde tespit ettiği gibi, bizler bir  hapisanenin içine doğuyoruz, bir hapisanede büyüyoruz, ve okul adı verilen bir hapisaneye gidiyoruz. Ayrıca bir hapisanede seviyor, ağlıyor ve düş görüyoruz. Daha sosyolojik anlamda, belki insanın özne ve eyler  oluşunun sürekli olarak bir çok sosyal güç tarafından kısıtlandığını söyleyebiliriz. Berger ve Berger’in sosyolojiye biyografik bir yaklaşımın bir versiyonu olan kitaplarının kapağında bir kafes içinde gazete okuyan bir adam resmi vardır, adamın hemen yanında da bir televizyon ve fırın görürüz. Lennon ve Ono’nun hapisane dediği şeye Berger ve Berger kafese konulmak ve kontrol edilmek diyor.

Elbette kendimiz hakkında şöyle düşünmek hoşumuza gitmeyebilir. “Ah, hayır, ben değil, ben orijinalim. Özgürüm, bir benzerim daha yok”. Sosyolojik olarak bu olsa olsa bir hüsn-ü kuruntudur: öyle ya da böyle bir dereceye kadar hepimiz toplumun normları ve değerleri  tarafından şekillendiriliyoruz. İşte hayvanları koruma hareketinde ve toplumda hayvan refahçılığının bu kadar yaygın olmasının en temel sebeplerinden birisi  ya da o temel sebebin kendisi, budur.

O halde, bir dereceye dek, bizi toplum yaratır ve toplum şekillendirir. İnsan ve insan olmayan canlıların arasındaki ilişkiler açısından; felsefe, teoloji, günlük toplumsal pratikler ve ideoloji, devam eden sosyal söylem etkili bir şekilde yeterli farklılık denen şeyi inşa eder, bu da karşılık olarak insanlar ve diğer hayvanlar arasında anlamlı ahlâki bir mesafe  yaratır.

Gerçekten de, zaman içinde, insanlar ister kapasite, ister akıl kullanma becerisi, dil ya da alet kullanımı gibi diğer farklılıklar olsun, her türden farklılığın altını çizerek hepsinin ahâken bağlayıcı ve  önemli olduğunu  ilân etti, bunu yaparak da milyarlarca hissetme yeteneğine sahip canlının statüsünü geçersiz kılmış ve  insan türünden olan ve  insan türünden olmayan hayvanlar arasındaki evrimsel akrabalığın bağlarını çok etkili bir biçimde hasara uğrattı.

Jasper haklı olarak modern insanların diğer hayvanlara iki sömürü oryantasyonu ile yöneldiğini söylüyor. Birinci oryantasyon diğer hayvanların kaynak olarak kullanılmasının kabul edilmesidir; diğeri ise daha çok duygusal bir oryantasyondur, meselâ evcil hayvanların “beslenmesi” gibi; aslında bu ikinci kategoride de araçsal bir niyetten söz edilebilir, örneğin hayvanlar pet showlara, hatta yetenek yarışmalarına sokuluyorlar.

İnsan ve hayvanlarla ilgili dominant insan hakları pozisyonlarına eklenen, ve çoğunlukla ekonomik olarak sürdürülen hayvan kullanımından yana argümanlar ahlâki statükoya yönelik oryantasyonları sürdürmeyi amaçlar.  Çeşitli refahçı grupların hayvanların insanlar tarafından sömürülmesini finansal ve ideolojik olarak meşrulaştırma amacını güttüğü ortada.

Sosyologlar sık sık  insan ve insan olmayan canlıların etik statüleri ile ilgili tavırların korunması adına ömür boyu süren toplumsallaşma süreçlerinin yaşamsal öneme sahip rolünün altını çizerler. Günlük deneyimler diğer hayvanlara yönelik toplumsal oryantasyonları çoğaltırken, kendi yaşam alanları ve kimlikleri diğer hayvanları kullanmaya bağlı hale gelmiş insanların profesyonel toplumsallaşması ise bireylerin hayvan refahından yana kavramsallaştırmalarını daha destekler bir  hâl alıyor.

Bu tür faktörlerin ışığında yapılan sosyolojik bir analiz, bireylerin “pratik eden tür ayrımcıları” şeklinde toplumsallaşması olgusunun-yani modern toplumlardaki insanların büyük çoğunluğunun- herşeye uzanan sonuçlarını görmezden gelemez.

Diğer hayvanları rutin olarak sömüren diğer kültürlerde “hayvanlar ne yaptıklarını bilmez” şeklindeki cümleler aynen çocuklara da uygulanabilir. Her gün, hissetme özelliği bulunan diğer canlılara “et” şeklinde yaklaşıp ve öteki varlıkları “oyuncak” ya da kişisel/aileye ait eşyalar olarak adlandırıyorlar. Sosyal öğrenmelerinin bir çok alanında çocuklar hayatlarının ilk yıllarından itibaren herşeyi kapsayan ve derin   bir tür ayrımcısı ideoloji ile hayvanların insanlar tarafından kullanılmasını akla gelebilecek bütün biçimleriyle kabul ediyorlar:hayvanların et, oyuncak, alet ve eğlence aracı olarak kullanılmasını kabul ediyorlar.

İnsanlar bu değerleri içselleştiriyorlar, bu değerlerden bağımsız olmak hem zor hem de bunun bedeli ağır, insanlar bu değerleri kendi insan oluşlarının içsel parçaları olarak algılıyorlar. Bu yüzden hiç bir vegan varlıklarının diğer insanlar tarafından küçümsenmesine ya da sosyal anlamda bir sapma olarak görülmesine şaşmamalı.

Hayvan haklarını savunanlar açısından bu durumun önemi son derece açık; çünkü kök sosyal değerler söz konusu olunca çoğu insanın yaptığı en basit  şey o değerlere uymaktır.

İşte insan ve insan olmayan canlılar arasındaki ilişkiler söz konusu olunca çoğunluğun dominant sosyal değerler hakkında yaptığı şey budur, hayvan haklarını savunanlar kendi kişisel dönüşümlerinin bir istisna olduğunu anlamak zorundalar. Bir çok insan kendini akışa bırakır, o kadar.

Belki de hayvan haklarını savunanların insan ve insan olmayan canlılar arasındaki ilişkilerde yaygın olan ideolojiden ne kadar “sapmış”oldukları,  hayvanları koruma hareketinin insanların hayvanları maruz bıraktığı davranışlarla ilgili iddialarına rağmen hayvan refahçılığının ne kadar yaygın olduğu gerçeğinde görülebilir.

Bu tavırlar insan üstünlüğü iddialarının sosyal kavranışına, tür bariyerinin önemine ve  bu bariyerin oluşturduğu nosyonun zararlı kullanımları üzerine yapılandırılır. İnsanlar arasındaki sömürüye dayalı ilişkiler insanlıktan çıkarma süreçleriyle hayata geçirilir, bu tür sömürüleri savunanlar ve insan haklarını savunanlar, insanların insanları sömürüp, zarar verdiği ve  öldürdüğü gibi “öteki”leri de sömürüp onlara zarar verdikleri ve  öldürdükleri tür ayrımcısı kavramsallaştırmaları da kabul etmek zorunda.

İnsan toplumları sistematik olarak diğer hayvanları nesneleştiriyor; onları meta haline getiriyor, değişik tüketim araçları haline dönüştürüyor, yasa nezdinde onları legal nesneler ve mülk örnekleri olarak algılıyorlar. Eğer bir insan bir hayvana “hasar verirse”, onu öldürürse, o kişiye suç işlediği şeklinde dava açılabilir; yani bir başka insana ait bir “eşya”ya zarar verildiği gerekçesiyle suçlanır. Bir zaman legal kölelik biçimleriyle olduğu gibi, bu tür sosyal güçler sömürüye dayalı ilişkileri sürdürürler. Bunlar ayrıca gençlerin rutin şekilde sosyalleştirildiği ve çocukların hayvanlardan nefret eden hayvan sever toplumların normlarını öğrendiği tür ayrımcısı bir dünyanın değişik yönleridir.

Bizler durmaksızın İnsanın kral olduğu şeklindeki ideolojinin altını kalın kalın çizen toplumlar tarafından, hayvanlara zarar veren hayvan severler olarak toplumsallaştırılırız.Irkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı gibi nitelikleri böylesine belirgin olan bu dünya tekrar tekrar bize dünyadaki herşeyin sadece insanlar  için var olduğunu ilân eder: insanlar hariç (pratikte insanlar da dahil) her bir şeyin insanlar kullansın diye var olan kaynaklar olduğunu söyler.

Dil, insanların diğer hayvanları ve hayvan hayatını nasıl sevdiğini, onlardan nasıl nefret ettiğini yansıtır, eşitliğe dayanmayan insan ilişkilerini sürdürmek için geleneksel insan-insan olmayan canlılar oryantasyonlarını kullanır. Bir insana “hayvan” demenin o insana negatif bir etiket vermek olduğu görülmüştür: seri katiller popüler medyaya göre insan değildir: insan olma etiketinin yüceliğini üzerlerinde taşımalarına izin verilemez, bu yüzden bu insanlara hayvan isimleri verilir, “hayvan” olarak adlandırılırlar. Bu tür insanlar sonuçta “hayvan gibi davranırlar”. Toplumlar bu tür etiketleri en zalim insanlar için rezerve ederler.

Elbette, yukarıdakilerin hiç biri ortodoks hayvan refahçılığının iddialarıyla çelişmiyor.  Tam tersine, hayvan refahçılığı pratiği ve yürürlüğünün normatif rolünün mutlak anlamda gerekli olduğunun altını çizer. İdeolojik hayvan refahçılığı teologların ve düşünürlerin son derece “doğal bir düzen” olarak bir “varlık zinciri” kurmakta haklı olduğu fikrini destekler.

Ortodoks hayvan refahçılığı şu anda var olan ilişkiler aracılığıyla hem insan hem de hayvanlar için bir çok fayda sağlandığını öne sürer. Devam eden ve tamamen kurumlaşmış sosyal süreçlerin bir ürünü ve, insanın tarım faaliyetlerinin bir parçası olan hayvan hakları insanlarla diğer hayvanlar arasındaki ilişkiler hakkındaki yerleşik ortodoks görüşlere meydan okuma konusunda zorluk çekiyor.

Şu anda, İngiltere’de ve diğer bir çok ülkede on yıllardır süren retorik hayvan hakları savunuculuğuna rağmen (daha doğrusu bu yüzden) geleneksel hayvan refahçılığının ortodoks yapısı; güvenli, çok amaçlı ve görünüşe göre sürekli uyumlanabilir bir çerçeve sağlayarak sürüp giden endüstriyel hayvan sömürüsü sistemlerini ve diğer hayvan sahipliği olgusunu desteklemeye yarıyor.

Hayvan refahçılığı, hayvanlarla ilgili hem duygusal hem de geleneksel araçsalcı tavırların köklerini sağlamlaştıran sömürücü akıl yürütmeleri ifşa edip ciddi ciddi sorgulamak yerine, onları korumaya yardım ediyor.

Şu anda hayvan hakları duruşunun hem hayvanları koruma hareketinin içinde hem de dışında yer alan ortodoks pozisyonlarla söylemsel bir tartışma içinde olduğu ortada; özellikle 2006 yılında Gary Francione kölelik karşıtı hayvan hakları duruşunu internet aracılığıyla yeniden ortaya sürdüğünden beri durum böyle. Ancak hayvan refahçılığı öylesine kök salmış, öylesine yaygınlaşmış ve normalleşmiş ki günümüzdeki bir çok hayvan hakları savunucusunun komple bir hayvan hakları talebinde bulunurken zorluklarla karşılaşmaması neredeyse imkânsız- ya da aslında refahçı bir tavır sergilemeyen hiç bir yaklaşımın zorluk yaşamaması imkânsız.

Refahçı olmayan yaklaşımlar söz konusu olduğu sürece şunu söyleyebiliriz, hayvan haklarının tamamını savunmak hayvan hakları hareketinde taktik ve stratejik seçimlerinin bir sonucu olarak görülmüştür, bir çerçeve çizme sorunu olarak görülmüştür bugüne dek. Ancak, bu konudaki isteksizliğin sebebi olarak,hayvan refahçılığının hayvan hakları duruşunu aslında hayvanların refahı sınırının ötesine geçen gereksiz görüşler olarak sunması olduğunu da söyleyebiliriz. Hahyvan haklarının yaşadığı temel bir zorluk olarak ortodoks yaklaşımın kendi pozisyonunu normal, geleneksel, akılcı ve doğru yaklaşım olarak sunma konusundaki baskın becerisine bağlayabiliriz.

Sırf bu nedenden bile, ortodoks hayvan refahçılığı kolay, kendinden emin, aşırılıktan uzak (hatta artık “terörist olmayan”) bir araç olma özelliği taşıyor, gazeteciler, yorumcular ve hayvan haklarını savunan insanlar, hayvan kullanmaktan yana politikacılar, hayvanların insanlar tarafından kullanılmasından ve maruz kaldıkları davranışlardan bu araca başvurarak söz ediyorlar. Tamamen moral bozucu bir biçimde hayvan refahçılığı bir çeşit bariyere dönüşmüş durumda, ya da bir tür filtre oldu, ve insanların gerçek ve hakiki bir hayvan hakları felsefesi üretmesini engelliyor ya da onu yumuşatıyor.

Hayvan refahçılığı hayvan hakları söyleminin son derece düzenli bir şekilde ortadan kaybolduğu, yanlış ifade edildiği, çarpıtıldığı ve yeniden yönlendirildiği bir sise dönüştü. İnsan ve insan olmayan canlılarla ilgili görüşlerinin toplum tarafından nasıl algılandığını test etmek isteyen hayvan haklarını savunan insanlar her kavşakta derinden derine içselleştirilmiş bir refahçı zihniyet tarafından , hem de aslında değişmelerini istedikleri insanlar tarafından  köşeye sıkıştırılıyorlar. Giderek daha çok sayıda insanın hayvan refahçılığı içine gömülü kalmış ideolojik esaretten uzaklaşabilmesini ümit etmek zorundayız.

http://human-nonhuman.blogspot.com

Çeviri:CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/06/05/tur-ayrimciligi-nasil-surduruluyor/#more-1136

June 7, 2011 Posted by | sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Devletin iyisi kötüsü olmaz / Devlet şiddeti – Ayça Söylemez

Devlet şiddeti

Meşru müdafaa şiddet değildir

ŞİDDET, 40 yıl rezalet ücretlere çalışmak ve emekli olup olamayacağını merak etmektir…

ŞİDDET, devlet tahvilleridir, soyulan emeklilik fonlarıdır, borsa sahtekârlığıdır…

ŞİDDET, konut kredisi almaya zorlanıp, ve sanki altınmışçasına geri ödemektir…

ŞİDDET, müdürün seni istediği zaman kovabilme hakkıdır…

ŞİDDET, işsizliktir, mevsimlik işçiliktir, sosyal güvenceli ya da değil, asgari ücrettir…

ŞİDDET,  iş kazasıdır, patronların güvenlik harcamalarını kısmasından kaynaklanan…

ŞİDDET, aşırı çalışmaktan hasta olmaktır…

ŞİDDET, yorucu çalışma şartlarına dayanmak için vitamin ve depresyon ilacı almaktır…

ŞİDDET, bir meta olan işgücünüzü yenilemek için gereken ilaç parası uğruna çalışmaktır…

ŞİDDET, rüşvet veremediğiniz için, korkunç hastanelerin basmakalıp yataklarında ölmektir…*

Yunanistan İşçileri Genel Konfederasyonu (GSEE) üyesi işçilerin 2008’de yazdığı bir bildiri bu, gerçek şiddetin ne olduğunu anlatan. Hepimizin içinde yaşadığı ama çoğumuzun başka tarafa bakmayı istediği/tercih ettiği bir şiddetin çırılçıplak ifadesi.

M. Foucault’nun söylediği gibi, devletin, suçlulara, aykırılara, delilere, düzene uymayanlara ve günümüz moda terimiyle ‘teröristlere’ ihtiyacı var. (1) Sırtımızdan da karnımızdan da sopayı eksik etmemek için, polise ‘aslında’  ihtiyacımız olduğunu göstermek için. Yani, toplumun şiddetinden beslenen devlete istediği türde şiddeti vererek bir yere varılamayacağı açık. Nasıl ki El Kaide Amerikan yapımı bir örgüt olarak, ABD’nin korku toplumu kurmasına mükemmel bir şekilde hizmet ediyorsa, yanlış yönlenmiş şiddet de polisi meşrulaştırıyor.  Düzenin aykırılarına fiziksel şiddet reva görülürken, toplumun tümüne aralıksız şekilde psikolojik şiddet uygulanıyor. Burada, 90’ların cevval başbakan danışmanı, 2000’lerin demokrasi havarisi bir köşe yazarının televizyon konuşmalarını örnek verirdim ama hem adını anmak istemiyorum hem de gerek yok, bir değil iki değil bunlar, siz de hepsini biliyorsunuz zaten. Psikolojik şiddet her zaman bu kadar açık gelmiyor önümüze. Kimi zaman içecek reklamıyla kimi zaman duygu sömüren haber bültenleriyle çoğu zaman da mobbing’i normalize eden televizyon dizileriyle çarpıyor yüzümüze.  Yunanistan’da yazılan ama tüm dünyadaki ücretli çalışanların derdini anlatan yazıyla ve konumuzla ve psikolojik şiddetle ilgili, Prof. Dr. Pınar Tınaz’ın makalesinde mobbing kelimesinin tarihsel kökenini anlatan şöyle bir alıntı var: “…Aynı kavram daha sonra 1960’larda, Konrad Lorenz tarafından küçük hayvan gruplarının (örneğin kuşlar) daha güçlü ve yalnız bir hayvana (örneğin tilki) toplu şekilde hücum ederek uzaklaştırması; ya da aynı kuluçkadan çıkan kuşlar arasında yaşanan ve diğer kuşların, aralarındaki en zayıf kuşu yiyecek ve sudan uzak tutarak dışlaması, iyice güçsüz bir hale getirmesi ve en sonunda da fiziksel saldırılarla öldürerek grubun dışına atması durumunu ifade etmek amacıyla kullanmıştır.” (2) Tanıdık geldi mi? Şiddet yaygınlaştıkça, sanılanın aksine tepki doğurmaktansa normalleşiyor çoğu zaman. Savaşın vahşeti gibi sermayenin şiddeti de normal karşılanıyor, daha kötüsü değiştirilemez görülüyor.

Bu düzene çomak sokmak isteyenler ne yapıyor? Mesele bu. İktidarı (sadece siyasi iktidardan bahsetmiyorum) konuşarak kendisini değiştirmeye ikna edemeyeceğimize göre, derdimiz aslında onunla değil, kendimizle. Kopuş savunmasının yaratıcısı avukat Jacques Verges gibi kendi kurallarımızla mı oynayacağız, egemenin kurallarıyla egemenin düzenini değiştirmeye mi çalışacağız? Devletin ceza hukukunu kabul etmeyen ve devletin yasalarını gayrimeşru sayan Verges, “Asıl terörist sizsiniz” demişti. Terörist avına çıkan hükümetlerin, gizli servislerin, açık servislerin foyasını meydana çıkaran adamlardan biri olarak Verges, başka bir mücadelenin mümkün olduğunu da gösterdi. Hit­ler’e kar­şı sa­va­şıp ya­ra­lan­ma­sı­na rağ­men, Ges­ta­po li­de­ri bir SS su­ba­yı­nı savunan Verges’ün bu davranışı, üzerinde düşünülmeye-tartışılmaya değer. (3) Hala becerebiliyorsak bunları yapmayı tabi.

Peki, şiddet ne değildir? Hayatı boyunca ailesinden, devletten, toplumdan, okuldan, polisten, askerden şiddetin alasını görmüş bir öğrencinin sesini yükseltmesi, sokağa dökülmesi değildir. Çünkü meşru müdafaa şiddet değildir, TDK’ya göre bile “Uğranılan bir saldırı karşısında kişinin kendisini koruması”dır. Dünyanın en hukuksuz ülkesinde bile cezası yoktur. Üzerine saldırılan her canlı, kendini koruma refleksiyle hareket eder. Ancak şiddeti egemenin diliyle kullanmaya başladığında, egemenden farkı kalmaz. Yine ezilendir belki, ama artık haklı değildir. Klişe bulacaksınız, haklısınız. Ama mevzu insanlık tarihi kadar eski, hangi yönüne el atsak, güneş altında söylenmemiş bir sözü bulmak zor. Bu sözlerinden doğru olanları yanlış olanlardan ayırmak da, aynı nedenle, kolay değil. Sorun, elinde silah olana karşı nasıl mücadele edileceği değil. Bunun cevabını bir çocuk da verebilir size. Sorun, bilindik anlamıyla bir ateşli silah değil de daha karmaşık daha işlevli ve öldürmekten ziyade süründürme yetisi olan psikolojik silahlar kullananlara karşı ne yapılacağı.

Egemen, ‘iktidarın kılcal damarlarına’ inecek kadar ayrıntılı ve zekice planlar yaparken, karşı tarafın düşünmekten, konuşmaktan, tartışmaktan, doğru pratiği bulmak için teori arayışından vazgeçmesi, onu daha da ezilen yapıyor. Oysa gözü kör olması gereken şiddet değil, adalettir.

(1)   Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Yayıncılık, 2001

(2)   “İşyerinde psikolojik taciz (mobbing)” Pınar Tınaz, Çalışma ve Toplum, sayı: 11 http://www.calismatoplum.org/sayi11/tinaz.pdf

(3)   http://www.anlayis.net/makaleGoster.aspx?dergiid=73&makaleid=2025

Ayrıca, Verges’ün belgeseliyle ilgili şuraya da bakılabilir: http://www.mongrelmedia.com/data/ftp/Terrors%20Advocate/Terrors%20Advocate%20PK.pdf

http://www.gunzileli.com/2010/12/21/devlet-siddeti-ayca-soylemez/

Devletin iyisi kötüsü olmaz (Ayça Söylemez)

Dün bir kez daha hatırladım, Max Weber’in devlet tanımını: Belirli bir toprakta, meşru fiziki güç kullanma tekelini elinde tuttuğunu iddia eden insan topluluğu. Bu meşru şiddet kurumu, hesap verme derdi olmaksızın dayak atar, öldürür, hapseder, fişler, korkutur, askere alıp cinayet işlemeni emreder, manipüle eder, marjinalleştirir, toplum dışına iter…

Kurulduklarından beri şiddet araçlarını tekellerine almak, denetlemek ve yönetmek için çaba sarf eden devletler, psikolojik şiddeti ve manipülasyonu keşfettiğinden bu yana daha az zora başvuruyor. Ancak kendini tehlikede hissettiğinde de dişlerini göstermekten kaçınmıyor ve bazılarınca ideal görünen Avrupa burjuva demokrasilerinde bile polisin sopası da silahı da pervasızca işlemeye başlıyor. Modernizmin feodal topluma karşı büyük bir buluş olarak sarıldığı devlet kavramına karşı çıkışlar da başka bir devlet modelini kutsayarak oluyor, genellikle. Oysa ki devlet tek, derini-sığı, iyisi-kötüsü yok. Maddi ve askeri güçleri yönetme yetkisini elinde bulunduran her kurum gibi tekleşmeye mahkûm.

Neoliberalizmin tek seçenek olarak sunduğu burjuva demokrasisinin çatırdadığı, sırlarının döküldüğü çok uzaktan, Türkiye’den bile görülebiliyor. Örneğin, dün Columbia Üniversitesi, Wikileaks belgelerini ‘paylaşan’ öğrencilerini tehdit eden bir e-posta atarak, bu hareketlerinin ileride Dışişleri’nde iş bulmalarını engelleyebileceğini söyledi, kibar bir şekilde ‘ayağınızı denk alın’ dedi. Wikileaks’le ortaya dökülen ABD Dışişleri yazışmalarını ‘kınayan’ diğer devletler, bu çeşit fişlemelerin de normal vatandaşın fişlenmesinden farksız olduğunu aslında çok iyi biliyor. Devlet arşivcidir. Hayatı kameraya çekilen ve sırası geldiğinde gözleri önünden film şeridi gibi geçirilecek olan sade vatandaş da olabilir, bütün bir toplum da olabilir, başka bir devlet de. Bu nedenle bilgilerin doğruluğunun çok da önemi yok. Önemli olan, onların bir gün aleyhinize kullanılabilir nitelikte olması. Bir dedikodunun haber değeri taşıması, önemli bir gerçeğin basında yer bulamamasıyla ters orantılıdır. Sonradan gelen yalanlamalar ise o haberi bir kez daha manşetlere taşımaktan başka işe yaramaz.

Yine neoliberallerin başka bir ideal model olarak sundukları ulus devletlerin zayıflaması ütopyasının yerine ne koydukları sorusunun ise cevabı yok. Yeni imparatorluklar olan çokuluslu şirketler, devlete ihtiyaç duyduğu sürece bu kurum da var olmaya devam edecek. Çünkü çokuluslu şirketlerin polisin gazına, askerin silahına, basının manipülasyonuna ve bunların tek elden idare edilmesine ihtiyacı var. Siz, tamamen işinize yarayan bir yapıyı değiştirmek ister miydiniz?

Dün devletin şiddetli yüzünü gördük Dolmabahçe’de. Devlet, bu şiddeti hükümetlerden bağımsız olarak uygulama yetkisine sahip. Bu kez şiddetle birlikte gelen aşağılama, dalga geçme gibi hareketler her hükümette bu denli ayyuka çıkmasa da, bunu sadece ar damarlarının çatlamış olmasına bağlamak yanlış. Yanlış hayat gibi bozuk düzen de doğru yaşanmıyor ve sistem böyle kurulduğunda, AKP gibi bir hükümet çıkıp hem dayak atarken hem gülebiliyor. Tamam, bu kadarına biz bile alışkın değiliz ama hedefi AKP olarak koyarsak, ondan önceki hükümetlere de ‘haksızlık etmiş’ olacağız. ‘Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir’ diyen Çiller’in hükümetinde, Özal hükümetinde hatta darbe döneminde yapılanları, bırakın Türkiye’yi, dünyadaki onlarca örneği göz ardı etmiş olacağız. Eh, buradan da yine başladığımız yere döneceğiz: Benim şiddetim senin şiddetini döver.

Modernizmin ideali, şiddetin hukuk sınırları çerçevesinde kalmasıydı ancak ortada bir şiddet varsa, kime ne zaman rastlayacağı her zaman kestirilemiyor. Daha güçlü bir devletin şiddeti de daha fazla oluyor. Aksine, şiddet devlet eliyle meşrulaştırıldığında, aynı şiddet devlet zayıfladığı anda dönüp onu da vurabiliyor. Ancak son yüzyıldaki savaşlar ve mücadeleler gösterdi ki, sermayeyi de arkasına alan devlet her muharebeden biraz daha güçlenmiş olarak çıkıyor. Mücadeleyi devlet kavramı üzerinden değil de devletin aygıtları üzerinden kurduğumuz sürece de böyle olmaya devam edecek.

http://www.gunzileli.com/2010/12/21/devletin-iyisi-kotusu-olmaz-ayca-soylemez/

May 27, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | 1 Comment

Seçimler Neyi Değiştirir? Gün Zileli

Bu yazı Yeni Harman Dergisi’nin, 2011-mayıs sayısında yayınlanmıştır. 

Seçim, hükümeti ya da yönetimi değiştirir ama seçimle sistemin değiştiği hiç görülmemiştir. Çünkü seçim ve seçimle oluşturulan parlamento ya da meclis, sistemin rıza mekanizmasısın en önemli unsurudur. Bu rıza mekanizmasından sistemi değiştirmesini beklemek elbette sadece bir ilüzyon olabilir.

Böyle olduğu halde, sistemi bir devrimle değiştireceklerini ileri süren Marksistler neden bazı özel durumlar dışında, seçimlerde ve parlamentoda yer almayı reddetmezler; neden bu rıza mekanizmasında yer almaya devam eder ve bunu iştiyakle savunurlar?

Bu konudaki genel Marksist mantık şöyledir: Seçimler halkın propagandaya en açık olduğu dönemdir. Bu dönemde seçimlere katılıp halka, emekçilere seslenmek çok etkilidir. Seçimlere katılmakla birlikte, seçimlerin ve parlamentonun bir aldatmaca olduğunu bu kürsülerden halka anlatmamız mümkündür. Öte yandan parlamentoya girersek de, keza parlamento kürsüsünden bu parlamenter düzenin sahtekârlığını teşhir edebiliriz. Seçimlerin ve parlamentonun sunduğu propaganda olanaklarını reddetmek anarşist bir tutumdur ve sol komünist bir çocukluk hastalığıdır.

Marksistler, yukarda özetlediğim bu anlayışı ve yöntemi II. Enternasyonal’in kurulduğu 19. Yüzyılın  son çeyreğinden itibaren uygulamış ve özellikle Almanya’da oluşturdukları güçlü sosyal demokrat partilerle seçimlere girmiş ve parlamentoda önemli bir muhalefet grubu oluşturmuşlardır. Hatta Çarlık Rusya’sının parlamentosu olan Duma’da bile Bolşevik ve Menşevik hiziplerin ayrı ayrı grupları yer almıştır.

Ne var ki, Marksistlerin yukarda özetlediğim teorisi ilk büyük darbeyi I. Dünya Savası’nın başında yemiştir. Normal zamanlarda, barış zamanlarında pek mantıklı gibi görünen bir teori, olağanüstü anlarda hiç de geçerli olmadığını kanıtlamıştır. Burjuvazinin size söz hakkı verirken, parlamentoya girmenizi kabul ederken, propaganda olanaklarından yararlanmanıza izin verirken, bütün bunları hiç de babasının hayrına yapmadığı ortaya çıkmıştır. Burjuvazi, verilen bu parlamenter tavizin günün birinde ve kritik bir anda kendisine kâr olarak döneceğini çok iyi biliyordu ve nitekim öyle de olmuştur. Zaten sosyal demokrasinin kapitalizme entegrasyonu bununla da kalmamış, o günden bugüne sosyal demokrasi sistemin önemli dayanağı olarak görev yapmıştır.

Bolşeviklerin Rusya’da iktidara gelmesiyle Lenin II. Enternasyonal’den kopmuş ve Komünist Enternasyonal’i (Komintern) kurmuştur. Komintern, II. Enternasyonal’in burjuvaziye entegre olma politikasına ağır eleştiriler yöneltmekle birlikte, asla seçimler ve parlamento meselesini köklü bir şekilde sorgulamamıştır. Tam tersine, bunu sorgulayan Sol Komünistler daha 1920 yılında Komintern’den dışlanmış ve Lenin seçimleri kökten reddedip  devrim çağrısı yapan Avrupa’daki Sol Komünistleri (Sylvia Pankhurst, Anton Pannekoek, Herman Gorter, Amadeo Bordiga) çocukluk hastalığına tutulmakla suçlamıştır.

Nitekim, özellikle sağlam parlamentolara sahip Avrupa ülkelerindeki komünist partiler, yazının başında açıkkladığım Marksist mantığı devam ettirerek seçimlere ve parlamentoya katılmayı sürdürmüşlerdir.

1920′li ve 1930′lu yıllarda dünyanın en güçlü komünist partisi olan Alman Komünist Partisi (1 milyon üyeli ve 6 milyon seçmenli bir partiydi), Hitler’in Nasyonal Sosyalizmi karşısında parlamenter alanda yenilgiye uğramış ve Hitler’in seçimlerle iktidara gelmesini önleyememistir. Sanılanın tersine, faşizm askeri darbeden çok seçimleri ve parlamentoyu kullanır. Daha sonraki dönemlerin askeri darbelerinin tam anlamıyla faşizm sayılıp sayılamayacağı ayrı bir tartışmadır ama has faşizmler iktidara seçimle gelmişlerdir.

Komintern’in seçim ve parlamento konusunda klasik Marksist çizgiyi izlemesinin en felaket sonuçları II. Dünya Savası’nın hemen ardından yaşanmıştır. Yunanistan KP ve Filipinler KP’lerine Sovyetler Birliği’nden verilen talimat, gerilla mücadelesini ve silahları bırakmaları ve seçimlere katılmalarıydı. Bu iki ülkedeki güçlü gerilla hareketleri bu parlamentarist çağrıyla yenilgiye uğratılmıştır.

Fransa ve İtalya’da da partizanlar kontrolü tamamen ellerinde tuttukları halde, Sovyetler Birliği’nin verdiği talimatla silah bırakışmasına gitmişler ve bu andan itibaren FKP ve İKP kapitalist düzenin eklentisi haline gelmişlerdir. Zaman zaman %30′lara varan oy oranına sahip bu partiler, seçimler ve parlamento yoluyla tüm devrimci potansiyeli sisteme eklemlemişlerdir.

Seçimlerin ve parlamentonun bize gösterdiği tarihi dersler bunlardır.

Seçimler ve parlamento ile sistem değiştirilemez ama seçimler ve parlamento sistem karşıtlarını değiştirip sistem yandaşı haline getirebilir.

Gün Zileli

24 Nisan 2011

http://www.gunzileli.com/2011/05/25/secimler-neyi-degistirir/

May 25, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi | 21 Comments

Şu Lenin ve Troçki Mirası Meselesi… Gün Zileli

Simon Sebag Montefiore’nin Genç Stalin (Çev: Yavuz Alogan, İthaki, Ekim 2010) kitabını bu gece bitirdim. Biraz uyudum, sonra uykum kaçtı. Arka bahçede bir kedi yavrulamıştı. İkisi öldü. Kalan üç taneden ikisini anneleri alıp başka bir tarafa götürdü. İçlerinde en zayıfı olan üçüncüsü tek başına kaldı. Annesi gelir onu da götürür ya da emzirir diye ilgilenmedim. Bu sabah baktığımda ölmüştü. Kafama dank etti. Anne, onu zayıf olduğu için ölüme terk etmişti. Nasıl olmuştu da bunu düşünememiştim. Eğer düşünseydim yavruyu içeri alıp kurtarabilirdim. Biraz vicdan azabı duydum. Sonra kitabın son sayfalarından satırlar geldi aklıma: “1937-1938 yıllarında, yaklaşık bir buçuk milyon insan kurşuna dizildi. Stalin, çoğunu tanıdığı yaklaşık 39.000 kişinin ölüm listesini bizzat imzaladı. Stalin’in yükselttiği Beria’nın sorumlu olduğu Gürcistan, özellikle ağır bir darbe yedi; Komünist Partisi’nin % 10’u tasfiye edildi; Onuncu Gürcistan Parti Kongresi’ne katılan 644 delegenin 425’i kurşuna dizildi.” (s. 431)

“Acaba” dedim kendime, yattığım yerde, “bütün bunları bir canavarın kana susamışlığı olarak ele almak ne kadar doğru? Belki şu anda yerimde Stalin olsa, o da benim kadar üzülürdü ölen kedi yavrusuna.” Bilirsiniz, gecenin sessizliği içinde, uykusu kaçınca böylesi tuhaf düşünceler durmadan üşüşür insanın kafasına. Kedi yavrusundan Doğan Tarkan’a atladı düşüncelerim birdenbire. İki önceki yazımda NTV’deki konuşmasından söz etmiştim. Orada “Marx, Engels, Lenin ve Troçki’nin mirasçısı olduğunu” söylemişti Doğan. Düzenledikleri “Marksizm’2010” seminerlerinde ise, en önde gelen konulardan biri, “Stalinizm-Kemalizm” bağlantısıydı. Ben de bu bağlantıya önem veriyordum ama Lenin, Troçki ve Stalin bağlantısı birbirinden kopartıldığında Stalin-Kemal bağlantısı tüm ciddiyetini kaybediyordu. Çünkü, eğer Stalin’le Kemal arasında benzerlik varsa, Lenin, Troçki ve Stalin arasında, benzerliğin ötesinde doğrudan ve kesintisiz bir devamlılık vardı. Stalin, Lenin’in de, Troçki’nin de mirasçısıydı.

Lenin daha iktidarı aldığı gün, “İnsanları kurşuna dizmeden nasıl devrim yapabilirsiniz?” (s.409) diye haykırmıştı. Doğrusu, “insanları kurşuna dizmeden nasıl iktidarı alabilirsiniz” olmalıydı, yoksa devrim değil. Tersine, gerçekten devrimci öneri şu olabilirdi: “İnsanları kurşuna dizerek nasıl devrim yapabilirsiniz?” Nitekim, bugüne kadar pek söz konusu edilmeyen bir yönü var işin. Eğer Lenin ve Bolşevikler kafayı böylesine kurşuna dizmeye takmasalardı ve daha baştan her türlü muhalefeti şiddetle ezmeye yönelmeselerdi iç savaş da bu kadar çetin olmayacak, bu kadar zorlu geçmeyecekti. Bolşeviklerin sertliği, Beyazların direncine güç katmış, daha da kötüsü devrimin canlı hücrelerini tahrip etmiştir. Belli ki Lenin daha başından devrimle iktidarı birbirine karıştırmıştı ya da onun kafasında ikisi aynı şeydi. Troçki de ondan aşağı mı kalıyordu sanki. Lenin tarafından boşuna Savaş Komiseri yapılmamış tı. İsmi üstünde: Savaş. Yani kasaplık. Savaşla ilgili herhangi bir görev alıp da kasaplık yapmadığını ya da en azından kasaplık mesleğine intisap etmediğini (illa fiili olarak kesip biçmek şart değildir) iddia edebilecek birisi var mıdır? Japon anarşisti Kotôku Shûsui, geçmişini tanımlarken, “bir katilin oğluyum” dermiş, asker olan babasını kastederek. Bir de koca savaş makinesinin tepesindeki Troçki’yi düşünün. Nitekim Troçki, orduda rütbeleri yeniden geri getirmiş, asker komitelerini ve Sovyetlerini dağıtmış, çarlık ordusunun subaylarını yeniden istihdam etmiş, ordunun eski hiyerarşik yapısını ve ritüellerini yeniden teessüs etmiştir. Troçki’nin yaptıkları bununla da kalmamıştır. Ortaya attığı ”sanayinin askerileştirilmesi” tezi tam bir despotizmdir. Bu teze göre, işçiler askeri disipline tabi tutulacak, silah zoruyla üretime koşulacak ve iç pasaport düzenine tabi kılınarak işyeri ve şehir değiştirmekten men edileceklerdir. Ayrıca, toplama kamplarındaki esir emeğinin sana yi hamlesinde kullanılması fikri de Stalin’in orijinal fikri değildir. Lenin ve Troçki de bunu onaylamış ve hatta ilk uygulamalara başlamışlardı.

Ekim Devrimi’nin ideallerini savunarak ayaklanan Kronstadt bahriyelilerini ezen de Troçki’den başkası değildir. Daha sonra Stalin tarafından “Alman ajanı” olduğu iddiasıyla kurşuna dizilen, eski Çarlık subayı Tukaçevski, Troçki’nin sözleriyle, “Devrimin onuru ve şerefi” Kronstadt bahriyelilerini Troçki’nin emriyle ezmiştir. Elbette Lenin de bu ezme çabasına destek vermiştir. Troçki, 1930’larda dünya çapında hiçbir yere ayak basamamacasına Stalin tarafından kovalanırken bile Kronstadtlılara yaptıklarını kabul etmek istememiş, onların “karşıdevrimci”liğinde ısrar etmiştir. Orijinal ve Ortodoks Troçkistler bugün dahi bunu savunmaya devam etmektedirler. Bu siteye yorum yazan Troçkist bir arkadaş, neredeyse üzerinden yüz yıl geçtikten sonra bile Kronstadt’ı “karşıdevrimci” diye niteleme bağnazlığını gösterebilmiştir.

Troçki ve onun dahil olup liderlik ettiği “Sol Muhalefet”, 1920’li yıllar boyunca Stalin-Buharin ittifakına, köylülüğe gereğince sert davranmadığı yönünde eleştiriler yapmış ve ortaya attığı “sanayileşme planı”yla, Stalin’in 1930’lı yılların başından itibaren uygulayacağı ve milyonlarca köylünün ölümüne yol açan “hızlı sanayileşme ve zorla kolektifleştirme” politikasının önünü açmış, yani Stalinist cehennemi diktatörlüğün taşlarını kendi elleriyle döşemiştir. “Sol Muhalefet”te yer alan onca Bolşevik’in 1930’lu yıllarda Stalin’in önünde secde etmelerini (ki bu bile onların hayatlarını kurtaramamıştır) sadece basit bir teslimiyet olarak ele almamak gerekir. Bu teslimiyetin arkaplanında büyük bir ideolojik ortaklık yatmaktadır. Stalin, pragmatik bir devlet adamıydı. Muhalefetin, sanayileşmede köylülüğü iç sömürge gücü olarak kullanma önerisini aynen alıp uygulamaya koydu. Elbette bunu yaparken, mono litik bir diktatör olarak, önerinin orijinal sahiplerini önce teslim alıp sonra da yok etmek zorunda hissetti kendini.

İşte Doğan Tarkan’ın övünerek sahip çıktığı miras budur. Doğru, siyasi akımlar ve partiler belli miraslara dayanırlar, dolayısıyla bunların hepsinin mirasyedi olduğunu söyleyebiliriz. Evet ama ortada yenecek bir miras kalmış mıdır? Buna sermayeden yemek demek daha doğru olmaz mı? Aynı Kemalistlerin bugünkü durumu gibi. Eğer görmediyseniz Sözcü gazetesinin 10 Kasım tarihli nüshasına bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. İflas, tam bir iflas!

Gün Zileli
14 Kasım 2010

http://www.gunzileli.com/2010/11/14/su-lenin-ve-trocki-mirasi-meselesi%e2%80%a6/

May 24, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Mutlu Konformist! Gün Zileli

Sevgili arkadaşım Orhan Cerav’ın yolladığı, Sabah adlı bir gazetede çıkan Engin Ardıç adlı birisinin “Mutlu Anarşist Yoktur” yazısını okuduğumda, Orhan’ın internetten bana ara sıra gönderdiği o meşhur ophaaaaaaaa kahkahasını koyuverdim. Çok bilen birisi, yine anarşizm konusunda bazı gülünesi herzeler yumurtlamış.

Hayatta o kadar çok yanlışlık vardır ki, bunları düzeltmeye kalkışırsanız sizin hayatınız kayar. Hele medyadaki yanlışları düzeltmeye kalkmak! Bu imkânsızdan öte bir şeydir. Ne var ki, bazen bazı şeyler kanınıza dokunup sizi kışkırtabiliyor. İşte Engin Ardıç’ın yazısı bende böyle kışkırtıcı bir etki yaptı. Kendisine teşekkür borçluyum!

Engin Ardıç, anarşizmi kulaktan dolma da olsa biraz biliyor. Öyle ki, yazısının başlığını koyarken bile, Aragon’un çok tanınmış „Mutlu Aşk Yoktur“ başlıklı şiirindeki „aşk“ sözcüğünün yerine „anarşist“ sözcüğünü yerleştirecek kadar ve tabii ki, bu bir yanılma değil. İfade yanıltıcıdır ama Ardıç, belki kendisi de bilincinde olmadan „aşk“ ve „anarşist“ sözcüklerinin yaptığı ortak çağrışımın cazibesine kapılıvermiş.

Şimdi yanlışların düzeltilmesine geçeyim.

“Ütopyadır… gerçekleşmesi asla mümkün olmayan…“ Yani bir şeyin gerçekleşmeyecek bir şey olduğunu kanıtlamak için kısa yoldan ona „ütopya“ dediniz mi mesele hallolmuş olur, siz de neden gerçekleşmeyeceğini kanıtlama zahmetinden kurtulursunuz. Oysa anarşizm gerçekleşmeyecek bir ütopya değil, tersine gerçekleşmiş bir gerçekliktir. İnsanlığın yüz binlerce yıllık uzun tarihi göz önüne alındığında devlet ve para oldukça yenidir. Yani insan toplulukları yüz binlerce yıl devletsiz ve parasız yaşamış ve herhalde devlet ve paranın olduğu kısa döneme göre oldukça mutlu yaşamıştır. Devlet ve paranın olduğu dönemlerde bile birçok insan topluluğu devleti ve parayı reddederek var olmuştur uzun dönemler. İşte bu anlamda anarşizm gerçekleşmiş bir gerçekliktir. Gelecekte de insanlığın devlet ve paranın baskısını ilelebet çekmeye devam edeceğini ileri sürmenin hiçbir mantıki açıklaması yoktur. Elbette geleceği bilemeyiz ama insanlığın daha mutlu bir toplumsal örgütlenme kuramayacağını ileri sürmek sadece bugünün konformistlerine özgü bir düşünce tarzıdır.

„Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının anarşizmle uzaktan yakından hiçbir ilgi“sinin olmadığı görüşü de o kadar doğru değildir. Evet, Deniz Gezmiş ve arkadaşları anarşist değildi, ama onların doğrudan eylem tarzı anarşizme bire bir uygundu. Bu Mayıs ayında Yıldız Teknik Üniversitesi‘nde katıldığım bir 68 toplantısında bunu Veysi Sarısözen, „biz çimenlerin üstünde oturmuş eylemi nasıl başlatalım diye düşünür ve tartışırken, Deniz ve arkadaşları bir anda kapıları tutuverdiler. Eylem başlamıştı“ sözleriyle çok güzel anlatmıştı.

Anarşizm, bir düşünce akımı olarak, Türkiye’nin o günkü siyasi ve kültürel ikliminde kendine bir yer bulamamıştı ama doğrudan eyleme ilişkin anarşist tarzın uygulayıcıları Deniz Gezmiş ve arkadaşları olmuştu. Demek ki, öyle „uzaktan yakından“ diye kestirip atılacak kadar da uzak değillermiş anarşizme.

„Anarşizme bireyci komünizm“ dendiği hiç olmamıştır. Bireycilikle komünizm anarşizmin içinde bile zıt kutuplarda yer almıştır. Bireyci anarşistlerle anarkokomünistler ve komünalist anarşistler çok az bir araya gelmiştir.

Ardıç, 20. Yüzyılın başındaki anarşizme ilişkin olarak „bomba atmak, adam öldürmek“ gibi „aptalca“ eylemlerden söz ediyor ama bu eylemlerin nedenlerine ve niçinlerine ya da tarzlarına ilişkin asla derinlemesine düşünmediği anlaşılıyor. Bir kere, bu eylemleri yapan anarşistlerin Ardıç’tan daha zeki ve duyarlı insanlar olduğuna kesinlikle eminim. Bu insanlar, „iki evlilik arasına sığdır“dıkları „anarşist“ Yunan sevgilileri ile kahvelerde sürtmek yerine, zulmün temsilcilerine karşı kendilerini de feda eden bireysel bir başkaldırı yoluna gitmiştir. Eylemlerinin yanlışlığını ne kadar düşünürsek düşünelim, bir kere bu başkaldırıyı saygıyla karşılamak gerekir. Bu anarşistlerin „örgütlü terör“le hiçbir ilgisi olmamıştır. Ne yaptılarsa kendi başlarına ve bireysel olanaklarıyla yapmışlardır. Bu yüzden de o zamanın önde gelen anarşistleri, Kropotkin, Malatesta, Emma Goldman vb., tarzlarına katılmasalar da onları kamuoyu önünde kınamayı haklı olarak reddetmiştir.

Anarşizmin, İspanya iç savaşından sonra „öldüğü“ ya da „bittiği“, sadece Ardıç‘ın seyretmeyi arzuladığı bir senaryodur. Eğer dediği gibi olsaydı, Ardıç da bu yazıyı yazmak zorunda kalmayacaktı.

Ecevit Kılıç’ın Türkiye’deki anarşistlerle konuşması büyük bir gazetecilik başarısı değildir. Ardıç öyle bir izlenim yaratıyor ki, sanki Ecevit, yer altından bir takım yaratıkları bulup su yüzüne çıkartmış. Yok böyle bir şey oysa. Kaos Yayınları, Cağaloğlu’nda yıllardır aynı adreste mütevazı çalışmasını sürdürmektedir.

„Mutlak eşitlik bir rüyadır.“ Eh şimdi anlaşılıyor, Engin Ardıç rüya görmekten bile hoşlanmıyor.

„İnsan toplulukları yönetimsiz varolamazlar…“ demiş Engin Ardıç yazısının sonlarına doğru, yani bu yüzden rüyaymış mutlak eşitlik. Bir kere, anarşizmin mutlak eşitlik diye bir görüşü yoktur. Anarşizm, insanlar arasındaki zekâ ve yetenek farklarını (ki Ardıç’ın varlığı bunun en iyi göstergesidir) reddetmezler. Onların reddettiği, tam tersine, doğal farklılıkların da üzerindeki, doğaya aykırı, toplumsal güçten doğan farklılıklardır. Bir zengin çocuğu, sırf zengin olduğu için, kendisinden çok daha zeki ve yetenekli bir yoksul çocuğunun patronu ya da yöneticisi olur. Doğal olmayan, karşı çıkılması gereken budur. Kaldı ki, anarşistlerin her türlü yönetime karşı olduğu da doğru değildir. Anarşistler, baskıcı, insan inisiyatifini yok eden yönetimlere ve doğal olarak bunun en belirgin örneği olan devletlere karşıdır. Galiba, Ardıç, özyönetim diye bir şey duymamış ve bunu en çok telaffuz edenlerin anarşistler olduğunu da.

„Toplum dışı‚ ‘hippi’ olmaya çalışıyorlar“ buyurmuş Ardıç. Keşke 68 başkaldırısının sembollerinden olan hippilerden o yaşındayken bir şeyler öğrenmiş olmaya gayret edebilseydi.

O zaman, pek beğenerek köşesine koyduğu fotoğrafındaki o konformist yüz ifadesi biraz daha sempatik bir hal alabilirdi. Bunu düzeltmem mümkün değil, ne yazık ki.

http://www.gunzileli.com/2008/12/17/mutlu-konformist/

May 24, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Adaletin KÂĞITSIZ halleri: Sorular, Sorunlar ve Feminist Siyaset – Begüm Özden Fırat

 2010 Haziran’ında feminist haberleşme ağı Feminist e-mail grubuna bir e-mail düştü. E-maili atan kadın, evinde yatılı olarak çalışan Türkmenistan uyruklu bebek bakıcısının Mecidiyeköy’de devriye gezen üç polis tarafından durdurulduğunu, pasaportsuz olduğunun ortaya çıktığını, bunun üzerine kadının sınırdışı edilmek üzere Yabancılar Şubesi’ne götürülmeyi kabul etmesine rağmen Şirinevler’de  bir eve götürülüp burada tecavüze uğradığını belirtiyordu. Parası ve cep telefonu da gasp edilen kadın kendisine tecavüz eden polisin adını biliyordu ve onu teşhis etmeye hazırdı. Ertesi gün şikayetçi olmak için Mecidiyeköy karakoluna gidildi. Kadın kimseyi teşhis edemediği gibi ifadesini de geri aldı ve kimseden şikayetçi olmadığına dair yeni bir ifade verdi. Emniyette bulunan avukatın aktardığına göre karakoldaki komiser, kadının aslında özel sebebler yüzünden ülkesine dönmek istediğini, bu sebeple göçmenlerin Türkiye sınırları dışına çıkarken ödemeleri gereken maddi cezadan kurtulmak için kendisini sınırdışı ettirebilemek amacı ile yalan söylediğini iddia ederek olayı kapatmıştı. Komiserin komplo teorisine kimse inanmadı. Kadın, Kumkapı’da bulunan Geri Gönderme Merkezi’ne kapatıldı. Ardından da sınırdışı edildi. Türmenistan uyruklu çocuk bakıcısının hikayesi kamusal anlamda bu noktada sona erdi.

Tıpkı  kısacık hikayesini okuduğunuz bu kadın gibi İran, Irak, Moldova, Romanya, Bulgaristan, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Gürcistan ve Ermenistan’dan gelen binlerce kadın yaşıyor Türkiye’de. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve neoliberal politikaların yaygınlaşmasının bu ülkelerin ekonomilerinde yarattığı tahrifat ve artan işsizlik nedeniyle, pek çok insan çalışmak için Türkiye’ye göç ediyor. Komşu ülkelerle imzalanan esnek vize  anlaşmaları nedeniyle Türkiye’ye yasal giriş yapmış olsalar da, aslında yasal olarak ne göçmen ne de işçi olarak kabul ediliyor bu kadınlar. Onlar küresel kapitalist sistemin yarattığı yapısal şiddet, eşitsizlik ve adaletsizlik nedeniyle yaşadıkları yerleri terketmek zorunda kalan kağıtsız göçmen kadınlar. Çoğunlukla ev içi hizmet, inşaat, turizm, eğlence ve tarım gibi sektörlerde kayıtsız, güvencesiz ve sigortasız çalışıyorlar. Üstüne üstlük, yasadışı kabul edildikleri için tüm temel haklardan yoksun yaşıyorlar aramızda.

Sistemin hukuk dışına ittiği bu kadınlar, yasadışı kabul edilen yaşamlarını, özellikle sınırdışı edilme tehdidine karşı, tam bir görünmezlik içerisinde idame ettirmeye çalışıyorlar. Bu anlamda görünmezlik göçmen kadınlar için bu sınırlar içerisinde yaşamayı sağlayan yegâne strateji. Devletin idari ve kolluk birimlerinin denetleme ve kontrolünden kaçmayı başaran göçmen kadınlar aslında “bizlerin” hayatına pek çok noktada temas ediyor. Bakım ve ev işini kadınlara dayatan erkek egemen ideolojinin, sayıları gittikçe artan, kentli üst orta sınıf çalışan kadınları -devletin sağlaması gereken sosyal hizmetlerin yokluğunda ve erkekler tarafından üstlenilmedikleri müddetçe- bu işleri profesyonel bakıcı ve yardımcılara devretmeye teşvik ettiğini biliyoruz. Kağıtsız göçmen kadınlar, kendi ailelerinden zorunlu olarak özgürleşmiş oldukları ve bu nedenle yatılı hizmet verebildikleri için, ev ve bakım işlerinde ortaya çıkan ataerkil boşluğu doldurmak için yakın zamana kadar aranıp de bulunmayan işgücünü temsil ediyorlar.    

Aslında göçmen kadınlar aramızda, onları tanıyoruz, hatta bazılarımızın sıcak yuvalarında, kendilerinin olmayan bir ailenin yabancı bir parçası olarak bizlerle birlikte yaşıyorlar. Bazılarımız da uzaktan biliyor onları: bir yakınımızın kocamış ana-babasına, işyerinden arkadaşın çocuğuna bakan Maya var mesela. Maya aracı şirketler vasıtasıyla bulunur, çocuklarını memleketteki annesine bırakmıştır, gözü hep biraz yaşlıdır, ailesine para yollar. Ha bir de çok iyi yemek yapar. Kısacası geçinip gider Mayalar aramızda. Kendilerini bizzat tanımasak da hikâyelerini biliriz kağıtsız göçmen kadınların. Demem odur ki, görünmez addedilen bu kadınlar özellikle kadınlara görünürler ama genellikle garip bir suskunlukla kabul edilir varlıkları.

Feminist e-mail grubuna düşen e-mail bu suskunluğun bozulması anlamında bir ilkti. Benzer vakalar için örnek oluşturabilecek bu olayın üstü kolayca örtülmüş olsa da arkasında aynı kolaylıkla cevaplanamayacak pek çok soru bıraktı. Gelen ilk mailin ardından, benzer vakalar teker teker dile dökülmüştü mesela: birinin annesine bakan Türkmenistanlı bir kadın ve diğerinin çocuğuna bakıcılık yapan Azerbaycanlı bir başkası polis tarafından defalarca yolda durdurulmuştu. Kimi zaman paraları alınmıştı kimi zaman da telefonları. Anlaşılan bu tip durumlar yaygındı; lakin kanıksandığı için paylaşılmamıştı. Ta ki biri ses çıkarana dek. Varan 1: Yoksa hepimiz suç ortağı mıydık?

Peki olayı çözmek için ne yapmalıydık? Sınırdışı edilmesi pahasına, kadının da rızası doğrultusunda, suç duyurusunda bulunulması önerildi. İlk başta umutluydu herkes. Polislere hem gasp hem tecavüzden ceza kesilecekti, bizler de polislerin meslekten ihraç edilip edilmediğini takip edecektik. Zaten Mecidiyeköy’de MOBESE kameraları vardı Ayrıca arabalardaki GPS sistemi sayesinde Şirinevler’e giden araç hemen bulunacaktı. Olmadı. Nasıl olsundu ki?  Bu coğrafyada adalet aramayı adalete kavuşmaktan daha çok deneyimliyoruz, malum.[1] Öyleyse, varan 2: Vatandaş adalet hasretiyle yanarken hem kâğıtsız, hem kadın, hem de göçmen olan biri için adalet hiç tecelli eder miydi ki?

Adalet talep etmenin imkânsız olduğunun anlaşılmasının ardından olayın görünür kılınması ve kadının mağduriyetinin giderilmesi için neler yapılabileceği tartışıldı. Meselenin medyada yer bulmasını  sağlamak için gazetecilerle görüşülmesi önerildi. Böylece tüm kadın göçmenlerin durumu teşhir edilebilirdi. Ayrıca kadının mağduriyeti para toplanarak giderilmeliydi. İçerisinde farklı  oluşumların yer alacağı ve kağıtsız göçmen kadınlara yönelik çalisma yapacak bir platform örgütlenebilirdi. Göçmen Dayanışma Ağı’nın çağrısıyla bir toplantı yapıldı. Araya yaz girdi. Toplantıların devamı gelmedi. Varan 3: Biz feministler ne yapabilirdik?

Bu sorulara verilecek tek, kesin ve doğru bir cevap yok elbette. Zaten bu yazının amacı da herkesi her daim iyi edecek bir reçete sunmak değil. Önemli olan bu soruları hep beraber, sürekli sorabilmek. Haydi yine Zapatistalardan alalım sözü: soru sorarak yürümek gerekli. Ama herşeyden önce feminist hareketin bu yola çıkmak zorunda olduğunu kabul etmek durumundayız.

Derginin bu sayısında yayınlanan başka bir makalede bahsi geçen “anneyiz.biz” webstesindeki önerileri (“pasaportuna el koyun”, “ilk 3 ay maaşının %30 eksik ödeyin”) eminim pek çoğumuz insafsız bulmuşuzdur. Fakat görünen o ki asıl insafsız olan “kağıtsız göçmen kadın” kategorisini yaratan toplumsal ekonomik sistemin bizzat kendisi. İşveren kadın ise niyetinden bağımsız olarak, güvencesiz, kayıtsız istihdam etmek zorunda göçmen kadınları. Kuşkusuz, bu zorunluluk hali göçmen kadınların her türlü hak ve hukuktan yoksun kılınarak sistemin tam da içerisinde yer almasını sağlayan hukuksuzluk durumunu sürdürmeye yarayan temel çarklardan bir tanesi. Kadın her an sınırdışı edilebilir ya da kendi isteğiyle ülkesine geri dönebilir; çocuğunuz birden bire bakıcısız kalır. İşveren göçmen kadını ihbar edebilir veya işten kovabilir; karşılığında aranacak hak yoktur, zira hukuk yoktur. Bu nedenle, “harcanabilir” insanlarla kurulan her türlü ilişki aslında karşılıklı güvensizliğe dayanır. Yani istihdamın biçimi, benzer güvensiz, kayıtsız ilişkiler üretir. Sonuç itibariyle göçmen kadınların bilinen ama görünmeyen varoluşu etrafında süregiden sessizlik, sistemin devamının garantisidir. Bu minvalde bu kadınları istihdam edelim ya da etmeyelim, sessiz bir suç ortaklığı içindeyiz, kabul edelim.

Bu bağlamda, feminist literatür içerisinde de sıkça tartışılan “suç ortaklığı” (complicity) kavramını gündemimize taşımakta fayda var. Kavram, en geniş anlamıyla, her birimizin egemen söylemlerin yeniden üretimindeki rolümüze, baskı ve tahakküm mekanizmalarının toplumsal işleyişindeki istemli ya da istemsiz katkımıza işaret eder. Örneğin, Ajaz Ahmad’a göre postkolonyal eleştirmenler küresel kapitalizmle, Elisabeth Grosz’a göre feministler patriarkayla, Nancy Fraser’a göre ikinci dalga feminist hareket noeliberal sistem ile, beyaz feministler is beyaz tahakkümü ile suç ortaklığı içerisindedirler.[2] Dahası, sıradan eylemlerimizle, mesela vergi vererek devletin her türlü tahakkümüne ve şiddetine sponsor oluruz, et yiyerek hayvan katliamına dayanan et endüstriyle işbirliği yaparız, giydiğimiz ayakkabı ya da kullandığımız İPod Çin’de bir terhanede üretilmiştir, emek sömürüsüne suç ortağı oluruz. Yani eylemlerimizle ya da eylemsizliğimizle mevcut toplumsal sistemin ya olduğu gibi kalmasına yardım ederiz, ya da onunla doğrudan işbirliği yaparız. Göçmen kadınları çalıştırarak ya da onların görünmez varlıklarına dair sessizliğimizi koruyarak ataerkil, milliyetçi ve militarist ideolojileri besler, emek sömürüsüne yardım ve yataklık ederiz.

Aslına bakarsanız böylesi yapısal suç ortaklığının hatlarını  belirlemek işin en kolay tarafı. Eğer suç ortaklığı tespitini bu noktada bırakırsak bizleri paralize eden, edilgen ve sinik bir tavır almak, vicdan azabı ve suçluluk duygusuyla eylemeye devam etmek işten bile değil. Buna karşılık, Gayatri Chakravorty Spivak suç ortaklığının kabulü üzerinden yükselerek alınan eleştirel bir konumun, direngen ve sorumlu bir eylem ve söylem alanı açmakta önemli ve vazgeçilmez bir aşama olduğunu belirtir.[3] Spivak bize etik ve politik pozisyonumuzu belirlemek için tahakküm mekanizmalarına olan yakınlığımızı nirengi olarak almamızı önerir. Bizi “suç ortaklığının yapıcı kabulüne” davet eder: eleştirilen fakat derinlemesine içimize işleyen yapılara yöneltilen imkansız bir “hayır”. Yani öncelikle ırk, etnisite, toplumsal cinsiyet, sınıf, din, milliyet ve vatandaşlık gibi “bizi biz yapan”, içimize işleyen yapılara olan yakınlığımızı ve suç ortaklığımızı beyan ederek yola çıkmamız gerekli.

Bu noktada örneğin vatandaşlık statüsünün yarattığı ayrımcılığın ve vatandaş olmayanın sistem dışı kalmasını sağlayan mekanizmaların nasıl işlediğini görmemiz gerekiyor. Ulusal sınırların içerisinde kimin hangi statüyle yaşayabileceğini belirleyen, kimin yasal kimin yasadışı olduğunu ilan eden, göçmenleri kağıt-sız, güvence-siz, yani hep eksik, hep “-sız” kılan, bizi cüzdanımızın içersindeki hüviyetlerimizi vererek vatandaş kılan ulus devlet fikriyatının ta kendisi. Bu minvalde, vatandaş olarak bizlerin sessiz suç ortaklığı, bizlerin ayrıcalıklı hayatlarının (yatılı profesyonel bakıcıya sahip olmak gibi) da taahhüdü haline geliyor. Dahası, bu ayrım neo-liberal ekonomik çevirim için hayati olan “atılabilir/harcanabilir” işgücünü üretmek için de bulunmaz bir fırsat.

Vatandaşlık statüsü, sürdürülebilir kağıtsızlar üretirken, kadınlar da bizzat kağıtsız göçmen kadınların kırılgan varlıkları üzerinden emek gücü sağlayarak sadece ulus-devlet ve neoliberal iktisadi ideoloji ile suç ortağı olmakla kalmıyor, aynı zamanda ataerkil sistemin de işbirlikçisi haline getiriliyor. Kadınlara genel olarak yüklenen ev içi emeğini bazı kadınların ucuz ve güvencesiz çalışabilecek başka kadınlara yüklemesi ile erkekleri tamamen devreden çıkartan stratejik bir seçim yapıyoruz. Kendi “özgürleşmemizi” “-sız” hayatları onayarak perçinliyoruz. Feminist hareket açısından bakıldığında ise, bu koşullar üzerine eylem ve söylem üretmeyerek toplumsal dışlama, sömürü ve ayrımcılık ile kolektif bir işbirliği yapar hale geliyoruz. Dahası, yukarıda bahsedilen vaka üzerinden konuşacak olursak, göçmen kadınların hasbel kader feminist hareketin gündemine kısaca da olsa girmesini sağlayan durumun bir tecavüz vakası olması, hareketin önceliklerini göstermesi açısından önem taşıyor. Biliyoruz ki Türkiye’de beyaz feminist hareket uzun süre Kürt ve müslüman kadınların özgürlük mücadelesine mesafe ile yaklaştı. Bugün de benzer şekilde işleyen farklılık paradigması göçmen kadınları görünmez kılan bir mekanizma olarak harıl harıl işlemekte. Bu mekanizma göçmenleri “tecavüze/şiddete maruz kalmasa” hakkı aranmayacak özneler olarak konumlandırıyor. Bu durum sadece feminist hareketin -belki de haklı sebeplerle – ağırlıklı olarak tek gündemli siyaset yürüttüğünü göstermekle kalmıyor, aynı zamanda ırkçı, ayrımcı devlet siyasası ve egemen söylemlerle gizli işbirliğini de açık ediyor.

Peki mevcut ya da potansiyel suç ortaklığının tanınması üzerinde yükselen, Spivak’ın tanımıyla yapıcı bir suç ortaklığı anlayışını temel alan feminist politik bir hattı nasıl kurgulayabiliriz? Tekil olaylar üzerinden, yukarıdaki vakada olduğu gibi göçmen kadının sınırdışı edilmesi pahasına, hukuka dayalı bir hak mücadelesi sürdürmek mümkün. Fakat, mevcut kağıtsızlık hali, göçmenleri hukuken tanınmaz kıldığı için hukuk sistemini ekseninde yürütülecek bir girişimin kadük kalması çok muhtemel. Beyoğlu karakolunda polis kurşunuyla öldürülen Festus Okey davasının kimlik tespiti yapılamadığı gerekçesiyle üç yıldır esasa geçilerek görülmeye başlanmaması bu durumun en bilinen örneği. Adalet, hukuk sistemi içerisinde (çoğu zaman vatandaş/kağıtsız ayrımı yapmadan) tecelli edemiyorsa, öyleyse adaletin yerini değiştirmek gerekli. Adalet eğer mülkün (devletin) temeli ise; yani adaletin yeri devletin kurumlarıysa, devletle vatandaşlık bağı olmayanlar için adalet istemek için adaletin yerini değiştirmek ve adalet kavramını yeniden tanımlamak gerekiyor. Adaleti hukuk sistemi tarafından tanınan hakların ifası ya da tanınmayanların tanınması halinde tecelli edecek biçimsel bir olgu olarak görmekten vazgeçmeli öncelikle. Diğer taraftan, adaleti toplumsal, ekonomik ve kültürel kaynakların dağıtılmasına, hak ve sorumlulukların paylaşılmasına dair bir sorunsala da indirgememe taraftarıyım. Iris Marion Young’ı takip ederek adaletin, insanların kapasitelerini gerçekleştirmesini engelleyen, kamusal hayata eşit ve özgür katılmaktan men eden kurumsallaşmış ve sistematik tahakküm ve baskı mekanizmalarından ayrı düşünülemeyeceğini savunuyorum.[4] Young’a göre günümüzde toplumsal adaletsizliğin temelinde yatan yapısal baskı mekanizmaları sömürü, marjinalize edilme, güçsüzleştirme, kültürel emperyalizm ve şiddet gibi birbirini dışlamayan farklı biçimlerde tezahür edebilir. Farklı toplumsal gruplar üzerinde yaşam ve varoluş alanlarını denetleyerek ve kısıtlayarak işleyen bu baskı mekanizmaları yasal düzenlemelerle, yeni hükümetlerin seçilmesiyle düzeltilemezler; zira ekonomik, kültürel siyasi ve toplumsal kurumlar tarafından sistematik olarak yeniden üretilirler. Tam da bu nedenle aranan adalet ancak bu kurumlara yönelik toplumsal muhalefet ve mücadele içerisinde geliştirilebilir.

Buna mukabil, hukuk sistemi tarafından tanınmayan kağıtsız göçmenleri pasif mağdurlar olarak değil ama aktif failler olarak konumlandıracak feminist bir siyaset, göçmenleri (ve dolayısıyla bizleri) sistematik baskı ve tahakküm altına alan vatandaşlık kavramını sorgulayarak yola çıkabilir. Eril, milliyetçi, militarist vatandaşlık paradigmasının da eleştirisini üzerinden yükselecek bu yaklaşım, kimin yasal kimin yasadışı olduğunu belirleyen devlet mantığının ötesinde kağıtlı/kağıtsız ayrımını yıkarak, radikal eşitlik ve özgürlük talebini yükseltebilir. Bu çerçevede göç ve göçmenlik ekseninde yürütülecek feminist mücadele şüphesiz görünür olmayan ve sesleri duyulmayan göçmenlerin adına ve onlar için yürütüldüğü anda, yine Spivak’a göndermeyle, madunun sesini çalacağını, ve bu anlamda varolan baskı ve tahakküm mekanizmalarıyla suç ortağı olacağını biliyoruz. Bu nedenle, kadın göçmenlerin özörgütlenmesini mümkün kılacak alanlar ve ortaklıklar yaratmaya çalışmakla başlayabiliriz. Örneğin Anneyiz.biz suç duyurusu sürecinde Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Girişimi ve İmece Kadın Dayanışma Derneği tarafından kurulmaya çalışılan politik yakınlıklar bu tür bir örgütlenme potansiyeli taşımakta. Fakat en başta belirttiğim gibi, elimizde altın bir reçete yok. Göçmenlerin kırılganlıklarını da göz önünde bulundurarak kurulmaya çalışılacak bir kadın dayanışmasını birlikte örmeye ihtiyacımız var. Bu dayanışma göçmenlerin türlü mağduriyetlerini giderme amacı gütmekten ziyade “göçmen sorununun” patriyarka, kapitalizm, militarizm ve milliyetçilik mekanizmalarıyla içiçe geçtiğini, onlardan beslendiğini ve onları güçlendirdiğini ifşa eden feminist bir siyaset sayesinde mümkün olacak.

Son olarak, yılmadan tekrar etmeliyiz: herkes koşulsuz serbest dolaşım hakkına ve istediği yerde yaşama özgürlüğüne sahiptir ve kimse bu hakları kullandığı için öldürülemez, hapsedilemez ve dışlanamaz. Sorgulanması ve karşı çıkılması  gereken insanların değil, sınırlar ve o sınırları kuran ve koruyan kurumların meşruiyetidir. Bu ifadeleri ütopik sloganlar olarak görmek yerine, çıktığımız yolda somut taleplerimizi oluşturabileceğimiz temel ilkeler olarak sahiplenmek gerekiyor.

Begüm  Özden Fırat

Amargi Dergisi’nin 20 Sayısında yayınlanmıştır.

[1] Örneğin, bu yazının yazıldığı haftaya Hrant Dink için adalet talep ederek başladık. Ertesi gün yine Beşiktaş Ağır Ceza Mahkemes’i önünde Hüseyin Erdemir’ için adalet istedik. Bir gün sonra kamu vicdani adına Pınar Selek için tekrar Beşiktaş’taydık.

[2] Aijaz Ahmad,. In Theory: Classes, Nations, Literatures. London: New York, 1992; Elizabeth Grosz, “A Note on Essentialism and Difference.” Space and Place: Theories of Identity and Location. Ed. E. Carter, I. Donald and J. Squires. London: Lawrence and Wishart, 1993. 332–44; Nancy Fraser, ” “Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu”, Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, no 10, 2010.

[3] Gayatri Chakravorty Spivak, A Critique of Postcolonial Reason: Toward a History of the Vanishing Present, London and New York: Routledge, 1999.

[4] Iris Marion Young, Justice and the Politics of Difference, Princeton University Press, 1990.

May 24, 2011 Posted by | sistem karsitligi, sınırlara hayır | Leave a comment

Patlayan Karpuz – Metin Yegin

Karpuzlar hızla büyüyor ama nasıl hızlı. Çin’in doğusunda Jiangsu eyaletinde bütün endüstriyel çiftçiler çok mutluydu. Sosyalist(!) gelişmenin ürününü elde ediyorlardı. Hızlı büyüsün diye kimyasal spreyler kullanılıyordu. Ne güzel kolay ve kocaman. Diyarbakır karpuzunu neredeyse üç-beş günde solluyordu karpuzlar. Hemen market raflarında yerini alıyor ve çok çok kar ettiriyordu.

Şimdi karpuzlar patlamaya başladı. Oldukları yerde market raflarında, taşıma kamyonlarında ve henüz tarlalada patlamaya başladılar. Çok üzülüyor şimdi sosyalist(!) ülke, kapitalist çiftlik sahipleri. Çinli yetkililer de çok üzüldüler tabi ama Sağlık Bakanlığı hemen müdahale ederek açıklama yaptı. Bütün dünyanın Sağlık Bakanları gibi duyarlıydı. Büyüme hızlandırıcı kimyasalların bütün onayları aldığını ve sağlığa zararlı olmadıklarını söyledi. 

Caracas’ta bir barda konuşuyorduk. Venezüela ticaret bakanı Samos ve Serge birlikte anlatıyorlardı. Serge Golart, Brezilya işgal fabrikaları koordinatörüydü. Brezilya’da işgallerine katılmıştım. İyi arkadaştık. Sözü birbirlerinden alarak, gülerek anlatıyorlardı; ‘Çin ticari heyeti geldi. Venezüella’da elektronik fabrikası açmak istiyorlardı. Samos, sen de çıkma dedi. – 8-9 kişiydiler. Çoğu Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesiydi. Diğerleri de iş adamları. İki ülkenin ortak yatırımı olacaktı. Sermaye önemli değil dediler. Biz hepsini koyabiliriz. –Normalde iki ülke yatırımı olduğunda tabi ki yarı yarıya konmalıydı sermaye- Önemli değil biz hepsini koyabiliriz dediler ama koşulları konuşmalıyız. İlk şartımız sendika olmayacak… Burada anlatmayı ikisi de kesti. Ben de aradıkları şaşkınlığı bulmaya çalıştılar. Şaşırmamıştım. Çin merdiven altı atölyeleri yoksulluğunu iyi biliyordum. Devam ettiler. –Yok dedik yoldaş Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi üyelerine doğru. Burası Venezüela, Bolivarcı hükümet ve biz bunu kabul edemeyiz. Tamam tamam dediler. Bu koşulu şimdilik geçelim. Diğer teknik konuları konuşmaya başladılar. Venezüela’da da bu hep böyle değildi. İkisi de biliyordu. Ben de ses çıkarmadım. Bir gün sonra devam etti toplantı. – Ben yoktum o gün dedi Serge.- Samos devam etti. -Geldiler masaya oturdular ve ilk olarak sendika istemiyoruz diye başladılar…

Çin’de zehirli gıdalar ilk değil. Bir deterjan maddesi olan Boraksa batırıldıktan sonra sığır eti olarak satılan domuz eti, kadminyumlu pirinç, arsenikli soya sosu, hayvansal antibiyotikli fasülye filizleri yasal ve yasal olmayan bir sürü şey tüketicilerin hizmetinde. Yasa dışı olanları engelemek için önlemler de aldı Çin hükümeti. Bazı yakaladıklarını idam ettiler. Bir şey değişmedi tabi ki. New York Times bu sorunun ortadan kalkmamasını, Çin hükümetinin sıkı yönetimi nedeniyle, olmayan tüketici lobilerine bağlıyor. Komik. Bu haberin hemen yanında ABD’de balık çiftliklerinde yetişen Çipuraların faydasız bir besin olmasından ve zararlarından söz ediliyor.

Çin’de zehirli gıda her yerde. Dünyada her yerde. Zehirli gıda, kapitalizm ve endüstriyel üretim bütün insanlığı zehirliyor. Doğanın basit bir dengesi var, daha doğrusu vardı. Siz toprağın altındaki bütün her şeyi alırsanız bir daha artık size verecek bir şeyi kalmaz. Çok basit ve temel bir kural bu. En zehirlisi ‘Daha çok tüket, daha çok kar et ve daha hızlı ve daha hızlı’…

Bütün bunlardan dolayı ekolojik demokrasi, sadece hormonsuz domates demek değil. Ekolojik demokasi mutlaka kapitalist kar ve hırs dışında bir şey.

Bir dahaki hafta patlayan karpuzlar gibi patlyacak olan Diyarbakır mütahit ekonomisi üzerine yazmak üzere. Ben kerpiç dökmeye döneyim.

May 23, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, sistem karsitligi, tarim gida GDO | Leave a comment

Yeryüzünün Lanetlileri: Mülteciler

Ahali Gazetesi’nin 8. sayısında Yeryüzünün Lanetlileri: Mülteciler başlıklı bir yazı yayınlanmıştı. Önceki sayılarda da Mülteciler ile ilgili yazılara yer verdik. ilk sayıda, Mültecinin Laneti başlıklı bir yazı vardı. ardından “Lanetlenmi”ş bir mülteci ile Röportaj yaptık. Mülteciler ile alakalı gündem o kadar hızlı değişiyor ki Gazetenin 8. sayısının basılmasından bir gün sonra yazıda da bahsedilen Türkiye ile AB arasında mültecilerin geri kabulüne ilişkin anlaşma imzalanmış ve aradan geçen 2 aylık süre içerisinde özellikle Libya’da ki isyanla birlikte Akdeniz yeni trajedilere sahne olmuştu. Şu anda Avrupa bütün politik ve sosyal kurgusunu bu yeni tehdit ekseninde inşa ediyor. Arap baharı ile yoğunlaşan göçmen akınına karşı italya mültecilere şengen vizesi dağıttı. Vize sahibi mülteciler, avrupanın çeşitli noktalarına bilhassa fransaya akın etti. fransa ise sınırlarını bu mültecilere yasal bir dayanak olmaksızın kapattı. Danimarka bir adım daha ileri atarak, shengen sözleşmesini askıya alacak bir düzenleme peşinde. yani bir yerler tutuşuyor. Yeni barbarlar’ın Avrupa refahını tehdidi gün geçtikçe avrupa’nın demokrasi ve insan hakları argümanlarını zorluyor. Şu anda Avrupa görünürde hala demokrasi borazanı. ama aşağıdaki yazılarda da görüleceği üzere FRONTEX gibi örgütlü militarist kontrol aygıtlarıyla bu tehdidi her bakımdan bertaraf etmeyi amaçlıyor. Demokrasi ve insan hakları hikayelerini bırakacakları bir an mutlaka gelecek.

Yaşanan son gelişmeleri yazının sonuna ekleyip tekrar yayınlama ihtiyacı hissettik.

Kaynak: http://www.ahaligazetesi.org/2011/05/dosya-yeryuzunun-lanetlileri/

Yeryüzünün Lanetlileri: Mülteciler

İlk sayılarımızda dünyada mülteciler ve mülteci politikalarına dair bir değerlendirme yazısı yayınlamıştık. Milyonlarla ifade edilen mültecilerin istatistiklerden ibaret olmadığını göstermek için bir de hayat hikâyesi dinlemiştik. Mültecilerin Avrupa ülkeleri için bir tehdit unsuru oluşturduğunu, sermaye ve beden politikalarını alt üst ettiğini vurgulamıştık. Ve Giorgio Agamben’in ‘…mülteci, devlet/ulus/toprak teslisini menteşelerinden ayırması itibariyle siyasal tarihimizin marjinal değil, temel figürü olarak ele alınmayı hak etmektedir.’ tespitini yinelemiştik.

Şimdi o günden bu güne ne değişti ve neleri es geçtik bir bakalım. Öncelikle ekonomik krizin faturasının büyük bir kısmının mültecilere kesildiğinin altını çizelim. Bu krizle birlikte Avrupa’daki sosyal devlet anlayışının son kırıntıları da ortadan kaldırılmaya başlandı. Değişen koşullar ve standartların düşmesi yasaların daha hızlı çıkmasına neden oldu. Horkheimer’in dediği gibi ‘kapitalizm konusunda konuşmak istemeyen, faşizm konusunda da sessiz kalsın.’ Ekonomik kriz kapitalizmin krizidir. Göçmen yasalarının sertleştirilmesi, yabancı düşmanlığı ve faşizmin yükselmesi Avrupa’nın yeni yüzünü gösterecek işaretler oldu. Yasalar halk nezdinde meşru bir hale getirildi. Geçtiğimiz aylarda İngiltere eski başbakanı Gordon Brown bir ‘yeniden yapılanma’ sürecinden söz etti. İtalya’da Berlusconi neredeyse Mussolini’yle aynı politikaları izliyor. Yeniden yapılanma daha kapalı ve faşizan bir Avrupa’yı öngörüyor. Bu süreçten en çok etkilenen ise göçmenler…

Neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde mülteci yasaları sertleştirildi. Yasa dışı yollarla Avrupa topraklarına ayak basmak dahi artık bir suç teşkil ediyor. Mültecilerin kamplarda kalma süreleri uzatıldı. İltica talebinde bulunan birçok mültecinin talebi reddedildi. Mültecilere herhangi bir şekilde yardım etmenin, yetkililere haber vermeden tedavi etmenin, yani en basit şekliyle konuya dair vicdani her edimin bedeli ağırlaştırıldı. Aşağıda yeni yasalarını ayrıntılı inceleyeceğimiz İtalya’da, kaçak bir göçmeni barındıran kişi 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak. Sözün özü Avrupa’nın kapalı, sarışın, beyaz ve arî yüzü, daha da görünür hale geldi.

Yeni Barbarlar sonuçta kapitalizmin vaad ettiği refah, huzur ve güvenin peşindeler. Kapitalizmin sunduklarını elinde tutan arî Avrupa ise sarı besili ve tok olmasını bu barbarların açlığına borçlu. Bugünlerde isyan halinde olan 3. Dünya’nın kalkışması ise tam da bu noktada anlamlı. Dikta rejimlerini sonlandıran Tunus ve Mısır halkları Avrupa ya mülteci olarak kaçmaya çalışan halklar istatistiklerinde hep en başlarda. Bu ‘devrimler’ için nesnel bir neden olur mu bilinmez ama Tunus’ta dikta rejiminin yıkılmasından hemen sonra Şubat ayı başında 4 bin kadar Tunuslu İtalya’nın Lampedusa kentinde karaya çıktı. İtalyan hükümeti olağanüstü hal ilan etti ve Avrupa’nın geri kalanının İtalya’yı bu krizde yalnız bıraktığını söyleyerek sızlanmaya başladı. Avrupa’nın korktuğu başına geldi, yüzlerce yıl “refah devleti” ve “demokrasi”  diye diye halkların boğazındaki ekmeği çalan Avrupa şimdi o ekmeği ve huzuru geri isteyen mültecileri ne yapacağını düşünüyor.

Elbette Avrupa Mültecilerin oluşturduğu tehdide epey zamandır hazırlanıyor. Geniş erimde Birlik projesinin bu ve bu gibi tehditleri devre dışı bıraktığını öngörebiliriz. Ancak Hukuki bir birlik olan Avrupa, Esas dayanak noktasını yasalardan alıyor. Gayrı Resmi ve psikolojik unsurları saymazsak Avrupa’nın çıkardığı, göçmenleri dışarıda tutmaya yönelik yasaların en somut sonucu FRONTEX…

Tam burada Frontex’in nasıl bir tehdide karşı örgütlendiğini kavrayabilmek için 2009 istatistiklerini yazalım:

2008 yılı sonunda dünyada 42 milyon insan yer değiştirmek durumunda kaldı. Bunun 15,2 milyonu mülteci, 827 bini sığınmacı ve 26 milyonu savaş ve baskı nedeniyle ülkesi içinde yerinden edilmiş kişi konumunda… 

FRONTEX

Dış Sınırlarda Avrupa İşbirliği Ajansı. 2004 yılında yasa dışı göçle mücadele, Avrupa ülkelerine göçmen akışını durdurmak için bir sınır kontrol birimi olarak kuruldu. 2007 yılından beri aktif olan, bu göçle mücadele aygıtının sermayesi Avrupa birliği ülkelerinden sağlanıyor. 15 milyon Euro bütçeyle kurulan FRONTEX’in şimdiki bütçesi 100 milyon Euro’yu aşmış durumda… Türkiye-Yunanistan sınırına gerilen tel örgülerin onaylanmasından sonra, bu güne değin denizlerde Göçmen avlayan Frontex, artık karada da faaliyette. Dolayısıyla Avrupa’ya göç eden mültecilerin ilk karşılaştıkları birim oluyor. Yunan karasularından geri gönderilen ve batırılan gemilerin baş sorumlusu yine frontextir.

Birim göçmenler üzerinde bir nevi NATO görevi yapıyor. Nato gibi çok uluslu bütçesiyle, konusunda uzman özel güvenlik görevlileri barındırıyor. Irak’ı kan gölü haline getiren Blackwater adlı özel ordunun sınır versiyonu gibi. Blackwater nasıl Irak’ta tüm kara para, uyuşturucu ve insan ticareti alanlarını ele geçirdiyse bu örgütte sınırlarda aynını yapıp uzamanı olduğu alanın ticaretini yapıyor. Kaçak insan avrupanın refah sistemi için kritik bir düzeyde. Bir miktar (ama o miktarı belirleyen Frontex değil onların efendileri) işçi, avrupa için çalışmak zorunda. Bu işi de güvenilmez insan tüccarları değil Frontex yapıyor. Yani, Göçmenlik ve kaçak iş gücü ticaretinin hepsini elinde tutmayı hedefliyor. Görevi net: Avrupa’ya mülteci girmeyecek. Bu görevi yerine getirmek için araçları da elbette gelen 3. Dünyalıların yabancısı olmadığı silah ölüm ve acı. Yasalar ya da mülteci kampları değil. Bu bakımdan Frontex’in üzerine kurulduğu sistem Avrupa birliğinin göçmen yasalarından bağımsız işliyor… Hanau İnsiyatifi temsilcisi Hagen Kopp’a göre FRONTEX’le amaçlanan kaçak ve göçmenleri kontrol altında tutarak, büyük firmaların talebi doğrultusunda kaçak işçi geçişini sağlamaktır. 

FRONTEX’e üye ülkeler: Avusturya, Belçika, Kıbrıs, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Litvanya, Letonya, Luksemburg, Malta, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Slovakya

(Türkiye ile üzerinde teknik olarak mutabakata varılan Ortak Çalışma Anlaşması resmen onaylanmayı bekliyor.)

TÜRKİYE’DE DURUM

Resmi verilere göre 50 ülkeden 143 farklı etnik gruba mensup 18 bin kayıtlı mülteci bulunuyor. Türkiye mülteciler için geçiş ve köprü konumunda. Fakat Türkiye`de mülteciler başta hukuki olmak üzere, barınma, sağlık, eğitim, polis şiddeti gibi birçok sorunla karşı karşıya.

Türkiye`de mültecilerin en büyük sorunu kanunların yetersizliği. Türkiye mülteci haklarıyla ilgili 1951 Cenevre Sözleşmesi`ni imzalayan ülkeler arasında yer alıyor, fakat diğer ülkelerden farklı olarak coğrafi sınır kısıtlaması uyguluyor. Bu kısıtlamaya göre Türkiye, sığınan kişileri mülteci olarak kabul etmiyor ve gereken haklardan yararlandırmıyor. Türkiye bu kişilerin sadece geçici olarak ülkede ikametine izin veriyor. Fakat ironik bir şekilde Avrupa’dan gelenlere mülteci statüsü verebiliyor.

Geçen yıldan beri, Türkiye Avrupa Birliğine geçiş kriterleri uyarınca, Avrupa Birliğiyle bir Geri kabul Anlaşması imzalamayı planlıyor. Bu anlaşmayla Ortadoğu, Asya ve Afrika’dan Türkiye’ye gelip Avrupa’ya geçmeyi başaran mültecileri, sınır dışı edilmeleri durumunda, kabul edecek. Bunun karşılığında Avrupa’dan istediği, Türk Vatandaşlarının Avrupa birliğine vizesiz geçişi ve kabul ettiği mülteci başına ödenek…

Son günlerde ardı ardına gelen Türk vatandaşlarına vizesiz Avrupa müjdesinin arkasındaki mesele de yine mülteciler. Şayet Türkiye “Vizesiz Avrupa” hakkını alırsa haliyle bir göçmen sorunu olacak. Dolayısıyla bir de göçmen yasası. Sınırlarını Ortadoğu’ya genişletme konusunda ayak direyen Avrupa’nın en büyük çekincesini de Türkiye devralmış oluyor. Tabi parasıyla. Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez.

Meriç Nehri, bir nehir olarak değil Türkiye Yunanistan sınırını belirleyen bir çizgi olarak bilinir. Bu nehir bir kan nehridir aslında. Mültecilerin daha iyi bir yaşan hayallerini boğdukları yerdir. Yakın zamanda kendisi de İranlı olan bir insan tüccarının 16 mülteciyi, kendisi sınırı geçip Yunanistan’a ayak bastıktan sonra döve döve nehre attığı haberini okuduk. Türkiye sınırları ve konjonktürel durumuna ilişkin, insan ticaretinin en vahşi duraklarından biridir.

Genellikle Afganistan, Somali, İran ve Irak gibi ülkelerden gelen mülteciler, yasaların yetersizliğinden uzun yıllar sağlıksız koşullarda Türkiye`de kalmak zorunda kalıyor. Şimdiki yasal düzenlemeye göre bir kişinin Türkiye’de kalabilmesi için Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliğine kayıt yaptırması gerekiyor. Ancak Türkiye’ye Asya ve Afrika’dan gelen çoğu mültecinin böyle bir uygulamadan haberi bile yok. Daha kayıt yaptıramadan sınır dışı ediliyorlar. Kayıt yaptırabilenler ise yıllarca BMMYK’den randevu almayı bekliyor. Başka bir ülkeden kabul görenlerse, Türkiye’nin Harçlar Kanunu’na göre belirlediği geçici ikamet bedelini ödemeden Türkiye’den çıkamıyor. Bu bedel kalınan her altı ay için 306.30 TL. Yani Türkiye’de bir yıl kalmak zorunda kalmış 4 kişilik bir ailenin ödemesi gereken bedel, çıkış defteri parası da eklenirse, 3000 TL’ye denk geliyor.

Bir örnek: İtalya

Öncelikle şunu belirtelim; Berlusconi partisini Mussolini’nin devamı niteliğindeki Forza İtalya Partisiyle birleştirdi. Ulusal ittifak partisi ve sağcı çoğu neofaşist 8 parti daha birleşip adını Özgürlükçü Halk Partisi koydu. İlk kurultayda Berlusconi başkan oldu. Güvenlik yasası paketi 124 redde karşılık 157 evet oyuyla kabul edildi.

2 Temmuz 2009’da İtalya’da kabul edilen güvenlik yasası paketi:

Çok yoruma gerek yok, yasanın kendisi faşist doğasını deşifre eder nitelikte.

1-    İtalya sınırları içine kaçak olarak giren ve yakalanan her kişi 5 ile 10 bin Euro para cezasına çarptırılacak.

2-    Kaçak olduğu bilinen bir göçmeni evinde barındırmak veya evini kiraya vermek 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak.

3-    Evsizler kayıt altına alınacak.

4-    Sivil vatandaş birlikleri(mavi bereliler) olarak adlandırılan ekiplere kimlik sorma hakki verildi. Bu Mussolini’nin faşistler ekibine benziyor. Ekiplerin çoğu Casa Pound (Mussolini’nin devamı niteliğindeki sivil ekiplerden oluşan parti birliği) ve faşist Leganord partisinin gençliğinden oluşmakta. Armaları faşist Mussolini’nin armasıyla aynı, yani siyah güneş, kartal, Nazi arması… Bu ekipler genellikle kuzeyde güçlenerek büyüyüp, alanları genişliyor. Bu yasayla hükümet göçmen sorununu sivil faşistlere devretmiş oldu. Yasadan hemen sonra bu birlikler faaliyete geçti: Roma’da 5 İtalyan genç Kongolu bir göçmeni döverek hastanelik etti. Olaydan sonra yakalanan faşistlerin yaptığı açıklama “biz devletin çıkardığı yasayı kullanıp, devletin istediği şeyi yaptık” oldu. Milano’da yaşlı bir Mısırlı sopalarla dövüldü. Parma’da sivil faşist bir ekip Afrikalı siyahi birine kimlik sordu, siyahinin buna uymaması sonucu dövüldü. Bunlar gibi onlarca olay cereyan etti etmeye devam ediyor…

5-    Kaçak bir kadın, İtalya sınırları içinde doğum yaparsa, çocuğu emzirme suresince (yaklaşık 6 ay) İtalya’da çocukla beraber kalabiliyor. Ancak daha sonra anne sınır dışı edilirken, çocuk bir daha geri verilmemek üzere devlette kalıyor. Sonrada büyük ihtimalle İtalyan bir aileye verilip, bir İtalyan olarak büyüyor.

6-    Kaçak göçmenlerin kamplardaki gözaltı suresi 2 aydan 6 ay’a uzatıldı. Kamplardaki yaşam koşulları Türkiye’dekinden farksız. İtalya’nın Guantanamo’su olarak bilinen ve bugünlerde 4 bin Tunusluyu “ağırlayan” Lampedusa’daki isyanı hatırlarsınız. 700 kişilik bir kampa çoğunluğu Kuzey Afrikalı 1500 göçmen yerleştirilince, göçmenler kampın kapılarını kırıp halkla beraber isyan etmişti.

Bu yasaların en faşizanı ise ispiyonculuk yasası. Bu yasa, hastaneye başvuran hastaların doktor ve hemşireler tarafından ihbar edilmesini gerektiriyor. Yasa hâlihazırda var olan; hastaneye başvuran kaçak bir göçmenin ihbar edilmeksizin tedavi edilebileceğini öngören yasayı işlevsiz kılıyor. Bu yasayla göçmenler ölüme mahkûm ediliyor. Yasaya Berlusconi’nin rakibi sol cephedeki Demokrat Parti’den meclis grup başkan vekili Livia Turco’nun tepkisi ise şöyle: Bu yasa tedavi imkânı bulamayan pek çok kişinin, hastalık halinde hastaneye başvurmasını ve tedavi olmasını engelleyerek, yoksulluktan kaynaklanan bulaşıcı hastalıklara bizi de açık hale getiriyor.

Sol cephenin tepkisi adeta burjuva vicdanının bir suretidir. Sorun göçmenin hastalanması ya da ölmesi değil, sorun bunun İtalyanları etkileyip etkilemeyeceğidir.

İtalyadaki bu durum daha önce de tekrarlandı. Her kriz döneminde faşizm yükselip alçalıyor. Neofaşist ve neoNazilerin bütün derdi göçmenlerleydi. Genellikle yoksul kenar mahallelerde yükseliyordu bu hareket. İşsizliğin ve yoksulluğun nedeni ülkelerini istila eden yabancılardı. Bu süreç kapitalizmin doğal bir süreci ve sonucudur. Çağla beraber şekil ve boyut değiştiriyor sadece. Şimdiki faşizan yükseliş ırk temelli değil Avrupalı ve Avrupalı olmayan ayırımının bir sonucudur. Batı medeniyetinin ve ekonomisinin korunması buna bağlıdır. Günah keçisi ve tehdidin kaynağı belirlendi, göçmenler.

Oysa esas tehdit, yani, bir yerden kalkıp bir diğer yere gitmek kadar basit bir şeyi bile, suç haline getiren, kurumsal şiddet aygıtı olan devletlerdir.

Yeryüzü bir bütündür bölünemez! 

Mottomuzda ısrarla vurguladık. Sınırlar, sınıflar, yoksulluk ve yoksunluk devletlerin ve kapitalizmin ürünüdür. Yeryüzü bir bütündür bölünemez dedik; sınırı, vatanı, dini, bayrağı yüceltenlere inat ve hayalimizi bir kez daha eyleme dönüştürmek için. Kan dökerek sınırlar çizip, o sınırlar içinde doğanlara kurallar, yasalar dayatmak katil devletlerin işidir, bizim değil. Biz içine doğduğumuzun bütün bir dünya olduğunu biliyoruz. Bir devlet varsa bir sınır olduğunu, sınırın sadece toprak parçasına değil, özgürlüğümüze, düşlerimize, irademize ve davranışlarımıza çizildiğini biliyoruz. Doğayı bir bütün olarak algılayıp, yeryüzündeki bütün sınırları yıkmadan özgür olamayacağımızın farkındayız.

Bu farkındalık, bizim belirli bir ironiye gönderme yapan ifademizle barbarların akın ettiği her sınırda farklı ifade ediyor kendini. Yakın zamanda Yunanistan’da açlık grevi yapan 300 mülteci anarşistlerin gösterdiği dayanışmayla grevlerine polisin giremediği üniversitelerde devam ettiler. Yunan hükümeti, demokrasi için girilmez kıldığı üniversitelerin özerkliğini bile kaldırmayı düşündü. Yunanistan’dan başlayarak tüm Avrupa yeni koşullarını terazinin bir kefesine bu barbarları diğerine demokrasiyi koyarak örgütlüyor. Ve Avrupa’nın yeni koşulları söyledikleri demokrasi ve huzur yalanından çok ama çok farklı. Çünkü Avrupa’nın da kapitalizminde bir sınırı var.

Ve sınır varsa mülteci vardır. Sınır varsa savaş, ölüm, ırkçılık, gasp ve şiddet vardır. Mülteci bunların sonucunda hayatı elinden alınan, mağdur olandır. Aynı zamanda sınırları ihlal ederek devletlerin o en çok korktuğu şeyi yapandır. Kültürünü, dilini ve dinini yanında taşıyarak, devletin “kendi vatandaşları” için yarattığı ekonomik sistemin yanı sıra; tek bayrak, tek dil ya da tek kültürle sterilize edilerek yaratılan kontrol mekanizmasını tehdit edendir. Çünkü mülteci, varoluşu itibariyle, kontrol dışında, başka bir sınırdan aşıp gelmiş olandır ve “oraya ait olan” müreffeh vatandaş için, kötü görüntüdür.

Mülteci, aynı zamanda, burjuva kapitalist dünyasının tarihinin bir parçasıdır. Kapitalizmin bekası ve Avrupa refah devlet anlayışının sürmesi, mülteci yaratan, Ortadoğu, Asya ve Afrika’daki savaşların sürmesine bağlıdır. Sınırlar bu durumun ve bir bakıma kapitalizmin sürdürülebilir kılınmasına hizmet eder. İşte tam da bu yüzden mültecinin orada kalıp savaşması, silah satın alıp ölmesi, Avrupalının da Avrupa’da kalıp tüketmesi gerekir.

No Border! Sınırlara hayır!

No Border kampı ilk defa 1998 yılında Almanya-Polonya sınırında anarşistler ve anti otoriterler tarafından düzenlendi. O zamandan beri eylemliliklerine devam ediyor. Genellikle göçmen ve sığınmacıların sorunlarına yönelik eylemler yapıyorlar. Ancak sınırsız bir dünya gibi hedeflerinden dolayı bütün devletleri ve yasaları karşılarına almış durumdalar. Kamplarda göçmen sorunlarını gündemde tutup, yaşam alanlarını iyileştirmenin yanı sıra zaman zaman kitlesel sınır ihlalleri gibi eylemler de yapıyorlar. Kaçak göçmenleri işgal evlerinde tutmak, alternatif yaşam alanları kurmak faaliyetleri arasında yer alıyor.

Geçen yıl No Border kampı 25-31 Ağustos tarihleri arasında,  Yunanistan’ın Lesvos (Midilli) adasında yapıldı. Kampın Lesvos’ta yapılmasının nedeni, Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışan göçmenler için adanın ilk durak olması. Lesvos’ta iki kamp var: 18 yaş altı gençlerin kaldığı Agiasos ve Pagani.  Pagani mültecilerin ilk kapatıldıkları yer. Burada genelde Afganistan, Filistin ve Afrika ülkelerinden gelen mülteciler, aylarca insanlık dışı koşullarda, gelecekleri belirsiz bir şekilde tutuluyorlar.

Pagani’de kamp boyunca aktivistlerle, mülteciler birçok eylem yaptı. Mülteci sorunlarıyla ilgili söyleşiler, fikir alış verişleri ve toplantılar düzenlendi, yeni eylem programları hazırlandı. Eylemler sırasından zaman zaman polis sert müdahalelerde bulundu. Bir ara kamp işgal edildi ve bazı göçmenlerin kaçmasına yardım edildi. Yapılan kampın ve eylemlerin en somut sonucu, bir sonraki duraklarına gitmek için, yaklaşık 300 kişinin bir aylık izin kâğıdı almasıydı. Son No Border kampı 27 Eylül 2010 tarihinde Brüksel’de yapıldı.

BİR MÜLTECİNİNLANETİ

O Kerkük’ten kaçıp Türkiye’ye sığınmış ve üçüncü bir ülkeye gönderilmek için BM’ye başvurmuş, yıllardır da başvurusunun sonuçlanmasını bekleyen bir mülteci. Bizi karşılaştıran onun mülteci oluşu olsa da konuştukça fark ettik ki o hem bir Iraklı Türkmen, hem bir mülteci, müzisyen ve inatla kendisini arzuladığı gibi var etmeye çalışan, çabalayan biri.

lamHikayeni kısaca da olsa anlatabilir misin?

Ben gözümü açtım savaşla, savaşta doğmuşum zaten. İlkokula gittiğimde savaş başladı. 91 körfez savaşı. Sokakta ölü insanları gördüm. Vurulmuş ölmüş. Dağa kaçtık. Saddam’ın zulmünden. Süleymaniye’ye geldik. Süleymaniye’de bir ilkokulda kalmıştık. Binlerce insan. Sonra kimyasal tehlikesi. Saddam oraya kimyasal atacak diye dağlara çıktık. İran’da bir kampta kaldık. Sene 91, 92. Sonra tekrar Kerkük’e döndük. Orda okuluma devam ettim. Okulda öğretmenler dövüyorlardı öğrencileri. Bende onlardan biriyim. Sinirli adam. Mesela dersimi çalışmıyorum. Kafam almıyordu artık. Baas Partili idi müdür. Küçüktüm. Küçük yaşta bir insandan ne beklersin savaşa karşı. Korku içindeydim. Annemi kaybedeceğim, babamı kaybedeceğim, akrabalarımdan birisi ölecek, ailemden birisi ölecek korkusundaydım. O yaştaki psikoloji yani. Sonra dağlara, hep böyle kaçak, nasıl söyleyeyim; Irak’tan İran’a geldik dağlardan. Kaçakçılara para verdik zamanında. İran’da yakalandık, tekrar Irak’a sınır dışı edildik. Sonra tekrar İran’a gittik.  İran’dan bu sefer Van’a geldik. Bir keresinde Van’dan da sınır dışı olmuştuk.  Bu 96 senesinde idi. Bak onu hatırlamamıştım. Şimdi hatırladım. Sıraya dizilince düşünceler insanın aklına geliyor. Van’dan sınır dışı edilmiştik o senelerde. Sonra tekrar İran’a geldik. İran’dan dayımın oğlu ile Van’a geldik 98 senesinde annemler İran’da kaldılar. O zamandan beri hep böyle, doğduğum günden beri kaçak. Daha doğru dürüst bir sigortam yok, kimliğim yok, bir güvencem yok.

Van’da nasıl bir hayatını oldu?

Van’da ağabeylerim vardı. Onlar da BM’ye başvurmuştu, mültecilerdi. Dayımın oğlu vardı. Orada Van’da ağabeyim çalışıyordu. Ben de bir mağazaya girdim.  Mağazada çalışmıştım.

Kaçak mı çalışıyordun yoksa yasal olarak çalışma izniniz var mıydı?

Hayır, o zaman Van Emniyet Müdürlüğü’ne gidip imza atıyorduk. Kaçak değildi o zamanlar. Bu anlattığım olay 98 de oluyor. Orada bir mağazada çalışmıştım. Ondan sonra otelde kalıyorduk. Kendi paramızı kendimiz veriyorduk. Sonra kabul gelmeyince İstanbul’a geldik. İstanbul’da çalışmaya başladım. Sonra da annemler geldi. Annemle babam iki seneye yakın Van’da kaldılar. BM’ye başvurdular. Bir sene bir buçuk sene. Annem hasta idi; yani acil gitmesi gerekirken, beklettiler. Orada vefat etti annem. Şu anda mezarı da kayboldu çünkü yapmadılar, yapılamadı işte toprak olarak kaldı sadece.  Yani bunların kim verecek hesabını. BM mi, Türkiye Devleti mi?

Ailen şu anda nerede yaşıyor, neler yapıyorlar?

Babam şu anda Irak’ta, geri döndü ikinci evliliğini yaptı o. Yaşıyor şu anda orada. O da hasta. Hastalandı, şeker hastalığı. Felç oldu. Altı kardeşiz. Bir tane ağabeyim Almanya’da. Bir tane ağabeyim İsveç’te. Bir tane ablam İstanbul’da. Onların kabulü geldi. Amerika’ya gidecekler. O da çocukları sayesinde. Ablam ikiz doğurdu. Bir tanesi spastik; o çocuk hasta olduğu için kabulleri geldi. Bir tane ablam da Irak’ta şu anda. Ağabeylerim kendi istekleri ile gitmişlerdi yurtdışına ablam gidemedi.  İki tane ağabeyim kaçak yollardan gitmişlerdi. Yunanistan üzerinden. BM falan göndermemişti onları.

Onların yanına gitme gibi bir şansın var mı?

Ya işte onu söyledim ben. Benim bu Türkiye’de yapabileceğim hiçbir şey yok yani kalmadı. Gitmek istiyorum yurtdışına zaten. Gidip orada müziğimi yapmak istiyorum. Müzikle uğraşıyorum. Türkiye’de yapamıyorum. Yapsan da ne kadar yapabilirsin, imkân yok.

Daha sonra İstanbul’a geldin galiba. İstanbul’da neler yaptın, nasıl yaşıyorsun? Bir de BM’e yaptığın başvuru var sanırım.

Mağaza da çalıştım. Arapça tercümanlık yaptım. Sonra işten ayrıldım. Sokak müzisyenliği yapıyordum, Beyoğlu’nda. Polislerden baya bir şiddet gördüm; kaldır diyorlar, kılıfıma tekme attılar. Araba ile kılıfımın üstünden geçiyorlar. Dönüşte tekrar ‘ben demin buradan araba ile geçerken, kılıfına bastım şimdi niye kaldırmıyorsun?’ diyor. Coplarla saldırdılar bana, dövdüler. Ayrıca duruyorum böyle, aldılar beni karakola götürdüler, karakolda beklettiler. ‘Senin niye kimliğin yok, niye böyledir…’ bir sürü böyle olaylar oluyor polislerle. Önceden oturma iznim vardı.

Van’dan giriş yaptığında mı aldın oturma iznini?

Hayır İstanbul’da. 3 aylık aldım ilk önce. 2004’te vermişler, 12. ayda. Ondan sonra 6 aylık verdiler. 2005’in 12. ayından 2006’nın 5. Ayına kadar.

Irak Türkmen Derneği’nden 100 milyon para istiyorlardı oturma izni için. Irak Türkmen Derneği bizi emniyete gönderiyordu. Oradan da ayrı bir para alıyorlar, 70 milyon kusur. Param olmadığı için gitmedim ben derneğe, almadım da oturma iznini. Zaten pasaportum da yoktu. Pasaport istiyorlardı ilk başta; oturma iznini pasaportsuz vermiyorlar. Ben orda anlatıyorum ki, diyorum ki; ‘kaçak gelmişim Irak’tan bu senede.’ Adamlar yok illa pasaport olacak diyorlar. Her neyse gittim pasaport çıkarttım. İkametimden baya bir süre geçmişti. 2006’nın 9. ayında çıkarttım pasaportu. ‘Ben pasaportumu da çıkardım,  geldim işte’ dedim. Bir de ismi değiştirmem gerekiyor. Pasaportu Irak kimliğine göre yaptım. Önceden ismimi … [ailesinin verdiği ad, E.N] olarak kullanıyordum çünkü ismin uzun diye değiştirebilirsin, zorlanmazsın demişlerde Irak Türkmen Derneğinden. Her neyse. Uzun diye ben değiştirip M.K [ Kendi seçtiği ad, E.N] yapmıştım. Emniyete gittiğimde bana ‘Ankara’ya gideceksin’ dediler üstünden baya bir zaman geçmiş çünkü; ‘Ankara’ya gidip Dikmen’de Emniyet Müdürlüğünün Yabancılar Şube Daire Başkanlığı’na dilekçe yazacaksın, oradan emniyete mektup gelecek, emniyetten işini halledeceğiz biz’. Tabi ben Ankara’ya geldim. İlk önce Birleşmiş Milletlere başvurdum, Dikmen’e gitmedim. Aklıma öyle bir şey geldi. Herkes mesela Iraklılar o sıralar BM’ye gidiyordu. Türkmen arkadaşlar bana gidebilirsin, başvurabilirsin demişlerdi.  Ben buraya geldim Birleşmiş Milletlere başvurdum. İçeri girdim bana bakıyorlar, bakıyorlar kimlikte isim farklı, pasaportta farklı. ‘Niye’ diyorlar ‘böyle farklı. Sen kimsin? Irak’lı değil misin yoksa?’. Sorguya aldılar beni, Birleşmiş Milletlerden iki kişi. Her neyse ben anlattım olayı. Dosya açtılar bana. Bir kâğıt yazdılar, Van’a göndereceklerdi. ‘Zamanında kaçak gelmişsin Türkiye’ye, geldiğin şehir hangisi ise oraya gitmen gerekiyor, orada kampta kalacaksın’ dediler ama ben  ‘zamanında geldim ben Birleşmiş Milletlere başvurdum. Kabulüm gelmedi. İstanbul’a geldim. İstanbul’da oturma izni aldım. Şimdi de süresi geçmiş, süre almam lazım’ dedim, o zaman avukat bana ‘alabiliyorsan süreyi İstanbul’da kalabilirsin’ dedi. Hem benim ablamlar da İstanbul’da. Kanunda, birinci dereceden yakın akraban, mesela ablan ağabeyin olabilir, birileri varsa kaldığın şehirde onlarla beraber kalabilirsin yazıyor. Sonuçta Ankara’dan bana bir kâğıt verdiler. Dikmen’e gittim, emniyete, dilekçemi yazdım. Durumu anlattım, isim soyadı değişecek, doğum tarihi değişecek, oturma izni almam gerekiyor dedim. ‘Bekle’ dediler. ‘İstanbul’a mektup göndereceğiz. Bekliyorum. Üç ay dediler. İşte bak şu kâğıt. 5 Haziranda Ankara’da Birleşmiş Milletlere başvurmuşum. 5 Hazirandan itibaren hala bekliyorum. Aradım birkaç kere, bu numarayı ara dediler. Yok, 3 ay dediler, üç ayı bekledim. 3 aydan sonra yılbaşına kadar dediler, hala bekliyorum. Şu anda ne oturma iznim var, ne Birleşmiş Milletlerden bir cevap geliyor. BM çalış diyor. Çalışma iznim yok, oturma iznim yok. Barakada kalıyorum. Vakfa ait bir yerde kalıyorum. Harabe idi ben kendim yaptım, düzelttim falan. Su yok, elektrik yok içinde.

Bu senin ilk başvurun mu BM’ye?

Bu benim ikinci başvurum BM’ye.

Peki bu başvuru süreci nasıl işliyor?

Şimdi BM dilekçede her şeyi doğru söyleyeceksin, yani tarihleri falan yanlış söylemeyeceksin diyor. Ben ilk geldiğimizde, Van’da BM’ye her şeyi doğru söylemiştim. O dilekçem neden kabul olmadı? Ben her şeyi doğru söylerken, savaştan kaçtığımı söylerken niye kabul olmadı! Yalan söyleyenleri gönderiyorlar, mesela hiçbir siyasetle ilgisi yok, maddi sıkıntıdan Irak’tan kaçmış, gelip burada ben savaştan kaçtım diyor, onları gönderiyorlar. Ben kaldım. Şimdi bir de şu var, aradan bayağı bir zaman geçmiş, ben de küçüktüm hatırlamıyorum tam seneleri. Dilekçeme yazdım ama hep eksik yazdım tarihleri. İkinci dilekçede tarihleri eksik söyledim hatırlamadığım için. Şimdi mülakata çağırsalar belki hatırlamayacağım. Tamam, 98’de giriş yapığımı hatırlıyorum. Mesela okulu hangi tarihte, hangi sebeple bıraktın diye sormuşlar. Yazdım ben de onları. Mesela okul hangi ayda açılıyor, altıncı ayda. 12. ayda mı bitiyordu. Öyle bir şeydi. Yani onları yazmıştım. Ama önemli olan bir şekilde süsleyip sunanların dilekçesinin kabul edilmesi. Şans mı diyeyim artık, şans oluyor herhalde.

Daha ikinci mülakata çağırmadılar, 8 ay geçti üstünden. Bir kez girdim, formu doldurdum. Arayacağız dediler 8 ay geçti üstünden hala aramadılar. Yani ben onları aramasam hani o zenci çocuk vardı ya neydi ismi? Festus Okey. Festus Okey gibi ölebilirdim de. Ki öyle şeyler de atlattım Taksim’de. Polisler durduk yere dayak atıyorlar, baskın yapıyorlar. Ara sokaktan geçiyorum arkadaşlarımla beraber, çeviriyorlar, pataklıyorlar. Tipten dolayı sırf. Beni de diğer şeylere benzetiyorlar, bana torbacı diyorlar, uyuşturucu kullanıyorsun diyorlar. Polisin bana söylediği şey; ‘torbacı’, ki söylemiştim de yani ben zamanında uyuşturucu da kullandım dilekçemde de yazmıştım, kullandım bıraktım.

BM’den kabul geldiği zaman seni belli bir ülkeye mi gönderiyorlar yoksa kendin gideceğin ülkeyi seçebiliyor musun?

3 tane ülke var: Amerika, Kanada, Avustralya.  Bu üç ülkeden birisine gönderecekler, ama Kanada’ya gitmek istiyorum. Çünkü dayımlar var orada. Onlar BM sayesinde gittiler. Dayımlar, dayımın oğlu var, akrabalar var. Oraya gidersem daha iyi olur. Amerika’ya gitsem zorluk çekeceğimi biliyorum.

Başvurun kabul edilir ve üçüncü bir ülkeye yerleştirilirsen ne yapmayı düşünüyorsun?

Beklentim dil öğrenmek, orada zaten okula gönderecekler. İngilizceyi öğrenip… pek bir şey yapmak istemiyorum. Müzik yapmak istiyorum. Müziğimle artık bunları sakin kafayla yazmayı, eğer maddi durumumda olursa bir karavan alıp, doğada müzik yapmayı planlıyorum kafamda. Hayatımı ne bileyim savaşları anlatarak, barışı çağrıştıracak şarkılar söyleyerek geçirmek istiyorum. Kafamda bu var yani planım.

Başvuru sürecinde ya da maddi olarak destek sağlayan kuruluşlar var mı?

Helsinki Yurttaşlar Derneği’ne gitmiştim. Beni yardım alabileceğim bir yere gönderdiler. O yerde kapıda bir amca ‘yardım vermiyorlar, açık çıkmış. Orda çalışanlar, Irak’tan ya da artık nereden geliyorsa, gelen yardımları cebe indirmiş’ dedi. Karitas’tı yerin adı. İtalyanlar el koyacakmış olaya. Sonra ben bunu Helsinki Yurttaşlar Derneği’ne söyledim. Güldüler.

Türkiye’de mülteci dahi olsalar Türkmenlerin farklı bir statüsü var gibi. Senin hiç ilişkin olmadı mı diğer Türkmenlerle?

Var evet, Ankara’da bayağı var. Yer de veriyorlar, okulda, üniversitede, kanalları da var Türkmeneli TV. Ben hiç girmek istemedim. Bir kere bana dernekte gel albüm çıkaralım sana müzik yapalım demişlerdi. Şarkılarda hep faşist şarkılar olacaktı. Tamam, gelirim dedim. Gidiş o gidiş. Bir daha da işim olmadı. İlk geldiğimden beri onlara karşı tepkim bu şekildeydi. Çünkü sahtecilik, yalan gördüm onlarda. Ama tabi belki ben o zaman sezilerimle düşünüyordum. Belki bende bir sorun vardı onlara karşı. Ama bir albüm yaparsam Kerkük’ün Zindanını okurum, bir şarkı söylerim Kerkük için.

İstanbul’da diğer mültecilerle ilişkilerin var mı?

Var şu anda İstanbul’da ama onlar çalışıyorlar, belli sisteme geçmiş çalışıyorlar. Uyum sağlıyorlar. Ben sağlayamıyorum uyum. Bir de tipimden dolayı çalışamıyorum. Ben müzisyen olduğum için kendime öz bir tipim var. Buna da işverenler çok karışıyor.  Sakalıma saçıma… Polis de karışıyor, işverenler de istemiyorlar böyle bir şey. Şu anda mesela hayatım burada daha da tehlikede. Irak’tan kaçmışım, oradan savaştan kaçmışım. Bir sürü tehlikeler atlatıyorum burada da. Kafamıza silah da dayandı mesela gitar çalarken Beyoğlu’nda, Oda kule’de. Adamın biri geldi kafama silahı dayadı, hiçbir şey yok ortada. ‘Kalkın lan!’ falan diyor, silahı dayıyor kafama.

Mülteci olarak müzikle uğraşmak yerine başka işlerde çalışsaydın hayatının daha farklı olacağını, sana daha farklı davranılacağını düşünüyor musun?

Yok, zannetmiyorum, ya benim bir kere zaten kalbimde bir yara var. O hiçbir zaman iyileşmeyecek. Sadece ne bileyim kendimi avutacağım herhalde.

Ben daha çok insanların, polisin, devletin ya da BM’nin yaklaşımının değişeceğini düşünüyor musun diye sormak istemiştim?

Çalışma açısından biraz rahat olabileceğine inanıyorum. Tabi gözetim altında kalacağım, zaten herhangi bir örgüte katılamazsın orada. Kapitalist sistemin içinde kalacaksın, mahkûm kalacaksın. Ama dediğim gibi pasaportu alınca o sistemin içinde değil de gidip müzik yaparım falan diye düşünüyorum. Yani belli bir şey istemiyorum, gidip orda çalışmak gibi… Yapabileceğim tek bir şey var o da müzik. Müzikle anlatabilirim. Mesela Iraklı bir heavy metal grubu var, onlar da yeni geldiler, başvurdular BM’e. Bekliyorlar. Tabi ben onlardan önce başvurmuştum. Belki onlarınki kabul olur, gönderirler. Ama benim bir grubum yok olmadığı için de saygı duymayacaklar müziğe. Tabi arkadaşlarım aynı zamanda bunlar benim.

Muhatap olmadığın bir savaştan kaçmışsın. Karşına sürekli sınırlar çıkmış. Şu anda sınır senin için ne ifade ediyor?

Benim için artık sınır öyle bir şey oldu ki sınır tanımamaya başladım. Sınır olmasın diye düşünüyorum. Geldim böyle hep. Ne bileyim hep başka ülkelerde yaşadım. İran’da olsun Türkiye’de olsun. Mesela Bulgaristan’a kaçtım. Bulgaristan’da yakalandım. Sonra işte attılar bizi Türkiye’ye. Başka ülkelerde tanımadığım yabancı ülkelerde…

Mültecinin Laneti

18 Ağustos 2007 – Urla’da Afganistan ve Pakistan uyruklu kaçak göçmenleri taşıyan bir tekne aşırı ağırlık nedeniyle battı. Teknede kaç kişinin olduğuna dair bilgiler muhtelif. 45 kişi sağ kvurtarıldı, 6 kişinin cesedine ulaşıldı. Kimi kaynaklar 5 kişinin de kaçtığını söylüyor. Kurtarılanların akıbetlerine dair bilgi yok…

20 Ağustos 2007 – Mültecilik Beyoğlu Karakolunda bir silah patladı. Nijerya’dan gelip sığınma talebinde bulunmuş Festus Okey gözaltına alındı ve o gün karakolda patlayan silahın hedefi oydu. Okey o gün, o karakolda Nijeryalı bir mülteci olarak öldü. Mahkeme olayda kasıt olmadığı sonucuna vardı. Festus Okey 20 yaşında, bir karakolda yanlışlıkla patlayan bir silahdan çıkan kurşunla kasıt güdülmeden öldürüldü.

23 Ekim 2007 – Bir ihbar üzerine Ümraniye Çamlıca gişelerinde bir tıra düzenlenen operasyonda 105 Pakistan uyruklu kişi yakalandı. Türkiye’ye kaçak giriş yapmışlardı ve hemen geri iade için Yabancılar Şubesi’ne başvuruldu ama Pakistan’da patlak veren kriz yüzünden iade edilemediler. Gözetim altında tutulmaları gerekiyordu ve karakolların nezarethanelerine yerleştirildiler. Karakollar, nezarethaneler mülteciler tarafından doldurulduğu için gözaltı gerçekleştiremediklerinden yakınıyordu. Mültecilerin şu andaki akıbetlerine dair bir bilgi yok…

10 Aralık 2007 – Seferihisar’a bağlı Sığacık beldesi açıklarında kaçak göçmen taşıyan bir tekne aşırı yük nedeniyle battı. Tekne Sakız adasına gitmekteydi. Olay Filistin uyruklu iki kişinin kıyıya yüzerek ulaşması ve olayı haber vermesi üzerine öğrenildi. Toplam 6 kişi kurtarıldı, 43 kişinin cesedine ulaşıldı. Teknede 85 kişinin bulunduğu tahmin ediliyor. Kurtarılanların geri iadesi için başvurular başladı. Akıbetleri belirsiz…

Mülteciler zaman zaman gözümüze değen, kulağımıza çarpan, kamyonlar ya da tekneler içindeki görüntüleriyle bir kare içinde önümüzde belirip kayboluveren insanlar. Onlar bu sorunla başa çıkamayan, çıkacak yollar arayan, devletlerin tanımladığı şekliyle “dini inançları, siyasi görüşleri, ait olduğu sosyal grup, ırkı veya milliyeti gibi beş sebepten biri yüzünden ülkesinde zulüm göreceğine dair haklı bir korku taşıması ve bu korku nedeniyle ülkesini terk edip”(Cenevre Sözleşmesi) başka bir ülke arayan insanlar.

Kitlesel bir fenomen olarak mülteciler I. Dünya Savaşı sonrasında Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ile ortaya çıktı. Ayrıca ulus-devlet modelinde yeni kurulan devletlerde de Yugoslavya ve Çekoslovakya gibi, %30 oranında azınlıklar vardı. Savaş sonrası kurulan Milletler Cemiyeti’nde konu devletler arasında ikili düzeyde çözülecek bir olgu olarak ele alındı. Birkaç yıl sonra Almanya’daki ırkçı yasalar ve İspanya İç Savaşı da yeni bir mülteci dalgası yarattı. II. Dünya Savaşı ve yayılan faşizm dalgası da milyonlarca insanın yer değiştirmesine sebep oldu. 1944- 1951 yılları arasında 20 milyona yakın insan başka topraklara göçtü. Bu atmosferde, savaş sonrasında, 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB) yayınlandı, buna dayanarak Birleşmiş Milletler sözleşmeleri ve Bölgesel İnsan Hakları Sözleşmeleri oluşturuldu. İHEB’nin 14. maddesinde temel bir insan hakkı olarak sayılan “iltica hakkına” ilişkin Mültecilerin Hukuki statüsüne dair BM Sözleşmesi 1951 yılında Cenevre’de kabul edildi. Bu sözleşme halen günümüzde de iltica/mülteci hukukunun temel belgesi olarak kabul edilmekte. Aynı şekilde bu dönemlerde Avrupa dışında da kitlesel nüfus hareketleri görülüyordu. Ruanda ve Tanzanya´daki Mozambikli mülteciler, Hindistan´daki sayıları 10 milyonu bulan Bengalli mülteciler, Vietnam ve Kamboçyalı mülteciler, İran devrimi sonrası ülke dışına kaçan rejim muhalifi mülteciler, 1979 yılında yaşanan işgal girişiminden sonra Afganistan´dan kaçan 6 milyon mülteci (ki hala bir kısmı bir türlü bitmek bilmeyen iç savaşlardan ötürü ülke dışında kalmaya devam etmektedir), Körfez Savaşından sonra Irak´tan kaçarak İran´a sığınan 1,3 milyon, Türkiye´ye sığınan 460.000 Kürt mülteci, Bosna-Hersek ve Kosova´nın bir çok ülkeye sığınmış nüfusu ve Sudan’ın Darfur Bölgesinde yaşanan krizden ötürü bir milyonu, öncesinde ise güneyde dört milyonu aşkın yerinden edilmiş insan.

O tarihlerden bugüne milyonlarca insan sınırlar arasında, hep sınırlarda kalarak onları tanımlamış, onlara bir kimlik vermiş vatanlarından kaçarak vatansızlaştılar ve başka vatanlara ayak basmaya çalıştılar, bastılar, birçokları öldü ve ölmeye devam ediyor. Vatandaşı oldukları devletlerin verdiği pasaportları ve kimlikleri yok çoğunun yanında. Onlar, artık kendilerini tanımlayan bir kimlikten yoksunlar ve isimlerimizin, ailemizin, soyumuzun sopumuzun kayıtlarının tutulduğu, soyumuz sopumuzla bağlı olduğumuz bir ulusun devleti tarafından bize kendisine bağlılığımızı ispatlamak için verilen kimlik kartlarımızla, pasaportlarımızla varolabildiğimiz, varlığımızı kanıtlayabildiğimiz bir dünyada artık yoklar. Onlar artık vatandaş değil ve insan olmak iktidarların muhasebesinde “vatandaş” olmakla ölçüldüğünden, insan da değiller! Çünkü insan hakları dediğimiz aslında ne idüğü belirsiz, muğlâk, içi boş kavram bu ulus-devletler çağında vatandaşlıkla tanımlanıyor ancak. Vatansızlaştıkları nokta da artık kullanabilecekleri, talep edebilecekleri bir insan hakkı yok. Evet, yoklar ama fiziksel varlıkları inkâr edilemeyecek bir gerçeklik, devletler için. Çizilmiş sınırların içine, onlardan izin almadan girmiş, sınırları ihlal etmiş olan milyonlarca insan.. Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Bu insanlar farklı renkleri, dilleri, kültürleri, tarihleri ile birer tehdit çünkü. Sınırdalar, ulus devletin üzerine kurulduğu mitleri yıkıyorlar, Agamben’in deyişiyle insan ve vatandaş, doğum ve milliyet arasındaki kimliği yıkarak egemenliğin özgün kurgusunu krize sokuyorlar. Ulus-devlet denilen mefhum ezelden beri vardı ve ebediyen olacaktı. Sınırlar haritalar üzerinde çizilirken aslında bizim kafalarımızda çiziliyordu. Bize güvenlik sağlayan, kimlik kazandıran, varlığımızı anlamlı kılan sınırlardı onlar. Dışarıdakiler, korkunç yaratıklar kimliğimizi ve bizi tehdit eden, sanki her an bozulacak bir büyü içinde yaşıyoruz aslında ezeli ve ebedi olduğuna inandığımız bu sınırlar içinde.

Evet, bir şeyler yapmak gerekiyordu. Devletler kendi bünyeleri içinde ya da diğer devletlerle ittifak halinde birçok kuruluş oluşturdu bu gittikçe büyüyen sorunu halletmek için. Bunlar zavallı, biçare mültecilere yardım etmek için çırpınıp duruyorlar ama pek tabii ki politik bir duruşları yok devletlerin kendi elleriyle yaratılmış kuruluşlar olarak varlar. Bu halleriyle, mülteciler açısından hükümsüz kurumlar. Sadece belirli kişiler ya da olaylar bağlamında verili durum içindeki sorunları çözmek, yardım toplamak ya da dağıtmak, mülteci kampları kurmak ya da kurulu kamplardaki durumları iyileştirmek üzerinden çalışıyorlar. Mültecinin kim olduğu, neden mülteci olduğu, o sınırlar içinde yaşayan başka herhangi bir insandan ne farkı olduğu, eğer farkı yoksa neden böyle bir durumda yaşamak zorunda bırakıldığı ve devlet ile mülteciler arasındaki ilişkinin ne olduğu gibi sorulara verilecek bir cevapları yok. Devletler ve kuruluşları sorunlarla başa çıkmakta başarısız oldukça polis ve yardımsever kuruluşlar daha fazla devreye giriyor. Mülteciler kendilerini kabul etmeyen bu yeni topraklarda ya acınıp şefkat gösterilecek zavallılar ya da sürekli sorun yaratan, suç işleyen ıslah edilmesi gereken korkunç, tekinsiz eli kanlı suçlular. Bu durumu aslında değişen terimlerde de izlemek mümkün. Resmi belgelerde, başvurularda “sığınma isteyen” terimi “mülteci” ile yer değiştiriyor. Sığınma isteyen pasif, rica eden bir konumdayken mülteci tehdit veya yoksunluktan dolayı bir yerden kaçışı temsil ediyor. Sığınma isterken eylem tam anlamıyla gerçekleştirilmiş sayılmaz, bir ricada bulunulmuş ve cevabı beklenmektedir ama mülteci eylemi gerçekleştirmiştir, kaçmıştır. Her ne sebeple olursa olsun insanların kendi kafalarına göre hem de kalabalık bir halde bir yerden bir yere hareket etmeleri kabul edilebilir bir durum değildir. Bir kere coğrafi iş bölümü denilen bir şey var değil mi? Sermaye küreselleşiyor ama emeğin olduğu yerde kalması kontrollü bir şekilde hareket etmesi gerekiyor. II. Dünya Savaşından sonra yerle bir olmuş Almanya’ya işçi olarak gidilebilirdi büyük kalabalıklar halinde ya da Avustralya’ya Kanada’ya vasıflı işçi olarak ama onlar istemeden bir yerden bir yere hareket etmek pek de hoş değil! Coğrafi iş bölümünün altını oymaktır bu ve küreselleşen sermayeye bir tehdit oluşturur.

Bu tehdide karşı devletler mültecilerin nerede yaşayacaklarını seçme hakkını, paralarını nasıl harcayacaklarına karar verme hakkını bile ellerinden alıyor. Örgütlenmiş, politik olarak etkin gruplar halinde bir araya gelmelerini engellemek için ya da bu şekildeki grupları dağıtmak için mülteciler ülke genelindeki küçük, daha saldırgan şehirlerdeki kamplara dağıtılır, çalışma izinine ise zaten sahip olamazlar. Çoğunu BM’nin desteklediği bu kamplarda ancak yardımlarla hayatta kalabilirler ya da kaçak işler yaparlar ama kaçak çalıştıkları bilindiği için çoğu zaman paralarını da alamazlar. Genellikle muhafazakâr olan, kendi içine kapalı ve dışarıdan gelenlere karşı düşmanca tavırlar sergileyen bu şehirlerde zaten sürekli bir tehdit altındadırlar, bir korku içinde yaşarlar. Okula yeni başlayan ya da devam eden çocuklara kimliklerini gizlemeleri tembihlenir çoğu zaman, özellikle de dinsel kimliklerini. Bir kısmı daha rahat kabul görmek için dinlerini değiştirir. İngiltere’de örneğin mültecilerin nakit para kullanması dahi yasaktır sadece kendilerine verilen biletlerle alışveriş yapabilirler hatta para üstü olarak bile nakit para alamazlar. Böylece sadece biyolojik varlıklarını devam ettirebilecek maddelere ulaşmaları sağlanır. Varlıkları biyolojik bir varlığa indirgenir, toplumsal, tarihsel bir özne olarak kabul edilmezler ki birçoğu biyolojik olarak hayatlarını devam ettirebilecek olanaklardan dahi yoksundur. Sığınma talebinde bulunduklarında sonuçlanması yıllarca sürer ve onlar bu yılları ne olacağını bekleyerek bu kamplarda geçirir. Taleplerinin kabul edilmesi için gerekli koşullar oldukça ağırdır ve gittikçe de ağırlaşmaktadır. Neden kaçtıklarını kanıtlamaları gerekir, daha doğrusu karşılarındakileri inandırmaları. Çünkü haklarını hukuklarını tayin etmek için kendileriyle ilgili yapılmış olan yasalarda, sözleşmelerde göçün nedenleriyle ilgili ayrımlar yapılmıştır. Hayati tehlike söz konusuysa belki kabul edilebilirler ama yoksulluktan kaçıp geldilerse adları “ekonomik göçmen” olur ve kabul edilmezler eğer göç etmeye çalıştıkları devletin böyle bir talebi yoksa. Bu yüzden de doğru söyleyip söylemediklerinin anlaşılması için kendileriyle ardı ardına mülakatlar yapılır. Bu ağır koşullar altında yaptıkları her şey de suç kabul edilir, kamplardan izinsiz ayrılmaları, para kazanabilmek için çalışmaları tahmin edilebileceği gibi ağır şekilde cezalandırılır ya da öldürülürler tıpkı Festus Okey gibi ya da isimlerini bilmediğimiz binlerce insan gibi. Hatta örneğin İngiltere’de özel güvenlik şirketleri tarafından işletilen göçmen tutuklama merkezlerinde, kamplardakinden bile zor şartlarda tutulurlar. Bunca yaşanan şeyden sonra pek çoğunun sığınma talebi yeterince inandırıcı bulunmaz, reddedilir, sınır dışı edilirler, ülkelerine geri gönderilirler.

Milyonlarca insanın yer değiştirdiği, değiştirmek zorunda kaldığı bu coğrafyada Türkiye geçiş yolu işlevi görmekte. Cenevre Sözleşmesi’ni imzalamış ama coğrafi çekince koymuş olan Türkiye, doğudan gelenlere mülteci statüsü vermezken sadece batıdan gelenlere verir ki yasal bir prosedür olmasına rağmen fiiliyatta onlara da vermez. Bu yüzden de insanlar genellikle Türkiye’ye giriş yapıp, sığınma talebinde bulunuyor ve 3. bir ülkeye gönderilmeyi burada bekliyor. Türkiye’ye 2002–2006 yılları arasında toplam 15.556 kişi iltica-sığınma başvurusunda bulunmuş, bunlardan 7.212 kişinin talebi kabul edilmiş ve 3. ülkelere yerleştirilmiştir. 762 kişinin başvurusu reddedilirken 6.061 kişi halen başvurularının sonuçlanmasını beklemektedir. Ayrıca Türkiye’de yakalanan yasa dışı yabancı kişi sayısı son 5 yılda toplam 309.683’tür. Aynı zamanda, 1980–1999 yılları arasında 579. 510 kişi Türkiye´den kaçarak başka ülkeler nezdinde sığınma aramış, bu hali ile dünyada hatırı sayılır mülteci nüfuslarından birisi olmuştur. Genel olarak baktığımızda ise Uluslararası Göç Örgütü’ne göre dünya nüfusunun %3’ü göç halinde ve bu da yaklaşık olarak 191 milyon insan ediyor. Bu göçmenler içinde ise sadece 30–40 milyon kişi kaçak göçmen ve 8,4 milyonu da mülteci statüsü taşıyor.

Bu, arka arkaya sıralanan rakamlar, istatistikler yaşananların gerçek yüzünü saklıyor aslında; çünkü her mülteciyi sadece bir rakama indirgiyor ve yaşananlara dair sadece uzaktan bakmamızı, belki bir iki kere tüh tüh vah vah dememizi sonra da unutmamızı sağlıyor. Ama altında yatan hikâyeleri hiç bir zaman öğrenemiyoruz. Ya mülteci kamplarına kapatılıyorlar ya da etnik azınlık oluyorlar. Bir etnik azınlık diğerinden nefret eder hale getiriliyor. Nefret edilen, korkulan insanlar olarak, korkuyu tanıyan bilen insanlar olarak kendi aralarında da bir diğerine karşı korku yaratılıyor. Biraraya gelmemeleri, daha büyük bir tehdit olmamaları, yaşadığımız toplumu, değer diye bildiklerimizi sorgulamamıza neden olmamaları için. Çünkü yaşadığımız dünya da değişiyor. Bugün kamplarda kalanlar, hayatlarını sadece biyolojik olarak dahi devam ettirmek için çırpınanlar mülteciler ama yarın böyle olmayacak. Ezeli ve ebedi bildiğimiz ulusumuzun devleti biçim değiştirmeye devam ettikçe ulus, vatan dolayısıyla da vatandaşlık üzerinden tanımladığı bütün değerler de aşınacak. Bugün mülteciler üzerinde uygulanan kontrol yöntemleri yavaş yavaş bütün topluma yayılacak. Toplumsal, tarihsel, kendini kurmaya, arzusunu gerçekleştirmeye çalışan bir özne olmaktan çok hayatını sürdürmeye, hayatta kalmaya çalışan birer emek-gücü olacağız. Bu yüzden de mücadele ederken de çıkış noktamız zavallı, biçare mültecilere vatandaşlık verilmesi, vatandaşlığın nimetlerinden yararlanmalarının sağlanması değil her yerde mülteci öznelliğinin yaratılması olmalı; çünkü mülteciler beden üzerinden kontrol mekanizmalarının yaratılmasına, biyolojik hayat ve politik hayat arasında bir çelişki yaratılarak bunun üzerinden iktidar politikaları geliştirilmesine karşı duruyor. Sınırdışı edilmeler sırasında gerçekleştirilen müdahalelerden sınır kamplarına, mülteciler için işgal evleri kurmaya, mali destekte bulunmaya, sağlık hizmeti almalarını sağlamaya kadar dünyanın farklı yerlerinde bugüne kadar birçok yöntem geliştirildi ve gelişitirilmeye devam ediyor ve geliştirilecek. Önemli olan bu sisteme, devletlere rağmen yeni bir hayatı bugünden burada hep beraber örgütleyebilmek

Permalink to this post: http://www.ahaligazetesi.org/2011/05/dosya-yeryuzunun-lanetlileri/?postTabs=2

May 23, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, sınırlara hayır | Leave a comment

The Social Ideology of the Motorcar – André Gorz

 Le Sauvage
September-October 1973

The worst thing about cars is that they are like castles or villas by the sea: luxury goods invented for the exclusive pleasure of a very rich minority, and which in conception and nature were never intended for the people. Unlike the vacuum cleaner, the radio, or the bicycle, which retain their use value when everyone has one, the car, like a villa by the sea, is only desirable and useful insofar as the masses don’t have one.

That is how in both conception and original purpose the car is a luxury good. And the essence of luxury is that it cannot be democratised. If everyone can have luxury, no one gets any advantages from it. On the contrary, everyone diddles, cheats, and frustrates everyone else, and is diddled, cheated, and frustrated in return.

This is pretty much common knowledge in the case of the seaside villas. No politico has yet dared to claim that to democratise the right to vacation would mean a villa with private beach for every family. Everyone understands that if each of 13 or 14 million families were to use only 10 meters of the coast, it would take 140,000km of beach in order for all of them to have their share! To give everyone his or her share would be to cut up the beaches in such little strips-or to squeeze the villas so tightly together-that their use value would be nil and their advantage over a hotel complex would disappear. In short, democratisation of access to the beaches point to only one solution-the collectivist one. And this solution is necessarily at war with the luxury of the private beach, which is a privilege that a small minority takes as their right at the expense of all.

Now, why is it that what is perfectly obvious in the case of the beaches is not generally acknowledged to be the case for transportation? Like the beach house, doesn’t a car occupy scarce space? Doesn’t it deprive the others who use the roads (pedestrians, cyclists, streetcar and bus drivers)? Doesn’t it lose its use value when everyone uses his or her own? And yet there are plenty of politicians who insist that every family has the right to at least one car and that it’s up to the “government” to make it possible for everyone to park conveniently, drive easily in the city, and go on holiday at the same time as everyone else, going 70 mph on the roads to vacation spots.

The monstrousness of this demagogic nonsense is immediately apparent, and yet even the left doesn’t disdain resorting to it. Why is the car treated like a sacred cow? Why, unlike other “privative” goods, isn’t it recognised as an antisocial luxury? The answer should be sought in the following two aspects of driving:

1.Mass motoring effects an absolute triumph of bourgeois ideology on the level of daily life. It gives and supports in everyone the illusion that each individual can seek his or her own benefit at the expense of everyone else. Take the cruel and aggressive selfishness of the driver who at any moment is figuratively killing the “others,” who appear merely as physical obstacles to his or her own speed. This aggressive and competitive selfishness marks the arrival of universally bourgeois behaviour, and has come into being since driving has become commonplace. (“You’ll never have socialism with that kind of people,” an East German friend told me, upset by the spectacle of Paris traffic).

2.The automobile is the paradoxical example of a luxury object that has been devalued by its own spread. But this practical devaluation has not yet been followed by an ideological devaluation. The myth of the pleasure and benefit of the car persists, though if mass transportation were widespread its superiority would be striking. The persistence of this myth is easily explained. The spread of the private car has displaced mass transportation and altered city planning and housing in such a way that it transfers to the car functions which its own spread has made necessary. An ideological (“cultural”) revolution would be needed to break this circle. Obviously this is not to be expected from the ruling class (either right or left).

Let us look more closely now at these two points.

When the car was invented, it was to provide a few of the very rich with a completely unprecedented privilege: that of travelling much faster than everyone else. No one up to then had ever dreamt of it. The speed of all coaches was essentially the same, whether you were rich or poor. The carriages of the rich didn’t go any faster than the carts of the peasants, and trains carried everyone at the same speed (they didn’t begin to have different speeds until they began to compete with the automobile and the aeroplane). Thus, until the turn of the century, the elite did not travel at a different speed from the people. The motorcar was going to change all that. For the first time class differences were to be extended to speed and to the means of transportation.

This means of transportation at first seemed unattainable to the masses — it was so different from ordinary means. There was no comparison between the motorcar and the others: the cart, the train, the bicycle, or the horse-car. Exceptional beings went out in self-propelled vehicles that weighed at least a ton and whose extremely complicated mechanical organs were as mysterious as they were hidden from view. For one important aspect of the automobile myth is that for the first time people were riding in private vehicles whose operating mechanisms were completely unknown to them and whose maintenance and feeding they had to entrust to specialists. Here is the paradox of the automobile: it appears to confer on its owners limitless freedom, allowing them to travel when and where they choose at a speed equal to or greater than that of the train. But actually, this seeming independence has for its underside a radical dependency. Unlike the horse rider, the wagon driver, or the cyclist, the motorist was going to depend for the fuel supply, as well as for the smallest kind of repair, on dealers and specialists in engines, lubrication, and ignition, and on the interchangeability of parts. Unlike all previous owners of a means of locomotion, the motorist’s relationship to his or her vehicle was to be that of user and consumer-and not owner and master. This vehicle, in other words, would oblige the owner to consume and use a host of commercial services and industrial products that could only be provided by some third party. The apparent independence of the automobile owner was only concealing the actual radical dependency.

The oil magnates were the first to perceive the prize that could be extracted from the wide distribution of the motorcar. If people could be induced to travel in cars, they could be sold the fuel necessary to move them. For the first time in history, people would become dependent for their locomotion on a commercial source of energy. There would be as many customers for the oil industry as there were motorists-and since there would be as many motorists as there were families, the entire population would become the oil merchants’ customers. The dream of every capitalist was about to come true. Everyone was going to depend for their daily needs on a commodity that a single industry held as a monopoly.

All that was left was to get the population to drive cars. Little persuasion would be needed. It would be enough to get the price of a car down by using mass production and the assembly line. People would fall all over themselves to buy it. They fell over themselves all right, without noticing they were being led by the nose. What, in fact, did the automobile industry offer them? Just this: “From now on, like the nobility and the bourgeoisie, you too will have the privilege of driving faster than everybody else. In a motorcar society the privilege of the elite is made available to you.”

People rushed to buy cars until, as the working class began to buy them as well, defrauded motorists realised they had been had. They had been promised a bourgeois privilege, they had gone into debt to acquire it, and now they saw that everyone else could also get one. What good is a privilege if everyone can have it? It’s a fool’s game. Worse, it pits everyone against everyone else. General paralysis is brought on by a general clash. For when everyone claims the right to drive at the privileged speed of the bourgeoisie, everything comes to a halt, and the speed of city traffic plummets-in Boston as in Paris, Rome, or London-to below that of the horsecar; at rush hours the average speed on the open road falls below the speed of a bicyclist.

Nothing helps. All the solutions have been tried. They all end up making things worse. No matter if they increase the number of city expressways, beltways, elevated crossways, 16- lane highways, and toll roads, the result is always the same. The more roads there are in service, the more cars clog them, and city traffic becomes more paralysingly congested. As long as there are cities, the problem will remain unsolved. No matter how wide and fast a superhighway is, the speed at which vehicles can come off it to enter the city cannot be greater than the average speed on the city streets. As long as the average speed in Paris is 10 to 20 kmh, depending on the time of day, no one will be able to get off the beltways and autoroutes around and into the capital at more than 10 to 20 kmh.

The same is true for all cities. It is impossible to drive at more than an average of 20 kmh in the tangled network of streets, avenues, and boulevards that characterise the traditional cities. The introduction of faster vehicles inevitably disrupts city traffic, causing bottlenecks-and finally complete paralysis.

If the car is to prevail, there’s still one solution: get rid of the cities. That is, string them out for hundreds of miles along enormous roads, making them into highway suburbs. That’s what’s been done in the United States. Ivan Illich sums up the effect in these startling figures: “The typical American devotes more than 1500 hours a year (which is 30 hours a week, or 4 hours a day, including Sundays) to his [or her] car. This includes the time spent behind the wheel, both in motion and stopped, the hours of work to pay for it and to pay for gas, tires, tolls, insurance, tickets, and taxes. Thus it takes this American 1500 hours to go 6000 miles (in the course of a year). Three and a half miles take him (or her) one hour. In countries that do not have a transportation industry, people travel at exactly this speed on foot, with the added advantage that they can go wherever they want and aren’t restricted to asphalt roads.”

It is true, Illich points out, that in non-industrialised countries travel uses only 3 to 8% of people’s free time (which comes to about two to six hours a week). Thus a person on foot covers as many miles in an hour devoted to travel as a person in a car, but devotes 5 to 10 times less time in travel. Moral: The more widespread fast vehicles are within a society, the more time — beyond a certain point — people will spend and lose on travel. It’s a mathematical fact.

The reason? We’ve just seen it: The cities and towns have been broken up into endless highway suburbs, for that was the only way to avoid traffic congestion in residential centres. But the underside of this solution is obvious: ultimately people can’t get around conveniently because they are far away from everything. To make room for the cars, distances have increased. People live far from their work, far from school, far from the supermarket – which then requires a second car so the shopping can be done and the children driven to school. Outings? Out of the question. Friends? There are the neighbours… and that’s it. In the final analysis, the car wastes more time than it saves and creates more distance than it overcomes. Of course, you can get yourself to work doing 60 mph, but that’s because you live 30 miles from your job and are willing to give half an hour to the last 6 miles. To sum it all up: “A good part of each day’s work goes to pay for the travel necessary to get to work.” (Ivan Illich).

Maybe you are saying, “But at least in this way you can escape the hell of the city once the workday is over.” There we are, now we know: “the city,” the great city which for generations was considered a marvel, the only place worth living, is now considered to be a “hell.” Everyone wants to escape from it, to live in the country. Why this reversal? For only one reason. The car has made the big city uninhabitable. It has made it stinking, noisy, suffocating, dusty, so congested that nobody wants to go out in the evening anymore. Thus, since cars have killed the city, we need faster cars to escape on superhighways to suburbs that are even farther away. What an impeccable circular argument: give us more cars so that we can escape the destruction caused by cars.

From being a luxury item and a sign of privilege, the car has thus become a vital necessity. You have to have one so as to escape from the urban hell of the cars. Capitalist industry has thus won the game: the superfluous has become necessary. There’s no longer any need to persuade people that they want a car; it’s necessity is a fact of life. It is true that one may have one’s doubts when watching the motorised escape along the exodus roads. Between 8 and 9:30 a.m., between 5:30 and 7 p.m., and on weekends for five and six hours the escape routes stretch out into bumper-to-bumper processions going (at best) the speed of a bicyclist and in a dense cloud of gasoline fumes. What remains of the car’s advantages? What is left when, inevitably, the top speed on the roads is limited to exactly the speed of the slowest car?

Fair enough. After killing the city, the car is killing the car. Having promised everyone they would be able to go faster, the automobile industry ends up with the unrelentingly predictable result that everyone has to go as slowly as the very slowest, at a speed determined by the simple laws of fluid dynamics. Worse: having been invented to allow its owner to go where he or she wishes, at the time and speed he or she wishes, the car becomes, of all vehicles, the most slavish, risky, undependable and uncomfortable. Even if you leave yourself an extravagant amount of time, you never know when the bottlenecks will let you get there. You are bound to the road as inexorably as the train to its rails. No more than the railway traveller can you stop on impulse, and like the train you must go at a speed decided by someone else. Summing up, the car has none of the advantages of the train and all of its disadvantages, plus some of its own: vibration, cramped space, the danger of accidents, the effort necessary to drive it.

And yet, you may say, people don’t take the train. Of course! How could they? Have you ever tried to go from Boston to New York by train? Or from Ivry to Treport? Or from Garches to Fountainebleau? Or Colombes to l’Isle-Adam? Have you tried on a summer Saturday or Sunday? Well, then, try it and good luck to you! You’ll observe that automobile capitalism has thought of everything. Just when the car is killing the car, it arranges for the alternatives to disappear, thus making the car compulsory. So first the capitalist state allowed the rail connections between the cities and the surrounding countryside to fall to pieces, and then it did away with them. The only ones that have been spared are the high-speed intercity connections that compete with the airlines for a bourgeois clientele. There’s progress for you!

The truth is, no one really has any choice. You aren’t free to have a car or not because the suburban world is designed to be a function of the car-and, more and more, so is the city world. That is why the ideal revolutionary solution, which is to do away with the car in favour of the bicycle, the streetcar, the bus, and the driverless taxi, is not even applicable any longer in the big commuter cities like Los Angeles, Detroit, Houston, Trappes, or even Brussels, which are built by and for the automobile. These splintered cities are strung out along empty streets lined with identical developments; and their urban landscape (a desert) says, “These streets are made for driving as quickly as possible from work to home and vice versa. You go through here, you don’t live here. At the end of the workday everyone ought to stay at home, and anyone found on the street after nightfall should be considered suspect of plotting evil.” In some American cities the act of strolling in the streets at night is grounds for suspicion of a crime.

So, the jig is up? No, but the alternative to the car will have to be comprehensive. For in order for people to be able to give up their cars, it won’t be enough to offer them more comfortable mass transportation. They will have to be able to do without transportation altogether because they’ll feel at home in their neighbourhoods, their community. their human-sized cities, and they will take pleasure in walking from work to home-on foot, or if need be by bicycle. No means of fast transportation and escape will ever compensate for the vexation of living in an uninhabitable city in which no one feels at home or the irritation of only going into the city to work or, on the other hand, to be alone and sleep.

“People,” writes Illich, “will break the chains of overpowering transportation when they come once again to love as their own territory their own particular beat, and to dread getting too far away from it.” But in order to love “one’s territory” it must first of all be made liveable, and not trafficable. The neighbourhood or community must once again become a microcosm shaped by and for all human activities, where people can work, live, relax, learn, communicate, and knock about, and which they manage together as the place of their life in common. When someone asked him how people would spend their time after the revolution, when capitalist wastefulness had been done away with, Marcuse answered, “We will tear down the big cities and build new ones. That will keep us busy for a while.”

These new cities might be federations of communities (or neighbourhoods) surrounded by green belts whose citizens-and especially the schoolchildren-will spend several hours a week growing the fresh produce they need. To get around everyday they would be able to use all kinds of transportation adapted to a medium-sized town: municipal bicycles, trolleys or trolley-buses, electric taxis without drivers. For longer trips into the country, as well as for guests, a pool of communal automobiles would be available in neighbourhood garages. The car would no longer be a necessity. Everything will have changed: the world, life, people. And this will not have come about all by itself.

Meanwhile, what is to be done to get there? Above all, never make transportation an issue by itself. Always connect it to the problem of the city, of the social division of labour, and to the way this compartmentalises the many dimensions of life. One place for work, another for “living,” a third for shopping, a fourth for learning, a fifth for entertainment. The way our space is arranged carries on the disintegration of people that begins with the division of labour in the factory. It cuts a person into slices, it cuts our time, our life, into separate slices so that in each one you are a passive consumer at the mercy of the merchants, so that it never occurs to you that work, culture, communication, pleasure, satisfaction of needs, and personal life can and should be one and the same thing: a unified life, sustained by the social fabric of the community.

http://ecosocialismcanada.blogspot.com/2011/04/social-ideology-of-motorcar.html

May 17, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, sistem karsitligi, tuketim karsitligi | Leave a comment

Deep Ecology and the Left – Contradictions. By David Orton

 

 “There is clearly both in capitalist and socialist politics things which can be modified and used in sane eco-politics but essentially green politics will be something deeply different.” Arne Naess, Ecology, community and lifestyle, p. 160.
“The most forceful and systematic critique of capitalism is found in socialist literature. This makes it natural for supporters of the deep ecology movement to use socialist criticisms of capitalism in their own work, and, looking at the slogans of green parties it is immediately clear that many of these slogans are also socialistic or at least compatible with some sort of socialism. As examples: no excessive aggressive individualism. Appropriation. Community, production for use, low income differentials, local production for local needs, participative involvement, solidarity. On the other hand, it is also clear that some socialist slogans still heard are not compatible: maximise production, centralization, high energy, high consumption, materialism…It is still clear that some of the most valuable workers for ecological goals come from the socialist camps. One of the basic similarities between socialist attitudes and ecological attitudes in politics is stress on social justice and stress on social costs of technology.” Naess, Ibid, p. 157.
“Deep ecology comes home as the strategy of advanced capitalist elites, for whom nature is what looks good on calendars.” Joel Kovel, The Enemy of Nature, 2002, 1st Ed., p. 172.
INTRODUCTION
This blog post is an examination of the contradictions I see in the relationship between deep ecology and the Left. I contrast in this discussion the human-centered traditional Left, with the ecocentric Left which has come into a relationship with deep ecology. With some notable exceptions (e.g. Judi Bari, Andy McLaughlin, Richard Sylvan, Fred Bender, Stan Rowe, Andrew Dobson and Rudolf Bahro), the Left has been hostile to deep ecology. Why is this? Is there something intrinsic to deep ecology, which is seen as incompatible with the beliefs of a person of the Left? Arne Naess, the philosophical founder of deep ecology, had an evident sympathy towards the social justice side of socialism. The above quotes by Naess clearly show this, as does the 1973 foundational article, “The Shallow and the Deep, Long-Range Ecology Movement. A Summary.” However, for Naess and countless others, a new ecopolitics will be “deeply different” from socialist and capitalist politics and will not be some kind of add-on to socialism. The ecological question cuts across all “isms.”
The Left, no matter what its myriad forms have been, is politically associated with social justice for the human species. This is its universal symbolism and important contribution. I am a person of the Left. Concerning human-centered politics, my main sympathies are on the communist/socialist side. Anti-communism ends up signalling an alliance with Capital. There are legions of ‘Leftists’, particularly in North America, who do not share this perspective, having had anti-communism and the Cold War pounded into them and internalized from an early age. However, I believe that the ecocentric Left has to be Earth-rooted. It can be non-communist, but not anti-communist. Ecological justice for all species and the planet must be primary. For Arne Naess, this primacy of the natural world is considered an “intuition” and not logically or philosophically derived. We are first Earthlings, in personal and social consciousness, but we must also be involved in social justice issues for our own species. As the environmental cliché says, “There can be no social justice on a dead planet.”
DISCUSSION
I consider myself as both a supporter of deep ecology and a long-time Canadian leftist. Over the years my meshed sense of being has been sorely tested by fellow leftists – as in the misleading attitude towards deep ecology, conveyed, for example, by the Joel Kovel quote above. (See my review of his book.) But my personal identity has also been tested by my own criticisms of deep ecology, made from an ecocentric Left perspective. As I have written in the past, much deep ecology writing is obscure and not particularly relevant to practical environmental or green work. Also, most deep ecology writers do not present any real political, economic or class guidelines for activists. The response of deep ecology writers to criticisms from the Left and to my own writings, has helped me work out my contribution to the left biocentric theoretical tendency within deep ecology.
As the left biocentric tendency has gathered some support (the internet discussion group “left bio”, for example, has been running for over eleven years), I have found it necessary to distance myself from a few supporters who could not ditch their anti-communism and anti-Marxism, or who have attempted to bring into contemporary ecopolitics echoes of past Left divisive battles – often, it seems, associated with Trotskyism.
This distancing has also been directed at people who could not face criticism of their social justice support, e.g. for aboriginal positions. These people are opposed to seeing Earth justice as a priority (see for one example, my recent review of Disrobing the Aboriginal Industry), or are uneasy about public calls for human population reduction (as in the eight-point Deep Ecology Platform. They also see deep ecology as a reformist eco-philosophy within capitalism; and are uncomfortable with my critical, yet friendly, support for someone like the Finnish eco-philosopher Pentti Linkola (see my review of his book).
Another problem for me concerns ecocentric Leftists who are stuck on being defenders of Israel and are seemingly blind to the horrible situation of the Palestinians.
Green parties have become shallow ecology defenders of industrial capitalist society, even if Arne Naess was supportive of them. The German Green Party theoretician Rudolf Bahro resigned from the party in the early 1980s, and pointed out that green party shallow ecology  is content to “brush the teeth” of industrial society. Nothing happened since Bahro made this statement which calls his observations into serious question. My limited experience with the Canadian federal Green Party reinforces Bahro’s statement.
SOME LEFT CONTRADICTIONS
Why is the Left so negative about deep ecology? And why is it misleadingly alleged by ecosocialist Joel Kovel that, “Like many deep greens, however, Orton hates socialism and considers it doomed to remain in its twentieth-century form”? (Kovel, The Enemy of Nature, 2nd ed., p. 302)
For the traditional Left, human interests have priority, not the health of ecosystems and their non-human inhabitants. There is a basic reductionism – “we have the answers” – in the thinking of the Left. I have found an intrinsic conservatism towards new ideas among the Left. This has always puzzled me, given that socialists want a new society, allegedly different from capitalism. Shouldn’t the Left be open to and embrace new ideas? The Left has to fundamentally move beyond its traditional human-centered thinking, to see what contemporary Earth-centered ecopolitics is about. Left reductionism takes various forms, but the current eco-Marxist variant claims that Marx really is an ecologist, if only we understand him correctly and therefore he is a (or the) role model for ecological work today. The 1988 proposal for a “Left Green Network”, inspired by Murray Bookchin and the ideas of social ecology, took the position that, to be a Green and also on the Left, could only mean to be a supporter of social ecology: “Left Greens are social ecologists.” There was no room at this network inn for left deep ecology supporters. (As a Canadian, one has to also note that the network proposal reflected the imperial nature of U.S. society, with Canada being considered an appendage for signing-on purposes.)
There is arrogance among socialists who think that they should be leading the ecological movement, because they have a “class analysis” and are anti-capitalist. What comes across is that the Left believes it is entitled to intellectual hegemony in the green and environmental movements, by virtue of prior knowledge. The Left does not seem to be able to absorb the pluralism of green and environmental politics – as Naess informed us, “the front is long” – let alone accept the earned leadership of others by virtue of their practical or theoretical work. Ed Abbey noted, through the character Doc Sarvis in The Monkey Wrench Gang, the importance of practical involvement in actual environmental struggles: “Let our practice form our doctrine, thus assuring precise theoretical coherence.” (p. 68) The idea that deeper environmentalists and greens can come to an anti-capitalist critique based on their own experiences, without studying Marxism or social ecology, but based on field experience, seems, apparently, difficult to grasp for the Left.
A contemporary manifestation of this Left arrogance, is their desire to define a future post-industrial-capitalist society as “ecosocialist”, and not as something being struggled over by countless environmental and green activists. By using this name, ecosocialists imply that they have the answers and know the path forward. Yet there are lots of tentative ideas about the shape of future post-industrial-capitalist societies. These are being widely discussed, experimented with, and written about, but it is a work in progress. There is no “ecosocialist society” on the horizon to which we all can rally.
Ecosocialists traditionally attack the ecocentric Left around population, aboriginal issues and about being critically supportive of theorists like Pentti Linkola. (This Finnish thinker has been called an eco-fascist. I do not believe this to be true, as my review of his recent book makes clear. In my next blog post I will further examine what “eco-fascism” is all about. I have recently become aware that those sympathetic to national socialism are not adverse to “borrowing” analysis from deep ecology to further their own ends.)
Other fault lines between the “ecosocialist” and ecocentric Left concern:
a) The ecosocialist hostility toward the spiritual component of social change as well as the promotion of a animistic spiritual/psychological transformation, so that the interests of all species override the self-interest of the individual, the family, the community and the nation.
b) Ecosocialists deny the role of individual responsibility in destructive ecological and social actions. They don’t recognize the necessity to practice voluntary simplicity so as to minimize one’s personal impact on the Earth.
c) A disagreement that it is not capitalism per se, but industrial societies that create the social formation at the heart of our dilemmas. The ecocentric Left believes that these societies can have a capitalist or socialist face.
Left doctrines in the past have focussed on the human condition, not on the well-being of other species and of Nature itself. From a Left perspective, nature and other species have been viewed as “resources” for human consumption. Deep ecology has zeroed in on this. John Livingston, the late Canadian eco-philosopher, who was not a person of the Left but who was a supporter of deep ecology – really Canada’s Arne Naess – has laid out in his writings the implications of “resourcism” for planetary health. (See “John Livingston – An Appreciation”. The benefits from this focus on human kind have been enormous for a number of us but deadly for the planet.
DEEP ECOLOGY CONTRADICTIONS
“The deep ecology movement carries an excessive amount of rubbish with it (in contravention, so to say, of its own platform). That does not imply that there is not a clean sound position to be discerned when the often inessential rubbish is removed…” Richard Sylvan
“Personally, I agree with almost everything you say in the Left Biocentric Primer…It’s a real shame that the Green parties came under the influence of Bookchin and not your version of Left Biocentrism – it’s obvious that’s where they need to head. So, I have no necessary bones to pick with your idea of a Left wing of the Deep Ecology movement, more power to you and your colleagues. I wonder if the word ‘Left’ is the appropriate one to use (as opposed to social justice).” Extract taken from a personal letter written by deep ecologist George Sessions to me, and also copied to Arne Naess, Bill Devall, Andrew McLaughlin and Howard Glasser, dated 4/19/1998.
Since coming to support deep ecology in the mid-1980s, I have tried to maintain a critical, yet supportive, stance towards it and, where it seemed appropriate, have given my dissenting views publicly. Richard Sylvan, the late “deep green” Australian philosopher and forest activist, was an early role model for me on this. In the past, I have raised various issues, for example:
a) I examined the criticisms that are raised about the key concept of Self-realization within deep ecology, e.g. that it ignores the importance of “place.” I emphasized that Self-realization must avoid feeding the self-help, self-cultivation, or personal transformation movement, at the expense of collective change. (See the My Path to Left Biocentrism document, “Notions of Self in the Age of Ecology”.)
 b) I explored the confused views of Naess on ‘sustainable development’.
c) I disagreed with the view (by Naess and others within deep ecology) on the separation of the peace, social justice and ecology movements. I argued that this can feed a right-wing image and makes deep ecology supporters seem uncaring about human issues.
d) I criticized the anti-communist and anti-China attitudes of some Buddhist Tibetan supporters of deep ecology (including some left biocentrists) like Joanna Macy, past CIA employee (see my review of her autobiography Widening Circles: A Memoir.)
e) I exposed the self-absorption of some deep ecology-inspired academics – whose writings dominate journals like The Trumpeter – because the articles lack relevance to problems faced by movement activists which need deep ecology insights and analysis.
f) I supported the work of George Sessions and Bill Devall, in introducing and popularizing the thought of Arne Naess at an early stage in North America. Sessions and Devall are not of the Left and this was reflected in how they handled, or did not handle, criticisms (some justified) and attacks from Left-leaning critics of deep ecology. Note in this regard, Sessions’s uneasiness with the term “Left”, in the quote above; and Devall’s eagerness to state that the environmental movement was a “loyal opposition” and that “Political revolution is not part of the vocabulary of supporters of the deep, long-range ecology movement.” (See Dharma Rain: Sources of Buddhist Environmentalism, p. 386)
There are two important contradictions within deep ecology, which need to be resolved so that this eco-philosophy can further unfold its revolutionary potential:
1. Deep ecology presents a dominant ‘social harmony’ view of social change. This can smother over contradictions in industrial capitalist societies, whereas a ‘social conflict’ view (which Left Biocentrism takes), which has historical roots in Marx and Marxism, is needed to combat ecocide and social injustice. The social harmony perspective undermines the necessity to mentally prepare for the coming social strife associated with working for ecological and major social change.
Naess’s social harmony view (“Ultimately all life is one – so that the injury of one’s opponent becomes also an injury to oneself.” Selected Works, Volume Five, p. 26) produced some guidelines for activists which seem to be out to lunch. For example, “It is a central norm of the Gandhian approach to ‘maximize contact with your opponent!’”; or “Do not exploit a weakness in the position of your opponent.” I think this social harmony view has given an entry to those who have tried to smear deep ecology as being linked to fascism. In my tribute to Naess on his death, I quoted him as saying, when speaking of “intrinsic value” – a fundamental component of his philosophy – “This is squarely an antifascist position. It is incompatible with fascist racism and fascist nationalism, and also with the special ethical status accorded the (supreme) Leader.” (See “Remembering Arne Naess, 1912-2009”) While I unequivocally believe that deep ecology is not “fascist”, yet it does seem to me that a social harmony view of the natural world and the place of humans within this can be used by reactionaries in a fascist manner. Thus the “fatherland” or the “motherland” can be upheld as the supreme good to which the citizen must subordinate herself or himself.
2. A key belief in the philosophy of Naess is that “The ideology of ownership of nature has no place in an ecosophy.” (Ecology, community and lifestyle, p. 175) This is a powerful weapon to undermine the “private property” legitimacy of bourgeois society and its view towards the natural world, that our species has the ‘right’ to decide life and death over other species. Yet not many deep ecology writers in North America are articulating this belief, nor is the US-based Foundation for Deep Ecology promoting it. The now defunct magazine Wild Earth, subsidized by the Foundation, had a number of articles trying to uphold the ecological nature of private property ownership, in an American context. Today the Foundation, through its publications, celebrates “private lands philanthropy”, in North and South America – that is, using and hence reinforcing, the private property laws of bourgeois society to acquire lands for restoration ecology purposes. They never mention the basic deep ecology position of Arne Naess about land ‘ownership’.
I myself have joined with others to contribute funds to buy forest land here in Nova Scotia, in order to prevent its destruction from industrial forestry. But in my writings about this project I have pointed out the contradictions of buying land, resulting from the basic tenet of deep ecology that humans cannot ‘own’ Nature. (See “Community Lands and Deep Ecology”) Industrial capitalist societies are not ecologically or socially sustainable and have to be replaced. This must be said in all our restoration work. Restoration work has no long term future, if the dictatorship of industrial capital is not finally overthrown and replaced by an ecocentric society, which upholds the welfare of all species and is also socially just for humankind.
CONCLUSION
Perhaps it needs to be emphasized that whatever the contradictions within deep ecology, the thinking of Arne Naess, as I noted in my tribute to him when he died in 2009, “has presented a needed pathway for coming into a new, yet pre-industrial old, animistic and spiritual relationship to the Earth, which is respectful for all species and not just humans”. This is the needed message for our time. For left biocentrists, the left-right distinction is subordinate to the anthropocentric-deep ecology divide. Coming into a new relationship with the natural world is primary, and social justice for humans must keep this in mind. The Left can have a meaningful contributory role in a future ecologically focused and socially just post-industrial society, if it accepts and is transformed by the contribution of deep ecology and comes to see itself, in theory and in practice, as an ecocentric Left.
http://deepgreenweb.blogspot.com/2011/01/deep-ecology-and-left-contradictions.html

May 17, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, sistem karsitligi | Leave a comment

Gecikmiş Bir Anneler Günü Kutlaması – Gary Smith

Bugün dünyanın her yerindeki anneleri – bizi doğuran kadınları ve bize toplumun dürüst üyeleri olmamızı öğreten kadınları onore ediyoruz. Çoğumuzun annelerimizle ve  çocukluğumuzla  ilgili güzel anıları var, saçlarımızın bizi teskin eder şekilde okşanması, hasta olup da yatakta yattığımız o zamanlar ve annelerimizin sırf bizim için pişirdiği nice yemek… hepsi aklımızda. 

Ama dünyanın her yerinde milyarlarca anne var ki onlar anneler gününü kutlamıyorlar. Aslında bu anneler Anneler Günü’nde yas tutuyorlar. Anneler günü onlara kendilerinden neyin çalındığını hatırlatıyor. Sözünü ettiğim anneler; yemek, giysi, evcil hayvan üreticiliği, eğlence sektörü ve laboratuarlardaki deneylerde kullanılan milyarlarca anne hayvan; bu hayvanlar yavrularının nerede olduğunu bilmiyor, hayattalar mı onu da bilmiyorlar.

Süt sığırlarının danaları her sene onlardan alınıyor. Çoğu ineğin kısacık ömrü içerisinde beş ya da altı yavrusu oluyor. Dişiler anneleri gibi korkunç bir kadere mahkûm oluyor, erkek yavrular ise küçücük bölmelerde kısacık hayatlar sürüyor ve sonunda dana eti olmaları için öldürülüyorlar.

Tavukların civcivleri onlardan alınıyor. Erkek civcivler canlı canlı  gömülüyor ya da plastik çöp tenekelerinde boğularak ölüyorlar. Onların hayatlarının insanlar için hiç bir anlamı yok. Ama anneleri için onlar hiç anlamsız değiller.

Evcil köpek yavrusu yetiştirme merkezleri yas tutan annelerle dolu. Bu hayvanlar yavrulama makineleri olmak için esir edilmişler, tek kıymetleri  sürekli yavru köpek üretmek.

Dirikesim endüstrisi de yas tutan annelerle dolu. İster laboratuarlar için yetiştirilsin, isterse daha yavruyken doğada annelerinden alınmış olsun;  beagle, primat, fare, sıçan, kedi bütün anneler yas tutuyor.

Yarış atları da taylarını özlüyorlar. Yabandaki filler sirkler ve hayvanat bahçelerinde sergilenmek için kendilerinden çalınan yavruları için yas tutuyorlar. Kaplanlar ve aslanlar, yunuslar, tazılar, bu hayvanların hepsi yavrularını insanların eğlence sektörü adına kaybettikleri için yas tutuyorlar.

İnekler, koyunlar, ipekböcekleri..hepsi moda adına kaybettikleri yavruları için yas tutuyor.

Bu yüzden annelerimizi hayatlarımıza getirdikleri neşe ve kıvanç için onore ederken aynı zamanda insanın damak tadı, geleneği ve keyfi için yavruları esir edilen, işkence gören ve nihayetinde  öldürülen milyarlarca anne için de acı çekiyor ve yas tutuyoruz.

Eğer bugün gerçekten anneler gününü kutlamak istiyorsanız, vegan olarak yaşamayı seçin.  Annelerinizi milyarlarca hayvanı ve onların yavrularını onore ederek onurlandırın. Vegan olmak hem bugün hem her gün acı çekip yas tutan bütün anneleri onaylar ve destekler.

Çeviri: CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/05/11/gecikmis-bir-anneler-gunu-kutlamasi/

May 16, 2011 Posted by | kadın ve doğa / ekofeminizm, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

The Case Against Immigration Controls – Teresa Hayter

Illustration of an immigrant wanting to cross a border

 It is now considered axiomatic that states should have the right to stop people entering their territories, but it was not always so. It was not until the beginning of the twentieth century that immigration controls were introduced.

Previously nation states had at times expelled people whom they considered undesirable, but they had not attempted to prevent immigration. Britain, for example, expelled all Jews in the thirteenth century, but it was not until 1905 that it adopted laws to keep them out in the first place.

Failure of the Declaration of Human Rights

The growth of the culture of human rights has so far failed to assert the right of people to chose where they wish to live, except within the states whose nationality they are born with, or have obtained. Thus the United Nations’ Universal Declaration of Human Rights, adopted in 1948, asserts in its Article 13-1 that “Everyone has the right to freedom of movement and residence within the borders of each state,” which means the state in which they are officially allowed to reside. Therefore if, for example, people wish to leave an area of high unemployment and look for work where there is plenty of it, the authorities are not supposed to interfere with this wish provided it is within the boundaries of their “own” country. When, as in the Soviet Union and China, governments prevented their citizens from moving to particular areas within the country, this was considered an example of the repressive nature of these states, and widely condemned.

The Universal Declaration also states, under Article 13-2, that “Everyone has the right to leave any country, including his own, and to return to his country.” When the Soviet Union, East Germany and other states in eastern Europe prevented their citizens from leaving their countries, sometimes by arresting and even shooting them, and sometimes by building high fences and walls, perhaps reinforced with razor wire, this, again, was rightly considered shocking.

Less however is said about the walls, fences, razor wire, armed guards and other repressive devices which are supposed to stop people entering rather than leaving territories. The Universal Declaration of Human Rights has nothing to say about the right of people, who are supposed to be free to leave their own countries, to enter another. In a period when the powers of nation states are being undermined by the the forces of globalisation, states nevertheless cling tenaciously to one of their last prerogatives: the right to select which foreigners they will admit, and which they will try not to admit.

The Introduction of Immigration Controls

Historically states have needed immigration to expand their economies. In the early years of European empire, labour was obtained by varying degrees of force and compulsion. After the Second World War, in the period of reconstruction and boom, most European countries actively engaged in the recruitment of workers from abroad, first from other European countries and then from their former colonies, from North Africa, South Asia and the Caribbean, and from Turkey. But by the early 1970s, with recession and growing unemployment, the European countries which had previously imported labour had all set up controls to stop further migration for work. Legal immigration for employment largely ended. The apparatus of controls to stop people entering Europe and other rich areas without permission grew.

By the late 1990s some governments were also increasing their efforts to deport the people who had already come. In France, for example, people who had had more or less automatically renewable ten-year residence permits suddenly found that their permits were not renewed, or were given one-year permits, which meant they had either to go underground and work illegally, or leave the country in which they had lived for many years. They organised themselves as Sans papiers (undocumented people) to resist. In Britain, the government set targets for deportation, and began to increase random checks, arrests, detention and deportation of longterm British residents who had infringed some provision of the immigration laws. But as campaigners and visitors to Campsfield and other immigration prisons have discovered, in many cases those who were detained and deported had jobs, houses, wives and young children, and the latter might then lose their houses and become dependent on public funds for survival.

Undermining the Right to Asylum

One, at first legal, route for entry remained. The Universal Declaration of Human Rights, in Article 14, stated that: “Everyone has the right to seek and to enjoy in other countries asylum from persecution.” But, after objections by the British, the declaration did not give them the unqualified right to receive asylum, only to seek it. It is left to the recipient states to decide who they will or will not grant refugee status to, rather than, as would be logical and as was the practise in the nineteenth century, leaving it up to refugees themselves to decide, as they are best qualified to do, whether they need to flee. On the whole, during the Cold War, when people did succeed in leaving the Soviet Union and other east European states, they were accepted in the states they went to. Similarly, after the Cuban revolution, Cubans were allowed into the United States (but Haitians were not).

The 1951 Geneva Convention on Refugees and its 1967 Protocol incorporated the right to asylum; they also gave it a restrictive definition. A refugee is defined as: “Any person who owing to well founded fear of being persecuted for reasons of race, religion, nationality, membership of a particular social group or political opinion, is outside the country of his nationality and is unable, or owing to such fear, is unwilling to avail himself of the protection of that country.” Some governments, including the German and French, have restricted this further, saying that persecution must be by state agents in order for the applicant to qualify for asylum. And over the years states have accepted declining proportions of the number of people who claim asylum, though the claims themselves differ little. They assert that this is because the “asylum seekers” are not really fleeing persecution but are merely seeking to improve their economic situation. They have started to attack them, in Britain for example, as “bogus,” “abusive,” and “illegal” (as if a person could be “illegal”).

The authorities, rather than making it their task to examine fairly and objectively a person’s case for asylum (which itself is likely to be impossible), take on an adversarial role: immigration service officials see their role as, like prosecution lawyers, to find inconsistencies or inaccuracies in the accounts given by refugees of their reasons for fleeing, which they then say undermine the credibility of their claims. In one case in Britain, for example, a Zairean asylum seeker said in one interview that there was no window in the cell in which he had been imprisoned, and in another that there was in fact a small grille above the door to the cell; this was given as grounds for refusing his claim.(1) In another case Home Office officials gave as grounds for refusal their (incorrect) assertion that escape across
the Congo river was impossible because it was full of crocodiles.(2)

In a minority of cases these refusals are overturned at appeal. But the officials determining appeals are themselves appointed by the Home Office and are far from impartial. The process is arbitrary, a cruel farce. It is clearly influenced more by quotas and targets than by considerations of justice or truth. As a result governments turn down many asylum claims which nevertheless meet the criteria set by the international conventions to which they are signatories. They then claim, quite unjustifiably, that this is evidence that most asylum seekers are “bogus.” Asylum seekers come overwhelmingly from areas in which there are wars and severe political persecution. A few of those who, with exceptional enterprise and courage, make it to Europe and other rich areas and claim asylum may do so in order to improve their financial situation. But the reality is that nearly all asylum seekers, whatever their reasons for migrating, are highly educated and are often dissident members of the elite. Many take a large drop in their standard of living, losing jobs, houses and land as well as their families.

Smuggling as Last Resort

Having progressively undermined the right to receive asylum, governments are now attempting to make it harder for people to apply for it. They do this, above all, by imposing visa requirements on the nationals of what they call “refugee-producing” states, which of course means the states people are most likely to need to flee from. The requirement to obtain a visa means that refugees cannot travel legally to the country they wish to go to. Clearly they cannot apply for a passport to the authorities they are trying to escape from. Supposing they already have a passport, they could in theory go to a foreign embassy to apply for a visa, braving the security guards outside and the possibility they might be denounced by local employees inside. But if they then asked for a visa to apply for asylum, they would normally be quickly ejected; there is no such thing as a refugee visa. They could in theory apply for a visitor’s or student’s visa, but this would require documentary proofs and probably some funds, and would in any case constitute deception.

The usual course for refugees therefore became to buy false documents from agents. But this itself is becoming increasingly hard. Under various Carriers’ Acts, airways, ferries and other transport operators are now required to ensure that the passengers they carry have documents, and are fined if they allow them to travel without them. Governments spend large amounts of money on technology to enable carriers to become better at detecting false documents, and sometimes post their own agents at foreign airports to assist in this process. If they succeed, they hand refugees back to the authorities they are fleeing from. Refugees are therefore forced to resort to even more dangerous, clandestine methods of travel. They usually have to pay large sums of money to agents, to enable them to flee in the holds of ships, in the backs or even in the tyre casings of lorries, underneath trains and even aeroplanes, in often overcrowded and leaky boats. In the process they endure great suffering. Many thousands die each year, of suffocation or drowning. Governments then announce that they will clamp down on the illegal smuggling networks, for whose existence they are entirely responsible, and have the gall to proclaim their concern over the cruelty of the agents and traffickers organising the refugees’ escape.

Prisons for Refugees

The objective of governments is to reduce, by this and other means, the number of people seeking refuge in their countries. In Britain, for example, the Prime Minister Tony Blair set a target of halving the number of applications for asylum. This supposed that the applications were not related to the real needs of people to flee, but to the attractiveness of Britain as a place of refuge; the government said it was determined to take tough measures and not to be “a soft touch.” The government met its goal, mainly because it had set the target in relation to the month in which applications peaked, and because this peak had itself been almost entirely the consequence of the number of Iraqis fleeing the threat of US-British invasion.(3)

But governments appear to continue to believe that the way to reduce the number of refugees is not to refrain from creating the conditions which people flee from, but to make conditions harsher in the countries they are trying to flee to. They lock refugees up in prisons and detention centres, and they reduce them to destitution. Refugees are punished not for anything they have themselves done, but in the, probably largely mistaken, belief that their treatment will deter others who might follow in their footsteps. In the process governments flout a long list of human rights: the right not to be subjected to inhuman and degrading treatment, the right not to be arbitrarily arrested and imprisoned, the right to a fair trial by a properly constituted court, the right to family life, the right to work, among others. Amnesty International has said that Britain, for example, in its treatment of asylum seekers, violates article 5 of the European Convention on Human Rights, article 9 of the International Covenant on Civil and Political Rights, the UN Body of Principles for the Protection of All persons under Any Form of Detention or Imprisonment, and virtually all of the guidelines on detention of the United Nations High Commission for Refugees (UNHCR).

Immigration prisons now exist in all of the rich, or “developed,” countries to which refugees flee. The largest numbers in absolute terms are locked up in the USA. Australia, until recently, detained all those who applied for asylum. Britain was one of the first European countries to detain asylum seekers, and it remains the only west European country to do so without judicial supervision and without time limit. In theory the British government derives its right to detain asylum seekers and other migrants from its 1971 Immigration Act, which stated that they could be detained prior to removal. Although detention centres have been renamed removal centres, in practise only a small minority of those detained have had their cases finally dismissed and have removal directions. Some cannot be deported, for a variety of reasons, and therefore cannot legally be detained. Around ten per cent of those arriving at ports and claiming asylum, who are therefore not even technically “illegal immigrants,” are detained. The process is arbitrary, and has to do with filling the available spaces in detention centres and prisons; the decisions are made by junior immigration officials, who have to give only general reasons, such as “we believe that the person is likely to abscond;” one of them, asked by the author what evidence he had for this belief, merely replied “we are not a court of law.”

The numbers detained under immigration laws have increased from 250 at any one time to over 2,500 now. Some are detained in ordinary criminal prisons, subjected to prison procedures, sometimes locked in their cells for 23 hours a day, occasionally locked up with convicted prisoners. Others are detained in centres designated for immigration purposes, some of which were previously prisons and still have prison regimes, surrounded by high fences and razor wire. Most are run for profit by private security firms such as Group 4, whose guards, detainees tell us, are blatantly racist. Worse, the Labour government now imprisons children. This practise is not new, but previously the government admitted it was not legal, merely detaining thirteen-year-olds on the basis of travel documents which gave their age as thirty, and refusing to believe evidence to the contrary. It now systematically imprisons whole families, including young children, babies and pregnant women, sometimes for months at a time.(4)

Denied Social Rights

To varying degrees and in different ways, most European countries now also deliberately reduce asylum seekers who are not locked up to destitution. In most countries they are not allowed to work. Increasingly they are denied access to minimal public support, including in some cases health services. In some countries, public financial support and accommodation is denied to those who have had their claims rejected but who may still be pursuing legal avenues to avoid deportation, or who cannot be deported (because they have no papers, because conditions in their countries are recognised to be unsafe, or because transport to their areas does not exist). In France public support, of a limited nature, is available only after a claim for asylum has been lodged, which may take months.

In Britain it is not available to those who are deemed not to have claimed asylum immediately on arrival (which in effect means that two-thirds of new asylum seekers are made destitute), and to socalled “failed asylum seekers.” Although the courts have partially condemned this measure as inhuman and degrading treatment, and individuals can apply to have the decision reversed, many thousands of people, many of whom subsequently get refugee status, are currently living in various degrees of destitution with neither the right to work nor the right to receive any form of state support. The denial of public support to “failed asylum seekers” has now been extended to families; the intention (defeated after protests by social work trade unionists among others) was that this would mean that their children would be taken away from them and put into state “care.” The support which is available to others has been progressively whittled away. Asylum seekers in Britain now receive some two-thirds of the sum considered to be the minimum subsistence level for the rest of the population. They are dispersed away from their communities, lawyers and sometimes families to one “no choice” offer of accommodation, often in sub-standard housing including condemned public housing estates, where they are isolated and vulnerable to racist attacks, to the extent that some of them fear to go out.

Increased Surveillance

Immigration controls thus give rise to some of the worst abuses of human rights in Western societies. Asylum seekers suffer mistreatment of a sort to which the rest of the population is not, so far, subjected. But the abuses threaten to spread to the rest of the population, and some have talked of a creeping “fascisisation” of European countries as a result of their increasingly desperate attempts to stop people entering Europe. Denial of benefits to certain categories of people could spread to the unemployed and others considered undesirable. Police surveillance and random checks of immigration status can affect long-term residents who look “foreign.” In Britain, where politicians and others pride themselves on the long tradition of absence of the obligation to carry identity papers, many immigrants nevertheless already find it prudent to carry their papers around with them. Asylum seekers have been issued with “smart cards” which carry their photograph, finger-prints, and a statement on whether or not they are allowed to work. And finally, the government has decided that identity cards themselves are to be introduced, and made obligatory at first for foreigners.

Especially since 11 September 2001, the issues of immigration and terrorism are becoming blurred. In Britain, under an Anti-Terrorism, Crime and Security Act, indefinite detention in high security prisons has been introduced for foreigners “suspected” of terrorism, some of whom are refugees and therefore cannot be deported; in an even harsher version of what asylum seekers already suffer, they are subjected to judicial procedures which are a mockery of justice, much of them held in private and in which neither the defendants nor their lawyers have the right to hear what they are being accused of. An earlier Act, introduced in 2000, made it a criminal offence to belong to or support certain “terrorist” organisations. This means for example that Kurdish refugees from Turkey have to choose whether they wish to be prosecuted if they say they are members of the Kurdistan Workers Party (PKK), or fail to obtain refugee status if they do not. Their British supporters have also been prosecuted, and the act has been used against protestors against, among other things, the arms trade and against the invasion of Iraq.

Recruiting and Rejecting

Curiously, the escalation in the repressive apparatus of immigration controls, and the attempt to keep foreigners out, takes place at a time when European populations are declining, or forecast to decline. These declines, the ageing of the population, and the worsening ratios of working to non-working populations, are expected to cause serious economic and social problems in most European countries. The United Nations Population Division has estimated that to maintain existing ratios of young to old people, European countries would need extra immigration of several million people per year. Their governments usually accept that more, rather than less immigration is needed if their economies are to prosper. Most of them are now back in the business of recruiting foreign workers, especially skilled workers in trades such as computing and health services where there are obvious skills shortages, but also unskilled workers, mainly in sectors and jobs in which long-term residents are unavailable or unwilling to work and which cannot be transferred abroad, such as agriculture, catering, cleaning and some building work. In Britain the issue of work permits to employers, enabling them to recruit workers from abroad for specific jobs, nearly doubled between 1998 and 2002. In Germany and elsewhere there are government programmes to recruit computer specialists.

It is at first hard to understand why governments are thus recruiting and encouraging foreign workers, and at the same time redoubling their efforts to keep foreigners out; for example they recruit nurses in Zimbabwe and the Philippines, and imprison nurses who come on their own initiative to seek asylum. The explanation appears to be that they want to control, or “manage,” migration flows: to select desired migrants and reject others. But this too requires explanation. Some supporters of the free market argue, with a consistency which is absent elsewhere, that the movement of labour should be free in the same way as the movement of capital and goods is in theory supposed to be free. They do not agree that governments should determine the availability of labour to employers or attempt to set quotas according to some estimate of the needs of the economy, and believe recruitment decisions should be left to employers.

Insecurity and Exploitation

Some liberal economists also argue that, like free trade, the free movement of labour across borders as well as within countries would greatly increase prosperity; not only for the migrants themselves but also in the countries the workers migrate to and in those they migrate from, and in the world as a whole. Right-wing media such as the Wall Street Journal and the London Economist have long argued, to varying degrees, the case for the free movement of labour. Employers in the United States in particular have called for it, for the obvious reason that it would suit them to have easier access to the reserves of cheap labour that exist outside the rich countries. There is much evidence, now supported for example by recent research by the British Home Office, that immigrants make large contributions both to economic growth and to public finances, since they are mostly young, fit and educated at others’ expense.(5) Most, if they are legally permitted to and sometimes if they are not, are willing to work for long hours and in poor conditions for jobs which do not require their qualifications. Even the eugenicist Oxford professor David Coleman, main researcher for the anti-immigration lobby Migration Watch, has to admit that immigration increases income per head for the native population; he merely argues that it doesn’t do it as much as the government claims it does, and says the real problem is the threat to “social cohesion” and “British identity,” whatever that may mean.

There is one possible economic rationale for immigration controls, which is that their existence makes immigrant workers precarious, and therefore more exploitable and “flexible,” as the official euphemism has it. Most western economies, and especially the United States, are highly dependent on super-exploited immigrant workers, many millions of whom have no legal immigration status. None of the rich industrial countries of the West have signed up to the United Nations’ International Convention on the Protection of the Rights of All Migrant Workers and Members of Their Families, whose intention is to guarantee some minimum protections for migrant workers, including the prevention of inhumane working and living conditions, equal access to social services and the right to participate in trade unions, so as to ensure that migrants have equality of treatment and the same working conditions as the nationals of the countries they are working in.

Governments’ attitude to illegal working appears to be entirely negative and punitive, designed only to detect and repress it. In most cases the proposals for more government-permitted immigration are that the new workers will be admitted on short-term contracts, tied to particular employers and jobs (in Britain and some other European countries this represents a radical departure from previous labour-importing policies). Whether they are working “illegally” or on legal, but temporary, contracts, the workers are extremely vulnerable. They can be employed in exploitative conditions, at the mercy of employers, and denied basic employment rights. If they make an attempt to improve their situation, for example by joining a trade union, or to obtain redress against employers who fail to pay them the agreed amount (or at all), sexually harass them or in other ways mistreat them, they can be sacked.

In the case of the so-called “legal” workers, this will mean leaving the country or going underground. Even if they have been working entirely “legally” for many years in professional jobs, they are easy to get rid of: For example in Oxford large numbers of Filipina nurses have had their contracts suddenly, after many years, terminated, as a result, their union representatives say, of an increased supply of “local” nurses. Contract workers in the BMW Cowley factory, now an increasing proportion of the workforce and also increasingly migrants, were sacked with no notice and no redundancy payments in 2009. So-called “illegal” workers are of course in an even worse situation; the police and immigration authorities may be called in, quite often by their employers, and they may then be detained and deported. In Britain New Labour has created the new “serious criminal offence” of having false papers; those caught receive a oneyear prison sentence, followed by deportation and/or an indefinite period in immigration detention.(6)

Left-Wing Support of Migration Controls

We are told (for example by Polly Toynbee in The Guardian) that immigration may benefit the rich, who get cheap nannies and nice restaurants, but damages the interests of the working class, whose wages and conditions the immigrants may undercut. Trade unions themselves have a shameful history of calling for immigration controls, especially at the end of the nineteenth century. Others, such as left-wing alliance Respect in Britain, have an even more shameful record of refusing to call for the abolition of immigration controls on the grounds that this might “put people off” (i.e. the white working class?). However trade unions and their members, even in the United States and Britain, are increasingly coming round to the view that the way to protect their interests is not to call for more controls, but equal rights for all workers. In the recent round of unofficial strikes in Britain, the media gleefully printed pictures of workers holding up banners saying “British jobs for British workers,” but they failed to report that many of the activists were completely opposed to such xenophobia, and in particular attempts by the British National Party (BNP) to infiltrate the strikes. One worker, who was reported in media as saying that “they could not work alongside” the foreign workers, actually was complaining about the employers’ policy of keeping them apart, so that they could not organize together to demand the respect of local agreements on wages and conditions.

Immigration controls are used, quite deliberately, by governments and employers to divide and weaken the working class, and to help to create scapegoats to distract attention from their own failure to permit decent wages, employment and housing, and to facilitate the current massive increases in inequality and brazen wealth of the elite. In France the Sans papiers argue that other workers should support them not as any form of charity, but in their own interests. They say that the precariousness created by immigration controls is a deliberate policy of neo-liberal governments, designed to ensure that immigrants provide a model of flexibilisation and “precarisation” which can be spread throughout the sectors in which they work and eventually to the economy as a whole.

But it is not clear that the policy benefits the economy, and employers, as much as allowing free entry to workers from abroad would. It also does not adequately explain why governments are apparently so anxious to crack down on “illegal” immigrants, who are the ultimately exploitable workforce, and “illegal” working, and to increase the rate of deportations and deter asylum seekers. The explanation is almost certainly that governments’ attempts to prevent the entry of asylum seekers and other clandestine migrants have more to do with electoral than with economic considerations. Governments claim that the way to defeat the growth of the far right in Europe is to adopt their policies. They apparently believe they must demonstrate that they are being “tough”: that they are adopting progressively more vicious measures to deter asylum seekers and others who might come into the country (to do the dirty and dangerous jobs which employers cannot find locals to do), and that they are doing their utmost to keep them out, or to evict them if they nevertheless succeed in getting past immigration controls.

Appeasing the Racists

Ultimately, the inescapable conclusion is that immigration controls, and government repression of migrants and refugees, are explicable only by racism, or at least by attempts to appease the racists. Immigration controls certainly have their origins in racism. In Britain for example they were first introduced in 1905 as a result of agitation by racist and extreme right-wing organisations, at this time against Jewish refugees.(7) Similarly, when controls were introduced in 1962 to stop immigration, this time, for the first time, from the former British empire, their introduction again followed agitation by racist and neo-fascist organisations. Up to 1962, all mainstream politicians had proclaimed that the principle of free movement within the former British empire would never be abandoned. Government reports had found no reason for immigration controls other than the supposed “non-assimilability” of the new immigrants. The covert aim of the 1962 Commonwealth Immigrants Act was to stop “coloured” immigration; since the economy still required an expanding labour supply, the legislation was framed so as to exclude Irish workers from controls and, it was hoped, let in white British subjects from the “old” Commonwealth while excluding black ones from the “new” Commonwealth.(8)

Politicians constantly reiterate that the way to deal with racism is to demonstrate to the racists that their concerns are being met. However, immigration controls do not appease the racists – they merely legitimate racism. And they also embolden the racists to demand more. When politicians lament the recent increase in racism, they fail to acknowledge that it is precisely their own actions, including their constant complaints about the supposed “abuses” committed by “bogus” asylum seekers, that explain the rise in racism after a period when it had been in decline. Their actions and their words feed the parts of the media whose political agenda it has long been to stir up racism; these media use information, and phrases, which are often clearly derived from government sources. Governments only very rarely attempt to counter the lies propagated by the media and others, or give information which might correct the distortions and misinformation.

As a consequence, people believe, for example, that the number of immigrants and asylum seekers is far higher than it actually is. They fail to realise that asylum seekers, who have become the new object of race hate campaigns and violence, actually constitute an insignificant proportion both of the total number of  refugees in the world as a whole, and of the number of other people entering Europe. In Britain in 2002, for example, the peak year for asylum seekers arriving in Britain, there were 100 times more visitors, 18 times more returning British citizens, 4 times more new foreign students, and 3 times more foreigners given official permission to work. Since then the number of asylum seekers has declined; the government boasts that it is because of its “stronger borders,” but it is mainly because of a decline in the number of Iraqi refugees, and perhaps also because many people have decided it is better to go underground than risk getting locked up for being a refugee. It remains hard to understand why governments appear so concerned to reduce the numbers of asylum seekers, rather than of anybody else, unless their purpose is simply to appease the racists and in this way, they hope, win votes.

Equal Rights – Everywhere!

Immigration controls are inherently racist. Any scheme which tried to make them “fair” or non-racist must fail. Even if they did not discriminate, as they now do, against black people, east European Roma, the poor and anybody else who are subject to the current manifestations of prejudice, they would still discriminate against foreigners and outsiders in general. Those who demand tougher controls talk about “our” culture, whatever that may be, being swamped. Every country in the world, except perhaps in East Africa where human beings may have first evolved, is the product of successive waves of immigration. There are few places where there is any such thing as a pure, “native” culture. European culture, for example, if such a thing exists, is arguably under much greater threat from the influence of the United States, whose citizens have little difficulty in entering Europe, and from its own home-grown consumer excesses, than it is from people who might come from anywhere else. Moreover “non-racist” immigration controls, even if these were conceptually possible, would be pointless, since racism is the main reason for their existence. On the contrary, one of the very best ways to undermine the arguments of the racists would be to abolish immigration controls.

For the abolition of immigration controls to make sense, those who migrate must have the same rights as the residents of the places they migrate to. Immigrants need to have not only the right to work, but all the gains for the working class that exist in the countries they migrate to, including protection against unfair dismissal, the right to join and organise in trade unions, the right to leave their job and look for another one, the right to receive unemployment and sickness benefits and holiday pay, in the same way as everybody else. They should have full public rights, and they should of course have full access to social provision, including health provision and education for their children.

Immigrant workers do not usually take the jobs that might otherwise be available to existing residents and immigration does not usually lead to any worsening of wages and conditions in the countries they go to (on the contrary there is much evidence that it increases prosperity for all by enabling economies to expand and industries to survive). Nevertheless if there was any threat to the wages and conditions of the existing workforce, it would come from the fact that migrants, if they have no or few rights, can be forced to work in bad conditions and for low wages and cannot fight for improvements without risking deportation. They can come to constitute an enslaved underclass, which employers may hope not only to exploit directly, but to use as a means of weakening the position of all workers. The way to prevent any possibility of this happening is for trade unions, and all of us, to argue for full citizenship rights for all workers and residents, regardless of their nationality or how long they have lived in the country. This was more or less the situation, before 1962, of citizens of the UK and colonies who migrated to Britain; it accounts for their political strength, their militancy in their workplaces and their higher than average trade union membership. It is, with limitations, the situation of citizens of the European Union who migrate from one EU country to another. It is also of course the situation of United States citizens who migrate between states in the US federation. And it is the situation of people who migrate from one local authority to another within states, and receive the level of public services prevalent in the area they move to.

Free Migration is Possible

There are many who say that the abolition of immigration controls is politically impossible in a world in which there are severe international inequalities. But the argument that, without controls, there would be “floods” of migrants who would overwhelm the rich countries some of them go to is little more than scaremongering. The fact that there are huge international inequalities in material wealth does not mean that, as neo-classical economists might predict, there would be mass movements of people throughout the world until material conditions and wages equalised. It is true that if there were no controls there would probably be more migration, since the dangers and cost of migrating would be less; how much more is impossible to estimate. Immigration controls, however much money is poured into them and however much the abuses of human rights involved in their enforcement escalate, do not work well; if for example, after years of expensive and painful legal processes, asylum seekers finally have their application refused, governments often find it impossible to deport them; and with each new, and more vicious, advance in the apparatus of repression, people are forced to find new, braver and more ingenious ways of circumventing it. It might be better if more people migrated to countries where there are more jobs, wealth and available land.

But most people require powerful reasons to migrate; in normal circumstances they are reluctant to leave their countries, families and cultures. When free movement was allowed in the European Union, some feared there would be mass migration from the poorer to the richer areas; the migration did not happen, to the chagrin of the proponents of flexible labour markets. The great desire of many who do migrate is to return to their own countries, when they have saved enough money, or if conditions there improve. Immigration controls mean that they are less likely to do so, because they cannot contemplate the struggle of crossing borders again if they find they need to.

In addition, when people migrate from choice, they normally do so because there are jobs to migrate to. For example, when subjects of the former British empire were allowed to enter, settle and work in Britain without immigration controls, and had the same rights as British subjects born in Britain, as was the case until 1962, migration correlated almost exactly with employment opportunities; when job vacancies increased, more people came from South Asia and the Caribbean, and when they declined, fewer did so. Especially for the migrants from South Asia, the pattern was that families sent their young men to do a stint in hard jobs in the factories of northern Britain and then return, perhaps to be replaced by a younger member of the family. When the threat of immigration controls became real, there was for the first time a surge in immigration which did not correlate with job opportunities, to beat the ban; well over half the Indians and about three-quarters of the Pakistanis who arrived in Britain before controls did so in the 18-month period preceding their introduction; after controls were introduced, immigrants could no longer come and go, and were forced to bring their families and settle in Britain; by 1967 90 per cent of all Commonwealth immigrants were “dependants.” Similarly, there is evidence that the harder the US government makes it to brave the razor wire and other obstacles to cross the border into the USA, the more Mexican immigrants find themselves forced to make the hard decision to settle in the USA, and give up hopes of return. Finally, if people are extremely poor, they cannot raise the money to migrate, except perhaps to neighbouring countries or into cities; this will, sadly, be the case for the vast majority of so-called “climate refugees.” And people do not or cannot undertake the risks and expense and painful separations of migration, in order to live in squalor off public funds.

It is of course the case that too many people are forced to flee, if they have the means to do so. People should be free to migrate if they wish to, but they should not be forced to migrate. Supposing the governments of the rich countries were in reality concerned by the problem of forced migration, there would be more humane, and probably more sustainable and effective, ways to reduce it than by casting around for yet more brutal ways of enforcing immigration controls. Governments themselves often bear direct responsibility, and are nearly always partly responsible, for creating the conditions from which people flee. There is much that they could do, and above all not do: they could refrain from supporting and arming repressive regimes or the opposition to more progressive regimes; they could, as a minimum, not supply weapons to the participants in wars and civil conflicts; and they could cease to invade other countries. They could refrain from exploiting the peoples and resources of Third World countries; thus, for example, the conflict in East Congo, in which millions have died, and which has forced many thousands to migrate if they can, was fed by the rapacity of western corporations, which arm and finance the militias who supply them with the resources they want, especially coltrane. When the West’s corporations or its agencies the World Bank and the International Monetary Fund engage in projects which displace people or pollute their land, or impose policies which impoverish them and create unemployment, people who are made destitute or landless are unlikely themselves to have the resources to migrate, but the situation may feed war, conflict and repression which force those who can to migrate.(9)

The increases in asylum seekers in Britain, for example, in the last few years were overwhelmingly from four countries bombed and/or invaded by the West: Somalia, former Yugoslavia, Afghanistan and Iraq. In particular, while there was a steady trickle of refugees from Iraq under the Saddam regime and in the years of economic sanctions, there was a surge in numbers in response to the threat of US/British invasion. Others, for example from Angola, Mozambique, Chile, have fled from proxy forces of the West, which systematically attempts to destroy any government which might be attracted to socialism, or just carry out reforms, such as land reform, nationalisation, or any redistribution of wealth from the rich, foreign or local. The destruction of the Soviet Union and the triumphalism and excesses of neo-liberalism in the USSR and East European countries have created more refugees, some of them, for example, medical professionals who are no longer being paid.

It should be an elementary principle that human beings have the right to decide freely for themselves where they wish to live and work. Having made that decision, they should not be condemned to be second-class citizens and to virtual enslavement in exploitative conditions, divided from the rest of the population. They should have exactly the same rights as all other residents of the place they have chosen to live in. Immigration controls serve no purpose other than to make many thousands of innocent people suffer, build an escalating apparatus of repression, undermine the human rights of all of us, divide and weaken the working class, and feed racism. They should go – like slavery, apartheid, and other horrors in their time.
NOTES
1.  Asylum Aid, Adding Insult to Injury: Experiences of Zairean Refugees in England (London: Asylum Aid, 1995).
2.  Ibid.
3.  Most of the figures in this article are taken from the British Home Office, Statistical Bulletins.
4.  See for example Bail for Immigration Detainees, Pregnant Asylum Seekers and Their Babies in Detention (London: The Maternity Alliance, Bail for Immigration Detainees and London Detainee Support Group, 2003) as well as many other sources.
5.  Ceri Gott et al. (London: Home Office Research Directorate, 2001 and 2002).
6.  See for example campaigns by No Borders groups, especially in London, and by CAIC (Campaign Against Immigration Controls) and No One Is Illegal. See also Hsiao-Hung Pai, Chinese Whispers: The True Story Behind Britain’s Hidden Army of Labour (London: Penguin, 2008); Rahila Gupta, Enslaved: The New British Slavery (London: Portobello Books, 2007). Gupta, after interviewing a number of migrant workers, concludes that the one thing that would free them from effective slavery would be the removal of the threat of deportation, in other words “open borders.”
7.  See for example Steve Cohen, Standing on the Shoulders of Fascism: From Immigration Controls to the Strong State (Stoke on Trent: Trentham Books, 2006)
8.  I. R. G. Spencer, British Immigration Policy Since 1939: The Making of Multi-Racial Britain (London: Routledge, 1997).
9.  See for example Teresa Hayter, The Creation of World Poverty (London: Pluto Press, 1992).

Editorial Comment 

Published in Communalism #2 May 2010

Illustration by Trond Ivar Hansen 

http://new-compass.net/articles/case-against-immigration-controls

May 16, 2011 Posted by | sistem karsitligi, somuru / tahakkum, sınırlara hayır | Leave a comment

Left Biocentrism: Fostering New Earth Values and Social Justice for the World’s Peoples – David Orton

Book Proposal
Provisional Title
Left Biocentrism:
Fostering New Earth Values and Social Justice for the World’s Peoples
By David Orton              
       
Rationale for this book:
The theoretical tendency of left biocentrism exists and can be seen as a “left wing” of the deep ecology movement. It is therefore worthy of support. One might consider the following, in assessing whether to publish a book on left biocentrism.
A number of well known deep ecology and green theorists have expressed general support for the left biocentric theoretical tendency as it has evolved, and specific support for my own work, including for example the late Richard Sylvan, Andrew McLaughlin, Alf Hornborg, the late Rudolf Bahro, the late Judi Bari and, most recently Fred Bender, the author of the new text The Culture Of Extinction: Toward A Philosophy Of Deep Ecology
Both Arne Naess and George Sessions, through personal correspondence have, in the past, expressed interest in and general support for my theoretical work. A summary of left biocentrism, which continues to evolve, is given in the ten-point Left Biocentrism Primer, which was collectively agreed upon in 1998. A personal letter to me from George Sessions, dated 4/19/1998, also copied to Arne Naess, Bill Devall, Andrew McLaughlin and Howard Glasser, noted in part about left biocentrism and the Primer: “Personally, I agree with almost everything you say in the Left Biocentric Primer…It’s a real shame that the Green parties came under the influence of Bookchin and not your version of Left Biocentrism – it’s obvious that’s where they need to head. So, I have no necessary bones to pick with your idea of a Left wing of the Deep Ecology movement, more power to you and your colleagues. I wonder if the word ‘Left’ is the appropriate one to use (as opposed to social justice).” John Clark, a “deep” social ecologist, has expressed in writing the viewpoint that left biocentrism is welcome evidence of some “common ground” between deep and social ecology: “The existence of such common ground is indicated by the emergence of a left biocentrism’ that combines a theoretical commitment to deep ecology with a radical decentralist, anticapitalist politics having much in common with social ecology.” (See the third and fourth editions of the undergraduate college reader, Environmental Philosophy: From Animal Rights to Radical Ecology.)
There are people in a number of countries, in addition to myself, in particular Canada and the USA, who support deep ecology as an overall philosophy and who also consider themselves left biocentrists, i.e. “left bios.” Some of these people are active in the federal Green Party in Canada. That party publicly endorsed deep ecology in the last federal election in Canada and polled over 4 percent of the vote. 
My ideas and writings reflect the input of a number of others who see themselves as left bios. The formation of the internet discussion group left bio, with its approximately 35 members, now functioning for almost eight years, has aided substantially in this regard. I have always been conscious of writing in some way as part of a “collective”, seeking the input of kindred spirits. In early days this was more nebulous, but in recent years it has become more concrete, as left biocentrism becomes more publicly known. Articles or book reviews in draft form, written from a left biocentric theoretical perspective, have normally been made available to other left bios in the discussion group for their critical commentary.
Apart from my own writings, there are a number of books, some in press, which explicitly refer to and discuss the left biocentric theoretical tendency. It is also necessary to point out that, since the early 1980s, other thinkers within the deep ecology movement (although not calling themselves “left biocentrists”), have been struggling to outline what it means to be supporters of deep ecology, and yet to continue to see themselves in some way as part of the Left. Their ideas have greatly influenced me and contributed to my own thinking. These include, in addition to the people mentioned above, Andrew Dobson in England. [Although not included in the original book outline, which was published in 2005, an important early discussion of left biocentrism was published in Patrick Curry’s 2006 book, Ecological Ethics: An Introduction. A revised edition is due to come out in the fall of 2011.)
I myself became involved in environmental work as a primary focus in the late 1970s in British Columbia through naturalist organizations, after a previous political life in Canada centered around social justice issues and left wing politics. My interest in nature and wildlife go back to my boyhood in England. Prior to any contact with deep ecology, through my environmental work in forestry and wildlife issues, I had come to see that the ecological perspective meant to reject the human-centered domination over nature. This was expressed in my writings coming out of B.C. and Nova Scotia environmental struggles. (I had moved with my family to Nova Scotia in 1979.) By 1985 I had come to accept the philosophy of deep ecology and started to promote it in the Maritimes. I came to define myself politically as a Green, although I still consider myself a person of the Left. I began exploring what a left focus in deep ecology would mean. Later I was to discover that others were on the same path.
In 1989, at the Learned Societies Conference in Quebec City, I presented (along with my partner Helga) a paper called “Green Marginality in Canada.” This paper, in addition to the stated focus, outlined the conceptual perspective of “socialist biocentrism.” (Robyn Eckersley in her 1992 book, Environmentalism and Political Theory: Toward an Ecocentric Approach spoke of “ecocentric socialism.”) 
Later I discarded the expression socialist biocentrism in favour of the term “left biocentrism” as wider and more inclusive, as “socialism” seemed too forgiving towards the environmental record of socialist and communist societies. I was also confronted with the fact that many who were sympathetic to social justice concerns were hostile to the term socialism, perhaps a legacy of Cold War socialization. “Left” as used in left biocentrism, is therefore defined as meaning anti-industrial and anti-capitalist, but not necessarily socialist. Yet personally, I remain a socialist. 
The future ecocentric economic foundation of society remains to be defined, although it will not be capitalist, i.e., a society based on endless economic growth and consumerism, population growth, private profit, and human-centeredness. As for “biocentrism”, it is the more popular movement term, while “ecocentrism” is the more ecologically and scientifically aware term. Both “biocentrism” and “ecocentrism” are used interchangeably by left biocentrists.
Since the mid-1980s I have tried to blend theoretical and practical environmental work, from a deep ecology perspective. I have published articles and book reviews in a variety of environmental and green publications, including the Earth First! Journal. My work has included investigating and writing about controversial issues, e.g. green theory, aboriginal concerns, green electoralism, seals, fundamentalism – religious and economic, ecofascism, etc. Interests in forest and forestry-related issues have remained a central theme of my work within Nova Scotia. I also have published in Canadian left publications, e.g. Canadian Dimension and the Socialist Studies Bulletin, when they would accept my deep ecology advocacy articles. Yet a lot of the work is unpublished.
There is a common but misleading perception that the deep ecology movement, particularly in North America, is hostile to the social justice concerns of the Left and is in fact anti-Left. Publishing this book would help to dispel this myth. (Arne Naess, in his main work, Ecology, community and lifestyle, has a sympathetic yet critical discussion of socialism and shows a sophisticated economic, political and power analysis, and a class perspective.)  
Left Biocentrism: Fostering New Earth Values and Social Justice for the World’s Peoples would show the needed ecocentric critique of the traditional Left, but also what can be taken from the Left and incorporated into a socially and politically conscious deep ecology. Left biocentrism needs to be seen as a valued part of the deep ecology movement. Supporting the publication of this book would be a concrete manifestation of this. The front is indeed long. It needs to include and welcome the biocentric Left.
March 3, 2005

 

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
BOOK OUTLINE
This book will be based on articles written by David Orton over a period of about twenty-five years, though most of them were written during the last few years. Each chapter theme will be discussed from past articles written on the topic, but placed in a contemporary perspective. The relevant articles are listed on the website under “A Taste of Green Web Writings and Left Biocentrism
Provisional Title
Left Biocentrism:
Fostering New Earth Values and Social Justice for the World’s Peoples
By David Orton
Introduction: Personal Biography and Intellectual Biography
Personal biography: Orton’s social origins in England: working class, wartime evacuation to the countryside, shipwright dockyard apprenticeship, and boyhood interests in wildlife and nature; the reason for the emigration to Canada; and the last twenty years of living in place in rural Nova Scotia. (One comes to eventually understand that one is a Canadian, and that one does not want to go “home” to Britain any more.)
Intellectual biography: unconscious social democracy of family background in England; Canadian radical politics and their reflection in the university as a student and short-lived faculty member in the 1960s; naturalist and outdoor involvement, environmental engagement and the beginnings of an ecological consciousness.
Chapter One: Pre-Deep Ecology Environmental Work
 
Forest and wildlife struggles in British Columbia, South Moresby and Tsitika watershed involvement – the fallacy of “multiple use” or “integrated resource management.” The credo of industry: “Forest management for the primary production of timber;” the conservatism of naturalist organizations and the limiting assumptions of mainstream environmentalism.
The critique of pulpwood forestry and of “natural resource management” in Nova Scotia, and the ecological perspective. Uranium exploration/mining and the self-interest of the trade union movement. Discussion of why unions and employers have an economic interest in the continuation of industrial society and its priorities. Organizational differentiation from mainstream environmentalism: not accepting government or corporate financing or “working the system.”
Chapter Two: Embracing Deep Ecology and Various Problems
Deep ecology as the ideological counter to “resourcism,” the world view that the non-human world exists as raw material for the human purpose. Acceptance of the eight-point Deep Ecology Platform. Deep and shallow ecology and implications for industrial capitalism. Three key ideas: non-human centeredness; the necessity for a new spiritual relationship to Nature; and opposition to the idea of “private property” in Nature. Deep ecology as part of the larger green movement – as the first social movement in history to advocate a lower material standard of living, from the perspective of industrial consumerism. Nature as a Commons and not to be privatized.
Problems: ambiguity and the “conceptual bog” (Richard Sylvan) of deep ecology; who ‘owns’ deep ecology and how does it evolve; Self-realization and the psychological self-absorbed path of “transpersonal ecology” (Warwick Fox); the unreality of non-violence and Gandhi, and implications for organizing; NO necessary separation of the peace, social justice and ecology movements; lack of real political, economic, social analysis, or class perspective by most deep ecology writers; lack of awareness of the imperial role of the United States and its world-wide consumption of “resources”; the isolation of deep ecology academics and their lack of accountability to the movement, etc.
Chapter Three: Characteristics of Left Biocentrism
Social base of left biocentrism, theoretical and practical views, handling contradictions among left biocentrists. Is there a role for anarchism? Unity and differentiation with deep ecology. Other Left paths in deep ecology and green theory: deep green theory (Sylvan), radical ecocentrism (McLaughlin), green fundamentalism (Bahro), revolutionary ecology (Bari), and ecologism (Dobson). Characteristics of socialist biocentrism and why it is inadequate. Drafting of the Left Biocentrism Primer in 1998.

Chapter Four: Aboriginal Issues in Canada

A general overview of aboriginal issues as articulated in the 1996 Canadian Report of the Royal Commission on Aboriginal Peoples (5 volumes) and a left biocentric critique given. Implications of aboriginal views for wildlife, forestry, parks, land claims and social justice. What should be supported and what should be opposed on ecocentric and social justice considerations? Past treaties dictated to aboriginals by a feudal-colonial state in Canada – can they be models for contemporary land use and redress of grievances? Treaty rights or social and ecological justice today: going beyond human-centeredness, treaties, land ownership and property rights. What is the relationship of contemporary aboriginal views to deep ecology and left biocentrism within industrial capitalist society?  Deep stewardship of traditional aboriginal thinking as human-centered. The imposition (and implications) of the industrial consumer culture on aboriginals and non-aboriginals. 

Chapter Five: Green Electoralism and Left Biocentrism

Deep ecology in contention for the consciousness of the green movement (Realo/Fundi discussion). How the environmental movement in Canada and elsewhere should define itself – reformist or subversive. Assumptions of green electoralism and their congruence with the continuation of industrial capitalism and shallow ecology. Ecological politics across the ‘isms’ of bourgeois society (Bahro). The disenfranchisement of the electorate with the parliamentary road and liberal democracy: alternative ecocentric visions which undermine industrial capitalist society cannot be advanced through the electoral process, as they go against short-term economic interests. The fundamental dilemma: eco-capitalism – ‘sustainable development’, ‘natural capitalism’, ‘cradle to cradle’ etc., or revolutionary ecocentric change. The overall tendency towards absorption and neutralization for “green” electoral parties and why this occurs. Liberal democracy and ecocentric democracy: why they are incompatible. Is there a political vehicle for a revolutionary deep ecology in our contemporary world? Why some left bios work inside green parties and why others work from the outside, and the example of the federal Canadian Green Party. 

Chapter Six: The Ecocentric Critique of the Left

Green movement has replaced the socialist/communist movement as the center of innovative debate and alternative thinking. No Earth justice without social justice. Discussion of the positive ideas of the Left: e.g. society should control the economy and not the economy control the society; collective responsibility for all members of a society and opposition to the cult of individualism and selfishness; class dimensions of environmental, economic and social issues; etc.
Opposing the negative ideas of the Left: e.g. human-centered world view; hostility to population reduction; Nature having no intrinsic value or worth unless transformed by human labour; seeing capitalism, not industrialism, as the main problem; lack of an alternative economic model; hostility towards Earth spirituality; denial of personal responsibility for ecological destruction or social actions, etc.
The Earth can belong to no one – the fiction of “ownership” of the Earth and its life forms. (Bahro, Livingston and Naess) Moving to usufruct use, accountability to a community of all beings. Defining the ecocentric Left, the NECESSITY that it be a vital component of a radical deep ecology movement.
The primacy of ecocentric consciousness and that social justice, while very important, is secondary to such a consciousness. Ecocentric justice as much more inclusive than human justice.

Critique of “social environmentalism” in the mainstream environmental movement, where social justice is upheld over environmental justice: social ecology, eco-Marxist and ecofeminist positions. 

Chapter Seven: The Ecofascism Attack on Deep Ecology

Supporters of deep ecology are uncomfortable and on the defensive about ecofascism. “Ecofascism” as an attack term, with social ecology roots, against deep ecology and the environmental movement; linking deep ecology with Hitler’s “national socialist” movement, i.e. the Nazis. “Fascism”, a term whose origins and use reflect a particular form of HUMAN social, political and economic organization, now with a prefix “eco”, used against environmentalists. On the other hand, for supporters of deep ecology the concept “ecofascism” conjures thoughts of the violent onslaught against Nature and its non-human life forms, justified as economic “progress”; the so-called “Wise Use” movement in North America, which sees all of Nature as available for HUMAN use. Different views of deep ecology and social ecology on ecofascism, the love of Nature, spiritual transformation, non-coercive population reduction, controls on immigration, etc. Deep-green German ecophilosopher and activist Rudolf Bahro (1935-1997), accused by social ecology supporters of being an ecofascist and a contributor to “spiritual fascism”. Bahro’s conflict with left and green thought orthodoxies and his interest in building a mass social movement. How Bahro saw left “ecosocialist” opportunists, for whom ecology was just an “add-on”, without a transformation of world view and consciousness. Bahro’s resignation from the Green Party, because he saw that the members did not want out of the industrial system.
Chapter Eight: The Left Biocentric Forest Vision
A vision of animals and plants, along with rocks, oceans, streams and mountains having spiritual and ethical standing. Industrial forestry model to be phased out in favour of low impact, value-added, selection forestry. Appropriate social policy alternatives for forestry workers and communities to be deep-ecology inspired. Sustainable forestry in a sustainable society. Questioning some ecoforestry positions: that forests need be managed or “restored”; that forests can be managed in an ecologically sensitive way. Why forests should be left “unmanaged.” Forest “certification” as a “green” marketing gimmick. What is a deep-ecology inspired forestry, and the need for primacy of non-economic interests in maintaining a living forest. For example, see the article “Some Conservation Guidelines for the Acadian Forest” on our web site.
Chapter Nine: Animals and Earth Spirituality
Deep ecology supporters as defenders of wild animals and their habitats. Placing animals in an ecological, political, economic and cultural “context”. Opposing hunting in protected areas and parks, and uniting with traditionalist aboriginals against the “resourcism” of industrial consumerist society. Acceptance of subsistence hunting, subject to the status of a species. Problem with ethical social relativism. Earth spirituality, animals and organized religion; the Abrahamic faiths and the Vedic religions. Modern day religious fundamentalists, who aim to re-sacralize human societies, not the natural world. The pre-industrial past. How deep ecology supporters want to re-sacralize Nature. The need for a new language and a new philosophical and spiritual outlook. The need to respect all animals as an integral part of preserving the community of life.
Chapter Ten: Religious and Economic Fundamentalism
The need to understand religious fundamentalism and economic fundamentalism and how they relate to each other, their threat to the world. Both fundamentalisms are antagonistic to the goals of the deep ecology movement. Fundamentalism as a form of “security” in religious conformity, as refuge when cultures are falling apart. Different kinds of religious fundamentalisms. Grievances in the Islamic world, inequality between Arabs and Jews; the subservience of Arab states to U.S. foreign policy, etc. The oil issue. Economic fundamentalism as an attempt to impose, if necessary by force, one economic model on the world. U.S. economic fundamentalism and its rhetoric of “freedom,” “democracy,” “individual initiative,” etc. The threat posed by U.S.-style economic fundamentalism to the well-being of the planet and its diverse inhabitants. Globalization and how its opponents are being “squeezed” by Islamic and US economic fundamentalism.

Chapter Eleven: Tributes
Tributes to Winin Pereira, Richard Sylvan and Rudolf Bahro – three people from India, Australia and Germany, who had an important influence on the conceptualization of left biocentrism. The tributes were written on learning of their deaths and are brief testimonials to this influence.  [I would now also include Arne Naess, from Norway.]
Conclusion: The Present Situation for Left Biocentrism and Deep Ecology
An assessment of the current situation for the philosophy of deep ecology as an influence on the green and environmental movements. Also, a look at the status, at this time, of the theoretical tendency of left biocentrism within deep ecology.
Appendix
1. The Deep Ecology Platform
2. The Left Biocentrism Primer
March 3, 2005 [Slightly revised April 30, 2011]

May 13, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

“Muhalefet Üretmek”: Küreselleşme Karşıtı Hareket Şirket Elitleri tarafından Fonlanıyor – Muhalif Halk Hareketi Gasp Edildi

Global Research, Eylül 20, 2010
 
 
 
“[Ford] Vakfının yaptığı her şey Dünyayı kapitalizm için güvenli hale getirmek olarak görülebilir, olumsuz etkilenenlerin rahatlatılmasına yardımcı olarak toplumsal gerilimleri azaltmak, kızgın olanlar için emniyet sübabı sağlamak ve hükümetin işleyişini kolaylaştırmak (McGeorge Bundy, Başkan John F. Kennedy ve Lyndon Johnson’ın (1961-1966) Ulusal Güvenlik danışmanı, Ford Vakfı Başkanı, (1966-1979))“Sivil Toplum sektöründe çalışan birçok ilgili ve adanmış kişiye para ve siyasi kavramçatısı sağlayan egemen sınıf, toplumun tabanından gelen cemiyetlerin önderleriyle işbirliği yapabilmekte….ve sosyal adalet işinin neredeyse imkansız olduğu koşullarda fonlama, muhasebe ve değerlendirme gibi çok zaman alan ve zahmetli işleri yapabilmektedirler.” (Paul Kivel, Buna Demokrasi mi diyorsun, Kim fayda Görüyor ve Kim gerçekten Karar Veriyor?, 2004, s.122)

Yeni Dünya Düzeninde “sivil toplum”  önderlerini güç odaklarının iç çemberlerine davet ederken aynı anda  halkı da baskı altında tutma  ritüelinin iki önemli işlevi vardır. Öncelikle Dünya’ya küreselleşme muhaliflerinin bu güç odaklarıyla kaynaşabilmesi için tavizler vermeleri gerektiğini söyler. İkincisi küresel elitlerin –hüsnü tabiri ile demokrasi adı altında- eleştiriye konu olmaları gerektiğini ama buna rağmen meşru bir şekilde yönettikleri ilüzyonunu yayar. Üçüncüsü  küreselleşmenin “başka bir alternatifi olmadığını” dillendirir; köklü bir değişiklik mümkün değildir ve en fazla ümit edebileceğimiz şey bu hükümdarlarla hiçbir yere götürmeyen bir “al gülüm ver gülüm” ilşkisine girmektir.

Küreselleşmeciler her ne kadar iyi niyetli olduklarını göstermek için birkaç ilerici cümleyi lügatlarına monte etseler de onların temel hedeflerine meydan okunmamaktadır. Ve “sivil toplumla” kaynaşmanın amacı muhalif hareketi zayıflatıp bölerken şirket yapılanmasının pençelerini daha da güçlendirmektir. Bu oy birliği sürecinin anlaşılması önem arz eder çünkü Seattle, Prag ve Quebec’tek ilkeli genç insanların çoğu küreselleşme karşıtı gösterilere katılmışlardır çünkü  onlar paranın her şey olduğu düşüncesini, milyonların fakirleştirilmesini ve üç beş kişi zenginleşecek diye hassas Dünya’nın yıkımını reddetmektedirler.  

 Bu halk kesimi  ve bazı önderlerin alkışlanması gerekir. Ama daha ileriye gitmemiz gerekir. “Küreselleşmecilerin” hükmetme haklarına meydan okumamız gerekir. Kendi ülkelerimizde küreselleşmenin sıradan insanlara ne yaptığı mesajını veren kitle haraketleri örgütleyerek daha yüksek bir aşamaya yükselebilir miyiz? Çünkü Dünya’yı talan edenlere karşı harekete geçirilecek güç onlardır.” (Michel Chossudovsky,  The Quebec Wall, April  2001)

 “Rıza üretmek” (manufacturing consent) tabiri ilk kez  Edward S. Herman ve Noam Chomsky tarafından dile getirildi.

“Rıza üretmek” şirket medya tarafından kamu oyunu yönlendirmek ve “bireyleri değer ve inançlarla donatmak” için kullanılan propaganda yöntemini tarif etmektedir:

Kitle iletişim araçları genel topluma mesaj ve simgeler iletme görevi görür. Bireyleri oyalamak, eğlendirmek, bilgilendirmek ve toplumun kurumsal yapılarına entegre edecek değer, inanaç ve kuralları telkin etmek onların işlevidir. Zenginliğin belli odaklarda toplandığı ve büyük sınıfsal çıkar çatışmalarının olduğu bir dünyada bu rolü gerçekleştirebilmek sistemli bir propagandayı gerektirmektedir. (Manufacturing Consent, Edward S. Herman ve Noam Chomsky)     

“Rıza üretmek” kamu oyunu yönlendirme ve şekillendirme anlamını ima etmektedir. Uydumculuk, karar vericilere biat ve toplumdaki hiyerarşinin kabulünü sağlar. Yerleşik toplumsal düzene boyun eğilmesini talep eder. “Rıza Üretmek” kamu oyunun ana akım medyanın anlattığı hikaye, yalan ve uydurmalarına biat edilmesini ifade eder.   

“Muhalefet Üretmek”

Bu makalede egemen sınıfın çıkarlarına hizmette önemli bir rol oynayan “muhalefet üretme” kavramına  odaklanacağız.

Çağımız kapitalizminde demokrasi ilüzyonu hakim olmalıdır. Yerleşik toplumsal düzeni tehdit etmediği sürece muhalefetin ve eleştirinin kabulü egemen elitlerin çıkarınadır.  Amaç muhalefeti bastırmak değil muhalafetin sınırlarını belirlemek için muhalif hareketi şekillendirmek ve bir kalıba sokmaktır.  

İktisadi elitler meşruiyetlerini sürdürmek için küresel kapitalizmin temellerini ve kurumlarını sarsabilecek radikal muhalefet türlerinin gelişmesine engel olmak amacıyla sınırlı ve kontrollü muhalafet türlerini desteklerler.

Diğer bir deyişle “muhalafet üretmek” Yeni Dünya Düzenini koruyan ve sürdüren bir “emniyet sübabı” görevini görür.

Ancak bunun etkili olabilmesi için “muhalefet üretimi” muhalefetin hedefi olanlar tarafından dikkatlice düzenlenmeli ve gözlemlenmelidir.

Muhalefeti Akçelendirmek”

Muhalafet üretimi nasıl gerçekleşir?

Muhalefet hareketinin hedefi olanlardan muhalefet hareketini örgütleyenlere para akışı sağlanarak gerçekleştirilir.

Oy birliği siyasetçileriden onay almayla sınırlı değildir. Büyük kurumları kontrol eden iktisadi elitler, tarih boyunca yerleşik iktisadi ve toplumsal düzene karşı muhalefet hareketinin içinde bulunmuş sayısız STK ve sivil toplum kuruluşuna da himaye ederler. Briçok STK’nın ve halk hareketinin programları hem kamu yardımlarına hem de Ford, Rockefeller, McCharty Vakıfları ve diğerleri gibi özel fon kurumlarına dayanır.   

Küreselleşme karşıtı hareket Wall Street ile Rockefeller ve diğerleri tarafından kontrol edilen Teksas petrol devlerine karşıdır. Ancak Rockefeller ve diğerlerinin vakıf ve hibe kuruluşları, faaliyetlerini denetlemek ve şekillendirmek için  anti-kapitalist örgütleri ve çevrecileri (Büyük Petrol şirketlerine karşı olan) büyük bir cömertlikle akçelendirirler.  

“Muhalefet üretme” mekanizmaları savaş karşıtı koalisyonlar, çevreciler ve küreselleşme karşıtı hareketin de dahil olduğu ilerici örgütlerdeki bireylerin bileklerinin büküldüğü ve sessizce rıza gösterdikleri manipülatif bir ortam gerektirir.  

Egemen medya “rıza üretirken” , karmaşık STK ağı  (buna bazı alternatif medya parçaları da dahildir) egemen elitler tarafından muhalefet hareketini yönlendirip bir kalıba sokmak için kullanılır.

Küresel iktisadi sistemin 1990’larda deregülasyonu ve finansal yapının aniden zenginleşmesini müteakip, vakıflar ve hayır kurumları tarafından fonlama (akçelendirme) işleri tavana vurdu. Acı ve gülünç bir şekilde Wall Street’teki hileli kazançlar elitlerin vergiden muaf vakıf ve hayır kurumlarına aktarıldı. Bu düşeş mali kazançlar sadece siyasetçilerin satın alınmasına değil, STKlara, araştırma enstitülerine, toplum merkezlerine, dini gruplara, çevrecilere, alternatif medyaya, insan hakları kuruluşlarına, vs’ye aktarıldı. “Muhalefet Üretimi” STKlar tarafından ya da doğrudan vakıflarca fonlanan “liberal sol” ve ilerici medya” için de geçerlidir.

Asıl amaç “Muhalefet üretmek”  ve “egemen elitlerin arzu ettiklerini söyleyen” bir muhalafetin sınırlarını belirlemektir. 

Buna karşılık birçok STK’ya batılı istihbarat örgütleri adına çalışan ajanlar sızmıştır. Dahası internetteki ilerici alternatif medyanın büyük bir kısmı şirket vakıflarından ve bağış kurumlarından alınan fonlara bağımlı hale gelmiştir. 

Bölük Pörçük Aktivistlik

Egemen elitlerin amacı halk hareketini  “tek başına hareket eden aktivistlerden oluşan” büyük bir mozaiğe dönüştürmek olagelmiştir. Savaş ve küreselleşme artık sivil toplum eylemlerinin ön saflarında yer almaz.  Aktivizim artık bölük pörçük yapılan bir şeydir. Birbiriyle bütünleşik bir küreselleşme ve savaş karşıtı hareket yoktur artık. İktisadi buhran ABD’nin yürüttüğü savaşla ilgili görülmemektedir.

Muhalefet bölündü. Birbiriyle bütünleşmiş bir kitle hareketinden ziyade birbirinden ayrı “konu odaklı” protesto hareketleri (çevre, küreselleşme karşıtlığı, barış, kadın hakları, iklim değişikliği, vs) teşvik ediliyor ve cömertçe fonlanıyor. Bu mozaik G7 karşıtı toplantılarda ve 1990’ların Halk Buluşmlarında halihazırda egemendi.  

Küreselleşme Karşıtı Hareket

1999 Seattle karşı zirvesi küreselleşme karşıtı hareket için istisnasız bir başarı olarak yüceltildi: “tarihe geçecek bir eylemci topluluğu Seattle’daki Dünya Ticaret Örgütü zirvesini engelledi, küreselleşme karşıtı bir kıvılcım çaktı.” (Bknz. Naomi Klein, Copenhagen: Seattle Grows Up, The Nation, 13 Kasım, 2009). 

Seattle, kitle hareketinin tarihinde gerçekten de önemli bir dönüm noktasıydı. Farklı evveliyatlardan, sivil toplumdan, insan hakları örgütlerinden, çevrecilerden oluşan 50.000 kişi ortak bir amaç için bir araya geldi. Amaçları neoliberal gündemi kurumsal tabanıyla birlikte dağıtmaktı.  

Ancak Seattle büyük bir geri kayışında habercisiydi. Toplumun tüm kesimlerinde artan muhalefet nedeniyle DTÖ Zirvesi dışarıda demokratik görünmek için “kendi yandaşı” sivil toplum önderlerinin yanıltıcı katılımlarına ümitsizce ihtiyaç duydular.  

Binlerce insan her ne kadar Seattle’da bir araya geldiyse de perde arkasında neo-liberalizm de facto (resmen olmasa da fiilen) bir zafer kazandı. Görünürde DTÖ’ye karş olan bir avuç sivil toplum örgütü DTÖ’nün küresel ticaret mimarisinin meşrulaştırılmasına katkıda bulundu.  DTÖ’ye hükümetlerarası yasadışı bir kurum olarak meydan okumak yerine DTÖ ve Batılı Hükümetlerle zirve öncesi bir diyaloğa onay verdiler. “Onay alan STK katılımcıları sayısız kokteyl ve resepsiyonu da kapsayan çeşitli resmi buluşmadaki dostane ortamlarda elçiler, ticaret bakanları ve Wall Street kodamanlarıyla kaynaşmaya davet edildiler.” (Michel Chossudovsky, Seattle ve Ötesi: Yeni dünya Düzenini Silahsızlandırmak, Covert Action dergisi, Kasım 1999, Ayrıca bknz Ten Years Ago: “Manufacturing Dissent” in Seattle).

Gizli gündem muhalefet hareketini zayıflatmak, bölmek ve küreselleşme karşıtı hareketi iş çevrelerinin çıkarlarını doğrudan tehdit etmeyecek alanlara yönlendirmekti.

Özel vakıflarca (Ford, Rockefeller, Rockefeller Kardeşler, Charles Stewart Mott, Derin Ekoloji Vakfı) fonlanan bu “akredite” sivil toplum örgütleri kendilerini halk hareketi adına resmen hareket eden lobi grupları olarak konuşlandırdılar. Tanınmış ve adanmış aktivistlerin önderlik ettiği bu örgütlerin eli kolu bağlandı. Yasadışı olan bir örgütün meşru olduğunu kabul ederek aslında (farkında olmadan) küreselleşme karşıtı hareketin zayıflamasına katkıda bulundular.  (DTÖ’nün 1 Ocak 1995’te kurulmasına yol açan 1994 Marakeş Zirvesi anlaşması). (Ibid)   

STK önderleri paranın nereden geldiğinin tamamen farkındaydılar. Ancak ABD ve AB’deki STK çevrelerinde vakıflar ve bağış kurumları şirketlerden bağımsız organlar olarak görüldü, örneğin Rockefeller Kardeşler Vakfı, Rockefeller ailesinin banka ve petrol şirketleri imparatorluğundan bağımsız olarak düşünüldü.

Özel vakıflara bağımlı maaş ve işlem maliyetleri ile bu durum kabul edilen bir döngüye dönüştü: Çelişkili bir mantıkla, şirket kapitalizmine karşı mücadele, şirket kapitalizminin sahip olduğu vergiden muaf vakıflardan alınan fonlarla sürdürülecekti. 

STKlara deligömleği giydirilmişti; varlıkları vakıflara dayanıyordu. Faaliyetleri çok sıkı denetleniyordu. Çelişkili bir mantıkla, anti-kapitalist eylemcilik bağımsız vakıfları aracılığıyla kapitalistler tarafından dolaylı olarak kontrol ediliyordu.

“İlerici Bekçiler”

Bu evrilen destanda IMF, Dünya Bankası ve DTÖ’den uygun bir biçimde hizmet gören  egemen elitler DTÖ ve Washington’a konuşlanmış uluslararası finansal kuruluşlara karşı olan muhalif hareketin ön saflarındaki örgütleri (çeşitli vakıflar ve bağış kurumları aracılığıyla) kolayca akçelendirdiler.

Vakıf paralarıyla akçelendirilen STKlar neoliberal siyasetlerin uygulanışını gözlemek için çeşitli “gözlemciler” oluşturdular ancak bunlar Bretton Woods ve DTÖ’nün siyasetleri aracılığıyla milyonlarca insanın fakirleşmesine nasıl katkıda bulunduklarını gündeme getirmediler. 

Yapısal Uyum Katılımcılık Gözlem Ağı (SAPRIN) Washington’da USAID ve Dünya Bankası’nın akçelendirdiği  bir STK olan Development Gap tarafından kuruldu.

Belgeleriyle açıkça ortaya konulmuştur ki IMF-Dünya Bankasının  yapısal Uyum Programının (SAP) gelişmekte olan ülkelere dayatılması ile kredi veren kurumların lehine, bağımsız devletlerin iç işlerine bariz bir müdahale biçimi oluşturulmuştur.  

SAPRIN’ın temel örgütleri, IMF-Dünya Bankası’nın “acı reçetesini”nin meşruiyetini sorgulamaktansa STKlar için işbirlikçi bir rol biçmiş, USAID ve Dünya Bankası ile kol kola çalışmıştır. Amaç IMF-Dünya Bankasının siyasi kavram çatısını reddetmektense neo-liberal günedeme “insani” bir görünüm kazandırmaktır: 

“SAPRIN Dünya Bankası ve başkanı Jim Wolfensohn tarafından 1997’de kurulan  ve adını Yapısal Uyum Katılımcı Gözlem İnisiyatifi’nden (SAPRI) alan küresel bir sivil toplum ağıdır.

SAPRI sivil toplum örgütleri, hükümetler ve Dünya Bankasının yapısal uyum programlarının ortak bir şekilde gözden geçirilmesi ve yeni siyasi seçeneklerin incelenmesi için üç parçalı bir uygulama olarak tasarlanmıştır. İktisadi karar aşamasında sivil topluma verilen aktif rolü meşrulaştırmak ve iktisadi siyasette ve iktisadi siyaset üretimi aşamasında değişiklik yapılması gereken alanları göstermek için tasarlanmıştır.  ( http://www.saprin.org/overview.htm  SAPRIN websitesi)

Benzer şekilde merkezi Geneva’da olan Ticaret Gözlemcisi (daha Önceden WTO Watch olan Trade Observatory) merkezi Minneapolis’te olan Tarım ve Ticaret Siyaseti Enstitüsü’nün (IATP) bir projesidir ve Ford, Rockefeller, Charles Stewart Mott ile diğerleri tarafından cömertçe akçelendirilmektedir. (Bkz aşağıda Tablo.1)

Trade Observatory, DTÖ ve NAFTA’yı gözlemlemeyle yükümlüdür. (NAFTA ve Amerika Serbet Ticaret Bölgesi –FTAA) (IATP, About Trade Observatory, Eylül 2010). 

Trade Observatory veri ve bilgi geliştirmenin yanı sıra “yönetim” ve “denetleme”yi de teşvik eder. DTÖ siyasetlerine kurban olanların denetlenmesi mi ya da  neo-liberal reformların baş rol oyuncularına hesap verme mi?

Trade Observatory’nin gözlem faaliyetleri hiçbir şekilde DTÖ’yü tehdit etmez. Aslında tam aksine ticaret örgütlerinin ve anlaşmalarının meşruiyeti asla sorgulanmaz.

Tablo 1 Minneapolis Tarım ve Ticaret Siyaseti Enstitüsü’nün (IATP) en büyük hibecileri
(tam liste için burayı tıklayınız)

Ford vakfı $2,612,500.00 1994 – 2006
Rockefeller Kardeşler Vakfı $2,320,000.00 1995 – 2005
Charles Stewart Mott Vakfı $1,391,000.00 1994 – 2005
McKnight Vakfı $1,056,600.00 1995 – 2005
Joyce Vakfı $748,000.00 1996 – 2004
Bush Vakfı $610,000.00 2001 – 2006
Bauman Aile Vakfı $600,000.00 1994 – 2006
Büyük Gölleri Koruma Vakfı $580,000.00 1995 – 2000
John D. & Catherine T. MacArthur Vakfı $554,100.00 1991 – 2003
John Merck Vakfı $490,000.00 1992 – 2003
Harold K. Hochschild Vakfı $486,600.00 1997 – 2005
Derin Ekoloji Vakfı $417,500.00 1991 – 2001
Jennifer Altman vakfı $366,500.00 1992 – 2001
Rockefeller Vakfı $344,134.00 2000 – 2004

Kaynak: http://activistcash.com/organization_financials.cfm/o/16-institute-for-agriculture-and-trade-policy

Dünya Ekonomik Forumu: “Tüm Yollar Davos’a Çıkar”  

Halk hareketi gasp edildi.  Seçilmiş aydınlar, sendika yöneticileri, sivil toplum örgütü önderleri (Oxfam, Uluslar arası Af Örgütü, Greenpeace de dahil) düzenli olarak Davos Dünya Ekonomik Forum’una davet edilirler ve burada dünyanın en güçlü iktisadi ve ticari aktörleri ile kaynaşırlar. Dünyanın egemen elitlerinin parmakla seçilmiş “ilericiler” ile kaynaşması “muhalefet üretme”nin altındaki ritüelinin bir parçasıdır.

Taktik “güvenilebilecek” sivil toplum önderlerini seçmek ve onları diyaloğa entegre etmek, onları halktan koparmak, temsil ettikleri işçilerin adına çalışan küresel vatandaşlar izlenimi vermek ancak büyük sermaye yapılanmasının çıkarlarına hizmet edecek şekilde davranmalarını sağalamak:

“STK’ların Davos’taki yıllık Toplantıya katılması toplumda büyük bir yelpazedeki ana paydaşların küresel gündemin belirlenmesi ve ilerletilmesine entegre olmalarını istediğimizin bir kanıtıdır….Davos Ekonomik Forumu iş dünyasına küresel ekonominin diğer ana paydaşlarıyla Forumun amacı olan  “dünyanın durumunu geliştirme” ülküsü için diğer ana payadaşlarla birlikte (STKlar) çalışma yapmak amacıyla ideal kavram çatısını sağlamaktadır. (World Economic Forum, Basın Açıklaması 5 Ocak 2001)

Dünya Ekonomik Forumu iş dünyasını temsil etmez. Seçkinci (elitist) bir toplantıdır: Üyeleri yıllık en az 5 milyar dolar ciroya sahip büyük küresel şirketlerdir. Seçilen sivil örgütler (STK’lar) ortak “paydaşlar” olduğu kadar “genellikle karar sürecinin dışında bırakılan sessiz kitle için” bir sözcü olarak da görülürler. (World Economic Forum – Non-Governmental Organizations, 2010)

“STK’lar [NGOs] dünyanın durumunu iyileştirmek için Froumla ortaklık kurarak çeşitli roller oynarlar. Bunların arasında iş, hükümet ve sivil toplum arasında köprü görevi görmek, siyaset yapıcıların halka bağlantı kurmasını sağlamak, masaya uygulanabilir çözümler getirmek . . “ (aynı eser)

“Dışarıda bırakılan” “sessiz kitle” adına küresel şirketlerle “işbirliği yapan” sivil toplum mu?

Sendika yönetcileri ile de işçi haklarına zarar vermek için işbirliği yapılır. Uluslararası Sendikalar Federasyonu (IFTU), AAFL-CIO, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu, Kanada İşçi Kongresi (CLC) ve diğerlerinin önderleri İsviçre Davos’taki yıllık Dünya Ekonomik forumu (WEF) toplantılarına ve  bölgesel toplantılara düzenli olarak davet edilirler.  Bu kişiler aynı zamanda işçi hareketi için kabul edilebilir davranış kalıplarına odaklanan WEF’in İşçi Önderleri Cemiyetine de katılırlar. WEF “küreselleşme, iktisadi adalet, şeffaflık, denetlenebilirlik, ve sağlıklı bir küresel finans sisteminin temin edilmesi için İşçi hareketinin sesinin önemli olduğuna” inanmaktadır.

Hile ve yolsuzlukla oluşturulmuş “sağlıklı bir küresel finans sisteminin mi?” İşçi hakları konusundan bahsedilmemektedir. (World Economic Forum – Labour Leaders, 2010).

Dünya Sosyal Forumu: “Başka Bir Dünya Mümkün”

1999 Seattle karşı zirvesi birçok açıdan Dünya Ekonomik Forumunun (WEF) gelişiminin temellerini attı.  

Dünya Ekonomik Forumu’nun ilk buluşması Ocak 2001’de Porto Alegre, Brezilya’da gerçekleşti. Bu uluslararası buluşma halk tabanlı örgütler ve sivil toplum kuruluşlarından on binlerce eylemcinin (aktivistin) katılımını sağladı.

STK’ların ve ilerici örgütlerin Dünya Sosyal Forumu (WSF) buluşması Davos Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ile aynı anda yürütüldü. Dünya Sosyal Forumu, şirket liderleri ve maliye bakanlarının katıldığı Dünya Ekonomik Forumunu eleştirmeyi ve muhalafet etmeyi hedefliyordu. 

Dünya Sosyal Forumu (WSF) başlangıçta Fransa’dan ATTAC ve Brezilya’dan çeşitli STKların bir girişimiydi:

“… Ocak 2000’de Fransız STK platformu ATTAC’ın başkanı Bernard Cassen, Brezilya işverenler örgütü başkanı  Oded Grajew ve Brezilya STK’larından oluşan bir örgütün başkanı Francisco Whitaker “bir dünya sivil toplum buluşması” önerisini tartışmak üzere bir araya geldi; Mart 2000’de Porto Alegre belediyesinin ve Rio Grande do Sul eyalet hükümetinin resmi desteğini aldılar ki o dönemde her ikisi de Brezilya İşçi Partisi (PT) tarafından yönetiliyordu….. Friends of L’Humanité, Friends of Le Monde Diplomatique ve ATTAC’ın da içinde bulunduğu bir grup Fransız STK’sı Nice’de yaklaşmakta olan Avrupa Birliği zirvesinde düzenlenecek protestolar için bir  gündem belirlemek maksadıyla Paris’te “Seattle’dan 1 Yıl Sonra” başlıklı bir alternatif sosyal forum düzenlediler. Konuşmacılar “IMF, Dünya Bankası, DTÖ gibi bazı uluslararası örgütlere yeniden yön vermek…IMF’yi yok etmek değil ama görevlerine yeniden yön vermek suretiyle tabandan bir küreselleşme yaratmak” için çağrıda bulundular.  (Research Unit For Political Economy, The Economics and Politics of the World Social Forum, Global Research, 20 ocak, 2004)  

2001’de başlangıcından itibaren Dünya Sosyal Forumu (WSF) CIA ile 1950’lere kadar uzanan bağları bulunan Ford Vakfından gelen hayati fonlarla destekleniyordu: “CIA bağış kurumlarını kullanarak büyük meblağlarda paraları alıcıları paranın kaynağı hakkında uyandırmadan teşkilatın projelerine akıtıyordu.” (James Petras, The Ford Foundation and the CIA, Global Research, September 18, 2002) 

1990ların Halk Zirvelerini şekillendiren benzer bağışçı destekli karşıt zirveler ya da halk zirvelerine ait benzer prosedürler Dünya Sosyal Forumunda (WSF) da mevcuttu.    

“…Dünya Sosyal Formunun diğer hibecileri (ya da WSF lügatında denildiği gibi ‘paydaşlar’) arasında Ford Vakfı, –burada Ford Vakfı’nın her zaman ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) ve ABD’nin diğer genel stratejik çıkarları ile yakın işbirliği içerisinde hareket ettiğini söylemek yeterli olacaktır;şu anki Alman hükümetinde [2003] yer alan, Yugoslavya ve Afganistan’daki savaşları destekleyen  ve Alman Yeşiller Partisi tarafından kontrol edilen Heinrich Boll Vakfı (önderi Joschka Fischer is the Alman Dış İşleri [eski] bakanıdır); ve Oxfam (İngiltere), Novin (Hollanda), ActionAid (İngiltere) ve benzer daha nicesi gibi büyük fon kuruluşları bulunmaktadır.

Ne ilginçtir ki Dünya sosyal Forumu (WSF) Uluslararası Konseyinin bir üyesi bu kurumlardan alınan “büyük meblağlarda yardımların” şimdiye kadar [WSF organlarında] önemli tartışmalara neden olmadığını belirtiyor. Ve “Ford Vakfından fon alabilmek için İşçi Partisinin sürece dahil olmadığı konusunda yöneticilerin vakfı ikna etmek zorunda kaldıklarını” kabul ediyor. Burada iki noktayı belirtmeye değer. Öncelikle hibecilerin WSF’deki farklı güçlerin bileğini büküp rollerini belirleyebildiklerini gösterir –müdahil olacakların güvenilirlikleri konusunda ‘ikna edilmeleri’ gerekiyordu. İkincisi eğer hibeciler iyice ehlilleştirilmiş İşçi Partisinin katılımına itiraz ederlerse samimi bir şekilde anti-emperyalist olan güçlere verilen öneme daha da kuvvetle itiraz edeceklerdi. WSF’nin ikinci ve üçüncü toplantılarına kimin dahil edildiğini kimin edilmediğini açıkladığımızda durumun böyle olduğu görülecektir.

… WSF’nin ilkelerinin yer aldığı, 2001’de kabul edilen sözleşmede bile [WSF’nin] akçelendirilmesi konusundan bahsedilmemektedir. Materyalist olam Marksistler forumun doğasını anlamak için onun maddi temeline bakmak gerektiğini söyleyeceklerdir. (Parayı verenin düdüğü çaldığını anlamak için aslında Marksist olmaya gerek yok). Ancak WSF bu konuda hem fikir değil. Dünya Sosyal Forumu, Ford Vakfı gibi emperyalist kurumlardan fon alırken aynı zamanda da “dünyanın kapital ile ele geçirilmesi ve emperyalizmin her türüyle” mücadele etmektedir. (Research Unit For Political Economy, The Economics and Politics of the World Social Forum, Global Research, 20 ocak, 2004)

katılımcı “paydaş örgütlere”  McArthur Vakfı, Charles Stewart Mott Vakfı,  Friedrich Ebert Stiftung, the W. Alton Jones Vakfı,  Avrupa Komisyonu, çeşitli Avrupa hükümetleri (Tony Blair’iin işçi hükümeti de dahil), Kanada hükümeti, çeşitli BM organları (UNESCO, UNICEF, UNDP, ILO ve FAO) tarafından verilen dolaylı yardımlarla birlikte, Ford Vakfı Dünya Sosyal Forumunun ana destekçisiydi. (aynı eser)

Katılımcı birçok sivil toplum örgütü Ford Vakfından gelen ana desteğe ek olarak belli başlı vakıf ve hibecilerden de fon almaktadır. Buna karşılık ABD ve Avrupa menşeyli STKlar Ford ve Rockefeller parasını gelişmekte olan ülkelerdeki paydaş örgütlere –bunlar arasında çiftçi örgütleri ve insan hakları kuruluşları da vardır- akıtan ikincil fonlama ajanları olarak işlev göstermektedirler genellikle. 

Dünya Sosyal Forumu Uluslararası Konseyi (IC) çoğu vakıflar ve hükümetlerce akçelendirilen STKlar, sendikalar, alternatif medya kuruluşları, araştırma enstitülernden oluşmaktadır. (bknz.  Fórum Social Mundial). AFL_CIO, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ve Kanada İşçi kongresi (CLC) gibi Davos Dünya Ekonomik Forumundaki Wall Street CEOları ile kaynaşmaya davet edilen aynı sendikalar WSF’nin Uluslararası Konseyinde (IC) de yer alır. Dünya Sosyal Forumunun (WSF) Uluslararası Konseyinde yer alan başlıca vakıflarca fonlanan STKlar arasında Cenevre meşeyli Trade Observatory’i denetleyen Tarım ve Ticaret Siyaseti Enstitüsü (IATP) de yer alır (yukarıdaki analizimize bknz). 

WSF’nin Uluslararası konseyinde gözlemci konumunda olan Ticaret ve Küreselleşme Hibecileri Ağı (FTNG) anahtar bir rol oynamaktadır. Dünya Sosyal Forumu’na mali kaynak aktarırken aynı anda da başlıca vakıfları aklamaktadır. FTNG  “dünya çapında adil ve sürdürülebilir topluluklar yaratmaya adanmış hibeciler birliği” olarak tanımlamaktadır kendini. Bu birliğin üyeleri arasında  Ford Vakfı, Rockefeller Kardeşler, Heinrich Bohll, C. S. Mott, Merck Aile Vakfı, Açık Toplum Enstitüsü, Tides, ve diğerleri bulunmaktadır. (FTNG fon kuruluşlarının tam listesi için  bknz FNTG: Funders). FTNG Dünya Sosyal forumu adına fon oluşturan bir kurum olarak çalışmaktadır.

Batılı Hükümetler Karşı Zirveleri Destekelemekte ve Muhalefet Hareketini Bastırmaktadır.

Ne acı bir çelişkidir ki Avrupa Birliğinin de içinde bulunduğu hükümetler kendi siyasetlerini protesto eden ilerici grupların protesto tertiplerini akçelendirmek için bu gruplara para hibe etmektedir:

“Hükümetler de protesto gruplarının önemli finansörleri olmuşlardır. Örneğin Avrupa Komisyonu Gothenburg ve Nice’deki AB zirvelerini protesto etmek için geniş kitleleri örgütleyen iki grubu akçelendirmiştir. Hükümetin denetimindeki İngiltere milli piyangosu her iki protestoda da bir grubu akçelendirmiştir.”  (James Harding, Counter-capitalism, FT.com, 15 Ekim 2001)

Burada şeytani bir süreçle karşı karşıyayız: Evsahibi hükümet hem resmi zirveyi hem de Karşı Zirvede faal olarak görev alan STKları finanse etmektedir. Aynı zamanda doğrudan hükümet tarafından fonlanan STKların üyelerini de içeren, halk tabanından gelen Karşı Zirve katılımcılarını bastırmakla yükümlü çevik kuvvet (isyan bastırma) polisini de akçelendirmektedir. 

Aktivist gibi giyinmiş gizli sivil polis tarafından şiddet (araba yakılması, dükkanların tarumar edilmesi) uygulanmasını da içeren  bu birleşik operasyonun amacı muhalefet hareketini kötü göstermek ve katılımcıları da taciz etmekti. (Toronto G20, 2010) Daha geniş kapsamlı amacı ise karşı zirveyi bir muhalefet ritüeline dönüştürmekti ki bu resmi zirvenin ve ev sahibi ülkenin çıkarlarına hizmet etmekteydi. Bu mantık 1990lardan bu yana sayısız karşı zirve toplantısında hakim olmuştur.  

Quebec şehrindeki 2001 Amerika zirvesinde başlıca STKlar ve sendikalara Kanada federal hükümeti tarafından belirli koşullar altında hibe verildi. Protesto hareketinin büyük bir bölümü resmen olmasa da fiilen Halkların Zirvesinden uzaklaştırıldı. Bu durum bazı gözlemcilerin “karşı Halk Zirvesi” dediği paralel bir yürüyüş yolunun oluşmasına neden oldu. Buna karşılık protesto yürüyüşü hem yerel hem federal güvenlik güçlerince  “güvenlik çemberinin” ardında yoğun şekilde korunan tarihi eski kasabadaki FTAA zirvesine doğru değil, şehrin 10 km dışındaki uzak bir noktaya yönlendirildi.    

“Yürüyüş tertipçileri koruma tel örgüleri ve Amerikalar toplantısının zirvesine doğru ilerlemektense demir tel örgülerden uzakta boş yerleşim yerlerinden geçen birkaç mil ötede terkedilmiş bir alandaki stadyumun park alanına doğru bir rota seçtiler.” diye açıkladı Quebec İşçi Federasyonu (Federation des travailleurs et travailleuses du Quebec) (FTQ) başkanı Henri Masse.  “Şehir merkezinden bu kadar uzakta olduğumuz için çok üzüldüm.  . . Ancak bu bir güvenlik sorunuydu. “ 

FTQ’den bin görevli yürüyüşü sıkı bir biçimde denetledi. Yürüyüş bazı göstericilerin ayrılıp tepeyi aşarak demir tellere gitmeyi seçtiği aşamaya geldiğinde FTQ görevlileri CUPE’nin arkasında birlik halinde yürüyen Kanada Otomobil Endüstrisi İşçilerine (CAW) işaret ederek oturmalarını ve yürüyüşü durdurmalarını istedi ki böylelikle FTQ görevlileri kollarını kenetleyerek diğerlerinin yürüyüyüş rotasının dışına çıkmasını engelleyebilirlerdi.  (Katherine Dwyer,  Lessons of Quebec City, International Socialist Review, Haziran/Temmuz 2001)

Güvenlik Çerçevesi, Quebec 2001

Amerikalar Zirvesi 4 kilometrelik beton ve galvanizli bir sığınağın içinde yapıldı. 3 metrelik “Quebec Duvarı” tarihi şehrin bir parçasını, Milli Meclisin parlemento yerleşkesini, oteller ve alışveriş merkezlerini de içerecek şekilde çevreliyordu.

Quebec, Nisan 2001

Quebec 2001, Güvenlik tellerinin inşası

Quebec, Nisan 2001

$5.5 milyon ABD Dolarına mal olan Toronto G20 Güvenlik Tel Örgüsü, Haziran 2010

STK Önderleri Tabanına Karşı

2001’de Dünya Sosyal Forumu on binlerce adanmış aktivisti bir araya geetiren hiç kuşkusuz tarihi bir dönüm noktasıydı. Fikir alış verişi ve birlik bağlarının oluşturulması adına önemli bir buluşma oldu.

Sorun olan şey ise ilerici örgütlerin oynadıkları müphem roldü. İktidarın iç çemberleri, şirket ve hükümet fonları, hibe kuruluşları, Dünya Bankası,  vs ile kurdukları sıcak ve nazik ilişki kendi tabanları ile olan ilişki ve sorumluluklarını hiçe saymaktadır. Muhalefet üretmenin amacı budur: halk tabanından gelen eylemleri etkin bir biçimde susturabilmek ve zayıflatmak için önderlerin tabanlarından uzaklaştırılmaları.

Muhalefetin desteklenmesi aynı zamanda STK’lara sızmanın ve halk tabanından gelen hareketlerin protesto ve direnme stratejileri hakkında içeriden bilgi sızdırmanın da bir yoludur. 

Çiftçi, işçi ve öğrenci örgütleri gibi Dünya Sosyal Forumunda tabandan gelen, neo-liberalizm ile mücadele etmeye adanmış halk hareketi örgütlerinin çoğu, Dünya Sosyal Forumu Uluslararası Konseyinin şirket fonlarıyla olan bağlantılarından bihaberdi. Bu bağlantıların pazarlığı hem resmi hem de özel hibe kuruluşlarıyla bağlantısı olan bir avuç STK önderi tarafından kapalı kapılar ardında yapıldı.

İlerici örgütler karşılıksız fonlandırılmazlar. Hibelerin amacı muhalefet hareketini “pasifleştirip” yönlendirmektir. Hibe veren kuruluşlar tarafından kesin koşullar konur. Koşullar yerine getirilmezse paranın devamı kesilir ve hibeyi alan STK parasızlıktan ötürü resmen olmasa da fiilen iflasa sürüklenir.

Dünya Sosyal Forumu kendini  şöyle tarif ediyor: “neo-liberalizme ve dünyanın kapital ile egemenlik altına alınmasına ve emperyalizmin her formuna karşı olan sivil toplum grupları ve hareketleri tarafından derin düşünce, fikirlerin demokratik olarak tartışılması, önerilerin hazırlanması, deneyimlerin özgürce paylaşımı ve etkin eylemler için bağlantılandırılması için açık bir buluşma yeridir”. (bknz. Fórum Social Mundial, 2010).

Dünya Sosyal Forumu küresel kapitalizmin ve kurumlarının mirasına doğrudan bir tehdit oluşturmaz ya da meydan okumaz. Yılda bir kez toplanır. Çok sayıda toplantı ve atelyeden oluşur. Bu bağlamda Dünya Sosyal Forumunun bir özelliği de hibecilerin fonladığı 1990’ların G7 karşıtı halk Zirvelerinin özelliği olan “tek başına aktivistlik” kavram çatısını korumaktı.   

Bu bariz düzensiz yapı bilinçli olarak oluşturulmuştur. Tek tek bazı konularda tartışma teşvik edilir ancak Dünya Sosyal Forumunun kavram çatısı küresel kapitalizme karşı ortak bir platform ve eylem planının oluşturulmasına yardımcı olmaz. Dahası, Dünya Sosyal Forumunun  Ocak 2001’de Porto Alegre’de ilan edilmesinden birkaç ay sonra Orta Doğu’da ve Orta Asya’da ABD önderliğinde başlayan işgal, forum tartışmalarında dikkate alınmadı.     

Hakim olan şey büyük ve dallı budaklı bir örgütler ağıdır. Gelişmekte olan ülkelerdeki hibe alan halk örgütleri kendilerine parasal destek veren ABD ve Avrupa Birliği’ndeki paydaş STK’ların büyük vakıflar tarafından akçelendirildiğinden hemen hemen her zaman bihaberdiler. Para akmaya başlar ve tabandan gelen halk hareketinin sınırları belirlenir. Bu STK’ların önderlerinin çoğu muhalefet etmeye sınır koyan bir kavram çatısı çerçevesinde hareket eden adanmış ve iyi niyetli kişilerdir. Bu hareketlerin önderlerinin çoğu genellikle şirketlerden aldıkları fonlarla ellerinin ve kollarının bağlandığını fark bile edemeden işbirliğine mecbur kalırlar.

Küresel Kapitalizm ant-kapitalizmi finanse ediyor: abzürd ve çelişkili bir ilişki

“Başka Bir dünya Mümkün”ancak şu anki düzenleme ile buna erişilemez.

Dünya sosyal Forumunun, örgütsel yapısının ve önderliğinin şöyle bir silkelenmesi gerekir.    

Muhalafet muhalefetin hedefi olan aynı şirketlerce akçelendirildiği sürece anlamlı bir kitle hareketi olamaz. Ford Vakfı başkanı (1966-1979) McGeorge Bundy’nin sözleriyle ifade etmek gerekirse,[Ford] Vakfının yaptığı her şey dünyayı kapitalizm için güvenli bir hale getirmek olarak görülebilir.”

http://anadoluhaber.blogspot.com/2010/10/anadoluhaber-muhalafet-uretmek.html

April 6, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, sistem karsitligi | Leave a comment

You Are The System – Keith Farnish (A Matter Of Scale, Chapter 15)

We’re nearly ready to do something monumental, but not quite.

I used to manage IT systems for a key component of the global economy (it makes me feel a bit gloomy that I knowingly helped prop up Industrial Civilization for a while, but more of that later) and whenever a major piece of work was due to be carried out I would first analyse all of the stages of the task, finding out where problems might occur; I would then assemble a team of people to help iron out any of these flaws and identify any other potential problems I might have missed. There were always one or two small things I missed, right up to the day of execution; and usually things that we had to deal with “on the fly”: no plan is perfect. That said, if a great deal of effort went into the planning process, the work was likely to be far more successful than just plunging into it, hoping everything would go fine.

So, here’s the plan: first, I want to go over a few key points, just so they are absolutely clear in your mind, no question; second, I want to go through the approach I have taken, in creating what I think is an effective solution. The reason for this transparent thinking is mainly because I don’t want you going into this as an unwilling partner. So many so-called environmental “solutions” assume that the reader / watcher / listener will blindly obey whatever tasks are set before them, leading to an outcome where the burnished sun sets over the shimmering sea, and we all march off into Utopia arm-in-arm.

It doesn’t happen that way.

I’m not saying the outcome won’t be far better than what we have today (it can hardly be worse) but I am in no mood for half-measures and want something that actually does the job of fixing the problems we face; not putting little green sticking plasters over the expanding cracks. What I am going to propose is radical, fundamental and frightening. It is also long-term, exhilarating and absolutely necessary. I would much rather scare people off who are not ready to make the commitment for a change of this scale than pretend they will be able to fix things by changing their electricity supplier, upgrading their cars and enlisting their friends in an orgy of “greensumption”.[i]

Transparency is the by-word, then. By reading this chapter you will understand why I have proposed what I have later on in the book. If you don’t like my train of thought then you could try reading Chapters Seven, Ten and Eleven again and see if they clarify things; if that fails then put this book down and come back to it in a few months time. Before you do anything, I want you to feel comfortable in your own mind with what lies ahead.

 

Your Part In All This

In Chapter Thirteen I went some way towards describing how Industrial Civilization operates; in particular the methods used to make sure people are no threat to the dominant culture, and an explanation of where the power really lies. If you were expecting a conspiracy theory, which placed the elite members of society in some unassailable position, guiding our every move, then you probably ended up disappointed. Yes, the rich and powerful do get a lot more material benefit from this unequal setup, but they are also teetering on the brink of psychosis whenever the power rush gets too much. There are an increasing number of people who subscribe to “New World Order” theories and the like; ideas that seem very appealing when you are stuck in a dark place, trying to get out. The Internet is awash with conspiracy sites[ii] describing in minute detail every cartel; every meeting; and every deal that takes place to ensure power is kept with the people who already have it. The complex structures that actually exist to ensure economic growth continues are benefiting greatly from this paranoid activity.

Here’s one example: suppose there is a large trawler that comes into port, day after day, its hold brimming with fish. Time passes and the size of the other crews’ hauls begin to diminish, as the fish stocks are gradually depleted. The local population starts to become concerned about their future. One of the locals proposes a theory that the successful skipper is getting information about fresh shoals of fish from some mysterious source who has knowledge far beyond their understanding: a supernatural force, perhaps. This idea becomes accepted fact. Whispered discussions about this “higher power” fill the inns for many nights, but nothing is ever done because there is nothing that can be done to defeat such powerful entities. Meanwhile, the successful skipper continues to bring home heavy catches, and the fishing stocks keep getting smaller.

It turns out that the successful boat is actually equipped with a better form of sonar than all the other boats, imported from another country where it is already widely used. This being a small isolated fishing port, nobody else is aware of this new technology. Had the other crews taken time to look closer to home and cleared their heads of “higher power” thoughts, then they would have realised that one boat simply had better equipment than all the others. In order to protect the fishing stocks, their simple task then would have been to sabotage the sonar on the successful boat. Every time that sonar was repaired, they would sabotage it once again.

Ignoring the fact that the law may have eventually caught up with the saboteurs – after all, the law exists to maintain economic success above anything else – their efforts in attacking the immediate cause of the heavy catches would have prevented the fish stocks falling for a while; but then other boats in other ports may have started to use this sonar, hitting the stocks even harder. If the saboteurs wanted to deal with this further problem they could have became even more ambitious, they might wish to block the supply lines for the import of sonar equipment; they might go to the country of origin, or enlist local help, to prevent the manufacture of the sonar. Eventually though, as this is the Culture of Maximum Harm, jealousy and greed would take over, and the other crews would realise it was in their immediate economic interests to install their own sonar systems, catch everything they could, and to hell with the terminal decline of the fishing stocks!

There are two lessons here. First, the answer to a problem usually lies in a far more mundane place than people realise; it is only the way that we have been manipulated that causes us to look in the wrong places for solutions: to the law, to business, to politics, to hope. We rarely look closer to home for answers. We rarely look in the mirror and question our own motives. Richard Heinberg, author of Peak Everything has this to say about our addled state:

As civilization has provided more and more for us, it’s made us more and more infantile, so that we are less and less able to think for ourselves, less and less able to provide for ourselves, and this makes us more like a herd – we develop more of a herd mentality – where we take our cues from the people around us, the authority figures around us.[iii]

Second, good intentions rarely last long in this culture. In a way, there was some higher power in play here: the power that makes people give up good intentions and follow the path chosen for them by Industrial Civilization. The fishermen stopped trying to prevent the problem getting worse and instead decided to put their own snouts into the trough. That’s just the way it is: it’s what we have been brought up to do.

When you think about it, humans in this culture seem to want conspiracy theories about strange things we don’t understand; we seem to want unassailable forces running our lives from ivory towers; we seem to want this because we cannot accept that perhaps we are all in this together and the truth will hurt a bit too much. Driving a giant SUV, flying half way across the world for pleasure or buying the results of rainforest devastation because our culture makes these acts acceptable does not absolve the user – we must take some responsibility, for without accepting our role in this system then we have no chance of being freed from it.

You are part of the system. Get used to it.

*   *   *

The act of giving someone bad news is often easier than the thought of doing so: the period leading up to giving this news can get inside your head, invade your dreams and start to gnaw away at you; the act of passing on the news might be uncomfortable, but the moment is quickly gone, however difficult that moment is. The longer you leave things, the worse it feels. Receiving bad news works in much the same way; except that usually people don’t realise they are going to get it. The thought that something bad might happen to you in the future; now, that really can play tricks with your mind – you try and avoid the situation, put it off for as long as you can but, as long as the outcome isn’t truly terrible, the execution is rarely as bad as you imagine it might be.

In the movie “The Matrix”, the thought that something was wrong gnawed at Neo, the perpetrator of eventual change, for years; but when he found the truth, it was as much a liberation for him as it was a shock. Neo found that he could do something about his situation because he had knowledge, and because he fully understood his position. Once you accept things as they are – that you are part of the problem and, thus, you have a part to play in the solution – you actually start to feel better, as though the weight of ages has been lifted from your shoulders.

You are part of the system; you have to take responsibility for your part of the problem: how does that feel?

Your place in the system is as a component in a massive food web. Like all food webs, it is driven by energy; physical energy sources like oil, gas, coal and radioactive materials drive the machines that ensure money keeps floating to the top of the vat where the Elites skim it off to add to their wealth. If you are resourceful or in a role that holds some status, you can have some of this wealth too, and the material trappings that come with it. Without the energy that drives the web, though, there is no money, and there is no web. It is not just the oil, gas, coal and the various sources of radiation that keep the web operating though – people are equally vital, more so in fact. Unless people run the machines, staff the shops, build the products, drive the lorries, create the advertisements, read the news and enforce the law, the web will collapse upon itself, bringing the entire hierarchy down with it.

Think back to the chapter about cod. The cod are positioned high up in the food web in terms of the amount of food energy they require to remain alive: they operate at a high trophic level, but without the organisms at the lower levels – the sand eels, the tiny copepods and the minute plankton – they cannot exist. Without the cod, the scavenging hagfish might start to suffer (although the windfall of bodies would provide rich pickings for a long time) but the sand eels one level down would be delighted: they would flourish. Think of your place in civilization; think of your job, or your role in society, and how it relates to the people sitting right at the top, or even those somewhere in the middle, aspiring to move upwards. What do you want to be, a wheel or a cog?[iv]

Yes, you are part of the system; but you are far more important than the people higher up in the web: you are the engine, the energy source, the reason for its continuation. You are the system. Without your cooperation, without your faith, the system would have no energy and then it would cease to exist.

I don’t know about you, but that makes me feel good.

 

Building Solutions

Industrial Civilization has to end; I made that clear in Part Three. There is no doubt that, sooner or later, it will collapse, taking much of its subjected population with it: oil crisis, credit crunch, environmental disaster, pandemic – whatever the reason, it will eventually fail in a catastrophic manner. This may not happen for fifty or a hundred years; by which time global environmental collapse will be inevitable. That is one option; the other is for it to die, starting now, in such a way that those who have the nerve and the nous to leave it behind can save themselves and the natural environment that we are totally dependent upon.

Be assured, no one is going to go into the heart of the “machine” and rip it limb from limb, because the machine has no heart, it has no brain. This civilization is what we have ended up with after a series of deliberate (and sometimes accidental) events intended primarily to give power and wealth to a privileged few. What we have now got is an entire culture that values economic growth above everything else, a toolkit of malicious methods for keeping that cultural belief in place, and an elite, ever-changing group of people who have become pathological megalomaniacs, unable to cope with the sheer amount of wealth and power this culture allows them to have.

Given that we all appear to be in this together (although some of us are beginning to realise that it doesn’t have to be that way) how on Earth is it possible to bring down something so monumental? The answer lies in the nature of Industrial Civilization itself – its key features are also its greatest weaknesses.

Take the simple article of faith that is Economic Growth. We have, I guess, agreed that there is nothing sustainable about it – however you cut the pie, the natural environment is bound to lose out all the time the economy is growing. In order to sustain a “healthy” level of economic growth, the consuming public has to know that when they spend some money they will still have some left. The definition of “having money to spare” has been stretched out of all proportion in recent years as creditors have extended peoples ability to spend beyond their means, while still thinking they are solvent. Whether that spare money is in the form of savings, cash, investments or credit, though, the important factor is that the potential consumer will stop being a potential consumer as soon as they realise there is no more money left to spend. Having a paid job is one way of ensuring (at least for a while) that you can pay for things; in fact, this is the major factor affecting Consumer Confidence.

Across the world, governments and the corporations that control them are in a constant cycle of measuring consumer confidence. The USA Conference Board[v] provides the model for most of the indices used by the analysts. The importance of confidence to economies is critical:

In the most simplistic terms, when…confidence is trending up, consumers spend money, indicating a healthy economy. When confidence is trending down, consumers are saving more than they are spending, indicating the economy is in trouble. The idea is that the more confident people feel about the stability of their incomes, the more likely they are to make purchases.[vi]

This creates an interesting situation: it is possible, indeed probable, that to create catastrophic collapse within an economy, and thus bring down a major pillar of Industrial Civilization, the public merely have to lose confidence in the system. This is reflected in other, related parts of civilization: following the attacks on the World Trade Centers in 2001, the global air transport industry underwent a mini-collapse; the BSE outbreak in the UK in the early 1990s caused not only a temporary halt in the sale of UK beef, but also a significant drop in global beef sales. Anything that can severely undermine confidence in a major part of the global economy can thus undermine civilization. 

The need for confidence is a psychological feature of Industrial Civilization; there are also two physical features that work together to create critical weaknesses. The first of these is the complexity that so many systems now exhibit. I mentioned the “farm to fork” concept in Chapter Eleven, indicating that the distance travelled by food items is becoming increasingly unsustainable. Overall, the methods used to produce food on a large scale, in particular the high energy cost involved in cultivating land, feeding livestock, transforming raw materials into processed foods, chilling and freezing food, retailing it and finally bringing it home to cook, not only demonstrates huge inefficiencies but also exposes the number of different stages, involved in such a complex system. The same applies to electricity; in most cases electricity is generated by the burning or decay of a non-renewable material, which has to be removed from the ground in the form of an ore, processed and then transported in bulk to the generation facility. Once the electricity is generated, in a facility with a capacity of anything up to five gigawatts[vii], it has to be distributed, initially over a series of very high voltage lines, and then through a number of different power transformation stages (all the time losing energy) until it reaches the place where the power is needed. Both of these examples – and there are many more, including global money markets and television broadcast systems – consist of a great many stages; most of which, if they individually fail, can cause the entire system to collapse.

The second of this potentially debilitating pair of features is the overdependence on hubs. Systems are usually described as containing links and nodes, a node being the thing that joins one or more links together; a road is a link, and the junctions that connect the different roads together are the nodes. Systems that have many links and nodes are called “networks”; food webs are networks, with the energy users being the nodes, and the energy flows being the links. Networks made up of links that develop over time, based on need, are referred to as “random” networks: the US interstate highway system is one such random network, as is the set of tunnels created by a family of rabbits. Networks created intentionally to fulfil a planned purpose, usually with the potential to expand, are called “scale-free” networks, good examples being the routes of major airlines.

  

Figure 2: Route map for a major US airline, showing the almost total dependence on three large hubs (Source: Continental Airlines Route Maps)

A node within a network that joins together a great many links is known as a hub: Industrial Civilization uses hubs a lot. Thomas Homer-Dixon describes the situation like this:

Although researchers long assumed that most networks were like the interstate highway system, recent study shows that a surprising number of the world’s networks – both natural and human made – are more like the air traffic system. These scale-free networks include most ecosystems, the World Wide Web, large electrical grids, petroleum distribution systems, and modern food processing and supply networks. If a scale-free network loses a hub, it can be disastrous, because many other nodes depend on that hub.

Scale-free networks are particularly vulnerable to intentional attack: if someone wants to wreck the whole network, he simply needs to identify and destroy some of its hubs.[viii]

In July 2001, a railway tunnel fire in Baltimore, USA caused the shutdown of a large part of the downtown area due to the heat generated within the tunnel, and the health risk posed by an acid spill. Over the next few days the surrounding rail networks were affected by the extra freight traffic diverted onto other lines, causing a number of bottlenecks in the greater Baltimore area.[ix] There was also one unexpected impact: Internet access across much of the USA slowed down dramatically. “The Howard Street Tunnel houses an Internet pipe serving seven of the biggest US Internet Information Service Providers (ISPs), which were identified as those ISPs experiencing backbone slowdowns.  The fire burned through the pipe and severed fiber optic cable used for voice and data transmission, causing backbone slowdowns for ISPs such as Metromedia Fiber Network, Inc., WorldCom, Inc., and PSINet, Inc.”[x] The Howard Street tunnel was a major artery for Internet traffic; its severance caused the same impact that the destruction of a major network hub would cause.

When you combine a set of key complex systems consisting of a large number of interdependent components, with networks that are increasingly becoming dependent on a small number of hubs, you create a structure that is extremely sensitive; irrespective of any safeguards that may have been built into it. Civilization is built upon these complex, interdependent systems, and these systems rely on networks to keep the flows of energy, data, money and materials moving. Civilization also depends upon its human constituents (you and I) having complete confidence in the way it operates: it needs faith. In both physical and psychological terms, Industrial Civilization is extremely fragile: one big push and it will go.

*   *   *

These are just thoughts, ideas, imperfect sketches for something that could work if it’s done properly. I can’t predict how things are going to turn out, even if what I am going to propose does succeed; nobody can predict something that hasn’t started yet. My train of thought won’t stop with the end of this book, but here’s where I am at the moment:

1.      The world is changing rapidly and dangerously, and humans are the main reason for this change. If we fail to allow the Earth’s physical systems to return to their natural state then these systems will break down, taking humanity with them.

2.      Humans are part of nature; we have developed in such a way that we think we are more than just another organism; but in ecological terms we are irrelevant.

3.      Regardless of our place in the tree of life, humans always have been, and always will be the most important things to humanity. We are survival machines.

4.      Our failure to connect the state of the planet with our own inarguable need to survive will ensure our fate is sealed. This must not happen.

5.      In order to bring us to a state of awareness, we must learn how to connect with the real world; the world we depend upon for our survival. We are all capable of connecting.

6.      Our lack of connection with the real world is a condition that has been created by the culture we live in. The various tools used to keep us disconnected from the real world are what make Industrial Civilization the destructive thing that it is.

7.      To gain the necessary motivation to free ourselves and act against civilization we need to get angry; and use that anger in a constructive way.

8.      To understand how to remove Industrial Civilization we must realise that we, along with everyone else in Industrial Civilization, are the system.

9.      Industrial Civilization is complex, faith-driven and extremely sensitive to change and disruption. It will collapse on its own, but not in time to save humanity.

I have read a lot of books, and a lot more articles and essays related to the problems that we face. I have heard people talking on the radio and on television proposing how everything can be sorted out. I have seen some wonderful movies that describe where we are going, how we got here and where we might be going. Some of these works reach an ecstatic crescendo before petering out in a gentle rain of hope. Some of them tell me what we should be doing; when it is obvious that the things suggested will not help, and could even make things worse. Some of them tell me I should not be looking for “solutions” to the problem at all – that there are no solutions, no cures, probably no chance at all. I haven’t read, heard or watched anything that could actually make things better.

Have I missed something?

I don’t think so. For one thing, I don’t subscribe to the idea that there are no solutions: agreed, there is no way of knowing if I have left something out – I probably have – and no way of completely tidying up the fallout that will inevitably result from the massive shift in society that is required. But that doesn’t mean you can’t have solutions, providing you know what the problem is. I know what the problem is, and so do you: at its heart, it is not environmental change and it is not humanity itself – it is that we are disconnected from what it means to be human. The solution is the answer to this simple question:

How can we reconnect with the real world?

I’m not asking people to help build a new set of systems, construct a new world order, design a new future – that kind of ambition is the stuff of civilization; the stuff of control, hierarchy and power. Connection is the most liberating, and powerful step you can take. If you know what is happening; if you know why it matters; if you know how to connect; and if you have the strength to reject the way this culture disconnects us, then you can change your own world, at the very least. That is the start of everything.

There are two dimensions to the solution, both of which I want to briefly explain before I show you the solution. The reason I am using dimensions is because the solution is not simple; it is much easier to understand something complex if you can break it down a bit.

 

The First Dimension: Cutting Across

In this dimension are the different actions that can be carried out to deal with the problem itself: our lack of connection. There are a few different aspects to this, some of which are more useful than others; but the nature of them makes it difficult to just make lists – they do tend to cut across each other depending on how you approach the problem. For instance, if we assume (correctly) that to bring civilization to its knees, economic growth has to stop, then it would seem logical to directly attack the instruments of the global economy: the investment banks, clearing houses, treasuries and the various things that link these nodes together. The problem is that, however exciting an idea this is, it doesn’t deal with the deeper problem – that civilization actually wants economic growth to take place: unless this mindset is removed then the systems will just be rebuilt in order to re-establish a growing economy.

Even more fundamentally, unless the reasons people feel that economic growth is necessary, i.e. the Tools of Disconnection are removed, then very few people are likely to spontaneously reconnect with the real world and reject economic growth. You can see, straight away, why a number of different dimensions are necessary. To put it simply, though, the “cutting across” dimension consists of those actions that (a) remove the forces that stop us connecting, (b) help people to reconnect and (c) ensure that the Tools of Disconnection cannot be re-established. If you are keen, try and think of at least one way to address each of these; then see if ours match up later.

 

The Second Dimension: Drilling Down

Almost every “solution” I have come across only deals with the problem at one or, at most, two levels. I feel like a razor blade company now, by saying I have a three level solution (“Not one, not two, but three levels of problem solving!”) but it’s no accident there are three levels. I started thinking about the nature of the problem at a fairly superficial level – the kind of level most of the “one million ways to green your world” lists pitch at – and immediately realised that, while suggesting what can be done to make things better is necessary, it assumes that there is a huge mass of people who actually want to do these things. You know already that very few people are connected enough to go ahead and do the, quite frankly, very radical things that need to be done: two more levels are necessary.

The second level, therefore, looks at the way individuals and groups of people change over time, and how the necessary changes in attitude can be transmitted throughout the population in a structured way, then accelerated beyond what conventional theory tells us is possible. I am only going to touch on the theory of this as it is pretty dry stuff, but the practical side of it makes for very interesting reading. The beautiful thing about using this multi-level approach – which you may already have realised – is that activities can be taking place at the first level, amongst the people who are already connected and ready to act, which then makes the process of motivating the more stubborn sectors of the population progressively easier.

The final level is the most fundamental of all, without which none of this can happen. It’s all very well me saying what people should do and how different sectors of the population can be progressively mobilised, but unless the individuals involved are ready to be engaged, nothing will happen. This level has to deal with the process of engagement and preparing people so that when asked, they actually want to act. The reason this is almost never addressed is a combination of, (a) writers who make the assumption that things will turn out ok (the “hope” trap) and (b) that this is a very difficult thing to do. I am going to attempt to resolve this.


[Continue to Chapter 16]


References

[i] That’s “green” consumption. A marvellous misnomer that I would use far more if anyone understood what it meant.

[ii] For examples you can visit www.conspiracyarchive.comwww.conspiracyplanet.comwww.theforbiddenknowledge.com and www.abovetopsecret.com. There are lots more you can try. The sad thing is that there are a lot of clever people writing a lot of good stuff, but conspiracy theories keep sidetracking them. Remember, a conspiracy is simply groups or individuals working together out of the public eye: you only have to read Chapter Thirteen to realise that the really sinister operations of Industrial Civilization are widely known; but we ignore them because “that’s the way it has to be”.

[iii] Quoted in “What A Way To Go: Life At The End Of Empire”, 2007, Directed by Tim Bennett, www.whatawaytogomovie.com.

[iv] Dmitry Orlov, “Civilization Sabotages Itself”, http://www.culturechange.org/cms/index.php?option=com_content&task=view&id=111&Itemid=42 (accessed 7 May, 2008)

[v] As of April 2008, the US Consumer Confidence Index was down, reflecting the dicey position of the global economy: a combination of the “sub-prime” market collapse, and the huge rise in oil prices. http://www.conference-board.org/economics/ConsumerConfidence.cfm (accessed 7 May, 2008).

[vi] Jim McWhinney, “Understanding the Consumer Confidence Index”, Investopedia, http://www.investopedia.com/articles/05/010604.asp (accessed 7 May, 2008).

[vii] Derived from MWh figure for global generating stations at http://carma.org/plant (accessed 8 May, 2008).

[viii] Thomas Homer-Dixon, “The Upside Of Down”, Souvenir Press, 2007.

[ix] Mark R. Carter et al, “Effects of Catastrophic events on Transportation System Management and Operations: Howard Street Tunnel Fire.” US Department of Transportation, 2001.

March 30, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | 1 Comment

What If…We Stopped Using Money? Keith Farnish

 

I hadn’t exerted myself until I felt sick for quite some time: the rasping breath, accompanied by the gag reflex as each shallower gulp of air oxygenates the blood just a little less each time – halfway towards the crest of the hill and heading into a fierce headwind; but there’s a little more story to tell before we reach the top of that hill….

Gary and I had been talking beehives. His two-dimensionally restricted knee joint reflected more than sufficiently on that time in both of our lives when we start to realise that we are getting on. What we want to do is not always lived up to by what our bodies are capable of doing. His current physical condition – one that entailed putting his life on hold and his income in jeopardy – brought home in the gloaming light of a blustery day the fallibility of people, whether individuals, couples or entire families, should things not go quite to plan. As I internally mulled over how I could help, our conversation continually skipped between spin bowling, South African history and the aforementioned opportunity to do a bit of collective bee-keeping some time in the near future.

Shortly after noon I had to leave his company and make the contour-filled bike trip alongside the Eildons to Melrose; and back again into that horrible headwind, already laden with Scottish butter, a guilty jar of coffee, and (the source of our conversational foray) two jars of Galloway honey – all contained within a rucksack that refused to stay simply facing backwards. As I crested the hill hundreds of red dots emerged to the left of me. Scattered across the grass verge were the wind-deposited bounty of a beautiful plum tree.

With around five extra pounds of weight contained within the self-aware rucksack, I once again turned up at Gary’s house; leaving shortly afterwards much bereft of plums, but considerably heavier of potatoes. Later that day the remaining plums would find themselves baked in a cake; and some of the potatoes crushed along with a few ounces of the Scottish butter.

A Barter Way

Barter is older than money – this is why. If you have something and you want something else then you have three basic options: you can just take the thing you want from the person who has it; alternatively you can give some of what you have in exchange for the thing you want; finally, you can sell some of what you have in exchange for something that has no intrinsic worth, but on paper (coin, slate, bead, wooden disc…) has some pre-agreed value, then use that virtual value to purchase the thing that you want. These three options show an increase in complexity, which reflects the way human society has gone since the earliest non-settled people became first co-operative, then civilized.
 
I want to stress immediately that the word “civilized” does not imply something positive: civilized simply means living in very large groups – so large that the importation of “resources” and the exportation of waste is necessary – as part of a hierarchical system of rule. It does not mean “being nice”. If anything it means the opposite.

The barter system – being the exchange of goods or services for goods or services of an equivalent, but not necessarily fixed value – is by no means the purest form of co-operative arrangement; for if we are to really live in such a way that people can genuinely rely upon each other for their basic needs then other forms of exchange and giving, including unconditional giving are also required. However, compared to the ludicrously complex cash and credit-based systems that have become the norm in civilized society, bartering has a level of purity and immediacy that most civilized people find extraordinary, even deeply uncomfortable. With a £20 note in my pocket I know, pretty accurately how much of anything I could now go and buy – and am confident that note would be accepted, at least in the country where I live.

Now, if I were to carry around a sack of onions that I had grown myself (slightly unwieldy, but it’s easier to explain this way) then what are the chances that these would be accepted in the same ready manner in exchange for, say, a fancy haircut or a pair of trousers? Pretty slim, I would say, even if the two parties were able to agree on how many onions a pair of trousers was worth. You might be lucky to stumble across an unusually liberated storeholder, or simply get the deal for the sheer novelty value – but as a form of currency in the civilized world, onions stink!

Here’s the thing, though – unlike notes and coins, onions have intrinsic value: they can be eaten to provide nutrition and flavour in a meal. There are no signatures on onions; no promises to pay back the equivalent in some other non-real asset; no need for state-backed guarantees in an increasingly untrusting and disconnected society. They are onions. They are onions in Scotland, France, Egypt, Indonesia and Australia. Not everyone might like them or need them, but at least you know what you are getting; and there are always the tomatoes in the other bag.

So why doesn’t society barter more? Here’s a list of some reasons off the top of my head; see if you can think of any more:

– We don’t trust or know each other well enough to agree an equivalent value for different things;

– We don’t understand the intrinsic value of things without a cash equivalent;

– There is no way of profiting from bartering without obvious fraud;

– We cannot easily store everything we desire for later use;

– Bartering gives little opportunity to attain status through material possessions;

– Bartering is socially unacceptable in a capital society;

– Bartering requires preparation and, usually, pre-agreement.

Whether you consider these things to be inherently negative will depend largely on how you currently choose to conduct your day-to-day transactions (as opposed to being forced to). I find having to prepare for a transaction, and being unable to profit from it as being two inherently positive things – but then I’m a bit weird, according to the norms of society, which is probably a major reason I have been able to conduct a fair bit of business without cash; people sort of expect it of me. Nevertheless, bartering is seen, almost universally in civilized society, as being something people used to do but is no longer possible or even desirable. Here’s one example of the prevalent attitude with regards to taxation:

It is quite normal for ferreted rabbits to be swapped at the local butchers shops for pork chops, or for grazing to be exchanged for field maintenance. Hay bales can act as currency in return for building work, home made cakes and repairs to vehicles etc. All very innocent, rustic and encourages a paper free environment but this can underpin what can only amount to potential income tax, corporation tax or VAT non-disclosure or even fraud.

That might sound harsh but it is the hard fact. The dream of a paperless rustic society has to be shattered and simple tax legislation and the self-assessment requirement to keep good books and records intervenes. Clearly it is important to talk to clients to explain that undocumented and unrecorded ‘Barter’ is actually as dangerous and illegal as the ‘black economy’.

(Source: http://www.taxationweb.co.uk/tax-articles/business-tax/the-barter-system-%E2%80%93-the-hidden-evasion.html)


This is taken from an article entitled “The ‘Barter’ System – The Hidden Evasion”. Notice the patronising quotes around “Barter” and the insistence that bartering underpins fraud, regardless of the motivation behind it. Clearly the author, a tax advisor, is protecting her business, but what really comes home here is the notion that “this is not the way we do things”. I can’t begin to imagine the ire that a society based on not only bartering, but also giving and helping just because it’s the right thing to do would raise in the tax world!

And that alone is a very good reason to start using less money.

Less Money, Less Need

Let’s take a typical, albeit nameless, industrial civilized nation. A revolution of sorts has taken place, perhaps as a result of a lack of available money-earning jobs; perhaps because people have realised that cash and particularly debt are shackles that bind us rather than free us: around 50% less money is circulating within the personal tax system due to a plethora of part-time and lower-paid jobs, a huge number of people working for themselves and incorporating barter into their lives, and almost everyone being less profligate in their spending and borrowing. What would once have been hard financial times have been transformed into times of sharing, trust, low material need; and as a result the burden on the global ecosystem, the “resource” reservoir and the lives of people who normally serve the corporate system is relieved by a significant measure.

As a further result, the burden on the public purse becomes unbearable. Only half the money previously available is entering the system, and social collapse is imminent. At least, that’s what we are told, and most certainly led to believe by the simple fact that many people who don’t deal in money still have to declare their “income”:

If you engage in barter transactions you may have tax responsibilities. You may be subject to liabilities for income tax, self-employment tax, employment tax, or excise tax. Your barter activities may result in ordinary business income, capital gains or capital losses, or you may have a nondeductible personal loss.

Barter dollars or trade dollars are identical to real dollars for tax reporting. If you conduct any direct barter – barter for another’s products or services – you will have to report the fair market value of the products or services you received on your tax return.

(Source: http://www.irs.gov/businesses/small/article/0,,id=188095,00.html)
 
But if we did remove 50% of the money element from our lives, would that really lead to the societal collapse that the tax drain threatens to invoke; or is this just a way of making us complicit in the ways of the industrial machine?

In the absence of a truly mythical industrial civilization (who would want a mythical one when we have so many real ones to contend with?) I am going to use the latest available figures from the UK government to see what might happen in the event of a 50% drain in tax income. I fully acknowledge the scale of private involvement in what are ostensibly “public” services in most industrial economies; but would maintain that, in the event of a semi-cashless society emerging, reductions in spending on these services (such as electricity, water, telecommunications and transport) would easily match reductions in tax collection. Given this, it’s reasonable to just look at the effect of a 50% reduction in available income on services as a benchmark for the impact on the whole of society.
 

For this exercise I’ve used figures from a well-respected website that details public spending in the UK, helpfully also indicating what proportions of spending are through central government and which are through local government – this is relevant to how people perceive public services. By far the largest single chunks of public spending are Pensions and Healthcare, with 17.3% each. Now remember, we are not looking at the kind of slash in public spending that is currently taking place across the industrial world: a) it’s 50%, a far larger cut; (b) this cut assumes that the conditions exist whereby such a huge change in how we use products and services is made possible. Not only do we use less cash because there are alternative ways of doing things; we actually buy fewer non-essentials (it’s a relative term, but we’re talking things like electronic goods, vacations, most vehicles, luxury foods etc.) because the change in life has allowed people to appreciate what really matters.

So, looking at Pensions, we seem to have a sticking point already: but what is the purpose of a pension? Exactly, it’s to give people an income once they retire or are not able to do paid employment. But aside from the basic state pension, an awful lot of that fund is to pay for public sector pensions, which are quite generous. If fewer people worked in the public sector (they are bound to, because there is only half the tax coming in) then fewer people would need pensions. But if fewer people had above basic level pensions, how would they get by? Because people are spending less money – they are sharing, bartering, giving freely and getting when they are needy. Result: pension fund greatly reduced.

Healthcare is another huge cost, and this is one that could be cut much further than pensions: yes, people will still get ill, although with far more people focussed on their community the number and severity of, and need deriving from chronic conditions, particularly in the elderly, would be dramatically reduced – people look out for and care for each other better. Mental health costs, a genuine symptom of civilized society, would be way down as humanity’s real needs – in this case companionship and care – are far more readily available. Even acute conditions would be far less likely to develop severely as, again, people would be more willing to disclose problems and help deal with them at an early stage. And as we learn that cancer is an almost uniquely civilized condition, long term this may also start to reduce as the worst excesses of civilization are curtailed. This is no exact science, but you probably get a good idea of the wider implications of a more communal society.

The next largest cost on the list is general Welfare (15.1%), consisting largely of family and child financial benefits, and unemployment benefit. We are starting to face a few anachronisms here: in a barter-based culture, does “unemployment” benefit have any relevance? What about child benefit, the universal oddity that pays the same whatever the earnings (well, up to a very generous level) – does this fit into a culture of exchange where things like childcare (which are paid for through another family benefit), many essential food items, and all sorts of other things that CB was originally for are now greatly enmeshed in barter and giving? I’m not saying that there aren’t people in need; but there are certainly a lot fewer people in need within a co-operative way of living. This area of spending might become almost unnecessary.

Fourth on the list, and the last one in double-figures is “Education”, with 12.5% of the total public spend. We send our children to a local school, but are very much aware that the purpose of the public schooling system is to create good little wage-slaves for the future: at age 12 and 13 children in the UK are already having to decide where their specialities lie, so they can be funnelled through the system and placed in their employment pods (or on the “unemployed” pile) until they retire. This is why (a) we do an awful lot of real education at home and (b) our two children will be allowed to choose whatever subjects they like, undefined by whatever job aspirations the school system would like them to express. For the vast majority of industrial system families, school is also a very useful child-minding service – necessary because in a large number of cases both parents either choose to or find themselves having to go out to work. I’m not going to dwell on this much more: communal society; school system in tatters. We can learn in our communities.

So, that’s well over 60% of the public budget that can easily be cut by – oh, I reckon around 50%. What about the rest? Here’s a quick run through of the remaining big costs:

Defence: 6.6%

Not sure whether a more communal society would change any governments’ habits of a lifetime, but how much support would corporation sponsored and media cheered invasions get now?

Protection (police, courts and prisons): 5.3%

The main cause of crime is a lack of mutual care and attention; add to that the effect of the consumer society and it’s obvious what effect a change in values would have.

Central government admin: 4%

Hmm, less hierarchy and policy making – sounds like a plan!

Transport: 3.6%

A more close-knit and communal society travels less: less commuting, less need to “get away”, less desire or need for shopping or entertainment trips…

That takes it up to over 80%, with the other fifth being a quarter interest payments, and other services about to take a tumble like economic development (who needs corporations?), formal recreation and sport (time for a kick around, or a swim in the lake), waste management (it’s a less wasteful society by definition) and social housing (ok, that one can stay until we learn to build our own homes).

Feel free to accuse me of peering through rose-tinted specs – and you would be right if we were talking about the actual likelihood of a more mutually beneficial and communal way of living coming along under the current system of mind control – but I would contend that the benefits of living with far, far less money as a necessity are both economically possible, and then go way beyond simple economic sums. In short, the route to even a 50% reduction in our use of money is via enormous changes in the way we treat each other and ourselves; the way we look at the value of all things; the scorn we will inevitably cast upon the tireless system of birth-school-work-retire-die, that forgets to include the word “live” in its lineup. We could do a lot worse than simply consider a world without money, and then start to take some baby steps – get used to the temperature of the water, if you like, before taking a plunge into a different way of living.

http://earth-blog.bravejournal.com/entry/60133

March 30, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, tuketim karsitligi | Leave a comment

Sivil Toplum Kuruluşları ve Karşıt-Üretkenlik

Türkiye’de 1980 ve sonraki onbeş yıl, ekolojik, ya da diğer alternatif politika modellerini özgürce hayata ve kamusal alana geçirmek için son derece uygunsuz yıllardı malum. Alternatif hareketlerin yavaş yavaş yeniden yeşermeye başladığı 1990’lardan günümüze kadar, hak ve özgürlüklere dair değişenler olsa dahi, darbelerle ezilmiş, eğitilmiş, susturulmuş bir toplumda bu hareketlerin çoğu derin kökler salamadığı gibi, katılım da son derece düşük oldu. Bugün hala, politik katılımın son derece düşük olduğu, politikaya korkuyla yaklaşılan bir toplumuz.

Sivil toplum kuruluşları (STK’lar) Türkiye’de bu noktada ortaya çıktı prenses. Politika yapmaktan son derece soğumuş, hatta apolitik bir ülkede STK’lar politika yapmadan toplumsal duyarlılığa sahip olmanın, içinde yaşanılan toplum için de birşeyler yapmanın bir yolunu oluşturdu. Gönüllü olarak bir STK’nın içinde çalışmak, politikaya bulaşmadan, yani ‘elini kirletmeden’, sosyal sorumluluk taşımak anlamına geliyor. Belki de ‘ya benim başıma da gelirse?’ diye korktuğumuz için, belki de sadece o perişanlığın ve çirkinliğin (mücadele ettiğimiz her ne ise onun) gözümüzün önünden o an için olsun kaybolmasını ve hayatımızın kaldığımız yerden devam etmesini istediğimiz için, belki de suçluluk duygularımızı biraz olsun hafifletmek için; ve belki de en iyi niyetlerimizle içimizdeki “Ama bu olmamalı, buna izin verilmemeli!” duygumuzu yansıtmak için kullanırız STK’ları. Bu sistemin içinde biraz olsun yaraları sarabilmek için, içimizdeki çaresizliği azaltabilmek için, başkalarıyla dayanışma duygusunun, maddi bir karşılığı olmasa dahi istediğimiz ve inandığımız için biraraya gelip dayanışma içinde çalışmayı hatırlamak/öğrenmek için kendimizi belki de çok fazla sorgulamadan ‘içlerine atarız’ ve gönüllü olarak projelerde, kampanyalarda, eylemlerde, protestolarda yer alırız, kredi kartımızla destek veririz. Bu bize iyi gelir, bizi rahatlatır, bize bu toplumdaki bir takım yanlışlıklara, savaşa, adaletsizliğe, eşitsizliğe, ekolojik yıkıma karşı birşeyler yaptığımız hissi verir.

İşte tam da bu duygu, gönüllülük ve STK’cılık mantığının karşıt-üretken hale gelmesinin sebebi aslında. Karşıt-üretken demek ne ola ki prenses? Karşıt-üretkenlikten önce biraz kurumsallaşmadan bahsetmek lazım. Çağımızın en özgürleştirici ve yaratıcı filozoflarından Ivan Illich’e göre modern toplumun sorunu kurumlarında, herşeyi kurumsallaştırmasında ve hep daha fazla kurum yaratma eğiliminde yatar. Kurumsallaşmayı eleştirirken de bu sürecin insanların kendilerine olan güvenlerini, sorunlarla başetme potansiyellerini ve yaratıcılıklarını kaybetmesine yol açtığını, sosyal ve şenlikli ilişkileri yok ettiğini öne sürer. Çünkü bu durum eskiden uğraşan herkesin edinebileceği yetenekleri artık ancak kurumlar aracılığıyla, sadece profesyoneller tarafından elde edilebilen kartelleştirilmiş mallar haline getirir. Kurumsallaşma sonucu kendimizi iyileştirme ve şifa dağıtma gücümüzü doktorlara, bilgi aktarma gücümüzü öğretmenlere, bilgi yaratma gücümüzü akademisyenlere, tanrıyla iletişim kurma şeklimizi belirleyen kararları alma hakkını din adamlarına devrederiz. Eğitim ya da sağlık kadar hayatımızı ilgilendiren konularda dahi kafa yormamıza da artık gerek kalmamıştır.

Illich’in karşıt-üretkenlik kavramı bu arkaplanda ortaya çıkar: Temelinde yararlı olan süreçler, uygulamalar ve araçlar, kurumsallaşma kritik bir noktayı geçtikten sonra ilk amaçların tersine hizmet eder hale gelirler. Bunun bir sebebi profesyonellerin kapıları sıkı sıkı tutması ve gündemi belirlemesidir. Bir başkası da artık mal haline gelmiş olan değerlerin, neredeyse sadece ilgili bir kurumun bir işlevi olmaya indirgenmesidir. Hastalar ve hastalıklar üreten tıp kurumu, mesafeyi arttıran otoyollar, tanrınızla aranızda engel haline gelen din adamları gibi…

Bizi rahatlatan, bize bu toplumdaki bir takım yanlışlıklara, savaşa, adaletsizliğe, eşitsizliğe, ekolojik yıkıma karşı birşeyler yaptığımız hissi verdiği için kurduğumuz/ çalıştığımız STK amaç haline geldiğinde, onun varlığını sürdürmesi de çoğu zaman el atılan problemin devamlılığına bağlıdır. “Çevreciler hep felaket senaryoları yazarlar, çünkü ekolojik felaketler olmazsa çevrecilere de ihtiyaç kalmaz” söylemini defalarca duymuşuzdur. Peki hiç başarıyla kampanyasını ya da projesini tamamlayıp kendini fes eden bir STK duydunuz mu? Bu içsel çelişki, STK’ların sorunlar derinleştikçe ve kamuoyunun hassasiyeti arttıkça finansman, kamuoyu ve işgücü desteği bulmasıyla kendini açıkça belli eder. Gerek kurumsal yapılanma modellerinin değişerek STK’nın varlığını sürdürebilmesi amaçlı, daha profesyonel, daha hiyerarşik modellerin benimsenmesi yani “kurumsallaşma”, gerek geniş çaplı ve sistemin doğasından gelen sorunları yerel projelerle çözümleyerek sistemi bir anlamda “yamamaları” yoluyla STK’lar karşıt üretken hale gelirler.

Burada sorulması gereken sorular iki yönlü prenses: Birincisi, aslında bu kadar çok işsiz, bu kadar çok yoksul, bu kadar büyük ekolojik yıkım, bu kadar fazla sömürü, bu kadar çok mutsuzluk doğuran böyle bir sistemin izlerini hafifleterek yaptığımız acaba toplumun acılarını azaltarak varolan sistemin içinde hayatlarına devam etmelerini sağlamak mı? Acaba STK’ların en radikal görünenleri dahi sordukları ve sormadıkları sorularla sistemin birer sübabı mı? Endüstri karşıtı olmadan, kapitalizme eleştiri getirmeden, içinde yaşadığımız sistemin en temeli olan insan-merkezci, fetihçi, erkek egemen, sermayeyi güçle bir tutan değerleri sorgulamadan “çevreci” olan STK’ların varolan, insan-merkezci kapitalist söylemleri tekrarladığı açıkça ortada. Bu gibi yollarla belki sosyal duyarlılığı artırmak mümkün olsa dahi, bu son derece kısıtlı bir çerçevede olacaktır.

İkincisi, STK’ların profesyonelleştirerek kapılarını tuttuğu, kavramlarını belirleyerek mal haline getirilen bir çevrecilik değeri, kurumların tekeline alındığında acaba toplumun tümünün üzerine düşünmesi gerekenleri kendilerine mi havale ediyorlar? Çevrecilik kendi başına bir değer haline gelip ekolojik bir yaşam ihtimalini ortadan kaldırıyor mu? Farketmemiz gereken, STK’ların olmadıkları ve olmaması gerektiği bir şekilde objektif, iyi niyetli ve faydalı görülüp, her zaman doğruyu, sadece doğruyu ve bütün doğruyu söylediklerinin iddia ediliyor olması. Halbuki her kuruluş gibi STK’lar da eleştirel süzgeçten geçmeli, herşeyden önce kimin STK, kimin endüstrinin çevre imajını düzeltme kuruluşu olduğu anlaşılmalı (bunun en kestirme yolu STK’ların finansal kaynaklarını incelemektir, ancak tabii ki bununla sınırlı değildir). Ayrıca projeler ve kampanyalar da kendi içlerinde ve arkalarında yatan gündemle birlikte değerlendirilmeli. Her çevre kuruluşunun bir gündemi vardır, ki bu da son derece normal. STK’lar seçtikleri konularda seçtikleri yöntemlerle kampanya ya da proje yaparken, tabii ki bu konuları kamuoyunun gündemine sokmaya çalışacaklardır. Ancak, sanki böyle bir durum yokmuş gibi STK’ların sanki hata yapmayan, kendi iç dinamiklari olmayan, herhangi bir gündemleri olmayan kuruluşlarmışçasına, hiç sorgulanmadan kabul görmeleri ciddi hayal kırıklıkları yaratır. Çünkü onlar da politikacılar gibi bir konuyu diğerlerinden daha öncelikli, çözüm alternatiflerinden birini diğerinden daha uygun, vs. bulmakta ve bu karara uygun çalışmalar yapmaktalar.

Arundathi Roy’un dile getirdiği şekliyle, STK’lar devletin sağlamak zorunda olduğu ihtiyaçlarının küçük bir kısmını karşılamayı üstlenerek politik alanı politikasızlaştırıyor, politik bilinci siliyor ve direniş hareketini bölüp dağıtıyorlar. Biraraya gelip çalışmak ve değiştirmek isteyen kişilerin kurduğu, özellikle yerel hareketlerden ortaya çıkan STK’lar için bunu söylemek doğru olmaz. Ancak giderek profesyonelleşen ve bir sektör haline gelen “STK’cılık”, üniversitelerde kimi zaman toplum mühendisliğine soyunan bir edayla eğitimleri alınıp, dayanışmanın yerini uluslararası fonlar için rekabete bıraktığı, kişilerin bir kariyer olarak görüp yatırımlarını ona göre yaptığı bir piyasa şeklini aldığından, “gerçek” sorunlarla ilişkisi olmayan STK’lar, toplumun bütünü için işe yarayan çözümler üretemeyen projeler ve dolayısıyla da bilinçlenmeyen bir toplum, siyasallaş(a)mayan siyasi konular ve varolan kapitalist sistemin içinde kendi yerini bulmuş bir STK anlayışı doğuruyor. İnsanların çevreleriyle, doğayla, diğer canlılarla ve birbirleriyle olan ilişkileri ise, kendilerinin artık üzerine fazla düşünmeleri gerekmeyen, sertifikalı, bilgi sahibi, konulara hakim profesyonellerden oluşan çevre STKlarına bırakılabilir konular haline geliyor.

STK’lar benim ve bu apolitik ülkede yaşayan, apolitik olması öğretilen ve beklenen diğer gençlerin öğrenme, anlamlandırma ve beraber çalışabilme süreçlerinde son derece yardımcı kurumlar. Onların sınırlarını anlamak, gündemlerini fark etmek, savunduklarını düşünsel bir süzgeçten geçirmek ve karşıt-üretkenliklerinin de farkında olmak gerekir. Bütünsel bir yaklaşımla doğayla ve birbirimizle ilişkilerimizi yeniden yapılandırabilmemizin yolu ekolojik düşünce ve politikalara yönelmemizdir. STKların bu noktada dışlanması değil politik kimliklerini açıkça ortaya koymaları ve içinde yaşadığımız sistemin bir parçası olmayı ya da onu değiştirmeyi seçmeleri beklenmelidir. Yeşil politikanın da bu sorunlara özgürleştirici yaklaşımlar geliştirmek ve radikal sorgulamalara girişmek gibi son derece zor ve çetrefilli (ve belki de varoluşunun bağlı olduğu) bir işi var.

Ayşem

http://www.prensesemektuplar.com/2011/03/sivil-toplum-kuruluslari-ve-karsit-uretkenlik.html#comments

March 29, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, sistem karsitligi | Leave a comment

Denetim Toplumları – Gilles Deleuze (Çeviren: Ulus Baker)

 

1. Tarihsel Bakımdan
Foucault “disiplin toplumları”nı 18. ve 19. yüzyıllara yerleştirmişti. Bu toplumlar doruk noktalarına 20. Yüzyıl’ın başlarında varmışlardı. Bu toplumlar, geniş ve yaygın kapatıp-kuşatma mekânları düzenlemeleriyle ayırt edilirler. Birey hiç durmadan, her biri kendi yasalarına sahip olan bir kuşatma mekânından öbürüne geçer; önce aile; sonra okul (“artık ailende değilsin”); ardından kışla (“artık okulda değilsin”); en sonunda da fabrika; ara sıra hastane; olasılıkla hapishane, yani kapatılmış-kuşatılmış çevrenin en önde gelen örneği. Analojik bir model oluşturan hapishanedir burada; Rossellini’nin Europa 51 filminin kadın kahramanlarından biri bazı işçileri işbaşında gördüğünde “mahkûmlarla karşı karşıya olduğumu sandım” diye haykırabilir.

Foucault bu kapatıp-kuşatma çevrelerine ilişkin ideal projeyi parlak bir şekilde inceledi; özellikle fabrikalarda görüldüğü haliyle; yoğunlaştırma; mekân içinde dağıtım; zaman içinde sıralama; etkisi, parça parça kuvvetlerin toplamından daha büyük olacak bir üretken kuvveti zaman-mekân içinde kurmak… Ancak Foucault, bu modelin geçiciliğini de tanımıştı. Bu model, amaç ve işlevleri son derece farklı olan, üretimi örgütlemektense vergilendiren, hayatı idare etmektense ölümü yöneten “hükümranlık toplumları” modelini takip etmişti; geçiş zaman içinde gerçekleşti ve Napolyon, görüldüğü kadarıyla, bu modelin bir toplumdan başka bir topluma yayılarak geniş bir ölçek kazanmasını sağladı. Ama disiplinler de, sıraları gelince kendi bunalımlarıyla karşılaştılar ve bu hal, zamanla kurulan ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ivme kazanan yeni kuvvetlerin kârınaydı; bir disiplin toplumu, artık içinde olmadığımız, artık olmayı bıraktığımız şeydir.

Kapatıp-kuşatma mekânlarına ilişkin genelleşmiş bir bunalımın ortasındayız –hapishanede, hastanede, fabrikada, okulda ve ailede. Aile de, diğer bütün “içeriler” –eğitsel, mesleki vs.– gibi kriz içinde bulunan bir “içerisi”dir. Görev ve yetki üstlenen idari mekanizmalar zorunlu olduğunu varsaydıkları reformları ilan etmeyi bir an olsun bırakmazlar: Eğitim kurumlarında reform, sanayide reform, hastanelerde reform, silahlı kuvvetlerde reform, hapishanelerde reform. Ama herkes, tam tükenişleri ne zaman gerçekleşecek olursa olsun, bu kurumların işlerinin bitik olduğunu biliyor.

Yapılan aslında son ayinleri ifa etmek ve bu alanlarda istihdam edilen insanları, kapıyı çalacak yeni güçler yerlerine yerleşene dek beslemeyi sürdürmekten ibarettir. Bu yeni kuvvetler, disiplin toplumlarının yerini almakta olan “denetim toplumları”dır. “Denetim”, Foucault’nun pek yakın geleceğimiz olarak teşhis ettiği bu yeni canavara Burroughs’un taktığı addır. Paul Virilio da devamlı olarak kapalı bir sistemin zaman çerçevesinde işleyen eski disiplinlerin yerini daha şimdiden almış olan “serbestçe-kayan” denetimin ultra-hızlı biçimlerini incelemeyi sürdürüyor. Bu meyanda olağanüstü ecza ürünlerini, moleküler mühendisliği, genetik müdahaleleri anmaya bile gerek yok; ama bunlar bile yepyeni bir sürecin içine girdiğimizi işaretliyorlar. Hangi rejimin daha berbat olduğunu kendimize sorup durmanın pek bir anlamı yok, çünkü her biri kendilerine özgü özgürleştirici ve köleleştirici güçlerin karşı karşıya geldikleri durumlardır. Sözgelimi, bir kapatıp-kuşatma mekânı olarak hastanenin bunalımında, “mahalle klinikleri”, “sağlık ocakları” ve “gündüz bakım” kuruluşları ilk başlarda biraz özgürlük tattırsalar da, kapatmanın en sertine bile taş çıkaracak denetim mekanizmalarına da katılabilirler. Korku ya da umut çare değildir; yeni silahlar bulmaya girişmek gerekir.  

2. Mantıksal Bakımdan
Bireyin içinden geçtiği farklı kapatıp-kuşatma mekânlarında geçen mahpusluklar bağımsız değişkenlerdir: Her defasında sıfırdan başlandığı farz edilir ve bütün bu yerlerde ortak bir dil olsa da birbirlerine oranlanmaları analojiktir. Diğer taraftan, farklı denetim mekanizmaları birbirinden ayrılamaz çeşitlenmeler halindedirler ve dili sayısal olan (ikili olması gerekmez) değişken bir geometri sistemi oluştururlar. Kapatıp-kuşatmalar “öbek”ler, ayrı ayrı düzenlemeler halindedirler; oysa denetimler bir modülasyondur: Bir andan sonrakine sürekli olarak değişen kendini-bozup duran bir yığın, ya da bir noktadan ötekine sıçrayan cıva taneciklerinin oluşturduğu bir kütle gibi.

Bu durum, ücretler konusuna bakıldığında apaçıktır: Fabrika kendi iç güçlerini belli bir denge düzeyinde tutarak kuşatıp kapsayan bir gövdedir –üretimde azami, ücretlerdeyse asgari… Ama bir denetim toplumunda, korporasyon fabrikanın yerini almıştır. Korporasyon ise bir ruh, bir gazdır. Kuşkusuz fabrika da ödüllendirme ve teşvik sistemiyle tanışıktı, ama korporasyon her bireysel ücret üzerine bir modülasyon dayatma konusunda çok daha derinden işlemektedir; orada hüküm süren, meydan okumalarla, sürekli uyarılarla, yarışmalarla ve son derece gülünç grup ya da ekip seanslarıyla işleyen sürekli bir metastaz durumudur bu. Eğer en budalaca televizyon oyun şovları bile o kadar başarı kazanıyorsa, bunun nedeni korporasyondaki durumu büyük bir kesinlikle dışa vurmalarıdır. Fabrika, bireyleri hem kitle içindeki her bir unsuru gözetim altında tutan patronun, hem de kitlesel bir direnişi seferber eden işçi sendikalarının lehine tek bir gövde olarak teşkil ediyordu; oysa korporasyon en sert tavırlı rekabeti ve karşıtlığı sağlıklı bir emülasyon biçimi, bireyleri birbirleriyle karşıtlaştıran ve her birini kat edip ta içlerinden bölen harika bir motivasyon gücü olarak sunmaktadır. “Yeteneğe göre ücret” adı verilen motivasyon prensibi milli eğitimleri kendine çekmekten geri kalmamıştır. Gerçekten de, nasıl korporasyon fabrikanın yerini alıyorsa, “sürekli eğitim” de “okul”un, denetimin sürekliliği ise sınavın yerini almaktadır. Okulu korporasyonun eline teslim etmenin en emin yolu da zaten budur.

Disiplin toplumlarında birey her zaman yeniden, hep yeniden başlamaktadır (okuldan kışlaya, kışladan fabrikaya), oysa denetim toplumlarında kimse herhangi bir şeyi bitirecek durumda değildir –korporasyon, eğitim sistemi, askeri hizmet, hepsi, evrensel bir deformasyon sistemine benzer tek ve aynı modülasyon içinde bir arada var olan metastaz konumları gibidirler. Kendini daha o zamanlardan iki toplumsal oluşum tipi arasındaki odak noktasına yerleştirmiş olan Kafka, “Dava”da hukuki biçimlerin en korkutucusunu tasvir etmişti. Disiplin toplumlarının “görünüşte beraat”i (iki hapis arasındaki hal); ve denetim toplumlarının “sınırsız erteleme”si (sürekli değişim halinde). Bu ikisi, birbirinden çok farklı hukuki yaşam tarzlarıdır ve eğer hukukumuzun bizzat kendisi kriz içindeyse, tereddüt halindeyse bunun nedeni bir tarzı bırakıp ötekine dâhil olmaya gitmemizdir. Disiplin toplumlarının iki kutbu vardır: Bireye işaret eden “imza” ve bireyin bir “kitle” içindeki konumunu işaretleyen sayı ya da idari rakam. Bunun nedeni disiplinlerin hiçbir zaman bu ikisi arasında bir uyumsuzluk görmemesi ve iktidarın hem bireyleştirmesi hem de bir araya massetmesidir. Yani iktidar, üzerinde iktidar icra ettiklerini bir gövde halinde oluşturmakta ve bu gövdenin her üyesinin bireyliğini öbeklemektedir. (Foucault bu ikili yükün kökenini rahibin çobanıl iktidarında –sürü ile hayvanların her biri– görmüştü; ama sivil iktidar da kendi hesabına harekete geçmekte ve başka araçlardan faydalanarak kendini gündelik hayat “rahibi” kılmaktadır.) Oysa denetim toplumlarında, önemli olan artık bir imza ya da sayı değil, bir koddur: Kod bir “şifredir”; öte taraftan disiplin toplumları “parolalar” tarafından düzenlenirler (hem uyum sağlama hem de direniş açısından). Denetimin sayısal dili enformasyona erişimi onaylayan ya da reddeden kodlardan imal edilmiştir. Kendimizi artık kitle/birey çiftiyle uğraşır görmüyoruz. Bireyler bölünür hale gelirken, kitleler örneklemlere, verilere, piyasalara ya da “banka”lara dönüşmüşlerdir. İki toplum arasındaki farkı en iyi ifade eden şey belki de paradır, çünkü disiplin hep altını sayısal standart olarak kilitleyen yığılmış paraya başvurur geriye dönüp; oysa denetim bir standart kurlar toplamınca kurulan bir orana bağlı olarak değişip duran yüzergezer mübadele oranlarına bağlanmaktadır. Eski para midyedir, yani kapatıp-kuşatan bir ortamın hayvanı; oysa denetim toplumlarının hayvanı yılandır. Bir hayvandan diğerine, midyeden yılana geçmişiz. Yalnızca içinde yaşadığımız sistem açısından değil, yaşam tarzlarımız ve başkalarıyla ilişkilerimiz açısından da. Disiplin insanı, sürekli olmayan bir enerji üreticisiydi; denetim insanı ise dalgalıdır, yörüngededir, sürekli bir şebekenin içindedir. “Sörf” her yerde eski bildik “spor”ların yerini almıştır bile.

Her toplum tipiyle bir makina tipi kolayca eşleştirilebilir –makineler belirleyici olduklarından değil, kendilerini üretip kullanabilen toplumsal biçimleri ifade ettikleri için. Eski hükümranlık toplumları basit makineler kullanıyorlardı –kaldıraçlar, bocurgatlar, saatler; yakın zamanların disiplin toplumlarıysa enerjiyle çalışan makinelerle teçhizatlandılar –edilgin entropi, etkin sabotaj riskleriyle birlikte; denetim toplumlarıysa üçüncü türden makinelerle işliyorlar –bilgisayarlarla –ve tıkanma türünden edilgin, korsanlık ya da virüs bulaştırma türünden etkin tehlikelerle. Böyle bir teknolojik evrim, daha da derin bir açıdan, kapitalizmin bir mutasyonu olmalı; daha şimdiden iyi bilinen ya da tanıdık bir mutasyondur bu ve şöyle özetlenebilir: 19. yüzyıl kapitalizmi üretime ve mülkiyete yönelik bir yoğunlaşma, bir konsantrasyon kapitalizmiydi. Bu yüzden fabrikayı bir kapatıp-kuşatma ortamı olarak dikiyordu; kapitalist ise üretim araçlarının sahibiydi, ama giderek, analojiyle kavranabilecek öteki mekânların da sahibine dönüşecekti (işçinin aile evi, okul). Pazarlar ise kâh uzmanlaşmayla, kâh kolonileştirmeyle, kâh üretim maliyetlerini düşürme yoluyla fethedilecekti. Ama şu andaki durumda kapitalizm artık üretimle filan uğraşmamakta, onu sıklıkla Üçüncü Dünya’ya devretmektedir –karmaşık tekstil, metalürji ya da petrol üretimi de dâhil olmak üzere. Bu bir üstün-düzey üretim kapitalizmidir. Artık hammadde satın alıp tamamlanmış ürünler satmamaktadır: Tamamlanmış ürünler satın almakta ve parçalarını monte etmektedir. Satmak istediği şey hizmetlerdir; almak istediği şey ise stoklar. Bu artık üretim için kapitalizm değil, ürün için kapitalizmdir; yani satılmak ve pazarlanmak için olan ürünün kapitalizmi. Bu yüzden, bu kapitalizm dağılımsaldır ve fabrika da yerini korporasyona devreder. Aile, okul, ordu, fabrika ise artık bir mülk sahibine –devlet ya da özel güç– doğru çeken birbirlerinden ayrı ve analojiyle benzeşen mekânlar değildirler. Şimdi artık yalnız stok paylaşımcıları bulunan tek bir korporasyonun –deforme edilebilir ve dönüştürülebilir– kodlanmış figürleridirler. Sanat bile artık kapatıp-kuşatma mekânlarını bırakarak bankanın açık uçlu devrelerine dâhil olmaktadır. Pazar fetihleri ise artık disiplinli eğitimle değil, tarayıcı denetimle, maliyetlerin düşürülmesinden çok mübadele oranlarının sabitleştirilmesiyle, üretimde uzmanlaşmadan çok ürünün dönüştürülmesiyle gerçekleştirilmektedir. Böylece çürüme ve yozlaşma yepyeni bir güç kazanır. Pazarlama, korporasyonun merkezi, hatta “ruhu” olmuştur. Bize korporasyonların bir ruhu olduğu öğretiliyor; bu dünyanın en dehşet verici haberi. Piyasaların işlemleri şimdi artık bir toplumsal denetim aracıdır ve efendilerimizin şerefsiz ekmeğidir. Denetim kısa-vadelidir ve devir adedi hızlıdır; ama aynı zamanda sürekli ve sınırsızdır; oysa disiplin süre bakımından kalıcı, sonsuz ve süreksizdir. İnsan artık kapatılmış insan değildir. Borç içindeki insandır. Kapitalizmin insanlığın, borçlanmak için çok yoksul, kapatmak içinse çok kalabalık dörtte üçünün aşırı sefaletini bir değişmez veri olarak tuttuğu ve sürdürdüğü doğrudur: Denetim sınırların aşınmasıyla ilgilenmemektedir yalnızca; gecekondulardaki ve gettolardaki patlamalarla da uğraşacaktır.

 
3. Program Açısından
Açık bir ortamda ve herhangi bir anda her unsurun konumunu veren (rezervde bir hayvan, korporasyonda bir insan, elektronik bir kemer aracılığıyla) bir denetim mekanizması düşüncesi yalnızca bir bilim kurgu fikri değildir. Félix Guattari şöyle bir kent düşleyebiliyordu: Evinizi, sokağınızı, mahallenizi (bireye ait) elektronik kartınızla bariyerleri aşıp terk edebilirdiniz; ama aynı kart, belli bir gün, ya da belirli birkaç saat için çalışmaz durumda da olabilir; burada önemli olan bariyer değil, her kişinin konumunu –uygun mu uygunsuz mu– düzenleyen ve evrensel bir modülasyonu gerçekleştiren bilgisayardır.

İş başındayken denetim mekanizmalarının sosyal-teknolojik incelenmesi kategorik olmalı ve bunalımları her yerde ilan edilen disipliner kapatım-kuşatım yerlerinin yerine daha şimdiden geçmekte olan yenilikleri anlatmalıdır. Önceki hükümranlık toplumlarından ödünç alınacak eski yöntemlerin geri dönüp ön plana çıkmaları mümkündür –ama zorunlu değişikliklerle. Önemli olan bir şeylerin henüz başlangıcında olmamızdır. “Hapishane sistemi”nde, hiç değilse küçük suçlar için, “yerine geçen” cezalar bulma ve mahkûm edilen kişiyi, belli saatlerde elektronik bir kemer aracılığıyla evinde tutma girişimleri. “Okul sistemi”nde, sürekli denetim biçimleri, sürekli eğitimin okul üzerindeki etkisi, buna bağlı olarak bütün üniversite araştırma faaliyetinin ortadan kaldırılarak, “korporasyon”un bütün okullaşma düzeylerine hâkim kılınması. “Hastane sistemi”nde, hasta insanları tekilleştiren ve risklere maruz bırakan, bunu yaparken hiç de bireyleştirmeye başvurmayacak –şimdiden önerenlerin söylemeye başladıkları gibi–, aksine bireyin ya da sayısal gövdenin yerine denetimde tutulacak “bölünebilir” bir materyalin kodunu yerleştirecek, “doktorsuz ve hastasız” yeni tıp. “Korporasyon sistemi”nde ise: Eski fabrika biçimini kat etmeden para, kâr ve insan dolaştırmanın yeni yolları. Bunlar çok ufak örnekler; ama kurumların bunalımı denince ne anlaşılması gerektiğini daha iyi anlayabilmeyi sağlıyorlar: Yeni bir tahakküm sisteminin ilerleyici ve yaygın kuruluş süreci. En önemli sorulardan biri birlik ve sendikaların etkisizliği ile ilgili olacaktır: Bunlar disiplinlere ve kapatıp-kuşatma mekânlarına karşı verdikleri mücadelenin tarihinin bütününe bağlılar; acaba uyum mu sağlayacaklar yoksa denetim toplumlarına karşı yeni direniş biçimlerine mi bırakacaklar yerlerini? Gelmekte olan, pazarlamanın keyiflerini tehdit edebilecek direniş biçimlerini kaba çizgileriyle daha şimdiden kavrayabilir miyiz? Çok sayıda genç insan “motive” edilmekten gururlanmakta, çıraklık ve sürekli eğitim talep etmektedir. Neye hizmet etmekte olduklarını keşfetmek onlara düşer; disiplinlerin amacını, zorluklarla da olsa, keşfetmiş olan büyükleri gibi. Bir yılanın kıvrımları, bir midyenin yumuşak ipliklerinden bile daha karmaşıktır.

Sociétés de controle L’Autre Journal, 1992, Paris.

March 28, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | 2 Comments

Pardon Çağı – Derrick Jensen

2011 Mart sayısı 

En az on beş yıldır bu kültürün işlevsel olarak, içsel olarak, sistematik olarak adaletsiz ve sürdürülmesi mümkün olmayan bir kültür olduğunu, yasal yaklaşımlar bu adaletsizlikleri ya da sürdürülemezliği belli belirsiz yumuşatırken, bu yaklaşımların asla gerçek anlamda yeterli olmayacağını söylüyorum. Yanılmışım. Yakın zamanlarda kendimi bu  kültürün adaletsizliklerini ve sürdürülemezliğini çözecek türden yasal bir çözümü hayal etme yönünde kışkırttığımt ürden bir düşünce deneyine giriştim. 

Belki biraz ön bilgi vermem gerekir. Bu kültürün temel sorunu, her anlamda şiddet uygulayanların neredeyse hiç sorumluluk yüklenmemesi, buna ev içi şiddet ve tecavüzden (hapiste sadece bir gece geçiren tecavüzcü oranı %6) çevreye karşı hükümet sponsorluğunda işlenen şiddet eylemleri, savaş suçları ve kitlesel suçları da katabiliriz.  Pek de komik olmayan bir bilmece ne demek istediğimi anlatacaktır.Soru: İki eyalet, büyük bir şirket , 40 ton zehir ve en az 8 bin ölü insanı çarpınca sonuç  ne olur? Cevap: Tam ücret artı faiz ile elde edilen mis gibi bir emeklilik ( Union Carbide CEO’su Warren Anderson). Gezegeni yıkıp geçiren insanların gerçekten bir bedel filan ödemediğini farkeden tek kişi ben değilim. BP CEO’su Tony Hayward’a ne oldu?, bu adam  diğer insanlarla beraber devasa Deepwater Horizon petrol akıntısından sorumlu tutulmalı. Adam 1,6 milyon dolarlık bir ihbar tazminatıyla görevinden çıkarıldı, ayrıca yıllık emekli maaşı da 1 milyon dolar civarında (BP hisselerinin çoğu da onun elinde). Bazı cesur insanlar, cesaretle, azıcık da olsa minicik de olsa, öhhö, nezaketle acaba ihbar tazminatı en aza indirilebilir mi diye soracak oldular; ama Hayward’ın başını mızrak ucuna takıp New Orleans tepelerinde dolaştırmaya niyet eden türden bir kamu davası açıldığını duymadım (ama duyduğuma göre şahsi davalar açılmış).

Bu türden bir sorumluluk duygusu ile ilgili kurduğum hayâl tedbir prensibinin mecburi yasal versiyonunun bir örneği. Tedbir prensibi; eğer bir eylem, veya politikanın halka ya da çevreye zarar verme riski varsa, bu eylemin zararlı olmadığını kanıtlamanın bu eylemi yapmaya niyetli olanlara kaldığını öne sürüyor. Eğer hiç bir zararın söz konusu olmadığını kanıtlayamazlarsa o zaman harekete geçemezler. Bu yüzden, meselâ, Meksika Körfezindeki petrol akıntısının zararlı olmadığını öne sürüyorlarsa ve zararın söz konusu olduğunu gösteren kanıtlar olmasına rağmen sadece sondajı askıya alıyorlarsa, o zaman tersi kanıtlanana dek bu eylemin zararlı olduğunu kabul etmek zorundayız. Aynı mantık sera gazı emisyonları konusunda da uygulanmalı. Aslında, tedbir prensibini mantıklı bir şekilde uyguladığımızda durdurulması gereken binlerce zararlı eylem bulunuyor.

Elbette, tedbir prensibinin hastalıklı bir biçimi kültürümüz tarafından halihazırda uygulanıyor, ama çevreye veya halka hizmet etmek yerine şirketlere hizmet ediyor: gerçek dünyayı koruyan eylemlerin ciddi ciddi planlanmadan önce çıkarlara zarar vermediğinin gösterilmesi gerekiyor.Bugün potansiyel zararlar,genel olarak risk değerlendirmesi adı verilen bir şekilde hesaplanır, burada  zararlı eylemi yapacak olan şirket genelde uzun ve  okunması pek mümkün olmayan bir belge hazırlar, böylece projenin potansiyel riskleri ve ödüllerinin ortaya konmasını engellemiş olur. Bu süreçle  ilgili bir çok sorun var.

Öncelikle, belgeler saçma sapan şeylere dayanıyor, belgelerin kendisi açık açık yanlış (Deepwater Horizon meselesinde bildiride mesela petrol sızıntısının diğer memeliler ve morslara potansiyel etkilerinin ne olacağına dair bilgiler  içeriyordu).İkinci olarak, bu belgeler genelde en az şirketlerdeki benzerleri kadar yozlaşmış bürokratlar ve teknisyenler tarafından onaylanıyor (ve gerçekten de güya birbirine zıt bu varlıklar arasında kayar kapılar var), bu insanlar ya  baskı zoruyla (belgeleri onaylamak ya da  işini kaybetmek arasında kalıyorlar) ya da kontrol ettikleri endüstrilerin üyeleriyle işbirliği sayesinde (ya da alenen yatağa girerek) işi bağlıyorlar.Ama bunların hepsi risk değerlendirmesinin yanında basit kalıyor, değerlendirilen projeler genelde şirketin liderlerine ve hissedarlarına gidiyor, bu arada söz konusu riskler de hem hayvanların hem de insanların sırtına yığılıyor, tabii bu canlılar işler ters gidince ( ve hatta işler iyi gitse bile) acı çekiyorlar. Union Carbide, Bhopal, Hindistan’daki endüstriyel  kimyasal maddeleri işleyen bir fabrikadan para kazanıyor (bu maddelerin çoğu toksik), Bhopal halkı ise her geçen gün fabrikadaki operasyonlar sebebiyle acı çekiyor, fabrika havaya uçtuğunda  ölüyor. BP parasını Meksika Körfezi’ndeki sondajlardan kazanıyor; ama hem körfez hem de insan-hayvan orada yaşayan canlılar bu toksik ve artık bir felaket boyutunu almış sonuçlardan kaynaklı acılar çekiyorlar.

Kaçınılmaz olarak vahşete yol açan gülünç bir sistem bu. Sanki şirket sahiplerinin zar atarsa para kazandığı, atmazsa sizin öldüğünüz türden bir kumarhane gibi. Zar atmaya devam etmelerine şaşmamak lazım. Biz de ölmeye devam ediyoruz.

Ve ayrıca eğer yaşanabilir bir gezegen istiyorsak, o zaman risk değerlendirme  analizimizi değiştirmek zorundayız. Önlem almaya yönelik prensip yönetmeliği önerim şöyle bir şey: eğer birisi bir  politikanın, eylemin ya da ürünün çevreye ya da halka zarar vermeyeceğini öne sürüyorsa ve ardından bu  politikasını eylemini ya da ürününü devreye sokuyorsa, yani bu zarar riskini halka ya da çevreye dayatıyorsa – ve ardından halk ya da çevre zarar görüyorsa, işte o kişi adaletin önüne çıkarılmalı: dava açılmalı, elde ettiği kazançların hepsi kurbanlara teslim edilmeli, sebep olduğu bütün kargaşayı temizlemesi sağlanmalı, söz konusu hasarın ölçüsüne göre uygun bir cezaya çarptırılmalı.

Diğer bir deyişle, ödüller içselleştirildiği gibi, riskler de içselleştirilmeli. Sonuçta bu politikaları, eylemleri ya da ürünleri devreye sokan insanlar gerçeği söylüyorsa ve halka ya da  derin su sondajından, sera gazı emisyonundan, barajlardan ya da toksik kimsayallarında işlenmesinden çevreye yönelik önemli bir risk söz konusu değilse,o zaman kaybedecek bir şeyleri yok demektir, değil mi? Bu tür bir politika bu insanlar ancak yanıldıysa ya da yalan söylüyorsa sorun yaratabilr. Başka insanların yaşamlarını risk altına sokuyorsanız kesinlikle yalan söylememeniz gerekir, ayrıca yanılma olasılığı konusunda da bu kadar cesur olmamak gerekir.

İnsan ve hayvan toplumlarını yok ederek kendilerini zenginleştirenler diğer canlılara empoze ettikleri risklerle orantılı riskleri üstlenebilseler o zaman bu yıkıcı davranışları bir gece içerisinde sona erebilir. Şimdi, sadece CEOlara ve politikacılara uygulanmayıp projeyle alakalı bütün insanlara uygulandığını düşünelim bu durumun, yıkıcı ürünler dizayn eden mühendislerden onlara para ödenmesinin bir yolunu bulan muhasebecilere, onları reklam edip para kazanan pazarlamacılara, ve cebini dolduran bürokratlara kadar herkese uygulandığını düşünün. Bu öneri radikal bir öneri bile sayılmaz.  Önemli bir yasal örnek bulunuyor elimizde: eğer siz ve ben bir bankayı soymak için üçüncü bir kişi tarafından tutulsak ve birisi bizim eylemlerimiz yüzünden ölse, üçümüz de ceza alırız, siz tetikçi olsanız, bense sadece arabayı sürmüş olsam bile.

Şirketlerin sadece bir biçimi olduğu bürokrasilerin en önde gelen işlevlerinden biri, sorumluluğun ortadan kaldırılmasıdır.Ben yanlış bir şey yapmadım! Ben sadece işimi yapıyordum! Sadece trenlerin zamanında çalışmasını sağlıyordum ! Trenlerin ölüm kamplarına gitmesi umrunuzda değil, değil mi?  Eğer ABD Çevre Koruma Organı adına çevresel etki bildirimlerini incelemekle görevli bir kamu çalışanıysanız ve gerçekten derin su sondajının okyanuslara, okyanus yaşamına ya da kıyı topluluklarına yönelik ciddi riskler oluşturduğuna inanıyorsanız bu sondaj teknolojisinin başarısız olduğu zaman (böyle olacağını hepimiz biliyorduk, hatta siz bile), diğer canlıların bu riskten zarar görmesi gibi sizin de bu riskin birazını yüklenmeye istekli olmanız gerekiyor. Peki şuna ne dersiniz: eğer gerçekten inanmıyorsanız, o imzayı atmamalısınız. 

Çeviri: CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/03/26/pardon-cagi/#more-732

March 27, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi | 1 Comment

Newroz, Doğanın Devlete Diz Çöktürmesidir – Ayhan Bilgen

İnsan ve doğa hayatın gerçek özneleridir. Devlet, insan ile doğa arasındaki ilişkiyi bozan, yozlaştıran bir bidattır. Bidat en genel anlamı ile, sonradan çıkmış anlamına gelir. Klasik İslam fıkıhçıları, bidat olarak tanımladıkları şeyleri, iyi bidat ve kötü bidat diye ikiye ayırmışlardır.

Devlet gerçekten nötr bir hizmet aracı olabilseydi, hayatı kolaylaştıran bir nesne olarak ele alınabilirdi. Ne yazık ki insanlık tarihi başka bir tecrübeyi göstermektir. Sonradan ortaya çıkmış, insanlar eliyle oluşturulmuş devlet gücünün kendisi, çok kısa bir süre sonra, insanlığa yönelen bir tehdide dönüşmektedir.

Birlikte yaşamanın gereği olarak ihtiyaç duyulan ilişkilerin, devlet formu ile şekillendirilmesi peşin bir yenilginin kabullenilmesidir.

Newroz yeni bir gün için yeni sayfalar açmakla anlam bulur.

Kimi siyaset bilimciler, insanın içinde yaşadığı iklim ve doğa koşullarının politik belirleyiciliği üzerine tespit ve değerlendirmeler yapmışlardır. Sert ve karasal iklimlerin, sıcak ülkelerin, yüksek dağların egemen olduğu coğrafyaların, engin denizlerin farklı kişilikleri ve farklı yönetim biçimlerini beraberinde getirdiğini iddia etmişlerdir.

Cemre havaya, suya ve nihayet toprağa düştüğünde atmosferdeki değişimin herkes tarafından hissedilmesi ve dikkate alınması gerekir.

Bu değişimi kabullenme konusunda devlet, iktidar hız kaybettiren bir işlev görür. Doğal, yalın haliyle insan içinde yaşadığı doğadan etkilenme ve onu anlama konusunda önemli algı araçlarına sahiptir. Acı duyar, öfkelenir, bıkar, umutlanır, yenilenme ihtiyacını hisseder. Devletlerin de ruhu olduğunu kabul etseniz bile bu ruhun, insan ruhundan daha ince, daha duyarlı, daha az kirlenmiş olduğunu savunan bir düşünüre ben şimdiye kadar rastlamadım.

Doğanın, canlı olduğu konusunda hiç şüphe olmadığı gibi, bir çok dünya görüşü, ruhunun olduğu konusunda da tereddüt göstermemiştir. Doğanın da intikam alma, kucak açma, yeniden doğma gibi bir çok canlılık refleksinin güçlü bir ruha dayandığını kabul etmişlerdir. Doğayla daha iç içe yaşayan, onu daha fazla hissedenler elbette bunu daha kolay görecek ve düşüncelerini davranışlarını bu doğrultuda şekillendirecektir.

Dağlarda doğa ile iç içe yaşayanlar bunu hissetme konusunda modern hayat içinde kendini edilgenleştirenlerden bir adım  önde olurlar. Bu nedenle cezaevleri, yani doğadan yoksun bırakma, özgürlüklerinden alıkoyma, devletlerin egemenliklerini hissettirme, boyun eğdirme yöntemlerinin en önemli aracı olagelmiştir.

Newroz, artık insanlar arası ilişkinin bir belirleyeni olmaktan çok, insanla devlet, devletle doğa arasındaki ilişkinin şekillendiği dönemi ifade etmektedir. Yeni günü anlamak, kabullenmek ve bu doğrultuda hazırlık içinde olmak için devlet sahibi olmak, iktidar gücünü sırtında taşımak sadece bir engeldir.

Bu nedenle barışı, ekolojik düşünce sistematiği içinden savunmak gerekir. İnsanla insanın, insanla doğanın barışını bozan, sömürü ve sınırsız tüketme alışkanlıkları, bu barışın önündeki en önemli engeldir. Elbette devletleri yönettiğini, iktidarlara egemen olduğunu sanan ama aslında onun esiri olduğunu bile fark etmeyen insanlar, bir süre sonra kendi doğal yeteneklerini de kaybederler. Onların en insani duyguları bile bir süre sonra yönettiklerini sandıkları gücün kontrolü altına geçtiğinde, her şeyleri mekanikleşir.

Devletin çıkarları, iktidarın menfaatleri ile toplumların gelecekleri, beklentileri çeliştiğinde kazanacak olan eninde sonunda insana dair olana, en insani olandır. Kendi geleceğine dair karar verebilmektir, kendi dilini konuşabilmektir, gerektiğinde kendini savunabilmektir.

Bu mücadelede doğa devletin değil, yok edilme tehlikesi ile karşı karşıya olan insan ve insani değerlerin yanında olacaktır. Ve hala doğa, dünyanın en güçlü devletlerinde daha güçlüdür. Devletlerin orduları doğanın gücü karşısında çaresizliğe mahkumdur.

Bu inanç ve umutla Newrozu kutluyor, bütün insanlık için yeni bir sayfanın açılmasına vesile olması dileklerimi paylaşmak istiyorum. Yeni günü anlamlandırmak, ancak onu hakkıyla anlamakla mümkündür.

Kaynak: Günlük

March 25, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ezilenler, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | 4 Comments

TAHAKKÜMÜN TEKNİĞİ – Dilaver Demirağ

 Japonyada meydana gelen deprem aslında teknolojinin ve bilimin bize güvenli, müreffeh bir dünya sunacağı yalanının maskesini sıyırmak bakımından eşsiz bir örnek sundu. Denebilirki Japonya depremi 400 yıllık doğanın insan egemenliğine girmesi gibi safsataları bir kenara sıyırıp atarak modernitenin iflasının ilanı oldu. Modernite temel iddiasını akla dayalı bir dünyanın mümkün olmanın ötesinde gerekli olduğu tespitine dayandırır. İnsanlar akıllarını özgürce kullanarak kendilerine güvenli, özgür ve sefaletin son bulduğu bir dünya inşaa edebilirler. Bunun en önemli ön koşulu ise insanların doğayı bilim ve teknoloji yolu ile denetim altına almasıdır. Yaşanılan büyük çaplı deprem dünyanın en akılcı toplumları arasında sayılan, teknolojik bakımdan bir hayli ileri, deprem güvenliğinin had safhada uygulandığı bir yerde yaşandı. Japonyanın deprem karşısında kurduğu güvenlik şemsiyesi bu kapsamda inşaat teknolojisindeki üstünlüğü dünyaya örnek oluşturuyordu. Ancak görüldüki doğanın o denetlenemez devasa enerjilerine gem vurabilecek hiç bir teknoloji yok ve doğayı zincirleyip de ehlileştirmek nerede ise imkansız. Ancak yaşanan büyük depremler, kasırgalar, tsunamiler, ikim değişimi vb gibi hadiseler bir kez daha ortaya koyduki doğayı boyunduruk altına almak imkansızdır. Bu nedenle aslında gerçek akıllılık doğa ile uyumlu bir hayat yaratmaktır. Bu da adeta babil kulesini andıran binaların olduğu, içinde insani ve doğal herşeyin son bulduğu devasa şehirler inşaa etmemek demektir. Ama bir başka ders daha var, doğadaki nükleer gücü insanın emrine seferber ederek kapitalizmin doymak bilmez üretim ve tüketim açlığına dayanan kalkınma hırsının da olanaksız olduğu ortaya çıktı. Ancak modern medeniyeti benimseyenler doğanın insanlara verdiği mesajı, onun deprem aracılığı ile ilettiği mesajı anlmamakta ısrar edecektir.  
Nükler Enerji; Teşekkürler

Kaç gündür dünyanın yeni bir Çernobilin eşiğine gelmişliğini gözlerimiz açılmış bir halde seyrediyoruz. Japonyadaki Fukişişima nükleer santralında yaşanan reaktör erimesi dünyayı yeni bir nükleer kabusun eşiğine getirdi. Bu süreçle beraber batıdaki sağcı yönetimler eli ile yeniden yükselişe geçen ve başta İran, Libya gibi tiranik ülkelerin de peşinde koştuğu nükleer gücün yeniden yükselen değer haline gelmesi süreci ikinci bir dip yapacağa benziyor.  Nükleer endüstrisinin dev şirketleri Çernobilin yaralarını daha yeni sarmaya başlamışken yaşanan bu ikinci kazanın tekrar dip yapıcı etkisi nedeni ile medya eli ile lobi faaliyetine önem vereceğini, dahası artık şirket lobilerinin elinde oyuncak haline gelen batılı demokrasileri ikna etmek için rüşvet de dahil her olanağı kullanacağı açık. Ama bu durum nükleer lobi için bir kurtuluş sağlar mı bugünden yarına cevap üretmek zor ama üzerinde çalışılan dördüncü nesil rekatörler ile güvenlik düzeyini maksimuma çeviren yeni bir teknik yenilenme ile küllerinden doğamyı umduğu da açık. Zaten bilim denen modern fetişin yeni rahipleri olan uzmanlar sürekli Japonyadaki nükleer felaketin nedeninin 1’inci nesil rekatörler olduğunu belirtiyorlar. Dahası risk karşısında kiltlenen yaşamperver modernlerin aklına girmeye çalışarak “canım uçağa binmek de riskli değil mi, evinizdeki Likit Gaz Tüpünün de patlama riski yok mu gibi sözlerle” riskle yüzleşmeyi hatta riski göğüslemeyi öneriyor.  

Her ne kadar nükleer endüstri üzerinden sıkı bir modern toplum çözümlemesi yapmak olanaklıysa da dahası nükleer endüstri ile tüketim kapitalizmi arasındaki bağlantıları sıkı bir biçimde örmek de iyi olurdu ama bu yazıyı uzatmamak için bunlara değinip geçmeyi bu söylediğim bağlantıları başka bir yazıda ele almayı planlıyorum.

Enerji oburu bir uygarlık olduğumuz açık, bunun nedeni modernleşmenin üretimde patlama denecek kadar eşi görülmemiş bir üretkenlik yaratması. Enerji oburu olununca enerjinizi tek bir kaynağa bağlamanız da zordur, hele ki rekabeti merkeze alan bir sistemde bunu yapmanız ekonomik akılcılık açısından akla ziyandır.  Nitekim şu anda ne denli büyük bir falaket kaynağı olduğunu farkettiğimiz nükleer enerji de, 1970’leri sarsan ve neo-liberal küreselleşme olarak adlandırılacak sürecin önünü açan petrol krizinin bir sonucudur. Kömürle başlayan büyük çaplı endüstriyel üretimin enerji talebini karşılamak bakımından büyük bir kaynak olan petrol, ekonominin başat aktörü haline gelince petrole dayalı ekonomi 1970’lerde petrol arzının ekonomiyi tehdit edebileceği riskini görünce, dışa bağımlılığı azaltmak ve enerji teminini güvenilir kaynaklara dayandırmak adına nükleer enerjiye başvurdu. Ancak daha ilk kazadan, yani Three Mile Island nükleer reaktöründe meydana gelen sızıntıdan itibaren nükleer enerji de sorgulanmaya başlandı, Çernobilde yaşanan patlama ise nükleer enerji için adeta bir nükleer kış etkisi yarattı. Son yıllarda zararlarını yavaş da olsa kapatmaya başlayan nükleer lobi, demokratik olmayan ülkelere yönelmişti. Kaza sonrası bu ülkelerin nükleer kararlığının süreceğini varsaymak zor olmasa gerek. Zaten nükleer enerji de ancak özgürlükle pek barışık olmayan ülkelerle arası iyi olan bir enerji biçimi

Son yıllarda enerji tekelleri enerjinin yetersizliğini gündeme getirerek ölümcül bir teknoloji olduğu çok iyi bilinen Nükleer enerjiyi önümüze tekrar koydu . AKP hükümeti de bu fırsattan istifade ile nükleer dayatmayı hızlandırdı. Türkiye bu belaya bulaşırsa iklim değişimi le parelel gündeme sokulan kuraklık ve çölleşme, nükleerin yanında daha az acı veren bir ölüm olur. Ama belliki hükümet bu sevdaya vurulmuş, nükleer lobinin rantı hükümet başta bir takım çevrelere cazip gelmiş olacak ki bu teknolojinin zararları iyi bilindiği halde bu enerejide israr ediliyor.. Üstelik de fay yakının da santral inşaa edecek denli gözü dönmüşçe bir tutkuyla

Türkiye yaklaşık 10 yıl  önce ciddi bir nükleer dayatmayı turnikeden dönerek atlattı. Ama her bakımdan Özal’ı taklit eden ve iktidarını küresel güçlere dayanarak sürdüren AKP hükümeti, bu kirli mirası sahiplenmede bir beis görmeyerek, nükleer pazarlıkta Türkiye’nin Hayatını iştahı kabarık nükleer şirketlerin önüne pey akçesi olarak sürdü. Oysa Çernobil’in kanseri daha kurumamıştı, hatta bulutlar adam öldürürken ve Karadeniz halkı ölümcül miras altında damgalanmışken Nükleer Ölüm için tekrar davetiye çıkarıldı.

Tabi Tavuk Kümesindeki tilki misali kimi işadamı örgütleri ile kendi nükleer zevkleri uğruna bilimsel erdemi hiçe sayan bilim adamları ve ana akım medyanın bir bölümü , nükleer İktidarın önünde susta durmayı içlerine pek bir güzel sindirdiler. Eh ne de olsa sermaye denen gönül ferman dinlemiyordu.

Ancak bir nükleer karşıtı  olarak en çok komiğime giden de nükleer ölüme, kanser bulutlarına ilişkin her karşı çıkışın ardında petrol lobilerinin olduğunu iddia edecek denli müfteri olan bir takım bilimci kara perensler. Normaldir, bilimsel onurlarını ikbale değişenler her vicdanı satılık sanır, ama bilmelidirler ki kimi vicdanlar asla satın alınamaz.

Neyse değerli satırlarımı  bu bilim ve vicdan karikatürleri ile daha fazla işgale açık kılmak niyetinde değilim.Benim asıl değinmek istediğim Nükleer enerji ile ilgili olarak ülkemizde yapılan tüm tartışmalar da hemen hiç  kimsenin nedense pek değinmediği enerji ve teknoloji ilişkisine ve bu ikiliden yola çıkarak sanayi uygarlığı denen olguya dikkat çekmek..Çünkü Nükleer tahakküm ile modern sanayi uygarlığı arasında kopmaz bir bağ var.

Savaşan Teknoloji: Biri Sivil mi Dedi

Teknoloji konusundaki kuşkucu ve hatta eleştirel yaklaşımıyla tanıdığımız Lewis Mumford, ilk pramidler gibi modern teknolojinin de savaşın rahminde büyüdüğünü ve ondan doğduğunu belirtir. Teknoloji bir Megamakine’dir bu kavramla Mumford gücün seferber edilmesini, tek bir elde toplanarak yoğunlaştırılmasını ve merkezileştirilmesini kasteder ki, nükleer santraller tam da böyle bir yapılanma taşırlar. Teknik olgular bilimin hükümranlığına dayandıklarından, neden ve ne için gibi etik sorular ıskalanarak, nasıl sorusuna yani yapılabilirlik olgusuna yoğunlaşılır. Böylece daha baştan aslında istenilen şeyin toplumsal fayda değil, güç elde etmek, gücü temerküz etmek olduğu ortaya çıkar. Nitekim Mumford Dev Makine kavramını izah ettiği Teknik ve Uygarlık kitabında, Dev Makine’nin (yani Teknik seferberliğin) bir güç temerküzü yani yoğunlaşma olduğuna dikkat çekerek, dev makinenin bir güç kombinasyonu olarak tüm kaynakları bir araya getirdiğini, dil, din, bürokrasi ve kapitalizmi, askeri güç kaynaklarını devasa bir egemenlik için yoğunlaştırdığını belirtir. Nükleer teknoloji de böyledir, nükleer enerjide de askeri güç, sermaye, bilim, devlet iktidarı bir araya toplanır ve böylece insan devre dışı bırakılır. Çünkü teknoloji olarak nükleer güç, militer ve parasal amaçlar için insanın ve doğanın üzerinde olağanüstü bir hakimiyet kurarak geniş anlamda insanın kendi potansiyelini değersizleştirir. Bu nedenle tekniğin gelişimi, insanın gelişimini durdurduğu için özgürlüğün düşmanıdır. Yani nükleer enerji doğası gereği anti-demokratiktir.

Demokrasi temelde müzakere edilebilirlik temelinde oluşmuştur, bu nedenle doğrular ve beceriler üzerinde bir iktidar inşa eden uzmanlaşma ile uyuşmaz. Demokrasi doğası gereği profesyonelliği değil amatörlüğü içerir. Bunun yanı sıra nükleer teknoloji, doğasında savaşçı amaçlar taşıdığı için sivil amaçlar ve demokrasiyle çelişir. Nükleer enerjinin olduğu yerde olağanüstü bir polisiye güvenlik, gizlilik ve denetim dışılık vardır. Bunlar doğası gereği demokrasinin ruhu ile uyuşmaz.

Nitekim Mumford’da “Savaş  Megamakine’nin ruhu ve bedenidir. Dolayısıyla savaş Megamakine’nin kurulumunu ilerletmenin ideal koşuludur Bir Megamakine bir kez vücuda getirildikten sonra, onun programıyla ilgili herhangi bir tenkid, ayrılma onun rutinlerinden herhangi bir kopma, aşağıdan gelen talepler doğrultusunda onun yapısında herhangi bir değişiklik, bütün sistem için bir tehdit teşkil eder” diyerek tekniğin ruhu ile özgürlük olarak demokrasinin ruhunun birbirini dışladığını göstermiş olur. Görüldüğü gibi Nükleer enerji demokratik bir toplumun değil, totaliter bir toplumun tekniğidir.

Ne Kadarı Yeterli?

Andre Gorz kapitalizmle ilgili bir saptama yaparken “Kapitalizm yeterlilik denen şeyi bilmez “der. Marks’da kapitalizmin büyümeye mahkum olduğunu, büyüyemeyen kapitalizmin ölümcül bir hal içinde olacağını söyler. Bu anlamda fazlaya ve biriktirmeye koşullanmış bir düzen olarak kapitalizm de doğası gereği güneş, rüzgar, dalga vb yenilenebilir doğal güçlerden istifade edemez. Çünkü sürekli büyümek durumunda olan kapitalizme bu enerji yetmez. Mevcut enerji talebinin devam etmesi mümkün değildir, çünkü dünya kaynakları bu büyüme temposuna cevap verebilecek halde değildir. Dolayısıyla bu talebe halihazırda dünya elektrik üretiminin yüzde 16’sını karşılayan nükleer santrallerde cevap veremez. Kalkınma ve daha çok üretmek, daha çok tüketmek ve refah gibi değerleri sorgulamadıkça, mevcut tüketim eğilimlerimizi değiştirmedikçe yenilenebilir enerji ile ekolojik bir topluma geçilemez.

Bugün dünyada ki uranyum rezervlerin işletilmesi ve çıkarılması ağırlıklı  olarak üç büyük şirketin elinde yoğunlaşmış durumda. Bu üç şirket mevcut terzervlerin yüzde ellisine yakınını çıkarıyor. Fransız devi AREVA’ya bağlı COGEMA, bu şirket dünya uranyum üretiminin yüzde 20’sini karşılıyor. Onu Kanada kökenli Cameco izliyor bunlarda yüzde 17’lik bir paya sahipler. Onu da yüzde onluk pay ile Energy Resources of Australia izliyor. Yani nükleer enerji bir tekelleşmeyi de beraberinde getirir.

Bu nedenle Amerikalı  Ekolojist Boockhin’nin dediği gibi özgürlükçü bir teknik ancak özgürlükçü bir toplumda varolabilir. Dolayısıyla küresel iktidar odaklarıyla kucak kucağa olmayı seçenlerin ve İktidar Seçkinlerinin nükleeri bu denli sevmeleri son derece anlaşılabilir, çünkü onlar ruhlarını para ve güç şeytanına sattıklarından özgürlük denen şeyden nefret ederler.

Diyeceğim o ki birileri bizleri kanserli bir Güç sevdasının içinde harcamaya niyetlenmiş olabilirler, ama siz siz olun ruhunuzu İktidar ve Sermaye şeytanlarına satmayın. Çünkü bu size kesinlikle kanser olarak geri döner.

March 25, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, antinükleer, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Tüketim ve Hedonizm İlişkisine Dair

Okumak, yazmak ve yaşamak üzerine – Nurdal DURMUŞ

…..

Durun hemen gitmeyin! Madem okumaya başladınız sizlere sorularınıza cevap bulabileceğiniz ve okumak konulu araştırmalarınıza ipucu olabilecek bir kaynak kitaptan bahsetmek istiyorum.

Arthur Schopenhauer’in yaklaşık 170 yıl önce kaleme aldığı ve son iki asrın “okuma” eksenli başyapıtlarından biri olarak kabul edilen “Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine” adlı kitabından… Ünlü filozof Nietzsche’nin akıl hocası olan Arthur’un kitabını herhangi bir metinden öteye taşıyan kıymetse, 1800’lü yıllarla günümüz dünyasının en temel ‘insan, fikir ve yaşam’ problemlerinin hep aynı olduğunu; modern hayatın, ‘sıradan ve ahmak’ olanlarla ‘sofistike’ olanların aslında hiç değişmediğini, sadece çağlara göre kalıplarının üzerinde birtakım yöntem değişiklikleri olabileceği gerçeğini gösteriyor olmasından kaynaklanıyor. Örneğin Schopenhauer’in insanın varoluşu, düşünen varlık oluşu ve zihinsel gelişimiyle ilgili örneklemeleri insanın okuma, yazma ve yaşama karşısındaki hallerini anlatırken sergilediği anlatım tarzı ve saptamaları bugün de son kullanma tarihini yitirmemiş reçete olarak önümüzde durmakta.

Schopenhauer’in “Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine” isimli kitabı “İnsan Mutluluğunun İki Temel Düşmanı: Iztırap ve Can Sıkıntısı” bölümüyle başlıyor. İlk bölümde ‘sıradan ve ahmak’ olanlarla, ‘sofistike’ olanlar arasındaki can sıkıntısı ve sıkıntının niteliğinden bahseder.
Konu mutluluk: Schopenhauer “Sıradan insan, hayatının mutluluğunu kendi dışındaki şeylere, mala mülke, şana şöhrete, kadın ve çocuklara, dostlara, cemiyete ve benzerine bağlar; dolayısıyla bunları kaybettiğinde hayal kırıklığına uğrar ve mutluluğunun temeli çöker. Sadece zevkleri peşinde koşarak ömürlerini tüketirler ve vahşi bir hayvana benzerler. Her gün görülebileceği üzere; bunlar aynı zamanda servetlerini ve boş vakitlerini, kendilerine en büyük değeri kazandıran şey için kullanmadıklarından ötürü de eleştirilmelidirler.” der. Bu satırlar 1800’lerin dünyasından değil bugün yaşadığımız modern hayattan ve toplumumuzun içinde bulunduğu en büyük çıkmazdan bahsediyor gibi. Bu sözleri günümüzün tarifi olarak düşündüren durumsa, modern toplumların bugünün dünyasındaki en sinsi hastalıklarından biri olan ‘Hedonizm’i yani ‘Hazcılığı’ tarif ediyor olmasıdır.

Peki, nedir Hedonizm?

Schopenhauer’in ıztırap ve can sıkıntısı nedenlerinden yola çıkarak yaptığı sıradan insan hayatı tanımıyla ne kadar uyuşmaktadır?

Günümüzde hastalık olarak psikolojik sınıflandırmaya girmiş bu terimi uzmanlar nasıl tanımlıyor?
Kökeni nedir?

“—Ruh zenginliği hakiki zenginliktir.
Çünkü diğer bütün zenginlikler beraberinde kendilerinden daha büyük bela ve dert getiriler.”

Lukianos, Epigrammata 12

Hedonizm yunan düşünürlerinden Aristippos (İ.Ö.3.yy) ve Epikuros (Epikür) tarafından geliştirilmiş olan felsefi bir akımdır. Temel öğretisi ‘hayattaki en yüksek değerin haz (bedensel ve maddi zevkler) olduğu, ideal olan hayata bu yolla ulaşılacağı ana fikrini içermektedir. Günümüzde ise psikologların tanımıyla hazcılık; yaşamında sadece yeme-içme, eğlence ve cinsel hazzı ön planda tutan, her şeyi çok çabuk tüketen, elde etmeyi ihtiyaç düzleminden çıkartıp sahip olma hazzını tama duygusuna dönüştüren, bu uğurda karşılaştıkları engelleri aşacak tüm ahlak dışı yolları mubah gören, cemiyet hayatı, mal, mülk ve eğlencenin vazgeçilmez standartları olduğunu düşünen veya ekranlarda gördüğü bu tip ünlülere özenerek onların yaşam anlayışını benimseyip o yolda ilerlemeye çalışan, tatminsiz ve genelde kaybettiklerinde hayal kırıklığı ve mutsuzluk nedeniyle depresyona giren kişilerin durumunu tarif eden bir hastalıktır.

Arthur Schopenhauer’in zihinsel körlük yahut kötülüğün temelinde yatan şey, ruh boşluğu, (bönlüğü) olarak tanımladığı hedonizm günümüzde düşünceden, ideoloji, felsefe, sanat ve siyasi estetikten yoksun bir ortamda insan hayatını tüketim kuşatması altına alan en temel hastalıklardan biridir. Hazcılığın yaygınlaşması ve topyekûn hayatı kuşatmasının en temel sebeplerinden biri de hiç şüphesiz modernleşmeyle gelen tüketim ve buna dayalı yeni hayat standartlarını kabullenişimizden kaynaklanmaktadır. Modernizm, tüketim toplumu ve Hedonizm ilişkisi, bir yaşam kuramı olarak en belirgin şekilde özellikle sanayi devrimi sonrası kendini göstermiştir. Batı toplumu da sanayi devrimi sonrası tüketime endekslenmiş, düşünce algısına ve bu yeni yaşam standartlarına kapital müdahaleler yaparak satın alma algısının tanımını; ‘elde edilmek istenen ürünün yararlılığından ya da ihtiyaç olup olmamasından ziyade haz alma (tatmin) ya da sosyal statü kazanma eksenine’ kaydırmıştır.

Modern toplum olma biçimini adeta varoluş ilkelerini kaybetmek ve tüketim nesnesi konumuna indirgenmek alarak kabullenen insanlık; “Toplum, aile ve birey için iyi olan, ihtiyaç olan nedir?” sorusunu, “Sistem için ve siteme adapte olmak için iyi olan nedir?” olarak değiştirmeye zorlanmıştır. Bilinçlenme erdemini yitirmiş, kirli hayat olarak tanımlayabileceğimiz bu durum ahlak ve vicdan sorumluluğunu da şüphesiz rahatlatmaya ve tatmin etmeye ihtiyaç duymuştur. Bu sorgulamaya kılıf uydurmak için modern sitemin kapital yönlendirmeleri, “Daha ferah ve daha mutlu hayat bu yolla elde edilir.” tanımlaması getirmiş; dolayısıyla gerçeklik ve huzur da gözden çıkarılmıştır.

Modern hayatla sistemin gerektirdiği bencillik, açgözlülük ve sahip olma ihtirası gibi özelliklerin insanın varlığıyla başlayan özellikler olduğu ileri sürülerek, bunların sistemden değil, insanın doğasından kaynaklandığı kanıtlamak istemiştir. Dolayısıyla modernlik, vahye dayanan tek tanrılı dinlerin en temel özelliklerinin içini boşaltmış, her şarta şükretme ya da kanaatkâr olma durumunu da ötelemiştir. Modern hayat için önemli olan gelecek ve geçmiş kaygısı duymadan ‘şimdi’yi doya doya yaşamak, sürekli ruh zenginliği ya da huzur yerine her anı doyumsuz yapmak için durmadan yeni düşünceler geliştirerek insanların çıkarcılığını ve hazcılığını meşrulaştırmaktır. Daha vahim olan ise, bu sisteme direnen ahlak anlayışı ya da din olgusu dışlanarak, sistemin düşmanı ilan edilmiş kısaca bencilliğin, açgözlülüğün ve sahip olma ihtirasının bulunmadığı toplumlar ‘ilkel’, o toplumlarda yaşayan insanlar ise ‘çağ dışı’ ilan edilerek aşağılanmaya çalışılmıştır. Modernizmin en etkili eleştirmenlerinden Fransız yazar A. Touraine, ‘Modernliğin Eleştirisi’ kitabında “Modernlik fikri, geleneksel toplumun merkezindeki tanrı fikrinin yerine bilimi koyarak dinsel inançları ancak özel hayatın en mahrem gözeneklerine hapsetti. Siyaseti, ekonomiyi, ahlakı, bilimi, sanatı din-dışı unsurlarla inşa etti. Aynı şekilde entelektüel etkinliğin, dinsel inançlardan korunması üzerinde ısrarla durdu.” tespitiyle maneviyat ve Modernizm çatışmasına farklı bir tanım getirmiştir. Dolayısıyla ahlak ve din ekseninden uzaklaşan modern toplum algısı aynı zamanda hazcılığın temelinde yatan bencillik duygusunu körüklemiş, sadece bireyleri değil toplumun en önemli sosyal dinamiklerinden bölüşmek, yardım etmek, el uzatmak gibi ahlak kavramlarının da içini boşaltarak bireyin her şeye sahip olma ve bundan haz duyma dürtüsünü tetiklemiştir.

Sahip olma arzusu, modern insanın en temel boşluğu olunca; insanlık olgusu da duyarlılıklardan uzak yaşamaya, ihtiraslı olmaya, daha bireysel, daha açgözlü ve ne kadar çok şeyi olursa, o kadar mutlu olacağını sanan bir karakter tipini meydana getirmiştir. Bu durum aslında tam olarak günümüz toplumunun tarifi gibidir. Kapital sitemin en temel araçlarından olan şirketlerde bile yönetim anlayışı; satış hileleriyle tüketiciyi kandırma, medya ve reklam sektörünü kullanarak imajı ön plana çıkartma, tüketiciyi ihtiyacı olmayan şeylerin varlığıyla mutlu etme, daha çok kazanıp rakiplerini iflasa sürükleme, işçi sömürme ve daha çok servete sahip olmayı sağlayan her şeyi, her yolu deneyerek, rakiplerini ortadan kaldırmaya odaklanan kurumsal kimlik mantığına bürünmüştür. Dolayısıyla hazcılık sadece tüketen için değil daha geniş kapsamıyla üreten sitemler için de yazılı olmayan kurumsal bir kurala dönüşmüştür.

Bütün hayatını kendinden daha fazlasına sahip olanları kıskanmak ve kendinden az varlığı olanlardan da kendisi gibi olacakları korkusuyla geçiren birey ve kurumsal tanımlamalar, hazcılığa yeni bir radikal bakış açısı getirmiş; kısaca hazcılığı putlaştırmıştır. Voltaire’nin “Gerçek ihtiyaçlar olmadan gerçek hazlar olmaz.” cümlesinden hareketle, ihtiyacımız olmadan kazandığımız şeyleri sadece tüketebileceğimizi oysa asıl olanın tükenmeyen hazlar, yani gerçek ihtiyaçlara sahip olma olgusu olduğunu söyleyebiliriz. Schopenhauer’in deyimiyle yeninin ömrünü kısaltıp hemen tüketen, eskileştiren bencillik ve sahip olma dürtüsü, insanların mantık ve akıl donanımlarından öte duygularına hitap eder. Bu bencil sömürü düzeninin deşifre olmaması için tüketmeyi ve satın almayı kolaylaştıran araçları da icat eden düzene “banka kartlarını, kredi müessesini ve taksitle her ürünü satma” kurnazlığını örnek olarak verebiliriz.

Jean Baudrillard’ın başyapıtlarından biri olan “Tüketim Toplumu” kitabında dile getirdiği satırlar da hazcılık ve tüketim ilişkisini açıklarken “Gerçek ihtiyaçlar ile çağımızın yönlendirdiği sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda, kişi tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. İnsan bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluluğa dönüşür. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakır. Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir.” cümleleriyle tüketim ve hedonizm ilişkisini toplumunda at başı giden ve birbirinden ayrılmaz yapışık ikizler olarak tanımlamıştır…

Devam edecek…

http://www.on5yirmi5.com/genc/koseyazisi.aspx?c=18025&tag=jean+baudrillard

March 23, 2011 Posted by | sistem karsitligi, tuketim karsitligi | Leave a comment

%d bloggers like this: