ecotopianetwork

Solun Antroposentrik Türcü Söylemleri ve Rantçı Yaklaşımları Üzerine: HES Mücadelesi Doğa Koruma Mücadelesidir

HES Mücadelesi Doğa Koruma Mücadelesidir…

Merhaba dostlar ve yoldaşlar, 

Son birkaç aydır HES karşıtı mücadelelerin içine düştüğü durumu endişe ile takip etmekteyiz.Özellikle yıllardır eleştirmiş olduğumuz çevre STK’larının durumu, bu mücadele içerisindeki iki yüzlü tutumlarıyla daha da net ortaya çıkmıştır. Ancak HES karşıtı mücadele içerisindeki STK’lar dışında kalan grupların da geldiği nokta; bizim artık konuya müdahil olmamızı gerektirmiştir.

Daha önce yerelden gelen güçleri ile mücadele grupları kuran bu sivil oluşumlar, son dönemde ne yazık ki sol propagandanın güdümüne girmeye başlamıştır. Bizler yıllardır doğa savunma mücadelesi konusunda bu tehlikeye dikkat çekmeye çalışmış ve elimizden geldiğince buna karşı söylem ve eylem geliştirmiştik. Ancak foncu-küçük burjuva çevre STK’larına karşı alternatif olarak kurulan platformların da hantal bir solcu yapılanma haline geldiği; sol söylemlerin, dolayısıyla da türcülüğün ayyuka çıktığı yerler olmaya başladığı birçoğumuzun dikkatini çekmektedir. Ayrıca bu paltformlara destek veren meslek odalarının da birçok ulusal ve uluslararası kapitalist şirketten fon aldığını da buradan belirtmemiz gerekmektedir.Özellikle mimar ve mühendis odalarının aldıkları fonlarla binalarını yeniledikleri, bu fonları veren şirketlerin birçoğunun inşaat firması olduğu, bu firmalardan bazılarının HES inşaatlarıyla doğrudan veya dolaylı olarak ilişki içerisinde bulunduğu da göz önünde bulunan bir gerçektir.

Bizim için mücadeleyi solcunun-sağcının yapması asla sorun teşkil etmemektedir. Ancak mücadelenin doğa koruma mücadelesi değil de insanın mücadelesi şeklinde lanse edilmesine karşı bizim de susmamız mümkün değildir. HES’ler ve diğer santraller uygarlığın ve tüketim toplumunun gerekliliğinden dolayı yapılmaktadır.Yapılan her santral çevresindeki yaban hayatı alanlarını katlettiği gibi, hizmet verdiği fabrikalar ve üretim araçları ile doğanın yok edilmesine ayrıca ortam hazırlamaktadır.Alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarının bile kirli olduğunun ayyuka çıktığı bir dönemde, mücadelenin insan temelli bir mücadele olduğunu savunmak abesle iştigalden öteye gitmemektedir.Sorunun temel kaynağı insanın ta kendisidir, bu santraller insanların kullanımı için yapılmakta, hizmet verdiği fabrikalar insanların ruhsal ve maddi açlıklarını doyurmak amacıyla üretim yapmaktadırlar.Ancak tüketime mahkum olmuş, doğayla uyumlu yaşamdan tamamen kopmuş şehirli bireylerin bunu anlamasının zor olduğunu da çok iyi biliyoruz.

Ancak burada atlanan bir gerçek var ve bunun bizim açımızdan önemi büyük. Solcu grupların insan merkezli türcü söylemleri, yarın öbürgün bir sosyalist devrim olduğunda bizi nasıl bir doğal yıkımla karşı karşıya bırakacak bunu endişeyle takip ediyoruz.Bugün HES yapılacak bir köydeki 50 hanede yaşayan insanların, orada evini kaybedecek yaşam ortamından sürgün olacak onbinlerce vahşi canlıdan üstün olduğunu, mücadelenin bu insanların kültür ve yaşam mücadelesi olduğunu iddia eden zihniyet; yarın öbürgün iktidarı eline aldığında “Her şey insan için” zihniyetiyle doğayı tamamen yok edecek işler yapacaktır diye bir çekincemiz var.

Bu zihniyetin sonuçlarını son 100 yılda çok büyük acılar yaşayarak gördük.Karadeniz’de ayı popülasyonlarını onbinlerden yüzlü sayıların altına indiren de “kovanımı parçalıyor,bahçemi dağıtıyor” diyerek insan merkezli düşünen zihniyet olmuş; anadolu parsı sırf köy evlerinde duvar süsü olmak adına adını aldığı ortamda yok edilmiş; kelaynaklar tarım alanlarında çok çekirge var diyerek yapılan uçak ilaçlanmaları sonucu ölmüş kısır kalmış; leylek yuvaları göç zamanı elektrik telleri kopuyor diyerek bozulmuş ve yok edilmiş; toyların ve birçok bozkır kuşunun nesli tarımda kullanılan pestisitler yüzünden yok olmaya yüz tutmuştur. Bu bahsettiğimiz olayların hepsi de insanların daha rahat yaşaması, daha rahat tarım yapması ve daha çok para kazanması uğruna meydana gelmiştir.

Her Şey İnsan İçin söylemi, aslında tamamen liberal ve kapitalist dünya düzeninin de söylemidir.Bir fabrika sahibi de açtığı fabrikanın insan istihdamı ve insanların ihtiyaçlarına hizmet ettiğini iddia eder.Bugünkü sol söylemde de insanın tanrılaştırıldığı, herşeyin hakimi olduğu yönündeki bakış açısının da bundan hiçbir farkı olmadığını görüyoruz.En son bir partinin Fındıklı gençlik kollarının yaptığı “İnsanın Kelaynak Olası Geliyor” minvalindeki afişler, bizim bahsettiğimiz tehlikenin de ne boyutta olduğunu gözler önüne seriyor.İnsanlar yüzünden nesli tükenme tehlikesi altına girmiş bir canlıyla boy ölçüşme ve ondan üstün olduğunu iddia etmenin mantıklı bir açıklamasının olamayacağını düşünüyoruz.

Bir diğer nokta da yerel grupların şehirler içine hapis olmaya başlamaları, toprağın ve doğanın mücadelesinden iyice uzaklaşmaları da gözümüzden kaçmayan bir nokta olarak karşımıza çıkıyor.Tabi bu o grupların işleyiş şeklidir karışmak haddimize düşmez, ancak şehirden toprak kurtuluşu mücadelesinin nasıl verileceği; sadece tanıdık basın kuruluşlarında yayınlanan basın açıklamalarının ve kitlesel mitinglerin ne gibi bir faydası olacağı sorusu da kafamızı kurcalamaktadır.

Son olarak da HES karşıtı mücadelelerin bazı gruplar ve kişiler tarafından propaganda ve kendilerine adam toplama yeri olarak görülmesinden bahsetmemiz gerekmektedir. Biz  yeşil anarşistler, yeryüzü kurtuluşçuları ve hayvan kurtuluşçuları olarak kendi siyasi mücadelemiz olan konuda dahi propaganda faaliyeti ve adam devşirme gibi çabalar sarfetmezken; bazı grupların mücadeleyi propaganda alanı haline getirmesine asla izin veremeyiz.Bu mücadele doğanın kurtuluşu mücadelesidir ve yapılabilecek tek propaganda “Uzlaşmasız,istisnasız ve mazeretsiz bir biçimde doğaya yapılan saldırının durdurulması” söyleminin dışına taşmamalıdır.Hele ki bugüne kadar yaşanmış büyük doğal felaketlerinin temelinin SSCB gibi ağır sanayi hamlesi yüzünden en kirli şekilde üretim yapan bir ülke ve bunun kurucusu olan zihniyet olduğunu varsayarasak, bu propagandanın inandırıcılığının olmadığını da sizler de göreceksinizdir.

Son söz olarak şunu söylemek istiyoruz. Bizler doğanın korunması için çalışan her türlü sivil ve yerel halk hareketlerine sağcı-solcu-islamcı-ülkücü demeden destek verdik ve vermeye devam edeceğiz.Bizim derdimiz doğanın savunması ve ekolojik yıkımın önlenmesidir.Ancak mücadelenin üzerinden kimsenin parsa toplamasına ve yanlış propagandalarla mücadeleyi insan merkezli noktaya getirmemesi için de elimizden geleni yapacağız. 

Vahşiye Dönüş Fanzin

February 22, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, bu topraklar, eko-savunma, ekoloji, ekolojist akımlar, ezilenler, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, Su, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Susuzluk, göç ve savaş I-II Mebruke Bayram

Son günlerin en önemli tartışma konularından biri su. Birçok şehirde barajlardaki doluluk oranı mevsim normallerinin çok altında. Bazı bölgelerde kuraklık nedeniyle tarımsal ürünlerde rekolte kayıpları yaşanıyor. Son 40 yılda Van Gölü’nün 3,5 katı büyüklüğünde sulak alanı kaybettik. Son 20 yılda kişi başına düşen su miktarı 4000 metreküpten 1430 metreküpe düştü. Türkiye su fakiri bir ülke olma yolunda hızla ilerliyor. Üstelik sorun yalnızca ülkemize ait değil. Birleşmiş Milletler Su Raporu’na göre 2050’li yıllarda 48 ila 60 ülkede, 2 ila 7 milyar insan susuzluktan etkilenecek.

Su kıtlığı ve kuraklıkla ilgili istatistikleri, rakamları sıraladığımızda felaket senaryosuna benzer bir tablo ile karşılaşıyoruz. Durumun vehameti konusunda herkes hemfikir, ancak sorunun gerçek kaynağı ve çözüm önerileri konusunda aynı şeyi söylemek mümkün değil. Kimi önerilere göre; damlayan musluklarımızı tamir ettirip, halı yıkamaktan vazgeçer, bir de elde bulaşık yıkamak yerine bulaşık makinası kullanırsak sorunu çözmüş olacağız. İşin gerçeği elbette böyle değil. Açlık sorunu nasıl insanların çok gıda tüketmesinden kaynaklanmıyorsa, susuzluk sorunu da çok su tüketiminden kaynaklanmıyor.

Su kimin malı?
Su sorununu konuşurken tartışılması gereken en temel soru şu: Su ortak mülk müdür, özel mülk mü? Kriz derinleştikçe su haklarının yeniden tanımlanmasına dair tartışmalar da hız kazanıyor. Küresel kapitalist ekonomi her şeyi olduğu gibi suyu da serbestçe alınıp satılabilecek bir özel mal haline getirmeye çalışıyor. Her türlü sorun karşısında bıkıp usanmadan önümüze sürdükleri reçete bu konuda da karşımıza çıkıyor; serbest piyasa.

Sorun, yaşamın temel kaynaklarından biri olan suyun kamusal bir ihtiyaç maddesi olarak algılanmaktan çıkıp ticari bir meta olarak algılanmasıyla başlıyor. Bu durumda suyun kaynağına sahip olmak bir zenginlik ve ayrıcalık haline geliyor. Yeni gündemimiz, su mülkiyeti ve kullanımı ile ilgili tüm sınırlamaların (tabii ki şirketler aleyhindeki sınırlamalardan söz ediyoruz) kaldırılması ve su piyasalarının oluşturulması. Önümüzdeki 20-30 yıl zarfında en fırtınalı tartışma konularından biri bu olacak.

Suya hükmetmek
Suyun kullanımı ve üzerindeki haklar tarihte de en çok tartışılan konulardan biri. Tarihte su hakları, kıyı hakları gibi konulardaki geleneksel kurallar, içinde bulunulan ekosistemin sınırları ve ihtiyaçlarına göre belirlendi. Su, çoğu toplumda ortak mülk olarak kabul ediliyor, yalnızca suyun kullanımına dair haklar düzenleniyordu. Örneğin Roma Hukuku, su ve diğer doğal kaynakları kamu malı olarak tanımlıyordu: “Doğa yasaları gereği bu şeyler –hava, akarsular, deniz ve haliyle deniz kıyıları- insanlığın ortak malıdır.”

Suyun ortak mülkiyet sayılması geleneği ilk kez Amerika kıtasının sömürgeleştirilmesi döneminde, ülkenin batısının yerleşime açılması sırasında bozuldu. Burada uygulanan “önce gelene tahsis” kuralı, su konusundaki mülkiyet haklarını ve suyun ticaretini mümkün kıldı. Su hakları, yerli Amerikalıların ya da bölgeye sonradan gelecek olanların hakları yok sayılarak madencilere ve sömürgecilere devredildi. Söz konusu haklar, nehirlerin yönünün değiştirilmesi, kurutulması ya da madencilik atıklarıyla fütursuzca kirletilebilmesini de içeriyordu. Sömürgeciliğin girdiği her yerde yerel su kullanım gelenekleri altüst edildi. Yerel su ve sulama sistemleri, teknikleri yok sayılarak yeni uygulamalar gündeme getirildi.

ABD Başkanı Roosevelt’in su programları baş danışmanı W. J. McGee, suyun denetiminin “insanlık doğanın efendisi olmadan önce atılması gerekecek en son adım” olacağını söylüyordu. ABD Islah Dairesi’nde çalışan su bilimci John Widtsoe da benzer fikirdeydi: “İnsanın kaderi tüm dünyaya hükmetmektir; ve dünyanın kaderi insana tabi olmaktır. Eğer geniş alanlar insanın yüce denetiminin dışında kalırsa, dünyanın nihai fethi ve insanlığın gerçek anlamda tatmini mümkün olmaz. Ancak dünyanın her parçası, mevcut en iyi bilgiye göre geliştirildiği ve insan denetimi altına alındığı zaman insanın doğaya hükmettiği söylenebilir. ABD … mevcut nüfusunu sulak bölgelerin sınırları içinde barındırabilirdi, fakat o durumda, bugünkü o büyük ulus olmazdı.”

Doğaya hükmetmeye dair bu heves su ve sulama sistemleri ile ilgili dev projelerin, barajların yapımını gündeme getirdi. Doğaya kafa tutmayan, yerel, ucuz ve kolay uygulanabilen su toplama, dağıtma tekniklerinin yerini büyük sermaye ve teknoloji gerektiren dev baraj ve sulama projeleri almaya başladı. Önce devletin kontrolü altına alınıp daha sonra özel şirketlerin yararına uygulanmaya başlanan büyük projeler çatışmaları da beraberinde getirdi.

Su ile ilgili çatışmalara ilk örnek Los Angeles’te yaşandı. 1890’ların sonunda Los Angeles, kendi yerel su kaynaklarını tüketmişti. Şehre komşu Owens Vadisi’nden 383 kilometre uzunluğunda bir su kemeri yapılarak su getirilmesi için bir proje oluşturuldu. Vadi sakinlerine danışılmadan yapılan bu proje Los Angeles ve Owens Vadisi sakinleri arasında ihtilafa neden oldu. 1924’te Owens Vadililer suyun Los Angeles’e çevrilmesini önlemek amacıyla su kemerini havaya uçurdular. Ardından 12 patlama daha oldu. Sonunda su kemerini “vur emri” verilen silahlı adamlar korumaya başladı. 1926 yılında Saint Francis Barajı inşa edildi, kısa bir süre sonra yıkılarak 400 kişinin ölümüne neden oldu. 1929’daki kuraklık sırasında yeraltı suyu azalmaya başladı, kısa bir süre sonra da 195 kilometrekarelik Owens Gölü kurudu.

Mühendis Kıtaları
ABD’deki büyük su projeleri ordu personelinden oluşan Mühendis Kıtaları tarafından yapılıyordu. Bir zamanlar dünyanın en büyük mühendislik teşkilatı olan bu örgüt 538’i baraj olmak üzere 4000 inşaat tamamlamıştı.

Kıta’nın su projeleri zaman içerisinde ABD sınırlarını aştı. Tarımda yaşanan “Yeşil Devrim” süreciyle birlikte Dünya Bankası tarafından yoksul ülkelere baraj projeleri dayatılmaya başladı. Dünyanın her yanına dayatılan bu projelerin büyük bir kısmı Mühendis Kıtaları tarafından inşa ediliyordu. Sözü edilen dayatmalar tehditlere kadar varıyordu. 1965 yılında ABD, Hindistan’ı ülkeye sulama ağırlıklı tarımı getirmediği takdirde buğday vermemekle tehdit etti. Yapılan propaganda meşhur “Yeşil Devrim” propagandasının aynısıydı. Bir an önce büyük sulama projeleri hayata geçirilemezse gıda konusunda kıtlık yaşanmaya başlayacak, dünya açlıkla yüz yüze gelecekti. Yeşil devrim yalnızca küçük çiftçileri daha çok yoksullaştırmak, açlığı artırmakla kalmadı, dünyadaki suyun tüketilmesine de büyük katkı sağladı. Yeşil devrimle ortaya çıkan hibrit tohumlar yüksek verimlerini sulama, gübreleme ve ilaçlamaya borçluydu. Normal tohumların birkaç katı su isteyen hibrit tohumlar küresel su kullanımını artırdı. Bunun yanısıra kurağa dayanıklı yerel çeşitlerin kullanımının azalmasına ve hatta kimi bölgelerde tamamen ortadan kalkmasına neden oldu.

1966’da ABD Başkanı Lyndon Johnson “Barış Suyu” adlı projesini başlattı. ABD başkanlarının “barış” kelimesinden neyi kastettiği tecrübeyle sabit. Johnson da bir konuşmasında aba altından sopayı gösteriyordu: “Felaket bir yarış içindeyiz. Ya Dünya’nın su ihtiyaçları karşılanacak ya da kitlesel açlık kaçınılmaz olacak … Eğer başarısız olursak, sizi temin ederim, Amerika’nın eşi benzeri görülmemiş askeri gücü dahi, barışı uzun süre korumakta yetersiz olacak.”

Barajlar ve göç
Büyük baraj projeleri yirminci yüzyılın ikinci yarısının simgelerinden biriydi. 45 binden fazla büyük baraj inşa edildi, dünya nehirlerinin neredeyse yarısına birer baraj kuruldu. Milyonlarca dolar yatırıma rağmen, barajlar milyonlarca insan için felaketten başka bir şey getirmedi. Maliyetler beklenenden yüksek, çevresel maliyetler ise son derece fazlaydı. Projeler hayata geçirilirken milyonlarca insan yerinden edildi. Hindistan’ın eski başbakanı Rajiv Gandhi, 1951’den sonra Hindistan’da uygulanan 246 sulama projesinin yalnızca %64’ünün 1986’ya kadar tamamlandığını, 1970’ten sonra uygulanan projelerden çok az bir fayda sağlanabildiğine işaret ederek ekliyor: “16 yıl boyunca para akıttık, ama halk hiçbir karşılık alamadı, ne sulama ne su ne üretim artışı, ne de gündelik hayatlarında bir yarar…”

Dünyaca ünlü Hintli araştırmacı, aktivist Vandana Shiva, Su Savaşları adlı eserinde durumu şöyle açıklıyor: “Anıtsal baraj inşaatlarının gerekçesi olan barış ve gıda, merkezi su denetimini, şiddeti, açlık ve susuzluğu miras bırakmıştır. Barış ve su ilkesi, bundan 30 sene önce ortaya atılmış olmasına karşın, bugün hâlâ, Mühendis Kıtaları’nın yerini alan dev şirketlerin su üzerindeki denetimini haklılaştırmak amacıyla kullanılmaktadır.”

Shiva’nın verdiği rakamlara göre; Hindistan’da son otuz yıl içerisinde 1554 tane baraj inşa edildi. Büyük ve orta ölçekli barajların yapımı için 1,5 milyar dolar harcandı. Barajların getirisiyse halen beklenenin çok altında. Sulanan arazilerin hektar başına en az 5 ton ürün vermesi beklenirken, bu değer 1,27 ton seviyesinde kalıyor. Beklenmedik su yetersizliği, ağır alüvyon birikimi, azalan hazne kapasitesi ve yeraltı suyu istilası gibi sorunlar nedeniyle büyük paralar yatırılarak hayata geçirilen dev projeler kısa bir süre sonra kullanılamaz hale geliyor. Hindistan’da yıllık ürün kayıpları 89 milyon doları buluyor.

Büyük barajlar Hindistan’da 16 ila 38 milyon insanı yerinden etti. Çin’de Yangtze Nehri üzeindeki baraj tek başına 10 milyon insanın yerinden edilmesine neden oldu. Dünya Barajlar Komisyonu, baraj projeleri nedeniyle dünya ölçeğinde 40 ila 80 milyon insanın yerinden edildiğini tahmin ediyor.

Dünyada baraj yapımında başı çeken Hindistan, Çin, ABD gibi ülkelerde baraj karşıtı halk hareketleri büyük direnişler sergiliyor. Afrika’daki Kariba Barajı inşaatına direnen Tonga halkı devletin şiddetiyle karşılaştı, çıkan olaylarda 8 kişi öldü, 30 kişi yaralandı. Nijerya’da Bakolori Barajı’nı protesto eden halka ateş açıldı. Hindistan’daki Koel Karo Barajı’na karşı direnen Koel Jan Sangathan hareketinin düzenlediği bir gösteride polisin halka ateş açması sonucunda üçü çocuk altı kişi olay yerinde öldü, 50 kişi yaralandı. Guatemala’da Chixoy Barajı inşaatı sırasında çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 376 kişi öldü.

Hindistan’da barajlara karşı başlatılan halk hareketinin öncülerinden olan tanınmış romancı Arundathi Roy durumu özetliyor: “Nükleer bombaların bir ulusun askeri cephaneliği için anlamı neyse, büyük barajların o ulusun kalkınması için anlamı odur. Her ikisi de kitlesel imha silahlarıdır. Her ikisi de hükümetlerin kendi halklarını denetlemek için kullandıkları silahlardır. Her ikisi de yirminci yüzyılın, insan zekâsının onun kendi yaşama güdüsünü saf dışı bıraktığı bir anına işaret eden simgeleridir.”

Su savaşları
1995 yılında Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Serageldin, daha sonra birçok kez alıntı yapılacak, tartışmalara konu olacak meşhur cümleyi sarfetti: “Bu yüzyılın savaşları petrol için veriliyorsa, gelecek yüzyılın savaşları su için verilecektir.”
Günümüzde giderek derinleşen su krizi Serageldin’i haklı çıkaracak boyutlara doğru ilerliyor. ABD ve Meksika’nın Colorado nehir suları üzerindeki anlaşmazlığı, Türkiye, Suriye ve Irak’ın Dicle ve Fırat suları üzerindeki tartışması, İsrail ve Filistin’in Batı Şeria’daki Ürdün Nehri ile ilgili çatışmaları, Mısır, Sudan, Etiyopya ve civardaki birçok ülkenin Nil suları üzerindeki ihtilafları vb. pek çok su anlaşmazlığı dünyanın dört bir yanında mevcut. Dünya çapında 15 sorunlu su havzası var. Bu anlaşmazlıklar gelecekte karşımıza çıkabilecek daha büyük sorunlara işaret ediyor. Dünyada birçok önemli su havzası, doğal akışın değiştirilmesi, endüstriyel atıklar, komşu ülkeler üzerinde tehdit oluşturma gibi nedenlerle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmış durumda.

Dünya Bankası ve elbette DTÖ’nün öncülüğünde dayatılan politikalar yoluyla su kıt bir kaynak olarak ilan edilerek, bu konudaki tüm tasarruflar uluslararası gıda tekellerinin eline bırakılmaya çalışılıyor. Dünya Bankası’nın yürüttüğü projelerden sonra uygulanan su özelleştirmeleri birçok yoksul ülkede felakete neden oldu. Her zamanki gibi güçlü olanlara fayda sağlanırken yoksullar kaybetti. Gana’da su ücretleri 2000 yılından beri %95 yükseldi. Hindistan’da aile bütçesinin %25’i su faturaları için harcanıyor. Peru’lular musluk suyu için ABD’lilerden 6 kat fazla para ödemek zorunda kalıyor. Su özelleştirmelerinin ardından Filipinler’de %400, Bolivya’da %300 fiyat artışları yaşandı.

Hem kirlet hem kazan
Temiz su temini ile ilgili sorunlar sayesinde tekeller için yeni tatlı kâr kapıları açılıyor. Bir yandan şirketlere akarsuları serbestçe kirletebilme hakkı sağlanır, pek çok temiz su kaynağı endüstriye kurban edilirken bir yandan da temiz su temini dünya çapındaki dev gıda şirketlerinin tekeli altına giriyor. Temiz su temini, su arıtma gibi sektörlerin milyarlarca dolar değerinde olduğu tahmin ediliyor.
Ülkemizde su krizi kapıda. Bu alanda birçok tartışma yaşanacak. Bunu şimdiden bilmekte ve çözüm olarak karşımıza konulacak projelere hazır olmakta fayda var. Dünyada birçok kez yaşanmış olan bir süreci biz de yaşayacağız. Tüm canlılar için yaşamsal bir ihtiyaç maddesi olan suyun geleceğinden sorumluyuz. Su herkese ait olan ve hiç kimseye ait olmayan bir madde olarak mı kalacak, yoksa birilerinin sahip olabildiği, kontrol edebildiği, alıp satabildiği bir meta haline mi gelecek?

Temmuz 2007

Kaynaklar:
– Vandana Shiva, Özelleştirme, Kirlenme ve Kâr – Su Savaşları, BGST Yayınları.
– John Madeley, Herkese Gıda, Çitlenbik Yayınları.

http://mebrukebayram.blogspot.com/2009/07/susuzluk-goc-ve-savas-i.html

Susuzluk kaderimiz değil!

Son günlerde su sorunu ile ilgili hararetli tartışmalara şahit oluyoruz. Geçen sayıda kriz derinleştikçe su haklarının yeniden tanımlanmasına dair tartışmaların da hız kazanacağını, her türlü sorun karşısında bıkıp usanmadan önerdikleri reçeteyi bu sorun karşısında da önümüze süreceklerini söylemiştik. Fazla uzun süre beklememize gerek kalmadı, yetkililer su krizinin çözümüne ilişkin dahiyane planlarını açıkladı; nehirler özelleştiriliyor.

Küresel kapitalizmin bir soruna, bizzat o soruna kaynaklık eden uygulamayı birkaç ekleme çıkarmayla tekrar gündeme getirerek çözüm üretmeye çalışmasıyla ilk kez karşılaşmıyoruz. Su krizinin çözümüne dair planlar da aynı komedinin tekrarı niteliğinde. Oysa sorunun temel kaynaklarından biri zaten suyun kamusal bir ihtiyaç maddesi olmaktan çıkıp ticari bir meta haline gelmesi.

Su pazarı
Günümüzde ambalajlanmış su sektöründe yer alan uluslararası şirketler dünya nüfusunun sadece yüzde 5’ine su satabiliyor. Buna rağmen, söz konusu tekellerin yıllık geliri petrol şirketlerinin yıllık gelirinin yarısı kadar. Her türlü su kaynağının hızla kirletilmekte olduğunu da hatırlayıp, su pazarının gelecekte ulaşabileceği potansiyeli hayal edersek durumu kavrarız. Dünyadaki her türlü doğal kaynağa el koymak için binbir çeşit yönteme başvuran uluslararası tekellerin suyu pas geçmesini beklemek safdillik olur.

Nitekim, su meselesi 80’li yıllardan bu yana DTÖ, Dünya Bankası gibi kuruluşların yoğun ilgisine mazhar oluyor. Dünya Bankası tarafından verilen su ile ilgili kredilerin en önemli özelliği özelleştirme şartı taşıması. 80’li yıllardan itibaren az gelişmiş ülkelere kamu kurumlarında reformlar yapılması için verilen yapısal uyum kredileri yoluyla adım adım su özelleştirmelerinin yolu açılıyor. 90’larda su tekelleri sadece 10-15 ülkede faaliyet göstermekteyken 2002 yılında bu şirketler 56 ülkede iş yapar duruma geldi. DTÖ’nün tüm dünyaya dayattığı temel anlaşmalardan biri olan GATS Anlaşması, 2000 yılında suyun çıkarımı, işlenmesi, su iletim sistemleri, enerji ve atık su işlemenin serbest piyasa koşullarında gerçekleşmesini kapsayacak şekilde genişletildi.

Ülkemizde su meselesi üzerinde koparılan fırtınanın temel nedenlerinden biri burada yatıyor. Türkiye’deki ambalajlanmış su pazarının büyüklüğü 2006 itibarıyla 1,2 milyar dolar civarındaydı, pazar 2000-2005 yılları arasında her yıl ortalama yüzde 10 civarında büyüme gösterdi. Sadece 2007 yılının ilk beş ayında pet su pazarı yüzde 30 oranında büyüdü. Kişi başına düşen ambalajlanmış su tüketimimiz yılda 91 litre. Fransa’daki yıllık tüketim 142 litre, İtalya’da 176 litre, İspanya’da ise 143 litre civarında oluyor.

Uluslararası tekellerin bu kadar cazip bir pazarı başıboş bırakması mümkün mü? Nitekim, IMF, Dünya Bankası, DTÖ gibi kuruluşların su konusu ile ilgili dayatmaları meyvesini vermeye başladı. 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı, özelleştirme programının içerisine su konusunu da dahil ediyor.

Su krizi nasıl yaratıldı?
Su krizi elbette yalnızca su pazarının uluslararası tekeller tarafından kontrol altına alınmaya çalışılmasıyla açıklanamaz. Su ile ilgili sorunların önemli bir kaynağı da ekolojik kriz. Endüstriyel tarım, çarpık kentleşme, kirlilik, ormansızlaşma, yanlış su ve sulama politikaları vb. pek çok neden su krizini adım adım hazırladı.

Türkiye’deki su kaynaklarının dörtte üçü tarlaların sulanması için kullanılıyor. Suyun açık kanallarla taşınması, buharlaşma, sızmalar, kaçaklar vb. yollarla oldukça fazla miktarda su boşa gidiyor. Yanlış sulama teknikleri de bir başka sorun. Suyun tarlanın yüzeyine salınması yoluyla yapılan salma sulama tekniği ya da karıkla sulama, tava gibi yöntemler büyük oranda suyun buharlaşma yoluyla kaybedilmesine yol açıyor. Ayrıca, buharlaşan suyun içindeki minerallerin ve tuzun toprağın yüzeyinde birikmesi toprağın tuzlanmasını ve verimsizleşmesini sağlıyor. Oysa yağmurlama, damla sulama gibi suyu son derece tasarruflu kullanan sulama metodları mevcut. Bu tür teknikler sayesinde sulamada kullanılan suyu %50 ila %95 oranında azaltmak mümkün. Sağlanan tasarrufun yanısıra toprağın kalitesi de korunmuş oluyor.
Sorunun diğer bir kaynağı endüstriyel tarım teknikleri. Endüstriyel tarımda kullanınan kimyasal gübre ve ilaçlar topraktaki mikroorganizmaların ölümüne neden oluyor. Bu da toprağın azot bağlama kapasitesinin azalması ve tuzluluğun artması sonucunu doğuruyor. Doğayla dost tarım teknikleri kullanıldığında toprakta ve tarlada yaşayan canlıların hayatı ve birbirleriyle olan dengesi gözetildiği için su dengesi kuruluyor, organik maddeleri geri kazanan toprak suyu sünger gibi çekiyor.

Ayrıca, suyun tüketilmesinin en önemli suçlularından biri meşhur “yeşil devrim” ürünü, tarım ve gıda tekelleri tarafından piyasaya sürülen, paketli, patentli, “yüksek verimli” tohumluklar. Bu tohumluklar yetişmek için, kuraklığa, hastalıklara, dona vb. yerel ekolojik koşullara uyum sağlamış eski tohumlukların iki katı fazla su istiyor. Örneğin, bir kilo patates üretmek için 1000, bir kilo mısır için 1400, bir kilo buğday için 1450 litre su gerekiyor. Suyun yanısıra böcek öldürücü ilaçlar, yabani ot öldürücü ilaçlar, suni gübreler de cabası. Sözü edilen türlerin “yüksek verimli” olması tüm bu ön koşulların yerine getirilmesine bağlı, yoksa yerel akrabalarına oranla çok daha az verimli oluyorlar.

Kuraklığı artıran en önemli faktörlerden bir diğeri ormansızlaşma. Ormanların azalması sonucu toprağın su tutma kapasitesi de azalıyor. Toprak suyu yeteri kadar tutamadığı için yeraltındaki su kaynakları yeteri kadar beslenememiş oluyor. Ayrıca su toprağın yüzeyinden akarken üst tabakayı da götürerek erozyona neden oluyor.
Su kaynaklarının yitirilmesinin bir başka nedeni de çarpık kentleşme. Metropollerin barındırdığı insan nüfusu pek çok şehirde mantık sınırlarını zorlayacak kadar fazla. Bu durum doğal olarak kentin bulunduğu bölgede pek çok ekolojik sorunu beraberinde getiriyor. Su havzalarını besleyen nehir ve dere yataklarındaki yapılaşma bu su kaynaklarının birer birer kurumasına neden oluyor. Şehir içindeki ve civarındaki ormanların, ağaçların ve yeşil bitki örtüsünün yavaş yavaş kaybedilmesi toprağın su tutma kapasitesini de azaltıyor. Bu da yer üstü su kaynaklarının yanısıra yer altındakilerin de beslenememesini doğuruyor.

Tabloya bir de sanayi tesislerinin yarattığı kirliliği eklemek lazım. Sanayi atıklarının nehirlere, derelere boşaltılması, yeraltına gömülen atıkların sızarak yeraltı sularına karışması vb. pek çok nedenle su kaynakları kullanılamaz hale geliyor. Lağımların yeteri kadar arıtılmadan su kaynaklarına boşaltılması bir başka kirlilik nedeni. Dünyada 2,5 milyar kişi arıtılmamış kirli suları içmek zorunda kalıyor. Kirli sulardan bulaşan hastalıklar yüzünden haftada ortalama 35 bin kişi ölüyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre yoksul ülkelerdeki hastalıkların %80’i kirli sular nedeniyle ortaya çıkıyor.

Konunun tüketim kültüründen kaynaklanan boyutunu da unutmamak lazım. Kapitalizmin kışkırttığı tüketim kültürü, her alanda olduğu gibi doğal kaynaklarda da gerekenden çok daha fazla oranda tüketimi doğuruyor. Örneğin, bir kişinin temizlik ve hijyen için kullanması gereken günlük su ihtiyacı 50 litre iken; bir ABD’li günde 500 litre, bir İngiliz günde 200 litre su tüketiyor. Batıda bir birey diş fırçalamak için günde ortalama 8 litre, sifonu çekmek için 10 ila 35 litre, duş almak için 100 ila 200 litre su kullanıyor.

Büyük baraj ve sulama projeleri çare mi?
Su krizinin çözümü olarak karşımıza konulan büyük baraj ve sulama projeleri su tekellerinin piyasaya hakim olmasını sağlamak dışında pek fazla bir fayda getirmiyor. Suyun kontrolü önce kamu tarafından ele alınıyor, ardından özelleştirme geliyor. Ekolojik dengeleri yeteri kadar gözönünde bulundurmayan, büyük sermaye ve teknoloji gerektiren bu dev projeler kısa bir süre için su sorununu çözmüş gibi görünüyor, ancak uzun vadede büyük ekolojik sorunlara yol açıyor.

Büyük sulama ya da baraj projeleri için suyun yönünün değiştirilmesi, büyük kentlerin su sorununu çözmek için uzak mesafelerden su getirilmesi gibi uygulamalar, bir bölgenin sorununu çözerken diğer bölgenin kuraklaşması, sulak alanların kuruması vb. sorunlar doğuruyor. Örneğin; sazlık, göl gibi sulak alanlar, kendilerini besleyen akarsuların baraj vb. su sistemlerine yönlendirilmesi sonucunda kuruyor. Sazlığın kuruması kuşların kaybolmasına, sazcılık ve balıkçılıkla geçinenlerin mesleklerini kaybetmesine yol açıyor. Sulak alandan kazanılan araziler bir süre tarımda kullanılabiliyor, ancak kısa sürede başlayan kuraklaşma bu arazileri kullanılamaz hale getiriyor. Her geçen gün biraz daha derine çekilen yeraltı suları bu bölgede yaşayan insanları susuzluk sorunu ile karşı karşıya bırakıyor.

Söz konusu projeler, yeşil devrim süreciyle eşgüdüm içerisinde, “ya dünyanın su ihtiyacı karşılanacak ya da kitlesel açlık kaçınılmaz olacak” propagandasıyla sunuldu. Zaten yeşil devrimle birlikte piyasaya sürülen “yüksek verimli” tohumluklar için de aynı propaganda yapılıyordu. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Dünya Bankası projeleriyle birlikte tüm dünyaya yayılan büyük baraj ve sulama sistemleri için milyonlarca dolar yatırım yapıldı. Sonuç; milyonlarca insanın yerinden edilmesi, beklenenden yüksek maliyetler, çevresel sorunlar, şiddet, açlık ve susuzluktu. Tek kazanansa tarım, gıda ve su şirketleri oldu.

Çölü yeşertmek mümkün
Yüksek teknoloji ve sermaye yatırımı gerektiren dev baraj ve sulama projeleri yerel tekniklerin, bilgi sistemlerinin baltalanmasına neden oldu. Karşılarına çıkarılan yabancı teknolojik gereçler üzerinde etkinlikleri ve egemenlikleri kalmayan yerel toplulukların direnci zayıfladı, yoksullaştılar, çatışmalar ortaya çıktı.

Oysa, dünyanın pek çok yerinde denenmiş bazı küçük ölçekli sulama sistemleri ve teknikleri sayesinde son derece başarılı sonuçlar almak mümkün. Küçük barajlar, su depoları, sarnıçlar, sığ kuyular, yağmur suyunu tutma projeleri gibi pek çok proje yoksullara büyük projelerden çok daha fazla fayda sağlıyor.

Örneğin; Hindistan, Uttar Pradeş’te bir çiftçinin yöredeki mevcut malzemelerden inşa ettiği, enerjisini suyun akışından alan su çarkı, ilave küçük dişliler sayesinde bir santrifüj pompayı itecek hızda ayarlanıyor. Küçük bir baraj ve rezervuar yaratılarak pompanın rezervuardan su alması sağlanıyor ve yaklaşık 10 km.’lik mesafedeki alanlar sulanabiliyor.

Suyu idareli kullanma teknikleri 3 bin yılı aşkın bir zamandır biliniyor. Bugünkü Filistin, Ürdün, Sudan, Kuzey Hindistan gibi pek çok bölgede keşfedilmiş su saklama metodları var. Binaların çatılarına, siperliklere düşen yağmur suyunu toplamaya ve depolamaya dayanan bu tür sistemlerle elde edilen su, tarla ve hayvan sulamasında kullanılabiliyor.

Afrika’da ve Güney Amerika’da sis ve bulutlardan faydalanan, sabah çiyini toplayan, ya da ormandaki ağaçların su tutma özelliğini kullanan vb. pek çok yaratıcı su toplama sistemi mevcut. Örneğin; Kuzey Şili’nin kurak bir dağlık bölgesinde, çok küçük delikleri olan ince naylon ağlar, rüzgârın esme yönünde dikine geriliyor ve bulutlardan yakalanan su bir oluk aracılığıyla kaplara aktarılıyor, buradan da başka kaplara aktarılarak filtre ediliyor ve evlere dağıtılıyor.

Hindistan’ın Pakistan sınırına yakın Racastan eyaleti çok az yağış alan bir çöl bölgesi. Bölgede halkın kolektif emeği ve paylaşımıyla kurulan, kontrolü de halk tarafından kolektif olarak yürütülen su sistemi, yağmurun her damlasını korumaya dayanıyor. Kadim su teknolojilerinden esinlenerek kurulan sistem sayesinde bölgede su sıkıntısı yaşanmıyor. Sömürge döneminde getirilen modern sulama sistemleri yerine eski sulama sistemini canlandırmaya fikren öncülük eden Anupam Mishra şöyle anlatıyor:

“Eğer Racastan’ı dünyanın diğer çölleriyle karşılaştıracak olursak, yalnızca daha fazla nüfus barındırmakla kalmadığını, yaşamın varlığının her santimetre karesinde hissedildiğini görürüz. Aslında bu bölge dünyanın en canlı çölü olarak bilinir.
Bu yerel toplum sayesinde olmuştur. Racastan halkı, doğanın kendilerine biçtiği susuzluk karşısında yılgınlığa kapılmamıştır. Aksine, bunu bir mücadele olarak görmüşler ve göğüslemeye karar vermişlerdir. Öyle ki, insanlar suyun doğasını tüm basitliği ve akışkanlığıyla tepeden tırnağa özümsemişlerdir.”

Doğal dengeleri bozmayan, yerel, ucuz ve kolay uygulanabilen birçok su toplama ve dağıtma tekniği var aslında. Bu yöntemler diğer projelere göre çok daha başarılı sonuç veriyor. Küçük barajlar, yağmur suyunu değerlendiren sarnıçlar vb. pek çok teknik tarih boyunca su sorununu büyük başarıyla çözmüş durumda. Dünyanın birçok bölgesinde, kendine özgü yerel tekniklerle su sistemi oluşturup, çöl, bozkır gibi ortamlarda dahi su sıkıntısı olmadan yaşayan topluluklar mevcut.

Gıda, tarım vb. birçok konuda olduğu gibi su konusunda da sorunun temeli, kaynağın kıtlığında değil paylaşımın adil olmayışında yatıyor. Birilerinin kazançlarına kazanç katabilmesi için diğerlerinin kaybetmesi zorla dayatılıyor. Toprak, toprağın altındakiler, dağ, taş, su, hatta canlıların genleri birer birer ticari meta haline getirilmiş durumda. Bu yağmayı durdurmak için bir şeyler yapmaya başlamazsak soluduğumuz hava için kira ödeyeceğimiz günler uzak değil.

http://mebrukebayram.blogspot.com/2009/07/susuzluk-goc-ve-savas-ii.html

February 14, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, Su | 1 Comment

Komün Yazıları – METİN YEĞİN

Zapatistalarla birlikteydik. Lacandon ormanlarının kıyısında bir komündü. Her gün önümüzden Meksika ordusu geçiyordu. Yüz civarında oluyorlardı. Yüz civarı jemse kamyonet, tank, jip ve bazen  onlara eşlik eden bir avcı uçağı. Kafamıza pike yaptığında üstümüze gelen namlu ucunu görüyorduk. Önümüzde ki kağıda bir avcı uçağı, çift namlulu mitralyöz yazıyorduk. İşimiz ve gücümüz buydu. Uluslar arası gözlemci olarak oradaydık. Resmi filan değildik. Meksika ordusuna göre dış mihraktık. Zapatista komünün ortasında bir yabancılar komünümüz vardı. Sayılarımız değişiyordu. Bazen iki kişi kalıyorduk bazen on filan oluyorduk. Basklı, Katalan, İtalyan, Kanada’lı ve  Japon yaşayıp gidiyorduk. Aramızda sınırlar filan yoktu.

Kara fasulye, mısır ekmeği yiyorduk. Kahve içiyorduk. Sabah, öğlen ve akşam ve bütün aylar böyleydi. Komün bütün Zapatista komünleri gibi ambargo altındaydı. Ancak komüne birisi geldiğinde yanında Meksika ordusundan kurtarabildiği kadar bir şey taşıyordu. Bir kilo portakal, üç domates ya da bir avuç şeker. Değişiklik oluyordu. Pek umurumuzda olmasa da seviniyorduk.  Bir gün, son bir şeker kalmıştı. Parlak küçük kağıda sarılmış bildiğimiz bir bonbon şekeri. Basklı bir kız arkadaş bunu kime veriyim diye espri yapıyordu. Son şekerdi. Değerliydi. Gülüyorduk. Sonra oradan geçen küçük bir maya kızına verdi. Sonra biz o gün geçen silahların toplam sayılarını toplamaya devam ettik.

Biraz sonra küçük kızın anne ve babasıyla birlikte Zapatista komününün koordinatörü geldi. Şekeri siz mi verdiniz diye bize sordu. Birbirimize bakıp evet dedik. Bunu nasıl yaparsınız dediler. Bizim çocuğumuza nasıl şeker verirsiniz. Biz çocuklarımızın dilenci olmasını istemiyoruz.

STK lar sardı etrafımızı. Sivil Toplum Kuruluşları. Uzun adını yazmak bile gerekmiyor artık. Yazmıştım ‘Kafa Tamircileri’ onlar. Bir Macar şairin şiiri vardı. Bir adamın öyküsünü anlatıyordu. Giyotinden kopan kafaları diken bir adamdı kafa tamircisi. Burjuvazinin en fazla kendine benzeyen aletidir giyotin. Hızlı, çabuk bir biçimde kafayı gövdeden ayırır ve ardındaki sepete yuvarlar. Kafa tamircisinin işi buydu. Sepetten çıkardığı kafayı cesede dikiyor, cesedi yakışıklı kılıyordu. Bütün STK’lar böyledir. Kafanın kopmasına aldırmazlar, kafayı yerine dikmeye çalışırlar. Burjuvazi istekli ya da isteksiz besler STK’ları sepetler kafa dolup taşmasın diye.

Şimdi yollar buralarda ya STK’ya ya da Komüne çıkıyor. Ya STK yolundan kafaları dikeceksiniz ya da sadece kendi gücünüz ile komünleri inşa edeceksiniz. Ya bonbon şekerinin üç yalamalık tadı ağzınızı saracak ya da küçük maya kızını şekerden mahrum onuru ile yaşayacaksınız. Nasıl mı? Çok iyi biliyorsunuz siz aslında. Halay çeker gibi. Omuzlarınızdan tutacaksınız birbirinizin kimse düşmesin diye. Beraber öne atılacak bacaklar ya da herkesi sağa sola hep birlikte taşıyacak müzik. Halay başı bile dans etmeden duramayacak ve tembel tembel ben halayım başıyam diye oturamayacak  hatta fazladan bir de mendil sallayacak.

Sub Kumandan Marcos; ‘Biz iktidarı değil dans edecek bir yer istiyoruz’ diyordu. Emma Goldman dans edilmeyen bir devrim devrim değil diyordu.

Komünler kurmalı köylerde, sokaklarda, okullarda. Halaylar çekerek gibi. Halay çekerek. Bırakın STK lar bonbon şekerlerini yalasınlar sonra da avuçlarını yalayacaklar.

http://www.emekdunyasi.net/ed/ed/10317-komun

Komün 2

Viranşehir’deyim.70 evsiz aile ile birlikte kerpiç evler inşa ediyoruz. Anlatmaya başlıyorum. Yoksulların ev ihtiyacı var mı? Var. Burada evler en az 50-70 milyar arası, yeni parayla bin oluyor miktarlar. Yoksulların bu evleri alma şansı var mı? Yok. Orta sınıf bile satın alsa, gelecek yirmi yılını bankalara tahsis ediyor. Yaşamında koca bir ipotek. -Yüce rabbim ömrümü uzun kıl, ipotek borcumu ödemeliyim.- O zaman ne yapacağız? Ev sadece ihtiyaç mı?  Hayır hak. Ne yapmalı? TOKİ benzeri, F tipi cezaevlerini çoğalttığımız da bunu çözecek miyiz? Hayır yalan. Tek çözülen sorun müteahhit bütçesinden başka bir şey olmaz. Bütün o konutları da orta sınıf üstü ya da ipotekli yaşam karşılığında orta sınıf alır. -Şili de nehir kıyısına çadırlar kurmuşlardı. 15 yıl, 17 yıl her ay ödedikten sonra taksitlerini ödeyemedikleri için dışarı atılmışlardı. Evden atıldıktan sonra iş de bulamıyorlardı. Evsizliklerine değil ödedikleri taksitlere yanıyorlardı.-

Kerpiç evler yapacağız, radikal tekellere ihtiyaç duymadan. Eh insanın başını sokacağı bir yer olacak! Hayır, kerpiç evlerimiz bütün Viranşehir evlerinden daha sağlıklı olacak. Daha güzel olacak. Yoksullar güzel evlere layık. Çünkü kerpiç evler en sağlıklı ve bölge iklimine en uygun evlerdir. Kerpiç ortamın nemini dengeler, çoksa alır azsa verir. Rahat soluk alınır, rahat uyunur. Havanın kirliliğini alır, en az enerji tüketir, kışın sıcak yazın serindir… Avrupa birliğinden para mı aldınız? Hayır. Peki nereden aldınız? Hiçbir yerden. Para kirletir. STK değiliz ki biz, maya kızı onuru inşacılarıyız. Deliyiz. Eh ben de ev istiyorum o zaman? Ee bana ne. Biz kimseye ev dağıtmıyoruz ki. Herkes birlikte yapacak. Peki kaç metrekare? Bilmem birlikte karar vereceğiz. 5 kişilik bir aile ile 15 kişilik bir aile bir olabilir mi? Hep birlikte mi karar verilecek? Evet. Sadece siz değil aile babaları, evin erkekleri, iktidar mümessilleri, kadınlar dahil olacak nasıl bir mahalle istediklerine, onlar karar verecek ve hatta çocuklar katılacak, 6 yaşından büyük, her çocuk konuşacak kendi toplantılarında. İki kale direği mi isterler yoksa kızlar atlama ipleri mi?  Ya da tam tersi mi? Bilmem ki çok geride kaldı çocukluğum ve sınırsızlığım. Milli eğitim mağdurları beyinlerimiz, televizyon malulleri.

Parasız nasıl inşa edeceğiz? Toprakla, samanla ve birlikte türkü söyleyerek. Kapı, pencere, dam? Belediye mi verecek? Hayır sen bulacaksın. Katılanlar bulacak. Biz hilali ahmar cemiyeti değiliz. Yani hem karara katılacaksın hem de sorumluluğa. -Mahalle meclisleriyle kimlerin katılacağına dair toplandığımızda bir usta marangoz söz aldı. 1.5 milyara bir hızar alalım. Bütün kapı, pencereleri yaparız. 30 liraya gelir tanesi. Artık bir marangoz atölyemiz de olacak- Sadece kerpiç evler mi? Hayır. Ekotarım yapacak mahalle. 10 metrekarelik bir bahçede, 4 kişilik bir aile, bütün yaz kış için yeterli sebzesini üretebilecek. Hadi siz çok yeşillik yiyorsunuz 15 metrekare olsun. İlaç için bitki üreteceğiz ve yaşamak için yeni bir demokrasi.

‘Bir arsamız olur, sonra kent kenarında değerlenir, satarız. Bir iki kat çıkar, kiralarız. Kazandığımız parayla bir araba alır ya da en azından bir cep telefonu, sağa sola gösterir, hava basarız. Boyumuz büyür.’ Diyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü burası kooperatifin olacak. Oturursanız, Allah uzun ömür versin, mesela 100 yıl ya da daha fazla oturabileceksiniz ya da ölürseniz çocuklarınız yaşayabilir ama başka yere gidecekseniz satamayacaksınız, kooperatife kalacak. Kooperatif kimin eve ihtiyacı varsa ona verecek…

Komün inşa edeceğiz geçen hafta dediğim gibi; ‘Halay çeker gibi. Omuzlarınızdan tutacaksınız birbirinizin, kimse düşmesin diye. Beraber öne atılacak bacaklar ya da herkesi sağa sola ve hep birlikte taşıyacak müzik. Halay başı bile dans etmeden duramayacak ve tembel tembel ben halayın başıyam diye oturamayacak hatta fazladan bir de mendil sallayacak.’

Kerpiç evler inşa edeceğiz birlikte ve yeni, gerçek bir demokrasi…

http://www.emekdunyasi.net/ed/ed/10412-komun-2

Komün 3

Komün radikal katılımcı demokrasidir. Sınır yıkıcıdır. 3 yılda, 5 yılda bir oy atılan karikatür demokrasiye güler geçer. 3 yıl, 5 yıl oy kullanma seronomisi evlenme yıldönümleri gibidir. Neşeli ve hüzünlüdür. Bir yandan demokrasiye dâhil olmanın neşesini yaşarsın, diğer yandan aynı neşeyi neden her zaman yaşamadığını düşünüp sarf ettiğinin hüznüne dalarsın. Katilin cinayet yerine geri dönüşü gibidir. Kandırıkçıdır. İngiltere de bir pubda görmüştüm. Cambirdge’de bir mahalle pubıydı. Tuvalet duvarlarına yazı yazma geleneği dünyanın her yerinde olduğu gibi tabiî ki orada da vardı. Ama onlar pisuvarların yanına bir kara tahta koymuşlardı, altına bir tebeşir. Yazı yazacaksan, oraya yazacaktın. Tam bir batı demokrasi örneğiydi.

Demokratik özerklik, özgür komünler yani radikal katılımcı demokrasinin hangi sınırlar içinde uygulanmasının önerildiği üzerine tartışılıp duruyor. Bölge de, Konya’da Cihanbeyli’de, Bağcılar’da, İzmir’in yukarı mahallelerinde, nerede Kürt varsa orada, çanak antenli evlerde…  Hayatımızın müfredat program yapıcıları ellerinde cetveller, pergeller ve bilhassa kumpaslarla uygulama alanları, kısmi, mevzi ve topyekûn yasaklamalarıyla, yere batası duyarlılıklarıyla kırmızı kırmızı çizgiler atıyorlar ucuz amerikan bezi hayatlarımıza. Söz, yetki, karar yani demokrasi, sadece ve sadece smokinli, fraklı parlamenterler ya da cüppeli hâkim, savcı ya da hocaların ve üst üste dikilmiş rütbeleriyle hayatları hiyerarşi toplamı askerlerin mi? Bunların hepsinin itinalı dikicisi terziler neden sadece 3 yıl ya da 5 yıl da bir, bu koca komediye dâhil olabiliyor? (Bu komediyi bozmuştu Fatsa’nın terzi Fikrisi hatırladınız mı?)

6 doktor, 3 hemşire, 1 laborant, 2 hasta bakıcı yani 12 sağlık emekçisi ve muhtemel 9 hasta, yani insan, yani bir zaman, dalak ya da karaciğeri çökecek, yükselen kolesterolleri ile her an kalp krizi geçirecek bizden birileri, 11 Ocak 2011’de, saat 14.47’de bütün devlet hastanelerini denetlese. -Tabiî ki sayıları ve tarihi sallıyorum.- ‘Biz sağlık emekçileri, muhtemel hastalar soruyoruz; Burada kaç yatakta, kaç hasta var? Neden şu para ödeniyor? Hangi ilaç firmaları sizi fazla ilaç yazdığınız için kongre tatillerine gönderiyor? Aynı sedyeyi bir ucundan itekleyen taşeron sağlık emekçisi neden daha az maaş alıyor?’ dese. Karikatür demokrasi sınırlarını caart diye yırtmaz mı kenar mahalle, bizim mahalle ağzıyla? 1968’de ABD’deki Kara Panterler’den beri, ilk defa bu kadar geniş bir şekilde, sağlık sistemini, tıbbın hegemonyasını da dahil ederek sorgulasak…

Çocuklarınızın, torunlarınızın içme suyunu, otomobil ve çimento fabrikalarının öldürücü kan dolaşımına satan büyük barajlara, krediler sağlayan bankalarda halaylar çeksek? Yine Salı günü 14.47’de şu bankanın bütün şubelerinde, kasalarının ve müşteri temsilciliklerinin önünde? Tarihi suya batıran, toprakları susuz bırakan büyük baraj kredilerine çomak soksak? ‘Banka soymak mı? Banka kurmanın yanında hiç bir şey diyen’ Brecht’in ruhu şad olsa. Hasankeyf’e kredi veren bankaların keyfini kaçırsak, Hopa’daki HES’i projelerinin üstüne yumurta kırsak? Susmasak sıra bize gelmese.

Bırakın onlar sınırlar çizmeye kalksın. Ölçsünler, biçsinler her ölçülen satılabilir mantığıyla. Düşüncelerinin mahdut sınırları içinde makul dolaşsınlar. Biz hayata, halaya katılalım.

Hayatımızı çevreleyen mayın tarlalarını sökmeli demokratik özerklik, komün yani radikal katılımcı demokrasi. Söz, yetki, karar halka. İktidar çöpe..

http://www.emekdunyasi.net/ed/ed/10522-komun-3

Komün 4

Arjantin’de işgal fabrikalarını dolaşıyordum. Fabrikalar iflas ediyordu. İşçiler fabrikalar iflas edince bir başka yere işe giremiyorlardı, çünkü zaten işsizlik çığ gibiydi. İflas eden fabrikalarda işçiler tazminatlarını, birikmiş maaşlarını alamıyorlardı. Fabrikaları işgal ediyorlardı. Makineleri haczetmeye gelen bankalara, icra memurlarına, icra memurlarını koruyan polislere ve makul olun, makul olun diyenlere karşı direniyorlardı. Bu ülkeyi biz yönetmiyorduk. Parlak diplomalı, makul ekonomistler vardı. Bu fabrikayı da biz yönetmiyorduk; kibirli, büyük arabalı ve bizim makul olmamızı söyleyen patronlar vardı. Bu yüzden ne bu ülkenin batmasından ne de fabrikanın batmasından biz sorumlu değiliz. Siz bu makineleri haczettiğiniz de benim eşimin, çocuğumun ekmeğini alıyorsunuz. Bunu size vermem diyordu. Barikatlar kuruyor, fabrikaları işgal ediyordu. Hep birlikte fabrikayı yönetiyorlardı. Makul değillerdi. Bu fabrikalardan birinde bir işçi kızla konuşuyordum. 25-26 yaşlarındaydı. Patronsuz çalışmak mümkün mü diyordum. Garip bakıyordu. Ben 10 yıldır işgal fabrikalarında çalışıyorum. Hiç başka yerde çalışmadım. Bu soruyu anlamıyorum. Bence patronla çalışmak mümkün değil. Patron ne yapıyor ki?

Uruguay’da bir işgal tekstil fabrikası geziyordum. 100 kişi çalışıyordu 99’u kadındı. Seni bir yere götüreceğiz dediler. Fabrikanın sonunda patronun eski ofisine götürdüler. İçinde küçük küçük yataklar ve oyuncaklar doluydu. Kendi çocukları için kreş yapmışlardı. Zaten patronu kovduk ve burası ilk defa işe yaradı diyorlardı.

Galler’de işgal madenini geziyordum. Bütün madenler kapatıldığında Tower madeni sadece direnmekle kalmadı, madeni işgal etti işçiler. Bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kızıl bayrak diktiler madenin tepesine. 10 yıldan fazladır madeni işçiler yönetiyor. Yılda 2 milyon sterlin, ne yazık ki vergi veriyorlar. Çevredeki bütün yerleşim yerlerinde işsizlik, uyuşturucu hakimken Tower’da hayat devam ediyor. Galler’deki bütün belediyelerde iki dil yazılır kapıda. İngilizce ve Galce. Fakat sadece işgal madeninin olduğu kasabada işsizlik yoktur ve gençlerin hayatları uyuşturucudan ibaret değil.

Brezilya’da işgal fabrikası Flasco’da geçen hafta bir fotoğraf sergisi açıldı. Şehmus Çakırtaş’ın Kürt fotoğrafları sergisi. Belki de Brezilya’da bir ilkti. İşgal fabrikaları sadece mamul maddeler değil yeni bir kültür üretir. Başka bir demokrasi inşa ederler. İşçiler, işçilerin eşleri ve hatta çocukları hep birlikte karar verirler, ne üreteceklerine ve nasıl yaşamlarını devam ettireceklerine. Bu yüzden işgal fabrikası Flasco’da bütün baskılara rağmen, günde sadece 6 saat çalışılmasına rağmen h‰l‰ diğer fabrikaların 2 katı kazanır işçiler.

Demokratik Özerkliği sadece muhtariyet-özerklik ile sınırlamak, tanımlamak hadımlaştırmaktır. Özgür Komün yani radikal katılımcı bir demokrasi iyi, çok güzel ama gerçekçi olun diyenlere gülüyorum. Okulların makul olun öğretisinin kurbanları onlar. Siz gerçekçi değilsiniz! Sizin önerileriniz hiç uygulanabilir değil. Kaldırın kafanızı şöyle bir etrafa bakın! Bu lanet olası, her dakikada üç kişinin açlıktan öldüğü dünya mı bizi içine tıkıştırmak istediğiniz? Bu kadar mı basit, ekolojik, demokratik, kadın cinsiyetçi bir toplumsal yapı önerisi?

Bir yanda ‘kamu idari reformu’ ile özelleştirilen kamusal hizmet, özel bölgeler yani Kürde özel, daha da düşük asgari ücret, mutlu mesut sermaye öte yanda kooperatifler, kolektifler, özgür komünler, yani radikal katılımcı bir demokrasi…

Komün 5

Venezüella sokaklarında öğrenci gösterileri var. Yeni öğrenci yasasını protesto edenlerin ve yasayı destekleyenlerin gösterileri bunlar. En son Venezüella’dayken Bolivarcı öğrencilerin bir gün sonra sokaklarda patlayacak olan havai fişekleriyle kaldığımız yeri paylaşıyorduk. Usul usul bir gün sonrayı bekliyorlardı. İşin garibi, yasa, gelişmiş batı demokrasilerinin! aksine üniversite harçlarını artırıp, öğrenci burslarını kesmiyor. Aksine çocukluktan başlayarak üniversite eğitiminin sonuna dek parasız, iyi ve eşit bir eğitim vaat ediyor. Bu zaten Bolivarcı anayasanın ilkelerinden biriydi ve son seçimlerle  %41 ni elde eden sağ bloklu yeni meclis göreve başlamadan yasallaştı. Aksi takdirde bu mümkün olamayacaktı.

Size garip geliyor değil mi? Parasız ve eşit eğitim getiren bir yasanın bir kesim tarafından bile olsa protesto edilmesi. Aslında üniversitelere çok uygun bir karşı çıkış bu. Üniversiteler ilk kurulduğundan beri papaz okullarının yerini almıştır. İlk üniversitelerin binaları da bunu bize yansıtır. Ünlü Cambridge, Oxford üniversite binaları, görkemli kiliselerden hiçbir farkı yoktur. Diploma törenleri, kep giyme seremonileri papaz törenleriyle aynıdır. Ne zamanki 1968 de şenlikli öğrenci eylemlilikleri Sorbonne’u işgal etti, ormana taşıdı, o güzel günlerde özgürlüğüne kavuşmuştur üniversiteler ya da dünyanın herhangi bir yanında şenlikli işgallerde. Üniversitelerin özgürleşmesi, üniversite duvarlarının yıkılmasıyla ancak olur. Bilgi ve iktidarı, öğrenim cüppeleri ve yakılası kürsüler, her şey bir yana, sadece ve sadece bize makul olmayı öğrettikleri için bile cehennem ateşinde yanmayı hak ederler. Doğru, üniversiteler ‘bilim’ yuvasıdır yani iktidardır. Düzen ve intizamı, sıraları, çan eğrisi olan veya olmayan notları, okuma yazma kurdeleleri, azarlanmış ve ödüllendirilmiş biz, bugünün demokrasisinin makul insanları, diplomalarıyla mutlu, mesut ve belki bahtiyar dolaşıyoruz. ‘Bilim’in bize bahşettiği ayrıcalıkları kaptırmamak için sokaklardalar, şimdi Venezüella’nın zengin üniversite öğrencileri.

Yasaya göre öğrenciler, üniversite yönetimlerini seçmede eşit oy hakkına sahip olacaklar, profesörleri değerlendirecekler ve üniversitenin yönetim sürecine katılacaklar, üniversite idari kayıtlarına ulaşma hakkına da sahip olacaklar. Daha da önemlisi karşılıksız ulaşım, yemek, barınma, sağlık ve burs hakları olacak. Ayrıca yasa, bir üst konseyin dışında her kampuste öğrenciler, öğretim üyeleri ve işçilerin eşit oylarıyla seçilmiş kampus konseyleri tarafından idare edilecek. Yani sadece cüppelerin gücü aşkına yürümeyecek her şey ya da şu anda olduğu gibi bir prof’un oyu çok işçinin oyuna eşit olmayacak. (Ülkemde öğretim üyeleri bile kendi rektörlerini seçemiyor ya…Kifayetsiz cüppe gücü.)

Venezüella da Bolivarcı yönetim, oligarşinin makul insan üreticileri üniversitelerinin kapısından biraz daha demokrasi sokmak istiyor. Bunu tek nedeni devrim olmasa da yani kendi muhalefetinin ana kaynağını yok etmeye çalışsa da yine de üniversite duvarlarına koca koca delikler açılıyor.* Üniversite koridorlarına halkın çocukları sızacak ve biraz daha demokrasi ve özgürlük.

Özgür komün aynı zamanda eğitimin demokratikleşmesi, özgürleşmesi demektir. Demokratik özerklik, özgür komünler sadece sınırları değil üniversite duvarlarını yıkmalı. Özgür komünler yani radikal katılımcı demokrasi; bıkmadan usanmadan bir kere daha tekrar edeceğim gibi egemenlerin 3 yılda 5 yılda bir oy atılan karikatür demokrasileri gibi değildir. İletişimde demokrasi, kültür de demokrasi, sağlıkta demokrasi ve eğitim de demokrasidir.

Özgür komünlerle, özgür üniversitelere…

*Muhalefet bir üst kurul oluşmasının otonomiyi ortadan kaldıracağı iddiasıyla karşı çıkıyor ve Bolivya da ki son yasa gibi geri aldırmaya çalışıyor. Doğrusu yasa, böyle bir olasılığı da içinde taşımıyor da denilemez.

http://www.emekdunyasi.net/ed/guncel/10704-komun-5

Komün 6

Brezilya’da bir favelada – gecekondu- mahallesinde konuşuyorduk. -Hemen hemen tamamı ilan panolarından yapılmış bir evdi. Farklı yerlerinden ve tabiî ki aldırmaksızın kesilip çakıldığından üstlerindeki reklam yazıları, yeni bir gerçek yaratıyordu. Ortası pencere olarak kesilmiş, evin en büyük parçası sanırım bir araba reklamıydı. Pencerenin hemen üst köşesinde lüks bir arabanın sağ arka tarafı duruyordu. Tam bagaj kapağının başladığı yer pencere için kesilmişti ya da panonun orası parçalandığı için pencere yapılmıştı. Otoban kenarından söküldüğünden belki de bir araba parçalamıştı. Pencerenin üstü bir deterjan reklamıydı. Beyazında beyazı var tipi bir reklam sloganı ters olarak pencere üstü görevini üstlenmişti.- ‘Ya polis diye sordum. Onlar zaten polisle anlaşmalı. Onlara payını vermeden bu sokaktan bile geçemezler.’ 30lu yaşlarında bir kadındı belki de 20 ama sefalette yaş önemli değildi. Çocuğunu kaçırmışlardı. Burada çocuklar böbrekleri için kaçırılıyordu. -Yaşasın modern tıp- Sokak çocuklarının polis tarafından sürek avına çıkılarak öldürüldüğü günlerdi. Polis sokakları suçtan temizliyordu.

Meksika’da polis, içinde polis müdürlerinin de olduğu polislere, uyuşturucu ticaretine karıştıkları için baskın yaptı. Çatışma çıktı. Polisler polisleri öldürdü. Daha sonra bu baskının nedeninin, iki uyuşturucu çetesinin arasındaki savaşın bir parçası olduğu söylendi. Yani bir uyuşturucu kartelinin polisleri ile diğer uyuşturucu kartelinin polisleri çatıştı -tekerleme gibi oldu ne kadar polis dedim-  Emniyet, suç, polis, güvenlik, önlem, asayiş, kar ve ticaret, güvenlik şirketleri, -bir de geçenlerde NTV muhabiri, panzerlere ‘toplumsal müdahale araçları’ diyordu. Mideme kramplar girdi. Eski toplum polisi kadar komik bir isimdi-  kendi güvenliğimiz ve kendi iyiliğimiz…

Venezüella’da en büyük caddelerinden birinde polis çevirdi. Aramaya başladı. Cebimdeki paraları elime aldım. Korumaya aldım. Aradılar. Çantaya baktılar. Birden aklıma geldi. Çantanın bir kenarına Küba’daki çalışma izni için bir yüz dolar koymuştum. Baktım yoktu. Yüz dolar nerede dedim. Yok ne parası dediler. Bakanların kartları vardı yanımda. Onları gösterdim. O zaman onları aramalıyım dedim. Bir daha çantayı aramaya başladılar. Aaa buradaymış dediler. Dikkat et çok soyguncu var sokaklarda dediler. Doğru dedim…

Polisin olduğu yerde suç vardır. Öz savunmayı polis olarak tanımlamak, Özgür komünü, Ekolojik, Demokratik bir toplum önerisini yok saymaktır. Polisi yerel yönetimlere bağlamak, belediye başkanlarına şerif rozeti takmaktan başka ne ki? Hiç mi kovboy filmlerindeki kötü şerifleri seyretmediniz? En iyi şerif de herkesi kurtardıktan sonra esas kızı alır gider. Öz savunma özgür komünlerde, diğer her şeyde olduğu gibi halktan yabancılaşmamış bir gücü yani doğrudan halkın kendisini ifade eder. Yani silahlı bir güç olarak tanımlanamaz ve silah ile sınırlanamaz. Kültürel yıkıma, yozlaşmaya, asimilasyona ve sömürüye karşı mücadele öz savunmadır ve ekmek çalan çocuktan değil, o çocuğu, aç bırakan tekelci mülkiyetten, çocuğu korur.

Ya bir devlet öykünmesi ya da özgür komünler…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/10818-komun-6

Komün 7

Diyarbakır’da ne üretiliyor? TEKEL fabrikası da kapandıktan sonra Diyarbakır’da bir tane dişe gelir bir fabrika kaldı mı? Sümerbank zaten çoktan kapanmıştı. Sümerpark oldu orası. Tekstil atölyelerinin olduğu yerlerde, yapabildiğimiz sadece güzel kelimeler dikmek. SEK satıldıktan sonra Diyarbakır’da küçük birkaç atölyeden başka hayvansal ürünleri işleyen bir fabrika kaldı mı? Hangi tarım ürünü Diyarbakır’da fabrikalarda işleniyor? Tekrar soruyorum Diyarbakır’da ne üretiliyor?

Arjantin’de Buanes Aires’in geniş caddelerinden birinde gidiyorduk. Araba bir kırmızı ışıkta durduğunda önümüze en az 7-8 kişi atlıyordu. İkisi börek, üçü kola satıyordu. Bir kişi havaya lobut atıyor, ikisi elindeyken bir üçüncüsünü havada oluyordu. Bir başkası alev yutuyordu. Ağzından alevler fışkırıyordu. Diğerleri gelecek ışıktaki sıralarını bekliyordu. Bir diğer ışıkta durduğumuzda bu sefer üç kişi börek satıyor ve yine yanında kola ve lobut atanlar ve ateş yutanlar ve bin bir türlü şey satışları… Yanımda Miguel vardı. Üniversitede profesördü. “Arjantin hükümeti işsizliğe karşı çare buldu. Trafik lambalarını artıracaklarmış” dedi.

Neoliberalizm tam olarak budur. Hiçbir gerçek şey üretmez. Üretim bütün olarak ulus ötesi tekellerin en başından sonuna kadar elinde bulundurduğu bir sürece dönüşür. Mesela süt fabrikasını alır ve genellikle de fabrikayı kapar. Çünkü fabrikayı satın almasının nedeni fabrikanın değerli arsası ve daha da önemlisi onun pazar payıdır. Fabrikayı satın almadan sütü 1 liraya satıyorsa, o fabrikayı satın alıp kapattıktan sonra artık 2 liraya satabilir, Çünkü ondan başka, süt işleyen bir fabrika kalmamıştır. Ayrıca eskiden sütü köylüden daha pahalıya alırken, artık daha da ucuza alacaktır. Ondan başka süt alıcısı kalmamıştır ki! Siz sütü doğrudan da satamazsınız. Birden, sağlığımızı çok düşünmeye başlarlar. Bakterilerden korurlar bizi. Sadece birkaç dakika kaynatarak, çözebileceğimiz bir şeyi buhar kazanlarına mahkum ederler. Uzmanlar beyaz önlüklerinin altında, sadece iyi mahalle okullarında, eğer kırılmadıysa birkaç kez görebildiğimiz deney testi tüpleri ellerinde açıklamalar yapar. Vururlar sokak sütçülerinin tepesine. Sanki hepimiz onların sattığı sütlerle büyümemişiz gibi çocuklarımızı mis süte mahkum eder, mis gibi sütten ederiz. O koca buhar kazanları birkaç mikrobun yanında yararlı bakterileri ve küçük köylüleri de buhar eder.

Fabrikalar ve marketlerden sonra ilk aşamasına uzatır ellerini ulus ötesi tekel. Size kendi hayvanlarını ve tohumlarını vererek hizmet(!) eder. Topraklarınızı almasına ihtiyacı yoktur. Siz kendi toprağınızda maraba durumuna düşersiniz. Zaten küçük topraklar ona yaramaz. Onlar, yakın arkadaşları toprak ağaları ile başlarlar işe. Binlerce dönüm mısır, binlerce dönüm soya kocaman makineler ile ekilir, sürülür ve satılır. Fabrika mandıralarda hayvan yetiştirilmez, et imal edilir ve tabii ki yanında deli dana, kuş gribi ve kanserleriyle birlikte ama kimin umurunda. Yeter ki k‰r etsin onlar ve hisse senetleri tavan yapsın borsalarında. Bu arada milyonlarca küçük köylü, küçük hayvan yetiştiricisi, kent varoşlarına sürüklensin, kentleşsin!

Diyarbakır’da işgal ekonomisi var. Toprakları parselleyen, yağmalayan F tipi apartman daireleri inşaatlarından başka yapılan bir şey yok. Belediye çalışanları, memurlar, askerler ve polislerin maaşları besliyor kenarda köşede kalmış küçük esnafı. Tam bir dönüm noktasında Diyarbakır; ya ulus ötesi tekellere, Cargill, Monsanto’ya tamamen terk edilecek topraklar ya da bir dahaki hafta daha da ayrıntılı anlatacağım özgür komünlerde, kooperatiflerde kolektif halk ekonomisi…

Ya hep beraber, birlikte üreteceğiz ya da trafik lambalarında alev yutacağız…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11001-komun-7

Komün 8

‘Özgür komünlerde, kooperatiflerde, kolektif halk ekonomisi inşa etmek’ dediğimizde, herkes, şöyle yerinden bir oynuyor. Sözü alıyor. Özgür komünlerin, kooperatiflerin, kolektif çalışmanın ne kadar iyi bir şey olduğunu saymaya başlıyor. Konuşurken ne zaman, ‘ama’ ya da ‘fakat’ diyecek, onu bekliyorum. Olabildiğince yüceltiyor. Yüceltmek kötü, çünkü imkansızlaştırılmaya çalışılıyor. Sonra esas noktaya geliyor ‘ama’ diyor ya da ‘fakat’; bizim ülkemiz, bizim topraklar, bizim insanlarımız, ‘gelenekleri’ diye devam ediyor ve ardından ‘kapitalizmden’ bahsediyor. Hem gelenekten, hem onu yıkan kapitalizmden aynı çizgide bahsetmesi paradoksal ama buna aldırmıyorum ben, kafayı hep ne zaman ‘ama-fakat’ dedi ona takmışım. (Yani madem güçlü gelenekler var kapitalizm onu nasıl yozlaştırdı? ya da madem kapitalizm varken geleneklerden bahsediyorsun kapitalizm gelenekleri ortadan kaldıramamış  demek ki.) ‘Böyle bir şey yapmak için halkın bilinçlenmesi gerekir’ diye devam ediyor. Bu meşhur ‘Her şeyin başı eğitim’ beyaz Türk-Kürt-Başöğretmen söyleminin solcucası.

Sonra konuşmanın 3. aşaması başlıyor; Keşke olsa, keşke! Bir araya gelebilsek ama apartmanda yönetim toplantısında bile kavga çıkıyor ve kimseyle iş yapılamaz. Konuşmanın bu etabında kendinize acımanız, yıkılmanız ve yanlış bir zamanda dünyaya geldiğiniz için ah çekip kendinizi uyuşturucu maddeye bağlamanız yani televizyon seyretmeniz gerekiyor. Televizyonu açıp salakça kendimizi ona bırakmamız, onun da bize nasıl yaşamamız ya da yaşamamız gerektiğini anlatan dizilerinde, küçük Osmanlara ağlayıp, attığımız gollerle sevinmemiz, onlarla aşık olup, onlarla öldürmemiz, reklam aralarında bize sokuşturulan ürünlerden almamız, tüketmemiz gerekiyor.

‘Ama-fakat’ konuşmacıları, bununla da yetinmezler. Siz damarlarınıza televizyonu zerk etmeden, biz idealistlere, romantiklere dersimizi tam vermeleri gerekir. Yıkılan kooperatif örnekleri vermeye başlarlar. Bununla ilgili mesela Diyarbakır’da iki köy kooperatifi örneği var. Yaklaşık iki yıldır sürekli bunları veriyorlar. Aslında STK’ler yani ‘Kafa Tamircileri’ tarafından kurulan bu iki örnek, biyoloji derslerindeki bezelye misali yuvarlanıp yuvarlanıp önünüze sürülür. Sonra konuşma biter. ‘Ama’ bana konuşuluyorsa bir de nezaket içinde ‘Hocam pek Latin Amerika’ya benzemez bizim topraklar’ diye eklenir.

Merilyn Linch,  Lehman Brothers,  AİG,  Royal Bank Scotlands, Loyds Bank isimlerini biliyor musunuz? ABD, İngiltere, İskoçya bankaları, finans ve sigorta şirketleri. Hepsi battı. General Motors şirketini biliyor musunuz? Hadi adını bilmiyorsanız Buick, Cadilac, Opel marka arabalarına belki binmişinizdir ya da filmlerde cakalı artistlerin kızları attıkları araba olarak görmüşsünüzdür. Geçen yıl battı. Yunanistan ve İrlanda bilirsiniz iki AB devleti. Battılar. Daha kaç ülke, kaç ulus ötesi tekel, kaç bin büyük şirket, kaç milyon mahalle bakkalı topu attı. Bunların hiçbiri kooperatif değildi. Hepsi kapitalisttiler. O zaman bana neden kapitalizmi uygulamayalım bak batıyor demiyorsunuz? İşin kötüsü bu batınca bir de üstümüze çöküyor karabasan. O zaman neden h‰l‰ aynı uçurumun üstünden peş peşe aşağıya atlıyoruz?

‘Özgür komünlerde, kooperatiflerde, kolektif halk ekonomisi inşa etmek’  devlet-kamu merkezli bir ekonomi değil, toplumsal bir ekonomi(!) inşa etmektir. Yani aslında ‘Kar’, ‘Verim’ ve ‘Ekonomi’nin inkarıdır… Bıkmadıysanız başka bir komün yazısında devam etmek üzere. Hadi şimdi televizyonlarımızın başına, damarlarımıza yayılsın evrensel uyuşturucumuz…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11041-komun–8

Komün 9

‘Özgür komünlerde, kooperatifler de, kolektif halk ekonomisi inşa etmek’  devlet-kamu merkezli bir ekonomi değil, toplumsal bir ekonomi(!) inşa etmektir. Yani aslında ‘Kar’,’Verim’ ve ‘Ekonomi’nin inkarıdır. Diye bitirmiştim geçen hafta. Kaldığım yerden devam ediyorum. Buradan sayılar üzerinde vücut bulmuş, dünya borsaları ve ne almalı, ne satmalı üzerinden bir ekonomi tarifi yapmıyorum. Bırakalım ‘tarif’ büyük ekonomi uzmanları ve Fransız mutfağı aşçılarına kalsın. Daha basit bir ilke üzerinden hareket edeceğiz; İşgal et, Diren ve Üret.

Diyarbakır ne üretiyor? Diye sormuştum. Gözümü aykırı (!) belediyelerin boş ve anlamsız parklarına taktım. Hele bir tanesi var. Diyarbakır da kaldığım arkadaşın evinin önünde, şehrin ortasında 61 dönüm. Çok güzel bir toprak. Bir park yapılmış. Çoktan kırılmış yapılan birkaç salıncak ve iki kaydırak. Çimler de ne güzel kurumuş. Şöyle kullanılıyor. Karşı caddeye geçmek için bazen kestirme olarak, toplam 9 kişinin sağlıklı yaşam koşu alanı ki bu dokuz kişinin 7 si en fazla 2 gün koştuktan sonra yeter artık diye bırakıyor ve yazın olmadım orada ama belki güzel mangal da yapılıyordur kelleşmiş çimlerinde. Bunun dışında bali çekiliyor kuytuluklarında, tenekelerde ateş yakılıyor ve ısınmak için etrafında toplanılabiliyor ve birbirlerini bıçaklamak isteyen çeteler için iyi bir çatışma alanı.

Şimdi ne yapabiliriz? İki yol var. Birincisi burayı ihaleye çıkartırız. İki kafeye kiralarız. Onlar da üst üste plastik bir taş sırası yerleştirip, küçük elektrik motoruyla üstünden akan dünyanın en aptal şelalesini yaparlar. Bir işeme şırıltısı içinde bize huzur içinde yanına çökeriz. Hemen altında dizimize kadar seviyesi olan havuzu olur.Yıllık 750 bin dolar kira verir cafe belediyeye. F tipi cezaevleri apartman dairelerinde bunalanlardan toplamaya çalışır sahibi. Genellikle de yarı mafya gruplar çıkar bu komik şelale arkasından. Ya da koyarız oraya 12 zabıta, dolaşıp dururlar ortalarda. Çimlere bastırmazlar ve başka yerlere sürerler bali içicilerini. Bizde ekolojik belediyeciliği anlatırken,yaptığımız park sayısını peş peşe sayar dururuz.

Bir diğer yolu işgal ederiz orayı. 10 metre kare de 4 kişilik bir aileye yetecek, bütün yıl yetecek organik sebze yetiştirmeyi anlatırız. Yani 3500-4000 aileye dağıtırız parkı. 10 metre kare, 10 metre kare. 8 kişilik aileye 20, 12 kişilik aileye 30 metrekare veririz. Hatta geriye daha toprağımızda kalır.  Her 10 metrekare de sebze ormanı adını verdiğimiz perma kültür ile sebze yetiştirmeyi anlatırız. Yaparız. Bir metre genişliğinde çok küçük havuzları olur ortalarında, kışın sulamadan nemiyle sebzeyi yaşatan. Yani 16.000 kişiyi doyururuz. İsteyene park kenarında ürettiği organik sebzeyi satması için küçük bir semt yaparız. Urbanos Agri Culturos- yani kent tarımı ile – havalı olsun diye yabancı adını da yazıyorum.-  4000 aileden oluşan kent tarımı kooperatifi kurarız. Eh çok istenirse sebze ormanları içinde 2 de cafe olur. Belki bahçelerde yetiştirdiğimiz ada çayını satarlar orada. Bu sadece bir parkta. Düşünsenize kaç park var işgal edeceğimiz ve aileleri doyuracak.

Halk ekonomisi aşağıdan doğru inşa ettiğimiz toplumsal bir ekonomidir. Açlığı doğrudan giderir. Sadece bir Ispanak yetiştirme süresi içinde etkiler ve gelecek güzel günler kelime salatası içinde değil, bugün, hemen, şimdi.

İşgal et, Diren ve Üret.

http://www.emekdunyasi.net/ed/guncel/11144-komun-9

Komün 10

Cezaevinden bana mektup atan arkadaşlar “Bazen nerede olduğun yazsan iyi olur. Ona göre okuyoruz sanki biz de oradaymış gibi” diyor. Madrid havaalanından yazıyorum bu yazıyı. Yerde oturuyorum. Bilgisayarın bataryası bozuk bir türlü alamadım yenisini. Bu yüzden sürekli fişe takmak gerekiyor. Tuvaletin kenarında bir priz buldum. Yerleştim kenarına. Bakmayın bugünkü yazının başlığının ‘Komün 10’ olduğuna, seyahat yazacağım size bugün. Artık havaalanları çok güvenli, hangi eşyanızı bıraksanız bomba zannedip çalmıyorlar. Eh biraz geç kalırsanız çantanızı bıraktığınız yere imha edilmiş bulabilirsiniz. Küçük bir fünye ile havaya uçuruyorlar. Bu bana çok saçma geliyor ama çantayı çalmayacaklarına emin olup bırakabilmek hoşuma gidiyor. Hayatım da en ucuz da hemen 11 Eylül’den sonra uçmuştum. İki, üç uçakla İkiz Kulelere girdikten sonra kimse korkup uçaklara binmiyordu. Sadece 420 dolara Küba’ya gidiş geliş bileti alabilmiştim Uçaklar çok rahat oluyordu. Yatarak gidiyorduk. Fazla sandviçleri alıp bir gün sonra yemek için çantamıza koyabiliyorduk. Hangisini içersiniz diye sorduklarından biraz düşündüğümüz de hepsini önümüze koyuyorlardı.

3-4 saat kadar sonra Brezilya’ya uçuyorum. Ucuz bilet olduğu için 4 saat kadar bekleme yapmak gerekiyor. Aynı zamanda sabah oraya vardığım için bir gün de otel yerine uçakta uyumuş oluyorum. Gerçi neredeyse hiç otelde uyumam. Brezilya’da işgal fabrikaları ve ülkenin her yerinde MST- Topraksızlar hareketinin işgal toprakları var. Her zaman bir yerim var onların yanında. İşgal fabrikasının arka bahçesini evsizler işgal edip ev yaparken ben dağıtmıştım bir kısmını. Hatta eve yazılanlardan biri sen de yazıl evin olur demişti. Yok dedim. Evim yok. Şimdi dünyanın her yerinde evim var. MST-Topraksızlar hareketine ağzınla kuş tutsan katılamazsın. Mutlaka toprak işgal etmen gerekir. Eh bir kaçta toprak işgaline katılmışlığım var. Birlikte kocaman çitleri kırdık. Çok güzeldi. -Hay salamrar Hay salamrar- diye bir İspanyolca şarkı vardır. Yazılışı nasıldı unuttum. İspanya iç savaşında direniş şarkılarından, çitleri parçalamaktan bahseder. Cezaevindeki arkadaşlara göndermek isterdim ya da dinleyebildikleri radyolar da çaldırmak lazım.

John Fowles’ın bir kitabı vardı. ‘Yaratık’tı galiba adı. Çok sürükleyici bir roman. Bir Yunan atasözünden bahsediyordu. ‘Dostlarımız için her zaman masamızda bir fazla kahve fincanı vardır’ diye. Ne güzel ki dünyanın her tarafında bizi bekleyen, kahve fincanları var. Cortazar’ın yazdığı bir şey vardı yine kahveye ilişkin. ‘Bir ev de kahve yoksa yoksulluk vardır’ diye. Biz de çaya denk düşüyor.

Bomboş havaalanı. Ne kadar kötü bir şey uçak yolcuğu. Bir posta kolisi gibi savruluyorsun. Ahmet Hamdi Tanpınar yazıyordu: ‘Seyahat etmek han da kalmaktır. Kervana katılmaktır. Tanımadığın insanla yolcuğu paylaşmaktır.’ Birinci sınıf bir tren de yolculuk ettikten sonra artık seyahat bitmiş diyordu. Kimseyle paylaşamadığın seyahat mi olur.

Brezilya da PT- Brezilya İşçi Partisi’nin kuruluş yıldönümüne katılacağım. Belki Dilma ile ve pek muhtemel Lula ile görüşeceğim. Hakikat komisyonlarını sorma niyetim var. Onlara ve diğer parlamenterlere ve selamlarını götüreceğim bu toprakların.

Eskiden göçerler, kendilerine göçer diyen şehirlilere ‘yatuk’ diyorlarmış. Bende yatuk olmamak için dolaşıyorum. Farklı bir aidiyetsizlik duygusu ile.

Darısı bütün duvarların ardındakilere. Biraz dışarı taşıyabildimse ne güzel…

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11290-komun-10

Komün 11

Brezilya’dayım. Porto Alegre’de. Mahalle toplantıları yapılıyor. Dünya kupası yapılacak burada, 2014 yılında herkes kupaya hazırlanıyor. Dünya kupası demek yoksulların evlerinin yıkılıp dışarı atılması demek. Güney Afrika’da olduğu gibi ya da Avrupa şampiyonası öncesi Atina’da. Koca temaşa futbol yoksulları auta atıyor. Sadece yoksullar değil, oldukları yerde 30-40 yıldır oturan orta sınıf da yerlerinden sürülüp kent dışına süpürülüyor. Garip bir topluluk var. Yavaş yavaş çıkılan katlarla orta sınıfa dâhil olanlarla evlerin sırtına yapışmış kâğıt toplayıcıları bir arada. Bir gün önce gezdim bunları. Ne güzel! Dünya kupası bir araya getirmiş herkesi. Futbolun, sporun dil, din ırk gözetmeksizin herkesi birleştirmesi ne güzel! Ağlamak istiyorum.

İşin garibi konuştuğum hiç kimse dünya kupasına karşı değil. Sanki onların değil benim evim yıkılacak. Allahtan evim yok da yıkılma tehlikesi de yok. Yoksa gerçekten bu konuşmalardan sonra döner eve bi bakıp gelir karşısında kendimi çimdiklerim. İnsanın malı mülkü olmaması güzel, çimdik yemiyorsunuz. -Bir toprak satın alırsan, toprak sahibi olursun. Fakat ona çit çek, kontrol et, sınırından biri girerse adamı vur, adam seni vursun. Bir sürü iş. Sen toprak sahibi olursan toprak da senin sahibin olur.- Herkes ben dünya kupasını çok seviyorum diyor. Okumuştum. ‘Brezilya’da en gelişkin spor basketboldur. Futbol mu? Futbol spor değil dindir’ diyordu yazar. Herkes dinine sahip çıkıyor.

Herkes evini yıktırmayacağını söyledi. İlk konuşan bir kağıt toplayıcısıydı. Bir gün önce uğramıştık evine. Kalın mukavvalardan ya da iki kat yapılarak kalınlaştırılmış mukavvalardan meydana gelmişti. Kesinlikle evimi bırakmayacağım diyordu. Kapısının hemen önünden coşkuyla akan bir kanalizasyon nehri vardı. Şimdi burada durun. İşte bu sefaletten kurtaracaklar. Bu kadar saf mısınız gerçekten? Hiç mi müteahhit görmediniz? Zevk için mi burada oturduklarını zannediyorsunuz? Hepsini yıkıp yerlerine yürüyen merdivenlerle tırmanılan alışveriş merkezleri, güzellik salonları, ve mutlaka uluslararası hamburgerci dükkanları açacaklar. Bunlara harcanan paranın 100’de biri ile zaten bu mahalleler düzelir. Fakat biz dünya kupasını çok seviyoruz.

Kalktım söz aldım. Biz de dünya kupasına katılalım dedim. Yoksullar da dünya kupasına katılsın. Bir proje yapalım. Otel, alışveriş merkezleri ve benzerleri yerine evler inşa edilsin bu projeyle. Sonra gelip kalsınlar dünya kupası sırasında. Futbolcular, hakemler, her şeyi bilen futbol yorumcuları filan, federasyon başkanları ve muhtemel olacak başkanlar, spor kulübü yöneticileri. Sonra evler yoksulların olsun. Neden mi? Zaten onların paralarıyla yapılmıyor mu statlar? İlk defa sonra yeniden işe yarayan bir tesis olsun dünyada. -Hakkını yemiyim eski Sovyetler Birliği’nde, Abhazya’da yapılan bu tesisler kullanılıyordu. Atış talimleri yapıyordu Abhaz savaşçılar.-

Komün demek her şeye katılmak demektir. Kentin öte ucunda oturan bir kişi bile kentin diğer ucunda bir alışveriş merkezi inşa edilip edilmemesi kararına katılmalıdır. Her şey bir yana bunun inşası ile senin kullanabileceğin su oranı azalacak, denizin ve havan daha çok kirlenecek. Bu yüzden bütün kent topraklarının kamulaştırılması önerisi önemlidir. Kentin kenarında bin bir güçlükle hayata tutunan bir aile, gün gelip biraz para kazanabilme şansına sahip olması, planı öğrenerek binlerce metrekare yer kapayan birisinden çok mu daha haksız? Yaşamını sürdürebilmek için gecekondu inşa etmek için bir avuç toprak işgal eden mi suçlu yoksa TOKİ’den bedava binlerce binlerce dönüm yer kapatan müteahhit mi?

http://emekdunyasi.net/ed/guncel/11342-komun-11

Komün 12

Sayın Demokratik Toplum Kongresi üyeleri; Demokratik Özerklik, Özgür Komünler yani Radikal katılımcı demokrasi inşası sürecinde sizi kurumsal anlamda muhatap olarak algıladığım için bu açık dilekçeyi size yazıyorum.

Demokratik Özerklik ve Özgür Komünlerin inşasının ana alanlarından biri olan bütün bölgede özellikle son iki yıldır toprakları, hızla GDO’lu üretim kaplamaktadır. GDO’lu üretim tahripkar, yok edici ve öldürücüdür;

1- Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar-GDO’lu gıda insanları öldürür; milyonlarca yıllık bir evrimle doğada oluşmuş bitkiye; laboratuarlarda farklı bitki ve hatta hamam böceği, domuz genleri yerleştirerek yeni bir organizma imal edilmektedir. Bu şekilde imal edilmiş Mısır, Soya ya da Domates tüketildiğinde saydıklarım ve saymadığım birçok şey de yenmiş olmaktadır. Rafta durma sürecini uzatma, görüntüsünü koruma ve sadece kendi markasından ilaç kullanmasını sağlamak için yaratılan bu imalat, insanların sağlığına yıkıcı zarar verir.

2- GDO’lu ürünler öncelikle çocuklara yöneliktir; GDO’cu bilim adamlarının (adam ile iktidar kelimesi iç içe olduğundan özellikle adam kelimesi tercih edilmiştir.) ‘Henüz sağlığa zararlı etkisi tespit edilmemiştir’ mahcup savunmaları içinde bile bu doğuracak zarar inkar edilememektedir. Doğanın evrimini yok sayan piyasanın bu Frankenstein imalatı özelikle kola ve çikolata da kullanılan tatlandırıcılar çocukların sağlıklarını tehdit etmektedir.  

3- GDO’lu ürünler küçük çiftçiyi topraklarından sürer, yok eder; Büyük topraklarda devasa makineler ile gerçekleştirilen GDO’lu üretim karşısında küçük çiftçinin rekabet edebilme şansı hiç yoktur. Köy boşaltmaların, ekonomik baskının altında hala yaşamını sürdürmeye çalışan küçük  çiftçi ve köylü GDO’lu işgal karşısında tamamen yok olur, kentin varoşlarına süpürülür.

4- GDO’lu üretim, tohumları yani yaşamı yok eder; Buğdayın ve bugün insanlığın kullandığı gıdanın ana yurdu Mezopotamya’da hızla devam eden bu işgal, bütün tohum çeşitliliğini yok etmektedir. Tek tip, standart ve markalı imalat tohumların karşısında bu çeşitlilik sadece belki Kürtçe resimli bilgi ansiklopedilerinde okunabilir şeyler haline gelecektir. Dünya tarımının ana yurdu Mezopotamya ulus ötesi tekeller, Cargill ve Monsanto’nın saksısı haline dönüşecektir.

Yukarıda sıraladığım ve dilekçe de yer vermediğim onlarca nedenden dolayı Demokratik Özerklik, Özgür Komünler ve Radikal katılımcı demokrasinin şu anki kurumsal muhatabı DTK, bütün komün etki alanlarında ve özellikle de bölgede GDO’lu tarımsal üretimini, satışını ve bütün faaliyeti durdurma kararı almalıdır.

Komün alanları ve üyelerine bu üretimi durdurmaları için 2 yıllık bir süre tanımalı, GDO’lu üretimden vazgeçen üreticilere ekolojik alternatiflerin eğitimi sunulmalı ve perma kültür, doğal tarım gibi yöntemleri ile yetiştirilmiş ürünlere pazar desteği verilmelidir.

Ekolojik demokrasiyi ilke olarak benimsemiş belediyeler kendi yasaları gereği ‘Halka zararlı gıdaları ulaşmasını’ önleme yetkisine sahiptir. Bunun ötesinde bu onların temel görevidir. Bu yetki ve görev hatırlatılarak, Demokratik Özerk alanlarda, Özgür Komünlerde ve özellikle bölgede GDO’lu ürünlerin kentlere girişi yasaklanmalı, engellenmeli, halkın ve özellikle de çocukların sağlığı korunmalıdır.

DTK bu kararları ile ekolojik demokrasi, özgür komün inşasında, ulus ötesi tekellere karşı tavrını, küçük çiftçilerin, kooperatiflerin, halk ekonomisinin yanında olduğunu ve yapısının etkisinin açıkça ortaya koyma şansını bulacaktır. Sayın Demokratik Toplum Kongresi üyeleri, ekolojik demokrasi ve özgür komünler ilkeleri içersinde bu dilekçeyi gündeme almamanız karşısında, MST-Brezilya Topraksız işçi hareketinin kadınlarının, 8 Mart dünya kadınlar gününde, GDO- üretim yapan tarlalara girerek ürünleri imha ettiği, şenlikli eylemleri, örnek alarak benzerlerini gerçekleştireceğimi beyan eder, bu fırsatla Topraksız kadınların cinsiyet özgürlükçü toplumsal yapıya yakışır bu eylemini selamlarım. Yaşasın özgür komünler… Eşitlik, Özgürlük, Adalet.

Metin Yeğin – Yurttaş

Komün 13

Birçok uçakta 13 numaralı koltuk yoktur. Uğursuz sayılır. Sanki uçak kendi tarifeli hattında ilerlerken 13. koltuk sahibi süzülerek düşecek ya da daha da kötüsü belki de uçakların tek çekici tarafı, yemek ve içecek servisinden yararlanamayacaktır. 13. Komün yazısına ulaştık. Umarım dünyanın bütün müteahhitlerine uğursuz gelir.

Özgür komünler kendi eğitimini inşa edecek. Bunu sakın anadilde eğitim olarak sınırlamayın. Eğitimin duvarlarını kırmalı. Mecburen bir 5 yıl ve belki 8 yıl okudunuz ve belki de kafalarımızı hizaya sokan koca çarkın içindesiniz hala. Sıralar, kara tahta ya da camdan olanları, notlar, vizeler, finaller, çan eğrisi hesapları, kürsüler ve ah O diplomalar…

Özgür Demokratik okulların temsilcisi anlatıyordu. Duvara koca bir elips yansıtmıştı. Bu elipsi dünyadaki bütün bilgiler olarak kabul edin. İçindeki kare kadar da okullarda anlatılan bilgiler diyordu. Elipsin içindeki kareyi arıyordunuz. Göremiyordunuz. Aaa pardon diyordu İvan, göremediniz değil mi? Bir büyüteç yerleştiriyordu elipsin ortasında bir yere. Küçücük bir kare görebiliyordunuz büyütecin kocaman yapan camlarının altında. İşte bu da, okullarda öğretilen bilgidir. Dünyanın bütün bilgisinin milyonda biri kadar bir kısmını öğrendiniz diye toplumsal hiyerarşide yerinizi alırsınız. Diplomalarınızın kenarına işlenmiş isimlere göre çarka dahil olup, yuvarlanıp gideriz.

Durun ve düşünün. 5 yıl ya da 8 yıl eğitimden ya da ne yazık buna daha uzun yıllar maruz kalmanızdan geriye ne kaldı? Okullar bize sadece susmayı öğretir. Uslu durmayı ve daha da korkuncu makul olmayı öğretir. Okulda güzel olan sadece teneffüs zamanlarıdır ve kantinde takılmak. Okulla her şeyi bilen bir öğretmenle başlayan bu hayat, hiyerarşi yani boyun eğme silsilesi, şef, müdür, bakan, başbakan, omuzdan rütbeliler ve bankonatlarla sürer gider. -Türkiye’de bir devlet üniversitesinde öğretim üyesi iken dersi Pink Floyd’un The Wall şarkısının klibi ile başlatıyordum. Klibin sonunda öğrenciler okulu yakıyorlardı. Sonra ne yazık ki derse devam ediyorduk.-

Ekoloji enstitüsü kuruyoruz. Özgürleştirici bir eğitim denemesi. Eğitim süreci 75 gün ve bir ömür. 10. günden itibaren teori sokağa çıkacak. Parkları işgal edip kent tarımı yapacağız. Kerpiçten halk evleri inşa edeceğiz. Bisiklet yolları yapıp otomobillerden biraz olsun sıyıracağız yakamızı,ve güneşten, rüzgardan nasıl büyük paralara ihtiyacımız olmadan elektrik elde etmenin yollarını bulacağız. Teori ve pratik kol kola yürüyecek. Tüm öğretim üyeleri öğrenecek ve öğretecek. Kravat takmamak zorunlu olacak. MST- Topraksızlar hareketinden iki arkadaş gelecek. Öğretmek ve öğrenmek için. Michael Lövy gelecek bir hafta, belki James Petras amca, Jose Bove ya da Kore çiftçi sendikasından bir hoca. Ortak özellikleri her şeyi biliyoruz demeyenlerden olmaları. Buradan giderken de yanlarında, burayı taşıyacaklar.

Türkiye’den ve dünyanın her yerinden öğrenciler gelecek. Öğrenmek ve öğretmek için. Siz geleceksiniz dünyayı değiştirmek isteyenler. İlk 10 günden sonra ekoloji enstitüsü binasını restore etmekle başlayacağız ve umarım hiçbir zaman yakılası hiyerarşi imalatçısı okullara dönüşmeyecek. Bitirince mi ne oluyor? Tabii ki diploma vermeyeceğiz. Dünyayı değiştirmek için buna ihtiyacımız yok ve kravat takmak yasak…

Komün 14 

Bir oyun oynayalım. Kapatın kapılarınızı. Cezaevinde arkadaşlar şanslı zaten onlarınkini kapatanlar var. 20 litre su koyun karşınıza. 7 gün orada kalacaksınız. Bütün suyunuz o. İsterseniz birinci günde bir hafif banyo yapın şöyle 3-4 litre suyu dökünün. Geriye 17- 16 litre su kalır. Bunun bir litre kadarını için. Bir litresiyle çorba yapın. Ve diğer ihtiyaçlarınız için de bir litre diyelim. İlk günde en iyi olasılıkla geriye 14 litre suyunuz kalır. İkinci gün banyodan vazgeçin ama 3 litre daha harcarsınız. Üçüncü gün biraz daha az içip, yüzünüzü yıkamazsanız olur diye düşünüp 2.5 litreye indirelim su harcamasını. Galiba 8.5 litre kaldı ve 4 gün. Çorba olmasa da olur. 2 litreye indirelim günlük harcamayı, yetiriyoruz işte. Hatta yarım litre de cabası. Her gün suyu seyretmeye başlayın. İlk gün harcadığınız 3-4 litre için kendinize sinirlenin.  –Bir film sahnesi vardı. Afrika’da susuzluk içinde kırılan insanların, çok küçük kısmını başka bir ülkeye getiriyorlardı. Duşta yıkıyorlardı. Siyah çocuk başından aşağıya süzülen suyu tutmaya çalışıyordu. Yerdeki duşun, su giderine atlıyordu. Dönerek akan suyu durdurmaya çalışıyordu. Su avuçlarından kayıyordu- 7 gün bitince biraz kirli çıkarsınız dışarı. Mutlusunuz. Kazandınız. Haa unuttum oyunun devamını söylemeyi. Sizin yerinize çocuğunuz girecek şimdi oraya. Ne kadar su bıraktınızsa geriye, onu kullanacak.

Viranşehir’de sadece kuyulardan çıkartılıyor su. Geçen yıllarda 250 metreden çıkartılabiliyordu. Şimdi artık en az 500 metreye inilmesi gerekiyor. Bakmayın siz tarlaların bu bahar günlerinde yeşil olduğuna, çölden önceki son kavşakta Viranşehir. Suruçta ise bu derinlikte de su kalmadı daha da derinlerde. GAP’ın yanı başında olması hiç önemli değil. Zaten oradan su verdikleri yok. Fakat gidip seyredebilirsiniz baraj gölünü.

Bu susuzluk iyi para getirecek bazılarına. Nehirleri sattılar, şimdi de yer altı sularının satılması için hazırlıklar başladı. Yer altında ki su havzaları özelleştirilecek. Kuyunuzun başına bir saat takacaklar, ne kadar çekerseniz o kadar para ödeyeceksiniz. Gene biz kaçak kullanırız diyorsanız yanılıyorsunuz. Su polisleri göz açtırmayacak. İşin garibi bide bunu su sarfiyatını engellemek adına yapacaklar. Sanki çocuklarınızın, torunlarınızın suyunu, otomobil fabrikalarına, çimento fabrikalarına pompalayan onlar değilmiş gibi. Sonra da sayıları çıkartacaklar karşımıza. Bu yıl ne kadar büyüdük diye. Koca aç canavar kapitalizm susadıkça çocuklarınız susuz kalacak. Koca bir Kerbelaya dönüyor dünya.

Hemen, bugün, şimdi su meclisleri kurmalıyız. İçinde belediyelerin, ne yazık ki uzmanların, 70 yaşında kadınların ve mutlaka çocuklarında olduğu su meclisleri. Uzun uzun toplantılar yapmak için değil bugünden suyunu nasıl kullanacağına karar vermek için. Demokratik özerklik, Özgür komünler yani radikal katılımcı demokrasi bundan başka nedir ki? Suyun demokratikleşmesini gerçekleştirmeliyiz. Her havza da ne kadar su var? Ne kadarını toprak ağaları GDO’lu mısırlara, soyaya harcıyor? Bu kadar su harcadığında çocuklar ne zaman kerbelanın içine düşecek?  Büyük barajları nasıl yok etmeli? Suruç’a nasıl su bulmalı? Lice de suyu nasıl dağıtmalı?

İzmir Dikili belediyesi 10 metreküpe kadar su kullanımını bedava yaptı. Yargılandı. Beraat etti. Şimdi 13 metreküpe kadar su bedava. Bu su kullanımını toplamda azalttı. Çünkü kimse bu miktarı aşmak istemiyordu. Kaçak kullanım da kalktı. Çünkü zaten su bedavaydı. DTK’ ya bir dilekçe daha yazmalıyım. Birincisini kaile almadı ama.  Daha kısa yazmalı.

Dilekçe no 0002… Sayın DTK, Demokratik özerklik, özgür komünlerin kurumsal muhatabı olarak sizi algıladığımı bir kez daha hatırlatarak, özellikle bütün bölgede 10 metreküpe kadar suyun kullanımının bedava ilan edilmesini, su meclislerinin kurulmasını, hiçbir şeye dahil olamadığımız bu dünyada bari suyumuz hakkında karar vermemizi acil bir şekilde talep ediyorum. Bırakın milletvekili aday adayları etrafınızda dolaşıp dursun. Suyumuza sahip çıkın…

Metin Yeğin. Yurttaş. Başbelası.

Sadizmin babası Marki de Sade söylüyordu. ‘Hepimiz toplanmışız, giyotinin tepeden inecek olan bıçağını seyrediyoruz.’  Japonya da nükleer santral patladı. Radyoaktif yayılıyor. En son ne zaman nükleer santral karşıtı eyleme katıldım… Daha önce  ironi yapıyordum.  ‘Dünyanın bu yok oluşu karşısında mazoşist zevk alıyorum. Biz ölürken, haklıydık, haklıydık bak gördünüz mü diye söylenerek öleceğiz.’ Diye. Soluğum tutuldu.

Bunu yapamıyorum. Deniz suyunu soğutmak için reaktöre veriyorlar o çok bilmiş nükleer santral uzmanları. Radyoaktifi denize yaymaktan fazla bir şeye yaramıyor. Biraz önce haberlerde açıkladılar reaktör de soğutma çalışması yapanlar da ayrıldı. Uzmanlar ve hükümet yetkilerinin geriye tek işi kaldı. Yalan söylemek. Zararlarını ört bas etmeye çalışmak. Saklamak. Kaldırın kafanızı biraz yukarı bakın giyotinin bıçağı düşüyor.

Komün 15

Ekolojik demokrasi derken bu ölümden bahsediyoruz. Bu yüzden Komün yazıları sadece sizin nostaljinize, kenarları işlemeli melonkolinize uygun olsun diye değil ki. İşte tam bu. Bu ölümden bahsediyorum size. Bu yüzden nükleer santral mütahitlerine, hidrolik santral mütahitlerine, bütün herşey mütahitlerine, karlarına ve sayılarına, kalkınma ajanslarına, kalkınmanın kendine, yani sadece kapitalizme değil bütün endüstiriyal sisteme karşı bir öneri olarak olarak, yani ölüm ve kalım olarak görüyorum özgür komünleri. Bugünden sonra en büyük düşmanım yazdıkların çok güzel ama şu anda uygulanabilir değil diyenler olacak. Parmak uçlarıma elektrot bağlayan işkencecim kadar nefret edeceğim onlardan. Aptal burjuva terbiyem müsaade etmeyeceği için, belki yüzüne karşı bir şey diyemeyeceğim. Rüyamda tekmeler savuracağım çok bilmiş kelimelerine. Hazır cevaplar hazırlayacağım, sevgililerinin yanında komik düşürmek için. Ne biliyim elimden ne geliyorsa yapacağım. Beddua da ederim belki tutar. Santral patlar, benden zanneder…

Su, rüzgar, enerji, gıda ve yaşamın bütününü, bugünden elimize almadığımızda geriye hiçbir şey kalmayacak. Nükleer bir katliamla başlayan Japon mucizesi nükleer bir katliamla çöküyor. Hiç birşeyin uzaktan kumanda ile yönetilemeyeceğini gösteriyor, havada hızla yayılan görünmez ölüm. Hadi bakıyım çare bulsun tıbbın kurum kurum kurumlanan uzmanları bilim adamları. Japonlar da yapamıyor abi yani.

Biz masum değiliz. Hiçbir nükleer karşıtı eyleme katılmayanlar, katılıpta bağırıp çağırdıktan sonra dağılıp gidenler, amaan ne yapalım dünyayı biz mi kurtaracağız diyenler, büyük konuşmalar yapanlar, onları alkışlayanlar, hisse senedi sahipleri, banka memurları ve bilim aşkıyla yanan öğretmenler, yazı yazmaktan başka bir şey yapamayan ben, hepimiz cehennemin dibine.

Kucağınızda çocuğunuz radyoaktiften kaçmaya çalışıyorsunuz. Sarı sarı oluyor yüzleriniz. Çocuğunuzun göz akı daha sarı. Ne oluyor baba diye soruyor. Yok bir şey kızım santral patladı. Niye bıraktık her şeyimizi? Gitmemiz gerekiyor kızım. Neden? Ölüceğiz de ondan kızım. Ölmek ne demek Baba. Bilmem umarım cennet filandır. Cennet ne demek Baba? Limitsiz kredi kartı gibi bir şey kızım. Kredi kartı ne demek baba?  Tutsaklığımız kızım. Niye onu seviyoruz Baba… Sonra konuşuruz kızım. Sonra ne demek Baba….

Komün 16

Neden bekliyoruz? Neyi bekliyoruz? Bütün ülkede, özellikle bölgede köylerin neredeyse yüzde 80’inde hepatit B, ishal ve benim bilmediğim birçok hastalık yaygınken, her şey bir yana çocuklar ölürken ne bekliyoruz?

Demokratik Özerklik, özgür komünler dediğimizde yani radikal katılımcı bir demokraside öncelikle sağlığı örgütlemeliyiz. Egemen sağlık sisteminin, tıp hegemonyasının dışında başka bir sağlık örgütlemeli. Tam teşekküllü hastanelerden, uzman ve çok uzmanlardan, arkalarında dünyayı hasta kılan ulus ötesi ilaç tekellerinin sınırsız kar hırsları, yalanları, besleme araştırma raporları, bütün insanlığı müşteri algılayan bembeyaz hasta soyucu, hijyenik açıklamaları hatta sabah şekerleri programlarındaki sağlık köşeleri de hepsi çöp kutusunda yani kapitalizmde kalsın. Biz başka bir sağlık inşa etmeliyiz. (Son sağlık mitinginde ne kadar çok promosyon dağıtıyordu ilaç şirketleri bu kadar doktoru başka yerde bulamayız diye. Onların daha çok ilaç yazmaları, kendi ilaçlarını yazmaları için, yani karaciğer, dalak ve böbreklerimizi dağıtıyorlardı mitinglerde.)

Özgür komünlerde toplumsal sağlık örgütlemek ise tamamen başka bir şey. İçinde sağlık emekçilerinin yani halkın doktorlarının, sağlıkçılarının ve bilhassa da herkesin olacağı komiteler örgütlemeliyiz. Sağlık sadece doktorlara ve uzmanlara bırakılamayacak kadar ciddi bir şeydir. Bu yüzden mutlaka insanlar kendi bedenleri, sağlıkları hakkında karara katılmalıdırlar. Yoksa mesela yaygın hepatit B promosyonlu ya da promosyonsuz ilaçlarla tedavi edilemez. Tıbbı sorgulayan, denetleyen ve esas olarak da toplumsal sağlığın ancak düzgün çevre koşullarıyla gerçekleşebileceğini bilen bir sağlık örgütlenmesi inşa etmeliyiz.

Kocaman, üstünde bir sürü hortum geçen, bir sürü de elektronik göstergeler, dit dit falan gibi sesler çıkaran makineler daha çok ancak hastane dizilerinde hayat kurtarır. Yoksulların hayatlarını kurtaran temiz su, temiz çevre, sağlıklı ev -ki mesela şu anda kolektif olarak inşa ettiğimiz kerpiç evler, sağlıklı gıda toplumsal sağılığın temel unsurlarıdır. Biz ilaç tekelleri gibi insanları ilaç müşterisi olarak görmediğimizden onlar gibi herkesi sürekli hasta ve ilaç bağımlısı kılmaya çalışmıyoruz. Çocukları hasta etmeden kurtarmak zorundayız. Çıplak ayaklı doktorlar, yani koca koca fakülteler, üniversiteler, diplomalar yerine hijyen bilgisi, ilk yardım ve temel sağlık eğitimi almış binlerce kadın, erkek, çocuk ancak toplumsal sağlığı komünlerde inşa edilebilir.

Ben dilekçe yazmaya devam edeyim.

Dilekçe sayı 0003, Sayın DTK-Sağlık Komisyonu; özgür komünlerde ve özellikle bölgelerde yaygın olan hastalıklara karşı ne gibi önlemler almayı düşünüyorsunuz? Sağlık komiteleri, çıplak ayaklı doktorlar ile toplumsal sağlığın örgütlenmesi ya da bol cihazlı piyasalaştırılmış devlet hastanelerinden, özel hastanelerden mütevellit sağlık sisteminden mi umut beklemeliyiz. Neden bekliyoruz?

Metin Yeğin. Yurttaş. Dilekçeperver…

metinyegin@gmail.com

December 19, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ezilenler, isyan, kent yasami, kir yasami, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, Su, tarim gida GDO, yerel yönetimler, yerli - yerel halklar | 1 Comment

Maude Barlow ve Egemenlerin Suda Birbirine Karışan İzleri – Kızılca Yürür

Maude Barlow’un, “Su Savaşçıları Karşı Koyuyor” bölümünde kendi kişisel su direnişi deneyimleriyle de ilginçleştirdiği kitabını okurken, yazarın Fabianist düşüncenin bir yandaşı olduğuna, merhum Adam Smith’in modern toplumda kamunun rolü ve işbirliğinin amaçları konusundaki fikirlerine de çok uzak olmadığına karar verdim. Diğer yandan, ‘sulara kim, ne yapıyor?’ sorusuna derli toplu yanıt veren bir kaynakla karşı karşıya olduğumuzu belirtmekte de, fayda var.

Su ve enerji yoğunluklu endüstri tarımı, sanayinin artan su gereksinimi, büyük barajlarda hızla buharlaşan ve tuzlanan sular, hızlı kentleşme ve buna bağlı olarak hidrolik döngünün kırılması; küresel neoliberal ekonominin baskılarıyla, ülkemizde de, ticari kaygıların toplumsal ve ekolojik kaygıları susturmasına, kötü planlama faaliyetleri ve kamusal denetim eksikliğiyle, 80’li yıllardan beri su felaketlerini kanıksamamıza yol açtı.

Bütün dünyada da, erozyon ve iklim değişikliğine bağlı kuraklık, nehirlerin yataklarından boru hatlarıyla çekilmesine bağlı olarak ekolojik su sistemlerinin çökmesi ve suların derinlerdeki yatakları besleyemeden denizlere karışıp kaybolması, atık suların da arıtılmadan denize dökülüp, döngü dışına çıkması ve kaybedilmesi; suları tutabilecek sulak alanların ve ormanların yok edilmesiyle, doğal ve olağan su tutucu filtrelerin de ortadan kalkması, bir su krizinden bahsetmemize yol açan değişimler. Üstelik su kıtlığından doğan sorunların dağılımı, getirilen çözüm önerilerinin içeriği, büyük ve artmaya aday adaletsizlikleri beraberinde getiriyor. En ağır sorunları, suların çekilmesine yol açan kararları kendi almamış, kontrolsüzce su tüketiminden sorumlu olan ve çıkar sağlayan kesimlerden olmayan insanlar çekiyor.

Barlow, kitabında şu gelişmeleri kayda geçirmiş: • 1995-2005 arası, kuraklık çeken toprak yüzdesi iki kat arttı

• Eriyen buzullarla denizlerin yükselmesi, artan su kirliliği ve buna bağlı yosunlaşma, taşkın sulamayla sürüklenen verimsiz topraklar, ormancılık, petrol ve madencilik şirketlerinin faaliyetleri, tüm dünyada sulak alanları kuruttu. Oysa sistemin böbrekleri olan sulak alanlar, sulardaki kir ve toksinleri, ırmak, göl ve akiferlere ulaşmadan süzer. Aynı şekilde, ekosistemin akciğerleri olan, kirliliği emen ve taşkınları önleyen ormanlar da sürekli katliamlara kurban gidiyor.

Büyük baraj ve boru hattı projeleri kırsal bölgenin suyunu kentlere taşıyarak, kırsal alanda çölleşmeye ve tarım arazisinin kaybedilmesine yol açıyor. Susuz kalan çiftçilerin kentlere göç ederek su ve bağlı alt yapı hizmetlerinin tedariki sorununu derinleştirmesi bir yana, bu devasa projeler için para bulması gereken devletler, içinden çıkılması güç borç girdaplarına düşüyor. Ayrıca, kırsaldan kente su taşıyan bu sistemlerde sızıntı ve uzun mesafelerin getirdiği zorluklardan dolayı yüzde 40’a varan su kayıpları yaşanıyor. Aşırı borçlanma, ekonomik kararlarda mutlak çaresizlik anlamına da geliyor. Barlow, borçlu hükümetlerin su sistemlerine zarar veren ulus ötesi şirketlere sözünü geçirecek gücünün kalmadığını, bunların bazıları halkına baskı uygulayabilme gücü karşılığında ülkelerinin doğal kaynaklarını peşkeş çekse de, toplum yararına kamu politikaları izlemeye çalışan teknokratların bile, hareket alanlarının geniş olmadığını düşünüyor.
• Fabrika gibi çalışan çiftliklerde antibiyotik, azotlu gübre, böcek ve zararlı otlara karşı ilaç kullanımı çok yoğun ve bu zehirler, suya karışıyor. Endüstriyel tarım koşullarında şart olan taşkın sulama yönteminde, kullanılan suyun yüzde 80’i buharlaşmayla kaybediliyor ve suyun sürüklediği rüzgârla uçuşan üst toprak katmanı kaybedilince, çölleşme kaçınılmaz oluyor.

• Gelişmiş ülkelerde, kullanılan suyun yüzde 60’ı endüstrinin üretim süreçlerinde harcanıyor. Dünyanın dev nüfuslu, hızla sanayileşen ülkeleri Çin, Hindistan ve Brezilya bu kurala uyarak, giderek daha fazla suyu enerji üretim merkezlerinde ve fabrikalarda kirletiyor. Üstelik bu ülkelerde, üretimde çevre mevzuatına ne kadar uyulduğunu denetlemek iyice zorlaşıyor.

• Su kıtlığına bir teknik ve idari sorun gibi yaklaşan ulus ötesi düzenleme ve dengeleme kurumları; Dünya Bankası ve çeşitli bölgesel kalkınma bankaları, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve Dünya Ticaret Örgütü, doğal kaynakların korunması ve su adaletine dayalı planlama çalışmaları için gereken politik iradeye sahip değil. Bu kurumlar, hızlı bir teknolojik çözümün vaadine kapılarak, kısıtlı ve tükenmekte olan bir kaynak kabul ettikleri suyu paraya çevirmek için çalışan şirketlerle, gerekli finansal güce sahip olmadığını düşündükleri devletlerin işbirliğini destekliyor.

• Bu esnada, Kenya’daki Naivasha gölü, havzayı çevreleyen ve çiçek açınca Avrupa’ya gönderilen güllerin emdiği sularla kuruyor ve gölün eşsiz su aygırları evsiz kalıyor, şirketler Etiyopya ve Uganda’da taşınacak uygun göller aramaya başlamış bile. Bir litre etanol üretmek için 1700 litre su harcanması gerektiğinden, biyoyakıt bitkileri üretiminde önde gelen ülkelerden olan ABD’nin yer altı akiferleri hızla kuruyor. Hindistan’da suları şişeleyip götüren Coca Cola ve Pepsi fabrikalarına karşı köylülerin direnişi kısmi başarılar kazansa da, sürekli daha derine kazılması gereken kuyular ve kuraklıktan terk edilen köyler, ‘sanal su ihracı’ denen ve ürünlerin içinde ülkeyi terk eden suların, geri gelemediğini gösteriyor. Aynı ülkede, aşırı su içen genetiği değiştirilmiş pamuk türlerini eken Monsanto mağduru köylülerin suları tükenince, salgın hastalıktan kırılırcasına, yüz binlerce küçük çiftçinin intihar etmesi, nedense gazetelerde nadiren haber oldu.

Çin, tüm Asya’ya yayılan, insanlığın yarısının su kaynağı olan, Himalayaların eriyen karlarından beslenen, Tibet yaylasındaki on büyük havzanın sularını kendi ülkesinin kuzeyine yönlendirmeye çalışıyor. Çin’in kullanılamaz derecede kirlenen Sarı Nehri, hepsinin üstüne barajlar kurulmuş ve yatağı saptırılmış ırmakları düşünüldüğünde, dev su inşaatı bürokrasileri ve şirketlerinin Tibet yaylasının sularına da pervasızca müdahale edeceği anlaşılıyor.

• Bu pervasız tüketim hırsı karşısında ekolojik krizlerin ardı ardına patlak vermesinde şaşılacak bir yan yok. Mevcut ekonomik sistemi sarsmadan, krizlere yanıt arayan dünya bürokratları ve teknokratlarının çözümü, nükleer enerjiyle çalışan deniz suyu arıtma tesisleri, nano teknolojilerin su filtreleme ve geri kazanım ünitelerinde yaygın kullanımı, havadan su emen, bulutların yönünü değiştiren ve yağmur eken teknikler geliştirmek oluyor. Oysa örneğin deniz suyunun arıtılarak tatlı suya çevrilmesi esnasında, büyük miktarlarda toksik su üretilir, bir litre suya karşılık bir litre zehir denize boşaltılır, zira bu kimyasal yoğunluklu bir üretim yöntemidir.

Daha sonra, bu zehirli okyanus suyu yeniden filtreden geçirilerek, kullanıcıya temiz su niyetine ulaştırılır. Üstelik Küresel Su İstihbaratının raporuna göre, 2015’e kadar deniz suyu arıtma endüstrisi, üçe katlanarak büyüyecek. Öte yandan, Çin’de, birbirinin “bulutlarını çalan” ve kendi bölgesinde yağdıran eyaletlerin, ciddi çatışmalar yaşadığı biliniyor.

Kısaca, fakir ülkeleri geliştirmeleri ve kullanmaları zor, fantastik teknolojilerle borç yükünün altına sokmaya devam etmek, küresel adaletsizliği besleyecek, daha fazla teknoloji ve daha fazla müdahale, şimdiden öngörebildiğimiz yeni çevre sorunlarının patlak vermesinden öte bir işe yaramaz. Çevre sorunlarına sürekli daha gelişmiş teknolojilerle yanıt vermek, insanların, araştırma kurumlarıyla üniversitelerin ve devletlerin özel şirketlere bağımlılığını artıracak, onları kontrolü ve kararları tamamen teknokratlara ve şirket yöneticilerine devretmeye mecbur kılacaktır.
Maude Barlow, genel gidişata ilişkin gözlemlerini, su sorunlarının çözümüne ilişkin çabaların tarihiyle çerçevelendiriyor. Burada kitabın özellikle güçlü bir yanı, “su işleri”ne dalan kurumsal ve önemli bireysel aktörleri, yer aldıkları süreçler ve bağlantılarıyla, iyi tanımlaması. Bu aktörleri tanımlarken, hangi çıkarlarla hareket ettiklerini, hangi kisvelere bürünebildiklerini, yılların aktivisti Marlow sağlam hatlarla çizebilmiş. Bu niteliğiyle, su direnişinin tarihine adı geçenlerin bir kısmı da, kitapta eylemleriyle anılarak, su mücadelesinin ortak belleğine işlenmiş oluyor.

Barlow’un tanımladığı haliyle tarihi çerçeveyi, aktörleri ve faaliyetlerini kısaca özetlemek, kitabın tartışmasını eleştirmek için iyi bir zemin hazırlayabilir. Su konusunun ‘kötüler’ tarafında, Barlow’un küresel su karteline dönüşümünü izlediği, içme suyu ve suya bağlı hizmetlerin devleri: Fransız Suez ve Veolia, Alman RWE, daha sonra birkaç kez el değiştiren İngiliz kökenli Thames Water, atık su arıtma pazarının güçlü aktörleri ITT Corp., Nalco, US Filter, GE ve zamanında napalm ve portakal gazıyla zenginleşen, yakınlarda su arıtma teknolojileri işine kuvvetli bir giriş yapan Dow, sadece atık su arıtma değil deniz suyundan içme suyu kazanma konusunda da deneyimli İsrail Şirketi Mekerot ile ortak olan ABD kökenli US Filter Şirketini satın alarak genişleyen ve Ortadoğu pazarına gözünü diken Siemens, Singapur halkına geri dönüştürülmüş lağım suyunu şebeke suyu olarak pazarlayan Singapur merkezli Hyflux ve küresel bir hidro-merkez haline gelen Singapur’un diğer su arıtma şirketleri var.

Deniz suyunu arıtma işi başlı başına bir sektör haline gelmekte ve Hindistan ortaklı İspanyol Şirketi Begesa, Arap ülkeleri ve Ortadoğu’da Pazar arayan yine İspanyol Metito, İsrailli IDE ile yoğun bir rekabet içine girmiş durumda.

Nükleer enerjiyle deniz suyunu arıtma tesisleri hali hazırda Japonya, Kazakistan ve Hindistan’da var ve bu endüstri zaman içinde uranyum şirketlerinin de su pazarına gireceğinin habercisi. Nükleer enerji sektörüyle su sektöründeki kaynaşma, yeni ulus ötesi tröstlerin hem su hem enerji alanında büyük güçler haline gelebileceğini gösteriyor.

Örneğin Fransız su şirketi Suez, 2015-2020’de nükleer yatırımlar yapmayı planladığını açıklamış. Böylece elektrik ve su hizmetleri aynı şirket çatısından idare edilebilecek. Büyük su şirketleri üniversiteler ve bölgesel araştırma merkezlerinde, nano zarlar ve nano geçirgen kristaller üstünde yapılan araştırmaları da finanse ediyor. İsrail üniversitelerinde nano teknoloji araştırmalarına büyük yatırımlar yapılırken, Singapur’da kurulan küresel su araştırma ve geliştirme merkezi uluslararası ortaklıkla finanse ediliyor ve hükümet fonlarıyla çalışan üniversitelerin parlak projeleri burada, anında yeni teknolojilere dönüştürülerek piyasada kullanılabiliyor.

Atmosferik su jeneratörleri, havadaki suyu çekerek, kullanım için biriktiren küçük makineler. Bunların üreticileri arasında, yıllık satışı 5 milyon doları geçen Çin merkezli Hendrx Crop ve Singapurlu Hyflux var. Florida merkezli Aqua Sciences, havadan su üreten cihazlarını Pentagon’a sattı ve cihazları şimdilerde Ortadoğu’da savaşan Amerikan askerlerinin su gereksinimine katkıda bulunuyor.

Bulut tohumlama teknolojilerinde lider olan Çin şirketleri, bu işe yılda 50 milyon dolar harcayan Çin yerel hükümetlerinin kaynağıyla ayakta dursa da, 35 bin kişinin çalıştığı bu sektörün, tarımsal üretimde devleşen gıda şirketleri sayesinde büyüyeceği düşünülüyor. Bu teknolojiyle, bulutlar belli bir bölgeden geçerken üzerlerine uçakla kimyasallar dökerek o noktaya yağmur yağdırılması hedefleniyor. Herhalde gelecekte bulut hırsızlığı yasaları çıkarmak da hukukçuları zorlayan bir alan olacak.
‘Kötüler’ cenahında, şişe suyu pazarının baronları Nestle, Danone, Pepsi ve Coca Cola’yı saymadan geçemeyiz. Barlow, özellikle Avrupa ve ABD’de, musluk suyunun şişe suyundan çok daha kaliteli olmasına rağmen şişelenmiş suyun içme suyu pazarını ele geçirdiğini ama yılda 1 trilyon doların üzerinde cirosu bulunan küresel tatlı su pazarına küresel boru şebekesiyle yaygınlaşacak ambalajsız su ihracatını da katmak gerektiğini belirtiyor.

Sorun tatlı su tükendikçe kıymetinin artacak olması ve şirketlerin kazançlarının krizin derinleşmesiyle artması. Oysa çevre hizmetleri ticareti de pek çok durumda aynı şirketlerin faaliyet alanı, yani kuzuyu kurda teslim etmiş durumdayız.

Bu çıkar çatışmasının ötesinde su şirketleri, alt yapı gereksinimi büyük, fakir bölgelere gitmiyor, zira orada kazanacak para yok. Özel sektör yatırımlarının sadece yüzde biri Sahara altı Afrika ve Güney Asya’ya gidiyor, kırsal bölgelere özel sektörün alt yapı yatırımı sıfır.

Su kaynakları ve hizmet imtiyazlarının tekeli özel sektöre geçtikçe, su kaynağı potansiyelinin saptanması ve uzun vadeli planlama yetkisi de hükümetlerin elinden çıkıyor ve böylece kısa vadeli, tekil şirket çıkarınca örgütlenen yatırım ve planlama, kırsalın sularının kentlere akmasına, kırsal bölgelerde ekosistem çökmesine ve ekonomik felaketlere, bağımsız su kalitesi tahlilleri gerçekleştirilemediğinden atık sulardan dönüştürülmüş suların düzenli sağlık krizlerine yol açmasına ve kaynaklarla teknolojiye hükmeden su lobilerinin dünya çapında büyük politik güç elde etmesine zemin hazırlıyor.

Politik güç noktasından, oyunun bir diğer aktörü olan, neoliberal dünya düzeninin güçlü teknokratlarınca yürütülen, çokuluslu kurumlara geliyoruz. Barlow, 19. yüzyılın sonundan itibaren özel su endüstrisinin varlığını kabul etmekle beraber kamusal su ve su hizmetleri tedariki modelinin özel sektör ağırlıklı bir modele dönüşmesi sürecini 1989’da İngiltere’de, Thatcher döneminde gelişen su özelleştirmeleri furyasıyla başlatıyor.

Fransız tipi kamu idaresi modelinde su hizmetinde özel sektör-kamu işbirliğinin tarihi 80 öncelerine dek gitse de Fransız belediyelerinin giderek güçten düşmesi ve taşeron kullanma eğilimi bu ülkede de 80 sonrası küresel yapılanmayla kendini gösterdi. Barlow ekonomik ve politik dayatmalara karşı savunmasız ülkelerde işleyen mekanizmayı ve burada çokuluslu kurumların rolünü şöyle özetliyor:

Dünya Bankası, 80’ler öncesinde pek çok belediye ve hükümete kamu hizmetlerini geliştirmeleri için düşük faizli kredi vermişti. 80’ler sonrası kredi faizleri birden yükseldi, geri ödemeler aksayınca idarelere kamu işletmelerini, alt yapı kuruluşlarını satmaları, sağlık, eğitim, elektrik, iletişim ve ulaştırma hizmetlerini özelleştirmeleri için baskı yapıldı. 90’lar boyunca, su sistemi işletmelerinin su şirketlerine satılması, verilecek yeni kredilerin su hizmetlerinin özelleştirilmesine bağlanması, bölgesel kalkınma bankaları da işin içine sokularak alınan kredilerin özel sektöre akıtılması hızlandı.

Öyle ki 2000’lere gelindiğinde Hindistan’ın bütün ırmak sistemleri şirketlere kiralanmış, imtiyazlı ortaklık, kiralama ya da işletme hakkı gibi çeşitli özelleştirme yöntemleriyle, kamu-özel sektör ortaklıkları Afrika’dan, Avustralya’ya tüm dünyaya yayılmış durumdaydı.

Kamu-özel sektör ortaklığının anlamı pratikte şuydu: Özelleştirme, kredi koşullarıyla dayatılır. Şirket lehine yaptırımlar arasında, bir ürüne dönüşen su borcunu ödeyemeyen insanların sularının kesilmesi vardır. Bu esnada, su faturaları şirket kazancına uyacak şekilde kabarır. Şirket, genellikle alt yapı iyileştirilmesi ve su erişiminin en fakirlere sağlanmasına yatırım sözlerini yerine getirmez, ancak bağlayıcı hükümler gereği, toplum anlaşmadan çekilirse büyük tazminatlar öder, şirketler kazancı düşük bulduğunda, ortaklıktan çekilir. Anlaşmazlıklar DB’nin Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi’nde çözülür ve Merkezin kararlarının çoğu şirketler lehine verilir. İngiliz Biwater-Tanzanya hükümeti arasındaki anlaşmazlıkta, ancak yoğun uluslararası destekle Tanzanya’nın vaatlerini yerine getirmeyen su şirketini ülkeden kovması ve tazminat hakkını alması mümkün olmuştu.

Şirketler ayrıca, DB’nin Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı tarafından da, siyasi direniş dahil her türlü riske karşı sigortalanır. DB’nin su hizmetlerinde özelleştirme işlerini düzenleyen diğer kurumları, Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası, Uluslararası Kalkınma Ajansı ve Uluslararası Finans Kurumu, ‘yoksullukla mücadele’ ve ‘sürdürülebilir kalkınma’ projelerine destek verdikleri iddiasıyla ve Afrika, Asya ve Amerika Ülkeleri Kalkınma Bankalarıyla işbirliği içinde küresel su düzenini şekillendirme işini üstlenir.

1992’de BM’nin topladığı Dublin Konferansı’ndan beri, suyun kıt bir meta olduğu ve herkes için su idealinin ancak büyük finansmanla gerçekleştirilebileceği ilkesi, DB’nin su konusunda küresel uzlaşma imal etmesini ve Dünya Su Konseyi’nin oluşturulmasını sağladı. İşte İstanbul’da düzenlenen

5. Su Forumunu protesto ettiğimiz, yönetim kurulunda önemli su şirketlerinin simsarlarının oturduğu bu Konsey, Forumlarıyla su politikalarına ilişkin küresel programlamayı gerçekleştiren, devlet temsilcilerinin ülkelerine dönüp kararlarını mevzuatlarına taşıdığı esas kurum rolüne yükseldi.

Barlow’un kitabında ayrıntılarıyla işlediği Aquafed gibi özel sektörün kendi su birliklerine, su işlerine etki eden bölgesel kurumlara burada ayrıntılı girmeyeceğiz. Ancak 2006 yılında Dünya Su Kalkınma Raporunu yayınlayan BM’nin “Global Impact” Küresel İş Etiği Sözleşmesiyle Suez ve Veolia gibi hunhar su şirketlerine bile ‘yeşil kimlik’ ve ‘sosyal sorumluluk sahibi kurum’ imajını sağladığını, UNESCO’nun “Küresel Su Görevi” (2007) çerçevesinde Cargill, Dow Chemicals ve küresel su kirleticisi ürünler üreticisi Protector&Gamble ile gelişmekte olan ülkelerde ‘temiz su, kanalizasyon ve hijyen eğitimi’ sağlamak üzere bir araya geldiğini belirtelim. Şirketler ve medeni dünyanın insaniyet namına iş gören kurumları, bize tuvalete gittikten sonra elimizi yıkamayı öğretirken, Amerika’nın en büyük yeraltı akiferi olan Teksas ile Kaliforniya’nın toplamından daha büyük bir alanı kaplayan ve şu anda en azından beş yüz kent ve kasabaya su sağlayan Guarani akiferinin üstünde, büyük bir Amerikan askeri üssü bulunuyor.

DB ve BM tarafından işletilen Fonlama Konsorsiyumu “Küresel Çevre Fonu” Guarani’nin işletilmesi projesinin içinde ve yine Barlow’un belirttiğine göre, eski ABD Başkanı George W. Bush akiferin üzerinde, Kuzey Paraguay’a ait kısımdan 40.500 hektar çiftlik arazisi satın almış durumda.

Barlow’un kitabının son iki bölümünde değindiği ‘iyilere’, yani su savaşçılarına ve mevcut işleyişe alternatif çözüm önerileri geliştiren kişi ve kurumlara da kısaca değinelim. ‘İyiler’ safında Barlow, anayasasına suyun insan hakkı olduğu ve insani tüketim için gereken suyu kamunun temin etmesi gerektiği hükmünü kamu zoruyla da olsa yerleştiren Uruguay hükümetini, yine içme suyu teminini kamu görevi olarak tanımlayan ve yasalaştıran Hollanda’yı koyarak, onları suyu bir ulusal güvenlik meselesi, su kaynakları üstünde denetimi bir pazarlık ve baskı aracı olarak gören devletlerden ayırıyor. “İnsan Hakları ve Bütün Canlıların Suya Erişimi için Bir Güney Amerika Sözleşmesi” talep eden Evo Morales de kitabın iyileri arasına girmiş.

Barlow’un esas ‘iyileri’, ağır borç yükü altındaki ülkelerin borçlarının silinmesini ya da hafifletilmesini savunan Jubilee South, küresel su politikalarının takipçisi Water Watch, su adaleti kavramını Ortadoğu’da barış için kullanmayı amaçlayan Dünya Dostları Ortadoğu, yerel gıda üretimi, çevre koruma projeleri ve sürdürülebilir tarım ayakları üstünde yükselen Uluslararası Küreselleşme Forumu gibi sivil toplum örgütleri.

Barlow’un savunduğu çözüm önerileri arasında, İsviçre’nin Alliance Sud Grubu’ndan Rosmarie Bar’ın öne sürdüğü, iyi yönetişim talebi de var. Buna göre, iyi yönetişim evrensel olarak uygulanabilir insan haklarına dayalı, bağlayıcı, yasal bir temeli gerektirir. Doğru hazırlanmış bir BM Sözleşmesiyle, suyun bir meta değil, toplumsal ve kültürel bir değer olduğunu kesinleştiren çerçeve kurulabilir.

Barlow’un çözüm önerilerinin diğer dayanağını, Slovak bilim insanı Michal Kravçik ve arkadaşlarının havzaları yenileme ve su kaynaklarını koruma planı oluşturuyor. Bu plana göre hidrolojik döngünün bizi sonsuza kadar suyla besleyebilmesi için, 1) yağmur sularının yerel havzalarda kalmasına izin verecek koşulların oluşturulması, yani yağmur sularının düştüğü ve toprağa akabildiği doğal alanların yenilenmesi, günlük kullanımda suyun okyanuslara gönderilmesi yerine toplanarak, temiz olarak toprağa dönmesinin sağlanması; 2) yeraltı su kaynaklarının doğal dolum hızından daha büyük bir hızla boşalmasına izin verilmemesi, hükümetlerin yeraltı su kaynaklarıyla ilgili yoğun araştırmalara girişerek, yeraltı rezervleri yok olmadan, bu kaynakların denetimini kontrol altına alması; 3) yüzey ve yeraltı su kaynaklarını kirletmeye son verilmesi ve katı yasal düzenlemelerle, Martin Luther King’in dediği üzere, “yasalarla insan kalbini değiştirmek mümkün olmasa da, kalpsiz olanların dizginlenmesi” gerekiyor.

Kitabın vurgusuna göre Kravçik, büyük şirketlere para kazandıracak mühendislik ve teknoloji harikalarına yatırım yapmaktansa insanların doğaya özenli ilgisini hedefleyen projesinin ekonomik küreselleşme ve gerisindeki büyüme zorunluluğuna ters düştüğünü biliyor. Ancak yine de, onun ‘topluluk bazında sürdürülebilir kalkınma programlarını benimseme’ çağrısını, Barlow da hükümetlere ve uluslararası kurumlara dayatmak üzere, bize aktarmaktan kendini alamıyor.

İşte Barlow’un kitap boyunca alttan alta savunduğu noktalarla sorunumuz da burada netleşiyor. Kitabın 208 sayfası boyunca, Barlow bir kere olsun ‘emperyalizm’, ‘kapitalizm’, ‘üretim ilişkileri’, ‘mülkiyet ilişkileri’ dememeyi başarıyor. Silah endüstrisinden, özel ve devlete bağlı ordulardan, uyuşturucu ve fuhuş işlerine bakan mafya mensuplarıyla iç içe geçmiş çokuluslu güç tekellerinden, böylesi büyük ve karanlık konulardan bahsetmemeye çok kararlı. Sanki şirketler tarafından satın alınabilen yoz politikacılarımızdan kurtulsak, şu BM’yi kuruluş amaçları konusunda aydınlatabilsek ve ülkelerimizin anayasasına ‘su bir insanlık hakkıdır’ ibaresini bir yerleştirebilsek gerisi çorap söküğü gibi gelecek. Esaslı teknokratlar ve işinin ehli hukukçuları da yelkenimize rüzgâr ederek küresel su adaletini, su demokrasisini inşa edeceğiz. Özel şirketler katı kanunlarımız ve çevre koruma mevzuatımız karşısında süt dökmüş birer kedi gibi yola gelecek.

Barlow, geniş bir küresel uzlaşma alanı bulabilmek ve İstanbul Su Forumu sürecinde kendi ve arkadaşlarının sıkça dile getirdiği gibi acil kriz karşısında olabilecek en geniş ittifakı oluşturabilmek için safdil numarası mı yapıyor, yoksa içine hapsolduğu STK mantığı onun dünyayı gerçekten böyle görmesine olanak mı tanıyor, bilemeyiz. Şu kadarını söyleyebiliriz: Kendi kitabında sayıp döktüğü tablo karşısında, kendi anlattığı zaferlerin zayıf kaldığını, kozmetik müdahalelerinden öteye gidemediğini yer yer itiraf ettiğini gözden kaçırmış. Çizdiği tabloya bakılırsa korktuğu kanlı, çatışmalı su savaşları, ülkeler arasında değil, karar verme imtiyazına sahip olanlar ve olmayanlar, mülkiyet gücünü elinde tutanlar ve tutmayanlar arasında gerçekleşecek gibi görünüyor ve onun aksine biz bunu gayet olumlu bir gelişme olarak bekliyoruz. Barlow, suyu bir insanlık hakkı olarak tanımlarken, insanlık hakkı kavramının ne kadar kolonyalist, burjuva hukukunu çağrıştıran, akla hemen toplumsal anlaşma zırvalıklarını getiren renklere bulandığını göz ardı ediyor.

Kolonyalist, çünkü günümüzde ABD orduları insan haklarını uygulamak adına Irak ve Afganistan’ı işgal etti. Burjuva hukukunu çağrıştırıyor; çünkü haklarınızı ancak burjuvaların mahkemelerinde ararsınız, suyunuzu çalan sistemin yargıçlarının insafına kalmayı kabul ederek yola çıkarsınız. Toplumsal anlaşma çağrıştırıyor çünkü bu düzlemde konuşabilmek bile, bu anlaşmaya taraf olabilecek bir dili konuşmayı öğrenmiş olmanızı gerektiriyor.

Sosyal hak mücadelesi, STK direnişi, ancak belli bir dille, belli yöntemleri bilerek örgütlenebiliyor. Mücadeleyi bu dar ve başkalarınca belirlenmiş kıyafete tıkıştırmak, sonuçta söylemi de kravatlı ve eli evrak çantalı bir kâtibin dili dışında aramayı zorlaştırıyor.

İşte bu nedenlerle, yazımızın başında Barlow’u Fabiancı ve Adam Smith’in fikirlerine yakın bir yere konumlandırmıştık. Fabiancılara 19. yüzyıl sonlarında ‘gaz ve su sosyalistleri’ de deniyordu çünkü belediyelerin çalışan halka bedava su ve gaz tedarik etmesi, çocuklara okullarda bedava sabah kahvaltısı çıkartılması, işçilere eşit ve kaliteli sağlık hizmetlerinin sunulması, ufak tüketici-üretici kooperatiflerinin işleyebileceği bir yerel yapının oluşturulması, onların sosyalizm anlayışının nihai ufkunu teşkil ediyordu. Gerçi İngiltere’nin Hindistan’a ‘medeniyet götüren’ sömürgeciliğini onaylayan Fabiancı Bernard Shaw’un aksine, Barlow yer yer ‘yerelin kaynaklar üstünde daha fazla söz sahibi olmasını’ savunuyor, kamu-kamu ortaklıklarıyla gelişmiş ülkelerin henüz yol yordam bilmeyen az gelişmiş ülkelere medeniyet taşımasını doğru buluyor. Ancak nihayetinde, su sorununun çözümünü iyi niyetli bir BM desteğiyle dünyaya yayılacak bir Mavi Sözleşmeye bağlıyor. Barlow bunu, gerçekçi ve uygulanabilir bir strateji olarak savunabilir, biz BM’yi iyi niyetli olmaya zorlamanın, gerçekçi bir politik yaklaşım olduğunu düşünmüyoruz.

Aynı şekilde, alt yapı ve toplumsal hizmetleri, ‘kazanç amacı güdemeyeceğinden’ devletin ellerine bırakan, kişisel çıkarların birbirini destekleyerek, toplumu en yüksek refah noktasına taşıdığı bir ideal dünyada yaşayan Adam Smith ile de Barlow arasında zihinsel bir akrabalık mevcut. Mesele, kazanç baskısı olmayan kamunun, daha insani politikalar güdeceğine güvenerek, su hizmetlerini illa ki ve nasıl olursa olsun kamunun ellerine teslim etmekten ibaret olamaz. Ülkemizde de dünyada da, kamu tekeline bırakılan toplum hizmetlerinin her zaman toplumun azami faydası için kullanılmadığı deneyimi yaşanmıştır. Bu yüzden de özelleştirmeler bir hayır işi, yolsuzlukları önleme çalışması gibi sunulabilmektedir.

Mesele tam da teknokrasiyi zayıflatarak insanların beraber yaşadıkları doğal varlıklar üstünde daha fazla söz ve kontrol sahibi olmasını sağlamak, bunun araçlarını şimdiden, mücadele esnasında yaratmaya uğraşmaksa, direnişi bile kamu hizmetlerinin kamuya geri verilmesi odağından farklı bir merkezde kurmak önemlidir.

Bu yüzden, klasik ekonomik teorinin hümanist kanadı da, bizim için yol gösterici olamaz. İşte bu noktalarda, Barlow’un kitabı, sivil toplum örgütlenmesinin su mücadelesini layıkıyla örmekte neden yetersiz kaldığını da bize çok iyi gösteren, düşmememiz gereken düşünsel hatalara işaret eden bir eserdir.

http://www.meseledergi.com/content.php?cid=444&id=30

September 24, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, sistem karsitligi, Su, tarim gida GDO | Leave a comment

Sular ve Hidro Elektrik Santraller (Abdullah AYSU)

Evet, sularımız pet şişeier, damacanalar derken şimdi de borulara hapsediliyor. Doğa sulardan mahrum kalacakmış ne gam! Su boruların içinde paraya dönüşüp şirketlerin kasasına akacak. Başka bir deyişle, şirketler; “su nerede daha çok tüketilecek ve para getirecekse o yöne doğru aksın, akıtılsın” istiyorlar.
Su yaşamdır. Suyun yokluğu doğanın dengesini bozar; önce yavaş yavaş kuşlar kaybolur, ardından sazlıklar ölür, göller kurur. Su giderek daha derine kaçar. İklim sertleşir, tarlalar çoraklaşır.

Suyun tükendiği yerlerde yaban hayat yok olur. Yaban hayat da neymiş deyip geçemeyiz. Çünkü yaban hayat, tarımın dolayısıyla gıdanın devamı ve ekolojik yaşamın sürmesi için olmazsa olmazdır.

Çiftçiler, arı olmazsa meyve ve sebzelerin meyve bağlamayacağını, solucanlar olmazsa toprağın kendini yeniden üretemeyeceğini dolayısıyla yaşama, üremeye analık edemeyeceğini bilir. Fareler olmazsa toprağın havasız kalacağını, yılan olmazsa her tarafı farelerin basacağını, leylekler olmazsa yılanların daha da çoğalacağını, domuz olmazsa ormanların hayatiyitini sürdüremeyeceğini farkındadır. Bitkilerin özsuyunu emerek kurumalarına neden olan yaprak bitlerini yiyerek kendi yaşamını sürdüren uğur böceklerini tarla kuşları yiyerek hayatta kalır. Tarla kuşlarınıda yırtıcı etçil kanatlılar yer. Bu döngü böyle devam eder gider. Doğadaki bu sonsuz zincirin halkalarından daha bir çok örnekler verilebilir. İşte yaşamı var eden ve dengede tutan bu sonsuz zincirin halkalarını oluşturan canlılar susuz yaşayamaz!

Şimdi Türkiye’de şirketler akarsuları doğal ortamlarından/akışından alıkoyuyor boruların içine alıyor. Nehirlerin hatta derelerin üzerine Hidro Elektrik Santraller (HES) kuruyorlar. Sulardan enerji elde etmek için yaşam iksiri suyu boruların içine hapsediyorlar. Akarsuları boruların içine hapsedebilmek için boruların güzergâhına rastlayan herşey, Köyceğiz’de yapılan HES’in yapım öncesinde olduğu gibi yüzyıllık çınar ağaçları dahil herşeyi kesiyor, yok ediyorlar. HES’lerin zararı bu kadar ile de kalmıyor. Üzerine HES kurulan akarsuların geçtiği ovalarda yılda iki ürün alınıyor olmasına rağmen tarımda uygulanan yanlış politikalar nedeniyle çiftçiler her geçen gün yoksullaşıyor. Şimdi HES için boruların içine alınan bu sular nedeniyle bırakalım yılda iki ürün almayı iki yılda bir ürün bile alınamayacak. Yılda iki ürün aldığı halde yoksullaşan çiftçiler iki yılda bir ürün almaya başladıklarında üretime devam edebilmeleri ve köylerinde kalmaları mümkün olmayacak, kentlere göç edecek!

Şu anda 1500’ün üzerinde HES’in kuruluşu için ruhsat almış durumda şirketler. Söz konusu şirketler, hak devri yapabiliyor ki; gazetelere ilan verebiliyor, HES kurmak için aldıkları ruhsatları alıyor, satıyorlar.

Şirketler suların özgür akmasının sağladığı yaşamı ve değeri değersiz göstermek için “Su akıyor, Türk bakıyor” sloganını üretip, ortaya attılar. Oysa sular amaçsız akmaz. Özgüür akışıyla bütün evrene yaşam sunar. Açıktan akan sular, buharlaşması sonucunda suyun akmadığı kurak bölgelere de yağmur olur düşer, düştükleri yerlere de hayat verir. Herşeyi para olarak gören paragöz şirketler ve kendisini onlara hizmete adamış hükümet suyun akışını amaçsız ve yararsız olarak görebilir. Şirketler ve hükümetler için paraya dönüşmeyen sular yararsız ve değersiz gelebilir. Onlar için değersiz olan, özgür akışıyla onlara para sağlamayan su, tüm canlılar ve doğanın devamı için yararlıdır, gereklidir.

Evet, sularımız pet şişeier, damacanalar derken şimdi de borulara hapsediliyor. Doğa sulardan mahrum kalacakmış ne gam! Su boruların içinde paraya dönüşüp şirketlerin kasasına akacak Onlar için önemli olan bu. Başka bir deyişle, şirketler; “su nerede daha çok tüketilecek ve para getirecekse o yöne doğru aksın, akıtılsın” istiyorlar.

Su para olsun, şirketlerin kasasına aksın diye hükümet, devlet garantili HES’ıer kurulması için bol keseden ruhsat dağıtıyor. Dünya Bankası bu konuda şirketlere destek veriyor. Dünya Bankası’nın isteğiyle hükümetler şirketler için yasal düzenlemeler yapıyor.

Ancak akarsuların borulara hapsedilmesi, şişeler ile damacanalara hapsedilmesine benzemez. Bir şey(ler) yapmalı!

Abdullah AYSU
tarvak2004@yahoo.comBu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
İstanbul – BİA Haber Merkezi
25 Aralık 2009, Cuma

http://www.ekolojistler.org/sular-ve-hidro-elektrik-santraller-abdullah-aysu.html

January 7, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, bu topraklar, ekoloji, sistem karsitligi, Su | 1 Comment

SAVAŞTAN KÂR ÇIKARMAK – Dilaver Demirağ

Dilimizde bir deyim vardır, sinekten yağ çıkarmak diye… Birileri de şu günlerde sudan savaş ve kana bulanmış kârlar çıkarma derdinde.

Sütlüce’de çokuluslu su şirketlerinin sponsorluğunda hatta hamiliğinde Dünya Su Konseyi toplantısı yapılıyor. Bu toplantının amacının su kaynaklarının satışı olduğunu iyi bilen ve buna itirazı olan göstericiler düzenin/hükümetin bekçiliğini yapan polis tarafından kıyasıya ve acımasızca dövülüyor. Böylece su pazarlamacılarına ve AB liderlerine Türkiye demokrasisinin olgunluk düzeyini göstererek “AB’ye ne kadar hazırız” mesajını iletmiş oluyoruz.

Polis için gösterici tek bir anlam ifade ediyor: baş belası. Bitmeyen nöbetler, amirlerin keyfiliği, geçim sıkıntısı ve daha birçok sorun göstericide simgeselleşiyor ve polis, tüm bu sıkıntılarının acısını onlardan çıkararak “aşırı güç kullanıyor”.

Salonda tacirliği ile övünen hükümetin eski dışişleri bakanı, zirvenin ev sahibi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül pazarlama ayinine uygun olarak Türkiye’nin 10 yıl içinde su bakımından yoksul ülkeler arasında olacağını söylüyor. Oysa kişi başına düşen su miktarı 2000 metreküpün altında olan her ülke “su yoksulu” sayılıyor. Bir ülkenin su zengini olabilmesi için kişi başına düşen yıllık ortalama su miktarının en az 10 bin metreküp olması gerekiyor ki Türkiye’de bu miktar, Gül’ün verdiği rakamla, 1830 metreküp civarında. Yani Türkiye zaten “su yoksulu” bir ülke.

Biz kendimizi su yoksulunun da yoksulu olan Ortadoğu ülkeleri ve Afrika ile kıyasladığımızdan hâlâ su kaynakları bakımından kendine yeterli ülke konumunda görüyoruz. Oysa kişi başına düşen su miktarı ortalama 5000 metreküpün altında olmayan AB ülkeleri yahut Kuzey Amerika ülkeleri ile kıyaslandığımızda biz basbayağı bir yoksul ülkeyiz. Kanada da kişi başına 92 bin metreküp su düşerken, ABD’de bu rakam 10 bin metreküp.

Biz ise hem yoksuluz, hem savurgan, hem de vurdumduymazız. Çünkü akarsularımız adeta birer kanalizasyona dönüşmüş halde, sanayi kuruluşları bir yandan, kentler bir yandan akarsulara atıklarını boşaltıp duruyorlar. Bunun sonucu olarak zaman zaman yaz aylarında ishaller artıyor. Henüz bir salgın yaşanmadıysa bu, sanırım, ilahi güçlerce (!) korunuyor oluşumuzdandır. Mikroptan ya da zehirli atıklardan kurtulanlar ise bu kez klordan içilemeyecek kadar kötü suları içmek zorunda kalıyor.

Ama durun! Belediyeler tarafından kentlere verilen sudaki yegâne tehlike aşırı klor değil. Kentlere verilen içme sularında arsenik ve ağır metaller de var. Bunları arıtmak için basit yöntemler yeterli değil ve ileri düzeyde biyolojik arıtma yapabilen tesis ise büyük kentlerde bile çok az. Yani koleradan, dizanteriden yahut aşırılaşmış ishalden ölmezseniz, bu kez arsenik başta olmak üzere ağır metalden dolayı kanserden öleceksiniz.

Şehir şebeke suyunun durumu bu olunca ambalajlı su sektörü adeta “zil takıp oynuyor”.. Çünkü sokak dili ile “işler ayna”.

Pazarın rakamsal büyüklüğü 2007 yılı verileriyle 1,2 milyar dolar. Pazar her yıl % 11 büyüyor. 2007 yılında tüketilen su miktarı 10 milyar litre. Türkiye’de 2006 yılında kişi başı ambalajlı su tüketimi yılda 91 litre. AB’de ise kişi başına paketlenmiş su tüketimi 2008 verileriyle 105 lt civarında. Yani AB ülkelerini yakalamaya az kaldı. Ancak nüfusun büyük bölümü hala musluktan su içmeyi tercih ediyor. Çünkü damacana su tüketecek gelir düzeyine sahip değiller.

Ve Dünya Su Konseyi’nin bu yılki teması su da özelleştirme. Konsey yöneticisi Loic Fauchon’un şu sözleri dikkat çekici: “İnsanlar su faturasına cep telefonu kadar ödeme yapmaya razı olursa hiçbir sıkıntı kalmayacak. İnsanlar cep telefonu kullanmadan da yaşabilirler, ama su kullanmadan yaşayamazlar. Arabaların vergilerine harcadığımız vergilerin yüzde 5’ini suya harcamazsak su sorununu çözemeyiz.”

Bolivya ve Hindistan, suyun özelleştirilmesinin vahim sonuçlarını göstermesi bakımından ibret verici kabul edilebilir, ama daha vahimleri de var.. Bolivya’da suyu özelleştiren devlet, halkın yağmur suyu biriktirmesini bile yasakladı. Hindistan’daki suyun sahibi de akarsuyu polis gücüyle koruyor, “su hırsızlarına” karşı. Bolivya’da suyun özelleştirilmesinde çok kan aktı. Çok insan Bolivya polisi ve jandarması tarafından Suez, Vivendi gibi dünyanın belli başlı su tekelleri için öldü.

İngiltere’de su zamları sonrası karşılaşılan durumlar da özelleştirmenin sakıncalarına dönük bir başka örnek. Birmingham’da toplu konut sitesindeki abonelerin su bedelini ödeyememesi sonucu suları kesilince, sakinler tuvalet gereksinimlerini gelişigüzel yerlerde hatta merdiven altlarında giderip, dışkısal atıklarını da sağa sola atmışlardı.

Yine özelleştirmeye dönük bir başka eleştiri su fiyatlarının artışı, özellikle yoksullar için. Moritanya için verilen örnek 30 kat. Kamu kurumlarınca yoksul bölgelere su verilemediğinden özel kuruluşlar bu bölgede tankerler ile su satıyor, bedeli şehir şebekesinden 30 kat daha pahalı. Hemen her yerde özelleştirmelerin ardından su fiyatları zamlanıyor. OECD’nin 1992 Meksika Raporu’nda buna dikkat çekildi.

İşte bu şartlar altında birileri su savaşlarının kapıda olduğunu söyleyip, savaş çıkmaması için “iyi bir su yönetimi şart” diyor. Kastedilen ise su kaynaklarının yönetiminin özel şirketlere devri, yani ya su kaynakları özelleşecek ya da savaş çıkacak.

Birileri pet şişe suyu bir silaha dönüştürüp şakağımıza dayıyor ve “ya paranı ya canını” diyor. Bu şantaja boyun eğmemek için sandıkta her şeyi iyi düşünün çünkü attığınız her oyun size cüzdanınızdan çekilen para, gıkınız çıkarsa da patlayacak bir savaş olarak dönmesi çok olası. 

Dilaver Demirağ: Araştırmacı, yazar. Yeşiller Partisi MYK üyesi

http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_docman&task=doc_download&gid=159&Itemid=36

December 27, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, bu topraklar, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, Su | Leave a comment

TARIM VE SU POLİTİKALARI – Süleyman Yılmaz

Gıda en temel ihtiyacımızdır, yaşamın temelidir. Bu temel ihtiyacımızın çoğunu tarımsal faaliyetlerden sağlıyoruz. Tüm yaşamın ve uygarlığın devamını sağlayan tarım hem dünyada hem de ülkemizde eski, derin ve büyük bir kriz içinde. Çünkü tarımda özellikle son yüzyılda içinde yaşadığımız kapitalist sistemin talepleri doğrultusunda sağlanan devasa miktarlardaki üretim artışları, aslında kapalı bir sistem olan dünyayı ekolojik bir krizle karşı karşıya bırakmıştır.

Küresel kapitalist sistemden ayrı olmayan ülkemizin tarım politikaları dünya kapitalist sisteminin taleplerine göre endüstrileştirmek doğrultusunda olmuştur. Son otuz yıldır artan ekonomik küreselleşme döneminde bu tarımsal kriz iyice ağırlaşmıştır. İçinde bulunduğumuz insan eliyle yaratılan küresel ısınma çağında endüstriyel tarım olarak adlandırdığımız bu sistem daha fazla sürdürülmez bir hal almıştır. Dünya tarımsal sistemine tarihsel olarak baktığımızda en büyük değişimlerin yirminci yüzyılın son elli yılında olduğunu görmekteyiz. ”Büyüme çağı” olarak adlandırılabilecek bu dönemde nüfus 1950’den 2000 yılına dek 2,5 milyardan 6 milyara çıkmış, tahıl üretimi üç kat artmış, et ve balık üretimi beş kat artmış, dünya ekonomisi yedi kat büyümüştür. Ama tüm bu devasa büyümeye rağmen dünya da her gece yatağına aç veya yarı aç giden 850 milyon insan var. Ayrıca dünyanın nüfusuna her yıl eklenen 70 milyon yeni insan var. Endüstriyel tarım uygulamaları ve sanayinin artan taleplerini karşısında artık topraklar yorulmuş ve sağlanan tüm ilaç, gübre ve hormon girdilerine rağmen eski verimini artık sağlayamaz durumdadır. Endüstriyel tarım yüzünden toprağın doğal yapısı değişmiştir. Tuzlanma ve kuraklık artmış çölleşme ve erozyon nedeniyle ekilebilir alanlar azalmıştır. Kentleşme, turizm ve sanayi tarafından özellikle birinci sınıf tarım alanları geri dönüşümsüz bir şekilde yok edilmeye devam etmektedir Sanayi ve tarımsal kaynaklı kimyasal kirlenme sularda, toprakta, denizlerde ve kentlerde artmıştır. Sağlıksız çevre koşullarına birde sağlıksız gıda ve sağlıksız suyun eklenmesiyle kanser, şeker hastalığı kalp damar hastalıları, obesite gibi sağlık sorunlarında adeta salgın tarzında bir patlama yaşanmaktadır.

Endüstriyel tarım nedeniyle yer üstü ve yer altı su kaynakları kurumaktadır. Kuraklık kalıcı ve geri döndürülemez bir noktaya gidiyor gibi görünmektedir. Sulak alanlar ve buralardaki yaşam, artan tarım alanı ve su ihtiyacı nedeniyle yok edilmektedir. Artan sanayi ve kentsel su ihtiyacı tarımsal alanda kullanılabilecek suyu çekmekte, sınai ve kentsel su kullanımının hem payı hem de miktarı artmaktadır. Küresel ölçekte zenginleşen ülkelerde bireyler kişisel olarak daha fazla su tüketmeyi talep etmektedir. Endüstriyel tarımdan kaynaklanan erozyon sonucu taşınan toprağın verimli üst tabakaları, gübre ve kimyasal artıklar okyanusların tabanını örtmekte ve denizlerde ölü alanlar insanlığın en kolay besin sağlayabileceği bu kaynakta endüstriyalist ekonomi nedeniyle yok olmaktadır.

Yeni tarım alanlarının açılması ve endüstrinin kereste ihtiyacı nedeniyle orman alanları ve kalitesi hızla azalırken, tüm dünya ormanlarının üçte ikisi yok edilmiştir Barındırdıkları biyoçeşitlilik ve doğal yaşam yok olmaktadır. Ormanların yok edilmesi, suyun tutulmasını azaltırken, toprağın esas canlılığını sağlayan yüzeysel toprakların da kaybına yol açmaktadır.

Tarih boyunca kentleri besleyen kırsal alanlar artık besleyemez duruma gelmiştir. 2050 yılında 9 milyarı aşacak dünya nüfusunu besleyebilmek bu halde imkansız görünmektedir. Endüstriyel tarımın en belirgin özelliği olan yüksek miktarda girdi kullanılarak yapılan tarım bunları karşılamakta zorlanan küçük çiftçiliği dünyanın her yerinde tasfiyesine yol açmıştır. Rekabet edemeyen küçük çiftçilerin kent varoşlarına ucuz iş gücü olarak yığılmasına neden olurken tarımsal faaliyet büyük toprak sahiplerinin eline geçerken tarımın sektörleşmesine neden olmuştur. Geleneksel köylü yaşam biçimi ve bilgeliği giderek yok olmaktadır. Topraklarını terk etmeyen dünya küçük çiftçilerin büyük bir kısmı kendi topraklarında tohum, gübre, ilaç sağlayan şirketlerine bağımlı hale getirilmiş ve toplumun en yoksul kesimini olmaya mahkum edilmişlerdir.

Tüm bu sürdürülemez sistemi yaratan ulusal ve uluslararası şirketler, sosyal devlet anlayışından kırıntı bile kalmamış meşruiyeti sorgulanır hale gelmiş devletler, şirketlerin ve merkez ülkelerin yönlendirmeleriyle hareket eden Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve İMF gibi uluslar üstü organizasyonlar 5. Dünya Su Forumu adı altında İstanbul’da toplanıyorlar. Kapitalizm krizden krize sürüklenirken dünyanın her yerinde kentlerin etrafına kümelenmiş yoksullara ilave daha fazla işsiz ve yoksul yaratmaya devam ediyor. En son küresel ekonomik krizle birlikte iflas eden kendi ekonomik bakış açılarıyla değerlendirildiklerinde bile her şeyleriyle başarısız olan şirketler kendilerine yeni kar alanları yaratmak için toplumun gıda ve suyuna bir kez daha göz diktikleri görülüyor. Kendi bankalarında kendi batık şirketlerini finanse edecek yeterince paraları olmasına rağmen bu krizleri yine topluma fatura etmek istiyorlar. Kurtarma paketlerinden bir kuruş bile yoksullaştırılanlara aktarılmazken suyu petrol gibi, gübre gibi, ilaç gibi şirketlerin tekelinde olan yeni bir girdi yaratmak istiyorlar. Tarımsal üretimde suyun yeni bir girdi olmasıyla artan maliyetler karşısında son otuz yıldır fiyatları artan gıdaya öncelikle yoksullar ulaşamayacak hale gelecektir. Eğer bu başarısız ve müflisler bunu başarabilirse kapitalizmi uzun süre yaşatabilecek bir kar kaynağına kavuşmuş olacaklar. Ama en temel hakkımız olan suya kente ve kırsalda ulaşma hakkımıza engel olanlara karşı birlikte yaşamın her alanında mücadele edeceğimizi ilan ediyoruz.

5. Su Forumunda toplananları eğer insanlık onuruna sahiplerse forumu derhal durdurmaları bu konunun gerçek muhataplarının tarım ve su politikalarını dinlemek üzere Alternatif Su Forumuna davet ediyoruz.

Süleyman Yılmaz: Dr., Yeşiller Partisi PM üyesi

http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_docman&task=doc_download&gid=159&Itemid=36

December 27, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, bu topraklar, sistem karsitligi, Su, tarim gida GDO | Leave a comment

Ab-ı hayatı ambalajlamak – Dilaver Demirağ

Su’yu iki biçimde düşünmek olası, birisi fiziğin suyu diğeri kültürel belleğimize yerleşmiş olan ruhun suyu.

O bir zamanlar insanı dinçleştiren, ona ölümsüzlük veren belleğini hem yeniden tazeleyen, hem de unutuşa neden olan esrarengiz bir maddeydi. Su geçmişte insanı arıtıp manevi olarak temizleyen. Onun yenden doğarak ruhsal kurtuluşunu sağlayan aşkın, kutsal bir madde idi. Su derin bir saygının konusuydu. Bizim kültürümüzde denizcilerin, balıkçıların, düşkünlerin piri olan Hızır’ın ab- hayatı yani hayat suyu idi. İçene sonsuz hayat ve mutluluk veriyor. Döküldüğü yere bolluk bereket saçıyordu.

Günümüzde ise alelade bir sıvı olarak kapitalizm elinde kapitalizmin ellerinde çoktan ticari bir ürüne dönüşmüş halde. Ambalajlanarak satılıyor, tüketiliyor ve israf ediliyor.

Bu yıl İstanbul’da beşincisi düzenlenen Dünya Su Formunun teması “özelleştirme”. Dünyanın çevreye karşı kayıtsız kalan, çevreden çok enerji lobilerinin, su tacirlerinin partneri olan Çevre bakan Veysel Eroğlu’da kürsüden ha bire baraj yatırımcılarına yatırım yapmaları için çağrıda bulunup duruyor.

Forum konuşmacılarının ağırlıklı olarak su kaynaklarının kıtlaşmasından, Ortadoğu’da savaş çıkacağını söyleyerek su yönetimine vurgu yapmaları boşuna değil, Çünkü yapılan ölümü gösterip sıtmaya razı etmek. Yani su şirketleri bizi sürekli olarak kıtlıktan, savaştan dem vurarak bizi korkutup, sonra da kamunun bu kriz döneminde suyu akıllıca yönetemeyeceğini söyleyip özelleştirmelere ikna etmeye çalışıyorlar.

Gül’ün açılış konuşması da bu pazarlama çalışmalarının bir parçası olacak şeyler içeriyor. Gül gerekli önlemler alınmaz ise 10 yıl sonra Türkiye su yoksulu olacak diyerek 2007 yılında İstanbul’da yaşanan susuzluğa, ondan öncesinde su kuyruklarına gönderme yaparak bilinçaltı korkularımıza hitap ediyor. Burada anahtar kelime “gerekli önlemler”. Gerekli önlemler lafını genellikle “susuzluk çekiyoruz ama bir sürü suyumuzda boşa akıyor” sözünden sonra kullanıyorlar. Ardından da bu gerekli önlemlerin tüm o boşa aktığı söylenen suları beton kapaklar içini hapsetmek olduğu belirtiliyor. Susuzluktan kurtuluşun daha çok baraj, daha çok sulama kanalı, daha çok su bendi yapmaktan yani suyun akışını kesmekten geçtiği anlamına geldiğini anlıyoruz.

O yüzden gelin tüm bu yalanları deşifre edelim ve su sorunu denilen şeyin ne olduğunu daha iyi anlayalım.

Su Kıt Değildir

Suyun kıt olduğunu söyleyenler gerçekte su şirketleri, baraj şirketleri ile onların sözde bilimsel pazarlamacıları. Gerçekte su dağılım itibari ile sınırlı ve eşitsizdir. 4 milyar yıl önce bu gezegende su ortaya çıktığında ne kadar su varsa, bugünde var olan su miktarı aynı.

Bunun nedeni su döngüsü dediğimiz olay. Su döngüsü %90 oranında yeryüzündeki su kaynaklarında oluşan buharlaşmanın, % 10 kadar da bitkilerin terlemesi ile açığa çıkan su buharının atmosferin üst katmanlarına çıkıp, daha sonra yoğunlaşarak yağmur ya da kar olarak yeryüzüne dönmesi. Sonra da aynı buharlaşma süreci ile atmosfere geri dönmesi. Yani su sürekli olarak dolaşım içinde olarak sabit bir miktarda kalıyor.

Dengesizlik ise yağış alan bölgelerin farkından doğuyor. Kimileri çok miktarda yağış alıyor ve oralara

su zengini diyoruz, kimileri ise az miktarda alıyor bunlara da su yoksulu diyoruz.

Ama yoksulluk ya da zenginlik bili göreli olabilir. Çünkü suyu az miktarda kullanan bir yerde çok

büyük bir kuraklık yaşanmaz ise mevcut su kaynakları sınırlı ve az da olsa yeterli olabilir.

Suyu kıtlaştıran mega kentler., fabrikalar, yanlış biçimde sulama yapan tarımsal kullanıcılar,

barajlar. Ve elbette suyu kıtlaştıran su kaynaklarını parselleyen özel şirketler.

İklim Değişimi Tüm Her Yerde Kuraklık Yaratmayacak

IPCC yani Hükümetler Arası İklim Değişim Paneli adını taşıyan ve BM’ye yeryüzündeki iklim değişimi konusunda danışmanlık yapan bilimsel kuruluşun son birkaç yıldır yayınladığı raporlar, yağış miktarında bir azalma yaşandığını ortaya koyuyor. Ancak total yağış miktarında bir düşüş değil. Çünkü bu raporlara göre iklim değişimi bazı yerleri kuraklaştırırken, bazı yerlerde ise yağış miktarını arttıracak ve buralarda aşırı yağışlardan zarar görecek.

Ama suyu kıtlaştıran asıl tehlike tek başına kuraklık değil. Su konusunda yapılan araştırmalar dev şehirlerin, yani nüfusu 10 milyonun üzerindeki kentlerin su döngüsünü olumsuz etkileyerek kuraklığı şiddetlendirdiğini ortaya koyuyor.

Dahası bu kentler su döngüsünü olumsu etkilemekle kalmıyor çok büyük miktarlarda su kullanıyor. Bunu da hâlihazır İstanbul’un Trakya’nın su kaynaklarına el koyarak sömürmesi gibi en yakınındaki si kaynaklarını sömürgeleştirerek, bu da yeterli olmaz ise Ankara’nın Kızılırmak’ın suyunu aktarması gibi havzalar arasında su transferi yaparak başkalarının da suyuna el koyarak yapıyor.

Barajlar Çözümün Değil Sorunun Bir Parçası

Ekonomik Büyüme uğruna her ülke devasa barajlar yaparak milyonlarca dönüm toprağı suluyor. Özellikle tarımla ekonomik gelişme yaratan ülkeler adeta baraj çöplüğü haline gelmiş. Dünyada en çok baraj olan ülke Hindistan ama Hindistan ne tarımsal olarak zengin. Ne de ekonomik bakımdan sanayi ülkelerinin sahip olduğu gelire sahip. Tersine barajlar nedeni ile suyun çokluğu, çok aşırı sulama nedeni ile toprağın çoraklaşıp verimsizleşmesine neden oluyor. Geçmişte bu nedenle Roma gibi çağının süper güçleri çökmüştü.

Barajların yarattığı en önemli zararlardan birisi de suyun akışını keserek suyun tazelenmesini ve beslenmesini imkânsız kılması, Bu da uzun vadede hem su kalitesini olumsuz etkiliyor hem de suyun azalmasına. Dahası barajlar ortalama 20-30 yıl gibi çok kısa bir zamanda dolarak kullanılamaz bir hale geliyor. Yeni barajlar iddia edildiği gibi suyu çoğaltıyor tersine azaltıyor Barajlar çok büyük miktarda suyu bünyesinde tuttuğundan ırmaktan daha fazla suyun buharlaşmasına neden oluyor. Kurak mevsimlerde 2007 yılında olduğu gibi suyun azalmasına. Miktarının düşmesine neden oluyor.

Kuşkusuz barajların bu saydıklarımız dışında da neden olduğu bir sürü sorun var. Bu nedenle sanayileşmiş ülkeler artık yeni barajlar yapmıyorlar, ya sulama amacı ile

küçük, bent denilecek ölçekte barajlar ya da akarsu tribünleri ile hem sulama sorununu hem de enerji üretimi meselesini yerel ölçekte çözmüş oluyorlar.

Suyu Kirlilik Kıtlaştırıyor

Suyun kıtlaşması sorunu sadece ulaşılabilir su kaynaklarının maruz kaldığı tehditler değil, çoğu yerde suya ulaşsanız bile o su kullanılamayacak derecede kirlenmiş oluyor.

Ülkemizde bulunan akarsular, hatta yeraltı su kaynakları çok ciddi biçimde fabrika ve kentsel atıklar nedeni ile kirlenmiş haldeler. Yeraltı suları da tarım için kullanılan suni gübre, tarım ilacı gibi son derece zehirle maddeler ile kirlenmiş durum da.

Kirlenen bir suyu temizlemek, onun kirlenmesini engellemekten çok daha pahalıya mal oluyor. Çünkü kobalt, kurşun, arsenik, cıva, krom vb ağır metaller ile kirlenen sular basit arıtma ile temizlenemiyor. Bunları temizleyebilmek için ileri derecede biyolojik arıtma gerekiyor. Söz konusu tesislerin maliyeti ise çok fazla olduğundan çoğu belediye bu tür arıtma sistemleri kuramıyor. Ve insanlar kansere neden olacak bu suları içmek zorunda kalıyor.

 Suyu Büyük Çaplı Tarım Kıtlaştırıyor

Dünyadaki mevcut kullanılabilir su miktarının % 70 ya da % 71’i tarımda kullanılmakta. Tarımda kullanılan suyun % 89 oranında tekrar kullanılamaz oluşu tarımın su tüketimi açısından çarpıcı bir durumdur. Bu denli büyük miktarlarda kullanılan su bitki köklerine bırakılır ve toprak tarafından emilir. Su toprak tarafından emilirken, beraberinde toprakta kullanılan kimyasal maddeleri de beraberinde sürükler ve yer altı sularını dönüşsüz biçimde kirletir, çünkü yüzeysel suları temizlemek mümkünken yer altı suları için bu mümkün değildir. Yüzeye çıkıncaya dek o kirlilik yüzlerce yıl orada kalır.

Bu denli büyük miktarda kullanılan su ne yazık ki tarımda ürün kaybına yol açmakta, toprakları bir süre sonra kullanılamaz hale getirmekte. Sürekli tekrarlanan sulama yeraltındaki su tabakasının yüzeye çıkmasına yol açar, bu da bitki köklerinin su içinde kalarak çürümesine yol açar ve bitkilerin ölümüne neden olur, buna su basması denilmekte. Sulamanın yol açtığı toprak kaybına neden olan şeylerden biri de tuzlanmadır. Sulama suyunun buharlaşması nedeniyle toprakta kalan tuz çözeltileri zamanla bitkilerin ölümüne yol açmakta.

Suyu Sanayileşme Kıtlaştırıyor

Dünyada ulaşılabilir suyun tüketiminde payı % 22’lere dek çıkan endüstri tarımdan sonra en büyük su tüketicisidir. Nitekim suyun endüstriyel kullanımına baktığımızda gelişmiş ülkelerde endüstride kullanılan su miktarı yüzde 46 iken, az gelişmişler de bu oran yüzde 7’dir.

Endüstriyel sektörün farklı kullanımlar için çok miktarda suya ihtiyacı var: Mineralleri çözeltiye dönüştürme, yıkama, kağıt ve deriyi durulama vb, soğutma için (örneğin çelik üretiminde 1 ton üretilmiş maddeyi soğutabilmek için, 280.000 litre su gerekiyor) Ama su, özellikle atıkları ortadan kaldırabilmek için en kolay ve ekonomik yol. Bu yüzden çok sıklıkla endüstriyel alanlar nehir kenarlarındadır.

Endüstride kullanılan su kaynaklarının % 80’den fazlası kimyasal ve biyolojik atıklarla kirlenmiş olarak veya sadece ısıdan kirlenerek nehir ve akarsulara geri dönmektedir. Bu da aslında endüstrinin tüketmiş olduğu su miktarının salt kullanım ile sınırlı olmaması nedeniyle daha fazla olduğunun net bir göstergesidir.

Suyu Kalkınma Kıtlaştırıyor

Su sanayileşen hem enerji kaynağıdır, hem de bir üretim girdisidir. Üretim miktarındaki artışa paralel olarak bütün bu girdilerde aynı oranda çoğalır. Mesela tekstilde kullanılan yıllık su miktarı 400 milyon metreküptür. Yani ekonomi aslında konutlardan çok daha fazla miktarda su kullanır.

Ancak her girdinin bir de çıktısı vardır. Bu çıktı ise çevre kirlenmesi denen olgudur, örneğin tekstilde kullanılan su hem sıcaklığı, hem de boyalı kimyasalları ile nehirlere deşarj edilir. Bu da üretim miktarındaki artışa paralel olarak artar. Yani yan etkilerdeki büyüme hem hammadde kullanımı olarak, hem de çevre kirlenmesi olarak ekonomik büyüme denen olguya eşlik eder.

Suya olan talep büyüdükçe su kaynakları daha fazla kullanım nedeniyle kıtlaşıyor, dahası derin çekim olgusu ile her defasında yeraltındaki stoklara daha çok yükleniliyor. Suya olan açlık ve ekonomik büyüme deniz suyu içmek için kullanılan “içtikçe daha çok susamak” deyimindeki gibi paradoksal bir açmazdır. Kısacası aslında su kıtlığı meselesi büyük oranda tam da kapitalist ekonomiden, onu kâr açlığından açgözlü kazanç hırsından kaynaklanıyor.

Suyu Şirketler Kıtlaştırıyor

Suyun kıtlaşma nedenleri arasında çok uluslu su şirketlerini saymamazlık edemeyiz. Suyu şişeleyerek satan şirketler o kaynağa el koyarak onun kamusal kullanımını ortadan kaldırıyor. Suyun şirketlerce kıtlaştırılması onun ticareti ve şişelenerek satılması ile yaratılıyor.

Su ticareti suyun borular ve tankerler ile yer değiştirip depolanarak ve şişelenerek satılmasını içerirken, özelleştirme su üzerindeki kamu denetimi ve suyun dağıtımındaki kamu payının özel şirketlere geçmesini ifade eder.

Su da özeleştirme ideolojisinin şampiyonluğunu, ticaretin önündeki engellerin kaldırılarak su talebinin serbestleşmesini su krizine karşı bir alternatif olarak öneren Dünya Su Konseyi Yaparken, operasyonlar ise Dünya Bankası eli ile yürütülüyor. Dünya Bankasının son yıllarda su altyapısı ile ilgili tüm kredilerinde mutlaka bir özelleştirme şartı getirmiş olması sudaki küreselleştirmenin varmış olduğu aşamayı gösterir.

Dünya nüfusundaki artışa paralel olarak büyüyen su talebi ve buna karşılık dünya da büyük su kaynaklarına sahip olan ülke sayısının azlığı nedeniyle, yani suyun sınırlı olmasından dolayı su giderek bir kriz potansiyeli olarak görülmeye başlandı. Çeşitli Dünya Bankası belgelerinde “su”, 21. yüzyılın petrolü olarak anılıyor ve Bankanın bir dönem Başkan Yardımcısı olan İsmael Serageldin suyun kontrolü kavgasının 21. yüzyılın savaşlarını provoke edeceği öngörüsünde bulunuyordu. Aynı öngörü geçen yıllarda yayınlanan BM raporlarında da belirtiliyor.

Büyük su şirketleri hızlı hareket eden küçük tankerler vasıtası ile tatlı suya ihtiyaç duyan ülkelere su zengini ülkelerin suyunun küçük miktarlarını (Bahamalar, Japonya, Güney Kore dâhil) ihraç eder. Bazı batılı devletler (bunlar ABD, Şili, Güney Afrika, Avustralya, İspanya, Kanarya Adaları) su İhracına dönük bazı planlara, projelere sahipler. Nitekim Körfez Savaşı Sırasında ABD’li askerlerin su gereksinmesi Türkiye’den Damacanalar ile ihraç edilen su ile sağlandı.

Büyük su şirketlerinin el attığı konulardan birisi de tuzdan arındırma vasıtası ile deniz suyundan tatlı su elde etmek. Bu şekilde elde edilen suyun metreküp birim fiyatının yüksek olması nedeni ile bu sektör hayli kazançlı bir sektör konumunda.

Tuzdan arındırma işinin gelecekte ne kadar önemli olacağı hakkında daha net bir fikir elde edebilmek için yapılan pazar araştırmalarına bakmak yeterli olacak. Tuzdan arındırma pazarında oluşacak büyüklüğü rakamlara dökecek olursak, önümüzdeki 5 yıl içerisinde pazarın % 61 on yıl içerisinde ise %140 oranında büyüyeceği belertiliyor. Diğer bir anlatım ile kurulu kapasitedeki artış yıllık bazda % 9 olarak gerçekleşirken yeni yatırımlardaki artışında %13 seviyesinde olacağı tahmin edilmektedir.

Suyu Özelleştirme Kıtlaştırıyor

20. yüzyılın başından beri su kaynaklan için verilen kamusallaşma mücadelesinde ilk kez özel şirketler kayıplarını kazanca dönüştürmek üzereler. ABD’nin su temini tarihinde örnekleri görülen özelleştirmeler sürecinin ilk başlarında su temini, kamu sağlığı ile yakından ilgili bir konu olması nedeniyle kentliler içme suyu temini görevini belediyelere verdi. Ancak bizde de bir dönem yaşanan suyun sağlıklı değil de sağlığı tehdit eden bir sıvıya dönüşmesi sonucu, ABD başta olmak üzere pek çok ülkede şehir şebeke suyu gözden düştü ve özel şirketlerin kontrolünde olan şişelenmiş tatlı su tercih edilir oldu.

Özelleştirme sonrası ilk yükselen şey su fiyatları oluyor. Bunun en çarpıcı ve kanlı örneği Bolivya da yaşandı. Fransız Betchel şirketi Bolivya’nın Cochabomba şehrinin su şebekelerinin işletmesi için anlaşma sağladı. Ancak bu özelleştirme ardından su fiyatları fahiş bir biçimde yükseliş gösterdi. Orta sınıfın bile aylık gelirinin yüzde 25’ine tekabül eden bu yükseliş yoksulların ve orta katmanların başkaldırısına neden oldu. Aylarca süren sokak çatışmalarının ardında bıraktığı ölümler ve yaralanmalara rağmen ancak askeri müdahalede bulunulmasıyla duran isyan sonunda suyun yeniden kamusallaştırması ile sorun çözüme kavuşmuş oldu.

Bu olgu hemen hemen özelleştirmenin olduğu her yerde yaşandı. İngiltere de ise kanlı değil ama pis denecek sorunlar yaşandı. Birmingham’da toplu konut sitesindeki abonelerin su bedelini ödeyememesi sonucu suları kesilince, sakinler tuvalet gereksinimlerini gelişigüzel hatta merdiven altlarında giderip, dışkısal atıklarını da sağa sola atmışlardır.

Dahası su hizmetlerinin özelleştirilmesi sonucu İngiltere de ve ABD’de su hizmetleri aksamaya, şebekelerin bakımının ihmali yahut kaynağın aşırı çekimi gibi nedenlerden dolayı bu hizmetler daha sonra tekrar kamulaştırılmak zorunda kaldı.

Biz Yeşiller Diyoruz ki:

Su sorunu birbirinden yalıtılmış ayrı ayrı parçalardan oluşan bir sorun değildir. Tersine sorun iklim değişimi, besin üretimi, endüstrileşme, kentleşme, ekonomik büyüme ve sömürü, nüfus artışı, ormansızlaşma, enerji üretiminin ve büyük sulama projelerinin büyük barajlar eli ile yapılması, yoksulluk, cinsiyet eşitsizliği gibi birbirinden yalıtılamayacak, sürdürülemez ve doğa karşıtı boyutları olan bir sorundur. 

Yeşiller, suyun ekonomik bir kaynak olarak kullanımı ve ticari bir metaya dönüşümü sonucu kıtlaştırılan bir doğal zenginlik olduğuna inanır. Son dönemlerde sıkça dile getirilen su kıtlığı, su krizi gibi kavramların da işaret ettiği kıtlığın suyun kendisinden değil, onu ekonomik bir kazanca dönüştüren şirket küreselleşmesinden, kapitalist ekonomiden, sürdürülemez endüstrileşmeden, ekonomik büyüme mantığı ve onun bir unsuru olan tüketim toplumundan, doğayı yadsıyan zihniyet yapısından, suyu bir egemenlik hakkı olarak gören ulus devlet politikalarından, giderek şişkin bir balona dönüşen büyük kentlerden, toprağı kullanan değil onu sömürgeleştiren endüstriyel tarımdan kaynaklandığını vurgular.

Yeşiller temiz suya erişimin bir insan hakkı olduğunu kabul eder ve su kaynaklarını sömürgeleştirme uğraşısı içindeki şirketler, ulus devletler, endüstriyel tarım yapanlara karşı sudaki canlıların ve suya erişim hakkı bulunduğu halde bundan yoksun bırakılanların lehine olacak bir su hukukunun oluşumu için çalışır.

Yeşiller doğada mülkiyetin olamayacağı yönündeki temel ilkesinden hareketle su üzerindeki her tür mülkiyeti reddeder ve doğanın verdiklerinin tüm canlılar ve insanların ortak kullanımında olduğunu belirtir. Gündelik hayatımızda kullanılan her şeyin üretimi esnasında suyun kullanıldığı gerçeği ile doğadaki her şeyi olduğu gibi, suyu da tüketen mevcut tüketim ekonomisine karşı çıkar.

Suyu kullanırken doğal su döngüsüne uygun bir biçimde suya bağlı diğer hayat biçimlerinin de gereksindiği suyu akarsularda bırakacak bir su kullanım biçimi teşvik edilmelidir. Bu nedenle Yeşiller, yeryüzündeki suyun sadece biz insanlara ait olmadığını, bu suyu başka canlılar ile de paylaştığımız gerçeğinden hareketle, suyun akışını bozan, sudaki canlıların yaşam olanaklarını, üreme haklarını ellerinden alan barajlara karşı çıkar. Sudan enerjiyi suda yaşayan canlıların yaşam haklarını ihlal etmeyecek ve yerel enerji kullanımına daha elverişli küçük akarsu türbinleri ile elde etmeyi öncelikli sayar.

Yeşiller suda kirlenmeyi hiçbir biçimde kabul etmez ve su kaynaklarını kirleten şirketlere işletme faaliyetlerinin süresiz ortadan kaldırılması da dâhil olmak üzere en sert yaptırımların getirilmesi gerektiğini savunur.

Yeşiller, su yönetiminde havza bütünlüğü, topluluk hukuku, doğa ve insan arasındaki eşit haklar ve yükümlülükleri esas alan bir anlayışla doğrudan demokrasiye dayalı, ekolojik bir anlayışa sahip, topluluk yaşamını yeniden güçlendirecek bir politikayı esas kabul eder. Endüstrileşme, kentleşme ve kapitalizm tarafından yerinden edilen yerel yaşam biçimlerine suyun kullanımında öncelik verir. Somut politik ve yasal önlemler ile ekolojik bir yaşam biçimini bugünden başlayarak inşa etmek için yaşamları doğaya bağlı insanlar ile birlikte mücadele eder. Ve suyun yeniden yaşamımızda anlamsal olarak da saygı duyduğu, değer gördüğü bir kültürü de bugünden oluşturur.

Yeşiller kentlerde içme suyu olarak kabul edilen suyun klor vb maddelerin aşırı kullanımı ile içilemez hale getirilmesini kabul etmez, içme suyunun her halükarda içilebilir olması kaydıyla şişe suyu kullanımının gereksiz olması için çaba gösterir. Bunun için de şehir merkezlerinde kamu kullanımına açık içilebilir tatlı ve lezzetli su çeşmelerinin olmasını bir gereklilik olarak görür.

Yeşiller sanayi kuruluşlarının üretimde yeraltı suyu kullanmasının önleneceği, kullandığı suyu şebekeden almak zorunda olacağı ve o suyu da yeniden yeniden kullanacağı bir geri dönüşüm ekonomisi kurmalarını zorunlu tutan bir hukuki düzenleme için çaba sarf eder ve su kullanımını minimize eden üretim yöntemlerini teşvik eder.

Çevresinde bulunan tüm su kaynaklarına el koyan ve ülkemizde de olumsuz bir örneğe dönüşen İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerin suyu sömürgeleştirmesine karşı çıkar. Yeni su kaynaklarına el koymak yerine suyu kirletmeyen, suyu yeniden kullanarak eldeki su kaynaklarını tasarruflu kullanan bir geri dönüşüm ekonomisini zorunlu görür.

Yeşiller ulus devletlerin suyu sömürgeleştirip güçlü olanın güçsüz olana kendi kuralını dayattığı savaşçı su hukuku yerine, suyun o havzadaki tüm ülkelerin eşit kullanımını zorunlu tutan bir su hukukundan yanadır ve bu yönde bir uluslar arası çalışma yapılması için dünya yeşilleri ile birlikte çalışmalar yapar. 

Dilaver Demirağ: Araştırmacı, yazar. Yeşiller Partisi MYK üyesi

http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_docman&task=doc_download&gid=159&Itemid=36

December 27, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, bu topraklar, sistem karsitligi, Su | Leave a comment

   

%d bloggers like this: