ecotopianetwork

Tür Ayrımcılığından Eşitliğe – Joan Dunayer

Ne zaman kafeste bir papağan, akvaryumda bir japon balığı yada zincire bağlı bir köpek görseniz, tür ayrımcılığını görüyorsunuz demektir. Eğer bir kaplumbağanın ya da bir yaban arısının bir insana ya da tilkiye kıyasla yaşamaya ve özgür olmaya daha az hakkı var diye inanıyorsanız, ya da insanların diğer hayvanlardan üstün olduğunu düşünüyorsanız, o zaman tür ayrımcılığı yapıyorsunuz demektir. Eğer su hapisanelerini ve hayvanat bahçelerini ziyaret ediyor, inek derisi ve koyun tüyü giyiyor, hayvan eti, hayvan yumurtası yada inek sütü ürünleri yiyorsanız o zaman tür ayrımcılığı uyguluyorsunuz demektir. 

Tür ayrımcılığı tam olarak nedir? Psikolog Richrd Ryder tür ayrımcılığı sözcüğünü 1970 yılında ortaya attı. Terimi tam olarak tanımlamadıysa da tür ayrımcılarının insanlarla diğer hayvanlar arasında keskin bir ahlâki ayrım çizdiğini belirtti. Ryder gibi Peter Singer ve Tom Regan gibi düşünürler de tür ayrımcılığını insan olmayan bütün canlılara yönelik bir önyargı olarak tanımlıyorlar. Ancak bu tanım çok dar. Irkçılık beyaz ırktan olmayan insanlara yönelik değil sadece; her türden ırktan insana (meselâ Asyalılar hariç bütün beyaz ırka ait olmayan insanlara, sadece siyahlara ya da Amerikan yerlilerine ya da sadece Avustralyalı Aborjinlere) yönelik önyargıları da içerir. Bunun gibi, tür ayrımcılığı sadece insan olmayan canlılara yönelik bir önyargıyla sınırlı değil; bir çok hayvan türüne yönelik bir önyargı söz konusu; meselâ büyük kuyruklu maymunlar (ape) hariç her hayvan türüne, memeli olmayan bütün hayvanlara ve bütün omurgasız hayvan türlerine yönelik bir önyargı söz konusu.

Ryder, Singer ve Regan’ın “tür ayrımcılığı” dediği şey aslında sadece tür ayrımcılığının bir çeşiti; en eski ve en ağır biçimi, buna ben “eski tarz tür ayrımcılığı” adını veriyorum. Bu eski tarz tür ayrımcısı insanlar insan türüne dahil olmayan hiç bir canlının temel yasal haklara ; meselâ yaşama ve özgür olma gibi yasal haklara, veya insanlar gibi ahlâksal itibarlara sahip olamayacağına inanır. İnsanların çoğu bu tarz tür ayrımcısıdır.

Eski tarz tür ayrımcılardan farklı olarak sayıları giderek artan bir çok insan ahlâkî ve legal hakların kendi türümüzün ötelerine uzanması gerektiğine inanıyor. Ancak bu insanların çoğu eşitlikçi değil; bu insanlar benim “yeni tarz tür ayrımcılığı” adını verdiğim bir tür ayrımcılığını hayata geçiriyorlar. Yeni tarz tür ayrımcıları sadece insan olmayan bazı canlıların hak sahibi olmasını savunuyor, özellikle de insanlara en çok benzeyen hayvanların. Çoğu insanın insan türünden olmayan bütün canlılardan üstün olduğuna insanan bu yeni tarz tür ayrımcıları hayvanlar alemini insanların en üstte yer aldığı bir hiyerarşi gibi görüyor. Şempanze, yunus ve diğer seçme memeli hayvanları da insan türüne dahil olmayan diğer canlılardan daha önemli kabul ediyorlar. Ayrıca memelileri kuşların; kuşları sürüngen, amfibiyen ve balıkların; ve omurgalıları da omurgasız hayvanların üzerine yerleştiriyorlar.

Peter Singer bu yeni tarz tür ayrımcılğına bir örnek. Ona göre en azından normal bir zekâ seviyesine sahip insanlar bütün canlılardan daha fazla bir değere sahip. Dahası, Singer yaşama ve özgür olma hakkının sadece insanlara ait bir hak olduğunu savunuyor, Singer’a göre diğer büyük kuyruklu maymunlar, ve olasılıkla bazı memeliler de normal bir insan çocuğunun sahip olduğu türden bir öz farkındalık gösterdikleri takdirde bu hakka sahip olabilir. Neden normal bir insan? Neden normal bir ahtapot veya normal bir karga değil? Singer’ın kriteri açık açık insan merkezci ve insandan yana önyargılıdır: yani tür ayrımcısıdır. Singer memeli olmayan bütün hayvanların yerine yenisinin gelebileceğine inanıyor (kendi sözleri). Memeli olmayan canlılar üzerinde dirikesim uygulanmasına kategorik olarak karşı değil. Ayrıca,  eğer içinde bulundukları koşullar altında sürdükleri yaşamları keyifli ise (en uç derecede imkânsız) ve hemen, hiç acısız bir şekilde öldürülürlerse(bu da imkânsız) kuşların, balıkların ve memeli olmayan diğer canlıların gıda amaçlı yetiştirilmesine de ahlâki anlamda olumlu gözle bakıyor. Singer, binlerce  insanın öldürülmesinin milyonlarca tavuğun öldürülmesine kıyasla daha trajik bir şey olduğunu düşünmenin bir  tür ayrımcılığı olmadığını iddia ediyor. Elbette ki bunu iddia etmek bir tür ayrımcılığıdır.

İnsanın üstünlüğü nosyonunu reddeden tür ayrımcılığı karşıtları, hissetme yeteneği bulunan bütün canlılar için temel hakları savunuyor. Tür ayrımcılığı karşıtları insan türünden olmayan bazı canlıların fahri insanlar olmasını istemiyor; onlar hak sahibi olmanın temelinde kıstas olarak insan olmak yerine hissetme yeteneği alınmasını istiyorlar.

Hissetme yeteneği(sentiens) temel yasal hak sahibi olmak için yeterli olmalı; çünkü duyguları olan herkesin hayatta kalmakta, sıhhat ve refahını korumakta çıkarı var demektir; yasaların amacı da zaten (bireylerin) çıkarları(nı) korumaktır. Hukuk açısından  mental anlamda en yetersiz insanlar dahi korunması gereken çıkarlara sahiptir. Dahası, onların çıkarları normal ya da yüksek IQ’lu insanların çıkarlarından daha az önemli değil. Dil ya da soyut akıl yürütme yeteneği bulunmayan insanların da hakları bulunur. O halde insan türünden olmayan canlıların neden hakları olmasın? Her türden ve dereceden bir bilinç korunmaya gereksinir. Hissetme yeteneği/duyguları bulunan her canlı acı çekebilir. Yoksunluk ve acıdan uzak bulunma hakkı goril ve  insanlar için olduğu kadar, yılan ve ıstakozlar için de önemlidir.

Tür ayrımcılığı karşıtları insan olmayan bütün canlıların insan mülkü ve eşyası olmak yerine hükmi şahıslar olarak kabul edilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Kişi olma durumu/hakkı bu canlıları insanlara hizmet etmekten kurtarırdı; çünkü insanlar bu canlıları kendilerine hizmet etmek için onları rekabet etmeye, emek harcamaya ya da performans sergilemeye yasal olarak zorlayamazlardı. Artık atlar arabaları çekmez, kaplanlar çemberlerden atlamaz, filler sırtlarında insanları taşımazdı. Yasalar insanların insan olmayan canlılara sahip olmasını yasaklardı. İnsanlar insan olmayan canlıları dirikesimden gıda üretimine evcil hayvan üretmekten tut yok olma tehlikesi altındaki hayvanların  çoğaltılmasına kadar farklı amaçlarla yetiştiremez, satın alamaz, satamazdı.

Kurtuluş zamanı geldiğinde halkın çok daha büyük bir oranı hayvan eşitliğini destekleyip vegan olurdu; ve çok daha az hayvan esir tutulurdu. Kediler, köpekler ve diğer “evcil” hayvanlar gene kendilerini seven ve sorumluluklarını taşıyan insanlarla beraber yaşardı. Sömürüden ve diğer istismarlardan özgürleştirilen diğer “evcilleştirilmiş” hayvanlar –mesela yumurta fabrikalarından kurtarılan tavuklar, dirikesim laboratuarlarından özgür bırakılan fareler gibi hayvanlar- gerekli veteriner bakımını alır, eğer tedavisi mümkün olmayan bir ızdırap içindelerse  ötenazi uygulanır ya da durum böyle değilse barınaklarda ve özel evlerde insanlar tarafından edinilene dek bakıma tabii tutulurlardı. İnsanlar tarafından bakıma alınan bu canlılar temelde çocuklarla aynı yasal haklara sahip olurdu.

Hayvan esareti aşamalı olarak bitirilirdi. Mümkün olan en uç noktaya dek “evcilleştirilmiş” hayvanların (kedi ve köpekler de dahil) üremeleri önlenirdi- meselâ kısırlaştırılırlardı. Böylece “evcilleştirilmiş” hayvan sayısı hızla düşerdi.

Evcilleştirilmemiş esir hayvanlar ise gerekli rehabilitasyondan sonra özgür bırakılırdı, böylece insanların müdahalesi olmaksızın ve uygun yaşam alanı da bulunuyorsa kendi kendilerine gelişebilirlerdi. Eğer bu söz konusu değilse, o zaman barınaklarda sürekli bakım altında tutulurlardı. Bu barınaklarda doğal ve onları memnun edecek çevrelerde yaşarlardı.Evcilleştirilmiş hayvanlar gibi evcilleştirilmemiş esir hayvanların da üremesi engellenirdi. Sonuç olarak insan olmayan bütün canlılar insanın müdahalesi olmadan doğal yaşam alanlarında ve artık evcilleştirilmemiş hayvanlar olarak yaşardı.

Hayvanlara kişilik haklarının tanınması, gerekli bütün yasal haklarının da tanınması anlamına gelirdi, meselâ yaşama hakkı gibi. Diğer bütün hayvan hakları gibi, bir hayvanın yaşama hakkı hayvanların değil insanların davranışını kısıtlardı. İnsanlar özgürce yaşayan hayvanlarla avcı-av ilişkisine girmezlerdi. İnsanlardan farklı olarak avcılar hayatta kalmak için öldürmek zorundadır. Tür ayrımcısı olmayan yasaların koruması altında bir insanın bilerek bir hayvanı sıradışı koşullar haricinde öldürmesi yasa dışı olurdu.Eğer donmuş buz kesmiş yerlerde sıkışıp kaldıysanız ya da yiyecek bitkinin olmadığı bir kıtlık bölgesindeyseniz ve açlıkla yüzyüzeyseniz o zaman yemek için hayvan öldürmeye hakkınız olurdu. Eğer bir aslan size saldırıyorsa o zaman meşr-u müdafaa hakkınız olurdu. Bir köpeğin sağlığını tehdit edn iç parazitleri öldürmeye hakkınız olurdu, çok acı çeken bir hastalığa yakalanan bir kediye ötenazi uygulama hakkınız olurdu. Buna karşılık, deney yapmak adına fare öldürmek, etleri çin inekleri öldürmek, spor için balıkları öldürmek, kürkleri için minkleri öldürmek, tiksinti sebebiyle örümcekleri ya da anlamsız sebepler dolayısıyla diğer hayvanları öldürmek yasa dışı olurdu.

Kişilik hakkının tanınması hayvanlara özgürlük hakkı verirdi: hem bedensel bütünlük hem de fiziksel özgürlük hakkı. Evcilleştirilmiş hayvanların geçici olarak istisna kabul edilmesi ile beraber, kurtuluş anında esir olarak bulunan bazı evcilleştirilmemiş hayvanlar da dahil, bütün hayvanlar tamamen özgür olurlardı. İnsanlar hayvanları kafese tıkarak, zincire vurarak, binalara kapatarak ya da diğer biçimlerde esir edemezlerdi. Hayvanlara işkence etmek ya da onları cinsel olarak istismar etmek yasa dışı olurdu, vücutlarına zarar vermek, yaralamak da öyle- meşr-u müdafaa hariç.

Tür ayrımcılığı karşıtı bir yasa, hayvanların mülk hakkını da kabul ederdi. Kendi bedenlerinin ve emeklerinin ürünlerine kendileri sahip olurdu. İstiridyeler incilere, kızılgergedanlar kendi yumurtalarına ve bal arısı kolonileri de ürettikleri bala sahip olurdu. Hayvanlar kendi yuvalarını, kovanlarını, çukurlarını kendileri sahiplenirdi.  Bir porsuk ailesinin kurduğu bir sete gene kendi ailesi ve çocukları sahip olurdu. İnsanların olarak hayvanların kendi doğal yaşam alanları içinde ürettiği şeyleri bilerek alması ya da ona zarar vermesi yasa dışı olurdu. Dahası, hayvanlar kendi yaşam alanlarına da sahip olurdu. Belli bir toprak ya da su alanında yaşayan hayvanlar o çevreye legal olarak sahip olurdu, orası onların ortak mülkü olarak kabul edilirdi. Hem insanlar hem de hayvanlar tarafından ortaklaşa paylaşılan çevreler gene aynı kalırdı; ama insanların hayvanların alanlarına daha fazla yayılmasına izin verilmezdi (meselâ sadece hayvanların yaşadığı yerlere insanların ev yapmasına izin verilmezdi). “Az gelişmiş” yaşam alanlarının bilinçli olarak yok edilmesi ya da değiştirilmesi yasa dışı olurdu.

Adil olmak için, yasalar tür ayrımcısı olmamalı. Dünyada yaşayan canlıların çoğu insan türünden değil. Tür ayrımcılığı en derinlere kök salmış ve en çok zarar veren bir adaletsizlik çeşiti.

Hem bir tavır hem de bir pratik olan tür ayrımcılığı, türe dayalı her türden önyargı ve ayrımcılık anlamına geliyor. Hayvanların sırf insan değiller diye ya da tam insan gibi değiller diye eşit bir tavıra lâyık görülmemesi, saygı görmemesi tür ayrımcılığıdır. Adalet hakkı anlamında hissetme yeteneği ve duyguları bulunan bütün canlılar eşittir. Hayvanlar sadece, ahlâki anlamda, yaşama ve istismardan uzak olma hakkına sahip değiller; eşit bir hakka da sahipler aynı zamanda.

Çeviri: CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/06/09/tur-ayrimciligindan-esitlige/

Advertisements

June 29, 2011 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Hayvanlara Zarar Vermenin Sosyolojisi

Bir çok hayvan hakları eylemcisi dirikesimcinin şeytan, çiftçinin de hasta olduğunu ilan ediyor. Sosyal süreçlerin, yapıların, kurumların kavranması bu tür hataları düzeltebilir. Dirikesimciler ve diğer hayvan kölecileri hasta ya da kötü insanlar değiller- her anlamda tür ayrımcısı olan toplumların sosyalleşmiş bireyleri onlar. Bu yüzden hayvan haklarını savunanların bireysel  hayvan kullanıcılarının patolojisine değil kültürel tür ayrımcılığına dikkat çekmeleri gerekiyor. 

Sosyologlar toplumsallaşma süreçlerinin asla sona ermediğini söylüyor; insanlar doğar doğmaz (hatta rahimde) başlayan bu süreçler insanlar ölene dek devam ediyor. Bu süreçlerin sosyal etkileri toplumsallaşma terimiyle karıştırılarak kullanılan kültürleme gibi terimlerde görülebilir, kültürleme insanların ait oldukları toplumdaki bilgiyi edinmeleri anlamına geliyor, bir de kültürel aktarıma dair antropolojik bir kavram olan kültürleşme var.

Sosyoloji öğrencileri ilk toplumsallaşmanın aşırı derecede önemli olduğunu öğreniyor; çünkü insanların sosyal dünyada hareket edebilmesi için temel bir sosyal bilgiyi ortaya koyuyor. Bireylerin uzun ve yoğun sosyalleşme süreçleri insanların diğer hayvanlarla nasıl bağlantı kurduğunu görmede son derece önemlidir. Bu süreçler sosyal tavırları ve pratikleri biçimlendirir.

Bir  çok sosyal bilimci ilk ve başlangıç sosyalleşme sürecinin insanın toplumdaki yaşam kariyeri anlamında son derece önemli. Sosyal filozof Zygmunt Bauman “grubun” kişinin oluşmasına nasıl yardımcı olduğunu gösteriyor. Sosyal etkileşime ve dile yoğunlaşarak önemli kuramcı Jürgen Habermas sosyalleşme sürecinin öznelerarasılığa dair bir dil yapısı içerisinde hayata geçirildiğini bildiriyor.”Edilgen insanlık” bakışının aşırı sosyalleşmiş görüşünü hatırlatan bazı düşünceleri kabul ederken sosyalleşme süreçlerinin insanlar üzerinde güçlü bir etkisi olduğuna dair iddia ise tamamen meşru görülüyor.
Ayrıca Bauman öncelikle insanların dönüştürüldükleri şeyi değiştirmek için en nihai bir çabayı sarfetmeleri gerektiğini öne sürüyor. Bu yüzden direnme ve değiştirme yönünde bir istek; efor, kararlılık ve sabır gerektirir: açıkçası, insanın kendini akışa bırakması ve konformizme boyun eğerek ve uysalca yaşaması daha kolaydır.

Konuya yönelik sosyopsikolojik bir yaklaşım hem içselleştirilmiş hem de kurumlaşmış boyutları anlamamıza yardımcı oluyor. Örneğin;  Piaget toplumsallaşmanın bilişsel gelişimdeki önemli rolünün altını çizerken, Freud aile düzeninin sağlam bir ahlâki ve kişisel kimliğin edinilmesini sağladığını söylerken sosyolog Herbert Mead ise  benlik ve sosyal kimlik kavramının eş zamanlı edinilmesine işaret ediyor.

1984 yılında şair, oyun ve metin yazarı Maureen Duffy insan ve  insan olmayan canlıların arasındaki ilişkiler üzerine bir kitap yazdı, bu kitaptan söz eden neredeyse hiç kimse yok artık. Ancak kitabı “Men and Beasts: An Animal Rights Handbook” mükemmel bir şekilde çocuk yetiştirmenin sosyolojik boyutlarından söz ediyor. Örneğin, bazı modern İngilizlerin ampirik gerçekliğini ifade ederken şöyle yazıyor, “ ben et yiyen bir dünyada büyüdüm”. Sosyal antropolog Nick Fiddes et yemenin gerekliliği ve hatta iyiliğiyle  ilgili bir çok mitolojiler(et-olojiler) bulunduğunu gösterdi. Duffy etin kendi içinde iyi olduğuna inanarak yetiştirildiğini söylüyor ve et barındırmayan bir yemeğin de içinde iyilik taşımadığına inanıyordu. Genç Maureen Duffy için et tanıdığı herkesin yemeyi istediği birşeydi, bazıları için ekonomik anlamda zor olsa bile.

Eğer bazı insanlar insan yemiyorsa o zaman bunun sebebi bu insanların ancak başka bir sosyal sınıfa ait olduklarındandı. Oların etten “o nazik kaçınışları” bir çeşit sosyal duruş sağlıyordu bu insanlara ya da daha pratik olarak aslında genelde tükettikleri rosto oyunundan farklı bir varyasyon sağlıyordu. Beyaz ekmek gibi bazı temel besinlerin sadece mide doldurmaya yaradığı kabul ediliyordu ama “et yemekleri”nin kesinlikle büyümek ve sağlıklı olmak için gerekli olduğu düşünülüyordu, öyle ki sanki ölü bir hayvanı yemenin o hayvanın gücü ve kuvvetini onu yiyen insana transfer edilmesi gibi bir durum söz konusu oluyordu.

Duffy denizleraşırı yolculuklar yaparak İngiltere’de yabancıların yiyeceği diye kabul ettiği şeyin yavaş yavaş normal kabul edilmesini gözlemlemesi üzerine  et yemeyi de içeren dünyaya dair bir açıklama bulması gerektiğini hissetti. Elbette halihazırda hayvanlara zarar vermeyi açıklayan bir çok geleneksel açıklama vardı, en dinsel, felsefi ve hayvan refahçılığı görüşler de bu açıklamalara dahildi, Duffy bu bakış açılarını tek tek edindiğini söylüyor.

Eğer davranışın sosyolojik örüntülerinin, uzun vadeli sosyal görüşlerin ve yaygın olarak kabul edilen tavırların ve oryantasyonların temelindeki sosyolojik örüntüleriyle  ilgili geçerli bir kavrayışa ulaşılmak isteniyorsa toplumsallaşma gibi toplumsal süreçlerin etkisi göz ardı edilmemelidir. Bireylerin hepsini bir arada tutan gruba bağımlı olduğunu söyleyen Bauman son derece doğru konuşuyor olabilir, öte yandan David DeGrazia dominant değerlere ve düşüncelere direnmenin hem sıradışı bir şekilde zihinsel bağımsızlık hem de büyük bir efor gerektirdiğini söylüyor.

Ancak insanlar toplumsallaşma sürecinden kopabilirler ve koparlar; tür ayrımcısı insanlar arasında hayvan haklarını savunanların bulunması bu iddiayı kanıtlıyor.

Ancak; tam da toplumsallaşma süreçlerinin güçlü sosyal etkileri olduğu için, insanların hayvan hakları taleplerinin hem yaygın hem de sık sık duyulduğu bir dünyada sosyalleşmeleri hayvan hakları davasına oldukça faydalı olurdu. Ne yazık ki günümüz toplumunda insanların gerçek hayvan hakları görüşlerine dair bir şeyler duyabilmesi oldukça zor. Bu tür görüşler genelde yeni refahçı görüşlerin kakafonik retorikleri arasında kaybolup gidiyor. Hayvan refahçılığı ve  onun yasal düzenlemeleri tamamen kendini akışa bırakmaktan ibaret. Geleneksel hayvan refahçılığı arzu edilen türden bir insan-insan olmayan canlılar ilişkisi kurmak adına hiç bir derin ve kök değişimlerin gerekli olmadığını düşündürüyor insanlara. Yeni refahçılık sözde radikal bir değişim talep ediyor, ama pratik anlamda hem ağır ağır işliyor hem de “gerçekçi” reformlar talep ediyor, o kadar. Toplum ise refahçı nosyona göre içinde zulüm barındırmayan hayvan sömürüsündeki bütün gereklilikleri yerine getirecek sosyal kontrol mekanizmalarının gerçekliğine dair ekstra bir çaba görmek istiyor.

Sosyal süreçlerin sosyolojik anlamda kavranışı ile beraber bu oryantasyonun neden bir çok insan için göz boyayıcı bir imaj çizdiğini anlamak hiç zor değil. Ancak, hayvanları koruma toplumunda ya da başka topluluklarda bulunan bir çok insanın refahçı yönergeler içerisinde çalışmak yerine kültürel tür ayrımcılığına karşı koyup meydan okuyacak iddialar ve taleplerde bulunmak için gerekli bütün araç gereci ve olanakları bir araya getirmesi gerekiyor.

http://human-nonhuman.blogspot.com/

Çeviri: CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/06/26/hayvanlara-zarar-vermenin-sosyolojisi/#more-1191

June 29, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Tahta Kasalardaki Bebekler – Karen Davis

Komşunuz yavru köpeğini sürekli bir kafeste tutsaydı, asla dışarı salıp oynamasına izin vermeseydi ne yapardınız? Eğer o kafes dar bir kapalı bölme olsaydı ve yavru köpek bacaklarını uzatarak yatamasın ya da sağa sola dönemesin diye boynundan zincirli olsaydı peki? Herhalde polise haber verir ve hayvanlara yönelik bir zulüm olduğunu bildirirdiniz. 

İşte veal danaların çoğunluğuna böyle davranılıyor. (Veal- özellikle dana eti olarak yenmek adına öldürülen hayvanlara verilen isim) Sırf bu anlamda tamamen yasal bir durum söz konusu- yasal; çünkü çoğunluğa yapılan şey bu ve bu yüzden de standart bir tavır olarak kabul ediliyor. Standart tarım pratikleri bir çok eyalette ve ülkede hayvan zulmüyle ilgili maddelerden muaf tutuluyor.

Veal danalar süt endüstrisinin bir atık ürünü. Doğumdan bir ya da  iki gün sonra bu yavrular annelerinden koparılıyor ve bu kasalara kapatılıyorlar. Sırf anemi olmaları için içinde demir barındırmayan besinlerle besleniyorlar; bunun sebebi ise demir eksikliği sebebiyle renklerinin oldukça hafif olması, midesine düşkün pezevenkler için ise bu çok hoş bir şey. Veal dana üretim dergisi okurlarını şöyle uyarıyordu “ lütfen kasalardan demiri muhakkak uzak tutun”. Demir çivi bile kullanamıyorlar, çünkü zavallı danalar bu demir çivileri yalıyor ve böylece etlerinin o hafif rengini bozmuş oluyorlar.

Veal danalar hayatlarının on altıncı haftasında öldürüldüklerinde yürüyemeyecek kadar hasta oluyorlar. Her on vealden biri bu kasalarda esaret içinde  ölüyor.

nonhumanslavery.com

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/06/26/tahta-kasalardaki-bebekler/

June 29, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, savaş karşıtlığı, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Hediye Olarak Satın Alınan Köleler

 

Uzun zamandır yaşayan varlıkların sahibi olabileceğimizi düşünen insanların sorunları üzerine düşünüyorum. Dünyanın her tarafında erkeklerin kadınların sahip olduğu bir çok bölge var. Başka bölgelerde aileler çocuklarının sahibiler, bu çocuklar köle olarak satılıyorlar. Bir canlı bir metaya dönüştüğü an bu canlının sahibi bu metaya canı ne isterse yapmaya yasal olarak hak sahibi oluyor.

 

Bu blogu okuyan herkes hiç bir insanın bir eşya olmadığı ve hiç bir insanın bir eşya olarak satın alınmaması ve satılmaması gerektiği konusunda hemfikirdir. Burada bir sorun yok. Ancak pek de net olmayan başka birşey var, söz konusu insan  türünden olmayan canlılar olunca çizgiyi nerede çekmemiz gerektiğini bilemeyebiliyoruz. Evine, atına ya da köpeğine baktığımız insanlardan birisinin bir arkadaşı dün ineklerini otlamaları için araziye getirdi. Önce anneleri getirdi. Anneler stres altındaydı; çünkü yavruları yanlarında değildi. İki saat sonra adam bu sefer yavruları getirdi, her anne koşan çocuklarına doğru koşturdu, yavruları da onlara doğru koşuyordu. Ardından hem anneler hem de yavrular yük vagonundan mümkün olduğu kadar uzaklaştılar…tepelere doğru gidiyorlardı. Bu çiftçi kendini bu hayvanların sahibi olarak görüyor. Onların sahibi olarak, bu çiftçi onları ne zaman ayırmak gerektiğine ve onlardan birini ne zaman mezbahaya yollamak gerektiğine karar verecek.

 

Bir canlı varlığa sahip olmanın mantıksal ya da şefkat içeren bir açıklamasını bulamıyorum. Köpeğimizi umursuyoruz elbette; ama onun “sahibi” değiliz, o bizim bir eşyamız değil.

 

Heifer İnternational ve Outreach International gibi kuruluşlar canlı varlıkların harika hediyeler olduğunu düşünüyor, bu yüzden de bu kuruluşlar kendi yapılanmalarını canlı varlıkların(insan türünden olmayan canlı kölelerin) eşya gibi sahiplenilmesi gibi bir düşünce üzerine oluşturmuş. Her iki kuruluşun da insan türünden olmayan canlıların satışı, nakliyatı ve öldürülmesini içermeyen değerli programları da bulunuyor. Heifer’ın topluluk bahçelerine odaklanan programları var. Outreach Int’ın ise topluluklara eğitim, dikiş makinesi, giysi, su kuyuları, fırın, marangoz aletleri, tıbbi ilaçlar ve meyva ağacı ile arazi alanları sağlayan programları var.

 

Eğer Outreach Int kölelik içermeyen programlar sürdürürse onlara destek verip diğerlerinin de aynı şeyi yapmasını isterdim; ama mutlu insanların sevimli hayvanları kucaklarken gösteren fotoğrafları satın alıp bu hayvanları da topluluklara gönderdiğiniz zaman, işte bu kuruluşlar esas parayı orada kırıyorlar.

 

Diğer değerli programların yeterli olması yerine, keçiler, koyunlar, tavuklar, inekler, bufalolar, balıklar ve diğer canlılar güya bu topluluklara yardım etmek adına acı çekiyor ve  ölüyorlar.

Lütfen şu an ile önümüzdeki tatil sezonu için bu haberi yayın. Hayatınızdaki insanların sürdürülebilir seçimleri destekleyen, şefkat barındıran kuruluşlara bağışta bulunabileceklerini bilmelerini sağlayın. Canlıların bir eşya gibi kullanılmasını savunmayan bir çok gruba bağış yapabilirler. Ayrıca, eğer bu tür köleliğin sona erdirilmesi sizin için önemliyse lütfen canlı varlıkları “hediye” diye satan kuruluşlarla bağlantı kurun ve canlı varlıkların satışına son vermedikleri sürece programlarına destek vermeyeceğinizi bilmelerini sağlayın.

Bir eşya gibi düşünülmek istemem. En iyi fiyatı veren birisi tarafından satın alınmak ya da ona satılmak istemem. Bir birey olarak davranılmak isterim, gereksiz acı ve ızdıraptan uzak bir hayat yaşamak isterim. Bu sözlerim bütün canlılar için geçerli. En küçük bir sinek bile öldürmekten kaçar, hayatı seçer.

Hayatımın bir döneminde bir grup hayvana bakıp sadece onların bir tür olduğunu düşünüyordum. Bir grup inek, bir grup keçi, bir kuş gibi… Ama artık benim için herşey daha farklı. Onların bir çoğuyla yüzyüze, birebir tanıştım. Şimdi,  bu arazide eşya gibi sahiplenilmiş canlıların gözlerine bakıyorum, ve eşya değil onlarda bireyler görüyorum.  Bu canlıları ürün olarak pazarlayıp satan kataloglara baktığım zaman da aynı şey oluyor; orada türleri görmüyorum, bireyleri görüyorum. 

Rae Sikora /Plant Peace Daily/Hindistan

Çeviri: CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/06/28/hediye-olarak-satin-alinan-koleler/#more-1195

June 29, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Çirkin Gerçekleri Gizlemek – Jim Mason

“An Unnatural Order”

Üstünü örtmek, duygusal olarak kopmanın doğal partneridir. Tarım toplumlarının hayvan kullanmanın iyice çirkin yüzünün ortaya çıktığı köpek barınaklarını, mezbahaları ve diğer mekânları gizlemek için yaptığı işbirliğinden ortaya çıkar. Bugün, artık çiftlikler de görünmüyor ortalıkta, binlerce hayvanın penceresiz binalarda, anonim, otomat mekânlarda gözlerden gizlenmesi gibi gözümüzden ıraklar.

 

Aksaray Üretim Tesisi

Aksaray tesisleri …

İnsanlar otobanlarda bu yerlerin yanı başlarından geçiyorlar arabalarıyla, bu “esaret” tesislerini makinelerin bırakıldığı yerlerle karıştırıyorlar. Çiftçi için söz konusu gizleme kendini sayılarda belli ediyor.  Binlerce hayvana baktıkları için hiç bir hayvanla doğrudan bir aşinalık sağlanacak türden hiç bir olanak yok. Ve son olarak, sözel olarak üstünü örtmek de insanlığın vicdanını rahatlatıyor. Biftek, pirzola, gibi sözcükler yüzyıllardır hayvanların kas dokusunun kökenini gizledi. Tavukların, ördeklerin, kazların etleri içinse başka sözcükler kullanmaya gerek kalmadı; çünkü bu  hayvanlar küçükler ve aynen kuşlar gibi, insana akrabalık anlamında daha uzak bir noktada bulunuyorlar.

Karacabey Üretim Tesisi

Karacabey tesisleri

Sözel örtbas hayvan sömürüsünün diğer alanları için de son derece kullanışlı bir araç. Bu yüzden evcil hayvan endüstrisi bir yandan köpek yavrularının yetiştirildiği özel yetiştirme tesislerindeki satışlarla büyük para kazanırken köpek barınakları da reddedilen, terkedilen hayvanları topluyor ve onları “uyutuyor”lar. Ve bilim hâlesini yeni ürünlerin geliştirme çabalarının üzerine yerleştirmek adına ise ister şampuan , ister fırın temizleyici, ister mucizevi bir ilaç ya da başdöndürücü cerrahi prosedürler olsun, hayvan deneyleri yapanlar hayvanları laboratuarlarda “kurban” ediyorlar.

Çeviri: CemCB

nonhumanslavery.com

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/05/26/cirkin-gercekleri-gizlemek/

June 7, 2011 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Tür Ayrımcılığı Nasıl Sürdürülüyor ?

Bu yazı benim insan ve insan olmayan canlılar arasındaki ilişkilere yönelik sosyolojik analizimdeki bildik bir temaya bir kez daha bakıyor: kültürün tür ayrımcılığını nasıl yapılandırdığı ve bu yapının nasıl sürdürüldüğünü inceliyor. Bir kaç senedir hayvan hakları konularını bir çok forumda tartışa tartışa bir çok insanın, özellikle de Kuzey Amerikalıların farklı konularla ilgili düşüncelerinin sadece kendi düşünceleri olduğunu sandığını keşfettim.

 

Sosyolojik olarak bu durum aşırı derecede bir naiflik örneği. Sosyal hayvanlar olarak insanlar aynı anda hem özgürdür, hem de özgür değildir. John (Lennon) ve Yoko’nun 1970’li yıllarda doğru bir şekilde tespit ettiği gibi, bizler bir  hapisanenin içine doğuyoruz, bir hapisanede büyüyoruz, ve okul adı verilen bir hapisaneye gidiyoruz. Ayrıca bir hapisanede seviyor, ağlıyor ve düş görüyoruz. Daha sosyolojik anlamda, belki insanın özne ve eyler  oluşunun sürekli olarak bir çok sosyal güç tarafından kısıtlandığını söyleyebiliriz. Berger ve Berger’in sosyolojiye biyografik bir yaklaşımın bir versiyonu olan kitaplarının kapağında bir kafes içinde gazete okuyan bir adam resmi vardır, adamın hemen yanında da bir televizyon ve fırın görürüz. Lennon ve Ono’nun hapisane dediği şeye Berger ve Berger kafese konulmak ve kontrol edilmek diyor.

Elbette kendimiz hakkında şöyle düşünmek hoşumuza gitmeyebilir. “Ah, hayır, ben değil, ben orijinalim. Özgürüm, bir benzerim daha yok”. Sosyolojik olarak bu olsa olsa bir hüsn-ü kuruntudur: öyle ya da böyle bir dereceye kadar hepimiz toplumun normları ve değerleri  tarafından şekillendiriliyoruz. İşte hayvanları koruma hareketinde ve toplumda hayvan refahçılığının bu kadar yaygın olmasının en temel sebeplerinden birisi  ya da o temel sebebin kendisi, budur.

O halde, bir dereceye dek, bizi toplum yaratır ve toplum şekillendirir. İnsan ve insan olmayan canlıların arasındaki ilişkiler açısından; felsefe, teoloji, günlük toplumsal pratikler ve ideoloji, devam eden sosyal söylem etkili bir şekilde yeterli farklılık denen şeyi inşa eder, bu da karşılık olarak insanlar ve diğer hayvanlar arasında anlamlı ahlâki bir mesafe  yaratır.

Gerçekten de, zaman içinde, insanlar ister kapasite, ister akıl kullanma becerisi, dil ya da alet kullanımı gibi diğer farklılıklar olsun, her türden farklılığın altını çizerek hepsinin ahâken bağlayıcı ve  önemli olduğunu  ilân etti, bunu yaparak da milyarlarca hissetme yeteneğine sahip canlının statüsünü geçersiz kılmış ve  insan türünden olan ve  insan türünden olmayan hayvanlar arasındaki evrimsel akrabalığın bağlarını çok etkili bir biçimde hasara uğrattı.

Jasper haklı olarak modern insanların diğer hayvanlara iki sömürü oryantasyonu ile yöneldiğini söylüyor. Birinci oryantasyon diğer hayvanların kaynak olarak kullanılmasının kabul edilmesidir; diğeri ise daha çok duygusal bir oryantasyondur, meselâ evcil hayvanların “beslenmesi” gibi; aslında bu ikinci kategoride de araçsal bir niyetten söz edilebilir, örneğin hayvanlar pet showlara, hatta yetenek yarışmalarına sokuluyorlar.

İnsan ve hayvanlarla ilgili dominant insan hakları pozisyonlarına eklenen, ve çoğunlukla ekonomik olarak sürdürülen hayvan kullanımından yana argümanlar ahlâki statükoya yönelik oryantasyonları sürdürmeyi amaçlar.  Çeşitli refahçı grupların hayvanların insanlar tarafından sömürülmesini finansal ve ideolojik olarak meşrulaştırma amacını güttüğü ortada.

Sosyologlar sık sık  insan ve insan olmayan canlıların etik statüleri ile ilgili tavırların korunması adına ömür boyu süren toplumsallaşma süreçlerinin yaşamsal öneme sahip rolünün altını çizerler. Günlük deneyimler diğer hayvanlara yönelik toplumsal oryantasyonları çoğaltırken, kendi yaşam alanları ve kimlikleri diğer hayvanları kullanmaya bağlı hale gelmiş insanların profesyonel toplumsallaşması ise bireylerin hayvan refahından yana kavramsallaştırmalarını daha destekler bir  hâl alıyor.

Bu tür faktörlerin ışığında yapılan sosyolojik bir analiz, bireylerin “pratik eden tür ayrımcıları” şeklinde toplumsallaşması olgusunun-yani modern toplumlardaki insanların büyük çoğunluğunun- herşeye uzanan sonuçlarını görmezden gelemez.

Diğer hayvanları rutin olarak sömüren diğer kültürlerde “hayvanlar ne yaptıklarını bilmez” şeklindeki cümleler aynen çocuklara da uygulanabilir. Her gün, hissetme özelliği bulunan diğer canlılara “et” şeklinde yaklaşıp ve öteki varlıkları “oyuncak” ya da kişisel/aileye ait eşyalar olarak adlandırıyorlar. Sosyal öğrenmelerinin bir çok alanında çocuklar hayatlarının ilk yıllarından itibaren herşeyi kapsayan ve derin   bir tür ayrımcısı ideoloji ile hayvanların insanlar tarafından kullanılmasını akla gelebilecek bütün biçimleriyle kabul ediyorlar:hayvanların et, oyuncak, alet ve eğlence aracı olarak kullanılmasını kabul ediyorlar.

İnsanlar bu değerleri içselleştiriyorlar, bu değerlerden bağımsız olmak hem zor hem de bunun bedeli ağır, insanlar bu değerleri kendi insan oluşlarının içsel parçaları olarak algılıyorlar. Bu yüzden hiç bir vegan varlıklarının diğer insanlar tarafından küçümsenmesine ya da sosyal anlamda bir sapma olarak görülmesine şaşmamalı.

Hayvan haklarını savunanlar açısından bu durumun önemi son derece açık; çünkü kök sosyal değerler söz konusu olunca çoğu insanın yaptığı en basit  şey o değerlere uymaktır.

İşte insan ve insan olmayan canlılar arasındaki ilişkiler söz konusu olunca çoğunluğun dominant sosyal değerler hakkında yaptığı şey budur, hayvan haklarını savunanlar kendi kişisel dönüşümlerinin bir istisna olduğunu anlamak zorundalar. Bir çok insan kendini akışa bırakır, o kadar.

Belki de hayvan haklarını savunanların insan ve insan olmayan canlılar arasındaki ilişkilerde yaygın olan ideolojiden ne kadar “sapmış”oldukları,  hayvanları koruma hareketinin insanların hayvanları maruz bıraktığı davranışlarla ilgili iddialarına rağmen hayvan refahçılığının ne kadar yaygın olduğu gerçeğinde görülebilir.

Bu tavırlar insan üstünlüğü iddialarının sosyal kavranışına, tür bariyerinin önemine ve  bu bariyerin oluşturduğu nosyonun zararlı kullanımları üzerine yapılandırılır. İnsanlar arasındaki sömürüye dayalı ilişkiler insanlıktan çıkarma süreçleriyle hayata geçirilir, bu tür sömürüleri savunanlar ve insan haklarını savunanlar, insanların insanları sömürüp, zarar verdiği ve  öldürdüğü gibi “öteki”leri de sömürüp onlara zarar verdikleri ve  öldürdükleri tür ayrımcısı kavramsallaştırmaları da kabul etmek zorunda.

İnsan toplumları sistematik olarak diğer hayvanları nesneleştiriyor; onları meta haline getiriyor, değişik tüketim araçları haline dönüştürüyor, yasa nezdinde onları legal nesneler ve mülk örnekleri olarak algılıyorlar. Eğer bir insan bir hayvana “hasar verirse”, onu öldürürse, o kişiye suç işlediği şeklinde dava açılabilir; yani bir başka insana ait bir “eşya”ya zarar verildiği gerekçesiyle suçlanır. Bir zaman legal kölelik biçimleriyle olduğu gibi, bu tür sosyal güçler sömürüye dayalı ilişkileri sürdürürler. Bunlar ayrıca gençlerin rutin şekilde sosyalleştirildiği ve çocukların hayvanlardan nefret eden hayvan sever toplumların normlarını öğrendiği tür ayrımcısı bir dünyanın değişik yönleridir.

Bizler durmaksızın İnsanın kral olduğu şeklindeki ideolojinin altını kalın kalın çizen toplumlar tarafından, hayvanlara zarar veren hayvan severler olarak toplumsallaştırılırız.Irkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı gibi nitelikleri böylesine belirgin olan bu dünya tekrar tekrar bize dünyadaki herşeyin sadece insanlar  için var olduğunu ilân eder: insanlar hariç (pratikte insanlar da dahil) her bir şeyin insanlar kullansın diye var olan kaynaklar olduğunu söyler.

Dil, insanların diğer hayvanları ve hayvan hayatını nasıl sevdiğini, onlardan nasıl nefret ettiğini yansıtır, eşitliğe dayanmayan insan ilişkilerini sürdürmek için geleneksel insan-insan olmayan canlılar oryantasyonlarını kullanır. Bir insana “hayvan” demenin o insana negatif bir etiket vermek olduğu görülmüştür: seri katiller popüler medyaya göre insan değildir: insan olma etiketinin yüceliğini üzerlerinde taşımalarına izin verilemez, bu yüzden bu insanlara hayvan isimleri verilir, “hayvan” olarak adlandırılırlar. Bu tür insanlar sonuçta “hayvan gibi davranırlar”. Toplumlar bu tür etiketleri en zalim insanlar için rezerve ederler.

Elbette, yukarıdakilerin hiç biri ortodoks hayvan refahçılığının iddialarıyla çelişmiyor.  Tam tersine, hayvan refahçılığı pratiği ve yürürlüğünün normatif rolünün mutlak anlamda gerekli olduğunun altını çizer. İdeolojik hayvan refahçılığı teologların ve düşünürlerin son derece “doğal bir düzen” olarak bir “varlık zinciri” kurmakta haklı olduğu fikrini destekler.

Ortodoks hayvan refahçılığı şu anda var olan ilişkiler aracılığıyla hem insan hem de hayvanlar için bir çok fayda sağlandığını öne sürer. Devam eden ve tamamen kurumlaşmış sosyal süreçlerin bir ürünü ve, insanın tarım faaliyetlerinin bir parçası olan hayvan hakları insanlarla diğer hayvanlar arasındaki ilişkiler hakkındaki yerleşik ortodoks görüşlere meydan okuma konusunda zorluk çekiyor.

Şu anda, İngiltere’de ve diğer bir çok ülkede on yıllardır süren retorik hayvan hakları savunuculuğuna rağmen (daha doğrusu bu yüzden) geleneksel hayvan refahçılığının ortodoks yapısı; güvenli, çok amaçlı ve görünüşe göre sürekli uyumlanabilir bir çerçeve sağlayarak sürüp giden endüstriyel hayvan sömürüsü sistemlerini ve diğer hayvan sahipliği olgusunu desteklemeye yarıyor.

Hayvan refahçılığı, hayvanlarla ilgili hem duygusal hem de geleneksel araçsalcı tavırların köklerini sağlamlaştıran sömürücü akıl yürütmeleri ifşa edip ciddi ciddi sorgulamak yerine, onları korumaya yardım ediyor.

Şu anda hayvan hakları duruşunun hem hayvanları koruma hareketinin içinde hem de dışında yer alan ortodoks pozisyonlarla söylemsel bir tartışma içinde olduğu ortada; özellikle 2006 yılında Gary Francione kölelik karşıtı hayvan hakları duruşunu internet aracılığıyla yeniden ortaya sürdüğünden beri durum böyle. Ancak hayvan refahçılığı öylesine kök salmış, öylesine yaygınlaşmış ve normalleşmiş ki günümüzdeki bir çok hayvan hakları savunucusunun komple bir hayvan hakları talebinde bulunurken zorluklarla karşılaşmaması neredeyse imkânsız- ya da aslında refahçı bir tavır sergilemeyen hiç bir yaklaşımın zorluk yaşamaması imkânsız.

Refahçı olmayan yaklaşımlar söz konusu olduğu sürece şunu söyleyebiliriz, hayvan haklarının tamamını savunmak hayvan hakları hareketinde taktik ve stratejik seçimlerinin bir sonucu olarak görülmüştür, bir çerçeve çizme sorunu olarak görülmüştür bugüne dek. Ancak, bu konudaki isteksizliğin sebebi olarak,hayvan refahçılığının hayvan hakları duruşunu aslında hayvanların refahı sınırının ötesine geçen gereksiz görüşler olarak sunması olduğunu da söyleyebiliriz. Hahyvan haklarının yaşadığı temel bir zorluk olarak ortodoks yaklaşımın kendi pozisyonunu normal, geleneksel, akılcı ve doğru yaklaşım olarak sunma konusundaki baskın becerisine bağlayabiliriz.

Sırf bu nedenden bile, ortodoks hayvan refahçılığı kolay, kendinden emin, aşırılıktan uzak (hatta artık “terörist olmayan”) bir araç olma özelliği taşıyor, gazeteciler, yorumcular ve hayvan haklarını savunan insanlar, hayvan kullanmaktan yana politikacılar, hayvanların insanlar tarafından kullanılmasından ve maruz kaldıkları davranışlardan bu araca başvurarak söz ediyorlar. Tamamen moral bozucu bir biçimde hayvan refahçılığı bir çeşit bariyere dönüşmüş durumda, ya da bir tür filtre oldu, ve insanların gerçek ve hakiki bir hayvan hakları felsefesi üretmesini engelliyor ya da onu yumuşatıyor.

Hayvan refahçılığı hayvan hakları söyleminin son derece düzenli bir şekilde ortadan kaybolduğu, yanlış ifade edildiği, çarpıtıldığı ve yeniden yönlendirildiği bir sise dönüştü. İnsan ve insan olmayan canlılarla ilgili görüşlerinin toplum tarafından nasıl algılandığını test etmek isteyen hayvan haklarını savunan insanlar her kavşakta derinden derine içselleştirilmiş bir refahçı zihniyet tarafından , hem de aslında değişmelerini istedikleri insanlar tarafından  köşeye sıkıştırılıyorlar. Giderek daha çok sayıda insanın hayvan refahçılığı içine gömülü kalmış ideolojik esaretten uzaklaşabilmesini ümit etmek zorundayız.

http://human-nonhuman.blogspot.com

Çeviri:CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/06/05/tur-ayrimciligi-nasil-surduruluyor/#more-1136

June 7, 2011 Posted by | sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

“Korkunç Benzerlik” – Martin Rowe

Marjorie Spiegel’in sıradışı kitabı “The Dreaded Comparison- Korkunç Benzerlik” kimsenin adını söylemeye cesaret edemediği o benzerliği ortaya koyuyor: ABD’de İç Savaş öncesi yaşayan Afrikalı kölelerin hayvanlardan farklı görülmediği ve bu insanlara bir eşya muamelesi yapılmasına sebep olan kölelik ideolojilerinin günümüzde hayvanlara da aynı muamelenin yapılmasına devam ettiği gerçeği.

Bu benzerlik- kölelerin koşulları ile fabrika çiftliklerinin koşulları, av kurbanları ile laboratuar koşulları arasındaki –hiç şaşırtıcı değil. Sonuçta, Spiegel’in söylediği gibi, savaş öncesi ABD’de köleler resmen insanlığın bir alt seviyesinde görülüyorlardı. 

Elbette, bu tip düşünme biçimleri sadece Afrikalı Amerikalılarla ya da kölelerle sınırlı değil. Naziler tarafından büyükbaş hayvan arabalarına tıkıştırılıp Aryan beden politikasına göre insan dahi olmayacak denli viral enfeksiyonlar olarak görülen Yahudileri de kapsıyor. Yüzyıllardır orospu, kaşar, fahişe, kaltak ve erkeklerden eksik görülen kadınları da kapsıyor. Ama işte Spiegel’in esas vurucu olduğu nokta şu: hayvanları da kapsıyor- hayvanlar  iktidardakiler adına oyuncak ediliyor, dövülüyor, istismar ediliyor, işkenceye uğruyor, esir ediliyor, avlanıyorlar.

Şimdi bu yazıyı okuyanlar arasında hayvanları sömürmeye devam etmemiz gerektiği ile ilgili argümanlar düşünenler olacaktır: bize gıda olsunlar diye, eğlence, deri ve emek gücü olsunlar diye onlara ihtiyacımız olduğunu söyleyecekler; eğer biz olmasaydık hayvanların çoğunun hayatta bile olamayacağını söyleyecekler- gerçekten de yabanda  olduklarına kıyasla bizimle daha mutlu olduklarını söyleyecekler;
onların kendi kötü doğalarına karşı bizim onları koruduğumuzu da söyleyecekler; hayvanların acı çekmediğini ya da daha az acı çektiğini; çünkü “acı”nın anlamını bilmediklerini söyleyecekler; hayvanların avlanılmaktan hoşlandığını söyleyecekler bize.

Spiegel’in kitabının gösterdiği gibi bu argümanların hepsi köleliği meşrulaştırmak için kullanıldı. Tür ayrımcısı ve hileci bu tür argümanlar hayvanlara ne yapmanın uygun ve ne yapmanın uygun olmadığına dair insan bilincinde oyunlar oynamaya devam ediyor. Filleri arka ayakları üzerinde durdurup sirklerde performans sergilemesini kabul edilebilir bir şey olarak görüyoruz; ama yüzümüzü siyaha boyasak ve Mammy şarkısını söylesek onun kabul edilebilir bulmayız: neden biri daha garip, aşağılayıcı ve daha karikatürümsü görünüyor? Hayvanları kafeslere tıkmayı bir korumacılık eylemi gibi görüyoruz; ama 1906 yılında New York Zooloji Topluluğu’nun Ota Benga adında bir Afrika pigmesini şempanzelerle aynı kafese koymasını dehşet verici bulmamızın sebebi ne?

Köle taşıyıcılarının yolculuk sırasında çok sayıda kölenin ölmesini  bir çeşit doğal zayiat olarak görmesi bizi afallatıyor; ama mezbahalara götürülürken içinde bulundukları  koşullar yüzünden bir kısım hayvanın boğularak ölmesi ya da vardıkları yerde yaşadıkları şokla ölmeleri bizi hiç ilgilendirmiyor. Dirikesimin en temel çelişkisine inanıyoruz: Spiegel şöyle söylüyor, “bir yandan hayvanların bize hiç benzemediği, bu yüzden onları kaale almamamız gerektiği söyleniyor; öte yandan, dirikesimciler hayvanların bize çok benzediğini, bu sebeple de araştırmaları için çok gerekli olduğunu söylüyor.”

Spiegel’in kitabı dünyayı ve yaratılışını araçsal bir bakışla görenler kendi güç ve  iktidarlarını kime ya da nereye dayattıklarını zerre kadar umursamıyorlar. Bütün argümanları, bütün bahaneleri, bütün yalanları paçayı sıyırabildikleri sürece kendi amaçları uğruna kullanmaktan çekinmezler. Kitabın ortaya koyduğu gibi, ya hayvanları insan olma koşulumuza göre “yetiştireceğiz” ya da kendimizi hepimizin birbirimize karşı vahşi ve gaddar yaratıklar  olduğumuzu kabul edecek şekilde “alçaltacağız”. İktidarın istismarı neredeyse ve kime uygulanıyorsa onu idrak etmeli, maskesiz bırakmalı ve durdurmalıyız. Kitabın çok açık şekilde ortaya koyduğu şey, istismar, işkence ve zulümün ışığa karşı koyamayacağıdır.

Martin Rowe’un kitap eleştirisinden bir bölüm…

nonhumanslavery.com

Çeviri: CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/05/16/korkunc-benzerlik/

May 23, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Gecikmiş Bir Anneler Günü Kutlaması – Gary Smith

Bugün dünyanın her yerindeki anneleri – bizi doğuran kadınları ve bize toplumun dürüst üyeleri olmamızı öğreten kadınları onore ediyoruz. Çoğumuzun annelerimizle ve  çocukluğumuzla  ilgili güzel anıları var, saçlarımızın bizi teskin eder şekilde okşanması, hasta olup da yatakta yattığımız o zamanlar ve annelerimizin sırf bizim için pişirdiği nice yemek… hepsi aklımızda. 

Ama dünyanın her yerinde milyarlarca anne var ki onlar anneler gününü kutlamıyorlar. Aslında bu anneler Anneler Günü’nde yas tutuyorlar. Anneler günü onlara kendilerinden neyin çalındığını hatırlatıyor. Sözünü ettiğim anneler; yemek, giysi, evcil hayvan üreticiliği, eğlence sektörü ve laboratuarlardaki deneylerde kullanılan milyarlarca anne hayvan; bu hayvanlar yavrularının nerede olduğunu bilmiyor, hayattalar mı onu da bilmiyorlar.

Süt sığırlarının danaları her sene onlardan alınıyor. Çoğu ineğin kısacık ömrü içerisinde beş ya da altı yavrusu oluyor. Dişiler anneleri gibi korkunç bir kadere mahkûm oluyor, erkek yavrular ise küçücük bölmelerde kısacık hayatlar sürüyor ve sonunda dana eti olmaları için öldürülüyorlar.

Tavukların civcivleri onlardan alınıyor. Erkek civcivler canlı canlı  gömülüyor ya da plastik çöp tenekelerinde boğularak ölüyorlar. Onların hayatlarının insanlar için hiç bir anlamı yok. Ama anneleri için onlar hiç anlamsız değiller.

Evcil köpek yavrusu yetiştirme merkezleri yas tutan annelerle dolu. Bu hayvanlar yavrulama makineleri olmak için esir edilmişler, tek kıymetleri  sürekli yavru köpek üretmek.

Dirikesim endüstrisi de yas tutan annelerle dolu. İster laboratuarlar için yetiştirilsin, isterse daha yavruyken doğada annelerinden alınmış olsun;  beagle, primat, fare, sıçan, kedi bütün anneler yas tutuyor.

Yarış atları da taylarını özlüyorlar. Yabandaki filler sirkler ve hayvanat bahçelerinde sergilenmek için kendilerinden çalınan yavruları için yas tutuyorlar. Kaplanlar ve aslanlar, yunuslar, tazılar, bu hayvanların hepsi yavrularını insanların eğlence sektörü adına kaybettikleri için yas tutuyorlar.

İnekler, koyunlar, ipekböcekleri..hepsi moda adına kaybettikleri yavruları için yas tutuyor.

Bu yüzden annelerimizi hayatlarımıza getirdikleri neşe ve kıvanç için onore ederken aynı zamanda insanın damak tadı, geleneği ve keyfi için yavruları esir edilen, işkence gören ve nihayetinde  öldürülen milyarlarca anne için de acı çekiyor ve yas tutuyoruz.

Eğer bugün gerçekten anneler gününü kutlamak istiyorsanız, vegan olarak yaşamayı seçin.  Annelerinizi milyarlarca hayvanı ve onların yavrularını onore ederek onurlandırın. Vegan olmak hem bugün hem her gün acı çekip yas tutan bütün anneleri onaylar ve destekler.

Çeviri: CemCB

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/05/11/gecikmis-bir-anneler-gunu-kutlamasi/

May 16, 2011 Posted by | kadın ve doğa / ekofeminizm, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Left Biocentrism: Fostering New Earth Values and Social Justice for the World’s Peoples – David Orton

Book Proposal
Provisional Title
Left Biocentrism:
Fostering New Earth Values and Social Justice for the World’s Peoples
By David Orton              
       
Rationale for this book:
The theoretical tendency of left biocentrism exists and can be seen as a “left wing” of the deep ecology movement. It is therefore worthy of support. One might consider the following, in assessing whether to publish a book on left biocentrism.
A number of well known deep ecology and green theorists have expressed general support for the left biocentric theoretical tendency as it has evolved, and specific support for my own work, including for example the late Richard Sylvan, Andrew McLaughlin, Alf Hornborg, the late Rudolf Bahro, the late Judi Bari and, most recently Fred Bender, the author of the new text The Culture Of Extinction: Toward A Philosophy Of Deep Ecology
Both Arne Naess and George Sessions, through personal correspondence have, in the past, expressed interest in and general support for my theoretical work. A summary of left biocentrism, which continues to evolve, is given in the ten-point Left Biocentrism Primer, which was collectively agreed upon in 1998. A personal letter to me from George Sessions, dated 4/19/1998, also copied to Arne Naess, Bill Devall, Andrew McLaughlin and Howard Glasser, noted in part about left biocentrism and the Primer: “Personally, I agree with almost everything you say in the Left Biocentric Primer…It’s a real shame that the Green parties came under the influence of Bookchin and not your version of Left Biocentrism – it’s obvious that’s where they need to head. So, I have no necessary bones to pick with your idea of a Left wing of the Deep Ecology movement, more power to you and your colleagues. I wonder if the word ‘Left’ is the appropriate one to use (as opposed to social justice).” John Clark, a “deep” social ecologist, has expressed in writing the viewpoint that left biocentrism is welcome evidence of some “common ground” between deep and social ecology: “The existence of such common ground is indicated by the emergence of a left biocentrism’ that combines a theoretical commitment to deep ecology with a radical decentralist, anticapitalist politics having much in common with social ecology.” (See the third and fourth editions of the undergraduate college reader, Environmental Philosophy: From Animal Rights to Radical Ecology.)
There are people in a number of countries, in addition to myself, in particular Canada and the USA, who support deep ecology as an overall philosophy and who also consider themselves left biocentrists, i.e. “left bios.” Some of these people are active in the federal Green Party in Canada. That party publicly endorsed deep ecology in the last federal election in Canada and polled over 4 percent of the vote. 
My ideas and writings reflect the input of a number of others who see themselves as left bios. The formation of the internet discussion group left bio, with its approximately 35 members, now functioning for almost eight years, has aided substantially in this regard. I have always been conscious of writing in some way as part of a “collective”, seeking the input of kindred spirits. In early days this was more nebulous, but in recent years it has become more concrete, as left biocentrism becomes more publicly known. Articles or book reviews in draft form, written from a left biocentric theoretical perspective, have normally been made available to other left bios in the discussion group for their critical commentary.
Apart from my own writings, there are a number of books, some in press, which explicitly refer to and discuss the left biocentric theoretical tendency. It is also necessary to point out that, since the early 1980s, other thinkers within the deep ecology movement (although not calling themselves “left biocentrists”), have been struggling to outline what it means to be supporters of deep ecology, and yet to continue to see themselves in some way as part of the Left. Their ideas have greatly influenced me and contributed to my own thinking. These include, in addition to the people mentioned above, Andrew Dobson in England. [Although not included in the original book outline, which was published in 2005, an important early discussion of left biocentrism was published in Patrick Curry’s 2006 book, Ecological Ethics: An Introduction. A revised edition is due to come out in the fall of 2011.)
I myself became involved in environmental work as a primary focus in the late 1970s in British Columbia through naturalist organizations, after a previous political life in Canada centered around social justice issues and left wing politics. My interest in nature and wildlife go back to my boyhood in England. Prior to any contact with deep ecology, through my environmental work in forestry and wildlife issues, I had come to see that the ecological perspective meant to reject the human-centered domination over nature. This was expressed in my writings coming out of B.C. and Nova Scotia environmental struggles. (I had moved with my family to Nova Scotia in 1979.) By 1985 I had come to accept the philosophy of deep ecology and started to promote it in the Maritimes. I came to define myself politically as a Green, although I still consider myself a person of the Left. I began exploring what a left focus in deep ecology would mean. Later I was to discover that others were on the same path.
In 1989, at the Learned Societies Conference in Quebec City, I presented (along with my partner Helga) a paper called “Green Marginality in Canada.” This paper, in addition to the stated focus, outlined the conceptual perspective of “socialist biocentrism.” (Robyn Eckersley in her 1992 book, Environmentalism and Political Theory: Toward an Ecocentric Approach spoke of “ecocentric socialism.”) 
Later I discarded the expression socialist biocentrism in favour of the term “left biocentrism” as wider and more inclusive, as “socialism” seemed too forgiving towards the environmental record of socialist and communist societies. I was also confronted with the fact that many who were sympathetic to social justice concerns were hostile to the term socialism, perhaps a legacy of Cold War socialization. “Left” as used in left biocentrism, is therefore defined as meaning anti-industrial and anti-capitalist, but not necessarily socialist. Yet personally, I remain a socialist. 
The future ecocentric economic foundation of society remains to be defined, although it will not be capitalist, i.e., a society based on endless economic growth and consumerism, population growth, private profit, and human-centeredness. As for “biocentrism”, it is the more popular movement term, while “ecocentrism” is the more ecologically and scientifically aware term. Both “biocentrism” and “ecocentrism” are used interchangeably by left biocentrists.
Since the mid-1980s I have tried to blend theoretical and practical environmental work, from a deep ecology perspective. I have published articles and book reviews in a variety of environmental and green publications, including the Earth First! Journal. My work has included investigating and writing about controversial issues, e.g. green theory, aboriginal concerns, green electoralism, seals, fundamentalism – religious and economic, ecofascism, etc. Interests in forest and forestry-related issues have remained a central theme of my work within Nova Scotia. I also have published in Canadian left publications, e.g. Canadian Dimension and the Socialist Studies Bulletin, when they would accept my deep ecology advocacy articles. Yet a lot of the work is unpublished.
There is a common but misleading perception that the deep ecology movement, particularly in North America, is hostile to the social justice concerns of the Left and is in fact anti-Left. Publishing this book would help to dispel this myth. (Arne Naess, in his main work, Ecology, community and lifestyle, has a sympathetic yet critical discussion of socialism and shows a sophisticated economic, political and power analysis, and a class perspective.)  
Left Biocentrism: Fostering New Earth Values and Social Justice for the World’s Peoples would show the needed ecocentric critique of the traditional Left, but also what can be taken from the Left and incorporated into a socially and politically conscious deep ecology. Left biocentrism needs to be seen as a valued part of the deep ecology movement. Supporting the publication of this book would be a concrete manifestation of this. The front is indeed long. It needs to include and welcome the biocentric Left.
March 3, 2005

 

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
BOOK OUTLINE
This book will be based on articles written by David Orton over a period of about twenty-five years, though most of them were written during the last few years. Each chapter theme will be discussed from past articles written on the topic, but placed in a contemporary perspective. The relevant articles are listed on the website under “A Taste of Green Web Writings and Left Biocentrism
Provisional Title
Left Biocentrism:
Fostering New Earth Values and Social Justice for the World’s Peoples
By David Orton
Introduction: Personal Biography and Intellectual Biography
Personal biography: Orton’s social origins in England: working class, wartime evacuation to the countryside, shipwright dockyard apprenticeship, and boyhood interests in wildlife and nature; the reason for the emigration to Canada; and the last twenty years of living in place in rural Nova Scotia. (One comes to eventually understand that one is a Canadian, and that one does not want to go “home” to Britain any more.)
Intellectual biography: unconscious social democracy of family background in England; Canadian radical politics and their reflection in the university as a student and short-lived faculty member in the 1960s; naturalist and outdoor involvement, environmental engagement and the beginnings of an ecological consciousness.
Chapter One: Pre-Deep Ecology Environmental Work
 
Forest and wildlife struggles in British Columbia, South Moresby and Tsitika watershed involvement – the fallacy of “multiple use” or “integrated resource management.” The credo of industry: “Forest management for the primary production of timber;” the conservatism of naturalist organizations and the limiting assumptions of mainstream environmentalism.
The critique of pulpwood forestry and of “natural resource management” in Nova Scotia, and the ecological perspective. Uranium exploration/mining and the self-interest of the trade union movement. Discussion of why unions and employers have an economic interest in the continuation of industrial society and its priorities. Organizational differentiation from mainstream environmentalism: not accepting government or corporate financing or “working the system.”
Chapter Two: Embracing Deep Ecology and Various Problems
Deep ecology as the ideological counter to “resourcism,” the world view that the non-human world exists as raw material for the human purpose. Acceptance of the eight-point Deep Ecology Platform. Deep and shallow ecology and implications for industrial capitalism. Three key ideas: non-human centeredness; the necessity for a new spiritual relationship to Nature; and opposition to the idea of “private property” in Nature. Deep ecology as part of the larger green movement – as the first social movement in history to advocate a lower material standard of living, from the perspective of industrial consumerism. Nature as a Commons and not to be privatized.
Problems: ambiguity and the “conceptual bog” (Richard Sylvan) of deep ecology; who ‘owns’ deep ecology and how does it evolve; Self-realization and the psychological self-absorbed path of “transpersonal ecology” (Warwick Fox); the unreality of non-violence and Gandhi, and implications for organizing; NO necessary separation of the peace, social justice and ecology movements; lack of real political, economic, social analysis, or class perspective by most deep ecology writers; lack of awareness of the imperial role of the United States and its world-wide consumption of “resources”; the isolation of deep ecology academics and their lack of accountability to the movement, etc.
Chapter Three: Characteristics of Left Biocentrism
Social base of left biocentrism, theoretical and practical views, handling contradictions among left biocentrists. Is there a role for anarchism? Unity and differentiation with deep ecology. Other Left paths in deep ecology and green theory: deep green theory (Sylvan), radical ecocentrism (McLaughlin), green fundamentalism (Bahro), revolutionary ecology (Bari), and ecologism (Dobson). Characteristics of socialist biocentrism and why it is inadequate. Drafting of the Left Biocentrism Primer in 1998.

Chapter Four: Aboriginal Issues in Canada

A general overview of aboriginal issues as articulated in the 1996 Canadian Report of the Royal Commission on Aboriginal Peoples (5 volumes) and a left biocentric critique given. Implications of aboriginal views for wildlife, forestry, parks, land claims and social justice. What should be supported and what should be opposed on ecocentric and social justice considerations? Past treaties dictated to aboriginals by a feudal-colonial state in Canada – can they be models for contemporary land use and redress of grievances? Treaty rights or social and ecological justice today: going beyond human-centeredness, treaties, land ownership and property rights. What is the relationship of contemporary aboriginal views to deep ecology and left biocentrism within industrial capitalist society?  Deep stewardship of traditional aboriginal thinking as human-centered. The imposition (and implications) of the industrial consumer culture on aboriginals and non-aboriginals. 

Chapter Five: Green Electoralism and Left Biocentrism

Deep ecology in contention for the consciousness of the green movement (Realo/Fundi discussion). How the environmental movement in Canada and elsewhere should define itself – reformist or subversive. Assumptions of green electoralism and their congruence with the continuation of industrial capitalism and shallow ecology. Ecological politics across the ‘isms’ of bourgeois society (Bahro). The disenfranchisement of the electorate with the parliamentary road and liberal democracy: alternative ecocentric visions which undermine industrial capitalist society cannot be advanced through the electoral process, as they go against short-term economic interests. The fundamental dilemma: eco-capitalism – ‘sustainable development’, ‘natural capitalism’, ‘cradle to cradle’ etc., or revolutionary ecocentric change. The overall tendency towards absorption and neutralization for “green” electoral parties and why this occurs. Liberal democracy and ecocentric democracy: why they are incompatible. Is there a political vehicle for a revolutionary deep ecology in our contemporary world? Why some left bios work inside green parties and why others work from the outside, and the example of the federal Canadian Green Party. 

Chapter Six: The Ecocentric Critique of the Left

Green movement has replaced the socialist/communist movement as the center of innovative debate and alternative thinking. No Earth justice without social justice. Discussion of the positive ideas of the Left: e.g. society should control the economy and not the economy control the society; collective responsibility for all members of a society and opposition to the cult of individualism and selfishness; class dimensions of environmental, economic and social issues; etc.
Opposing the negative ideas of the Left: e.g. human-centered world view; hostility to population reduction; Nature having no intrinsic value or worth unless transformed by human labour; seeing capitalism, not industrialism, as the main problem; lack of an alternative economic model; hostility towards Earth spirituality; denial of personal responsibility for ecological destruction or social actions, etc.
The Earth can belong to no one – the fiction of “ownership” of the Earth and its life forms. (Bahro, Livingston and Naess) Moving to usufruct use, accountability to a community of all beings. Defining the ecocentric Left, the NECESSITY that it be a vital component of a radical deep ecology movement.
The primacy of ecocentric consciousness and that social justice, while very important, is secondary to such a consciousness. Ecocentric justice as much more inclusive than human justice.

Critique of “social environmentalism” in the mainstream environmental movement, where social justice is upheld over environmental justice: social ecology, eco-Marxist and ecofeminist positions. 

Chapter Seven: The Ecofascism Attack on Deep Ecology

Supporters of deep ecology are uncomfortable and on the defensive about ecofascism. “Ecofascism” as an attack term, with social ecology roots, against deep ecology and the environmental movement; linking deep ecology with Hitler’s “national socialist” movement, i.e. the Nazis. “Fascism”, a term whose origins and use reflect a particular form of HUMAN social, political and economic organization, now with a prefix “eco”, used against environmentalists. On the other hand, for supporters of deep ecology the concept “ecofascism” conjures thoughts of the violent onslaught against Nature and its non-human life forms, justified as economic “progress”; the so-called “Wise Use” movement in North America, which sees all of Nature as available for HUMAN use. Different views of deep ecology and social ecology on ecofascism, the love of Nature, spiritual transformation, non-coercive population reduction, controls on immigration, etc. Deep-green German ecophilosopher and activist Rudolf Bahro (1935-1997), accused by social ecology supporters of being an ecofascist and a contributor to “spiritual fascism”. Bahro’s conflict with left and green thought orthodoxies and his interest in building a mass social movement. How Bahro saw left “ecosocialist” opportunists, for whom ecology was just an “add-on”, without a transformation of world view and consciousness. Bahro’s resignation from the Green Party, because he saw that the members did not want out of the industrial system.
Chapter Eight: The Left Biocentric Forest Vision
A vision of animals and plants, along with rocks, oceans, streams and mountains having spiritual and ethical standing. Industrial forestry model to be phased out in favour of low impact, value-added, selection forestry. Appropriate social policy alternatives for forestry workers and communities to be deep-ecology inspired. Sustainable forestry in a sustainable society. Questioning some ecoforestry positions: that forests need be managed or “restored”; that forests can be managed in an ecologically sensitive way. Why forests should be left “unmanaged.” Forest “certification” as a “green” marketing gimmick. What is a deep-ecology inspired forestry, and the need for primacy of non-economic interests in maintaining a living forest. For example, see the article “Some Conservation Guidelines for the Acadian Forest” on our web site.
Chapter Nine: Animals and Earth Spirituality
Deep ecology supporters as defenders of wild animals and their habitats. Placing animals in an ecological, political, economic and cultural “context”. Opposing hunting in protected areas and parks, and uniting with traditionalist aboriginals against the “resourcism” of industrial consumerist society. Acceptance of subsistence hunting, subject to the status of a species. Problem with ethical social relativism. Earth spirituality, animals and organized religion; the Abrahamic faiths and the Vedic religions. Modern day religious fundamentalists, who aim to re-sacralize human societies, not the natural world. The pre-industrial past. How deep ecology supporters want to re-sacralize Nature. The need for a new language and a new philosophical and spiritual outlook. The need to respect all animals as an integral part of preserving the community of life.
Chapter Ten: Religious and Economic Fundamentalism
The need to understand religious fundamentalism and economic fundamentalism and how they relate to each other, their threat to the world. Both fundamentalisms are antagonistic to the goals of the deep ecology movement. Fundamentalism as a form of “security” in religious conformity, as refuge when cultures are falling apart. Different kinds of religious fundamentalisms. Grievances in the Islamic world, inequality between Arabs and Jews; the subservience of Arab states to U.S. foreign policy, etc. The oil issue. Economic fundamentalism as an attempt to impose, if necessary by force, one economic model on the world. U.S. economic fundamentalism and its rhetoric of “freedom,” “democracy,” “individual initiative,” etc. The threat posed by U.S.-style economic fundamentalism to the well-being of the planet and its diverse inhabitants. Globalization and how its opponents are being “squeezed” by Islamic and US economic fundamentalism.

Chapter Eleven: Tributes
Tributes to Winin Pereira, Richard Sylvan and Rudolf Bahro – three people from India, Australia and Germany, who had an important influence on the conceptualization of left biocentrism. The tributes were written on learning of their deaths and are brief testimonials to this influence.  [I would now also include Arne Naess, from Norway.]
Conclusion: The Present Situation for Left Biocentrism and Deep Ecology
An assessment of the current situation for the philosophy of deep ecology as an influence on the green and environmental movements. Also, a look at the status, at this time, of the theoretical tendency of left biocentrism within deep ecology.
Appendix
1. The Deep Ecology Platform
2. The Left Biocentrism Primer
March 3, 2005 [Slightly revised April 30, 2011]

May 13, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekolojist akımlar, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Hayvan Ekstremizmi mi? Evet, evet aynen öyle. Casey Suchan

Ekstremist? Şiddet dolu? Terörist? Kesinlikle öyle. Ama biz değil.

Bunların hepsi et, ilaç ve  kürk endüstrilerinin hayvan haklarını savunanları ve eylemcileri tanımlamak  için kullandığı kelimeler. Bu dili kullanmaktan vazgeçiremeyiz onları; ama kendimize karşı bu dili kullanmaktan vazgeçebiliriz.

Bu sözcükleri ait oldukları yere doğru yönlendirmemizin vakti geldi, yani gerçek teröristlere, şiddet ve ekstremizm uygulayanlara, yani hayvanları sömürme endüstrilerinin kendisine. Birbirimizin kullandığı metodlar konusunda fikir ayrılıkları olsa bile buna  şiddet demeyelim. Dile dikkat edelim. İllegal diyelim. Suç diyelim. İyi ya da kötü bir taktik diyelim. 

Elbette samimi düşüncelerinizi açıklayın ama eleştirinizi şiddetin her gün laboratuarlarda, şempanze ve babunlara, maymunlara yapılan, diğer milyonlarca memeliye, meseşa tavşan, fare, sıçan, domuz gibi memelilere ve milyonlarca sürüngene yapılan şey olduğunu söyleyerek bitirin, bu deneylerin gereksiz, mânasız ve kötü, işe yaramaz bir bilim olduğunu söyleyerek bitirin.

Gerçek şiddet; milyonlarca koyunun, ineğin, tavuğun, domuzun, keçinin ,sülün kuşunun, balığın ve bıldırcının merhametten uzak, dehşete düşüren koşullar altında istismar edilip esir edilmesidir.

Ama hepsinin tadı güzel. Ve endüstrinin çıkar marjları temel ve basit bir merhamet duygusundan daha önemli. İşte bu ekstremizmdir.

Gerçek terör ve  şiddet tilki, mink, çinçilla, yaban çakalı, rakun, türü tehlike altında olan ayı ve evcil kedi ve köpeklerin kürkleri için yaşamak zorunda bırakıldıkları şeydir. Lüks ve  kibir duygusu  için.

Ekstrem olan şey; gezegenimizin en nefes kesici, entelektüel ve sosyal anlamda en gelişmiş yaratıklarını, filleri, balinaları ve  yunusları sirklerde ve su parklarında esir etmek ve bizi eğlendirmelerinden zevk alıyoruz diye onları bizler  için performanslar ortaya koymaya zorlamamızdır.

Ekstremizm sırf izlemeyi, seyretmeyi seviyoruz diye bir hayvanın sahip olduğu her doğal içgüdüyü yok eden hayvanat bahçelerinde ortaya koyuyor kendini.

Bu sözcükleri bize yani hayvan sömürüsüne son vermeye kararlı olanlar karşı kullanabilirler. Ama bu düşünceler” güçlü olan haklıdır “ şeklindeki kuşaktan kuşağa aktarılıp modern hayvan endüstri kompleksi tarafından mükemmel bir düzeye ulaştırılmış bir ana fikirin tam da içinden ortaya çıkıyor. Hayvan sömürüsünün çapı ve derinliği öylesine derin ve  kültürel tarihlerimize ve geleneklerimize öylesine derinlere  kök salmış ki bazen sonu gelmeyeceğinden emin oluyor  insan. Bunu ortadan kaldırmak için beraber mücadele etmemiz gerekecek.

Bu sözcükleri aynı ahlâki mücadelede hayvanları savunan insanlara ya da hayvan hakları eylemcilerine karşı kullandığımızda, ilerlemeye sekte vurmuş oluyoruz. Ahlâken haklı olan biziz. Biz hakikati biliyoruz. Hayvan endüstrisi kompleksindeki herkes bunu çok iyi biliyor; bu yüzden sakladıkları şeyi saklıyorlar, bu kelimeleri kullanarak bizi marjinalize ediyorlar ve hareketi yıpratıyorlar. Hayvan hakları için mücadele eden herkes adına bu dili kullanmayı reddetmemizin zamanı geldi, bırakın hayvanları kullanan ve sömüren gerçek teröristler yarattıkları şiddet ve teröre her anlamıyla sahip çıksın.

Çeviri: CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/04/23/hayvan-ekstremizmi-mi-evet-evet-aynen-oyle/

April 29, 2011 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Emily ve Tyke: Direniş Asla Boşuna Değil – Jason Hribal


1995 yılının Kasım ayında Emily kaçtı. 3 yaşındaki inek Hopkinton, Massaschusetts’teki bir mezbaha tesisine henüz gelmişti. Süt ürünlerindeki işinin sonuna geldiğinde Emily’nin yapması gereken  son bir görev kalmıştı: kemik tozu ve biftek haline gelmek. Ancak 1600 poundluk bu ineğin başka planları vardı. Şöyle ki; dışarı çıkmak istiyordu. Sonunda 2 metrelik çitten atlayarak yakınlardaki ormanın içinde gözden kayboldu. 

Mezbahada çalışanlar onu yakalamaya çalıştılar; ama Emily çok hızlıydı. Personel bir hafta boyunca samanlarla Emily’yi tuzağa düşürmeye çalıştı; ama Emily çok zekiydi. 40 gün boyunca kırlarda aylak aylak dolaştı. Arada sırada onu görenler çıkıyordu, bazen bir geyik sürüsüyle dolaşırken görülüyordu. Bu altı hafta sırasında Emily ulusal bir şöhret haline geldi, bir halk kahramanına dönüştü. Bir çok insan ineği alkışlıyor ve sömürüye karşı direnmesini destekliyordu. Aslında mezbaha bu olaylardan sonra Emily’yi bir dolar karşılığında bir manastıra satmıştı. Tabii sonunda Emily ormandan çıktı ve sonraki yıllarda manastırdaki büyük bir yeşillik alanda yaşadı. Ne yazık ki “Parade Magazine’in deyişiyle “kendini kurtaran inek” 2004 yılı Mart ayında rahim kanserinden  öldü. Onun anısına Sherborn manastırı Emily’nin bronz heykelini yaptırdı.

Aslında, çiftliklerden, mezbahalardan, laboratuarlardan vb. kaçma eylemleri sıra dışı değil. Bu olayların  çoğunun farkına hiç kimse varmıyor; çünkü hayvanlar hemen yakalanıp tekrar çalışmaya yollanıyor. Ancak bazen, yakalanmaları bayağı bir zaman alabilir. Son zamanlarda öne çıkan örnekler arasında Montana’dan Molly B. De var 2006 yılı ocak ayında Molly B. Great Falls mezbahasının duvarından atlayıp  üzerine doğru gelen bir trenin önünde koşmuş, polis barikatlarını ezip geçmiş, üç sakinleştirici iğneye dayanabilmiş ve Missouri nehrini yüzerek geçmişti. Mezbaha yönetici daha sonra olayı anlatırken “ bir ineğin yapmasının imkânsız olduğu şeyleri yaptığını gördüm” diyordu. Molly en sonunda yakalandı; ama çabaları ona sonsuz bir huzur kazandırdı. Yönetici “şu anda onu öldürme isteği yok bende, ama eğer sahibi ısrar ederse Molly’yi başka bir yere götürmesini söyleyeceğim ona” diyor.

Molly B.

(Molly B adına yapılmış bir şarkı da bulunuyor,  Molly B.’nin kaçış anında çekilen fotoğraflarını da burada görebilirsiniz.

http://www.greatfallstribune.com/multimedia/mollyb/index.html )

2004 yılı Mart ayında Newark, New Jersey’deki mezbahadan kaçan boğa da diğer örnekler arasında. Saatler boyunca sokaklarda koşan boğa en sonunda  ölene dek yaşayacağı bir barınağa götürüldü. Aynı sahne  iki hafta sonra tekrarlandı, bu sefer başka bir boğa  10 saat boyunca Newark şehrinin altın üstüne getirdi. Yakalandıktan sonra  bu boğa da bir barınağa götürüldü.

2002 yılı Şubat ayında Cincinnati, Ohio’da mezbahadan kaçan bir inek 2 metrelik çiti aşarak yakındaki parka girdi, 500 kiloluk  Charolais 12 gün boyunca yakalanamadı. Yetkililer saman, su, iki uyuşturucu iğne ve kement kullandıktan sonra yakalanabildi. Ama Good Morning America programında yaşadığı olaylar ve gösterdiği çaba gösterildikten sonra Belediye Başkanı ona şehrin anahtarını hediye etti, hem de kurtulduğunu ilan etti.

Cincinnatti

Green bay, Wisconsin’de 2006 yılında bir domuz kasaba teslim edilirken kaçıp polisin 2 adet elektro şokundan kurtuldu. Aynı şekilde, aynı yılın Aralık ayında Vancouver, Washington’da bir domuz nakliye kamyonundan kendini dışarı atarak saatler boyunca evler, arabalar ve polisler arasında koşturup durdu. Her  iki domuz da yakalandı ve sahiplerine teslim edildi. Ancak bazı domuzlar daha fazla ilgi çektiler. Bu domuzlardan biri Babe’di. Öldürülmesine çok az kala Babe 2 metre civarındaki demir parmaklıkları tırmandı, hareket eden bir araçtan atladı, ve kendini ormana zor attı. Massaschusetts polisi 2 günlük aramadan sonra Babe’den vazgeçti. Tekrar ortaya çıktığında Babe Emily ile beraber yaşaması için Sherborn’a  gönderildi.

Bir de Danielsville, Georgia’daki 2 düzine  koyun var. Bu koyunlar 2007 yılı Mart ayında 3 hafta boyunca çoban köpeklerini, polisler ve arabaları peşlerinden koşturdu. Gerçekten de uyumak için koyunları çitten atlatmak halk hikâyesi filan değil. Bu bir gerçek: koyunlar gerçekten çitlerin üzerinden atlayabiliyorlar. Danielsvilleli koyunlar bir çok çitin, hem de bir çok polis arabasının üzerinden atladı. Teker teker yakalanıp tekrar işe gönderildiler. Ama Port Adelaidelı koyunlar daha becerikli çıktı. Nakledilmek üzere gemiye bindirilirken kaçmayı başardılar ve on hafta boyunca Mutton Koyu’nda saklandılar (Şaka değil! ). (mutton=koyun eti anlamına geliyor). Barınağa yollandılar.

California’daki Ulusal Primat Merkezi’nden kaçan makak var bir de. 2003 yılı Şubat ayında makak kafesi temizlenirken gözden kayboldu. İki hafta sonra 4. Kademe tesisi afallamış durumdaydı. Makağa ne olduğu bilinmiyor. Aynı anda Hollanda’daki BPRC laboratuarından 2 makak kaçtı ve ertesi güne kadar kimse onları yakalayamadı. Ancak 5 yıl önce Tulane Bölgesel Primat Araştırma Merkezi’ndeki iki düzine makak bir çok güvenlik düzeyini aşarak dışarı kaçabildi. Bazıları günler boyunca laboratuar yakınlarındaki ormanda saklanmayı başardı.

Ancak kaçan hayvanlardan hiç biri İngiliz basını tarafından Butch Cassidy ve Sundance diye adlandırılan Tamworthlü iki domuz kadar ünlü olmadı. BBC yapımı filmde  ölümsüzleşen bu iki domuz 1998 yılının Ocak ayında Wiltshire mezbahasında kamyondan indirilirken kaçmayı başardı. Çitin altından geçip buz gibi bir nehiri yüzerek aştılar, bir hafta boyunca kimse onları yakalayamadı. Orada yaşayan bazı insanlar yemek artıkları vererek domuzlara gizlice yardım etti. Ama bu tür durumlarda yardım edenlerin sadece insanlar olduğunu düşünmememiz gerek.

Tamworthlü İkili

Kuzey Afrika’daki bir keşif gezisi sırasında 18. yüzyıl hayvan koleksiyoncusu Carl Hagenbeck, babunların tuzağa düşürülmüş kardeşlerini kurtarmak için avcılarla nasıl” kavga ettiğini” anlatıyordu. “ Küçük bir babun sopayla yaralanmıştı, düşmanın ortasına dalan büyük bir erkek babun tarafından kucağa alınıp götürüldü. Bir başka olayda ise sırtında bebeği olan bir dişi ise annesi vurulan başka bir yavruyu alıp götürmüştü”.

2003 yılında ise  Empangeni, Zululand’da boma’da tutulan (diken ve çalılardan yapılan kulübe) antilop sürüsü örnek olarak verilebilir. Korumacılar 11 filin bu kulübeye gelmesini izledi. O anda sürünün reisi olan dişi Nana ana girişe geldi, her kapının mandalını açtı ve giriş kapısını tamamen kırdı. Antiloplar kaçtıktan sonra filler de gecenin içine karıştılar. Ekologlardan birisinin söylediği gibi, “ filler doğal olarak meraklı canlılardır ama bu kesinlikle çok sıradışı bir durum ve bilimsel terimlerle açıklanamaz”. Tamworthlü iki domuza dönersek, ikili sonunda yakalandı; ama halkın yoğun ilgisi sonunda hayatlarını geri kalanını geçirmek üzere bir barınağa teslim edildiler.

Bazen kaçaklar asla yakalanamıyor. Yunus  Takoma ABD ordusunda askerdi, Irak’ta mayın avcısıydı, 2003 yılında bir gün kaçtı ve bir daha geri dönmedi. Amerika’da bir çok özerk topluluk var: mesela Utah’da atlar, Georgia’da inekler, Hawaii’de koyunlar, California’da eşekler, Güney İllinois’de keçiler ve Pennsylvania’da domuzlar. Çiftlik sahipleri onlardan nefret ediyor. Korumacılar onlara karşı bir takım planlar yapıyorlar. Varoşlardakiler onları öldürmek için adam kiralıyor. Ancak bu hayvanlar gene de hayatta kalmaya devam ediyor. Gerçekten de, paternalizm düşüncesi, diğer hayvanlara uygulandığında politik bir icat anlamına geliyor. İnekler kendilerine bakabiliyorlar. Hindistan’ın şehirlerini düşünün. Burada ineklerin sokaklarda yaşadığını görüyoruz. Ama bu görüntü sizi yanıltmasın. Seneler önce Hindistan’da yaşayan bir Counterpuncher okuyucusunun yazdığı gibi, “ bu inekler zorunlu olduklarında hırsız oluyor, işe yaradığında dilenci, bazen de eğer becerebilirlerse dümen çeviriyorlar. Bu inekleri izlemek büyük zevk ve onlar Batı tarzı çiftçilik kurbanı olan o canlılardan çok farklı bir türler.”

Takoma

Sahiplerinin düşüncelerinden dolayı ya da medyanın olayı sunma tarzından olsun, bu “kaçış”ları anlatırken hep şu sözcükler kullanılıyor: “yakalandı”, “kaçak”, “af”, “suçlu”. Bu sözcükler aslında insanın tahakkümüne karşı diğer hayvanların giriştiği eylemler sonucunda ortaya çıkan bir gerçeği, gizlenen bir gerçeği yansıtıyorlar. Diğer bir deyişle, perde kalkınca hayvanların etraflarındaki dünyaya şekil verebilen canlılar olduğu ortaya çıkıyor. Eylemlilik sadece insanlara özgü değil. İnekler, domuzlar, maymunlar ve filler de sömürüye karşı koyabiliyor. Yüzyıllar boyunca insanlar bu durumla başa çıkmanın yolunu buldular.

Çiftçiler, fabrika sahipler ve yöneticiler bu kaçışları önlemek ya da geciktirmek için bir çok metod denedi. Ahşap direkli duvarlar dikildi. İnekler üzerlerinden atladı, altlarından süründü. Daha uzun, güçlü metal duvarlar geliştirildi. İnekler zayıf noktaları keşfetti ve kaçmayı başardı. Acı çekmelerine sebep olacak türden teller gerildi. Bir kaç inek gene de bunları aşmayı başardı. Bunun sonunda daha çok acı vermesi için tellere elektrik verildi.

İnsanlar hareketi azaltmak için zincirler, nalınlar, boyunduruklar kullandı. Kamçılar, kancalar ve elektrikli sopalarla yaralamak ve korkutmak istediler. Ceza vermek için tendon kestiler, diş çektiler, gözleri kör ettiler, burunlara halka taktılar, ağızlarını tıkadılar. Kızgınlıklarını kontrol etmek  için erbezlerini aldılar,yumurtalıklarını çıkardılar ve boynuzlarını kopardılar. Bu tekniklere “kırmak” deniyor; çünkü hedefleri ruhsuz ve beyni olmayan makineler. Ama tam tersine, böyle düşünülmelerinin gerçek sebebi bu özerk ve zeki canlıların boyun eğen ve üretici işçilere dönüştürülmesinin zor olması.

Eğer bu metodlar başarısız olduysa o zaman insanlar uzmanlaşmış ödül avcılarına başvurdular. Esir tutmak için bölmeler inşa ettiler. Yerel, eyalet düzeyinde ve federal yasalar yazıldı.  Cezalara ve yaptırımlara el konuldu.  Bu sorun çıkaranlar için ölüm cezası hep son seçenek oldu. FEMA (Federal Acil Durum Dairesi) hayvan kaçışlarıyla nasıl başa çıkılacağıne dair ayrıntılı stratejiler açıkladı. Bu tür bir direnişin işyeri sahipleri, şirket ve devletler için ciddi sonuçları olabilir. Davis, California’dan kaçan makak neredeyse bütün araştırma merkezinin kapanmasına zebep oluyordu. Tamworthlü iki domuz Wiltshire mezbahasının ciddiyetle incelemesine ve para cezası almasına sebep oldu. Ama para kaybetmek ve kötü şöhretten daha önemli olan ise, bu kaçışların sömürü ve direnişe dair halkta bir farkındalık yaratabilecek olması. Bu mücadele ve kabul görme durumu operatörlerin, sorumluların, bilim adamlarının ve mühendislerin hayvan refahı mevzuatını ve pratiklerini kabul etmesine doğru bir baskı oluşturuyor.

20 Ağustos 1994’te Honolulu şehri sirk gösterisini izliyordu; sirkte 20 yaşında bir fil vardı, adı Tyke’tı. Fil işvereninden, Hawthorn şirketinden artık bezmişti.Eğlence parklarına ya da sirklere çıkmaktan yorulmuştu. Tehlikeli çalışma koşullarından yorulmuştu: rutin dayaklardan, tedavi edilmeyen yara ve berelerde, sürekli seyahat etmekten yorulmuştu. Artık yemeğin olmamasından ya da yemeğin kötü olmasından bezmişti. Sağlığının önemsenmemesinden, sağlık önlemlerinin olmamasından bezmişti. Ama esas olarak, her gün sirke çıkmaktan bezmişti.

Daha bir yıl önce Tyke Altoona, Pennsylvania’da sahneden kaçmış, binanın kapılarını kırmıştı. Üç ay sonra Minot, Dakota’da gösteri sırasında terbiyecisini ezmiş ve ortadan kaybolmuştu. Her iki olayda da terbiyeciler Tyke’ı sakinleştirmeyi başardılar. Ama Honolulu’da Tyke’ın sabrı taşmıştı. Yüzlerce izleyicinin gözü önünde Tyke terbiyecisini öldürdü, bakıcısını yaraladı, sokağa kaçtı. Sokakta Tyke bir palyaçoyu ayaklarının altına aldı ve sirkte çalışan bir adamı ezdi. Polis hiç zaman kaybetmedi. File 89 el ateş edildi. 1993 yılında Honolulu polisi gene böyle kalın derili söz dinlemez bir hayvanı vurarak öldürmüştü.

Ancak bazı okurların düşüncesinin tam tersine Tyke’ın o günkü eylemi hiç bir şekilde boşu gitmedi. Aslında şehre, devlete ve Hawthorn Şirketine yüzlerce dava açıldı. Halk nezdinde tartışmalar başladı. Sirk konusunda düşünmeyen bir çok insan eylemlere katılmaya başladı. Hayvan hakları kuruluşları destek gördü. Büyük tepki oldu. Protestolar ve boykotlar yaşandı. ABD Tarım Bakanlığı (endüstriyi denetleyen bakanlık) daha ciddi yaptırımlar uygulanması, daha ihtiyaylı davranılması  ve cezaların artırılması konusunda uyarılmış oldu. 1994’te federal hükümet Hawthorn’un sahibi John Cueno Jr.’ın sirkindeki 16 file el koydu. Tyke’ın o Ağustos günü gösterdiği direniş toplumsal değişimin gelişmesine destek oldu. Tyke tarih yazdı.

Çeviri: CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/02/27/emily-ve-tyke-direnis-asla-bosuna-degil/

April 29, 2011 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

What If…We Connected? Keith Farnish

The wind is blowing hard, and the trees are bending down low, the air rushing across their branches, dragging leaves and blossom into the sky. The early summer grass, being soaked in the thick drizzle that falls in an urgent slant, ripples and chases with the gusts. A blackbird announces its territory, darting across the patch of green before being pulled askew by a fresh blast of air, still vocalising urgently. A family of humans are scattered throughout their house: one on a laptop, another immersed in a Nintendo game, the third goggling at the television that finds its market, and homes in on the hypnotised viewer. The humans barely hear the wind, let alone feel its embrace, as it batters the side of the house and cuts around leaving eddies of detritus dancing at the foot of the solid walls.

The trees and the grass and the blackbird feel the warmth of the sun as the wind drops and the clouds fracture like an ancient lace shawl. The atmosphere is thick with post-rain smells that rise from the soil, and the music of nature fills the sky in a celebration of continued life. The humans feel nothing different: they carry on living their civilized, disconnected lives.


Disconnected

Life exists in a complex embrace, the threads of each species’ existence intertwining in such a way that balance is the normal state of things. If one part of the energy web overreaches itself, like a fecund herd of reindeer overgrazing the winter lichen, the system tips into a localised collapse, until balance is restored and the lichen has time to regrow among the now sparse reindeer population. This connection is absolute: no food, no life.

Connections go far deeper than this, though; for it is our innate understanding of the patterns of nature, as the species Homo sapiens, that makes us survivors in so many ways. Humans are superbly adaptable: able to find water, bring about fire, craft shelters and tools, follow scents and tracks to find food – all of this utterly dependent on the connections we make and refine from the moment we emerge into the sensory storm that is the real world.

And then we shut the door; shut the windows; shut the blinds; shut our minds…it’s still going on out there, but we would rather let the caustic rain of civilization wash it away and supplant it with connections that have been manufactured to keep us in our place. We feel safe, even though we are on the edge of catastrophe; we enjoy what we do, even though we have forgotten what joy feels like; we experience self-worth, even though we have become worthless; we feel in control, even though we have no control at all…the system has us where it wants us. And now it can use us like the metaphorical batteries and cogs that signify our labour and our spending, and our naïve compliance in which we live our synthetic lives, from the plastic toys we grasp as babies to the flickering, energy-sapping screens that fix our attention on the advertisers’ world; from the blacktop roads we populate in our teeming masses, contained in metal caskets with wheels on our way to and from our places of work, to the offices and factories and shopping malls we spend a third of our lives operating in order to keep the machine moving, in order that we can be given currency with which we, in our docility, reinsert into the system so it can keep growing, and taking, and killing everything it is able to reach.

And when we feel weary, we take a packaged, predetermined vacation. And when we feel hungry, we eat a packaged, predetermined meal. And when we feel bored, we go to a packaged, predetermined slice of entertainment. And when we are of no more use to the system, we are retired…and only then do we, in those moments of reflection we never had during our urgent “productive” days, think about what we could have been.

Homo sapiens is connected. Homo sapiens civilis has had the connections ripped away from it.


What If We Connected?

We would be free.

In a culture that seeks to timeslice our attention span into smaller and smaller chunks, so that we are left always wanting more, but never reach what we think we are seeking, there is little time for contemplation. Silence is the enemy, and open minds are force-fed a diet of trivia in order to keep us sated.

Full silence departed; empty silence became like a weight around our necks, something to be cast off at any opportunity: anything to keep the flimsy cultural dialogue going, a defense mechanism against the naked, voiceless underpinning of life that was quietly lurking beneath.1


Civilized humans are born into a world where the big questions can only be answered by those in “authority”, and the biggest questions are ignored, for fear that the answers may take people to a place that is not state-sanctioned or approved by the machine. So we must ask the biggest questions: like, “Why are we here?”

To a civilized, disconnected Homo sapiens civilis, there is no answer to this question, for there is no world outside of the civilized one. The best answer a civilized human can give is one that is framed only in the confines of his or her experience: we exist to serve the machine. The ecology of such an answer – for in reality we exist to be a part of nature within the endless cycle of birth, life and death – goes no further than that which we told we are dependent on: the government, work, product, the economy. The true ecology of any answer in a genuinely connected state is limited only by the environment of which we are a part. Where does my food come from?

A shop.

Or the soil, the solar energy that warms it and the rain that falls upon it, and the countless micro-organisms that work as one to create the ideal growing conditions for the plant; that may feed an animal, that may feed yet another animal, or may simply be picked and eaten like the rosehip from the briar that bursts with flavour on a warm September afternoon.

The machine fears the second answer: we have to believe that our food is the product of a systemic, organised process that culminates in an economic transaction. If we don’t then we might question the system and decide to grow or pick our own food, depleting the industrial economy of its energy. We have to believe that in order to live, then we must go to work and produce something, whether that be a consumer product, an energy flow, a service or an ersatz lifestyle; and we have to keep believing that this is the only way to live. If we don’t, then we might fail to turn up one day, and the machine will have lost one of its cogs or rivets or pins. Take away too many parts and the machine will break.


Reconnecting

In the glass of the window that shields me from the world outside, I see the reflection of a tree, blowing in the breeze, and wonder what the air tastes like. I open the window and feel the cool air touch my face as the soft rain patters on the sill and wets the floor in tiny circles of darkness – difference. A sudden gust brings a litter of flora across the threshold that dances in the spaces and falls upon my feet – beauty. The blackbird sits on a swaying branch and tells its story in a burst of sublime avian music that pushes back the noise of the traffic below – joy.

I have let the outside in, and now I need to let the inside out. It’s time to reconnect…

 



Reference:

1. Sandy Krolick, “The Recovery Of Ecstasy”, BookSurge Publishing, 2009.

March 30, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Çek Cumhuriyeti’nde Kürk Çiftlikleri – Michal Kolesar

kninice010-23-of-40

2010 yılı Ekim ve Kasım aylarında bir kaç arkadaşla beraber Çek Cumhuriyeti tarafından sahiplenilen topraklardaki kürk çiftliklerini ziyaret ettik. Cehenneme 2006 ve 2007 yıllarında gitmiştim, şimdi farklı hayvanları aynı kafeslerde, aynı kaderi beklerken görüyordum. Besle ve  öldür. Bir deri bir kemik kalmış cesedi at gitsin ya da bırak birisi yesin, geri kalanın da kanı iyice akıtılsın ve  satışa çıkarılsın. 

Fotoğraflarda ve videolarda gördüğünüz hayvanların çoğu birkaç hafta  içerisinde anı olacak. Benim için acı dolu, net anılar. Yıllar geçse bile buna alışamadım..

Minkleri ve tilkileri mağazaların vitrinlerinde görüyorum, onlara sokaklarda rastlıyorum. Palto olarak, ceket olarak, kürk aksesuarı olarak, bot aksesuarı olarak.

Bana artık bitap düşmüş bir şekilde, başı öne eğik bakan bir tilkiyi düşünüyorum. Bir başkası aklıma geliyor, içinde bulunduğu o küçücük bölmede metal tabağı tırmalayıp duruyordu. Aklıma  ölü bir mink geliyor, onu tozların arasından çıkarmıştım. Yaşayan bir başka mink geliyor aklıma, diğer bir minke sımsıkı sokulmuştu, beraber ısınmaya çalışıyorlardı. Bir de kaçan bir minki hatırlıyorum, kafeslerin arasında koşup duruyordu. Bütün o ağlamaları, bağırmaları, çığlıkları düşünüyorum.

Onların yuvalarını çaldılar, ormanlarını çaldılar, sularını çaldılar, hepsini ölümcül bir sıkıntıyla yer değiştirdiler, küçücük bir kafeste sonlarını bekliyorlar. Ardından gaz vererek ya da enjeksiyonla ölüm geliyor.

Bu çiftlikleri benimle beraber ziyaret eden ve benzin parasını karşılayan herkese teşekkür ederim.

syr-10-of-21

syr-14-of-21

syr-18-of-21

Çeviri: CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/03/17/cek-cumhuriyetinde-kurk-ciftlikleri/#more-691

March 22, 2011 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Gösteriş Kurbanları: Hayvanları Giymek Acı ve Izdırap Giymektir – Marc Bekoff

Ocak 2011. Avcı, tilkinin göğsüne ve ciğerlerine basarak onu ezerek öldürüyor.

Bu masum zavallının göğüs kemikleri insanın dizi kullanılarak kırılmış.

Bir dağ aslanı yavrusu yakalandıktan sonra sopayla sindirilmiş durumda.

Marc Bekoff

Etoloji Yazıları

Öncelikle bu yazının korkunç özünden dolayı özür dilerim, öte yandan  kürk endüstrisinin korkunçluğu ile ilgili gerçeği öğrenmek de yaşamsal bir öneme sahip. Born Free son zamanlarda ABD’deki kürk kapanlarının inanılmaz zulmü ile ilgili bir rapor yayınladı. Görünen o ki hayvanlar için durum son derece dehşet verici ve korkunç, insanın havsalasının alamayacağı kadar hem de. Bir çok canlı gaddarca davranışlara maruz kalıp bacak kapanlardan göğüs kafesi ezme, suda boğma,  boğazlama ya da tuzağa düşürme yöntemleriyle öldürülüyor. Kürk kapanları hakkında çok az yasal düzenleme var, bu sayıca az düzenlemeler ya çok az bir tetkikle ya da hiç umursamadan ihlal ediliyor. Ayrıca çok fazla sayıda “zayiat” var; çünkü hedef olmayan hayvanlar da rutin bir şekilde öldürülüyor.

Bir insan birisini giymeye karar verdiğinde, bu bir seçimdir, neyi giydiği değil kimi giydiğine dair bir seçimdir. Birisinin vücudunu sıcak tutmak ya da gösteriş merakı adına gereksiz yere  ölmüş bir hayvan giymeyi seçmiş oluyorlar insanlar. Ve, bunu yapmalarına hiç gerek yok.

Kürkünün işe yaramayacağına karar veren avcı bu güzel çakalı atmış…


Suda boğarak öldürülen hayvanlar

Kürkü kullanılmayan (Çin ya da Kore’de olmadığı için büyük olasılıkla) zavallı bir kedi de kablo kapanına yakalanınca boğularak ölmüş.

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/03/16/gosteris-kurbanlari-hayvanlari-giymek-aci-ve-izdirap-giymektir/

March 22, 2011 Posted by | somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Sessiz Devrim – Dr. Steve Best


(Ulusal Evsiz Hayvanlar Günü’nde yapılan bir konuşma)

17 Ağustos , 2002

Bizler hayvanlarla  ilgili, onları temel haklar ve içsel değerlerle donatan , artık onları eşya ya da kaynak olarak görmeyen,  kavramsal değişimlerin tam ortasındayız. Bu durum insan zihninin tarihinde en önde gelen türden evrimsel bir ilerleme, etik gelişimi ve ahlâk toplumunun genişleyip büyümesi anlamında önemli bir aşama.

Ama eski kavramlar zihinlerimizi ve ahlâkımızı  ilkel bir düşünce zindanına zincirlemeye devam ediyor: şu anda hayvanlarla ilgili yasalarımız ve dilimiz eski Roma günlerine, hayvanların, kadınların ve çocukların köle oldukları dönemlere kadar gidiyor. Zaman içerisinde insanlar resmî şekilde özgürleştirildi ama hayvanlar hâlen hapiste; yasaya göre eşya ya da meta olarak tanımlanıyorlar ve insanlar da onların hiç bir sorumluluğu olmayan efendisi, sahibi ya da Tanrıları olarak görülüyor. Eğer bir hayvanın ekonomik ya da “bilimsel” bir işlevi varsa,o zaman insanların yasal olarak hayvanlara istediği şeyi yapmasını engelleyecek hiç bir şey yok demektir. 

Dünyayı anlamak için kullandığımız dil son derece  önemli; bu dil düşüncelerimizi şekillendiriyor, kısıtlıyor; eğer doğayı bir makine gibi tanımlarsak o zaman ona varoluşumuza yabancı şeylerin bir parçası gibi davranırız. Aynı şekilde eğer hayvanlara eşya ve nesne muamelesi yaparsak, o zaman onlara yaşamı olmayan şeyler, sıradan basit metalar ya da kullanıp atılabilir objeler gibi bakmaya doğru meylederiz. Bu tür kavramlara minnet duyan insanlar hayvanları zincire vuruyor, hayvanları gıda, tıbbi ve eğlence kaynakları olarak sömürüyor; ya da mobilyalarını tırmıkladılar diye ötenazi uygulayarak öldürtüyorlar.

Ama hayvanlar ne bir nesne , ne de aptal canlılar; onlar bizimle temel ortak noktaları paylaşan yaşam özneleri: bu ortak noktalar; duygular, zengin bir sosyal dünya ve yaratıcı bir  zekâ. Bu şekilde hak sahibi olmayı hakediyorlar, onlara saygı göstermemizi hak ediyorlar, ve onları herhangi bir şekilde sömürdüğümüz zaman yanlış davranmış oluyoruz.

Değişimin mayası içinde, sessiz bir devrim bütün ülkeye yayılıyor; hayvanları savunanlar şehir kodlarındaki dili değiştiriyorlar, hayvan” sahibi” kelimesi yerine hayvan “koruyucusu” sözcüğünü koyuyorlar.  Eğer Los Angeles’te ya da Rhode Island’da kedi veya köpek lisansı için başvurursanız, artık o hayvanların sahibi değil koruyucusu oluyorsunuz.

Eğer hayvanlar bizim mülkümüz değilse, biz de onların sahibi değiliz. İnsanlar yaşamayan nesnelerin sahibi olabilir, yaşayan öznelerin değil. “Sahip” terimi, bir bağ olması gereken yere uçurum koyuyor; aslında bir ve tek olan bir biyolojik toplumu bölüyor; ve sorumluluk duymak yerine iktidar sahibi olmayı işaret ediyor. Ama koruyuculuk daha geniş bir ahlâki alan içerisinde hayvanların refah ve  iyi olma durumlarına ömür boyu etkin bir şekilde dahil olmaya işaret ediyor.

Koruyucuların hayvanlara yönelik sorumlulukları sadece hayvanlara zarar vermemek değil, ayrıca onlara iyi davranmak- yardımlarına ve  onları kurtarmaya gelmek, onları her türden istismar ve ihmalden kurtarmak, her kafesi açmak. Ölmek için bekleyen kedi ve köpekler; fabrika çiftlikleri ve mezbahalardaki kuş, domuz ve büyük baş hayvanlar; okyanustaki balina ve yunuslar; ve ormanlardaki ayı ve  kurtların hepsi bize muhtaçlar.

Hayvanlar karşılığında ancak bizim el uzatabileceğimiz bir yardım  çığlığıyla ağlıyorlar; bizlere reddedilemeyecek iç parçalayıcı gözlerle bakıyorlar; onlarla olan  ilişkimiz kutsal bir güven ilişkisi, bu ilişki asla bozulmamalı.

İşte bu yakınlık ve dayanışma ruhu içerisinde insan toplumunun bir parçası olan hayvanlarla bir araya geliyoruz; bizimle onlar arasındaki benzerlikler, bütün farklılıklardan ahlâken daha önemli ve daha bağlayıcı; evrimsel bir sürem içerisinde hepimiz tek bir yaşam ailesiyiz.

ABD’de her sene ötenazi metoduyla  milyonlarca evsiz hayvan öldürülüyor; kendi bölgemiz El Paso, Teksas’da geçen yıl 22 bin hayvan “uyutuldu”. 22 bin değerli yaşam. Yani;

Yüreğimize saplanmış 22 bin bıçak darbesi

22 bin gözyaşı

Anlayanlar için 22 bin darbe

Başarısız olduğumuz 22 bin an

Bu gece burada olmamız için 22 bin sebep

Bu gereksiz acı ve  öldürmelere son vermemiz için vermemiz gereken 22 bin söz.

Dostlarımız, arkadaşlarımız, sevdiklerimiz, aile üyelerimiz ve yaşam macerasında ortaklarımız olan hayvanlara  şunu söylüyorum: Ağlayışlarınızı duyuyoruz ve bizler de ağlıyoruz- toplumumuzdaki  herkesten size yardım etmesini, sizin bulunduğunuz bu derde büyük önem vermelerini, kaderimizin sizin kaderinize bağlı olduğunu anlamalarını ve tek tek her bir yurttaşın  bu güzel dünyanın ve onun göz kamaştırıcı yaşam biçimlerinin koruyucuları olmasını istiyoruz.

Çeviri : CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/03/13/sessiz-devrim/#more-627

March 14, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 2 Comments

Dr. Steve Best Röportajı – Sol hayvan hakları hareketini niçin küçümsüyor?

Sizce anti-kapitalist Sol ve hayvan hakları hareketi arasında neden bu kadar çok gerginlik var?

Sol hayvan hakları hareketini küçümsüyor; çünkü Sol hem hümanist hem de tür ayrımcısı. Sol politikalar her zaman içni insan haklarıyla ilgilidir.

Hayvan hakları anlamında Sol’un ulaşabildiği en üst etik noktası hayvan refahçılığı, o da aslında hayvanlara işkenceye devam etmek için uydurulmuş bir kılıg, ayrıca endüstrinin etiği. Temiz Kömür gibi bir şey. 

Sol ayrıca hayvan haklarındaki insanları elitist olarak görüyor.  Farklı ırktan insanlar belki biraz haklı olarak hayvan haklarını savunanları ırkçı olarak görmese de bile ırkçılık karşıtı olarak da görmüyor.

Hayvan hakları hareketi ve vegan hareketinde bir beyaz elitizminde söz edebiliriz, buna  şüphe yok.

Hareket ağırlıklı olarak beyaz ve orta sınıf insanlardan oluşuyor. Pahalı ve  içine zulüm bulaşmamış ürünleri savunuyorlar. Ama elbette merkeze ulaşmıyor bu mesaj. Asla farklı ırktan insanları hedef almıyor. Beyaz ve siyah veganlar arasında büyük bir uçurum var. Gerçekten  çok izole bir hareket.

O halde bir dereceye kadar, hayvan haklarına yönelik eleştirilere katılıyor musunuz?

Evet. Benimle ilgili anlamanız gereken şey, benim Soldan yola çıkmış olduğum. Emperyalizme, cuntalara, neoliberalizme ve kapitalin yapılarına bakarak yola çıktım.

Marks ve bütün Sol Darwinci geleneği içselleştirdi. Kesinlikle doğal evrimi ve sosyal evrimi anlıyorlardı. Hayvanlar olarak nasıl evrim geçirdiğimizi ve toplumların tarih boyunca nasıl evrim geçirdiğini anlıyorlardı.

Hatırlayın, Marks Darwin’den  çok etkilendi. Das Kapital: vOlume One’ı Darwin’e adamak istedi. Ama Darwin’den öğrenemediği şey Darwin’in  hayvan kontinyumu içerisinde türlerin devamlılığına yaptığı vurguydu. Bütün hayvanların zengin öznel dünyaları var, kompleks duyguları ve  ilgi çekici zihinleri var. Ancak Sol hayvanları makinelere indirgedi. 

Peki sizce  iki mücadelenin birbirine eklemlendiği yer neresi?

Hayvan haklarını savunanlar insanların ezilmesi ve hayvanların ezilmesi arasındaki bağlantıları kurmuyorlar.

Bağ kurmuyorlar; mesela, tür ayrımcılığı ve ataerkillik, ırkçılık ve tür ayrımcılığı arasında bağ kurmuyorlar. Tür ayrımcılığı ve kapitalizmin bir soykırım yaratmak için nasıl bir arada çalışabileceğini, her yıl sadece yemek için 50 milyar hayvanın küresel bir soykırımla nasıl öldürüldüğünü görmüyorlar.

Bu da çevreyi yıkıma uğratıyor. Yoksul insanlar tarım endüstrileri işe el koyabilsin diye topraklarından sürülüyor.

Bunların hapsi kurulması gereken bağlar, ama iki taraf da bunu yapmıyor.

Ama hayvanları sömürerek kapitalistler bir tüketici talebini yerine getirmiş olmuyorlar mı? Bu talebin sosyalist bir toplumda kaybolacağını düşünmüyorsunuz, değil mi?

Hayır, çünkü insanlar  tür ayrımcısılar.

Eğer bütün bunların nasıl beraber işlediğine bakmak isterseniz, fabrika çiftçiliğine bakabiliriz. Kapitalizmde fabrika çiftçiliği talep yaratan bir endüstri haline geliyor.

Bütün bu et ve süt ürünlerinin reklam edilmesi talebi harekete geçiriyor ve çıkar elde etmek amacıyla talebi doyurmak istiyor, bunu yapmak  için de mümkün olan et etkili teknolojik koşulları kullanıyor.

Yani bu da buradaki esas hedefin hayvanların insancıl şekilde refahlarının korunması olmadığını gösteriyor. Buradaki esas hedef yetkinlik. Kapitalizm Taylorizasyon ve endüstrileştirme yöntemlerini kullanarak hayvanların gıda olarak üretilmesini kitle-mekanize bir boyuta taşıyarak yapıyor.

Bunun sonuçları ne? İnsanların sağlığı yok oluyor: kanser, inme, obezite- dünyanın her yanında on binlerce insan ölüyor her gün.

Sebeplerden biri kesinlikle politik. İnsanlardan yiyecekleri saklayan, çalan, insanlara gitmesi gereken yiyeceklerden para kazanan otoriter rejimlerle alakası var bu durumun.

Ama kaynakların azalması  ile de  ilgisi var.Et yemenin ne kadar etkisiz olduğuyla  ilgili istatistiklere bakabilirsiniz.

Doğrudan topraktan yiyin; hayvanı bu denklemden çıkarın.  Yulaf ve mısırın %89’u büyük baş hayvanlara yediriliyor- insanlar yemiyor. Artık sera gazı emisyonunun en büyük sebebinin ulaşım endüstrisi değil tarım ticareti olduğunu söylüyorlar.

İki hareket sizce birbirinden neler öğrenebilir?

Sol’un hayvan hakları ve vegan hareketten öğrenebileceği şey bence bu son ayrımcılık biçinden, hiyerarşik tahakkümden ve önyargıdan kurtulmak olmalı. Hayat tarzlarına bakıp bu hayat tarzlarını prensipleriyle bir araya getirmeyi öğrenebilirler.

Vegan hareket ,hayat tarzı politikası güdüyor, toplumsal hareket politikası oluşturmaktan uzak. Bu yüzden veganlar toplumsal hareketlere bakıp böyle bir sosyal hareket haline gelmeliler.

Yapılacak çok şey var, veganizmi toplumsal bir hareket yapmak lazım, bağlantılardan ve adaletten daha çok konuşmak lazım, vegan kekleri filan bırakın. Mutfaklarınızdan çıkın artık !

scavenger.net sitesinden.

Çeviri: CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/03/07/dr-steve-best-roportaji/

March 7, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

“Vicdanlı” Başbakanla Görüşen Hayvansever Heyetine Açık Mektup

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye’deki hayvanların durumunun yasalar nezdinde iyileştirilmesi için bir avuç hayvansever olarak, biz hayvanse­verleri temsilen başbakanla görüştü­ğünüzü basından öğrendim. Habere ait fotoğraf karesine baktığımda İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın da yanınız­da, aynı masada yerini almış olduğu­nu gördüm ve hiç şaşırmadım. Yıllar­dan beri başkanı olduğu belediyenin hayvanlara yaptığını destekleyen ve onaylayan, perişan durumdaki, kaşek­tik, korkudan donakalmış hayvanla­rı sokaklardan toplatıp belediyesinin barınaklarına kapattıran, onlara binbir eziyeti, sistematik katliamı, soykırımı, reva gören Kadir Topbaş’la aynı masa­daydınız. Her gün lanet okuduğunuz o adamla vicdan muhasebesi yaptığınız o masada birlikteydi­niz…

Sizler, biz hayvan korumacıları, hayvan hakları savunucu­larını hiçbir şekilde temsil edemezsiniz. Çünkü hayvan nedir; ne çeker; ne yaşar; ne hisseder; biha­bersiniz. Bihaber ol­masaydınız “vicdan” kelimesini kullanır­ken bir kere durup düşünürdünüz. Yıllar boyunca hayvanları “süpürülmesi gere­ken çöp” olarak gö­ren, onları katleden, yaşamaya çalıştıkları sokaklardan ellerin­deki tüm olanakları seferber ederek on­ları süpürmeye uğ­raşan adamlarla aynı masadaydınız. Söz­de onların haklarını korumak için… İBB’nin Hasdal Barınağı’nda boğazla­nan onlarca yavru köpeği nasıl da unu­tup elleri kanlı o adamlarla aynı ma­saya oturabiliyorsunuz? Aaa, unuttum, siz hayvan hakkı koruyordunuz, değil mi? Masabaşında? Kendinizi her türlü pislikten arındırarak, toplumun ger­çekliğinden soyutlayarak ne de güzel koruyorsunuz hayvanları. “Vicdanlı” adamlarla masalara oturup hayvanlar için merhamet dileniyorsunuz. Hay­vanların daha kapsamlıca nasıl kökünü kazırız diye düşünen, fikri neyse zikri de yıllardan beri belli olan o adamlarla birlikte hayvanların haklarını koruya­caksınız, hem de yasayla. Sizde hiç mi mantık kalmadı da giyinip kuşanıp o adamlarla hayvanlar için merhamet di­lenmek için o masaya oturma cüretini gösterebiliyorsunuz? Size o temsil yet­kisini kim verdi? Hayvanlar mı? Yoksa aynı masaya oturmaktan bile imtina ettiğiniz bizler mi? Ne uğruna o adam­larla uzlaşmayı düşünebiliyorsunuz?

Size bu tür bir yetkiyi ne hayvanlar verdi, ne de biz verdik. Ama siz, ken­dinizi soyutladığınız bu toplum içeri­sinde toplumsal duyarlılığınızı cümle aleme göstermek, kanıtlamak için ken­dinize vazife edinip katillerle aynı ma­saya oturuyorsunuz. Riyakâr, reklam kokan, sahte gülümsemenizle hayvan­lar için her şeyin daha iyi olacağını id­dia ediyorsunuz. Aynı masada oturdu­ğunuz başbakanın da meğer ne kadar vicdanlı olduğunu söylüyorsunuz.

O “vicdanlı” adamın yönettiği devle­tin sınırları içerisinde her gün kadına şiddet, taciz, tecavüz uygulanıyor; ga­riban hayvanlar binbir eziyetle sokak­lardan toplanarak barınaklara hapsedi­liyor, buralarda katlediliyorlar, kesilip biçiliyorlar; seks işçiliğine zorlanan travestiler/transseksüeller nefret cina­yetine kurban gidiyor; anayasal hak diye kendilerine bahşedilen hakları kullanıp tepkisini dile getiren öğren­ciler ya da toplumun muhalif grupları gazlanıyor, coplanıyor, 19 yaşındaki bir kadın öğrencinin bebeği düşürü­lüyor eylemdeyken; insanlar sırf etnik kökenlerinden ötürü aşağılanıyor, yer­lerinden yurtlarından edilip sürgüne gönderiliyor, ailesinden insanlar gö­zaltında kaybediliyor; Roman bireyler halen aşağılanıyor, daha iyi bir yaşam kandırmacasıyla yıllardır sürdürdük­leri yaşam tarzlarından vazgeçmeleri isteniyor, yani yok sayılıyorlar; ağ­zını açıp tepkisini dile getiren, sözde demokratik kitle eylemi düzenleyip başka bir düzeni talep edenler yıllarca tutsak ediliyor; bu listeyi daha çoook uzatabilirim. Kendisine “çevrecinin daniskasıyım” diyen o vicdanlı adam ve ekibi, Türkiye’nin dört bir yanın­da HES kurdurtup her tarafta yaşamı işgal ediyor, bitiriyor, yaban hayvan­larını zorla göç ettiriyor, hayatı zin­dan ediyor onlara, ne için? Daha çok para için? Ama bunların hiçbirisi sizi ilgilendirmiyor, değil mi? Vicdanına inandığınız ve hayvanlar için merha­met dilendiğiniz adam, hayvansever­leri “bunlar da köpekleriyle yatıp kal­karlar” diyerek halihazırda toplumsal şiddete maruz kalan hayvana duyarlı kesimi bir de hedef gösteriyor. Ama si­zin umrunuzda olur mu ki? Siz “sosyal sorumluluğunuz”a bakarsınız sadece. Kiminle, hangi masaya oturmuşsunuz, neyin pazarlığını yapmışsınız, hiçbir önemi yok, değil mi? Demek ki kendi­nizi toplumdan ne kadar soyutlamışsı­nız ki bütün bu saydığım hak ihlalleri sizi hiç rahatsız etmi­yor? Sahi, hayvan de­yince aklınıza kedi-köpek mi geliyor sadece? Devletin iz­niyle vurdurtulan ve üzerinden para kaza­nılan yaşlı geyik sizi hiç rahatsız etmiyor mu mesela? Ağzınıza bir parmak bal çalın­ması da sizi rahatsız etmiyor? Aptal yeri­ne konmak? Seçim­lerden sonra istediği­nizi yapacağım diyor o “vicdanlı” adam. Siz de inanıyorsunuz, kabul gördüğünüz, o koskoca (!) Dol­mabahçe Sarayı’nda ağırlandığınız görüş­menizin olumlu geç­tiğini söylüyorsunuz. Hayvanlar bu ülkede yasalarla katledilir­ken halen inanıyorsu­nuz ya, helal olsun diyorum size. Bu kadar kör olabilmek herkesin becere­bileceği bir şey değildir çünkü. Ama siz her gün zihnimize işlenen o acıyla, işkenceyle, aşağılamayla dolu hak ih­lallerinden de rahatsız olmuyorsunuz ki bu durumdan rahatsız olmayan, bu durumları değiştirmek bir yana hak ihlali mağdurlarını oyalamayı bile be­ceremeyen bir diğer “vicdanlı” adamla oturup mutlu, mesut evlerinizde barın­dırdığınız hayvanlarınızın hikayelerini paylaşıyorsunuz.

Toplum hayvanları görmeye taham­mül bile edemezken, devlet bu taham­mülsüzlüğü körükleyerek, yani habire ortaya kuduz senaryoları atarak aha­liyi hayvanlara karşı galeyana getirip “steril toplum”u yaratmaya çalışırken, yine yıllardan beri hayvan konusunda fikrini açıklamış, belli etmiş devlet, yasalarını kullanarak hayvanların kö­künü kazımaya uğraşırken siz hangi hakkı, kimden talep ediyorsunuz? Bir hak ya vardır ya da yoktur, bunun tar­tışmasını kim olarak, hangi sıfatla ya­pıyorsunuz? Hem de hayvanın kökünü kurutmaya and içmiş devletten hay­vanlar için merhamet dilenerek, katil­lerle uzlaşmaya çalışarak?

Hayvan konusuna nerden bulaştınız, hiç bilmiyorum, ama size bir tavsiyem var. Yol yakınken dönün, hayvanla­rı siyasetçilere ve sosyal sorumluluk saçmalıklarınıza meze etmeyin, bıra­kın, sosyal sorumluluk projelerinizi başka alanlara yönlendirin. Hiçkim­senin zorla temsilcisi olmaya çalışma­yın. Hayvanları da bizleri de devletin, toplumun maskarası etmeyin. 5199 çıkarken alkışlamıştınız, bayram et­miştiniz, böylelikle yine devlet bir parmak balı ağzınıza çalmıştı, anlaşı­lan o ki yine ağzınıza bir parmak bal çalınacak. 5199 çıktı da ne oldu? Hay­vanların, yasalar dayanak gösterilerek öldürüldüğü bir sürece girilmiş oldu, kısırlaştırma zorunlu hale geldi, be­lediye barınakları mezbahaya döndü, eskiden belediyeler ulu orta hayvanla­rı zehirlerken şimdi dağa, taşa, bayıra atıyor; kapalı kapılar ardında istediği şekilde öldürüp geçiyor. Bu mu sizin zaferiniz, yere göğe sığdıramadığınız başarılarınız? Biraz “biz ne yapıyoruz, girişimlerimizin sonucu nereye varır” diye düşünün. Hayvanı tanıyana ka­dar da bir zahmet elinizi hayvanlardan çekin, zarar verdiğiniz yeter. Toplum hayvanla birarada yaşamaya bu kadar yabancılaşmışken, onlarla yaşamak istemediğini türlü talihsiz olayla belli etmişken yasa masa diye boşuna hiç uğraşmayın. Çocuk istismarcısı lehine rapor tanzim eden, tacize uğrayan ka­dını karakoldan kovan, yıllardır süren faili meçhul cinayetleri ya da arkasın­da başka güç odakları olduğu apaçık ortada olan suikastleri aydınlatmayan, dava dosyalarının zaman aşımıyla so­nuçlanmasına toplumu seyirci bırakan, töre cinayeti ya da erkek şiddetinden kadını korumayı bile beceremeyen, adalet aramak için adliye – ev arasında mekik dokuyan, yolları aşındıran in­sanları mağdur eden, doğayı çıkardığı yasayla tahrip eden devlet mi hayvanı koruyacak? Katliamı gerçekleştireni bulacak? Göstermelik olarak buldu­ğunda ne olacak? Bunları biraz olsun düşünün. Yakın tarihi de göz önünde bulundurarak biraz analiz yapmayı de­neyin. İyi niyetliyseniz bile katillerle aynı masaya oturup uzlaşmaya çalışa­rak hayvanların içinde bulunduğu zor koşulları daha da beter etmeyin. Ve artık farkına varın, devlet hayvan için gerçekten kılını kıpırdatmaz, “kıpır­datmış gibi yaptığı” zaman da infiale kapılmış olan sizleri susturmak, hay­vanlara çektirdiklerini sizlere unut­turmak için yerinden kıpırdar. Sonra hayvanlar yine aynı acıyla yaşamaya devam eder.

Kuduz Köpek

March 1, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekoloji, ezilenler, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Revolutionary Ecology – A Working Definition. By Storm Waters


Author’s Note: The following essay was built off of two previously published pieces: an essay in “Timber Wars,” by Judi Bari, and a pamphlet by the Revolutionary Ecology Collective in BurlingtonVT, published in Fall ’96 after the Democratic National Convention in Chicago.

Revolutionary Ecology is a term a growing number of activists are using to help define and broaden our analysis, commitment, and approach in dealing with the human-caused crises besieging this planet and all of its inhabitants. This is by no means a definitive or conclusive piece concerning the position of Revolutionary Ecology. We intend for this to open up an evolving debate in the struggle to liberate all life on Earth and allow for the uninterrupted continuation of evolutionary potential. This is not intended as a formal academic treatise; it was not conjured up in a programmed university setting and written by a scholar. Instead, this comes from the field-and represents among other things a synthesis of contributions on the subject by revolutionary activists well-known and unknown. In this case, “the field” refers to the various theaters where direct action takes place, be it a corporate board office, the streets, the classroom, the workplace, the household, in cyberspace, on the air waves, or at the edge of a threatened ecosystem

So what is Revolutionary Ecology? “Ekos,” the Greek word meaning “house,” or “home” is the root of the term (it is also the root of the word “economy”). Simply defined, ecology is the interrelationship of organisms and their environment (or studies thereof) and the term “revolutionary” indicates the instigation of very significant changes. Revolutionary Ecology calls for the fundamental transformation of all human activities which threaten every species’ evolutionary potential. This belief stems from the growing consciousness regarding the interconnectedness of all life, and the realization that human beings are not separate from (or in control of) Nature. This stance is also founded in a respect for the intrinsic value of all life forms, regardless of their apparent “usefulness” to the human agenda.

Revolutionary Ecology calls for liberation: the freedom for all life forms, human and nonhuman, to realize their potential. With this in mind, Revolutionary Ecologists take an anti-authoritarian/anarchistic approach and work for an end to all forms of domination: e.g., sexism, racism, and corporate control of land for profit, to name a key few. As anarchists we seek the ultimately dismantling of human hierarchies-which are ultimately self-serving to “leaders” and disempowering to ALL others.

Central to our practice is the belief that a revolutionary movement and future society should be modeled after natural ecosystems, which operate non-hierarchically, symbiotically, and derive their strength from diversity. Revolutionary Ecology is not bandwagon leftism or some arcane academic model. Revolutionary Ecology is part of an attempt not only to define the type of change we are working for, but to move beyond theories (a polite term for “mental masturbation”) and put these principles into practice. Life itself depends upon our success as a species in this endeavor.

In writing this we are assuming that those who read this are people largely disillusioned and angry with the current condition of life on earth: global forest destruction, ozone layer depletion, global warming; militarism, consumerism, extinction of species, utter collapse of life support systems, racism; air, water and food pollution; sexism, fascism, homophobia, and nationalism; abhorrent corporate multinationalism and industrialism; war, violence, and breakdown of community. All of these are exacerbated by the latest ideology of capitalism: neo-liberalism. The neo-liberalist ideology legitimates corporate control, proposing a “free” global market whose sole motive is profit and whose primary hindrances are social desires and environmental conservation. Evident in the socio-ecological consequences of agreements like NAFTA and GATT, FTAA and WTO, “neo-liberalism” further fuels an elite to control the Earth and all of its inhabitants, leading to desperation, degradation, and suffering for all of Life everywhere.

Roots of Revolutionary Ecology

Thus far, Deep Ecology led our collective members to accept that all life has intrinsic worth (an Earth-centered perspective). Social Ecology taught us that at the root of the ecological crisis is a social crisis and that the termination of systems of greed, domination, and oppression is the first step in the creation of an ecologically-based, sustainable, and harmonious society.

Revolutionary Ecology can be viewed as a synthesis of the two which also incorporates other recognitions-like Ecofeminism, Revolutionary Unionism, Green Anarchism, and Luddism. Ecofeminism addresses the inextricable connections between the domination of women and the domination of the natural world. Revolutionary Unionism details class struggle with the analysis that all of us who work for others who profit from our labor are “wage slaves” and that the employing and working classes have nothing in common. Prior to the emergence of Revolutionary Unionism, the Luddites fought for community control of the human-scaled technology that put human needs before the accumulation of profit. Green anarchists recognize that any attempts to build sustainable, non-hierarchical communities must be based on an inherently ecocentric worldview. As Revolutionary Ecologists, we believe that technology must also be ecologically appropriate and that industrial “society” is inherently incompatible with both freedom and planetary health. We must understand that everything is interconnected. An injury to one is an injury to all. Multinational corporations that control “puppet” governments globally in conjunction with military/industrial states are largely responsible for the devastation of ecosystems, extinction of species, and the subjugation of human beings for profit. To the multinationals, we humans, all other species, and the Earth itself are viewed as resources to be devoured by a few in a hideous nightmare of profit margins. Under industrial corporate capitalism, ecocide and genocide are quite profitable for the ruling class.

Revolution or Reform?

If the major problems have been identified, how do we then begin to implement solutions? Alexis de Tocqueville wrote of the French Revolution that the old regime ended when popular forces coalesced in a “powerful movement of reform.” In today’s contexts coalescence is definitely necessary, but is reform? Does it make sense to reform decaying, anthropocentric hierarchical structures, such as a corrupted electoral process, the “market,” or any governmental bureaucracy-or should we be working for the disbanding of all structures/agencies that seek to “MANage” Life itself? It is our belief that a system so inherently flawed cannot be reformed-and that it is a blatant waste of time, energy, and resources to attempt such reform. Revolutionary Ecology is opposed to all management for power or profit. Such management leads to domination and the subsequent loss of biological and cultural diversity and freedom through the manipulation of control and power. The futility of reform and the necessity of revolution are hard for many liberals and reformists to swallow because it challenges their (comfortable and usually very privileged) worldviews.

So how can we coalesce and implement our objectives into a powerful global movement? We need to make clear the connections between all struggles for liberation. As Revolutionary Ecologists who recognize that ecosystem health is essential to human survival, we strive to: 1) learn from other (usually less privileged) sectors of humanity currently engaged in liberation struggles; and 2) explain our ecological view to others in the radical social movements while radicalizing the liberals and reformers in both the environmental and social justice movements. Symbiotically, activists from all approaches must work to understand the views we are each presenting for a holistic comprehension of how Life and Nature proceed on Earth. When we achieve understanding, the common enemy-the antithesis of Life-will be easier to disassemble because more people will be united around the greater cause, while continuing to focus on a variety of issues and levels.

The age old problem of ‘who controls the land and what it is used for’ is as relevant today as it was when the first human being decided land and its riches could be accumulated and that those human and non-human species alike who dwelled on that land could be subjugated. As we course through the 21st century, the problem has been intensified by the onslaught of multinational corporations who operate with the sanction of governments globally. Global deforestation has reached epidemic proportions-and we are now learning that forecasted global warming has actually been in progress for decades. Now, even the most remote places are becoming alarmingly accessible to multinational “development” speculators while already threatened by anthropogenic climate changes. The globalization of capital and the interweaving of financial and governmental institutions have also opened the flood gates for even greater destruction of ecosystems (ecocide) and the annihilation of traditional peoples, cultures, and values (genocide).

In the 1980s, many sectors of the radical environmental movement paid little attention to the social causes of ecological destruction. Similarly, the urban-based social justice movement has a difficult time recognizing the importance of biological issues, often dismissing as trivial all but concerns related to environmental racism. Yet in order to effectively respond to the crises we face today, we must merge these issues. The enemies of Life play upon our disagreements, isolating and factionalizing with terrifying effectiveness (and consequences) all of us in the world who work toward meaningful change.

Beginning with the very reasonable (yet no less revolutionary) concept that we must change or dispense with social practices that threaten the continuation of life on Earth, we need a theory of Revolutionary Ecology that will encompass social and biological issues, class struggle, and a recognition of the role of global corporate capitalism in the oppression of peoples and the destruction of Nature. That theory is called deep ecology, and it is the core belief of the radical environmental movement. The problem is that, in the early stages of this debate, deep ecology was falsely associated with such despicable right-wing notions as eco-fascism (a.k.a “ecological purity”), sealing the u.s. borders, applauding AIDS as a population control mechanism, and encouraging starvation in poor (primarily nonwhite) communities worldwide. This tragic misunderstanding was both perpetrated and then expanded upon by our enemies in the fascist “right,” which sent the social ecologists (and many others) justifiably scrambling to disassociate. Further, it has muddied the waters of our movement’s attempt to define itself behind a common philosophy.

Ecosystem protection is needed now more than ever due to the magnitude of the unprecedented destruction that is altering Earth and killing Life. Another equally important obligation humanity owes the Earth is eco-restoration; and eco-restoration is, as Howie Wolke so eloquently states, nothing short of RE-WILDING damaged ecosystems. For real ecosystem protection and parallel eco-restoration efforts to succeed on a long term basis, a cataclysmic change must transpire. “Band-aid” reforms intended to ensure the maintenance of biodiversity and ecological integrity provide no real long- term solutions. Deep ecology is a revolutionary worldview; these ideas as such do not constitute the Absolute Truth, nor do they represent a finished thought process. We seek to spark more debate and advance the discussion indefinitely.

Biocentrism and Ecocentrism

Deep ecology, or biocentrism, is the recognition that nature does not exist to serve humans. Rather, humans are one small (albeit no less significant) part of nature, one species among many. All species have a right to exist for their own sake, regardless of their usefulness to humans. And biodiversity is a value in itself, essential for the flourishing of both human and nonhuman life. Ecocentrism recognizes that Life and Community must be viewed from an ecosystem-based perspective-that compartmentalizing life (or “natural resources”) for anthropocentric convenience is inherently murderous to all Life, and is therefore consequently self-destructive for humanity. These principles are not just another political theory. Biocentrism is a law of nature that exists independently of whether or not humans recognize it. It doesn’t matter whether we view the world in an anthropocentric fashion: Nature still operates in a biocentric fashion-and will ultimately trump our delusions with hard-nosed reality. And the failure of modern society to acknowledge this-as we attempt to subdue all of Nature to human greed-has led us to the brink of collapse of the Earth’s life support systems. Only when human society embraces the ecocentric worldview do we have the chance to stave off the fruition of what has already become the greatest mass extinction in Earth’s history.

Biocentrism and ecocentrism are not new or modern concepts, and they certainly didn’t originate in western academia. It is ancient native wisdom, expressed eloquently in such sayings as “The Earth does not belong to us. We belong to the Earth.” But in the context of today’s industrial society, the concepts of biocentrism and ecocentrism, however primal, are profoundly revolutionary-challenging the current system to its very core.

The capitalist system is in direct conflict with the natural laws of biocentrism and ecocentrism. Capitalism, first of all, is based on the principle of private property: an elite class of humans owning the Earth for the purpose of exploiting it for personal profit. Most capitalists even believe they can “own” other humans (in one form/function or another). And though “slavery” has been superficially discredited in the mores of today’s dominant worldview, humans are still commodified in a global, industrial slave market-whether on a cash-crop plantation, an assembly-line factory, in prison, or in the sex-slave trade. The principles of biocentrism and ecocentrism discredit the concept that humans can own the Earth or any other living beings. How can corporate raider Charles Hurwitz claim to “own” the 2,000-year-old redwoods of Headwaters Forest in northern California, after signing a few papers to “trade” them for a junk bond debt? The attitude behind such actions is arrogant to the point of absurdity. Hurwitz is a mere blip in the life of these ancient trees; while he may (temporarily) have the power to destroy them, he does not have the right!

Even beyond private property, though, capitalism conflicts with biocentrism and ecocentrism around the very concept of profit. Profit consists of taking out more than you put in. This is certainly contrary to the fertility cycles of Nature, which depend upon a balance of give and take. But more importantly, where does this “profit” come from?

According to Marxist theory, profit is stolen from the workers when the capitalists pay them less than the value of that which they produce. The portion of the value of the product that the capitalist keeps, rather than pays to the workers, is called surplus value. The amount of surplus value that the capitalist can keep varies with the level of organization of the workers, and with their level of privilege within the world labor pool. But the working class can never be paid the full value of their labor under capitalism, because the capitalist class exists by extracting surplus value from the products of the workers’ labor. This analysis does not consider, however, that part of the value of a product comes not just from the labor put into it, but also from the natural resources used to manufacture the product. Surplus value (i.e., profit) is not just stolen from the workers; it is also pillaged from the Earth itself. A clearcut in a forest is the perfect example of a “piece” of the Earth from which surplus value has been extracted. If human production and consumption remained within the natural limits of the Earth’s fertility, then the supply would indeed be endless. But this cannot happen under capitalism because the capitalist class exists by extracting profit not only from the workers, but also from the Earth. Many acolytes of Marx will cite Critique of the Gotha Program to say that Marx did recognize Nature, as well as labor, as a source of value. But Marx makes the distinction between use value, which he says comes from nature and labor, and exchange value, which he says comes from labor alone. It would seem intuitively obvious to even the most casual observer that use value, provided by Nature, helps significantly to determine exchange value. Value, use value AND exchange value, comes from both labor and Nature.

Modern day corporations are the very worst manifestation of this pathology. A small business may survive on profits; its basic purpose is to provide sustenance for the owners, who are human beings with a sense of place in their communities. But a corporation has no purpose for its existence, nor any moral guide to its behavior, other than to accumulate profits. And global corporations now are beyond the control of any nation or government. In fact, the government is in the service of the corporations, its armies poised to defend their profits around the world and its secret police ready to infiltrate and disrupt any serious resistance at home.

Biocentrism and ecocentrism contradict Marxism. While Marxism represents a brilliant critique of capitalism, in practice it has not presented any solutions to the current ecological and social crises. Communism, socialism, and other “leftist” ideologies address only the redistribution of the spoils of ecological plunder more evenly among the various classes of a burgeoning human population. They do not come close to addressing the relationship of such a society to the Earth-or rather, they assume that this relationship will remain the same as it is under capitalism: that of a gluttonous consumer. To them, the purpose of the “revolution” is to find a more efficient and egalitarian way to produce and distribute consumer goods.

If it isn’t ecocentrically based, it ISN’T Revolution!

This total disregard of Nature as a life force, rather than just a source of raw materials, allowed many “Marxist” states to rush into industrialization without even the simplest, most basic environmental safeguards. This resulted in such notable disasters as the meltdown of the Chernobyl nuclear power plant, the oil spill in the Arctic Ocean, and the ongoing liquidation of the fragile forests of Siberia. It has left huge tracts of Eurasia with such a toxic legacy that vast areas are now uninhabitable. While Marx stated that the primary contradiction in industrial society is the contradiction between capital and labor-these debacles would indicate there is an equally important contradiction between industrial society and the Earth.

One of the principles of socialism is “production for use, not for profit.” Therefore, the imbalance is not as intrinsically built in under socialism as it is under capitalism. Many people envision variations of socialism that would not destroy the Earth and Life. These variations are very unlike Marx’s industrial-bureaucratic model however, and based much more closely on decentralized, loosely-organized, cooperative (as opposed to competitive), sustainable, anarcho-tribalistic approaches to community. Ecological socialism, among other things, would have to deal with the issue of centralism. The Marxist concept of a huge body politic relating to some central planning authority presupposes (1) authoritarianism of some sort; and (2) the use of mass-production technologies that are inherently destructive to the Earth and corrosive to the human spirit. Ecological socialism would mean organizing human societies in a manner that is compatible with the way that nature is organized. And the natural order of the Earth is bioregionalism, not statism.

Modern industrial society robs us of community-both with each other as well as with other species and the Earth. This creates a great longing inside us, which we are taught to fill with consumer goods and media garbage. But consumer goods, beyond those needed for basic comfort and survival, are not really what we instinctually crave. So our appetite is insatiable, and we turn to more and more efficient and dehumanizing methods of production to make more and more goods that do not satisfy us (e.g., luxury cars, cocaine, assault rifles, pornography). Yet-as activist and laborer Judi Bari stated-if workers really had control of the factories, they could begin by destroying the machinery and finding a more humane way to decide what we need and how to produce it. So to the credo “production for use, not for profit,” ecological socialism would add, “production for need, not for greed.”

Biocentrism and ecocentrism represent also a blatant contradiction of patriarchy. Patriarchy is the oldest and perhaps the deepest form of oppression on Earth. It’s so old and it’s so deep that we’re often (even in the most progressive-minded of human circles) discouraged from even naming it. The issue of patriarchy must be addressed by any serious revolutionary movement. The failure to address the patriarchy is one of the two greatest shortcomings of Marxism (the other is Marxism’s wholesale failure to address ecology).

Eco-feminism is a holistic view of the Earth that is totally consistent with the knowledge that humans are not separate from Nature. We can describe eco-feminism in two separate terms. The first is that there is a parallel between the way this society treats women and the way that it treats the Earth & Nature. And this is repeatedly displayed in expressions like “virgin forests” and “rape of the Earth”, for example. And the second is the very reason for the destruction of Nature by this society. Obviously part of the reason is capitalism. But beyond that, destruction of Nature in this society stems from the desire to suppress the feminine.

While men and women have both masculine and feminine traits, we can define “masculine traits” as conquering and dominance, and “feminine traits” as nurturing and life-giving. Under the current paradigm, the masculine traits of conquering and dominance are valued no matter who exhibits them (women or men). Conversely, the feminine traits of nurturing and life-giving are devalued and suppressed in this society, whether exhibited by men or women. The devaluing and suppression of feminine traits is a major reason for the destruction of the Earth. This relationship between the suppression of feminine values and the destruction of the Earth is actually much clearer in “third world nations” (to quote a very patriarchal term!) than it is in this society. Where colonial powers take over, when Nature is to be destroyed by imperialistic corporations coming into “third world” countries, one of the methods with which the colonial powers take over is to forcibly remove the women from their traditional roles as the keepers of the forest, farmlands, and food security. The women’s methods of interacting with each other as well as the fertility cycles of the Earth, is replaced by men, machinery, & toxics. Rather than nurturing the fertility of the Earth, they plunder the fertility of the Earth for “profit.” For this reason, many of the environmental movements in the so-called “third world” are principally women’s movements.

This phenomenon is less readily apparent in this society, but it is still here-especially when one takes the time to investigate the ecological and social dynamics in the many poor and Indigenous communities that pepper North America, as well as on undeveloped public lands adjacent to regions of human impact. Science is co-opted and corrupted to serve as the “authority” for this relentless assault on Nature for which this society is so directly responsible. Yet science is presented to us as neutral, as an objective path to knowledge, as something that’s value-free. But “science” as it is repeatedly misused by the ruling elite is not value-free; the “scientific methods” of western science are anything but “value-free”. In fact “science” was openly described by its founders as a masculine system that presupposes the separation of people from Nature and presupposes our “rightful” dominance over Nature. The initiation of the scientific method, the elevation of this as absolute truth and the only path to truth, began in 1664.

An entity called the “Royal Society,” composed of European male academicians, cultivated these theories. Their goal: “to raise a masculine philosophy, whereby the mind of men may be enabled with the knowledge of solid truths.” Read: this masculine philosophy will provide us with truth, as opposed to the more “superstitious” or “irrational” feminine perspective. How many women were burned at the stake in Europe and North America during this time as a result? And how much traditional knowledge and wisdom died with them? And remember those waves of “examinations” that have been administered to people over generations, used to justify hideously racist and sexist worldviews regarding an individual human’s intelligence, worth, and evolutionary capability? Many hundreds of thousands of European Jews were rejected by U.S. and western European immigration authorities in the 1920s and 30s because they didn’t perform well on such “aptitude” tests (thanks primarily to language and cultural barriers). So instead they were left for Hitler and Stalin to deal with…

“Sir” Francis Bacon (aptly named) said that the scientific method is a method of aggression. “The nature of things betrays itself more readily under vexation than in its natural freedom. Science is not merely a gentle guidance over nature’s course. We have the power to conquer and subdue her, to shake her to her foundations…to create a blessed race of heroes who would dominate both nature and society.” This is the “scientific method” upon which industrial capitalist interests (a.k.a the ruling classes) justify clearcuts, bovine growth hormones, toxic spills, war, & “medical research experiments” on Indigenous People, poor children, & prison inmates. So, now we see that western “society” has been justifying torture (of humans and non-humans alike) for quite some time…

Rene Descartes also named this “scientific method” that we learned in school “scientific reductionism:” in order to understand a complex problem, reduce it to its simpler form to know it, in order to “render ourselves the masters and possessors of Nature.” In short, reduce Nature to its “components” in order to “understand” (and exploit) Nature’s inner workings. The very concept of “scientific reductionism” is really the fundamental problem with science as it is (and has been) practiced, and it illustrates why “science” as it stands today is not a neutral objective path to knowledge.

The rise of this scientific method-this masculine method of knowledge, emerged during the same time period as the very violent suppression of women and their knowledge of the Earth, healing arts, pregnancy control & reproductive health, etc. that brought about the afore-mentioned witch hunts. It was a very aggressive and violent imposition of a masculine system of knowledge upon society as a whole. Bacon said to James I, “Neither ought a man to make scruple of entering and penetrating into those holes and corners when the inquisition of truth is his whole object-as your majesty has shown in your own example.” Read: nothing (or nobody) is sacred. The only way they can perpetuate the myth that the scientific method is objective is to remove it from the context of the social conditions from which it arose. It’s not objective-and it is certainly not the only method of knowledge. It is not the only path to truth and it’s not value-free. It is openly masculine and it openly presupposes the separation (segregation!) of humans from the Earth, and it incorrectly presupposes that the purpose of science is to dominate, manipulate, and exploit Nature.

Reductionist science brought upon the Earth nuclear bombs, pancreatic cancer, economic “sanctions,” Twinkies, the Exxon Valdez oil spill, genetically-modified organisms, Halliburton, global warming-& the so-called “Christian” “right.” It has not led ANYBODY to a true understanding of Nature or the Earth, because Nature’s components are not separable-they are interdependent. The Indigenous Ones have been telling us for over 500 years: “Man does not control the Web of Life-he is merely a strand in it; what he does to the Web (Earth and Life)-he does also to himself.” Science (and the scientist) must recognize this ancient but revolutionary concept, and to throw off the yoke of anthropocentric corporate capitalist control as it did that of the Roman Catholic Church during the European renaissance. And it must do so immediately, and by any means necessary, if it is to effectively serve us in defense of our lives and well-being. And scientists the world over must start by adopting the Precautionary Principle in ALL scientific research and thinking. The Precautionary Principle states that in the face of scientific uncertainty, we must take precautionary action. Shift the burden of proof on the perpetrator by asking three questions: 1) Is any potential harm preventable? 2) Do we have alternatives? 3) Do we know enough to act, and see this experiment safely through to the end? The fossil-fuel experiment currently plunging us headlong into global climate imbalance has no basis whatsoever in the Precautionary Principal.

Eco-feminism seeks a science of nature. And this science of nature is a holistic and interdependent one, where we treat the entire natural system and the way that all component forces interact. It recognizes that humans are part of Nature, and that our fates are inseparable; we must live harmoniously within the Earth’s natural fertility cycles, and we can enhance those fertility cycles by our increasingly-informed, ever-evolving interaction with natural processes. The holistic and interdependent eco-feminist view in which humans are inseparable from Nature is not any different than that of deep ecology or ecocentrism. So, to embrace biocentrism or deep ecology is to challenge this “masculine” system of knowledge that underlies the destruction of the Earth as well as the classist, fascistic justifications for the way our current “society” is structured. Any “scientist” who is not out in the field, on the ground, listening to the Land and the Wind and the Sky and the Indigenous Ones who live there (assuming any remain alive), is half-blind at best-and ultimately deceived.

Eco-feminism does not seek to dominate men as women have been dominated under patriarchy; in fact, true feminism doesn’t disempower ANYBODY! Rather, eco-feminism seeks balance; we need both the masculine and the feminine forces. Eco-feminism seeks that balance. The current society is tragically imbalanced-and we need a veritable groundswell of the feminine. We need a rise of individual women, and also a rise of feminist ideology among both women and men. Without this balance between the masculine and the feminine, we cannot make the changes necessary to return to balance with the Earth. The most successful of Indigenous societies evolved with balances of power between men and women, youth and elders, and between the various classes of warriors, shamans, etc. Revolutionary Ecology contradicts patriarchy and classism, embracing deep ecology/ecocentrism to challenge the core misconceptions of this current masculine, “rational” (read: misogynistic) system.

The systems currently enforced into place cannot be reformed. They are based on the destruction of the Earth and the exploitation of Life (including people). There is no such thing as green capitalism, and marketing quaint, over-priced “rainforest products” will not bring back the ecosystems that capitalism must destroy in order to ensure the flow of profits up the existing socio-economic pyramid. To be a serious ecologist, one must by necessity be a serious revolutionary. The Wilderness Protection Movement must be visionary in scope and not get bogged down in “band-aid” reform measures or single-issue politics. Reformist measures in the ecology movement are akin to straightening out your closet while the house burns down. One can look to worldwide conservation protection policies that have been legislatively fought for in the past to see that “band-aid” measures are ultimately fruitless. Many of these legislative policies have been eradicated by new governments which side with business interests to give them a free hand in the wanton destruction of the environment. In the u.s. for example, the “Healthy Forest Initiative” recently implemented by the Bush administration is a case in point: every National Forest can now be butchered by corporate timber interests regardless of existing laws-under the premise of eliminating burned, dead, or dying trees. As everyone with a modicum of ecological sense knows, every forest has fire and dying trees-and these play critical roles as crucial components of a healthy functioning ecosystem. Now lawmakers are rewriting ecosystem health with junk science and Orwellian newspeak concepts, putting every parcel of public land under the threat of the corporate chainsaw and bulldozer, further destroying evolutionary potential under the guise of “forest health”.

Back to the Future

The Revolutionary Ecology Movement requires a broad focus. Wilderness and Sacred Places must be preserved, and it is entirely appropriate for an ecology movement to center on protecting irreplaceable wilderness areas and endangered species-while launching into wholesale, global eco-restoration (re-wilding). But one cannot seriously address the destruction of Wilderness without addressing the social disharmony that is destroying it. The ecology movement cannot afford to separate itself from the social justice movement. The same Beast that manifests itself as resource extraction/ecological devastation in the countryside manifests itself as sexism, racism, classism, homophobia, and human exploitation in the cities, towns, and rural plantations that are rapidly blanketing the Earth. The ecology movement must recognize that it is just one front in a long, proud, history of resistance-and then work to make ecology the central theme across the spectrum of revolutionary struggles. A revolutionary ecology movement must organize among poor and working peoples all over the world. With the exception of the toxics movement and the Native Land Rights Movement, most U.S. environmentalists are white and privileged. This group is too invested in the system to pose it much of a threat. While a revolutionary ideology in the hands of privileged people can indeed bring about some disruption and change in the current system-a revolutionary ideology in the hands of working people can bring that system to a halt. For it is the working people who have their hands on the death machines, and only by stopping the machinery of destruction can we ever hope to stop this madness.

Why do we have neighborhood movements focused on the disposal of toxic wastes, for example, but we don’t have a worker’s movement to stop the production of toxics? Only when the factory workers refuse to make the poison-and only when the loggers refuse to cut the ancient trees-can we ever hope for real and lasting change. This system cannot be stopped by passive resistance alone. It is violent and ruthless beyond the capacity of any people’s (isolated) resistance movement. Massive non-cooperation represents a start-to be followed by mass direct action, destruction of the mechanizations in place to enforce the current insanity, experimentation with and implementation of sustainable alternatives, and gargantuan efforts across the globe toward both preservation and restoration of both ecological and (Earth-based) cultural paradigms.

Repression is the prevention of natural expression, activity or development, through force or manipulation. Repression can also be defined as the simple exclusion of desires from consciousness. Today’s ruling elite repress populations, and particularly potential acts of resistance, by means of police, military, and covert agencies readily at their disposal. The elite are few and the repressed are many, so the threat of resistance and rebellion to this system and its controllers is great.  In the “united states,” repression to counter the threat of direct action and other forms of resistance is most evident in the control of information and media. Media, from school textbooks, to newspapers, advertising and especially television, is perhaps the most effective tool the corporations possess for “dumbing down” the populace (a very deliberate strategy: so why is the Superbowl headline news every year for a week or more?). People think they are getting news when in fact they are getting secret (toxic) sauce smudged onto their McTerrorist bull-patties.

Something radically new beckons. To have healthy ecosystems, a healthy society is necessary-and vice versa. That is why we are calling for a revolutionary ecological approach. The future of Life on Earth depends upon it. Building a broader-based movement hence becomes even more crucial; there must be more of us working together to counter disinformation and promote real education, regaining a sense of community and direct democratic procedure while striving to protect, recover, and restore as much of Wild Nature and wild culture as is absolutely possible. In North America (and elsewhere) we have the opportunity to learn from the Traditional Wisdom cultivated over thousands of years of evolution by Indigenous Peoples. If the Earth loses its remaining Indigenous cultures, languages, and sacred-sites, then all of humanity-indeed, Life itself-loses. Forever. We will have no future. Those who have been sucked into believing that “modern technology” is the solution can move forward by looking back to an Earth-based wisdom that anthropocentric cultures have never offered (or even tried to understand). There is no sustainable development under capitalism; this is an oxymoron as deadly as it is ludicrous. One effective way to stop the enemy is through direct action applied to all the points of assumption, extraction, production, distribution, consumption, oppression, and exploitation. By any means necessary…

Finally, a critically-pertinent motive for writing this introduction to Revolutionary Ecology is to call into question any and all forms of environmental or social elitism, and to humble us even further into a keen awareness of who we are, who we could be, and what we face in our fight to realize our visions for freedom. If this seems too serious, it is only because the question it raises for everyone on this Earth is life or death. In the time it took you to read this essay, how many hectares of forest have been eradicated? How many species have gone extinct? How many children died as a result of starvation, disease, and war? How many women were raped? How many racist police beatings and executions occurred?

Albert Einstein explained to us that insanity is doing the same thing over and over and expecting a different result. Dr. Martin Luther King, Jr. elucidated the fact that we can live together as family or die together as fools. And most recently, the late, great Roberta Blackgoat, Dine’ matriarch and activist, said it most plainly: “They are taking away my life, my culture, my homeland…All I have left are my dreams and my footprints to show you that I was here. This they cannot take away from me-and I will fight forever.”

We have a choice…and the provision to choose. But we have very little time…

Storm Waters is an atmospheric scientist, revolutionary ecologist, grassroots activist, and radikal media producer who roams the Earth continually refining the meaning of the term Lowbagger. He is often observed shooting off his white male mouth in realms where the Wilderness interfaces the ghetto — pissing off allies and enemies alike.

http://lowbagger.org/revolutionaryecology.html

February 26, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, ekolojist akımlar, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Solun Antroposentrik Türcü Söylemleri ve Rantçı Yaklaşımları Üzerine: HES Mücadelesi Doğa Koruma Mücadelesidir

HES Mücadelesi Doğa Koruma Mücadelesidir…

Merhaba dostlar ve yoldaşlar, 

Son birkaç aydır HES karşıtı mücadelelerin içine düştüğü durumu endişe ile takip etmekteyiz.Özellikle yıllardır eleştirmiş olduğumuz çevre STK’larının durumu, bu mücadele içerisindeki iki yüzlü tutumlarıyla daha da net ortaya çıkmıştır. Ancak HES karşıtı mücadele içerisindeki STK’lar dışında kalan grupların da geldiği nokta; bizim artık konuya müdahil olmamızı gerektirmiştir.

Daha önce yerelden gelen güçleri ile mücadele grupları kuran bu sivil oluşumlar, son dönemde ne yazık ki sol propagandanın güdümüne girmeye başlamıştır. Bizler yıllardır doğa savunma mücadelesi konusunda bu tehlikeye dikkat çekmeye çalışmış ve elimizden geldiğince buna karşı söylem ve eylem geliştirmiştik. Ancak foncu-küçük burjuva çevre STK’larına karşı alternatif olarak kurulan platformların da hantal bir solcu yapılanma haline geldiği; sol söylemlerin, dolayısıyla da türcülüğün ayyuka çıktığı yerler olmaya başladığı birçoğumuzun dikkatini çekmektedir. Ayrıca bu paltformlara destek veren meslek odalarının da birçok ulusal ve uluslararası kapitalist şirketten fon aldığını da buradan belirtmemiz gerekmektedir.Özellikle mimar ve mühendis odalarının aldıkları fonlarla binalarını yeniledikleri, bu fonları veren şirketlerin birçoğunun inşaat firması olduğu, bu firmalardan bazılarının HES inşaatlarıyla doğrudan veya dolaylı olarak ilişki içerisinde bulunduğu da göz önünde bulunan bir gerçektir.

Bizim için mücadeleyi solcunun-sağcının yapması asla sorun teşkil etmemektedir. Ancak mücadelenin doğa koruma mücadelesi değil de insanın mücadelesi şeklinde lanse edilmesine karşı bizim de susmamız mümkün değildir. HES’ler ve diğer santraller uygarlığın ve tüketim toplumunun gerekliliğinden dolayı yapılmaktadır.Yapılan her santral çevresindeki yaban hayatı alanlarını katlettiği gibi, hizmet verdiği fabrikalar ve üretim araçları ile doğanın yok edilmesine ayrıca ortam hazırlamaktadır.Alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarının bile kirli olduğunun ayyuka çıktığı bir dönemde, mücadelenin insan temelli bir mücadele olduğunu savunmak abesle iştigalden öteye gitmemektedir.Sorunun temel kaynağı insanın ta kendisidir, bu santraller insanların kullanımı için yapılmakta, hizmet verdiği fabrikalar insanların ruhsal ve maddi açlıklarını doyurmak amacıyla üretim yapmaktadırlar.Ancak tüketime mahkum olmuş, doğayla uyumlu yaşamdan tamamen kopmuş şehirli bireylerin bunu anlamasının zor olduğunu da çok iyi biliyoruz.

Ancak burada atlanan bir gerçek var ve bunun bizim açımızdan önemi büyük. Solcu grupların insan merkezli türcü söylemleri, yarın öbürgün bir sosyalist devrim olduğunda bizi nasıl bir doğal yıkımla karşı karşıya bırakacak bunu endişeyle takip ediyoruz.Bugün HES yapılacak bir köydeki 50 hanede yaşayan insanların, orada evini kaybedecek yaşam ortamından sürgün olacak onbinlerce vahşi canlıdan üstün olduğunu, mücadelenin bu insanların kültür ve yaşam mücadelesi olduğunu iddia eden zihniyet; yarın öbürgün iktidarı eline aldığında “Her şey insan için” zihniyetiyle doğayı tamamen yok edecek işler yapacaktır diye bir çekincemiz var.

Bu zihniyetin sonuçlarını son 100 yılda çok büyük acılar yaşayarak gördük.Karadeniz’de ayı popülasyonlarını onbinlerden yüzlü sayıların altına indiren de “kovanımı parçalıyor,bahçemi dağıtıyor” diyerek insan merkezli düşünen zihniyet olmuş; anadolu parsı sırf köy evlerinde duvar süsü olmak adına adını aldığı ortamda yok edilmiş; kelaynaklar tarım alanlarında çok çekirge var diyerek yapılan uçak ilaçlanmaları sonucu ölmüş kısır kalmış; leylek yuvaları göç zamanı elektrik telleri kopuyor diyerek bozulmuş ve yok edilmiş; toyların ve birçok bozkır kuşunun nesli tarımda kullanılan pestisitler yüzünden yok olmaya yüz tutmuştur. Bu bahsettiğimiz olayların hepsi de insanların daha rahat yaşaması, daha rahat tarım yapması ve daha çok para kazanması uğruna meydana gelmiştir.

Her Şey İnsan İçin söylemi, aslında tamamen liberal ve kapitalist dünya düzeninin de söylemidir.Bir fabrika sahibi de açtığı fabrikanın insan istihdamı ve insanların ihtiyaçlarına hizmet ettiğini iddia eder.Bugünkü sol söylemde de insanın tanrılaştırıldığı, herşeyin hakimi olduğu yönündeki bakış açısının da bundan hiçbir farkı olmadığını görüyoruz.En son bir partinin Fındıklı gençlik kollarının yaptığı “İnsanın Kelaynak Olası Geliyor” minvalindeki afişler, bizim bahsettiğimiz tehlikenin de ne boyutta olduğunu gözler önüne seriyor.İnsanlar yüzünden nesli tükenme tehlikesi altına girmiş bir canlıyla boy ölçüşme ve ondan üstün olduğunu iddia etmenin mantıklı bir açıklamasının olamayacağını düşünüyoruz.

Bir diğer nokta da yerel grupların şehirler içine hapis olmaya başlamaları, toprağın ve doğanın mücadelesinden iyice uzaklaşmaları da gözümüzden kaçmayan bir nokta olarak karşımıza çıkıyor.Tabi bu o grupların işleyiş şeklidir karışmak haddimize düşmez, ancak şehirden toprak kurtuluşu mücadelesinin nasıl verileceği; sadece tanıdık basın kuruluşlarında yayınlanan basın açıklamalarının ve kitlesel mitinglerin ne gibi bir faydası olacağı sorusu da kafamızı kurcalamaktadır.

Son olarak da HES karşıtı mücadelelerin bazı gruplar ve kişiler tarafından propaganda ve kendilerine adam toplama yeri olarak görülmesinden bahsetmemiz gerekmektedir. Biz  yeşil anarşistler, yeryüzü kurtuluşçuları ve hayvan kurtuluşçuları olarak kendi siyasi mücadelemiz olan konuda dahi propaganda faaliyeti ve adam devşirme gibi çabalar sarfetmezken; bazı grupların mücadeleyi propaganda alanı haline getirmesine asla izin veremeyiz.Bu mücadele doğanın kurtuluşu mücadelesidir ve yapılabilecek tek propaganda “Uzlaşmasız,istisnasız ve mazeretsiz bir biçimde doğaya yapılan saldırının durdurulması” söyleminin dışına taşmamalıdır.Hele ki bugüne kadar yaşanmış büyük doğal felaketlerinin temelinin SSCB gibi ağır sanayi hamlesi yüzünden en kirli şekilde üretim yapan bir ülke ve bunun kurucusu olan zihniyet olduğunu varsayarasak, bu propagandanın inandırıcılığının olmadığını da sizler de göreceksinizdir.

Son söz olarak şunu söylemek istiyoruz. Bizler doğanın korunması için çalışan her türlü sivil ve yerel halk hareketlerine sağcı-solcu-islamcı-ülkücü demeden destek verdik ve vermeye devam edeceğiz.Bizim derdimiz doğanın savunması ve ekolojik yıkımın önlenmesidir.Ancak mücadelenin üzerinden kimsenin parsa toplamasına ve yanlış propagandalarla mücadeleyi insan merkezli noktaya getirmemesi için de elimizden geleni yapacağız. 

Vahşiye Dönüş Fanzin

February 22, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, bu topraklar, eko-savunma, ekoloji, ekolojist akımlar, ezilenler, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, Su, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

21. Yüzyıl Devrimi / Sol Türcülüğünün Eleştirisi – Dr. Steve Best

(Tam metin)

Soruna Giriş

Özgürlük, haklar, demokrasi, şefkat etiği, barış, türler arası adalet ve ekoloji savaşında bir çok kaleyi kazanıyoruz.

Ama savaşı kaybediyoruz.

Hırs, şiddet, yağmalama, çıkar ve tahakküm savaşını. Uluslarlarası şirketlere, dünya bankalarına ABD imparatorluğuna, Batı askeri makinelerine karşı olan savaşı. Ekonomik büyümeyi, teknolojik gelişmeyi, aşırı üretimi, aşırı tüketimi ve aşırı nüfus artışını her yere yayan sistemlere karşı olan savaşı.

Son on yıllarda yaşanan yoğun sosyal ve çevresel mücadelelere rağmen, demokrası ve ekoloji mücadelesinde toprak kaybediyoruz. 


Son 20 yılda neoliberalizm ve küreselleşme, sosyal demokrasileri mahvetti, zengin ve yoksul arasındaki uçurumları genişletti, çiftçileri işsiz bıraktı, bütün dünyayı bir pazar haline getirdi. O eski tarz emperyalizm ve kaynak tüketiminin yanında artık insanlar genetik mühendislikle, biyokorsanlıkla, genlerin patentinin alınması, ve tohum kontrolüyle karşı karşıyalar. McDonaldlaştırma ve  tarım işi dünya çiftçilerini  bir yandan yutarken bir yandan da bütün çeşitliliği yok ediyor. İnsan gücü azalırken şirketlerin gücü büyümeye devam ediyor.

Ekolojik bozulma  işaretleri her yerde; azalan yağmur ormanlarından yok olmuş balıkçılığa, gözden kaybolan yabana ve yükselen deniz seviyelerine dek. Tarih boyunca toplumlar yerel çevrelerini yok ettiler; ama son 20 sene içerisinde insanlık küresel bir iklim değişikliğine sebep olunca gezegendeki ekolojiyi bozdu. Dahası, artık gezegen tarihinde yaşanan altıncı yok oluş krizinin içindeyiz, son yok oluş krizi dinozorlar çağında, 65 milyon yıl önce yaşanmıştı. Son beş tanesinden farklı olarak, bu seferki kriz insan eylemlerinden kaynaklı: dünyaya çarpan meteor biziz. Korumacı biyologlar, önümüzdeki on yıllarda dünyadaki bitki ve hayvan türlerinin üçte birinin yok olabileceğini öngörüyorlar. 2050 yılına kadar dünya nüfusu 9 milyar olacak, ve Çin’deki et tüketimi iki kat artacak; küresel et tüketimindeki artış BM’i sürdürülebilir bir geleceğe sahip olmak için tek geçerli yolun vegan beslenme tarzına doğru küresel bir kayma olduğunu söylemeye itti.

Küresel kapitalist sistem insanları, hayvanları ve doğayı yok ediyor. Sürdürülmesi imkansız son 300 yıllık endüstrileşmenin ve pazar ekonomisinin faturasını ödeme zamanı geldi. Bu sistemin insanîleştirilmesi, medenîleştirilmesi, yeşil dostu yapılması imkânsız; bu sistemin, akla gelebilecek bütün seviyelerde- politik, ekonomik, yasal, kültürel, teknolojik, ahlaki ve kavramsal boyutlarda bir devrimle aşılması gerekiyor.

Son otuz yılda çevreciliğin sosyal adalet olmadan ve sosyal adaletin de çevrecilik olmadan gerçekleştirilemeyeceğine dair artan bir farkındalık söz konusu. Bu bilgi bize ABD çevre hareketini, EarthFirst!’ün kereste işçileriyle ittifak kurmasını, Zapatistaların koalisyon oluşturmasını ve işçileri ve çevrecileri bir araya getiren 1999 Seattle Savaşı’nı hatırlatıyor.

Ama gene de bir şeyler eksik, denklem çözülmedi, strateji işe yaramıyor. Sadece bir türün çıkarları temsil ediliyor ama,  milyonlarca diğer türün çıkarları, sadece insan kullanımı için gerekli kaynaklar olarak görülenler hariç, dikkate alınmıyor bile. Ama son otuz sene içerisinde yeni bir toplumsal hareket doğdu- hayvan özgürlüğü. Hayvanları savunma hareketinin gücü ve potansiyeli henüz anlaşılmadı ama 21.yy politikasında eşit bir temsili de hakediyor. Bir çok sınırlarına rağmen kavranması ve toplumsal değişim projesine dahil  edilmesi gereken devrimci bir potansiyele sahip.

Barış, adalet, demokrasi, otonomi ve ekoloji adına mücadele eden ilerici insanların hayvan özgürlüğü hareketine duyulan ihtiyacı ve bunun geçerliliğini iki sebeple kabul etmesi gerekiyor. Birincisi, ahlâki bir açıdan hayvanların maruz bırakıldığı sömürü, acı ve gaddarlık öylesine büyük, derece ve tür olarak öylesine devasa ki merhamet, adalet, hak ve şiddete başvurmama gibi değerleri olduğunu söyleyen herkesten derin ahlâki ve politik tepkiler görmeyi hak ediyor. Her yıl insanlar 70 milyon deniz ve kara hayvanını onlardan gıda oluşturmak için katlediyor; milyonlarcası deney laboratuarlarında, kürk çiftliklerinde ve av alanlarında ve akla gelmeyen nice öldürme alanlarında öldürülüyor. İkinci olarak, stratejik anlamda hayvan özgürlüğü hareketi insan ve hayvan özgürlüğü için de temel bir öneme sahip. Bir çok açıdan insanların hayvanları tahakküm altına alması, insanın insanı da hakimiyet altına almasının temelini hazırlıyor, ayrıca küresel ekolojik krizi de tetikliyor. Hayvan özgürlüğüne dahil olmadan etikte, psikolojide, toplumda ve ekolojide devrimci değişiklikler meydana gelemez.

İnsan, hayvan ve dünya özgürlük hareketlerinin ayrılmaz bir biçimde birbiriyle bağlı olduğunu daha iyi anlıyoruz, hepsi özgür olana dek hiç biri özgür olamaz. Bu yeni bir görüş değil, aslında yitirilmiş  bir hakikat ve bir bilgelik. 2500 önce şu sözleri söylemiş olan Pisagor’u hatırlayın: “insanlar hayvanları katlettikçe birbirlerini öldürecekler. Gerçekten de cinayet ve acının tohumlarını ekenler neşe ve sevgi biçemezler.” Günümüzün acil konularından birisi de bu içgörünün manasını tamamen anlamaktır.

Sembiyotik, holistik ve birbirine  kitli ilişkilerini düşününce artık insan, hayvan ve dünya özgürlüğünden birbirinden bağımsız mücadelelermiş gibi söz etmememiz lazım; tersine topyêkun  bir özgürlükten söz etmemiz gerek. Topyêkun özgürlük derken, bütün canlıların mükemmel bir özgürlük ve mutluluk  durumuna ulaştığı türden metafizik bir ütopyadan söz etmiyorum. Tersine, holistik olarak hareketlerin birbiriyle ilişkisini, kapitalizmle diğer baskı modlarıyla ilişkisini ve  ortak zalimlere karşı sınıf, cinsiyet, ırk ve ulusal sınırların ötesinde sentetik ittifaklar kurduğumuz politik süreçlerden, demokrasiyi ekolojiye ve toplumsal adaleti hayvan haklarına bağlayacağımız teorik bir süreçten söz ediyorum.

Dünyanın “özgürlüğü”nden metaforik olarak söz ederken, bunu hayvanlar için gerçek anlamıyla kullanıyorum; çünkü onlar bütün sömürülen sınıflar ve  köle sınıfları arasında en eski, en büyük, en ihmal edilmiş ve en çok sömürülmüş grubu oluşturuyorlar. İnsanlar gibi hayvanlar da duyguları olan, bilinçli, hisseden ve düşünen canlılar olup istekleri, arzuları, çıkarları olan ve daha fazlasına sahip canlılar. Doyurulmak isteyen potansiyelleri ve becerileri, ancak doğal ortamlarında insan müdahalesi olmadan gerçekleştirilebilecek kompleks fiziksel, psikolojik ve sosyal gereksinmeleri olan canlılar. Hayvanlar insan tahakkümü ve sömürüsü sistemlerinden özgür olabilirler, olmalılar-sonuçta bunların yıkıcı sonuçları var- doğal evrimleri sonucunda dönüştükleri kompleks canlılar olarak hayatlarını yaşamak için özgür kalmaları gerekiyor.

İnsan/hayvan özgürlüğü denkleminin her iki yanında daha geniş vizyonlar ve politikalara gerek duyulduğunun altını çiziyor ve  sayıca çok az bulunan stratejik ittifaklar kurulması, yeni diyaloglar ve öğrenmeler geliştirilmesi gerektiğini söylüyorum. Bu tür bir ittifak politikası veganizm ve hayvan özgürlüğü dışlandıkça hem zayıf hem de soyut kalıyor. Bu konular artık  dogmatik , cahil ve türcü Solcular tarafından  görmezden gelinemez, marjinalize edilemez, dalga geçilemez ve sıradanlaştırılamaz. Aynı şekilde, veganlar ve hayvan hakları savunucuları tek konu odaklı ve  tecritçi bir bakış açısıyla yollarına devam edemezler, kapitalist sistemi değiştirmenin gereğini kavramak  ve elitizm, cinsiyet ayrımcılığı ve ırkçılık gibi kendi önyargılarıyla yüzleşmek zorundalar; ayrıca toplumsal adalet ve çevre hareketleriyle ittifaklar kurarak ekstrem hallerde bulunan yalıtılmışlıklarını aşmak zorundalar. Her hareketin diğer bir hareketten öğreneceği şeyler var, hiç bir hareket bir diğeri olmadan amacında ulaşamaz.

İktidara Çok Perspektifli Bir Yaklaşım

Topyekûn özgürlük politikası için iktidar ve tahakküme yönelik hem çeşitli hem de kapsayıcı bir kuram geliştirilmesi gerekiyor; çünkü farklı iktidar modlarının nasıl oluştuğu, evrim geçirdiği, birbirine karıştığı ve birbirini zorladığı anlaşılmadan ittifaklar oluşturmak kolay değil. İktidar; kompleks, biribirini kitleyen ve ayrıksı birşeydir, tek bir grubun ya da  ilgi alanının bakış açısından bakarak yeterince aydınlatılamaz.

Dünyamızdaki temel sorun sınıf  sorunu değil, çünkü sınıf, iktidarın tek tezahür biçimi değil; ayrıca  ilk biçimi ya da fontu da değil; sınıf, hiyerarşi etrafında organize olmuş daha geniş bir tahakküm sisteminin bir sebebi değil, bir semptomu. Hiyerarşi, farklılıkları üstün ve aşağı şeklinde sıralayan ve aşağı olanın üstün olanın gözünde hiç bir değeri olmadığı türden bir kafa yapısı ve bir kurumdur. Hiyerarşik tahakkümün kafa yapısı ve kurumlar ataerkillik, ırkçılık, devlet ve özel mülk gibi farklı olgulardan ortaya çıkar.

Hiyerarşinin temeli tarih öncesi dönemde saklı, doğal olarak hiyerarşinin toplumda ilk kez ne zaman nerede ve nasıl ortaya çıktığına dair farklı yorumlar ve keskin tartışmalar yapılıyor. Örneğin; Marksistlerin söylediği gibi doğanın tahakküm altına alınması insanların da hakimiyet altına alınmasına mı yol açtı, yoksa anarşist Murray Bookchin’in söylediği gibi insanların tahakküm altına alınması mı doğanın tahakküm altına alınmasına yol açtı?  Bazı kuramcılar bütün baskı modlarını tek bir olguya indirgemeye çalışıyorlar, ırk, cinsiyet veya sınıf gibi, bu tek olgunun diğerlerinin kendisinden meydana geldiği iktidar fontu olduğunu söylüyorlar.

En kötü şöhrete sahip olansa, klasik Marksistlerin bütün mücadeleleri sınıfa indirgemiş olması. Ataerkillik ve ırkçılık gibi toplumsal meseleler “soru” olarak görülüp ihtilaf yaratan konular olarak kenara konuldu, ayrıca varlıklarının tartışmalı bir hal alacağı türden bir devrim sonrası toplumu yaratana dek de ileri bir tarihe ertelendiler. Bürokrasilerin, cinsiyet ayrımcılığının ve ırkçılığın devlet sosyalizminin yaşandığı Çin ve Rusya gibi toplumlarda yeniden ortaya çıkması sonucu bu devletler tarafından bu bakış açısı reddedildi. Aynı şekilde radikal feministler ataerkilliğin tarihteki en temel hiyerarşi biçimi olduğunu söylüyorlar; ama türcülük ve insanın diğer hayvanları tahakküm altına almasının; sınıf, cinsiyet ve ırk gibi tahakküm biçimlerinin yapılanmasında hayati öneme sahip olduğuna dair elimizde güçlü kanıtlar var.

En iyi yaklaşım, çeşitli baskı modları arasında hem aynı olan ve her birisi için spesifik olanın ne olduğunu gören çok perspektifli bir optik geliştirmektir. Tarih boyunca evrim geçirmiş bir çok iktidar mekanizması ve modu bulunuyor, çoğu kez de birbirini zorluyor ve birbirini de kapsıyorlar- kapitalizm emek gücünü sömürmek ve ezilen grupları birbirinden ayırmak için ırkçılıktan ve cinsiyet ayrımcılığından besleniyor. Ancak; hiyerarşi özel mülkiyetin, ekonomik sınıfların ve devletin ortaya çıkmasından , ataerkillik de sınıf düzeni oluşmasan binlerce yıl önce  insan toplumunda oluşturulduğu için, bunlar aynı anda bağımsız iktidar sistemleridir.

İnsanlar; tarihi teolojik perspektiften, hümanist perspektiften, çevreci determinizm perspektifinden yazarken günümüze dek hayvan perspektifinden bu konuda ortaya konmuş çok az bir çaba görüyoruz. Marks bir keresinde “tarihin bilmecesi”nin, yani tahakkümün kökenlerinin teoriyle kavranıp pratikte komünizmle çözüldüğünü söylemişti; oysa aslında hiyerarşi ve tahakkümü sürdüren toplumların kökeni ve evrimi, hayvansal bakış açısı olmadan çözümlenemez; çünkü insanın diğer hayvanlara yönelik 10 bin yılı aşkın hakimiyeti insanın en önemli sorunlarını kavramak için yaşamsal bir öneme sahip; çünkü bu konuda bu sorunları çözmek için temel bir önem arzediyor.

Hayvansal Bakış Açısı Teorisi

Feminist bakış açısı teorisine göre baskı altındaki her grubun toplumun doğası ile ilgili önemli bir perspektifi ya da kavrayışı vardır. Farklı ırklardan insanlar, örneğin, sömürgeciliği ve ırkçılığın patolojisini aydınlatabilirler, öte yandan kadınlar tarih boyunca bu kadar çok farklı toplumsal iktidar moduna destek veren ataerkilliğin mantığını ortaya koyabilir.

Hayvanlar kendi acılarını insan diliyle ifade edemezler; ama ancak hayvansal bakış açısıyla- yani insanların diğer hayvanlarla nasıl bağ kurduğu ve onları nasıl sömürdüğünü analiz ederek- hiyerarşinin ortaya çıkışını ve gelişmesini kavrayabiliriz. Bu bakış açısı olmadan insanların hayvanlar, doğa ve birbiri üzerindeki tahakkümünün temel dinamiklerini; insan şiddetinin, savaşın, militarizmin ve soykırımın; devam eden hayvan kırımının; günümüzde yaşanan küresel ekolojik krizin ana sebeplerini kavrayamayız. Bu bakış açısından bakarak insanın insanı ezmesi ve insanın doğayı sömürmesinin köklerinin insanın hayvanları baskı altına almasında yer aldığını görebiliriz.

Bir çok antropolog on bin yıl önce tarım toplumunda hayvanların evcilleştirilmesine yönelik zalimliklerin aslında hiyerarşi, devletçilik ve diğer insanların sömürülmesi için gerekli kavramsal modelleri insan kültürünün ciğerine şiddet ekmeye başladığı süreç sırasında yarattığına inanıyor. Belki  de insan tarihi içerisindeki en azimli devrim avcı-toplayıcılıktan tarım toplumuna geçişte yaşanmıştır. Nomadik bir hayat tarzı yerine insanlar tek bir bölgede toplanmaya başladılar, doğanın onlara verdiği şeyler yerine hayvanları ve bitkileri beslemeye başladılar ve böylece yaban türleri evcilleştirmeye başladılar. Yaban bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi sürecinde ve tarihlerinde ilk kez gıda fazlası üretirken, çok önemli şeyler oldu: tarım toplumları hızlı bir nüfus artışı yaşadılar, topraklarını genişlettiler, ilk toplumsal hiyerarşi biçimine dönüşen bir işbölümü ortaya koydular, kendilerini doğadan bağımsız ve diğer hayvanlara üstün olarak görmeye başladılar, fiziksel ve canlı süreçleri kendi manipülasyonları ve kontrolleri için kullanmaya başladılar.

Avlanmanın, sürü gütmenin ve hayvanları evcilleştirmenin doğrudan bir sonucu olarak insanlar tahakkümcü bir dünya görüşü geliştirdiler ve hayvanların tahakküm altına alınması diğer insanların, doğanın ve bir çok hiyerarşilerin ve  patolojilerin geliştirilmesi için yolu açmış oldu. Hayvanların kontrol altına alınması, bedenlerinin ve biyolojilerinin manipülasyonu, şiddet uygulamada görünen kronik artışlar, başka bir yaşam öznesi üzerinde uygulanan hiyerarşi, yaşayan süreçlerin zorla manipüle edilmesi, hayvanların bir meta olduğu ve sahibinin bulunduğu ile ilgili kavramların ortaya çıkışı, onların çektiği acılara karşı geliştirilen kayıtsızlık- bütün bu pratikler ve tavırlar, ve hatta daha fazlası insan  kültürünü ve bilincini belirlemeye başladı. İktidar sistemleri, sosyal olarak kabul edilebilir şiddet biçimleri, her insanın diğer bir insanla olan ilişkisini kökten değiştiren, elitlerin farklılığı bir rütbe biçimi haline getirip doğayı, hayvanları , kendi toplum üyelerini, zenginlik ve iktidarlarını genişletmek amacıyla işgal ettikleri toplumları zorla boyun eğdirdikleri hiyerarşi ilkeleri kurdular.

Hayvanların tahakküm altına alınması ve sebep olduğu detaylı, incelikle işlenmiş ve köklü türcü ideoloji, insanların diğerlerini tahakküm altına aldığı sistemlerin kurulmasını kolaylaştırdı. Hiyerarşik düşüncenin prototipini oluşturdu ve böylece bir çok taktik ve teknolojinin kontrol altına alınmasıyla onun ideolojisini sağladı. Hayvanlar  ilk meta biçimiydi, miras alınmış bir zenginlikti, ilk kapitaldi ve ilk kölelerdi.

Hayvanların evcilleştirilmesi kadınların üreme ve emek amacıyla esir haline getirilmeleri amacıyla cinsel anlamda boyun eğdirilmelerine bir model teşkil etti, ayrıca Mezopotamya şehir devletlerinin de büyükbaş hayvanları yönetme biçimleri, kendi kölelerini üremeye zorlama ve emeklerini sömürmeleri için yolu açmış oldu. Tabii doğal olarak kölelik Sümer’de ortaya çıktı, bu bölge Orta Doğu’da merkezî bir bölge olup tarımın ortaya çıktığı yerdi, ayrıca hayvanların evcilleştirilme pratiklerinin bir uzantısı olarak evrim geçirmiştir. Hayvanların sömürülmesi, siyahların insanlıktan dışlanması ve  köleleştirilmesi için bir model, bir metafor oldu, teknoloji ve pratikler sağladı. Hadım etmekten zincire vurmaya, kulak kesmekten damgalamaya, aileleri yok etmekten açık artırmada satışa dek beyazlar hayvanları uzun zamandır boyunduruk altına almış olmanın bilgisine sahiptiler ve bu bilgileri 15-19.yy arasındaki uluslararası köle ticareti sırasında özgürce kullandılar.

Jim Mason’a göre çiftçilik bir çok farklı bölgede göründü; ama Orta Doğu; Mısır, Maya, İnka, Aztek, Çin ve Hindistan’dan gelen koyun, keçi, at ve büyük baş hayvanlar gibi büyük hayvanların evcilleştirilmesine bağlı ve bu durumdan güç alarak ortaya konmuş genişlemeci ve tahakkümcü bir hayat tarzına bağlılığı sebebiyle ayrılıyordu. Sürü sistemi çiftçi kültürlerine zenginlik ve güç bağışladı, çünkü onları savaşlara ve  işgallere yönlendiriyordu, hayvancılığın genişlemeye yatkın olan gereksinimleri sebebiyle böyle oluyordu; bu kültürler dikkat çekecek şekilde kaba ve agresif kültürlerdi. Orta Doğu’nun soyundan gelenler, gezegenin en merhametsiz ve güçlü hakimleri olma geleneğini sürdürmeye devam edenler Avrupalı ve Amerikalılardı.

Hayvanları boyunduruk altına almak,  diğer insanları kontrol etmek için kullanılan teknolojileri sağlamakla kalmadı, buna  kavramsal bir çerçeve de kazandırdı. MÖ 4. Yy’da Aristo açık hiyerarşik felsefeyi formüle etti. Herşeyin bir amaç uğruna var olduğu, bunun da mükemmellik ölçeğindeki daha ulu varlıkların ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu söyleyen teleolojik bir dünya görüşünü savundu. Bitkilerin amacı hayvanlara yem olmaktı, hayvanlar bize gıda oluyordu. İnsanların beyni en üst seviyedeydi, daha alt ya da aşağı zekaya sahip canlılar tam olarak insan değildi ya da hiç insan sayılamazdı. Böylece Aristo köleliği varlıkların doğal düzeninin bir parçası saymış oldu. Rasyonalizm felsefesi böyle doğdu; bu, insanların rasyonellik kategorisini kullanıp kendilerini hem hayvanlardan hem de diğer insanlardan radikal olarak ayrı tuttuğu düalistik bir mantıktır.

Ama bir zamanlar Batı, ataerkil – rasyonellik normlarını, insanlığın özü ve sosyal normalliğin ölçüsü kabul ediyordu, öncelikle hayvanları öteki olmanın ölçüsü olarak kullanınca, o zaman farklı, egzotik, koyu renkli insanları ve tipleri ya insan değilmiş gibi ya da alt-insan kategorisine dahil ederek görmek kolaylaştı. Böylece hayvanları insan toplumundan dışlamak için kullanılan kriterin aynısı bu sefer siyahları, kadınları, “delileri”, engellileri ve daha bir çok grubu dışlamak için kullanıldı.

İnsanın insanı tahakküm altına alması ve bunun savaş, kölelik ve sorkıyımla gerçekleştirilmesi genellikle kurbanların dil yoluyla aşağılanmasıyla başlar. Ancak insanlıktan çıkarmanın araçları ve metodları türetilmiş şeylerdir, çünkü türcülük Batı’nın diğer halklara olan gaddarlığnı cesaretlendiren, sürdüren ve meşrulaştıran kavramsal paradigmayı sağlamıştır. Tarih boyunca hayvanları kurban haline getirşimiz birbirimizi kurban haline getişirimizin modelini ve temelini oluşturmuştur. Tarih insanların hayvanları sömürüp katletmesi; ardından diğer insanlara hayvanmış gibi davranıp aynısını onlara yaptığını gösteren bir kalıbın varlığını ortaya koyuyor. Fethedenler ister Avrupalı emperyalistler, Amerikali sömürgeciler ya da Alman Naziler olsun Batılı saldırganlar kılıç oyunundan önce kelime oyunu oynadılar, kurbanlarına “fare”, “domuz,” maymun” ve “aşağılık hayvan” gibi isimlerle hitap ettiler.

Bir kez hayvan ya da alt-insan konumunda olup da beyaz Batılılardan daha alttaki bir evrimsel basamakta olduklarına ikna olunduktan sonra, baskı altına alınan insanlara uygun şekilde davranıldı; öncelikle hayvan gibi görüldükleri için hayvan gibi avlandılar. Ahlâki toplumdan dışlanan ilk sürgünler olarak hayvanlar ezilenleri çöp kutusuna atmak için uygun bir bahane oluyordu zalimler için. Sömürgecilik insanın hayvanlar alemine olan üstünlüğünün doğal bir uzantısıydı. Charles Patterson “Bir çok Avrupalı için beyaz ırk diğer aşağı ırklardan daha üstün olduğunu onları etki altına alarak göstermiş oluyordu, aynen insan ırkının bir bütün olarak onları kontrol altına alıp ezerek hayvanlara üstün olduğunu kanıtladığı gibi” diyor. Afrika, Hindistan, ve Avrupa sömürgelerindeki büyük hayvan avları Avrupa’nın toprağa, hayvanlara ve halklara hakim olduğunun bir sembolüydü ve bin yıl boyunca avcılık hem bir hakimiyet ritüeli oldu, hem de erkeğin hayvanlar ve kadınlardan üstün olduğunu ortaya koymanın bir aracı olma rolünü üstlendi.

Bütün Sol’un gözünden kaçansa, insanın hayvanları tahakküm altına almasını meşrulaştırmak için kullandıkları argümanların-yani hayvanların sözde akıl ve dile sahip olmadığı argümanının- emperyalistlerin yerli halkları katlederken ve erkekler kadınları sömürürken  kullandığı argümanla aynı olduğuydu. Tür ayrımcısı görüşe sahip hümanistler bu yüzden ironik olarak kendi hakimiyetlerini güçlendirirken bu tahakkümün kökenlerini anlamak için hayvansal bakış açısına yaklaşamıyorlar, ve böylece geçerli bir özgürlük politikasını geliştirecek bir duruma sahip olamıyorlar. Cinsiyet ayrımcılığı, ırkçılık ve engelli olmamanın üstünlüğü gibi ayrımcılıklara ek olarak tür ayrımcılığı da hem anti-semitizmde hem de Nazizmde doğrudan bulunuyor. Nazilerin Yahudileri ve entelektüel ve fiziksel anlamda “uygunsuz” buldukları diğerlerini böyle görmesi firavunların hayvanlarla aynı görülmesine dayanıyordu, ayrıca ırk ıslahı da “aşağı” hayat formları tarafından “kirletilmemiş” “saf” ve “üstün” bir ırk yaratma arzusuna dayanıyordu. Dahası,  hayvanlara yönelik gaddarlıklarını meşrulaştırmak için insanların başvurduğu “Güçlü olan haklıdır” ideolojisi de Nazi ideolojisinin merkezinde yer alıyordu. Hitler’in temel bakışı, doğanın mücadele yasasına göre işlediğiydi ve dünya görüşünü de  şöyle özetliyordu: “güce sahip olmayan hayatta olma hakkını kaybeder”. Bu bakışın kökleri insanların hayvanların hakimiyet altına almasında bulunuyor.

Son olarak,  Nazi toplama kamplarında kullanılan endüstriyel öldürme biçimlerinin ABD mezbahalarında 19. yüzyılın sonlarında kullanılan tekniklerden model alındığını söylemek  gerek. Yahudi soykırımı kurbanları hayvanların mezbahaya götürüldüğü aynı tren raylarında taşındılar, insanlar tavuk çiftliklerindeki tavuklar gibi bir araya tıkıştırıldılar, ve Auschwitz gibi öldürme alanlarının kendi mezbahaları vardı. Hayvanların topyekûn nesneleştirilmesi ve masum canların mekanize bir biçimde  öldürülmeleri insanlar için  kitlesel öldürmelere yönelik bürokratik yönetimlerin ve teknolojilerin kolayca kendilerine de  uygulanabileceği konusunda yapılmış bir uyarı anlamına gelmeliydi. Bu yüzden Theoro Adorno dokunaklı bir biçimde şu sözleri söylemişti: “Auschwitz bir insan bir mezbahaya bakıp da “ama onlar hayvan” diye düşündüğü zaman başlar.”

Sol Türcülüğünün Eleştirisi

(Marksist/sosyalist/ilerici) Sol, geleneksel olarak ekonomiyle  ilgili olmayan baskı biçimlerini anlama ve onları ele alma anlamında geride kaldı. Solun; ırkçılığı, cinsiyet ayrımcılığını, nasyonalizmi, dini, kültürü, günlük hayatı, ideoloji ve medyayı, ekolojiyi ve diğer konuları anti-kapitalist çerçevesine dahil edebilmek için on yılların geçmesi gerekti, ve bunu yapabilmek için de bir çok özgürlük hareketinin baskısını hissetmek zorunda kaldılar. Bu ekonomik indirgemeci çerçeveye ek olarak Solcuların spektrumu hiç bir eleştiri getirmeden insanmerkezci, tür ayrımcısı ve hümanist Batı kültürü ideolojilerini özümsemiştir. Alternatif, radikal ve özgürleştirici çerçevenin uzağında, Solculuk bir diğer baskı biçimi , kurumsallaşmış şiddet ve tahakküm kültürü olarak ortaya çıktı.

Bu tür miyop Solculuk sadece Karl Maks’tan kaynaklamıyor, onu sarıp sarmalayan geleneklerden de kaynaklanıyor, modern hümanizm ve Aydınlanma’dan yani. Elbette, şiddet dolu, baskı dolu, ataerkil Katolik kilisesi tarafından yönetilen bir dünyadan bilime, aydınlanmaya ve demokrasi, eşitlikçilik ve hakları temel alan modern dünyaya doğru atılan adımlar ilerici adımlardı.

Ancak aydınlanmayı daha derin yönlere doğru taşıyamayan hümanizm, insanları hayvanlardan ayrı ve üstün tutup dünyanın sadece kendi amaçları adına varolduğuna inanan ve vahşi olanı ehlileştirmeyi hedefleyen Greko-Romen ve Hristiyan insan merkezci geleneği sürdürdü. Hümanizmin büyüsüyle Batı insancılığı kendini ilahi bir konuma yükseltti ve doğayı hiç düşünmeden, ona kibirle kendisine boyun eğmeye zorlayarak imparatorluğunu genişletme projesini devam ettirdi. Hümanizm insanların doğadan ve hayvandan kopmasının altını çizdi, ortodoks Hristiyan kavramı olarak, amacımızın doğal dünyayı fethetmek ve ona hakim olmak olduğu inancını bir kere daha tasdik etti. Hümanizm insanın doğadan kopmasına dayalı katastrofik bir ilüzyona dayanan işlevsiz ve şiddet dolu bir dünya görüşüdür. Bu yanlışın hayvanlar ve  insanlar için özellikle de gelişmiş teknolojiler ve bilim artı doymak bilmez bir pazar mantığıyla hareket edildiğinde çok fazla gerçek sonuçları vardır.

Kapitalistlerden ve sanayiden hiç farklı olmayan Sol da birlik halinde büyümeyi, endüstrileşmeyi ve doğanın tahakküm altına alınmasını kutladı. Marks ve Engels ekoloji konularına biraz duyarlılık gösterdilerse de, hayvan refahçıları, vejetaryen ve anti-dirikesimcileri hayırseverler, alkol karşıtları ve naif reformistlerle aynı küçük burjuva kategorisinde değerlendiriyorlardı. İkisinin de bu hareketlerin doğru bilimi, şefkat etiğini, ahlâki ilerlemeyi ve sağlığı savunmadaki öneminden haberleri yoktu.  Darwin’in doğal seçilim teorisini benimserken onun yaşamın devamlılığı ve hayvanların zekâsına gösterdiği önemi görmezden gelerek hayvanları basit içgüdüleri tarafından yönetilen organizmalar şeklinde görülen Kartezyen modelleri tercih etmişlerdi.

Anarşistler  hiyerarşiyi sistemlerin sayıca  çok oluşunu analiz etme  konusunda başarılılar, Markistleri merkezî  sistemleri ve elit organizasyonlarında toplumsal iktidar dinamiklerini yeniden üretmeleri konusunda eleştirirken de oldukça iyiler. Ama söz konusu hayvanlar olunca, anarşistler Sol’dan daha iyi olmadı, hâlâ değil. Murray Bookchin radikal politikayla ekolojiyi harmanlamak için insan merkezci ideolojileri eleştirdi; ama hayvanları vahşi canavarlara indirgeyen aynı tür ayrımcısı  görüşü de sürdürdü. Bir çok türdeki akıl, dil, kültür ve teknolojinin varlığını belgeleyen bilimsel çalışmaları bir kenara bırakarak Bookchin hayvanların akıl ve dilden yoksun  aptal yaratıklar olduğu biçimindeki Kartezyen-Marksist görüşü kullanır. Hayvanlar bu sebeple “ birinci doğa”ya aittir, insan kültürünün dünyası olan yaratıcı “ikinci dünya”ya ait değildir. Bookchin demokrasiyi ekolojiye bağlarken bir öncülük görevini yerine getiriyordu; ama günümüzdeki küresel krizin en önemli sebeplerinden birini, tarım ticaretini görmezden geliyordu.

Bu yüzden Bookchin’in ekolojik kriz kategorisi oldukça ince ve boştur. Eğer hayvanları şu andaki kapitalist toplumların ölçeğinde sömürüyorsa hiç bir toplum ekolojik sürdürülebilirlik düzeyini başaramaz. Fabrika çiftçiliği, su kirliliği, yağmur ormanlarının yok olması, çölleşme, ve küresel ısınma gibi büyük sorunların birincil nedeni. Dahası, ekinlerin, toprağın ve suyun son derece yetersiz kullanması anlamına da geliyor. Küresel et kültürü dünya halkları arasında eşitsizliği ve yoksulluğu da  çoğaltıyor, büyük baş hayvan baronları ve tarım ticareti köylüleri ve çiftçileri topraklarından ve toplumlarından koparıyor, yoksul Güney uluslarının kaynakları zengin Kuzey uluslarına akıyor. Her türden solcu,  fabrika çiftliklerinin, kürk çiftliklerinin ve dirikesimcilerinin  en korkunç şiddet biçimlerini onaylayan ve köleliğin kötülüğünü idrak etmeden sözde insancıl bir şekilde kölelere nekazetle davranmayı öneren aynı refahçı görüşleri  önermeyi sürdürüyorlar.

Çoğu çevrecide görüldüğü gibi, Sol balıkçılıkla ilgileniyor, balıklarla değil; ormanlarla ilgileniyor ormanda yaşayan canlılarla değil; insan kullanımı için “kaynak”larla  ilgileniyor, yoksa hayvanların içsel değerleri olduğu ile değil. Solun çevresel ilgileri doğal dünyaya duyulan bir hürmet duygusundan kaynaklanmıyor, daha çok İnsan varoluşu için sürdürülebilir bir çevrenin önemini anlamış görünen “aydınlanmış bir insan merkezcilik”ten (net bir oksimoron) kaynaklanıyor. Her ne kadar vaatleri varsa da, insanın doğaya yabancılaşması ve doğaya yönelik kibir duygusuna yönelik eleştiriler, toplumun ekolojiyle “yeniden uyumlu hale getirilmesi”ni önerirken (Bookchin) içindeki milyonlarca duygu sahibi türü gözönüne almadan sadece fiziksel çevreye odaklanan bir “yeni etik” kavramının tür ayrımcısı, miyop ve yetersiz olduğunun altını bir kez daha çiziyor.

Hümanizmin sınırları, şovenizmi ve  ikiyüzlülüğü şiddet ve baskının insan kurbanlarının dile getirdiği şikayetlerde görülebilir, bu insanlar kendilerine “hayvan gibi” davranıldığını söylerken sanki sömürü ve işkencenin diğer hayvan türlerine uygulandığı sürece kabul edilebilir bir durum olduğunu da ortaya koyuyorlar. Hümanizmin sorunu –istediği kadar evrensel, geniş ve “ilerici” olursa olsun- bağnazlığın onu özgürleşme projesi olarak yetersiz bir hale sokması, başka araçlar kullanarak bir hiyerarşi ve tahakküm biçimi haline gelmesi. Anarşistlerin Marksist işçilerin devletini yeni bir isim altında devam eden aynı politik tahakküm olarak görmesi gibi, hayvan özgürlükçüleri de her türden insancılığı-ister liberal, Marksist ya da anarşist olsun- bir diğer kötülük dolu tahakküm ve  kontrol sistemi olarak görüyorlar.

Sol türcülüğünün görünümü “ilerici” dergi, gazete ve online sitelerde hayvan sömürüsü konusunun gündeme getirilmemesinde de kendini belli ediyor. 1990’ların başlarında ABD’deki solcu dergi The Nation, bir fabrika çiftliğinde çalışan işçilerin çalışma koşullarını eleştiren bir yazı yazmış ama kafeslerde sıkış tıkış yaşayan tavukların gaddarca sömürülmesi ile ilgili tek kelime etmemişti. Oysa Gale Eisnitz’in kitabı Slaughterhouse hem insanların hem de hayvanların sömürülmesini belgelerken öldürme alanlarında işçilerin hayvanları maruz bıraktığı şiddetin işçilerin ruhsal durumunu nasıl etkilediğini ve bu psikolojik etkinin kendini ev içi şiddete dek taşıdığını da gösteriyor.

Ünlü anarşist yazar Michael Albert’ın 2006 yılında br hayvan hakları dergisine söylediği şu sözleri düşünelim: “ben dünyayı daha iyi bir yer yapmak amacıyla var olan toplumsal hareketlerden söz ederken hayvan hakları aklıma gelmiyor. Gerçekten hayvan haklarını mesela kadın hakları, latin hareketleri vb gibi görmüyorum…hayvan hakları ve onu takip eden eylemlerin geniş ölçekli bir şekilde tartışılması gerekiyor… ama mesela bu durum bana Irak’taki savaşı önlemek ya ada haftada 30 saat çalışma hakkını kazanmak kadar acil görünmüyor.

Görece konforlu hayatlar yaşayan insanların çalışma saatlerinin azaltılmasını esir edilip işkence gören ve her yıl en korkunç şekillerde öldürülen milyarlarca hayvanın ızdırabının önüne koymayı anlamak zor. Sol’un çoğunda olduğu gibi Albert milyonlarca canlının acısına karşı şok edici bir duyarsızlık gösterirken insanları, hayvanları ve çevreyi hasta eden en ciddi problemler arasındaki derin bağları kavrama konusunda holistlik bir vizyon da geliştiremiyor.

1960’lardaki şiddet, ırkçılık, savaş ve toplumsal kargaşa arasında Martin Luther King, Jr. geleceğe dair bir “dünya evi” hayal ediyordu. Bu kozmopolit ütopyada dünyanın her yanından insanlar barış ve uyum içerisinde yaşayacak, din ruhsal gereksinimlerini dindirirken kapitalizm de materyal ihtiyaçlarını karşılayacaktı. Ama bu ütopya; şiddeti, savaşı, yokluğu, yokoluşu ve ekokıyımı besleyen bu ekonomik sistem içerisinde mümkün olabilse bile, insanlar hayvanlarla ilişkisini radikal olarak değiştirene kadar King’in dünyası gene lanet olası bir mezbahadan, zincirin en üstündeki avcılar ve gene onlar için işletilen bir toplama kampından, bir yok etme kampından başka bir şey değil. King’in insan türü için hayal ettiği “rüya” her yıl gıda, giysi, “bilim” ve diğer sömürme sebepleri uğruna katledilen milyarlarca hayvan için “bir kâbus” sonuçta.

İnsancı ve şiddet içermeyen bir  ütopya, toplum diğer hayvanları eşitliğe dahil etmedikçe ve onlara  doğru adil ve eşit bir davranış geliştirmedikçe gene şiddet dolu bir karşı ütopya ve bir ikiyüzlülük olarak kalacak. İnsancı demokrasi türcü bir ikiyüzlülüktür. İnsancılık büyük bir kabileciliktir.

Bu yüzden, hayvansal bakış açısına göre, Solculuk özgürleştirici bir felsefe veya devrimci bir politika değildir; hayvanlara yönelik bir Nazizm veya Stalinizm’dir, tarih boyunca bir çok varyasyon ve permütasyon aracılığıyla kendini yeniden üreten hakim bir kültüre egemen olmuş en eski ve gerici bir düşünme biçiminin parçasıdır.

Ya Topyekûn Özgürlükten Söz et ya da Hiç Konuşma

İnsan ve hayvan özgürlük hareketlerini birbirinden ayıramayız, biri özgür olana dek diğeri de özgür olamaz. İnsanlar barışçıl, insancıl ve sürdürülebilir toplumları hayvanları sömürdüğü (ve böylece çevreye derin bir biçimde hasar vererek) sürece geliştiremeyecek, bu yüzden hayvanlar toplumlarda derin psikolojik ve kurumsal değişimler yaşanmadan özgürleşemezler.

Bu gezegen üzerindeki bütün türlerin kaderleri inceden inceye birbirie bağlı olduğu için hayvanların sömürülmesi insan dünyasında psikolojik, sosyal ve ekolojik anlamda büyük bir iz bırakıyor. İnsanlar hayvanları yok ettiğinde, kendi yaşamları için gereken yaşam alanlarını ve ekosistemleri yok ediyorlar. Milyarlarca çiftlik hayvanını öldürdüklerinde yağmur ormanlarını yağmalıyor, meraları çöle çeviriyor, küresel ısınmayı çoğaltıyor, toksik artıkları çevreye döküyorlar.  Küresel ölçekte bir fabrika çiftçiliği inşa ettikleri zaman çok büyük oranlarda toprak, ürün, su, enerjiyi saçıp savuruyorlar ve dünya açlığı sorunu da daha kötü bir hale getiriyorlar. İnsanlar duyguları olan diğer canlılara şiddet uyguladığı zaman birbirlerine de şiddet uyguluyorlar, bu da hayvanları istismar ederek büyüyen seri katiller ve kadınları, çocukları ve hayvanları döven erkekler tarafından defalarca doğruluğu kanıtlanmış bir durum. Hayvanları kendi tüketimleri için bir kaynak olarak araçlaştırdıklarında kendi kişisel büyüme ve şefkat kapasitelerini de bodur bırakmış oluyorlar. Dirikesimciler bir sene içerisinde yüzmilyonlarca hayvanı işkence edip öldürürken devlet onaylı ilaçlarıyla binlerce insanı yaralayıp öldürmüş oluyorlar, ayrıca  tıbbi ilerlemeleri antika ama çıkar sağlayan araştırma paradigmalarıyla tıkamış oluyorlar. Buradaki bağlantılar daha da fazla, hayvanların evcilleştirilmesi ve ataerkillik, devlet iktidarı, kölelik, hiyerarşi ve her çeşit tahakküm  biçimi arasındaki kavramsal ve teknolojik ilişkiler bunu ortaya koyuyor.

İnsan ve hayvanların ezilmesi arasındaki ilişkiyi anlamak, hayvanları savunan  her insanı azarlamak için kullanılan şu itirazın önünü tıkıyor: “peki ya insanların çektiği acı?”. Bu soru hayvanlara yardım etmenin insanın kuyusunu kazdığı gibi bir durumu varsayıyor, ayrıca Martin Luther King’in (o dar tür ayrımcısı bakışıyla) “karşılıklı bir ilişkinin süsü” diye nitelediği şeyi kavrama konusunda başarısız oluyor . Bunu idrak etseler de etmeseler de veganizmi ve hayvan haklarını savunan eylemciler kendiliğinden insan dünyasındaki bir çok kompleks soruna engaje oluyorlar.

İnsan, hayvan ve çevre sömürüsü birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı, birisine son vermeden diğer sömürü biçimini bitirmek mümkün değil. Meselâ; insan nüfusu oranlarının insanların daha eğitimli ve kadınların daha fazla hak sahibi olduğu yerlerde düşmesi dikkate değer. Ayrıca insanların çaresiz bir yoksulluk yaşamadığı yerlerde ağaçları kesmek ya da hayvanları avlamak için ekonomik bir ihtiyaç olmuyor. Eğer Afrika’da hayvan avcılığı yapmak yoksul köylülerin hayatta kalmak için tek şansıysa  yoksulluğun kök sebeplerine işaret ederek insanları öldürmeye iten ekonomik gerekçeleri elimine etmeye ihtiyacımız var demektir.

Hayvan özgürlüğü için etkili bir mücadele, o halde; yoksulluk, sınıf, politik çürüme ve nihayetinde uluslararası şirketler ve küreselleşme tarafından yaratılan eşitsizlikler gibi konuları ele almayı gerektiriyor. İnsanlar yıkıma yol açan politikaları onları üreten ve yeniden üreten küresel iktidar ilişkileri ve ekonomik, politik ve yasal kurumları değiştirmeden değiştiremezler. Hayvan sömürüsünü bütün dünyayı ve onun bütün yaşam formlarını meta haline getirip nesneleştiren,  biçim değiştirten ve tüketen kapitalizmi ortadan kaldırmadan yok edemeyiz. Değişim için isyan eden sayıca az vegan ve hayvan özgürlükçüsünü düşününce bu insanların tek ümidinin devrimci toplumsal ve çevre hareketleriyle köprüler kurmak olduğunu anlıyoruz.

Hayvanları kurtarmak için geçerli bütün yaklaşımlar, kararların iktidar sahibi çürümüş bir kaç kişi tarafından değil de demokratik karar verme haklarını kullanan topluluklar tarafından verildiği daha büyük bir demokrasiyi de savunmak zorunda. Doğal dünyada yaşanan kriz sosyal dünyada yaşanan krizin bir yansıması, burada şirket elitleri ve onların devletteki uşaklarının iktidarı merkezileştirip zenginliği tekelleştirdiler, demokratik kurumları yıkıp muhalefet edenlere karşı gaddar ve şiddet dolu bir savaş açtılar. Doğanın ve hayvanların şirketler tarafından yıkıma uğratılması, hiyerarşik ve asimetrik toplumsal ilişkilerle, kapitalistlerin politik, yasal ve askeri sistemi toplumu, doğayı ve biyoçeşitliliği sömürgeleştirme amacı taşıdığı bir şekilde yönetmesiyle mümkün bir hâl alıyor. Hayvan  ve dünya sömürüsü, toplumsal sorunlardan kaynaklandığı ya da onlarla ilgisi olduğu için toplumsal çözümler gerektiriyorlar.

Kapitalist toplumların sofistike sosyal, ekonomik, politik ve tarihî bir analizini ortaya koyamadığı ve toplumun bir sektöründe reformlar yaparak hayvanların acısını ortadan kaldırmaya çalıştığı için, hayvanları savunma hareketinin çoğunluğu,  Sol’un kendisine yönelttiği; reformist, tek konu odaklı bir hareket olduğu ve taleplerinin –potansiyel olarak hayvan özgürlüğünün hayvan sömürüsüne dayanan bir toplumu ve  ekonomiyi tehdit ettiği noktada radikal olarak görülse de- bütün yaşamı ve dünyayı çıkar sağlama, büyüme, tahakküm ve artırma amacıyla sömüren küresel bir sistem içerisine dahil olmaktan başka bir derdi olmadığı şeklindeki eleştirisi doğrudur.

Yeni köle ekonomisine saldırarak hayvan özgürlüğü hareketi küresel kapital için bir tehdit oluşturuyor; kendi başına devrimci bir güç değil, ama “küçük burjuva” etiketiyle  işi bağlamak da zor. Dünya çapında büyüme ve yayılmalarına, kapital mantığına ve bir çok köle ticaretine karşı –et, süt, yumurta; üretme ve dirikesim; deri ve kürk; “eğlence sektörü” ve diğerleri- hayvan özgürlükçüleri “eko-terörist” damgasını yemek ve son on yıl içerisinde herkese uygulanan ağır bir devlet baskısı pahasına kapitalizme ciddi bir tehdit oluşturuyorlar.

Genel olarak bakarsak, hayvan özgürlüğü; avcı ve patolojik bir insancılıktan, kökleri hayata hürmet duymaya ve toplumu doğayla ve biyoçeşitlikle harmanlayan yeni bir etiğe, kimliğe ve kültüre doğru yaşanacak kültürel bir paradigma kaymasını etkileme potansiyeline sahiptir. Hayvan özgürlüğü; insanların hiyerarşi, eşitsizlik ve  ayrımcılığı meşrulaştıran her türden argümanın temelsiz, yanlış ve keyfi olduğunu yavaş yavaş öğrendiği geniş tarihî bir öğrenme sürecinin sonucudur. Hayvan özgürlüğü insanlığın son iki yüz yıl içerisinde gerçekleştirdiği en ilerici etik ve ilerici gelişmeler üzerinde yükselir ve onları mantıksal sonuçlarına taşır. Hak, eşitlik ve şiddete başvurmama gibi mücadelelerini bir sonraki adımına, insancılığın ahlaki ve yasal yapay sınırlarının ötesine türcülüğün de dahil olduğu bütün önyargılara ve hiyerarşilere meydan okumak amacıyla taşımaktadır.

Ama sosyal, politik ve ekonomik değişimler, insan kimliğinde insanların dünyaya ait olduğu ama dünyanın insanlara ait olmadığını idrak ettikleri türden bir Kopernik Devrimi yaşadıkları derin etik psikolojik değişimler yaşanmadan hayata geçirilemezler. Veganlar ve hayvan özgürlükçüleri;  hakları, demokratik bilinçliliği, psikolojik büyümeyi ve biyolojik bağımlılığa yönelik bir farkındalığı tarihte önceden örneği görülmemiş bir seviyeye taşıma potansiyeline sahipler. Dahası, hayvan özgürlüğü, şirket tarımına, ilaç devlerine ve tedarikçilerine saldırırarak kapitalist büyüme ekonomisinin büyük sektörlerine meydan okuyor.

Sömürüden, eşitsizlikten ve adaletsizlikten şikayet eden, ekolojik sürdürülebilirliği savunan, sosyal analize yönelik holistik modellerin savunuculuğunu yapan Sol hareketlere hayvan özgürlüğünün meydan okuması, Sol’un insan ve hayvan özgürlüğü arasındaki karşılıklı derin ilişkileri idrak etmesi yönündedir. Bir türün diğer türlerin sırtından kurtuluşa ulaşması bir özgürlük hareketinin bütün etik ilkelerine zarar verir. Hayvan özgürlüğü Sol’un etik bir bakış içerisinde büyük bir adım atmak  için insancılığın konforlu sınırlarını aşması, ve böylece ahlâki çıtayı akıl ve dil sahibi olmaktan öznellik ve duygu sahibi olmaya yükseltmesini talep ediyor. Ekolojiyle yaşanan yüzleşmeler derinleşip Solcu teori ve kuramı zengileştirdiği gibi aynı şeyin hayvan özgürlüğü ile de olması gerek. Hayvan özgürlüğü mücadelesi bütün insanların alışkanlıklarında, eylemlerinde, değerlerinde ve kafa yapılarında radikal değişimler gerektiriyor; çünkü hayvan özgürlüğü sömürü pratikler üzerinde yükselen toplumsal kurumların ve ekonomik sistemlerinde de temelinden yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor. Hayvan özgürlüğü demokrasi ve ekoloji için yeterli bir koşul değil, ama bir çok nedenden ötürü ekolojik, sosyal, kültürel ve  psikolojik değişim için gerekli bir koşuldur. Hayvan haklarını savunanlar hayvanlarla merhamet ve şefkate dayanan ilişkiler kurulmasını savunuyor, ama bu insanların dünya ve politik görüşleri kapitalist, sömürüyü savunan, ırkçı, cinsiyet ayrımcısı veya başka psikolojik yanlışları destekler bir tarzda olabilir. Kapitalist devlet ve ekonomiyi eleştirmekten uzak oldukları için derinlere  kök salması ve sağlamlaşması gereken daha geniş bir eleştirel bilinçlilikten de uzak kalıyorlar. Solcuların nadiren kendi türcülüklerini kabul etmesi gibi, bir çok hayvan hakları savunucusu da kapitalist ve devletçi ideolojileri yeniden üretiyor.

İnsan/hayvan özgürlüğü hareketlerinin birbiriden  öğreneceği çok şey var, hiç bir hareket diğeri olmadan amaçlarına ulaşamaz. Bu gerçekten tek bir  mücadele, tek bir kavga. İnsan/hayvan özgürlüğü denkleminin her iki yanında da daha geniş vizyonlara ve politikalara ciddi bir ihtiyaç var, yeni diyalog, öğrenme, ve stratejik birliklere gereksinim duyuluyor.

Gerçek bir devrimci sosyal teori ve hareket sadece tek bir türün üyelerini özgürlüğüne kavuşturmaz, bütün türleri ve dünyayı özgürlüğüne kavuşturur. Adını taşımaya lâyık bir devrimci  hareket ; ilk tarım toplumlarında görülen çiftçilik pratiklerinin özünde görüldüğü gibi hiyerarşi ve tahakkümün kadim kavramsal köklerini kavrayacak ve  araçsalcılığı ve hiyerarşik düşünceyi ve kurumları yenerek yeni bir etik (ekoloji ve hayvan özgürlüğü)ve doğa politikası oluşturabilecektir. Kapitalizmin uyuşmazlığını insanlığın en derin değerleri ve amaçlarıyla kavrayabilecektir. Demokratik, liberter sosyalist ve anarşist gelenekler üzerinde yükselebilecektir. Radikal yeşil, feminist ve yerli mücadelelerini bir araya getirecektir.

Hayvan, insan ve dünya özgürlüklerini küresel kapitalizme ve her türden tahakküme karşı topyekûn özgürlük mücadelesi şeklinde birbirine katacaktır. Bu mücadele, insanların hayvanlar ve dünya üzerindeki tahakkümü dahil, bütün asimetrik iktidar ilişkilerini ve hiyerarşi yapılarını bozmak zorunda. Bütün önyargı ve ayrımcılık biçimlerini yok etmek zorunda.- sadece ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, homofobi ve engelli olmamak değil, türcülük ve insancılıkla ilgili bilimsel olarak yanlış ve ahlâken iğrenç yalanlarını da-. Böyle bir hareket devletin, medyanın ve küresel şirketlerin büyüyen iktidarını merkezîlikten uzaklaşma ve toplumun her katmanında demokratikleşmeyi savunmak  için ters yüz etmeli. Ancak bu şekilde toplum doğal dünyayla ve diğer türlerle uyum içerisinde yeniden oluşturulabilir.

Toplumsal bir hareket olarak olgunlaşırken, hayvan haklarını savunanlar “ toplumsal adalet”in sınırlı bir politik kavram olduğunu ve bütün türler özgür kalana dek hiç bir türün özgür olmadığını hatırlamamızı sağlıyor. Geleceğin sloganı “ biz tek bir ırkız, insan ırkıyız “ olmamalı;  “bizler tek bir toplumuz, biyotoplumuz… Gaia toplumu” olmalı.

Çeviri: CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2011/02/20/21-yuzyil-devrimi-2/

February 22, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Namlunun Ucundaki Dünya. Ya da Sadelik Hareketinin Sorunu Ne? Derrick Jensen

Arkamızdan gelenler ya da bir zamanlar bu kültürün durdurduğu bu dünyadan geri kalanları miras alanlar- ister petrol fiyatının yükselişi, ekonomik çöküş, ekolojik çöküşle ya da doğal dünyayla ittifak halinde çarpışan cesur kadın ve erkeklerin çabaları sonucunda-sizin ya da benim hayatımızı nasıl yaşadığımızı umursamayacaklar. Ne kadar  çok çabaladığımızı umursamayacaklar. İyi insanlar olup olmadığımızı umursamayacaklar. Şiddet dolu olup olmadığımız umurlarında olmayacak. Gezegenin katledilmesinden dolayı yas tutup tutmadığımızı umursamayacaklar. Aydın olup olmadığımızı da umursamayacaklar. Harekete geçmemek için ne tür bahanelerimiz (“bu meseleyi düşünemeyecek kadar stres altındaydım”, ya da “hem çok büyük hem de çok korkunç” ya da “çok meşgulüm” ya da bilerce kez duyduğumuz nice bahane gibi)olduğunu umursamayacaklar. Ne kadar sade bir hayat sürdüğümüzü umursamayacaklar. Düşüncede ve eylemde ne kadar temiz ve saf olduğumuzu umursamayacaklar. Görmeyi dilediğimiz o değişim haline dönüşüp dönüşmediğimize de aldırmayacaklar.

Oyumuzu Demokratlara, Cumhuriyetçilere, Yeşillere, Liberterlere ya da hiç kimseye verip vermediğimizi de  umursamayacaklar. Bu konuda büyük kitaplar yazmamızı da  umursamayacaklar. Bu  ölümcül ekonomiyi sürdüren politikacılara ya da CEO’lara “merhamet” duyup duymadığımıza aldırmayacaklar. Onlar suyu içip içemediklerine, havayı soluyup soluyamadıklarına aldıracaklar. Toprağın onları besleyip besleyemeyeceğine aldıracaklar.

Birkaç ay önce bir toplantıda eylemci arkadaşlardan birisi ”eğer dünyamız çevre felaketiyle karşı karşıyaysa, nasıl yaşayacağız ?” diye sordu.

Bu soru birkaç sebepten dolayı beni etkiledi. Öncelikle bizim dünyamız değil, dünya. Dünyanın bize ait olduğu nosyonu- bizim ona ait olmamız gerekirken- sorunun önemli bir bölümünü oluşturuyor.

İkincisi,  bu sorunun aslında ana akım medya içerisinde (ve hatta bazı çevreciler arasında da ) dünyanın içinde bulunduğu durum ve bizim ona verdiğimiz cevapla alakalı sorulan neredeyse tek soru olması. “Yeşil yaşam” deyimini googleda aradığınızda 7,250,000 hit veriyor, Mick Jagger ve Keith Richards aramalarından daha fazla bir sonuç bu ( ya da diğer yönden bakarsak hayati öneme sahip John A.Livingston ve Neil Everndern’den bin kat daha fazla). Çıkan websitelerine tıkladığınızda aklınıza gelen şeylerle karşılaşıyorsunuz: “Yeşil Rehber: Alış Veriş Yap, Kurtar, Muhafaza Et”, “Hepimiz İçin Kişisel Çözümler” ve ”Tüketiciler İçin Tuvalet Kağıdı Rehberi”.

Bu sorunun beni etkilemesinin üçüncü ve  en önemli sebebi ise, sorunun yanlış soru olması. Sorunun nasıl yanlış olduğuna bakarak bazı doğru soruları aramaya başlayabiliriz. Bu çok önemli; çünkü yanlış sorulara doğru cevaplar bulmanın pek faydası yok.

O halde meselenin bir kısmı “çevre felaketiyle karşı karşıya olmak” deyiminde yatıyor, bu sözler sanki esas problemin çevre felaketi olduğu gibi bir hava yaratıyor. Ama değil. Bu bir semptom-bir tesir, yoksa  bir sebep değil. Küresel ısınmayı ve onu “çözmek” veya “durdurmak” veya “yumuşatma” girişimlerini bir düşünün. Küresel ısınma (ya da bazılarının haklı olarak söylediği gibi”küresel iklim felaketi”) çok korkutucu olsa da, ilk ve en önemli tehdit değil. Bu bir sonuç. Pikalar yok olmayacak  ya da buzullar erimiyor, ya da hava düzeni değişmiyor demiyorum; ama bu felaketler için küresel ısınmayı suçlamak , vurulan birisi için kurşun projektilini suçlamakla aynı şey. Küresel iklim felaketini çözmek, durdurmak ya da yumuşatmak için çaba göstermemeliyiz de demiyorum; ben sadece bütün bunların petrol ve gaz yakmanın, baraj inşaatının, endüstriyel tarımcılığın ve diğerlerinin önceden kestirilebilir sonuçları olduğunu kabul edersek başarma şansımızın artacağını söylüyorum. Gerçek tehdit, bunların hepsi.

Aynı şeyler dünya çapında yaşanan ekolojik çöküş için de geçerli. Ekstraktif ormancılık ormanları yok ediyor. Ekstraktif ormancılık orman toplumlarının –bitkilerin, hayvanların, mantarların, nehirlerin, toprağın ve diğerlerinin-çökmesine sebep olduğu zaman buna şaşırmak niye? Bunu daha önce de bir iki kez gördük. Irak’ı düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk görüntü çok sık olduğu için güneş ışınlarının asla yeryüzüne ulaşamadığı sedir ormanları mı? Bu ekstraktif kültürün başlangıcından önce öyleydi; bu kültürün ilk yazılı mitlerinden birisi Gılgamış’tır, Gılgamış şehirler kurmak için Irak’ın tepe ve ovalarındaki ağaçları keser. Yunanistan da önceden yoğun ormanlardan oluşuyordu; Plato ormanları yok etmenin su kalitesine zarar verdiğini düşünüyordu(ve eminim Atina’nın su kalitesinden sorumlu olanlar da aynen bugünkü gibi düşünerek su kalitesiyle ormanları yok etmek arasında bağlantı var mı incelemek gerekir demişlerdi). Bir kültür ormanları böylesine etkili bir şekilde yok ederken orman toplumlarının hayatlarını sürdürebileceğine inanmak biraz hayalcilik oluyor.

Nehirlerde de aynı şey söz konusu. Sadece ABD’de 2 milyon baraj var, bunlardan 70 bini 6 fit yüksekliğinde, 60 bini ise 13 fitten yüksek. Buna rağmen balık topluluklarının yok olmasına şaşırıyoruz. Aynı şeyi otlaklar için de tekrar edebiliriz, ormanların yok edilme oranından fazla otlaklar tarım tarafından yok ediliyor; okyanuslarda ise plastik oranı bitkisel planktondan 10 kat fazla (ormanlar da aynı oranda plastikle doldurulsa  90 fit derinliğinde strafor olurdu); göçmen kuşlar gökdelenlerden haşere ilaçlarına dek her şey tarafından tehdit altında; liste böyle devam ediyor.

Burada önemli olan, dünya çapında yaşanan ekolojik çöküşün dışsal ve önceden kestirilemez bir tehdit olmaması- ya da yüzümüze çevrilmiş bir namlu filan olmaması. Bir tüfeğin namlusuna bakmıyoruz da değil, bakıyoruz; doğru bir şekilde tanımlarsak daha iyi olur. Eğer somon balıklarını, mersinbalığını, Kolombiya nehrini, amfibileri kastediyorsak o zaman söz konusu tüfek endüstriyel uygarlıktır.

Meselenin ikinci kısmı sorulan sorunun gelecekte başımıza gelecek bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu varsayması-yani daha tüfek ateşlenmemiş gibi. Ama Dehşet çoktan başladı. Yaban güvercinlerine sorun. Eskimo çulluklarına sorun. Deniz kuşlarına sorun. Her yerdeki geleneksel yerli toplumlarına sorun. Bu potansiyel bir tehdit değil, tam tersine uzun zaman önce başlamış bir tehdit.

Metaforla alakalı daha büyük bir mesele, ayrıca Orion dergisindeki bu yeni sütunun da sebebi bu, en sonda sorulan soru: “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” Buna adım adım bakalım. Tüfeğin  ne olduğunu bulduk: başlangıcından beri ormanları yok eden, balıkları, suları, toprakları yok eden, her şeyi yağmalayan, yok eden bu ekstraktif kültür. Tüfeğin daha önce ateşlendiğini ve sevdiğimiz bir çok canlıyı, Carolina muhabbet kuşlarından kestane güvelerine dek bir çok canlıyı öldürdüğünü biliyoruz. Şimdi tüfek daha fazla sayıda sevdiğimiz canlıya ateş etmeye hazırlanıyor, ateşleniyor, bu sefer Sibirya kaplanlarından Hint timsahlarına, bütün okyanuslara, sizi ve beni de içine alarak aslında bütün dünyaya yöneltiliyor namlu. Eğer bu metaforu daha gerçek yaparsak, o zaman bu sorunun-diğer bir çok sorudan daha fazla sorulmuş bu sorunun- neden yanlış soru olduğunu anlayabiliriz. Eğer birisi evinizi yağmalıyor, sevdiklerinizi teker teker ( ya da hepsini birden) öldürüyorsa o zaman yüreğinizi yakan soru, hayatımı nasıl yaşamam gerekir?  sorusu mu olurdu? Sizin adınıza konuşamam; ama benim soracağım soru şu olurdu: bu psikopatları nasıl etkisiz hale getirebilirim? Gerekli bütün araçları kullanarak onları nasıl durdururum?

Nihayet can alıcı noktaya geliyoruz. Arkamızdan gelenler ya da bir zamanlar bu kültürün durdurduğu bu dünyadan geri kalanları miras alanlar- ister petrol fiyatının yükselişi, ekonomik çöküş, ekolojik çöküşle ya da doğal dünyayla ittifak halinde çarpışan cesur kadın ve erkeklerin çabaları sonucunda-sizin ya da benim hayatımızı nasıl yaşadığımızı umursamayacaklar. Ne kadar  çok çabaladığımızı umursamayacaklar. İyi insanlar olup olmadığımızı umursamayacaklar. Şiddet dolu olup olmadığımız umurlarında olmayacak. Gezegenin katledilmesinden dolayı yas tutup tutmadığımızı umursamayacaklar. Aydın olup olmadığımızı da umursamayacaklar. Harekete geçmemek için ne tür bahanelerimiz (“bu meseleyi düşünemeyecek kadar stres altındaydım”, ya da “hem çok büyük hem de çok korkunç” ya da “çok meşgulüm” ya da bilerce kez duyduğumuz nice bahane gibi)olduğunu umursamayacaklar. Ne kadar sade bir hayat sürdüğümüzü umursamayacaklar. Düşüncede ve eylemde ne kadar temiz ve saf olduğumuzu umursamayacaklar. Görmeyi dilediğimiz o değişim haline dönüşüp dönüşmediğimize de aldırmayacaklar.

Oyumuzu Demokratlara, Cumhuriyetçilere, Yeşillere, Liberterlere ya da hiç kimseye verip vermediğimizi de  umursamayacaklar. Bu konuda büyük kitaplar yazmamızı da  umursamayacaklar. Bu  ölümcül ekonomiyi sürdüren politikacılara ya da CEO’lara “merhamet” duyup duymadığımıza aldırmayacaklar. Onlar suyu içip içemediklerine, havayı soluyup soluyamadıklarına aldıracaklar. Toprağın onları besleyip besleyemeyeceğine aldıracaklar.

Hepimiz büyük bir dönüşümle alakalı fanteziler kurabiliriz; ama eğer insanlar (ve insan olmayan canlı toplumları) nefes alamıyorsa o zaman hiçbir önemi yok. Bu kültürün gezegeni öldürmesinin önüne geçmekten daha önemli bir şey yok. Bunu söylemek bile utanç verici. Toprak her şeyin kaynağıdır. Eğer gezegeniniz yoksa, o zaman ekonomik sisteminiz yoktur, ruhsallığınız yoktur, bu soruyu bile soramazsınız. Eğer gezegeniniz yoksa hiç kimse soru soramaz.

Peki ben hangi soruyu sorardım? “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” diye sormak yerine  insanlar yaşadıkları toprağa, onlara hayat veren toprağa şu soruyu sorsalardı: “senin müttefiğin olmak için, seni  bu kültürden korumaya yardımcı olmak için ne yapabilirim ve ne yapmam gerekiyor? Bu kültürün seni öldürmesine son vermek için beraber ne yapabiliriz?” Eğer bu soruyu sorarsanız ve dinlerseniz, toprak neye ihtiyacı olduğunu size söyleyecektir. O zaman geriye tek gerçek soru kalıyor: bunu yapmayı istiyor musunuz?

Orion dergisi
2009 Mayıs/Haziran sayısı

Çeviri:CemC http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2010/11/06/namlunun-ucunda-dunya/

February 16, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü, tuketim karsitligi | Leave a comment

Yabanda Var Olma Düşüncesi; Hayvanat Bahçesi Kabusundan Uyanmak – Derrick Jensen

Ayı yedi adım atıyor, pençeleri betondan ses getiriyor.Başını eğiyor, dönüyor ve kafesin önüne doğru yürüyor.Gene başını eğiyor, gene dönüyor, sonra üç adım daha. Başladığı yere döndüğünde herşeye baştan başlıyor. Hayatından geriye kalan işte bu.

Kafesin dışında insanlar geçip gidiyorlar. Anne babalar görecek hiçbir şey olmadığını anlayıncaya dek bebek arabalarını kımıldatmadan duruyorlar. Birkaç genç geliyor, kulaklarında walkman, elele yürüyorlar; içeriye bir kez bakmak yeterli, sonra hemen sıradaki kafese yöneliyorlar. Ayı dolaşmaya devam ediyor; üç adım, başını eğiyor ve sonra dönüyor.

Parmaklarım çitlerin dışındaki metal çubukları sıkıca kavrıyor. Hayvanların yaralı olduğunu farkediyorum. Ayının sırtındaki gümüşe bakıyorum, burnundaki oyuklara bakıyorum. Ne zamandır burada olduğunu merak ediyorum. Metal çubuğu bırakıyorum, ve yürüyüp giderken pençelerin ritmik sesi yavaş yavaş soluyor.

Ne yazık ki çoğumuz şu ana dek esaret altında tutulduğu için deliren hayvanların protitipini bilecek sayıda çok kez hayvanat bahçesinde bulunmuşuzdur: belirli bir dikdörtgen alanda dolaşan ayı; sürekli gagasını vuran devekuşu; ve ritmik bir şekilde sağa sola sallanan filler.Ama benim anlattığım ayı bir prototip değil. O bir ayı. O, tıpkı diğer ayılar gibi, bir zamanlar arzuları ve kendince seçimleri olan ve hala daha bu delilik içerisinde de olsa istekleri ve seçimleri olabilecek bir ayı.

Ya da bu noktada böyle olmayabilir de.

Hayvanat bahçesi yöneticisi David Hancocks şöyle yazıyor: “Hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün kültürlerde birbirlerinden bağımsız olarak gelişmiştir.” Çoğu insan bu görüşe katılır; ama gerçek tam olarak böyle değil. Böyle söylemek, kralların ilahi haklarının, Kartezyen bilimin, pornografinin, yazının, barutun, elektrikli testerenin, arka kepçelerin, kaldırımın ve nükleer bombaların küresel anlamda bütün kültürlerde birbirinden bağımsız olarak geliştiğini söylemekle aynı şey. Bazı kültürler hayvanat bahçeleri kurarken bazıları da geliştirmemiştir. İnsan kültürleri ilk hayvanat bahçesi MÖ 4,300 yılında Sümer şehri Ur’da ortaya çıkana dek binlerce yıl boyunca var oldu. Ayrıca ilk hayvanat bahçesinin kurulduğu andan itibaren binlerce kültür, hayvanat bahçeleri ya da benzerleri olmaksızın var olmaya devam etti.

Ancak hayvanat bahçeleri eski Sümer’den Mısır’a, Çin’e ve Moğol İmparatorluğu’na, Eski Yunan ve Roma’ya ve oradan da günümüzdeki Batı Medeniyetine dek evrilmeye devam etti. Ancak bu kültürlerin San, Tolowa, Shawneee, Aborjin, Karen ve hayvanat bahçeleri kurmayan diğer yerli kültürlerde bulunmayan ortak bir özelliği bulunuyor: bunların hepsi “uygar” kültürler.

Tek bir kelimenin değiştirilmesi bile Hancock’un cümlesinin doğru yapmaya yetiyor: “ hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün uygarlıklardan birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir.”

Uygarlıklar şehirlerle karakterize edilir, şehirler doğal yaşam alanlarını yok ederek yaban hayvanlarının hayatta kalmasına zarar verecek türden ortamlar yaratır. Özünde, şehirler insanları hayvanlardan ve bitkilerden ayırarak şehirli insanların yaban hayvanlarla günlük ve yakın ilişkiler kurmasını zorlaştırır. Bütün medeniyetlerin başlangıcına dek (varoluşumuzun %95′i), bu bağlantı insanlar için hayati öneme sahipti, günümüze dek de bu bağlantı “uygar” olmayan insanların hayatının içsel bir parçası oldu.

Eğer ilişkilerin bizlere şekil verdiği söylenebilirse, ya da kim olduğumuza etkisi olduğu söylenebiliyorsa, o zaman yaban hayatla ve insan olmayan canlılarla aramızdaki bu hayati bağın yokluğunun kendimiz olmakla alakalı algımızı değiştireceğini, dünyadaki rolümüzü algılama biçimimizi değiştireceğini, kendimize , diğer insanlara ve hala yaban hayata dahil olanlara davranma biçimimizi değiştireceğini söyleyebiliriz.

Eğer hayvanat bahçesinde bir hayvan görüyorsanız, o zaman kontrol sizde demektir. Gelebilirsiniz ve gidebilirsiniz. Hayvan bunu yapamaz. O sizin merhametinize bağlıdır; sizin için gösterimdedir.

Yabanda hayvan kendi amaçları için oradadır. Gelebilir, gidebilir. Siz de öyle. İkiniz de bir diğerinize kendinizi dilediğiniz gibi gösterebilirsiniz. Eşitlerin bir araya gelmesidir bu.

Bu da herşeyi değiştirir.

Şehirden uzakta yaşamanın güzel yanlarından birisi de insan olmayan komşularımı tanıma şansı- yani bitkileri, hayvanları ve burada yaşayan diğerlerini. Arada sırada şans eseri karşılaşdıysak da kendilerini bana ne şekilde ve zaman göstereceklerine karar verenler hayvanlar oluyor. Mesela ayılar utangaç filan değillerdi, önce dışkılarını sonra da kendilerini gösteriyorlardı, arka bacakları üzerinde durup pencerelere çamurlu patilerini koyup içeri bakıyor ya da ormanda dolaştığım anlarda birdenbire tüylü kuyruklarını gösterip kayboluyorlardı; ya da şafak öncesi o grilikte siyah hayaletler olarak yavaşça yürüyorlardı. Rahat olmalarına alışık olsam da kendilerini böyle rahatça dışarı vurmaları benim için daima sürpriz oluyor, mesela önümdeki küçük göle birdenbire kendini atan ayı böyle bir örnekti.

Kızılgergedanlar, sinekkuşları, sinekyutanlar da kendilerini bir şekilde gösteriyorlar. Ya da ayı gibi görülmesini istedikleri kısımları gösteriyorlar önce. Kızılgergedanları sık sık görüyorum, Birkaç kez de yavruları çıktıktan sonra mavi yumurta kabukları gördüm, ama yuvalarını hiç görmedim.

Bu karşılaşmalar- bu başlangıçlar- ben oraya gelmeden önce de orada bulunanların seçtiği koşullara göre gerçekleşti: zamanı, yeri, ve süreyi onlar seçtiler. İnsan arkadaşlarım ve komşularım gibi onlar da kendilerinin izin verdikleri şeyleri, izin verdikleri zamanda ve kendi istedikleri şekilde gösteriyorlar, ben de bundan çok memnunum. Daha fazla göstermelerini talep etmek -bu hem insanlar hem de insan olmayan canlılar için geçerli- gerçekten kabalık etmek olurdu. İlişkimizin sahip olduğu potansiyeli yok ederdi bu durum. Komşuluğa yakışmazdı.

Genç bir ayının bile beni öldürebileceğinin farkındayım. İnsanların ayılarla ve diğer vahşi hayvanlarla on binlerce beraber yaşadıklarının da farkındayım. Doğa korkunç filan değil. Korku ve dehşet yuvası filan değil. Bütün insan varlığı boyunca hepimizin yuvası oldu doğa, ve yaban hayvanlar da komşularımız oldular.

Dünya çapında her sene 1 milyondan fazla insan trafik kazalarında can veriyor. Sadece ABD’de 42 bin adet ölümlü kaza yaşanıyor. Ama ben arabalardan korkmuyorum- belki de korkmam gerek. Dünya çapında yaklaşık 2 milyon insan her yıl diğer insanların şiddetine maruz kalarak ölüyor. Her yıl 5 milyon insan sigaradan ölüyor. Peki ayılar kaç insan öldürüyor dersiniz? Kuzey Amerika’da her sene sadece 1 kişi.

Yanlış şeylerden korkuyoruz.

Bir hayvanat bahçesindeyim. Her yerde küçük çıkıntılar üzerinde konsoller var. Her konsolün çocukları hedefleyen karikatürlü dizaynları bulunuyor, hepsinde bir düğme ve hoparlör var. Düğmeye basınca birden bir şarkı başlıyor:”hayvanat bahçesindeki bütün hayvanlar mutlulukla sizi bekliyor.” Şarkı çocuklara “eğlenceye koşun” şeklinde seslenerek sona eriyor.

Beton duvarlara bakıyorum, camlı bölmelere bakıyorum, su dolu hendeklere, elektrikli duvarlara bakıyorum. Hayvanların yüzlerindeki ifadeleri görüyorum, yabandaki hayvanların yüzlerinde gördüğüm ifadelerden çok farklılar. Hayvanat bahçesindeki esas kibir ve aslında bütün kültürün merkezi kibri, “diğerleri” dediklerimizin oraya bizler için konmuş olmasıdır, bizlerden bağımsız bir varlıklarının olmaması demektir, ormanlardaki ağaçların onları kesmemiz için oraya konulduğu, okyanustaki balıkların onları yakalamamız için bizi bekledikleri, hayvanat bahçesindeki hayvanların da bizleri eğlendirmek için orada olduğu şeklindeki düşüncedir.

Burada herşeyin bize hizmet için var olduğuna inanmak insanı pohpohlayabilir, ama gerçek dünyada, yani, gerçek yaratıkların var olduğu ve gerçek yaratıkların acı çektiği gerçek dünyada sizden başka hiç kimsenin önemli olmadığına inanmak hem tehlikeli, hem de narsistçe.

Bazen hayvanat bahçelerini savunanları ve hayvanat bahçesi sahiplerini hapse tıktığımı ve kendi ilaçlarını onlara tattırdığımı hayal ediyorum. Onları bir ay boyunca esir tutar ve jogging man dedikleri maymunla alakalı şaka yapmaya niyetleri olup olmadığını sorardım. Pişmanlık, keder, acı ve yuvaya dönme isteği duyup duymadıklarını, hala hayvanların özgürlüğü ihtiyacı yoktur diye inanmaya devam edip etmediklerini sorardım onlara. Cevaplarını dinlemezdim ama; çünkü yaşadıkları şeyleri dinlemek istemezdim. Aslında bu hayvanat bahçesi sahibi hayvanların-çünkü insanlar da hayvandır- dünyayı anlamlı bir şekilde tecrübe edebileceğine inanmazdım, bana anlatabilecekleri bir şey olduğuna inanmamak gibi bir şey benim açımdan bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu. Gerçekten de, benim adıma bu hayvanların belirli bir durumun devam etmesini ya da değişmesini istemesi de bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu.

Hayvanları orada kafeslerinde bırakırdım ve bu soruyu bir sene sonra bir kere daha sorardım. Bu süre boyunca başka bir insanla konuşmalarına izin verilmezdi, ama oynamak için kartlar ve kese kağıtları verilirdi. Sanırım 12 aylık esaretten sonra hayvanların özgür olmaya ihtiyaçları olduğu konusunda hemfikir olduklarını söylerlerdi. Ama onları dinlemezdim. Konuşabileceklerine inanmazdım. Ve zamanla artık bana başka bir şey anlatmazlardı; sessizce kafeslerinde yürürlerdi- yaşam alanlarında yani- yedi adım ileri gidip başlarını öne eğerler, sola dönerler ve tekrar geriye doğru yürürlerdi.

Hayvanat bahçelerinin en temel olumlu işlevlerinden birisinin eğitim olduğu sık sık dile getirilir. Standart hayvanat bahçesi kitabı dünyada hayvanların mücadeleyi kaybettiği türden bir savaş yaşandığından hayvanat bahçelerinin aslında yaban hayatı için son şans olduğu şeklinde böyle süslü püslü bir dil kullanır. Hayvanat bahçelerinin eğitim amacıyla bütün potansiyelinin kullanılması sayesinde insanlar doğal hayatı korumaları ve gezegeni yok etmemeleri gerektiğini öğreneceklerdir. Yazar Vicki Croke’nin söylediği gibi, hayvanat bahçelerinin ana sorunu“yaşayan, nefes alan hayvanlara doğal hayatın hayret ve huşu duygusu uyandırması için izin vermek; kozmosta hayvanların yerini öğreten, onu sürdüren kırılgan ve karmakarışık hayat ağını aydınlatmak; bu gezegeni kurtarmak ve gezegendeki inanılmaz canlıları kurtarmaya yardım etmek isteyen milyonlarca insanlara yardım etmek”tir.

Hayvanat bahçelerinde insanları izlediniz mi hiç? Yüzlerinde huşu duygusu ya da merak duygusu filan görmüyorum. Çocukların hayvanlara güldüğünü duyuyorum- masum kahkahanın güzel sesini değil okul bahçesinde duyacağınzı türden aşağılayıcı tarzdakini: birisinin başına gelen kötü şeylere gülen birisinin kahkahasını. Anne babaların ve çocukların şişman orangutana güldüğünü, yılan karşısında korkmuş yüz ifadeleri yaptığını, bunalım içinde yürüyen ayıyı görmezden geldiklerini görüyorum. Burunlarını tutup önlerindeki cam bölmeye boş boş bakan maymunlar karşısında çığlıklar atıyorlar. Çocuklar kahkahalar atıp cama vuruyorlar.

Hayvanat bahçelerinin eğitimsel potansiyeli olduğu gibi yüzeysel bir iddiayı kabul etsek bile yapılan çalışmalar hayvanat bahçelerinin bu amaca hizmet etmekte son derece başarısız olduğunu gösteriyor. Londra Hayvanat Bahçesinde yapılan gözlemler, ziyaretçilerin maymun bölmesinde 46 saniye kadar kaldığını gösteriyor. Bu 46 saniye hayvanlar hakkındaki notları okumakla yani göz gezdirmekle geçiyor. Tabii bir de hafızada tutma oranları da düşük: sürekli ziyaretçiler bile söz konusu hayvanların önünde dururken en sıradan sorulara bile cevap vermekte zorlanıyor: gibon ve orangutanları maymunlarla; akbabaları kartallarla; ufak devekuşlarını tavuskuşlarıyla karıştırıyorlar…bu örnekler daha da çoğaltılabilir.

Bir çok sosyal hayvanı, gorilleri, filleri ve şempanzeleri yakalamanın en geleneksel şekli annelerini öldürmek olmuştur, bazı durumlarda hala daha öyledir. Çoğumuz bunu bilmeyiz bile; hayvanat bahçesindeki hayvanların vahşi hayattan kurtarıldığına inanmak daha iyi. Hayvanların tuzağa düşürüldüğünü duymak fillerin ve yaban kedilerinin bizlerle “buluşmayı” beklediği şeklindeki fanteziyi bozardı tabii. Hayvanat bahçesi sahipleri bunu biliyor. Her zaman bunu biliyorlardı. Bronx Hayvanat Bahçesi’nin sahibi William Hornoday 1902 yılında günümüzde modern zoolojik bahçelerin fikir babası ve inanılmaz ölçekte bir hayvan tüccarı olan Carl Hagenback’e şunları yazıyor: “ gergedanların nasıl yakalandığını anlatan mektubuz çok ilgimi çekti; ama dört yavru gergedanı yakalamak için 40 gergedanı öldürdüğümüz gerçeğini saklamak zorundayız. Eğer bu haber gazetelerde çıkarsa burada ya da Londra’da, o zaman gösteri /sergi amaçlı vahşi hayvan yakalama işinin halk tarafından büyük tepki göreceğinden emin olabilirsiniz”.

Eğer siz bir anneyseniz, birisi çocuğunuzu almaya kalktığınızda ne yapardınız? Siz bir çocukken birisi sizi sergilemek için annenizi vursaydı ne hissederdiniz? Annenizi dürtseniz, onu itseniz, beraber kaçabilmek için onu uyandırmak isteseniz ama o uyanmasa ne hissederdiniz? Sizi bir kafese koysalardı ne hissederdiniz?

Bunlar retorik sorular değiller. Ne yapardınız? Ne hissederdiniz?

Batı kültürünün en hoşuma gitmeyen yanlarından birisi insanların temelde “hayvanlardan” farklı olduğu ve hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki asılsız inançtır; yani hayvanlar hayvandır ve insanlar hayvan değildir; sanki aralarında görünmez bir duvar vardır.

Bu yapı içerisinde insanlar zeki varlıklardır. Hayvanlar -yani insan hariç bütün hayvanlar- zeki değildir, veya bir tür zekaya sahiplerse bile, zekaları sığdır, az gelişmiştir, anlamsız fiziksel çevrelerini anlamsızca dolaşmalarına yetecek bir kapasitededir.

Oysa insan davranışı bilinçli, rasyonel seçimlere dayanır ve bizim kültürümüz hayvan davranışının tamamen içgüdülerden kaynaklandığını öne sürer. Hayvanlar planlamaz, düşünmezler. Aslında onlar DNA’dan, barsaktan, kürk, tüy ve pullardan oluşmuş makinelerdir.

İnsanların his yelpazesi geniştir.Ama söylenene göre hayvanlarda bu yoktur. Anneleri ölünce yas tutmazlar, özgürlükleri ellerinden alındığında, dünyalarının kaybettiklerinde acı çekmezler. Keder hissetmezler. Yuvalarına özlem duymazlar. Aşağılandıklarını hissetmezler.

Bu kültür insan hayatının kutsal olduğunu ( en azından bazı insanların hayatlarının kutsal olduğunu düşünür; yoksa yoksulların, beyaz olmayanların, yerlilerin, ayrıca iktidardakilerin arzularına muhalefet edenlerin hayatı azıcık kutsaldır) düşünür; ama hayvan hayatının kutsal olmadığına inanır. Aslında canlılar dünyası kutsal değildir.

İnsanlar görünüşe göre anlamın yegane sahibidir, değerleri belirleyen yegane kıstastır, ahlaki davranışa sahip yegane canlılardır. Hayvanların hayatlarının içsel bir değeri bulunmaz-aslında içsel dışsal hiçbir değeri yoktur, meğer ki insanlar onlara değer afetmiş olsun. Bu değer tamamen faydalanmacı bir tavrın ürünüdür (insana faydalı olan şey doğrudur ve iyidir görüşü). Çoğunlukla mali bir değer söz konusudur, ve genellikle bu değer onların hayatlarını değil cesetlerinin değeridir. Ve elbette hayvanlarda ahlaki davranış kapasitesi yoktur.

Son olarak, bu kültür sürekli olarak insana ait olan herşeyin iyi olduğunu vurgular.: insanlar insancıldır, insanlık sahibidir; uygar olanlar uygardır. İnsan özellikleri sevilecek türden özelliklerdir. Hayvanlara ait özellikler ise nefret edilmeye layıktır- ya da daha çok nefret edilecek özellikler hayvanlara yansıtılır. Kötü insanlar “hayvan”dır, “vahşi”dir, “yaban”dır Eşanlamlılar sözlüğünde hayvan kelimesine şu kelimeler eşanlamlı olarak verilmiş: aşağı, beyinsiz,düşünemeyen, duygusal, aşırıya eğilimi olan.

Hayvanlara insani özellikler verme konusunda destek görmeyiz- yani bizler insan niteliklerini hayvanlara atfetmemeliyizdir. Bu da gücümüz yettiğince hayvanların zekası, farkındalığı, hisleri, neşesi, ızdırabı ve arzuları konusunda onlara karşı kör rolü oynamamız anlamına geliyor. Benlikleri olduğunu, bir birey oldukları gerçeğini, ve değerlerinin bizim onları kullanma biçimimizden tamamen ayrı olarak var olduğu gerçeğini göz ardı etmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinden ne öğreniyoruz? Bizim burada, hayvanların orada olduğunu öğreniyoruz. Bizlerden bağımsız olarak bir varlıklarının olmadığını öğreniyoruz. Dünyamızın sınırsız olduğunu, onların dünyasının sınırlı ve kısıtlanmış olduğunu öğreniyoruz. Bizim onlardan daha zeki olduğumuzu, eğer böyle olmasaydı bizi kandırıp kaçabileceklerini öğreniyoruz-ya da belki kaçmak istemiyorlardır, kötü yiyecek ve kafes içindeki beton barınaklar onlar için özgürlükten daha önemlidir. Onlardan daha güçlü olduğumuzu, eğer güçlü olmasaydık onları esir edemeyeceğimizi öğreniyoruz. Teknolojik olarak daha güçlü olanın teknolojik anlamda güçsüz olandan daha fazla iktidarı olduğunu öğreniyoruz. Her birimizin, özel hayatlarımızda kendimizi ne kadar güçsüz hissedersek hissedelim, en güçlü bir filden ya da kutup ayısından daha güçlü olduğumuzu öğreniyoruz.

“Yaşam alanı”nın sadece el değmemiş ormanlar, ovalar, çöller, nehirler, dağlar ve denizler olmadığını, ölü ağaçların gövdeleri, kaya parçaları ve beton kafesler olduğunu öğreniyoruz. “Yaşam alanı”nın keskin, el değmez kenarları olduğunu öğreniyoruz: elektrikli duvar içerisindeki herşey ayının yaşam alanıyken elektrikli duvarın dışı ayının yaşam alanı değildir. Yaşam alanlarının zamanlar birbirine karışmadığını, kaynaşmadığını, akmadığını öğreniyoruz.

Bir yaratığı yaşam alanından uzaklaştırsanız bile gene de bir yaratığa sahip olabileceğinizi öğreniyoruz. Bir deniz aslanını bir havuzda gördüğümüzde hala bir deniz aslanı gördüğümüzü sanıyoruz. Ama görmüyoruz. Bir hayvanın ne ya da kim olduğunu tanımlama konusunda hayvanat bahçesi sahiplerine asla izin vermemeliyiz. Bir deniz aslanı yaşam alanının kendisidir. Kovaladığı balıkların okuludur o. Sudur. Okyanus üzerinde esen o soğuk rüzgardır. Uyuduğu kayalara çarpan dalgalardır, ve o kayadır da ayrıca. Aile üyeleri arasında durmadan devam eden o seslenişlerdir o, bu sohbet sürüp gider. Sonunda hayatına son veren o köpekbalığıdır. O bunların hepsidir.O, ağın kendisidir. Ancak bize göstermesine izin verirsek öğrenebileceğimiz, ve eğer o istemezse, yoksa onu kafese tıkarsak öğrenemeyeceğimiz arzularının kendisidir.

Aynı şeyi diğer yaratıklar için de diyebiliriz, demeliyiz, ister kutup porsuğu, ister gibon, fil ya da amerika papağanı olsun. Bütün hayatını yabanda yaşamış olan b ir arkadaşım var, bu arkadaşım bir keresinde bana bir kutup porsuğu gördüğü anı anlatmıştı. Ben şöyle diyebilirdim: “ee? Ne olmuş yani? Ben de hayvanat bahçesinde bir sürü gördüm. Gelinciklere benziyorlar.” Ama ben kutup porsuklarını yaban hayatta hiç görmedim, bu da hiçbir zaman bir kutup porsuğunu görmediğim anlamına geliyor.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların deri çuvallar içerisindeki et ve kemikler olduğunu öğretiyor. Kutup porsuklarını her defasında daha küçük kafeslere koyabilir ve sonunda kutup porsuğunun gerçek ebatlarında bir kafese onu tıkabilirsiniz, ve hayvanat bahçelerinin bize öğrettiğine göre o gene de bir kutup porsuğudur.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların makineler gibi olduğunu öğretiyor:yani ayrıştırılabilir, yerine başkası konulabilir, değiştirilebilir makine parçaları gibi. Bizlere bir hayat ağı olmadığını,ve bir kısmı yerinden çıkararak onu bir kutuya koyabileceğinizi ve hala daha o parçaya sahip olacağınızı öğretiyor. Ama bu tamamen yanlış. Bu kutup porsuğu nedir? Kimdir bu kutup porsuğu? Neye benziyor onun hayatı?

Hayvanat bahçeleri bize kesin olarak hayvanların hayatının yönetilmesi gerektiğini, bizler olmadan hayatta kalamayacaklarını öğretiyor. Onlar bize bağımlılar: öğretmenlerimiz değiller, komşularımız, eşitlerimiz, bizden daha iyi olanlarımız, arkadaşlarımız değiller. Onlar bize ait. Bizimler. Bizler beyaz adamın türler arası yükümlülüğünü kabul etmeli ve yüreklerimizdeki iyilik sebebiyle, tamamen iyi niyetlerle, onların hayatlarını kontrol etmeliyiz. Onları ”vahşi hayattan kurtarmalıyız”.

Şimdi sıra hayvanat bahçelerinin bize öğrettiği gerçek derse geldi, yani kaçınılmaz olan derse geldi sıra, her daim geçerli olan derse geldi, gerçekten önemli olan derse geldi sıra: yani insanları ve diğer hayvanları ayıran büyük bir kopmanın var olduğu gerçeğine.En geniş hendekten de daha geniş, en güçlü demir çubuktan daha güçlü, en ölümcül elektrikli çitten daha kesin. Biz buradayız. Onlar orada. Bizler özeliz. Bizler farklıyız.

İnsanların insan olmayan canlılardan üstün olduğu önkabulü hiç birşekilde desteklenemez. İnsanların diğer yaratıklardan daha zeki olduğunu gösteren hiçbir kanıt görmedim. Hem evcil hem vahşi hayvanlarla uzun süreli ve güzel ilişkilerim oldu, onların bana tanıma fırsatı verdikleri radikal anlamda farklı zekalarının -biçim farklılıkları söz konusu burada, farklı nitelikler değil- tadını çıkarma fırsatım oldu.

Benzer şekilde hayvanlar plan yapmadığı, anımsamadığı, kin tutmadığı, didişmediği, topluluklara sahip olmadığı, yas tutmadığı, zevk ve neşe hissetmediği, oyun oynamadığı, şaka yapmadığı, kendisine meydan okunmasından hoşlanmadığı, eğlenmediği, ahlaki tavırlarının olmadığı ve insana ait sanılan nice şeyi düşünüp hissetmediği şeklinde hiçbir kanıt görmedim. Gerçekten de saydığım bütün bu “insan” özelliklerini hayvanlarda gördüm.

Bir örnek: geçen gece köpeklerimden biri havlıyordu, uyandım.Ayağa kalkıp dışarı baktım. Dolunay vardı.Köpeğimden sessiz olmasını istedim. Homurdandı ve yere uzandı.Yatağıma döndüm. Köpeğim gene havlamaya başladı.Gene ayağa kalktım ve sessiz olmasını söyledim. Homurdandı, döndü durdu kendi etrafında ve sonra yerine uzandı. Yatağıma döndüm.Gene havlamaya başladı.Ayağa kalktım ve bu sefer ona bağırdım.Sesini kesti. Ertesi sabah ortada yoktu. O gün daha sonra annemin evine gittim. Oradaydı. Bana bakmadı bile. Normalde her yere benimle gider, ama eve geldiğimizde bu sefer inat etti. Ancak saatler sonra yüzüme baktı, o da birkaç kez ondan özür diledikten ve birkaç mama rüşvetinden sonra gerçekleşti.Yavaş yavaş beni affetti.

O gece köpeğimle beraber durmamamın mantıklı bir açıklaması yoktu: sabah erken saatte bir toplantım yoktu, ayrıca güzel bir geceydi. Nasıl oluyor da dolunayda benimle oynamak isteyen bir köpek karşısında klavyeyle yazı yazabildiği için bir insan daha zeki sayılabiliyor, anlamıyorum.

İnsanlar hayvanat bahçelerine gidiyorlar; çünkü vahşi hayvanlarla iletişim kurmaya ihtiyacımız var. Hayvanların bizlere hayatın karmaşıklığını hatırlatmasına, dünyanın sadece bizim için yaratılmadığını, kainatın merkezinde bizim yer almadığını hatırlatmasına ihtiyacımız var.

Çocukların bu ilişkiye yetişkinlerden daha fazla ihtiyacı var. Bir çok hayvanat bahçesinin çocuklar tarafından gürültüye boğulması bir raslantı değil, çocukların hayvanların anatomik özelliklerine ve isimlerine de ilgi duyduğu yok. Çocuklar hayvanat bahçelerine gitmek istiyorlar-buna ihtiyaç duyuyorlar- çünkü onlar vahşi hayvanların varlıklarıyla temas halinde olmaları gerektiğini içsel olarak hissediyorlar. Çocuklar hayvanlarla ilişki kuramamayı insan merkezli düşünce çemberinin kısırdöngüsünün içine atılan büyük bir adım olarak görüyorlar, bunu anlatamıyor ifade edemiyorlar ama anlıyorlar. Eğer ekolog Paul Shepard’ın söylediği gibi, “ doğa çocuk açısından sembolik anlamların yerleştirileceği somut bir merkezse ve o çocuk doğayı tecrübe etmiyorsa o zaman önce çocuk ve sonra yetişkin kişide çarpık bir anlam kavramı oluşacaktır.”

Ama hayvanat bahçesine giden bir çocuk gerçek hayvanlarla iletişim kurmuyor. Diğer bütün gösteriler gibi, diğer pornografi çeşitleri gibi, bir hayvanat bahçesi asla vaad ettiği şey konusunda tatmin duygusu sağlayamaz. Hayvanat bahçeleri, aynen pornografi gibi, hiyerarşi, tahakküm ve teslimiyet üzerine kurulu yüzeysel ilişkiler sunar. Hayvanat bahçeleri duygularından arınmış tüketicinin kendisine yöneltilen bakışlarla ilgili izni olabilen ya da olmayabilen bir diğer varlığı seyretmeye duyduğu arzuya dayanır.

Pornografik bir resim düşünün. Kadınlar para kazandkları ve bilinçli olarak pornografik resimler çektirdikleri durumlarda dahi bana bedenlerini burda ve şimdi görme izni vermemişlerdir- ya da vücutlarının görüntülerini -Eğer bir fotoğrafım varsa, ona sonsuza dek sahibim, kadın bana izin vermese de bu böyle. Bu durum ilişki kavramının tam tersi, ilişki içerisinde kadın kendini bana şimdi ve burada sunabilir, kendisinin ve benim arzuma bağlı olarak. İlişki içerisinde an’a dayalı olarak bir hediye olan şey pornografide benim metam haline dönüşür, onunla ne istersem yaparım.

Aynı şey hayvanat bahçeleri için de geçerli. Hayvanat bahçeleri çok gerçek, gerekli, yaratıcı, hayatı olumlayıcı ve hepsinden önemlisi ilişkiye yönelik bir tavır alır ve sonra da onu saptırır. Pornografi, cinsel ilişkiye yönelik ihtiyacı alıp bunu seyretmek ve seyreden şeklinde basitleştirir. Hayvanat bahçeleri yaban hayat ve hayvanlarla ilişki kurma şeklindeki yaratıcı bir ihtiyacı alıp onu betondan kafesler içerisinde duran şempanze ve ayılara birkaç dakika bakmak ya da oradan yürüyüp geçmek şeklinde bir “doğa tecrübesi”ne dönüştürür.

Hayvanları hayvanat bahçelerinde hapsetmekle hayvanlarla doğada iletişim haline geçmenin farkını sevişmekle tecavüz etmek arasındaki farka benzetebiliriz. Her iki durumda da birinci seçenekte ortaklaşalık söz konusudur; kurbanın özgürlüğünü kısıtlar; tacizcinin kurbana istediği gibi davranma hakkı olduğu şeklindeki iddiasını da destekler ve güçlendirir. Her iki durumda da hem kurbanın hem de suçu işleyenin ileride samimi ilişkiler geliştirmesini engeller. Tahakküm ve teslimiyetten oluşmuş bir halde birinini diğerini gerçekten ve isteyerek anlaması ihtimalini tamamen ortadan kaldırır.

Gerçek bir ilişki istekli katılımcıların diledikleri şeyi istedikleri zamanda, istedikleri şekilde vermelerini içeren bir çeşit danstır. Hem o anlık hem de geleceğe yönelik bir samimiyet ve yakınlık oluşturduğu gibi hem o ana yönelik hem de geleceğe yönelik anlamda hem kendini hem de ötekini anlama çabası içerir. Olaya katılanları büyütür, besler. Kim olduğumuz gerçeğine katkıda bulunur.

Yazımda yüzleştiğimiz sorunlara somut çözümler sunmam genelde. Bunun sebebi çoğu kez bu sorunların daha derin psikolojik ve algısal hataların semptomları olması, bu da bir problemi bu hatalara işaret etmeden çözmenin sadece var olan patolojinin kendini daha farklı bir şekilde gene ortaya koyması anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinin hayvanlarla gerçek ilişkiler kurabilme aracı olduğu paradosinin karşısında çocukların bu ilişkilere gerçek ihtiyaç duymasıyla alakalı kesin bir çözümüm var. Burada çözüm çocuğunuza doğayı keşfetmesi için izin vermenizdir. Elbette Yosemite’te arabadan çıkıp diğer turistlerle beraber zaman geçirmenizden bahsetmiyorum, şehir hayatının karmaşasını doğa temelli bir diğeriyle değiştirmenizden söz etmiyorum. Doğa içerisinde arabayla gitmenin dört yanınızın safari simülasyonu görüntüleriyle dolu olmasından bir farkı yok.

Doğada yürüyüş yapmanın da pek bir farkı yok. Gene bir turistsiniz sonuçta.Yosemite , Yellowstone, ve Grand Canyon harika yerler olabilir, orada yaşamadığınız sürece onlar sonuçta gene turistik olmaktan başka bir anlam taşımıyorlar. Oraya yuvam demediğiniz sürece.Orası sizin yuvanız olduğunu söylemediği sürece.

Evde kalmaktan söz etmiyorum.

Çocukken bayağı bir gezdim ve doğa sevgimi böyle kazandım; nasıl düşünmeli, isimlendirmeli ve kategorize etmeli öğrendim; ve böylece evimin duvarlarının ötesinde, pencerelerinin ötesinde, o doğa manzarasının ötesinde, sulama kanalının ötesinde gerçekten kim olduğumu keşfettim.Semenderden ve kaplumbağalardan öğrendiğimi, yaptığım gezilerden ya da yürüyüşlerden, doğa tarihi müzelerine ya da hayvanat bahçelerine yaptığım ziyaretlerden öğrenemedim. Benim öğretmenlerim karıncalardı, çekirgelerdi, çimlerdi; sulama kanalındaki yılanlar ve tatlısu istakozlarıydı. Dersler ve ilişkiler o kadar sıradışı değildi. Zaten mesele bu: biz sadece komşuyduk.

Sesinizi duyar gibi oluyorum, sanki pek inanmıyorsunuz ve şöyle soruyorsunuz: “ sadece dışarı çıkmak mı? amma can sıkıcı .”

İyi, diye cevap veriyorum. Sıkılmak iyi bir durum olabilir; ne yapmak istediğinizi henüz bulamadığınız anlamına gelir. Bu durumda sıkıntı yeni bir anlayışa doğru bir adım ya da yeni bir eyleme yönelik bir adım olabilir, tabii hemen caymamak gibi bir koşulla doğru olabilir bu. Eğer sıkılıyorsanız ve bu histen hoşlanmıyorsanız, bir müddet sonra ne yapmak istediğinizi bulacaksınız demektir. Ya da bir şey ya da birisi sizi bulacaktır. Aslında, sıkıntı ve özgürlüğün yaratıcılık anlamına geldiğini söylemek pek ileri gitmek de sayılmaz hani.

Sıkıntı ayrıca biraz yavaşlamamıza da yardımcı olabilir. Hayvanat bahçelerinden, doğa programlarından, televizyondan ya da bu kültürün hızından kaynaklı olarak emir üzere olan olaylara alışığız. Bir e-posta gönderiyorum ve birkaç saniye sonra Bangkok’a varmasını bekliyorum. Televizyonu açıyorum ve birkaç saniye içerisinde bir film izleyebiliyorum. Ama yılanlar ve örümcekler kendi zamanlarında yaşıyorlar, daha yavaş bir zaman içerisinde yaşıyorlar. Eğer bir doğa programında bir örümcek görürseniz, ekranda kaldığı sürenin sonunda birşeyi-birisini öldürecek demektir. Ama şu anda duvarımdaki örümceğe bakıyorum, saatlerce duruyorlar, bazen günlerce oldukları yerde duruyorlar. Neyi tecrübe ettiklerini sık sık merak ederim. Büyük olasılıkla hiçbir zaman bunu öğrenemeyeceğim. Eğer benimle iletişime geçmezlerse hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ve bunu yapsalar bile dikkat etmedikçe algılayamayacağım, dillerini biraz olsun öğrenmedikçe algılayamayacağım. İşte esas mesele bu.

Sinekkuşları ve atlıkarınca böcekleri de farklı zamanlarda yaşıyorlar; daima hareket ediyorlar, birşeyler yapıyorlar. Daima nefes nefeseler, belki de sadece onları izliyor olmak bile nefesimi kesiyor. Peki sinekkuşları başımın üzerinde cıvıl cıvıl seslerle dönüp dolaşırken neyi kavrıyorl? Atlıkarınca böcekleri dans ederken neyin ruhunu çağırıyor? Örümceklerle olan neyse burada da söz konusu olan o, yani aynı can alıcı noktadan söz ediyorum.

Çocukların bildiği gibi, can sıkıntısının bir manası yok. Bir keresinde, çocukken anneme sıkıldığımı söyleyince o da bana “iyi. Neden lavabodaki tabakları yıkamıyorsun? Onun ardından da bahçede otları kesersin, ardından da…”demişti. İşe yaradı. Bir daha can sıkıntısından şikayetçi olmadım.

Şimdi gene sesinizi duyuyorum. Bu sefer şöyle diyorsunuz: “Senin için iyi olmuş Köy Çocuğu, ama bizim gibi şehirlerde yaşayanlarla bunun alakası ne?”

Bu sorunun cevabını 101 nolu otobanla McDonald’s’ın park alanı arasındaki çimlerde otururken düşündüm. İlginç olarak gördüğüm tek şey duvarda bir çember içine çizilmiş A harfiydi (Anarşinin A’sı).Ama ardından kenarda köşede büyümeye çalışan minici bir kırmızı çiçek gördüm, ayrıca bahara hazırlanan dieğr bitkiler de oradaydı. Hiç hayvan yoktu ama. Ansızın bir yaban arısı otların arasından yükseldi, uçmaya başladı, iki üç kez otların etrafında dönü ve McDonald’s’ın üzerinden uçarak uzaklaştı. İçerde bir şey tıkladı sanki, ve o zaman diğer hayvanları görmeye ve işitmeye başladım: örümcekler çimlerin arasında avlarını bekliyordu; kuzgunlar otobandan geçen kamyonların üzerinde bağırışıyordu; serçeler arabaların altlarında hoplayarak geziniyordu.

Hayat her yerde. Şehirlerde bile hala daha yaban ve özgür hayvanlarla karşılaşabiliyoruz, onlar bizler her canlının köle olmadığını hatırlatıyor. Parklar var; dar sokaklar var, boş araziler var, nehirler, dereler ve küçük göller var, kuşlar var, böcekler var. Bu kültür toprağı o kadar kirletti ve toprağa o kadar zarar verdi ki el değmemiş yerleri kutsal ve kirletilmiş yerlerin de kurban etme bölgeleri olarak düşünmek son derece kolay. Ama işin gerçeği şu ki aslında her yer kutsaldır. Asfaltın altına baktığımızda hayatın hala orada olduğunu, onu hatırlamamızı beklediğini görüyoruz; eğer hatırlama konusunda başarısız olursak o zaman bizim yok olup gitmemizi beklediğini görüyoruz. Her iki durumda da en çorak yerlerde dahi hayatın direndiğini görüyoruz.

“Ama” dediğinizi duyuyorum, “ serçeler ve yabanarıları çok can sıkıcı. Benim çocuğum heyecan verici hayvanlar istiyor”.

Ben betondan kafeslerde dolaşan bir ayıya bakmanın nasıl olup da uçan vahşi hayvanlardan, zıplayan, sürünen, yaban hayvanlar ne yaparsa onu yapan hayvanlardan daha heyecan verici olduğunu anlamıyorum. Evdeki hayvanlar neden daha değersiz? Diğerleri uzaklardan geldiği için mi? Yoksa evdeki hayvanlarımız kafeslerde olmadığı , yani bizim kontrolümüz altında olmadığı için mi?

Eğer çocuklarınız daha büyük hayvanlar görmek istiyorsa, o zaman büyük hayvanların size yakın yerlerde yaşayacağı türden bir bölgede yaşamanız gerekiyor. Çocukken bir çok deliğin kenarında oturur ve yılanların dışarı çıkmasını, böylece onları görebilmeyi isterdim; ama yılanlar bunu nadiren yapardı. Onları yürürken, bir şeyler okurken veya vaşka birisini izlerken raslantıyla görürdüm. Sonunda kendisine bakılmasını istemeyen birisine bakmanın hoş bir şey olmadığını öğrendim.

Saklanıyorlar diye hayvanları kim suçlayabilir? Giysileri olan büyük maymunlar şu anda Homo supremus maximus olmayan diğerlerine pek fena davranıyor. Eğer giysileri olan büyük bir maymun olmasaydım, ben de saklanırdım. Ama kendi tecrübelerime bakarak eğer yeterince oturur ve nazikçe isterseniz ve diğerlerine faydalı olacak şekilde çabalarsanız onların varoluşlarının izlerini görebilirsiniz. Kızılağaç fidanlarını kemiren dağ kunduzları gibi gizli gizli olabilir; ya da yaprakların arasında duran bir tilki gibi açıkça da olabilir, ya da bir şahinden geri kalan bir ardıç kuşu gagası ya da tüyleri gibi.Veya kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkabilir, cam kapınıza kıçını dayamış büyük bir ayı gibi.

Ama oradadır işte.

Önemli olan şey, yaşadığınız yere bakmak. Hayır, yaşadığınız yerde yaşamaktan söz ediyorum. Bir şekilde hayatınızı sonsuza dek değiştirecek türden egzotik bir hayvanlar karşılaşmak uğruna, ya da can sıkıntısını bir süreliğine başımızdan atmak uğruna dünyayı araştırmayı bırakmaktan- “kutu içerisine sığdırılmış dünya” şeklindeki hayvanat bahçesi yaklaşımını da buna katıyorum- söz ediyorum. Burada önemli olan şey zaten evinizi paylaştığınız yaratıklara saygısızlık etmeyi , onları görmezden gelmeyi ve onlara egzotik hayvanlar olmadığı için önemsiz muamelesi yapmayı bırakmak

.

Yıllar önce Kızılderili bir ruhsal liderin etrafında çember yapmış oturan şarkı söyleyip tamtam çalan çevrecilerle alakalı bir hikaye duydum. Çevrecilerden birisi şöyle dua etmiş “lütfen benekli baykuşu, su samurunu ve aladoğanı kurtar”.

Kızılderili ayağa kalmış ve “ Ne yapıyorsun arkadaşım?” diye fısıldamış.

Çevreci “Hayvanlar için dua ediyorum” diye cevap vermiş.

“Hayvanlar için dua etme. Hayvanlara dua et.” demiş Kızılderili, sonra durmuş ve şöyle devam etmiş, “ Çok kibirlisiniz. Onlardan daha büyük olduğunuzu sanıyorsunuz, değil mi? Kızılağaçlar için dua etme. Kızılağaç kadar cesur olabilmek için dua et.Kızılağaca ne istediğini sor”.

İncil’de söylendiği gibi, “iste ve o sana verilecektir.”.

Pandalara ne istediklerini sorun. Size söyleyecekler. Esas mesele şu: siz bunu yapmaya istekli misiniz?

Yazıma ara verip küçük göle kadar yürüyorum ve bu sefer değişik birşeyin farkına varıyorum. Duruyorum, sonra yeniden bakıyorum. Ardından onu görüyorum, büyük bir mavi akbalıkçıl uzaklarda uçmaya hazırlanıyor. Başı yukarı kalkmış, göğsü çıkık, güneşe kilitlenmiş. Kanatları yarı açık, ve ayakta duruyor, uçmak için ısınıyor. Bir an ona bakıyorum, ve ardından yavaşça geri çekiliyorum, onu şaşırtmak istemiyorum.

Gülümsüyorum ve yumuşak bir sesle şunu soruyorum: “ Sen kimsin? Ne istiyorsun?”

Şu anda bir büyük boz ayı hayvanat bahçesindeki kafesinde yürüyor.. Bir fil saatler boyu sağa sola sallanıyor, betona zincirlenmiş durumda. Bir kurt elektrikli çitlerin arkasında sağa sola sıçrıyor. Bir zürafa kendini kurtaramayacağı kadar küçük bir hücrenin içerisinde duruyor.

Belki bu hayvanların bazıları bir zamanlar bir esir olmamanın nasıl bir şey olduğunu hala hatırlıyordur. Belki bazıları hayvanat bahçelerinde doğmuştur ve koşmanın, özgür olmanın, bir aile içerisinde yaşamanın, bir topluluğa dahil olmanın, bir toprağa ait olmanın nasıl bir şey olduğuna dair ilk elden bir bilgisi yoktur. Onlar bunu ailelerinin kendilerine anlattığı kadarıyla biliyordur, onlar da bunu kendi ailelerinden öğrenmiştir, onlar da kendi aileleri öldürülmeden önce akıllarında kalan o belirsiz anılardan hatırlıyordur. Veya belki onlar – çoğumuz gibi- herşeyi unutmuştur. Belki onlar için, çoğumuz için olduğu gibi, bu kabus bildikleri yegane gerçeklik haline gelmiştir.

Onların gerçekten tutsak olmak gibi bir bahaneleri var. Bizim yok ama. Kendi hayvanat bahçelerimizden çıkıp gidebiliriz, hayvanlardan ayrı ve üstün olduğumuza dair kendi kendimize yarattığımız bu efsaneden, diğer herkesi içine çektiğimiz bu kabustan çıkıp gidebiliriz. Eğer bu korkunç rüya ölümden başka bir sonla bitecekse,- kurbanları ve bu gezegen için- uyanmak artık bize kalmış.

Bu kelimeleri yazdıktan sonra başımı çeviriyorum, pencereden dışarı, güneş ışığına bakıyorum.Hiç rüzgar yok. Kızılağaç dallarının parlak yeşil uçları hareketsiz. Çok güzel. Ve sonra onu görüyorum: parlak yeşil dallar hareket eden bir akbalıkçılın gölgesi. Gölge bir an orada duruyor, ve ardından gözden kayboluyor.

Çeviri:CemC, Kaynak: http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com

February 16, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

CEPHEDE: Greenpeace’den ayrılıp Sea Shepherd’ı kuran Paul Watson ile söyleşi

Paul Watson’la ELF’in dergisi The Resistance’ın yaptığı söyleşi…

Balina Savaşları adlı Tv programı Sea Shepherd Conservation Society(SSCS)’nin önceden kendileriyle alakası olmayan küresel bir izleyici kitlesiyle buluşmasını sağladı, hem kurumla, hem yapılan işle ve çevre hareketi içerisindeki uzun tarihinizle tanışmasını sağladı.Lütfen okuyucularımıza bu yola girmenize neden olan şeyi ve hem çevre hem hayvan hakları hareketinde aktif olmanıza sebep olan şeyi açıklar mısınız? Ve Greenpeace’den ayrılıp SSCS’i kurmanızın sebebi neydi?

Ben 1972’de 21 yaşında Greenpeace’i kuranlardan birisiyim, aslında 1969’de18 yaşındayken Don’t Make A Wave Committtee adında kurmuştuk. Kasım 1971’de Greenpeace Too’da tayfadan birisiydim, o zaman Amchitka Adası’ndaki nükleer denemeleri protesto ediyorduk. Greenpeace’in ilk dönem eylemlerinin çoğunda ikinci kaptan konumundaydım, ve Doğu Kanada’da fokları savunmak için de Greenpeace kampanyalarını ben başlattım ve sürdürdüm. Greenpeace’i 1977 yılında terk ettim; çünkü Greenpeace’teki bürokratikleşmeden memnun değildim; ayrıca bu konulardaki yaklaşımlarla ilgili olarak da huzursuzdum. SSCS’i sadece protesto etmekle kalmayıp deniz hayatını sömürmek için sürdürülen yasa dışı eylemlere müdahale etmek için kurdum. Sea Shepherd kaçak avcılığa karşı bir kurumdur, doğal hayat alanlarının ve deniz hayatının korunması konusunda çalışıyoruz.

İlk dönemlerinizde ulusal hayvan hakları/çevreci gruplar size destek oldu mu?

SSCS, The Fund for Animals ve Cleveland Amory’nin destekleri olmasaydı başarılı olamazdı. The Fund for Animals ilk gemimizi almak için lazım olan parayı tedarik etti. The Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals (RSPCA) grubu ise ilk kampanyamızı finanse etti, ve Sea Shepherd’la beraber bu iki kurumun koalisyonu sonucunda Doğu Kanada’ya fokların katledilmemesi ve savunulup kurtarılması amacıyla ilk gemimizi yollamış olduk. Bir yıl sonra Britisih League Against Cruel Sports kurumu da balinaları korumak amacıyla bizle parasal yardımda bulundu.

SSCS’nin topraktan uzaklaşıp suya girmesine yardım eden kişiler kimlerdi?

Cleveland Amory’yi zaten söyledim, Bunun yanında RSPCA’den Dr. Richard Jordan vardı. Ayrıca gemimizde Buckminister Fuller, antropolog Margaret Mead, yazar Farley Mowat, aktör Richard Basehart, Bon Barker, aktris Jan SMithers, Greenpeace’den Robert Hunter ve yazar Edward Abbey vardı.

İlk zamanlarında SSCS’in taktik anlamında yaklaşımı nasıldı ve bugün herhangi bir farklılık söz konusu mu?


Yaklaşımımız değişmedi. Bizler yasa dışı eylemlere müdahale ediyoruz ve bunu yaparken de muhataplarımıza fiziksel zarar vermekten uzak duruyoruz, ayrıca uluslararası koruma yasaları bağlamında hareket ediyoruz. BM’in Doğa’nın Koruma Altına Alınması prensiplerine uygun olarak hareket ediyoruz. Agresif bir tavırla; ama şiddete başvurmadan hareket ediyoruz. Gönüllü ekibimizle çalışıyoruz, başlangıçta vejetaryen bir ekipken 2002’den beri tamamen vegan olduğumuzu söylemem lazım.

Doğrudan eylem nedir?

Yaptığımız şeye doğrudan müdahale adını verdim. Afiş asmıyoruz, şahit olmuyoruz, bizler kendilerine karşı olduklarımızın yasa dışı eylemlerine doğrudan müdahale edip o eylemleri sona erdiriyoruz. Ancak etkili olabilmek için doğrudan eylemler, açık hedefleri ve mekanları iyi düşünülmüş stratejilerle yürütülmelidir.

Peki neden doğrudan eylem/müdahale?

Çünkü bu etkili bir yöntem, sonuç alabiliyoruz ve yaptığımız işi iyi yapıyoruz.

Bu yaklaşım nasıl gelişti ve diğer kurumların yaklaşımlardan nasıl bir farklılık gösterdi?

Bir çok farklı alandan bir sürü şey öğrendim. Kanada Sahil Koruma’dan , Norveç ve İsviçre bandıralı ticari gemilerden denizciliği ve navigasyonu öğrendim. Greenpeace’den medyayla nasıl çalışmak gerektiğini ve etkili medya taktikleri geliştirmeyi öğrendim. Amerikan Yerli Hareketi’nden, Lakota ve İroquis’den cesur olmayı ve inançlarım uğruna dimdik ayakta durmayı öğrendim. Margaret Mead’den bireyin gücünü öğrendim. Üniversitemden dilbilimi, iletişim, ve tarihi öğrendim. Ve ölmek üzere olan bir balinanın gözünden ise hedeflerimiz uğruna bu yola adanmayı ve asla tereddüt etmemeyi öğrendim.

Diğer oluşumlardan farkımız ne? Yaptığımızı bizim gibi yapan başka bir kurum daha yok dünyada. Benzerimiz yok. Denizlerdeki doğal hayata, habitatlara odaklanıyoruz ve yasa dışı eylemlere son vermek için fiziksel eylemlerde bulunuyoruz. Bunu yaparken Savaş Sanatı (Sun Tzu) ve Beş Yüzük Kitabı (Miyamoto Musashi) kitaplarındaki stratejik prensiplere başvuruyoruz, bunu yaparken de Marshall McLuhan tarafından ifade edilen medyayı anlama yasalarını ve ekolojinin temel kurallarını da göz önüne alıyoruz.

Eğer doğrudan eylem işe yarıyorsa sizce diğer kurumların doğrudan eylemlere başvurmamasının sebebi ne?


Diğer kurumlar adına konuşamam. Ama insanların bize şekil veren eğitim sistemleri ve toplumsal gelenekler tarafından esir edildiğini düşünüyorum. Bizlere değişimin dilekçelerle, oylarla, toplantılarla, afişler asarak, lobicilikle, yasal mevzuatla vb ile geleceği söyleniyor. Radikal ve ekstrem görünmekten çekiniyoruz. Bizim güç noktamız ise başka kurumların ya da insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü umursamamamız. Bizim müşterilerimiz balinalar, köpekbalıkları, foklar ve balıklar; yoksa insanlar değil. Biz yaptığımız şeyi onlar için yapıyoruz, insanlar için değil.

Doğrudan eylemde bulunmasalar bile bu kurumlar ve bazı insanlar neden alenen doğrudan eylemleri kınama ihtiyacı hissediyor olabilir?

İnsanlarda bir şeylere karşı olma eğilimi var, farklı düşünen, farklı davranan insanlardan hoşlanmıyorlar. Tehdit altında hissediyorlar, kıskanıyorlar, öfkeleniyorlar ya da güçsüz hissediyorlar kendilerini. İşin aslı şu ki onların eleştirileri veya görüşleri benim umrumda değil. Onların eleştirilerinin konuyla bir alakası yok. Başkalarına zarar vermediğimiz sürece ve uluslararası yasalara uygun şekilde davrandığımız sürece başka kurumların ya da insanların eleştirilerine cevap vermek zorunda değiliz.

SSCS’in fazla radikal ya da uç bir oluşum olduğu şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?

The Sea Shepherd Conservation Society muhafazakar bir kurumdur. Ben muhafazakarım. Muhafaza etmeden muhafazakar olamazsınız. Bizim bütün varoluş sebebimiz muhafaza etmek ve korumak. Bu dünyanın radikalleri okyanuslarımızı, ormanlarımızı, doğal hayatı ve özgürlüklerimizi yok ediyorlar.

Politik anlamda muhafazakar değerlere sahibim. Askerde gaylere ve kadınlara karşıyım; çünkü askerlere karşıyım. Refahçılığa da karşıyım; bu ülkede çok fazla refahçı şirket var, ayrıca liderleri sıkışınca halkın kucağına koşan şirket komünizmine de karşıyım. Kürtaja karşıyım; bütün fetüs severlerin ve çocuklardan nefret edenlerin bu dünaya getirdiği o sevilmeyen, istenmeyen, eğitimsiz doğum sonrası kürtajlara karşıyım. Onlar çocuklar dünyaya gelmeden umursuyorlar çocukları, doğduktan sonra ne olduğu umurlarında değil. Doğmadan önce sizinle beraberler; ama okul öncesi dönemde misiniz, o zaman işiniz bitik.

Mala ve mülke zarar vermenin şiddet içeren bir eylem olduğu şeklindeki suçlamalara ne cevap veriyorsunuz?

Martin Luther King, Jr. bir keresinde hissetme yeteneğine sahip olmayan bir nesneye karşı şiddet eyleminde bulunamayacağımızı yazmıştı.1986’da Kanada’daki Green Party balina gemilerini batırmamızın şiddet eylemi olduğunu öne sürerek beni partiden atmaya kalktı. Ben de partinin politik anlamda uygun bir çerçeve söz konusu olduğunda şiddeti desteklediğini söyledim; mesela, bu insanlar kürtajı desteklemeye devam ediyordu, ki kürtaj ister kabul edelim ister etmeyelim şiddet içeren bir eylemdir, ve muhakkak ki metali suyun içine batırmaktan daha fazla şiddet içerir. Şiddet eğer biz onu haklı görüyorsak artık şiddet değildir, ister savaş, ister kürtaj ya da et yemek olsun. Ben kürtajı destekliyorum ama bu konuda iki yüzlü değilim, kürtaj şiddet içerir, kabul ediyorum. Amerika’da vergi veren herkes vergilerinden elde edilen paranın finanse ettiği şiddeti kabul eder.

Dalai Lama yaptığımız şeyi destekliyor ve eğer şiddet eylemlerinde bulunsaydık bize destek vermezdi. Ama bu kafayı yemiş dünyada artık o da resmen bir terörist, bunun sebebi de Çin’in şiddet eylemlerine karşı çıkması, bizler de balinaları kurtardığımız için teröristiz. Balina kurtarmak , barış istemek ya da ABD başkanlığına soyunmak hiç fark etmez, terörist kelimesi başka birisinin karşı çıktığı birisini yaftalamak için en çok kullanılan kelime haline geldi.

Buradaki esas mesele, bizim kampanyalarımız ya da eylemlerimiz sırasında ya da sonunda kimsenin yaralanmadığı veya öldürülmediğidir. Şiddete başvurmama rekorumuz hala daha lekelenmedi.

Şiddetin ya da şiddetten uzak durmanın haklı olup olmadığı şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?


İnsanlar şiddet dolu yaratıklar ve hep böyle olduk; inandığımız hedefler ve idealler için de şiddeti haklı çıkarmaya devam ediyoruz. Sea Shepherd yasa dışı amaçlar için kullanılan mal ve mülkleri yok ediyor. Bu bizim haklı olma gerekçemizdir.

Sizi eleştiren bazı insanlardan nasıl oldu da daha uzun süre hem aktif hem de etkili olmayı başardınız?

Stratejiyi ve taktikleri anlıyorum, medyayı anlıyorum, yasaları anlıyorum ve ekolojinin kanunlarını anlıyorum. Bir keresinde Woody Allen başarının sırrının orada olmakta yattığını söylemişti. Yani, inatçı olmak, ısrarcı olmak ve yola devam etmek. 59 yaşındayım ve hala aynı şeyi yapmaya devam ediyorum- doğal hayatı 10 yaşımdan beri savunuyorum.

Bazı eleştirmenler asla büyümediğimi söylediler, belki haklıdırlar, ama bunun nesi kötü? Emekli olmak gibi bir niyetim yok, yaptığım şeyden zevk alıyorum, müdahalelerimizin balinaları kurtardığı gerçeğini seviyorum; binlerce balinanın, on binlerce yunusun, yüzbinlerce fokun ve milyonlarca balığın biz müdahale ettiğimiz için hayatta olduğu gerçeğini seviyorum.

Hatta provoke ettiğimiz için gelen eleştirileri, ölüm tehditlerini, nefret dolu mailleri ve oluşan öfkeyi de seviyorum. İlginç buluyorum bunu, bir etki yarattığımızın kanıtı olarak görüyorum.

1960’lara dek uzanan çevre hareketinin başarısız olduğunu reddedemeyiz. Sizce bunun sebebi ne?

Ben başarısız olduğunu düşünmüyorum. 1972’de Vancouver’da bilboardlar hazırladık. Her birisinde büyük harflerle EKOLOJİ kelimesi vardı, bunun altında da SÖZLÜĞE BAKIN. OLAYA DAHİL OLUN yazıyordu. İnsanlar 1972’de ekoloji kelimesinin anlamını bilmiyorlardı. Ama bugün herkes biliyor. Çevreci hareket bir adım ileri iki adım geri tarzında
bir hareket oldu ama tamamen de başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Bazı türleri kurtardık, bazı doğal olanları da muhafaza ettik, biraz zaman kazanmış olduk, biraz alan kazanmış olduk. Ekolojinin yasaları hayatta kalıp kalmayacağımıza karar verecek.

Okyanusta parekete oltaların, ağların, okyanus tabanı taramalarının, balık stoklarındaki düşüşlerin, ölü bölgelerin, mercan adalarının yok olmasının ve büyük okyanus memelilerinin sayısında görülen azalmanın, avcı türlerin azalmasının, göçmen kuş sayısında meydana gelen azalmanın yıkıcı etkilerine tanık oldunuz. Sizce gerçekten artık çok mu geç? Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik mi?


Bazı açılardan evet. 20 sene içerisinde bütün mercan adaları ekosistemleri yok olacak, bütün ticari balıkçılık örnekleri de 20 sene içerisinde bitecek. Homocene’in ortasındayız şu anda, gezegenin tarihinde meydana gelen 6. büyük yokoluşun ortasındayız; 2000 ve 2065 yılları arasında 65 milyon içerisinde kaybettiğimizden daha fazla sayıda bitki ve hayvan türü yok olmuş olacak. Bu ölümüne ciddi bir mesele, ama bu meseleyi tv izleyerek ya da gazete okuyarak öğrenemezsiniz. Eğer okyanuslar ölürse biz de ölürüz, işte bu kadar basit.

Ama ben kötümser birisi değilim. Ben Dünya’nın kendine baktığını ve eğer bizler gezegenin bağışıklık sistemini kemiren virüsler gibi hareket edersek kendi oyunumuza gelip kendi pisliğimizde boğulana dek eğlenmeye devam edeceğimizi düşünüyorum. Dünya bizden paçasını kurtaracak ve belki, bir ihtimalle ekolojinin yasalarına uygun olarak yaşamayı öğreneceğiz, çevreyle uyum içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Ve eğer bu olmazsa o zaman evrim biz olmadan da yoluna devam edecektir.

Size göre hareketin kayda değer değişiklikleri meydana getirecek tarzda yeniden inşa edilmesi için ne yapılması gerekiyor?

İhtiyaç icatların anasıdır, eğer tür olarak ya da uygarlık olarak hayatta kalmaya ihtiyaç duyuyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız. Hareketler gücün çeşitliliğe bağımlı olduğu ekosistemler gibi hareket etmeli. Bizim görüş farklılıklarına, strateji ve taktik çeşitliliğine ve birbirimizle uyuşmaya ya da birbirimize ters düşmeye ihtiyacımız var. Hangi konuda iyiyseniz onu yapın, yasa, mevzuat, eğitim, doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, bireylerin tutkusunu ve yeteneklerini de kabul edin. Bu hareketin gücü Greenpeace, Sierra Club ya da WWF gibi eko-bürokrat kurumlardan kaynaklanmıyor. Esas güç Jane Goodall, Birute Galdidas, Diane Fossey, Richard Leakey ve siz ve ben gibi insanlardan kaynaklanıyor.

En kötü ve moral bozucu saldırılar genelde bizden yana insanlardan geliyor, bu tür hainlerden ve saldırılardan kendinizi nasıl uzak tutuyorsunuz, odaklanmanızı sağlayan şey ne?

Eleştiri ve saldırılardan dolayı moralim bozulmaz hatta umrumda da değil. Oscar Wilde’ın söylediği gibi “ senin hakkında konuşulmasından daha fazla moral bozan şey senin hakkında konuşulmamasıdır”.

Eğer bir şeyi savunursanız o zaman hedef haline geleceğini bilirsiniz, burada ana mesele hedef haline gelmeyi kafaya takmamaktır. Eğer işe yarar bir şey yapıyorsanız, insanları kızdırıyorsunuzdur, artık düşmanlarınız vardır. Ben başarımızı düşmanlarımızın sayısına göre, nefret maillerine, tehdit ve mesajlara göre ölçüyorum.

ABD’deki eylemcilere yönelik baskılar ve anti-terörizm yasası Green Scare SSCS’i etkiledi mi?


Hayır. SSCS yasalara karşı gelmez ve hiç gelmedi., ABD sınırları içerisinde en küçük bir kanun ihlali bile yaşamadık. Eylemcilerin anlaması gereken şey şu: yasaları anlamak zorundayız ve eğer gerekirse mümkün olan en iyi avukatı da tutmak zorundayız. Ayrıca kitabımdan da söz etmek gerekiyor burada, earthforce- An Erath Warrior’s Guide To Strategy kitabını okumak da sizin hem hayatta kalmanızı sağlar hem de hapse girmenizi önler.

Sık sık Doğanın Temel Kanunlarından söz ediyorsunuz. Ne kastediyorsunuz ve bu kanunların önemi ne?

Bireyin gücünden zaten söz ettim. Ekolojinin en önemli 3 kanunu şudur:

1- Çeşitlilik kanunu- yani bir ekosistemin gücü ona dahil olan türlerin çeşitliliği üzerine kuruludur.

2- Bağımlılık kanunu: bir zamanlar John Muir’in söylediği gibi “doğanın bir kısmını bozduğunuz zaman onun doğanın her tarafıyla bağlantı halinde olduğunu görürsünüz”..yani bütün türler birbirlerine bağımlı bir halde vardır.

3- Sonlu kaynaklar kanunu: yani büyümenin bir sınırı var; çünkü kapasiteyi taşıma sınırı var. Eğer bir tür bu taşıma kapasitesini aşarsa o zaman diğer türlerin taşıma kapasitesinden çalmış olur, böylece o tür ya yok olur ya da sayısı azalır, bunun sonucu olarak da türler arası karşılıklı dayanışma azalır, çeşitlilik zayıflar.

Çevre yıkımının esas sebebinin ve gezegende yanşan bu acının üç ana kaynaktan meydana geldiğine katılır mısınız , yani Arabalardan, etçillerden ve kömürden? (yani kömür sanayii, otomotiv sanayi ve endüstriyel çiftçilik/et endüstrisi)

Bence ekolojik yıkımın bir numaralı sebebi insan nüfusunun kontrolden çıkması ve tüketim oranlarının artmasıdır. Bence biyoçeşitliliği kaybediyor olmamız bizi bekleyen en büyük tehlike. Önceden söylediğim gibi, büyük bir yokoluş olayının ortasındayız. Fosil yakıtlar, arabalar ve et endüstrisi aşırı nüfus artışından kaynaklı sorunların büyümesine sebep oluyor. Giderek büyüyen talebi karşılayacak balık yok denizde.

Sizce insanların hayvanlar ve dünya için etki yaratacak eylemlerde bulunmamasının sebepleri ne, en büyük ayak bağı, en büyük engel ne?

İnsanın aptal olması. Yüz milyar galaksi içerisindeki tek bir galakside etrafında 100 milyar yıldız bulunan bir gezegende yaşıyoruz, bu gezegen üzerinde sonsuz küçük bir zaman aralığında bulunuyoruz, ama çoğumuz deli gibi bu gezegenin sadece bizim için yaratıldığına inanıyoruz, istediğimiz gibi davranma hakkımız olduğuna inanıyoruz, ne sonucunu düşünüyoruz ne de vicdanımızı araya sokuyoruz. Ekolojik cehalet ve insanın kibri o kadar korkunç ki afallamamak elde değil. Buna insanın çıldırışı adını veriyorum.

İnsanların eyleme geçmesi için ne gerekecek peki?

Dünyanın atacağı şöyle sağlam bir tekme bayağı işe yarar.

Doğal dünyada yaşanan yıkımın sona ermesi için ne gerekiyor?

En etkili çözüm insan uygarlığının çöküşü olur ama bunu da çoğu insan desteklemez. Ama birileri bir yerlerde çıkıp da bir çözüm üretene kadar bunun aksi bir çözüm görünmüyor. Ben imkansız çözümlere inanıyorum. Örneğin 1972’de Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya başkan olacağı düşüncesi düşünülmesi çok zor bir şeydi. İmkansızdı. AMA oldu. İmkansız olan aynen hayat geçti. Çevreyle alakalı sorunlarımız için imkansız görünen çözümler, nüfus artışı ve hava kirliliğiyle alakalı imkansız çözümler günümüzün genç insanlarının cesaret ve hayal gücüyle çözmesi gereken büyük meydan okumalardır.

İnsanların bu adımları atma konusunda istekli olduğun inanıyor musunuz?

Şu an hayır ama yakında istekli olacaklar, başka seçenekleri kalmayacak.

Hareketimizin küçük kaynaklarını ve sayısını düşünecek olursak muhaliflerimizin finansal çıkarlarına nasıl engel olabiliriz?


En etkili taktik daima ekonomik baskı uygulamaktır. Şirketlerin ve devletlerin vicdanı yoktur. Şirketler kapital tarafından yönetilir, devletler kanunlar ve özel çıkarlar tarafından yönlendirilir. Anladıkları tek şey çıkar ve zarardır. Eğer zararları çıkarlardan daha fazla hale getirebilirsek o zaman kazanabiliriz. Sea Shepherd’ın Japon balina filosuyla olan meseledeki amacı mesela bu endüstriyi ekonomik olarak batırmaktır.

SSCS’in hayvan ve dünya meselelerinin ötesine geçip küresel şirketler hakimiyeti ve demokratik görünümlü olup da aslında demokratik olmayan politikalara meydan okuyan daha geniş bir bilincin parçası olduğunu hissediyor musunuz?

Biz temelde kaçak avcılığa karşı bir kurumuz. Ancak çeşitlilik sahibi bir hareket içerisindeki boşluklardan sadece bir tanesini dolduruyoruz. Türleri ve ekosistemleri sömüren yasa dışı etkinlikleri durdurmaya odaklanıyoruz. Dünyayı kurtarıyormuş gibi yapmıyoruz, ama elbette bu dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışan bir hareketin parçası olduğumuza inanıyoruz.

Demokrasiyi desteklediğime emin değilim. Eğer çoğunluğun oyları olsaydı o zaman ortalık gangsterlerin kurallarıyla dolardı ve hiç bir şey güvende olmazdı. Gezegendeki 7 milyar insanla beraber çevreci kurallara ve yasal yaptırımlara ihtiyacımız var, ve kaynaklarımız kaybolmaya başlayınca insanlar kendilerine Allahın verdiğine emin oldukları o maddi konforu talep etmeye başlayacaklar ve ardından da yollarına çıkan her şeyi ezip geçecekler. Sayımız çoğaldıkça özgürlüklerimiz kaybolacak; çünkü insanlar istedikleri şeyi yapmayı, istediklerini yemeyi ve istedikleri yere gitmeyi mümkün kılan şeylerden mahrum kalacaklar, artık o şeylerden yeterince olmayacak.

Sizce Antartika’daki Balina Savaşları/SSCS programı halkın doğrudan eyleme verdiği desteği artırmış olabilir mi…ya da en azından gizli destekçilerin artık açık açık destek verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bizler medya kültüründe yaşıyoruz, bu kültürü televizyon ve filmler belirliyor. Eylemlerimiz tv showu haline gelince bizim gerçek olduğumzu ortaya çıktı. İnsan sizi tvde görene kadar gerçek değilsinizdir ya da sinema perdesinde görene dek gerçek değilsinizdir. Destekçilerimiz arasında Christian Bale, William Shatner, Pierce Brosnan ve Richard Dean Anderson var. Halkın gözünde biz eğer Batman, Kaptan Kirk, James Bond ve MacGyver bizim ekipteyse nasıl kaybedebiliriz ki? Ben medyaya bilinci değiştirmek için gerekli bir silah gözüyle bakıyorum. Medya içerisinde ister basılı yayın ya da elektronik ortam olsun insanlara insanların daha fazla farkında olmasını sağlamak için, umursamalarını sağlamak için, olaya dahil olmalarını sağlamak için akıl bombası enjekte ediyoruz. Her türden insan tarafından daha fazla tanınıyorum ve istisnai durumlar hariç insanlar okyanuslarda yaptığımız şeyi destekliyorlar.

“Yaptığınız şeyi seviyorum ama ben bunu yapamam !” diyen insanlara ne söylersiniz?

Öne geçin, takip edin ya da yoldan çekilin. Öne geçemiyorsanız o zaman bunu yapmaya niyeti olanları destekleyin, eğer öne geçemiyor ya da öne geçenleri destekleyemiyorsanız, o zaman bu tutkusu ve motivasyonu olanların önünde engel olmayın.

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2010/08/19/cephede/

February 16, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, ekoloji, isyan, sistem karsitligi, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Kriz ve Tarihi Bir Dönüm Noktası: Radikalleşmiş Bir Millet İhtiyacı – Dr. Steve Best

“Cehennemdeki en sıcak yerler büyük ahlaki kriz zamanlarında tarafsızlıklarını sürdürenlere ayırılmıştır.” Dante Alighieri (1265-1321)

“Umursamaz olup sessiz kalmak günahların en büyüğüdür.” Elie Wiesel

Martin Luther King eğer bir kişinin uğruna ölünecek bir şey bulmadıysa yaşamasının da anlamı olmadığını söylemiştir. Burada iki şey önerir: öncelikle, bir dava bulup onun uğruna mücadele ettiğimiz hayatta bir amaç edinir ve anlam buluruz; ikincisi, diğerlerine yardım etme yönünde zorunluluklarımız vardır ve bu yüzden bir davaya hizmet etmek zorundayızdır. Etik sadece diğerlerine zarar vermemeye çağırmaz bizi, ayrıca iyi olanı ortaya koymak için etkin bir şekilde çalışmamızı ve bu yüzden sosyal düzenlemeleri değiştirmemizi gerektirir. Etik bir hayat politik bir hayattan ayrı tutulamaz.

Bir “dava” insanın tutku ve adanmayla hizmet ettiği bir hedef ya da prensiptir. Genel bir değer olarak, bir dava ona ses veren kişinin kişisel istek ve çıkarlarını aşar. Gerçekten de davalar uğruna mücadele eden insanlar sıklıkla kendi hayatlarından o dava uğruna vazgeçerler. Marx, Gandhi, Malcolm X, Martin Luther King, Cesar Chavez ve Dian Fossey (gorillas in the mist filminde hayat hikayesi anlatılıyor-CemC) akla ilk gelen isimler.

Bir davanın asilliğine rağmen insanlar kendinden, ülkesinden ya da en sevdikleri futbol takımından başka bir değeri savunuyorsa hemen şüphe çekerler. Bizimki gibi patolojik anlamda bireyci, narsisistik ve hırs temelli bir toplumda hakları ve adaleti savunan insanlar genellikle alay konusu olurlar. Elinde bir protesto yazısıyla sokakta duran herkese küçümsenerek “başka işin mi yok!” denmiştir, sanki hayat sadece çalışmak ve tüketici olmakmış gibi. Politik yandaşlık bireysel ve politik olan arasındaki nazik protokolü, apolitik normları ve kaba sınırları kırıyor. Öyle ya da böyle önyargılarına güvenen insanları ister ırkçı ister cinsiyetçi, elitist, homofobik ya da türcü olsun tehdit ediyor.

Davalara duyulan küçümseme hissi ırkçılık, cinsiyetçilik ve sınıfçılığa karşı yürütülen mücadeleler meşru adalet meseleleri değil de Nazi propagandası gibi görüldüğünde daha da belirgin bir hal alır. Bu tür tavırlar Elvis Costello’nun klasik şarkısında da dile getirilmiştir, Costello şarkıda kızgınlıkla “barış, aşk ve anlayışın nesi komik?” diye sorar.

Günlük hayatın depolitize edilişi akademik hayatta alenen bellidir, burada genç beyinler kendilerine hizmet eden, soyut, apolitik ve büyük oranda toplumsal sorunlarla ve ahlaki gelişmeyle alakası olmayan araştırmalar yapmak üzere eğitilirler. Araştırma fabrikalarındaki işçiler olarak,ardından belirli alanlarda ve bilgilerde uzmanlaşmış kişiler olarak bu insanlar dikkatimizi talep eden sosyal ve ekolojik krizlerden bihaberdir, profesör olduklarında var olanı olması gereken şey olarak kabul eden tek boyutlu bir toplumdaki yerlerini almış olurlar.

Hayvan hakları ve hayvan özgürlüğüne yapılan saldırıyı daha da somutlaştırmak için medya eylemcileri anormal, ekstremist, hatta terörist tipler olarak çizer- görüşlerini ise dikkate almaz bile. Gazeteciler hayvan hakları ve çevre eylemcilerine eko-terörist şeklinde bir isim takmış durumdalar, sanki dev şirketler tarafından uydurulmuş bu isim objektifmiş gibi, medya dünyayı ve hayvanları sömüren gerçek teröristleri eşkiyalar ve suçlular tarafından tehdit edilen saygıdeğer iş çevreleri olarak sunar.
Etik Hayat Politik Bir Hayattır

Bütün davalar iyi davalar değildir elbette, çünkü faşizm, totaliteryenizm, emperyalizm, soykırım, ırkçılık, türcülük ve çevrenin yok edilmesi şirketler, hükümetler ve çoğu insan tarafında fikren ve pratik olarak onaylanmış davalardır.

Aslında, bu kötü davaların varlığı sebebiyle bir çok insan adalet ve ekoloji için harekete geçme zorunluluğu hissetmektedir. Edmund Burke’ün yazıdığı gibi “kötülüğün kazanması için gereken tek şey iyi insanların hiç bir şey yapmamasıdır.”

Eğer “kötülüğü” irade gösterilerek yapılan şiddet, yıkım ve tahakküm eylemleri olarak tanımlarsak o zaman barış, işbirliği, demokrasi ve hayata ve dünyaya hürmet duyanlar karşısında kötülerin baskın olduğunu söyleyebiliriz. Tanatos’un Eros üzerindeki üstünlüğü yağmur ormanlarının yok edilmesinde, türlerin yok olmasında, küresel ısınmada, fabrika çiftçiliğinde soykırımda, askeri güçlerde, nükleer tesislerin sayısının artmasında, G8’de, ANFTA’da, Dünya Ticaret Merkezi’nde, ExxoNMobil’de, Pat Robertson, Ann Coulter ve elbette, Bush, Rove, Rumsfeld, Cheney, Rice neo-con Manifest Destiny’nin “rejim değişikliği” talebi ve dünyaya “demokrasiyi” yayma arzusunda ortaya konmuş durumda.

Burke haklı. Zarar vermemek yeterli değil, insanın iyiyi ortaya koymak için etkin bir şekilde çalışması gerekiyor, yani hayatı ve dünyayı ezerek yok eden güçlere karşı mücadele etmek anlamına geliyor bu. İyi niyetler ve iyilikler eyleme dönüşmedikçe hiçbir şey ifade etmeyecek.

Bazıları bir şeye karşı çıkmanın yeterli olduğunu düşünüyor:” ben ayrımcılığa karşıyım! Ben ırkçılıktan nefret ederim! Ne biçim bir toplum yoksulluğa ve evsiz insanlara izin verir!” Harika söylüyorsunuz ama bu konuda ne yapıyorsunuz? İlerici düşünceler eyleme dönüşmedikçe güzel fikirler olarak kalırlar.

Bazıları Uluslararası Af Örgütü ya da Greenpeace’ e çek yazarak görevlerini yerine getirdiklerini düşünürler. Diğerleri belli bir hayat tarzını sürdürerek yapmaları gerekeni yaptıklarını düşünürler. Hatta bir keresinde kendini şöyle savunan birisini de duydum:” Neden hayvan hakları gruplarına katılayım ki? Ben veganım, bana düşen görevi yerine getirdim!”

Aslında vegan olmak bu gezegen üzerinde hayat kalitesini yükseltmek için yapılabilecek en önemli şeylerden birisi. Ama etik-politik bir hayat için gerekli bir koşul sadece ve yeterli bir koşul da değil üstelik. Gezegen için gerekli şeyleri yapmaya yetmeyen apolitik ve bencilce bir varoluş biçimi sonuçta. Etik bir hayat evimizi düzene koymayı, ardından bir dava ve toplumsal bir hareket içerisinde etkin bir rol oynamayı gerektiriyor.

Hayvan Hakları Davası

Biraz da kendi davamdan söz etmek istiyorum, yani hayvan hakları davasından. Bu çoğu insanın meşru ya da en iyi dava şeklinde bakmadığı bir dava. Bu insanlar hayvanların çektiği acıların büyüklüğünü, ölümün dikkatimizi talep ettiğini, eylemciliğin hayvanlara yardım ederek insanlara yardım etmediğimiz türden bir oyun olmadığını kavramayamıyorlar. Bütün türlerin kaderi ya beraber başarmak ya da beraber kaybetmekten ibaret ve hayvanların yardımına koşmanın insanlara gerçekten büyük faydası var.

Kendi kişisel geçmişimde ben etçil olmaktan vegan olmaya doğru yol aldım, ardından insan hakları eylemcisi olmaktan hayvan hakları eylemcisi olmaya doğru bir yol aldım. 1980lerde daha yeni yeni vejetaryen olmuş birisi olarak bir yandan da Orta Amerika ve Güney Afrika özgürlük meselelerine büyük ilgi duyuyordum. Et ve süt ürünlerinin sağlığa etkilerini bilmekle beraber insanların hayvanları ne kadar barbarca sömürdüğünü bilmiyordum. Cuntaları, ölüm takımlarını, soykırımı, faşizmi, ve emperyalizmi araştırırken insanlığa dair kafamdaki resim hala toz pembeydi.

Bütün bunların hepsi 1987’de Peter Singer’ın kitabı Hayvan Özgürleşmesi’ni okuduğumda değişti. Bir çok insan gibi bu kitap benim hayatımı da anında değiştirdi. Hayvanların fabrika çiftliklerinde, mezbahalarda, dirikesim laboratuarlarında ve diğer insan yapımı cehennem deliklerinde nasıl sömürüldüğünü öğrenince yaşadığım duygusal stresten ötürü hastalandım.

Hayvanların yaşadığı ızdırabın nitelik ve nicelik olarak insanlardan çok daha fazla olduğunu anlayarak, kendilerine yardımcı olacak araçlardan yoksun olduğunu bilerek insan hakları eylemciliğinden hayvan hakları eylemciliğine doğru bir kayma yaşadım. Çoğu insanın en azından belli başlı hakları bulunurken hiçbir hayvanın hayat sahibi olmak ve vücut bütünlüğünü korumak anlamında hiçbir hakkı bulunmuyordu. Et üretiminin dünya açlığına ve çevreye olan etkilerini incelediğimde, dirikesimini tıbbi ilerlemeleri nasıl sekteye uğrattığını öğrenince hayvanlara yardım ederek insanlara da en üretici bir biçimde yardım edebileceğimi anladım. Hayvan haklarını en radikal, en bütüncül eylemcilik biçimi olarak gördüm.

Ancak politik bağlılıklarım eskisine kıyasla artık daha fazla küçümseniyordu, çünkü hayvan hakları hayvanları küçük düşürerek kendilerini yücelten insan üstünlükçülerinde düşmanlık hissi uyandırıyor. Emile Zola’nın şu sözlerini hiç unutmadım: “hayvanların kaderi gülünç görünmekten daha önemli benim için; çünkü hayvanların kaderi insanın kaderiyle birdir.”

Hayvan hakları savunduğum için özellikle Radikal ve Sol topluluklardan gördüğüm küçümseme biraz sertti, çünkü bu çevreler eleştirel bir açıdan mahrum bir halde modern bilimin, Aydınlanma çağı’nın, Marksist Hümanist geleneğin antropsentrik ve türcü ideolojilerini benimsemişlerdi. Onların korkunç tutarsızlıklarından ve iki yüzlülüklerinden yoruldum. Çoğu kereler kapitalist sömürüyü aşağılayan ama kendi yemek zevkleri yüzünden acı çekerek ölen domuz, tavuk, kuzu cesetlerini yiyen “radikal”lerle aynı masada oturduğumu görüyordum. Küresel kapitalizmin sistemli eleştirisini yapmakla övünen Solcular insan, hayvan ve dünya özgürlüğü mücadeleleri arasındaki bağları görmeyi bir türlü beceremiyorlar.

“Radikal” geleneklerin hayvanlar ve çevre sözkonusu olduğunda hiç birşekilde özgürleştirici bir felsefe ya da politika olmadığını anladım. Solculuğu hayvanlara yönelik bir çeşit Stalinizm gibi gördüm. Sol insanın iktidar patolojisinin derin köklerini kavrayamıyor ve kapitalist antroposentrizmi sosyalist antroposentrizmle değiştiriyor. Böylece gerçek devrimci bir sosyal teori ve hareketin sadece bir türün üyelerini değil bütün türleri ve dünyayı özgürlüğe kavuşturacağı sonucuna ulaştım. Hümanist klişeyi yani Hepimiz Tek Bir Irkız, İnsan Irkıyız sloganını daha geniş bir vizyonla değiştirdim: “Tek Bir Toplumuz, Biyotoplum.”

1993 yılında UTEP’te radikal ve tartışmaya açık fikirleri öğretmeye başladığım bir konumda göreve başladım. Felsefe branşındaki iş arkadaşlarımın tersine ben öğretmenin ve araştırmanın günün acil meseleleriyle ve eylemcilikle bağlantılı olması gerektiğine inanıyorum. Çevrenin yok edildiği, türlerin tükendiği, avcı küresel kapitalizmin var olduğu bir dünyada akademisyenlerin toplumsal değişimlerle alakalı olmayan devrimci değişikliklerle alakası olmayan soyut meseleler üzerine gitme lüksüne sahip olmaması gerektiğine inanıyorum. Tersine, akademisyenler küresel soykırım ve çevre kıyımını anlamak, bunu diğerlerine iletebilmek ve olup biteni değiştirmek için var olan becerilerini kullanmak zorundalar.
Bütün –izm’leri öğrettim-Marksizm, anarşizm, feminizm, postmodernizm, postkolonyalizm—ama öğrettiğim en radikal şeyin hayvan hakları olduğunu hemen anladım. Bunun sebebini iki şekilde anladım:

Öncelikle hayvan hakları günlük hayatta radikal bir değişim gerektirmektedir. Marksist ve anarşist seminerden sonra öğrenciler işkence görüp öldürülmüş hayvanların cesetlerini yiyerek masada konuşabilmekteler. Ama hayvan hakları seminerinden sonra genellikle en temel davranışlarını sorgular bir şekilde tabaklarına bakakalıyorlar.

İkinci olarak hayvan hakları sosyal ve doğal dünyalarımızda yaşadığımız krizin temelini ortaya koyuyor, çünkü bu durumu bizim doğadan kopmamıza ve tahakkümcü değerlere sahip olmamıza bağlıyor. Hayvan hakları insanların kendilerini diğer hayvanlardan üstün gördüğü, ayrı gördüğü, vahşi hayatın Efendisi ve tanrıları olarak kabul ettiği o eski antroposentrik ve türcü dünya görüşlerini sorgular. Hayvan hakları insanlardan gücün sorumluluk talep ettiğini, her zaman güçlü olanın haklı olmadığını, neokorteksi daha büyük olmanın diğer türleri sömürüp dünyayı yağmalamanın haklı bir gerekçesi olmayacağını ortaya koyar. İnsan olsun olmasın bütün hayvanlar arasındaki temel eşitlik meselesini hepsini hissetme yeteneğine sahip, seçimleri olan ve hayatları kendisi için önemli olan ve o hayatları müdahaleler yaşamadan sürdürebilme hakkına sahip varlıklar olarak tanımlar.

Küresel Hayvan Özgürlüğü Hareketi sadece acıyı azaltmak değil bütün hayvan sömürüsüne son verme amacını taşıyan kölelik karşıtı bir harekettir; 19. Yüzyıldaki öncülü gibi bu hareket de köleliğin ortadan silinmesini talep etmektedir, yoksa amaç kölelere daha iyi davranmak değildir. Doğal ortamlarından çalınmış, yetiştirilmiş, esaret altında büyütülmüş, kafeslerde tutulmuş, iradelerine ters bir şekilde zincirlenmiş bu hayvanlar kelimenin gerçek anlamıyla birer köledir ve bu yüzden de çağdaş kapitalist köle ekonomisinin bir parçasıdırlar.

Hayvan Özgürlüğü Hareketi modern toplum için sadece felsefi bir tehdit oluşturmadığı ekonomik bir tehdit haline de geldiği için endüstriden ve devletten yoğun eleştiri almıştır. ABD’de ELF ile beraber ALF bir numaralı ülke için terör tehdidi olarak kabul edilmiştir; çünkü halkın güvenliğini tehdit ettiklerinden ya da şiddet içerdiklerinden dolayı değil, şirketler için tehdit oluşturdukları için bu böyle kabul edilmiştir. ABD’de ve İngiltere’de hayvan özgürlüğü hareketi gaddar baskılar maruz kalıyor.

Seneler boyunca hayvan haklarını savunduğum için bir sürü sıkıntıya göğüs gerdim. Mesela geçen yaz üniversitemde bulunduğum konumumdan alından profesör olma hakkım reddedildi, Senato’da eko-terörizm görüşmelerinde tanık olmam yönünde baskı gördüm ve İngiltere’ye girmem yasaklandı. Ancak benim yaşadığım sıkıntı 11 Eylül sonrası özgürlükler, haklar, muhalefet ve direniş konularında görülen baskılar yanında çok küçük kalıyor.

Kitlesel Direnişe Duyulan Acil İhtiyaç

Şu anda Irak işgali, Anayasa ihlali, alt ve orta sınıflar arasında sınıf savaşı, bugüne dek görülmemiş bir politik çürüme ve felaket boyutlarında bir ekolojik çöküş arasında yaşıyoruz. Bütün sektörlerde giderek artan krizi düşünerek şunu sormam gerekiyor:

Şu anda neden bu ülkede bir devrim yaşanmıyor? İnsanlar sokakları alt üst edeceklerine neden alış veriş merkezlerinde geziniyorlar? Bugün karşı karşıya olduğumuz tiranlık sömürgecilerin İngilizlerden çektiğinden daha fazla ama sömürgeciler sabotajla, silahlı mücadeleyle, ve devrimci savaşla karşı koydular. ABD tarihindeki en cahil ve yetersiz başkan nasıl oldu da bu kadar kandırmaca, yalan, yasa çiğneme ve çürümüşlükle hem ülke içinde hem de dünyada hiçbir tepki almadan yoluna devam edebildi? Neden Bush, Cheney, Rumsfeld, Rove, Rice ve bütün ABD hükümeti hapise atılmadı? Diğer şeylerin yanı sıra Bush yönetimi şunları da yaptı:

– Irak’a yalanlar ve yalan kanıtlar üzerine savaş açtı, bu savaşta şu ana dek 2,300 ABD askeri ve yüz binden fazla Irak vatandaşı öldü.
– Azaltmaya söz verdikleri global terörizmi daha da kötü bir hale getirdiler.
– Ebu Garip, Guantanamo ve dünyanın çeşitli yerlerindeki işkence kamplarında işkence taktiklerini savunup kullandılar.
– İnsan Hakları beyannamesini ortadan kaldırarak FBI ve NSA’yi bütün politik muhalefet üzerine saldılar.Tarihte görülmemiş bir ölçekte bir polis devleti ve gözetim toplumu yaratılmıştır.
– Kasırgalarda ölen insanlara karşı şok edici bir vurdumduymazlık sergilemiştir.
– Aşırı Sağ ve Hristiyan köktendinciliği adına bilime ve laikliğe saldırmıştır.
– Muhalif bilimsel görüşleri sindirmeye yönelik çabalar gösterip küresel ısınmanın var olmadığına dair tavrıyla dünyada belki de tek örnek olmuştur.
– Endüstrilere çevreyi kirletip sömürmeleri için açık kart vermiştir.

İnsanların uyanıp harekete geçmesi için daha ne kadar çürüme, şiddet, baskı ve sömürü gerekiyor Daha kaç tür yok olup gitmeli? Daha kaç yağmur ormanı yok olmalı? Gezegen daha ne kadar ısınmalı?

Ekolojik sistemler gözlerimizin önünde hızla çöküyor. Küresel ısınmadan daha önceden akla gelmeyecek türden bir dönem yaşıyoruz, bu gezegen üzerindeki 6. Büyük yok olma krizi . Bundan önceki ise dinozorlar zamanında 65 milyon yıl önce gerçekleşmişti.

O halde neden gerekli mücadele biçimleri ve gerekli tepkilerle cevap vermiyoruz? Amerikalılar Nazi soykırımı sırasında işine gücüne bakan “İyi Almanlar”dan farklı değil mi yoksa?

Çevresel kriz politik krizden ayrı tutulamaz, bu politik kriz de demokrasideki krizdir. Yurttaşların tüketici oldupu, eleştirel düşüncenin propagandayla ve medya aracılığıyla hasır altı edildiği halkla alakalı önceliklerin özel girişimler yüzünden daha az önemsendiği ve politik eylemlerin eğlence sektörün ve medya tarafından tüketilerek anlamsızlaştırıldığı bir politika sonu dönemine ulaşmış bulunuyoruz. Rasyonel ve katılımcı tartışmalar yerine politik atmosfer propaganda, manipülasyon, dezenformasyon ve göstermelik oyunların yaşandığı bir hal almıştır. Eski Yunan şehirlerinin aksine bugün yurttaşlık vergi ödemek, tüketici olmak, şirketlerin çıkarlarını temsil eden iki isim arasında seçim yapmaya indirgendi.

Aslında toplumsal iyi ve medeni erdem kavramlarından soyutlanmış bir kişisel çıkar hedefine dayalı liberal demokrasinin sonuçlarını biçiyoruz şu anda. Halk ilişkileri artık kişisel amaçlar için düzenleniyor ve yurttaşlar hayat, mülk sahibi olmak ve özgürlük için hükümetlere bağlı kalıyorlar. Haklar amaç kişisel çıkarlar olduğu sürece negatif bir anlam taşıyor, yoksa iş, ev sahibi olma, eğitim, ve sağlıklı bir çevre gibi temel sosyal hedefler olmaktan uzak. Aristo insanı doğası gereği politik görürken Locke ve onun liberal geleneği politikayı kişisel çıkarların birbiriyle çarpışmasını engelleyecek türden suni bir birlik olarak görmüştür. Liberal demokrasi modeli yurttaşlığın ölümü anlamına gelmiştir- devletin, medyanın ve şirketlerin kitle kültürü ve eğlence ve gösteri toplumuyla birleşmesiyle meydana gelmiştir bu.

Elbette Bush’a, kapitalizme, hayvanların ve dünyanın sömürülmesine karşı organize bir protesto ve direniş var. Örneğin, 4 eyalet ve 300den fazla topluluk Vatansever Yasası’nın anayasaya aykırı olduğunu ortaya koydu. Yurt çapında şehirler ve kasabalar Kongre’nin Bush ve Cheney’i suçlu bulması için bastırıyorlar.LA’den New York’a sağ kanatın göçmen politikalarına karşı büyük gösteriler düzenlendi, bu gösterilerde göçmenler ve işsizler için adalet ve hak taleplerinde bulunuldu.

Bütün bu mücadeleler çok zayıftır ve hiç birisi kapitalizmi ve onun ekolojiyi yok eden mantığına doğrudan meydan okumaz. Öğrenciler ve işçilerin çalışma koşulları Fransa’ya kıyasla ABD’de çok daha kötüdür, ancak sömürülen kitleler ABD’de yüklerini pasif şekilde taşımaya devam ederler. Dünya buzlarda sıkış kalmış bir balinaya empatiyle yaklaşırken eriyen buza ve buzullar tepkisiz kalıyor. İnsanların çoğu şu anda Bush’un savaşına karşı çıkıyor ama eylemle belirtmek yerine fikren karşı çıkıyor. Ve hala daha günümüzün en önemli sorununa dair büyük bir eylem görmüyoruz yani küresel ısınmaya dair.

Kim meydan okuyacak? Politikacılar çok çürümüş bir halde, korkaklar ve eyleme geçmek için şirket parasına ihtiyaçları var; çözümün değil sorunun bir parçası onlar. Medya uzun zamandır bilgi vermek anlamındaki sorumluluğunu bırakmış durumda. Devasa şirket güçleri olarak elitistlerin hedeflerini gözetiyor, halkın çıkarlarını düşünerek değil kişisel çıkarları öne alarak hareket ediyorlar. Onları işi aydınlatmak değil eğlencedir. Greenpeace gibi ana akım organizasyonlar çok ses duyurur ama az iş yaparlar, çünkü bürokratik makineleri harekete geçiren para toplama işinin içerisinde kaybolup gitmişlerdir. Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı gibi kuruluşlar araştırma yapar, konferanslar düzenler, raporlar yayımlar ve insanları felaket konusunda uyarırlar. Ama medya bunlar yayımlamaz, halk da duymaz ve Şirket Devleri anında sağırlaşır.

Gerçekleri görelim artık: on yıllarca süren çevre mücadelelerinden sonra türleri, ekosistemleri ve yaban hayatı koruyacak yerde ne yazık ki kaybediyoruz. Dahası, ılımlılık yönünde yapılan çağrılar, taviz çağrıları ve kurumlar aracılığıyla yaşanan yavaş yavaş yol alma işleri ne yazık ki aldatıcı olabilir, yetersiz kalabilirler. Küresel kapitalizm ve biyolojik çöküş arasında “akla uygunluk” ve “ılımlılık” bunların aslında tam tersi bir hava yaratmaktadır, çünkü aslında aşırı ya da radikal denen eylemler gereken ve uygun bir cevap gibi görünmektedir. Martin Luther King’den alıntı yapmamız gerekirse bizim adaletsizliğe, sömürüye ve dünyanın yok edilmesine karşı sakin sakin durmayan “yaratıcı ekstremistlere “ ihtiyacımız var.

Her zamanki anlamıyla politikanın bir faydası olmayacaktır. Yeni mücadele biçimleri , yeni sosyal hareketler ve yeni duyarlılıklar icat etmedikçe onların kurallarıyla oynadığımız sürece bu oyunu kaybedeceğiz. Davalar kesin ve doğrudan eylemler gerektirir: yolar kapanmalı, teller kesilmelidir, ve kafesler de boşaltılmalıdır. Ama bunlar savunmaya yönelik eylemlerdir; yeni hareketler sosyal ve ekolojik meseleleri küresel ve multi ırksal ittifaklar içerisinde eritebilmelidir.Bu tür yaklaşımlar Judi Bari ve EarthFirst!, uluslararası Yeşil hareketi, Zapatistalar ve uluslar arası kapitalizme karşı küreselleşmeye karşı hareketler tarafından ortaya konabilmiştir.

Yeni devrimci bir politika demokratik, liberteryen sosyalist ve anarşist gelenekler üzerinde yükselecektir. Radikal yeşil, feminist, yerli mücadelelerini içerecektir. Hayvan, dünya ve insan bakış açılarını küresel kapitalizme ve her türden tahakküm biçimine karşı bir araya getirecektir. Radikal politika; devletin, medyanın ve şirketlerin giderek artan gücünü ters yüz ederek eşitlikçiliği ve katılımcı demokrasiyi toplumun her katmanında –ekonomik, politik ve kültürel- savunabilmelidir. Bütün asimetrik iktidar ilişkilerini ve hiyerarşi yapılarını bozmalıdır ve buna insanların hayvanlar ve dünya üzerindeki hakimiyeti de dahildir. Eğitim, iletişim, kültür ve sanat yoluyla yurttaşlık ve hayatın yeniden politize edilmesi olguları gerçekleşerek insanları değişime ve eyleme itecek, ilham edecek öfkelendirecek ve uyandıracak o hal yakalanabilir.

Yeter Artık !

Karanlık bir dönemde yaşıyoruz, 11 Eylül sonrası sözde “teröre karşı savaş” dönemindeyiz. Bush iktidara geçtiğinden beri McCarthycilik geridöndü, COINTELPRO türü gözetim programları geri döndü, İnsan Hakları Beyannamesi Vatansever Yasası ile yer değiştir, bir gözetim toplumu yaratıldı ve giderek daha tehditkar bir hal alan bir polis devleti oluşturuldu.

Bu, tarihte bir dönüm noktasıdır, gelecekteki hayatımız için bir kavşaktır. Fırsat pencereleri kapanıyor. Şu anda insanların yapamadığı eylemler ilerde geleceğin nasıl olacağına karar verecek. Sonucu düşünmek çok korkunç olsa da türümüz bu meydana okumaya gereken cevabı veremeyebilir ve kendini diğer türler gibi yok olmaya sürükleyebilir.

Karşı karşıya olduğumuz krizleri çözecek teknolojik ya da ekonomik çözümler bulunmuyor, tek çözüm her kademede radikal değişikliklerin hayata geçirilmesidir. Davamız insan, hayvan ya da dünya özgürlüğü olabilir, hangisi olursa olsun hepimizin devlet tahakkümü, her türden hiyerarşi ve küresel kapitalizm adındaki ortak düşmanlara karşı ve temel hak ve prensipler uğruna mücadele eden insanlar olduğumuzu idrak etmeliyiz.

Günümüzün politik ortamında insan Irak’a karşı yürütülen savaşı sorguladığı için sorguya çekilebilir, ya da dirikesime karşı çıktığı için ekoterörist diye damgalanarak FBI tarafından rahatsız edilebilir, böyle bir ortamda insandan korkarak eylemden uzak durmasını anlamak kolaydır. Durumu göz önüne alarak kendilerini tarafsız bir tavırla ortaya koyanlar aslında desteklerini statükonun korunmasına veriyorlar. Soykırımdan kurtulan Elie Wiesel’in söylediği gibi, “ tarafsızlık zalime yardım eder, mazluma değil. Sessizlik işkenceciyi cesaretlendirir, yoksa mazlumu değil”.

Frederick Douglass, Alice Paul,Mohandas Gandi, Martin Luther King, Malcolm X, Chico Mendez, Dian Fossey veya Cesar Chavez gibi eylemcilerden ilham alabiliriz. Korku veya şüphe dolu zamanlarda Martin Luther Kİng’in şu sözlerini hatırlamakta fayda vardır:

“Korkaklık şu soruyu sorar: “güvenilir mi?”.Çıkar şu soruyu sorar: “politik mi?” Ancak vicdan şu soruyu sorar:” doğru mu?”. Ve öyle bir an gelir ki insan ne güvenilir, ne politik ne de popüler olmayan bir tavır almak zorunda kalır; çünkü vicdanı ona bunu yapmanın doğru olduğunu söylemektedir”.
O an bu andır işte. Dünyanın ve hayatın yanında yer alma vaktidir. Kumsala çizgiyi çizme vaktidir. Artık yeter! Deme vaktidir. Tiranlığa karşı başkaldırmaktan daha vatanseverce bir şey daha yoktur. Thomas Jefferson’ın söylediği gibi, “her kuşağın yeni bir devrime ihtiyacı vardır”.

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2010/08/19/kriz-ve-tarihi-bir-donum-noktasi-radikallesmis-bir-millet-ihtiyaci/

February 16, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Feministin Çıkmazı – Ari Solomon

Ben feministliğiyle gurur duyan birisiyim, şu gezegen üzerinde kadınların çektiklerini umursayan herkes kadar. Dünyanın bir çok yerinde kadınlara hala mal gibi davranılıyor. Bazılarının hiç hakları yok, olanlar da diğerleri gibi sömürüye, aşağılanmaya ve şiddet maruz bırakılıyorlar günlük olarak. Biz feministler kadınların yaşadığı zulme son vermek için mücadele ederken bilmeksizin bizlerin de zulmettiği diğer dişileri düşünmek zorundayız. İnsan olmasalar da süt inekleri belki de gezegende en büyük zulme uğrayan dişilerdir. Bizler insan eşitliği için mücadele verirken bir hayvanı dişi yapan bir hayvanı anne yapan şeyi insanların sömürmesi konusunda da öne çıkmamız gerekmez mi?

Eğer bu sözlerim delice geliyorsa bunun sebebi muhtemelen bir çok Amerikalı gibi sizin de ülkenin süt üretim çiftliklerinde neler olup bittiği konusunda bir bilginizin olmaması. Belki sizce bu aptalca bir şey, hatta kadınların içinde bulunduğu durumun diğer türe ait dişilerin yaşadığı sıkıntılarla karşılaştırılmasını hakaret olarak da kabul edebilirsiniz, ama lütfen okumaya devam edin. Şaşırabilirsiniz.


Önce şununla başlayalım: bütün süt inekleri dişidir ve süt üretmeleri için hamile kalmaları gerekiyor. Bunu söyleyince bundan doğal ne olabilir ki diye düşünüyor insan; ama çoğu insan ineklerin sütünün diğer memelilerle aynı sebepten meydana geldiğini düşünmüyor bile, yani yavruları için.Bir ineğin gebelik süresi insanlarınkiyle aynıdır, 9 aydır.

Süt ineklerine yetişkin bir boğayla çiftleşme olanağı sağlanmadığı için, bu hayvanlar çiftlikte “tecavüz bölmesi” denen bir yere gönderilirler. Şaka yapmıyorum. Metal bir çubuk vajinalarına sokulur ve sperm bırakılır. Gebe bırakıldıktan sonra süt ineği sağa sola zar zor dönebildiği bir bölmede yaşamaya başlar. Fetüs büyüdükçe vücudu süt üretmeye başlar. Bu anda memelerine bağlanan mekanik bir pompayla sütü alınmaya başlanır. Bir çok çiftlikte ineklere doğal olmayan oranlarda süt üretmeleri için hormon verilir. Çiftçi için daha fazla süt=daha fazla paradır. Bu da ineklerin memelerinin aşırı derecede büyümesine sebep olur, bunun sonucunda inekler korkunç acılar ve enfeksiyonlardan dolayı ızdırap çeker.

Süt ineği doğum yapınca yavrusuyla ancak 24 saat beraber kalabilir. Bu sürenin ardından dana anneden alınır. Eğer dana dişi ise o zaman o da büyük olasılıkla bir süt ineği olacaktır. Eğer dana erkekse o zaman dana eti olmak üzere satılır. Evet, her süt kartonunun arkasında, her dondurma parçasında bir dana yatıyor. Eğer süt ürünleri alıyorsanız, doğrudan veal (veal, et olmak amacıyla öldürülen dana anlamında kullanılıyor) endüstrisine destek oluyorsunuz demektir.

Şimdi, eğer veal çiftliklerinin pratiklerinden haberiniz yoksa size kısa bir bilgi verelim. Vealler satılınca daha 1 ya da 2 günlüktürler, bu yavrular hareket dahi edemeyecekleri bir bölmeye zincirlenirler. İşte bütün mesele de budur zaten, çünkü hareket kabiliyetleri azaldıkça yavruların etleri öldürüldüklerinde (yani 8 ya da 14 haftalıkken) daha güzel olacaktır. Vealler içerisinde demir bulunmayan besinlerle beslenirler, böylece etleri kırmızı ya da pembe yerine beyaz olacaktır. Bu yavruların annelerinin sütünde bol bol bulunacak demiri elde etmek için içlerinde kaldıkları bölmelerin metal çubuklarını emdikleri görülür sık sık.

Süt çiftliklerinde ise anne inekler yavruları kendilerinden alındıktan sonra günlerce ağlar, böğürür, inlerler, bu süre bazen haftaları bulur. Bazı anne inekler yavrularının peşinden koşarken boyunlarını kırmıştır. Bebeğini kaybetmenin acısını ve üzüntüsünü hayal edebiliyor insan. İneğin vücudundan hala daha yavrusu için süt geldiğinden çiftçi onu sağmaya devam eder. Anne inek, karnında 9 ay yaşayan yavrusuna süt vermenin nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyecektir. Tam tersine, sütü marketlerde satılmak üzere yağ, peynir, krem ve süt haline gelecektir. Ve süt inekleri 4 sene sonra (inanılmaz çünkü Türkiye’de bu rakam 10 sene… CemC) artık gebelik üstüne gebelik yaşayıp da yeterli süt miktarı üretemeyecek hale geldiğinde hayvancağıza mezbahaya gitmesi şeklinde bir ikramda bulunulur, orada da zaten hamburgere dönüşecektir. Gerçek aynen bu, neredeyse bütün hamburger etleri süt ineklerinden arta kalanlardan yapılmaktadır.

Biliyorum bazı insanların hayvanların ve insanların çektiği acıların birbirine benzetilmesiyle alakalı sorunları olduğunu biliyorum; ama biz insanların anne-çocuk bağına karışmak konusunda ne gibi bir hakkı var? Anne ineğin yavrusu için neler hissettiğini bilmek için garanti bir yolumuz yok; ama herhalde annelik içgüdüsünden söz edilebilir. Bunun bütün hayvanlarda mevcut olduğunu biliyoruz. Eğer bir ineğin yavrusuna duyduğu hislerin bir anne insanın yavrusuna duyduğu hislere yakın olduğunu düşünebilirsek, o zaman sebep olduğumuz duygusal acıyı da tahmin edebiliriz, yaptığımız adaletsizliği anlayabiliriz.

Feministler olarak bütün dişiler için direnmemiz gerekmez mi? Korkunç şekilde sömürülen ister insan ister hayvan bütün anneler için haykırmamız gerekmez mi? Yoksa inkar etmeye devam ederek sessiz mi kalmamız gerek?

Ama hangi iyi sebepten ötürü yapacağız bunu? İnek sütü içmeyi gerekli kılan bir beslenme gerekliliğinden söz edilemez. Aslında düşünmeye başladığınızda, ineğin sütünü içmenin hiç de normal olmadığını anlayabiliriz. Yaşları çocukluğunu geçtiği halde süt içmeye devam eden tek memeli, insandır, bizler başka türlerin sütünü içen yegane türüz. Bir çok araştırma süt içmenin sağlığımıza zararlı olduğunu ortaya koyuyor. Sütte bulunan proteinin kanserojen bir madde olduğu kanıtlanmış durumda

Ve şu kalsiyum ve sütün kemikler için iyi olduğu zırvaları var ya, işte sütün bardak başına 300 miligram kadar kalsiyum içerdiği doğru ama bunun sebebi ne biliyor musunuz, çünkü süt inekleri yetiştiren çiftçiler artık ineklere kalsiyum veriyorlar. Tabii inekler odğal olarak ot yiyor, otta da kalsiyum bulunuyor (bütün yeşil yapraklı sebzeler gibi) ama süt inekleri artık mısırla beslendiği için çiftçiler de yemlerine kalsiyum ekliyorlar, böylece sütün yeterli oranda kalsiyum içermesini sağlıyorlar. Bu kalsiyum zırvasıyla ilgili şunu da söylemek lazım: bir bardak lahanada ya da soyada ya da pirinçte süte oranla daha fazla kalsiyum vardır.

Günümüzde inek sütüne alternatifler bulunuyor: mesela badem sütü, soya sütü, fındık sütü, yulaf sütü, pirinç sütü, kenevir sütü vb. ve farklı yağ ve peynir örnekleri de var. Çağlar boyunca bir çok düşünür Pisagor’dan Da Vinci’ye ve Tolstoy’a dek hayvanları maruz bıraktığımız davranışların insanlara olan davranışlarımızı da etkilediğini söylemiştir. Hayvan dişilerini böylesine sömüren bir dünyanın kadınların sömürülmesine, ızdırabına ve zulme uğramasına karşı da bu kadar vurdumduymaz olması sadece bir raslantı olabilir mi? Artık türümüze ait olmasa bile bütün annelere, bütün dişiler merhamet eli uzatmanın zamanı değil mi sizce?

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2010/08/19/feministin-cikmazi/

February 16, 2011 Posted by | kadın ve doğa / ekofeminizm, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 2 Comments

%d bloggers like this: