ecotopianetwork

Uygarlığın sonunda gezintiler… Ergin Yıldızoğlu

IPAD için birbirinin üstüne çıkan, meta manyağı yapılmış insanlar bu uygarlığın ürünü. Fukuşima’da patlama noktasına gelen reaktörler de, tüp gazla reaktör arasındaki farkı bilmeyen, fay hattına bomba kurmaya kalkan siyasetçi de bu uygarlığın ürünü. Tsunami insanları kentleri önüne katıp götürürken borsada portföy boşaltmaktan başka bir şey düşünemeyenler de…

Günlük yaşamın, tüm çözülmeden birikmeye devam eden çelişkilerine karşın, dayanılabilir bir biçimde sürebilmesi için yok sayılması gereken “şey”lerden birinin aniden ortaya çıkması halimizin (G)erçeğini kısa bir süre için de olsa gözler önüne seriyor.

Japonya depremi ve tsunami tam da böyle bir duruma işaret ediyor. Bu vesileyle başımızı kaldırıp halimizin genel durumunun, ortalıkta pıtrak gibi boy göstermeye başlayan “semptom”larına bakınca da aslında epey bir süredir kapitalist uygarlığın sonunda dolaştığımızı, bir türlü bu kabustan çıkamadığımızı görüyoruz.

Sık sık aklıma Samuel Beckett’in End Game (Oyunun Sonu) yapıtı geliyor. Kör ve kötürüm Hamm iskemlesinde oturuyor. Uşağı Clov’a soruyor “ne oluyor ne oluyor”. Clov cevap veriyor, “Bir şey kendi seyrini izliyor”. Hamm yine soruyor “Clov… Biz… Biz bir anlam kazanmaya başlamış olabilir miyiz?” Clov: “Sen ve ben? Dalga mı geçiyorsun?” Belki de ben bu konuşmayı doğru anımsamıyorum, ama bir şey fark etmiyor. Kapitalist uygarlık da kör ve kötürüm Hamm’ın yaşamı gibi artık hiçbir anlam kazanamadan, bir anlam üretemeden seyrini izliyor, dokunduğu her şeyi, insanlar dahil, kar peşinde tüketip, moloza dönüştürerek ilerliyor.

Deprem, tsunami doğal felaketler. Bunu anladık, peki patlama noktasına gelen nükleer santraller neyin ürünü? Santraller patlama noktasına gelirken, panik halinde, borsada felaketi fırsata çevirmeye çalışanlar kim? Sonra gazete köşelerinde “Yoksulluktan kurtulmak istiyorsan nükleer enerji şart” diye yazanlar bu uygarlığın sonsuza kadar devam edeceğini var saymıyorlar mı? Enerji tüketimini artırmadan zengin olunamaz. Artırmak için tek yol nükleer enerji değil mi? Bu yüzden Çin ve Hindistan 218 yeni nükleer santral yapmayı planlamıyor muydu?

Neden olmasın? Tüm göstergeler, bugünkü trendlerin, geleneksel enerji kaynaklarının, yenilenebilir kaynakların, bu uygarlığın enerji gereksinimlerini karşılamasının olanaksız olduğunu söylemiyor mu? Kapitalist uygarlıkta yaşamaya devam ettiğimiz sürece…

‘Bakın gerçekçi olmak gerekiyor. Bize acilen enerji lazım, bize acilen sermaye fazlasını emecek devasa projeler lazım. Nükleer santral bu iki gereksinime de cevap veriyor. Bu kapitalist makineyi çalıştırmak için gerekirse fay hattının üzerine bile kurarız.’ İyi de bu makine bizi öğütüyor, bize ne oluyor, bu oyunu oynamak zorunda mıyız?

Hep gelip bu gerçekçilik duvarına çarpıyoruz. Bu duvar yıkılacak gibi görünmüyor. Üniversitelerden medyaya, en bilgicinden en cahiline sesler bize hep bunu söylüyor.

Ama dört ay önce Tunus, Mısır firavunlarının devrilebileceği kimin aklına geliyordu. Gerçekçiler için 17 Aralık gününe kadar böyle bir olasılık var mıydı? Sonra her şey değişmeye başladı, bir kapı açıldı tarihte, yeni olasılıklar döküldü ortalığa. Bu kapı hala kapanmış değil ki…

İnsanı, doğayı yavaş yavaş öldüren bir uygarlığın sonunda her şeyi yok edebileceğini hayal edebiliyoruz da, sıra onu ortadan kaldırarak kendimize yeni bir yol açmaya, başka bir yaşam kurmaya gelince, aklımızın enerjisi tükeniyor, zaman ve egemenlerin boyu gözümüzün önünde uzadıkça uzuyor, dönüp gerçekçi olmak gerektiğine karar veriyoruz sonunda; günlük zamanın yeknesak akışına kendimizi terk ediyoruz ve her şeyi tüketen o makine kendine yeni yakıtlar bularak yoluna devam ediyor.

Peki, hadi gelin iyice gerçekçi olalım. Derin bir mali kriz patlak verdi. Devletler ellerindeki tüm kaynakları bu krizi çıkaranları kurtarmaya yönlendirdiler, hani her yıl kendilerine milyarlarca dolar ikramiye verenler var ya onlara… Sonra kasalar boşaldı. En azından ekonomik büyümeyi teşvik edecek bir şeyler yaparak gelirlerini arttırıp, kasalarını doldurmaya çalışabilirlerdi değil mi? Hayır bu krizden en çok zarar görenlere, yoksullaşanlara işlerini kaybedenlere ve kaybedecek olanlara dönüp, “Hadi bakalım bir şeyler verin, hep birlikte fedakarlık filan…” diyorlar; bankaları batıranlar milyarlarına milyarlar katmaya devam ediyorlar, kasa bir türlü dolmuyor. Gerçeklik bu!

Mısır’da Tunus’ta halk sokaklara döküldü ya hemen ardından yetişip yönlendirmeye ‘demokratikleştirmeye’ çalışıyorlar. Libya karışınca daha da demokrat kesilip, Kosova’da, Afganistan’da, Irak’ta toplam milyondan fazla insanın canına mal olduktan sonra iflas etmiş, “Liberal emperyalizm” zırvasını anımsayıp, askeri müdahaleye, işgale zemin yaratmaya başlıyorlar. Libya’da muhalefet “Hayır gelmeyin, bu bizim işimiz” diyor, ama kimse dinlemiyor. Ne de olsa Libya petrolü tatlı petrol, güzel petrol…

Bu arada Bahreyn’in Sünni “kralı” demokrasi talebiyle sokaklara dökülen Şii halkını tekrar geri sokmak için Suudi Kralı’nın ordusunu yardıma çağırıyor, Körfez ülkelerinden binlerce Sünni asker onlarca zırhlı araç, helikopter, uçak, tank Bahreyn’i işgal etmeye başlıyor, Kuveyt bile bu fırsatı kaçırmıyor. Gazeteler gelen askerlerin göstericileri av tüfekleriyle öldürmeye başladığını yazıyor. Sünni-Şii düşmanlığının ateşine petrol dökülüyor. Yemen despotu fırsattan istifade katliama başlıyor. Dönüp bakan yok. Gerçeklik bu.

Bu gerçeklikte başka şeyler de var. Japonya’daki felaket uluslararası şirketlerin tedarik zincirlerini kırdı. Gazetelerin aktardığına bakılırsa “IPad 2”nin stokları tükenince, dükkânların kapılarında bir gece önceden kuyruğa girenler, kim bilir içlerindeki hangi boşluğu doldurmak için metalardan medet umanlar, “şoka” girmişler. Aletin fiyatı 800 dolardan 13 bin dolara fırlamış. Kuyruktakilerden biri yerini 900 dolara satıp eve dönmüş.

O eve dönmüş ama Fukuşima santralindeki reaktörlerin patlamasını engellemek için gece gündüz aç uykusuz, kabul edilebilir radyasyonun üç katı kirlenmiş, kirlenmeye de devam eden ortamda ölümle yarışarak çalışan 300 işçinin eve dönme şansı yok. Çocuklarına ailelerine veda ederek, oraya, ailelerini, dostlarını, komşularını, yurttaşlarını hatta dünya insanını kurtarma için ölmeye gittiler. Pers imparatoruna karşı topraklarını korumak için Termopil geçidine giden 300 Ispartalı gibi… Kendilerini var eden toplum, kolektif için…

IPAD için birbirinin üstüne çıkan, meta manyağı yapılmış insanlar bu uygarlığın ürünü. Fukuşima’da patlama noktasına gelen reaktörler de, tüp gazla reaktör arasındaki farkı bilmeyen, fay hattına bomba kurmaya kalkan siyasetçi de bu uygarlığın ürünü. Tsunami insanları kentleri önüne katıp götürürken borsada portföy boşaltmaktan başka bir şey düşünemeyenler de… (Tam bu üç noktayı koymuştum ki, e-postama Japonya’da yeni yatırım fırsatlarını ballandıra ballandıra anlatan bir mesaj düştü.)

Ama bu uygarlık bu kadar değil. Karın, dondurucu soğuğun altında varlıklarını kanıtlayan Tekel İşçileri de, Tahrir Meydanı’ndakiler de ve nihayet Fukuşima’daki 300 işçi de bu yapıya ait. Ama onların hepsi, aynı zamanda, insanın, bu benmerkezci haz odaklı, kar makinesine tutsak uygarlığa bir türlü sığamayan, sığdırılamayan, her seferinde bu uygarlıktan başka bir şeyin olabileceğini bize anımsatan özelliklerini temsil ediyorlar. Biz uygarlığın sonunda dolaşırken onlar bize, gerçekçi olanın değil, gerçekliğe sığmayanın değerini anımsatıyorlar.

19 Mart 2011/Sendika.org

March 22, 2011 - Posted by | anti-kapitalizm, antinükleer, tuketim karsitligi

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: